Rüya

0

Lügatte açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak, kapalı şeyin yüzün­den örtüyü kaldırmak mânâlarına gelen keşf kelimesi, evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalplerine gelen ilhâm yoluyla bilmeleri demektir. Abdülganî Nablüsî, evliyâya hâsıl olan keşiflerin ve herkesin gördüğü rüyâların, bir şeyin misâlinin, benzerinin hayâl aynasında gö­rünmesi olduğunu, uykuda iken olursa, rüyâ dendiğini, uyanık iken olunca keşf olarak isimlendirildiğini ifâde etmiş, hayâl aynası ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rüyânın o kadar doğru ve güvenilir olacağını belirtmiştir. (E. Ans. c.1, s. 19)

İmâm-ı Rabbânî, evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılmasının, müctehidlerin ictihâdda yanılması gibi olduğunu, bunun kusûr sayılma­yacağını, bundan dolayı evliyâya dil uzatılamayacağını, belki hatâ edene de bir sevâb ve­rileceğini belirtmiş, bundan sonra şöyle demiştir: “Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere (dinde söz sâhibi âlimlere) uyanlara da, onların mezheplerinde bulunanlara da, hatâlı işlere de sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşiflerine uyan­lara, sevâb verilmez. Çünkü ilhâm ve keşif, ancak sâhibi için seneddir, başkala­rına sened olmaz. Müctehidin sözü ise mezhebinde bulunan herkes için seneddir. (E. Ans. c.1, s. 19)

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin önde gelen talebe- lerınden Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Seyyidlerden bir genç, medre­sede talebe idi. Onunla arkadaşlık eder­dik. Bir gün ağlaya- rak yanıma geldi ve başından geçen bir hâdiseyi an­lattı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyük bir ke­râmetini görmüştü. Dedi ki: “Hazret-i Ali´ye kar- şı savaşanları, hele hazret-i Muâviye´yi sevmezdim. Bir gece senin üstâ- dın İmâm-ı Rabbânî´nin Mektûbât´ını okuyordum. Okuduğum yerde; “İ- mâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki: “Hazret-i Muâviye´yi, sevmemek onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekr´i ve haz­ret-i Ömer´i sevmemek bunları kö- tülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâ- zımdır.” yazılı idi. Bunu okuyunca, ca­nım sıkıldı ve ye­rinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektûbât´ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum. Rüyâmda, senin o büyük üstâdın öfkeli ve kızgın bir hâlde ya- nıma geldi. İki mübârek elleri ile kulaklarımı çekti ve; “Ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmi­yorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyor- sun. Benim yazımı okuyunca şa­şaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zâta götüreyim de gör! Resûlullah efendimizin eshâbını sevmediğin için, aldandığını ondan işit.” buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıp kendisi yal­nızca ilerledi. Uzak´ta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekine- rek ve saygı ile o zâta selâm verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteri­yordu.” Uzaktan bana bakış­larından benden bahsettiği anlaşılıyordu. Bi­raz sonra senin o yüksek üstâdın İmâm-ı Rabbânî, kalktı. Beni çağırdı. “Bu oturan zât, hazret-i Ali´dir. İyi dinle! Bak ne buyuruyor.” dedi. Yanla­rına gidip, selâm verdim. “Sakın, sakın! Resûlullah efendimizin eshâbına karşı, kalbinde bir dargınlık bu­lundur- ma! O büyüklerden hiçbirini, aslâ kötüleme. Aramızda muhârebe şek- linde görünen iş­lerimizin, hangi iyi ni­yetlerle yapıldığını, biz ve o kar­deşlerimiz biliriz!” dedi. Senin yüksek ho­canın adını söyleyerek; “Bu zâ­tın yazılarına da sakın karşı gelme!” bu­yurdu. Bu nasîhatı dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu hususdaki te­reddüdün ve soğukluğun, kal­bimden çıkmadığını gördüm. Bu hâ­limi he­men anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; “Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!” dedi. Şeyh hazretleri, yü­züme kuvvetli bir tokat indirdi. To­kadı yiyince, kendi kendime; “Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık et­miştim. Hâlbuki kendisi onlara düş­manlığımdan bu kadar çok incinmek­tedir. Bu hâlden vazgeçmeliyim!” dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz bul­dum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyâ­nın, o sözlerin tadı, beni başka hâle soktu. Kalbimde Allah´tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek ho­can İmâm-ı Rabbânî´ye ve onun yazdıklarındaki mârifete inancım iyice arttı.”

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyük oğlu Muhammed Saîd buyurdu­lar ki: “Yüksek babamı, vefâtından sonra rüyâda gördüm. Allahü teâlânın kendisine verdiği büyük nîmetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihâr ediyordu. Kendisine; “Canım babacığım, şükr makâmın­dan hiç kimseye bir nasîb verdiler mi ” diye arzettim. “Evet, beni de şük­redenlerden eylediler.” bu­yurdu. Arzettim ki, Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Şükreden kullar azdır.” (Sebe´ sûresi: 13) buyruluyor. Bu âyet-i kerîme­den anlaşılan, bu cemâatin, peygam­berler olduğudur. Yâhud da Pey­gam- berlerin en büyük eshâblarıdır. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk gibi de­yince; “Evet, öyledir. Fakat beni husûsî bir ihsân ve inâ­yetle, o cemâate dâhil eylediler.” buyurdu.

Hâce Muhammed Ma´sûm hazretleri buyurdu ki: “Babamı vefâtından sonra rüyâda gördüm. Münker ve Nekîr´in suâli nasıl geçti diye sor­dum.” Buyurdu ki: “Allahü teâlâ merhamet ederek, bereket cihetiyle il­hâm edip; “Eğer sen izin verirsen bu iki melek kabrine gelecek.” bu­yurdu. Arzettim ki: “Ey Allah´ım! Bu iki melek de, senin huzûrunda kal­sınlar dedim. Nihâyetsiz rahmet ve merhame­tinden bana acıdı ve onları benim yanıma göndermedi.” Tekrar; “Kabir sıkması nasıl geçti ” diye sordum. “Oldu, fakat çok az oldu.” buyurdu.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden seyyid bir zât şöyle nak- letmiş­tir: “Bir grup tüccarla Acîn´de idim. Bu tüccarlar arasında Cân Mu- hammed adında Celender´den bir zât da vardı. Onunla aramızda bir dostluk kurmuştuk. Bir gün biri bana sultânın, İmâm-ı Rabbânî hazretle­rini hapsettiğini söylediğin­den çok üzüntülüydüm. Cân Muhammed beni böyle kederli görünce, üzüntü­mün sebebini sordu. Ben de, İmâm-ı Rab­bânî hazretlerinin hapsedildiğini duy­duğum için, böyle olduğumu söyle­dim. Cân Muhammed bana; “Ben de onun talebesiyim. Bugün işin aslını ondan öğreneceğim.” dedi. Sonra gidip kaylûle yaptı yâni öğle vaktine yakın biraz uyudu. Sonra bu uykusunda, rüyâsında İmâm-ı Rabbânî haz­retlerini gördüğünü ve kendisine; “İşittiğiniz haber doğru­dur. Fakat bâzı makamları geçmek, Allahü teâlânın celâl sıfatı ile terbiye edil­meye bağ­lıdır. Eğer öyle olmasaydı o makamları geçmek mümkün olmazdı. Dost­larımıza söyle, gönüllerini hoş tutsunlar, işin sırrı budur.” buyurduğunu söyledi.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Azîz Mahmûd Hüdâyî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri Sultan Ahmed Han´ın hocasıdır.

Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; “Avusturya Kralı ile gü­reş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü” görmüştü. Zâ­hiren bakıl­dığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra geti­rilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir ede­medi. Nihâyet Üsküdar´da bulunan Azîz Mah- mûd Hüdâyî´nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Bi­rinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınla­rından biriyle gönderdi ve tâbir e- dilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp sü­ratle Üsküdar´a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî´nin kapısını çaldığında, onun içer­den elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alır­ken, kendi elin­deki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gön­derdiği mektûbun cevâbıdır.” buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan ha­berci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Bi­rinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti. Sultan Ahmed Han, gönderilen bu mektubu heyecanla o- kudu. Deniyordu ki: “Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mah- lûklar da ise toprağı, en kuv­vetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın bir­bir- lerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâ- dişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dola­yısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâ­hımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı.” Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; “İşte gör­düğüm rüyânın tâbiri budur.” dedi. Derhal Azîz Mahmûd Hüdâyî hazret­lerine bin altın gönderdi.

Diğer taraftan Azîz Mahmûd Hüdâyî´nin hanımı hâmile olup doğumu yak­laşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alama­mış- lardı. Çünkü Hüdâyî hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâ­hiplerine hiç düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile bulamazlardı. Bu sebeple hanımı;

“Bursa kâdılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin… Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın… Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!..” diye yakınıyordu.

Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyî hazretleri kapıya doğru giderken hanı­mına da; “Hâtun, Allahü teâlâ istediğin dünyâlığı gönderdi.” buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi.

Tasavvuf büyüklerinden velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Ab­dullah Merrakûşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetlerinde şöyle bu­yurdular: Anla­tılır ki, Bağdât´ta Kerhli bir attâr vardı. Doğruluğu, iyiliği ve güvenilirliği ile meşhur olmuştu. Fakat bir hayli borcu vardı. Hayâsından evinden çıkamaz hâle geldi. Cumâ gecesi olunca, âdeti üzere namaz kıl- dı. Resûlullah efendimize salât ve selâm getirdi ve duâ edip uyudu. Rü- yâda Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah ona; “Vezîr Ali bin Îsâ´ya git! Ben ona, sana dört yüz dînar vermesi için emir verdim. Onları al, ih- tiyaçlarını giderip hâlini düzelt.” buyurdu. Sabah olunca, attâr, vezî­rin ya- nına gitti. Fakat muhâfızlar onu içeri almadılar. Biraz sonra, vezîrin ya- kınlarından biri dışarı çıktı. O, attârı tanıyordu. Muhafızlara du­rumu anla- tıp, attâra; “Vezir, seher vaktinden beri seni bekliyor. Bana, seni ve kal- dığın yeri sordu. Sen şimdi burada bekle, ben vezîrin yanına gidip ge- leyim.” dedi. O şahıs süratle vezîrin yanına gidip geldi. Attârı alıp vezî­rin huzûruna götürdü. Vezîr attâra ismini sordu. O da kendisini tanıttı. Kerh ehlinden oldu­ğunu söyledi. Bunun üzerine vezir, attâra; “Allahü teâlâ sa- na iyi karşılıklar ver­sin, dün geceden beri uyuyamadım. Dün gece Resû- lullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana; “Falanca attâra dört yüz dînar ver, hâlini düzeltsin.” buyurdu.” dedi. Attâr da vezîre; “Ben de dün gece Resûlullah´ı rüyâmda gördüm. Bana; “Vezîr Ali bin Îsâ´ya git, ona, sana dört yüz dînar vermesini emrettim.” bu­yurdu.” dedi. Vezîr, Resûlullah e- fendimizin kendisinden bahsetmesinin sevin­cinden çok ağ­ladı. Attâra bin dînar verilmesini emretti. Hizmetçiler bin dînar getirdiler. Attâra; “Dört yüz dînârı, Resûlullah´ın emri üzerine diğer altı yüz dî­nârı da, ayrıca sa- na hîbe ediyorum.” dedi. Attâr ise fazlasını kabûl etmeyip; “Resûlullah´ın verdiğinden ve ihsânından fazlasını istemem. Ben, Resûlullah´ın ihsânı olan bu dört yüz dînârdan başkasından bereket ummuyorum. Bu söz üze­rine vezir ağladı. Uygun olanı budur, nasıl ister­sen öyle yap.” dedi. Attâr, dört yüz dînârı aldı. Bir kısmı ile borcunu ödedi. Resûlullah efendimizin bereketi ile hâli iyileşti ve malı çoğaldı.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hayr Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bir gece Resûlullah efendimizi gördüm. Bir taraftan diğer tarafa gidip geliyorlardı. Mübârek yüzlerinde keder ve üzüntü gö­rülüyordu. Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Üzüntü ve kede­rinizin sebebi ne­dir diye sordum. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Bu­gün Abdülhamîd Han tahttan indirildi. Bunun için kederliyim.” Ebü´l-Hayr hazretleri rüyâsını naklet­tikten sonra, gözleri yaş içerisinde şöyle bu­yur- du: “Bu yüz sene içerisinde Sul­tan Abdülhamîd Han gibi takvâ sâhibi bir sultan gelmemiştir. O, kavminin derdi ile dertlenir, milletinin iyiliğini ve refahını isterdi. Müttekî ve ilmi seven bir sultândı. Hocam Rahmetullah E- fendiyi Mekke-i mükerremeden İstanbul´a ya­nına dâvet etmiş, çok ik­râm ve iltifâtta bulunmuştu. Hattâ kendi eliyle ona na­maz için seccâde sermişlerdi. O yüce Hâkana bu muâmeleyi revâ görenlerin sonları pek fecî olacaktır. Ama din ve millet çok zarar görecektir, ona yanıyo­rum.”

Evliyânın büyüklerinden ve İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından İmâ- m-ı Gazâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Seyyid Mustafâ Bekri anlatır: “Ben, Medîne-i münevverede Mescid-i Nebevî´nin hizmetkârı, te- mizleyicisiydim. Her akşam Resûlullah efendimizi rüyâda görüyordum. Her gördüğümde de tebes­süm buyururlardı. Ben de vazîfemi iyi yapmı­şım, diye sevinirdim. Bir akşam Resûlullah efendimizi ağlarken gördüm ve çok üzüldüm. Resûlullah efendimiz bana dönerek buyurdu ki: “Ey Mustafâ, sen üzülme! Hizmetinde bir kusûr işle­medin. Benim ümmetimin âlimlerinden, benim ismimi taşıyan birisi vefât etti.” Sonra öğrendik ki, o gün İmâm-ı Gazâlî vefât etmiş.

Batıda Ebü´l-Hasan ibni Harezhem adında bir imâm vardı. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabını okuyunca beğenmeyip onu yakmayı emretti. Halkın elinde bulunanları da toplayıp bir Cumâ günü yakılmasını kararlaştırdılar. O Cumâ gecesinde Ebü´l-Hasan rüyâsında: Kendi ders okuttuğu câminin kapısın­dan içeri girdi. Bir de ne görsün; câminin içinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve yanında Ebû Bekr radıyallahü anh ve Ömer radıyallahü anh oturu­yorlardı. İmâm-ı Gazâlî de orada ayakta duruyordu ve elinde İhyâ kitabını tu­tup: “Ey Allah´ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır.” deyip, sonra dizleri üze­rine çöktü. İhyâ kitabını Resûlullah´a verip: “Yâ Resûlallah, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete uymayan, esâsa muhâlif bir yanlış­lık varsa, ben Allahü teâlâya tövbe ettim. Eğer sizin bildirdiğiniz dîne uygunsa, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah, İhyâ kitabını baştan sona kadar inceledi ve; “Vallahi bu elbette güzel bir kitaptır.” buyurdu, sonra onu hazret-i Ebû Bekr´e ve hazret-i Ömer´e ver­diler. Onlar da in­celeyerek, bu kitap elbette güzeldir, dediler. Bunun üze­rine Resûlullah:

“Adı geçen Ebü´l-Hasan´ın elbisesini soyun, iftirâ edenlere vurulduğu gibi had vurun.” buyurdu. Beşinci sopadan sonra hazret-i Ebû Bekr; “Yâ Resûlallah böyle yapması yine senin sünnetini tâzim içindi. Fakat ya­nıldı.” dedi. İmâm-ı Gazâlî de affetti.

Ebü´l-Hasan uyanınca gördüklerini talebelerine anlattı. Tövbe etti. Bir ay, rüyâsında yediği sopaların acısından rahatsız oldu, canı yandı. Sonra geçti, fakat ölünceye kadar sopaların izi sırtında görüldü. Bu rüyâ­sından sonra dâimâ İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi.

Anadolu´da yaşayan büyük velîlerden Hacım Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Susuz´a vardıktan bir müddet sonra rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Hacım Sultan Peygamber efendimizin elini öptü. Pey­gamber efendimiz ona; “Ey ciğerpârem Hacım! Senin makâmın burası­dır. Burada karar eyle. Senin ömrün burada geçer. Allahü teâlâdan râzı ol. O´na tevekkül eyle.” buyurdu ve bâzı nasîhatlarda bulundu. Hacım Sultan uykudan uyanınca, Allahü teâlâya şükretti.

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) rüyâlarından birini şöyle anlatır: Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Ya- nıma geldiler ve mübârek ayağının ucuyla beni uyandırdılar. Kendi­sine bakınca; “Bir kimse Allahü teâlâya giden yolu öğrenir, sonra bu yol­dan ayrılırsa, Allahü teâlâ bu ki­şiyi, âlemde hiçbir kimseye vermediği bir azap ile cezâlandırır.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: “Bir defâ cihânın süsü ve kâinâtın serveri olan Peygamber efendimizi rüyâda görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübârek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnâda susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yâni İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin evlâdı da orada idiler. Resûlullah, onlardan birine su getir­mesini emir buyurdu. Fakîr; “Yâ Resûlallah, onlar benim pîrimin evlâdı­dır.” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar.” buyurdu. Onlardan bir azîz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Yâ Resûlallah, hazre- tiniz Müceddîd-i elf-i sânî hakkında ne buyurursunuz ” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri yoktur.” buyurdu. “Yâ Resûlallah! İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât´ı, mübârek nazarlarınızdan geçti mi ” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!” Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bâzı mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, verâ-ül-verâ sonra yine verâ-ül-verâ´dır, yâni Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir” buyurduğunu okudum. Resûlullah efendimiz bunu çok beğendi ve; “Tek­rar oku!” buyurunca, tekrar okudum. Bu ifâdeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devâm etti. Sabah olunca bü­yüklerden bir zât erkenden gelip bana; “Ben bu gece rüyâmda sizin bir rüyâ gördüğünüzü gördüm. O rüyâyı bana anlat!” deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyâda, Resûlullah efendimizin mübârek nefesinin ve soh­betinin bereketiyle kendimi tamâmen nûr ve huzur içinde buldum. Uya­nık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyânın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.”

