Sohbet

0

Gelibolu´da yetişen velîlerden Ahmed Bîcân (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerine bir sohbet esnasında buyurdular ki: Allahü teâlâ, Kur´ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Ey îmân edenler! Din uğrundaki eziyetlere sabredin ve düşmanlarınızla olan savaşlarda üstün gelmek için sabır yarışı yapın. Sınır boylarında cihad için nöbet bekleşin ve Al­lah´tan korkun ki, felah bulasınız.” (Âl-i İmrân sûresi: 200). “Sabrediniz.” buyurması, belâlara sabretmeye işârettir. Bu, halk yâni avam içindir. “Nöbet bekleşin” buyurması, günah işlemeyi terk etmeye işârettir. Bu, havâs içindir. “Sabır yarışı yapınız” buyurması, İbâdet yapmaya katlan­maya işâ rettir. Bu da seçilmişlerin seçilmişlerine mahsustur. Bunun için, kişinin rahatlığı yakînde, şerefi tevâzuda, saâdeti, kurtuluşu İslâmdadır. İsmeti, günahsız olması Allahü teâlâya güvenmekte, akıllılığı dinde, gay­reti dünyâyı terk etmektedir. Helakı günah işlemeye cüret etmekte, piş­manlığı uyumakta, şekâveti cehâlettedir. Saâdeti ilimdedir. Olgunluğu aşktadır. Güzel yaşaması sabırdadır. Sabır; halkın içinde nefsânî arzu­ları terk etmek, yapmamaktır. Eğer dünyânın bütün belâları onun üzerine gelse “Âh” bile demeyen; vefâdan, cefâdan, acıdan, zenginlikten ve her çeşit nîmetten dolayı değişmeyen, mağrûr olmayan ve bunlar karşısında hep aynı kalan kimse sabırlıdır. Bilakis o, kendini bela mancınığına kor ve kazâ denizine atar. Sonundan hiç endişe etmez. Vesselâm.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Bu dereceye nasıl ulaştı­nız diye suâl olununca; “Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla.” buyurdular. Yine buyurdular ki: “Bizim yolumuz sohbettir. Hal­vette, yalnızlıkta şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket cemiy- yette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kim­senin arkadaşında fânî olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bâzılarının kalble- rindeki muhabbet tohumu başka şeylere bağlılığı sebebiyle geliş­mez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlı­lıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan bâzılarının da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz.”

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) cemâatle sohbet ediyor ve rızâdan bahsediyordu. Sohbette bulunanlardan birisi; “Ey Bişr! Makam ve îtibâr sâhibi olduğun için halktan hiçbir şey kabûl et- miyorsun. Eğer zühd sebebiyle hakîkaten dünyâdan yüz çevirmişsen, halktan gizlice bir şeyler alıp fakirlere ver ve kendin de tevekkül üzere oturup rızkına râzı ol.” dedi. Bu söz üzerine Bişr-i Hâfî buyurdu ki: “Bu­nun cevâbını dinle. Fukarâ ve dervişler üç çeşittir. Birinci kısım, aslâ kim- seden bir şey istemez, verirlerse de almaz. Bunlar hâl sâhibi, rûhâniyet ehli kimselerdir. İzzet ve celâl sâhibi Allahü teâlâdan her ne isterlerse, Allah onu bu kimselere verir. Allahü teâlâ şunu verecek diye yemin ede- cek olsalar derhâl duâları kabûl edilir. Diğer bir kısmı halktan bir şey istemez ama verildiğinde kabûl eder. Bunlar dervişlerin orta ta­bakasıdır. Allahü teâlâya tevekkül ederek sükûn, rahat bulurlar. Bu kı­sım, kudsiyet makâmında ebediyet sofrasına oturmuş bir tâifedir. Üçüncü kısım ise, güçleri yettiğinde sabrederek oturur ve rızkın geleceği vakti gözler. Böyleleri zarûrî ihtiyaçları mecbûr bırakırsa, kalpleri Allahü teâlâya bağlı olduğu hâlde çıkıp halktan isterler.” Bu cevâbı alan kimse; “Bu söze râzı oldum. Allah da senden râzı olsun.” dedi.

Bir kimse Bişr-i Hâfî hazretlerine gelerek; “Ben seni Allah için sevi­yorum.” dedi. O da; “Sen sözünde sâdık ve doğru değilsin. Bâzan akşam olunca ahırdaki merkebini hatırlamak beni hatırlamaktan sana daha mü­him göründüğü hâlde, nasıl oluyor da Allah için beni sevdiğini iddiâ edi­yorsun ” buyurdular.

Evliyânın meşhûrlarından Ahmed bin Âsım Antâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: En faydalı tevâzu, kibri ve gadabı (kızmayı) giderenidir. En kıymetli söz, hakka uygun olanıdır. En zararlı söz, konu­şulmaması daha hayırlı olanıdır. En lüzumlu olan şey, Allahü teâlânın emrettiği farzları, ana-babayı, çoluk çocuğunu gözetip, onların geçimle­rini temin edip, Allahü teâlânın emirlerini öğretip kulluk vazîfelerini yerine getirmelerini sağlamaktır. En faydalı ilim, cehâleti, kötülükleri giderip, Allahü teâlânın büyüklüğünü ve yüce kudretini anlamaya, böylece O´na kulluğun bir vazîfesi olduğunu öğretip, âhirete hazırlanmaya vesile ola­nıdır. En üstün cihad (mücâdele, savaş) hakkı kabûl etmeye alıştırabil­mek için, nefsle yapılan mücâdeledir.

Büyük velî ve âlimlerden Ahmed bin Muhammed Hânî el-Esrem (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir zâta yazdığı mektupta şöyle demiştir: “Alla- hü teâlâ bizi ve sizi her türlü tehlikeden, her çeşit şüpheden muhâ­faza buyursun. Yine bize ve size, geçen büyüklerimizin ve âlimlerimizin yolun- da gitmek nasîb eylesin. Dâimâ Allahü teâlânın nîmetleri içerisin­deyiz. Allahü teâlâdan, bu nîmetlerini daha da artırmasını, rızâsına ka­vuşma- mız için bize yardımını dileriz. Fazla sözde fitne vardır. Sükûtta genişlik ve rahatlık vardır. Kişi ihtiyâcına göre konuşmalıdır.

Âlimin ölümü, büyük bir musîbettir. Şeytan ve onun yardımcıları, Al- lahü teâlânın ve müslümanların düşmanlarıdır. Şeytan ve yardımcıları, müslümanlar için birçok fitneler hazırlarlar. Maksatlarına erişebilmek için âlimlerin yok olmasını beklerler. Çünkü, âlim, onların bâtıl işlerine ve yar- dımcılarına mâni olmaktadır.

Bir kısım insanlar, şöhrete yapıştılar. Kendilerinden bahsedilmeyi ar- zu ettiler. Halbuki onlardan önce de işledikleri bid´atlerle şöhrete kavu­şanlar oldu. Fakat, hayır yolunda, doğru yolda tâbi olmak; şer, kötü iş­ler- de başkan olmaktan daha hayırlıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Cavpâre hazretleri Üstâdı Ebû Bekr-i Zekkâk-ı Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; “Ki­minle sohbet edeyim ” diye sordu. “Senden olan her şeyi Allahü teâlâ görür, dediğin zaman, senden nefret ederek ayrılmayan kimse ile sohbet et.” buyurdular.

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerine birisi gelerek, büyüklerin sohbetinde bulunmanın faydasını sordu. Cevâbında; “Bunda iki fayda vardır. Birincisi; eğer o kimse ilme tâlib ol­muşsa, Allahü teâlâya ve O´nun dînine olan muhabbeti, bağlılığı ve soh­betin bereketiyle ilmi artar. İkinci faydası; eğer sohbette bulunan kimse­nin kalbinde benlik ve gurur varsa, o duygular yok olup, ilmi ve edebi ar- tar. Mânevî bakımdan yüksek derecelere kavuşur.” buyurdular.

Büyük velîlerden Ebû Ali Sekafî (rahmetullahi teâlâ aleyh) âlimlerin sohbetinde bulunmanın önemini anlatır, edebin gözetilmesinin lüzumuna işâret ederdi. Bu hususta; “Bir kimse âlimlerin sohbetinde bulunur, fakat onlara hürmet etmezse, ilâhî feyz ve bereketlerden mahrum kalır ve â- limlerdeki nûrlar, kendinde görünmez.” buyurdular.

Hindistan´da yetişen meşhûr velîlerden Şâh Ebû Saîd-i Fârûkî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlânın sonsuz ihsânı, kul- larından birine eriştiği zaman, o kulunu kendi dostlarından birinin hiz­me- tine ulaştırır. O da nefsinin isteklerine uymamağı ve ona ağır gelen şeyleri yapmayı, yâni İslâmiyete uymağı emir buyurur. Böylece onun bâ­tınını yâni kalbini ve nefsini temizler. Bu zamanda talebenin hizmetleri kusurlu ve dağınık olduğu için, bu yolun büyükleri önce talebeye zikret­meyi, yâni Allahü teâlâyı kalbi ile anmayı emrederler. Amel ve ibâdet­lerde ve her işte orta yolda olmayı emredip nice kırk günlük çilelere be­del olan teveccühlerini dâimâ talebeleri üzerinde bulundururlar. Talebe­lerine, Ehl-i sünnet îtikâdına göre inanmayı, sünnet-i seniyyeye uymayı, bütün bid´atlerden sakınmayı emrederler. Mümkün oldukça azîmetle amel edip ruhsatlara kapılmamalarını tenbih ederler.”

Ehl-i sünnetin îtikâddaki iki imâmından biri ve büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Eş´arî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti esnâsında buyurdular ki: Allahü teâlâya hamd olsun ki, bizi doğru yola ulaştırdı ve sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helâke götüren bid´atlerden uzak­laştırdı. Kalblerimizi, yakîn denen kat´î ve kuvvetli îmânın hâsıl ettiği se­rinlik ve huzûr ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi azîz kıldı. Bizi, Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem) uyanlardan, O´nun rehberliğine yapışanlar­dan eyledi. Bid´atlere dalıp, Resûlullah efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemâ­atle berâber olmayı ihsân etti.

Resûlullah efendimize salât-ü-selâm olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve yasaklarına dâvet etti. Allahü teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım etti. Kendisine mûcizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızâsına nasıl ulaşılacağını O´nun ile bildirdi. İçlerinde kendisine delâlet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihâ­yet bâtıl, sönüp gitti. Hak, gâlip ve muzaffer olarak parladı. Resûlullah efendimiz peygamberlik vazîfesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasîhatta bulundu.

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs ve fıkıh âlimi Eyyûb-i Sahtiyânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sâlihlerin anıldığı yerde bulu­nanlar, onların himâyesinde olurlar.”

Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Büyük velîlerden otuzu ile soh­bet ettim. Hepsi de bu yolun büyüklerindendi. Hepsi halkla sohbetten kaçın dediler ve hepsi az yemeği emir buyurdular.”

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Semmâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) bildiklerini, öğrendiklerini yerine getiren Allah´ın sevgili bir kuluydu. Bir vâzında; “İçinizde Allahü teâlâyı hatırlatan fakat kendileri unutan pekçok kimseler vardır. Yine öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın yasak, haram kıl­dığı şeylere karşı cüretkâr olup, haram işledikleri halde, başkalarını Allahü teâlâya yaklaştırmaya çalışırlar. Yine sizden öyleleri vardır ki, kendileri Allahü teâlâdan kaçtıkları halde, insanları Hakk´a çağırırlar.” di­yerek, ilmiyle âmil olmayan, bildikleriyle amel etmeyen ve gaflet içinde kalanların hâlini dile getirdi.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Sohbeti ganî­met bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin ve kemâllerin üstüdür.

Yine buyurdular ki: Gençlik zamânında dînin emirlerine uymak, dünyâ ve âhiret nîmetlerinin en üstünüdür.

Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaça­cağı) kıyâmet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!

Âyet-i kerîmede meâlen; “Vallâhu basîrun= Allah onların ne yaptık­larını görmektedir” buyruldu. Allahü teâlâ her şeyi gördüğü hâlde, (in­san- lar) çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü bil- seler, vaz geçerler yapmazlar. Bunlar ya Hak teâlânın görmesine inan- mıyorlar, yâhud onun görmesine kıymet vermiyorlar. Îmânı olana her ikisi de yakışmaz.

Evliyânın önde gelenlerinden Kutbüddîn İznîkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde buyurdular ki: “Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize, evliyâyı ve âlimleri sevmeyi nasîb etti, gönlümüzü onlara bağladı. Pey­gamberlerin en üstününe selâmlar olsun ki, O, Resûllerin imâmı ve hem de sonuncusudur. O, Muhammed Mustafâ´dır ki, dünyâda ümîdimiz O´- nadır, âhırette O´ndan şefâat umarız. O´nun yüksek mertebede olan Ehl-i beytine ve Eshâbına selâm olsun! Onlara uyanlar hidâyet üzere­dirler. Bütün evliyâya ve âlimlere uyanlar, İslâmiyetin hem zâhiri hem de bâtını üzere dururlar. Gerçek tâlibler ki, dâimâ halvette ve hem ibâdette durur- lar. Mü´minler ve sâlihler ki, gece-gündüz Hak yardımıyla Hak yo­lunda ve tâatta dururlar.

Ey kardeşim! Bir kişinin senin katında hâceti (ihtiyâcı) olsa, sen onu bitirirsen, Allahü teâlâ senin yetmiş türlü dünyâ ve âhıret hâcetini giderir.

Eğer bir kişi bütün yer ehli kadar ibâdet etse ve bütün gök ehli kadar tâat etse, îmânı Ehl-i sünnete uygun değilse kabûl olmaz. Zîrâ amelin kabûl olunması ve îmânın dürüst olması, takvânın şartıdır. Takvâ, Allah- tan korkmaktır. Allahı bilmeyince, O´nun azametini ve celâlini anla­mayın- ca, Allahtan korkmak hâsıl olmaz. Dînin ve îmânın aslı ve ilmin temeli, Allahü teâlâyı bilmek ve birliğini kalb ile tasdîk etmektir. şöyle ola ki, eğer başını kesseler ve bütün varlığını alsalar râzı olasın; Allahü teâlânın birliğini gönülden çıkarmayasın.”

Horasan da yetişen evliyânın meşhûrlarından Muhammed bin Hâ- mid Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Yol belli ve açık; delil, âlimler (müctehidler), azık tam, binek kuvvetli. Fakat insanı asıl maksada kavuşmaktan uzaklaştıran şeyler var. Bunlar: Âlimlere (mücte- hidlere) uymadan, kendi görüşüne uymak, nefsinin istekleri pe­şinde koş- mak. Azığı (yiyeceği) gayrimeşrû yerden toplamak. Mesûliyeti unutup, bineği zayıflatmaktır.

İnsanların felâketine sebep; asıl işi bırakıp boş şeyler ile uğraşma­ları, nefislerinin isteklerine uymaları ve harama dalıp, şüphelilerden sa­kınmamalarıdır.

İnsanların en kötü ahlâklısı, dostunu düşmanını ayırmayan ve soh­bet ehlinden uzak yaşayandır.

Kalb ve vakit, insan için sermâyedir. Fakat kalbini kötü zanlarla, dü­şüncelerle meşgûl eder. Vaktini de boş şeylerle geçirir, zâyi eder. Bu ne acı bir hâldir. Sermâyeyi kaybedene kim kâr getirebilir

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Muînüddîn-i Çeştî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Muhabbetin alâmeti itâat et­mektir. Mu- habbette gevşeklik olmaz.”

“Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mah­rum etmez, ihtiyaçlarını karşılar.”

“Senelerce ilim ve mârifet taleb edip, dergâhta kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb, Allahü teâlâya yakınlık menzi­li- ne ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgûl bul- dum. Âhıreti düşünen âhiret ehlini mahcûb buldum. Tasavvuf ehli ve tak- vâ sâhibi olduğunu iddiâ eden sahtekârlardan uzak durup, yüz çevir­dim.”

“Kurtuluş; sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne ka­dar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yük­seltir. Sâlihlerin sohbetine devâm eden kimse iyi bir kişi ise, kısa za­man- da olgunlaşıp yükselir.”

Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretleri; Hakîkaten Allah adamıydı. Gü­neş gibi herkesi faydalandıran bir davranış içinde ve toprağın herkesi kabûl etmesi gibi misâfirseverdi. “İyi olan Allah adamları ile birlikte bu­lunmak, hayırlı bir iş yapmaktan daha iyidir, bunun gibi kötülerle ve İslâm düşmanlarıyla bulunmak, kötü bir iş yapmaktan daha kötüdür. İnsana en çok zarar veren günâh, kendi gibi olan insanları aşağı görmektir.” buyu­rurdu.

Allahü teâlânın bütün kullarına nehirler gibi sınırsız yardım ederdi. “Allahü teâlâyı ibâdetler içinde en çok râzı eden ibâdet, zayıf ve maz­lûmları sevindirmek ve rahatlatmaktır. İhtiyaç sâhibini hayal kırıklığına uğratmayan kimse, hakîkî derviştir. Cehennem ateşinin söndürülmesinin en iyi yolu, açı doyurmak, susuz olanın susuzluğunu gidermek, ihtiyaç sâhibinin ihtiyâcını görmek ve sefâlet içinde bulunanla dostluk kurmak­tır.” buyururdu.

Eshâb-ı kirâmın sohbetinde bulunmakla şereflenen İmâm Mûsâ Kâzım (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri yüksek bir âlim ve bü­yük bir velîdir. Din bilgilerinde ictihad derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Geceyi hep namazla geçi- rirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine “Sâlih kul” adını vermişlerdi. Tasavvuf ilminde, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Bu ilme âit mârifetleri, is­teyen müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır. Resûlullah efendi­mizin üç vazifesinden biri de, tasavvuf mârifetlerini, bilgilerini öğretmek ve kalblere yerleştirmekti. Bu vazifeyi; kendisinden sonra dört halîfesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halîfeden sonra İslâmiyet her yere ya­yılmış ve müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslâm âlimleri, Resûlullah´ın, sallallahü aleyhi ve sellem vazifelerini yerine getirmekte aralarında va­zife taksimi yaptılar. Kelâm, akâid, îmân bilgilerini “Mütekellimîn” adı ve­rilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıh yâni amel, ibâdetleri ve işleri öğre­ten âlimlere “Fukahâ” denildi. Tasavvuf bilgilerini de oniki imâm ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalblere akıttılar. Oniki imâmın her biri, Ehl-i sünnet îtikâdındaki müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu âi­leye mensub olanların hepsini sevmeyi, dünyâ ve âhiret saâdetlerinin sermâyesi bilmişlerdir.

Bir gün Mûsa Kâzım hazretlerinden, zamanın halîfesi Hârûn Reşîd sordu: “Sizler, kendinizin Ehl-i beytten olduğunuzu söylüyor ve Resûlul- lah´ın zürriyetindeniz diyorsunuz. Halbuki aslında biz dedem Abbâs´dan dolayı Resûlullah´ın soyundanız, siz de hazret-i Ali´nin evlât­larısınız. İn- sanların nesebi ve soyu baba ile devam eder.”

Cevâbında buyurdular ki: “Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde En´âm sû­resi seksen dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “İbrâhim peygamberin zürriyetinden olan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârun! Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. Ve ey Zekeriyyâ ve Îsâ!” Bu âyet-i kerîmede Îsâ aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmın soyundan sayılıyor. Halbuki Îsâ´nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmekte­dir. Bununla birlikte annesi tarafından İbrâhim aleyhisselâmın zürriyetin­den sayılmaktadır. Öyleyse, bizler de annemiz Fâtıma´tüz-Zehrâ (radı- yallahü anhâ) tarafından Resûlullah efendimizin soyundan sayılırız.”

Tâbiînin büyük âlim ve evliyâlarından Ebû Hâzım Seleme bin Dînâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Cehennem´e düşmek korkusu insanlardan hiç eksik olmaz. Hattâ, gökten seslenen birisi, yeryüzünde­kilere Cehennem´e girmekten korkmamalarını bile söyleseydi, yine onlar Cehennem´e düşmek ve onu görmek korkusundan kurtulamazlardı.”

Seleme bin Dînâr bir defâsında nefsine şöyle demişti: “Ey Ebû Hâ­zım! Kıyâmet günü ey şu, şu hatânın sâhibi diye çağırılır, onlarla berâber kalkarsın. Sonra başka günahların sâhipleri çağırılır. Yine onlarla berâ­ber kalkarsın. Ey Ebû Hâzım, seni öyle bir durumda görüyorum ki, her halde her hatâ ve günah sâhibiyle kalkacaksın.”

“Her gün kişinin ilmi ve hevâsı (arzu ve istekleri) insana gelirler. Onun göğsünde birbiriyle mücâdele ederler. Eğer o kişinin ilmi hevâsına (kötü arzu ve isteklerine) gâlip gelirse, o gün onun için kazanç günüdür. Şâyet hevâsı ilmine üstün gelirse, o gün de zarar günüdür.”

“Hevâsını (kötü arzu ve isteklerini) öldüren, harpte düşmanı öldü­renden daha güçlüdür.”

Birisi, Seleme bin Dînâr´a; “Sen kendine çok sâhipsin” dedi. O da şöyle cevap verdi. “Nasıl kendime sâhip olmıyayım. On dört düşman beni gözetliyor ve fırsat kolluyor. Dört tanesine gelince, onlardan biri olan şeytân, bana fitne veriyor, aklımı ve kalbimi karıştırıyor. Müslüman hased ediyor. Kâfir ise fırsat bulsa öldürür. Münâfık bana buğz eder. Di­ğer on taneye gelince, onlar da: Açlık, susuzluk, sıcak, soğuk, çıplaklık, ihtiyarlık, hastalık, ihtiyaç, ölüm ve ateştir. İşte bütün bunlarla başa çıka­bilmem için, tam silâhlı olmalıyım. En üstün silâh da takvâdır (haramlar­dan sakınmadır).”

Kendisine; “Ey Ebû Hâzım, senin sermâyen nedir ” diye soruldu. Şöyle cevap verdi: “Allahü teâlâya güvenip, insanlardan bir şey bekle­mememdir.”

Yine buyurdular ki: Süleyman bin Abdülmelik, Ebû Hâzım´a ihtiyaç­larını bildir diye mektup yazdı. O da cevâben, “Ben hâcetimi her türlü ih­tiyaçları veren Rabbime arzettim. Bana verdiklerine de kanâat ettim. Vermediklerine de rızâ gösterdim.”

“Ebû Hâzım hazretlerine dediler ki: “Fiyatlar çok yükseldi. Pahalılık var.” O da şöyle cevap verdi: “Niçin üzülüyorsunuz Bolluk zamanında sizi rızıklandıran Allahü teâlâ, pahalılıkta da size rızık verecektir.”

Hindistan ın büyük velîlerinden Şâh Raûf Ahmed hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinden naklen bu­yurdular ki: İnsan dâimâ Allahü teâlâya yönelmelidir. Her an ve za­man- da, her ibâdet ve işte kendisine gelen feyz ve nûrları düşünmeli, na­sıl bir berekete kavuştuğunu anlamalıdır. Meselâ; namaza durduğunda gelen nûrlar ve bereketlerin nasıl olduğunu, kırâat ile berâber bu feyz ve bere- ketlerin ne hâle döndüğünü, Allahü teâlâya hamdü senâdaki feyzi, dil ve Kelime-i tevhîd söylemekteki bereketi, hadîs-i şerîfleri okurken ih­sân bu- yurulan sırları incelemeli ve bu sûretle günahlardan hâsıl olan mânevî zararları gözleyip, anlamalıdır. Meselâ; haram ve şüpheli lokma­dan kal- be nasıl bir zulmet geliyor ve gıybet etmek insanın bâtınına nasıl zarar veriyor, yalan söylemek kalbde nasıl bir leke bırakıyor anlaşılır. Böylece, bütün haram, mekrûh ve günahların zehir, zarar ve ziyân ol­duğu vicdâ- nen bizzat farkedilir. Yâni her hâlinde, her iş ve sözünü ince­leyip, İslâmi- yete uygun olup olmadığını dikkat ile tâkib etmelidir. Eğer işi ve sözü İs- lâmiyete uygun ise, bunun şükrünü yerine getirmelidir. Eğer, Allahü teâlâ muhâfaza buyursun, O na aykırı ve uymuyor ise hemen tövbe etmeli, is- tigfârda bulunmalıdır. Âşikâre işlenen günahın tövbesi âşikâre yapılmalı, gizli günahınki de gizli yapılmalıdır. Tövbeyi geciktir­memelidir. Çünkü Ki- râmen kâtibîn melekleri, işlenen günahı hemen yazmazlar, müminin töv- be etmesini beklerler. Tövbe edince bu günahı hiç yazmazlar.

İstanbul´daki meşhûr velîlerden Vefâ Konevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin sözleri gâyet beliğ ve açık olup, dinle­yenlerin kolaylık- la anlayabileceği şekildeydi. Çok ibâdet ettiğinden, soh­betine gelenleri, ancak belli vakitlerde kabûl ederdi. Sohbetleri pek tatlı olup herkesin onu dinlemek ve yüzünü görmek için âşık olduğu bir zâttı. Sözleri hikmetli ve nükteli idi. Din husûsunda hiç tâviz vermezdi. Bu hu­susta titiz ve celâlli idi. Dünyâya düşkün olanlara iltifât etmez, dervişlerle, dünyâya düşkün olmayanlar ile sohbet etmeyi severdi. Zamânının meş­hûr kimseleri kapı- sına gelir, sohbetine kavuşmak için kabûl etmesini beklerdi.

Bir defâsında, Fâtih Sultan Mehmed Han kapısına kadar geldiği hâl- de onunla görüşmemiştir. O da üzülerek, geri dönüp gitmiştir. Onunla görüşmemesinden dolayı kendisi de üzülmüş, hattâ gözlerinden iki dam- la gözyaşı yanaklarına inmiştir. Yanında bulunanlar; “Efendim ne­den pâ- dişâhı kabûl etmediniz Hem siz buna üzüldünüz, hem de o üzüldü.” dediler. Ebü´l-Vefâ hazretleri, gözünden akan iki damla gözya­şını eliyle silerek; “Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazifemizi unutturacak ka­dar faz- ladır. Dostluğumuz, sohbetimiz, birçok vatandaşın işinin yarım kalması- na sebeb olacak. Sonunda dayanamayıp pâdişâhlığı bırakmak isteye- cek. Şimdi anladınız mı Sultânı niçin kabûl etmediğimi ” buyurdu.

Büyük velîlerden Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin İbrâhim ve İsmâil adında iki kardeşi olup, onlar da yüksek hâl sâhibi idiler. Kardeşlerinden birisi Mekke ye gidip oraya yerleşti. Yah- yâ hazretlerine bir mektup yazıp; Üç arzum vardı. Ömrümün sonunu en kıymetli yerde geçirmek, bir hizmetçimin olması ve ölmeden önce sizi bir defa daha görmek. Bunlardan ikisine kavuştum. Şu anda Harem-i şe­rîfte bulunuyorum ve bir hizmetçim var. Duâ edin de Allahü teâlâ üçüncü arzuma da kavuşmayı nasîb etsin. dedi. Yahyâ bin Muâz, cevap yazıp; Sen insanların en iyisi ol da, istediğin yerde yaşa. Yerler, insanlarla de­ğer kazanır, insanlar yerlerle değil. İki cihânın efendisi Resûlullah efen­dimiz o taraflarda bulunduğu için, oralar çok kıymetli olmuştur. Hizmet­çiye sâhib olmak gibi bir arzun keşke bulunmasaydı. Efendilik Allahü teâlânın, hizmetçilik ise kulun sıfatıdır. Birini kendine hizmetçi edip de, o kimsenin Hakk a kulluk etmesine mâni olmak mürüvvete yakışmaz. Uy­gun değildir. Beni görmek arzu ettiğini söylüyorsun. Eğer hep Allahü teâlâyı hatırlar, her an O nunla meşgûl olursan, beni hatırına getirmez­sin. Şu anda bulunduğun yer, evlâdı kurbân etmek yeridir. O nu bulmuş isen, ben senin işine yaramam. Eğer O nu bulamadınsa, benden sana ne fayda gelir buyurdu. Sevdiklerinden birine yazdığı mektubda da; Dünyâ, uyku; âhiret ise uyanıklık yeridir. Rüyâda ağlayan uyanıklıkta güler, sevinir. Sen dünyâ hayatında ağla ki, âhiret uyanıklığında gülesin ve neşeli olasın buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Hubeyk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tama´, aç gözlülük etmekten, insanları sakındırır ve; “Tamahkâr, aç gözlü insan tama´ zincirine bağlanmış ölüye benzer. Kalbteki tama´ kalbi mühürler, mühürlü kalb ise ölüdür. Mü´min tamahkâr olmaz. Nefsin şehvet ve arzularına uymaz.” buyururdu.

Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir mektûbunda şöyle buyurdular: Yüksek makamlar ve beğenilen hâller sâ­hibi Ahmed Han! Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Münşî Naîmüddîn Han, iyi hâllerinizden çok bahsettiler. Bu- nun için, bu birkaç satır, kırık dökük ifâdeler yığını mektubu yazdım ki, uzakta kalmış olanları inâyet nazarınızdan unutmayasınız ve teveccüh ediniz. Zîrâ bu ihtiyârın ömrü günah işlemekle geçti. Şikâyet, gıybet, dil uzatma, ayıblama, lânet etme, büyükleri anlayamama netîcesi sitemler şeklinde açık günahlar, yâhut huzur içinde olmayan, tecvîde riâyet edil­meden namaz kılma, boş ve lüzumsuz şeylerden kesilmeden oruç tutma, mânâsını düşünmeden Kur´ân-ı kerîm okuma ve boş vakitleri Al­lah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayılı nefesleri gafletle harcama şeklindeki diğer günahlar o kadar çoktur ki, amel defterimi kararttılar. Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihân bahçesine gül için geldik, ama diken topladık. Hasretler, ziyânlar olsun ki, bize sıhhat, âfiyet ve rahatlık verildi, hepsinin şükründe kusûr ve eksiklik eyledik. Pişmanlıklar olsun ki, Kur´ân-ı kerîm ve Peygamber efendimiz gibi eşsiz iki nîmet ihsân olundu. Biz ise onların şükründe olacak yerde hâlâ gafletteyiz. Allah korusun. Hayretteyim. Yarın ne yüzle Allahü teâlânın ve Peygamberinin huzû­run- da kabûl görürüz. Bu ne anlayışsızlıktır. Bu uygunsuzluk ve liyâkâtsizlik- le, şefâat ve magfiret derecesine ulaşmak çok zordur. Ancak Allahü teâ- lânın gadabını aşmış rahmeti, ümîdimizdir. Mücerred ihsânı ile muâ­me- lesine güveniyoruz. Yoksa hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur.

Ölüm başımızın ucunda, kıyâmet çok yakın. İşe yarar hangi ameli işledik. İyiler Cennet´e girip, Cennet nîmetlerine ve Hakk´ın dîdârına ka­vuşurlar. Bizim gibi gâfiller, elli bin senelik hesâb gününde, bizi hesâba çektirecek, bırakmayacak şeylerle meşgûlüz. Düşünmek lâzımdır ki, ya­rın elde hasret, ziyân kalmasın. Allah katında kıymetli kulların yaptıkları gibi, seher vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmağı, mücâ- hede ve can çıkarırcasına gayretle ibâdet ve kullukta bulunmayı Hak te- âlâ nasîb eylesin. Hazret-i Münşî Naîmüddîn Han ve sevgili zât-i âliniz, husûsî zamanlarınızda, yolda kalmış ihtiyarları hatırlayınız. Gıyâbî duâ kabûle daha yakındır. Buradakiler ve bu fakîr size her zaman duâ edi- yoruz. Allahü teâlâ iki dünyâ seâdeti versin.” (91. mektup)

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Sehl-i Tüsterî hak­kında şöyle anlattı “Sana iyilik eden kimsenin esiri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, dâima herkese iyilik etmeli, faydalı olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte; “Veren el, alan elden üstündür.” Buyrulmuş- tur.”

“Ebü´l-Hüseyin isminde birisi, bir gün hocam Husrî´yi incitmişti. O andan beri kalbimde ona karşı soğukluk duyuyorum.”

Abdullah-ı Ensârî hazretleri, Âl-i İmrân sûresi 103. âyet-i kerîmesinin meâlen; “Allah´ın habline sımsıkı sarılın.” kısmını şöyle tefsîr etmektedir: “Âyet-i kerîmede geçen; “Allah´ın habline sımsıkı sarılın.” dan murâd, Allahü teâlânın emirlerine riâyet ederek ibâdete devâm etmektir. Âyet-i kerîmede geçen i´tisâmın, sarılmanın üç derecesi vardır.

