Murakabe-Zikr

0

Tasavvuf ıstılahlarının başında zikir gelir. Zikir, anmak, her işte Alla- hü teâlâyı hatırlamak, kendini gafletten kurtarmak, kulun Allahü teâlâyı dille ve kalple anması demektir. Gaflet de Allahü teâlâyı unutmak demektir. (E. Ans. c.1, s. 33) Allahü teâlâ, Kur´ân-ı kerîmde Ra´d sûresi 30. âyetinde meâlen şöyle buyuruyor: “İyi biliniz ki, kalpler, Allahü teâlânın zikri ile itminâna, râhata kavuşur.” Bekara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise meâlen şöyle buyrulmuştur: “(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sû­retiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe ka­pılarını açmak sûretiyle) anarım.” Sünenü´l-Beyhekî´de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: “Derecesi en yüksek olanlar, Allah´ı zikre­denlerdir.”, “Allah´ı sevmenin alâmeti, O´nu zikretmeyi sevmektir.” (E. Ans. c.1, s. 33)

İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, “Her vakit, Alla- hü teâlâyı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer verme­meli- dir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalı­dır.” Demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; “Her an, dilleriyle Allahü teâlâyı zikr edip, O´nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet´e gire­cek-lerdir.” demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allahü teâlâyı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allahü teâlâyı hatırlamaktır. (E. Ans. c.1, s. 33)

İmâm-ı Rabbânî, zikr-i hafînin, zikr-i cehrîden efdâl, daha üstün ol­duğunu belirtmiş, Peygamber efendimiz ise, Mektûbât-ı Seyfiyye´de ge­çen hadîs-i şerîflerinde bu üstünlüğün yetmiş kat olduğunu beyân bu­yurmuşlardır. (E. Ans. c.1, s. 33)

Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; “Duâ, zikir, Kur´ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sa­natları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allahü teâlânın bü­yüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır.” demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; “Okunmalarında fa­zîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müs- tehabtır. Fâtihâ, Âyete´l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (Âmener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir.” demiştir. (E. Ans. c.1, s. 33)

Hazret-i Ömer´in, gece virdinden bir âyet-i kerîmeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hattâ bu yüzden bir hasta gibi günlerce zi­yaret edildiği rivâyet edilmiştir. (E. Ans. c.1, s. 34)

Mâlik bin Dînâr ise şunları söylemiştir: “Bir gece uyuya kaldım ve ev­radımı yerine getirmedim. Rüyâmda birisi karşıma çıktı ve, okuryazarlı­ğın var mı dedi. Var, dedim. Şu yazıyı okur musun dedi ve elime bir kâğıt parçası verdi. Kâğıtta; “Dünyânın geçici ve aldatıcı nîmetleri, ölüm­süz olarak yaşayacağın Cennet´in zevk ve safâsından seni alıkoymuştur. Yâni geçici olarak zevk aldığın bu uyku, ebedî seâdetine yarayacak ibâ­detine mâni olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur´ân-ı kerîm oku. Zîra bun­lar, uykudan hayırlıdır.” yazılıydı.” (E. Ans. c.1, s. 34)

Büyük velîlerden Abdullah bin Avn (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz- retleri her gün sabah nama­zını talebeleri ile kılar, kimseyle konuşmadan, kıbleye karşı oturur, Allahü teâlâyı zikrederdi. Bu hal güneşin doğmasına kadar sürerdi. Tale­beleri de aynı şekilde yapardı.

On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden Seyyid Abdurrahmân Tâgî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:

“Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir es­nâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih ta­nelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çı­kar.”

Evlîyanın önderlerinden ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdül- hâlık Goncdüvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) beş yaşına geldi­ğinde ilim öğrenmesi için Buhârâ´ya gönderildi. Büyük âlim Hâce Sadreddîn haz- retlerinden Kur´ân-ı kerîm ve tefsîrini öğrenmeye başladı. Bir gün okuma esnâsında; “Rabbinize tazarrû´ ederek (boyun büküp yal­vararak) ve gizli duâ ediniz!” (A´râf sûresi: 55) meâlindeki âyet-i kerî­meye gelince Abdülhâlık hocasına:

“Efendim! Bu “gizli”den murâd edilen nedir Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir Eğer zikir ve duâ, âşikâr, sesli bir şekilde dil ile olursa riyâdan korkulur. Araya riyâ girerse, lâyık olduğu şekilde zikredilmemiş olur. Şâ­yet kalb ile zikretsem; “Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır.” hâdis-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyo­rum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim, efendim!” diye arz etti.