Bursa velîlerinden Miskâlî Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerini sevenlerden Mustafa Efendi adında bir zât şöyle anlatmıştır: “Bir gün damda uyuyordum. Rüyâmda Miskâlî Efendi ayağı ile bana doku­nup; “Kalk buradan bire gâfil!” dedi. Hemen uyandım rüyânın tesiriyle ye­rimden fırlayıp kalktım. O anda tavanda bulunan büyük bir taş parçala­nıp, bir parçası tam başımı koydu­ğum yere düştü. Sonra huzûruna gitti­ğimde kulağıma yavaşça; “Yatacaktın de­ğil mi ” dedi.”

Anadolu evliyâsından Baba Haydar Semerkandî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında, pâdişâh Kânûnî Sultan Süleymân, bir gece rü­yâsında ak sakallı, nûr yüzlü bir ihtiyârın sırtını sıvazladığını gör- dü. İhtiyâr kendisine: “Efendimiz, Eyüp´teki Baba Haydar sizi kulübe­sinde bekliyor. Onu ziyâret ediniz.” dedi. Pâdişâh uyanınca bu sıcak sesi mânâlândırmaya çalıştı. Kimdi bu Baba Haydar Devamlı Eyüb´e gitme­sine rağmen, Baba Haydar diye birisinden bahsedildiğini hiç duymamıştı. Pâdişâhı ayağına dâvet eden bu zât kimdi Kânûnî bunları düşünürken Şeyhülislâm huzûra girdi. Pâdişâhı düşün­celi görünce; “Bir derdiniz mi var Sultânım ” diye sordu. Pâdişâh da; “Hayrolsun inşâallah. Bu gece rüyâda yaşlı bir zât bana; “Eyüp´te Baba Haydar sizi bekliyor.” dedi. Buna bir mânâ veremedim. Bu dâvete, sen ne dersin ” dedi. Şeyhülis­lâm; “Hayırdır inşâallah Pâdişâhım! Eyüp´te hiç bu isimde kimsenin bu­lunduğunu bilmiyorum. Baba Haydar kim acabâ Sizinle Baba Haydar´ı ara­yıp bir ziyâret etsek iyi olur.” dedi. Kânûnî bir süre sonra rüyâsını unuttu. Ak­şam yatınca, yine o ak sakallı ihtiyârı rüyâsında gördü ve yine:

“Baba Haydar sizi kulübesinde bekliyor Pâdişâhım!” dedi. Sabah Pâ­dişâh, rüyâsını Şeyhülislâma anlatınca, o da; “Bu ziyâret artık mecbûr oldu Pâdişâ­hım!” dedi. Pâdişâh buna rağmen o gün de Baba Haydar´ın ziyâretine gidemedi. Gece yatınca rüyâsında üçüncü defâ yaşlı zâtı gördü. Pâdişâha dargın dargın bakıp, kırık bir sesle sâdece:

“Baba Haydar sizi bekliyor.” dedi. Sabah olunca, Sultan lalasını ya­nına ça­ğırıp; “Tez davran. Eyüp´ten dâvet aldık gidiyoruz.” dedi. Her ikisi kıyâfet de­ğiştirip, Eyüb´e gittiler. Öğle ezânı okunduğu sıra Eyüb´e var­dılar ve namaz kıl­dıktan sonra cemâatten bâzı kişilere:

“Biz uzaktan geldik. Baba Haydar isimli birini arıyoruz. Acaba tanıyor mu­sunuz ” diye sordular. Koca câmide Baba Haydar´ı tanıyan çıkmadı. Sokakta bulunan dükkan sahiplerine de sordular. Onlar da tanımıyordu. Bu sırada küçük bir çocuk:

“Siz şu tepede oturan ve kimseyle konuşmayan amcayı mı arıyorsu­nuz ” diye sordu. Sultan da gayr-i ihtiyârî; “Evet, onu arıyoruz.” deyince, çocuk ken­disini tâkib etmelerini istedi. Epeyce gittikten sonra, yapayalnız köhne bir kulü­beyi işâret ederek; “O amca bu kulübede yaşar. Ama kim­seyle konuşmaz, kim­seyi de kulübeye almaz.” dedi. Pâdişâh ve lalası yavaşça kulübeye yaklaşıp, kulübenin önünde tereddüd içinde beklerken içeriden titrek ince bir ses:

“Buyurunuz Pâdişâhım!” diyerek dâvet etti. Pâdişâh selâm vererek içeri girdi. Baba Haydar bir postekinin üzerinde oturuyordu. Binlerce si­nek her ya­nını kaplamış onu gizliyordu. Geceleri rüyâsına giren zâtı me­rak eden Pâdişâh, büyük bir dikkatle Baba Haydar´ın yüzüne bakıyordu. Fakat sineklerden yüzünü seçemiyordu. Bir müddet duran Sultan daya­namayarak; “Hazret! Şu sinekleri kovalasan da yüzünü bir görsek.” dedi. Baba Haydar; “Sultânım! Siz Peygamber efendimizin vekîlisiniz. Şu gü­cünüzü gösterin de sinekleri siz kovalayın.” buyu­runca, Sultan hemen harekete geçti. Ne kadar uğraştı ise sinekleri kovalaya­madı. Baba Hay­dar hazretleri kalkıp, pencereyi açtı ve odaya doğru dönüp; “Haydi baka­lım!” deyince, bütün sinekler emir almışçasına odayı hemen bo­şalttı. Pâ­dişâh o anda karşısında nûr yüzlü güleç bir ihtiyar zâtın durduğunu gördü. Elini öpmek istedi ise de Baba Haydar elini çekti. Pâdişâh ona:

“Efendim! Benden ne dilerseniz dileyin.” dedi. “Senin sağlığından başka hiçbir şey istemem.” deyince, Sultan postekinin altına, altın dolu bir kese bı­rakmak istedi. Bunu fark eden Baba Haydar, eliyle keseyi ite­rek:

“Mâdem çok istiyorsan, şuraya bir mescid inşâ ettir. Çünkü öyle zan­nediyo­rum ki bana komşular gelecek. Eyüp Câmii uzak. Onlar için bu­raya bir mescit yaptır da gece gündüz ibâdet etsinler.” dedi. Pâdişâh bu isteği hemen yerine ge­tirdi. Câmi kısa zamanda tamamlandı. Câminin açılışında Kânûnî Sultan Sü­leymân da hazır bulundu ve Baba Haydar´ın yanına giderek:

“Efendi hazretleri buyurunuz. Artık mescid sizindir. Orada sizin için de hu­sûsî yer yaptırılmıştır.” dedi.

Baba Haydar, Sultana; “Ben ölünceye kadar mekânım şu gördüğün kulübe­dir. Öldüğüm zaman bu kulübenin bulunduğu yere gömülmek iste­rim. Benim başımın ucunda mescid olduktan sonra, üzerime sakın türbe yaptırmayın. Bir mezar taşı bana yeter. Bu bizim sana vasiyetimiz ol­sun.” dedi. Pâdişâhın bütün ısrarlarına rağmen, mescidde kendisi için hazırlanan odada oturmadı. Baba Haydar, vefât edinceye kadar bu câ­mide imâmlık yaptı ve insanlara vâz u nasî­hatleri ile doğru yolu anlattı.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rüyâda görüp; “Allahü teâlâ sana ne muâmele eyledi.” diye sordu. Buyurdular ki: “Beni toprağa koy­dukları zaman bir ses duydum ki; “Ey Bâyezîd! Bizim için ne getirdin ” diyordu. “Yâ Rabbî! Sana lâ­yık hiç bir iyi amel yapamadım. Huzûruna lâ­yık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim.” dedim.

Hazret-i Bâyezîd, vefât ettikten sonra, büyük zâtlardan birisi kendisini rü­yâda görüp sordu. “Münker ve Nekir sana nasıl muâmele eyledi ” Ce­vâbında; “O iki mübârek melek gelip; “Rabbin kimdir ” diye sorunca, onlara dedim ki: “Bunu sormakla sizin maksadınız hâsıl olmaz. Siz bana O´nu soracağınıza, beni O´na sorun. Eğer O, beni, kulu olarak kabûl ederse ne âlâ. Mâzallah O, beni kulu olarak kabûl etmezse, ben, yüz defâ; “O, benim Rabbimdir.” desem ne fay­dası olur ” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Kettânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri şöyle anlatıyor: “Bir kere rüyâmda çok güzel bir genç gördüm. “Sen kim­sin ” diye sordum. “Takvâyım.” dedi. “Nerede ikâmet edersin ” deyince; “Dertlilerin kalbinde.” dedi. Sonra diğer tarafa baktığımda, çir­kin, siyah bir ko­cakarı gördüm. “Sen kimsin ” dedim. “Ben kahkaha, zevk ve keyifim.” dedi. “Nerede ikâmet edersin ” deyince; “Çok gülenle­rin kalbinde.” dedi. Uyandıktan sonra hiç bir zaman kahkaha ile gülme­meye niyet ettim.”

Evliyânın meşhurlarından Ebû Bekr Verrâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini vefâtından sonra rüyâda gördüler. Benzi sararmış bir hâlde hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sebebini sorduklarında; “Gömülü bulun­duğum şu kabristana defnedilen cenâzelerden, onda biri bile mümin ola­rak ölmemiş.” buyurdu. “Öl­dükten sonra sana nasıl muâmele edildi ” diye sorduklarında: “Elime bir sevap ve günah defteri verildi. Bunu okur­ken, bilmediğim bir günahtan dolayı, amel defteri baştan başa simsiyah oldu. Geriye kalan kısmını okuyamadım. O sırada bir nidâ geldi ve; “Dünyâda iken lütuf ve ihsânımız olarak bu günâhını gizle­miştik, burada açıklamak bize yakışmaz, affettik.” buyruldu.

Cezâyir´de yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Abbâs Müstegânimî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin annesi Fâtıma Hanım anlatır: Hâmile iken “Bir gece rüyâmda âlemlerin efendisi olan Peygamber efen­dimizi görmekle şereflendim. Mübârek ellerinde bir demet nergis çiçeği vardı. Tebessüm ederek çiçek demetini bana attılar. Ben de onu büyük bir hayâ ve edep içerisinde ya­kaladım ve uyandım. Büyük bir sevinç içe­risinde rüyâmı zevcime, kocama an­lattım. O da buna çok sevinip; “Bu rüyân, Allahü teâlânın bizlere sâlih bir erkek evlâd ihsân edeceğine alâ­mettir.” diye tâbir etti. Yedi ay sonra bir oğlum dün­yâya geldi. Allahü teâlâ bizi, rüyâmdaki müjdeye kavuşturmuştu.”

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) Resûlullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem rü­yâda gördü. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Ali! Elbiselerini kir­den te- mizle ki, her nefesinde Allahü teâlânın imdâdına mazhâr olasın.” buyur- du. “Yâ Resûlallah! Benim elbisem hangisidir ” dedim. Buyurdu ki: “Allahü teâlâ sana beş hil´at giydirmiştir. Muhabbet, tevhîd, mârifet, îmân ve İslâm hil´atlarıdır. Allahü teâlâya muhabbet edene, sevene her şey ko- lay olur. Allahü teâlâyı tanı­yanın gözünde dünyâdan bir şey kalmaz. Al- lahü teâlâyı vahdâniyetle bilen, O´na hiçbir şeyi ortak koşmaz. Allahü teâlâya inanan, her şeyde emin olur. İslâmla sı­fatlanan, Hak teâlâya âsî olmaz. Eğer âsî olursa, af diler. Af dilerse, kabûl edilir. Ebü´l-Hasan der ki: Bu îzâhtan, Allahü teâlanın Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Ve elbiseni te­mizle.” âyetinin mânâsını anladım.”

Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri anlatır: “Bir gece rüyâmda hazret-i E- bû Bekr-i Sıddîk´ı gördüm. Bana; “Dünyâ sevgisinin kalpten çıktığının a- lâmeti ne­dir, biliyor musun ” diye sordu. Bilmediğimi söyleyince; “Dünyâ sevgisinin kalpten çıktığının alâmeti; bulunca vermek, olmayınca kalben rahat olmaktır.” buyurdu.

Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından ve büyük velî Ebüssü´ûd Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şeyhülislâm olmasıyla ilgili bir rüyâsını şöyle anlat­mıştır: “Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rü­yâm- da Zeyrek Câmiine girdim. Câmi çok kalabalık idi. “Bu topluluk ne­dir ” dedim. “Resûl-i ekrem efendimizin dîvân-ı seâdetleridir, toplantıla­rıdır” denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz mihrâbda bulunu­yordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı kirâm efendilerimiz edeble ayakta duru­yorlardı. Resûlullah efendimizin huzûrunda da bir zât vardı. Kıyâfetinden onu A- rab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ile dizdize denile­cek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Acabâ bu zât kimdir ki, Eshâb-ı kirâm efendile- rimiz ayakta oldukları hâlde, o, Resûlullah´ın huzûrunda oturu­yor diye­rek hayret ettim. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz Arabca konu­şuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamber efendimiz ona; “Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca ko­nuş” buyurunca, Arab zan­nettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî ol- duğunu anladım. Mevlânâ Câmî, Peygamberimize; “Yâ Resûlallah! Bir hatâmdan dolayı sizden özür dile­miştim. Acabâ özrüm makbûl olmadı mı ” dedi. Peygamber efendimiz; “Ne yolla îtirâz etmiştin ” buyurunca, şöyle dedi: “Sizi methetmek için yazdığım bir kasîdemde; “Onun sırrına eremiyorum, O Arabdır, ben ise Acemim…” demiş­tim” dedi. Peygamber efendimiz; “Beis yok, Farsça konuşman da makbûldür” buyurdu. Sonra Peygamberimiz, Mevlânâ Câmî´ye hitâben; “Şu oturan kimseyi bilir mi­sin ” diyerek İbn-i Kemâl Paşayı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; “Bilmem yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz; “O, İbn-i Kemâl Paşadır ve hâ­len ümmetimin müftîsidir.” buyurdu. Sonra da beni göstererek; “Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin ” buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; “Hayır Yâ Resûlallah” dedi. Peygamber efendimiz; “O, Ebüssü´ûd bin Yavsî´dir. O da üm­metimin müftîsi olsa gerektir.” buyurdu. Bu sâdık rü­yâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazifesi verildi.

Osmanlıların kuruluş devrinde Bursa´da yaşamış büyük velî Emîr Sultan (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birisi anla­tır: Bir gece rü­yâmda şöyle gördüm: Bursa´nın uzak kasabalarından bir­kaç kişi: “Bursa´da bir evliyâ var. Allahü teâlânın izniyle ne hâcetin varsa verirmiş.” diye yola çıktılar. Ben de yatakta yatıyordum. Onların dedikle­rini duyunca, aralarına katılarak, biz de duâsını alalım diye birlikte Bur­sa´ya gittik. Dergâha girip Emîr Sultan´ı gö­rünce bayılmışım. Aklım ba­şıma gelince, ayağa kalkacak tâkati bulamadım. Emekliye emekliye Sultan hazretlerinin yanına vardım. “Sultânım, beni talebe­liğe kabûl edin!” dedim. “Kâbûl eyledik!” diyerek mübârek elleri ile sırtımı sı­ğadılar. Heyecanla uyandım. Rüyâmı anneme anlattım ve tâbir etmesini istedim. Annem; “Sen hemen o büyük velînin yanına koş, himmetine kavuşarak duâsını al.” dedi. Hemen yola çıktım. Bir grup insanın, rüyâmdaki gibi; “Gidip Emîr Sultan´ı ziyâret edelim. Onun duâsını alalım.” diye yürüdük­lerini gördüm. Ara­larına katılarak, rüyâmdaki gibi, sırayla dergâha girip huzûrlarına çıktık. Emîr Sultan´ın mübârek nazarlarına kavuşunca, aklım başımdan gitti. Düşüp bayıl­dım. Aklım başıma gelince, ayağa kalkama­yıp, emekliyerek ayak uçlarına kadar gittim. “Bizi talebeliğe kabûl buyu­run Sultânım.” deyince; “Biz seni talebeliğe kabûl edeli kırk yıl oldu.” bu­yurdular.

Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: “Bir gün Emir-ül-müminîn hazret-i Ali´yi rüyâmda görüp, bana nasîhat et, dedim. Tevâzudan daha iyi bir şey gör­medim. Yalnız Allahü teâlâdan sevap umarak, zenginin yoksula gös­terdiği tevâ­zudan daha güzel ne olabilir, dedi. Biraz daha nasîhat edin, dedim. Buyurdu ki: Ondan daha güzel olanı, Allahü teâlâya gâyet fazla güven duyan fakirin, zen­gine karşı kibirli ve gururlu davranmasıdır.”

Vefâtından sonra Feth-i Mûsulî´yi rüyâda görenler; “Allahü teâlâ sana ne yaptı ” dediler. Dedi ki: Allahü teâlâ bana; “Niçin o kadar ağla­dın ” buyurdu. “Günahlarım ve kusurlarım sebebiyle yüzüm olmadığın­dan ağlıyorum.” dedim. “Ey Feth! Bu çok ağlaman sebebiyle, günâhını yazan meleğe sana günah yaz­mamasını emretmiştim.” buyurdu.

İstanbul evliyâsının büyüklerinden Mehmed Emîn Tokâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Hattat Muhammed Râsim Efendi şöyle anlatır; “Cennetmekân Üçüncü Ahmed Hânın vefâ­tından sonra, şöyle bir rüyâ gördüm. Geniş bir sahrada orduyu hümâyûn kurul- muştu. Bir tepe üzerinde de sultanlara mahsûs bir çadır, çadırın et­ra- fında ise büyük bir kalabalık vardı. Ka­labalıktan bir kişiye yaklaşıp; “Bu ordunun kumandanı kimdir ” diye sordum. O da; “Âhir zaman Peygam­beri Muhammed aleyhisselâmdır.” dedi. Cehennem´e götürülecek bâzı kimseler bu büyük çadıra götürülüyor, buradan şefâat edilirse Cehen- nem´den kurtuluyordu. Yine birisine; “Peygamber efendimiz ne­rede bulu­nuyor ” diye sorduğumda; “Tepedeki büyük çadırda” dedi. Hemen ça- dırın ya­nına koştum. Çadırın kapısına vardığımda, Mehmed Emîn To- kâdî hazretlerini çadırın kapısında gördüm. Şefâat istiyenleri çadırın içi- ne götürüp, getiriyordu. Çok şaşırdım. Biz bu zâtı anlayamamı­şız diye çok üzüldüm. O anda elleri bağlı birini çadırın kapısına doğru getirdikle- rini gördüm. “Bu kimdir ” diye sordu­ğumda, Sultan Ahmed´dir dediler. Sonra çadıra yaklaşıp, Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerine teslim ettiler. O da önüne düşüp çadırın içine girdiler. İçeride Pey­gamber efen­dimiz kendisine iltifât buyurdu. Çadırdan çıktıklarında Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri; “Şefâat buyurulup affolundun, müjde olsun!” diye ba­ğırdı. Dışarda sultanlara mahsus süslü bir at duruyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri, sultânı tâzim ve hürmetle çadırdan çıkarıp, bekleyen süslü ata bin­dirdi. Etraftakilerin tebrikleri arasında, süratle oradan uzak­laştı.