Birincisi; normal insanların sarılması ki, Allahü teâlâdan gelen emir ve yasaklara sarılıp, devâm etmektir. Bu kısımda bulunan insanların ibâ­det ve tâatı, yakîn elde etmek içindir. Bu, Allah´ın ipine (Kur´ân-ı kerîme) sarılmaktır. İkincisi; seçilmişlerin sarılması olup, bunların emir ve yasak­lara uymaktaki gayretleri, Allah´tan başka her şeyden kesilmek, O´na, O´nun emirlerine teslim olmaktır. Bu da urvet-ül-vüskâdır. Üçüncüsü; se­çilmişlerin seçilmişlerinin sarılması ki, bunların emir ve yasaklara uy­maktaki gayretleri, Allahü teâlâyı müşâhede etmek, O´nun yakınlığı ile meşgûl olmak nîmetine kavuşmak içindir. Buna da i´tisâm-ı billah denir.”

Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî´nin Menâzil-üs-Sâyirîn kitâbında, haz­ret-i Ömer´in bildirdiği hadîs-i şerîfte; “İhsân nedir ” suâline cevâben Peygamber efendimiz buyurdular ki: “İhsân, Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O´nu görmüyorsan da, O seni görü­yor.” Bu hadîs-i şerîf, pekçok hakîkati içerisine almaktadır.

On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden Seyyid Abdurrahmân Tâgî (rahmetullahi teâlâ aleyh) güzel amelleri teşvik etmek için bir soh­betinde şöyle buyurdu: “Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.

Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Hal­vet- te şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâle­beye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu ga- lebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini o- lanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) insanlar arasındaki anlaş- mazlıkları her iki tarafı üzmeden çözer, iki tarafın da kabul edeceği bir netîceye bağlardı.

Osmanlı pâdişâhı Sultan Selîm Han Mısır´ı zaptettiği zaman, Cumâ namazını Ezher Câmiinde kıldı. Cumâ namazını kıldıran hatîb için yüz altın bağışladı. Bunu önceden öğrenen hatîb, o gün Cumâ namazını kıl­dırma sırası kendisinde olan diğer hatîb arkadaşından izin almıştı. Nö­betini devreden hatîb, diğer arkadaşının altınlara kavuştuğunu görünce, söylenmeye başladı. O sırada orada bulunan Abdülvehhâb-ı Şa´rânî aralarına girip, nöbetini veren hatîbe; “Üzülme! Allahü teâlâ bunu sana kısmet etmemiş.” dedi. O da; “Rızkımın kesilmesine bu arkadaşım sebeb olduğu için kızıyorum.” dedi. Abdülvehhâb hazretleri de; “O sebeb oldu görünüyorsa da, aslında sebeb o değildir. Arkadaşın ilâhî kudretin bir âletidir. Âleti kim hareket ettiriyorsa, hüküm onundur. Yoksa âletin değildir. Senin böyle söylemen, sopa ile dövülüp de, sopayı vurana değil sopaya kızan adamın hâline benziyor. Hani sen her Cumâ hutbelerinde; “Vallahi veren de Allahü teâlâdır, alan da. Yükselten de Allahü teâlâdır, alçaltan da…” demez miydin Şimdi niçin bunun tersine göre hareket ediyorsun ” deyince, o hatîb; “Üstâdım! Huccet ve isbâtlarınla beni sus­turdun.” diyerek oradan ayrıldı.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Yahyâ el-Celâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir kimse gelip; “İnsanlarla sohbetin şartı ne­dir ” diye sordu. “Onlara iyilik etmeden kötülük etme, Onları sevindirme­den üzme!” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ahmed-i Zer- rûk (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Hakka kavuşmak için yer- yüzünün doğusunu ve batısını gezip dolaştım. Allahü teâlânın rızâ­sına ermek için, nefsin terbiyesinde bilinen her sebebe yapıştım. Müm­kün o- lan her yola başvurdum. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için her neye sarıldıysam, beni Allahü teâlâdan uzaklaştırdı. Nihâyet her hususta Alla- hü teâlâya sığındım. Sonunda gördüm ki; sebeplere güvenmemek, mutlak olarak Allahü teâlâya teslim olmak lâzımdır.”

Anadolu´yu aydınlatan meşhûr velîlerden Şeyhülislâm Berdeî Sul­tan (rahmetullahi teâlâ aleyh) Eğridir´de câmiye giderken pekçok kim­seyle karşılaştığı halde, iki-üç kişiye selâm verirdi. Başkalarına selâm vermezdi. Talebelerinden biri acaba neden birkaç kişiden başka kimseye selâm vermiyor diye merak edip kendisine sordu. Talebe bunun sebebini sorunca, Şeyhülislâm Berdeî hazretleri eliyle bu talebenin gözlerini sı­vazladı. Sonra da dergâhdan dışarıya gönderdi. Talebe çarşıya çıkınca, insanlardan kimini maymun sûretinde, kimini hınzır, kimini tilki, kimini ça­kal, kimini kurt, bir kısmını da köpek sûretinde gördü. Hocasının selâm verdiği kimselerden başkasının her birini çeşitli hayvan sûretinde gördü. Sonra hocasının yanına dönüp; “Efendim bu işin hikmetini anladım.” dedi. Hocası yine gözlerini sıvazlayarak eski hâline çevirdi.

Bağdât´ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sâlihlerle sohbette berâber olup, onlarla sohbet ediniz. Onlar, dünyâ hazîneleridir. Onlarla berâber olmak, ebedî saâde­tin anahtarıdır.”

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine sordular ki: “Allahü teâlâ, fâizi ni­çin haram kılmıştır ”

Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunma­ları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu.”

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs âlimi Cübeyr bin Nüfeyr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “İslâm askerleri, haz­ret-i Ömer´e hitâben: Yâ Emir-el-Müminîn, Allahü teâlâya yemin ederiz ki, biz senden daha doğru sözlü, münâfıklara daha şiddetli ve daha doğru hükmeden bir kimse görmedik. Sen, Resûlullah´dan sonra insanla­rın en hayırlısı- sın.” dediler. Hemen bunun üzerine Avf bin Mâlik; “Yanılı­yorsunuz. Biz Resûlullah´dan sonra hazret-i Ömer´den daha hayırlı kim­seyi gördük. Hazret-i Ömer; “O kimdir yâ Avf!” diye sorunca; “Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh)” diye cevap verdi. Hazret-i Ömer; “Avf doğru söylüyor. Allahü teâlâya yemin ederim ki, Ebû Bekir misk kokusundan çok daha güzel kokardı. Ben onun derecesinde değilim.” buyurdular.”

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri zamânında bir gün, Halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf´a; “Beni, Dâvûd´un yanına götür. Onu ziyâret edeceğim. Nasîhat isteyip, duâsını alacağım.” dedi. Bunun için kalkıp, Dâvûd´un evine gittiler. İçeri girmek için izin istediler. Fakat içeri girmeye izin alamadılar. Annesine ricâ etti­ler. Annesi oğluna; “Evlâdım, müsâde et de içeri girsinler.” deyince, o; “Anneciğim, dünyâ ehli ile benim ne işim vardır Onları görünce, dün­yâyı hatırlıyor, âhireti unutuyorum. Bunun için beni mâzur gör.” dedi. An­nesi tekrar ricâ edince, kırmadı; “Ey benim Allah´ım!” Annenin hakkını gözet, zîrâ onun rızâsı benim rızâmdır.” buyurduğun için kapıyı açıyo­rum.” dedi. Halîfe Hârûn Reşîd ile İmâm-ı Ebû Yûsuf içeri girdiler. Dâvûd-i Tâî ile müsâfeha yaptılar. Hârûn Reşîd´in elini tutunca, onun el­lerinin nâzik bir el olduğunu belirtti ve; “Ey Halîfe! Bunca zaman ömür ve saltanat sürdün. İnsanlara hükmettin. Sakın zulme meyletme. Zîrâ he­saptan kurtuluş yoktur.” buyurdu.

Dâvûd-i Tâî´nin bu tesirli sohbetini dinleyen halîfe kendinden geçip, göz yaşları döktü. Duâsını istedi. Duâdan sonra bir kese altın verdi ve; “Kendi öz malımdandır ve helâldir, alınız.” dedi. Halîfenin hediyesini ve ricâsını kabûl etmeyen Dâvûd-i Tâî; “Size mübârek olsun. Bizim böyle şeylere ihtiyâcımız yoktur. Babamdan kalan mal ve mülk satıldığında elime geçen altınlar bize yeter. Rabbim o paralar bittiğinde işimizi bitirip bizi başkalarına muhtaç kılmasın. O kendisine yapılan duâları reddet­mez. İzzeti hakkı için kabûl eder.” buyurdu.

Hârûn Reşîd ve İmâm-ı Ebû Yûsuf keseyi alıp gittiler. Dâvûd-i Tâî´- nin vekilharcına giderek parasının mikdârını sordular. Vekilharcın bildir- diği mikdârı hesab ettiler. Bu ölçüye göre parası hesap edildiğinde şeyhin vefât edeceği günü buldular. Nakledilir ki hesab edilen gün geldi­ğinde İmâm-ı Ebû Yûsuf; “Gidin bakın bugün Dâvûd-i Tâî vefât etmiştir.” buyurdu. Gidip baktıkları zaman vefât ettiğini öğrendiler. İmâm-ı Ebû Yûsuf onun hakkında; “Duâsı makbûldür. Allahü teâlânın indinde yeri seçilmişlerin yanıdır.” buyurdu. Biraz sonra haberci, Dâvûd-i Tâî´nin ölüm haberini getirdi.

Nişâbur´da yetişen velîlerin büyüklerinden Ebû Bekr el-Ferrâ (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Ebrâr kimdir ” diye sorulunca; “Alla- hü teâlâdan çok korkanlardır.” buyurdu. İnsanların, günahlarını az da ol- sa çok görmeleri, iyiliklerini çok da olsa az görmeleri gerektiğini bil­dire- rek; “İyiliklerini gizlemen, kötülüklerini açıklamandan daha makbul­dür. Sen böylece kurtuluşa erebilirsin.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün; “Dînin sermayesi nedir ” diye sordular. Bu­nun üzerine; “Ârifler, dînin sermâyesinin bâtınî ve zâhirî olmak üzere bir takım esaslar üzerine sözbirliği etmişlerdir. Bunlardan bâtınî olanları; Allahü teâlânın sevgisi, O´ndan uzak kalma korkusu, O´nu görememe endişesi ve O´na ulaşma ümididir. Zâhirî olanlar ise; doğru sözlülük, cö­mertlik, alçak gönüllülük, başkasına eziyet vermemek, nefsin isteklerine sabırdır.” buyurdu.

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbeti sırasında; “Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah´ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer. Rabbini bilirse, O´nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğru­lukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur.” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Allahü teâlâ kimi felâkete düşürmek isterse, ona âlimlerin ve evliyânın aleyhinde bulunma hasletini verir.”

“Senin bize ihtiyâcın yok mu ” diye soranlara; “Allahü teâlâya muh- tâc iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyâcım olur. Fakirin bulduğu şey gıdâsı, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanâat, Hak teâlâdan gıdâ (ve güç) almaktır. Hakîkî zenginlik, dengin olan bir kim­seye muhtaç olmaman, hakîkî fakirlik ise dengine muhtâç olmandır.” bu­yurdular.

Tasavvuf büyüklerinden Ebû Yâkûb Nehrecûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Allahü teâlâyı en iyi tanıyan, O´nun eserlerini, kâinatdaki eşsiz nizâm ve intizâmı, ondaki ince ve yüksek sanatı görüp, Allahü teâlânın büyüklüğü ve yüceliği karşısında hayran olup, hayrette kalan kimsedir.”

“Dünyâ bir deryâ, insanlar bu denizde yolcu, gemi takvâ, âhiret ise sâhildir.”

“Doyması yemekle olan kimse, dâimâ açtır. Zenginliği mal ile olan fakirdir. Çünkü o mal, her zaman elde kalmaz. Allahü teâlâdan yardım istemeyen, başarısızlığa mahkûmdur. İhtiyâcını insanlara arz eden mah­rum kalır. Gerçekte bütün ihtiyaçları gideren Allahü teâlâdır. Kullar birbi­rinin ihtiyaçlarını gidermekte vâsıtadır. Allahü teâlâ, insanlara, birbirinin ihtiyâcını gidermek için güç ve kuvvet vermezse, kimsenin kimseye yar­dımcı olmaya gücü yetmezdi. Bu bakımdan ihtiyaçları, her şeyin sâhibi ve mâliki Allahü teâlâya arz etmeli. Allahü teâlâ bir işin olmasını dilerse, onun meydana gelmesini temin edecek sebebleri de yaratır.”

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret- leri´nin vücûdunda on iki çeşit hastalık; bâsûr hastalığı, başka hastalıklar ve böbreklerinde taş vardı. Bununla berâber, meclisinde otu­rur, gelen- lerle sohbet ederdi. Otururken hiçbir zaman ah, of diye inle­mezdi. Onda çeşitli hastalıkların bulunduğunu da kimse bilmezdi. Sohbet esnâsında, bedenindeki rahatsızlıkların elem ve şiddetinden dolayı, istemiyerek de olsa yüzü kızarırdı. Ve buyururdu ki: “İnsanlara sohbet etmek için, kendi arzum ile meclis kurup oturmadım. Bilakis teşvik ve tehdid olunup, âdetâ bu iş için zorlandım. Bana: “Eğer İslâmiyet bilgile­rini anlatmak için meclis kurup oturmazsan, hîbe ettiğimiz ilimleri geri alı­rız.” denildi. Ben, onun i- çin meclis kurup insanlara sohbet ediyorum. Be­nim sohbetlerime devâm ediniz! Benden başka bir zâtın sohbetinde bu­lunmaktan da sizi men et- miyorum. Bu kaynaktan daha tatlı bir kaynak bulursanız, ona koşunuz!” buyururdular.

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden birisi, tasavvuf yolun- daki dereceleri geçerken kendini hocası gibi görmeye başladı. Neye baksa Şeyhini görüyordu. Bu sebeple Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî´nin soh­betlerine gelmemeye başladı. Bir gün İmâm-ı Şâzilî hazretleri yolda gi­derken talebesiyle karşılaştı ve; “Canım sen nerede kaldın. Sohbetlere gelmiyorsun!” buyurdu. Talebe; “Efendim, sizinle sözden müstağnî ol­dum. Yâni her an sizi karşımda görüyorum ve kendimi sizin sûretinizde görüyorum. Sohbetinize gelmeye ihtiyaç duymuyorum.” dedi. Bu cevap üzerine Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri buyurdu ki: “Çok garib. Eğer iş senin söylediğin gibi olsaydı, hazret-i Ebû Bekr´in Resûlullah efendimizin sohbetlerine gitmemeleri gerekirdi. Eğer sohbetten müstağnî olsaydı, hazret-i Ebû Bekr efendimiz müstağnî olurdu.”

Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî hazretleri insanlara bir sohbeti sırasında; “Alla- hü teâlâ sözlerinde doğru ve işlerinde ihlâslı olana dünyâda yağmur gibi rızık verir. Onu kötülüklerden korur. Âhirette de günahlarını affedip, bağışlar. Ona yakın olur. Cennet´ine koyar ve yüksek derecelere kavuş­turur. Kendi kusurlarını ıslâh etmek istersen, insanların kusûrlarını araş­tırma. Çünkü hüsn-i zân, îmân şûbelerinden olduğu gibi, insanların ayıp- larını araştırmak da münâfıklıktandır. Kıyâmet günü, yol gösteren nûr içinde haşrolunup karanlıktan korunmak istersen Allahü teâlânın hiç bir mahlûkuna zulmetme.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden İbn-i Atâullah İskenderî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Zulmet; nefsin askeri ordusu olduğu gibi, nûr da kalblerin askeridir. Allahü teâlâ bir kuluna yardım etmek isteyince, nûr askerleri ile imdâd edip, zulmetten onu uzak eder.”

Yine buyurdular ki: “Bu vücûd binâsının direğini yıkmamak ve iyilik­lerini atmamak lâzımdır. Devamlı olan âhireti, geçici olan dünyâdan daha çok seven, akıllıdır. Nûru parlar, müjdeleri görünür. Böylece o, bu dünyâya kızarak yüzünü bundan çevirir. Bu dünyâya iltifât etmez, gönül vermez. Dünyâyı vatan ve mesken edinmez.”