Hocası, büyük âlim Sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun ken- disinin bile anlayamadığı böyle bir suâl sormasına hayran kaldı ve cevap olarak:

“Evlâdım! Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allahü teâlâ na- sîb ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstâda kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur.” bu­yurdu. Abdülhâlık Goncdüvânî (rahmetullahi aleyh) bu işâret üzerine, mesele- lerini halledecek o büyük zâtı beklemeye başladı.

Bir gün Hızır aleyhisselâm yanına geldi. Ona, Allahü teâlâyı gizli ve açık zikretme, anma yollarını öğretti ve mânevî evlâtlığa kabûl edip; “Kal- binden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!” diye târif etti. Abdülhâlık hazretleri de, târif üze- re, bu mübârek kelime-i tevhîdi sessiz sessiz kalben söylemeğe başladı. Bunu, kendisi için ders kabûl etti. Bu hâl mânevî makamlarda yükselme- sine sebeb oldu.

Bu sıralarda Yûsuf-ı Hemedânî hazretleri Buhârâ´ya geldi. Abdülhâlık Goncdüvânî onun hizmetine girdi ve bu hizmette bir süre kaldı. Bu hu­susta kendileri şöyle anlatırlar:

On iki yaşında idim. Hızır aleyhisselâm bana Yûsuf-ı Hemedânî haz­retlerinden ilim öğrenmemi tavsiye buyurdular. Bu sırada onun Buhâ- râ´ya geldiğini işiterek derhâl yanına gittim. Ondan pekçok istifâde­lere kavuştum.

Böylece Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin sohbette üstâdı Yûsuf-i Hemedânî, zikir tâlim hocası da Hızır aleyhisselâm oldu.

Evliyânın büyüklerinden Abdülmelik et-Taberî (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisine zikir olarak şu iki kelimeyi seçmişti. “Sübhânallahi ve bihamdihi, sübhânallahilazîm ve bihamdihi.”

Hindistan´da yetişen meşhûr velîlerden Abdülvehhâb Müttekî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine dediler ki; “Tâlibin devamlı zikirde olması lâzımdır, diyorlar. Bu nasıl olur ” Buyurdu ki:

“Hayırlı amelle meşgûl olan, dâimâ zikirdedir. Namaz kılmak zikirdir. Kur´ân okumak zikirdir. Din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı amel zikirdir.”

Evliyâ sultan Ahmed Câhidî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri bir soru üzerine tarîkatlerde esas olan zikri dört madde halinde ö- zetledi.

1. Dilin zikri: Kalpten kötülüklerin izale edilmesini sağlayacak olan cenâb-ı Hakk´ın anılması.

2. Kalbin zikri: Allahü teâlâyı kalpten tefekkür etmek, düşünmek ve O´nun kalbe nazar ettiğini bilmek.

3. Nefsin zikri: Harf ve ses yerine his ve hayâl ile içten, kalpten Al­lah´ı anmak.

4. Rûhun zikri: Cenâb-ı Hakk´ın kâinâtta tecellî eden, güzel sıfatları­nın netîcesine bakarak O´nu tefekkür etmek, düşünmektir.

Bu zikir çeşitleri kişiyi kemâl mertebesine ulaştırmak için en kuvvetli yoldur. Bunlar tarîkatta zikir çeşitlerinin özetidir. Gayrisi teferruâttan ibâ­rettir.”

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin İdrîs (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en büyük kerâmeti uyanık hâlde iken de Resûlullah efendi­mizi görmesi ve O´ndan şifâhen salevât-ı şerîfeleri öğrenmesiydi. Kendisi şöyle anlatır:

