Mümin-Münafık-Müslüman

0

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilk önce yapılması lâzım olan şeyler husû­sunda buyurdular ki: “Mü´minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nâfi­lelerle meşgûl olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak, ahmak­lıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. Ali bin Ebî Tâlib´in rivâ­yet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyuruyor ki: “Üzerinde farz borcu olan kimse, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazâsını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabûl etmez.” Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun ser­mâyesi, nâfileler de kazancıdır. Sermâye kurtarılmadıkça, kazancı ola­maz.” buyurdu.

Yine buyurdular ki: “Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli oldu­ğunu gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Peygamber efendimiz; “Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur.” buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kal­bindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşgûldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir.”

Günahlardan sakınmak husûsunda da:

“Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendi­miz; “Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğin­den korkar. Münafık ise, günâhını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür.” buyurdu.”

SEN NASIL MÜSLÜMANSIN

Bir gence buyurdu ki: “Oğlum, senin maksadın,

Sâdece yemek içmek, olmasın aman sakın!

Buna düşkün olanın, kıymeti çünkü evlat,

Çıkardıkları ile ölçülür, aman dikkat!

Dünyâda bir günâhı, terk ederse bir insan,

Cennet´te onun aslı, edilir ona ihsân.

Oğlum, şöyle düşün ki, ölürsün bu gün artık,

Bu düşünce içinde, yap ölüme hazırlık.

Allah´ı sevdiğini, söylüyorsun ey insan,

Niçin bir musîbette, edersin peki isyân

Sabredebiliyorsan, bir belâ geldiğinde,

Hakîkat payı olur, senin bu dediğinde.

Eğer isyân edersen, musîbet geldiği an,

O zaman bilmiş ol ki, yalandır o iddiân.

Bir gün Resûlullah´a, bir müslüman gelerek,

Dedi: “Yâ Resûlallah, seviyorum seni pek.”

Resûl, ona cevâben, buyurdu ki: “Ey kimse,

Peki, fakirlik için, hazırlan öyle ise!”

Birisi de gelerek arz etti ki: “Efendim,

Allahü teâlâya, pekçoktur muhabbetim.”

Resûlullah ona da, buyurdu ki: “Ey insan,

Öyleyse belâ ile, musîbete hazırlan!”

Gavs-ı a´zam, bir gün de, buyurdu ki: “Aman hâ,

Gafletle yaşayıp da, isyân etme Allah´a.

Zîrâ yeri gelince, “Müslümanım” diyorsun,

Ne garip iddiâ ki, dînini bilmiyorsun.

Hâlbuki sen dînini, bilmeyince mükemmel,

Hangi esâsa göre, yaparsın peki amel

Yalnız dîni bilmek de, yetişmez yine sana,

Zîrâ amelsiz ilim, vebâldir bir insana.

“Lâ ilâhe illallah”, söylemek kâfi değil.,

Bunun icâbını da, yapmalısın bil-fiil.

Öyleyse ilk evvelâ, güzel öğren dînini,

Sonra da buna göre, yap bütün amelini.

Sırf amel yapmakla da, bitmiyor yine işin,

Zîrâ yapmak gerekir, her işi Allah için.

Buna “İhlâs” denir ki, mühimdir bu da gâyet,

İhlâssız amellerin, faydası olmaz elbet.

Kalp gözlerin açılsın, istiyorsan sen eğer,

Bir mânevî tabip bul, ona teslim ol, yeter.

Başını, o tabibin, koyuver eşiğine,

Îtirâzda bulunma, onun hiç bir işine.

O Allah adamının, bir şefkatli nazarı,

Süpürür kalbindeki, bütün kir ve pasları.

Ve onun bir kelâmı, şifâdır kalp derdine,

O her ne emrederse, hemen getir yerine.

Kalp derdiyle ilgili, olan ihtiyâcını,

Ona arz et, o bilir, bu derdin ilâcını.

