Ölüm

0

Anadolu velîlerinden Himmet Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzı sırasında İnsanların günahlardan sakınması gerektiğini anlatırken de şu beyti okudu:
Mâsiyet yükünü aldın boynuna, Hiç ölüm korkusu gelmez aynına
Felek birkaç arşın bezi eğnine, Yakasız don biçti haberin var mı
Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Ölmek, felâket değildir. Öl­dükten sonra, başına gelecekleri bilmemek felâkettir.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Mevlânâ Muhammed Sıddîk Keşmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölüm hakkında buyurdular ki: Mısra´:

“O ölüm ki, ona yaşama derim.”

Gerçekten sonsuz hayat, ölüme bağlıdır. Ölüm, ebedî hayatın süsle­yicisi, donatıcısıdır. Hayır, belki âb-ı hayâttır, yâni hayat bahşeden, hiç öldürmeyen sudur. Ölüm, dostluğun kuvvetlendiricisidir. Ölüm, mâsivâ binâsını ateşe veri­cidir. Ölüm, üzüntü perdelerinin yakıcısıdır. Ölüm, hakikâtın aynasıdır. Ölüm, görünmeyen güzelin yüzünden perdeyi kal­dırı- cıdır. Gönlümün, gelmesinden hoşlandığı, beklediği şey ölümdür. Dağınıklıkları toplayan ölümdür. Ölüm seveni sevdiğine kavuşturucu­dur. Resûlullah efendimiz; “Ölüm, sevgiliyi sev­giliye kavuşturan bir köp­rüdür.” buyurmuştur.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) hazretlerine “Ölümü arzu ediyor musun ” diye sor- dular. Cevaben buyurdular ki: “İnsanlardan birine karşı bir kaba­hat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim ”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Ölüm her an gelebilir. Yarına kadar yaşayabileceğini zanneden bir kimse ölüm için hazırlıklı değildir. Allahü teâlâya yapılan ibâdetler, ölümü hatırlamaya işârettir. Günah ve kusur olan işler de, ölümü unut­muş olmanın alâmetidir.”

Süfyân-ı Sevrî hazretleri, talebelerinden birisi sefere çıkacak olsa, ona; “Eğer gittiğiniz yerlerde, satılık bir ölüm görürseniz onu benim için satın alı­nız.” buyururdu. Vefâtı yaklaştığında çok ağlıyordu. “Ölmeyi çok arzû ediyor­dum, lâkin şimdi ölümümün nasıl olacağını bilemediğim için çok korkuyorum. Bu sefere çıkmak gâyet güçtür. Başka seferlere çıkmak gibi, bir âsâ ve bir su kabı yetmiyor.” deyince, dostları kendi­sine; “Cen- net´i beğeniyor musunuz ” diye sordular. Bunlara cevâben; “Siz ne söylüyorsunuz Benim gibi birine, hiç Cennet´i verirler mi ” bu­yurdular.

Velî ve hadîs âlimi Abdurrahmân bin Mehdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Ölümü istiyen kimse hakkında sorulunca buyur­dular ki: “Dînine zarar geleceği korkusundan, ölümü istemekte bir mah­zûr yok- tur. Fakat, yoksulluk, ihtiyaç, eziyet ve buna benzer şeylerden, dolayı ölüm temenni edilmez.”

Büyük velîlerden ve hadîs âlimi Abdüla´lâ Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölümü çok hatırlar ve titrerdi. Buyururdu ki: “İki şey var ki beni dünyâ zevklerine dalmaktan alıkoyuyor. Bunlar ölümü hatırlamak ve Allahü teâlânın dâima huzurunda bulunmaktır.”

Yine; “Hiçbir ferd yoktur ki, ölüm meleği günde iki defâ kapısını çal­masın.” buyurmuştur.

Anadolu evliyâsından Abdürrezzâk Ali Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdu ki: “Ölüm, ölmeden önce ölünüz, sırrına eren âşıklara rahmet, devlet, seâdet, izzettir.”

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bu­yurdular ki: Ölüm haktır, öldükten sonra dirilmek haktır. Münker ve Nekir´in suâl sormaları haktır. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Allah, îmân edenleri hem dünyâda, hem âhirette (kabirde) sâbit söz olan şehâdet kelimesi ile tesbit eder. Tevhîde bağlı kılar. Allah zâlimleri (kâfirleri) şaşırtır ve Allah dile­diğini yapar.” buyruluyor. (İbrâhim sûresi: 27)

Basra velîlerinden Alâ bin Ziyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin sık sık söylediği sözlerinden biri: “Herkes, kendinin ölmek üzere ol­duğunu ve bu sırada Rabbinden günâhlarının af ve mağfiret edilmesini istediğini, Rabbinin de affettiğini düşünmeli, sonra ibâdet ve tâattan geri durmamalıdır.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hikmet denilen şiirler yazmıştır. Bu şiirler; Dîvân-ı Hikmet´te toplanmış­tır. Bu manzumelerin konularından birisi şudur: Dünyânın ge­çici olduğu, bu­radaki lezzetlere zevklere, mal, mevki, görünüş ve göste­rişlere aldanmamak gerektiği, ölümün varlığı ve her nefsin ölümü tada­cağını da bâzı şiirlerinde işler.