Anadolu velîlerinden Kemal Ümmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin şiirlerinden biri:

Bakın iy cân ü dil gözün açanlar

Beka mülki fenâ ilden seçenler

Kanı şol dünyâya mağrûr olanlar

Kanı şol menzile konup göçenler

Kanı şol illeri bizüm diyenler

Kanı şol yerleri eküp biçenler

Kanı şol kal´alar burçlar yapanlar

Kanı anda durup yiyüp içenler

Kanı şol cem´ olup tez dagılanlar

Kanı şol şem´ olup yanup tütenler

Kanı şol işret idüp raks uranlar

Kanı şol başlara saçu saçanlar

Kanı şol baş oluban kim sananlar

Kamu halkın hakkın yiyüp içenler

Kemâl Ümmî sen ol Hak´dan yana kaç

Kaçan kurtulur ölümden kaçanlar

Bu tuzakda tutulmaz dane içün

Safâ şevkiyle uçmağa kaçanlar

Anadolu´da yetişen evliyânın meşhurlarından Şeyh Mecdüddîn Îsâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbet ve zikir meclislerinde şu şiiri çok okurdu:

Sultânımız sübhânımız

Can bedenden ayrılacak

Rahmetindendir cânımız

Ayırma dost îmânımız

Bîçâre yüzü kara

Meğer ki çalabım bana

Hazretine nice vara

Nasuhleyin tevbe vere

Allah desem ar olmaya

Allah diyen âşıklara

Mü´min gönlü dar olmaya

Senden özge yar olmaya

Estegfirullah sırren ve çehren

Estegfirullah çoktur günâhım

Estegfirullah kavlen ve fiilen

Velhamdülillah sensin penâhım

Buhârâ´da yetişen büyük velîlerden Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin hâli, velîlik yolundaki derecesi o kadar yüksekti ki, huzûruna gelen bir kimsenin kalb hâlini Allahü teâlânın izni ile anlar, o kimse tasavvuf ehli, istidât sâhibi bir kimse ise, onunla zühd ve takvâdan konuşurdu. Şâyet gelen kimse bid´at ehli, fâsık biri ise, ondan sıkılır ve rahatsız olurdu. Onlar öyle büyük zâtlardı ki, karşılaştık­ları herkese o kimselerin durumlarına göre konuşurlardı. Birisi ile konu­şacakları zaman, kalb gözleriyle o kimsenin durumunu kontrol edip anlar sonra ona göre konuşurlardı. Bunun için, insanlara göre konuşmaları farklı olurdu. Bu büyüklerden biri, sevdiklerinden birine buyurdu ki: “Ta­savvuf ehlinin hâllerinden anlamıyan kimselerle karşılaştığımızda, on­larla basit meselelerden konuşuyoruz. Onlara bu yolun yüksek hâllerin­den, kalb mârifetlerinden anlatmak istiyorum ve hattâ bâzan bunun için kendimi zorluyorum, fakat istidâtları olmadığı için konuşamıyorum. Si­zinle sohbet ederken de, bâzan diğer insanlarla olduğu gibi konuşmak istiyorum ve hattâ bunun için kendimi zorluyorum, ama onlarla konuştu­ğum gibi konuşamıyorum.”

Evliyânın büyüklerinden Safiyyüddîn Erdebilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Haramı terk etmek vâcibdir. Şüphelileri terk etmek sünnettir. Buna takvâ denir. Zühd, helâlin azıyla kanâat etmektir. Verâ, mübahları ihtiyaç mikdârı kullanmaktır. Bu zâhire âit zühddür. Bir de mâ­nevî zühd vardır. O ise dünyâ sevgisini terk etmek, gönlü dünyâ sevgi­sinden temizlemek ve âhiret ile meşgûl olmaktır.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Mevlânâ Muhammed Sâlih Gü- lâbî hazretleri, İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin her gün ve her gece yaptığı ibâdetleri ve vazifeleri, mübârek oğullarının işâ­ret ve emirleri üzerine, toplamış ve yazmışdır. Bu yazılarının bir ye- rinde diyor ki: “İbâdetlerinin, vazifelerinin hepsini yapmaklığım için izin verme­lerini ricâ ettim. “Yapılacak, uyulacak iş, yalnız Resûlullah efendi- mizin yaptıklarıdır. Bunları öğrenip, hepsini yapmaya çalışmalı.” buyur- du. “Efendim sizin her hareketiniz, her işiniz, o insanların ve cinnin en yük­seğinin işleri gibidir.” dedim. “Evet öyledir. Fakat, her yapacağınızı iyi düşününüz! Sünnete uygun olan her sözü, her işi yapınız. Uygun olma­yanı yapmayınız.” buyurdular.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden, fıkıh, hadîs âlimi ve velîlerden Süfyân bin Uyeyne (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Maddî hayâtın de­vâmı için, dünyâdaki su ne kadar mühim ise, mânevî hayat için de; “Lâ ilâhe illallah” Kelime-i tevhîdi o kadar, hattâ daha fazla mühimdir. Bu ke­limenin yüksek mânâsını rûhuna sindirebilen kimse diridir. Bu yüksek mânâyı rûhuna işlemeyen kimse ölüdür. Allahü teâlânın, kullarına ihsân ettiği nîmetlerin en yükseği bu kelimedir.

Bir kimse, ölmüş bir kimsenin kendisinde bulunan hakkını, Allahü teâlâdan korkarak götürüp vârislerine verse, helâllık almış olur. Ama gıybet günâhının durumu böyle değildir. Bir kimse, bir kimseyi gıybet etse, gıybet edilen kimse vefât etse, gıybet eden kimse, gidip, gıybet et­tiği kimsenin vârislerinden helâllık alsa, yine helâl olmaz. Yeryüzündeki bütün müslümanlar, o gıybet eden kimseyi affetseler, gıybet edilen kimse, hakkını helâl etmedikçe helâl olmaz. Müminin ırzı, şerefi, malın­dan daha kıymetlidir.”

“Hiç kimseyi işlediği bir günahtan dolayı ayıplama.”

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri bir gün Ebû Bekr bin Mücâhid Mükre hazretlerinin bulunduğu mes­cide girince, İbn-i Mücâhid hemen ayağa kalktı. Daha sonra İbn-i Mücâ- hid hazretlerinin arkadaşları kendisine; “Sen niçin Vezir Ali bin Îsâ için ayağa kalkmadın da, Şiblî için ayağa kalktın ” diye sordular. İbn-i Mücâ- hid cevâben şöyle dedi: “Ben Resûlullah efendimizin tâzim ettiği bir zât için ayağa kalkmıyayım mı Ben Peygamber efendimizi rüyâmda gördüm. Bana; “Yâ Ebâ Bekr! Yarın sana Cennet ehlinden bir kişi gele­cek. O geldiğinde, ona ikrâmda bulun!” buyurdu. İki gece sonra yine Peygamber efendimizi tekrar rüyâmda gördüm. Bana; “Yâ Ebâ Bekr! Allahü teâlâ, Cennet ehlinden olan kimseye ikrâm ettiğin gibi sana da ik­râm etti.” buyurdu. Ben “Yâ Resûlallah! Şiblî bu dereceyi nasıl elde etti “diye sordum. Peygamber efendimiz; “O, beş vakit namazını kılıp her namazın arkasından beni hatırlıyor ve meâlen; “And olsun size, içi­nizden bir Peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür. Müminlere çok merhametlidir. Onlara hayır diler.” (Tevbe sûresi: 128) âyet-i kerîmesini okuyor. Bunu seksen seneden beri yapı­yor.” buyurdu. Ben bunu yapanı tâzîm etmeyeyim mi ”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânının en büyük velîsi idi. İnsanların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için gayret eder, onlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatırdı. Bir soh­beti sırasında buyurdu ki: “İkindi namazından sonra öyle bir vakit vardır ki, o vakitte amellerin en iyisiyle meşgûl olmak lâzımdır. Bâzıları demiş­lerdir ki: “O saatte amelin en iyisi muhâsebe, insanın kendini hesâba çekmesidir. Öyle ki, gece ve gündüz geçirdiği saatler içinde yaptığı işleri gözden geçirip, ne kadar zamânı tâat, ne kadar zamânı günâh işlemekle geçirmiş hesâb etmeli. Tâat ile geçirdiği zamânı için şükretmeli. Günâh ile geçen zamânı için de istigfâr etmelidir.” Bâzıları da şöyle demişlerdir: “Amellerin en iyisi, bir büyük zâtın sohbetine kavuşmak için gayret gös­termek ve o zâtın sohbetinde, gönlünü Allahü teâlâdan başka her şey­den çevirmesidir.” demişlerdir ki, en iyi amel, Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirip, Allahü teâlâya dönmektir.”

Mevlânâ Seyyid Hasan; meşhûr talebelerinden olup, babası onu kü­çük yaşında iken Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetine getirmiştir. Geldikleri sırada, Ubeydullah-ı Ahrâr´ın yanında bir tabak içinde bal gö­rüp, hemen yemeye başlamıştı. Ubeydullah-ı Ahrâr ona; “Senin ismin nedir ” diye sorunca, balın tadına öylesine dalmıştı ki; “Adım Bal´dır.” cevâbını verdi. Ubeydullah-ı Ahrâr tebessüm ederek buyurdu ki: “Bu ço­cukta tam bir kâbiliyet var. Kendi ismini balın tadından dolayı unutup, balın lezzetine o kadar daldı ki, ismim Bal´dır dedi.” Onu kucaklayıp ba­basından aldı. Önce Kur´ân-ı kerîmi, ilk tahsîl için gereken bilgileri öğ­retti. Sonra Ubeydullah-ı Ahrâr, ona yüksek ilimleri öğrenmesini emretti. Bundan sonra da onu tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuş­turdu.

Şam´ın büyük velîlerinden Ukayl el-Münbecî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Yol ikidir: Ciddiyet, sıkıntıya tahammül. Bir de haddi aşmamak ve beklemektir.”

“İnsanların iyi taraflarını görmeli, günahlarını araştırmamalıdır.”

“İddiâcı, her şeyde kendini ileri sürer ve gösterir. Böyle kişilerden sakınmak lâzımdır.”

Konya´nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin Kur´ân-ı kerîm hocası anlattı: “Sultan Veled, oğlu Ârif´e son derece hürmet ve tâzimde bulunurdu. Onu hiç incitmez, bütün arzularını yerine getirirdi. Ârif Çelebi ne zaman babasının meclisine gelse, babası hemen ayağa kalkıp, mihrâbdaki yerini ona verirdi. Bir gün haddi aşarak: “Efendim! Ârif Çelebi daha küçüktür. Küçük bir çocuğa bu kadar iltifât etmeniz, tevâzu göstermeniz uygun mudur ” diye sordum. Sultan Veled, bu sözlerimi sükûnetle dinledikten sonra buyurdu ki: “Oğ­luma olan tevâzu ve hürmetim, babam Mevlânâ hazretlerinedir. Ârif´in yürüyüşü, yerinde hareketleri, sükûnetleri, oturup dinlenmeleri, ahlâkı, hâlleri hep babama benzemektedir. Elimde olmayarak ona tâzimde bu­lunuyorum. Babamın sağlığında o, süt emen çocuktu. Şâyet büyük ol­saydı, bu hareketleri babamdan görüp öğrendi derdik. Görüldüğü gibi, onun hâl ve hareketleri, babamın tasarrufları ile olduğu meydandadır. Onu görünce, babam hatırıma geliyor. İşte ona olan hürmetimin sebebi budur.”

Tâbiînin büyüklerinden, ilim ve hikmet sâhibi bir velî Yûnus bin U- beyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyurdular ki: İnsanın, verâ, şüphelilerden sakınmaktaki hassasiyetine sâhib olduğunu konuş­masından anlarım. İnsanın yaptığı iyi amellere bir şeyler karışır. Ama di­lini muhâfaza edebilirse bu durum müstesnâdır. Ona bir şey karışmaz. Hikmeti şudur ki, insan çok namaz kılar, çok oruç tutar ama, iftarını ha­ramla açarsa, tuttuğu orucun faydasını göremez. Gece namaza kalkarsa kalbinde riyâ, gösteriş ve ucb, yaptığı ibâdeti beğenme hâli bulunabilir. Gündüz olunca da yalan yere şâhidlik yapması boş ve lüzumsuz sözler etmesi düşünülebilir. Böyle olunca da yaptıkları iyilikler hiç olur. Ama di­lini tutabilirse bütün amelleri iyi olur. Kanâatim böyledir.”

Kendimi, rüyâsında hoşuna giden ve gitmeyen şeyleri gören kimse gibi görüyorum. İnsanlar da uykuda olup, çeşit çeşit rüyâlar görüyorlar. Öldükleri anda uyanacaklar ve uykudan uyanan kimsenin, uykuda gör­düklerinden, elinde bir şey kalmadığı gibi, dünyâda güvendikleri, gönül bağladıkları şeylerin hepsini kaybedip ah etmekden, pişmân olmaktan başka ellerine bir şey geçmediğini anlıyacaklardır.

Allahü teâlânın rahmeti, o kadar çok ki, bundan hiç şüphe etmiyo­rum. Lâkin ben, o rahmete kavuşanların arasında bulunabilecek miyim bilemiyorum. Hattâ benim yüzümden onların da rahmetten mahrum kal­malarından korkuyorum.

Dışı, içine uymayan birini görmek isterseniz bana bakın. Kendi­sine, Niçin böyle söylüyorsun diyenlere şöyle cevap verdi. Ben, yüz kadar iyi huyun bulunduğunu sayıyorum, fakat onlardan bir tânesini ken­dimde göremiyorum. Kötü huyları sayıyorum. Hepsinin kendimde mev- cud olduğunu görüyorum.

Hindistan âlim ve velîlerinden Ziyâüddîn Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Kardeşim, eskiden öyle insanlar vardı ki, baş­kalarının günah işlediklerini duysalar, sıtmalı gibi titrerlerdi. Senin ise kendi günâhından için yanmıyor. Eskiden bir âdet vardı; güller açınca, insanlar oyun oynarlar, eğlenirlerdi. Bu sebebtendir ki, her sene güllerin yetişme, açılma zamanı gelince, Ma rûf-i Kerhî hazretleri üzülür; Gül açtı, şimdi insanlar oyunla meşgûl olacaklar derdi.

Büyüklerimiz diyorlar ki, bir kimsenin başkasının emri altında olması, nefsinin emri altında olmasından iyidir. Dervişlerden biri, Cuma günleri dışarı çıkar, kimi görse; Mescide hangi yoldan gitmeli diye sorardı. Bi­risi ona; Senelerdir mescide gidersin, yolu öğrenemedin mi dedi. Bil­miyorum, ama gittiğimiz yolda mahkûm olmak, hâkim olmaktan daha iyi­dir derdi.

Ziyâüddîn Nahşebî hazretleri buyurdular ki: Dinle, iyi dinle! Büyük­lerden biri, hiç sağına soluna bakmazdı. Bir gün Kâbe yi tavâf ederken, birisi ona seslendi. Onun tarafına bakmak istedi. Gâibden bir ses işitti: Bizden başkasına bakan, bizden değildir. Kardeşim, bu yolda bin sene yürüsen ve hâtırından; Bunu kabûl ederler. düşüncesi geçse, hâlâ ma­kam arzusunda olup, hâlâ istek yolunun yolcusu olduğun anlaşılır. Ey kardeşim, eğer bu yoldan menzile kavuşmak istersen, sakın kendini arada görme! Tâat zenginliğine kavuşmuş olan büyükler, kendilerini dâimâ müflis olarak, düşünmüşlerdir. Her zaman müflis olanlar ise, ken­dilerini nasıl zengin yaparlar.