Her hangi musîbetle, karşılaşırsan şâyet,

Günâhını düşünüp, istiğfâra devâm et!

Hep günah işlemekle, gelir çünkü her belâ,

Ve aslâ bir kuluna, zulmetmez Hak teâlâ.

Ölüm ve âhireti, düşün ki ey evlâdım,

Ecelin yaklaşıyor, ardından adım adım.

Bu gaflet pamuğunu, çıkar at kulağından,

Zîrâ ölüm yakındır, sana belki yarından.

Henüz ecel gelmeden, kendine gel ki artık,

Zîrâ öldükten sonra fayda vermez pişmanlık.”

HAKÎKÎ MÜMİN

Abdülvâhid bin Zeyd Tebe-i tâbiînden,

Basra denen beldede, yetişen âlimlerden.

Hazret-i Abdülvâhid bin Zeyd´in yanında,

“Mümin nasıl olmalı “, diye sorduklarında,

Buyurdu ki: “Allah´tan, korkup, benzi sararır,

Kaçınır haramlardan, emirlere sarılır.

Düşünür mahşerdeki, verecek hesâbını,

Titrer, hatırladıkça, Cehennem azâbını.

İşlemiş bulunduğu, günahlar sebebiyle,

Ayıplar kendisini, uğraşır nefsi ile.

Bir sözü söylemeden, düşünür, ölçer, biçer,

Hayırlı değil ise, söylemekten vazgeçer.

.

İşlediği günahlar, öyle üzer ki onu,

Göremez başkasının, ayıp ve kusurunu,

Bu, öyle kişidir ki, elinden ve dilinden,

Yanında bulunanlar, zarar görmez katiyyen.”

Abdülvâhid bin Zeyd, çok mübârek zât idi,

Günahını düşünüp, devamlı ağlar idi.

Mümkün olmaz yine de, O´na tam şükreylemek.”

Derdi: “Hak teâlâya, günboyu secde etsek,

Bir kimse, kendisinden, nasîhat isteyince,

Buyurdu ki: “Şükreyle, kuvvetin yettiğince,

İnsanlardan birisi, iyilik yapsa sana,

Nasıl memnun kalırsın, yaptığı bu ihsâna,

Halbuki o, bir kuldur, zavallı ve âcizdir,

Her ihsânın sâhibi, elbette Rabbimizdir.

Çünkü O, insanlara, vermese güç ve kuvvet,

Hiç kimse, hiç kimseye, ihsân edemez elbet.”

MÜMİN NASIL OLUR

Ahmed bin Âsım Antâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh)

Evliyâ-yı kirâmın, meşhur olanlarından,

Şu güzel sözleriyle, vâz ederdi her zaman:

Mümin önce okuyup, tam öğrenir dînini,

Sonra da buna göre, düzeltir her hâlini.

Günah işlerse eğer, üzülür, kalbi yanar,

Çıkarmaz hatırından, tâ ölünceye kadar.

Ben Rabbime nasıl da, karşı geldim ” diyerek,

Pişman olur ve ağlar, göz yaşları dökerek.

İyi bir iş yaparsa, kusurlu, noksan bulur,

Hatırlamaz onu hiç, zîrâ hemen unutur.

Her gün akşam olunca, der ki kendi kendine:

“Bu gün hangi tâati, yapabildin Rabbine ”

Çeker ki gün ve gece, kendisini hesâba,

Düşmesin âhirette, Cehennem´e, azâba.

Dünyâ düşüncesini, kalbinden söküp atar,

Âhirette azâbdan, kurtulmaya yol arar.

Gönlünden tamam olarak, atar uzun emeli,

Zîrâ iyi bilir ki, çok yakındır eceli.

Bu yalancı dünyâya, aslâ etmez iltifat,

Dünyâya çalışsa da, kalbine sokmaz fakat.

Zîrâ onun kalbinde, vardır Allah sevgisi,

Bir kalpte, iki zıd´dan, bulunmaz her ikisi.