Ey dostlarım, ölsem, ben, bilmem hâlim nice olur;

Kabre girerek yatsam, bilmem hâlim nice olur.

Götürüp lahde koysalar, arkaya bakmadan dönseler

Suâllerimi sorsalar, bilmem hâlim nice olur.

Girse karış adlı yılan, dolansa tene o zaman

Kalmaz bütün bir üstühan, bilmem hâlim nice olur.

Olsa kıyâmetin günü, hâzır olur cümleleri

Kıldığın ameller hani, bilmem hâlim nice olur.

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretleri bir şiirinde buyurdu ki::

ÖLÜM VAR

Cem´ eyleme bu cîfe-i murdârı ölüm var,

Kenz etme sakın dirhem-ü-dînarı ölüm var

Şeddâd ile Nemrûd´u ölüm neyledi fikr et,

Mahv oldu kamu asker-ü câhları ölüm var.

Kârun ile Fir´avn´ı düşün var ise aklın,

Kurtaramadı kenzleri anları ölüm var,

Zikr eylese çok ölümü insan uyanır hemân,

Der nefsine hiç işleme evzârı ölüm var.

Kuddûs-i miskîn sözünü tut, sana der ki,

Hak isteyelim neydelim ağyârı ölüm var.

Kuddûsî Divânı´n­dan

SON NEFES

Hazret-i Ali Bekkâ, insanlara örnektir,

Bekkâ ismi, lügatta, “Çok ağlayan” demektir.

Bir hâdise üstüne, pekçok ağladığından,

Ona “Bekkâ” lakabı, verilmişti o zaman.

Şöyle ki, sâlihlerden, bir yâren´i var idi,

Hâller ve kerâmetler sâhibi bir velîydi.

Onun ile Bağdat´tan, yolculuğa çıktılar,

Bir yıllık mesâfeyi, bir saatte aldılar.

Sonra o arkadaşı, dedi: “Ben falan yerde,

Öleceğim falan gün ve falan saatlerde.

İstediğim odur ki, tam o vefât ânımda,

Sen de hazır olasın, o gün benim yanımda.”

O gün ve o saatte, gitti onun yanına,

Hakîkaten gördü ki, az kalmış vefâtına.

Lâkin dikkat etti ki, o son anda mâlesef

“Küfür sözler” söylüyor, üzülüp etti esef.

.

Îmânla ölsün diye, çok uğraştı ise de,

Muvaffak olamadı, kâfir öldü yine de.

İşte bu hâdiseden, tâ ölünceye kadar,

Ömrü hep ağlamakla, geçmiş idi bu karar.

Alıp cenâzesini, vardı bir kiliseye,

Gördü bir topluluğu, merak etti “Ne diye ”

Dediler ki: “Bu gece, bizim bir ruhbanımız,

Öldü, lâkin bir şeye, çok sıkıldı canımız,

Tam öleceği anda, çıktı kendi dîninden,

“İslâm dîni” üzere, vefât etti âniden.”

Dedi: “Bu getirdiğim, cenâze de, mâlesef,

Ölürken îmân ile, olamadı müşerref.

Alın bu cenâzeyi, onu da verin bana,

Kefenleyip gömeyim, İslâm mezarlığına.”

Aldı o cenâzeyi, yıkadı, kefenledi,

İslâm mezarlığına, götürüp defn eyledi.

Biri, ömrü boyunca, yaşadı dalâlette,

Sonunda îmân edip, kavuştu hidâyete.

Biri de, uzun yıllar, mümin idi ve fakat,

En sonunda mâzallah, îmânsız etti vefât.

Gerçi bu, istisnâdır, asıl olan her insan,

Nasıl yaşıyor ise, öyle ölür çok zaman.

Yâ Rabbî, sen bizleri, ayırma bu îmândan,

Kaydırma kalbimizi, o küfre hiç bir zaman.

Evliyânın büyüklerinden Ali Müttekî el-Hindî (rahmetullahi teâlâ aleyh) H.974 senesinde Mekke-i mükerremeye gitti. Sıhhati yerinde idi. Kendisini zi­yârete gelenlere buyurdu ki: “Şöyle bir kimse düşünün: Ölümü tatmış, ölüm­den sonraki şeyleri, başa gelecekleri görmüş, sonra Allahü teâlâ tekrar onu ikinci defâ dünyâya göndermeyi dilemiş ve gön­dermiş. Böyle bir kimse hiç ölümden gâfil olur mu Ölümü hiç unutur mu İşte bu fakîr de o kimse gibi ölümden gâfil ve unutmuş değilim.” Bir süre sonra rahatsızlanan Ali Müttekî yanındakilere; “Ölüm ânında ben- de görülen sekerât, şuuru kaybetme ve şid­detli haller, kutubluğumun îcâ- bıdır. Bu haller, derecenin yükseltilmesi içindir. Şâyet vefât ânımda ben- de sekerât ve şiddet halleri görürseniz, hakkımdaki iyi îtikâdınız, inan- cınız azalmasın. Şehâdet parmağımızı zikr hareketine muvâfık ola­rak hareket ettiğini gördüğünüz zaman biliniz ki, rûhumuz henüz bedeni­mizdedir. Hareket kesilince rûhumuzun kabzolunduğunu biliniz.” Buyur- du. Vefâtına yakın buyurduğu gibi onda cezbe, kendinden geçme halleri, hareketle­rinde ve davranışlarında değişiklikler görüldü. Başı Abdülhak-ı Dehlevî´nin di­zinde idi. Abdülhak Dehlevî´ye şâirin şiirini oku dedi. O han- gi şiiri istediğini anlayıp;

