Su-i Zan

0

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad´ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kaplayıp, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini so­rup, hemen cevâbını aldı. Onlara; “Size ne oldu böyle ” denildiğinde; “Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle ce­vaplar aldık ki, hayrette kaldık.” dediler.

Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında, Musul da Yûnus isminde birisi vardı. Şehrin en büyük âlimi oydu. İnsanların Adiyy bin Müsâfir e yöneldiklerini ve ona olan rağbetlerini görüp, hased etti. Gidip onu imtihan edeceğim bakalım ilimdeki derecesi nedir dedi. Kâdı bin Şehrzûrî ile birlikte yola çıktılar. Kâdı; Ben sırf ziyâret için gidiyorum, imtihân etmek için değil. dedi. Yû­nus ise; Benim maksadım insanlar arasında onu imtihân edip hâlini her­kese göstermek. Ziyâret için gittiğim yok. dedi. Adiyy bin Müsafir in ya­nına varınca, Adiyy bin Müsafir, Kâdı ya iltifât etti fakat Yûnus adlı zâta iltifât etmedi. O ikisi oturunca Adiyy bin Müsafir Yûnus a îtikâd ile ilgili bâzı sualler sordu. İlk suâle cevap verdiyse de diğerlerine cevap vere­medi sükût etti. Sonra; yalnız Kâdı, Adiyy bin Müsâfir in elini öpüp hu­zurdan ayrıldılar. Memleketlerine döndüler. Yolda Kâdı, Yûnus denen zâta; Hani sen Adiyy bin Müsâfir i imtihân edecektin Sana sordu cevap veremedin. Niçin böyle yaptın deyince, o zat; Adiyy bin Müsâfir in sa­ğında ve solunda ağızlarını açmış birer arslanın, konuşacağım sırada beni yemek istediklerini gördüm. Bu sebeple orada konuşamadım. dedi. Bunun üzerine Kadî; Elbette, o Allahü teâlânın velîsidir. Onlara îtirâz etmek uygun değildir. dedi.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Yahyâ el-Celâ (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretleri hüsn-i zan hakkında; “Bir kimse gözümün önünde bir hatâ işledikten sonra kaybolup gitse, onun tövbe ettiğine inanır, hak­kında kötü zanda bulunmam.” buyurdular.

Ahmed Sârbân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hocasının vefâtından sonra Hayrabolu ya geldi. Orada dîn-i İslâmı yayma yolunda pekçok gay­ret sarfetti. Talebeler yetiştirdi. Bir gün talebeleri arasından birinin halle­rini anlıyamadığı evliyâullahtan bir zatın aleyhinde konuştuğunu du­yunca:

Evliyâya eğri bakma

Kevn ü mekân elindedir

Mülke hükmün süren oldur

İki cihân elindedir.

Sen ânı şöyle sanursun

Sencileyin bir âdemdir

Evliyânın sırrı vardır

Gizli âyân elindedir.

diyerek, velilerin cenâb-ı Hak katındaki değerine işâret etti. O talebe çok mahcûb ve perişân olarak özürler diledi, tövbe etti.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında Merv şehrinde Mervezî nâmında bir müderris var idi. Ahmed Yesevî hakkında söylenilen uygunsuz ve uydurma sözler ona kadar gitmişti. Bu yalanlara aldanıp, kendisini imtihân etmek, şüp­hesini gidermek niyetiyle, yanına dört yüz müşâvir ve kırk tâne de müftü alarak yola çıktı. Her tarafta talebeleri olduğunu, her zaman sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. Ben üç bin mesele ez­berledim. Hepsine ayrı ayrı suâl sorar, onları imtihan ederim. diye dü­şündü. Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri hânegâhında bulunuyordu. Talebesi Muhammed Dânişmend e; Bakar mısın, bize kimler geliyor buyurdu. Mervezî nin mâiyyetiyle, yanındakilerle birlikte hâfızasında üç bin mesele ile geldiğini bildirdi. Hâce hazretlerinin emri ile Muhammed Dânişmend, o üç bin meseleden binini, Mervezî nin hâfızasından sildi. Sonra talebelerinden Süleymân Hakîm Atâ ya aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı. Mervezî, hâfızasında kalan bin mesele ile Yesi ye geldi. Hâce hazretlerinin yanına gelip, Allah ın kullarını doğru yoldan ayıran sen mi­sin dedi. Hâce, hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. Şimdilik üç gün misâ­firimiz ol! Ondan sonra görüşürüz. buyurdu. Üç gün sonra bir kürsü ku­ruldu. Mervezî kürsüye çıktı. Hâce Ahmed hazretleri, Muhammed Hakîm Atâ ya tekrar emredip, o bin meseleyi Mervezî nin hâfızasından silmesini emretti. Hakîm Atâ, Allahü teâlâya duâ etti. Aklındaki bin mesele de si­lindi. Mervezî, kürsü üstünde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hâfıza­sında hiçbir meselenin bulunmadığını anladı. Nihâyet, defterini açıp ora­dan okumak istedi. Fakat defterinin sahifelerindeki yazıların da silindiğini gördü. Sahifeler bomboş idi. Bu hâli gören Mervezî, kusûrunu anlayıp oracıkta tövbe etti. Talebeliğe kabûlü için yalvardı. Bütün mâiyyetiyle beş sene kaldı. Çok mertebelere, yüksek derecelere kavuştu. Ahmed Yesevî (k. sirruh) bunu, yanında beş kişi ile berâber, insanlara Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatmak vazifesiyle Horasan a gönderdi. Bunlar; Muhammed, Seyfeddîn, Sa deddîn, Behâüddîn ve Kemâl isimlerindeki talebeleri idi. Oraya gidip halkı irşâd edip aydınlattılar (rahmetullahi teâlâ aleyhim).

Evliyânın büyüklerinden Ali bin Mustafa Ömerî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, El-Hac İbrâhim Haddâd şöyle anlatır: Ti­câret için Beyrut´a gitmiştim. Dönüşte Trablusşam tarafına gidecek ge­miye bindim. Vapurda Ali Ömerî hazretleri de vardı. Uğurlayanları çok olduğu için vedâ etmek üzere vapurdan indi. Uğurlayanlar içinde Bey­rut´un eşrâfından kimseler de vardı. O anda içime bir takım düşünceler geldi ve ona îtirâz olarak;

“Onun bu hâli şöhretten başka bir şey değil. Hâlbuki bu hâl evliyâ hâli olamaz ve evliyâ tanınmak, bilinmek istemez, kendini gizlemeye ça­lışır.” diye içimden geçirdim. Bu düşüncelerim bir müddet devâm etti. Bu esnâda Ali Ömerî hazretlerinin insanlarla görüşmeyi, vedâyı bırakıp, bana doğru yöneldiğini gördüm. Yanıma geldiler ve;

“Evlâdım! Allahü teâlâya tövbe et. Af dile yoksa seni edeplendirme- miz îcâb edecek!” buyurdu. Ben titremeye başladım, sonra; “Efendim tövbe ettim!” dedim ve ellerine sarılıp öptüm.

Anadolu daki evliyânın büyüklerinden Bâlî Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri anlatır: Bir gün hocamın hizmetinde idim. Bir kimse gelip zamânın ileri gelenlerinden birinden selâm getirdi. Evliyânın büyük- lerinden olan Muhyiddîn ibni Arabî hakkındaki görüşünü sordu. Füsûs kitabı hakkında ne dersiniz dedi. Celâllenen Ramazan Efendi; Efen- dine söyle, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinden alıp veremediği ne Her gün haram yemekle karnını dolduran bir kimsenin bâtınî sırlara ulaşması mümkün müdür Sel gibi göz yaşı dökmeyenler, hakîkat deni­zinden inci-mercan toplamaya muktedir olamazlar. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri o ki- tabı yazarken, on beş günde bir defâ yemek yerdi. Îtirâzı bıraksın. Muh- yiddîn-i Arabî nin adını söylerken, ağzını misk ve anber ile yusun. O mü- bârek kimsenin Füsûs adlı inceliklerle dolu kitâbından da elini ve dilini çeksin. Gücünün yetmediğini bırakıp, anlayabildiği şeylerle uğraşsın. di- ye cevap verdi. Biz de yine sohbetlerine katılmış olmakla; Efendim, o kimse bu hususta mutaassıptır, olur ki size zararı dokunabi­lir. dedim. Ramazan Efendi; Korkacak bir şey yoktur. Gâyesi meclis ku­rup, bizi tahkîr etmektir. Öyle birşey olursa, işte şöylece ederiz. deyip, başını pal- tosunun içine çekti ve o anda ortadan kayboldu. Beni bir deh­şet kapladı. Bir hayli zaman o hâlde kaldım. Bir saat kadar geçince, tek­rar mübârek yüzlerini görebildim.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retleri zamânında bir gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine Bâyezîd-i Bistâmî nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet göste­rirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş olayım. di- ye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki; Biz kerâmetlerimizi, talebe- lerimizden Ebû Saîd Râî ye havâle ettik. Sen ona git. Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da değildi. Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kıs- mını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlânın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzüm- ler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî; Ben, Allahü teâlâdan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile is- tedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi. buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat da kay­betti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî nin talebeleri arasına katıldı.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Buhârâ nın bir köyüne gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu. O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine dâvet etti. Hep bir­likte yemek yediler. Yemekten sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri, ev sâhibi Şeyh Hüsrev e; Git kapıya bak kim var buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından Yûsuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki ar­mut dolu kabı Behâeddîn Buhârî hazretlerinin önüne koydu. Behâeddîn Buhârî; Bu armutları nereden aldın dedi, o da aldığı yeri söyledi. Be- hâeddîn Buhârî hazretleri bir müddet susup, sonra ev sâhibine; Bu ar- mutları büyük bir kaba boşalt gel. dedi. Ev sâhibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Behâeddîn Buhârî, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtıl­masını emretti. Dağıtıldıktan sonra; Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin. buyurdu. Sonra armutları getiren Yûsuf adlı köylüye dönüp; Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin dedi. Getiren kimse; Efendim, bana köyümüze keşf ve kerâmet sâhibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm. dedi. Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret koyduğun armut mu buyurdu. Evet efendim. O armuttur. dedi. Bundan sonra Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: Allahü teâlânın evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işâretledi­ğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resûlullah efendimizin bildirdiği yolda bulunan kimseyi imti­hâna hâcet yoktur. Armutları getiren kimse, yaptığı işten çok pişmân olup, Behâeddîn Buhârî hazretlerinden af ve özür diledi

Talebelerinden biri anlatır: Şeyh Ârif-i Dikgerânî Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin halîfelerinin büyüklerindendi. O anlatır: Bir gün, Behâeddîn Buhârî hazretlerini, Kasr-ı Ârifân da ziyârete gittik. Buhârâ ya döndüğü­müzde, oranın fakirlerinden bir grup da bizimle berâberdi. Onlardan biri, Behâeddîn Buhârî hazretlerinin aleyhinde konuştu. Sen onu tanımıyor­sun, Allah ın evliyâsına karşı sû-i zan ve sû-i edepte, kötü zan ve edep­sizlikte bulunman uygun değildir dedik. Susmadı. Bir eşek arısı gelip, ağzına girdi ve dilini soktu. Dayanamayacak kadar canı yandı. Bu, o bü­yük zâta edepsizliğinin cezâsıdır dedik. Çok ağladı, pişmân oldu, tövbe etti. Ona karşı îtikâdını düzeltti ve hemen ağrısı geçti.