Dinle, iyi dinle! İbrâhim aleyhisselâm ateşe eriştiğinde, ateş ona se­lâmet oldu. Zîrâ onun kalbi, hakîkî ateşle yanmıştı. Bunun içindir ki, Sen olmasaydın, sen olmasaydın kâinâtı yaratmazdım. makâmının sâhibi, yâni Resûl-i ekrem efendimiz; Benim kadar hiç kimse eziyet çekmedi. Hazret-i İbrâhim in ateşe atılması belâ değildi. Hazret-i Zekeriyyâ nın parça parça edilmesi sıkıntı değildi. Belâ ve sıkıntı, bizim başımıza dö­külendir. Bizi, gök ve yer ehlinin önüne geçirdiler ve Âdem aleyhisselâ- mın zürriyetinin günahlarını, benim şefâat eteğime bağladı­lar. buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden ve hadîs âlimi Ab­dullah bin Hâzır (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Yûsuf bin Hüseyin şöyle anlatır: “Mısır´a Zünnûn-i Mısrî´nin yanına gittikten sonra, Rey şehrine dönüyordum. Bağdâd´a vardım. Dayım Ab­dullah bin Hâzır orada idi. Hacca gidecekmiş, yanına gittim:

-Nereden geldin diye sordu:

-Mısır´dan gelip, Rey´e gidiyorum. Bir nasîhat etmenizi isterim, de­dim.

Buyurdu ki:

-Kabûl etmezsin!

-Ederim. dedim.

O yine,

-Kabûl etmezsin! buyurdu. Ben tekrar;

-Belki kabûl ederim, dedim.

Yine;

-Biliyorum kabûl etmezsin! buyurdu.

-İhtimâl ki kabûl ederim, dedim.

Buyurdu ki:

-Gece olduğunda git Zünnûn-i Mısrî´den ne yazmış isen, hepsini Dicleye bırak.

-Bir düşüneyim, dedim.

O gece düşünce bastı ve hiç uyuyamadım. Gönlüm bir türlü râzı ol­madı. Ertesi gün gidip;

-Gönlüm bu işe râzı olmadı, dedim.

-Zâten ben sana kabûl etmiyeceğini söylemiştim, buyurdu.

-Bir şey daha söyler misiniz dediğimde;

-Onu da kabûl etmezsin, buyurdular.

-Kabûl ederim, diye ısrar ettim. Bu sefer;

-Rey şehrine gittiğinde, ben Zünnûn-i Mısrî´yi gördüm deme, buyur­dular.

Bu sözü uzun müddet düşündüm. Evvelki sözlerinden daha zor geldi. Tekrar ona gittim. Dedim ki:

-Bu dediğiniz iş zordur.

Buyurdu ki:

-Sana, senin için gâyet lüzumlu olan bir şey söyleyeceğim.

-Buyurun söyleyin, dedim.

-Şimdi evine gittiğin zaman, insanları kendine dâvet etme. Allahü teâlâya dâvet ederken öyle yaşa ki, Allahü teâlâdan bir an gâfil olup, O´nu unutmayasın, buyurdu. (Abdullah bin Hâzır´ın bu sözleri yanlış an­laşılıp, Zünnûn-i Mısrî´yi beğenmiyor sanmamalıdır. Onun maksadı: Zünnûn-i Mısrî tevhîd deryâsına dalmış, garîb hâlleri ve halkın anlayamıyacağı tasavvufî sözleri olan bir velî olduğundan, halkın, bu Allah dostuna düşman olmamaları içindir.)

Abdullah bin Hâzır´ın bu sözünü, Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî şu sözle izâh etti:

Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma; “Ey Mûsâ! Dilin her zaman beni zikretsin. Bulunduğun her yerde benimle ol.” buyurdu.

Bu iki büyük velî bu söz ve îzâhlarıyla, her an Allahü teâlâyı hatırla­yıp, O´nu bir an unutmamağı tavsiye buyurmuşlardır. Bu da dostluğa ve kulluğa yakışan şeydir.

Kendisine insanın îmânının nasıl kâmil olacağı sorulduğunda Ah- med bin Hanbel tarîkıyla rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfle, cevab verdi: “Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de sevme­dikçe, îmânı kâmil olmaz”.

Kadınların kocalarına karşı nasıl davranmaları sorulduğunda; erkeğin kadını üzerinde olan haklarını uzun uzun anlattıktan sonra Şâz bin Fey­yâz, Amr bin İbrâhim, Katâde, Sa´îd bin Müseyyib, Abdullah bin Amr´dan rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfi okudular. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlâ, kocasına teşekkür etmeyen (ona nankörlük eden) ve onunla yetinmeyen, iktifâ etmeyen kadına nazar etmez.”

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Fudayl bin Iyâd´ın oğlu Muhammed şöy- le anlattı: Abdullah bin Mübârek´i rüyâmda gördüm. Ona; “En üstün amel nedir ” dedim. “İçinde bulunduğundur.” buyurdu. “Hudud boyla­rında beklemek de cihâd mıdır ” dedim. “Evet.” buyurdu. “Allahü teâlâ sana ne muâmele yaptı ” dedim. “Beni sonsuz mağfireti ile mağfiret edip, iz- zet ve ikrâmlarda bulundu” dedi.

On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden Seyyid Abdurrahmân Tâgî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak buyurdular ki: Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Al- lahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhis- selâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yük­sek ma- kamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.

Cehrî, açıktan Kur´ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.

Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak is­temem.”

Hindistan´da yaşayan evliyânın büyüklerinden Seyyid Abdülvehhâb Buhârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurmuştur ki: Hâllerin kalpten kalbe geçişinin hikmetine gelince; Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı ül­fet, rahmet ve keremle yarattı. Onu kendi ahlâkıyla ahlâklandırdı. Bu ahlâkdan biri şevktir. Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâdan bildirerek buyurdu ki: “Ebrârın beni görme şevki uzadı. Benim onları görme şevkim daha kuvvetlidir.” Demek ki, Peygamber efendimizi bu ahlâkta kemâl üzere yarattı ve O, şevk sahiplerine müştâk, can atan biri oldu. O´nun şevki, şevk, aşırı istek sâhiplerinden kuvvetli oldu. Resûlullah´ın bu şevki, kalbden kalbe kıyâmete kadar, vârislerine ve tâbilerine zamânın­daki gibi intikâl eder. Bu da, sohbet ve ülfetle, yakınlıkla şevk sâhiplerin­den şevk sâhiplerine geçmekle olur. Sohbet yakınlık için, yakınlık nîmet için, nîmet lezzet için, lezzet ise kavuşmak içindir. Kavuşmanın çeşitleri­nin ve semerelerinin artmasının ise sonu yoktur. Yazı ve söz ile anlatıl­ması ve anlaşılması çok zordur.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânının velîlerini sık sık ziyâret eder, nasîhat ister ve gönüllerini alırdı.

1540 senesi bir yaz günü, Kâhire´nin Nil Nehri üzerindeki Hâkimî Köprüsünün altında bulunan yaşlı bir velîyi ziyârete gitti. Selam vererek içeri girince o zât adını sordu. “Abdülvehhâb.” dedi. Ona; “Senelerden beri seni görmek arzusunda idim. Buyur otur.” deyince yanına oturdu, el ele tutuştular. Elini öyle kuvvetlice sıktı ki, neredeyse acıdan bağıracaktı. Ona; “Kuvvetimi nasıl buluyorsun ” diye sorunca; “Çok büyük bir kuv­vete sâhibsiniz.” dedi. O zaman ona:

“İşte bu kuvvet, gençliğimden beri yediğim helâl lokmalar sebebiyle hâlâ mevcuttur. Hamurum helâl bir maya ile yoğrulmasaydı, bu günün, günahlarına aldırmayan insanların vücutları gibi, benim vücûdum da gevşek olurdu. Ey oğlum! Yüz kırk üç yaşına geldim. Allahü teâlâya ye­min ederim ki, bugün insanlar her yönden değişmiştir. Hele bu son se­nelerde, dînin emirlerini yerine getirmekte ve emânete riâyet etmekte büyük bir eksiklik var. Bugün yakın akrabân, hattâ öz kardeşin bile seni tanımamaktadır. Oğlun dahi sana başka gözle bakmakta ve bir yabancı gibi davranmaktadır. İnsanların birbirlerine muhabbetleri hiç kalmamış, dert ve belâlara karşı sabırları eksilmiş, kazâ ve kadere karşı boyun eğ­mek yerine gazab hâkim olmuş, dinleri zayıflamıştır. Ey oğlum! Şimdi sana zamânımızın kötü ve yorgun insanlarını anlatmaktansa, sâlih in­sanlarını anlatmak daha iyi olacak.” dedi ve şöyle devâm etti: “Zamânı­mızın en iyileri; geceleri kalkıp sabahlara kadar namaz kılan, sabah na­mazından sonra öğleye kadar Kur´ân-ı kerîm okuyup tesbîhini çekerek Allahü teâlâyı zikreden, ikindiye kadar duâlarını yapan, akşama kadar her gün devâm üzere olduğu duâları tekrar tekrar yapan, yatıncaya ka­dar da tövbe istigfâr ederek vaktini geçirenlerdir.”

Evliyânın büyüklerinden Alâeddîn Âbizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolunda yetişip kemâle geldikten sonra, medreselerde, tekke­lerde talebe okutup ders verecek yerde, küçük çocukları okutmaya baş­ladı. Böylece büyüklük ve yükseklik hâllerini gizler, kendisini setrederdi. Kendisi şöyle anlatır:

“Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri Herat´ı teşrif ettiği zaman, ona olan hürmet ve muhabbetlerimi arzetmek üzere ziyâretine gittim. Bana; “Kimsiniz Ne ile meşgûlsünüz ” diye sordu.

“Efendim, Mevlânâ Sa´deddîn-i Kaşgârî´nin fukarâsından bir fakîrim. (Talebesiyim diyemediği için bu ifâdeyi kullanmaktadır.) Küçük talebelere muallimlik yapıyorum.” dedim. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr haz­retleri:

“Mektep hocalığı, muallimlik yapmak büyük ve kıymetli bir iştir. Onun birçok faydaları vardır.” buyurup, bundan sonra hocam Sa´düddîn-i Kaşgârî´nin üstünlüklerinden anlattı. Aralarındaki muhabbet ve yakınlığı bildirip, bana teveccühde bulundu.”

Buhârâ´da yetişen en büyük velîlerden Alâeddîn-i Attâr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Allah adamları ile sohbet hakkında buyurdular ki: “Alla- hü teâlânın velî kulları ile sohbet etmek öbür âlemin işlerini yü­rütmeye yarayan aklı artırır.”

“Allahü teâlânın velî kullarını hergün, iki günde bir kere görmek bı­rakılmaması gereken sünnettir. Ama edeple, saygı ile.”

Amasya´da yetişen velîlerden Ali Hâfız (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri; Sohbetlerinde buyururdu ki: “Büyükleri tanıyan bir zâtın mer­hametinden, cömertliğinden, yumuşaklığından, güzel ahlâkından herkes istifâde etmelidir.”

Evliyânın meşhûrlarıdan Ali bin Meymûn Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kendisine, kurtuluşa ermiş bir kimsenin na­zarı, bakışı erişip, yâni bir büyük zâtı tanıyıp da kurtuluşa ermeyen kim­seye şaşarım!”

Büyük velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Ali bin Muhammed bin Beşşâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sırf makam sâhibi ol­mak ve biliyor desinler için bir kaç mesele öğrenip, insanlara fetvâ ver­meye kalkışmak, ne kadar ayıptır.”

Anadolu velîlerinden Ali Osman Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bir kış mevsimi Ali Osman Efendi talebesi Veysel Hâfız ile bir yere giderlerken namaz vakti daralır. Ali Osman Efendi tale­besine; “Buralarda tanıdık bir köy yok mu ” diye sorunca, Veysel Efendi; “Tanıdık var ama îtikâdları bozuktur.” dedi. Ali Osman Efendi olsun deyip köye gittiler. Veysel Hâfız tanıdığı birisinin kapısını çaldı. O zât bunları görünce, odada kim varsa herkesi dışarı çıkardı. Ali Osman Efendi, tale­besi ile namaz kıldıktan sonra, sohbete başladı. Sohbete köyden herkes geldi ve sabaha kadar devâm etti. Sohbetin netîcesinde bu köyün halkı bozuk olan îtikâtlarına tövbe edip Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl ettiler.

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Büyükle­rimiz- den birisi, hatâ ve noksanlarını avucunun içine yazar, avucuna ba­kıp, hatâ ve noksanlarını görüp hatırlayınca, eli titrerdi.”

Tâbiîn devrinin büyük velîlerinden Atâ Süleymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak, Beşir bin Mansûr Sülemî anlatır: Atâ Süleymî bana şöyle dedi: “Ey Beşir! Ölüm peşimde, kabir önümde, gideceğim yer mah- şer, geçeceğim yol Cehennem üzerindeki sırât köprüsüdür. Bilemi­yorum ki, Rabbim bana ne muâmele yapar ”

Sonra öyle feryâd etti ki, düşüp bayıldı. Uzun zaman öyle kaldı. Ayı­lınca baktım ki benzi solmuş çok zayıf düşmüştü. Sâlih el-Mürrî´ye gidip hâlini anlattım. Benimle birlikte yanına geldi. Belki bir şeyler yedirip içire­biliriz dedik. Bize; “Şu keçeyi kaldırın.” dedi. Kaldırıp baktık ki altında bir dirhem vardı. Onunla sevik (çorbalık) satın alıp, hazırladık ve ona içir­mek istedik. Ağzına aldı. Fakat bir türlü içemedi. Boğazından geçmedi. Ölecek diye korktuk. Dedim ki: “Ey Atâ! Olur mu böyle Bunu senin için aldık. Hazırlamak için uğraştık.” dedim. Bana dönüp; “Ey Beşir! Onu bana içirirken sıcaklığını hisseder hissetmez meâlen; “Zîrâ (Âhirette kâ­firler için) bizim yanımızda bu kapılar ve (içine girecekleri) bir ateş var. Bir de boğaza takılıp kalan bir yiyecek var. Ayrıca acıklı bir azap da var.” (Müzzemmil sûresi; 12-13) buyrulan âyet-i kerîmeyi hatırladım. Böyle yapmamak elimde değildir.” dedi.

İlimlere vâkıf, ârif ve himmet sâhibi bir zât olan Şeyh Azerî Hamza bin Ali (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin kasîdelerini toplamış ol­duğu dîvânındaki şiirlerinden bâzıları şu mânâdadır:

“Ben sana hikmetten bir nükte öğreteyim. Sen bunu yaparsan iki âlemde büyük adam olursun. Tarîkat libasını giydiğin vakit zilletten mü­teessir olma. İzzet ile övün.”

“Yaygı gibi yayılmış olan bu yeryüzünün durumunu gözünün önüne al. Bunu tıpkı siyâh, beyaz hânelere ayrılmış bir satranç tahtası gibi farz et. Birbiri karşısına konulmuş siyah ve beyaz hâneler ayniyle gece ve gündüzün aydın ve karanlık saatlerine benzer. Burada akıl ve nefs birer mühendis ve hokkabaz ve yekdiğerini yenmek isteyen iki satranç ustası­dır. Aklını başına al; nefis, hîleler yapan, dalavereci bir rakîptir. Ey Azerî, bir kimse nefsin kötü isteklerinden korunmazsa murâd atını, ilâhî yoldaki arzu ve isteğini kaybetmiştir. Zaman herkesle bir türlü oyun oynar. Onun oyunundan sakının.”

“Hikmet hazînesinin anahtarı bizim elimize geçtiği zamandan beri hırs gözüne kanâat sürmesini sürdük. Ey gönül bu dünyâ olayları ayarı düşük bir pazardır. Biz bunu birçok kere himmet terâzisiyle tarttık. Ancak korkarım ki, bizim tâat ve ibâdet sayfalarını yok saydığımız gibi, yarın tevfik sayfamızı da yok saymasınlar. Bugün ayrılıktan çektiğimiz azâbın yanında yarın haşr gününde çekeceğimiz azâbın gözümüzün önünde hiç ehemmiyeti yoktur. Vatanın ve yar ile bulunmanın kadri kıymeti nedir Bunu bizden sor. Çünkü biz gurbet mihneti nedir; bunu çekmişiz, ne acı olduğunu biliriz.”

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Oruç bana mahsustur. O- nun karşılığını ben veririm.” buyrulan kudsî hadîste, hakîkî oruca işâret vardır. Bu ise, mâsivâyı, Allahü teâlâdan başka her şeyi terketmektir.” Yine buyurdu ki: “Allahü teâlânın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa, Cennet´e girer.” buyurulan bu hadîs-i şerîfteki “Ahsa” kelimesi­nin bir mânâsı, saymaktır. Diğer bir mânâsı ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip, bilmektir. Bir mânâsı da, bu esmâ-i şerîfenin mûcibince amel etmektir. Meselâ “Rezzâk” ismini söylediği zaman, rızkı için aslâ endişe etmemeli. “Mütekebbîr” ismini söyleyince, Allahü teâlânın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir.”

