Nasihat

0

Kastamonu velîlerinden Ahmed Siyâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) oğluna şöyle nasîhatta bulundular: Ey oğlum! Sana Allahü teâlânın kitâ­bına, Resûlullah efendimizin sünneti seniyyesine uymayı, îtikâdını evliyâullahın da bağlı olduğu, Ehl-i sünnet vel cemâat âlimlerinin bildir­dikleri doğru îtikâda göre düzeltmeni tavsiye ederim.Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur´ân-ı kerîm ehline hürmet et. Vicdanın, için temiz olsun, cömerd ve güleryüzlü ol. Başkalarına ihsan ve iyilikte bulun. Allahü teâlânın yarattıklarına eziyet ve sıkıntı verme. Arkadaşları­nın hatâ ve kusurlarını affet, görmemezlikten gel. Büyük, küçük herkese nasihat eyle, hırs ve tamâyı terk eyle. Bütün ihtiyaçlarında Allahü teâlâya tevekkül et, güven. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine sığınanları mahrum etmez.

Oğlum! Selâmeti, kurtuluşu istikâmet ve doğruluktan başka bir şeyde, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı Resûlullah efendimize tâbi ol- mak, ona uy­maktan başka bir yolda arama. Kendini hiç kimseden fa­ziletli, üstün zannetme. Birisi senin hakkında nemmâmlık, koğuculuk ve hasedçilik yaparsa, ona mâni olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü teâlâya bırak. Çünkü bu yolda öyle Allah adamları vardır ki, Allahü teâlânın izni ile fitne fesat sebebini göz açıp kapayıncaya kadar söküp atarlar. Sen kıymetli ömrünü Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymakla geçir. Allahü teâlânın emirlerini ye­rine getirmekte kınayanın kınamasından korkma. İbâdet ve tâatın güçlüklerine karşılık ecir ve sevâba kavuşacağını düşünerek sabır ve tahammül et, nefsini dâimâ hesâba çek. Vakitlerini dînin emirlerine uymakla kıymetlendir. Çok önemli olan vakit sermayeni kıymetlendirmeye gayret eyle. Çünkü geçen zaman bir daha geri gelmez. Yarına çıkıp çıkmayacağın ise belli olmadı­ğından yarını beklemek, yarın yaparım demek, üzüntü ve pişmanlığa yol açar. O halde sakın sakın elinde bulunan vaktini mâlâyâni, dünya ve âhirete faydası olmayan Allahü teâlânın râzı olmadığı, beğenmediği şey- ler ile zâyi etme. İçinde bulunduğun anda Allahü teâlânın râzı olduğu beğendiği şeylere sarıl. Tevâzu ve alçak gö­nüllülükte toprak gibi, başka­sına fayda vermekde meyvalı ağaç gibi, cömertlikde akan nehir gibi, ih­sân ve iyilik yapmakda deniz gibi, mâlâyâni, faydasız şeyleri konuşma- makda, sükût ve susmakda cansız varlıklar gibi, ayıp­ları ört­mekte karan- lık gece gibi olmaya çalış. Kalbin görmemesi, kalb katılığın­dan hasıl ola- cağından, dâimâ günahların için ağlayıp sızla, âh et. Nazargâh-ı ilâhî o- lan kalbi, haramlara ve Allahü teâlânın yasak ettiği şeylere yönelt- mekten sakın. Akrabâyı ziyâret ve onlara iyilik etmeyi ih­mâl etme. Âhiret kardeşlerini, iyi arkadaşlarını arttırmaya çalış. Her za­man onlarla sohbet lâzımdır. Evliyânın büyükleri; “Allahü teâlâ ile bera­ber olunuz. Buna gü- cünüz yetmezse, Allahü teâlâ ile beraber olanlarla olunuz ki, sizi Allahü teâlâya kavuştursunlar.” bu­yurmuşlardır.

Ey oğul! Dünyâya sarılmış ona gönül vermiş olanlarla bulunma. On­larla sohbet ve berâberlik gam, keder ve üzüntü getirir. Bu, tecrübe ile sâbittir. Onlar senden faydalanırlar ise de sen onlardan faydalanamaz­sın. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, nefsinin arzu ve is­teklerine uymuş kimselerle berâber olma. Böyle kimseler gizli düşman olup, insanın yüzüne karşı dalkavukluk ya­parlar, gıyabında, arkadan ise aleyhinde bulunurlar. Onların yanına gelerek oturmalarına bakıp al­danma. Maksatları senden mânen faydalanmak olmayıp dünyâlık mak­satlarına, mal ve mevki elde etmeye seni vesîle, âlet etmek içindir. Bir kusur ettiğinde, hakkında kötülük düşünenlerin ve düşmanlarının en azı­lısı olurlar. Zamânındaki insanları tecrübe ettiğinde, onlarda bundan başka bir özel­lik bulmayacaksın.

Ey oğul! Sana sadâkat, bağlılık iddiasında bulunanların, yaptıkları iyilikleri başına kaktıklarını görürsün. Çünkü sadâkat ve bağlılık adına yaptıkları az bir iyilik karşılığında ağır, pek fazla bir hizmet ve karşılık beklerler, çok şey ümid ederler. Bu ümitlerine bir defa olsun müsâde et­mezsen derhal, gösterdikleri sevgi, sadâkat ve bağlılıklarını bırakırlar. Çok defa onların isteklerinden yakanı kurtaramaz, arzularının hâsıl ol­ması yolunda boşuna dînini ve şerefini fedâ et­miş, yüz suyu dökmüş olursun.

Ey oğul! Eğer sana hakîkî dost arkadaş lâzım ise, Allah için seven­lerle be­raber ol. Böyle kimselerden dostluk ve kardeşlik bağı kurduğun kimseye, muhtâc olduğunda ihtiyacından fazla malın varsa ver. Yahud onu kendinle be­raber tut veya kendine tercih et. Beraber olduğunuzda ve arkasından ayıplarını ört ve gizle. Kusuru olduğunda sabır ve taham­mül et. Hayatta iken ve vefat etti­ğinde onu hayırla an.

Herkese bilhassa sana karşı olanlara yumuşaklık, alçak gönüllülük, güler yüzlülük ile davranmaya gayret et. Sana, Rabbinden alıkoyan dün­yalığa makam ve mevkıye kalbinin meyletmemesini tavsiye ederim. Çünkü nefs, hevâ, nefsin arzu ve istekleri, şeytan ve dünya, insanın dört düşmanı olup, herbirine karşı kullanılacak harb âletleri vardır. Nefsin si­lahı tokluk, hapishanesi açlıktır. Hevânın silahı, çok konuşmak; sukût, konuşmamak ise, onun zindanıdır. Dün­yânın silahı insanlarla fazla berâ­ber olmak, onlar arasında fazla bulunmak, çâ­resi yalnızlık ve onlardan uzak kalmaktır. Şeytanın silâhı gaflet yâni Allahü teâlâyı unutmak; ona karşı tedbîr, Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamak, O´nun büyüklüğünü dü­şünmektir. Zikir, Allahü teâlâya kavuşmakta en kısa yoldur.

Ey oğul! Bu nasihatlerimi iyi belle ve Allahü teâlânın nîmetlerine, sana yaptığı iyiliklere şükr edenlerden ol…

Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bu­yurdular ki: “Nefsinin isteklerinden ve öfke ile hareket etmekten uzak dur. En önde gelen vazifelerinden birisi de, yumuşak olmak ve dik­katli hareket etmek olsun.”

“İlmiyle takvâsını, ameliyle basiretini ve aklıyla mârifetini arttıran kim­senin izinden yürü.”

“Kul için en doğru yol, ilimle amel etmek, Allahü teâlânın korkusuyla ha­ramlardan sakınmaktır. Günahla nefsini yâd etme. Günahta ısrâr et- me. Fakirlik zamanında Allahü teâlâya sığın, her hâlinde Allahü teâlâya muhtâc ol ve O´nun her emrinde O´na tevekkül et.”

“Sana zulmedeni affet. Amelinle mağrûr olmaktan sakındığın gibi, ilimle gururlanmaktan sakın. Yakınının, fakirin ve komşunun hakkını gö­zet. Konuş­madan hoşlanmayanın yanında konuşma. Mazlum kardeşine yardım et. Zamâ­nını iyi değerlendir.”

“Günahlar gaflet getirir. Gaflet ise, kalbin katılaşmasına sebeb olur. Kalbin katılaşması, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır ve Allahü teâlâdan uzaklık ise, Cehennem´e götürür.”

“Câhillerin ahlâkından, günahkârların meclisinden, kendini beğe­nenlerin iddiâlarından, mağrûrların isteklerinden ve ümitsizlerin ümitsiz­liklerinden sakın ve uzak dur. Hak ile amel et. Allahü teâlâya güven. Emr-i mârûf ve nehyi anilmünker yap.”

Kıymetli kardeşim! Kendinize geliniz. Aklınızı başınıza alınız. Allahü teâlâdan korkunuz. Şeytan sizi aldatmasın. Şeytan ve onun yardımcıları, Allahü teâlânın huzûrunda perişan olacaklardır.”

Yine buyurdular ki: “Dilin farzı ve vazifesi; sükûnet ve öfke zamanla­rında doğruluktan ayrılmamak. Gizli ve açık hiç kimseye eziyet etme­mektir. Gözün farzı ve vazifesi; haramlardan korunmaktır. Kulağın farzı ve vazifesi, helâl ol­mayan şeyleri dinlememektir. Lisanından sonra, in­sanoğlu için en tehlikeli âzâ kulağıdır. Çünkü kulak, kalbin en büyük elçi­sidir. Fitne bataklığına en fazla dalan kulaktır. Burnun farzı ve vazifesi; burun, kulak ve göze tâbidir. Dinlemesi ve bakılması câiz olmayan bir şeyin koklanması da câiz değildir. Ellerin ve ayakların farzı ve vazifesi; Allahü teâlâ tarafından haram kılınan şeylere uzan­maması ve başkaları­nın hakkından sakınmasıdır.”

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Hasan Sezâî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğluna yazdığı bir mektuptan bâzı kı-sımlar:

“Gözümün nûru evlâdım. Her hâlinle seni cenâb-ı Hakk´a emânet et­tim. Kalb gözün açık olsun. Mahlûklara güzel ahlâk ile muâmele edesin. Bütün amellerin en güzeli, güzel huylu olmaktır. Dili tatlı olanın dostu çok olur, buyrulmuştur. Dâimâ insanların aybını gizle. Kimsenin aybını yü­züne vurma. Gadab ve kızgınlığını yenmeye çalış. İhtiyârlara karşı hür­met et. Bir fakir gör­düğün zaman, gücün yettiği kadar elinde bulunandan yardımda bulun. Bunlara riâyet edersen ömrün uzun olur, Hak teâlâ her yerde seni azîz eder.

Dâimâ affedici ol. Vasiyetlerimi tutarsan dünyâda rahat ve muhterem, âhirette de mükerrem olur ve rızâmı kazanırsın. Dâimâ îtikâdı düzgün, sâlih kimselerle birlikte bulun. Dünyâ fânîdir. Ne sana kalır ne de başka­sına. Bâkî kalacak şey, Allahü teâlâ için olan muhabbettir.”

Başka bir talebesine yazdığı bir mektuptan:

“Allahü teâlâ mânevî nîmetlerden hisse almanı nasîb eylesin. Sakın ha. Dünyâ îtibârına aldanıp mânevî yükselmeden geri kalmayasın. Sûret ve görü­nüşe îtibâr etmeyesin. Zîrâ görünüşteki îtibâr, olsa olsa su üze­rinde meydana gelen dalgaya benzer. Su üzerindeki dalganın devamlı olması mümkün müdür ve ona bağlanıp kalmak akıl kârı mıdır Hak teâlâ mânâ âlemimizi ihyâ eylesin. Bize hidâyet versin. Çeşitli yanlışlara düşerek, mâneviyâtımızın harâb olmasın­dan Allahü teâlâya sığınırız.”

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir kimse nasîhat isteyince: “Bağlı ola- nı aç, açık olanı kapa.” buyurdu. O kimse; “Bunu anlamadım.” de­yince; “Kesenin ağ­zını aç, cömert ol, açık olan dilini de tut konuşma.” di­yerek izah buyurdular.

Kendisinden yine bir zât nasîhat istediğinde buyurdu ki: Altı şeyi ka­bûl edip yaparsan, hiçbir işin sana zarar vermez. Dünyâda ve âhirette rahat edersin. O altı şey şunlardır:

1. Günah yapacağın zaman Allahü teâlânın sana verdiği rızkı yeme.

2. O´na âsî olmak istersen, O´nun mülkünden çık. Mülkünde olup da ona is­yân etmek uygun olur mu

3. O´na isyân etmek istersen, gördüğü yerde günah yapma. Görme­diği yerde yap. O´nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.

4. Can alıcı melek, rûhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye ka­dar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin ye­rinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zîrâ ölüm çok âni gelir.

5. Mezarda Münker ve Nekir ismindeki iki melek, suâl için geldikle­rinde, onları kov seni imtihân etmesinler. Soran kimse; “Buna imkân yoktur.” dedi. İb­râhim Edhem buyurdu ki; “Öyle ise şimdiden onlara ce­vap hazırla.”

6. Kıyâmet günü Allahü teâlâ; “Günâhı olanlar Cehennem´e gitsin.” diye emir edince ben gitmem de. Soran kimse dedi ki: “Bu sözümü din­lemezler.” Nasîhatları dinleyen kimse tövbe etti ve ölünceye kadar töv­besinden vazgeç­medi.

Harput´un büyük velîlerinden Seyyid Mahmûd Sâminî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi Hâfız Osman Bedreddîn hazretlerine nasîhatlerin­den bâzıları: “Hâfız! Bir çocuk tahsîl çağına geldiği zaman, okuyup yazmaya nasıl harfleri öğrenmekle başlarsa, Hakk´a ermek de tavsiye edeceğim şu hu­suslara uymakla gerçekleşir:

1) Allahü teâlâyı tanımak, 2) Muhabbetullah (Allahü teâlâya muhab­bet), 3) Gönlü toplamak, 4) Teslîmiyet, 5) Nefsin arzularına uymamak, 6) Bu yolda gayret göstermek, 7) Kesrette vahdet. Halk içinde Hak ile ol­mak, 8) Çok salevât okumak, 9) Kelime-i tevhîdi çok söylemek, 10) Az yemek, 11) Temiz giyin­mek, 12) Halka faydalı olmak, 13) Mütehallik, gü­zel ahlâk sâhibi olmak, 14) Mürşide, yol göstericiye, hocaya itâat, 15) Arkadaşlarına şefkat, sevgi, 16) Âleme ibret nazarı ile bakmak, 17) Vak­tin kıymetini bilmek, 18) Hükûmete itâat, 19) Hasedden ârî, uzak olmak, 20) Kimseye buğz ve düşmanlık etmemek, 21) Komşu hakkını ileri tut­mak, 22) Sözünün eri olmak, 23) Kendini tanımak, 24) Dünyâdan lü­zumlu kadar nasîb almak, 25) Âhireti unutmamak, 26) Doğru­luktan ay­rılmamak, 27) Haddi aşmamak, 28) Huzûrla sükûn bulmak. Tasavvu­fun elifbâsı bunlardır. İnsanlar arasında aşk ateşiyle dolaş, fenalıkları yak, iyi­likleri besle. İnsanı insana yaklaştır, Hakk´a ulaştır. Aslâ ilmine gü­venme, fadlına kanma. Dünyâya aldanma, nefsine uyma, şeytanı at. Aşk ile yan, şevk ile kalk. Peşinden gelenleri ne olursa olsun iyi gözet, sa­pıkları düzelt. Huzûra dikkat, her sözün hakîkat, görüşlerin mârifet olsun.

Hâfız! Makâm-ı irşâd yâni insanları yetiştirme makamı bir şimşektir. Çak­tığı vakit etrâfını aydınlatır ve düştüğü yeri de yakar. Mârifet; o ay­dınlığı in­sanların kararan kalbine nüfûz ettirmek (sokmak) ve kalbleri ay­dınlatmaktır.

Tâbiînin büyüklerinden, adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur Ha­lîfe Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün cemâate hitâ­ben: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız. Ölüm sizden dile­diğini seçer. Size yeni bir nîmet verildiği zaman, önceki nîmet orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilme­sin ki, onunla berâber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şâhittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle berâber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyâlarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yükle­rinizi, buradan başka bir âlemde çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra ge­lenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesile olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bâkî (de­vamlı) kalabilirsiniz. Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz. dedi.

Ömer bin Abdülazîz hazretleri´nin son Cumâ hutbesi şöyleydi: Ey muhte­rem müslümanlar!

Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptı­ğınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâ­yete kadar ge­lecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet te­râzilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır. Onun tek hâkimi, azamet ve kibriyâ sâhibi yüce Allah´tır. Âhiret korkunç bir gündür. Yürekleri parçala­yan, çocukları ihtiyar yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve iyâlinden kaçıran, peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakk´ın celâl ve a- zametiyle tecellî edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır! Bu- nunla berâber Allah ın rahmetinden de ümid keserek hüs­râna düşme­yiniz.

Ey muhterem cemâat!

Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bu­günden o günü düşünüp de Allah tan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhirete üstün tutarak, şehvânî hislerinin esiri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak al­danır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tü­keten eli boş ve nedâmet, pişmanlık içinde kalır. Bugün; siz, sizden ön­cekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dön­müyor. İster istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakk ın hu­zûrudur.

Âhiret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabir­lerde kara toprak altında yataksız, yastıksız, tek ve tenha bırakıp dönü­yorsunuz. Ölümün acısını duyan o fânîlerin hâli ne kadar merhameti çe­ker ve ibrete değer. Tanı­madıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerin­den ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve nî­met içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terkettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdeği ka­dar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâller­den ibret almaz mısınız

Ey muhterem cemâat!

Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle na­sîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rah­met ve magfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve magfiret diliyorum. Yüce Allah ın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını ken­dinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır. buyur­duktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu onun son hutbesiydi. Aynı za­manda evine de son gidişiydi.

Evliyânın büyüklerinden Şeyh Sa´dî-i Şirâzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Ey yüzünde nûr kalmamış kişi. Kalbini temiz tut. Kararmış ayna iyi göstermez. Yarın, azâba müstehak olmamanın yolunu ara. Başkalarının ayıplarını arama. Başkalarının ayıbını araştırmakla meşgûl olan, kendi ayıpla­rını göremez.”

“Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur´ân-ı kerîm ve nasîhat dinlemek içindir. Bâtıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü teâlânın kudret ve san´atını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir.”

“Cenâb-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da sec- de kâbi­liyeti verdi. Aksi takdirde, ne el cömertlik, ne baş secde edebi­lirdi.”

“Dil ile kulak, kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi, gönüllerin esrârı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı, insan nasıl bilgi sâhibi olurdu.”

“Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğreni­lecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur.”

“Oğlum! Günah yükünün altına girme. Zîrâ o ağırdır ve kaldıramaz­sın. İyi­lerin tuttukları yoldan yürü git. Dileyen, bu bahtiyarlığı bulur. Sen alçak şeyta­nın kuyruğuna yapışmışsın. İyilere ne vakit erişebileceğini bilmem. Resûl-i ekrem, ancak onun yolundan gidenlere şefâat edecek­tir.”

“Ey fakir! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bı­rakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vekarını kaybeder­sin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi, âlimlerin muh­kem duvarına tutunarak yürü.”

“Ey insanoğlu! Bugün günahlarından korkar isen, yarın birşeyden korkmaz­sın.”

“Yâ Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hatâ sâdır olur. Yâ İlâhî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsân ve lütuflarına alıştık. Yâ Rabbî! Bizi bu dünyâda azîz kıldın. Öbür dünyâda da azîz kılmanı senden umarız. Azîz eden de sensin, zelîl eden de sensin. Senin azîz kıldığın kimse horluk görmez. Yâ İlâhî! İzzetin hakkı için beni zelîl etme ve günahlarımdan dolayı beni utan­dırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukûbet çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyâda en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefâ çekmesi­dir.”

Yine buyurdular ki: “Minnet, sâdece yüce Allaha mahsustur. O´nun emirle­rini yapmak, mânevî yakınlığa sebeb olur ve şükür edildikçe nî­metlerini bollaş­tırır. İnsanın ciğerlerine giren her nefes hayatı uzatır, ki­şiye can verir. Ciğerden çıkan her kirli nefes ise, insana ferahlık verir. O hâlde nefes alıp verme birer nîmettir. Nîmete şükür etmek vâcibdir. Ki­min gücü ve lisânı yetebilir, Hak teâlâya hakkıyla şükür etmeğe! Kulun yapabileceği en iyi iş, Allahü teâlâya karşı olan kusûrunu bilip, O´ndan af dilemesidir. O´nun rahmeti her yeri kapla­mış, verdiği nîmetler her yere yayılmıştır. Allahü teâlâ kulunun kusûru dolayı­sıyla, onun rızkını kes­mez.”

“Ey kardeş! Bu dünyâ kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü teâlâya bağla. Sana bu kâfidir. Dünyâ mülküne güvenip bel bağ­lama. Çünkü bu dünyâda senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Diyelim ki en sonunda ölüm vardır ve bu can ölüm yolunu tuta­caktır. O hâlde ister taht üze­rinde can vermişsin, ister toprak üzerinde ne fark eder ”

Kastamonu velîlerinin büyüklerinden Seyyid Ahmed Hicâbî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin babası ve hocası olan Seyyid Ahmed Siyâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri icâzetnâmeyi verdik­ten ve “Ey kalplerin sevgilisi olan oğlum!” dedikten sonra özetle şu nasihatları yapmıştır.

“…Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur´ân-ı kerîm ehline hürmet et! Cömert ve güler yüzlü ol. Herkese ihsân ve iyilikte bulun. Hatâ ve kusurları affet, görmemezlikten gel. Kendini hiç kimseden fazîletli, üstün zannetme. Bi­risi sana hased ederse, ona mâni olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü teâlâya bırak. Sen kıymetli ömrünü Resûlullah efendi­mizin sünnet-i seniyyesine uymakla geçir. Vakitlerini dînin emirlerine uyarak kıymetlendir. Nefsini dâimâ hesâba çek. Dünyâya sarılmış, ona gönül vermiş olanlarla bulunma. Onlarla sohbet ve berâberlik; gam, ke­der ve üzüntü getirir. Devamlı âhiret kardeşlerini ve iyi arkadaşlarını art­tırmaya çalış. Onlarla her zaman sohbet et. Evliyânın bü­yükleri ve Allahü teâlâ ile berâber ol. Buna gücün yetmezse, Allahü teâlâ ile be­râber olanlarla ol ki, seni Allahü teâlâya kavuştursunlar.”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: “Ey kardeşim! Her zaman ve her yerde, doğru ol. Yalan, sözünde durmamak, emâneti yerine getirmemek gibi kötü huylardan çok sakın. Yalancı ve sözünde durmayanlarla düşüp kalkma. Çünkü böyleleriyle berâber olmak, günaha sebeb olur. Yine, sözlerinde ve işlerinde riyâdan sakın. Çünkü riyâ, gizli şirktir. Ucb´dan da kendini muhâfaza et. Ucb, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek bunlarla övünmektir. Ucb bulunan amel, Allahü teâlânın katında makbûl değil­dir. (Fakat bunların Allahü teâlâdan gelen nimetler olduğunu düşünerek sevin­mek, ucb olmaz.) Sen, dînini, dîni üzerine titreyen (Sünnet-i seniyye´ye bağlı, ilmiyle amel eden) âlimlerden öğren. Çünkü, dîninde sağlam olmayan, ilmiyle amel etmiyenlerin hâli, hasta olup, kendisini tedâvîden ve kendine bir çâre bul­maktan âciz olan tabîbin hâline benzer. Böyle bir tabîb, insanların hasta­lıklarını, nasıl teşhis edip, iyileştirir Onlara nasıl ilâç tavsiye eder Çünkü kendisi hasta­dır. İşte dîni üzerine titremiyen, ilmiyle amel etmiyen bir kimse, senin dînine, îmânına zarar gelir diye nasıl titrer Ne derecede titizlik gösterebilir

Aziz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhirete hazırlık için teşvik eden kimse­lerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhireti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, îtikâdını ve kalbini bozarlar. Ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istigfâr et. (Allahü teâlâdan af ve magfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhâfaza etme­sini iste.

Aziz kardeşim! Güzel edep ve güzel ahlâka iyi sarıl. Cemâate mu­hâlefet edip, onlardan ayrılma. Çünkü hayır, cemâat iledir. Fakat, ce­mâat dünyâya da­lıp, dünyâlarını mamur etmeğe çalışıyorlarsa, onlara uymazsın. Dîni hakkında senden bir şey soran her mümine, yardımcı ol. Onlara yol göster. Onlara nasîhatta bulun. Allahü teâlânın beğendiği bir işte, seninle müşâvere eden (sana danışan) bir kimseden hiçbir şeyi gizleme. Bir mümine hıyânet etmekten çok sakın. Kim bir mümine hıyâ­net ederse, Allahü teâlâ ve Resûlüne hıyânet etmiş olur. Mümin bir kar­deşini Allahü teâlânın rızâsı için sevdiğin zaman, canını ve malını ondan esirgeme.