Irak´ta yetişen evliyâdan Bekâ bin Batû (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini zamânında bulunan fıkıh âlimlerinden üçü, bir akşam ziyâ­rete geldiler. Yatsı namazını onun arkasında kıldılar. Namazdaki kırâa­tini, okumasını, arzu ettikleri gibi bulmadılar. Sû-i zânda bulunup, hak­kında kötü şeyler düşündüler. O gece, Bekâ bin Batû hazretlerinin tale­belerinin yanında misâfir olarak kaldılar. Üçü de o gece ihtilâm oldu. Ya­kında bulunan nehirde gusletmek için, tekkenin kapısından çıktılar. Nehre indiler. Guslediyorlardı. Bir de baktılar ki, büyük bir arslan gelip bunların elbiselerinin üzerine yattı. Soğuğun da çok şiddetli olduğu bir geceydi. Donacaklarını iyice anlamışlardı ki, tam o sırada Bekâ hazret­leri tekkeden çıktı. Arslan onu görünce hemen yanına koştu. Yüzünü ayaklarına sürmeye başladı. O kimseler bu hâli görünce kabahatlerini anlayıp, tövbe ve istigfâr ettiler. Bekâ hazretleri hakkında yanlış düşün­düklerini anladılar. Onun bu kerâmetini görünce, ona olan sû-i zanları muhabbete dönüştü. Bundan sonra kendisini çok sevdiler. Allahü teâ lânın velî kullarından birisi hakkında sâdece kalpten yanlış düşünen kimseye, büyük bir arslan musallat olursa, evliyâya açıktan muhâlefet ve düşmanlık edenlerin hâllerinin ne kadar tehlikeli olduğunu düşünmelidir dediler.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında, Konya eşrâfından Muînüddîn Per- vâne, şehrin ileri gelenlerini yemeğe dâvet etti. Dâvetliler arasında Mev- lânâ hazretleri de vardı. Herkese yemekler geldi. Mevlânâ hazrelerine husûsî olarak altın bir tabak içerisinde, bir kese altın konul­muş ve üzeri- ne pirinç pilavı doldurulmuş bir hâlde arz olundu. Mevlânâ, tabağı görün- ce yüzünü çevirdi ve elini uzatmadı. Ev sâhibi yemesi için; “Helâl lok- madır, buyurunuz efendim.” diye ısrâr edince, Muînüddîn´e; “Altın tabak içinde altın kesesi saklıyarak bizi imtihan mı ediyorsun Bir de yememiz için ısrâr ediyorsun, bu size yakışır mı ” dedi. Bu sözleri duyan ev sâ- hibi, pek mahcûb olarak Mevlânâ´nın ellerine sarılıp öptü ve kendisini talebeliğe kabûl etmesini istirhâm etti. Mevlânâ´ya öyle bağ­landı ki, onun mânevî yardımları ile en önde gelen sâdık talebelerinden oldu.

Tebrizli bir tüccar, ticâret için Konya ya gelmişti. Konyalı tüccarlara; Burada evliyâdan bir kimse var mıdır Bir müşkilim var, onu soraca­ğım. dedi. Orada bulunanlar, Mevlânâ nın kerâmetlerinden bahsettiler. Seni ona götürelim dediler. Tebrizli, Mevlânâ nın nâmını önceden duy­muştu. Kabûl edip hemen Mevlânâ nın dergâhına gittiler. Tüccâr huzûra çıktığında; Efendim, namazımı kılıyor, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınıyorum. Hayır-hasenâtımı yapıyor, kimseye zararım olmuyor. Ancak, kalbimde ibâdetlere karşı bir soğukluk var. Huzûrum yok. Sebebini de bir türlü bulamıyorum. Bana yardım etmenizi istirhâm ediyorum. dedi. Mevlânâ, şöyle bir murâkabeden sonra: Ey Tâcir! Sen, Magrib de bir yol üzerinde, Allahü teâlânın velî kullarından biriyle karşı­laştın. Onun dış görünüşünü beğenmedin hattâ hakâret gözüyle baktın. Sendeki huzursuzluğun sebebi budur. İsterseniz şuraya bakın. diyerek, karşıdaki duvarı gösterdiler. Tüccar duvara baktığında, bir anda duvar­dan pencere gibi bir boşluğun meydana geldiğini ve bu boşluktan o velî kulun yine bir yol kenarında oturduğunu gördü. Mevlânâ sözüne devâm ederek; Bu huzursuzluğunuzun çâresi de, o kimseye gidip, ondan özür dileyip, affına kavuşmaktır. buyurdu. Mevlânâ, tâcire daha birçok nasî­hatler yaptıktan sonra; Muhakkak onu bul, hakkını helâl ettirip duâsını al. Bizim de selâmımızı söyle. dedi. Tâcir; Peki efendim! deyip yol ha­zırlıklarını yaptı ve yola koyuldu. Araya araya o mübârek zâtı buldu. Çok özür dileyip Mevlânâ nın selâmını söyledi. Affetmesini, hakkını helâl et­mesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine o mübârek zât; Öyle bir kapıya sığınmışsın, öyle bir kimseden yardım taleb etmişsin ki, reddetmek mümkün değil. Seni Mevlânâ hazretleri hürmetine affettim. Kendisini görmek istersen şuraya bak. deyince, tâcir işâret edilen yerde Mevlâ- nâ yı gördü. Bu hâle gözleriyle şâhid olan tâcir, o kimseyle vedâla­şıp, Konya ya geldi ve Mevlânâ nın talebesi oldu.

Basra velîlerinin büyüklerinden Ebû Muhammed el-Basrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak; Menâvî hazretleri kendisini sevenlerden birinin şöyle naklettiğini ha­ber vermektedir: Ebû Muham- med-i Basrî hazretlerini ziyâret için Bas­ra´ya gelmiştim. Geçtiğim yer- lerde hayvan sürüleri, arâziler, hurmalıklar gördüm. Bunların kime âit olduğunu sordum. Ebû Muhammed hazretle­rine âit olduğunu söylediler. Hatırıma, bunlar hükümdarların işidir diye geldi. Acabâ Allah adamların- dan birisi, kalbini böyle şeylerle niye meşgûl ediyor Bu düşüncelerle yo- luma devâm ettim. Kur´ân-ı kerîmden En´âm sûresini okuyordum. Kal- bimden öyle niyet ettim ki, o zâtın kapısına var­dığım zaman hangi âyet-i kerîmeyi okuyor olursam, o âyet benim hâlimi bildirsin. Bu niyetlerle ve En´âm sûresini okuyarak, o zâtın dergâhının eşiğine ayağımı koyduğum- da, En´- âm sûresinin; “Onlar ki, Allahü teâlânın kendilerini hidâyetine e- riştirdiği kimselerdir. Sen de onların gittiği yoldan yürü…” meâlindeki 90. âyetini okuyordum. Ben henüz içeri girmek için izin istemeden, hizmetçi acele ile çıkıp beni karşıladı ve Ebû Muhammed hazretlerinin yanına gö- türdü. Bu hâle çok hayret ettim. Ebû Muhammed hazretleri, ismim ile hitâb ederek: “Yâ Ömer! Benim malım diye yeryü­zünde gördüğün şeyle- rin hepsi emânettir. Onlara âid en ufak bir muhab­bet, bu kulun kalbinde yoktur. Allah adamları bunları, Allahü teâlânın dî­nine hizmet ve O´nun kullarına yardım için ellerinde bulundurur. Ama zerre kadar bunlara mu- habbet etmez ve bunlarla kalbini meşgûl etmez. Zâten, kalbinde zerre kadar dünyâ düşüncesi bulunan kimseye, Allahü teâlâyı tanımak nasîb olmaz. Nerede kaldı ki, bunlara gönül vermiş ol­sunlar.” Bu hâli görünce, hayretim ve Ebû Muhammed hazretlerine olan muhabbet ve bağlılığım daha da arttı.

Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hayatta iken bir defâsında zamânın sultanı, hizmetçilerine, bir tavuğu kesmele­rini, başka bir tavuğu kesmeden boğazlamalarını, sonra ikisini de aynı kazanda pişirmelerini emretti. Hizmetçiler, sultânın dediği şekilde tavuk­ları pişirip hazırladılar. Bu sırada Ebü l-Abbâs hazretleri de orada idi. Sultan, Ebü l-Abbâs ın rahmetullahi aleyh velî bir zât olup olmadığını anlamak için, o tavukları, yemek olarak Ebü l-Abbâs a ikrâm etti. Ebü l-Abbâs hazretleri hizmetçiye, boğulmuş tavuğu göstererek kaldırmasını emredip; Bu, leştir yenmez. buyurdu. Kalan tavuk için ise; Bu, leş de­ğildir. Fakat leş olan tavuğun suyunda, o tavuk ile berâber aynı kapta piştiği için, bu da necis oldu. Onun için bu da yenmez. buyurdu.