Gözlerim hiç görmedi aslâ senden güzeli

Ne güneşi, ne ayı, ne periyi ne hûrîyi.

beytini okudu. Bu sırada Ali Müttekî´yi bir hâl kapladı. Yüksek sesle; “O- ku oku!” buyurdu. Abdülhak Dehlevî birkaç defâ okudu. Ondan sevgi ve ilâhî muhabbet sözleri geliyordu. Vefâtı yaklaştığı vakit, yalnız şehâdet parmağı zikreder şekilde hareket ediyordu. Vücudunun diğer organla- rında his ve hare­ket yoktu. H.975 senesi bir seher vakti vefât etti. Mek- ke´deki Cennet-ül-Muallâ kabristanına defnedildi.

Evliyânın büyüklerinden Alvân Hamevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölüm hastalığına tutulmazdan önce vefât edeceğini, sonra talebeleri ile bir kısım in­sanların yapacakları işleri haber verdi. Zamânı gelince dediği ortaya çıktı. Ve­fâtından az önce de teyemmüm etti. Sonra namaza baş­ladı. Fâtiha-i şerîfeyi okurken; “İyyâkena´büdü ve iyyâke-nesteîn” âyet-i kerîmesini okurken vefât etti. Vefâtı Şam´da duyulunca, Emevî Câmii hatîbi hutbede onun fazîletlerini söyledi. Herkes ağladı.

Tâbiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imâmlarından ve velî A´meş (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Öldükten sonra beni kimseye sorma­yın, varın beni Rabbime sorun. Ve beni bir çukura atın. Cesedim o kadar kıy­metsizdir ki, tek kişinin dahi peşinden gitmesine değmez.”

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen büyük âlimlerden Atâ bin Yesâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şâban ayının on beşinde, yâni Berât gecesinde o yıl içinde ölecek olanların listesi Azrâil aleyhisselâma verilir. Bu arada ev yapan, su akıtıp ağaç diken ve yeni evlenen nice kimseler vardır ve isimleri bu listededir. Fakat onlar bunu bilmezler.”

ÖLÜNCE BAŞLAYACAK

Avn bin Abdullah var ki, Tâbiîn-i izâmdan,

O zamanın tanınmış, hadîs ulemâsından.

Derdi ki: “Her amelin, vardır bir efendisi,

İbâdetler içinde, odur en kıymetlisi.

Buyurdu: “Sizden önce, gelip geçen insanlar,

Âhireti dünyâya, tercih etmişti onlar.

Âhiret işlerini, ilk önce yaparlardı,

Benim amelimin de, en kıymetlisi vardır,

O da Hak teâlâyı, her sâniye anmamdır.”

Zamanları artarsa, dünyâya harcarlardı.

Sizse dünyâ işine, evvelâ bakarsınız,

Âhiret işlerini, geriye atarsınız.

Dünyâdaki bu hayat, bir görüntüdür ancak,

Hakîkî hayat ise, ölünce başlayacak.

Âhirete gidip de, hesap sona erince,

Sevâbı çok olanlar, Cennetlere girince,

Görürler daha yüksek, olan mertebeleri,

Tanırlar o yerlerde, bulunan kimseleri.

Derler ki: “Yâ İlâhî, şuradaki kullara,

Niçin yüksek mertebe, ihsân ettin onlara ”

Hak teâlâ buyurur: “Siz tokken, açtı onlar,

Siz suya kanmış iken, onlar susuz kaldılar.

Siz erkenden yatıp da, uyurken geceleri,

Onlar ibâdet ile, geçirirdi ekseri.”

Derdi: “Kim hazırlarsa, âhiret azığını,

Gönderir Hak teâlâ, onun dünyâlığını.

Ve her kim tam yaparsa, kulluğunu, Rabbine,

Allah iyi gösterir, onu halkın gözüne.

Kim uğraşıp pâk etse, kötülükten kalbini,

Dünyâ sevgisindendir, kalblerin paslanması,

Allah da, o kişinin, pâk eder zâhirini

Tövbe ile mümkündür, ayna gibi olması.

Günahtan kaçmak için, birazcık gayret etmek,

Hayır iş işlemekten, kıymetlidir daha pek.