Bu rüyâyı gördükten sonra ertesi gün talebelere hat dersi veriyor­dum. Mehmed Emîn Efendi bâzı günler teşrif ederdi. O gün de dershâ­nemizi teşrif etti. Hemen karşılayıp elini öptüm. Bu sırada bana; “Hoca Efendi, akşamki sey­râna ne dersin ” buyurdu. O gece gördüğüm rüyâyı hatırlayıp ağlayarak ellerine kapandım. Mehmed Emîn Efendi de ağladı. Sonra şükredip bana; “Ben hayatta iken bu gibi ilâhî sırları yayarak, bi­zim hâlimizi teşhir etmene rızâ göstermem. Vefâtımdan sonra anlat­manda bir mahzûr yoktur.” buyurdu. Vefâtına kadar bunu kimseye an­latmadım. Vefâtından sonra güzel vasıflarını ve üstünlüğünü yâd etmek bakımından yeri geldikçe nakleder oldum.”

Şam´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Bedahşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Sultânın yakınlarından Hasan Can anlatır: Mı­sır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah, Yavuz Sultan Selîm Han bana şöyle bu­yurdu: “Bu gece rüyâda Muhammed Bedahşî´yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde ge­lip, yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedâlaştı.” Ben ise, gençlik atılganlığı ile hemen rüyâyı tabire giriştim ve; “Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. E- ğer vefât etmemiş ise, yakında vefât edeceklerine işârettir.” dedim. Ya­vuz Sultan Selîm Han karşılık vermedi. Ben de rüyâyı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî´nin ölüm döşeğinde Şam´ın ileri gelenlerini toplayıp; “Yavuz Sultan Selîm Hanın Allahü teâlâ katında övülmüş olduğunu haber vererek, Arap diyâ­rının fethiyle Hak teâlâ tarafından vazifelendirildiğini, bilcümle evliyânın onun yardımcısı olduğunu bildirdi. Orada hazır olanlara veya olmayanlara, Sultânın emirlerine saygılı olmalarını tavsiye etmiş ve ayrıca; “Hara- meyn-i Muhteremeyne (Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye) hizmetleri ile başlara tâc olan Sultân´a benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken dünyâdan da sefer ettiğimi bildi­rin.” diye vasiyet- te bulunmuştu.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rahme- tullahi teâlâ aleyhâ) hazretleri hakkında Abede binti Şevvâl şöyle anlat- mıştır: “Râbia´yı vefatından bir sene sonra rüyâda gördüm. Yeşil el­bise- ler giymiş, başında da ye­şil bir örtüsü vardı. Ben; “Seni sardığım kefeni- ne ne oldu ” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi.” dedi.

Vefâtından sonra kendisini rüyâda görenler; “Münker ve Nekir me­lekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu ” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana Men rabbüke (= Rabbin kim ) suâlini sorunca, on­lara dedim ki, ey me­lekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arzediniz: (Ey Allah´ım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyar bir kadıncağızı unut­madın. Ben, seni hiç unutur muyum )”

Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbia-i Adviyye için vefâtın­dan sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rüyâmda gördüm. Bana; “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nûrla kaplanmış tabaklarla bize su­nulmaktadır.” dedi. “Bu nasıl oluyor ” dedim. “Hayatta olan müminler ö- lüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filân dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Şâh-ı A´lâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin vefâtından, iki seneden fazlaca bir zaman geç- mişti ki, tale­belerinden ve aynı zamanda sultânın yakın adamların­dan o- lan Mesmât Revşenâhî ismindeki bir zât, mübârek hocasının kab­rini tâ- mir etmek, kabrin üzerine güzel bir türbe yapmak istedi. Fetihpûr şeh- rinden kırmızı taş getirtti. İn­şâata başlandı. İşin başında bulunan mü­hendis gece rüyâsında, Şeyh´in, kabrinin üstünde ayakta durduğunu ve; “Siz benim kabrimi kazarken, tabutumun tahta­sına bir tuğla parçası düş- tü. Tahtayı kırdı ve sol dizimin üzerine geldi. Hemen o tuğla parça­sını tabutumdan çıkarın, alın. Tahtayı düzeltin ve sonra inşâata de­vâm edin” buyurduğunu gördü. Sabah olunca o mühendis, Mesmât´ın yanına geldi ve rüyâsını anlattı. Mesmât; “Hazret-i Şeyh´in buyurduğunu yapın.” dedi. Öyle yaptılar. İleri gelenler, şehrin büyükleri, o zâtın talebeleri ve o zâtın bü­yüklüğüne inananların huzûrunda kabri açtılar. Gerçekten tabu­tun tahtasının sol taraftan kırılmış olduğunu ve bir tuğla parçasının içine düş- tüğünü gördüler. Dü­şen tuğla parçasını almak için tabutu açtılar. Bir de ne görsünler. Bütün bedeni sağlam ve nûrlu, sîmâsı ise hayattaki ka­dar canlı ve tâze olarak duruyor. Hay­retler içinde kaldılar. Rüyâda ol­duklarını sandılar. Mesmât, hocasının mübârek bedenine gülsuyu ve anber sürdü. Hazır olanlar Fâtiha okudular. Sonra kırılmış tabutu tâmir ettiler ve tür- benin yapımına başladılar. Güzel bir türbe yapıldı. İn­sanlar ziyâret edip rûhâniyetinden istifâde ederlerdi.

Evliyânın büyüklerinden Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, bir gece rüyâsın- da Peygam­ber efendimizi gördü. Rüyâsını şöyle anlatır: “Resûl-i ekrem, Eshâbı ile berâber oturuyordu. Ben Eshâbdan bir zâta; “Bu top­luluk nedir ” diye sordum. O zât da; “Seyyid Ebü´l-Vefâ´ya, Allahü teâlâ yedi yâren verdi. Bu topluluğun gâyesi, onları tâyin etmektir.” dedi. Ben bunu duyunca, bir köşede edeble oturdum. O tâyin olacak kimseleri görmek için beklemeye başladım. Resûl-i ekrem; İmâm-ı Hasan, İmâm-ı Hüseyin ve İmâm-ı Zeynel Âbidîn´e; “Gidin, Tâc-ül-Ârifîn´in ak­rabâsından Seyyid Matar, Seyyid Kâzım, Seyyid Muhammed, Seyyid Ali ibni Kamîs, Abdur- rahmân Tafsuncî, Ali ibni Haytî, Seyyid Askeri-i Şevdî adlı yedi kimseyi alıp getirin.” buyurdu. Onları alıp, Peygamber efendimizin huzû­runa getirdiler. Ben bu zâtları görünce çok sevindim. Peygamber efen­dimiz; “Yâ Ha­san, yâ Hüseyin, yâ Zeynel Âbidîn! Gidiniz, oğlunuz Ebü´l-Vefâ´yı getirin.” bu­yurdu. Bu emir üzerine onlar gelip, beni Peygamber efendimizin huzûruna gö­türdüler. Ben selâm verip, Peygamberimizin mübârek elini öptüm. Peygamber efendimiz bana; “Merhabâ yâ Ebü´l-Vefâ! Allahü teâlâ sana hem dünyâda hem âhirette yâren olarak bu yedi kişiyi verdi.” buyurdu. Ben; “Yâ Resûlallah, bunla­rın derecesi nedir ” diye suâl edince; “Yâ Ebü´l-Vefâ! Senin yârenin olan bu yedi kişi dünyâ ve âhirette saîd kimselerdir. Bunların nesli kıyâmete kadar ke­silmeyip, bütün dünyâya yayılsa gerektir.” buyurdu. Sonra o zâtlara dönerek; “Bi­rer ellerinizi Seyyid Ebü´l-Vefâ´nın sırtına, birer ellerinizi de benim elimin altına koyup bîat ediniz, ona yâren olunuz.” diye emir buyurunca bu emri yerine getirdiler.

Peygamber efendimiz, Ebü´l-Vefâ´ya dönerek; “Yâ Ebü´l-Vefâ! Sana yedi yâren verdik. Kim bunlara ihlâs ve sıdk ile riyâsız muhabbet besler ve mürîd olursa, kıyâmet gününde benim bayrağım altında haşrolunur. Benim evlâdım olan seyyidlere kim hürmet ederse, aynen bana hürmet etmiş olur. Bana hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet etmiştir. Allahü teâ- lâya hürmet eden, Cennet´i ka­zanmıştır. Benim evlâdıma kim hürmet et- mezse, bana hürmet etmemiş olur. Bana hürmet etmeyen, Allahü teâlâ- ya hürmet etmemiştir. Allahü teâlâya hürmet etmeyenin yeri ise Cehen- nem´dir.

Ey Ebü´l-Vefâ! Sana ve yârenlerine vasiyetim olsun. Kıyâmete kadar kim­seyle kavga ve anlaşmazlık çıkarmayın. Çünkü kavga ve anlaşmazlık karışan silsilenin nesli helâka uğrar. Ey Ebü´l-Vefâ! Benim sünnetimi ye­rine getirip bu yedi yârenin eteğine yapışan saâdete ulaşır. Bunlardan u- zaklaşan, benden uzak­laşmış olur.” buyurdu. Ben bu ahde sâdık kala­cağımı söyledim ve bu yedi zâtı da cân u gönülden yârenliğe kabûl ettim. Peygamber efendimiz duâ ettiler. Kapı çalınmasıyla uyandım.”

Hanıma, “Git, bak kim gelmiş ” dedim. Hanım kapıyı açınca, o yedi zâtı gördü ve bana; “Yedi kişi geldi, seni soruyorlar.” dedi. Onları içeri dâvet ede­rek, yemek yedirdim ve; “Gelmenizin sebebi nedir ” diye sor­dum. Onlar da; “Rüyâmızda Peygamber efendimizi gördük. Bize Tâc-ül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ sizin zâhiren ve bâtınen atanız oldu. Ona gidin, buyurdu.” dediler. Ben de onlara gördüğüm rüyâyı anlattım. Onlar zâhi­ren de bana bîat ettiler.

Evliyânın meşhurlarından Abdurrahmân bin Ali Sekkâf (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir elini devamlı gizli tutar, göstermek iste­mezdi. Bir defâsında bâ­zıları ısrarla sebebini sorunca şöyle anlatmıştır:

Peygamber efendimizi methetmek için bir kasîde yazdım. Sonra dün- yâya düşkün olan bâzı kimseleri de methettim. Bunun üzerine Pey­gamber efendimizi rüyâmda gördüm. Beni azarlayıp elimi kesmemi em­retti. Ben de elimi kestim. Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh) bana şefâatçi olup, Resûlullah´dan affetmesini diledi. Bunun üzerine af buyurdular. Kestiğim elimi birleştirdim, eskisi gibi oldu. Uyandığım zaman elime bir baktım, kesilmiş ve birleştirilmiş olan yerde bir iz vardı. Sonra elini çıkarıp o ısrar edenlere gösterdi. Baktılar ki elindeki o izden bir nûr parlıyordu.

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebin­den biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı Ahmed bin Hanbel (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin vefât haberini İskenderiye´de iken duyan Muhammed bin Huzeyme, çok üzülmüştü. Rüyâsında Ahmed bin Han- bel´in salına salına yürü­düğünü görüp kendisine; “Ey İmâm! Bu böyle ne biçim yürüyüş ” dedi. O da; “Dünyâda Allahü teâlânın dînine hizmet e- denlerin, Cennet´teki yürüyüşleri böyledir.” bu­yurdu. O; “Allahü teâlâ sa- na nasıl muâmele etti ” diye sual etti. İmâm hazretleri; “Allahü teâlâ beni affetti, başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve; “Ey Ah- med! Kur´ân-ı kerîm benim kelâmımdır, diye inandığın için, bu iltifâtlara kavuştun. Ey İmâm! Süfyân-ı Sevrî´den sana ulaşan duâlar var, onlarla dünyâda duâ ettiğin gibi, şimdi de duâ et.” dedi. Bu emir üze­rine; “Ey âlemlerin Rabbi olan Allah´ım! Bizleri af ve magfiret eyle. Bizlere suâl sorma.” diye duâ ettim. Bu duâdan sonra; “Ey Ahmed! İşte Cennet, gir oraya buyurdu ve ben de Cennet´e girdim.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin İdrîs (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin talebelerinden biri şöyle anlatır: Mekke-i mükerremede hac farîzasını edâ ettikten sonra, şiddetli bir hastalığa tutuldum. İhtiyâcımı görecek kadar bile ayağa kalkamıyordum. Bu hâl üzere öleceğimden çok korktum. O hâlde Allahü teâlâya duâ edip, Ahmed bin İdrîs´in rûhâniye- tinden yardım istedim. O anda uyudum. Karşımda Ahmed bin İdrîs´i gör- düm. Ben bir divanda sırt üstü yatıyor­dum. O yanımda durdu. Bana; “Senin ilâcın Zemzem suyu ve ameliyat.” bu­yurdu. Tâkatim hiç yoktu. Beni ameliyat etti. Çok terledim. Hattâ divandan yerlere terler damladı. O esnâda uyandım. Kendimi yokladığımda bir dinçlik hissettim. Ayağa kal- kıp yürümeye başladım. Hocamın bereketiyle şifâ buldum.

Günler sonra tekrar hastalandım. Tekrar hocamı vesîle ederek yar­dım iste­dim. Rüyâmda onu yüksek bir mekânda, büyük bir çadır içinde tek başına otu­rur gördüm. Selâm verdim. Bana; “Otur.” buyurdu. Huzû­runda oturunca: “Sen ölümden korkuyorsun değil mi ” buyurdu. “Evet efendim.” dedim. Bir kâğıt alıp üzerine iki satır hâlinde, birinci satıra, öm­rün seksen seneye ulaşmadan öl­mezsin, ikinci satıra da inşâallah ârif­lerden bir zât olursun, diye yazdı. Sonra o kâğıdı bana verdi ve; “Oku.” buyurdu. Ben de okudum. Bu hususta Allahü teâlâya şükrettim. Sonra da Resûlullah efendimizi göremediğimi hatırlayıp, görmekle şereflenmek istediğimi arzettim. O zaman; “Otur, görmene yardımcı olayım.” buyurdu. O esnâda karşımda sırasıyla; hazret-i Ali, hazret-i Osman, hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekr ile Peygamber efendimizi gördüm. Sonra uyan­dım. Gördüğüm rüyâ sebebiyle çok sevinçliydim. Sonra Mekke-i müker- remeden Yemen´e gittim. Subye şehrinde hocam Ahmed bin İdrîs´e ka­vuştum. Birinci günün gecesi, rüyâmda nûrlara gark olduğumu gördüm. Nûrun çokluğu sebebiyle kendimden geçtim. Uyandığımda vü­cûdum titriyordu. Daha sonra hocamdan İdrîsiyye yolunun edebini öğ­rendim. Bana: “Bizim yolumuza giren, yüce maksada kavuşur. Allahü teâlâyı tanır.” buyurdu.

Horasan´ın büyük velîlerinden Ahmed Nâmıkî Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri vefât ettikten üç gün sonra Kâdı Alâeddîn Mervezî Câm kasa­basına gelmişti. Ahmed Nâmık hazretlerinin vefâtını öğre­nince; “Ben ondan ha­dîs-i şerîf dinlemeye gelmiştim. Çünkü, onun sahîh hadîs-i şerîfler ile sahîh ol­mayanları birbirinden ayırabildiğini duydum. Yazık, ben onun huzûrunda bu­lunmaya ona hizmet etmeye kavuşama­dım.” diyerek üzüldü. O sırada Ahmed Nâmıkî Câmî´nin yerinde oğulla­rından Burhâneddîn Nasr bulunuyordu. O, Kâdı Alâeddîn´i ağırladı. Kâdı Alâeddîn, her gün bir-iki defâ Ahmed Nâmık´ın kab­rine gidip, orada ağlı­yordu.

Yine birgün kabrin ayak ucunda oturmuştu. Bu sırada uykuya daldı ve uzun müddet öyle kaldı. Burhâneddîn Nasr üç kişiyi ona kimsenin do­kunmaması için vazîfelendirdi. Kâdı Alâeddîn uyanınca, Şeyh Burhâned- dîn´in kütüphânesinde bulunan hadîs-i şerîf râvilerini (rivâyet edenleri) anlatan Esânid isimli kitabı ya­nında buldu. Ağlayarak dergâha geldi. Burhâneddîn Nasr´a rüyâsını anlatmak istediğinde o rüyâdan ha­berim var demek isteyerek; “Anlatmana gerek yok.” dedi. Bunun üzerine ora- dakilere rüyâsını şöyle anlattı:

Ahmed-i Nâmıkî´nin kabri başına oturmuştum. Kendi kendime; “Ne olaydı da onunla görüşebilseydim. Birkaç hadîs-i şerîf dinleseydim. Bu fırsatı kaçır­dım.” diye düşünerek hem üzülüyor hem de ağlıyordum. Bu sırada bana bir ağırlık gelip, uyudum. Rüyâmda Ahmed-i Nâmıkî haz­retlerini gördüm. Yüksek bir yerde oturmuştu. Yanına gidip, selâm ver­dim. Bana iltifât etti. O sırada oğlu Burhâneddîn Nasr yanımıza geldi. Ona; “Ey Nasr! Git Esânid isimli kitabı ge­tir.” dedi. O, kitabı getirince hu­zûrunda ondan pekçok hadîs okudum. Sahîh de­ğildir dediklerine işâret koyuyordum. Okuma işi bitince; “Ben bunların gerçek­ten sahîh olmadı­ğını nereden bileyim.” dedim. Bunun üzerine bana; “Ben bun­ları sana söylerken, o sırada Resûlullah efendimizi görüyordum. Sahîh olmadı­ğını işâret buyurduklarını sana söylüyordum, sen de işâretliyordun.” buyurdu. Sonra; “Efendim! Esânid kitabını bana lutfetseniz bizim için büyük devlet olur.” dedim. Ahmed-i Nâmıkî; “Ey Nasr! Esânid´i Kâdıya ver. Bizden ona yâdigâr ol­sun. Bize de duâ eder.” buyurdu. Uykudan uyandığımda; Esâ- nid kitabını için­deki hadîs-i şerîflerden sahîh olmayanları işâret edil­miş olarak yanımda bul­dum.”