Bir defâsında Resûlullah efendimizi gördüm. Yanında Hızır aleyhis- selâm da vardı. Peygamber efendimiz Hızır aleyhisselâma, bana Şâzi- liyye yolunun dersini (edebini) öğretmesini emrettiler. O da bana Resû- lullah´ın huzûrunda nasıl olunacağını öğrettiler. Daha sonra Pey­gamber efendimiz, Hızır aleyhisselâma sevâbı daha çok olan zikir, salevât ve is- tigfârları öğretmesini buyurdu. O zaman Hızır aleyhisselâm; “Onlar han- gileridir yâ Resûlallah ” diye suâl etti. Peygamber efendimiz; “Lâ ilâhe il- lallah Muhammedün Resûlullah fî külli lemhatin ve nefesin adede mâ vese´ahü ilmüllah…” diye üç defâ, sonra da; “Külillâhümme innî es´elüke bi nûr-i vechillah-il-azîm.” sonra da; “Estagfirullah el-azîm el-kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm Gaffâr-üz-zünûb. Yâ zel-celâli vel-ik- râm.” diye buyurdular. Sonra da Peygamber efendimiz bana; “Ey Ah- med! Yer ve göğün hazînelerini sana verdim. O da bu zikir, salevât ve is- tigfârdır.” buyurdular. Çok iltifât ve teveccühlere mazhar ol­dum.

Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Bir gün Abdülkâdir-i Yemenî hazretleri “Zikir nedir ” diye sorunca: “La ilâhe illallah kelime-i tevhîdini söylemektir.” dedi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, bir gün Mevlâ- nâ Şeyh Bedreddîn Meydânî hazretleri gelerek şöyle sordu: “Allahü teâlâ Ahzâb sûresi 41. âyetinde meâlen; “Ey îmân edenler! Al­lah´ı çokça zik- rediniz.” buyurmaktadır. Bu zikirden murad mânâ dil zikri midir, kalb zikri midir ” Ali Râmitenî hazretleri bu soruyu şöyle cevapladı: “Tasavvuf yo- luna ilk girenler için dil zikridir. İşin sonuna varanlar için de kalb zikridir. Bu yola ilk giren kimse yüce Allah´ı kendini zorlayarak da olsa zikret- meye çalışır. Yolun sonuna varan kimsenin durumu ise öyle değildir. Kalb zikirden etkilenince onun bu etkisi bütün bedene varır, he­men her organ zikr etmeye başlar. İşte o zaman çokça zikir başlar. Yine o zaman bir gün lük ibâdet, bir senelik ibâdet yerine geçer.

Evliyânın büyüklerinden Alvân Hamevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzında şöyle buyurdular: Ey kardeşim! Devamlı Rabbini zikret, an, ha­tırla. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: “Rabbini çok an.” (Âl-i İmrân sûresi: 41), “Ey îmân edenler! Allahü teâlâyı çok zikr edi­niz. Her zaman hatırlayınız. Hiç unutmayınız.” (Ahzâb sûresi: 41), “İyi bi­liniz ki, kalpler, Allahü teâlânın zikri ile itmînâna, râhata kavuşur.” (Ra´d sûresi: 30). Zikirde çok faydalar vardır. Zikreden kimsenin kalbi parlar. Nûru artar. Zikrin, tesbih (Sübhanellah), tahmid (Elhamdülillah), tekbir (Allahü ekber), tehlîl (La ilâhe illallah) gibi çeşitleri vardır. En üstünü tehlîldir. Çünkü Peygamber efendimiz; “Zikrin en üstünü Lâ ilâhe illallah­tır.” Ve “Lâ ilâhe illallah sözü Cennet´in anahtarıdır.” buyurmuştur. İnsan ona Peygamber efendimize şehâdeti de ekleyerek söyleyip mânâsına inanmakla müslüman olur. Onunla ebedî Cennet´te kalır. Onun sebebi ile kul Cehennem´den kurtulur. “Zikretmek sebebiyle insanda Rabbinin sev­gisi hâsıl olur. Bir şeyi çok anan, onu çok sever.” buyrulmuştur.”

Buhârâ´da yetişen büyük âlim ve velîlerden Ârif-i Dikgerânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti sırasında talebelerine yemek ikrâm ettik- ten sonra; “Bir insan yemek yerken her uzvu ayrı ayrı bir işle meş­gûldür. Ya kalbi ne ile meşgûldür ” diye sordu. Talebeleri; “Allahü teâlânın zik- riyle meşgûl olur.” dediler. Onlara buyurdu ki: “Zikir, bu yerde kelimeyle değildir. Sebepten müsebbibe gitmek, nîmetten nîmet vericiye intikâl et- mek sûretiyledir.”