Dünyâ muhabbetini, kalbine soksa biri,

Sanki temiz odaya devirmiştir çöpleri.

Hâlis mümin odur ki, ödü kopar günahtan,

Hatâ yaparım diye, hayâ eder Allah´tan.

Kırık, mahzun kalp ile, yapar ibâdetini,

Sonra da istiğfâra, muhtaç bulur hepsini.

Âhiret derdi ile, dertlenmiştir. O hepten,

Bütün yaptıklarına tövbe eder o kalpten.

Rabbini anmak ona, her şeyden tatlı gelir,

Bedeni insanlarla, kalbi Allah iledir.

Dediler ki: “Efendim, mümine yakışmıyan,

Kötü işleri dahi, ediniz bize beyân.”

Buyurdu ki: “İnsanın, hevâ ve hevesine,

Uyarak iş yapması, zulümdür kendisine.

İşlediği günahı, küçük görse o şâyet,

Olamaz onun için, bundan büyük felâket.

İnsanların düştüğü, korkunç hastalıkların,

Biri de, gıybetini, yapmaktır insanların.

Gıybet iki cihanda, felâkete sebeptir

Milletleri içerden, kemiren bir âfettir.

Kendisini beğenen, kimseler yapar bunu,

Tatmin eder böylece, nefsinin arzusunu.

Ey akıl sâhipleri! Düşünün, ibret alın!

Henüz ecel gelmeden, ölüme hazırlanın.

Siz günah işlerseniz, bu dünyâda gülerek,

Yanarsınız orada, âh-ü figân ederek.

Ateş deyip geçmeyin, düşünün üzerinde,

Tutun parmağınızı, bir kibrit alevinde.

Öyleyse üstünüzden, atın da bu gafleti,

Görün artık gelecek, o korkunç âkibeti.

Büyük velîlerinden Ahmed bin Mesrûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) in­sanların haklarına çok saygı gösterirdi. Sebebi sorulunca; “Müminlerin hakkına saygı, Allahü teâlânın hakkına saygıdandır.” buyururdu.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine Sâlih müslüman ve iyi bir kul nasıl olmalıdır diye sorulunca, şöyle cevap verdi: “Sâlih müslümanlar, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğerler, gelen şiddet ve belâlara sabrederler, aza kanâat ederler. Allahü teâlâdan başkasından korkmazlar ve kimseden bir şey beklemezler. An­cak Allahü teâlâdan isterler. İnsana, yüksek makamları veren, aşağı dü­şüren azîz ve zelîl edenin Allahü teâlâ olduğunu bilirler. Sâlih müslü- manlar, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine tam uyarlar. Onların korkusu, son nefes içindir. Onlar, az konuşurlar. Öfkelerini tu­tarlar, şeh- vetlerini yenerler. Nefslerinin arzularını yapmazlar. Allahü teâlâyı unut- turacak bütün engelleri ortadan kaldırarak, hep O´nunla be­râber olmaya bakarlar. Böylece nefslerini alçaltıp, ruhlarını yükseltirler.

Tâbiînin meşhurlarından ve hâdîs âlimlerinden Alkame bin Kays (rahmetullahi teâlâ aleyh) Abdullah bin Mes´ûd (radıyallahü anh´dan) ri­vâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efen­dimiz; “Mü´min, ta´n etmez (kötülemez), lânette bulunmaz ve müstehcen konuşmaz.” buyurdular.

Âlim ve evliyâdan Amr bin Mürre (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin talebesi Selîm bin Rüstem anlatır: Hocama, Allahü teâlâya îmân edip kulluk eden mümin hakkında soruldu. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ; îmân edip, kulluk yapan bir mümine azâb etmez. Onun emirlerine uyup, yasaklarından sakınan müminin yüzü kara çıkmaz.” diye cevap verdi.