Kerâmet sâhibi evliyâ zâtlardan ve Hanbelî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerinden Hasan bin Ali Berbehârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Doğru yoldan ayrılmak iki türlüdür. Birincisi; iyi niyetli olduğu halde, yanlış iş yapan ve haktan ayrılan, ayağı kayan kimseye uymak. Bu, insanı helâk eder. İkincisi; hakka karşı inadcı olmak ve kendinden önce geçen sâlih, müttekî kimselere muhâlefet etmek. Böyle yapan kim- se sapık ve saptırıcıdır. Böyle kimse, ümmet arasında şeytan gibidir. Kimsenin ona aldanmaması için, onun hâlini insanlara bildirmek lâzım­dır.”

Yine buyurdular ki: “Müslümanın din husûsunda nasîhatı gizlemesi, yapmaması helâl olmaz. Kim nasîhatı yapmazsa, müslümanlara hîle yapmış olur. Müslümanlara hîle yapan, dîne hîle yapmış olur. Dîne hîle yapan da, Allahü teâlâya, Resûlullah efendimize ve müminlere ihânet etmiş olur.”

Tâbiînin büyüklerinden, hadîs âlimi Cübeyr bin Nüfeyr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) Muâz bin Cebel´den rivâyetle Resûlullah efen­dimiz şöyle buyurdu: “Bir kimseyi severseniz onunla münâkaşa etmeyi­niz, birbirinize kızmayınız ve zulmetmeyiniz ve ondan bir şey istemeyi­niz. Belki onun bir düşmanına rastlarsınız da, o; sana onda olmayan bir şey söyler ve se- ninle o dostunun arası açılabilir.”

Çorum velîlerinden Çerkez Şeyhi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin büyük oğlu, askerlikte öğrendiği fotoğrafçılık mesleğini sivil hayâ­tında da sürdürmekte idi. Babasının ne kadar resmini çekmek istedi ise hep filimleri yandı. Bir yaz günü, sabah kahvaltısı bahçede hazırlandı. Oğlu fotoğraf makinasını da getirmişti. Çerkez Şeyhi´nin gözleri katarakt sebebi ile çok zor seçiyordu. Bu sebepten hanımının yardımı ile bahçeye indi. Son basamağa geldiğinde, birden geri dönerek odasına gitti ve; “Hanım ben resmimin çekilmesini istemiyorum. Çekilenler için de çık­maması için Allahü teâlâya yalvarıyoum. Söyle ona, bir daha böyle bir münâsebetsizliğe sebebiyet vermesin.” dedi.

Âlimlerden ve evliyânın büyülerinden Derviş Ahmed Semerkandî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde devamlı olarak; Cüneyd-i Bağ­dâdî, Ebû Bekr-i Şiblî, Ebû Hafs-ı Haddâd, Ebû Osman Hayrî gibi tasav­vuf büyüklerinden anlatırdı. Çok güzel bir anlatımı vardı. Hitâbeti kuv­vetli, sözleri hikmetli idi. İnce mânâlardan, tasavvufî hakîkatlardan anla­tırdı. Derin meseleler üzerinde konuşurdu.

Birgün yine böyle ince mânâlardan anlatırken, bir kimse ayağa kal­kıp; “Böyle hiç kimsenin anlıyamadığı sözleri anlatmanızda ne mânâ var ” dedi. Derviş Ahmed buna dedi ki: “Bir kimse, bu tâifenin yüksek sözlerini anlıyamıyorsa, herkesin de anlıyamadığını nereden anlıyor ki Tasavvufî hakîkatlerden hiç haberi olmayan birinin bu hâli, başkalarının yüksekliğine mâni değildir.”

Tasavvuf ehlinin büyüklerini iyi anlıyan kimseler, Derviş Ahmed´in vâzlarına çok kıymet verirler, çok istifâde ederlerdi. Anlıyamadıkları sözler olursa, îtirâz etmezler; “Derviş Ahmed boş söz konuşmaz. Çünkü o, kendi irâdesi ile konuşmuyor, muhakkak konuşmalarında bir hikmet vardır.” derlerdi.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, sohbet edilecek ve berâber bulunulacak kimseyle alâkalı ola­rak; “Ehil olmayan bir kimse ile oturmak; insanı, dar bir zindanda olmak­tan daha çok sıkar.” buyurdu.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebesi ve dâmâdı Ebû Osman Hîrî Nişâbûrî anlatır: Bir gün ona; “Aklı başında bir kimse, kendisine zulmeden birini mâzur görebilir mi ” diye soruldu. O da; “Evet, mümkündür. Ama o zulmedeni, kendisine Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir nîmet olarak bilirse!..” buyurdular.

Evliyânın önde gelenlerinden Ebü´l-Fadl Ahmedî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin sohbet arkadaşı Abdülvehhâb-ı Şa´rânî haz­retleri anlatır: “Bir gün Ebü´l-Fadl´ın yanında bir dervişi övdüm. Bana; “Beni onunla buluştur. Görmek isterim.” buyurdu. Birlikte gittik. Dervişi bulduk. Derviş Ebü´l-Fadl´ı görünce, korkudan çeşitli hallere girdi. Nere­deyse aklı başından gidecekti. O zaman Ebü´l-Fadl hazretleri; “Bu ne bulursa yer. Verâ, haram ve şüphelilerden kaçma hâli yoktur.” buyurdu. Sonra meâlen; “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden) şeytan çarpmış kim­seler gibi çarpılmış olarak kalkarlar.” (Bekara sûresi: 275) âyet-i kerîme­sini okudu.”

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlâk ile davranması, geceleri sabaha kadar ibâdet ile, gündüzleri hep oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”

Harput´un büyük velîlerinden Hacı Tevfik Rıfkı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine halktan bâzıları; “Bu kadar ilim öğrendin, ama sonunda bir mektebe hoca oldun.” dediklerinde; “Siz benden ne bekli­yordunuz Bir köşede oturup, ciltler dolusu kitap yazmamı mı Yoksa kulluk borcunu dahi yerine getirmekten âciz olan insanlar gibi meydan­lara çıkıp; “İslâmiyeti kuralım.” diyerek nârâ atıp dolaşmamı mı Yine cevâbını vereyim. Eser yazmaya gelince, bize öğretenler bile buna cüret göstermedi ki, biz onlardan öğrendik. Yüce mukaddes kitabı okuyup, bunu tefsîr etmemi bekliyorsanız bu câhilliktir ve aptallıktır. Çünkü buna şu Tevfik´in gücü yetmez. Kafasına göre tefsîr eden ve o ufacık beyni ile anladıklarını yorumlayan, anlatan ve kendinden bir şeyler katan ise î- mânsız olur. Onun için derim ki, bu dünyâda en büyük hüner, insan ye­tiştirmektir. Yok eğer meydanlarda, din elden gidiyor, diye nutuk atmamı istiyorsanız, işte bu en büyük aptallıktır. İslâmiyeti kurtarmayı bırakalım, İslâmiyetle kurtulmaya bakalım. Siz ve biz kimiz ki O yüce dînin koru­yucusu ve gözeticisi yüce Mevlâ´dır. O, bu dîni insanların kurtuluşu için göndermiştir. Ama bu yolda cihâd ayrı bir husustur. Mücâdeleyi elden bırakmak anlamına yormayınız. Çalışınız, öğreniniz, yaşayınız ve çalış­tırınız, öğretiniz ve yaşatınız. Bunları yapabiliyorsak, bizler çok bahtiyar ve mesuduz.” buyurdular.

Hacı Tevfik Efendi, uzun boylu, zayıf bir bünyeye sâhipti. Yüzündeki tebessümü hiç eksik etmezdi. En sıkıntılı ve en kederli anlarında bile; “Ben kederli isem elâleme ne ” diyerek kendi dert ve elemi ile başkala­rını huzursuz etmez ve üzmezdi. O sıkıntılı hâli ile başkalarına sert mu­âmele etmekten dâimâ kaçardı. Şefkatli nazarları ile karşısındakileri kendisine çeken mânevî bir kuvvete sâhipti.

O, bilgisi ve ilmi az olan kimselerle konuştuğu zaman onların sevi­yesine inerek, anlayacakları dilde nasîhat ederdi. Bu durum karşısında ahâliden bâzıları; “Efendi siz âlim birisiniz. Bu câhillerle neden oturuyor­sunuz Siz bunları adam edemezsiniz.” demeleri üzerine çok üzülen Tevfik Efendi; “İnanan ve îmânı olan kimselere câhil denilemez. Hakka ve hakîkate inanmayan en büyük câhildir. Öğrenmeyen olmasaydı öğ­retene ne iş düşerdi.” buyurdular.

Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birgün “Îsâr nedir ” diye sordular. Cevâbında; “Baş­kalarının lezzetini ve rahatlığını, kendi lezzet ve rahatlığına tercih et­mektir.” buyurdular.

Son devir Türkistan velîlerinden Halîfe-i Kızılayak (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) dünyâ malına tamah edenlere; “Altın alma, duâ al. Duâ al­tından daha kıymetlidir.” buyururdu. Hiç kahkaha ile gülmezdi. Kahkaha atanları gördüğünde; “Sıratı geçmeden nasıl gülebiliyorsunuz, şaşıyo­rum. Müs- lüman sıratı geçtikten sonra güler.” derdi. Birisi halk arasındaki âdete da- yanarak; “Gece tırnak kesmede mahzur var mıdır ” diye so­runca; “Pis- lik, görüldüğü anda yok edilir.” buyurdu.

Muînüddîn-i Çeştî nin talebelerinden Hamîdüddîn Nâgûrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün hocası; “Sen dünyâ ve âhirette muazzez ve mükerrem olmayı ister misin ” buyurdu. Hamîdüddîn; “Ku- lun isteği olmaz, Mevlânın isteği olur.” dedi. Ondan sonra Hâce Muî- nüddîn, Hâce Kutbüddîn´e de hitâbla aynı sözleri söy­ledi. O da cevâbın- da; “Kulun ihtiyârı, yâni isteği yoktur, hüküm olunan sizin ihtiyârınızdır.” diye arz etti. Bunun üzerine Muînüddîn-i Çeştî bu­yurdu ki; “Dünyâyı terk eden, âhireti düşünmeyen Sultân-ı târikîn, yâni terk edenlerin sultânı Hamîdüddîn Sûfî´dir.” Bu günden sonra lakabı, Sultân-ı târikîn kaldı. Hamîdüddîn-i Sûfî, Behâüddîn Zekeriyyâ´ya yaz­dığı bir mektubunda bu- yuruyor ki: “Âlimlerimizin söz birliği ile, nassların ve hadîs-i şerîflerin be- yânına göre, dünyâ ve dünyâlıklar Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya mânidir. Allahü teâlâ ile kul arasında perdedir.”

Anadolu´da yaşayan evliyânın ve âlimlerin büyüklerinden İbrâhim Hakkı Erzurûmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) için şiir, bir vâsıtadır. Ona gö- re şiir Hakk´ı anlatmalıdır. Edebi bildirmelidir. Hakk´ı anlatmak için, kale- min âşıkın elinde olması gerekir. Ancak o zaman Hak âşığı, Hakk´ı anla- tacaktır. Şiirde sevgiliye (Allahü teâlâya) yer verilince, o kıymet ka­zanır. Sevgiliden bahsetmeyen şiirde güzellik aramak boşunadır. Şiir böyle o- lunca hikmettir.

Şiirleri, Dîvân´ında ve yer yer Mârifetnâme´sinde yer almaktadır. Mârifetnâme´deki şiirlerin pek çoğu dîvânından alınmıştır. Yalnız bu e- serde yer alan ve mevzûları toplayarak anlattığı şiirler, öğretmek içindir ve bir bakıma işlediği konuların özeti durumundadır. O, bu şiirlerinde hep Hakkî mahlasını kullanmış ve hep kendisine öğütlerde bulunmuştur. Şiir- lerinin büyük bir kısmını Türkçe ile yazmıştır. Ayrıca Arapça ve Farsça ile yazdığı şiirleri de vardır. Daha çok bu şiirlerde; Hakkî yanında Ferdî mahlasını da kullanmış olmasına rağmen, en fazla Fakîrî mahlasına yer vermiştir. İbrâhim Hakkı´nın bu mahlası kullanması hocasına olan bağlılığının tezâhürüdür. Bir de insanın aczini bu kelimede görmüştür.

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Kayyûm-i Zaman Muhammed Sibgatullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hâllerini çok gizlerdi. Evliyâlık yolunda üstün makamlara, çok yüksek derecelere ulaşmış olduğu hâlde, bunları açığa çıkarmayı istemezdi. Hattâ talebelerinden bâzıları; “Efen­dimiz! Bu kadar sırlar ve vâridât yâni mânevî hâller içerisinde bulundu­ğunuz hâlde, bunları bu kadar örtüp, gizlemenizdeki sebep nedir ” diye arz ettiler. Cevâbında; “Söylenmesi ve yazılması doğru ve lâzım olanlar, hazret-i Müceddîd-i elf-i sânî ve Urvet-ül-vüskâ (yüksek dedem ve ba­bam) tarafından söylenmiş ve yazılmışlardır. Bu zamanda onların söyle­yip yazdıklarından daha iyi söz söyleyecek kimse yoktur.” buyurdu.

Büyük velî, fıkıh, tefsîr, hadîs ve kelâm âlimi İmâm-ı Kuşeyrî (rah- metullahi teâlâ aleyh) her düşmanlığın kalkması ümid edilir. Yalnız kıs- kançlıktan sonra düşmanlık edenin düşmanlığının kalkması ümid edil- mez.

Tebe-i tâbiînin ve evliyânın büyüklerinden olup, Mısır´da yetişen meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerinden Leys bin Sa´d (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatıyor: Bir zamanlar halife Hârun Reşîd´in yanına gittim. Bana; “Ey Leys! Sizin memleketinizin insanları ne hâldedir ” diye sordu. Ben; “Memleketimizin hâli, Nil nehrinin hâli gibidir. Nasıl Nil nehrinin rengi, onun kaynağına, başına bağlı ise, bizim iyiliğimiz, başımızdaki rei­simize bağlıdır. Eğer Nil nehrinin kaynağı bulanık olursa, Nil nehri de bulanık akacaktır. Fakat nehrin başı saf ve berrak akarsa, Nil nehri de, o zaman saf ve temiz akacaktır.” dedim. Bunun üzerine halife: “Çok doğru söyledin, ey Ebû Hâris (Leys)!” dedi.

Medîne-i münevverede yaşayan âlim ve velîlerden İmâm-ı Mâlik bin Enes (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Zehebî şöyle anla­tır: “Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivâyet, diyânet, adâlet, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvâda kâidelerin sıhhatinde önde gelen bir zât idi. Fetvâ ver- mede aceleciliği sevmez, çok kere “Bilmiyorum” derdi. Ve; “İlmin kal­kanı bilmiyorum demekdir.” buyururdu.

Birgün Halife Hârûn Reşîd; “Yâ İmâm senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin bunlara uymasını ve senin mezhebinde olmalarını emir edeceğim.” dedi. İmâm-ı Mâlik; “Yâ halîfe, hadîs-i şerîfte; “Ümmetimin âlimlerinin ihtilâfı rahmettir” buyruldu. Âlimlerin ihtilâfı, Alla- hü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidâyet üzeredir. Müslümanlar bu rah­met- ten mahrum bırakılamaz. buyurdu” Bunun üzerine halîfe bu arzu­sundan vazgeçti.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim el-Metbûlî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: Sanatı olmayan kişiyi sevmem. Zîrâ herkesi dilen­mekten kurtaracak şey, onun sanatıdır.

Büyük velîlerden Muhammed bin Fadl Belhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Errahmân demek; Allahü teâlânın, dünyâda iyi ve kötü herkese ihsân etmesi demektir.”

Muhammed bin Fadl hazretleri; Hacca giderken Nişâbûr´a uğradı­ğında, sohbet etmesini istediler. Muhammed bin Fadl, Kürsiye çıkarak; “Allahü teâlâ büyüktür. Allahü teâlânın zikri büyüktür. Rızâ, en büyük olan Allahü teâlâdandır.” dedi ve kürsiden indi.

Tâbiîn devrinin meşhurlarından ve evliyânın büyüklerinden Muham- med bin Ka b el-Kurazî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Yeryü- zü iki kişi için göz yaşı döker: Birincisi, üzerinde Allahü teâlâya ibâdet e- dip, sâlih amel işleyen, ikincisi de üzerinde Allahü teâlâya günâh ve is- yânla vakit geçiren kimse içindir. Zîrâ günah işleyen ona çok ağırlık ve- rir.