Anadolu´da yetişen büyük velîlerden İsmâil Fakîrullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hayatta iken Bir gün Tillo ya bir saat yakınlıkta bulunan köylerin birinden, Kur ân-ı kerîmi ezberlemiş, fıkıh ilminde âlim bir şahıs geldi. Bu zât, İsmâil Fakîrullah hazretlerinin bâzı hâl ve hareketlerini, dî­nin emirlerine uymuyor sanarak beğenmezdi. Huzurdayken ona:

Ey Şeyh! Sen niçin câmiye gitmiyorsun diye sordu. O hilim der­yâsı, yumuşaklık denizi olan Fakîrullah hazretleri lütfederek; Ey hâfız! Bizim bu dergâhımız mescid niyetiyle yapılmıştır ve burada dünyâ ke­lâmı konuşmak mekrûhtur. diye cevap verdi.

O zât; Peki, niçin cemâat sevâbına kavuşmak istemezsin. diye tek­rar sordu. Fakîrullah; Beş vakit namazda evlât ve talebelerim cemâat olup, farzlar onlarla berâber edâ ediliyor. diyerek cevap verdi.

Ezâna niçin riâyet etmiyorsun sorusuna da; Bu mescidin minâ­resi şu kerpiç kadar taştır. Onun üzerinde beş vakitte de ezân okunuyor. Burada okunan ezân-ı şerîfe icâbet ediyorum. Cumâ namazını ise gidip câmide kılıyoruz. buyurdu.

O zât; Niçin çok cemâatin fazîletine kavuşmak istemezsin. diye so­runca; hocam, tebessüm ederek; Kuyu hâdisesinden önce cemâatin çokluğunu canıma minnet bilir ve o sevâba kavuşurdum. Ancak kuyu hâdisesiyle kalabalıkta huzûrum kaçıyor, huzursuz oluyorum. Bundan dolayı mâzurum. Allahü teâlâdan bu sevâbtan beni mahrûm etmiyece- ğini umarım. Çünkü, sevgili Peygamberimiz; Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır. buyurdu. Bu hadîs-i şerîften ümitliyiz. O zât edebe riâyet etmeyerek sorduğu bu sorulardan aldığı cevap üzerine huzurdan ayrılıp gitti. O gece evinde yatıp uyudu. Fakat sabahleyin uyandığında Kur ân-ı kerîmi ve fıkıh ilmini tamâmen unuttuğunu fark etti. İkinci günü abdest almayı ve namaz kılmayı da unuttu. Üçüncü gün ise göz nîmeti elinden alınıp kör oldu. Dördüncü günde aklı başına gelip, yanına birkaç kişi ala- rak doğru Fakîrullah ın huzûruyla şereflendi. Merhamet menbâı olan Fa- kîrullah Efendi, onu, kör olarak görünce çok ağladı ve gözünün açılması için duâ etti. Mübârek elini gözünün üzerine sürdü. O anda Allahü teâlâ- nın izni ile gözündeki perde kaldırıldı ve eskisi gibi görür hâle geldi. İs- mâil Fakîrullah dan çok özür diledi, hatâsının affı için yalvardı.

Ona; Sen o gün doğruyu söyledin. Emr-i mârûf eyledin. Allahü teâlâ gayretini makbûl eylesin. diyerek o zâtın gönlünü aldı. Hâfız efendi de haddini bilip bu büyük velînin Allahü teâlâ katında makbûl biri olduğunu anladı. O gece talebelerin odasında yattı. Sabahleyin kalktığında unuttu­rulan bütün ilimlerin hatırına yeniden geldiğini gördü. Sevinçten uçu­yor- du. Allahü teâlâya hamdü senâ edip şükür secdesine kapandı. Ho­camı- za duâlar ederek oradan ayrıldı.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Gulâm Muhammed Ma´sûm Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Peşâver âlimlerinden biri, talebelerinden bir cemâatle bir­likte Gulâm Muhammed Ma´sûm hazretleri ile ilmî münâzara yapmak üzere huzûruna gelmişti. Huzûruna girince, bütün ilmini birdenbire unu­tuverdi. Gulâm Muhammed Ma´sûm ona, talebelerin oturduğu yere geç­mesini işâret etti.Tek kelime konuşamadı. Sonra meclisinden kalkıp gitti. Gulâm Muhammed Ma´sûm ile münâzaraya girmek için ilmin ince me­selelerini yeniden öğrendi. Bir gün yine aynı niyetle huzûruna gitti. Fakat huzûruna girince, öğrendiklerini gene unuttu. Tekrar dönüp gitti. Üçüncü sefer tekrar hazırlanıp, kitaplarını da yanına alıp huzûruna gitti. Bu sefer de bildiklerini unuttu. Götürdüğü kitaplardan bir harfi bile okumaya kâdir olamadı, okumayı dahî unuttu. Bu durum karşısında talebeleri ile birlikte, Gulâm Muhammed Ma´sûm´un huzûrunda özür beyân edip af diledi. Kendisini de talebeliğe kabûl etmesini arz etti. Bundan sonra Gulâm Muhammed Ma´sûm o zâta; “Sen bize münâzara için gelirken, falan fa­lan bahisleri ezberlemiştin. Bâzı sorular da hazırlamıştın. Bu soruların cevâbı şöyle şöyledir.” buyurup, herbirini tek tek îzâh ederek cevap ver- di. Sonra onu talebeliğe kabûl edip, tasavvufta yetiştirerek kemâle ulaş- tırdı ve icâzet, diploma verdi.”

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Seyyid İbrâhim Desûkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerini imtihân etmek niyetiyle, yedi kişi bir gün yola çıktı. Desûk nahiyesi yakınlarına geldiklerinde İbrâhim Desûkî, tale- belerinden birini bunlara gönderdi. Talebe, kendisini Seyyid İbrâhim De- sûkî´nin gönderdiğini, geri dönmelerini istediğini bildirdi. İmti­han için ge- lenler biraz tereddüd ettiler. O anda kendilerini bir sahrada buldular. Uzun müddet burada perişan bir halde kaldılar. Yiyecek bir şey bulama- yıp ot yediler. Üzerlerindeki elbiseleri eskidi. Lime lime olup dö­külmeye başladı. Büyük bir zâtı imtihân etmek isteği ile bu hâle geldikle­rini anla- yıp, tövbe ettiler. Onların bu hallerine vâkıf olan Seyyid İbrâhim, talebe- sini tekrar onların yanına gönderdi. Talebe onlara; “Artık buradan gidi- niz!” dedi. O kişiler etraflarına bakınırken, bir anda kendilerini İbrâhim Desûkî hazretlerinin huzûrunda buldular. Seyyid hazretleri onlara; “Haydi hazırladığınız suâlleri söyleyin!” buyurdu. Onlar da; “Efendim, biz bir ka­bahat işledik. Bundan çok üzgünüz, affınızı ve bizi talebeliğe kabûl et­menizi istiyoruz.” dediler. Seyyid İbrâhim Desûkî de bunları affedip, tale­beliğe kabûl etti.

Büyük velîlerden İzzeddîn Türkmânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerini bir gün Tîmûr Han çadırına dâvet etti ve çadırda otururken hiz­metçisine tenbih edip; Bu zâtı bir tecrübe edelim. Şimdi siz gasb edilmiş bir kuzu veya tavuk yakalayıp pişirin ve bu zâtın önüne getirin. İkrâm edelim. Bakalım helal veya haram olduğunu anlayabilecek mi diye em­retti. Hizmetçi bir kuzu bulup getirdi ve İzzeddîn Türkmânî hazretlerinin önüne koydu. Türkmânî hazretleri önüne konan kızarmış kuzudan bes­mele okuyup yemeye başladı. Tîmûr Han; Efendi hazretleri. Helâl ise yiyorum demeyi unuttunuz. dedi. O zaman Türkmânî hazretleri; Bu bize helâldir. buyurdu. O zaman Tîmûr Han yanındakilere; Görün evliyâ de­diğiniz zât, gasbedilmiş ve haram şeye besmele bile okudu. Helâl gibi haramı yer. Dînini hebâ ve kendini cezâya uğratır. dedi. Bunun üzerine Türkmânî hazretleri; Aslı vardır. Birazdan anlaşılır. buyurdu. O esnâda dışarıda bir kadın feryâd ederek; Sultânım kuzucuklarımdan birini evim- de beslerdim. Onu İzzeddîn hazretlerine vermeyi adamıştım. Onu alıp giderken adamlarınız elimden aldı ve bana eziyet ve zulüm ettiler. diye seslendi. Tîmûr Han bu sözleri duyunca, hayretler içinde kaldı. O zaman Türkmânî hazretleri başını kaldırıp; Ey hâtun! Adağın kabûl olsun. Allahü teâlâ sana çok mükâfât versin. Adağın bana geldi. Sâhibini buldu. İşte yediğimiz kuzu odur. buyurdu. Kadıncağız sevinçle geri döndü. O zaman Tîmûr Han, İzzeddîn Türkmânî hazretlerinin büyük bir zât olduğu- nu hakkıyla anlayıp hürmet ve ikrâmlarda bulundu ve yaptığı imtihan sebebiyle özür dileyip duâ istedi.

Çin, Hindistan, İran ve Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerinin zamânında Basra da Yahyâ bin Hasan a- dında, bir mescid imâmı vardı. Şeyh Kâzerûnî hazretlerinin oturduğu bel- deye geldi. Sabah namazı vaktiydi. Kâzerûnî hazretlerinin mescidine gir- di. Kâzerûnî hazretleri imâm olmuş namaz kıldırıyordu. Yahyâ bin Hasan da ona uyarak namaza durdu. Kâzerûnî, okuduğu uzun bir sûrede bir âyeti unutarak okumadı. Bunu fark eden Yahyâ bin Hasan kendi kendi- ne; Yazıklar olsun bana. Buraya kadar boşuna yo­rulmuşum. Tâ Basra – dan buraya bu adamı ziyârete geldim. Halbuki o namazda okuduğu sû- reyi yanlış okuyor. Kur ân-ı kerîmi doğru okuyama­yan kimsenin ne fazile- ti olabilir Buraya geldiğime pişman oldum. diye düşündü. Şeyh Kâze- rûnî hazretleri namazdan ve duâdan sonra o kim­seyi yanına çağırdı ve buyurdu ki: Gördüğünüz gibi bizler hatâ işleyip duruyoruz. Âdemoğlu- yuz. Âdemoğlu unutkanlıktan kurtulamaz. bu­yurdu. Yahya bin Hasan ismindeki kimse Kâzerûnî hazretlerinin kerâmet olarak, namazda iken kendi kalbinden geçenleri bildiğini anladı. Düşün­düklerine tövbe edip özür diledi.