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtından yaklaşık 200 yıl geçtikten sonra, birgün Büyük Türk Hâkânı Emîr Tîmûr Buhârâ´ya gitmek üzere yola çıktı ve Türkistan´a uğ­radı. O gece rüyâsında Ahmed Yesevî hazretlerini gör- dü. Kendisine: “Ey yiğit! Buhârâ´ya çabuk git! İnşâallah orada sana fetih nasîb olur. Senin başından çok hâdiseler geçse gerek. Zâten oranın in­sanları senin gelmeni bekliyorlar.” bu­yurdu. Tîmûr Han uyanınca, bu müjdeye çok sevinip, Allahü teâlâya şükretti. Ertesi gün Türkistan hâki­mine çok para verip, Ahmed Yesevî hazretlerinin kabri üzerine mükem­mel bir türbe yaptırmasını emretti. O da, istenildiği gibi bir türbe yaptırdı. Türbe, bugün hâlâ bütün haşmetiyle durmaktadır.

Buhârâ´da yetişen en büyük velîlerden Alâeddîn-i Attâr (rahmetulla- hi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtlarından evvel, talebelerin­den biri şöyle bir rüyâ gördü: “Büyük bir otağ kurulmuş. Otağda Pey­gamber efendimiz de bulunuyordu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri ile hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otağın yanında duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardı. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir müddet sonra sevinç ile çıkarak bu­yurdu ki: “Bize, kab­rimizin 100 fersah mesâ- fesine defnedilecek her müslümana şefâat et­memiz ihsân edildi. Alâed- dîn-i Attâr´a da 40 fersah mesâfedekilere şe­fâat ihsân edildi. Bizi se- venlere ve ihlâs ile bağlılık gösterenlere de, bir fersah mesâfede olanlar ihsân edildi.” (Bir fersah, altı kilometredir.)

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Muvaffak (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri bir zaman Kâbe-i muazzamayı tavaf ettikten sonra Altın oluğun hizâsında oturup tefekküre daldı. “Acabâ Allahü teâlâ indinde hâlim ni­cedir ” diye dü­şündü. Bu hâlde iken kendinden geçti uyudu. Rüyâsında kendisine; “Ey Ali bin Muvaffak! Elbette sen evine sevdiğini ve seni se­veni dâvet edersin. Biz de sev­diğimizi çağırırız.” denildi. Sonra sevinçle uyandı.

Ali bin Muvaffak hazretleri şöyle anlatır: “Bir sene hacca gitmiştim. Arefe gecesi olunca, Minâ´da Hîf Mescidinde uyudum. Rüyâmda; semâ­dan üzerle­rinde yeşil elbiseler bulunan iki meleğin indiğini gördüm. Birisi diğerine; “Bu sene, Kâbe-i muazzamayı kaç kişinin ziyâret ettiğini biliyor musun ” diye sordu. Diğeri; “Bilmiyorum!” dedi. Soran melek; “Altı yüz bin kişi ziyârette bulundu.” dedi. Yine; “Kaç kişinin haccı kabûl oldu, bili­yor musun ” diye sordu. Diğeri yine bilmediğini söyleyince, soruyu soran melek; “Altı kişinin haccı kabûl oldu.” dedi. Sonra, her iki melek havaya doğru yükselip, kayboldu­lar. Ben korku ile uyanıp çok üzüldüm. Altı kişi­nin haccı kabûl olunca, benim bu altı kişi arasında olmam pek zor, diye düşündüm. Arafât´tan ayrılıp Meş´ar-i Haram´a geldim. Geceyi orada ge­çirdim. İnsanların çok olmasına rağmen, pek azının haccının kabûl ol­masının üzerinde düşünmeye başladım. Bu düşünce ile uyuya kaldım. Önceki gördüğüm iki melek, yine aynı sûretleri üzere geldiler. Biri diğe­rine; “Bu gece, Allahü teâlânın nasıl ve ne ile hükmettiğini biliyor mu­sun ” dedi. Diğeri; “Bilmiyorum!” dedi. Bunun üzerine soruyu soran; “Al- lahü teâlâ altı kişiden herbirine, yüz bin kişi verdi. Onların haccını, bu altı kişinin yüzüsuyu hürmetine kabûl etti.” dedi. O sırada ben sevinçle u- yandım.”

Horasan velîlerinden Ali Nâtikî (rahmetullahi teâlâ aleyh) kâdı iken bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuştu. Halk, Arasat meydanında toplan­mıştı. Günahkârların hesapları görülmüş olanlarını zebanîler ya­kalayıp Cehen­nem ateşine atmak için götürüyorlardı. Cehennem´e müs- tahak olanların başında kâdı tâifesi geliyordu. Bir ara, sıra Herât´ın eski kâdısına geldi. Bu zât kolların­dan sürüklenerek götürülürken feryad içinde Ali Nâtikî´yi de göstererek; “Be­nim yerime kâdı olan budur. Bunu da benimle ateşe atın!” deyince, Zebânîler Seyyid Ali´yi de yakalayıp sü­rüklemeye başladılar. O da feryâd içinde yardım istemeye başladı. Bu sı­rada bir zât gelip, onun ellerini çözüp, zebânîlerin elin­den kurtardı. Sey- yid Ali heyecan içinde uyandı. Hemen tövbe ve istiğfâr etti. Sonra kâ- dılıktan ayrılarak rüyâsındaki zâtı aramaya başladı. Soranlara kâdılık­tan ayrılış sebebini hiç söylemedi. Bir köyden geçerken, yanına bir zât gelip; “Sizi hocam istiyor.” diyerek Ali Nâtikî´yi berâberinde bir dergâha götür- dü. Ali Nâtikî ile hocasının huzûruna girdi. O zât; “Rüyânda gördü­ğün o zâta çok ben­ziyor muyuz ” buyurunca, Ali Nâtikî´nin o anda aklı başın- dan gitti. Hemen o zâtın elini öperek, ona talebe oldu. Ondan ta­savvuf yolunu öğrenerek, yüksek mertebelere kavuştu. Sonra hocası ta­rafından insanlara doğru yolu anlatmakla vazîfelendirildi.

Tâbiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imâmlarından ve velî A´meş (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtından sonra da ilminin çokluğu sebebiyle, ha­yırla anılmıştır. Vefâtından sonra, evini birçok âlim ziyâret etmiştir. Cerîr şöyle anlatır: “Vefâtından sonra A´meş´i rüyâmda gördüm; “Nasıl­sın ” diye sordum. Bana; “Allah´ın mağfireti ile kurtulduk. Âlemlerin Rab- bi olan Allah´a hamd ol­sun.” cevâbını verdi.”

İstanbul´da yaşamış büyük velîlerden Aynî Dede (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. O´na; “Deysûka´- ya git. Şu alâ­mette, şu halde olan Nâsûh Paşa isminde bir fa­kire doğru yolu göster.” buyurdu. Sabah olunca Aynî Dede; “Bu ne hal­dir ” diye hayretle düşündü. Ertesi gece yine rüyâda; “Niçin hemen git­medin ” di- ye îkâz edildi. Sabah olunca yol hazır­lığını yapıp, hocasından izin alarak yola çıktı. Deysûka´ya vardığında, önce o zâtı, âlimler ve sâlihler arasın- da aradı, fakat bulamadı. Sonra araştırmaya devâm etti. Yine bulamadı. Ona; “Bu vasıflı bir kimse var, fakat ibâdet ve diyânet ile pek alâkası yok- tur. Ondan bahsetmeye bile değmez.” demelerine rağ­men Aynî Dede o zâtın çağırılmasını istedi. O zât gelip, Aynî Dede´yi gö­rünce; “Ey efen­dim! Teşrîf ettiniz mi Sana emredilen sözü yerine getir­din, demek!” dedi ve Aynî Dede´nin ellerine sarıldı. Aynî Dede; “Beni ne­reden tanıdın ” diye so­runca, o zât olanları hemen anlattı. Aynî Dede derhal ona yapa- cağı hizmeti ye­rine getirdi. İbâdet ve tâatla ilgili öğrete­ceklerini ona öğ- retti. O zât gücü nisbetinde rızkını kazanmak için çalışıp, boş zaman- larında da Aynî Dede´nin sohbetlerine devâm ederdi.

Bir gün o zât Aynî Dede´nin sohbetine vaktinde gelemedi. Aynî Dede, me­rak edip evine gitti. Niçin gelmediğini sorduğunda, o zât; “Efendim! Bugün sohbeti ihmâl ettiğim sanılmasın. Vücûdumda hiç tâkat ve kuvvet kalmadı. Gö­züm ve gönlüm başka âlemi seyretmekte. Bütün âlem gül bahçesi gibi olup, âhiret kokusunu duydum. Bir Yâsîn-i şerîf okusanız da, rûhum tertemiz olsa, gönlüm açılsa.” dedi. Aynî Dede Yâsîn-i şerîf okumaya başladı. Daha okuma bitmeden o zât rûhunu teslim etti.

Büyük velîlerden Aynüzzemân Cemâleddîn-i Geylânî hazretleri, Necmeddîn-i Kübrâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sohbetinde ve hiz­metinde bulunmak üzere, ilk defâ memleketinden ayrılarak yola çı­kacağı za­man, kendisine lâzım olur düşüncesiyle, kütüphânesinde bulu­nan, çeşitli ilim­lere dâir kitapları alıp götürdü.

Uzun yolculuk esnâsında, bir gece rüyâsında Necmeddîn-i Kübrâ hazretle­rini gördü. Kendisine; “Ey Geylicik! Yükünü bırak da gel!” di­yordu. Uyandı­ğında, kendisinin dünyâlık bir şeyi bulunmadığını, dünyâlık toplayacak hâli de olmadığını düşünerek, üstâdın rüyâda kendisine böy- le söylemesinin hikmetini anlıyamadı. İkinci gece yine aynı rüyâyı gördü. Uyandığında bu sözün mânâsını daha fazla merak etti. Üçüncü gece rü- yâsında yine aynı şeyi söyleyince; “Ey efendim! Yüküm nedir ” diye suâl etti. “Toplayıp getirdiğin kitaplar.” buyuruldu. Uyandığında, bu kitapların hocasından istifâde etmesine mâni ola­cağını anlayıp, hepsini Ceyhun Nehrine attı. Necmeddîn-i Kübrâ´nın huzûruna vardığında, ken­disine; “Ey Cemâleddîn! Eğer o kitapları nehre atmasaydın, biz­den isti­fâde edemezdin.” buyurdu. Cemâleddîn söz dinleyip kitapları nehre at­tığı için çok sevindi. Hocasının dergâhında kırk gün kalmakla çok yüksek de­re­celere kavuştu. Kırk gün sonra hocası ona tarîkat hırkası giydirip, Aynüz- zemân, zamânın gözbebeği ünvânını verdi.

Osmanlılar zamânında Anadolu´da yetişen evliyânın büyüklerinden, tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi Behâeddînzâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Şakâyık-ı Nu´mâniyye isimli meşhûr eserin sâhibi olan ve Taşköprüzâde diye tanınan Ahmed bin Mustafa Efendi İstanbul´da Sahn-ı Se­mân medreselerinden birinde müderrislik yap- makta iken, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır:

“Fâtih medre­selerinde müderris idim. Bir gece, gecenin üçtebiri geç- tikten sonra teheccüd namazını kıldım. Bundan sonra uyumuşum. Rü- yâmda kendimi Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin huzûrun- da gördüm. Ba­şıma bir taç giydirdi. Bu rüyânın tesiri ve heyecânı ile bü- yük bir se­vinç içerisinde yattığım yerden doğruldum. Abdest alıp, âdetim üzere Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini mütâlaaya başladım. Bu mübâ- rek ve saâ­det dolu gecenin sabahında gördüğüm rüyâyı hiç kimseye an- latmadım. Sabah namazın­dan sonra Behâeddînzâde bir haberci gönder- miş. Gelen haberci selâm verdikten sonra dedi ki:

“Behâeddînzâde Efendi size selâm ediyor. İnşâallah pek yakın bir zamanda zât-ı âlileri kâdılık makâmına getirilecektir. Bu gece gördüğü rüyânın tâbiri bu­dur dedi.” Hâlbuki rüyâyı kimseye anlatmamıştım. Behâ- eddînzâde Muhyiddîn Efendi, gayb âleminden keşf yolu ile rüyâmı anla- mıştı. Bu vak´adan kısa bir zaman sonra kendisini ziyârete gittim. Gör- düğüm rüyâyı ve kendisi tarafından gelen habercinin naklettiği tâbiri an- lattım. Rüyâmın tâbirinin aynen öyle oldu­ğunu bildirip, yakın zamanda kâdı olacağımı müjdeledi. Bu sohbet esnâsında, kâdılığı taleb etmedi­ğimi, mesûliyetinden korktuğumu söyledim. Bunun üze­rine:

“Kâdılık mesleğini taleb etme. Bu mesleğe istekli ve hırslı olmak uy­gun de­ğildir. Ama talep ve rağbet etmediğin hâlde bu vazîfe verilirse, o zaman da red­detmeyip kabûl etmen gerekir.” buyurdu. Bu çok güzel ve tesirli sözler gönlüme rahatlık verdi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, bana Bursa kâdılığı verildi. Behâeddînzâde´nin sözlerini hatırlayıp, bu vazîfeyi kabûl ettim.”

Anadolu´da yetişen velîlerden Bekr Sıdkı Visâli (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hocası Sâmi Niyâzî Uşşâkî Efendi, talebelerine sık sık; “Akşam ne rüyâ gördün ” diye sorardı. Bir gün Bekr Sıdkı Efendiye sorunca; “Efendim rü­yâmda bir meydanlıkta at koşusu vardı. Her at üze­rinde bir kişi vardı. Ben ise birbiri üzerine binmiş dört atın en üstündekine binmiştim. Atlar koşuya başla­dıktan sonra, benim bindiğim atlar en öne geçti ve hedefe en önce vardım. Orada bizlere bakan kalabalık, Bekr Efendi kazandı, diye bana iltifât ettiler.” diye anlattı. Sâmi Niyâzî Uşşâkî de; “Oğlum Bekr! Sen dört ilme kavuşacaksın. Birinci at şerîat, ikinci at tarîkat, üçüncü at hakîkat, dördüncü at ise mârifet il­mine işârettir.” bu­yurdu.

Allahü teâlânın emirlerine ve Peygamber efendimizin sünnetine titiz­likle uyan, haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınan Bişr-i Hâfî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz ona; “Allahü teâlânın seni neden üstün kıldığını biliyor musun ” bu­yurdu. O; “Hayır bilmiyorum yâ Resûlallah!” diye karşılık verdi. Hazret-i Pey­gamber şöyle buyurdu: “Sünnetime tâbi olman, sâlihlere hizmet etmen, din kar­deşlerine nasîhat etmen, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı sevmen sebebiyle bu dere­ceye ka­vuştun.” buyurdu.

Bişr-i Hâfî hazretleri bütün ömrünü ilim öğrenmekle ve öğretmekle geçirdi. Şüphelilerden son derece sakınırdı. Konuştuğu zaman etrâfa ilim, ahlâk, hikmet kokuları yayılırdı. Tasavvuf yolunda büyük makâmlara erişmişti. H.227 senesi Rebîülevvel ayında Bağdât´ta vefât etti. Vefât et­tiğinde cenâzesini sabah evden çıkardılar. Fakat çok kalabalık olduğun­dan kabristana gece varabildiler. Kendi­sini rüyâda görüp; “Allahü teâlâ sana ne muâmele etti ” diye sorduklarında; “Benim cenâzemde bulu­nanı ve kıyâmete kadar beni seveni affeyledi.” buyurdu.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında, Emîr Ahmed şöyle anlatır: “Mevlânâ´nın ismini ve vasıflarını işiterek ona âşık olmuştum. Memleketim Diyarbakır´dan Kon­ya´ya gitmeme, annem ve babam müsâde etmiyorlardı. Her geçen gün ona olan kavuşma arzum artıyor fakat nasıl gideceğimi bilemiyordum. Bir gece iki rekat namaz kılıp, Allahü teâlânın sevgili kullarını vesîle ederek çok duâ ve niyâzlarda bulundum. Sonra En´âm sûre-i şerîfini okuyarak uyudum. Rüyâmda Mevlânâ hazretlerini gördüm. Sîmâsı bana anlatı­lanlara aynen uyuyordu. Bizim eve gelmişti. Onu görünce koşarak huzû­runa yaklaştım ve hürmetle ellerinden öptüm. Beni ku­caklayıp alnımdan öptü. Eline aldığı bir makas ile alnım üzerinden bir mikdâr saçımı kese­rek; “Bu, Mesnevî âlimi olacak.” buyurdu. Uyandığımda, saçlarım ve makas yastık üzerinde duruyordu. Bu rüyânın tesiri altında idim. Annem ve babam, ısrârlarıma dayanamıyarak izin verdiler. Doğruca Konya´ya gittim ve Mevlânâ´ya talebe olmakla şereflendim. Mesnevî üzerinde ça­lışmamı emir bu­yurdular. Kısa zamanda Mesnevî hakkında sorulan her soruyu cevaplandıracak hâle geldim.”