Mevlânâ Ârif-i Dikgerânî hazretlerine karşı çıkan, kendinin tasavvuf erbâbı olduğunu söyleyip sesli zikir yapan biri vardı. Ârif-i Dikgerânî o kimsenin yanına kadar gidip sesli zikri bırakmasını, Allahü teâlânın is­mini gizlice söylemesini istedi. Fakat o bu nasîhatı dinlemedi, açık zikre devâm edeceğini bildirdi. Ârif-i Dikgerânî; “Eğer nasîhatimi kabûl etmez­sen tarlanı sürdüğün hayvanlardan her gün birinin öldüğünü görürsün.” buyurdu. O kimse söz dinlemedi inatla açık zikre devâm etti. Ertesi gün çift sürdüğü öküzlerinden biri öldü. Bunun üzerine kapı kapı dolaşmaya, dergâh dergâh gezip bâzı şeyhlerden imdâd istemeye çalışan o kimse­nin, ikinci öküzü de öldü. Bu hâl karşısında perişan olan ve şaşkınlık içinde kalan o kimse yaptığına pişmân oldu. Ârif-i Dikgerânî hazretlerinin huzûruna gelerek tövbe ettiğini bildirdi ve talebesi oldu.

Tâbiînin büyüklerinden, velî, hadîs ve fıkıh âlimi Atâ bin Ebû Rebâh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; “Zikir meclisi nedir ” diye sorul­duğunda, “Namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, nikâh nasıl yapılır, alış-veriş nasıl olur, abdest ve gusül nasıl alınır, helâl ve harâm gibi mesele­lerin konuşulduğu meclistir.” cevâbını verdi.

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Zikr meclisleri, Allahü teâlânın helâl ve haram kıldığı şeylerden bahsedilen yerlerdir.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) de­vamlı; “Allah!.. Allah!..” derdi. Vefâtı ânında da yine; “Allah!.. Allah!..” di­yordu. Bir ara şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Senin için yaptığım bütün ibâ­det, tâat ve zikirleri hep gaflet ile yaptım. Şimdi can veriyorum. Gaflet hâli devâm ediyor. Allah´ım! Bana huzûr ve zikir hâlini ihsân eyle.” Bun­dan sonra, zikir ve huzûr hâli içinde rûhunu teslim etti. Vefâtı 875 (H.261) senesinde Mayıs ayına rastlar. Kabri, Bistâm şehrindedir.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Behâeddîn Zekeriyyâ (rahme- tullahi teâlâ aleyh) zikre, Allahü teâlâyı hatırlamaya devâm ediniz. Zikir; tâlibi, bu yolda ilerlemek isteyeni, mahbûba, Allahü teâlâya kavuş­turur. Muhabbet, her türlü kir ve lekeyi yakıp temizleyen bir ateştir. Bu hakîkî muhabbet hâsıl olunca, artık zikreden, zikrolunanı müşâhede ile, görür gibi zikreder. İşte böyle yapılan zikir, felâha, kurtuluşa ereceklere vâd olunanların yaptığı zikirdir. Nitekim Allahü teâlâ, Cum´a sûresinin onuncu âyet-i kerîmesinin sonunda meâlen; “(Her halinizde) Allahü teâlâyı çok zikredin ki (dünyâ ve âhirette) felâh bulasınız (kurtuluşa ere­siniz).” buyu- ruyor.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Behrullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerine buyururdu ki: “Biz kuşlar kadar bile olamıyoruz. Onlar Allahü teâlâyı devamlı zikrediyorlar. Biz ise yatıyor ve gafletteyiz.”

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs âlimi Cübeyr bin Nüfeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Her an dilleriyle Allahü teâlâyı zikredip, onu bir an unutmayanlardan her biri; güler bir halde Cennet´e gireceklerdir.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah-ı Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Vaktini Allahü teâlâyı zikirle geçiren kimse, belâ ve sıkıntılara düşmez.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Zikr, Allahü teâlâyı anıp, hatır­lamak, O´ndan başkasını unutmaktır.”

Şam´da yetişen âlimlerin ve evliyânın meşhurlarından Ebû Ubeyd el-Busrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Zikir kalple olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse, riyâ ve gösteriş olur.”