Irak ta yetişen büyük velîlerden Mâcid el-Kürdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğlu Süleymân (veya Selmân) şöyle anlatır: Bir ara babamın husûsî odasında, yanında bulunuyordum. Orada yiyecek ve içecek aslâ birşey bulunmazdı. Bir gün kendisine yirmi fakir geldi. Ba­bam bana; Şu odaya gir, bize yemek getir. dedi. Ben, içeride yiyecek ve içecek hiçbir şey bulunmadığını bildiğim hâlde îtirâz edemedim. İki hizmetçi ile beraber odaya girdik. Girince odanın çeşit çeşit lezzetli ye­meklerle dolu olduğunu gördük. O yemekleri çıkardık. Gelenler yiyip, doydular. Yemekler de tamâmen bitti. Biraz sonra otuz fakir daha geldi. Babam, yine önceki gibi emredip içeriden yemek getirmemizi istedi. Peki deyip içeri girdiğimizde, öncekilerden daha değişik ve daha çok yemek­ler vardı. Onları da ikrâm ettik. Sonra babam, bu iki hizmetçiye birden nazar etti. İkisi de bayılıp oraya düştüler. Evlerine kaldırıldılar ve her ikisi de uzun müddet baygın hâlde kaldı. Nihâyet ayılıp istigfâr ederek ve ağlıyarak, babamın yanına geldiler. Çok özür dileyip, affedilmelerini iste­diler. Babam da, özürlerini kabûl edip onları affetti. O iki hizmetçi bu hâle düşmelerine sebep olan hatâlarını izâh edip; İçeride hiç yemek bulun­madığını bildiğimiz bir odada, iki defâda da, çeşit çeşit ve bol yiyecekleri görünce; Bu sihirdir. düşüncesi aklımıza geldi. Bu yanlış düşüncemiz sebebiyle bu duruma düştük. dediler.

Zebid şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Merzûk Sârifî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin torunlarından Yahyâ-i Merzûkî, Benî Merzûk evliyâsını, âlimlerini anlatan bir kitap yazmıştır. Bu kitapta şöyle anlatıyor: Bir defâsında, zamânın sultanı, Merzûk Sârifî yi bir ziyâ­fete dâ- vet etti. Maksadı, onun hâlini iyice anlamak, imtihan etmek, de­nemekti. Kerâmet sâhibi olduğu söyleniyor, bakalım aslı var mı düşün­cesiyle hareket ediyordu. Bir sığır ve bir de at kestirip, etlerini ayrı ayrı pişirttirdi. Ayrı ayrı tabaklara koydurdu. Sonra Merzûk Sârifî yi sofraya dâvet ettiler. Merzûk Sârifî talebelerinden bâzılarıyla gelip sofraya oturdu. Sultanın adamları da sofraya oturdular. Merzûk Sârifî, içinde sı­ğır etinin bulundu- ğu tabakları talebelerinin önlerine dağıttı. İçinde at eti bulunan tabakları da sultanın adamlarının önlerine koydu. Sultan dik­katle tâkib ediyordu. Sığır etlerinin hepsinin Merzûk Sârifî ve talebele­rine, at etlerinin de kendi adamlarına geldiğini görünce, çok hayret etti. Tabaklar önceden, sâdece sultanın bileceği şekilde karıştırılmıştı. Merzûk Sârifî ise, bu tabakları hiç yanlışlık olmadan ayırıyor, sığır etlerini kendi talebelerine, at etlerini de sultanın adamlarına ayırıyordu. Sultan bir ara; Bunların hepsi temiz ettir. Niçin ayırıyorsunuz deyince, Merzûk Sârifî; Bu tabaktaki etler, fakir- lere (bizlere) lâyıktır. Diğer tabak­lardaki etler de, sultanların adamlarına, hizmetçilerine lâyıktır. buyurdu. Bunları işiten Sultan, Merzûk Sârifî nin fazîlet ve yüksekliğini anlayarak, hemen yanına yaklaştı. Merzûk Sâri- fî nin elini öptü, ondan nasîhat istedi. Lütfen bana emrediniz! Hüküm vermekte nasıl davranayım dedi. Merzûk Sârifî de ona nasıl davran- ması îcâb ettiğini açıklayarak, çok na­sîhatlerde bulundu.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerini; Süleymâniye´nin meşhûr âlimle­rinden bâzı- sı, aklî ve naklî ilimlerin en zor ve ince meseleleri ile mağlub etmek is- tediler ise de, kendileri yenildiler. Yanlarında câhil gibi kaldılar. Çâresiz kalıp, Irak´ın her bakımdan en büyük âlimi olan ve hüccet-ül-İs­lâm denen Şeyh Yahyâ Mazûrî İmâdî´ye mektup yazıp; “Süleymâniye âlimleri tara- fından, din ve dünyâ ilimlerinin allâmesi, müslümanların hüc­ceti, efendi- miz, üstâdımız Yahyâ Mazûrî İmâdî hazretlerinedir. Hak teâlâ müslü- manları uzun hayâtınızla bereketlendirsin. Şehrimizde, Hâlid is­minde bir zât zuhûr eyledi. Hindistan´a gidip geldikten sonra, vilâyet-i kübrâ ve in- sanları irşâd dâvâsında bulunuyor. Bu zât, din ilimlerini mü­kemmel bir sûrette tahsîl ettikten sonra, terk eyledi. Yanlış yollara saptı. Bizler onu i- limde yenemedik. Büyüğümüz sizsiniz! Bu tarafa gelip, yan­lışlığını ve za- rarlarını def edip, onu yenmeniz, üzerinize vâcibdir. Gelme­yecek olursa- nız, bu fikirleri bütün insanlara ve diğer şehirlere yayılacak­tır.” dediler.

Bu mektup, Şeyh Yahyâ´nın eline geçince, bâzı talebesi ile birlikte, Süleymâniye yolunu tuttu. Şehre yaklaşınca, bütün âlimler, karşılamağa çıkıp, eline yüz sürüp, herbiri kendi evine dâvet ettiyse de, kabûl etmedi ve; “Bu saatte o zâtla görüşmem lâzımdır.” deyip, Mevlânâ Hâlid-i Bağ- dâdî´nin hânekâhına gitti. O devlethâneye girince, Mevlânâ Hâlid hazret- leri kalkıp kapıda karşıladı ve müsâfeha ettikten sonra, yanlarına oturttu. Şeyh Yahyâ´nın kalbinde, bir takım ince ve zor meseleler vardı. Bunları sorup imtihan edecekti. Daha ağzını açmadan, hazret-i Mevlânâ, Şeyh´e hitâben; “Din ilimlerinde çok müşkil meseleler vardır. İşte biri şu­dur ve cevâbı budur; diğeri şudur, cevâbı budur.” buyurup, Şeyh´in kal­bindeki bütün suâlleri ve cevaplarını söyledi.

Şeyh Yahyâ bu mübârek zâtın evliyânın büyüklerinden olduğunu anladı. Tövbe edip talebelerinden oldu. İftirâcılar bunu duyunca perişân oldular. Mevlânâ hazretleri, Şeyh Yahyâ´yı çok severdi.

Âlim ve fazîlet sâhibi olan Şeyh Ali Süveydî büyük muhaddislerden (hadîs âlimi) idi. Hadîs-i şerîf senedlerinde kuvvetli bilgisi vardı. İmtihân etmek maksadıyla, Mevlânâ Hâlid hazretlerine geldi. Müsâfeha esnâ­sında bir hadîs-i şerîf okudu. Mevlânâ hazretleri de bir hadîs-i şerîf oku­yup oturdular. Aynı zât, Kütüb-i Sitte´de yazılı hadîslerden üç hadîsi se- nedleri ile, imtihan yollu okudu. Mevlânâ hazretleri de, bu hadîslerin asıl senedlerini sahîh olarak okuyunca, hemen Mevlânâ Hâlid hazretleri­nin ellerine kapanıp, kalbine gelen imtihan düşüncesinden tövbe ederek af diledi. Sonradan ilim meclislerinde; “Mevlânâ en büyük velîlerden olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde sonsuz bir deniz, biz ise bir damlayız.” derdi.

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sene­lerce Sinâniyye Mescidinde imâmlık yapıp, talebe yetiştirmekle meşgûl olduktan sonra, Mescid-i İmrânî de vazîfe yaptı. Ömrünün sonlarında talebeleri ve âilesi için bir dergâh inşâ ettirdi. Muhammed Emin Erbilî hazretleri bu dergâhın inşâsında bizzat çalıştı. Bir an evvel bitirmek için gayret etti. Binânın yapımı bittikten sonra talebelerinden birini çağırdı ve; Gel sana yeni kardeşlerimizin yerini göstereyim. buyurdu. Talebesiyle birlikte oda oda gezdiler. Tavana çıktıkları zaman; İnsanlar kendim için bir köşk yaptığımı söylüyorlar. Vallahi kalbimde en ufak bir meşgûliyeti yoktur. Dünyâya karşı sevgim yoktur. Lâkin buranın süratle yapılması için beni bir kuvvet zorladı. Bunda da bir hikmet vardır. buyurdu. Çok geçmeden vefât etti.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Ezherî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini imtihan için bir gün bâzı kimseler, huzûruna geldiler. Fakat hazırladıkları suâlleri sormaya cesâret edemediler. Birbirlerine Sen sor, sen sor diye işâret ediyorlardı. Muhammed Ezherî ise o sırada başını eğmiş, Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl idi. Bir ara başını kaldı­rıp onlara; Niçin susup duruyorsunuz. Câmi, Allahü teâlâya ibâdet ve O nu anmak içindir. Câmiye, ya Allahü teâlâyı zikr için veyâ ilim öğren­mek için gelinir. Bunun hâricinde yapılanlar boş işlerdir dedi. İçlerinden bir tânesi edeb ve hürmetle; Efendim! Biz huzûrunuza sohbetinizden faydalanmak için geldik dedi. Bunun üzerine Muhammed Ezherî ko­nuşmaya başladı. Konuşurken gelenlerin akıllarından geçen bütün suâl­leri cevaplandırdı. Kimin aklından geçen suâli cevaplandırırsa, ona te­bessüm ederek dönerdi. Allah dostlarının yanında, kalbden geçen şeyle­rin gizli kalmadığını onlara gösterdi. O zaman orada bulunanlar, onun büyüklüğünü anladılar.