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Bir defâ Merv şehrinde, biraz hasta oldum. Nişâbur´a dönmeye niyet ettim. Bu düşünceler içerisinde uyuyakalmışım. Rüyâmda bir kimse bana, (Bu memle­ketten ayrılman imkânsız. Sohbetlerin, cinlerden bir cemâatin çok hoşuna gitti. Onlar, senin ders verdiğin meclisine devâm ediyorlar. Onların istifâde etmeleri­nin kesilmemesi için, burada bulunman icâb etmektedir.) dedi.” Bunun üzerine orada kaldım.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Müştevlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Buyurdular ki: “Yâ Ebâ Ali! Seni, dervişleri sever ve onlara meyleder görürüm.” Ebû Ali “Öyledir yâ Resûlallah!” dedi. “Seni, dervişlerin mühim işlerini yerine getirmek üzere vekil kıldım.” bu­yurdular. Ebû Ali (rahmetullahi aleyh), bu vazîfeyi îfâ ederken, uygunsuz bir iş yapmaktan ve yapamıyacağı bir işle karşı­laşmaktan korkup; “Yâ Resûlallah! Ben bu vazîfeye lâyık mıyım Bu iş için lâzım olan günâhtan korunma ve kifâ­yet, yeterlilik şartı bende mev­cut mudur ” dedi. Peygamber efendimiz; “Gü­nahtan korunma ve kifâyet şartıyle…” buyurdu. Ebû Ali; “Peki efendim.” deyip sustu. Bundan sonra Allahü teâlâ, Ebû Ali´ye mal varlığı ihsân etti. Bu malı ile dervişlerin ihti­yâçlarını karşıladı. Arzularını, isteklerini yerine getirdi. Hiçbiri­nin bir sı­kıntısı olmaması için çok gayret ederdi. Onun bu hâli açığa çıktıktan sonra, dervişler kendisine gelerek ihtiyâçlarını, sıkıntılarını arzederlerdi. Bâzı­ları onun hakkında; “Dervişlik, bir şeye mâlik olmamak, başkalarının ihtiyaçla­rını temin etmek için de olsa, zenginlikten iyidir” dediler. Abdul­lah-i Ensârî, “O, bu işi kendiliğinden istemedi. Bilakis, Peygamber efen­dimiz tarafından va­zîfelendirildi. Sakın gaflete düşmeyesiniz ve aldanmıyası- nız” buyurdu.

Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtından sonra rüyâda görülüp; “Al- lahü teâlâ sana ne muâmele eyledi ” diye soruldu. Cevâbında buyur­dular ki: “Allahü teâlâ beni huzûrunda durdurup; “Yâ Şuayb! Sağındakiler nedir ” bu­yurdu. “Yâ Rabbî! Senin ihsânındır.” dedim. “Solundakiler ne­dir ” buyurdu. “Yâ Rabbî! Bunlar senin takdîrindir ve benim hatâlarımdır. Affını dilerim.” de­dim. “İyiliklerini çok arttırdım, hatâlarını da mağfiret et­tim, sana ve seni seven­lere müjdeler olsun.” buyurdu.

Evliyâdan bir zât, rüyâsında bir kimse gördü. O kimse evliyâdan olan bu zâta dedi ki: “Ebû Midyen hazretleri´ne şöyle söyle: İlmi yay! Yarın yüksek kimselerle birlikte bulun, kimseye aldırma! Sen zürriyetlerin ba­bası olan Âdem aleyhisselâmın durumundasın.” Bu zât, ertesi gün rüyâ­sını Ebû Midyen hazret­lerine anlattı. Rüyâyı dinledikten sonra buyurdu ki: “Ben buralardan ayrılıp, tenhâda yalnız kalmak, kendi başıma bulun­mak istiyordum. Her şeyden uzak­laşmak niyetindeydim. Senin bu rüyân ise, benim bu niyetime mâni oluyor. Meclis kurup, insanlara ilim öğret­memi emrediyor. “Yarın yüksek kimselerle berâber bulunacaksın.” sözü, “Allahü teâlâyı zikredenlerin, O´nun hatırlandığı, emirlerinin anlatıldığı yerin Cennet bahçelerine benzetildiği.” hadîs-i şerîfine işârettir. “Yüksek kimseler”, Cennet ehlinin “İlliyyîn” denilen yüksek tabaka­sına işârettir. “Zürriyetlerin babası olan Âdem aleyhisselâmın durumundasın.” sözü şuna işârettir ki, Âdem aleyhisselâma, nikâh (izdivac) verildi ve nikâh yapması emrolundu. Fakat bu nikâhdan meydana gelecek zürriyetin hepsinin mümin ve itâatkâr olması kuvveti ona verilmedi.” İnsanları hidâ­yete kavuştur­mak kuvveti yalnız Allahü teâlâya mahsustur. İşte bunun gibi, bize de ilim ve­rildi ve onu yaymak, öğretmek emredildi. Fakat, bu ilim öğrettiklerimizin hep­sinin muvaffak olmaları, hepsinin bize tâbi ol­maları kudreti bize verilmedi.”

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) kendinden önce vefât eden oğlunu bir gün rüyâsında gördü. Ona; “Yavrucuğum! Allahü teâlâ sana nasıl muâmele yaptı ” dedi. Oğlu; “Beni Cennet´ine koyarak ağırladı.” dedi. “Yavrucuğum! Bana nasîhat et.” dedi. Bunun üzerine oğlu; “Ba­bacığım! Allahü teâlâya karşı kötü kalpli olma. Allahü teâlâ ile arana, bir göm­lek bile koyma!” dedi. Ebû Saîd, bundan sonra yaşadığı süre içinde üzerindeki gömlekten başka gömlek giymedi.

Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri Hac vazîfesini yerine getirmek üzere Mekke-i mükerremeye gitmek için yola çıktı. Yolda, Iraklı bir gençle ar­kadaş oldu. Yolculuk esnâsında Iraklı genç devamlı Kur´ân-ı kerîm oku­yor, durdukları yerlerde vakit namazı hâ­ricinde nâfile namaz kılıyor, gün­düzleri oruç tutuyordu. Nihâyet Mekke-i mükerremeye ulaştılar. Genç, Ebû Süleymân Dârânî hazretlerinden ayrılmak istedi. Ebû Süleymân Dârânî o gence; “Benim sende gördüğüm hâllere seni sevk eden nedir ” diye sordu. Genç dedi ki: “Ey Ebû Süleymân! Beni böyle yapmamdan dolayı kınama. Çünkü ben rüyâmda altın ve gümüşten yapılmış birçok şerefeleri olan bir köşk gördüm. İki şerefenin arasında şimdiye kadar hiç görmediğim gü- zellikte hûriler vardı. Bu hûrilerin tebessüm etmesi sıra­sında dişlerinden yayılan nûr etrâfı aydınlatıyordu. O hûrilerden biri bana dedi ki: “Ey genç! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çok çalış ki bana kavuşasın.” Sonra uykudan uyandım. Bu rüyâ, benim senin gördü­ğün hâllere kavuş- mamın sebebidir.” dedi. Ebû Süleymân Dârânî o gençten duâ istedi. Genç ona duâ ede­rek ayrıldı. Ebû Süleymân Dârânî kendi nefsini kına- yarak; “Ey nefsim! Uyan ve bu gencin bildirdiği işaret­lere ve müjdelere kulak ver. Bir hûriye kavuşmak için bu şekilde çalışı­lırsa, bu hûrinin Rab- bine kavuşmak için nasıl çalışmak gere­kir ” diye nefsini azarladı.

Allahü teâlânın sâlih kimselere böyle rüyâlar ve hâller ihsân etmesi, ona bâzı sırları açmak, saf ve temiz kalplerini iyi hâllere sevk etmek, onları güzel amellere teşvik etmek içindir. Çünkü sâlih rüyâ, peygamber­likten bir parçadır.

Sâlih zâtlardan birisi bir gece rüyâsında hazret-i Ebû Süleymân Dâ- rânî´yi nûrdan kanatlarla uçuyor gördü. “Hayırdır inşâallah! Bu ne hâl­dir ” dedi. Ebû Süleymân Dârânî rahmetullahi aleyh; “Şimdi cezâevin­den kurtuldum, serbest oldum.” buyurdu. Rüyâyı gören zât sabah uyan­dığında, hazret-i Ebû Süleymân Dârânî´yi ziyârete gitti, vefât ettiğini öğ­renince rüyâsının yorumunu anladı.

Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp; “Allahü teâlâ size nasıl muâmele eyledi ” dediklerinde, “Rahmet ve inâyetle fakat, insanlar tara­fından parmakla gösterilmem bana çok zarar verdi.” buyurdu.

Mısır´da yetişen evliyânın büyüklerinden ve kelâm âlimi Ebü´l-Abbâs el-Mülessem (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Talhâ is­minde bir zâ­tın hanımı anlatır: “Bir gün efendim bana, yarın eve Ebü´l-Abbâs hazretlerinin geleceğini, bunun için yemek hazırlamamı söyledi. O günlerde hâmile idim. Bir iş yapmaya mecâlim yoktu. Canım sıkıldı ve yine bana iş çıktı diye üzüldüm. O gece rüyâmda, ateşten bir kuyu gör­düm. Dün Ebü´l-Abbâs hazretleri hakkında düşündüğüm uygunsuz şey­ler sebebiyle, o kuyuya atılmak üzere iken uyandım. Önceki düşüncele­rime pişman oldum ve bundan sonra kendisine çok muhabbet ettim.”

Mısır´da yetişen büyük velîlerden İbn-i Fârid (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında rivâyet edilir ki: İbn-i Fârid vefâtından sonra rüyâda gö­rülüp, niçin dî­vanında Resûlullah efendimizi medh etmediği kendisine sorulunca, şu mânâdaki beyti söylemiştir: “Medh edenler ne kadar çok medh ederlerse etsinler, Resûlullah efendimiz hakkında her medhi eksik görüyorum. Hem Allahü teâlâ, O´nu lâyık olduğu şekilde medh etti. Bu medh karşısında, insanların medh etme­sinin ne kıymeti olur ” demiştir.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Kerîmüddîn Bâbâ Hasan Ebdâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri hastaydı. Du­rumunu bildirdiler. Bunun üzerine Kerîmüddîn gelip o hasta talebenin yanında başka bir yatakta yattı. Allahü teâlâya yalvardı. Rüyâsında o talebesinin yaşayıp yaşama­yacağını göstermesini diledi. Uykuya vardı ve rüyâsında siyahlar giyinmiş düş­man askerleri ile kendi talebelerinin muhârebe ettiklerini, hasta olan talebenin ise, diğer askerlerden önde at koşturduğunu, kahramanca çarpışarak düşmana çok zâyiat verdirdiğini, yaralanıp attan düştüğünü ve atının onu bırakıp kalaba­lığa karıştığını gördü. Uykudan uyandığında o talebesinin vefâtının yaklaştığını haber verip, eshâbına techiz, tekfin ve defn için hazırlık yapılmasını söyledi. Talebenin hastalığı ise ölüm şiddetinde görünmüyordu. Orada bulunan talebele­rin hepsi hayret ettiler.

Az bir zaman geçince, hastanın durumu ağırlaştı. Nefesi sıklaştı. Bu sırada orada bulunan ve tasavvuf ehlinin hâlini inkâr eden bâzı kimseler kendi kendile­rine; “Hocalığın ve talebeliğin şu anda (ölüm ânında) ne işe yaradığını görelim.” dediler. Onların bu düşüncelerini kalb yoluyla anla­yan Kerîmüddîn hazretleri, açıktan; “Ey Allahım! Vefât etmek üzere olan bu hastanın hakîkî tasavvuf bü­yüklerine bağlanması hürmetine, seni zik­rettiğini bunlara da duyur!” diye duâ etti. Bu söz daha bitmeden, o ölüm hastasının açıktan açığa “Allah! Allah!..” demeye başladığı duyuldu. Rû­hunu teslim edinceye kadar böyle devâm etti. Bu apaçık kerâmete şâhid olan yabancılar inkarlarından vazgeçip, Kerîmüddîn´e bağlanıp talebele­rinden oldular.

Büyük velîlerden Mansûr bin Ammâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hak- kında Ebü´l-Hasan Şa´rânî şöyle anlatır: “Bir kerre Mansûr bin Ammâr´ı rüyâmda gör­düm ve Allahü teâlâ sana nasıl muâmelede bu­lundu diye sordum. Şöyle cevap verdi: Bir ses duydum: “Mansûr bin Ammâr sen misin ” dedi. Evet yâ Rabbî dedim. Bir yandan dünyâya rağbet ederken, öbür yandan halkı dünyâdan soğu­tup zühde teşvik eden sen misin ” dedi. Evet böyle olmuştu yâ Rabbî! Fakat önce sana hamd ü senâ etmeden, sonra Peygamberlerine salât ve selâm getirme­den, üçüncü olarak da kullarına samîmî sûrette nasîhat etmeden, hiçbir soh­bete başlamadım ve bitirmedim, dedim. Bunun üzerine Allahü teâlâ me­leklerine: “O doğru söyledi, onun için bir kürsü kurun, üzerine çıksın, dünyâda kullarım ara­sında şan ve şerefimin yüceliğini ilân ettiği gibi, bu defâ da meleklerim arasında şan ve şerefimin yüceliğini ilân etsin” dedi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Seyyid Mîr Muhammed Numân (rah- metullahi teâlâ aleyh) haz­retleri anlattı: Bir gece rüyâda hocam İmâm-ı Rabbânî hazretleri´ni gördüm. Bir yerden mübârek dergâhına gelmi­şim. Kapıda bekliyo­rum. İçerden çıkıp beni ayakta, başı önüne eğik, muhtaç hâlde görünce memnun oldu. Çok teveccüh edip, beni kucakladı ve yanındakilere; “Mîr, yoldan geldi. Harâreti vardır. Meyve suyu getiri­niz.” buyurdu. Önüme beyaz bir kâse getirdi­ler. Hazret-i İmâm; “Mîr, bu kâseyi al ve hepsini iç ve ondan hiç kimseye bir damla verme!” buyurdu. O meyve suyunu tamâmen içtim. Bundan sonra mübâ­rek hocam yüzünü kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve; “Ey Allah´ım! Muhammed Resûlullah´a mahsus olan nisbeti Mîr´e nasîb eyle!” diyerek, duâ etti ve ellerini mübâ­rek yüzüne sürdü. Sonra yine ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî, bana mahsus olan nisbeti de Mîr´e ihsân eyle.” dedi. Uyanınca, rüyâmı hazret-i İmâm´a arz ile tâbirini istirhâm ettim. Cevap vermediler. Huzurlarından ayrıldım. Bir müddet sonra şu mektubu bana gönderdiler:

“Bir gün sabah namazından sonra eshâbımla oturuyordum. Gayr-i ihtiyârî size teveccüh eyledim. Hissettiğim zulmet ve bulanıklıkların gide­rilmesine gay­ret ettim. Böylece sizin kemâl hâliniz ayın on dördü gibi oldu. Hidâyet güneşine verilen her şey o dolunaya aksetti. Hattâ kemâl cihetinden fark kalmadı. Ancak bundan sonra zarfı genişletmek ve ge­nişlediği kadar onu doldurmak kaldı. Uzun zaman bu mânânın temsîlî sûretini, doğruluğunu gösteren bir yakînin hâsıl ol­ması için, nazarımda tuttum. Bunun için Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun. Bu nîmete ka­vuşmanız gördüğünüz ve tâbirini çok istediğiniz o rüyâ sebebiyle­dir. Alla- hü teâlâya hamd ve senâlar olsun ki, borcunuz tamâmen ödendi ve vâd edilen şey gerçekleşti. Verilen söz yerine geldi. Temennimiz, ka­vuştu- ğunuz bu kemâle, insanları da kavuşturmanız ve o memleketin kö­yünü, sahrâsını mübârek vücûdunuzla aydınlatmanızdır.”

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak şöyle anlatılır: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyârî Üveysî´nin feyz ve nûr saçan me- zârına gi­der. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendi­sine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah Delhi´ye gel- diği gece, bu genç rüyâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gö- rür. Emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah´ın huzûruna gelip, rüyâda gör- düklerini arz eder ve ka­bûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâ­bında; “Bu miskîn kendimi bu işe lâyık gö­remiyorum, herhâlde başkası olsa gerek.” buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rüyâda kendi­sine; “O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisârını beyân eyleyen zât­tır.” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çev­ril­mez. İhtimâm- la kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür.

Hindistan velîlerinden Muhammed İhsân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, gençliğinde tah­sîl görmemiş ve ilimde yetişmemişti. Bu sebep- le, lüzumsuz ve uygunsuz işlerle meşgûl oluyordu. Bir gece rüyâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini gördü. Süt ile pirinç pilavı yiyordu. Ye- meğinden artanı Muhammed İhsân´a verdi. O da yeyip çok lezzet aldı. Heyecanla uyandı. Bu rü­yânın tesirinin devâm ettiği günlerde, Muham- med İhsân, Mazhar-ı Cân-ı Cânân´ın talebeleri arasına girdi. Tam bir töv- be ile eski hâlini terketti. Artık bu büyükler yolunda istikâmete ka­vuşup git gide ilerledi. Müceddidiyye yolunda çok yüksek makamlara ka­vuştu. Kalbi, Allahü teâlânın muhabbetiyle nûrlandı. Öyle ki, cenâb-ı Hakk´ın muhabbetinden kendinden geçmiş bir hâlde bulunur, dünyâyı unuturdu.