Büyük velîlerden Ebü´l-Hayr el-Akta (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Allahü teâlâyı zikreden, O´ndan bir karşılık beklememelidir. Kim zikrine karşılık Allahü teâlâdan bir şey bekler ve o beklediği şey olursa, karşılığında maddî bir şey aldığı için, zikrin bir mânâsı kalmaz.”< Hanım velîlerden Fâtıma-i Nişâbûriyye (rahmetullahi teâlâ aleyhâ) hazretlerine; “Nasıl zikir yapıp Rabbimizi analım ” dediler. O; “Allahü teâlâyı zikrettiğin, andığın zaman, Allahü teâlânın seni gördüğünü düşün ve zikre devâm et.” cevabını verdi. Evliyânın meşhûrlarından Hacı Şerîf Zerdenî (rahmetullahi teâlâ a-leyh) zikr esnâsında ve namaz kılarken kendinden geçerdi. Bulunduğu bir mecliste Allahü teâlânın ismi anılınca Rabbine olan muhabbetinin a-teşiyle yanar, kendini kaybederdi. Zikir sırasında neden böyle kendiniz-den geçiyorsunuz diye sorduklarında; “Âşık olanlar, mahbûbun, sevgilinin ismini işitince kendinden geçmelidir. Böyle olmasa henüz o olgun­laşmamıştır.” buyurdu. Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın zikri ve O´na ibâdetle öyle meşgûl olmalı ki, O´ndan herhangi bir şey istemeye fırsat kalmamalıdır.” Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on birin­cisi olan Mahmûd-i İncirfagnevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hocası Hâce Ârif Rîvegerî hazretleri´nin vefâtından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devâm eyledi. Vaktinin büyük âlimlerinden Hâce Muhammed Pârisâ´nın dedelerinden Mevlânâ Hâfızuddîn, âlimlerin üs­tâdı Şemsül- eimme Hulvânî´nin işâreti ile, Buhârâ´da, o zamanın en bü­yük imâm ve âlimlerinin huzûrunda, Hâce Mahmûd´a; “Siz hangi niyetle cehrî (sesli) zikr ile meşgûl oluyorsunuz ” diye sordu. Cevâbında; “Uyu­yanları uyan- dırmak, gâfillere işittirmek ve insanları dînin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakîkate teşvîk etmek, böylece insanla­rın, bütün iyi- liklerin anahtarı, her saâdetin esâsı olan tövbeye ve bir bü­yüğe bağlan- malarına sebeb olmak istiyorum.” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlânâ Hâfızuddîn ona; “Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr et­meniz helâl olur.” dedi. Ve hakîkatın mecâzdan ayrılma hudûdunun ol­ması için, sesli zikrin sınırını (şartını) ricâ etti. Bunun üzerine Mahmûd-i İncirfagnevî şöyle buyurdu: “Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, mîdesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyâdan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan ya­pabilir.” buyurdu. Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî Mekhûl eş-Şâmî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kim, bir gecesini Allahü teâlâyı zikir ile ihyâ eder, geçirirse, anadan doğmuş gibi günâhsız ve tertemiz olarak sabahlar. Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Anân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri nin huzûruna, birgün Şeyh Ahmed Necdî, elinde bir Kur ân-ı kerîm olduğu hâlde geldi. Kur ân-ı kerîmi göstererek; Bu kelâ­mın sâhibi hakkı için bana zikir telkini yap dedi. Muhammed bin Anân o anda bayıldı. Ayıldığı zaman ona zikir telkini yaptı ve; Oğlum, bizim yo­lumuz böyle şeyler değildir. Bizim yolumuzun aslı, Allahü teâlânın kitâ­bına ve O nun Resûlünün sünnetine tam mânâsıyla tâbi olmaktır. bu­yurdular. Evliyânın büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır. “Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okur­ken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nak- şibend´in mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif ey- ledi.” Büyük velîlerden Muhammed bin Fadl Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dil ile zikretmek, günahlara keffârettir. Kalb ile zikr, Allahü teâlâya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.” Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanlar arasına karış­mak, eğer onların haklarını yerine getirmek için olursa zikr olur.” Hindistan´ın büyük velîlerinden Şeyh Sadreddîn bin Behâeddîn Ze- keriyyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) vasiyetinde buyurdular ki: “Allahü teâ- lâ, Ahzâb sûresi 41. âyet-i kerîmede meâlen; “Ey îmân edenler, Al­lah´ı çok zikredin!” buyuruyor. Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd edip, onu iyi kullardan yazınca, onu, kalbiyle birlikte dil ile de zikretmeye mu­vaffak eder. Onu, dil zikrinden kalb zikrine yükseltir. Hattâ dili sussa, kalbi sus- maz, zikre devâm eder. Kul, gizli nifâktan kaçınmadıkça buna kavuşa- maz. Resûl-i ekremin; “Ümmetimdeki münâfıkların çoğu, Kur´ân-ı kerîm okuyanlardan olacaktır.” hadîs-i şerîfi buna işârettir. Bununla, Allahü teâ- lâdan başkasıyla olmanın, kalbin O´ndan başkasına tutulması­nın nifâk olduğunu ifâde buyurmuşlardır. Kul, zâhirini büyültücü ve medhedici şey- lerden sıyırır, bâtınını da kötü düşünce ve huylardan te­mizleyip ayırırsa, zikr nûrunun kalbinde parlaması pek yakın olur. Ondan şeytânî vesvese- ler, nefsânî şeyler, kuruntular kesilir, kalbinde zikir nûru meydana gelir. Hattâ öyle olur ki, zikri, zikr olunanın müşâhedesi ile olur. Bu, büyük bir derece, yüksek bir ihsân olup, buna ulaşabilenler, el ve gönül sâhiple- rinden yüksek himmetli olanlardır. Tevfik ve yardım Allah´­tandır.” Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hocası Tâhâ-i Hakkârî hazretleri kendisine; “Ne ken­din sesli zikret, ne de başkasına ettir.” buyurdu. O da ona uydu. Öyle ki, insanlar sesle olan bütün zikirleri mezmûm (kötülenmiş) sandılar. Seyyid Sıbgatullah hazretleri gönüllerinden geçeni anlayıp şöyle buyurdu: “Bü­tün zikirler mezmûm değildir. Teşrik tekbirleri, ölüye telkin, aksırıp “el­hamdülillah” diyene, “yerhamükellah” demek derin vâdiye inerken, yük­seğe çıkarken okunacak tesbihler ve benzerlerini sesli söylemek sevâb olup, eserde gelmemiş ve sâbit olmamış olanlar mezmûmdur.” Mâlikî mezhebinde, fıkıh ve kelâm ilimlerinde mütehassıs olan büyük âlimlerinden, velî Şerîf Tlemsânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğlu şöyle anlatır: “Babam, Abdüsselâm´ın derslerine devâm ettiğinde dershânenin en arkasında otururdu. Abdüsselâm, talebelere; “Allahü te- âlâ hatırlanıp zikir yapılırken, dilin zikir yapması hakîkî midir, değil mi­dir ” diye sordu. Babam da kalkarak; “Efendim! Zikir, unutmanın zıddı­dır, yâni hatırlamaktır. Unutmanın yeri ise, lisan değil kalbdir. Bu se­bep- le, bu iki zıt şeyin bulundukları yer, kalb olur” dedi. İbn-i Abdüsselâm bu sözü kabûl edip, çok beğendi. Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) dünyâda geçen vakitlerinin en kıymetlisinin Allahü teâlânın zikri ile geçen vakitleri olduğunu beyân eder ve duâlarında; “Allah´ım, dünyâdaki en güzel vakitlerimizi senin zikrin ve sana ibâdetle geçen va­kitler yap” diye yalvarırlardı. Yâni Allahü teâlâdan vakitlerini ibâdet ve zi­kirle geçirip, dünyâyı, yemeği-içmeği, uyumayı sevdirmemesini isterdi. Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Zikr yapılmaksızın yalnız râbıta ile Hakk´a kavuşmak mümkündür. Zikr ise, râbıtasız kavuşturucu değildir.” Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Zikir bir kazma gibidir ki, onunla gönülden yabancı duygu dikenleri te­mizlenir.” Büyük velîlerden Yûsuf bin Hüseyin Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kim, Allahü teâlâyı hakkıyla zikrederse, O ndan başka her şeyi unutur. O nun zikri ile O ndan başka her şeyi unutan kimseyi, Allahü teâlâ her şeyden muhâfaza eder. Tâbiînin büyüklerinden, velî, hadîs ve fıkıh âlimi Atâ bin Ebû Rebâh (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kim, Allahü teâlânın anıldığı bir mecliste bulunursa, Allahü teâlâ, onun bu meclisini, on kötü meclisine karşı keffâret yapar. Eğer bir kimse, Allahü teâlânın rızâsı peşinde olur- sa, bu hareketi, bulunduğu yedi yüz kötü meclise keffâret olur.” Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) birisine; “Allahü teâlâyı murâkabe et!” dedi. O kişi; “Bu nasıl olur ” deyince; “Allahü teâlâyı görür gibi ol.” buyurdular. DAĞLARIN TESBİHİ Abdurrahmân Tafsuncî, evliyâdan, büyük zât, Hazret-i Abdülkâdir Geylânî ders verdi ona bizzat. Bir gün o havâlîde, bir sahrâya gitmişti, Allahü teâlâyı, şöyle tesbîh etmişti: “Ey vahşîlerin bile, tesbih ettiği Rabbim, Bütün noksanlıklardan, seni tenzîh ederim.” O anda, her taraftan, cümle vahşî hayvanlar, Grup grup gelerek, yanında toplandılar. Arslan ile ceylânlar, geliyordu, yan yana Hiç zarar vermiyordu, bir arslan, bir ceylâna, Hepsi kendi diliyle, Hakk´ı zikrediyordu, Öyle ki, âvâzları, göğe yükseliyordu. Daha sonra dedi ki: “Yâ İlâhî, yâ Rabbî, Seni, bütün kuşların, tesbîh ettiği gibi, Ben dahi tesbîh eder ve seni zikrederim, Bütün noksanlıklardan, seni tenzîh ederim.” Ve mübârek başını, kaldırınca yukarı, Gördü kendine doğru, akın eden kuşları. O civarda ne kadar kuş cinsi varsa eğer, Gelip, başı üstünde, toplandı birer birer. Hem de kısa zamanda, öyle çok toplandı ki, Gökyüzünü tamâmen, örttüler bulut gibi. Allah Alah dediler, hepsi kendi diliyle, Öyle ki, o gün yer gök, inledi kuş sesiyle. Sonra dedi:”Yâ Rabbî, rüzgârların tesbîhi, Nasılsa, onlar gibi, zikrederim ben dahi.” O anda, dört bir yandan, serin, latîf rüzgârlar, Tatlı nağmeler ile, esmeğe başladılar. Önceden o beldede, rastlanmazken rüzgâra, O gün esti ve sonra, esmez oldu bir daha Sonra dedi: “Yâ Rabbî, şu dağlar, şu tepeler, Muhakkak ki onlar da, seni tesbîh ederler, Nasıl zikrede ise, onlar senin ismini, Öyle tesbîh ederim, ben dahi şimdi seni.” O böyle söyleyince, etrafta olan dağlar, Sallanıp, yüksek sesle, tesbîhe başladılar. Bu zâtın hürmetine, affeyle yâ Rab bizi, Onun sevgisi ile, tenvîr et kalbimizi. Osmanlı âlimi ve büyük devlet adamı Celâlzâde Mustafa Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Tasavvuf ehline göre murâkabe; kulun, kalbi ile Allahü teâlâyı zikredip, devamlı Allahü teâlânın, kullarının hâllerine muttali olduğunu, görüp bildiğini hatırından çıkarmaması, her nefeste Allahü teâlânın azâbından ve cezâsından korku üzere olmasıdır. Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok az görüştüğü insanlardan zaman zaman kendisinden nasîhat isteyen kimselere şöyle buyurmuştur: “Her nefs, dünyâdan susuz olarak gide­cektir. Ancak Allahü teâlâyı zikreden kullar bundan müstesnâdır.” Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hüseyin Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Câfer-i Huldî şöyle anlatıyor: Hazret-i Şiblî, Ebü´l-Hüseyin Nûrî´ye; “Allahü teâlânın huzûrunda bu­lunduğunuzu düşünerek murâkabeye daldığınızda, bir kılınızın dahi kı­pırdamadığını, aynı hâlde kaldığınızı görüyoruz. Bunu kimden öğrendi­niz ” diye sorun- ca; “Fâre deliğinin ağzında, avının çıkmasını beklerken, benden çok daha sâkin ve dikkatli duran kediden” buyurdu. Hindistan´ın büyük velîlerinden Seyyid Mîr Muhammed Numân (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir gün sabah namazından sonra câmide