Tâbiînden Muhammed bin Sûka (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerine Muhammed bin Münkedir, sordu: Yâ Ebâ Abdullah! Sana en hoş gelen amel hangisidir Muhammed bin Sûka hazretleri de Mümini sü­rûra boğmaktır. buyurdular. Ondan sonra hangisidir dedi. Kardeşlere ikrâm etmektir. buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Şüveymî (rahmetullahi teâlâ aleyh) nafakasını temin etmek için Eşmûn beldesinde devecilik yapardı. Hasad zamânında, ücret ile istiyenlerin buğdaylarını taşırdı. Fakat, de­vesine başkaları gibi çok yük yüklemez, az birşey yüklerdi. Bu yüklediği az bir buğday un yapıldığında, diğerlerinin çok buğdayından daha bere­ketli olurdu.

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahme- tullahi teâlâ aleyh) herkesin kendi aybını görmesini isterdi. Eğer insan kendi ayıblarıyla meşgul olursa; başkalarının ayıblarını görecek ve onlarla uğraşacak zaman bulamayacağını beyan eder ve İnsanların pek çoğu hatâ içindedir. Bu halleriyle hatalarını unutup, başkalarının hatala­rını anlatan ve onlarla uğraşan da yine kendileridir. buyurdular.

İstanbul velîlerinden Seyyid Nûri Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tefsîr ve fıkıh ilmi, en üstün ilimlerdir. Bunlardan sonra tasavvuf ilmi gelir. Tasavvuf, nefsi ve kalbi temizlemek demektir. Cenâb-ı Hakk´ı, bütün hakîkatiyle bilmek kâbil değildir. Peygamber efendimiz, “Cenâb-ı Hakk´ın nîmetlerini tefekkür ediniz. Zât-ı ilâhiyyeyi tefekkür et­meyiniz. Çünkü zât-ı ilâhiyyenin kadrini takdir edemezsiniz.”

Tâbiîn devrinde Kûfe de yetişen büyük âlim ve velîlerden Rebî bin Haysem (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dünyâ ehlinden bir kimsenin hüznü, müslümanın hüznünden daha fazla olamaz. Çünkü mü- min, hayatta lâzım olacak nafakasını kazanmak hususunda, dünyâ ehli- nin çektiği hüzün ve meşakkatlara katlanmaktadır. Bir de onun, dünyâ ehlinden fazla olarak âhiretini kazanmak hüzün ve kederi vardır.

Tâbiînden velî ve büyük bir fakîh (İslâm Hukûku âlimi) Recâ bin Hayve (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: İslâm, insanı îmân nî­metiyle süsler. İnsanın; îmânını, takvâsıyla; takvâsını, ilmiyle; ilmini, hilmi, yumuşaklığı ile; hilmini de rıfk, tatlılık ile süslemesi ne kadar gü­zeldir.

Recâ bin Hayve hazretleri, bir gün Abdülmelik bin Mervân ın ya­nında bulunuyordu. Orada, birisinden kötü bir şekilde bahsedildi. Abdül- melik; Vallahi! Allahü teâlâ nasîb ederse, elime geçtiğinde, ben ona yapacağımı biliyorum dedi. Bir gün o şahsı yakalamış, ona cezâ vermek üzere kalkmıştı. Bu sırada, orada bulunan Recâ bin Hayve; Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ, sana istediğin şeyi nasîb etti (Sen böyle arzu etmiştin. Allahü teâlâ da sana, istediğin gibi fırsatı verdi). Öyleyse, sen de Allahü teâlânın sevdiği bir şey olan, affı yap. Bu söz üzerine, Ha­lîfe Abdülmelik bin Mervân, o şahsı hemen affetti ve ona ihsânlarda bu­lundu.

Bağdât velîlerinden Rüveym bin Ahmed (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Sırrını muhâfaza etmek, kalbini kötülüklerden korumak ve farzları edâ etmek, Allah´a yakın olanların vasıflarındandır.”

“Üns; Allahü teâlâdan başka her şeyden uzaklaşıp, Allahü teâlâ ile olmaktır.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Şeyh Sadreddîn bin Behâeddîn Zekeriyyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin güzel sözlerini talebe- lerinden Hâce Ziyâüddîn Künûz-ül-Fevâid adlı eserinde topladı. Şeyh hazretleri bu eserde talebelerinden birine şöyle vasiyet ettiği yazılıdır: “Peygamber efendimizin bildirdiği hadîs-i kudsîde buyruldu ki: “Lâ ilâhe illallah kal´amdır. Bunu okuyan, kal´ama girmiş olur. Kal´ama giren de, a- zâbımdan kurtulur.” Kal´aya girmek üç türlüdür. Zâhir, bâtın ve hakîkat ile girmek. Zâhir kal´asına giren, havf ve recâ ile Allahü teâlânın gadabın- dan korkup, rahmetini umarak Allah´tan başkasını yok etmelidir. Zîrâ bü- tün âlem, düşman veya dost olsa, Allahü teâlânın hükmü, irâdesi olma- dan hiçbir kimse, hiçbir fayda ve zarar, iyilik ve kötülük yapamaz. Nite- kim, Allahü teâlâ, En´âm sûresi on yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Eğer Allah sana bir belâ, dert dokundurursa, onu O´ndan başka açacak (giderecek) kimse yoktur. Sana bir hayır dokundurursa (verirse), onu de- vâm ettirmeye ve her şeye O kâdirdir” buyurdular.

Bâtınî kal´a ise, ölümden önce bu fânî sarayda (dünyâda olan her şey), devamlı ve bâkî değildir ve yokluk kalemi onun üzerinden geçmiş­tir. Nitekim Hak teâlâ, er-Rahmân sûresi 26. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yeryüzünde olan her şey fânîdir” buyurdu. O hâlde dünyâdaki şeylerin varlığına ve yokluğuna bakmamalı, bâtınına, özüne bakmalıdır.

Hakîkat kal´ası şudur ki: Cennet isteği, Cehennem korkusu kalbe gelmemeli, Hak´tan başkasına kalbde yer vermemelidir. Nitekim Kamer sûresi 54 ve 55. âyet-i kerîmelerde meâlen; “Şüphesiz takvâ sâhipleri Cennetlerde aydınlıklar içindedirler. Rızâ gösterilen bir yerde… Kudre­tine nihâyet olmayan bir Melik´in (her şeye hâkim bulunan Allahü teâlâ- nın) huzûrundadırlar” buyruldu. Oraya kavuşunca, Cennet kendili­ğinden kazanılmış olur. Cehennem ondan kaçar.

Tâbiîn devrinde Kûfe´de yetişen müctehid imamların büyüklerinden Saîd bin Cübeyr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin bildirdiği hadîs-i şerîflerden bâzıları: “Ağızlarınız Kur´ân-ı kerîm´in yollarıdır. Onları mis­vak ile temizleyiniz.”

“Müslüman bir kadın, hamileliği boyunca, doğum yaptığı esnada ve çocuğunu emzirdiği sürece, Allah yolunda cihad edenler gibidir. Bu es­nâda vefât ederse şehîd sevâbı alır.”

Tâbiîn devrinde Medîne´de yetişen yedi büyük âlimden biri olan Sa- îd bin Müseyyib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Hangi şe­rif, hangi âlim, hangi fâzıl olursa olsun, mutlaka bir aybı vardır. Ama öy­leleri vardır ki, ayıplarını anlatmak doğru olmaz. Bir kimsenin fazilet ta­rafı, ek- sik tarafından çok olursa, eksiği fazileti için bağışlanır.”

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Eğer Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın ümmetinde, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe gibi bir zât bulunsaydı, bunlar yahûdîliğe ve hıristiyanlığa dönmezdi.”

Yine buyurdular ki: “Allahü teâlâdan başka yardımcı, Resûlullah e- fendimizden başka delil, takvâdan başka azık, sabırdan başka amel yok- tur.”

“Allahü teâlâ ruhları yaratıp; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim ” ke­lâmına, evet dediğimi, ayrıca annemin karnında bulunduğum zamanki hâlimi hatırlıyorum.”

Selâhaddîn Uşâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazreterine ait bir şiir:

Nice bir meyledesin bezm-i belâya nice bir.

Nakd-i ömrün versin bâd-ı hevâya nice bir.

Nefsin arzularına uydun ulaştın ey dil!

Uğradın varta-ı uzmâ-yı cefâya nice bir.

Çek elin fânî cihândan yürü insaf eyle gel,

Bu kadar gaflet-ü-rağbet bu fenâya nice bir.

Şems-i ikbâlin erişmekte gurûba gözün aç.

Hâb-ı Gaflette sarılmaklık gıtâya nice bir.

Gelmedin kendine bir ibret alıp âlemden,

Bu kadar dâiye bî katre-i mâye nice bir.

Hâb-ı gafletten uyanmaz mı gözün bîçâre,

İntibah ermedi bir azm-i bakâya nice bir.

Ey Salâhî yürü sen Hak kulluğuna meşgûl ol,

Nice bir kul olasın nefsi hevâya nice bir.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Semnânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Şihâbüddîn Devletâbâdî´ye yazdığı bir mektubunda buyurdular ki: “Azîz, olgun ve âlim kardeşim, Kâdı Şihâbüddîn! Allahü teâlâ kalbinizi yakîn nûrları ile ışıklandırsın. Bu derviş Eşref´in fakîrâne duâları kabûl buyrul- sun. Bâzı sözleri ihtivâ eden mektubunuz geldi.

Allahü teâlâdan ilâhî bir inâyet, nihâyetsiz bir himâye ile ve bu bü­yüklerin iltifât ve teveccühleri ile, tasavvuf pınarından bir yudum, kalbe âit çeşmelerden bir içim tadan kimseye müjdeler olsun. Bunu en yüce bir devlet, en yüksek bir saâdet bilmelidir. Zirâ ezelî bir inâyet, yardım ol­mazsa, bu şerefe kavuşulamaz. Bu, Allahü teâlânın büyük bir ihsânıdır. Bu bir yudumun derecesi, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin şu sözünden bir parça anlaşılabilir. O buyuruyor ki: “Bu ilimden nasîbi olmayanın âkıbeti­nin kötü olmasından, yâni îmânsız gitmesinden korkarım. Nasîbin en azı; hakîkat ehlini tasdîk ve tasavvuf ehlinin büyüklüğünü teslim etmek­tir.” Gizli şirk denizinin korkunç felâketlerinden kurtulmak, bu akîdenin yardımı olmaksızın ele geçmez. Çeştiyye büyüklerinin yapageldikleri zi­kirlere devâm ediniz. İnşâallah böylece ilerlemek nasîb olur.

Bu mektubumu size getiren Şeyh Radî´nin, Sultan İbrâhim ile görü­lecek bir işi vardır. İyi ahlâkınızdan dolayı ona yardım edeceğinizi ümîd ederiz. “Bir müminin kalbini sevindirmek deniz gibi, diğer ibâdetler ise damla gibidir” ve “Allah yolunda ayakları tozlananın cesedini, Allahü teâ- lâ Cehennem´e haram kılar” müjdeleri gereğince, elinizden gelen yar­dımı yapacağınızı ümîd ederiz.

Zaman zaman kıymetli vakitlerinizi alan baş ağrıtıcı mektuplar yazı­yorum, kusûrumu bağışlayınız.”

Evliyânın büyüklerinden Semnûn Muhib (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ömrü, hep muhabbetten, sevgiden konuşmak, Allahü teâlâ- nın rızâsını kazanmaya dâvet etmekle geçti. Sözlerinin tatlılığı gö­nülleri alır, dinleyenlere ferahlık verir, hayranlık bırakırdı. Peygamber efendi- mizin; “Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever, sertlik edenlere vermedi- ği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini yumuşak davranana ihsân eder.” emrine uyup, öyle hareket ederek yaşadı.

Hindistan´da yetişen büyük âlim ve velîlerden Senâullah-i Sebnehlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretlerinin mübârek sînelerinden, büyükler yolunun feyz ve nûrları, coşkun bir sel misâli öyle akmakta idi ki, onu sevenlerdeki bütün karartı ve lekeleri, kalbden silip götürürdü.”

Cezâyir´de yetişen, hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi Senûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vâz ve nasîhatlerinde hep âlimlerden anlatır, onların sözlerini naklederdi. Kendinden hiçbir şey söylemezdi. Sohbetleri çok bereketliydi. Vâzlarında herkesin arzu ettiği öyle güzel meseleleri anlatırdı ki, sohbette bulunan herkes; “Sâdece benim için konuşuyor. Yalnız benim arzu ettiğim şeyleri anlatıyor.” derdi. Sohbeti o kadar tesir­liydi ki, sohbette bulunan herkes murâkabe hâline dalar ve kendisini âhiret düşüncesi kaplardı. Onun vâz meclisi hiç boş kalmazdı. Herkese hâline göre konuşur, o kimsenin istidâdı ne ise, o nisbette anlatırdı. Soh- bet olmadığı zaman, dudakları devamlı Allahü teâlânın zikri ile hare­ket ederdi. “Hakîkî kulluk; tam bir gönül kırıklığı içinde, boynu bükük ola­rak ve emirlere tam itâat edip, yasak edilenlerden kaçınmaktır.” buyu­rurdu.

Her hâli İslâmiyete ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine uygun olan, Hindistan´ın büyük velîlerinden Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbeti sırasında buyurdular ki: “Son­suz nîmetlerin sâhibi Allahü teâlâya hamd olsun. Peygamberlerin efen­disine salât ve selâm olsun. Allahü teâlâ hepimizi dâimâ kendisiyle bu­lundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun.

Beyt:

Allah sevgisinden başka ne varsa,

Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa.

Allahü teâlâ sonsuz ihsânıyla kendi rızâsına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünyâ, ister dostu, is­ter düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefâsızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allahü teâlâya kulluk ede­rek, O´nun vâd ettiği sonsuz saâdet yolunu tutar.

Beyt:

Saâdet topu ortaya kondu,

Topu kapan yok, erlere n´oldu

Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada, ahkâm-ı İslâmiyyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda, giyinmede dikkatli olma­lıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Âdet hâlini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin aslâ kalbinize gelmemesi için zikre çok devâm ediniz. Bu hâle bu yolun büyükleri “kalbin fâni olması” demişlerdir.

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu´da yaşayan velîlerden Seyyid Alâeddîn Ali Semerkândî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine “Kimlerin sohbetinden kaçınalım ” dediler. Cevaben buyurdular ki: “Dünyâyı sever, malı sever ve makâmı sever. Bunlar âlim için rüsvâylık- tır. Böyle olanlardan kaçın!”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Ti- mûr Han hakkında şöyle buyurdu:

TÎMÛR HAN

Bu dünyânın en büyük, devlet adamlarından,

Âlim ve evliyânın, dostu idi Timûr Han.

Seyyid Emir Külâl´in sohbetinde bulundu,

Mânevî evlâtlığa, hem de kabûl olundu.

.

Bir ara Semerkand´a, yerleşince Timûr Han,

Buhâra´ya gitmeği, arzû etti bir zaman.

Seyyid Emîr Külâl´e, gönderdi şu haberi;

“Buhârâ´ya gelmeme, var mı müsâdeleri

Eğer izin yok ise, oraya gelmemize,

Lütfedip kendileri, gelsinler ülkemize,

Hocamızı görmeği, çok arzû ediyoruz,

Nasıl uygun olursa, tâlimat bekliyoruz.”

Hazret-i Emîr Külâl, bu haber üzerine,

Oğlu Emîr Ömer´i, göndermişti yerine,

Buyurdu ki: Ey oğlum, git söyle Timûr Hâna,

Biz râzıyız kendinden, duâcıyız çok ona.

Lâkin onun gelmesi, uygun değil bu yere,

Mümkün değil bizim de, gitmemiz o yerlere.

Alah´ın rızâsını, istiyorsa Timûr Hân,

Tembih et, ayrılmasın, adâlet ve takvâdan.

Eğer bu tembîhimi, yaparsa iyi olur,

Kıyâmette azaptan, ancak böyle kurtulur.

Eğer dünyâ malına, meyl ederse kendisi,

Bizim duâmızın da, hiç olmaz fâidesi.”

Bu haberi alınca, hocasından Timûr Han,

Oğlu Emir Ömer´e, şöyle dedi o zaman:

“Söyleyin benden taraf, lütfen pederinize,

Buhârâ´nın mülkünü, vereyim emrinize.”