Evliyanın büyüklerinden Muhammed Rûcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri dâimâ Resûlullah efendimizi rüyâda görmeyi temenni ederdi. Bir gün eve girdi. Annesi evde oturmuş bir kitabı okurken yanına yaklaş­tığında; “Kim Cumâ gecesi bu duâyı birkaç defâ okursa, rüyâsında Re- sûlullah efendimizi görür.” sözlerini işitti. Böylece Resûlullah efendi­mizi görme arzusu arttı. Gelecek gece de Cumâ gecesi idi. Annesine; “Cumâ gecesi gelince o duâyı okuyacağım. Belki Resûlullah efendimizi görü- rüm” deyince, “Git oku.” dedi. O da doğruca odasına gitti. Kitapta bildi- rilen şartlara uyarak, duâyı okumakla meşgûl oldu. Daha önce de, kim her Cumâ gecesi Resûlullah efendimize üç bin salevât okursa, rüyâ­sında Resûlullah efendimizi görür, diye duymuştu. O duâyı okuduktan sonra, üç bin kerre de Resûl-i ekreme salevât okudu. Vakit gece yarısına yaklaşınca, yatağına yatarak uyudu. Rüyâsında şöyle gördü: Eve girdi­ğinde kışlık salonda annesi onu görünce; “Oğlum niçin geciktin Burada seni bekliyordum. Evimizi Resûl-i ekrem teşrif etti. Haydi gel, seni Resû- lullah efendimize götüreyim.” dedi. Elinden tutup, Resûl-i ekremin bulun- duğu yazlık salona doğru götürdü. Resûl-i ekrem oturmuşlardı. Et­râfında da birçok kimseler vardı. Bunların bir kısmı oturuyor, bir kısmı ayakta du- ruyordu. Resûlullah efendimizin etrafında halka yapmış­lardı. Dünyânın her tarafına mektuplar gönderiyordu. Huzûrlarında bir kâ­tip vardı. Resû- lullah efendimizin buyurduklarını yazıyordu. O, Şerefüddîn Osman Zey- yâr Tukânî idi. O zât, zamânın büyük âlimi ve velîsi idi. An­nesi onu Re- sûlullah efendimizin huzurlarına götürünce, Resûlullah´a; “Yâ Resûlallah! Zât-ı âliniz bana, ömrü uzun ve Allahü teâlânın lütuf ve ihsâ­nına kavuşa- cak bir oğlum olacağını buyurmuştunuz. O buyurduğunuz bu mu, yoksa başkası mı ” diye sorunca, Resûl-i ekrem ondan tarafa doğru baktılar. Sonra tebessüm ede­rek; “Evet, o söylediğim oğlunuz budur.” Buyurduk- tan sonra, kâtip Şerefüddîn Osman´a, “Onun için bir mektup yaz.” buyur- du. O da bir kâğıda üç satırlık bir yazı yazdı. Muhammed Rûcî, kâtibin yazdığına bakıyordu. Satırların altına şâhidlerin ismini yazar gibi, ayrı ay- rı yerlere birçok kimsenin isimlerini yazdı. Sonra kâğıdı katlayıp, annesi- ne verdi. Oradan ayrılınca, annesinden mektubu aldı. Kendi kendine; “Bu mektûbun muhtevâsını bilmiyorum. En doğrusu, geri dönüp, mektu- bu Resûlullah efendimize göstereyim. Bana mektubun muhtevâ­sını anla- tırlar.” dedi. Bu düşünce ile döndü ve Resûl-i ekremin huzûruna girdi. “Yâ Resûlallah! Bu mektubun muhtevâsını bilmiyorum.” dedi. Resûlullah efen­dimiz kâğıdı elinden aldı. Kâğıtta yazılı olanları sesli olarak okudu. O da Resûl-i ekremin okuduklarını bir defâda ezber­ledi. Sonra Resûlullah efendimize başka bir şeyi sordu. O anda, kapının sesini duyarak uyandı. Annesi kapıdan içeri giri­yordu. Elinde kandil vardı. Yatağından kalktı. Annesi ona; “Oğlum, rüyânda birşey gördün mü ” diye sorunca; “Evet gördüm.” dedi. O zaman, “Ben de senin gör­düğünü gördüm.” dedi ve rü- yâsını anlatmaya başladı. İki rüyâ arasında hiç fark yoktu.

Büyük velîlerden Muhammed Nasûhî Üsküdârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında sarayda vazîfeli Mehmed Ağa şöyle anlattı: “Sarayda, Enderûndan yetişmiş bir ağa, Üsküdar´daki konağında oturu­yordu. Ben de ön­celeri onun konağında vazîfeliydim. O günlerde, Do- ğancılar´da Nasûhî Efendi­nin vefât ettiği duyuldu. Cenâze namazı kı­lınmak üzere câmiye götürülüyordu. Talebeleri mübârek tabutu omuzla­rına almışlar, gözyaşları arasında ağanın evi önünden geçerken, ağa, kalabalığı görmeyeyim diye pencerelerin perdelerini kapattı. Çünkü Na- sûhî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Ağa, o gece rüyâ­sında bü­yük bir kalabalığın Pâdişâh Sultan Ahmed Hanı beklediğini gördü. Halk, yo- lun kenarlarına dizilmişlerdi. Öyle ki, çarşının aşağı başından Ahmediye Câmiine kadar yollar doluydu. Herkes heyecanla bekleşi­yordu. Bâ­zıla- rına niçin beklediklerini sorduğunda, onlar; “Pâdişâhımız, Nasûhî Efendi hazretlerini ziyârete gelecek. Onun gelmesini bekliyoruz.” dediler. Bu sı- rada Nasûhî Efendi, Pâdişâhın geleceği istikâmete doğru, beyaz bir at üstünde gö­ründü. Etrafında talebeleri vardı. Nasûhî Efendi, Ağanın ö- nünden geçerken durdu. Ona dönüp; “Allahü teâlânın sevdiği kulları sevmeyenler, helâk olur. Bu düşmanlık, onların perişân olmala­rına kâfi- dir. Sen acele tövbe et ki, kurtulasın!” buyurdu. O sırada uyanan Ağa, sı- kıntıdan ter içinde kaldığını gördü. Hemen tövbe edip, abdest aldı. İki re- kat namaz kılıp Kur´ân-ı kerîm okudu. Sevaplarını Nasûhî haz­retlerinin rûhuna bağışladı. Bir müddet durdu. Hiç âdeti olmadığı halde dışarı çıkıp tek başına sokak kapısını açtı ve yola çıktı. Hanımı onun alı­şılmamış bu hâli sebebiyle beni (Karakulak Mehmed Ağayı) çağırdı. Ağa ne­reye gidi- yor acabâ tâkib et dedi. Ben de ağanın arkasınca gittim. Ağa Doğan- cılar´a geldi. Nasûhî Efendinin dergâhına girdi. Ben de varıp bir köşeye gizlendim. Ağanın hareketlerini tâkib ettim. Sabah namazını kıl­dıktan sonra, Nasûhî hazretlerinin türbesine girdi. Kabr-i şerîfinin ba­şında bir mikdar dur­duktan sonra, Kur´ân-ı kerîm okudu. Oradan çıkarak evine döndü. Ben de geri dönüp gördüklerimi hanımına anlattım. Hanımı Ağa- ya, bilmiyormuş gibi gece nereye gittiğini sordu. Gittiği yeri ve gidiş se- bebini anlattırdı. Hanımı Ağadan dinlediklerini daha sonra bana nak­letti.”

Bu zamandan sonra, Nasûhî hazretlerinin sevenlerinden olan Ağa, dergâhı­nın devamlılarından oldu.

Osmanlı âlimlerinden ve büyük velîlerden Nûreddînzâde Muslihud- dîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gece, fener hazırlatıp saraya gitti. Sa- raya varınca, kapıda bulunan görevliler içeri aldılar. Pâdişâha du­rumu arzedilince, kendisini kabûl etti. Pâdişâhla uzun müddet sohbet et­tikten sonra şu rüyâsını anlattı: “Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gör- düm. Emir buyurdu ki: “Süleymân´a bizden selâm söyle; İslâmın düş- manlarıyla farz olan cihâdı niçin terk etti Be­nim şefâatimden ümit bekler ve rızâmı almak isterse, İslâm askerini hazır bu­lundurup, İslâm düşman- larını ihtar etmekten uzak durmasın!” Bunun üzerine Pâdişâh ye­rinden saygı ile kalkıp, şevkle ve gözleri yaşararak nîmete şükür et­tikten sonra; “Efendim, şimdi Peygamberlerin Sultânı bu tâkatsız ve güçsüz kö­lesine ismiyle zikr edip emir buyuruyorlar. Bu emre boyun eğmemiz ge­rekmez mi Buna binlerce hamd olsun” deyip, gazâya gitmek üzere niyet etti. Er- tesi gün Zigetvar seferine gitmek üzere hazırlıklar yapıldı. Ordu, İslâmın düşmanlarıyla cihâd etmek üzere yola çıktı. Kânûnî Sultan Sü­leymân bu sefere katılıp, orada vefât etti. Şehîd olmak sûretiyle Resûlullah efendi- mizin muhabbetine lâyık oldu. Kânûnî´nin Zigetvar se­ferine, Nûreddînzâ- de Muslihuddîn Efendi de katıl­mıştı. Sultan Selîm´in İstanbul´da tahta çı- kıp Belgrat´ta orduyu ve babası Kânûnî´nin cenâzesini karşılamasından sonra, cenâze, Muslihuddîn Efendi ve yanındaki dört yüz kişiye teslim edilip İstanbul´a gönderildi.

Tâbiînin büyüklerinden, adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur Ha­lîfe Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri nin câriyesi yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılınan odaya geçti. İki rekat namaz kıldı. Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve halîfeye; Tuhaf bir rüyâ gördüm. dedi. Ha­lîfe; Ne gördün anlat. dedi. Câriye; Rüyâda Cehen­nem i gördüm. Cehen­nemlik olanların üzerine kükreyip duruyordu. Sonra Cehennem üzerinde Sırat köprüsü kuruldu. Abdülmelik bin Mervân geldi. Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra devam edemeyip Cehennem e düştü. Sonra Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam edemeyip Cehen­nem e düştü. Sonra Süleyman bin Abdülmelik geldi. O da aynı şekilde Cehennem e düştü. dedi. Halîfe; Devam et. dedi. Kadın; Sonra da se- ni getirdiler. der demez, Ömer bin Abdülazîz bir ah çekti, düştü ve ken- dinden geçti. Kadın, yüksek sesle; Vallahi senin selâ­metle Sırat köp­rü- sünü geçtiğini gördüm. dedi ise de halîfe bunu işitmiyor, yerde çırpı­nıp duruyordu.

Fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Ömer bin Saîd el-Hemedânî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ilgili olarak, Rivâyet edilir ki: Bir kimse, o zamanda bulunan büyük âlimlerden birine gelerek; Efendim! Rüyâmda çok büyük bir nûr gördüm. Ta ker Dağı eteğinden çıkan o nûr gittikçe yükseliyordu. Ben hayretle seyrediyordum. Nihâyet semâya ka­dar yük- seldi. Semâ yarıldı (açıldı) ve o nûr semâda kayboldu. Bu rüyâ­nın hik- meti ve tâbiri nasıldır Bunları dikkatle dinleyen o büyük âlim, o kimse- ye; Bu, Ta ker Dağı eteğinde bulunan çok büyük bir âlimin vefât edece- ğine alâmettir. Hattâ o âlim vefât edince, yerler bile sarsılır. bu­yurdu. Ta ker Dağı, o muhitte bulunan en yüksek dağ idi ve Ömer bin Saîd haz- retlerinin köyü bu dağın eteğinde bulunuyordu. Hakîkaten, Ömer bin Sa- îd hazretlerinin vefât ettiği gün yer sarsıntısı oldu. O ci­varda bulunan- lardan yahudilerin en âlimi olan ve Tevrat ı en iyi bilen kimse olarak tanı- nan bir kimse, o gün müslümanlardan bir kimseyi görüp ona; Bu büyük zelzele, sizin âlimlerinizin büyüklerinden birinin vefâtına alâmettir dedi. O müslüman kimse hayret edip araştırmaya başladı. Ni­hâyet Ömer bin Saîd hazretlerinin o gün vefât ettiğini öğrendi. Türbesi, yüksek zâtların bulunduğu bir kabristanda olup, hiçbir kimse uygunsuz bir hâlde o türbe- ye yaklaşama­maktadır. Hattâ Ömer bin Saîd hazretleri­nin köyü ve o köyde bulunanlar, her türlü korkulacak hâllerden emindir­ler. O köye sı- ğınmış olan birine bir kimse bir kötülük yapmak istese, o kimseye bir za- rar veremeyeceği gibi, kendisi de derhâl bir belâ ile cezâ­landırılır. Bu ve benzeri hâller çok defâ görülüp tecrübe edil­miştir. Bir kimsenin bir ihtiyâcı olur, bu ihtiyâcının görülmesi için bu zâtın tür­besine gider ve bu zâtı vesîle ederek duâ ederse, Allahü teâlânın izni ile ihtiyâcı hâllolur.

Konya´nın büyük velîlerinden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri anlatır: 1255 senesi Şevvâl ayının on yedisine rastlayan Cu­martesi gecesi, rüyâmda hocam Muhyiddîn-i Arabî hazretle­rini gördüm. Ara­mızdaki uzun konuşmalardan sonra, ona, cenâb-ı Hakk´ın Esmâ-i Hüsnâsı ile il­gili kalbime doğan bilgileri arz ettim. O da; “Çok doğru, pek güzel!” deyince, ona; “Efendim! Hakîkatte güzel olan sizsiniz. Çünkü bu ilimleri bana siz öğret­tiniz. Siz olmasaydınız, bu ilim­leri bana kim öğretirdi ” dedim. Mübârek elle­rini öptüm ve; “Efendim! Bütün mahlûkâtı, her şeyi unutup Allahü teâlâyı dâimî olarak hatırımda tutabilmem için bu fakîre duâ ve himmetlerinizi istirhâm edi­yorum.” diye yalvardım. O da, benim bu arzuma kavuşacağımı müjdeledi ve uyan­dım.”

Sadreddîn-i Konevî hazretleri, bundan sonra çok büyük mânevî de­recelere yükseldiğini, mânevî âlemlerin kendisine seyrettirildiğini, hiçbir zaman Allahü teâlâyı hatırından çıkarmadığını, bir an bile unutmadığını Nefehât isimli ese­rinde bildirdi.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir gün, Allahü teâlâya yalvarıp; “Yâ Rabbî! Sana lâyıkı ile ibâdet, kulluk yapamadım ve seni hakkıyla tanı­yamadım. Senin lutf ve ihsânına güveniyorum. Cennet´teki makâmımı görmek arzu ediyorum.” dedi. O gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuş ve insanlar kabirlerin­den kalkıyordu. Bu durumu kendisi şöyle anlatır: “Beni de Rabbimin huzûruna götürdüler. Allahü teâlâ meleklere emredip; “Alın Cennet´e götürün.” buyurdu. Beni alıp Cennet´e götürdü­ler. Orada türlü türlü köşkler ve bahçeler vardı. On­ları seyrettim. Bir bah- çe vardı ki, onun meyvesi miskti. O esnâda bir elma mikdârı misk almak istedim ve aldım. İşte o esnâda rüyâdan uyandım. Uyandı­ğımda sağ e- limde bir avuç misk duruyordu. O miskin kokusu da her tarafı kap­lamıştı. Bu miskin kokusu hocam Şeyh Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin bana he- diye ettiği hırka-i şerîfe sirâyet etti.” buyurdu. Sadreddîn-i Konevî hazret- leri vefât ettiklerinde kefenine bu miskten konulmuştur.

Türbesine hizmet edenlerden biri rivâyet etti: “Zamânın devlet erkâ­nından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyârete geldi. Câmide namazı kıldıktan sonra, Sadreddîn-i Konevî´nin nefsini terbiye etmek için yaptır­dığı çilehânesini ziyâret etmek istedi. Kapısını açtık. Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyz, bereket, huzûr ve saâdet mekânı olan çilehâneye girdi. Uzun bir secdeden sonra cenâb-ı Hakk´a yalvar­maya başladı. Daha sonra kabr-i şerîfin yanına Sadreddîn-i Konevî´nin huzûruna gelip, Allahü teâlâya, onu vesîle ederek uzun bir duâ etti. Biz de âmin dedik. Duâ bitince bize dönerek; “Bizler, ellerimizdeki silâhlar ve diğer askerî güçlerimizle, memleketimizin görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzûrunda bulunduğumuz Sadreddîn-i Konevî ve onun emsâli olan bü­yükler, bu memleketin hakîkî kumandanlarıdır. Allahü teâlânın yardımı ve bunların mânevî destekleri olmadıkça, bizim görünürdeki güç ve kuv­vetimizin hiçbir tesiri olamaz. Onun için biz, bir memlekete vardığımız zaman, önce o memleketin mânevî kumandanlarını ziyâret ederiz.” dedi.

Konevî Câmiine devamlı gelenlerden biri anlatır: “Sadreddîn-i Kone- vî´yi iki defâ rüyâmda gördüm. İlk gördüğüm gecenin gündüzünde, bir iş yüzünden bir­çok kimsenin kalblerini kırmış, onları çok üzmüştüm. Rü- yâmda heybetli bir şe­kilde görünüp bana buyurdu ki: “Kimseyi üzme, kimsenin kalbini kırma, kalb kırmaktan çok sakın.” Bu ihtar bana çok te­sir etti. Bundan sonra kimsenin kal­bini kırmamaya, herkesle iyi geçin­meye çalıştım.

İkinci rüyâm da şöyle oldu: İlk rüyâmdan sonra artık devamlı onun kabrinin bulunduğu câmiye gitmeye başladım. Câminin ve türbenin tâmi­ratı, bakımı ve temizliği ile uğraşıyordum. Bir gece rüyâmda bana güler yüzle görünüp; “Hiz­metlerinden memnunum. Allahü teâlâ bu hizmetlerini karşılıksız bırakmaz.” buyurdu. Bu ikinci rüyâdan sonra Sadreddîn-i Ko- nevî´ye karşı sevgi ve muhab­betim daha da arttı. Bütün günümü, câmi ve türbenin işleriyle geçirmeye başla­dım.

Evliyânın büyüklerinden Safiyyüddîn Erdebilî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri, talebelerinden Mevlânâ Behâüddîn gençliğinde ilim tah- sîl ederken, tasavvuf ehline karşı olanlarla arkadaşlık ettiği için onla­rın tesiriyle, tasavvuf ehline karşı îtikâdı, inancı iyi değildi. Onların sün­net-i seniyye üzerine bulun­duklarına inanmazdı. Bir ara rüyâsında şöyle gör- dü: Bir bahçedeki havuzun et­râfında tasavvuf ehli toplanmıştı. Bu es­nâda birden “Resûlullah efendimiz geli­yor.” diye bir ses işitildi. Herkes Peygamber efendimizi karşılamaya hazırlandı. Mevlânâ Behâüddîn bir fırsatını bulup Peygamber efendimize yaklaşıp; “Yâ Resûlallah! Seneler­dir içimde bir tereddüdüm var. Bu gördüğünüz çeşit çeşit in­sandan han­gisi hak üzeredir. Her birisi bir sûret ve kılık, kıyâfette gelmiş. Biz onların hangisinin hak üzere olduğunu ayıramıyoruz.” dedi. Peygamber efendi­miz, orada bulunan bütün toplulukları gözden geçirdi. Bu sırada Safiy- yüddîn Erdebilî ve talebelerinden bâzılarını gördü. Mübârek yüzünü Mevlânâ Behâüddîn´e çevirip; “İşte bunlar hak üzere, sünnet ve şerîat üzeredir.” buyurdu. Peygamber efendimizden bunları duyunca, tasavvuf ehli hakkındaki îtikâdı dü­zeldi. Ertesi gün hemen tövbe edip Safiyyüddîn Erdebilî´nin talebelerinin ileri gelenlerinden oldu.

Hindistan´da yetişen büyük âlim ve velîlerden Senâullah-i Sebnehlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gör- dü. Peygamber efendimiz ona, günlük olarak bir rubiyye (Hind lirası) tâ- yin buyurdu ve ona çok iltifât eyledi. Bu rüyâdan birkaç gün sonra, zen- ginlerden birisi Senâullah hazretlerine gelip, ihtiyaçlarını karşılamak üze- re kendisine her gün bir rubiyye vereceğini söyledi.

Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Serûcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında şöyle anlatılır: Serûcî hazretleri hacca gittiğinde, Mekke-i mükerremede Allahü teâlâdan bir dilekte bulunmuştu ve bunu da hiç kimseye söylememişti. Bundan bir müddet sonra kendisine bir kimse gelerek dedi ki: “Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Sana, “Yanında (cebinde para olarak) ne varsa hepsini bana ver! Buna alâmet (işâret) istersen o da Mekke-i mükerremede, Allahü teâlâdan şu dilekte bulunmandır” diye söylememi emir buyurdular” dedi. O kimsenin sözle­rini hayretle dinleyen Serûcî hazretleri; “Peki.” dedi ve derhâl yanında bulunan yüz dînâr altın ve bin gümüşü çıkarıp o kimseye verdi. Sonra da; “Şâyet yanımda bundan daha fazla birşey bulunsaydı. Onu da mut­lakâ sana verirdim. Çünkü bu emri Resûlullah efendimizden naklet­tiğine dâir bildirdiğin işâret mutlaka doğrudur” buyurdular.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Abdülhakîm (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğlu Ahmed Arvâsî Efendi şöyle anlat- mıştır: “Baba­mın hâli güzel, yolu istikâmet idi. Bu bakımdan rüyâları sâ- dıktı. Meselâ ben 1952´de Konya´nın Beyşehir kazâsı Doğanbey nâhi­ye- sine ilkokul öğretmeni ola­rak tâyin olunmuştum. Vâsıta çok azdı. Erzu­rum´a gitmek için bir kamyona bin­dim. Kamyon telefon direkleri ile yük­lüydü. Şoför mahallinde, şoför, oğlu ve ben vardım. Van Erciş yolundan Erzurum´a gidecekti. O sabah arabaya binme­den, babam beni bir kenara çekti ve; “Her ne kadar bizim rüyâlara îtibâr edil­mese de, baba şefkati zorlaması ile bu gece gördüğüm rüyâyı sana anlatmak zo­rundayım. Bin­diğin bu araba, rüyâda Erciş´i geçtikten sonra, ilk tahta köprüye girince, köprü çöktü, araba düşerken, köprünün ortasındaki direklerden biri üze­rine takılıp kaldı. Onun için sen oraya yaklaştığında arabayı durdur ve in!” Ben de peki dedim. Hâdise aynen cereyân etti. Köprü başına ge­lince, şoföre bir da­kika dur, ihtiyâcım var, siz karşıya geçin, ben gelirim dedim. İndim. Gerçekten araba köprünün üstüne varınca, köprü büyük bir gürültü ile çöktü ve rüyâda gö­rüldüğü gibi bir direk tarafından muvâ­zenede kaldı. Sallanıp duruyordu. Direk­leri indirip köprü yapıldı. Karşıya geçildi ve direkleri tekrar arabaya koyup yola devâm ettik. Şoför bana; “Sen kazâ olacağını nereden bildin de indin ” deyince, babamın rüyâsını ve vasiyetini anlattım. Hayret etti ve bana çok hürmet ve îtibâr eyledi.”

Horasan´ın meşhûr velîlerinden Seyyid Ali Hemedânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatır: Bir hac seferi için Hıtlan vilâyetinin Alişah kö­yünden yola çıkmıştım. Yolculuğum sırasında yanımda bulunan şeyleri muhtaçlara dağıtır­dım. Bir müddet yol aldıktan sonra, çok az param kal­mıştı. Bir yerde konakla­mıştık. Bu sırada birisi gelip, bana iki bin dinar verdi ve kabûl etmemi istedi. Sonra parayı Peygamber efendimizin mâ­nevî işâretiyle bana getirdiğini söyledi. Bunun üzerine kabûl edip aldım. Sonra ona Peygamber efendimiz sana ne sû­retle işâret buyurdu diye sordum. Dedi ki: “Bu dirhemleri hacca gitmek niye­tiyle saklamıştım. Bir gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Bana; “Bu dirhemleri sakla benim evlâdımdan birisi hacca giderken falanca yerde konak­laya­caktır. Dirhemleri ona ver.” buyurdu. Resûlullah efendimiz böyle buyu­runca; “Yâ Resûlallah! O torununuzun ismi nedir ” diye sordum. “Ali Hemedânî´dir.” buyurdu. İşte o zamandan bu güne kadar bir sene geçti. Bu bir sene içerisinde dâimâ oraya gelecek birini bekledim, tâkib ettim. İşte şimdi zât-ı âlinizle müşerref oldum.” dedi.

Bu dirhemleri alıp Bağdât´a kadar yanımda taşıdım. Fakat o sene bir hâdise yüzünden hacca gidemedim. Bağdat´tan geri döndüm. Üç deveye çeşitli yiye­cekler ve su ile, iki deveye de öteki eşyâları yükledim. Ker­van- dakiler beni ya­nımda üzeri yiyecek yüklü develerle görünce şaşırdı­lar. “Bu seyyid az yerdi, yanında fazla şey bulunmazdı. Neden böyle ya­nına çok azık aldı.” dediler. Hal­buki on dört günde ancak bir yiyecek bu­lunan yere varabiliyorduk. Kervanla birlikte birkaç gün yol aldıktan sonra, kervan yolu şaşırdı. Kervandakilerin azıkları tamâmen tükendi. Benden yiyecek istediler. Ben de onlara yiyecek içe­cek verdim. Bunları yiyerek bir müddet sonra yiyecek bulunan mâmur bir bel­deye ulaşabildik. Böy­lece Şam´a ulaştık. Ben yanımdaki dirhemleri muhtaçlara vermek için gâ- yet iktisatlı bir şekilde harcıyordum. Bu sırada biz Şam´da iken sıkın­tıya sebeb olan başka bir hâdise meydana geldi. Yanımdaki dirhemler de iyice azalmıştı. Nihayet imkân bulup Şam´dan Mekke´ye gittim, hac ibâ- detimi yapıp memleketim Hıtlan´a döndüm.

Hac dönüşünden sonra ziyâretine gidenlere bir sohbeti sırasında şöyle bu­yurmuştur: “Buradan ayrılıp dönünceye kadar on ay müddetle ikâmet ettiğim, konakladığım her yerde Allahü telâ kalbime; “Git insanları irşâd et, rehberlik yap.” diye ilhâm etti.”

Büyük velîlerden Mevlânâ hazretlerinin babası Sultân-ül-Ulemâ Be- hâeddîn Veled (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin, ileri gelen ta­le- bele­rinden Seyyid Burhâneddîn anlatır: “Rüyâmda hocam Sultân-ül-ule- mâ´nın tür­besinden yeşil bir nur yükselmeye başladı. Genişledi, ge­nişle- di, bulunduğum yere kadar geldi. O nûrun önüne bir engel çıkma­dan bü- tün Konya´yı kuşattı. Bu hâdise karşısında bayılıp düştüm. Sa­bahleyin rüyâyı tâbir ettirdim. Sultân-ül-ulemâ´nın neslinden çok muhte­rem kimse- lerin meydana geleceğini müjdeledi­ler.”

Behâeddîn Veled´in çok sevdiği talebelerinden biri anlattı: Rüyâmda, Sul­tân-ül-ulemâ´nın mübârek başını, Arş´a kadar yükselmiş gördüm. Ona; “Efen­dim! Hâliniz nasıldır ” dedim; “Oğlum Celâleddîn-i Rûmî´nin ilim ve amel nû­ruyla bu derece yükseklere ulaştım. Oğlumun mertebe­sine, bütün velîler ve melekler gıbta ediyorlar. Ondan çok memnunum.” dedi.

Şam´da yetişen Şâfiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyükleriden Muhammed Sumâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ile ilgili ola- rak, Necmüddîn-i Gazzî şöyle anlatır: “Bir zaman şiddetli hasta ol­muş- tum. Bu has­talığım esnâsında, bir gece rüyâmda Resûlullah efendi­mizi gördüm. Geniş bir halkanın başında oturmuşlar, Allahü teâlâyı zik­redi- yorlardı. Peygamber efendi­mizin bir tarafında Muhammed Sumâdî haz- retleri, diğer tarafında da Sumâdî´nin oğlu Müslim vardı. Halkanın di­ğer kısmında da Sumâdî´nin diğer talebeleri vardı. Zikir bittikten sonra Sumâdî, Resûlullah efendimize, talebelerinden suâl etti. Kendisinden sonra yerine kimin geçeceğini anlamak istiyordu. Peygamber efendimiz onun bu suâline; “Yâ Şeyh Muhammed! Onlar içinde senin yerine geç­meye en lâyık olan oğlun Müslim´dir.” buyurdu. Ben, bu rüyânın heyecâ­nıyla uyandım. Hastalığım da geçmişti. Böyle bir rüyâ gördüğümü Sumâdî´ye bildirdim. O da bana haber gönderip; “Muhterem Necmeddîn Efendi, Rüyân bana ulaştı. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, rüyâ haktır. Fakat bir de bana an­latmanı istiyorum.” dedi. Kendisiyle görüştüğü­müz- de, gördüğüm rüyâyı bir de kendim anlattım. Bana dedi ki: “Vallahi rüyân doğrudur, gerçektir.” Bu rüyâyı görmemden az bir zaman geçmişti ki, Muhammed Sumâdî vefât etti ve yerine oğlu Müslim geçerek talebe­lere ders vermeye başladı.”

Necmüddîn-i Gazzî, Ebû Müslim Muhammed Sumâdî´nin komşusu olan Şeyh Sâlih Ali Lü´lüî´nin şöyle anlattığını haber veriyor: “Bir müşkil meselem vardı. Bunun hallolması için Resûlullah efendimizi vesîle ede­rek Allahü teâlâya yalvardım. O gece rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Bana buyurdu ki: “Komşun Şeyh Ebû Müslim Sumâdî´ye git! Bu yükü ona yükle. Yâni müşkilini o halletsin.” Sabah olunca erkenden Mu- hammed Sumâdî´ye gittim. Ben daha henüz birşey söylemeden; “Ben gaybi bilmem. Ben gaybi bilmem. Ama bana ihtiyâcını söyleyebilirsin.” dedi. Ben, onun benim hâlimi kerâmet olarak anla­yıp, böyle söylediğini anladım. İhtiyâcımı bildirdim. O ihtiyâcım, onun vesîle­siyle halloldu.”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin vefâtından sonra kendisini rüyâda görenler, sordular ki: “Efendim, mezar dara­cık bir yerdir. Hem karanlık hem de yalnızlıktır. Buna sabret­meniz nasıl müm­kün oluyor ” Cevâbında; “Benim mezarım Allahü teâ- lânın izni ile çok genişledi ve Cennet bahçelerinden bir bahçe oldu. O bahçede Cennet kuşları ötüşüyorlar.” buyurdu.

Dostlarından biri kendisini rüyâda görüp, “Allahü teâlâ sana nasıl muâmele eyledi ” diye sordu. Cevâbında; “Allahü teâlâ bana öyle ih­sânda bulundu ki, iki adımda Cennet´e vardım.” buyurdu. Diğer bir kim- se, Süfyân-ı Sevri hazretlerini Cennet´te nûrdan kanatlarla uçtuğunu gör- dü. “Bu dereceye nasıl kavuştun ” diye sordu. “Dînin emirlerine uy­makta çok hassas davranmakla.” buyurdu.

Horasan´ın büyük velîlerinden Sülemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz- retleri´nin bildirdiğine göre, Ebû Ali Şebevî, Resûlullahı rüyâsında gö­rüp; “Yâ Resûlallah! “Benim saçlarımı Hûd sûresi ağarttı.” sözünün siz­den rivâyet edildiği doğru mudur Bu doğru ise, buna sebeb olan, bu sû­renin hangi kısmı­dır Peygamberlerin kıssaları mı Yoksa geçmiş mil­letlerin mahvolmaları mı ” diye sordu. Resûlullah cevâbında; “Bunların hiç biri değil. Sâdece, Allahü teâlânın “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emri beni ihtiyarlattı, saçlarımı ağarttı.” buyurdu.

Irak´ta yetişen büyük velîlerinden Şeyh Mustafa bin Ebû Bekr (rah- metullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak Şeyh Muhammed Ali şöyle an­latır: Bir gece rüyâmda şöyle gördüm. Günâhlarımdan dolayı muhâkeme için huzûr-ı ilâhîde durmuştum. Etrâfıma bakındığımda Peygamber efendi miz, Îsâ ve Yûnus aleyhimüsselâmı gördüm. Onlarla berâber mu­hâke- me meclisinde Şeyh Mustafa Efendi de vardı. Hakkımda Cehen­nemlik diye hükmolundu. Bu esnâda pey­gamberlerden biri bana; “Bu zât Şeyh Mustafa´dır. Iraklıdır. Ondan ricâ et, Allahü teâlâdan senin affını, bağış- lanmanı istesin.” dedi. Ricâm üzerine Mustafa Efendi, beni affet­mesi için Allahü teâlâya yalvardı. Allahü teâlâ günahlarımı af­fedince, Mustafa E- fendiden beni talebeliğe kabûl etmesini ricâ ettim. O da ka­bûl etti. Uyan- dığımda terden sırılsıklam olmuştum. Sabah olunca, hemen Şeyh Mus- tafa Efendinin huzûruna koştum. Bana büyük bir yakınlık gös­tererek, tale­beliğe kabûl etti.

Mısır´ın meşhur velîlerinden Şeyh Safvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamâ­nında Harem-i şerîfte Şeyh Mustafa Çelebi isminde bir zât vardı. Bu zât bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber e- fendimiz ona bir kâ­ğıt verip; “Bunu Mısır´da Gülşenîzâde Şeyh Safvetî´ye ver. Bizi ziyârete gelsin.” buyurdu. Bu rüyâ üzerine hemen Mı­sır´a gidip onu buldu. Rüyâsını anlattı. Bu müjde üzerine bambaşka bir hâle girdi. Sonra da hazırlanıp hacca gitti.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin vefâtından sonra kendisini rüyâda gördüler. Münker ve Nekir´in suâ­line karşı ne yaptın diye sordular. Şöyle cevap verdi: “Geldiler, Rabbin kimdir dediler. Be­nim Rabbim O´dur ki, size ve bütün meleklere Âdem aleyhisselâma secde edin diye emir verdi. Ben o zaman, Âdem aleyhis- selâmın arkasında idim. Size bakı­yordum.” dedim. Bu cevap, bütün Â- demoğullarını kurtarır deyip gittiler.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gece rü­yâ- sında, dağdan bol bir suyun aktığını ve herkesin ondan içmeğe koştu­ğunu gördü. Ken­disi ise o gün, suyu kaynağından içmek için dağın tepe­sine tırmanıyordu. Bir de gördü ki, suyun kaynağında Allah´ın Resûlü var. Ve bütün sahrâyı kol kol dola­şan sular, O´nun mukaddes parmakla­rından akmaktadır… Seyyid Tâhâ, suyu o mübârek parmaklardan ve fış­kırış noktasından içmek saâdetine erişmek için yaklaştı ve içti.

Hindistan´da yaşayan evliyânın büyüklerinden Tâhir-i Bedahşî (rah- metullahi teâlâ aleyh) ilk zamanlar askeriyede çalışıyordu. Askerler kale- ler­den birini fethetmek için yola çıktıkları sırada, bir gece rüyâda Pey- gamber efendimizi gördü. Hazret-i Sıddîk-i Ekber, diğer halîfeler ve Es- hâb-ı kirâm Resûlullah´ın huzûr-ı saâdetlerinde idi. Peygamber efen­dimiz kendisine; “Bu se­ferden döndükten sonra, sen bu askerin arasın­dan ay- rıl! Tasavvuf büyüklerinin sohbetinde bulun.” buyurdular. Ebû Bekr-i Sıd- dîk, Peygamber efendimizin emri ile kendisine hırka giydirdi. Uykudan uyanınca, askerliği bırakmaya karar verdi. Bu sefer dönüşünde askerler, çalılar ve ağaçlar arasından geçerken, kendisi attan indi ve ağaçların arasına girdi. Emir eri, abdest bozmaya gittiğini zannetti. Bir müddet bek- ledi. Tanıdıkları ne kadar aradıysalar, bulamadılar. Tâhir-i Bedahşî, o ha- vâlide bir çiftçiye rastladı. Kendi elbiselerini ona verip onun elbiselerini giydi ve o memleketteki dervişlerin sohbetine katıldı. Aradan yıllar geçti. Akra­bâları onun hayatta olup olmadığını bilmiyorlardı. Tâhir-i Bedahşî, eve gelince durumu hanımına anlattı. Hanımı; “Ben de seninle gele- ceğim.” dedi. Üstüne bir örtü, eline bir âsâ alıp, kocası ile berâber yola çıktı. O memlekette bulunan, gö­nül sâhibi bir âlimin hizmet ve huzû­runa kavuştu. Bu zât, kendisine; “Senin na­sîbinin Nakşibendî yolunda olan büyüklerden olacağını anlıyorum.” dedi. Delhi ve Lâhor tarafına gitmesini işâret buyurdu. Bu zamanda o diyarda hazret-i Hâce Muhammed Bâkî vardı. Cihânı aydınlatan bir güneş gibiydi. Sözlerini du­yanlar, o gönüller sultânı büyük âlimin etrâfından ayrılmıyorlardı. Huzû­runa kavuşma­dan birkaç gün önce, Muhammed Bâkî-billah âhirete irtihâl eyledi. Tâhir-i Bedahşî şaşkın bir hâlde kaldı. Allahü teâlânın ihsânı ile İmâm-ı Rabbânî haz­retlerine gitmeye karar verdi. Huzûruna gidip tale­besi olmak ve hiz- mette bu­lunmakla şereflendi. O yüksek dergâhta canla başla çalıştı. Nasîbi olan her şeye kavuştu. Talebe arkadaşı Hâşim-i Keşmî şöyle anlattı: “Yalnız ve kalabalıkta iken, Peygamber efendimizin mübârek sûretini müşâhade ederdi. Saf ve temiz rûhlu idi. Kendi hâllerini ve keşflerini hazret-i İmâm´a öyle bir edâ ile arzederdi ki, hazret-i İmâm ister istemez tebessüm ederlerdi. Bâzan hazret-i İmâm´dan yüksek mâ­rifetleri dinlerken, öyle bir şekilde; “Evet, öyledir.” deyip başını sal­lardı ki, hazret-i İmâm; “Bu sırlar Mevlânâ Tâhir´e bildirilmiştir, biz ise bunların tercümânıyız.” buyururdu. Tecellîye, yüksek hâllere ve cezbeye kavuş­tuktan sonra, hazret-i İmâm kendisine icâzet, diploma verdi ve Canpûr şehrine gön­derdi.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlat­mıştır: Hâlimin başlangıcında, rüyâda Resûlullah´ı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Gâyet yüksek bir dağın eteğinde, Eshâbı ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, el­leri ile benim yaklaşmamı işâret edip; “Beni bu dağın başına çıkar!” buyurdular. Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. “Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat, başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptır­dım.” buyurdular.