Âhiretlik ameller, insana huzûr verir,

Dünyâlık işler ise, gam ve keder getirir.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Bedî´uddîn Sehârenpûrî hazretle­ri- ne, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yazdığı mek- tubun bâzı bölümleri aşağıdadır:

…Erkeklerin kefeni, üç parça olmak sünnettir. Sarık sarmak bid´at o- lur. “Ahdnâme” denilen (suâl meleklerine verilecek cevapları ve duâ ve i- stigfâr) ya­zılı kâğıdı, kabre koymamalıdır. Mübârek yazıların, isimlerin, meyyitin pis­likleri ile karışmasına sebeb olur ve (dînin dört delîlinden) bir sened ile bildi­rilmemiştir. Mâverâünnehr (Aral gölüne akan Seyhûn ve Ceyhûn nehirleri ara­sındaki şehirler) âlimleri, böyle bir şey yapmamış­tır. Meyyite kamîs yerine, bir âlimin gömleğini giydirmek iyi olur. Şehîdlerin kefenleri, elbiseleridir. (Silâh yarası alarak ölen şehîdler yı­kanmaz ve ke- fenlenmez. Muhârebede yara alma­dan ölen ve sulhda, sârî hastalık ve âfetlerle ölenler, şehîd sevâbı kazanırsa da, bunlar yı­kanır ve kefenle- nir). Ebû Bekr-i Sıddîk; “Beni, bu iki çamaşırım ile ke­fenleyiniz.” buyur- muştu.

…Ölmemek için, vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak büyük gü­nahtır. Muhârebede, düşman karşısından kaçmak gibidir. Vebâ bulunan yerden kaçma­yıp sabr eden kimse, ölünce, şehîdlerin sevâbına kavu­şur. Kabir sıkıntısı çek­mez. Sabr eden kimse, ölmezse, gâziler sevâ­bına kavuşur. Arabî beyt tercü­mesi:

Rabbim öl deyince, ölmeği severim,

Mevte çağırana safâ geldin derim.

Peygamber efendimizin arkadaşlarının yetiştirdiği âlim ve velîlerden Bilâl bin Sa´d (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyururdu ki:

ÖLMEYİ İSTER MİSİN

Tâbiîn-i kirâmdan, büyük bir evliyâdır,

Babası İbn-i Temim, Eshâb-ı kirâmdandır.

Çok namaz kılıyordu, her gecede bin rekat,

Yedi yüz otuz yedi, yılında etti vefât.

“Ölmeyi ister misin “, diye sordu birine,

Dedi: Hayır efendim, daldım günah kirine.

Biraz daha yaşayıp, fâideli ve iyi,

İş yapıp ondan sonra, istiyorum ölmeyi.

Buyurdu ki: “Evlâdım, ne gibi iyi amel,

Yapacaksan çabuk yap, âni gelir hep ecel.

Sen iyi iş yapmağa, ettinse de tam niyyet,

O kadar yaşamağa, elinde var mı senet

Büyükler buyurur ki; “Her gece yattığında,

Bil ki ölüm bekliyor, yastığının altında.

Ve yine sabahleyin, uyandığında bil ki,

Ölüm tam karşındadır, ölürsün o gün belki.”

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde bu­yurdular ki: “Ölümü hatırladığın zaman, dünyânın güzelliği ve şehvet­leri senden gider.”

Yine buyurdular ki: “Dünyâyı seven kişi ölümü sevmez.”

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retle­ri;

SECDEDE VEFÂT ETTİ

Bir kimse anlatıyor, duydum ki Dâvûd Tâî,

Hastalanmış yatıyor, hava da güzel idi.

Ziyâret maksadıyle, gittiğimde yanına,

Gördüm koymuş başını, kerpiçten yastığına.

Hem ızdırap çekiyor, hem Kur´ân okuyordu,

Bir âyeti durmadan, hep tekrar ediyordu.

O âyetin mânâsı, şöyle idi meâlen:

“Cehennem´de şiddetli, azap var ebediyyen.”

Dedim ki: “Dışarıda, çok güzel bir hava var,

Dışarı çıkarayım, isterseniz bir miktar.”

Buyurdu ki: “Ömrümde, hiç uymadım kendime,

Böyle şey istemekten, sığınırım Rabbime,

Ölürsem gömün beni, şu duvar arkasına,

Görmesin kimse beni, vasiyettir bu sana.”

Muhterem vâlidesi, anlatır ki şöylece;

Oğlum, ibâdet ile, sabahladı bir gece.

O gün sabaha kadar, namaz kıldı huşûyla,

Sonra da ağlıyarak, meşgûl oldu duâyla.

.

En son vardı secdeye, bekledi uzun mikdâr,

Kaldırmadı başını, fecir sökene kadar.

Merak ettim doğrusu, onun bu durumunu,

Bir de baktım secdede, teslim etmiş rûhunu.

Vefât ettiği gece, bir ses geldi gâibden,

İşitti cümle âlem, şöyle diyordu aynen:

“Bilin ki Dâvûd Tâî, Rabbine kavuşmuştur,

Cennet nîmetleri, şimdi onun olmuştur.

Cennetler hazırlanıp, süslendiler hep ona,

Ne mutlu Dâvûd´a ki, tam vardı murâdına.”

Onun cenâzesini, taşımak gâyesiyle,

Binlerce kişi gelip ağladı gözyaşıyle.

Hazret-i İbn-i Semmâk, gelip cenâzesine,

Şu târihî sözleri, söyledi kendisine:

“Zâten ölü gibiydin, sen ecelin gelmeden,

Görmüştün hesâbını, hesâba çekilmeden.”

Sen onun hürmetine, affeyle yâ Rab bizi,

Âhiret derdi ile, dertlendir hepimizi.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri 1273 senesinde hastalandı. Hasta iken başkala­rına olan borçlarını gönderdi. Onlardan bâzıları “biz helâl etmiştik” de­dilerse de tekrar gönde­rip almalarını sağladı. “Elhamdülillah bu tehlike­den kurtulduk.” diyerek kul hakkına çok dikkat etmek lâzım geldiğine işâ­ret etti.