oturmuş murâkabe ile meşgûl oluyorduk. Hocam ile karşı karşıya otur­muştuk. Bir ara başımı meşgûliyetimden kaldırdım. Hazret-i İmâm´ın ye­rinde Resû- lullah efendimizin oturduğunu gördüm. Üzerimi bir heybet kapladı. He- men başımı önüme eğdim. Bir müddet sonra, tekrar başımı kaldırdım. Hazret-i İmâmın da Server-i kâinâtın yanında oturduğunu gör­düm. Tekrar murâkabe için başımı eğdim. Bir an sonra yine başımı kal­dırdım. Gördüm ki, Resûlullah efendimizin yerinde hazret-i İmâm, hazret-i İmâ- m´ın yerinde de, Resûlullah efendimiz oturuyor. Tekrar murâkabeye koyuldum. Bir zaman sonra başımı kaldırınca, iki yerde de Resûlullah efendimizi gördüm. Biraz sonra ikisini de hazret-i İmâm buldum. Sonra da hazret-i İmâmın yalnız oturduğunu gördüm. Bu gördüklerim baş gözü ile olmuştur, rüyâ ve vaka hâli değildir. Evliyânın büyüklerinden Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: “Bir gün hocam Mirzâ Hâfız Muh- sin´in kabrini ziyârete gitmiştim. Kabri başında murâkabeye daldım. Bu hâlde iken kendimden geçtim ve hocamı kabrinde görüp, konuştum. Kefeni ve bedeni hiç çürümemişti. Sâdece ayaklarının alt kısımlarına toprak tesir edip hafif dökülmüştü. Bunun sebebini kendisinden sordum, dedi ki: “Sâhibinden izinsiz, o geldiği zaman geri vermek niyetiyle bir taş alıp, abdest aldığım yere koydum. Abdest alırken o taşın üzerine bastım. Ayaklarımda gördüğün toprağın tesiri bu sebepledir.” Takvâda çok ileri gidenin evliyâlıkta yükselmesi muhakkaktır.” Evliyânın büyüklerinden Nûreddîn Cerrâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin bir ilâhisi: Dil beytini pâk eden, Dervişi ankâ eden, Âlem-i İlâhîye giden, Mevlâ zikridir, zikri. Zikreden hâlet olan, Âşinâ-yı rûh olan, Ukbâda devlet bulan Mevlâ zikridir, zikri. Terk ehline karışan, Hem zevkine erişen, Bahr-i ledünle görüşen, Mevlâ zikridir, zikri. Erenlerin yolunu, Sürerler hep demîni, Dervişlerin mu´îni, Mevlâ zikridir, zikri. Nûreddîn´i diri kılan, Tevhîd ile çerâğı yanan, Bi-hamdillâh tevfik olan, Mevlâ zikridir, zikri. Büyük velîlerden Utbet-ül-Gulâm (rahmetullahi teâlâ aleyh) dâima murâkabe hâlinde bulunurdu. Murâkabe, Murâkıbı (görüp, gözeteni) dü­şünerek, dâimâ O´nunla meşgûl olmaktır. O, Allahü teâlâdan başkasiyle meşgûl olmaz, devamlı Allahü teâlâyı anar ve hatırlar, O´ndan bir an bile gâfil olmazdı. Bâzan öyle dalardı ki, gideceği yeri geçer, farkında ol­mazdı. Bir gün, Utbet-ül-Gulâm Abdülvâhid bin Zeyd´in yanına gelmişti. Abdülvâhid ona: “Nereden geliyorsun ” diye sordu. Utbet-ül-Gulâm; “Fa- lanca yerden geliyorum.” dedi. Abdülvâhid bin Zeyd, “Oralarda kim­seye rastladın mı ” diye sorunca, Utbet-ül-Gulâm; “Hayır, kimseyle kar­şılaş- madım.” dedi. Halbuki oralardan pek çok kimse gelip geçiyordu. Fa­kat, bütün rûhu ve bedeniyle Allahü teâlâ ile meşgûl olduğundan, yanın­dan geçenlerin farkına bile varmamıştı. (Bu durum, hükümdar yanların­dan geçerken, hizmetçilerinin onun heybetinden, hiçbir şeyin farkına varma- ması ve düşünceye dalan birinin, bâzan etrafında olup bitenlerin bile farkında olmaması gibidir.) Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerinden Zâhid İsfehânî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri şöyle anlattı: Süleymân bin Mihrân dan duydum, Ab- dullah bin Mes ûd buyurdu ki: Cumâ günü bin defa Allahümme salli alâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve sellem demeyi terketme! Mısır da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Murâkabenin alâmeti, Allahü teâlânın tercih etti­ğini tercih etmek, O nun büyük gördüğünü büyük görmek ve küçük gör­düğünü küçük görmektir.

Share.

About Author

Leave A Reply