Büyük velîlerden Muhammed Karsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) za­mânında Kars ta Şeyh Kemâl isminde hal ehli geçinir biri vardı. Çok kim- se onun etrâfında toplanmıştı. Kendisi de bu hâlini beğenir, kibirle­nirdi. Ayrıca Muhammed Karsî hazretleri hakkında iyi konuşmaz sû-i zan e- derdi ve; Hiç bâtınî, kalbî ilimle zâhirî ilim bir araya gelir mi diyerek ev- liyâlık hallerine inanmazdı. Bir gün Kars ta birisinin çamaşır yıkadıktan sonra kuruması için bahçesine astığı havlusu kayboldu. Ne kadar aradı­larsa bulamadılar. Netîcede bâzıları kötü zan ve şüphe altında kaldı. Tam o günlerde Muhammed Karsî hazretleri Şeyh Kemâl in evine gitti ve onun sığırını satın almak istedi. Şeyh Kemâl de sığırını sattı. Muham- med Karsî hazretleri sığırı satın aldıktan sonra hemen orada kesti ve acele ile karnını yardı. İçinden daha önce kaybolan havluyu çı­kardı. Şeyh Kemâl bu hâli görünce, Muhammed Karsî hazretlerinin bâtın ilmine sâhip kerâmet sâhibi büyük bir zât olduğunu anlayıp ellerine sa­rıldı ve özür diledi. Talebeliğe kabûl etmesini istedi. Onun önde gelen talebeleri arasına girdi.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed Pârisâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) kerâmetlerini çok gizlerdi. Fakat bir defâsında, büyük hadîs âlim­lerinden Şemseddîn Muhammed bin Muhammed-i Cezerî, Mirzâ Uluğ Bey zamânında Semerkand a gelmişti. Mâverâünnehr in hadîs âlimleri, hadîslerin senedlerini inceleyerek, tahkik ve tashih ile uğraşıyordu. Ha- sedçilerden biri, bu zâta; Muhammed Pârisâ nın söylediği hadîs-i şe­rîf- lerin senetlerinin sıhhati tam ve mâlûm olmadığı hâlde, Buhârâ da çok hadîs nakleder. Onun senedlerini inceleseniz iyi olur dedi. Durum Mirzâ Uluğ Bey e bildirilince, o da, Buhârâ ya bir haberci gönderip, Muhammed Pârisâ dan Semerkand a gelmesini ricâ etti. Muhammed Pârisâ hazret­leri Semerkand a geldi. Semerkand şeyhulislâmı Hâce Üsâmeddîn ve o asrın büyük âlimleri büyük bir meclis kurup, Muhammed Pârisâ yı da ça­ğırdılar. Hadîs mütâlaasına başlayınca, Hâce Üsâmeddîn, Muhammed Pârisâ dan kendi isnadlarıyla bir hadîs rivâyet etmesini ricâ etti. O da senedleriyle bir hadîs-i şerîf okudu. Şeyhulislâm; Bu hadîsin sahîh ol­duğunda hiç şüphe yoktur, ama şu anda benim yanımda sâbit değildir. dedi. Orada bulunan bâzı hasedçiler bu sözden hoşnûd olup, birbirlerine gözle işâret ettiler. Muhammed Pârisâ, aynı hadîs-i şerîfi bir başka se- nedle okudu. Şeyhulislâm, yine önceki sözlerini tekrâr etti. Muhammed Pârisâ hazretleri hangi isnâdı söylese, bunu duymadım ce­vâbını alaca- ğını görerek bir an susup murâkabe ettikten sonra, o şahsa dönerek; Hadîs ehlinin kitaplarından falanın mesnedini sağlam tutup, onun se- nedlerini mûteber sayar mısınız buyurdu. O da; Evet, onun isnâdları (senedleri) tamâmen mûteber, güvenilir ve hadîs muhakkıklarındandır. Onda hiçbir ferdin şüphesi yoktur. Eğer sizin isnâdlarınız ona müsned ol- saydı, isnâdınızın sıhhatinde, hiç sözümüz kalmazdı dedi. Bu söz üzeri- ne Muhammed Parisâ hazretleri, Hâce Üsâmeddîn e dönüp, Sizin kütüphânenizin filân yerinde, falan kitabın altında, şu boyda, şu cildde bir kitap konulmuştur. Bahsettiğim hadîs-i şerîf, o kitabın falan sahifesinde yazılıdır. diyerek, sahifesini de belirtip; Talebelerinizden birisini gönde- rin, hemen o kitabı getirsin. buyurdu. Hâce Üsâmeddîn, kendisinin böyle bir kitabının bulunduğunda tereddüd edince, o meclistekiler de bu söze şaşırdılar. Çünkü Muhammed Pârisâ hazretleri, onun kütüphânesini hiç görmemişti. Nihâyet bir talebesini gönderip, târif edilen kitabı bulup ge- tirtti. Bahsedilen hadîs-i şerifi, Muhammed Pârisâ hazretlerinin söylediği sahifede aynen buldular. Bu­nun üzerine, ilim meclisinde bulunan âlimler ve dinleyiciler şaşkınlıkla, Muhammed Pârisâ nın büyüklüğüne hayran kaldılar. Hâce Üsâmeddîn in, bu hâdise karşısındaki hayranlığı hepsin- den ziyâde oldu. Çünkü kütüphanesinde böyle bir hadîs kitabının bulun- duğunu kendisi bile iyice bilmiyordu. Bu hâdiseyi Mirzâ Uluğ Bey işitince, Muhammed Pârisâ yı Buhârâ dan Semerkand a getirttiğine çok üzülmüş- tür. O mec­liste bu kerâmetin zâhir olması üzerine, âlimler ve zamânın i- leri gelenleri tarafından çok sevildi. Hürmet göstererek kendisine bağlan- dılar ve onun sohbetlerinde bulunarak feyz aldılar.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini fakir bir kimse ziyâretine geldiğinde, Muhammed Hanefî hazretlerini kıymetli ve süslü elbiseler içinde görünce; “Benim bil­diğim velîler böyle elbiseler giymez. Bizim bu kadar ihtiyâcımız varken niçin kıymetli elbiseler giyer ” diye düşündü. Orada iken, bir grup ya­bancı kimse ziyârete geldi. Hepsi de kıymetli ve süslü elbiseler giymiş­lerdi. Fakat Muhammed Hanefî hazretlerininki, onlarınkinden daha güzel ve kıymetliydi. Bu kimseler gittikten sonra, o fakir kimseyi çağırıp bu­yurdu ki: “Gördün, böyle kimseler ziyâretimize gelmektedir. Benim ise onların karşısında ilim ehlini zelil göstermem uygun olur mu Onun için böyle giyindim. Yoksa bizim böyle şeylerde gönlümüz yoktur.” O kimse, işin sebebini öğrenip, tövbe ve istigfâr etti. Bir daha büyüklerin işine ka­rışmamaya söz verdi.

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Mustafa Bekrî şöyle dedi: Bana da Bedîrî anlattı: Murâd-ı Münzâvî ye buğzedip onu kötüleyen birisi ile görüşmüştüm. Bana ona buğzetmeyi îcâbettiren bir şey anlatmıştı. Ben de ona muvâfakat etmiştim. O şahsa da Murâd-ı Münzâvî nin yanına çok gittiğimi, bundan sonra onun yanına gitmiyeceğimi söyledim. Ertesi gün beni seven âile dostlarımdan birisi geldi ve; Haydi Murâd-ı Münzâvî nin ziyâretine gidelim. dedi. Onu kır­mayıp teklifini kabûl ettim. Fakat içimden de bu teklifi çabucak kabûl et­meme hayret ettim. Yine kendi kendime; Hani sen onun ziyâretine git­meyeceğine söz vermiştin ya! dedim. Bu sırada nefsimin çok mahcûb olduğunu gördüm. Buna rağmen Murâd-ı Münzâvî yi ziyârete gittim. An­cak her zamanki gidişlerimde hemen huzûruna girerdim. Fakat bu sefer bana: Biraz bekle, Münzâvî nin bir mâzereti var. kâbilinden sözler söy­lediler. Bunun üzerine oturup kendi kendimi kınamaya; Böyle eşiklerde oturup beklemeye niçin râzı oluyorsun. Hem sen bir daha ziyârete gel- miyeceğine karar vermemiş miydin demeye başladım. Bir saat sonra bana ve arkadaşıma izin verildi. Onunla berâber Murâd-ı Münzâvî nin huzûruna girdik.

Beni yakınına çağırdı ve selâm verdi. Sonra arkadaşıma döndü ve şöyle dedi: Dün şöyle bir şey oldu. İnsanlardan birisinin yanına başka birisi geldi. İkisi berâber birisine dil uzattılar. Birisi; O şöyledir. dedi. Di­ğeri onu tasdik etti. diyerek bir gün önce olan şeyleri bir bir saydı. Dün- kü zemmedip kötülediğimiz hâli aynen anlattı. Sonra bana döndü; Bu anlattıklarım oldu mu buyurdu. Ben de; Evet efendim. diyerek özür diledim. Hayır olmadı. diye inkâr etmedim. Sonra; Şimdi zemden, kötülemekten vazgeçtim. Dünkü zem hâlimiz geçici bir şeydi. Şimdi o hâl geçti. Şeytan aramıza girdi. Allahü teâlâ onu sizin vesîlenizle def eyledi dedim. Sonra da tasavvuf yoluna dâir bilgiler öğrendim. Bana lüzumlu bilgileri yazdı. Murâd-ı Münzâvî nin pek yüksek hâlleri vardı.

Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden İmâm Mûsâ Kâzım (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile ilgili olarak İshâk bin Ammâr şöyle anlatıyor: “Mûsâ Kâzım Hârun Reşîd tarafından hapsedildiği za­man, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî ziyâretine gitmişlerdi. Maksadlarından biri de ilmi hakkında bilgi sâhibi olmaktı. İlminden sorup denemek istiyorlardı. Tam o sırada hapishânenin nöbetçisi yanına geldi ve; “Ey mübârek efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyâcınız varsa, getireyim” dedi. İmâm-ı Mûsâ Kâzım; “Bir ihtiyâcım yoktur.” dediler. Son- ra, Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî´ye dönerek; “Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zan ediyor ve ihtiyaçlarımı soruyor. Halbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir” buyurdular. İmâm-ı A´zam hazretlerinin iki talebesi de Mûsâ Kâzım´ın böyle söylemesine hayret et­tiler ve; “Biz, bu zâtı, zâhirî ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise, bâtınî ilimden bize haber veriyor. Bu sözünü deneyelim” diyerek kalkıp gittiler. Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona; “Bu evde bir şey gördüğün zaman, gelip bize haber ver!” dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeğe başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmâm-ı Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî geldiği zaman ev sâhi­binin öldüğünü gördüler. Mûsâ Kâzım hazretleri için olan hayretleri ve onun büyüklüğü hakkında zanları bir kat daha arttı.

Hindistan ın büyük velîlerinden Şeyh Rükneddîn Ebü l-Feth (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Mecma ul-Ahbâr da bildi­rildi- ğine göre; birgün şehid sultan Gıyâseddîn Tuğluk Şah, Mevlânâ To­pal Zahîreddîn e; Şeyh Rükneddîn den hiç kerâmet gördün mü diye sor- du. Mevlânâ da şöyle anlattı: Bir Cumâ günü bir grup kimsenin, Şeyh Rükneddîn in elini öpmek için toplandıklarını gördüm. İçimden; Acabâ Şeyh hazretleri sihirbaz mıdır Ben de âlimim, bana hiç kimse gelmez dedim. Sabahleyin Şeyh in huzûruna gidip; Ağzı ve burnu yıkamanın hikmeti nedir diye sorup, onu imtihan edecektim. Gece yatınca, rü­yâmda hazret-i Şeyh, bana bir miktar tatlı verdi ve sabaha kadar onun tadını damağımda hissettim. Kerâmet böyle mi olur diye düşündüm. Şeytan, bilmeyenleri bu gibi şeylerle yoldan çıkarabilir diye düşünüp, imtihân etmek niyetimden vazgeçmedim. Sabah erkenden Şeyh in huzû­runa vardım. Şeyh; Sizi bekliyordum deyip konuşmaya başladı; Cü- nüblük iki çeşittir. Biri kalbin, diğeri bedenin cünüblüğü. Bedenin bu hu- sustaki cünüblüğü bellidir. Kalbin cünüblüğü ise uygun olmayan kimse ile sohbet etmekten hâsıl olur. Bedenin cünüblüğü su ile giderilip, temiz­lenir. Ama kalbin cenâbeti, göz yaşı ile giderilir buyurduktan sonra şöyle devâm etti: Suyun temizlemesi ve cünüblüğü gidermesi için üç sıfat lâ­zımdır. Bunlar; renk, tad ve kokudur. Bunun için dînimiz, mazmaza ve istinşâkı, yâni ağza ve burna su vermeyi abdestte öne aldı. Böylece; tat mazmaza, koku istinşâk ile gerçekleşir buyurdu. Rükneddîn in söze başlaması ile, ter dökmeğe başlamam bir oldu. Sonra Şeyh; Şeytan, Peygamberimizin şekline giremediği gibi, hakîkî mürşid-i kâmilin sıfat ve şekline de giremez. Çünkü onun Peygamber efendimize tam mütâbeatı ve bağlılığı vardır. Mevlânâ Zahîreddîn in söz ilminden nasîbi var, ama hâl ilminden bir şeyi yoktur buyurdu.

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri, bir talebesinin yanında; “Basra´da velîlik derecesine ulaşmış bir fırıncı var.” diye söylemişti. Talebesi bunun üzerine Basra´ya gidip, fırıncıyı görmüştü. Fırıncı, fırınlarda âdet olan, saçını ve sakalını ateşten korumak ve terinin ekmek üzerine damlamaması için, yüzüne peçe bağlamıştı. Bunu gören talebe aklından; “Şâyet bu zât velîlik dere­cesine ulaşmış olsaydı, ateşten bu kadar sakınmazdı.” diye geçirdi. Sonra selâm verip bir suâl sorunca, fırıncı; “Önce beni küçümseyip hor­ladığından, artık sözümün sana faydası olmaz.” dedi.

Konya´nın büyük velîlerinden Selâhaddîn Zerkûb (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretleri zamânında Sultan Rükneddîn, Mevlânâ hazretle­rinin evliyâlıktaki üstünlüğünü anlıyamamıştı. Bir gün Şemseddîn-i İsfehâ- nî ye; Senin, Mevlânâ ya bu kadar bağlı olmanın sebebi nedir ki, on- dan başkasına bu kadar izzet, ikrâmda ve hürmette bulunmazsın diye sordu. O da sultana, Mevlânâ nın üstünlüğünü anlatmaya başladı ve so- nunda; Onun büyüklüğünü anlayabilmek için, talebesi Selâhaddîn e bakmak lâzımdır. Selâhaddîn in kemâlâtını, olgunluğunu, derece ve mer- tebelerini bilseydiniz böyle söylemezdiniz. Zîrâ Selâhaddîn e Allahü teâlâ öyle ihsânlarda bulunup nîmetler vermiştir ki, kalblerdeki bütün gizli sır- lara vâkıftır, bilmektedir. dedi. Sultan Rükneddîn bu sözlerin doğruluğu- nu tahkîk etmek için, gizlice bir hokka­nın içine küçük bir yılan yavrusu koydurdu. Bu işi yapana da, bu durumu kimseye söylememesini tenbih etti. Sonra Konya daki bütün âlim ve ve­lîleri saraya dâvet etti. Dâvetliler geldiğinde hokkayı çıkarıp; Bu hokka­nın ağzını açmadan içindekinin ne olduğu sorulmaktadır. dedi. Orada­kilerden hiçbirisi cevap vermedi, sus- tular. Sultan Rükneddîn tekrar; Bu hokkanın içindekinin mutlaka anla- şılması lâzım. diyerek, tekrar tekrar sordu. Oradakilerden hiçbirisi buna cevap vermediler. Ancak Mevlânâ Celâleddîn hazretlerinin işâret ederek izin vermesi ile, Selâhaddîn Zerkûb söze başladı ve; Ey Sultan! Allahü teâlânın sevdiği kulları olan velîler, kerâmet göstermekten hayâ ederler. Onun için hiçbirimiz bu hok­kanın içinde ne olduğunu söylemek iste- medik. Evliyâya cenâb-ı Hak öyle nîmetler ihsân etmiştir ki, onlara, değil bu gözle görünen hokkaların için­dekini, yedi kat göklerde ve yerlerde mahrem olan gizli sırlar bile bildirilir. Doğuda ve batıda olan her şey on- lara mâlûmdur. Bunu kısa olan akıllar elbette anlıyamaz. Bizi bu basit şey için imtihan etmeniz uygun mudur Ve bu hokkanın içine zavallı yı- lan yavrusunu hapsedip, havasız ve yiye­ceksiz bırakmanız doğru mu- dur dedi. Bu sözleri hayretle dinleyen Sultan Rükneddîn, yaptığı hatâ- nın büyüklüğünü anlayıp, Mevlânâ dan özür diledi. Orada hazır bulunan Şemseddîn İsfehânî, Sultan a; Gördü­ğünüz gibi, talebesi böyle olursa, hocası kimbilir nasıl olur dedi. Bunun üze­rine Sultan Rükneddîn, Mev- lânâ ya candan bağlananlar arasına ka­tıldı ve onun talebesi oldu.

Hindistan ın büyük velîlerinden Seyfeddîn-i Fârûkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatı­rından; Şeyh çok büyükleniyor. diye geçti. Bu durum, Muhammed Sey- feddîn e Allahü teâlânın yardımıyla zâhir olunca, ona; Benim bu hâ­lim, Allahü teâlânın kibriyâ sıfatının tecellîsidir. buyurdu.

Büyük velîlerden Seyyid Emîr Külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün sohbet ederken, kendisini bir hâl kapladı. Bu sırada hac yapanların hâllerin, nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek, an­latmaya başladı. Meclisinde bulunanlardan biri; Kâbe yi nasıl görüp de anlatıyor Kâbe buraya çok uzaktır. diye düşündü. Biraz sonra Emîr Külâl, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp, elinden tuttu ve; Gözle­rini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin. buyurdu. O da söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Emîr Külâl i de ta­vaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalıp, Emîr Külâl in ellerine kapandı, yanlış düşüncelerinden dolayı af diledi. Bundan sonra Seyyid Emîr Külâl; Ey câhil kişi, bir kimse, kendisinde bir şey olmazsa, başkasında da yok zanneder. Gönül aynası açılmadıkça da, hiçbir şeyi görmez, idrâk edemez. dedi. O kmise tövbe edip, sâlih ve makbûl kimselerden oldu.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yakın talebelerinden biri anlattı: “Abdürrahmân Tâhî (Tâgî), henüz hocamıza bağlanıp talebesi olmak şerefine kavuşmamıştı. Hocamızın, zamânın gavsı olup olmadığı hakkında tereddüdü vardı. Bir gün gavslık alâmetlerini kitaptan okuyarak huzûruna gitmeyi, bu alâmet­lerin üzerinde olup olmadığını görmeyi arzu etti. Kitapta; “Gavs olanın üzerine yağmur yağmaz.” ibâresi vardı. O, kitaplarla meşgûl iken evine bir talebe geldi ve; “Hocam Sıbgatullah hazretlerinin selâmı var; “Misâ­firlerimin kalabalık olması sebebiyle ziyâretine gelemiyorum. Lütfen ken­disi buraya kadar zahmet etsin.” buyurdu.” dedi. Abdürrahmân Tâhî de; “Ben de onu ziyâret etmeyi düşünüyordum. Bugün bizde misâfir ol da yarın berâber gideriz.” dedi. Sabahleyin yola çıktılar. Seyyid Sıbgatullah, onların gelmekte olduklarını haber alınca, talebeleriyle kasabanın dışına çıkıp, bir tepenin başında beklemeye başladılar. Mevsim ilkbahardı, gök­yüzünde hiç bulut yoktu. Nihâyet beklenen misâfirler geldiler. Tepenin başında güzel bir sohbet başladı. Bu sırada masmâvi olan gökyüzünde bulutlar birikmeye, şimşekler çakıp gök gürlemeğe başladı. Derken sağ- nak halinde şiddetli bir yağmur başladı. Abdürrahmân Tâhî, kitaptan okuduğu gavs olanın alâmetlerini hatırladı ve dikkatle Sıbgatullah haz­retlerini tâkib etmeye başladı. Semâdan inen yağmur tâneleri mübârek Seyyid´in üzerine inmeden etrâfına meylederek yere düşüyor, hiç üzerine yağmıyordu. Herkes sırılsıklam ıslandığı hâlde onun üzeri kupkuru idi. Abdürrahmân Tâhî, bu hâli görünce bir anda kendini kaybederek bayıldı. Oradakiler telâşa kapıldılar ve; “Herhâlde öldü.” diyorlardı. Seyyid Sıbga- tullah ise; “Korkmayın, telâşa kapılmayın, Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının himmeti bereketli, yardımı kuvvetlidir.” buyurdu. Biraz sonra Abdürrahmân Tâhî kendine geldi ve hocamın büyüklüğünü kabûl ederek, en önde gelen talebelerinden oldu.