Evlîyadan Daygam bin Mâlik (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün annesi seslendi. O da; “Buyur anneciğim.” diyerek yanına geldi. Annesi; “Allahü teâlâya yakın olman sebebiyle sevinçli misin ” dedi. Bu- nun üzerine Daygam, bir feryâd koparıp yere baygın düştü. Onun bu fer- yâdı gibi bir feryâd hiç duyulmamıştı. Annesi ağlayarak ya­nına oturdu ve; “Ey oğlum! Senin ya­nında Rabbinin işinden bir şey de sormaya gelmez oldu.” dedi.

Yine bir gün annesi Daygam´a seslenmişti. O her zamanki edebini göste­rip; “Buyur anneciğim!” dedi. Annesi ona; “Ölümü seviyor musun ” diye sordu. Daygam; “Evet anneciğim!” dedi. Annesi; “Niçin seversin ” diye sordu ve açıklamasını istedi. O da; “Allahü teâlânın yanında hayırlı olan şeyi ümid edi­yorum.” dedi. Ana-oğul ağlamaya başladılar. Ev halkı da onlarla birlikte ağ­ladı.

Bir defâsında yine annesi; “Ey oğlum! Ölümü seviyor musun ” de­mişti. Daygam buna karşı; “Hayır Anneciğim!” dedi. Annesi buna hayret edip sebe­bini sordu. O da; “Ölüme hazır değilim.” dedi. Bunun üzerine ana-oğul ağla­maya başladı.

Gâziantep velîlerinden Derviş Hacı (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice ana­ların yavrusunu almış, nice ba­baların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes bir­birinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâ­ber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptı­ğını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp ya­lancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanma­makta­dır.”

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölüm hak­kında soru soran birisine şunu anlattı: Bir gün, hasta olan İmâm Ebû Bekr bin Fürek´i ziyârete gittim. Onu görünce gözlerim yaşardı. Ona; “İnşâallah Hak teâlâ sana âfiyet ve şifâ ihsân eder.” dedim. O zaman bana; “Kardeşim korkum ölümden değil, ölüm ötesindendir.” dedi.

Horasan bölesinde yetişen velîlerden Ebû Bekr-i Ebherî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün bir cenâzede bulundu. Ölenin yakın­ları çok ağlı- yorlardı. Ebû Bekr-i Ebherî hazretleri şu meâle gelen bir şiir okuyarak; “Kendini unut­muş bir halde, ağlıyor ölünün hâline. Ölünün ya­kınlarının, mevtâya az tâziyede bulunduklarını iddiâ ediyor. O kimse akıl ve fikir sa-hibi olsaydı, kendi bulunduğu hâle ağlardı.” Esas ağlan­ması gereken kimsenin imânla giden mevtâ değil, geride kalan kimse­ler olduğunu, çünkü ölenin dünyânın günah ve sıkıntılarından kurtuldu­ğunu bildirdi.

Derin âlim ve büyük velî Ebû Hamza Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kimse ölümü unutmaz devamlı düşünürse, bâkî devamlı olan her şey ona sevdirilir ve fânî, geçici olan her şeyden nefret ettirilir.”

Evliyânın meşhurlarından ve Tâbiînin büyüklerinden Ebû Müslim Havlânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) harâbe yerleri görünce, başında du­rup; “Ey harâbe senin sâhibin, senin üzerinde yaşayanlar nerede ” “Onlar ölüp gitti. Sadece amelleri, yaptıkları işler kaldı. Her türlü istekler arzu ve hevesler bitti. Hatâlar, günahlar kaldı. Ey insanoğlu! Hatâyı, gü­nahı terketmek, tövbe etmekten ve af dilemekten daha kolaydır. ” derdi.

Derdi ki: “Benim en güzel şekilde yetişip büyüyen çok tatlı bir evlâ­dım olsa ve en tatlı zamânında vefât etse benden alınsa, bu Allahü teâ- lânın takdîri ile ol­duğu için buna râzı olmak bana dünyâdan ve dün­yâ- daki şeylerden daha hayır­lıdır.”

Büyük İslâm âlimi Şeyh Edebâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Asıl ölüm, ilimden payını almayanlar içindir. Faydalı ile fayda­sızı bilenler bilgi sâhipleridir.”

Tebe-i tâbiînden meşhur fıkıh âlimi ve velîlerden Evzâî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Ömer bin Abdülazîz´in kendisine yazdığı bir mektup­tan şöyle bildi­rir: “Ölümü çok hatırlıyan kimse dünyâya rağbet etmez. Ağzından çıkan her sözün hesâba çekileceğini bilen az konuşur ve an­cak lüzumlu sözleri söyler.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâyı hatırlama­yanlar, ölüler gibidirler.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Osman Hârûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir gün öleceğim. Kıyâmette yaptıklarının he­sâbını vere­cek olan kimse, nasıl gülebilir ve günlük işlere dalabilir. Eğer insanların akrep ve yılanların kabirde verecekleri sıkıntıdan birazcık haberi olsa, tuz gibi erir­ler.”