Emir Ömer cevâben dedi: “İzin yok buna.”

Timûr Hân bu sefer de, şöyle söyledi ona:

Öyleyse filân şehiri, size bağışlayayım.

İnşaallah bu teklifi, kabul eder üstadım.

Emir Ömer dedi ki: “Bunu da kabûl etmez,

Babam, dünyâ malına, bir zerre kıymet ermez.”

Timûr Han bu sefer de, dedi bulunduğunuz,

Köyü bağışlıyayım, budur son umdumuz.

Emir Ömer cevaben dedi: “Tahmin ederim,

Bu teklifinizi de, kabûl etmez pederim.

O bana demişti ki, ayrılırken oradan,

“Bizleri memnun etmek, istiyorsa Timûr Han,

Adâletten, takvâdan, ayrılmasın herhâlde,

Ancak böyle kurtulur, azaptan Kıyâmette.”

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebeleriyle olan sohbeti sırasında; “Bizim yolumuzun esâsı soh­bet ve muhabbettir. Sohbet muhakkak lâzımdır.” buyurdular.

“Sohbet, dünyâ bağlılıklarını keser ve hakîkî îmânı kazandırır. Es- hâb-ı kirâmdan bâzılarının; “Gelin bir saat îmân edelim.” sözlerindeki îmândan maksat, sohbettir. (Yâni bir saat sohbet edelim de îmânımız yenilensin, kuvvetlensin.)”

Sıbgatullah Arvâsî hazretleri bâzı sohbetlerinde uzun zaman ko­nuşmazdı. Bu yüksek zümrenin hâllerini bilmeyen bâzı zâhir âlimleri, acabâ Şeyh niçin bize bir şeyler anlatmıyor dediklerinde; “Sükûtumuz­dan istifâde edemeyen, konuşmamızdan da edemez.” buyururdu.

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri anlatır: “Bir gün bir hatâ işledim. O hatânın ateşi otuz yıldır içimde durmakta, hatırladıkça kalbim cayır cayır yanmaktadır. Bir gün Bağdât şehrinde, dükkânımın bulunduğu semtte yangın çıktı. Bütün dükkânlar yandığı hâlde yalnız benim dükkânım yanmamıştı. Dükkânı­mın yanmadığı haberi gelince, “Elhamdülillah” diye Allahü teâlâya şük­rettim. Hemen akabinde, başkalarının zarâr ve ziyânını düşünmediğimi hatırlayıp, çok tövbe ve istigfâr ettim. Keffâret olarak dükkânımdaki bü­tün mallarımı fakirlere dağıttım. Fakat otuz yıldır, kalbimden bunun acı­sını silemedim.”

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri şöyle anlatır: “Bir gün Sırrî-yi Sekatî hazretleri´nin yanına gittim. Bana şunu anlattı: Her gün yanıma küçük bir kuş gelirdi. Elimdeki ekmek kırıntılarını yerdi. Bir kere bu kuş bana doğru geldi. Fakat elime konup ekmek kırıntılarını yemedi. Ben kendi kendime; “Ne hatâ işledim ” diye düşündüm. Daha önce ekmekle berâber bir sebze yemiştim. Bunu hatırladım ve; “Bir daha şüpheli şeyler yemeye­ce- ğim.” diyerek tövbe ettim. Bunun üzerine kuş elime kondu ve elimdeki ekmek kırıntılarını yedi.”

Yine şöyle anlatır: Hocam Sırrî-yi Sekatî hasta iken, üç günde bir zi­yâretine giderdim. Bir defasında yanına girdim, uyuyordu. Baş ucunda ağlamaya başladım. Göz yaşlarım yanağına düştü. Gözlerini açıp ba­kınca; “Bana nasîhat et.” dedim. O zaman; “Kötü kimselerle sohbet etme. İyi kimselerle berâber bulunarak, Allahü teâlâya ibâdet et.” bu­yurdu.

Şöyle anlatılır: “Sırrî-yi Sekatî bir bayram günü meşhûr bir zâtla karşılaşmış ve ona güler yüzlü olmayarak selâm vermişti. “Neden böyle yaptın ” diye sorduklarında, Sırrî-yi Sekatî; “Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “İki mü´min karşılaştıkları zaman, yüz rahmet aralarında taksim edilir. Bunlardan doksan rahmet, daha güler yüzlü olana verilir” buyurmuştur. İstedim ki, o benden daha çok sevap alsın” diye cevap verdi.

Afyon´da yaşayan büyük velîlerden Sultan Dîvânî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin şiirlerinden birisi şöyledir:

Şem-i rûyına cismimi pervâne düşürdü
Evrâk-ı dili âteş-i sûzâne düşürdüm

Bir katre iken kendimi ummâna düşürdüm

Eyvah yolumu vadi-i hüsrâna düşürdüm.

Takrîr edemem, derd-i derûnum elemim var

Mevlâ´yı seversen beni söyletme gamım var!

Osmanlı velîlerinden Şa´bân-ı Velî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerini çok seven Kürekçi Mustafa isminde biri anlattı: Birisine bin iki yüz akçe borcum vardı. Onu ödemek için çok çalıştığım hâlde bir türlü para biriktirip veremedim. O kimse de, zaman zaman gelip parasını isti­yordu. Ben her defâsında; Biraz daha mühlet ver. diyordum. Bu duru­mun böyle devâm etmeyeceğini anlayınca, bir velînin kabrine giderek; Yâ Rabbî! Enbiyân ve bu evliyân hürmeti için, bana borcum kadar dün­yâlık ihsân eyle! diye duâ eyledim. Oradan ayrıldıktan sonra, aklıma Şa´bân-ı Velî hazretleri geldi. Huzûr-i şerîflerine vardığımda yanında kimse yoktu. Beni görünce, oturduğu minderin altını işâret ederek; Bu­nun altındakileri al! buyurdu. Elimi uzatıp, bir miktârını aldım. Hepsini almadığımı görünce, bana; Hepsini al. Hak teâlâ oradakilerin hepsini senin için gönderdi. buyurdu. Bunun üzerine hepsini aldım. Sonra be­nim için el kaldırıp; Yâ Rabbî! Bunu darda koyma. diye duâ etti. Huzû­rundan ayrıldım. Tenhâ bir yere vardığımda paraları saydım, tam bor­cum kadardı. Çok sevindim. Hemen gidip borcumu verdim. O günden beri hiç kimseye borçlanmadım, elhamdülillah.

Tâbiînin büyüklerinden, meşhûr bir âlim ve velî Şa´bî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Cimri ile yalancıdan hangisinin Cehennem´in daha derinine atılacağını bilmiyorum.”

Yine buyurdular ki: “Peygamberlerden sonra ihtilâfa, anlaşmazlığa düşen her ümmette, mutlaka haksızlar, haklılara gâlip ve üstün gelmiş­tir.”

Hindistan ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında, Müftî Ahmed Kâgûrî diyor ki: Şâh Veliyyullah, aslı (kökü) kendi evinde, dalları ise müslümanların evlerine kadar uzanmış mübârek bir ağaç gibidir. İlim ve feyzi her tarafa yayılmıştır.

Hindistan evliyâsının tanınmışlarından Şeyh Nûreddîn (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Mektûbât´ı vardır. Bu Mektûbât´tan bir bölüm aşağıya yazılmıştır:

“Ömrüm boşa geçti. Ma´şûkun kokusunu alamadım. Hayret sahrâ­sında ve hasret meydanında başı boş top gibi döndüm durdum.

Beyt:

Bu ne biçim gece ki, sabah yaklaşmaz ona,

Bahtımın sabahı yok, sabahın günâhı ne

Yaş altmışı geçti, ok elden çıktı. Nefs-i emmârenin şerrinden kurtu­luş olmadı. Elde hava, ciğerde ateş, gözde yaş kaldı. Pişmanlık ve mah­cûbiyetten başka kazanç, dert ve âhdan başka yol yok. Ne kadar çırpın­dıysak da maksada kavuşamadık. Rubâ´î:

Murâda erem dedim, hiç müyesser olmadı.

Yâr cefâsından pişmân olur dedim, olmadı.

Dedim ki belki zaman, bana yardımcı olur.

Bahtım belki açılır, dediysem de olmadı.

Dünyâ aldanma yeri, nefs ziyânkâr, Hak ise çok gayretlidir. O hâlde kalbde nasıl neşe olabilir. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma vahyedip buyurdu ki: “Ey Dâvûd! Günahkârlara müjde ver ki, ben gafûrum (çok magfiret ediciyim). Sıddîkları da korkut ki, ben gayûrum (çok gayretli­yim).”

Gaziantep velîlerinden Şeyh Saçaklı (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin Antep ile Maraş arasındaki bir yolculuğu sırasında H.1145 se­nesinde vefât etti. Her iki şehir halkı arasında cenâzenin kendi şehirle­rine defnedilmesi husûsunda ihtilaf çıktı. İşin uzamaması için bir hakem tâyin edildi. Hakem; “Cenâze hangi şehre yakınsa oraya defnedilmesi uygundur.” deyince, cenâzenin her iki şehre olan uzaklığı ölçüldü. Ante- p´e daha yakın olduğu anlaşılınca, Antep mezarlığına defnedildi. Türbesi bugün evler arasında kalmıştır. İbâdethânesi olarak bilinen yer, Aynî Bedreddîn Caddesi 29 numaralı evin içinde bulunmaktadır.

Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Şaşılır şu kimseye ki, kalbi âhirete bağlı iken kendisine ufak bir şey tesir etse veya pire ısırsa, âhireti hemen unu- tuverir.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz bi­rincisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rine; “Nefehât gibi bâzı kitaplarda, bâzı evliyâ için (kuddise sirruh) bâzı­ları için (rahmetullahi aleyh) deniyor; hikmeti nedir ” diye suâl edince, şöyle buyurdular: “Birincisi, nefsinden tamamen kurtulanlar, ikincisi ken­dinde, nefsinden bir şeyler kalanlar içindir. Nefsden tamâmen kurtulmak, irşâdın şartı değildir. (Rahmetullahi aleyh) denenlerden de bir çoğu, irşâd makâmına oturmuşlar, büyüklerin yolunda olup, faydalı olmuşlar­dır.”

Anadolu´da yaşayan büyük âlim ve velîlerden olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretleri buyurdular ki: “Bizim yolumuzdaki yolcuların faydaları ana ve babalarına da ulaşır.”

Tâbiînden, meşhûr hadîs âlimi ve velî Tâvûs bin Keysân (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine Evinizden hiç çıkmıyorsunuz, hikmeti ne- dir diye sorduklarında; İdâreciler adâletten ayrıldı, halk fe­sâda uğradı. Peygamberimizin yolu unutuldu. Bunun için dışarı çıkamı­yorum. Bir kim- se, kölesiyle evlâdına aynı muâmeleyi yapamıyorsa, adâ­letten ayrılmış- tır dedi.

Evliyâdan ve büyük İslâm âlimlerinden Vekî´ bin Cerrâh (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Hak ehline târif edilen yol, esas gâyedir. Ona girmek ve ötelere ulaşmak için, sâdık olmak lâzımdır. Başka türlü olmaz.”

Büyük velîlerden Yûsuf bin Hüseyin Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Bütün hayırların hepsi, bir ev gibidir. Anahtarı da tevâzu­dur. Bütün kötülüklerin hepsi de, bir ev gibidir. Onun anahtarı da kibir­lenmektir. Nitekim, Âdem aleyhisselâmın zellesinden dolayı tevâzu et­mesi ile affa ve ikrâma kavuşması ve İblis in kibirlenmesi, kendisine hiç­bir şeyin fayda vermeyip zelîl olması buna delildir.

Evliyânın büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Zâhid (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir mektubunda şöyle yazdı: Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salâttan sonra; Ahmed den, oradaki gönül ehli kar- deşlerime. Allahü teâlâ onlara iyilikler versin. Kendisine itâatte yardım eylesin. Allahü teâlâ, fadlı ve rahmeti ile, gönül ehli olan tasavvuf erbâ- bını üstün kıldı. O, dilediği şeye muktedirdir. Herkesin size muhab­bet göstermesi, Allahü teâlânın lutf u ihsânıdır. Hamd, Allahü teâlâ için­dir. O na çok şükrediniz. Devâm üzere de ibâdet ediniz. Allahü teâlâ bizi ve sizleri âhirette sevdikleriyle birlikte bulundursun. İleride İnşâallahü teâlâ yanınıza gelip bir müddet kalacağım…

Osmanlı âlim ve velîlerinden Ziyâeddîn Nurşînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Bitlis te iken bâzı Siirtliler yanına gelerek İslâmiyeti anlatmasını istediler. Onların ısrarlı istekleri karşısında; Havalar soğuk olduğu için şimdi sizin oralara gelemem. Fakat ecel mühlet verirse Şubat ayında inşâallah geliriz. buyurdu. Bitlis e gidip büyüklerin kabirlerini ziyâret et­tikten sonra Nurşin e döndü. Şeyh Abdurrahmân Bilvânisî onun ziyâre­tine geldi. Bir müddet kaldıktan sonra geri dönmek niyeti ile vedâlaşıp ayrılırken ona; Eğer gelmek istiyorsan Şubat ayının başında gel, yoksa gelme.” diyerek o târihten sonra gelirse kendisini sağ bulamayacağını işâret etti.

Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri, vefâtına bir aydan az bir zaman kala kızkardeşinin oğlu Muhammed Bâkî nin evinde babası Üstâd-ı Âzam Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin evinin güzel idâre edildiğini, orada çok sayıda âlim ve tasavvuf talebesinin barındığını, aynı zamanda her yöre­den pek çok kimsenin Nakşibendiyye yoluna girmek üzere başvurdu­ğunu anlattıktan sonra buyurdu ki: Bu zamanda böyle durum büyük bir nîmettir. Çok şükretmek gerekir. Ama biz şükür borcunu yerine getiremi­yoruz.

Ziyâeddîn Nurşînî hazretlerinin tek oğlu olan Fethullah Efendi, ken­disinden sekiz gün önce vefât etti. Onun vefâtı üzerine; Senden önce vefât edeceğimi ve senin geride kalacağını sanıyordum. Fakat Allahü teâlâ böyle diledi. Böyle oluşunun hikmetini o bilir buyurdu. Oğlu def­nedildikten sonra hastalandı. Hastalığının ilk günlerinde; Molla Fethul- lah gitti. Görünen o ki, onun arkasından ben de kalıcı değilim, böylece dünyâ yıkılıyor. buyurdu.

Son günlerinde Nakşibendiyye yüksek yolunun fazîletini anlatarak buyurdu ki: Bütün gücünüzü ve gayretlerinizi sonuna kadar kullanarak Nakşibendî nisbetine sâhib olunuz. Bu nisbet en pahalı mücevherlerden daha değerlidir. Bu nisbet şu yöreden kalkmadan önce onu elde ediniz. Eğer bu yöreden kalkacak olursa bir daha Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî haz­retleri gibi biri bulunmaz ki Hindistan a gitsin ve o nisbeti alıp getirsin.

Son günlerinde hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen Kur ân-ı kerîm okumayı ve sohbetleri terk etmiyordu. Hastalığının ve ağrılarının şiddet­lenmesine rağmen son günlerinde kendini tamamen Rabbine verdi ve bütün şuuru ile Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Sık sık âile fertlerine ve diğer bağlılarına İslâmiyetin emir ve yasaklarından ay­rılmamalarını, Nakşibendiyye yoluna bağlı kalmalarını, bütün bunları ya­parken de ihlâs ve sağlam bir niyete önem vermelerini tavsiye etti. Ev halkından birine yukarıdaki tavsiyeleri bildirince, ona; Peki bu konuda bize kim rehberlik edecek, bizi kim terbiye edecek diye soruldu. Soran kimseye hitâben buyurdu ki: İnsanın niyeti hâlis, maksâdı sâdece Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak olunca, O kolaylık ihsân ederek kendisine ulaştıracak yolları nasılsa buldurur. Fakat hâlis niyet olmazsa O nun desteğinden ve yardımından mahrum kalınır.

Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri son saatlerinde yalnız kal­mayı tercih ediyor, çok az konuşarak kalbini bir noktaya bağlamak isti­yordu. Yanına girmek isteyen dostlarına ve ziyâretçilerine izin verirken; Buyursunlar, fakat beni çok konuşmaya zorlamasınlar. buyuruyordu.

Share.

About Author

Leave A Reply