Şam´da yetişen velîlerden İbrâhim Sumâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri hakkında Ahmed Meydânî dedi ki: Birgün Emevî Câ­miinde İbrâhim Sumâdî yi gördüm. Bir çocukla ilgilendi ve yanağını tuttu. Ben bu hâli iyi görmeyip; Âlim bir zât böyle yapar mı diye içimden ge­çirdim ve oradan ayrıldım. Gece bir rüyâ gördüm. Rüyâmda İbrâhim Sumâdî bir at üzerinde idi. Etrafını âlimler kuşatmıştı. Ben de elini öp­mek için yaklaştım. Bana dönüp; Îtirâzından vazgeç. Allahü teâlânın sevgili kulları hakkında sû-i zanda bulunma! buyurdu. Sabahleyin doğ­ruca huzûruna koştum. Beni gülerek karşıladı ve; Herhalde düşüncen­den vazgeçtin buyurdu. Îtiraf edip özür diledim.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Şâh-ı A´lâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir sohbet meclisinde bulunuyordu. Şehrin ve civârın ileri gelenleri de oradaydı. Mirzâ Muhammed Sâkin de onun ya­kınında oturmuş biriyle konuşuyordu. Bir ara; Bugün hakîkî bir evliyâ yoktur. dedi. Şeyh Abdüsselâm bunu duydu ve; Ne dedin buyurdu. Hiç. dedi. İnkâra lüzûm yok, söylediğini bir daha söyle. buyurdu. Mirzâ ister istemez tekrar söyledi. Şeyh buyurdu ki: Bu sözden tövbe et! Sakın bundan sonra da kalbinden böyle bir şey geçirme! Zîrâ âlemin ayakta durması evliyâ iledir. Onlar olmazsa, bütün dünyâ altüst olur. Mirzâ; Şeyh Abdüsselâm doğru söylüyor. Bu fakîr bunu inkâr etmiyo­rum. Lâkin görünüşe göre, böyle birisi yoktur. dedi. Şeyh Abdüsselâm sükût etti. Mirzâ o anda yere düştü ve yuvarlanmaya başladı. Oradakiler Mirzâ yı kaldırıp götürdüler. Sabah erken Mirzâ tövbe ve tam bir muhab­bet ile Şeyh in huzûruna geldi ve özür diledi. Şeyh Abdüsselâm, ona şef­katle muâmele etti ve buyurdu ki: Rahat ol, bundan sonra evliyâ için uy­gunsuz söz, sakın söyleme! Eğer dalgınlıkla ağzından çıkarsa, istiğfâr et ve evliyâdan yardım iste!

Şâh-ı A lâ hazretlerini bir grup kimse ziyârete geliyorlardı. Bunlardan her biri, akıllarından birşey tutup; Bana şunu ikrâm etsin. Bana da şunu versin diye kalblerinden geçirdiler. Birbirlerine de söylediler. Fakat bun­ların tuttukları şeylerin hepsi mevcût olan, bulunan şeylerdi. Gelenler a- rasında îtikâdı bozuk bir kimse vardı ki, o; Arkadaşlar, hep olacak şey- ler tuttunuz. Ben ise isterim ki, eğer o hakîkaten evliyâ bir zât ise, bana Hindistan da bulunmayan bir kavun versin. Şimdi mevsimi değildir, yakın muhitte de bulunmaz. Ama bakalım verebilecek mi dedi. Arka­daşları, böyle yapmaması için onu ikâz ettiler ise de o hiç aldırmadı.

Nihâyet Şeyhin huzûruna vardılar. Buyurun, oturun denip yer göste­rildi. Oturdular. Şâh-ı A lâ, gelenlerin hepsine niyet ettikleri şeyleri ikrâm etti. Sıra bozuk îtikâdlı kimseye geldiğinde, ona da; Oğul, sen burada bulunmayan birşey istedin. Ama üzülme az sonra inşâallah o da gelir buyurdu.

Bu sırada Şâh-ı A lâ nın talebelerinden biri, bir iş için uzak bir yere gitmişti ve oradan dönüyordu. Dönerken, vakti geçtiği hâlde hocasına câzip bir hediye olsun diye kavun satın alıp getirmişti. O talebe, hocası­nın huzûruna girdi ve getirdiği kavunu hocasına arzetti. O da kavunu, bozuk îtikâdlı kimseye verdi. Bir müddet sohbetten sonra gitmek için izin istediler. O da izin verince ayrıldılar. Dışarı çıktıktan sonra herkes o bü­yük zâttan hürmet ve medh ile bahsederken, o edebi kıt kimse yine alaylı alaylı konuşmaya başladı. Arkadaşları onu ayıpladılar ve; Ey kafasız herif! İstigfâr et. Hâline tövbe et. Yoksa rezil ve helâk olursun. Böyle bir kâmil zât için uygun olmayan sözler söyleme… dediler. O bedbaht, kim­seyi dinlemedi ve bozuk sözler sarfetmekte ısrâr etti. Nihâyet bu hâdise­den beş-on gün sonra hastalandı. Gün be gün hastalığı arttı. Hiçbir ilâç fayda vermedi. Sonunda herkese ibret olacak bir şekilde öldü.

Anadolu velîlerinden Şeyh Mehmed Emin (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri´nin talebelerinden Şeyh Sabri Efendi şöyle anlatmıştır: “Şeyh Ramazan Efendi, köyümüz Navyan´a gelecekti. Gelmeden önce aramızda konuşup bu köye ilk defâ geliyor; “Eğer velî biri ise köyümüzün girişindeki mezarlıkta üç velî zâtın kabirleri var. Bilmediği bu kabirleri zi­yâret edip Fâtiha-yı şerîfe okur.” dedik. Köyümüze gelince, önce kabris­tana gitti. O üç velîyi bulup ziyâret ederek Fâtiha okudu. Sonra köy hal­kının arasına geldi ve; “Rûhları için Fâtiha okuyacağımız üç büyük evli­yâmız, meşâyıhımız var!” dedi. Daha sonra câmiye gidip halka vâz ve nasîhat etti. Bu vâzı sırasında da üstün halleri görüldü.”

Talebelerinden Hacı Muzaffer adında biri de şöyle anlatmıştır: “Da- ha ona talebe olmadan önce bir defâsında talebeleri ile köyümüze gelmişti. Birisini helalden birisini de haramdan iki koyun kestim. “Eğer gerçekten evliyâ ise bu durumu anlar.” diyerek önce haramdan olan ko­yunun etini ikrâm ettim. Bu koyunun etini sofraya koyunca; “Kimse bu etten yemesin. Bu et haramdır! Evde başka helal et var. Evin sâhibi o eti getirsin.” dedi. Gidip helal eti getirdim. Gerçekten şeyh olduğunu anla­dım ve derhal talebesi oldum. Beni talebeliğe kabûl edip; “Bir daha böyle bir iş yapma!” buyurdu.”

Son asır Anadolu velîlerinden Şeyh Seydâ (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin üstünlüğünü, devlet adamları dahi kabûl ederlerdi. Birgün Cizre kaymakamı, belediye başkanı, hâkim ve diğer vazîfelilerden bâzıları anlaşarak Şeyh Seydâ´yı ziyârete karar verdiler. Serhadlı köyüne ziyârete gittiler. Yolda giderken; “Eğer bu kimse hakîkaten velî ise bize şunu şunu yedirsin.” diye her birisi ayrı ayrı şeyler istediler. Öğleden sonra köye ulaştılar. Şeyh Seydâ´nın evine gittiler. Oturup sohbet et­meye başladılar. Bu sırada yemekler geldi. İstedikleri yemekler geldikçe orada bulunanlar biribirlerinin gözüne bakmaya başladılar. Yemekler yendikten sonra ikindi vakti girdi. Şeyh Seydâ ziyârete gelenlerden biri hâriç diğerlerine; “Haydi abdest alın namaz kılalım.” dedi. Ayağında çizme olan misâfire ise; “Sen dur, senin çizmelerini çıkarman zor olur.” dedi. Namaz kılındıktan sonra misâfirler müsâde istediler ve oradan ay­rıldılar. Yolda giderken namaz kılmayan misâfir dedi ki: “Ben pis idim. Şeyh Efendi, benim durumumu anladı. Bana onun için “Sen dur.” dedi. Yoksa çizmelerimi çıkarıp giymek zor değildir.” Ekseriya bu şekilde gez­meyi âdet edinen o şahıs, bu hâdiseden sonra kötü hareketini terk etti.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Şeyh Tâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatır: “Bir defâsında hocamızla bir yerde oturuyorduk. O, feyz saçılan ağızlarından sanki inci ve mercan dökülüyor, tasavvufa âit ince mârifetlerden, yüksek hakîkatlerden anlatı­yordu. Bâzan da, talebelerin dikkatlerinin dağılmaması ve usanmamaları için, arada bir latîfe ve şaka yapıyordu. Talebelerden birinin gönlünden; “Böyle yüksek bir zâtın, böyle latîfe ve şaka ile de meşgûl olması münâ- sib değildir.” diye geçti. Allahü teâlânın izni ile, kerâmet olarak o talebe- nin kalbinden geçenleri anlayan Tâcüddîn hazretleri buyurdu ki: “Mîzâh (latîfe, şaka yapmak), Resûlullah efendimizin sünnetlerindendir. Çünkü O, aşırı olmamak ve yalan olmamak şartı ile Eshâb-ı kirâm ile şa­kala- şırdı.” Bunun üzerine, kalbine öyle düşünceler gelen talebe, düşün­cele- rinde hatâlı olduğunu, hocasının yaptığının uygunsuz olmadığını anlı- yarak, o hâline tövbe etti.