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Harputlu İshak Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hastalanıp yatağa düşünce, talebeleri ve ziyâ­retine gelenler çok üzüldüler. Onlara; “Neden üzülüyorsunuz dostlarım Gören de sizi hiçbir şey bilmez sanır. Ölüm mümine hediyedir. Ölüm Hakk´a kavuşmaktır. Ölüm, fânî âlemden göç etmektir. Ölüm yok olmak değildir. Bırakınız üzülmeyi ve ağla­mayı. Ben seviniyorum, çünkü asıl vatanıma gidiyorum.” buyurdu. H.1309 se­nesinde İstanbul´da vefât etti. Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki bahçeye defne­dildi.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Halka ayrılık acısının tattırılmasındaki hikmet, Allahü teâlâdan başkasına gü­venmelerini önlemektir.”

Tâbiînden, meşhur hadîs âlimi ve veli İbn-i Muhayrız (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanların ahde vefâ göstermelerini isterdi ki kendisi buna son derece dikkat ederdi. Mûsâ bin Ukbe diyor ki: İbn-i Muhayrız ile Remle´deki bir cenâ­zede berâber bulundum. Şöyle diyordu: “Anladım ki içlerinden birisi vefât et­tiği zaman müslümanlar: “Bizleri İslâm dîni üzere öldüren Allahü teâlâya hamd olsun” derler. Sonra bunu unuturlar. Ne ölümü ne de bu söyledikleri sözlerini hatırlarına getirirler.”

Tâbiînin tanınmışlarından ve evliyânın büyüklerinden Ka´b-ül-Ahbâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Ölümü gerçekten tanımış bir kim­seye, dünyâ belâ ve musîbetleri, dert ve sıkıntıları çok hafif gelir.”

Harput´un büyük velîlerinden Seyyid Mahmûd Sâminî (rahmetullahi teâlâ aleyh) devamlı yanına gelenlere ve talebelerine “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Enbiyâ sûresi: 35) meâlindeki âyet-i kerîmesini okuyarak onları, dünyâ sevgi­sinden uzaklaştırırdı.

Evliyânın meşhûrlarından ve büyük İslâm âlimi Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Âdet olarak, riyâ, göste- riş olarak değil de, Allah rızâsı için, fakirlere yemek, sadaka verip, se- vâblarını meyyitin rûhuna göndermek iyi olur ve büyük ibâdet olur.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Muhammed Sâdık Muhammed Sâ­dık haz­retlerinin 1616 senesinde vefât etmesinden sonra, yüksek baba­ları İmâm-ı Rab­bânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Mevlânâ Sâ­lih´e gönderdiği bir mektupda oğulları hakkında şöyle buyurdular:

“Allahü teâlânın nîmetlerine hamd olsun ve O´nun seçtiği kullarına selâm olsun! Kardeşim Molla Sâlih! Serhend´de bulunanların başına ge­lenleri dinle! Büyük oğlum iki küçük kardeşi Muhammed Ferrûh ve Mu- hammed Îsâ ile bir­likte âhirete gittiler. “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci´ûn.” Allahü teâlâya sonsuz hamd olsun ki, önce geride kalanlara sabır gücü- nü ihsân eyledi. Bundan sonra, bu belâdan râzı olmağı nasîb eyledi. Fâ- risî beyt tercümesi:

Beni ne kadar incitsen, dönmem senden yine,

Dayanmak tatlı olur sevgili elemine.

Merhûm oğlum, Hak teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. Rabbül´âle­mînin rahmetlerinden bir rahmet idi. Yirmi dört yaşında iken, öyle şey­lere kavuştu ki, az kimseye nasîb olur. Mevleviyyet mertebesine, naklî ve aklî ilimlerin profesörlüğüne yükselmişti. Öyle olmuştu ki, yetiştirdiği gençler Beydâvî Tef­sîri´ni, Şerh-i Mevâkıf ve benzeri yüksek kitapları okuyorlardı. Mârifet ve irfâ­nını anlatmak ve şühûdünü, küşûfünü yazmak, başarılacak şey değildir. Bildiği­niz gibi, daha sekiz yaşında iken, kendi­sini öyle hâl kaplamıştı ki, hocamız hâlini yumuşatmak için, pazarların şübheli ye- meklerini ona yedirirlerdi. “Muhammed Sâdık´ı sevdiğim gibi, hiçbir kim- seyi sevmiyordum. Kendisi de, bizi sevdiği kadar kimseyi sevmiyor.” buyururlardı. Onun büyüklüğünü bu sözden anlamalıdır. “Vilâyet-i Mûseviy- ye”yi son noktasına ulaştırmıştı. Bu vilâyetin işitilme­miş, şaşılacak şeylerini anlatırdı. Allah korkusundan her an yüreği titrer, edebi gözetirdi. O´na sığınır, O´na yalvarır, O´na boyun büker ve O´nun huzûrunda eğilirdi. “Evliyâdan herbiri, Hak teâlâdan bir şey istemiştir. Ben, O´na sığınmayı ve O´na yalvarmağı istedim.” buyururdu.