Yine ilk zamanlarda, rüyâda Hâce Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî haz­retlerini gördüm. Bâtınıma, kalbime öyle tasarruf etti ki, ayak­la- rımda mecâl kalmadı. Ondan sonra dönüp yürüyüverdiler. Ben de son gücümü sarfederek, arkalarından koştum ve yetiştim. Geriye dönüp, “Mübârek olsun!” buyurdular.”

Bursa´da yaşayan büyük velîlerden Muhammed Üftâde (rahmetullahi teâlâ aleyh) dergâhta talebelere ders verdiği zamanlarda, bir gece rüyâ­sında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´yi gördü. Mevlânâ buyurdular ki: “Ta­lebelere bizim Mesnevî´den de okutunuz!” O da; “Farsçayı bilemiyorum.” deyince, Mevlânâ hazretleri; “Sen başla bir kere, Allahü teâlâ yardım eder.” buyurdu. Ertesi sabah, hiç Fârisî bilmediği hâlde, kırk yıldır Farsça tahsîli görmüş gibi Mesnevî´den vâz ve nasîhat vermeye başladı.

Bursa´da yaşayan büyük velîlerden Üftâdezâde Kutub İbrâhim Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtından 50 sene sonra, türbedâr ve câmi imâmı her gece rüyâlarında, Kutub İbrâhim Efendiyi gördü. İbrâhim Efendi onlara; “Rahatsızım, göğsüme bir tuğla parçası düştü, lütfen bu tuğlayı alın!” diyordu. Aynı rüyâ birkaç akşam tekrar edi­lince, kabri açmaya karar ver­diler. Lahid açıldığında, mezardan mis gibi bir koku yayıldı. Daha kefeninin çü­rümediği görüldü. Naaşının göğüs kısmına düşen tuğla parçası alınıp kabir ka­patıldı.

Hanefî fıkıh âlimlerinin büyüklerinden, şânı yüce bir velî olan Yahyâ bin Eksem (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettikten sonra, kendisini se­venlerden Ebû Abdullah Hüseyin isminde bir zât rüyâda görüp; Allahü teâlâ sana ne mu­âmele eyledi diye sordu. Yahyâ cevâbında; Allahü teâlâ bana; Yâ Yahyâ! Sen dünyâda, benim için şu, şu amelleri yapmış­tın, değil mi buyurdu. Ben de; Yâ Rabbî! Ben yaptığım amellere değil, bana rivâyet edilen bir kudsî hadîse îtimâd edip ümitlendim. dedim. Alla- hü teâlâ; O hadîs-i kudsî nedir bu­yurdu. Ben de; Bana Mu ammer, İmâm-ı Zührî den, o dahi Urve den, o dahi hazret-i Âişe-i Sıddîka dan, o dahi hazret-i Peygamber efendimizden, o dahi hazret-i Cebrâil den o da- hi Allahü teâlâdan haber verdiler. Allahü teâlâ; Ben azîmüşşân, İslâmda ağaran saç ve sakala azâb etmekten hayâ ederim. buyurdu dedim. Allahü teâlâ hazretleri, o zaman; Sen ve Mu ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cebrâil sâdıksınız. Ben azîmüşşân dahi seni magfiret ettim. buyurdu.

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettikten sonra sevdikleri onu rüyâda gördüler ve; Allahü teâlâ size ne muâmele etti. diye sordular. O da; Allahü teâlâ beni arş-ı âlâ altında bir yaygı üzerine oturmamı nasîb edip etrâfıma iyi kimselerin rûhlarını topladı ve bana hitâb edip; Ey Yahyâ! Dünyâda talebelerin ile toplanıp okuduğun dersleri şimdi bu Cen­netliklerle oku. Bunlar işitsinler. bu­yurdu. Ben de okumaya başladım. bu­yurdu.

Büyük velîlerden Ya kûb Germiyânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri­nin hak yola girişi şöyle anlatılır: Ya´kûb Germiyânî bir gece rüyâ­sında şöyle gördü: Kıyâmet kopmuş, herkesin amel defterleri mühürlen­miş, kapanmış, mî­zân kurulmuş ve mahşer meydanı baştan başa dol­muştu. Görülen manzarayı söz ile anlatmak, belli bir şeylere benzeterek, kıyas etmek, ölçmek mümkün değildi. O şeref sâhibi pâdişâhlar kendi başlarına düşmüşlerdi. Ne annede çocuğuna şef­kat, ne de bir kişide başka bir kimseye yardım edecek hâl vardı. Bu acâib hâlde iken, büyük bir ağaç gördü. Çok uzun ve geniş olan o ağacın gölgesinde; mah­şer halkının ızdırâbı kendilerinde hiç bulunmayan, pek rahat ve saâdet içeri­sinde olan bâzı insanlar vardı. Onların, o sıkıntılardan emîn olup, âyet-i kerîmede; kendileri için korku ve hüzün bulunmadığı bildirilen kimseler olduğunu anladı. Tam bu sırada bir münâdînin işâret ederek; Her kim kurtulmak arzusunda ise, bu topluluğa iltihâk etsin (katılsın). diye nidâ ettiğini duydu. Bunun üzerine, olanca gayreti ve gücünün yettiği kadar süratli bir şekilde hareket ederek o top­luluğa katıldı. Böylece korku ve hüznünden emîn oldu.

Bu rüyânın dehşeti ve heyecanıyla uyanan Ya kûb Germiyânî nin gönlüne, rüyâda gördüğü o kurtuluş fırkasına katılmak, onların yolunda ilerlemeye ça­lışmak arzusu düştü. Bu sebeple memleketinden ayrılıp yola koyuldu. İstanbul a gelerek, Kocamustafapaşa Dergâhında bulunan, Sünbül Sinân hazretlerinin ta­lebeleri arasına girdi. Bu yolda ilerlemek için çok gayret etti. Mücâhede ve riyâ­zetle nefsini terbiye için, nefsin ar­zularını yapmamak ve nefsin istemediği, ona zor gelen ibâdetleri çok yapmakla meşgûl oldu.

Sünbül Sinân hazretlerinin dergâhında zincirli servî diye bilinen, meşhûr ve büyük bir ağaç vardı. Ya´kûb Germiyânî nin rüyâsında gör­düğü ağacı, bu zin­cirli serviye işâret ederek tâbir etmişlerdir.

Sünbül Sinân Efendi, Ya´kûb Germiyânî yi çok sever; Talebe olunca, Germiyânlı Yâkub Efendi gibi olmak lâzımdır. buyururdu.

Merkez Efendinin oğlu ve halîfesi olan Ahmed Efendi, babasının ve­fâtından iki sene sonra, asıl memleketleri olan Uşak vilâyetine hicret edip, İstanbul a dönmek istemedi. Bunun üzerine bütün İstanbullular, Merkez Efendinin yerine Ya kûb Efendinin geçmesini istediler. O ise, Kocamustafapaşa zâviyesine geç­mesi hâlinde, şimdi bulunduğu Dâvûd Paşa dergâhını yaptıran Şâh Sultan ın in­cineceğini düşünüp, vazîfeyi almakta tereddüd ediyordu. Bu günlerde rüyâ­sında, hocası Sünbül Sinân Efendiyi gördü. Sünbül Sinân, Ya kûb Germiyânî ye; Benimle berâber olmaktan, aynı yerde bulunmaktan ar mı edi­yorsun Gel! buyurdu. O da hemen gelip, Kocamustafapaşa zâviyesine yer­leşti. Orada hizmete de­vâm etti. Şâh Sultan da, Davûdpaşa daki zâviyeyi med­rese hâline çe­virdi.

Evliyânın büyülerinden Yûsuf Mahdûm (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilmî tahsîlini tamamladıktan sonra, Şirvan a geri döndü. Burada sene­lerce ilim öğ­retmekle meşgûl oldu. Sabah namazından öğle namazına kadar kırâat ilmine, öğle namazından akşam namazına kadar da çeşitli konulara dâir dersler verirdi. Geceleri de ibâdet ile geçirirdi. Fakat ilâhî feyz ve mârifetlere kavuşamamasın­dan dolayı çok üzülürdü.

Yûsuf Mahdûm, mübârek bir gecede, ibâdet ve tâatler yaparak o ge­ceyi ihyâ etti. Allahü teâlâya çok yalvarıp yakardı. Seher vakti bir ara uy­kuya daldı. Bu anda kendini, uzak ve büyük bir çölde gördü. Geniş ve kalın bir bulut da, parla­yan güneş ışıklarının kendisine gelmesine mâni oluyordu. Yanında ne bineği, ne de arkadaşı vardı. Yolu da bilmiyordu. Bu karanlık çölde, korku ve dehşet ile şaşkın bir hâlde sağa-sola gidi­yordu. Böyle sıkıntılı, yolunu kaybetmiş bir hâlde iken, bir yönden öyle büyük bir nûr peydâ oldu ki, güneşin ışığını bastırdı. O sı­rada Resûl-i ekrem, etrâfında Eshâb-ı kirâm olduğu hâlde, ona doğru geliyor­lardı. Bunu gören Yûsuf Mahdûm, sevinç gözyaşları içerisinde yalvarırcasına; Arz-ı hâlim sana mâlûm sultanım! dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem şöyle buyurdu: Ey Yûsuf! Maksuduna kavuşman, benim en kâmil vâris­lerimden ve evlâdımdan olan Seyyid Yahyâ nın delâlet ve irşâdına, yol göstermesine bağlı­dır. Yûsuf Mahdûm uykusundan uyanınca, Resûlul- lah efendimizin nasîhatı ile müşerref olmanın sevinç ve rahatlığı içeri- sindeydi. Fakat ne yerinde durmak ne de bir yere gitmek için mecâli vardı. O günü tereddüt içerisinde geçirdi. Akşam olunca, gecenin üçte ikisini ibâdetle geçirdikten sonra, uyudu. Rüyâsında bu se­fer Yahyâ Şirvânî hazretlerini gördü. Yahyâ Şirvânî ona; Resûlullah efendimi­zin mübârek emirlerini aldıktan sonra, daha düşünmenin ve tereddüdün ne mâ­nâsı var dedi. O anda uyanan Yûsuf Mahdûm, şu beyti okudu:

Baş açıp girdim bugün meydân-ı ışka ey gönül!

Elvedâ, yârâna düştüm nâr-ı şevke ey gönül!

Sonra medreseyi terk ederek yola düştü. Çünkü Seyyid Yahyâ nın dergâ­hına gitmedikçe rahat ve sükûn bulmayacaktı. Seyyid Yahyâ ise dergâhın avlu­sunda onu bekliyordu. Yûsuf Mahdûm u görünce; Hoş gel- din yâ Mahdûm! Sana hizmet ve seni irşâd üzerimize lâzım oldu. Çünkü senin vesîlen ile Fahr-i kâinât efendimiz, bu fakîre oğlum diye hi­tâbı lâyık görmüşlerdir diyerek kerâ­met buyurdu.

Yûsuf Mahdûm, Seyyid Yahyâ Şirvânî tarafından dergâha kabûl edi­lince, kırk gün tek başına bir odada kaldı. Birçok riyâzet ve mücâhede ile yüksek mertebe ve mârifetlere kavuştu.

Son asır İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve evliyâdan Yûsuf Nebhâ- nî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Peygamber efendimizi sık sık rüyâda görür; Beni rüyâsında gören sağlığımdayken görmüş gibidir. hadîs-i şe­rîfinde müjdelenen yüksekliklere kavuşurdu. Bir defâsında Lazkiye de vazîfeli bulunduğu sırada bir gece Peygamber efendimize çokça salevât-ı şerîfe okuduktan sonra yatağına uzandı. Uyuduğu zaman rüyâsında ayı on dördüncü gününde parlak olarak gördü. Yeryüzünü çok yakından aydın- latan ay ile Yûsuf Nebhânî hazretleri ara­sında çok kısa bir mesâfe vardı. Aya biraz dikkatli baktıktan sonra ayın üzerinde cemâl ve güzelliği gâyet çok bir çehre belirdi. O çehrenin sâhibi Yûsuf Nebhânî hazretlerine bakıyordu. Yûsuf Nebhânî de o çehreye bakıyordu. Dikkatlice bak­tığında o çehrenin sevgili Peygamberimize âid olduğunu anladı. Onu görmesi­nin çok kısa olacağını düşünerek, bu kısa zaman içinde en önemli bir hu­sûsu istemeye niyet etti. Kendi kendine; En önemli şey, son nefeste îmânla gitmek­tir. diye düşündü. Peygamber efendimize dönüp; Yâ Resûlallah, ölüm ânında îmân ile gitmeyi istiyorum. diye tekrar tekrar yalvardı. Peygamber efendimiz memnun ve tebessüm eder bir vaziyette bakıyordu. Biraz sonra ayın ışığı fazla­laştı. Peygamber efendimizin mü­bârek çehreleri kayboldu. Ay aynı şeklinde ışı­ğını saçmaya devâm etti.

Bir defâsında da Peygamber efendimizi Medîne-i münevveredeki bir yerde rüyâda gördü. Peygamber efendimiz yüzü açık bir halde uyuyordu. Yûsuf Nebhânî yakınına varıp oturdu ve uyanmasını beklemeye başladı. Orada başka­ları da vardı. Biraz sonra Peygamber efendimiz uykudan kalkıp bir kürsünün üzerine çıktı. Yûsuf Nebhânî hazretleri herkesten önce Peygamber efendimizin huzûruna vardı, önce elini sonra da mübâ­rek ayaklarını öptü. Peygamber efen­dimiz ona; Cennet e girersin. bu­yurarak müjdede bulundu.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında Beyrut ta vazîfeli olduğu sırada, Beyrut vâlisi bir takım gerekçeler ileri sürerek Yûsuf Nebhânî hazretleri nin va­zîfeden alınması veya başka bir yere tâyin edilmesi için pâdişâha teklifte bu­lundu. Sultan Abdülhamîd Han, Yûsuf Nebhânî haz­retlerini Beyrut a yakın bir yere tâyin ederek, vazîfelendirmeyle ilgili ka­rarnâmeyi imzâladı. O gece Pey­gamber efendimiz, Sultan İkinci Ab- dülhamîd Hanın rüyâsına girerek; Bey­rut ta bizi en çok seven Yûsuf Nebhânî idi. Bizim bu âşıkımızın Beyrut taki aslî vazîfesinde kalması uy­gundur. buyurdu. Pâdişâh bu rüyâ üzerine hazırlattığı kararnâmeyi iptal ettirdi ve Beyrut ta kalması için emir çıkarttı.

Büyük velîlerden ve Mısır da yetişen Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Zekeriyyâ Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Abdülvehhâb-ı Şa rânî şöyle anlattı: Bir gün ben Buhârî Şerhi´ni mütâlaa edi­yordum. O sırada Zekeriyyâ Ensârî Dur! Bana bu gece gördüğün rü­yâyı anlat bakalım. dedi. Ben o gece rüyâmda bir gemide bulunuyor­dum. Geminin yel­kenleri, halatları, yaygıları ve koltukları ipektendi. İmâ- m-ı Şâfiî bir koltukta oturuyordu. Zekeriyyâ Ensârî ise İmâm-ı Şâ­fiî nin sol tarafında bulunuyordu. İmâm-ı Şâfiî nin elini öptüm. Gemi yo­luna de- vâm ediyordu. Gemi nihâyet bir adada durdu. Adadaki ağaçların mey- veleri denize doğru sarkmıştı. Rüyâmı ona anlattığım zaman; Eğer rüyân doğru ise, ben İmâm-ı Şâfiî nin kabrinin yakı­nında bir yerde def­nedilirim. dedi. Zekeriyyâ Ensârî vefât ettiği zaman Bâb-un-nasr denilen yerde onun için kabir hazırlattılar ve oraya götürdüler. Benim bu rüyâm­dan haberi olan iki kişi bana rüyân doğru çıkmadı diyorlardı. Biz bu hâlde iken, Mısır da sultânın vekili Emin Hayri Beyin bir habercisi geldi. Emîrin rahatsız olduğunu, buraya kadar gelemeyeceğini, Emîrin cenâze nama­zına iştirak edebilmesi için, Zekeriyyâ Ensârî nin cenâzesinin Remile de­nilen yere götürülmesini emrettiğini söyledi. Emîrin isteği yerine getirildi. Cenâze namazı kılındıktan sonra Emîr, Zekeriyâ Ensârî´nin Karâfe de defnedilmesini emretti. Burada Necmeddîn Cenüşânî nin yanına defne­dildi. Defnedildiği yer İmâm-ı Şâfiî nin kabrinin yakınındaydı ve onun yü­zünün karşısına rastlıyordu.

Hindistan âlim ve velîlerinden Ziyâüddîn Nahşebî (rahmetullahi te- âlâ aleyh) şöyle anlatır: Şiblî hazretlerini, öldükten sonra rüyâda gör- düler. Münker ve Nekîr in suâllerinden nasıl kurtuldun dediler. Siz o- rada olsaydı­nız da, benim yanımdan nasıl gittiklerini bir görseydiniz. Ba- na, Rabbin kim­dir dediler. Rabbim öyle birisidir ki, size, bütün melek- lerle birlikte babamın önünde secde etmenizi emretti; biz onda ba­bamın sülbünde, bütün kardeşlerimle birlikte sizi görüyorduk. dedim. Melekler; Biz buradan çekilip gidelim. Biz ona suâl soruyoruz, o ise haz­ret-i Â- dem in bütün zürriyetinin cevâbını veriyor. dediler.

Yine şöyle anlatır: Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini vefâtından sonra rüyâda görüp; İşin nereye vardı dediler. Âhiret işi, bizim dünyâda zannettiğimizden daha zordur. buyurdular.

Share.

About Author

Leave A Reply