Tâbiîn tanınmışlarından büyük velî Bekr bin Abdullah Müzenî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâ, mümin kulunun işinde sonunun hayır olmasını murâd ettiği zaman, ona biraz acı ve sı­kıntı tattırır.”

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Müminin izzeti, insanlardan uzak durmasıdır. Şerefi ise gece namaz kılarak ayakta durmasıdır.”

Osmanlı âlimi ve büyük devlet adamı Celâlzâde Mustafa Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Mümin olan kimse başkalarının ayıbını setredip, gizlemeli, onları ifşâ etmemelidir. Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Kim bir müminin ayıbını örterse, Allahü teâlâ da kıyâmet gününde onun ayıbını örter.” Kabahatleri ve noksanlıkları görmemezlik- ten gelmek, dâimâ iyi şeyleri görmek, güzel ahlâktır.

Şöyle rivâyet edilir: Îsâ aleyhisselâm, havârîleri ile birlikte bir yere gi­diyordu. Yolda bir köpek leşi gördüler. Çok da fenâ kokmaktaydı. Havâ­rîlerin çoğu, köpek leşinin çok pis koktuğunu söylediler. Bunun üzerine Îsâ aleyhisselâm; “Ne kadar beyaz dişleri varmış.” buyurdu. Yâni dâimâ iyi tarafları görüp, onlardan bahsetmeli, kötü ve ayıp tarafları görmezlik­ten gelmelidir. Ancak, dînen bildirilmesi îcâbeden ayıpların bildirilip, müslümanların aynı duruma düşmelerini önlemek için olursa, mahzuru yoktur.”

Büyük velîlerden Ebû Abdullah Nibâcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Müminin bilmesi gereken beş haslet vardır ki, şunlardır: Birincisi, Allahü teâlâyı bilmek, tanımak, mârifetullah. İkincisi, hakkı, hukûku tanımak, gözetmek. Üçüncüsü, yapılan işte, amelde ihlâslı olmak, sırf Allah için yapmak. Dördüncüsü, sünnet ile amel etmek, sün­nete uymak. Beşincisi, helal yemek. Eğer Allahü teâlâyı bilir fakat hakka, hukûka riâyet etmezse, bu bilmesinden bir fayda elde edemez. İhlâsla amel, iş yapmazsa tanıması, bilmesi ona yine fayda vermez. Sünnete uymazsa ve helal yemezse, yine Allahü teâlâyı bilmesinden fayda elde edemez. Eğer yediği helalden olursa kalbinde bir safâ, temizlik hâsıl o- lur. Bu temizlik ile dünyâ ve âhiret işlerini görür. Eğer yediği şüpheli ise yediği şüpheli şeyin mikdârı kadar da işleri şüpheli olur. Yediği haram­dan olursa, onun dünyâ ve âhiret işleri karanlık olur. İnsanlar böyle bir kimseyi gözü görüyor diye vasıflandırsalar bile aslında o kördür. Tövbe edinceye kadar da bu mânevî körlükten kurtulamaz.”

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Müminin dört alâmeti vardır:

Dili zikreder, sessizliğinde tefekkür eder, ibret nazarıyla bakar, hayırlı amel işler.”

Tâbiînden, İslâm âleminde Eshâb-ı kirâmdan sonra yetişen evliyânın ve âlimlerin en büyüklerinden İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâdan çok korkardı. Bu hususta şöyle buyurmuş­tur: “Mümin, Allahü teâlâdan korktuğu kadar hiç bir şeyden korkmaz. Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya fecî bir kazâ veya belâya uğrarsa, gizli veya âşikâr; “Yâ Rabbî, bana bu belâyı neden verdin ” diye şikâ­yetçi olmaz. Bilâkis hastalığa, belâya ve kazâya rağmen, Allahü teâlâyı zikir ve şükreder.

Mümin, Allahü teâlânın kendisini devamlı murâkabe ettiğini bilir. Kimsenin bulunmadığı bir yerde veya herkesin yanında olsun, mutlaka Allahü teâlânın onu kontrol ettiğine inanır.

Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî Mekhûl eş-Şâmî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Müminler yumuşak ve müsâ­maha- kârdır. Eğer, onları çekip götürürsen, karşı çıkmaz, kabûl edip gi­derler.

Tâbiîn devrinin meşhurlarından ve evliyânın büyüklerinden Muham- med bin Ka b el-Kurezî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerin­den birgün sordular: Hangi huylar mümini alçaltır Cevaben buyurdular ki: Çok konuşmak, kendisinde sır olarak bulunanları açıklamak ve her­kesin sö- zünü kabul etmek insanı küçük düşürür.

Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Sâdık ve hakîki mümin olmak için, Allahü teâlâdan korku ve ümidin beraber olması lâzımdır.

Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velî Sâbit bin Eslem el-Benânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Mümin, kıyâmet gü­nünde, Allahü teâlânın huzûrunda durur. Allahü teâlâ ona: “Ey kulum! Sen, dünyâda bana ibâdet eden kullarımla berâber ibâdet ediyor muy­dun ” diye sorunca, o mümin; “Evet, onlarla birlikte ben de ibâdet edi­yordum yâ Rabbî!” der. Yine Allahü teâlâ; “Ey kulum, dünyâda iken bana duâ edip yalvaran ve beni zikredip ananlarla beraber, sen de yalvarıp beni andın mı ” diye suâl buyurur. O mümin yine; “Evet yâ Rabbî!” diye cevap verir. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “İzzetim hakkı için, beni zikre­dip, andığın her yerde ben de seni andım. Nerede duâ edip yalvardınsa, o duânı kabûl ettim” buyurur.” Sonra Sâbit-i Benânî şu hadîs-i şerîfi bil­dirdi: “Müminin hiçbir duâsı red edilip, geri çevrilmez. Karşılığı ya dün­yâda verilir, ya âhirete tehir edilir, veya günahlarına keffâret olur.”

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) güneş batarken güneşin sararmasına, şöyle bir benzetme yapardı: “Tıpkı mü­min de böyledir. Dünyâdan göçeceği zaman, varacağı makam sâhibin­den çekindiği için, nasıl karşılanacağını bilmeyip, böyle sararır.” Sonra da ilâve edip: “Gün doğarken de, çok aydın olarak doğar. Bu da, bir mü- minin öldükten sonra kabrinden kalkışına benzer. Bir mümin kabrin­den kalktığında, yüzü güneşin doğduğu gibi parlar.”

Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Îmânı sağlam olan, haramlardan kaçan kim­seler, zekî ve akıllı kimselerdir. Bunlar Allahü teâlânın helâl kıldığı temiz rızıklarını yerler. Pis olan, kötü olan domuz eti ve şarap gibi şeyleri ye­mezler ve içmezler. Âhiret nîmetleri içerisinde yaşarlar. Cehennem´de azâb olarak karşılarına çıkacak bir işi yapmazlar. Onlar Allahü teâlânın azâbını bilirler. Her yerde bu bildiklerine uygun hareket ederler. Korku ile uyurlar, âkıbetlerini ve kıyâmet hâllerini düşünerek vakar ile, ağır başlı olarak kalkarlar.”

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Müminin, insanların arasına ka­rışması, onlardan öğrenebileceği faydalı şeyleri alabilmek için susması, boş ve faydasız sözden sakınmak için konuşması da, başkalarına iyi ve güzel şeyleri anlatmak içindir.”

“Mümin, günahlarını düşünür, onlar için üzülür. Amellerini küçük gö­rür, yaptıklarından dolayı gururlanmaz.”

Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine Münâfıkların âhiretteki hâlleri nasıldır denildi. Bu­yurdular ki: “Kıyâmet günü Arş-ı a´lâ tarafından bir münâdî Yûnus sûresi 62. âyet ile meâlen; “Ey Allah´ın sevgili kulları! Sizin için bir korku yoktur. Siz mahzûn da edilmezsiniz.” nidâ eder. Bu nidâdan sonra herkes başını yukarı kaldırır ve; inandık îmân ettik, derler. Ancak, münâfıkların başları hiç yukarı kalkmaz ve eğik kalır.”

Velî ve hadîs âlimi Abdurrahmân bin Mehdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri, “Müminde, küfürden sonra, yalandan daha kötü bir has- let yoktur. Çünkü yalan en şiddetli nifak alâmetidir.” buyururdu.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Mümin ve münâfığın hâli soruldu . Cevaben; “Mü­min, tatlı tatlı meyvesini versin diye hurma diker, fakat onun diktiği hur­mada diken bitmesinden de korkusu vardır. Münâfık ise, hurma yerine dikenli bir ot diker ve bundan tâze hurma bitmesini bekler.” buyurdular.

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aley) hazretlerine bir kimse gelerek; “Şimdi münâfık var mı ” diye sordu. “Eğer şimdiki münâfıklar, öldürülüp, cesetleri so­kaklara atılsa, hiçbir yere çıkamazdınız.” buyurdular.

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kurucusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ a-leyh) buyurdular ki: “İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını or-taya çıkarması, münâfıklık alâmetidir.”

Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) dinleri dünyâya bağlı olanları şöyle târif etmiştir: “Altın ve para, münâfıkların boynuna geçmiş bir iptir. Her türlü pisliğe boyunların­daki bu iple çekilirler.” Münâfık olmaktan çok korkar ve herkese münâfık­lığın alâmetlerini anlatırdı. Kendisine; “Münâfık ağlar mı ” diye soruldu. Cevâbında; “O gözünden ağlar, fakat kalbi ağlamaz” buyurdu. Hiçbir şe­yin, insanı Allahü teâlâdan alıkoymasını istemezdi. Buyurdu ki: “Allahü teâlâya kulluk için yaratılmış olan bir kulun şehvetleri onu ibâdetten alıkoyarsa, o ne kötü bir kuldur.”

“Âhiret için yaratılıp, dünyânın kendisini âhiretten alıkoyduğu kul ne kötü bir kuldur. Halbuki dünyâ fânî âhiret ise bâkîdir.” Buyurdu ki: “Her gün ömrünün bir kısmı gitmekte, sen ise buna üzülmüyorsun. Her gün sana yetecek kadar rızık verilmekte, fakat, sen, sana verilen şeyleri kâfi görmüyorsun ve seni azgınlaştıracak, Allahü teâlâdan uzaklaştıracak şeyi istiyorsun. Aza kanâat etmiyor, çokla doymuyorsun. Kendine ihsân edilen ve içinde bulunduğu nîmetlere şükretmekten âciz iken, daha faz­lasını istemek nasıl uygun olur İsteğinin fazlalığı seni aldattı. Arzu ve is- tekleri dünyâ için olan bir kimse, âhiret için nasıl çalışabilir. Hayret edi­lir, ne kadar çok şaşılır şu kimseye ki, âhirete inanıyor ve dünyâ için çalı­şıp ona koşuyor.”

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Münâfığın özelliklerinden ikisi, övül- meyi sevmek, zemmedilmekten, yerilmekten hoşlanmamaktır.”

Yine buyurdular ki: “Münâfığın alâmeti üçtür: Yalnız olduğu zaman tenbeldir. Yanında birisi olduğu zaman, çalışkandır. Bütün işlerinde övül- meyi çok sever.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Yahyâ el-Celâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birisi müslüman kardeşinin hakkından sordu: “Müslüman kardeşinin hakkını, aranızdaki dostluk ve muhabbete güve­nerek zâyi etmeyin. Zîrâ Allahü teâlâ, her mümine haklar verdi. Bu hak­ları ancak Allahü teâlânın hukûkunu yerine getirmeyenler zâyi ederler.” buyurdular.