Muhammed Ferrûh´dan ne yazayım ki, on bir yaşında ilim talebesi idi. Kâ­fiye okuyordu.Tam anlıyarak ders görüyordu. Dâimâ âhiret azâ­bından korkar ve titrerdi. Çocuk iken, bu dünyâdan ayrılmak için ve böylece, âhiret azâbın­dan kurtulmak için duâ ederdi. Ölüm yatağında iken, kendisine hizmet edenler, hiç işitilmemiş ve şaşılacak şeylerini gör­düler.

Sekiz yaşında vefât eden ve bu yaşta çok kerâmet ve hârikaları gö­rünen Muhammed Îsâ´dan ne yazayım.

Oğullarımın her üçü de, birer cevher idiler. Bize emânet verilmişler- di. Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, bu emânetleri râzı ola­rak sâhibine teslim eyledik. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürme­tine bizi onların sevâbından mahrûm bırakma! Onlardan sonra, bizleri fitneye düşürme! Fârisî mısra tercü­mesi:

“Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak daha tatlı.”

(Birinci cild, üç yüz altıncı mek­tup.)

Tâbiînin büyüklerinden, adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur Ha­lîfe Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri akrabâla­rından biri­sine gönderdiği bir mektupta şunları yazdı: Eğer gece ve gün- düzünde ölümü hatırlamağı şiâr edinmek istersen fânî ve geçici olana rağbet etmeyip, bâkî ve devamlı olana yönel. Vesselâm.

Tâbiîn devrinde Kûfe de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İnsanın beklediklerin- de, ölümden daha hayırlısı yoktur.

Tâbiînin, zâhid, âbid ve müttekilerinden ve velî Sâbit bin Eslem el-Benânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir kimsenin, ölümü çok hatırlaması, amellerinde kendisini gösterir.”

“Bir saat, bir an, bir miktar ölümü hatırlıyan kimseye ne mutlu.”

“Yirmi dört saat olan gece ve gündüzde hiçbir an yoktur ki, Azrâil a- leyhisselâm her ruh sâhibine uğrıyarak, başında beklemesin. Eğer o kimsenin rûhunu almakla emrolunursa alır, emrolunmazsa gider.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, birine yazdığı mek­tupta; “Karde­şim, Allahü teâlâyı hatırlamaktan ve ölüme hazırlanmak­tan gâfil kimselerden uzak dur. Biz öyle insanlara yetiştik ki, onların ölüm korkusundan aklı dağılmış gibiydi.”

Evliyânın büyüklerinden Şakîk-i Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu- yur­dular ki: Ölüme şimdiden hazırlanmanız lâzımdır. Çünkü, bir geldi mi geri gönderemezsiniz.

Mekke-i mükerremenin büyük âlim ve velîlerinden Vüheyb bin Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün Ölümden bahseder mi­siniz diye sordular. Onlara; Bir insan vefât edince, dünyâda onun a- melini yaz­makla vazifeli iki melek onunla berâber olur. O kimsenin amel- leri iyi ise, o melekler kendisine derler ki: Allahü teâlâ sana büyük hayır- lar versin. Biz senin yanında bulunmakla çok rahatız. Dünyâda ha­yırlı ameller işledin. Şimdi de ha­yırlı şeylere kavuştun.” Sonra melekler bu- nun rûhunu semâvât ehli ile tanıştırırlar. Onlar da onu tebrik edip; Allahü teâlâ, kavuşmuş olduğun bu nî­metleri mübârek etsin. derler.

Dünyâda hep kötülük işleyen kimse de vefât edince, dünyâda iken onun amellerini yazan iki melek yine onunla berâber olur. Fakat o, kötü amellerinin karşılığı olarak azâb görmekte olduğundan, onun yanında olmakla rahatsız olurlar ve derler ki: Sen, burada dünyâda yaptığın kö­tülüklerin karşılığını gö­rüyorsun. Sonra melekler onu kötü amelli kimse diye tanıtırlar. Diğerleri de bundan tiksinirler. Oraya hep kötülük işliyerek gelmiş olan kimse, bu karşılaştığı hâle çok üzülür, yaptığı kö­tülüklere çok pişman olur. Tekrar dünyâya gelip sâlih ameller işlemek ister. Lâkin, artık bu pişmanlık ona fayda vermez. bu­yurdu.

Büyük velîlerden Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: Ölümü bir tabağa koyup çarşıda satsalardı, âhiret ehli, başka bir şeye bakmayıp onu satın alırdı.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimi, velî Yûsuf bin Esbât (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine sordular ki: Hemen öl- meyi arzu eder misin cevâbında; Hayır daha yaşamak isterim. Belki bir gün günahla­rıma çok pişman olmak ve sâlih ameller işleyip iyiler ara- sına katılmak nasîb olur buyurdular.

ÖLÜME HAZIRLANIN!

Yûsuf bin Esbât var ki, Allah adamlarından,

Çok fazla korkuyordu, âhiret azâbından.

Haramlardan kaçmaya, ederdi fazla gayret,

Gece gündüz Rabbine, yapardı çok ibâdet.

Nefsî arzularını, getirmezdi yerine,

Hiç iltifat etmezdi, dünyâ lezzetlerine.

Yalnız iki gömlekle, geçirmişti ömrünü,

Birini yıkasaydı, giyerdi öbürünü.