Münâkaşa ve mücâdele de yapma. Haksızlık edip günaha girebilir­sin. Her yerde sabırlı ol. Sabır, hayra ve iyiliğe, bunlar ise Cennet´e götü­rür. Hiddet ve gadabtan da kendini muhâfaza et. Bunlar, insanı kötülüğe çeker. Kötülükler ise Cehennem´e götürür. Âlimlerle münâkaşa yapma. Kıymetini düşürürsün. Âlim­lerin yanına gidip gelmek rahmettir. Âlimlerle irtibatı kesmekten Allahü teâlâ râzı olmaz. Âlimler, Peygamberlerin vâ­risleridir. Zühde, dünyâya rağbet etme­meye sarılırsan, Allahü teâlâ sana çok şeyler ihsân eder. Verâya şüphelilerden sakınmağa yapışırsan, he­sâbın kolay olur. Seni şüpheye düşüren şeyleri bırakıp, şüpheye düşür­meyen şeylere sarılırsan günaha düşmekten kurtulursun. İyiliği emret, kötülükten alıkoy. Böylece Allahü teâlânın sevdiği kul olursun. Fâsıkları sevme. Böyle yaparsan, şeytanları kovmuş olursun. Dünyâda, kavuştu­ğun şey­lerden dolayı sevinci ve gülmeyi azalt, Allahü teâlânın nezdinde kıymetin olur. Âhiretin için çalış, dünyân için Allahü teâlâ kâfi olur. İçini, kalbini güzelleştirir­sen, Allahü teâlâ da dışını güzelleştirir. Hatâların, gü­nahların için ağla, Refîk-i âlâ ehlinden olursun. Allahü teâlâdan gâfil olma. Çünkü Allahü teâlâ senden gâ­fil değildir. Allahü teâlânın senin üzerinde hakları vardır. Onları yerine getir­men gerekir. Bu vazifelerden gâfil olma. Kıyâmet gününde onlardan hesâba çe­kileceksin. Vakar ve îti­dâl sâhibi ol. Bir işin âhiretin için muvâfık, uygun oldu­ğunu görürsen, ona yapış. Eğer âhiretin için muvâfık değilse, dur, ona yapışan­ların ne yap­tıklarını ve ondan nasıl kurtulduklarını gör. Hemen acele etme. Allahü teâlâdan, âfiyet (sıhhat) dile. Âhiretle alâkalı bir işe yöneldiğin zaman, senin ile onun arasına şeytan girmeden önce, acele edip onu hemen yap, gecik­tirme! Çok yeme, yerken de niyetsiz ve isteğin olmadan yeme. Yemeği, sağlık, sıhhat ve âfiyet sâhibi olup, daha iyi ibâdet ve tâat yapa­bilmek niyetiyle ye. Karnını şişirme, Allahü teâlâyı zikredip, anmana mâni olur. İnsanların elinde­kine düşkün olma ve rağbet etme. Çünkü bu, in­sanın dînine zarar verir ve kalbi katılaştırır. Dünyâya düşkün olma! Dün­yâya düşkün olmak, kıyâmet günü insa­nın ayıbını ortaya çıkarır. Kalbi ve cesedi, günah ve hatâlardan arınmış, eli zu­lümden uzak, kalbi kin, hîle ve hıyânetten kurtulmuş, karnı haramdan boş olan kimselerden ol. Ha­ram kazanç ile beslenen vücut Cennet´e giremez. Gözünü in­san­lardan çevir. İhtiyâcın olmadan yürüme. Boş yere, sebebsiz konuşma. Senin olmayan şeyi alma. Kalan ömrün için, acaba dînime ve âhiretime bir za­rar gelir mi diye kork, bunun hüzün ve endişesi içerisinde ol. Allahü teâlâya tâatta (be­ğendiği işlerde) bulunan sâlih bir müslümana buğzet- me. Büyük-küçük herkese merhametli ol. Akrabân ile alâkayı kesme. Sana gelmeyene, sen git. Akrabân, seninle alâkayı kesse de, sen kes- me. Sana zulmedeni affet. Peygamberler ve şehîdlerle berâber olursun. Çarşıya fazla girme. Çünkü çarşıda (çoğunlukla) iyi olmayan şeyler görülür. Çarşıda fazla kalma. İhtiyâcını gör ve ayrıl. Oruca de­vâm et. O, kötülük kapısını kapalı tutar. İbâdet kapısını açar. Az konuş, kalbin yumuşak olur, katılaşmaz. Ekseriyetle suskun ol, verâ sâhibi olursun. Dünyâya hırslı olma, hasedci olma, anlayışın süratli olur. Herkesi kötüle­yici ve suçlayıcı olma, insanların dilinden kurtulursun. Şefkatli ve mer­hametli ol, herkes seni se­ver. Allahü teâlânın yaptığı taksime râzı olup, rızkından memnun olursan, gönlü zenginlerden olursun. Allahü teâlâya tevekkül et. Kuvvetli olursun. Dünyâ ehli ile onların dünyâ menfaatleri üzerinde münâkaşa etme, o zaman seni, Allahü teâlâ ve insanlar sever. Mütevâzi, alçak gönüllü ol, sâlih amelleri tamamlamış olursun. Acırsan, her şey sana acır.

Kıymetli kardeşim! Günlerini, gecelerini ve saatlerini boşa geçirme, âhiretine hazırlık yap. Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya bak. Bu da, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle olur.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyurdular ki: Kıymetli kardeşim! Cömert ol. Bu­nunla Allahü teâlâ, sana hesâbını kolay yapar. Çok iyilik yap. Kab­rinde sana ar­kadaş olurlar. Haramlardan sakın. Îmânın tadını duyarsın. Takvâ ve verâ ehli olup haramlardan ve şüphelilerden uzak duranlar ile oturup kalk. Allahü teâlâ âhiretini iyi yapar. Dînin ve âhiretin husûsunda, Allahü teâlâdan korkan kimse­lerle istişâre et, onlara danış. Hayırlı iş­lerde acele et. Allahü teâlâ, seninle günah olan ve kötü şeyler arasına perde yapar. Allahü teâlâyı çok an, Allahü teâlâ seni dünyâya düşkün yapmaz. Ölümü çok hatırlarsan, Allahü teâlâ, sana dünyâ işini hafîf kılar. Cennet´e kavuşmağa arzulu olursan, Allahü teâlâ seni beğendiği iş­leri yapmağa muvaffak kılar. Cehennem´den korkarsan, dünyâ musîbetleri sana hafif ve kolay gelir. Cennet ehlini seversen, kıyâmet günü onlarla berâber olur­sun. Günah işleyen ve kötülük yapanları sevmezsen, seni Allahü teâlâ sever. Müslümanlardan hiç kimseye kötü söz söyleme. Hiç­bir iyiliği hor görme. Açıkta ve gizlide ilk işin, Allahü teâlâdan korkup, ya­sakladığı şeylerden sakın­mak olsun. Allahü teâlâdan şöyle kork: Ölmüş­sün, kabirde başına gelenleri görmüşsün, sonra kıyâmet kopup diriltil­mişsin, sonra haşr olup, Allahü teâlânın huzûrunda durmuş dünyâda yaptıklarından hesâba çekiliyorsun, bu sıradaki sı­kıntılarla karşılaşıyor­sun, sonra Cennet ve Cehennem´e gidiyorsun. Eğer Cennet´e gidiyor­san, ebedî nîmetlere kavuşuyorsun, Cehennem´e gidersen, çeşit çeşit azaplar göreceksin ve orada olup, kurtulma da yok. İşte bütün bunları gö­rüp, başına bir musîbet gelmesinden nasıl korkuyorsan, Allahü teâlâdan da öy­lece kork!

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kuru­cusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinden biri nasîhat isteyince buyurdular ki: “Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına has­retle ölür. İbâdeti ve tâatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da so­nunda ölecekleri için, onların dünyâ­lıklarına özenmeye değmez.”

Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Mâdem ki böyle­dir, o halde Allahü teâlâya itâat edenlerle berâber bulun, onları sev.

Yine buyurdular ki: Dünyâda zâhit ol, dünyâ malına bağlanma! Âhireti is­teyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlim­lerden fayda gel­mez.”

“İbret almak istersen, hatâ sâhibi kişilerin âkıbetlerine bak da kalbini topla.”

“Dünyâ sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiâsında bu­lunmak, yalandır.”

“Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir. İlmin süsü, şüpheli şeyler­den sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir.”

Abdullah bin Muhammed Bekrî şöyle anlatmıştır: “İmâm-ı Şâfiî ile Bağ­dat´ta nehir kenarında oturuyorduk. Bir genç gelip abdest almaya başladı. Fakat abdesti yanlış aldı. İmâm-ı Şâfiî o gence; “Abdesti tam al. Allahü teâlâ sana dünyâ ve âhiret saâdeti versin.” buyurdu. Genç tekrar abdest alıp, yanımıza geldi ve bana nasîhat et, öğret deyince, İmâm-ı Şâfiî şöyle buyurdu: “Allahü teâlâyı bilen, necât (kurtuluş) bulur. Dîninde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden, saâdete ka­vuşur. Biraz daha ister misin ” dedi. Genç evet deyince, şöyle devâm etti: “Kim şu üç şeyi yaparsa îmânı kâmil olur:

1) Emr-i bil-mârûf yapmak, yâni Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak.

2) Nehy-i anil-münker yapmak, yâni Allahü teâlânın yasaklarını yap­mamak ve yapılmaması için uğraşmak.

3) Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulun­mak.” buyurdu. Sonra, “Biraz daha ister misin ” deyince, genç; “İhsân ediniz efen­dim.” dedi. Şöyle buyurdu: “Dünyâya bağlanıp, ona düşkün olma, âhireti iste. Bütün hâl ve hareketinde Allahü teâlâyı hatırla ki, kur­tulanlardan olasın.” Bu nasîhatleri dinleyen genç, son derece memnun olup, benim yanıma yaklaşarak, bu zât kimdir, dedi. Ben de İmâm-ı Şâfiî olduğunu söyleyip tanıttım. Bunun üzerine genç; bugün ne bahtiyârım ki, böyle büyük zâtı görüp, nasîhatını dinle­dim.” dedi.”

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: “Âhireti terk edip, dün­yâya tâlib olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de, ölmeden önce ibâdet yapa­rak, dîn-i İslâma hiz­met ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi olan kimselere, O´na kavuşmak arzusu içinde olan­lara, mihnet, meşakkat, dert ve belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere, yâni âlim olmak isteyenlere, herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız, kimsesiz, garip kalmaktan başka çâre yoktur. Çünkü, kim ilim öğrenmek arzusunda olursa, onun üzüntüsü çok olur. Onu ren­cide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derde, belâya sabretmesi lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse, onun sonu zillete düşmek­tir. Hesapsız, sonunu düşünmeden malını sarfedenler, fakir olurlar. Her kim fa­kirliğe sabreder, kanâatkâr olursa, sonunda zenginliğe ulaşır. Her kim­senin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâ­zımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öl­dürmedikçe, rahata er­mek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşü­nülemez.”

Mısır´da yetişen büyük velîlerden, kelâm âlimi ve şâir Şeyh İbni Nûh (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, El-Vahîd fî Sülûk-i Ehl-it-Tevhîd isimli kıymetli bir kitabı vardır. Talebelerinden birine şöyle nasîhat etti:

Her zaman şu hususlara riâyet et: 1) Evini temiz tut! 2) Gıybeti terket! 3) Âhiret işlerine sarıl!4) Dâimâ Allahü teâlâyı an, O´nu hâtırından çı­karma! Bun­lardan sonra şunları yap: Senden ayrılacak şeyden, o seni terk etmeden önce, sen ondan ayrıl.

Sana lâzım olacak şeye, o şey sana lâzım olmadan önce, ona sâhib ol! Tak­vâya sarıl! Her şeyi Allah için yap!

Bütün hayırlar şu beş şeydedir: 1) Allah için sevmek. 2) Allahü teâlâ- ya kulluk vazifelerini samîmî ve doğru olarak yapmak. 3) Allahü teâlânın emirle­rine uymak. 4) Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden sa­kınmak. 5) Allahü teâlâdan uzaklaştıracak işleri bırakıp, O´nun rızâsını kazandıracak işleri yapmak.

Bunlardan sonra şu beş şeyi yapmalıdır: 1) Allahü teâlânın sevdiğini sev­mek. 2) Allahü teâlânın buğzettiğine buğzetmek. 3) Allah için sab­retmek. 4) Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek. 5) Her işini Allahü teâlâya havâle et­mek. Allahü teâlânın dilediği ve takdîr ettiğini güzel görmek.

Şu hasletleri kendinde bulundur: Ahlâkını iyi yap. Vakitlerinin kıyme­tini bil. Kaçırdığın şeye üzülme. Gelenden memnûn ol. Allahü teâlânın bütün mah­lûkâtına karşı şefkatli ol.

İnsanlarla arkadaşlık ederken şunlara riâyet et: Onlardan gelen ezi­yet ve sı­kıntılara sabret. Fakat sen onlara kat´iyyen eziyet etme. İyi ol­sun, kötü olsun, bütün herkese iyilik yap. Onlara adâletle muâmele et. Onlara Allah için nasîhatta bulun.

İnsanlara karşı kendinde şu vasıfları bulundur: 1) İnsanların arasında selâmı yay. 2) Onlardan aç olanları doyur. 3) Onlara karşı yumuşak ko­nuş. 4) Herkese güler yüz göster. 5) İnsanlarla münâkaşa ve münâzara yapma!

İnsanlar arasında şunlara da riâyet et: 1) Onlara düşmanlık yapma. 2) On­larla münâkaşa yapma. 3) Onlar arasında lüzumsuz konuşma. 4) Onların kusûr ve eksiklerini ortaya koyma!

Yine insanlara karşı dikkat edilecek hususlardan bâzıları da şunlar­dır: Kişi­nin kendisini, insanların en aşağısından bile daha üstün görme­mesi gerekir. Çünkü kişi, Allahü teâlâ katında durumunun ne olacağını bilemez. Hiç kimseyi küçümsememeli, hiç kimse ile alay etmemelidir. Çünkü Allahü teâlâ, insanı en güzel şekilde yaratmıştır.

Yine kişiye, insanlar arasında şunlar gerekir: İnsanların arasını ıslâh etmeli. Onların arasındaki ihtilâf ve anlaşmazlıklara girmemelidir. Onların ufak tefek hatâ ve kusûrlarını görmezlikten gelmeli, onları örtmelidir. Îkâz edilmesi gere­kiyorsa, uygun şekilde söylemelidir. Gücünün yettiği nisbette iyilikle emredip, kötülükten men etmelidir. Onlara yumuşaklıkla muâmele etmelidir.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Şihâbüddîn-i Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) oğluna yaptığı nasîhatte şöyle buyuruyor: Ey oğul! Sana, Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın ve Resûlünün, ana-babanın ve evliyânın hakkına riâyet etmeyi tavsiye ederim. Eğer bunu yaparsan, Allahü teâlâ senden râzı olur. Açıktan ve gizli olarak Allahü teâlânın emir ve yasakla­rına riâyet et. Gizli ve açık, içten ve dış­tan, tefekkürle, hüzünle ve ağlıyarak Kur´ân-ı kerîm okumayı ihmâl etme. İlimden bir adım bile yüz çevirme. İlim öğren. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de dalâlet içerisinde olanlardan, onların avâmından olma. Çünkü onlar, din hırsızları ve müslümanları doğru yoldan saptıranlardır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine iyi sarıl. Dinde son­radan ortaya çıkıp, dinden imiş gibi inanılan, hâlbuki dinde olmayan bid´at- lerden sakın. Çünkü her bid´at dalâlettir. Kadınlarla, bid´at sâhibi kimse­lerle, zenginlerle ve nefslerinin peşinde giden avam ile berâber olma. Çünkü bunlar, senin dînini giderir. Dünyâda az bir şeyle kanâat et. Yalnızlığa iyi sarıl. Hatâ ve günâhların için çok ağla. Helâlinden yemeğe çalış. Çünkü helâl yemek ve haramlardan sakınmak, bütün hayırların ve iyiliklerin anahtarıdır. Harama sakın meyletme. Çünkü harama meyle­dersen, kıyâmet günü Cehennem´de ya­narsın. Helâl olan eşyâları giy. Eğer bunlara riâyet edersen, îmânın ve ibâdetin tadını duyarsın. Allahü teâlâdan devamlı kork. Yarın kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzû­runda hâlinin ne olacağını unutma. Geceleyin namaz kılmayı ve gündüz oruç tutmayı çoğalt. İmam ve müezzin olmadığın zaman da cemâatle namaz kılmayı elden bırakma. Başkan olmayı isteme. Çünkü başkan olmayı is­teyen ve seven kimse, ebediyyen felâh bulmaz. Hüküm veren­lerin ve sultanların meclislerinde bulunma. İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sö­züne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya ya­pış. Çünkü Resûlullah efendimiz; “Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenirse ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.” buyurdular. Her zaman, iyi kimseye karşı da, kötü kimseye karşı da edebli ol. Küçük-büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gül­mek, gaf­lettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; “Eğer siz, benim bildiğimi bil­miş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.” buyurdu. Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümid ile korku arasında yaşa.

Ey oğul! Dünyâyı terk et, yâni haramları, Allahü teâlânın yasak ettiği şey­leri ve dünyâ sevgisini terk et. Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve ma­kâmınla hizmetçi ol. Onların kalblerini kazan, onların ya­şayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdı dışında olanlar hâriç, hiç bir âlimin sözlerini inkâr etme. Eğer böyle bir inkârın olursa, ebediyyen felâh bulamazsın.

Ey oğul! Devamlı cömert ol. Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şey­lerde cömert ol. Cimrilikten, hasedden, kin ve hîleden sakın. Çünkü, cimri ve hasedci kimsenin yeri Cehennem´dir. Hiçbir zaman hâlini insan­lara açma. Zâhi­rini süsleme. Çünkü zâhirini süslemek, bâtının harâb ol­masındandır. Rızık ko­nusunda Allahü teâlânın vâdlerine güven. Çünkü Allahü teâlâ, her canlının rız­kını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir” bu­yurdu. (Hûd sûresi: 61) İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlû­kâttan hiçbirisine meyletme. Mâ- lâyânîyi terk et. Peygamber efendimiz bir ha­dîs-i şerîfte; “Kişinin mâlâ- yânîyi, (faydası olmayan şeyleri) terketmesi, onun müslümanlığının gü- zelliğindendir” buyurdu.

Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeği, içmeği, ko­nuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye. Zarûret olmadan konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol. Kalbin mahzûn, gö­zün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arka­daşların fakîr, evin mescid, malın ilim, zînetin zühd olsun.

Ey oğul! Bu fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Bir kimse dünyâya meylederse helâk olur. Âhiret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir piş­manlığın fayda vermez.”

Evlîyanın önderlerinden ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdülhâ- lık Goncdüvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin mânevî oğulları Şeyh Ev­liyâ Kebir´e yaptığı nasîhatlerinden her biri bütün müslümanlar için birer kıy­metli inci değerinde düsturlardır. Bir tânesi şöyledir: Yav- rucuğum, sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ede­rim. Hemen her zaman Allahü teâlânın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük âlimlerin izini bırakma. Resûlullah efen­dimizin sünneti- ne uygun davran. O sünnetin ha­kîkî uygulayıcısı olan eshâbın davranışı- nı da gözünden ırak etme. Fıkıh ve hadîs öğren. Câhil tarîkatçilerden sa- kın. Şöhret peşinde koşma, şöhret âfettir, tehlike­lidir. Hemen her hâlinle insanlardan biri gibi yaşa. Namazını her zaman cemâ­atle kılmaya gayret et. Bid´at sâhibi sapıklar ile ve dünyâya düşkün kimselerle arkadaşlık etme. Kâdılık ve müftülük gibi övülen bir makam da olsa herhangi bir makâma meyletme. Devlet idarecileri ve onların adamları ile dostluk kur- ma. Din dışı hareketleri ile meşhur, sözünü bil­meyen bayağı kimselerle de arkadaş­lık etme. Az konuş, az ye, az uyu. Oturmak için daha çok ıs- sız yerleri tercih et. Helâl yemeye çok gayret eyle. Şüpheli şeyleri terket. Çok kere dünyâlık isteği sana ağır basar. Ağır basan bu taleb için yola düşersen, dînin elden gider. Çok gülme. Kahkaha ile gülmek kalbi öl- dürür. Kimseyi hakîr görme. Kimse ile mü­nâ­kaşa etme. Kimseden bir şey isteme. Hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme. Tasavvuf büyüklerine dil uzatma. Onları inkâr eden fe­lâkete düşer. Gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. Yenisinin gereği olma­dığı zamanlarda eski elbise giy. Sermâyen fıkıh, din bilgisi, evin mescid olsun.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid´at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtâ- at ediniz, mu­hâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit kalı­nız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ay­rılmayınız.”

Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzet­leri ol­masın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşün­cesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede Kalbin dü­şüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve O´nun katında bulu­nan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan (haram ve şüphelilerden) ne terkeder- sen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap.”

Yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında buyurdular ki: “Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göre­mediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; “Mümin, müminin aynasıdır.” buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır.”

Acele etmemek husûsunda: “Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kayde­der veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umûmiyetle aceleye se­bep, dünyâlık toplama hırsı­dır. Kanâat sâhibi ol. Kanâat bitmeyen bir ha­zînedir.”Buyurdular.

Hayâtı fırsat bilmeye dâir ise şöyle buyurdular: “Hayatta olduğunuz müd­detçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâ­dan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yap­mayı ganîmet bi­liniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye imkânınız varken, duâ edi­niz. Sâlih kimselerle berâ­ber olmayı fırsat biliniz.”

İran´da yetişen evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Ahmed Gazâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânını hep vâz u nasîhat veya Allahü teâlâ- ya ibâ­detle geçirirdi. İnsanlara sık sık vakitlerini boş geçirmemeleri ile il- gili olarak şöyle nasîhat ederdi. Buyururdu ki: Şunu iyi bilin, insanlar bu âlemde yolculuk halindedirler. Onların ilk konakları beşik, sonuncusu ise kabirdir. Hakîkî vatan, ya Cennet veya Cehennem´dir. İnsanın ömrü, se- fer mesâfesini teşkil eder. Yıllar konak yerleri, aylar fersahlar, günler ki- lometreler, nefesler metrelerdir. Yapmış olduğu iyilik, tâat ve ibâdetler azığıdır. Ömrünün en kıymetli sermâyesi vakitle­ridir. Şehveti ve şehevî arzuları, yolunu kesen eşkıyâdır. Kazancı ve kârı; Cennet´i ve oradaki ebedî nîmetleri elde etmek, Allahü teâlânın rızâsına ve ce­mâline mazhar olmaktır. Zarar ise; Cehennem´de çeşitli azaplara mâruz kalmak, Allahü teâlânın rahmet ve cemâlinden uzaklaşmaktır.

Kim hesapsız Cennet´e girmek isterse, vakitlerini Allahü teâlânın be­ğendiği şeylerle geçirsin. Kim âhirette, hasenât kefesinin ağır gelmesini isterse, vakitle­rinin çoğunu ibâdet ve tâatla geçirsin. Kim sâlih bir amel işler, sonra da günâh işlerse, onun durumu tehlikelidir. Fakat ümit kesil­miş de değildir. Af, Allahü teâlânın keremindendir. Umulur ki, Allahü teâlâ onu affeder.

Zannetmeyin ki, güneşin ve ayın seyrinden maksat, sıralı ve düzenli bir he­saptır. Gölgenin, nûrun ve yıldızların yaratılmasından maksat, sâ­dece insanların dünyâ işlerinde yardımcı olmak içindir. Bilakis insanların, vakitlerini ve za­manlarını onlar vâsıtasıyla bilip, âhiret ticâreti ve tâatlerle meşgûl olmaları için­dir. Allahü teâlâ Furkan sûresi altmış ikinci âyet-i ke­rîmesinde meâlen; “Düşü­nüp ibret almak veya şükretmek isteyen kim­seler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca geçiren yine O´dur.” buyuru­yor.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed Şemseddîn Marmaravî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir sohbetlerinde talebelerine; “İyi dinleyiniz!” dedikten sonra şu nasihatte bulundular.