Tanınmış velîlerden Üveys Medenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ka­raman da fetvâ işlerine bakar, bir taraftan da halkın irşâdı ile meşgûl olurdu. Bu hizmeti yaptığı sırada Karaman da bulunan müderrislerden Mevlânâ Dâvûd, Üveys Efendinin kerâmet sâhibi bir zât olduğunu işi­tince onu halkın gözünden düşürmek için imtihan etmek maksadı ile ya­nına gitti. Konuşmaya başladılar. Üveys Efendi sohbetiyle müderrisi hay­ran bıraktı. Onun hatırında olan nice müşkül meseleleri daha o sorma­dan cevaplandırdı. Cevapları ve îzâhları son derece iknâ edici ve rahat­latıcıydı. Müderris Mevlânâ Dâvûd un merak ettiği meselelerden biri de şu idi. Namazdan sonra tesbih çekerken neden önce, Sübhânallah sonra Elhamdülillah sonra da Allahü ekber deniliyor, bunun hikmeti nedir Niçin önce Allahü ekber denmiyor diye düşünüyordu. Bu hu­sus- ta tatmin edici bir îzâh da bulamamıştı. Üveys Medenî hazretleri onun bu müşkülüne şöyle cevap verdi: Kulların kalpleri mâsivâdan yâni Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisinden temizlenmedikçe (ki bu da Süb- hânallah demekle olur) nîmetlerine şükredemez. Şükretmeyen de yâni Elhamdülillah demeyen de O nun azâmetini, büyüklüğünü anla­yamaz. Bundan sonra da; Allahü ekber der. Bu sebeple tesbih bu tertib üzeredir. buyurdu.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Yahyâ Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) zamânında, Kocaeli nde Hacı Ali Efendi isminde takvâ sâ­hibi, dergâhı olan bir zât vardı. Hacı Ali Efendi, Yahyâ Efendi hazretleri­nin büyüklüğünü ve güzel hallerini işitmişti. Bir gün onu görmek için yola çıktı. Beşiktaş a, oradan da Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Hizmetçi­lere hitâben; Yahyâ Efendiyi ziyârete geldik. dedi. Onlar da; Şu anda bu- rada değildir. diye cevap verdiler. Hacı Ali Efendi tekrar; O halde ne­rede bulabiliriz, söyleyin. dedi. Hizmetçiler de; Efendim, Yahyâ Efendi hazretlerinin Yeniköy yakınında bir bağı var, oraya gitti. dediler. Hacı Ali Efendi bunun üzerine yanındakilere; Gidip onu bulalım. dedi. Sonra Yeniköy e geçtiler ve Yahyâ Efendinin bağını buldular. Hacı Ali Efendi bahçıvana; Yahyâ Efendiye haber verin. Onu ziyâret için geldik. dedi. Bahçıvan; Efendim, Yahyâ Efendi hazretleri seher vakti buraya gelip, bir müddet kalıp kayıkla Kavak tarafına gittiler. dedi. Hacı Ali Efendi bunları duyunca; Tövbeler olsun! Bu kişi deli olsa gerek. Kendisinde evliyâlıktan bir eser göremiyoruz. Bağdan bağa dolaşan kişi velî olur mu Arzusu peşinde koşuyor. Bu işler hiç evliyânın işi mi Hani zikirler, hani der­gâhta sohbet, hani ibâdet, hani virdler, zikirler, hani elbise ve külâh O ise tenhalarda yollara düşüp bağdan bağa koşuyor. Bu dünyâya bu de­rece heves bir velîde olur mu Biz onu daha görmeden niyetlerini bir gü­zel anladık. Âşikâre apaçık ne olduğu meydana çıktı. Dünyâya düşkün olan, âhiret adamı olamaz. Âhiret adamı olan çok kere fakir olur. Nerede Yahyâ Efendide bunlar diye söylendi. Geriye dönmeyi düşündü. Fakat vazgeçti. Bu kadar zahmet çekip tâ Kocaeli nden buralara kadar geldim. Görmeden gitmek, bu kadar zahmeti boşa çekmek olur. Emeğim boşa gitmesin. Onu görmeden dönmek akıllıca bir iş olmaz. Onu bir bulup im­tihan edeyim. dedi ve kayık ile Kavak yönüne doğru yola çıktı. Kayıkla giderken yolda Yahyâ Efendi ile karşılaştı. Yahyâ Efendi onu görünce, tebessümle; Kardeşim hoş geldiniz. Bir kimsenin gönlünde dünyâ sev­gisi olmazsa, onun elinde bulunan dünyâlıklar âhirette şeref ve îtibâr bulmasına mâni olmaz. Biz dünyâ ehlinden uzak olmak için bu dağ ve bahçeleri mesken edindik. Lâkin biz nereye gitsek bizi buluyorlar. Aman ve fırsat vermiyorlar. buyurdu. Sonra şu beyti okudu:

Yâ İlâhî! Kulunum. Emrine itâat ederim, anarım seni

Beni ne yaparsan yap, yeter ki yapma dünyâ delisi.

Hacı Ali Efendi bu sözleri duyunca, onun gerçek hâlini anladı ve söylediklerine bin pişman oldu. Geri kalan ömrünü Allahü teâlânın bu sevgili kuluna muhabbet ederek geçirdi.

Kânûnî Sultan Süleymân Hanın vefâtından sonra yerine oğlu İkinci Selîm Han pâdişâh olup tahta geçmişti. Bir gün saltanat kayığı ile Boğazı gezmek için çıktı. Giderken Boğaz daki bâzı yerleri yanındakilere soru­yordu. Beşiktaş a geldiklerinde, kendisine; Efendim burası Beşiktaş tır ve Yahyâ Efendi hazretleri oturur. Buralarını o ihyâ etmiştir. dediler. O zaman Sultan Selîm Han; Yahyâ Efendi nasıl biridir diye sordu. Ona; Sultanım! Yahyâ Efendi, babanız Cennetmekân hazretlerinin süt kar­deşi idi. Babanızla çok iyi görüşürlerdi. dediler. O zaman Sultan Selîm Han; Evet, babamla olan yakınlığını ve dostluğunu bilirim. O babama her ne derse babam şüphesiz yerine getirirdi. Yahyâ Efendi saraya bir defâ olsun gelmemişti. Lâkin babam hep onun ayağına giderdi. Babam ona çok iltifat ettiğine göre görelim nasıl zâttır. Evliyâlığı nicedir. İmtihan için onu bir yere dâvet edelim. dedi. Kale bahçesi denilen güzel bir yere geldi. Sultan bir adamıyla Yahyâ Efendiyi buraya dâvet etti. Yahyâ Efen- di geldiğinde ona iltifat etmemeyi gönlünden geçirdi. Çok geçmeden Yahyâ Efendi kayığıyla çıkageldi. Sultan Selîm Han, Yahyâ Efendiyi gö­rünce tahtından inip hürmetle onu karşıladı ve iltifat etti. Yahyâ Efendi ona; Sultanım! Niçin tahtınızdan indiniz. Bu ne iltifat. buyurdu. Sultan, el öpmek isteyince, Yahyâ Efendi, Sultanın iki kulağını tutup büktü ve; Abdestin var mı Söyle yoksa bırakmam. dedi. Sultan; Abdest ala­yım. dedi. Yahyâ Efendi; Dediğim namaz abdesti değildir. Söylediğim tövbe abdestidir. buyurdu. Sultan Selîm Han mahçûb oldu ve Yahyâ Efendinin ellerinden öpüp, hürmet gösterdi. Onun büyük bir velî oldu­ğuna iyice inandı.

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin talebelerinden Aziz Bey anlatır: Bir gün hocam Ah- med Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyâret etmek için yola çık­tım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sâhibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de; Niyetim büyük velî mübârek hocamı ziyâret etmekti. dedim. Orada bulunanlardan biri; Kimdir o zât dedi. Ben de; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretle­ridir. dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâeddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp; Demek seni de aldatmış o! dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona; Sus ey in­kârcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma! dedim ve o kızgınlıkla yanların­dan ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında otur­dum. Hocam bana bakıp; Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat! bu­yurdu. Bunun üzerine ben edeple; Evden geliyorum efendim. dedim. O tekrar bana; Gelirken bir yere uğramadın mı Bir kimse görmedin mi buyurdu. Ben hayret edip; Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğ­radım. dedim. O; Keşke uğramasaydın ve oradaki inkârcı kimseleri hiç görmeseydin. buyurdu. Sonra da; Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakîkatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç in­cinme ve sabret. Zîrâ meyveli ağaç taşlanır. diyerek, bana nasîhatlerde bulundu.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misâfir ol­muştu. Bu sırada birisi bir sepet tâze üzüm getirdi ve ev sâhibine; Bun­lar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâeddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir. dedi. Ev sâhibi üzümleri alıp Ziyâeddîn hazretlerine ikrâm etti. Ziyâeddîn hazretleri üzümleri görünce; Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zîrâ bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir. buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sâhibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işâretledi. Yemekten sonra Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâ- eddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; Al- lahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zul­met, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hare­ket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına giz­liler âşikâr olur. buyurdular.

Share.

About Author

Leave A Reply