Peygamber efendimizin arkadaşlarının yetiştirdiği âlim ve velîlerden Bilâl bin Sa´d (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdu ki: “Bir kimse müslü- mânım dediği zaman Allahü teâlâ onun ameline bakmadan bırak­maz. Amel ettiği vakit verâ yâni şüphelilerden sakınmasına bakar. Verâ sâhibi olunca da niyetine bakar. Niyeti hâlis, Allah rızâsı için ise, artık di­ğer ku- surlarını Allahü teâlâ düzeltir.”

Evlîyanın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.”

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir müslüman, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ne ka­dar dikkat edip tatbik ediyorsa, Allahü teâlâ da onu o derece azîz eder. Diğer müslümanların kalbine de onun sevgisini verir.”

İstanbul´da yetişen âlim ve velîlerden Muhammed Murâd Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şu hususlar iyi bir müslümanın vasıflarındandır. Allahü teâlâ mealen; “Mü´minler ancak kardeştir” (Hucu- rat Sûresi-13) buyurdu. Mü´minin itikadı doğru olmalıdır. Kendi nefsi için ne muâmele yaparsa müslüman kardeşleri için de aynı muâ­meleyi yapmalı- dır. Devamlı tâat üzere bulunup günahlardan sakınmalı­dır. Doğru sözlü ve yalandan uzak olmalıdır. Hayra koşmalı ve hayra teşvik edici olmalı- dır. Çok merhametli ve şefkatli olup her hususda ada­letten ayrılmamalı- dır. İslamiyetten asla ayrılmamalı, ahdinde sağlam ve vâdinde doğru ol- malıdır. Hayır işleri tehir etmemeli ve değiştirmemelidir. Her hususda in- saflı olmalı Allahü teâlânın her şeyi bildiğini aklından çı­karmamalıdır. Allahü teâlâ herşeye kâdirdir. Yumuşak huyluluğunun ya­nında şüphe ve tereddütten kurtulmuş bir kalbe sâhib olmalıdır.

Sâlih ve başkasının iyiliğine çalışan iyi kalbli bir kimse olmalıdır. Allahü teâlâ meâlen; “Kim salih amel işlerse (sevab) kendinedir.” (Fus- silet Sûresi-46) buyurdu. Gururlu olmamalı ve ibâdeti dünya menfa­ati için yapmamalı. Dostlar için iyi niyetli olup her feyzini Allahü teâlâdan bilmeli…”

Tokat velîlerinden Mustafa Hâki Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) nasihat istiyen birisine buyurdular ki: “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Hakaret görebilir, eziyet görebilir, cefaya uğrayabilir. Lâkin ondan hep güzel temiz faydalı şeyler çıkar. Müminin, insanları ayırmadan, hepsine aynı şekilde davranması ve güzel ahlâklı olması lâzımdır.”

Horasan´ın büyük velîlerinden Sülemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Hakîkî bir müslüman, kötü arkadaşlardan sakınır. Âlimlerin sohbetlerini kaçırmaz. Kendisinden daha fakir olanlarla oturup kalkar ve bunu kendisi için bir aşağılık olarak düşünmez. Allahü teâlâdan korkar, ümîdini kesmez ve kadere rızâ gösterir. Verdiği sözü yerine getirir. Yap­tığı iyiliği başa kakmaz. Fitne çıkarmaktan şiddetle kaçar. Kulağını kötü söz işitmekten, dilini de kötü söz söylemekten korur. Yânî bunlara riâyet edilmeyen yerlerde bulunmaz. Malı ve mevkii ile müslümanlara elinden gelen her iyiliği yapar. Peygamber efendimiz; “Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize yiyecek ikrâm ediniz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece, herkes uyurken namaz kılınız! Bunları yaparak, selâmetle Cennet´e giri­niz!”

Share.

About Author

Leave A Reply