“İnsanın kalbinde bir hevâ ağacı bitmiştir ki yedi dalı vardır. Her dal bir ta­rafa yönelir. Birincisi göze, ikincisi dile, üçüncüsü kalbe, dördün­cüsü nefse, be­şincisi ebnâ-i cinse (diğer insanlara), altıncısı dünyâya, yedincisi âhiretedir. Her dalın bir çeşit meyvesi vardır. Göze yönelen da­lın meyvesi harama bakmaktır. Dile yöneleninki, başkasının ayıp ve kö­tülüklerini söylemek, gıybet etmektir. Kalbe yöneleninki, başkalarına kin ve düşmanlık etmektir. Nefse yöneleninki, şüpheli şeyler ile, haram ve mekruhları işlemektir. İnsanlara yöneleninki, onlar­dan üstün olmak, on­ları hor ve hakîr tutmak, aşağı görmektir. Dünyâya yönele­ninki, uzun emel sâhibi olmak, aş, iş, mal ve makam hırsı ile dolu olmaktır. Âhirete yönelen dal ise, üzüntü ve pişmanlıktır. İnsanda hevânın, arzu ve istek­le­rin kökü bâkidir, kalıcıdır. Elbette devamlı tâze dallar verir. Ancak Allahü teâlânın emirleri yerine getirilir, yasaklarından sakınılırsa hevâ ağacı kalpten sökülüp atılır. Kötü huyları, ahlâkları gidip, güzel huylar ile süsle­nir. Bu ise bir rehberin yol göstermesi ile mümkün olur.”

İstanbul´un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî Akşem- seddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde ve vâzlarında buyururdu ki: “Her işe Besmele ile başla. Temiz ol, dâim iyiliği âdet edin. Tembel olma, namaza önem ver. Nîmete şükr, belâya sabr et. Dünyânın mutlu- luğuna mağrûr olma. Kimseye kızma, eziyet ve cefâ etme. Ömrün uzun olsun istersen, kimsenin nîmetine hased etme. Kimseyi kötüleyip, atıp tutma. Senden üstün kimsenin önünden yü­rüme. Dişin ile tırnağını kesme. Ayakta pantolon giymekten sakın. Misvâkı başkasıyla berâber kullanmak uygun olmaz. Çok uyumak kazancın azalmasına sebeb olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık ol, seher vakti tilâ­vet kıl, Kur´ân-ı kerîm oku. Dâimâ Allahü teâlâyı zikret. Kendini başkalarına medhetme. Nâmahreme bakma, harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırıp, virân eyleme. Düşen şeyi alıp temizleyerek yersen, fakirlik­ten kurtulur­sun. Edebli, mütevâzî ve cömerd ol. Tırnağınla dişini kurca­lama. Elbiseni, üze­rinde dikmekten sakın. Cünüp kimse ile yemek ye­mek gam verir. Yalnız bir evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebeb olur.”

Buhârâ evliyâsından ve Şâfiî mezhebi âlimlerinden Ali bin Muham- med (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzında şöyle nasîhat etti: Ey insan- oğlu! Allahü teâlânın emirlerini hatırından çıkarma ve bütün âzâla­rını O´nun yolunda kullan. Elin ayağın, gözün kulağın, itâattan çıkarsa; tekrar Allahü teâlânın ve O´nun Peygamberinin buyurduklarını onlara öğ­ret ve yaptırmaya çalış.

Ey insanoğlu! Körpe ve tâze olan şu gençliğinle gururlanma. Her şe- ye gü­cünün yetmesi, seni aldatmasın. Senden önce, gençlerin pekçoğu saçı sakalı ağarmadan bu dünyâyı terk etti. Genç ve tâze bir fi­danken göçüp gittiler. Farzet ki gençlik, sâhibine bir takım özür olacak şeyler gösterir. İhtiyarın özrü yoktur. Onun ileri sürdüğü şeyler, şeytanın eğlen- cesi olacak şeylerden başkası değildir.

Ey sonu harâb olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü teâlâya yemin olsun ki, bu çalışma; harâb olacak ömür için tâmirden başka bir şey değil de nedir

Ey aklını, fikrini, gönlünü, mal-mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma, bu işlerden geri dur. Zîrâ mal-mülk sevincinin netîcesi, hüzün ve kederdir. Ağ­layıp, sızlamaktır. Onunla birlikte olmak, insanı Allahü teâlâ- ya ibâdet etmekten uzaklaştırır.

Ey insanoğlu! İnsanların kalblerini kazanmayı, hoşnûd ve râzı etmeyi iste­yerek, herkese iyilik et. İyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ol ve hatâları görme!

Ey şu anda sevinç içerisinde olan insanoğlu! Sen gaflet uykusunda yatıyor­sun. Sevinç ve neşeni devamlı kalıcı sanma. Bu rüyâ, şimdi sana neşe ve sürûr veren bir zamandır. Sana cezâ, üzüntü ve sıkıntı veren zaman ise, uyanınca ge­lecektir.

İstanbul´da yetişen evliyâdan Beşir Ağa (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin talebelerine göndermiş olduğu mektubun bir bölümü şöyle­dir: “Ey enbiyâ ve evliyânın sırrına âşık olanlar ve buna kavuşmayı iste­yenler! Nedir bu hâli­niz Sizler yalnız istigfâr okuyup, Allahü teâlânın sevgisini elde etmeye gayret gösterip, ilâhî tecellilere kavuşuyor musu­nuz İşlerinizde, sözlerinizde dînin emirlerine uymanızı isterim. Sakın ha! Dînin emirlerine muhâlif olarak, kendi aklınıza göre konuşmayınız. Dînin emirlerine uymakta aslâ ihmâlkârlık göster­meyiniz. Zâhirinizi dînin emirlerine uymakta, bâtınınızı Allah sevgisi nûru ile süslemeniz gerekir. Birbirinizle buluştuğunuz zaman, birbirinize sevgi ve te­vâzu gösteriniz. Birbirinizle dînin emirleri ve tasavvuf yolunun âdâbı gereğince fâideli şeyler konuşup, mâlâyânîden (boş sözlerden) sakınasınız. Yüz bin söz, bir pul kadar etmez. Söz, mânâyı bilmek ve bulmak içindir. Canın kurtu­luşu, mânâ iledir. Söz ile kurtuluş olmaz.

Şimdi herbiriniz, yolumuzu candan tâkip edip, mânâya kavuşmak, nefs ve şeytanın hîlesinden kurtulmak için, cenâb-ı Rabb-ül-âlemîne tam bir teveccüh ile teveccüh eyleyesiniz, yönelesiniz.

Mârifet sanıp, sattığınız (sarfettiğiniz) sözlerden sakınmanız gerekti­ğini bilmelisiniz. Haramdan sakınmalısınız. Her kim dikkat etmeyip, dînin emrine uymayan bir iş yaparsa bizden değildir. Onun dilini kesmek lâ­zımdır.”

İstanbul´da yetişen velîlerden Beyzâde Mustafa Ahıskalı (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün kendisinden nasîhat isteyen bir talebe­sine şöyle buyurdu: “Ey kardeşim! Hayâtın sona ermeden, kefene bü­rünmeden önce haramlardan uzaklaş, takvâya sarıl. İnsanı lekeleyen şeyleri terk et. Farzları, vâcibleri ve sünnetleri yaparak kendini süsle. Hep Allahü teâlâ ile berâber ol. Allahü teâlâyı anmayı azığın yap. Düş­man nefsinden ve arzu ettiğin dünyânın süsünden sakın. Allah adamları ile berâber ol. Onların meclislerinde bulun ve yolunda ol. Sıkın­tıdan kur­tulursun. Bid´at- lere, dinde sonradan ortaya çıkarılan şeylere yaklaşma. Dînin emirlerine yapış. Dünyânın süsünü yaldızını dünyâyı isteyenlere bırak. Nefsini kötülüklerden koru. Allahü teâlâdan bir an gâfil olma. Böyle yaparsanız kalb aynanızın yüzü lekesiz, tertemiz olur.

Mevleviyye yolunun büyüklerinden ve yüksek hâller sâhibi velî Bos­tan Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Uzun yıllar verdiği ders­lerle yüz­lerce kıymetli talebe yetiştirip, vefâtına yakın onlara şu nasîhat- larda bulundu:

“Halîfelerimize itâat ediniz. Onların himmetleri ile dedelerimizin bere­ketle­rine kavuşmaya çalışınız. Onlar hakkında îtikâdınız ve inancınız temiz olsun. Muhâlefet edenlerin vesveselerinden sakınınız. Mesnevî´nin işâretlerini üstâddan, ehlinden öğreniniz. Vakitlerinizi Allahü teâlânın be­ğendiği şeyleri elde etmeye çalışmakla geçiriniz. Nefsin arzu ve istekle­rinden sakınıp, ibâdet­leri yerine getirmekte gevşeklikten sakınınız. Bun­lardan geri durmayınız. Halle­rinizi ve niyetlerinizi düzeltiniz. Ahlâkınızı güzelleştiriniz. Böylece kıyâmet günü pişmân olmak durumu ile karşı karşıya kalmazsınız.”

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin evine, bir gün Süfyân-ı Sevrî hazretleri gitti.

Süfyân-ı Sevrî; “Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrıl­maya­cağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim.” dedi.

Câfer-i Sâdık; “Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan ri­vâyetle Resûlullah´tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım.” dedi. Bu üç şey şudur:

Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah´a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen; “Nîmetlerimin kıymetini bilir, emretti­ğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezse­niz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim.” bu­yurdu.

Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlaya­cağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor.

Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya uğ­rarsa; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.” desin!

Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer´in elini tuttu ve ona dedi ki: “Hepsi, bu üçü müdür ” Câfer-i Sâdık; “Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun.” buyurdu.

Yine buyurdular ki: “Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ alda­nırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kim- seden sakın. Çünkü işi bozu­lunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimse­den sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.”

“Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yet­mişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı var­dır de ve kapa.”

“Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsa­nız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamak­tan dolayı kendinizi ayıplayın.”

“Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakış­maz:

1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak,

2. Misâfire hizmet etmek.

3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım iste­meden binmek.

4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.”

“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koru­yunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçi­min yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.”

Câfer-i Sâdık hazretlerinin oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhatı pek meşhûr­dur. Oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O´nu kazâ ve kaderinde, diledi­ğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Baş­kasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kar­deşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan hor­lanır, âlimler arasında bu­lunan hürmet görür.

“Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.”

“Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişâre eder danışır, fikrini alır.”

“Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sâ­hibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen toprak­tırlar.”

“Ey oğlum, Allahü teâlânın kitâbını okuyucu, iyilikleri emredici, kötü­lüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konu­şucu ol! İste­yene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşı­mak, insanların kal­binde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gö­ren, onların hedefi olur.”

İstanbul´da yetişen meşhûr velîlerden Cemâleddîn Mahmûd Hulvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın meşhurlarından olan âlimlerden naklederek buyurdu ki: “Dünyâda oruç tut. Ölüm geldiğinde bayram se­vinci içinde ol. Di­lini tut, koru. Lüzumsuz şeylerden sakın. Dünyâya mey- letme. Âhirete götürece­ğin şeyler ölçüsünde dünyâ ile ilgilen.”

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) haz­retlerinin yanına birisi gelip; “Bana nasîhat et.” deyince; “Kim sana Allah yo­lunu gösterirse, onunla berâber ol ve kim sana dünyâ yo­lunu gösterirse ondan uzak dur.” buyurdular.

Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir vâzında insanlara şöyle nasîhat etti: “Allahü teâ- lâyı, farzları, ha­ramları, namazla alâkalı meseleleri bilmeyen, gerçek mü- min olamaz. Demek ki mümin câhil olmaz. Bildiği ile amel etmeyen câhil demektir. Bildiğiyle amel edene cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. Nitekim hadîs-i şerîfte de; “Bildiğiyle amel eden kimseye Allahü teâlâ bilmediğini öğretir.” buyruldu. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ ka­zancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir”.

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retle­rine, İbn-i Semmâk hazretleri gelip; “Bana nasîhat et.” dedi. O da; “Öyle gayret et ki, Allahü teâlâ seni yasak ettiği yerde görmesin, emret­tiği yerden de ayrılmış bulmasın. Allahü teâlâdan hayâ et ki, senin O´na yakın olduğunu ve senin üze­rindeki kudretini göz önüne getiresin. Dün­yâya karşı oruçlu ol ki, iftarın ölüm olsun, insanlardan, aslandan kaçar gibi kaç, fakat cemâatla namazı terk etme ve sünnetten ayrılma.” bu­yurdu.

Birisi kendisinden nasîhat isteyince; “Dünyâ için, dünyâda ne kadar kala­caksan, o kadar; âhiret için, âhirette ne kadar kalacaksan o kadar çalış.” dedi.

Akrabâlarından birisi: “Akrabâyız. Bana nasîhat verip vasiyet ediniz.” dedi. Dâvûd-i Tâî hazretleri ağlamaya başladı. Bir müddet sonra kendi­sinde konuşa­cak hâl buldu ve; “Gece ve gündüz, yolculukta bir konak yeri gibidir. Dünyâ ile âhiretin arası bu kadardır. Dünyâdan, âhirete mut­laka gideceğimize göre oraya hazırlanmak lâzım. Çünkü yolculuğun bit­mesi yakın, ecelin gelmesi de ondan daha aceledir. Ben bunları sana söylüyorum, fakat bu nasîhata, senden çok, be­nim ihtiyâcım vardır.” dedi. Nasîhat isteyen birisine; “Ölmüş olanlar seni bekli­yor.” dedi.

Kûfe´de bir cenâze vardı. Dâvûd-i Tâî hazretleri de oradaydı. Kab­ristana mevtâyı defnettikten sonra, oradaki insanlar Dâvûd-i Tâî´nin etrâ­fına toplandı­lar. “Bize biraz nasîhat eder misiniz ” dediler. O da “Kim ki, Allahü teâlânın vâd ettiğinden korkarsa arzularına çabuk kavuşur. Kimin arzuları çoksa, ona bütün azaplar yakındır. Ey kardeşlerim, en büyük sermâye, Allahü teâlânın râzı olduğu bir iş ile meşgûl olmaktır. Kabirde­kiler, kıyâmet kopunca kabir azâbı kalkacağı için, kıyâmetin çabuk gel­mesini beklerler. Dünyâdakiler ise; kabirde­kilerin pişmanlıklarını bilme­dikleri için hep günah işlerler. Halbuki onlar da ölünce, dünyâda iken ne­den çok ibâdet yapmadık, diyerek pişman olacaklar.” dedi.

Rebî´i Vâsıtî hazretleri, Dâvûd-i Tâî hazretlerine seslenerek; “Bana nasîhat eyle.” dedi. O da; “Dünyâ hayâtında oruçlu gibi ol. Ölüm geldi­ğinde bayram se­vinci içinde, halktan yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçıp kendini mesûd kıl. Di­lini koru. Lüzumsuz şeylerden kaçın. Dünyâ ile çok az ilgilen. Âhirete götüre­ceğin şeyler nisbetinde dünyâ ile ilgilen.” bu­yurdu.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hacca gitmişti. Dönüşünde, Cüneyd-i Bağdâdî´nin tale­beleri karşılayınca, onlara; “Yol hediyem şu sözümdür: Eğer bir arkada­şınız size say­gısızlık ederse, onu özür dilemeye teşvik edin! Fakat siz, onun dilediğinden çok özür dileyin. Eğer kırgınlık gitmemişse ve hakkın da kendi tarafınızda olduğuna kanâat getirirseniz, yine arkadaşınızı en güzel bir şekilde özür dilemeye teşvik edin ve siz de özür dileyin! Kırk gün buna devâm edin! Yine kırgınlık gitmezse, o zaman kendinize şöyle deyin: “Ey ahmak nefs! Ne inatçı, ne bencil, ne vur­dumduymaz, ne e- depsizsin. Sende azıcık mertlikten eser yok. Kırk gün arkada­şın sen­den özür diledi de özrünü kabûl etmedin. Ben senden el etek çektim, sen bilirsin, nasıl istiyorsan öyle ol!” buyurdu.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Delâil-i Hayrât´ın başına şu tavsiyeleri yazdı: “Havanın ağarmaya başla­masından bir saat önce olan teheccüt, seher vaktinde uyanık olup, birkaç rekat namaz kılmalıdır. Sonra bir müddet Allahü teâlâyı zikretmeli, havanın ağar­maya başladığı vakitte ise sabah namazını kılmalıdır. Bun­dan sonra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât´ını, Mevlânâ Celâled- dîn-i Rûmî´nin Mesnevî´sini, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâu Ulûmid- dîn´ini, Molla Câmî´nin Nefehât´ını ve İmâm-ı Birgivî´nin Tarîkat-ı Muham- mediye´sini mütâlaa etmeli­dir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır. Sonra bir mikdâr zi­kirle meşgul olmalı ve her gün en az altı sahife Kur´ân-ı kerîm okumalıdır. Her talebe planlı ve proğramlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir.”

Ebü´l-Hayr hazretleri sohbetlerinde sık sık şöyle nasihat ederdi: “Din bilgi­sini öğreniniz. Geliş-gidişlerinizde, oturup kalkmalarınızda, kısaca her vakit, kalbinizi Allahü teâlâyı anmak ve hatırlamakla meşgul ediniz. Böylece dâimâ Allahü teâlâyı anma ve hatırlama hâli, melekesi hâsıl olur.”

“Tâatler, ibâdetler için çok gayretli olunuz. Kıymetli ömür sermâyesini zâyi etmeyiniz. Sıkıntı ve kederden kendinizi uzak tutunuz. Gıybetten ve yalan söy­lemekten çok sakınınız. Kötü huylardan sakınmakta çok gayret ediniz.”

“Hocasının huzûrunda sağa sola bakan, kalben hazır bulunmayan edepsizlik etmiş olur. Nefislerinin esiri olanlar ölüdürler. Kalb ehli ise diri­dirler. Ey Allah­´ın kulu! İnsanlara karşı mütevâzî ol. Kibirli ve inâd olma. Halka tevâzû ederek, başını önüne eğ. Fakir kimse gibi yürü. Emir gibi, ihtişamlı yürüme. Din bü­yüklerine hizmet et. Dünyâda nefsi ölen bir daha ölmez. Seher vakti kalkıp na­maz kılmakla, Kur´ân-ı kerîm ve istiğfâr okumakla meşgul olanlara ne mutlu. Zikirlerin en üstünü “Lâ ilâhe illal­lah” söylemektir.

“Ey aziz! Fırsat ganîmettir. Hadîs-i şerîfte; “Sonra yaparım diyenler helâk oldu.” buyruldu.

“Uzun emel, uzun arzular ile kıymetli vaktinizi zâyi etmeyiniz. Kötü düşün­celerden kalbinizi uzak tutunuz. Vesveselerden, boş düşünceler­den zihninizi temizleyiniz. Her gün belli bir vakitte Kur´ân-ı kerîm okuyu­nuz. İyilerin yolu budur. Dünyâ gam ve kederinde kalmak, eline dünyâlık geçmedi diye üzülmek, akıllıların işi değildir. Dünyâlık için üzülmekten ele ne geçer Zamânı iyi iş­lerde harcamak gerekir. Ticâret ve zirâat iyi işlerdendir. İhlâsla Allahü teâlâyı anmak en büyük nîmettir.”

Buyurdular ki: “Her söylediğinizi kalp huzûru ile ihlâsla, Allahü teâlâ için söyleyiniz. Gafletten, Allahü teâlâyı unutmaktan, kötü ve bozuk ah­lâktan uzak durunuz.”

“Yabancı kadın, bid´at sâhibi ve fâsıkla berâber olmaktan çok sakı­nın.”

“Mânevî perdelerin, kalp gözünün açılması, herkese nasîb olmaz. Allahü teâlâ bunu dilediğine ihsân eder. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânına kavuşma­dıkça, bu saâdet, pazu kuvveti ile ele geçmez.”

“Bir kimse ihlâsla, her şeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapmakla, ona saâdet kapıları açılır. Bir zât, okuma-yazma bilmezdi. Fakat Allahü teâ- lâya ve Resûlullah efendimize o kadar âşık idi ki, bu hâli bütün bede­nine sirâyet etmişti. Okuma-yazması olmadığı için Kur´ân-ı kerîmi oku­yamaz- dı, ancak Kur´ân-ı ke­rîme olan sevgisinden kıbleye doğru oturur, Kur´ân-ı kerîmi bir rahle üzerine koyar, her satırı parmağı ile okuyormuş gibi tâkib ederdi. Sonra sevgi ve ihlâsla; “Allah´ım! Ne hoş buyuruyor­sun.” derdi. Her gün belli vakitlerde öyle Kur´ân-ı kerîmle meşgul olurdu. Bir müddet sonra kendisinde yüksek haller meydana geldi ve murâdına kavuştu.”

“Ey oğlum! Temennîleri bırak. Gece-gündüz dünyâ malı toplar, amel yap­mazsan, hiçbir isteğine kavuşamazsın. Yalnız yaptıklarının meyve­sini bulursun. Gece gündüz dünyâ için çalışırsın, sonra da dindârların kavuştuğu derecelere kavuşmayı beklersin. Ne kadar uzak. İşin sonunda kurtuluş, sizin temennî ve ar­zûlarınıza bağlı değildir. Bilakis îmân ve amele bağlıdır. Kötü amel yapan her­kes onun cezâsını görür. Hiç kim­senin Allahü teâlâdan başka hakîkî yardımcısı yoktur. Îmân edip, iyi amel işleyenler Cennet´e girerler. Büyüklerimiz; Allahü teâlâdan ve sev­diklerinden başkasına tutulmuş olandan ne hayır beklenir.” Bu­yurmuş­lardır.

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşayan büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, babasının sık sık verdiği nasîhatlardan biri şöyle idi: “Ey oğlum! Peygamber efendimizi, baban­dan, anandan daha fazla sevmelisin. Soyunla öğünmemelisin, ağzından hiç yalan çıkmamalı. Her günü ömrünün son günüymüş gibi tamamla­maya çalışmalısın. İlim öğrenmekte aslâ erinip üşenmemelisin. Ak sa­kallı da olsan, düşmanla cihâdı bırakmamalısın. Selâm vermeden hiç bir topluluğa girmemelisin. Nikâhsız bir kadınla oturma­malısın. Kur´ân-ı ke­rîm rehberin, hadîs-i şerîfler ise yol göstericin olacaktır.

Ey oğlum! Hayat her yönü ile senin için bir mekteptir. Hayıra koş, kötü­lükten kaç. En büyük silâhın, Allahü teâlâya ettiğin duândır. Bunu aslâ unutma!”

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yur­dular ki: “Dilinle doğru söylemeye ve gözünle (haramdan sakınıp, âleme) ibret nazarı ile bakmaya dikkat et! Allahü teâlâya sığınarak ken­dine sâhib ol.”

Yine buyurdular ki “Eğer sizde şu üç şey varsa ne âlâ! Şâyet bu üç şey sizde yoksa, hâliniz harap, çâresiz Cehennem´de yanarsınız. Birin­cisi, elinizden kaç­mış olan geçmiş günlerinizin hasreti içinde olmayınız. Çünkü geçmiş günleri­nizde yapmış olduğunuz ibâdetlere ne ilâvede bu­lunabilirsiniz, ne de günahlar için bir bahâne ve mâzeret bulabilirsiniz. Şâyet bugün geçmiş günleriniz için mâzeret aramakla meşgûl olursanız bugünün hakkını ne zaman ödeyeceksiniz. Bugün dünü düşünmek dünü zâyi etmek olmaz mı İkincisi; bu günü ganîmet bilip çalışmak mümkün olduğu kadar tâat ve ibâdet yapmak, haksızlık yapılmış olan hasımları hoşnut etmek. Üçüncüsü; acabâ yarın kurtulacak mıyım yoksa mahv mı olacağım diye korkup endişelenmek.”

“Şu üç halde kendine dikkat etmeyi vazîfe bil: Bir iş yaptığında Allahü teâlânın seni gördüğünü aklından çıkarma. Bir şey söylediğin zaman, Allahü teâlânın duyduğunu hiç unutma. Sükût ettiğin zaman da Allahü teâlânın senin halini ve nasıl sükût ettiğini bildiğini dâimâ hatırında tut.”

Meşhur velîlerden Huzeyfetü´l-Mer´âşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Abdul­lah bin Hubeyk´e buyurdular ki: “Dört husûsa yâni gözüne, diline, kalbine ve nefsinin isteklerine dikkat et. Gözün ile harama bakma, kal­binde olandan başka bir şeyi konuşma. Kalbinde müslümanlara karşı kin, hased gibi kötü hisler bu­lundurma. Nefsinin hevâsına yâni isteklerine uyma.”

İbn-i Ebi´d-Derdâ rahmetullahi aleyh, Huzeyfetü´l-Mer´âşî´ye gelerek; “Bana nasîhat et.” dedi. Huzeyfetü´l-Mer´âşî buyurdu ki: “Yediğin lokma­nın nereden geldiğine dikkat et. Nefsinin isteklerine uyarak İslâmiyetin ruhsat, kolaylık ta­raflarını sana tavsiye eden kimseyle oturma. Eğer Allahü teâlâya gizli olarak ibâdet edersen, istesen de, istemesen de kal­bin düzelir.”

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: Her ibâdeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanlara hakkını ödemeğe ti­tizlikle çalışmalıdır.

Yine buyurdular ki: Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günleri­nizde, İslâmiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun yaşayı­nız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.

Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebeb olmayınız! Her işinizin İslâmiyete uygun olması için, Allahü teâlâya yalvarınız.

Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır.

İhsân sâhibinin kapısı çalınınca açılır.