Derdi ki: “Âhiretin, sonsuz olan nîmeti,

Yanında, bu dünyânın hiç olur mu kıymeti

Dünyâ çöplük gibidir, değmez talep etmeye,

İsteyen, derdini de, hazırlansın çekmeye.”

Birine nasîhatte, buyurdu: “Kork Allah´tan,

Her günahı ateş bil, hiç ayrılma takvâdan.

Herkesin tadacağı, çâre bulamadığı,

Ölüm için şimdiden, iyi yap hazırlığı

Aksi halde üzülür, eyvâh edersin, fakat,

O gün sana kimseden, erişmez bir menfaat.”

Bir gün de nasîhatte, buyurdu ki: “Ey gençler,

Fırsatı nîmet bilin, bu ömür çabuk geçer.

Bir hastalık gelmeden, nîmet bilin sıhhati,

Çok yapın bu gençlikte, ibâdet ve tâati.

İstifâde edin ki, bugün gençliğinizden,

Zîrâ yarın o dahi, gidecek elinizden.”

Derdi ki: “İyi insan, güler yüzlü olur hep,

Süslemiştir o kulu, tevâzu ve edep.

O, arkadaşlarına, aslâ etmez îtirâz,

Ve katiyyen kimsenin, aybını araştırmaz.

Bir kusur görse bile, derhal kapar gözünü,

Özür dileyenlerin, kabul eder özrünü.

Kendi kusurlarını, düşünür ince ince,

Bunların affı için, tövbe eder gün gece.

Öyle kaplamıştır ki, bu günah derdi onu,

Düşünemez gayrinin, ayıp ve kusurunu.

O, devamlı bakarak, hatâ ve kusuruna,

Der ki: “Nasıl çıkarım, ben Hakk´ın huzûruna ”

“Allah korkusu ile, ağlar inler ve titrer,

Âhiret hesabını, o kendine dert eder.

Konuşmaktan ziyâde, susar o, daha fazla,

Sonu pişmanlık olan, işleri yapmaz aslâ

O, her bir âzâsını, korur günah yapmaktan,

Zîrâ çok korkmaktadır, Cehennem´de yanmaktan.

Rabbinin rızâsına, uygun yapar her işi,

Çekinir fiyakadan, terk eder gösterişi.

Aldanmaz bu dünyânın, geçici zevklerine,

Zîrâ müştak olmuştur, Cennet nîmetlerine.

Ölümü hatırından, çıkarmaz hiçbir zaman,

Ebedî yolculuğa, hazırlanır durmadan.

O, dünyâda yolcu ve garip kimse gibidir,

Bilir ki dünyâ fâni, âhiret ebedîdir.

Derdi ki: “Ne kadar çok, muhtaç isen Rabbine,

O kadar ibâdet ve kulluk yap kendisine.

Kudreti de ne kadar, çok ise seninkinden,

Sen dahi o kadar çok, kork titre kendisinden.

Ve Rabbin ne kadar çok, yakınsa sana şâyet,

Sen dahi o nisbette, kendisinden hayâ et.”

Tâbiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imâmlarından ve velî A´meş (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir cenâze olduğunda, bizi öyle hü­zün kaplar ki, kime tâziyede bulunacağımızı tanıyamaz hâle gelirdik.

Tâbiînden, meşhûr hadîs hâfızlarından ve velî Mekhûl eş-Şâmî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir cenâze görünce; Siz sabahleyin gidiyorsa­nız, biz de akşamleyin geleceğiz. Şu cenâze açık bir öğüt ve ibret alına­cak bir şey. Fa­kat, gaflet çok. Öncekiler geçip gidecekler, fakat arkada­kiler hiç aldırış et­mezler. buyurmuştu.

Konya´ya gelen büyük velîlerden Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) her nerede bir cenâze görse; “Âh! Bu cenâzenin yerinde ben ol- saydım. Onun yerine beni defnetselerdi.” derdi. Bunu işitenler; “Niçin böyle söylüyorsun ” dediklerinde, onlara; “Âşık olanlar mâşuklarına bir an önce kavuşmak isterler. Maksatlarına en kısa zamanda ulaşmaları makbûl değil midir ” diye cevap ve­rirdi.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) henüz vefât etmeden, bir çok insan cenâze namazını kılmak için geldiler. Firâ- setle buyurdu ki: “Ne şaşılacak şeydir ki, ölülerden bir grup, yaşıyan bir kimsenin cenâze na­mazını kılmaya geldiler.”

Konya´nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ a- leyh) bir gün dedesi Mevlânâ´nın türbesini ziyâret ettikten sonra, talebe ve dostlarıyla birlikte orada cenâze namazı kılınan musallâ taşının ya­nına geldiler. Ârif, cübbesini çıkararak musallâ taşının üzerine koydu. “Gâib er kişi niyetine, ce­nâze namazına buyurun!” diyerek, cenâze na­mazı kıldırdı. Sonra da; “Dostla­rım! Gâzan Hân vefât etti. Onun cenâze namazını kıldık.” dedi. Dostları ve tale­beleri, o târihi bir yere kaydettiler. Tebrîz´den gelen tüccarlara sordular. On­lardan, Gâzan Hânın kaydet­tikleri târihte vefât ettiğini öğrenince, Ârif Çelebi´nin büyüklüğünü bir kere daha anladılar.

Share.

About Author

Leave A Reply