Çin, Hindistan, İran ve Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri gerek seferde gerek sulh zamânında insan- lara vâz ve nasîhat ederek onların dünyâda ve âhirette saâdete, kurtu- luşa ermesi için çalışır ve talebelerine nasîhat ederek buyurdu ki:

“Ey kardeşlerim! Size dört nasîhatım vardır. Mutlaka tutunuz. Yerime kimi vekil kıldı isem ona hürmetkâr olup, itâat ediniz. Kur´ân-ı kerîm öğ­renip, oku­maya devâm ederek emir ve yasaklarını gözetiniz. Bir misâfir geldiğinde evi­nizde ağırlayıp, hemen ne var ise hazırlayıp ikrâm ve hiz­met ediniz. Birbirinizle dost olunuz. Birbirinizle muhabbetli olunuz. Sakın düşmanlık edip nifâka sü­rüklenmeyiniz. Birbirinizden uzak düşer parça­lanırsınız.”

“Bu iki parmağımın yanyana durması gibi îmân ve muhabbet birlikte­dir. Allahü teâlânın rızâsı için her ikisi de mutlaka lâzımdır. Muhabbetin şartlarına son derece dikkat ediniz. Din kardeşlerinizi seviniz. Yakınday­ken de, gıyâbında da seviniz, sevişiniz.”

“Alahü teâlânın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmayı ga­nîmet biliniz.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden birisi nasîhat is­tedi. Ona; “Kendini başkalarından üstün görmekten ve haksız olarak başkasının bir kuruş da olsa hakkını almaktan çok sakın. Allahü teâlâya hesap vereceğini, O´nun bü­yüklüğünü düşün. Kendini üstün görüp kibir­lenenleri Allahü teâlâ alçaltır. Baş­kalarının malını haksız yere alan da fa­kir ve zelîl olur.”

Irak´ta yetişen büyük velîlerinden Şeyh Mustafa bin Ebû Bekr (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sözleri, kalplere huşû ve Pey­gamber efendimizin sevgisini hâsıl eder, îmânı kuvvetlendirirdi. Talebe­lerine şöyle na­sîhat ederdi: “İyi bir müslüman, kitaba (Kur´ân-ı kerîme) ve sünnete yapışmalı; görünen ve görünmeyen günahlardan sakınmalı; nefsi kibir, gösteriş, kendini ve yaptıklarını beğenmek, kin, kıskançlık gibi mânevî kirlerden temizlemeli; güzel ahlâk sâhibi olmalı, Allahü teâlâyı yalvararak ve gizli olarak zikretmeli; dünyâ ve âhiret işlerinde ihlâslı ol­malı; ne yaparsa Allahü teâlâ için yapmalı, Allahü teâlâyı ve Resûlullah efendimizi sevmeli, insanlara iyi muâmele etmeli, ibâdet­lerini sâdece Al­lah rızâsı için yapmalı, O´ndan yardım istemeli ve rahmetinden ümit et­melidir.”

Son asır Anadolu velîlerinden Şeyh Seydâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Dil ve kalbin bozukluğuna sebep olan cehâleti terk ederek ilim ile meşgûl olunuz. Takvâ (haramlardan sakınma) ile bu ilminizi ay­dınlatarak ay ve güneş gibi parlayınız. İlmin zamanı ve erbâbı geçmiştir demeyiniz. İlmi sâlih amellerle tamamlarsanız elde ettiğiniz nurla şark ve garbı aydınlatırsınız. Ne­rede altın sâhipleri! Nerede altın ve gümüşü toplayanlar. Onların hepsi gittiler. Nerede dünyâ malı için çalışıp çabala­yanlar Ey kardeşlerim gözlerinizi açıp ib­retle bakınız! Altın gümüş top­lamak ve dünyâ malı elde etmek için didinenler, yanakları çürüten top­rağa girdiler. Nerede seslerini yükseltenler ve hak dâvâ uğ­runa kan akı­tanlar Ay ve güneş gibi safâda bulunanlar. Nerede gece gündüz çalışıp süslü köşkler yapanlar. Nerede onlar! Hiç bir göz onları görmüyor. Onlar tamamiyle öldüler.

Sevgili kardeşlerim ibretle bakınız ve hüsrandan kendinizi kurtarınız. Size hak nasihati bildirenleri can kulağıyla dinleyiniz. Tâ ki gözleriniz doysun.

Meşhûr velîlerden fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi Takıyyüddîn Sübkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) oğluna şöyle nasîhat etti: Ey oğul! Vaktini boş yere geçirsen bile, seher vaktinde uyanık olup, ibâ­det ve tâatla meşgûl olmayı kendine âdet edin. Seher vaktinde uyuyan kimseye çok çok ya­zık!

Takıyyüddîn Sübkî nin büyük oğlu Ebû Bekr Muhammed için nasihat ola­rak söylediği şiirin tercümesi şöyledir: Ey oğul! Sana yapacağım na­sîhatimi ihmâl etme. Sözüme iyi kulak ver. Bu nasîhatim, sana rehber o- lur. Allahü teâlânın kitâbı Kur ân-ı kerîmi ve sahîh olan hadîs-i şerîfleri ezberle, usûl-i fıkhı çok iyi bil. O, senin sağlam ve doğru konuşmanı sağ- lar. Nahiv ilmini öğren. Bu, anlayışını arttırır. Zâhirî ilimlerde, İmâm-ı A´- zam, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Ahmed in, tasavvufta Cüney- d-i Bağdâdî nin talebelerine ve onlara tâbi olanlara uy. Her işinde Resûl-i ekremin sünnet-i seniyyesine uyarak saâdete kavuş. İlimde Allahü teâ- lânın rızâsını gözet, sâlihlerin yoluna kavuşursun. Allahü teâlâdan kork, emrettiklerini yap, yasak kıldığı şeyleri yapma! Dünyâya rağbet etme. Başına gelen belâ ve musîbetleri; kulluk vazifelerini yerine getire­rek, yalvarıp yakararak Allahü teâlâya arz et. Belâ ve musîbetlere karşı sabırlı ol. Sana ihsân ettiği nîmetlere karşı, Allahü teâlâya şükret ve hamdet. Doğru ve samîmî olarak verâdan ayrılma, şüphelilerden uzak kal. Rab- bine itâat et. O na secde eyle, ilim öğrenmekte çok gayretli ol. Diline de sâhib ol.

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rah- metullahi teâlâ aleyh buyurdular ki: Ey Atâ! Sultanların kapılarından uzak dur. Çünkü, onların kapılarında fitneler vardır. Onlardan belki dün­yâlığa kavu­şursun fakat, diğer taraftan dîninden çok şeyler fedâ eder, kaybe- dersin. Dünyâ­dan yetecek mikdarla yetinmeyen kimseye, hiçbir şey kâfi gelmez. Ancak, so­nunda bir avuç toprak onu doyurur.”

Yine buyurdular ki: “Size üç şeyden sakınmanızı tavsiye ederim, nef­sinizin arzu ve isteklerine uymaktan, kötü arkadaştan bir de ucubdan (kendini beğen­mekten).”

“Başkasınınkinden önce kendi ayıbına bakanlara, gerçekten tevâzu göste­renlere ne mutlu! Helâl olan malından fakirlere sadaka ver. İlim, hilm, yumu­şaklık ve hikmet ehli ile otur ve sohbet et.”

Emevî halîfelerinden Süleymân bin Abdülmelik, Mescid-i haramda iken, ona üzerinde yazı bulunan bir taş getirdiler. Bunun üzerine, onu okuyacak biri­sinin çağırılmasını istedi. Vehb bin Münebbih´i getirip, okuttular. Taşta şu yazı vardı: Ey Âdemoğlu! Sen, eğer ecelinin devamlı yaklaşmakta olduğunu iyi bil­seydin, uzun emel sâhibi olmaktan vazge­çer, sâlih amellerini artırıp, çoğaltmaya bakar, dünyâya düşkünlüğünü bı­rakırdın. Şüphesiz sana yarın nedâmet ve piş­manlık gelecektir. Çoluk çocuğun ve en yakın hizmetçilerin seni toprağa teslim edecekler. Sonra da ayrılıp gidecekler. Artık dünyâya dönüşün olmayacak. Amellerinle başbaşa kalacaksın. İyi amellerini artırma imkânı bulamayacaksın. İyi amel yapıp, kabre gelmişsen ne mutlu sana! Günahlarla yüklü gelmiş­sen, yazık sana! Öyleyse kıyâmet günü için şimdiden hazırlık yap. Piş­man olmadan önce, tedbirini al!”

“Ey oğul! Allahü teâlâya ibâdeti ihlâsla, sırf O´nun için yap. Kim bir iyilik yapar, Allahü teâlâ için onu gizlerse, yaptığı bu iyilik zâyi olmaz.”

Peygamber efendimiz zamânında yaşamış büyük velî Veysel Karânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden vasiyet ve nasihat isteyen Ha­rem bin Hayyan a; Buyurdular ki: Yattığın zaman ölümü yastığının al­tında bil. Kal­kınca da karşında bulundur. Günahın küçüklüğüne değil, onunla âsî olmaklığının büyüklüğüne bak! Günâhı küçük tutarsan, onu yasak eden Rabbini küçük tutmuş olursun. Onu büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun. dedi. Nereye yerleşmemi tavsiye edersin de­dim. Şam a dedi. Orada geçim nasıldır. dedim. Şüphenin ağır bastığı şu kalbe yazıklar olsun, nasihat kabul etmez. dedi. Bana bir tavsiyede daha bulun dedim. Ey Hayyân ın oğlu! Ba­ban öldü, Âdem aleyhisse- lâm, Dâvûd aleyhisselâm, Muhammed Resûlullah öl­düler. Ha­lîfesi Ebû Bekir öldü. Kardeşim Ömer öldü. Ah Ömer!.. Ah Ömer!.. dedi. Allah sana rahmet eylesin, hazret-i Ömer ölmemiştir dedim. Allahü teâlâ, onun öldüğünü bana bildirdi. dedi. Salevât okuyup, kısa bir duâ­dan sonra şu vasiyeti yaptı: Ben ve sen, ölülerdeniz. Allah ın kitabını ve onda bildirilen sı­rât-ı mustakîmi, doğru yolu elden bırakma ve ölümü bir an unutma! Kavmine ve akrabâna varınca onlara nasihat et ve Allah ın kullarına öğüt vermekten geri durma. Ehl-i sünnete uymaktan bir adım ayrılma ki, dînini kayıp edersin de ha­berin olmaz ve Cehennem e düşer­sin. Birkaç duâ daha etti, sonra; Git Harem bin Hayyan, bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni! Beni duâ ile hatırla, ben de seni duâ ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim. dedi. Bir zaman onunla gitmek istedim. Bırakmadı. Gitti, ağlıyordu. Ben de ağladım. Ar­dından baktım durdum. Gözden kayboluncaya, şehre girinceye kadar baktım. Hâlâ ondan bir haber alamadım.

Büyük velîlerden Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: Gâfillerden, câhillerden ve yaltakçılardan uzak dur.

Dünyâya aldanmaktan çok sakınınız. Burası, yolcu konağı gibi geçi­cidir. Bugün buradayız. Belki yarın, belki daha önce göç edeceğiz. Bu­rada bir an ev­vel azığımızı tamamlayalım. O kadar çabuk olalım ki, ko­nuşmaya vaktimiz kalmasın. Konuşmayı âhirete bırakalım.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aley) Huzeyfet-ül-Mer aşî ye yazdığı bir mektûbunda şöyle nasîhat etti: Allah tan korkup takvâ üzere ol. Haram­lardan sakın. Öğren­diğin ilimle amel et. Kendi hâlinle meşgûl olup, her an Allahü teâlâyı hatırla, ama bu hâlini Allahü teâlâdan başka kimse bil­mesin. Her canlının mutlaka tada­cağı ve kimsenin çâre bulamadığı ölüme şimdiden hazırlıklı ol. Çünkü ölüm geldikten sonra artık âh et­mekten, pişman olmakdan başka bir şey yoktur. Ves­selâm.

Bir gün etrafındaki gençlere; Ey gençler! Fırsatı ganimet biliniz. Siz­lere hastalık ve ihtiyarlık gelmeden önce sıhhatinizin kıymetini biliniz. Allahü teâlânın ihsânı olan bu zamanı, Allahü teâlâya ibâdette kullanın. Ben şimdi yaşlandım. Sıhhatim gitti. Onun için namazımın rükû ve sec­delerini âdâbına uygun yapamıyorum. Çünkü bunları tam yapabilmek için uygun olan gençlik ve sıhhat, artık benden uzaklaştı. Namazının rükû ve secdelerini tam yapıp bütün edeblerine riâyet eden kimselere im­reniyor, onlar gibi olmak istiyorum.

Ben Kur ân-ı kerîmin hükümlerine uygun amel edemediğim için çok kor­kuyorum. Hattâ Kur ân-ı kerîm okurken azâb âyetlerine gelince kor­kum o kadar artıyor ki, devam edecek hâlim kalmıyor. Bu sebeple her gün yetmiş kerre tövbe, istigfâr ediyorum buyurdu.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Ziyâeddîn Nurşînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Nurşin ve civârında bulunduğu sırada insanlara vâz ve nasîhat ederek İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaktan geri kalmadı. Tale­belerine ve se­venlerine hitab ederek buyurdu ki: Allahü teâlâya ibâdet edip O ndan korku­nuz. O nun râzı olmadığı zâhir ve bâtındaki şeylerden korunmaya, mühim şey­lerden ve tâatlardan olan Allah ın emir ve yasak­larını halka duyurmaya sıkıca sarılın.

Fakat ilk önce bir an dahi olsa bedenden ayrılmayan nefs-i emmâ- reye Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmelidir. Çünkü Allahü teâ- lânın nefsin şerrinden koruduğu kimseler bile nefs-i emmârenin şer­riyle karşı karşıyadır. Zîrâ nefs-i emmâre, sâhibine günâhları tâat şek­linde gösterir. Bal içine zehir katar. Öyleyse sâhibine bir şeyi yapmayı veya yapmamayı içinden geçirdiğinde, insanın onu şerîat ölçüsüyle ölç­mesi lâzımdır. Doğru ise güzel, değilse onu kı­nayıp, İslâmiyetin emri doğrul- tusuna çevirmesi gerekir.

Nefse yapılan bu tebliğden sonra, insanlara Allahü teâlânın emrey- lediği şeyleri yapıp, yasak ettiği şeylerden kendilerini korumak için olma- lıdır. Ancak tebliğ eden kimse bunda da dikkat edip kendini gizli kalp hastalıklarından ko­rumalıdır. Bununla kendine nasîhat etmeyi irâde et- melidir. Hattâ halka sohbet ettiği vakitte bile, kendi nefsinden başka bir şeye hitâb etmemelidir. Yoksa soh­beti kalplere tesir etmez.

Yine tebliğ eden kimse, aldatıcı, hîlekâr dünyâ hakkında korku üzere bu­lunmalıdır. Çünkü dünyâ insanlara gelinler gibi süslenir. Lâkin Allahü teâlânın sevdiği olgun bir velîden rûhânî bir imdât almış kimseden baş­kası onun çirkin­liğini anlayamaz.

Bu zamanda halka yapılacak sohbet, insanları dünyâdan soğutmak­tır. Umulur ki böylece âhiret işleri tatlı gelir. Çünkü dünyâ ile âhiret iki ku- ma ka­dına benzer. Birisi râzı olunca, diğeri darılır. Allahü teâlâ bizi ve si- zi kendi mu­habbetine, Resûlünün muhabbetine muvaffak eylesin. Âmin.

Tâbiîn devri evliyâsından Abdullah bin Dînar (rahmetullahi teâlâ aleyh) ahlâkça Tâbiînin en ileri gelenlerinden idi. Ebû Hamza bir gün kendisine; “Allahü teâlâya yaklaşmak nasıl olur ” diyerek nasîhat iste­yince; “İnsanlardan uzak ve yalnız olduğunda kısaca her zaman Allah´­tan kork. Beş vakit namazını cemâatle kıl. Yönünü harama çevirme, böylece, Allahü teâlâya yaklaşanlardan ol.” buyurmuştur.

Abdullah bin Dînar bir sohbetinde talebelerine ve sevdiklerine bu­yurdu ki: Lokman Hakim oğluna şöyle dedi: “Ey oğul! Ateş gelirken on­dan nasıl emin olunur Dünyadan ayrılmak muhakkak iken, ona nasıl meyledilir Ölüm nasıl akıldan çıkar Onun geleceğinden aslâ şüphe edilmez. Uyuduğun gibi ölecek­sin. Ey oğlum! İnsanın üç şeyi vardır: Rû­hunu Azrâil aleyhisselâm alır. Hayır veya şer ne ise; ameli kendisine ka­lır. Bedenini de kurtlar yer ve toprak çürü­tür.”

Bayramiyye yolunun şeyhlerinden Abdullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında 1683 yılında Merzifonlu Kara Mus­tafa Paşanın Viyana önünde uğradığı büyük bozgundan sonra, Dör­düncü Mehmed Han cumâ namazını kılmak üzere Dâvûd Paşa Câmiine geldi. Himmetzâde Abdullah Efendiyi de vâz vermek üzere oraya dâvet etti. Abdullah Efendi dâvet üzerine Dâvûd Paşa´ya gitti. Câmide pek acı sözlerle halkı hüngür hüngür ağlatan vâzında özet olarak şöyle buyurdu: Ümmet-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), devlet sahipsiz kaldı. Şehir ve kaleler düşman eline düşüp câmi ve mescidler kilise oldu. Bü­tün bunlar günahlarımız sebebi iledir. Fiilimizi değişti­relim. Günahları­mıza tövbe edelim. Şimdiden sonra bize lazım olan gözümüz yaşından çimen bitinceye kadar başımızı yerden kaldırmamaktır. Sonra padi­şaha serzenişte bulunarak: Nedir bu inip binme, bu hay huy ve nefs-i emmârenize uymalar Nice bir gaflet uykusunda yatursız Gerçi padi­şahlar ava gide gelmiştir. Ancak şimdi zamanı değil. Her zamanın bir îcâbı var. dedi.”

Sultan Dördüncü Mehmed Han başı yerde olarak dinlediği bu vâz ü nasî­hatten sonra devlet işleri ile bizzat ilgilenmeye başladı.< Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Hubeyk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Horasan´dan Feth bin Şehraf isminde bir sevdiği geldi ve kendisin­den nasîhat ricâ etti. Buyurdu ki: “Ey Horasanlı! Dilinle yalan söyleme, gözünle harama bakma. Kalbinle müslüman kardeşine hased etme. Kin tutma ve iyi şeyler arzu et. Eğer böyle yapmazsan, so­nunda bedbaht olursun.” Allahü teâlânın sonsuz ihsânına rağmen günah işlemekte ısrar edenleri; “Sana iyilik edene bile kötülük ediyorsun. Kötü­lük edene nasıl iyilik edebilirsin.” diyerek, gafletten uyandırırdı. Abdullah bin Hubeyk hazretlerinden biri nasîhat istediğinde, rivayet ettiği hadis-i şeriflerle cevab verirdi. “Kişinin mâlâyânîyi (boş ve faydasız şeyleri) terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir.” Evliyânın meşhurlarından Abdullah bin Menâzil hazretleri, Hamdun bin Ahmed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden nasîhat istemişti. O da; “Gücün yettiği ve elinden geldiği kadar dünyalık bir şey sebebiyle kızmamaya gayret et.” buyurdular. Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdu ki: “Şu dört cümle, dört bin hadîs-i şerîften seçil­miştir; kadına güvenme, mala aldanma, mîdeni fazlaca doldurma, işine yarıyacak kadar ilim öğren.” Yine buyurdular ki: “Ölümden sonrası için ölmeden önce hazırlık yap.” “Kişi için en güzel süs; sükût, doğruluk ve vakârdır.” “Allahü teâlâdan korkan kimselerle berâber ol. Bid´at sâhipleriyle oturmak­tan sakın!” “Bir kimsenin çoluğu-çocuğu, olup, onların ihtiyâcı için çalışsa, ge­celeri kalkıp üzerleri açık olarak gördüğü evlâdının üzerlerini yorganları ile örtse, onun bu çeşit işleri gazâ ve cihaddân daha üstündür.” Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin hikmetle dolu pekçok nasîhat ve sözleri vardır. Bir gün; “Hem dünyâ, hem de âhirette yaşayan kimseye ne saâdet!” buyu­runca; Âhirette nasıl yaşandığı kendisinden soruldu, cevâbında; “Böyle bir insan dünyâda Allahü teâlâyı hatırından çıkarmadı, dâimâ O´na yal­vardı ve bu sâyede âhirette O´nun rahmetine mazhar oldu.” buyurdular. “Kimlerden uzak duralım ” diye soruldu. Cevâben; “Arzu ve istekleri pe­şinden koşanlarla berâber oturup kalkmayınız. Onlarla konuşmayınız. Çünkü, sizi kendi sapıklıklarına düşürmelerinden zihninizi karıştırmala­rından korkuyo­rum.” buyurdular. Bir tanıdığı arkadaşından şikâyet etmişti. “Sana, din kardeşinden is­temedi­ğin bir şey ulaşırsa, onun için bir özür ara. Bir mâzeret bulamaz­san, kendi ken­dine, belki benim bilmediğim bir durum vardır, de.” buyur­dular. Abdullah bin Zeyd hazretlerinden bir talebesi nasîhat istediğinde ri­vâyet et­tiği şu hadîs-i şerîfleri bildirdi. “Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imânın tadını bu­lur. Bi­rincisi, bir kimseye Allah ve Resûlü, başkalarından daha sevgili olmak. İkincisi, bir kimse sevdiğini Allah için sevmek. Üçüncüsü, bir kim­seyi Allah küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan tiksindiği gibi tik­sinmek.” “İşlerin en hayırlısı, çok aşırı veya eksik olmayıp, orta mertebede olanıdır.” “Bir sözü anlamayacak kim­seye söyleme! Çünkü o söz, ona zararlı olup, fayda vermez.” Mısır evliyâsından Abdülazîz Dîrînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tale­belerine bir sohbetinde şöyle nasîhat etti: Bütün işlerinizde ve hareketle­rinizde, orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve isrâftan son derece sakının. İsrâf ve haddinden fazla dağıtmakla, elde bir şey kalmaz. Bir gün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak, hâl ve harekette ölçülü olmamakla da, kişi îtibâr bulamaz. Sakın dünyânın parlaklığına, câzibesine ve onun dışı tatlı, içi zehir olan hî­lelerine aldanma. Onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında, parçalayıcı dişler saklıdır. Çünkü dünyânın sağı solu belli olmaz. Bakar­sın bâzan suda ateş parçası olsun ister. Bâzan insana yapamayacağı şeyleri teklif eder. Böylece in­san, boyundan büyük işlere girer de helâk olur gider. Eğer kadere, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterirseniz şerefli bir hayat yaşarsınız. Yok, imkânsız bir şeyin olmasını ümit ederseniz, ümi­dinizi, tehlikeli bir şey üzerine binâ etmiş, kurmuş olursunuz. Zaman akıp gidiyor. Hâdiseler birbiri peşinden geliyor. Yumuşaklık; vekar ve sükûnettir. Dünyâ hırsı bir anlıktır. Sabır; yumuşak olmaya, me­seleler üze­rinde temkinli ve dikkatli hareket etmeye vesîle olur. Kızmak, kabalığa yol açar. Dünyâ hayâtı, bir uyku hâlidir. Ölüm, bu uykudan uyanmaktır. İnsanın ömrü, hep sonra yapacağım, edeceğim ile geçer. İnsanların temen­niden başka sermâyeleri yoktur. Sonra yaparım diyenin düşün­cesi, sonraya ası­lıp sallanmak gibi olmayacak düşüncelerdir. İnsanların günleri çok çabuk geçer. İnsan, gençliğinin kıymetini bilmelidir. Hiç vakit kaybetmeden, gençliğin her ânını değerlendirmelidir. Sonra, âh gençli­ğim, tekrar elime geçse de iyi işler yapsam, diye pişmanlık duyulur. Onun için, gençliğin, insana emânet olduğu­nun farkında, idrâkinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir! Ömürler, yolculuktan başka bir şey değildir. Âhiret yolculuğunun çok yakın oludğunu, hatırınızdan aslâ çıkarma­yınız. Âhiret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. Çünkü, her giri­şin bir çıkışı vardır. (Bu dünyâya geldiğimiz gibi, birgün bu dünyâdan ay­rılacağız.) Yaptığı­nız uygunsuz işler için bir sebep ve özür göstermeyi bı­rakınız. Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmakta gev­şeklik göstermeyiniz. Âhirete hazırlanmakta sabırlı olunuz ve sebât gösteriniz. Mısır da yetişen âlim ve velîlerden Abdullah ibni Vehb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine hayırdan sorulduğunda şöyle cevap verdi. Bir kimse Pey­gamber efendimize suâl edip “Müslümanların hangisi daha hayırlıdır ” dedi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Elinden ve di­linden müslümanların emîn olduğu kimsedir.” buyurdular. “Her kim Allah´a ve âhiret gününe îmân ederse ya hayır işlesin, ya- hud sus­sun. Her kim Allah´a ve âhiret gününe îmân ederse, komşu­suna ikrâm etsin. Her kim Allah´a ve âhiret gününe îmân ederse, misâfi­rine ikrâm etsin.” Bir gün huzurunda kendisinin telif ettiği Kitabu Ahvâl-il Kıyâme isimli ese­rinden, kıyâmet hallerine ait mevzular okunuyordu. Kitap bittiğinde, benzi sa­rarmış, yüzünün kanı çekilmişti. Bundan sonra hiç konuşamadı ve birkaç gün sonra vefât etti. Abdullah ibni Vehb´in son sohbetindeki nasîhati; “Kişinin beğendiği şeyi başkası için de beğenmesi güzel olur. Kendisine faydası olmayanın başkasına faydası olmaz.” şeklinde idi. Meşhûr hadîs âlimlerinden Abdülazîz bin Ebû Revvâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) birisine şöyle buyurdular: “İslâmdan, Kur´ân-ı kerîmden ve saçının be­yazlığından öğüt almayan, nasîhat kabûl etmez.” Hindistan´da yetişen evliyâdan büyüklerinden Abdülehad Serhendî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Kendisinden nasîhat isteyen birine şu mektubu yazdı: “Azîzim! Evvelkiler çok amel etselerdi, az kabûl ederlerdi. Şimdikiler az bir şey yapsalar, çok kabûl ediyorlar. Bir gümüş verseler, bir altın verdik diyorlar. Çünkü şimdi bid´atler çoğaldı, nefsin ar­zuları her yerde mevcut, zulmet dalgaları ise, birbiri ardınca gelmektedir. Heybetinden öncekilerin ve sonrakilerin titrediği, cinlerin, insanların ve hayvanların dehşetinden şaşırdığı büyük korku geldi. Haşir ve neşir günü çok yaklaştı. Bir bölük Cennet´e, bir bölük Cehennem´e gitsin de­necek gün geldi çattı. İşte bunları düşünüp uyan­malı, hakîkatleri gören gözleri açmalıdır. Akıllı gençlere, düşünen yaşlılara ya­zıklar olsun ki, gaflet pamuğunu kulaklarından çıkarmıyorlar ve gurur perdesini basîret gözlerinden uzaklaştırmıyorlar. Azîzim! Gençlik en büyük nîmettir. Elden geldiği kadar en iyi vakitleri, en iyi işlere sarf etmelidir. Kıymetli cevherleri, çocuklar gibi oyuncaklarla değiş­memelidir. İstîdâd toprağınız temiz ve yüksektir. Sakın onu boş koymayın. Yâ­hut bozuk tohum ekmeyin.” Abdülehad Serhendî sohbetleri sırasında talebelerine buyurdular ki: Bize ve size lâzım olan; İslâmiyete uymak ve büyüklerin yolu üzere isti­kâmette olmak­tır. Bu istikâmete, kerâmetten üstün demişlerdir. Büyük­lerden biri talebelerin­den birine, vazîfe verip gönderirken buyurdular ki: “Allahlık ve peygamberlik dâvâsında bulunma!” Talebe; “Bundan Allah´a sığınırım.” deyince, o büyük bu­yurdu ki: “Ben ne istersem, o olsun de­mek Allahlık, beni inkâr eden, kabûl et­meyen kâfirdir demek, peygam­berlik iddiâ etmektir.” Kardeşine yaptığı nasîhatte de buyurdu ki: Ey can kardeşim! Bu dünyâ amel yeridir. Karşılık yeri âhirettir. Ameli, işi bitirmeden ücret, kar­şılık istemek yer­sizdir. İş yapma ve amel etme bittiği gün, yapılan işin karşılığı ihsân olunacak­tır.” Kötü ve zararlı kimselerle berâber bulunma­nın mahzurları ile şüphelilerden sakınmak hususunda da: Zararlı kimse­lerin sohbetinden, arkadaşlığından, şüp­heli yiyeceklerden ve çeşitli şey­leri istemek arzularından sakınınız. Bu üç keli­menin bildirdiği mânâları iyi düşününüz.” buyurdular. Talebelerinden birisi kendisi için nasîhat isteyince ona hitâben bu­yurdu ki: “Azîzim, nasîhatimi can kulağı ile dinle! Allahü teâlâ hâzır ve nâzırdır. Her işini görmekte, her yaptığını bilmektedir. O hâlde bilerek, anlayarak söyle. Bilerek anlayarak dinle. Bilerek anlayarak iş yap. Bunu bilerek dur. Bunu bilerek yürü. Kısaca bugün öyle ol ki, yarın mahcûb olmayasın. Birkaç gece rahatsız ol da, sonsuz râhata kavuş.” “İyi ameli sonraya bırakıp tehir edenler helâk oldular. Sen dersin ki, yarın yaparım. Ya yarına kavuşamazsan! Yâhut kavuşur da, bu imkân, sıhhat, kuvvet ve rahatlığı bulamazsan. O zaman çok pişmân olursun. Beyt: Çalış, ibâdet et, bırak emeli, Son nefese kadar bırakma ameli. İnsan kendi başına değildir ki, istediğini yapsın, her bulduğunu alsın. Allahü teâlâ mahşer yerinde, herkese amelini gösterecektir. Hareketle­rinden, ha­reketsizliklerinden, yaptıklarından ve söylediklerinden herkes hesap verecektir. İşin esâsını düşünmelidir. Şefkatli bir ana gibi daha ne kadar kendi üzerine tit­reyeceksin. Ne zamâna kadar, kıymetli cevherleri bırakıp, çocuklar gibi ceviz, kozalak peşine koşacaksın.” Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Abdülhâdî Bedevânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hocasının terbiye ve duâsı ile evliyalık ma­kamlarına yükseldi. Bağ­lılığının mükâfâtı olarak İmâm-ı Rabbânî haz­retlerinden i- câzet, diploma alıp in­sanlara Allahü teâlânın beğendiği yolu öğretmekle vazîfelendirildi. Sonra memleketi olan Bedâyûn´a döndü. Ömrünün so- nuna kadar verilen vazîfeyi ye­rine getirdi. Bir defâsında ho­casına gönderdiği mektup karşılığında hocası İmâm-ı Rabbânî hazretleri ona şu mektubu gönderdi: Allahü teâlâya hamd ol­sun! Sevgili Peygam­berine, Âline ve Eshâbına salât ü selâm olsun. Doğru yolda olanlara du­âlar olsun! Kıymetli kardeşimin güzel mektubu geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, ayrılık günlerinin uzaması, mu­habbeti ve ihlâsı sarsmamış. Bununla berâber, buraya gelseydiniz daha iyi olurdu. “El hayru fî mâ sanaallahü teâlâ!” Yâni Allahü teâlânın yaptı­ğında hayır vardır. İnsanlar ara­sından ayrılmak, uzlet etmek istiyorsu­nuz. Evet, uzlet, dostlara yakın başkala­rına uzak olmak sıddîkların ara­dığı şeydir. Mübârek olsun. Uzleti isteyiniz. Bir köşeye çekiliniz. Fakat, müslümanların haklarını gözetmeyi elden kaçırmayınız! Resûlullah efen­dimiz; “Müslümanın, müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Se­lâmına ce­vap vermek, hastasını dolaşmak, cenâzesinde bulunmak, dâvetine git­mek ve aksırdığı zaman elhamdülillah deyince, yerhamükallah demek.” bu­yurdu. (Bu hadîs-i şerîfi Ebû Hüreyre hazretleri haber vermiştir. Buhârî ve Müslim´de yazılıdır.) Fakat, dâvet ettiği zaman gitmek için şartlar var­dır. İhyâ´ül-Ulûm kitabında buyuruyor ki: “Çağıranın yemeği şüpheli ise veya İslâmiyetin yasak ettiği şey, meselâ ipek sofra örtüsü, gümüş kap ve tavanda, duvarda canlı resmi varsa veya çalgı çalınıyorsa, oyun, ku­mar gibi şeyler varsa, o çağrılan yere gidilmez.” (Bu yasaklar, Kimyâ-yı Seâdet kitabında da yazılı­dır). Böyle yasaklar bulunan yemeğe gitmek haram veya mekrûh olur. Çağıran kimse zâlim ise veya Ehl-i sünnet de­ğil ise, fâsık ise, kötülük yapan ise veya övünmek için gösteriş için çağı­rıyorsa gitmek câiz olmaz. Şir´at-ül-İslâm kita­bında diyor ki: “Riyâ olarak çağrılan yemeğe gitmemelidir.” Muhît kitabında diyor ki: “Oyun, şarkı, gıybet bulunan ve içki içilen yemeğe oturulmaz.” Metâlib-il-Mü´minîn ki­tabında da böyle yazılıdır. Bu yasaklardan hiçbiri bu­lanmayan dâvete, gitmek lâzımdır. Bu zamanda, bu yasakların bulunmaması güç oldu. Bundan başka, Fârisî mısra´ tercümesi: Yabancıdan uzlet et, kaç, dosttan değil! Talebe arkadaşları ile sohbet etmek, bu yolun sünnet-i müekkede- sidir. Hâce Behâeddîn Nakşibend-i Buhârî hazretleri buyur­dular ki: “Bi- zim yolumuzun te­meli sohbettir!” Uzlette şöhret vardır. Şöhret de, âfettir. Sohbet buyrulması, ta­lebe arkadaşları ile birlikte olmaktır. Başkaları ile sohbet edilmez. Çünkü, birbi­rinde fâni olmak, yâni başkala­rını unutmak, sohbetin şartıdır. Bu da, uygun ar­kadaşla olabilir. Hasta yoklamak sünnettir. Hastanın bakıcısı varsa, ona bakıyorsa, başkala­rının dolaşması sünnet olur. Bakacak kimsesi yoksa, dolaşmak vâcib olur. Mişkât kitabının hâşiyesinde böyle yazılıdır. Cenâzede hazır olmalıdır. Hiç olmazsa birkaç adım birlikte gitmelidir. Böylece, meyyitin hakkı ödenmiş olur. Cumâ namazına ve her gün beş vakit namaz için cemâate ve bay­ram na­mazlarına gitmek İslâmın zarûri emirleridir. Herhâlde gitmek lâ­zımdır. Bunlar­dan sonra kalan vakitleri, yalnız geçirebilirsiniz. Fakat önce doğru bir niyet lâ­zımdır. Dünyâ çıkarlarından bir şeyi düşünerek, uzleti kirletmemelidir. Allahü teâlâyı zikir için, kalbi toparlamaktan ve dünyânın bitmez tükenmez işlerinden uzaklaşmaktan başka şey düşün­meme- lidir. Niyetin doğru olmasına çok dikkat etmelidir. Niyetin içinde, nefsin bir arzûsu gizlenmiş olmamasına dikkat etmeli­dir. Niyetin doğru olması için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Böylece tam niyet yapılabilir. Yedi kere istihâre yapmalı, doğru niyetle uzlet eylemelidir. Böyle olunca, çok faydası umulur. Buluştuğumuz zaman, daha çok anlatırım. Vesse­lâm.” (1´inci cilt, 265´inci mektup) Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle­rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle İslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz. buyurdular. Suriye´de yetişen evliyâdan Seyyid Abdülhakîm Hüseynî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birisi; “Canım Gavs´a kur- bân olsun! Bize öyle bir nasîhatte bulununuz ki dünyâ ve âhirette bizim kurtuluşumuza ve­sîle olsun.” dedi. Abdülhakîm Hüseynî Efendi; “Kurtu- luş için hürriyet ve iffete dikkat edin.” buyurdu. Talebesi; “Efendim hürri- yet ve iffet nedir ” deyince; “Hürriyet Allahü teâlâdan başka hiç bir sebe- be bağlanmamaktır. Umum işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratana dayanmak kulun ilk kurtuluş kapısıdır. İffet ise, kendi nefsi ve başkasının hesâbına değil, söz, hareket, amel, niyet ve özde yalnız Allah hesabına göre olmaktır.” buyurdular. Bir sohbeti esnâsında dinleyenlerden birisi; “Bir kimse Kur´ân-ı ke­rîmi, ha­dîs-i şerîfleri, fıkıh ilmini biliyor, Selef-i sâlihînin, ilk devir İslâm âlimlerinin kitaplarını okursa, mânevî bir yol göstericiye ne gerek vardır ” diye sordu. Ce­vâbında buyurdular ki: “Dediğin doğrudur fakat bir eczâcı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılaca­ğını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hattâ çoğu zaman dok­torlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczâcı bir hastanın has­talığını teşhis etmekten âcizdir. Doktorun reçetesi olma­dan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczâcı o ilacı parasız olarak verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse, eczâcı cezâlandırılır. Elbette böyle satış yapan cezâyı hak eder. Bununla berâ­ber hasta­lıkları tedâvî ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten âcizdir. Belki filmini çekebilir ama iki omuzu arasında bir çıban varsa onu tedâvî etmekten âcizdir. Âlimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan âhiret yolunda evvelâ avâmdır yâni halktandır. Nasıl kendini tedâvî ede­bilir. Kalb hastalıklarının te­dâvîsi maddî tedâvîden daha zordur. Acaba nazarî olarak tıb ilmini tahsil edene, senin oğlun dâhi olsa beyin ve kalb ameliyâtında sen kendini teslim edebilir mi­sin Fakat tecrübe görmüş ve birçok başarıları görülmüş bir doktora kendini te­reddütsüz teslim edebi­lirsin değil mi Bu kadar vâizler, nasîhatlarıyla az kim­seleri yola getirirler fakat mânevî rehber olan hocalar öyle değildir. Peçok gü­nahkâr ve fâsık, onların sohbetleri sebebiyle günahlarından vaz geçmişlerdir. Bu hâl apa­çık meydandadır. Diyebiliriz ki zamânımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyânı fazla olmuştur. Bugün vâz ve nasîhat eden kim­seler çoktur ama hakîkî saâdet yolunu gösteren rehberler azdır. Seyyid Abdülhakîm Hüseynî hazretleri talebelerinin bir sorusu üze­rine bu­yurdular ki; Fıkıh ilmini öğrenin, onunla amel edin. İslâm dîni edeplerden ibâ­rettir. Edeplere uymak lâzımdır. Alışkanlıklar çok çirkindir. İbâdet de alışkanlıkla yapılmamalı. Çünkü alış­kanlık hâlini alırsa ibâdet âdet olur. İbâdeti âdetten edeblerle ayırmak gerekir. Herbir işe kapısından girmek gerekir, temelden başlamak lâzım­dır. Kul elinden gelen tedbiri almakla Allahü teâlânın takdirine teslim ol­malıdır. Zamânın hepsi üç saatten ibârettir. Bir gün aleyhte, bir gün lehte olur. Lehte olduğu zaman şı­marıklık, kibirlilik ve zulümden sakınmalı, aleyhte olduğu zaman sabır, taham­mül, azamî tedbire sarılmalıdır. Ne aleyhte ne lehte olduğu zaman da vakti de­ğerlendirmek gerekir. İşin esâsı Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını öğrenip îmânı düzeltmek ve Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleriyle amel etmektir. Îmânı Ehl-i sün­net îtikâdına göre düzeltmeden tasavvuf yolunda ilerlemek mümkün de­ğildir. Hindistan evlîyasından Abdülhay hazretlerine, hocası İmâm-ı Rab­bânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tarafından kendisine gönderilen nasîhat dolu bir mektupta şunlar yazılıdır: Allahü teâlaya hamd ettikten ve Peygamber efendimize salevât getirdikten sonra, seâdet-i ebediyyeye erişmenize duâ ede­rim. Allahü teâlâ, birçok âyet-i kerîmede, âmâl-i sâli- ha işliyen müminlerin, Cennet´e gireceklerini bildiriyor. Bu sâlih amellerin, iyi ve yarar işlerin neler ol­duğunu, çok zamandan beri araştırı­yordum. İyi işlerin hepsi mi, yoksa birkaçı mı diyordum. Eğer, iyi şeylerin hepsi olsa, bunları kimse yapamaz. Birkaçı ise, acabâ hangi iyi işler is­teniliyor Ni- hâyet Allahü teâlâ, lütfederek şöyle bildirdi ki: A´mâl-i sâliha, İslamın beş rüknü, direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusûrsuz yaparsa, Cehennem´den kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, as- lında sâlih işler olup, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yap­maktan ko- rur. Nitekim, Kur´an-ı kerîmde Ankebût sûresi kırk beşinci âye­tinde meâ- len; “Kusûrsuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işle­mekten ko- rur.” buyrulmaktadır. Bir insana, İslâmın beş şartını yerine ge­tirmek na- sîb olursa, nîmetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Ce­hennem azâbından kurtul­muş demektir. Çünkü Allahü teâlâ, Nisâ sûresi yüz kırk altıncı âyetinde meâlen; “Îmân eder ve şükür ederseniz, azâb yapmam!” buyuruyor. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeye can ve gönül- den çalışmalıdır. Bunlar arasında bedenle yapılacakların en mühimi, dînin direği olan na­mazdır. Namazın edeblerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaz tamam kılınabildi ise, İslâmın esas ve büyük temeli ku­rulmuş olur. Cehennem´den kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teâlâ hepimize, doğru dürüst namaz kılmak nasîb eylesin! Namaza dururken, “Allahü ekber” demek; Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtâç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihti­yâcı olmadığını, in­sanların namazlarının O´na faydası olmayacağını bil­dirmektedir. Namaz için­deki tekbirler ise; Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmaya liyâkat ve gü­cümüz olmadığını gösterir. Rükûdaki tes- bihlerde de, bu manâ bulunduğu için, rükûdan sonra, tekbir emrolun- madı. Hâlbuki, secde tesbihlerinden sonra emrolundu. Çünkü secde, te- vâzû ve aşağılığın en ziyâdesi, zillet ve küçüklüğün son dere­cesi oldu- ğundan, bunu yapınca, hakkı ile tam ibâdet etmiş sanılır. Bu düşünce- den korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbir söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbihlerinde a´lâ demek emr olundu. Namaz, mümi- nin mî­râcı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber efendimizin mîrâc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri (yâni, ettehıyyâtü…yü) okumak emr olundu. O hâlde namaz kılan kimse, na­mazı kendine mîrâc yapmalı. Allahü teâlâya ya­kınlığının nihâyetini na­mazda aramalıdır. Abdülhay Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğluna nasîhatı; Şöyledir: Oğlum! Vücûdumuzu elimizden geldiği kadar helâl lokma ile doyura­lım ki, helâl lokma ile beslenen o vücûd Allah´a ibâdette pek hafif ve latîf olarak rûha uysun. Haramlarla beslenen vücut, Allah´a ibâdete kalkmakta gevşeklik ve ağırlık gösterir. Bu hâl sonunda, esasen latîf olan rûha da tesir eder ve onu da kendi gibi ağırlaştırıp karanlıklara boğar. İlâhî ufuklara çıkmaya kâbiliyeti kal­maz ve nihayet ölür. Günahla­rın büyükleri, küçüklerine ehemmiyet vermemek­ten başlar. Küçücükten komşu bahçelerinden birer ikişer meyve koparmaya alı­şanlar, büyüdük­leri zaman yaman hırsız kesilirler. Evlâdım! Kendini gözet. Senin aslın pek neciptir, pek temizdir. Aslına ben­zemeyen dallar, asıllarının mazhar oldukları maddî mânevî teveccüh ve olgun­luklara kavuşamazlar. İslâm dîninin bütün emirleri insanların ah- lâkını düzelt­mek, bütün yasakları da, yine onların faydaları içindir. Dicle nehri kıyısında yediği bir elmanın sâhibini bulup helâlleşmek için çe­şitli külfetleri göze alması, İmâm-ı A´zam´ın babası Sabit bin Hür­müz´ün ahlâkı­nın yüksekliğini gösterir. Onun bu temizliği kendisinden dünyânın dörtte biri­nin, mezhebine, ilmine bağlandığı İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe gibi bir zâtın vü­cûda gelmesine sebeb olmuştur. Hayırlı evlatların babaları da hayır ve iftiharla anılır. Seni göreyim, haramlardan, hattâ mekrûhlardan kendini sakın. Ecdâdının asâletine, necâbetine (temizli­ğine) vâris olduğunu şu pehrizkârlığınla isbat et. Bu şeref sana dünyada ve âhirette kâfidir. Mısır Evlîyasından Abdülkâdir Deştûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri; Bir talebesine şöyle nasîhat etti: “Dünyâya âid olsun, âhirete âid olsun, bü­tün işlerinde Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye iltifat etme­meni, O´ndan başka hiçbir şeye güvenmemeni sana tavsiye ederim. Bütün işler, Allahü teâlânın emri ve dilemesi ile olur. O hâlde sen, işleri takdîr edip yaratana dön. O´na yönel ve O´ndan başka hiçbir şeyin rızâ­sını O´nun rızâsından üstün tutma. Bir kimsenin kalbinde Allahü teâlânın heybeti, azameti, korkusu yer­leşince, işlerin zorluğu, meşakkatli olması o kimseden uzaklaşır. Yâni, işler o kimseye meşakkatli ve güç gelmez. O kimse öyle bir hâle gelir ki, bütün bela ve sıkıntı­lar, ona iki rekat namaz kılmaktan daha kolay ve daha hafif gelir.” Irak´ta yetişen büyük velîlerden ve Şâfîî mezhebi fıkıh âlimi Abdülkâ- hir Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vâzlarında ve soh­betlerinde sık sık buyu­rurdu ki: Allahü teâlâ için sevmek, O´nun için buğzetmek, îmânın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır. Emr-i ma´rûf ve nehy-i münker iyiliği emredip kö­tülükten alıkoyma, herkese, imkânı nisbetinde lâzımdır. İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmalıdır. Kazanç, ticâ­ret ve sanat mübahtır. Kişi mecbur kalırsa, başka­sından bir şey isteyebi­lir. Zengin kimsenin istemesi doğru değildir. Rızâ göste­rilen fakirlik, zen­ginlikten üs- tündür. Bundan dolayı Resûlullah efendimiz fakir­liği tercih etti. Peygam- ber efendimize yeryüzünün hazînelerinin anahtarı arz edil­diği zaman, Cebrâil aleyhisselâm fakirliği işâret etti. Yine Cebrâil aleyhisselâm, Pey- gamber efendimize tevâzu etmesini de işâret etti. Bu sebeple Resûl-i ekrem; “Yâ Rabbî! Bir gün aç, bir gün tok olmayı istiyo­rum. Acıktığım zaman sana yalvarırım, doyduğum zaman sana hamd eder, seni ana- rım.” buyur­dular. Hindistan evlîyasından Şeyh Abdülkuddûs (rahmetullahi teâlâ a- leyh) oğ­luna yazdığı bir mektubunda şöyle nasîhat etti: “Vaktin kıyme­tini bil! Gece ve gündüz ilim öğrenmeye çalış! Her zaman abdestli bulun! Beş vakit namazı sün­netleri ile ve ta´dîl-i erkân ile, huzûr ve huşû ile, Allahü teâlâyı görür şekilde ve Peygamberimizin bildirdiği gibi kılmağa çalış! Bunları yapınca, dünyâda ve âhirette sayısız nîmetlere kavuşur­sun. İlim öğrenmek, ibâdet yapmak içindir. Kıyâmet günü, işten sorula­cak, çok ilim öğrendin mi diye sorulmayacaktır. İş ve ibâdet de, ihlâs elde etmek içindir. Her şeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapmak olan ihlâs da, hakîkî mâbûd ve kayıtsız şartsız var olan Allahü teâlâyı sevmek için­dir.” Hindistan´daki evliyânın büyüklerinden Abdülvâhid-i Lâhorî hazret­lerine, hocası İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yazdığı mek­tuplardaki nasîhatlerinden bâzıları şöyledir: “Allahü teâlâya hamd olsun! O´nun sevgili Peygamberine bizden duâlar ve selâmlar ol­sun. Bir kul, ibâdet ederken, bu ibâdette bulunan her güzelliği ve iyiliği Allahü teâlâdan bilmelidir! Çünkü, O´nun güzel terbiye etmesinden ve ih­sânındandır. İbâdette kusur ve aşağılık bulunursa, bunların hepsi kuldan gelmektedir. Kulun özünde bulunan kötülük­ten hâsıl olmaktadır. Hiçbir kusuru, aşağılığı Hak teâlâdan bilmemelidir. O ma­kamda, yalnız iyilik, güzellik ve kemâl vardır. Bunun gibi bu âlemde bulunan her güzellik ve üstünlük Allahü teâlâdandır. Her kötülük ve aşağılık da, mah­lûklardandır. Çünkü, mahlûkların aslı, özü ademdir. Adem de, her kötülüğün ve aşa­ğılığın başlangıcıdır. (Adem yokluk demektir.) “Sübhânallahi ve bi-hamdihi” güzel kelimesi, bu iki şeyi açıkça bil­dirmek­tedir. Hak teâlânın tenzîhini ve takdîsini, yâni O´na yakışmayan aşağılıklardan ve kötülüklerden uzak olduğunu çok güzel bildirmektedir. Bu güzel kelime, şükür yapmayı, hamd etmekle bildirmektedir. Çün- kü hamd, her şükrün başıdır. Hak teâlânın güzel sıfatlarına, işleri ile bütün nîmetle­rine ve büyük ihsânlarına hamd kelimesi ile şükretmekte­dir. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfte; “Bir kimse, bu güzel kelimeyi gündüz veya gece, yüz kerre söy­lerse, o gün veya o gece, hiç kimse onun kadar sevâb kazanamaz. Ancak onun gibi söyleyen kazanır.” buyruldu. Baş­kalarının ibâdeti, onunla nasıl bir olabilir ki, o kimse, bu güzel kelimenin son parçası ile, bütün iyiliklerin ve ibâdetlerin şükrünü yapmış olmakta­dır. Bu güzel kelimenin baş tarafı ise, ayrıca Hak teâlâyı kötülüklerden ve aşağılıklardan tenzîh ve takdîs etmektedir. O hâlde, bu güzel kelimeyi her gün ve her gece yüz kerre okumalıyız! İnsanları iyi işleri yapmaya ancak Allahü teâlâ kavuşturur. (1. cild, 307. mektup) Fas evliyâsının Abdüsselâm bin Meşîş Hasenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine biri “Efendim! Bana bâzı vazîfeler verseniz de onlarla meşgul ol­sam.” dedi. Buyurdu ki: “Farzları yerine getir, mâsiyetleri, gü­nahları terket. Kalbini dünyâyı istemekden, kadın ve makam sevgisin­den, nefsin arzu ve is­teklerinden koru. Allahü teâlânın sana verdiği ile kanâat et. Allahü teâlânın be­ğendiği bir şeye kavuşursan şükret.” Buyururdu ki: “Dünyâ kirinden temizlen. Arzu ve isteklerine meyletti­ğin zaman onu tövbe ile düzelt. Allahü teâlânın sevgisine yapış. Allah sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası odur. Se­vaba kavuşamayaca­ğın yere ayağını koyma. Günah işlemeyeceğin yere otur. Başka yere oturma. Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmakta yar­dım isteyeceğin kimseden başkası ile oturup kalkma. En güzel nasîhatçı seni Mevlâ´ya sevk edendir. Kendisi ha­tırlanınca, Allahü teâlâyı hatırla­tanlarla berâber ol.” Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: Elinden hârikalar zuhûr eden birini görürseniz, he­men o hâline aldanmayın. Hak teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmasını görün­ceye kadar dikkatli olun. Afganistan´da yetişen velîlerden Ahmed Berkî hazretleri, zaman zaman ho­cası İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, kendi ile yetiştir­diği talebelerinin hâllerini yazarak nasîhatlarını istedi. İmâm-ı Rabbânî hazret­leri de bu çok sevdiği talebesine kıymetli mek­tuplar göndererek istediklerini ye­rine getirdi. Bir mektubu şöyledir: Allahü teâlâya hamd ve Resûlullah´a salât ve selâm ederim. Size de iyi du­âlar eylerim. Şeyh Hasan ve arkadaşları iki mektubunuzu getirdi. Bizleri çok sevindirdi. Bir sayfasında Hâce Uveys´in halleri yazılıydı. İkinci sayfasında, ka­bûl edilip edilmediğinizi soruyorsunuz. Bunu oku­yunca, sizin hâlinizi araştır­dım. Oradaki insanların size doğru koştukları ve size sığındıkları göründü. Sizi, oradaki insanların saâdete kavuşma­ları için vâsıta yaptıkları ve o yerleri size bağladıkları anlaşıldı. Bunun için, Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun! Bu gö­rüşümüzü, rüyâ, hülyâ, sanmayınız! Rüyâ ve hülyâ şüpheli olur. İkisine de gü­venilmez. Bizim yazdıklarımızı gözle görülür, elle tutulur gibi sağlam biliniz! Sizin bu nî­mete kavuşmanız, İslâmiyet bilgilerini öğretmekle ve fıkıh hükümle­rini yaymakla olmuştur. Oralara cehâlet yerleşmiş ve bid´atler yayılmıştı. Allahü teâlâ, sevdiklerinin sevgisini size ihsân etti. İslâmiyeti yaymaya sizi vesîle kıldı. Öyle ise, din bilgilerini öğretmeye ve fıkıh ahkâmını yaymaya, elinizden geldiği kadar çalışınız. Bu ikisi bütün saâdetlerin başı, yükselmenin vâsıtası ve kurtulu­şun sebebidir. Çok uğraşınız! Din adamı olarak ortaya çıkınız! Oradakilere emr-i mârûf ve nehy-i münker yaparak, doğru yolu gösteriniz! Allahü teâlâ, Müzzemmil sûresinin 19. âyetinde meâlen; “Rabbinin rızasına kavuşmak iste­yen için, bu elbette bir nasîhattir.” buyurdular. Kalp ile zikr yapmak için size izin verilmişti. Buna çalışmanız da, ah­kâm-ı şer´iyyeye yapışmanız ve nefs-i emmârenin azgınlığını gidermeniz için yardımcı olur. Bu vazîfenizi de, elden bırakmayınız. Kendi hâllerinizi ve sevdiklerinizi ve sevdiklerinizin hâllerini bilmediğiniz için üzülmeyiniz. Hâlleri bilmemek, hiçbir şey ele geçirmemek olacağını sanmayınız! Sev­diklerinizin hâlleri, sizin yüksek­liğinizin aynalarıdır. Sizin hâlleriniz onlara ışık salmakta ve görünmektedir. (Gece karanlıkta taşların aydınlanması, ışık kaynağı sâyesinde olur. Işık kaynağı olmazsa, taşlarda hiçbir şey görülmez.) Allahü teâlâ bizi ve sizi millet-i İslâmın doğru yolunda bulundursun, “alâ sâhibihisselâtü vesselâm”. Ahmed Berkî vefât etti. Vefâtı İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bildirildi. Ahmed Berkî´nin rûhuna Fâtiha okudular. Vefât haberini getiren Osman Ekberâbâd gayr-i ihtiyârî ağladı. Üzüntüsünün çokluğundan yere yıkıldı. Ora­daki insanlar engel olmaya çalıştılar. İmâm-ı Rabbânî; “Ona mâni olmayın, göklerdekiler ve yerdekiler Ahmed Berkî´nin vefâtına ağlıyorlar. Kardeşi ağlasa ne olur, niye men edilsin.” buyurdular. Bâzı eshâb, bu sözden hayret ettiler. İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: “Ahmed Berkî, insan­ların kendisini tanımadığı ve kendinin de kendini bilmediği evliyâdan idi.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri Ahmed Berkî´nin vefâtı üzerine, oğullarına yaz­dıkları mektupta şöyle buyurdular: “Mevlânâ´nın bu zamanda, mübâ­rek varlığı müslümanlar için, Allahü teâlânın nîmetlerinden bir nîmet, rahmetlerinden bir rahmetti. Yâ Rabbî, bizi onun ecrinden mahrûm ey­leme.” Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebin­den biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı, Ahmed bin Hanbel (rahme- tullahi teâlâ aleyh) sık sık talebesine buyururdu ki: “Sizde olma­yan mezi- yetlerle sizi methe­den kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayı­nız.” Âlim ve evliyâdan Ahmed Hilmi Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdu ki: Mümin mümine yardım ve muâvenete borçlu gibidir. İşini âlimlerin bildirdiği şekilde yap. Bu zamanda fetvâ, takvâ aranmaz deme. Bu nefs ve şey­tanın aldatmasıdır. İslâmiyette güçlük ve zorluk yoktur. Eski ümmetlerde olan güç ve ağır teklifler bu ümmetten kalkmıştır. Ne çâre ki din kayrılmaz. İş âlimlere sorulmaz. Âdet ne ise ona bakı­lır. Nefs ne isterse o yapılır. Yine de müslümanlık dâvâsına kalkılır. Hey­hat uzak böylelerine müslümanlık. Osmanlı âlim ve velîlerinin en meşhûrlarından, büyük devlet adamı Ahmed İbni Kemâl Paşa (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin her­kese öğüt ve nasî­hat niteliğinde darb-ı mesel hâlini almış kıt´a ve beyit­leri vardır. “Kısmetindir gezdiren yer yer seni, Arş´a çıksan, âkıbet yer yer seni. Her ki gayrın yolunda kazdı kuyu, Kendi düştü kuyuya yüzü koyu.” . “Hemişe çok yanılır söyleyen çok Ki söyler bulduğun dilde kemik yok.” “Kıl iyilik suya at, bile balık Balık bilmezse bilir anı Halık.” “Ululuk kişiye Hak´tan atadur, Küçük görmek uluları hatâdur.” “Sakla kurt enciğin derin oysun, Besle kargayı gözlerin oysun.” “Kişinün kadri eldeyken bilinmez, Yerinde gevhere rağbet kılınmaz.” “Kuru yaş ile âdem baş olmaz, Kişiden iş sorulur yaş sorulmaz.” bunlardan bazılarıdır. DİNLEYİN EY İNSANLAR Ahmed-i Yesevî´nin, tesirliydi sözleri, Hidâyete getirdi, binlerle kimseleri. Bir eseri vardı ki, “Dîvân-ı hikmet” diye, Doludur insanlara, öğüt, nasîhat ile. Bir yerde buyurur ki, (Korkunuz, sakınınız, “Dünyâ adamları”yle, yakınlık kurmayınız! Dünyâ malı, geçici, hem de aldatıcıdır, Bu gün senin ise de, yârın başkasınındır. Aklı olan, buna gönül vermez velhâsıl, “Âhiret derdi” ile, dertlenmiştir o asıl. Bu dert, onun öyle çok, sarmıştır ki içini, Düşünür gece gündüz, Cehennem ateşini. Günah ve kusûrları, “Dağ gibi” gelir ona, Bu yüzden boynu bükük, mahcûbdur Allah´ına. Rabbinin dergâhında, affa kavuşmak için, Gece sessizliğinde, ağlardı için için.) Bir yerde buyurdu ki: (Allah´tan başkasını, Kalbinizden atarak, silin gönül pasını! Dînin emirlerini, öğrenip ince ince, Yapın her işinizi, bu esas mûcibince. Dînin bir edebine, olursa muhâlefet, Tamâmen “İstidrâc”dır, görülse de kerâmet. Dünyâ muhabbetini, kalbinden çıkaranlar, Her iki cihanda da, bulur kıymet, îtibâr. Dînin emirlerini, gözetin ki her işte, “Halk” içinde “Hak” ile, olmak da budur işte. Dînini öğrenmeden, tasavvufla uğraşan, Kimsenin îmânını gizlice çalar şeytan, Bâzı hârikulâde, hâlleri görülse de, Hakîrdir, zîrâ onlar, “İstidrâc”dır hepsi de. Evliyâ zannetse de, kendisini o kişi, Hiç mu´teber değildir, indallah hiç bir işi. Eğer İslâmiyyeti, bilmezse bir müslüman, Dünyâ ve âhirette, görür çok zarar ziyân. Alış-veriş ilmini, bilmezse biri eğer, Hiç farkında olmadan, haram ve şüpheli yer. Çünkü bildirilmiştir, dinde bunun esâsı, Bilmeden yapanların, haram olur lokması. Yine o buyurdu ki: Dinleyin ey insanlar, Gönüller kararıyor, işlendikçe günahlar. Bu günâh kirlerinin, temizlenmesi için, Çok tövbe etmelidir, yolu budur bu işin. “Allah´ın rızâsı”nı, gözetin ki her zaman, Ancak böyle kurtulur, âhirette müslüman. Sakın mala ve mülke, gönül bağlamayın ki, Elden çıkar sonunda, değildir çünkü bâki. Malının çokluğuyla, ahmaklar mağrûr olur, Onlar iki cihanda, bulamaz râhat, huzûr. “Kârûn” dahî malıyla, öğünürdü ki yine, Mallarıyle birlikte, geçti yerin dibine. Kâfir de olsa bile, sakının kalb kırmaktan, Zîrâ daha günahtır, bu, Kâbe´yi yıkmaktan. Resûl´ün sünnetidir, gariplere merhamet, Garip sevindirmeğe, ediniz sa´y-ü gayret. Görürseniz zavallı, gönlü kırık birini, Derdine merhem olup, ferâhlatın kalbini. Zîrâ siz, bu dünyada merhamet ederseniz, Size de mahşer günü, şefkat eder Rabbimiz. Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri: Ehl-i dünyâ ile mülhid ve dinsize yaklaşmamayı, câhil ve inatçı sofulardan kaçınmayı, küfür ehli ile münâfıklardan şiddetle sakınmayı, hased, kin, istihzâ ve nemîme, dedi-kodu ehlinden uzaklaşıp onlarla berâber ol­mamayı tavsiye ederek, şöyle buyurmaktadır: Nâr-ı ışk ile yanup kül olmayan nâdân´a yuf, Ölmeden evvel ölüp dirilmeyen bî-cân´a yuf. Kadrini uşşâk-ı Hakk´ın bilmeyüp ta´n eyleyen, Bed-kelâmu bed-likâ vü bed-nefes hayvâna yuf. Zu´m eder ki özi yahşı tâgiyândır ehl-i ışk, Yuf o tâgî´nin özine ettiği tuğyâna yuf. Mü´minin budur nişânı ki seve mü´minleri, Ehli, îmâna adâvet eyleyen düşmana yuf. Söyleyup elfâz-ı küfr-i güldürür nâs-ı müdâm, Dinleyüp ânın kelamın gülüşen yârâna yuf. Ger gazâb eylersen kalmaz anda aslâ akl-u-dîn, Bî-vefâ vü akl u hem bî-dîn ü bî-îmâna yuf. Kârıdır gamz u nemîme kizb ü sebb ü ifk´ü zem, Hak içinde fitne îkâz edici fettâna yuf. Öğredirler anı hassad şeyhe dahl eyle deyu Öğreden hassade hem şeyhine taş atana yuf. Îtirâzı cenâb-ı Hakka hem Cebrâile, Şeyhime etmez mi ya ol âsî-i Rahmân´a yuf. Asdıkâ´yı fırka fırka eyleyûb iblîs kişi, Ara yerde ceng-i gavga buğz-u-kin koyana yuf. Nan-ı nîmet ıyş u sohbet hakkının isyân edip, Şol kuduz hayvan gibi her gördüğün kapana yuf. Çün âyân oldu bu yüzden, dostumuz düşmanımız, Bize dostluk gösterip gizlü adû olana yuf. İsteyen bizim rızâmız varmasun hiç yanına, Bize rağmen ol sefîhin yanına varana yuf. Etmeniz anınla ülfet, ey bizim ahbâbımız, Pes dedik ol münkire yuf,hem ana uyana yuf. Hâsılı anda vefâ yok, n´eyleriz lâkin ana, Taş verüp Kuddûsî´ye ur deyü´ben salana yuf. Anadolu velîlerinden Ahmed Mürşidî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün talebeleri ile sohbet ederken, bir talebesinin nasîhat iste­mesi üzerine ona şöyle buyurdular: “Aslâ dünyâ malına meyletme. An­cak kimseye el açmayacak kadar malın olsun yeter. Bilmez misin her işin hayırlısı ortasıdır. Dünyâ âhiretin tarlasıdır. Sen bu âleme para ve mal toplamak için gelmedin. İyi ameller yap­mak için geldin. Kimseye el açmayacak ve yetecek kadar mal kazandıktan sonra, vaktini Hak teâlâya ibâdet ederek geçir. Ondan sonra yat ve istirâhat et. Unutma, nefsinin de sende hakkı vardır. Topladığın o mal ve mülk senin değil mîrasçılarının­dır. Senin rızkın, ancak âlemlerin rızk vericisi olan Allahü teâlâ tarafın­dan sana yemen içmen için verilenden ibârettir. Malım mülküm yok deme. Olmadı diye gam çekme. Bu benim mül­kümdür diyene, bir gün ecel gelir. Bu sûrette o malın sâhibi olduğuna dâir iddâsı yalan olur. Bu yalan dünyâ, dâimâ insanlara gaflet gömleği giydirir. Bu fânî mülkü elimizden alır. Kendini ona sâhip sanacak bir ya­lancı müşteri bulur. O da ölür, yerine başkası çıkar. Dünyânın âdeti böyledir. Verir alır, alır verir. Sakın kapına gelen fakirleri boş çevirme. Bir şeyin varsa, gizleyip yok deme. Verdiğin sadakayı da öğünme vâsıtası yapma. Sağ elinin verdiği sadakayı sol elin bilmesin. Cömertlik tâcını giymek istiyorsan, Allahü teâlânın aç ve muhtaç kullarını kollamalısın. Allahü teâlânın huzûrunda makbûl olmak ister­sen, herkes için hayır dile, insanları şefkatle sev. Kim- senin işliyeceği hayra mâni olma. Ne kadar iyilik etsen, yaptıklarını sayma. En küçük hayır ve şer amel defterine yazılır. İhlâsla, içtenlikle ve riyâdan uzak işlediğin bir amelin olsa, Allahü teâlâ onu amel defterine dağlar kadar büyük olarak geçirtir. İyilik ettiğin kimseye yaptığını başa kakıcı olma. İyilik ettiğin kimseden sana minnet beslemesini istersen, yaptığın iyiliğin bir kıymeti kalmaz. Bana iyi desinler diye yapılan iyilikler riyâ eseridir.” Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) he­nüz yedi yaşında iken bir gün Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bil­gilerde mâ­rifet sâhibi olan hocası Abdülmelik Harnutî´yi ziyârete gitti. Ho­cası ona; “Yâ Ahmed! Sana diyeceğim şu şeyleri hâfızanda tut, ezberle ve hiç unutma!” de­yince “Peki efendim.” dedi. Abdülmelik Harnutî bu­yurdu ki: “Başkalarına iltifat edip gezen, hedefine varamaz ve hakîkate kavuşamaz. Şüpheden kurtulamaya­nın, dünyevî düşünenin, nefsî arzu­larının peşinde olanın; felâha, hidâyete ka­vuşması düşünülemez. Bir kimse, kendi kusûrunu, noksanını bilmiyorsa, bütün zamânı da noksan geçer.” Bu kıymetli sözleri hâfızasına nakş etti. Bir yıl bu sözlere göre amel etti. Bir yıl sonunda hocasından yine nasîhat istediğinde bu­yurdu ki: “Hakîkî âlimleri, evliyâyı tanıyamamak çok kötüdür. Tabîbin hasta ol­ması ne fenâ, akıllı kimsenin câhil kalması ne kötüdür.” Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri buyurdular ki: ŞAŞARIM ŞU İNSANA Seyyid Ahmed Rıfâî, yazdığı eserinde, Şu şekilde nasîhat, ediyor bir yerinde: Şu kula şaşarım ki, ölüme inanıyor, Buna rağmen gülüp de, neşelenebiliyor. Şuna da şaşarım ki, inanıyor kadere, Yine de mahzûn olup, boğuluyor kedere. Ve şuna şaşarım ki, Cehennem vardır diyor, Yine de fütursuzca, her günahı işliyor. Şaşarım dünyâ fâni, diyen şu insana ki, Sarılmıştır dünyâya, ayrılmıyacak sanki. Yine başka yerinde, buyurdu: Ey insanlar, Pek çok hayret ettiğim, iki türlü insan var. Birincisi şudur ki, hep oruçtur gündüzün, Gece de sabaha dek, tâattadır büsbütün. Aslâ Hak teâlâya, etmez günah ve isyân, Yine de görürsün ki, hüzünlüdür o insan. Uğraşmasına rağmen, hep âhiret işiyle, Yine ağlar görürsün, onu hep gözyaşıyle. İkincisi şudur ki, yapmaz hiç tâatini, Oyun ve eğlenceyle, geçirir her vaktini. Günahları işler de, sıkılmadan mâlesef, Yine de bu hâline, üzülüp etmez esef. Yaşamasına rağmen, İslâmın hâricinde, Görürsün onu dahî, yine neşe içinde. Başka bir yerinde de, buyurdu: Ey insanlar, Sakın siz ilminize, güvenmeyin ki zinhar, Şeytan, sâhip olduğu, ilminin gurûrundan, Kovulup, helâk oldu, Allah´ın huzûrundan. Bir insan, her bir ilmi, bilse de ince ince, Faydasını göremez, amel eylemeyince. Bel´âm-ı Bâura da, çok ilim sâhibiydi, Öyle ilim sâhibi, dünyâda yok gibiydi. Lâkin kalbi bir mikdâr, meyl edince dünyâya, Dünyâ ve âhirette, oldu rezîl ve rüsvâ. Yine o buyurdu ki: Ediniz ilme gayret Zîrâ ilim hayattır, ölümdür hem cehâlet. Ve lâkin her bir ilim, bir vebâldir kul için, Kurtulunmaz vebâlden, amel eylemeksizin. İnsan, ameli dahi, yapmalı ki ihlâsla, İhlâssız amellerden, bir fayda gelmez aslâ. Yâni bir kul, muhakkak, ilim, amel, ihlâsı, Temin etmelidir ki, budur işin esâsı. Yine o buyurdu ki: Sâlih olan müslüman, Allah´ın takdîrine, boyun eğer her zaman. Mübtelâ olsa dahi, bir derde ve belâya, Yine sabır gösterip, isyân etmez Allah´a. Gâyet iyi bilir ki, kulu azîz ve zelîl, Eden, yalnız Allah´tır; mevkî, makam, mal değil. Resûl´ün sünnetine, tâbi olur o ekser, O, ya hayır konuşur, yâhut da sükût eder. Onun tek endîşesi, son nefes içindir hep, Îmân ile, şehîden, ölmeyi eder talep. Öfkelenmez kat´iyyen, dünyâlık şeyler için, Ve atmaz tek bir adım, iyi düşünmeksizin.. Nefsine hâkim olup, girmez onun emrine, Günah, küçük de olsa, işlemez aslâ yine. Allah´ın rızâsını, almaktır tek gâyesi, Hep bunu temin için, geçer günü gecesi.” Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on ikincisi olan Ali Râmitenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.” Evliyânın büyüklerinden Alvân Hamevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzında şöyle buyurdular: “Ey kardeşim! Bir rehber ara. Bâzı kimselerin o bü­yükler hakkındaki sözlerine değer verme. Bunu bulamazsan, âlim­lerden, Resûlullah efendimizin mübârek hayâtını, Eshâbının, Tâbiîn ve bu büyüklerin yolunda gidenlerin hayatlarını öğren. Onların yürüdüğü yolda yürü. Bu sûretle onların kavuştuklarına kavuşursun. Mezhebinin imâmı olan zâtın yolunda yürü ve ona uy. Zamânımızdaki âlim geçinen bozuk îtikât sâhiplerine aldanma. On­lara uyma ve yaklaşma. Onların meclisinde bulunma. İbn-i Atâ, Hikem isimli eserinde buyurdu ki: “Kendi nefsinden râzı olmayan câhille berâber bulunman, nefsinden râzı olan âlimle berâber olmaktan hayırlıdır, iyidir.” Yine şöyle bu­yurdu: “Hâli ile sana fayda vermeyen kimseyle arkadaş olma. Takvâ ehlinin, ha­ramlar­dan kaçanın kölesi, hizmetçisi ol. Onu sev. Belki, Allahü teâlâ bu vesîle ile seni onların arasına katar. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen bu­yuruyor ki: “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azap korkusu yoktur. Nîmetlere ka­vuşmamak üzüntüsü yoktur. Onlar îmân edip takvâya ermiş olanlardır. Dünyâ hayâtında da âhirette de onlar için müjdeler vardır.” (Yûnus sûresi: 62-64). Hadîs âlimi ve büyük velî Amr bin Kays el-Mülâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) kötülüklerden şiddetle kaçınır, iyilikleri yapmayı teşvik ederdi. “Hayırlı bir iş duyduğun zaman bir defâ da olsa yap!” buyururdu. Tale­belerinin ve se­venlerinin iyi kimselerle arkadaşlık yapmasını ister; “Sapık ve bozuk kimselerle berâber bulunmayın. Zîrâ onun sapıklığı kalbinize sirayet eder.” buyururdu. Ti­cârette ihsân sâhibi idi. Kazancının çoğunu fakirlere ihsân ettiği gibi; “Kim ihti­kâr yapar, yâni insanların temel ihtiyacı olan bir yiyeceği yirmi gece saklayarak karaborsacılık yaparsa, o malın hepsini fakirlere verse dahi keffâretini ödeye­mez.” buyururdu. Haramlar­dan ve şüphelilerden şiddetle kaçınan Amr bin Kays; “Helâl meydanda­dır. Haram meydandadır. Şüpheliler ikisi arasındadır. Kim şüphelileri terk ederse, ırzını ve dînini hakkıyla korumuş olur. Kim şüphelileri yaparsa, her an harama düşebilir. Koruluğun yanında otlayan hayvan da her an koruluğa girebilir. Her sultânın bir koruluğu vardır. Allahü teâlânın koru­luğu ise haramlardır.” hadîs-i şerîfini okurdu. Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Ankaravî İsmâil Rusûhî (rah- metullahi teâlâ aleyh) ömrü boyunca iyiliği emr edip, kötülükten sa­kındır­maktan geri durmadı. Bu hususlardaki nasîhatleri şöyle oldu: Haz­ret-i Ali bu­yurdular ki: “Doğru bildiğini söylemek, susmaktan daha hayır­lıdır. Günahkâr insanlara günah ve haramların kötülüğünü anlatmamak, iyilik değildir.” Kötü bir işi yapanı o işten sakındırmak, ibâdetlerin en fa­zîletlisidir. Bir kimse bilme­yen birine yol gösterse, o da onun irşâdıyla hi­dâyete erse, yol gösteren kişi de, hidâyete kavuşan kimsenin sevâbı ve fazîleti kadar sevap kazanır. Zîrâ Peygam­ber efendimiz; “Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye, kendisine uyanların se­vâbı gibi sevâb verilir. Bununla berâber onların sevâbından da hiçbir şey eksil­mez. Sapıklığa çağıran kimseye de ona uyanların günâhı gibi günah verilir. Bu­nunla be­râber ona uyanların günahlarından hiçbir şey eksilmez.” buyurdu. Dînin direği nasîhattır. Bu sebeple Allahü teâlânın kullarına nasîhat etmeli ve yumu­şak davranmalıdır. Eğer söz tutmazlarsa onlara yumuşaklıkla hakî­kati anlat­maya devâm etmelidir. Zîrâ Peygamber efendimiz; “Ümmetim­den bir tâife, (topluluk) hak üzerine mücâdele etmekte, kıyâmete kadar gâlib olarak devâm edecektir.” buyurmuştur. Nasîhat edince fitne çıkma durumu varsa, bu hayırlı işten vazgeçilir. Nasîhati, kabûl edenlere, dinle­yenlere yapmak gerekir. Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin onuncusu Ârif-i Rivegerî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Peygamber efendimizin sün­net-i seniyyesini çok iyi bilir, onun unutulmaması için nasîhatlerinde üze­rinde durur, târif ederdi. Sünnet-i şerîflerin yaşanması için çok gayret gösterirdi. Her sohbe­tine; “Cenâb-ı Hak bizleri, hepimizi dünyâ ve âhire- tin efendisi ve bütün insanla­rın her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resûlullah efendimize tâbi olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü cenâ- b-ı Hak, O´na tâbi olmayı, O´na uymayı çok sever. O´na uymanın ufak bir zerresi bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün âhiret nîmetlerinden daha üstündür. Hakîkî üstünlük, O´nun sünnet-i seniyyesine tâbi olmak­tır. Ârif-i Rivegerî hazretlerinin bu gayretlerine karşılık cenâb-ı Hak, bü­yük makamlar ihsân etti. Uzun bir ömür yaşadı. Tâbiînin büyüklerinden, velî, hadîs ve fıkıh âlimi Atâ bin Ebû Rebâh (rahmetullahi teâlâ aleyh) Yeğenine şöyle nasîhat etti: “Ey kardeşimin oğlu! Sizden öncekiler, dünyâya ve âhirete faydası olmayan boş sözü sevmezler, Kur´ân-ı kerîmi okumak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını, Resûlünün sünnet-i seniyyesini okuyup, öğrenip, bunlardan ve ihtiyaç hâlinde konuşmaktan başka­sını boş söz ve fuzûlî iş kabûl ederlerdi.” Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle nasîhat ederdi: “Hep iyi- lik yapın. Zîrâ yapılan iyilikler, işlenen kötülükleri yok eder. So­nunda dünyâdan ayrılaca­ğınız için, kendinizi ondan ayrılmış kabûl edi­niz. Bir gün mutlaka tadacağınız için ölümü tatmış gibi olunuz. Bir gün âhiret â- lemine göçüp, oraya yerleşecek­siniz. O halde şimdi kendinizi oraya gidip yerleşmiş tasavvur ediniz. Zâten bü­tün insanların varacağı son durak bu- rasıdır. Her insan yolculuğa çıkacağı zaman mutlaka hazır­lık yapar. Yol- culukta lüzumlu eşyâlarını yanına alır. Sıcağa karşı korun­mak için gölge- liğini, yemek içmek için azığını, soğuğa karşı elbiselerini ve yorganını temin eder, öyle yola çıkar. Sefere, hazırlıklarını yaparak çıkan kimseye gıpta edilir. Hazırlıksız yola çıkan pişman olur. Çünkü, yola çıkıp, gü­neş altında kalınca, gölgelenecek bir şey bulamaz. Güne­şin sıcağı altında nice sıkıntılarla karşılaşır. Susadığı zaman, susuzlu­ğunu gidereceği bir su bulamaz. Soğukla karşılaştığında üzerine alacak bir şeyi yoktur. İşte böyle kimsenin, o sı­kıntılı halde iken, hazırlıksız yola çıktığına ne kadar çok pişman olacağını siz düşünün. Bu sıkıntı dünyâ­dadır. Dünyânın sı- kıntısı geçicidir. İnsan bir gün sı­kıntı ile karşılaşır. Öbür gün, o sıkıntı- dan kurtulabilir. Fakat ya âhiretin devamlı olan daya­nılmaz acı ve ızdı- raplarına yakalanırsak, hâlimiz nice olur Bu bakım­dan insanların en a- kıllısı, sonsuzluk âlemi, gerçek vatan olan, âhiret için iyi ha­zırlanandır. Dehşeti tüyler ürperten kıyâmet gününde, Allahü teâlâ kimi arşının göl- gesi altında gölgelendirirse o kimseyi, o gün güneşin sı­caklığı aslâ ra- hatsız etmez. Oradaki sıkıntılardan kurtulur.” Büyük velîlerden ve tâbiînin meşhurlarından Avn bin Abdullah (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir gün şöyle nasîhat etti: Allahü teâlânın emir ve ya­saklarına uyunuz. Kim bunlara uyarsa, bu onlar için saâdettir. Bunlara uymayan bedbahttır. Öldükten sonra, kendisi yüzünden cezâ ve mükâfât göreceğiniz amellerinizi ıslâh edip düzeltiniz. Sizden öncekiler, âhiret işleriyle uğraşıp, sâdece artan zamanlarını dünyâ işlerine harcarlardı. Siz ise bu gün hep dünyâ işiyle uğraşıyor, za- man kalırsa âhiret işlerini yapıyorsunuz. Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyu­ruyor ki: “Dilini, Allahü teâlânın ismini anmaktan başka işlerle uğraş­maktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesâba çek. İlme ya- pış ve edebi muhâfaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unuttura­cak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri´nin yakınlarından biri seyâhate çıkarken, hu­zûra gelip; “Bana tavsiyede bulunur musunuz ” dedi. O da; “Üç şey ile sana tavsiyede bulunurum: Yolculukta kötü huylunun biri sana arkadaş­lık ederse, onun kötülüğünü kendi güzel ahlâk potana sok da şekillen­dirmeye çalış. Böy­lece işin ve yolculuğun selâmetle netîcelensin. Biri sana iyilikte bulunursa, de­vamlı sûrette Allahü teâlâya şükret. Çünkü o adamın kalbini sana çeviren cenâb-ı Hak´tır. Bir belâ sana dokunacak olursa, o belânın üzerinden kalkması için süratle Allahü teâlâya dön ve netîceyi sabırla bekle. Ümidin kırılmasın, îti­mâdın sarsılmasın. Çünkü gelen belânın altında ne gibi hayırların yattığını o anda idrak edemez­sin.” dedi. Talebesi Ebû Mûsâ´ya şöyle nasîhatta bulundu: “Sana yaşadığın sü­rece ta­mâmen Allahü teâlâya yönelmeni, yüzünü hiçbir vakit O´ndan çe­virmemeni tav­siye ederim. Şüphe yok ki O´na kavuşacak ve O´nun yüce huzûrunda duracak­sın. Ve sen bütün işlediklerinden sorumlu tutulacak­sın. Sakın gâfil olma. Gaflet uykusundan bir an önce kendini kurtar. Hiç kimseyi O´na tercih etme. Sana ge­len belâlara sabret. Allahü teâlânın hükmüne ve kazâsına rızâ göster. Allahü teâlânın verdiğine kanâat et. Allahü teâlâya güven, vâdettiklerinin mutlaka ye­rine geleceğine inan. Hiç ölmeyecek ve hep diri olan Rabbine tevekkül eyle. Her işinde O´nun ina­yetini iste. O´nun emirlerine riâyet et. Hayatta olduğun müddetçe bu de­diklerimi yapmaya çalış. Halkı bırakıp, Hakk´a yönel. İşini O´na ısmarla!..” Tâbiîn tanınmışlarından büyük velî Bekr bin Abdullah Müzenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Din kardeşlerinden bir cefâ gö­rürsen, bil ki bu, yaptığın bir hatâdan dolayıdır. Derhal Allahü teâlâya dön ve tövbe et. Ayrıca, bir sevgi görecek olursan, Allahü teâlâya olan tâatdan ve Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaktan hâsıl olduğunu bil ve şükret. Yine buyurdu ki: “İsâbet edip, doğru konuştuğunda sana bir ecir ve sevap getirmeyen, hatâ ettiğinde de seni günâha götüren bir sözü söy­lemekten sakın. Bu söz, müslüman kardeşine kötü zanda bulunmandır.” Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde bu­yurdular ki: “Dünyâda azîz olmak, âhirette selâmette kalmak isteyen, diline sâhib olsun. Şâhitlik yapmasın, halka imâm olmasın, hiç kimsenin yemeğini yemesin. İki şey kalbe kasvet verir. Çok konuşmak ve çok ye­mektir. “Sizden biri, bir eser yazacak olursa, daha çok mânâ bakımından doğrulu­ğuna dikkat etsin.” Bişr-i Hâfî hazretleri yerinde ve az konuşurdu. Talebelerine ve se­venlerine buyurdu ki: “Sahîfelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gön­derse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyle­yenin hâli ne olur ” Bişr-i Hâfî hazretlerinin hastalığı sırasında talebelerinden birisi onu ziyârete gitti. Bişr-i Hâfî´ye; “Bana nasîhat et.” dedi. Bişr-i Hâfî buyurdu ki: “Bir karınca vardı. Yazın tâneleri toplar, kışın yerdi. Bir gün topladığı tâneyi yemek üzere ağzına aldı. Tam bu sırada gelen bir kuş onun ağ­zındaki tâneyi kaptı. Karınca topladığı şeyi yiyemedi ve emeline kavu­şamadı. Dünyâda insanlar da böyledir. Mal ve servet toplarlar. Onları ya başkaları alıp tüketir veya ölüm kuşu gelip o kimseyi alır da dünyâdaki emeline kavuşamaz. Hal böyle olunca, dünyâya gö­nül vermemeli, âhiret için hazırlanmalıdır.” Büyük velîlerden Bişr bin Mansûr es-Süleymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, birisi gelip; “Bana nasîhat ediniz.” dedi. Bunun üze­ri- ne ona; “Az­râil aleyhisselâm ve yardımcıları seni bekliyorlar.” buyurdu. Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-İ Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) başkalarından bir şey istemeyi talebelerine yasak ederek; “Başkasına el açıp bir şey isteyen, bizim talebemiz değildir. Ona dün­yâda da âhirette de şefâat etmeyiz ve ondan uzak dururuz. Biz, talebele­rimize dâimâ vermeyi, ihsân ve ik­râmlarda bulunmayı, herkese karşı te­vâzu üzere bulunmayı, tatlı sözlü, güler yüzlü olmayı tavsiye ediyoruz. El açıp istemek bizim yolumuzda yoktur.” buyu­rurdu. Bir gün, Mevlânâ hazretlerinin huzûruna birbirlerine dargın iki kişi ge­tirdi­ler. Onlara barışmalarını söyledi sonra da; “Allahü teâlâ, bâzı insan­ları su gibi latîf, mütevâzî, dâimâ aşağıya akıcı ve yumuşak huylu, bâzı­larını da toprak, taş gibi sert mizaçlı yarattı. Su, toprağa karışır, meyvele­rin büyümesini, canlıların içerek hayatlarının devâm etmesini sağlar. O sulardan rûhlara ve bedenlere gıdâ temin edilip, menfaat sağlanır. Su toprağa gitmezse, topraktan ve sudan lâyı­kıyla istifâde edilmez. Ey Nûreddîn! Bu arkadaşın toprak hükmünde olup, ye­rinden kalkmaz ve ba­rışmaz ise, sen su gibi tevâzu üzere olup, anlaş. Herkes bi­lir ki, iki küs olan kimseden hangisi öbüründen önce davranırsa, Cennet´e öte­kinden önce girecektir. Daha çok sevap kazanacaktır. Dolayısıyla, bu barıştan her ikiniz de istifâde etmiş olacaksınız.” buyurdu. Bunu dinleyen iki küs kimse, daha çok sevap kazanmak gayretiyle hemen barıştılar. Mevlânâ hazretleri; Buyurdular ki; Gururlu olmayınız, nefsinizle mü­câdele, riyâzet ediniz. Peygamberimiz hep riyâzet çekmiş, zenginlik is­tememiş, arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yememiştir.” “Hakîkî bir âlime, rehbere teslim olmalıdır.” Hindistan´da yetişen çeştiyye yolunun büyük velîlerinden Nasîruddîn Mahmûd Çırağ-ı Dehli (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini bir çiftçi zi­yârete gelmişti. Onun bu ziyâretinden çok memnun olan Nasîruddîn Çı­rağ; “Çiftçilik saygı değer bir meslektir ve pekçok Allah adamı bu mes­lekle hayâtını kazan­maktadır.” dedikten sonra şöyle nasîhatta bulundu: “Tarlayı sürerken, kalple ve dille Allahü teâlâyı hatırla. Bu senin tohum­dan iyi hasat almanı sağlayacaktır. İyi niyet olmadan, hiç bir işe başla­mamalıdır. Eğer bir kimse, başkaları namaz kılıyor diye, namaz kılarsa, kulların beğenmesi için kılınan namazı Allahü teâlâ kabûl etmez.” Dehli´deki Cahri pazarına tâyin olan müfettiş, Nasîruddîn Mahmûd´un tale­besiydi. Vazîfeye başlamasından sonra hocası; “Senin bir seyyid ol­man sebe­biyle, özellikle Peygamber efendimize uyman ve o yolda bu­lunman uygundur. Peygamber efendimiz ve Allahü teâlâ tarafından ya­sak edilenlerden kaçınmalı­sın. Alış-verişte yalan söylememelisin. Eğer bir malı 5 dînara satın almışsan, satarken müşteriye 6 dînara satın aldım diye söylememelisin. Böyle şeylerle ra­hata erişilmez. Doğruluk hiç zarar vermez. Az bir kâra rızâ gösteren kimsenin zenginliği artar. O da nasıl arttığına şaşıp kalır.” buyurdu. Basra´da yetişen evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah el-Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Minnet sâhibinin ihtiyâcını gör­mek, dostluğun anahtarıdır.” “Kişinin aklı, hilmi ve yumuşaklığı, cömertliği, ayıplarını örter. Her hâ­linde doğru olması, onu kuvvetli kılar.” “Allahü teâlânın emrettiği şeylere uy. Kim Allahü teâlânın emirlerine uyarsa, sağlam bir kale içinde hıfz olunmuş korunmuş olur.” “Allahü teâlâ bir kimseye iyilik ile muâmele ederse, ondan kerâmetler zuhûr eder.” “Kalpten riyâ hastalığı, ihlâs; yalan hastalığı ise, doğruluk nûru ile gi­derilip tedâvî olunur. Kim nefsinin arzu ve isteklerine muhâlefet eder karşı çıkarsa, Allahü teâlâ onu, ünsiyet, dostluk ve muhabbet makâmına kavuşturur.” Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Ab­dullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İhtiyâcın olmadıkça, kimseden bir şey isteme. Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah el-Mukrî hazretlerine, hoca­ların­dan Abdullah Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle nasihat etmiş­tir: “Sana üç şey tavsiye ederim. Biri tam bir gayret ve itâatla farzları ye­rine getir. Bu hususta hırslı ol. İkincisi, müslüman cemâatine, toplulu­ğuna hürmet, üçüncüsü ise ken­dini ve hatırına gelen dağınık düşüncele­rini iyi bilmemektir.” Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah-ı Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) İnsanlara söylediği şiirleriyle de nasihat ederdi. Bir beytinin mâ­nâsı şöy­ledir: İnsanlarla arkadaşlık yaptığın zaman her arkadaş için, sanki kölesi olan bir genç ol. Susuzluktan ciğeri yanan her arkadaş için tatlı ve serin suyun tadı gibi ol.” Büyük velîlerden Ebû Ali Sekafî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle- rinden bir talebesi nasîhat istedi. Ona; “Doğru söz, doğru ve samîmi a-mel, doğru ve samîmi sevgi ve emânete sadâkatten ayrılma.” buyurdu. Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bu­yurdular ki: “Allahü teâlâ ile kendi aranda doğruluğu, halkla kendi aranda da yumuşaklığı sağla.” Ziyâretine gelen birisi huzûrundan ayrılırken; “Bana ne tavsiye eder­siniz ” deyince; “Dünyâ ve âhiretin hayrını, halvette ve kıllette (yalnız­lıkta ve azlıkta) buldum. Şerrini ise, halk arasına karışıp halkla berâber olmakta buldum.” de­miştir. Kelâm, fıkıh, tefsîr, hadîs âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Ebû Hamza Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) çok sevdiği talebelerin­den birine nasîhat ederek buyurdu ki: “Allahü teâlâ sana hayır yolların­dan birini açarsa, sen o yolda gayretle devâm et. Ama o nîmeti sana ih­sân edeni ve o nîmete ka­vuşmana vesîle olanları da unutma. O nîmete kavuştuğun için büyüklenme. Se­nin yapacağın şey, buna kavuşturana şükretmendir. Eğer şükretmezsen, o nîmet, elinden alınır. İhsân edeni üzmüş olursun. Eğer şükredersen, sana daha hayırlı yollar, daha güzel nîmetler ihsân edilir. Nitekim Allahü teâlâ, İbrâhim sûresi 7. âyetinde meâlen; “Eğer şükrederseniz elbette size nîmetimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun, gerçekten azâbım çok şiddetlidir.” buyu­ruyor. Nasîhat isteyen birisine de buyurdu ki: “Nefsin, senden selâmet bu­lursa, onun hakkını vermiş olursun. Halk selâmette kalırsa onların hakla­rını ödemiş olursun. Yâni haklar iki türlüdür. Biri nefsinin üzerindeki hakkı, ikincisi halkın üzerindeki hakkıdır. Nefsini günahtan men eder ve âhiretteki selâmetini taleb edersen, hakkını îfâ etmiş olursun. Halk senin kötülüğünden emin olur, sen de onlar için kötülük istemezsen, haklarını edâ etmiş olursun. Kötülüğünün sana da halka da zarar vermemesi için çalış. İşte bunun için Hakk´ın hakkını ödemek ile meşgul ol. En iyi bilen Allahü teâlâdır. Derin âlim ve büyük velî Ebû Hamza Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hezretlerine bir kimse gelerek; “Bana nasîhat et.” dedi. Ona; “Ö- nündeki sefer için azık hazırla.” buyurdular. Büyük velîlerden Ebû Osman Hîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Arzu ve isteklerinin peşinde koştuğun müddetçe zindanda gibi­sin. İşi, Allahü teâlâya havâle edersen, râhata ve selâmete erersin.” Hocası Ebû Hafs vefât edeceği sırada, bir nasîhatta bulununuz da bize yâdi­gâr kalsın demişti. Bunun üzerine; “İşlenen kusur ve hatâlara bütün kalbinizle kırgın ve üzgün olunuz. Bu söz size nasîhatim olsun.” buyurmuştur. Büyük velîlerden Ebû Saîd bin el-Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sev­diklerine nasîhat olarak: “Allahü teâlâ, nîmeti mârifete ihsânı ibâdete, rahmetini tövbeye, tövbeyi de günahların affına sebep kıldı.” buyurdular. Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri´ni, babası Ebü´l-Kâsım Bişr´in soh­betlerine giderken ya­nında götürürdü. Bir gün Ebü´l-Kâsım Bişr; “Ey Ebû Saîd! Tamâ ve dünyâya düşkünlükten kurtulmaya gayret et. Çünkü in­sanda tamâ varken, ihlâs yâni herşeyi Allah için yapma arzusu bulun­maz. bu- yurdu. Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allahü teâlâyı anmaktan alı koyan her şey hayırsızdır. Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, O´ndan başkasına meyletmeyin.” Evliyânın önde gelenlerinden Ebü´l-Fadl Ahmedî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün sohbet ederken; “Allahü teâlânın kulları olunuz. Nefsinizin, al­tınlarınızın, paralarınızın kulu olmaktan sakının. Sizler nefisleriniz için değil, ancak Allahü teâlâ için yaratıldınız. O halde O´ndan kaçmayın.” buyurdu. Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâdan zenginlik is­tiyorsanız, kendinizi hırs ve kıskançlıktan koruyun.” Yine buyurdular ki: “Düşman ne kadar emîn ve incitmesiz görünse de, ısır­masından kendini emîn tutma!” Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) sev­diklerine bir gün; “Pişman olmadan önce tefekkür edip amel işleyiniz. Dünyâya aldanmayınız. Çünkü, dünyâda sağlam ve sıhhatli olan, has­talanır. Yeni olan eskir. Nîmetleri yok olur. Gençler ihtiyarlar.” buyurdu. Birisi; “Ey Fudayl! Bana nasihat et.” dedi. Ona dönüp; “Sen kendi nefsine nasihat edici ol. Kendine muhakkak lâzım olan şeyleri sağ iken görüp yapmaya gayret et. İnsanları kendine tavsiye ve nasihat edici ey­leme. Kendin dünyâda gâ­fil ve durgun olup da, öldükten sonra senin için, iyilik ve sevap yapacaklarını ve senin için çalışacaklarını sanma. Zîrâ sen, dünyâdayken kendine, âhiretin için lâzım olacak işlere can çıkarca­sına, çok gayret göstermediğin halde, başkaları­nın senin için iyilik yapa­caklarına, sevap işleyeceklerine nasıl inanabiliyor­sun !” buyurdu. Birisi yine kendisinden nasihat istemişti. Ona; “Baban sağ mı!” diye sordu. O da; “Vefât etti.” dedi. Bunun üzerine Fudayl hazretleri; “Evlâ­dım! Haydi beni terk et. İyi bil ki babasının vefâtından sonra başkalarının nasihatlarına muhtaç birine hiç bir nasihat fayda vermez.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Hakka boyun eğ, hakkı tâkib et, kim söylerse söy­lesin hakkı kabûl et.” Seydişehir´de yaşayan büyük velîlerden Hacı Abdullah Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) talebelerine sık sık şöyle buyururdu: “Başkala­rını hi­mâye edin, kendinizi beğenip kibirli olmayın.” “Kalp uyanıklığı ile ibâdet etmeyen kimse ile Allahü teâlâ arasında mâni vardır.” “Yapılan ibâdetleri muhâfaza edip, âhirete götürmek, ibâdetlerden hâsıl olan amellerin muhâfaza meyvesi olan mânevî zevki kazanmaktan güçtür.” İstanbul´u, Fâtih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük velî Hacı Bayram-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebelerine nasîhatlerinden bâzıları şunlardır: “İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.” “Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi da­raltır, yanıltır.” “Allahü teâlâya isyân yolunda, hiçbir kimseye yardım etmeyiniz.” “Küçük çocukları seviniz, başlarını okşayınız. Onları sevindiriniz ki, Pey­gamber efendimizin emrini yerine getirmiş olasınız.” “Çarşıda ve câmi avlusunda bir şey yemeyiniz. Yol ortasında durma­yınız. Ticâret erbâbının dükkânlarında uzun müddet oturmayınız.” “Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.” “Helâlinden kazanıp, ondan fakırlere cömertçe veriniz.” “Ölümü çok hatırlayınız. Ölüm gelmeden hesâbınızı yapınız. Tövbe ediniz ki, affa kavuşasınız.” “Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak isti­yorsa­nız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.” “Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. E- mânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir.” “Âlim ve velîlerin kabirlerini ziyâret ediniz. Zîrâ o büyükler, kendilerini zi­yâret edenlere şefâat ederler.” Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Hâşimî Emîr Osman (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin şiir şeklinde söylediği nasihat dolu sözle- rinden bâzıları ise şu şekildedir: Âkıl isen rızk için gerdûn-ı dûna eğme ser, Âsyâb-âsâ yürü var ekmeğin taştan çıkar. “Aklı başında bir insan isen, bir lokma ekmek için alçak dünyaya baş eğip muhtac olma. Git, değirmen gibi, sen de ekmeğini taştan çıkar. Al­nının teriyle kazan ve kimseye minnet etme!” Yûsuf dahî olsan düşürürler seni çâha, Ebnâ-yı zamânın işi ihvâna cefâdır. . “Zamânımızın insanlarının işi gücü dâimâ halka, yakınlarına ve kar­deşlerine kötülük ve eziyet çektirmekten ibârettir. Hattâ kusursuz ve en iyi kalbli bir insan bile olsan seni de hazret-i Yûsuf gibi kuyuya atmaya kalkışırlar.” Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Hüsâmeddîn Mültânî haz­retleri, hocası Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerin­den icâzet ve hilâfet almakla şereflendiği zaman, hocasından nasîhat etmesini istedi. O da üç defâ; “Dünyâyı terk, dünyâyı terk, dün­yâyı terk.” buyurdu. Sonra da; “Kırda bir yere gidip orada yalnız kalmayı tercih etme! Şehirde insanlar ara­sında bulun ki, senden istifâde etsinler ve insanlardan bir şey bekleme.” dedi. Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Nefsini tanımayan, âriflerin meclisinde bulunsun. Hikmet nûru ile aydınlan­mak isteyen ise, ilim ve hikmet sâhiplerinin meclisinde bulun­sun.” Tâbiînden, meşhur hadîs âlimi ve veli İbn-i Muhayrız (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Hayırlı şeyler gördüğünüz zaman Allahü teâ- lâya hamd ediniz. Bir münker gördüğünüz zaman hemen hiç vakit kay- betmeden Allahü teâlâdan bu belânın ümmet-i Muhammed´den kaldı­rıl- masını isteyiniz.” Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, “Bana nasîhat et.” diyen birisine buyurdular ki: “İlim ile meşgûl ol. Bütün müslümanlara hürmet et. Günlerini boş geçirme. İnsanların arasında ga- rib ol. İlim ve müslümanlara hürmet ile meşgûl olman, Allahü teâlânın e- mirlerinden sana bir hissedir.” Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İsmâil Hakkı Bursevî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Bursa´ya gittikten bir süre sonra hocası tara­fından Üsküp şehrine gönderildi. Burada insanlara vâz ve nasîhatta bu­lunmaya başladı. Bu sırada ho­casının şu mektubu ile talebe yetiştirmeye başladı: “Oğlum Şeyh İsmâil Efendi! Aklen ve dînen, güzel ve beğenilmiş olan şeyleri yapmalarını halka söyle. Kötü ve beğenilmeyen şeyleri yap­mak- tan onları men et. Kalem sûresinin kırk seki­zinci âyetinde yer alan hitâba hazır ol. Sabırlı ol, şükür edici ol. Gecelerinde ibâdet et. Gündüz­leri oruç tut. Muttakî ol. Kötü zanna sebep olacak, töhmet al­tında bıraka­cak yer- lerden sakın. Şâyet böyle yerlere dâvet olsan bile gitme. Na­sıl olursa ol- sun halkı ilme ve amele dâvet eyle. Onları îtikâdî ve amelî yön­den terbi- ye eyle. Yanında bulundukları ve bulunmadıkları zaman onlar hakkında iyi konuş. Ne şekilde olursa olsun kendi varlığını ortaya koyma.” On se- ne Üsküp´de kalan İsmâil Hakkı Efendi, H.1096 senesinde yine hocası- nın emriyle Tekfur Dağı yoluyla Bursa´ya gitti. Anadolu´da yaşayan evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden İbrâhim Hakkı Erzurûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, kızı Hanîfe Hâ- tuna nasihat olarak yazdığı bir şiir şöyledir: EY CÂN Gönülden çün dile vardır yol ey cân, Mülâyim söyle, şîrîn söz bul ey cân, Acı söz deme, hilm ile dol ey cân, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Namazlarını vaktinde edâ et, Hem ehlinin her sözün tut, devlete yet, Ne yol kim gösterirse ol yola git, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Büyüğünle her işte meşveret kıl, Ki aklına uyan pişmân olur bil, Sözün tut görme sen, bir işi müşkil, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Büyüğündür azîz ana niyât et, Sakın nâz etme hizmetli firâz et, Sözün az et hemîşe ketm-i râz et, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Sakın nâmahreme, sen de ba´îd ol, Hemen ehlin safâsiyle sa´îd ol, Murâdın terk edip söz tut reşîd ol, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Dilin hıfz eyle, gıybet etme ey yâr, Ve yıkma bir gönül bir sözle zinhâr, Sen etme sırr-ı nâsı nâsa izhâr, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Güzel sözlerle tatyîb-i kulûb et, Sükût u samt ile setr-i uyûb et, Yeterse kudretin keşf-i kürûb et, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Kula hizmetdir Allah´a ibâdet, Kusûrun afvdır hakka riâyet, Hudâ´nın lütfudur sabr u kanâat, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Seni Allah lütfundan yaratmış, Sana lütfuyla Cennet´te yer etmiş, Dahı dünyâda halka server etmiş, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Güzel Allah senden râzı olsun, Güleç yüzün görenler zevki bulsun, Sözünden her gönül lezzetle dolsun, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Çün Allah´ı seversin bil ki ol hem, Seni sevmiştir ey cân senden erham, Sen ey mahbûb-ı Hak ol şâd u hurrem, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Sakın bir kimseyi incitme, sövme, Ve sen bir kimseden incinme, dövme Dahî sen kendini sohbetde övme, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Hanîfe Hanımın atası Hakkı, Der ey kızım hemen Kur´ânı oku, Seninle bile bil her hâlde Hakk´ı, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey cân. Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka´b-ül-Ahbâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kim, âhiret şerefine kavuşmak is­terse, Allahü teâlânın büyüklüğünü ve kudretini tefekkür etsin (düşün­sün). Böyle yaparsa âlim olur. Günlük rızkına râzı olursa başkasına ihti­yaç duymaz. Hatâlarını hatırlayıp, düşündüğü zaman, çok ağlasın, Ce­hennem denizlerini söndürür.” Edirne velîlerinden ve Rufâî tarîkatı büyüklerinden Kabûlî Mustafa Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisinden nasihat isteyenlere; “Dostlar! Her şey Rabbin sevgisinden var oldu. O vara hizmet, O büyük yâre hizmettir.” buyur­dular. Yine buyurdular ki: “Kim olursa olsun, eliniz, ayağınız tutarken, gü­cünüzle hayra hizmet edin. Gücünüz yoksa, güler yüz ve tatlı dille gönül alıcı olun. Onu da yapamazsanız kalbinizden iyilik dileyin. Rabbin sev­diklerine hizmet, Allahü teâlâya ibâdettir.” Medîne-i münevverede yaşayan âlim ve velîlerden İmâm-ı Mâlik bin Enes (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendisinden nasîhat isteyen zekî ve an­layışlı bir kim­seye; “Allahü teâlâdan kork. Allahü teâlânın sana lutfettiği nûru günâh işlemek sûretiyle söndürme.” buyurdular. Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: “Suâlsiz ve karşılıksız vermeğe çalış.” Yine buyurdular ki: “Dilini (başkalarını) kötülemek ve aşağılamaktan koru­duğun gibi, medh etmekten de koru.” “Dişi hayvana bile bakmaktan sakınınız.” Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî Mekhûl eş-Şâmî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birisi geldi. Yâ Ebâ Abdullah! Size düşen kendinizi korumaktır. Siz hidâyette olunca, dalâlet üzere olanlar size za­rar veremez. âyet-i kerîmesinin tefsîrini yapar mısınız deyince; Nasîhat eden korktuğu, nasîhatı dinleyen de kabûl etmediği zaman, se- nin vazîfen ken­dini muhâfaza etmektir. O zaman, dalâlette olan kimse sana zarar veremez. dedi. İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Merkez Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışır görse, yanına varır ve; “Îmânı bilir misin Namazın farzları hakkında mâlûmâtın var mı ” der, bil­miyorsa anlatır. “Mü´min ile kâfiri ayıran fark, namazdır” hadîs-i şerîfini nakle­derdi. Hayvanlara merhamet edilmesini, götürebile­cekleri kadar yük yüklenme­sini, aç bırakılmamalarını da tenbih ederdi. İşe başlarken; “Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocukla­rı- ma helâlinden rızk kazanmak için çalışı­yorum.” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevap verileceğini ve günahlarının affo­luna- cağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tânesinin boşa git­meyeceğini, hepsi- nin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu vermenin farz oldu­ğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasîhatler eder- di. İstanbul´da yetişen âlim ve velîlerden Muhammed Murâd Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Dünyada ve ahirette selâmeti isteyen kimse önce bedenini sıhhatli tutup, ihtiyacından fazla şeyleri ka­zanmak için haddi aşmamalıdır. Kendine her ne muamele yapılırsa baş­kasına da o muame­leyi yapmalıdır. Bu nasihatı kabul eden kimse dünya ve ahirette selamet bulur.” Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden bir kimse nasî­hat istedi. Dünyâ ve âhirette padişah olmanı tavsiye ederim. bu­yurdu. Adam; Bu nasıl olur diye sorunca; Dünyâda zâhid olmakla, yâni kimseye tamah etmez, herkesi muhtâc görürsün. İşte o zaman sen dünyâyı istemediğin için, zengin, ihtiyaçsız ve padişahsın. Böyle olan dünyâ ve âhiret padişahı olur. bu­yurdular. Evliyânın büyüklerinden Muhammed Zuğdân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Ey kişi, evliyânın sohbetinde bulun. Eğer onların sana hiç fay­dası yok ise de, kıyâmet gününde senin ellerinden tutarlar. Kendilerine arkadaş olanların, dünyâda da musîbet yükünü yüklenirler. Üzüntü ve hüzünlerini payla­şırlar. Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsana verilen şeyler içerisinde akıldan daha kıy­metlisi yoktur . Verâ (şüpheli şeyleri terketmek), yalnız kendini bu hâle ehil kılanlara (farzları yapıp, haramlardan sakınan ve Allahü teâ- lânın rızâsını iste­yenlere) gelir. Dâimâ şerefli olmalısın. İn­sanlara ihtiyaç arzetmedikçe şerefini ve iyiliğini muhafaza etmiş olursun. Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalb kır­mak, Allahü teâlânın lütfunu incitmektir. Neye uğrarsa uğrasın, sâlih kim- se, aslâ kim­seye kötü söylememeli ve lânet etmemelidir. İnsanların ka- bahatlerini açıkla­mamalıdır.” “Komşunuz borç isterse verin. Başka şeye ihtiyaç duyarsa, verin. Hastalık ve felâkete uğradığında, sizin güler yüzünüze ihtiyâcı var ise ona güleryüz gös­terin. Vefât edince, cenâzesine katılın ve kurtulması için duâ edin.” Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker, Nizâmeddîn Evliyâ´ya Dehli´ye giderken; “Borçlanmak zorunda kalırsan, onu hemen öde. Bir de dâimâ düşmanla­rını memnun etmeye çalış.” diyerek; iki mühim ve değerli tavsiyede bu­lundu. Nizâmeddîn Evliyâ, hocasının bu sözlerine hayâtı boyunca uydu ve her işinde muvaffak oldu. Tâbiîn devrinde Kûfe de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir arkadaşına yazdığı bir mektu­bunda şöyle diyordu: Ey kardeşim! Kendine nasihat eden yine kendin olsun. Bir noksanın olduğu zaman, kardeşlerinin seni uyarmalarını bek­leme! Bu güzel haslet, artık kendisine vedâ edilen bir şey oldu. Vesse­lâm. Hindistan ın büyük velîlerinden Şeyh Rükneddîn Ebü l-Feth (rah- metullahi teâlâ aleyh) talebelerinden birine yazdığı mektubunda şöyle bu­yurdular: Bir gün Emîr-ül-Müminîn hazret-i Ali; Ben hiç kim­seye aslâ iyilik ve kötülük etmedim buyurdu. Oradakiler bu söze hayret ettiler ve; Ey Emîr-ül-müminîn, belki sizden hiç kimseye karşı bir kötülük meydana gelmiş değil, ama iyilik için ne buyurursunuz dediler. Bu­yurdu ki: Alla- hü teâlâ, Câsiye sû­resi 15. âyetinde meâlen; Sâlih (iyi) amel eden ken- dine, kötülük eden de ken­dine etmiş olur buyurdu. O hâlde benden meydana gelen her iyilik ve kötülük, aslında benim içindir ve banadır, başkasına değil. Bu sebebledir ki büyükler; Bu, kişinin iyiliği için yeter demişlerdir. Beyt: Mâdem bildin her şeyin faydası kendindedir, O hâlde hep iyilik etmek daha iyidir. Akıllı olana, dünyâ ve âhiret işlerinde bu kadar nasîhat yeter. Bağdât velîlerinden Rüveym bin Ahmed (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Allahü teâlâ rızâsını tâatte, gazabını mâsiyette (O´na isyân et­mede) saklamıştır.” “Allahü teâlâdan râzı olmak demek, O´ndan gelen bütün belâ ve elemlerden zevk almaktır.” “Allahü teâlâ, söz ve amel kuvvetini verdikten sonra, senden ko­nuşma kuv­vetini alsa, ameli bıraksa hiç üzülme! Çünkü bu senin için bir nîmettir. Zîrâ ko­nuşmada âfet ve ziyan çok olur. Maksat, Allahü teâlânın istediği iş ve ibâdetleri yapmaktır. Eğer ameli alıp, sende konuşmayı bı­rakırsa, bağırarak ağla ki, senin için büyük bir musîbettir. Eğer ikisini bir­den alırsa; senin için derd, kötülük ve büyük bir yaradır.” Tâbiîn devrinde Kûfe´de yetişen müctehid imamların büyüklerinden Saîd bin Cübeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Vâz ve nasi- hatı, her ba­kımdan kusursuz olan kimselerin yapması lâzım gelirse, kim- senin birşey anlat­maması icabederdi”. Kimsenin yüzüne karşı kusu­runu söylemez, nasihatı umûmî yapardı. Tâbiînin büyük âlim ve evliyâsından Seleme bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ey oğul, Allahü teâlâdan korkmayan, ayıbdan sakınma­yan, ihtiyarlığında sâlih amel işlemeyen kimseye uyma.” Yine buyurdular ki: “Allahü teâlânın rızâsı için bir kimseyi seviyorsan, dünyâlık konusunda, onunla münâsebetlerini (ilişkini) azalt.” “Rabbinin devamlı üzerine nîmetler gönderdiğini görüp duruyorken, hâlâ niçin O´na isyân eder, yasaklarından kaçınmazsın.” Anadolu velîlerinden Seyyid Ahmed-i Kebîr er-Rufâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hocalarından Abdülmelik Harnûtî ona şöyle va­siyet etmiş­tir: “Ey Ahmed! Başkalarına iltifât edip gezen, hedefine vara­maz ve hakîkate kavuşamaz. Şüphelerden kurtulmayanın, dünyâ düşün­celerinin ve nefsinin ar­zuları peşinde olanın, felâha, kurtuluşa kavuşması düşünülemez. Bir kimse kendi kusûrunu ve noksanını bilmiyorsa, onun bütün zamânı da noksan geçer.” Hocasının bu nasîhatlerine iyice sarıldı. Başka bir nasîhatında da; “Hakîkî âlimleri, evliyâyı tanıyamamak çok kö- tü bir haldir. Tabîbin hasta olması ne ka­dar fenâ! Akıllı kimsenin câhil kalması ne kötüdür!” demiştir. Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: UYKU GİRMEZ GÖZÜME Sırrî-yi Sekatî nin, hastalığı ânında, Cüneyd-i Bağdâdî de, bulunurdu yanında, Son hastalığı idi, Sırrî-yi Sekatî nin, Ağlamaya başladı, Cüneyd de bunun için. Onun firak ateşi, hüzün kattı hüznüne, Damladı göz yaşları, üstâdının yüzüne. Kendini toparlayıp, dedi ki: Ey üstâdım, Nasîhat buyurun ki, ona var ihtiyâcım. Buyurdu: Kötülerle, oturup etme sohbet, İyilerle beraber, bulunmaya gayret et! Güçlü insan olarak, bilirim ki ben şunu, Nefsine hâkim olup, yapmaz bir arzûsunu. Bir kimse ki nefsini, etmemiştir terbiye, Onun, hiç bir sözünden, fayda gelmez gayriye. Allah´tan çok korkanın, şudur ki alâmeti, Uyku girmez gözüne, düşünür âhireti. Yemek ile içmekten, kesilmiştir o hattâ, Yürüyen ölü gibi, bulunur bu hayatta. Mahcûb ve edeblidir, önündedir başı hep, Âhirete mâildir, dünyâyı etmez talep, Bir müslüman, kendine, bir şeyi eylese arz, Peki der, kabûl eder, aslâ etmez îtirâz. Öyle çok sarmıştır ki, onu Allah korkusu Bu korkuyla gözüne, girmez gece uykusu. Rahatını kaçıran, bu korkudur tek sebep, Hâlim ne olacak diye, göz yaşları döker hep. Buyurdu ki: Ey gençler, aman dikkat ediniz, Tükenir bir gün elbet, sizin de gençliğiniz. Bizim gibi tâkattan, düşmeden henüz daha, Gençliği fırsat bilip, kulluk edin Allah´a. Çünkü gencin yaptığı, ibâdetin sevâbı, Öyle çok fazladır ki, olmaz haddi hesâbı İhtiyarlık gelince, azalır güç ve kuvvet, Fazla sevap alamaz, yapsa da çok ibâdet. Buyurdu: Ey insanlar, şudur ki ahmak insan, Kendi yaratanına, durmadan eder isyân. Yine de hiç görmeyip, kendinin günahını, Araştırır durmadan, başkasının aybını. Kendi her gün işler de, türlü çeşit kabâhat, Lâkin hiç esef etmez, dolaşır gâyet rahat. Yine de kendisini, namzet görür Cennet´e, Bilmez ki bu hâl onu, sürükler felâkete. Buyurdu: Şu kimsedir, ahlâkı iyi olan, Etrâfında olanlar, zarar görmez hiç ondan. Kendini kötü bilip, iyi bilir gayriyi, Hep edepli bulunur, incitmez hiç kimseyi. Çok sıkıntı gelse de, insanlardan nefsine, Yüzünü ekşitmeden, göğüs gerer hepsine. Kötülük yapana da, o yine ihsân eder, Zîrâ onun içinde, kemlikten yoktur eser. O hep güler yüzlüdür, suratı asılmaz hiç, Onu gören kimseyi, kaplar bir neşe, sevinç. Her kişi, rahatlıkla, girer onun yanına, Zîrâ gelmez bir zarar, ondan bir yâranına. Sevdiğin kullarının, hürmetine İlâhî, İhsân et, iyi huylu, olalım bizler dahî. Büyük velîlerden Şâh Şücâ Kirmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdu­lar ki: Tövbe etmiş olmak için dünyâyı, murâda ermek için de nef­sinin arzu ve isteklerini terk et. Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyânette bulunmaktan uzak du­runuz. Hindistan evliyâsının tanınmışlarından Şeyh Nûreddîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Cömertlikte güneş gibi, tevâzuda su gibi, ta­hammülde de toprak gibi ol. Halkın cefâsına katlan.” Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) az konuşurdu. Bu hususta; “Ey Âdemoğlu! Sen sustuğun müddetçe selâ­mettesin. Konuştuğun zaman sakınmaya (düşünüp, ölçülü ve dikkatli konuş­maya) yapış” buyurmuştur. Bir bayram günü eğlenen bir kalabalığa bakar ve oğlu Ubeydullah´a; “Eskimeye mahkûm bir elbise ve bir müddet sonra böcekle­rin yiyeceği et olan şu insanları görüyor mu­sun ” buyurarak kabre girecek bir insanın gaflet içinde eğlenip oynama­sına olan hayretini bildirmiştir. Allahü teâlânın müminlere ayrıca bir îmân kuvveti verdiğini bildirmiş ve; “Allahü teâlâ müminin kalbine bir kuvvet vermiştir ki, bu kuvveti âzâlarına vermemiştir. Şu ihtiyarı görüyor musu­nuz İhtiyar hâliyle geceleri nasıl ibâdet ediyor, gündüz­leri oruç tutuyor. Gençler ise bunu yapmaktan âcizdirler” buyurmuşlardır. Din ilimleriyle uğraşanların, ilimlerini dünyâ kazancına vesile kılmala­rını istemezdi. Herkese bunu anlatırdı. Bu hususta: Sizden biriniz Kur´ân-ı kerîm okumayı öğrenir ve ilim tahsil eder. Bu ilimleri öğrenir ve dünyâyı kalbine yer­leştirir, dünyâya koşar. Dünyâyı (taç gibi) başına geçirir. Bunu görenler: “Bu kimse bizden daha âlim. Eğer dünyâyı istemekte bir fayda görmeseydi böyle yapmazdı” derler, sonra dünyâya rağbet ederler, onu toplamaya başlarlar. Buna sebep olan ilim sâhipleri meâlen şu âyet-i ke­rîmede bildirilenlerden olurlar: “Kıyâmet günü kendi günahlarını tamâ­men yüklendikten başka, saptırdıkları in­sanların günâhlarından bir kıs­mını da yükleneceklerdir” (Nahl sûresi: 25). Şumeyt bin Aclân hazretleri; dünyâda Allahü teâlânın ihsân etmiş ol­duğu nîmetlere şükür etmeyi ve onların kıymetini bilmeyi tavsiye buyurur ve; “Has­talık gelmeden sıhhatin, meşgûliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden evvel hayâtın kıymetini biliniz” diye nasîhat ederdi. Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) vefâtına yakın hastalandı. Bütün talebeleri, ar­kadaşları, dostları ba­şına toplandı. Başında bulunanlara; “Bilin ve anla­yın ki, her nesne yoktan var edilmiştir. Her canlı ölümü tadacaktır. Allahü teâlâ, Cennet´i ve Cehennem´i de biz kullar için yaratmıştır. Cennet´e gitmeyi arzulayan, ona giden yola gitsin! Bu yola âit amelleri işlesin! Bu yolun aksi Cehennem yoludur. Bundan başka yol yoktur. Ey insanlar! Size, ceddim Muhammed aleyhisselâmın yolunu göster­dim. Bu yolun dışındaki her şey bâtıldır. Bâtıla tâbi olmak, dalâlete, bu da helâk olmaya sebeptir. Takvâyı elden bırakmayın! Bütün nesnenin nûru takvâdandır. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlayın! Gönlünüzde dâimâ O bulunsun! Allahü teâlâyı unutan kimselerden olmayınız! Dâimâ Allahü teâlâ ile olup, iki cihânda sâdete kavuşu­nuz.” Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri buyurdular ki: “Az yiyip, az uyuyun. Çok te­fekkür edin. Geceyi ibâdetle geçirin! Çok yemek, insanı uyuşuk yapar. Uyuşuk kimse gâfil olur, gâfil olan mahzûn olur. Bu da insanı felâkete götürür.” “Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın, Allahü teâlâ sizi görür. Onun için, yasaklanan yerlerde değil, emredilen yerlerde bulunun.” Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti esnâsında buyurdular ki: “Bana Cennet ve Cehennem´den bahsetmek işi verilmedi. Bu ka­pıda olanlara bu ikisi tesir etmez.” Bu sözü açıklarken halîfesi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî şöyle buyurdu: “Ebrâr, yâni iyi mü­minler âhiretleri için amel ederler, mukarrebler, yâni Allahüteâlâya yakın olan ve hep O´nunla bulunmak­tan zevk alan seçkinler, sâdece Allahü teâlâ için amel ederler.” İnkarcılardan ve bid´at sâhiplerinden kaçınmak hususunda buyurdu ki: “Münkirden (inkârcıdan) ve bid´at ehlinden aslandan kaçar gibi kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür. Bu münkirler, Resûlullah´ın zamânında olsalardı, ona îmân etmezlerdi.” Seyyid Tâhâ hazretleri bâzan; “Misvâkla kılınan bir rekat namaz, misvâksız kılınan yetmiş rekattan hayırlıdır.” hadîs-i şerîfini okurdu. “Ha- dîsdeki sivâk, “misvâklamak” mânâsına geldiği gibi “sensiz” mânâ­sına da gelir. O zaman ha­dîs-i şerîfin mânâsı; “Sensiz, yâni kendini dü­şünmeden Rabbinle olduğun bir rekat, kendinle olduğun yetmiş rekattan faydalıdır.” buyururdu. Tâbiînden, meşhûr hadîs âlimi ve velî Hazret-i Tâvûs bin Keysân (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mekhûl e gönderdiği bir nasîhat mektubunda; Selâmün aleyküm, kardeşim Mekhûl, sakın yaptığın ibâdetlerin çokluğu sebe­biyle, kendini Allahü teâlânın yanında büyük bir makam sâhibi san­mayasın. Çünkü, kendisini bu zanna kaptıranların hepsi ahirete eli boş gittiler. Eğer, yap­tığım ibâdetlerin çokluğunu insanlar görsün, beni öğ- sünler diye düşünüyorsan, insanlar seni öğerler ve maksadın hâsıl olur. Fakat âhirete sen de eli boş döner­sin diye yazdı. Evliyânın büyüklerinden Yûsuf-ı Hemedânî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) haz­retlerine İslâm âlimlerinin ve kıymetli rehberlerin azalıp yok ol­duğu zaman ne yapmak lâzım denildiğinde; O zaman, her gün o bü­yüklerin yazdığı kitaplar­dan bir miktar okuyunuz. buyurdu.

Share.

About Author

Leave A Reply