Tasavvuf

0

Mutasavvıf tâbiri, umûmî bir isimdir. Gafletten uzak yâni her an Hakk´ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk´ın zikri ile (an­makla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hesene sâhibine mutasavvıf denilir. Çoğulu mutasavvıfûn ve mutasavvifedir. Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin belirttiğine göre, İslâm âlimlerinin iki kısmından biri din imâmlarıdır. Bunlar, müfessi­rîn-i izâm (tefsîr âlimleri), muhaddisîn-i kirâm (hadîs âlimleri) ve mütekel­limîn (kelâm âlimleri), mutasavvıfûn ve fukahâ-i kirâmdır (fıkıh âlimleri). Bunların her sözü, her beyânı, Kur´ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin açıklamasıdır. Her sözleri doğru ve senettir. (E. Ans. c.1, s.14)

Abdülhak-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) demiştir ki: “Mutasav­vıfların hepsi Ehl-i sünnetti. Bid´at sâhiplerinden (Peygamberimiz ve dört halîfe devrinde olmayıp dinde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uy­durulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allahü teâlânın mârifetine (O´nu ta­nımaya) yaklaşamamıştır. Vilâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir. (E. Ans. c.1, s.14)

Büyük âlim ve velî Abdülkâdir-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allahü teâ- lâdan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gay- riye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hak- k´a ibâdet eder ve şeytana uymaz.” (E. Ans. c.1, s.14)

Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemeye seyr ve sülûk deni­lir. İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri “Seyr ve sülûk- dan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemek­tir.” demiş, bu çirkin sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun ar­zu- larına, isteklerine tutulmak geldiğini ifâde etmiştir. Seyrin çeşitli kısım­ları vardır. Seyr-i âfâkî, seyr-i enfüsî, seyr-i fillah, seyr-i fil-eşyâ, seyr-i ilallah, seyr-i anillahi billah, seyr-i murâdî gibi. Muhammed Bâkî-billah, seyr-i enfüsîden (insanın kendinde yaptığı yolculuktan) önce olan şeyle­rin yâni ilerlemelerin hepsinin seyr-i âfâkî olduğunu, seyr-i âfâkîde ele geçen şeylerin bir hiç mesâbesinde olduğunu belirtmiştir. (E. Ans. c.1, s.28)

Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri “Seyr-i âfâkî (kendinin dışında ilerleme), insanı, matlûbdan (aranılandan) uzaklaştırır, seyr-i enfüsî ise, insanı, matlûba kavuşturur.” demiştir. Seyr-i enfüsî, ta­savvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesidir. Abdülkâdir-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri “Seyr-i enfüsîde, insanı, Allahü teâlânın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için, evlâd ve mal sevgisi de bununla berâber yok olur. O halde, seyr-i enfüsî muhakkak lâzımdır.” buyurmuştur. (E. Ans. c.1, s.28)

Allahü teâlânın isimlerinde ve sıfatlarında ilerleme, Allahü teâlânın beğendiği ve râzı olduğu şeylerde fâni olma (yâni O´nun sevdiklerini sev- mek ve O´nun sevdikleri kendine sevgili olmak) seyr-i fillah diye isimlendirilir. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri, “Allahü teâlâya kavuşmakta, zulmet perdelerinin kalkması için mah­lûkların hepsini aşmak, yâni seyr-i âfâkîyi ve seyr-i enfüsîyi tamamlamak lâzımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de seyr-i fillah gerekir.” demiştir. (E. Ans. c.1, s.28)

Allahü teâlâya doğru olan yolda ilerlemek mânevî ilimde durmadan yükselmek, seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme)yi de içine alan tasavvuf yolculuğuna seyr-i ilallah de­nilmektedir. (E. Ans. c.1, s.28)

Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî; “Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah yâni Allahü teâlânın beğendiği şeylerde fânî olma hâsıl olmadıkça, tam ihlâs (her işini yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapma) elde edilemez. Muh­lis- lerin (ihlâs sâhiplerinin) olgunluğuna kavuşulamaz.” demiştir. Muham- med Behâeddîn-i Buhârî; “Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeye bağlıdır.” buyurmuştur. Seyr-i murâd (murâdların, seçil- mişlerin Allahü teâlânın lutf ve ihsânı ile çekilerek ka­vuştukları yol) ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (evliyâlığın) yüksek de­recelerine kavuşturu- lan bu rehberin bakışları, kalp hastalıklarına (kalbin Allahü teâlâdan baş- ka şeylere tutulmasına) şifâdır. Onun teveccühü yâni sevgisine kavuş- mak, mânevî hastalıkları giderir. (E. Ans. c.1, s.28)

Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra, daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması, Seyr-i fil-eşyâ diye isimlendirilir. Muhammed Bakî-billâh; “Seyr-i fil-eşyâ, davet makamını elde etmek içindir. Davet makâmı, peygamberlere mah­sûstur.” demiştir. (E. Ans. c.1, s.29)

Sözlükte toplum, topluluk, toparlanma, toplanma demek olan cemiy- yet, hep bir olanı müşahede (eserlerini görmek) ile meşgûl olup, kendin- den dahi habersiz olma hâli yâni kısaca rûhunu ve kalbini topla­yıp, Alla- hü teâlâdan başkası ile olmama hâlidir. İmâm-ı Rabbânî, cemâ­atle kılı- nan beş vakit namaz ve devâmlı Allahü teâlâyı zikretmenin cemiyyete sebeb olacağını beyân etmektedir. (E. Ans. c.1, s.30)

Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin kalpte bulunmaması, berâberlik, birlikte olma, hâzır bulunmaya huzur da denir. Muhammed Mâsûm Fârû- kî, huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir demiş, ayrıca huzurlu ve uyanık olan kalbin namazda, uykuda ve vilâyette aynı olduğunu, huzur ve uyanıklığın kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olduğunu, hiç bir zaman ayrılık kabûl etmediğini ifâde etmiştir. (E. Ans. c.1, s.30)

Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin Allahü teâlâyı anıp çok zik­retmesi veya bir başka sebep netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhun coşması, kalbinin elinde olmadan gayr-i ihtiyârî kendinden geçip taşma hâline vecd denir. İmâm-ı Rabbânî; “Hâller ve vecdlerin, be- ğenilip aranılan matlûbun başlangıcı olduğunu, maksad olmadığını be- lirtmiştir. Hatta tasavvuf yolunda bulunan sâlikin zâhirini, dînin emir ve yasaklarına uydurması, ibâdet ve tâatlerden tad almasına sebeb olduğu gibi, bütün işlerinde, Allahü teâlânın rızasından başka düşünceleri kal­binden çıkarmaya, kibir, hased (kıskançlık), kin gibi manevî hastalıklar­dan temizlemeye çalışması da, kalpte ve rûhda vecd hâlinin meydana gelmesine vesîle olur.” demiştir. (E. Ans. c.1, s.30)

Aşk, muhabbet hâlleri, kalbe gelen zevkler, vecdler (mânevî coş­kunluklar) mevâcid diye de isimlendirilir. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr; “Bü­tün ahvâl (kendinden geçme hâlleri) ve mevâcidi bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını içimize yerleştirmeseler, kendimi mahvol­muş bilirim. Eğer Ehl-i sünnet (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olanların) îtikâdını verseler, ahvâl ve mevâcid hiç vermeseler, hiç üzülmem.” demiştir. İmâm-ı Rabbânî de; “Tasavvuf yolcularının, bu yolculukta gördükleri ahvâl (hâller) mevâcid, ulûm (ilimler) ve mârifetler; imrenilecek, istenilecek şeyler değildir. Hepsi evhâm (vehimler) ve hayâ- lât (hayaller) gibi geçici şeylerdir. Bunlar o yolcuları ilerletmek için vâsı- tadan başka bir şey değiller.” demiştir. Hatta Muhammed Bâkî-billah, ihlâs (her şeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapma) makâmına ve (tasav­vufun en yüksek derecelerinden) rızâ mertebesine kavuşmak için ahvâl ve mevâcidden vazgeçmek, ilim ve mârifetler edinmek lazım geldiğini i- fâde etmiş, onların gâyeye götüren yol ve maksadın başlangıcı oldu­ğunu da belirtmiştir. Yine İmâm-ı Rabbânî; “Ahvâl (hâller) ve mevâcid, matlû- bun yâni ele geçirilmek istenilenin başlangıçları olup maksad (gâye) de- ğildir.” dedikten sonra şöyle bir açıklama yapmıştır: “İslâmiyetten kıl ucu kadar bile ayrılan bir kimsede ahvâl (hâller) ve mevâcid hâsıl olursa, bunlara istidrâc (fâsıklarda ortaya çıkan hârikulâde hâller) denir ki, onu dünyâda ve âhirette rezil olmaya sürükler.” (E. Ans. c.1, s.30)

Kalbe, gönüle gelen ve bir müddet kalan düşünceye hâtır denilir. Ab- dülgânî Nablüsî, bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: “Kalbe gelen düşüncelerden, birincisi kalpte durmaz def edilir. Buna hâcis denir. İkin­cisi kalpte bir zaman kalır. Buna hâtır denir. Üçüncüsü, yapmak ile yap­mamak arasında tereddüd olunur. Buna da hadîsün-nefs denir. Bunları melekler yazmaz. Seyid Abdülhakîm Efendi, İslâmiyete uymayan hâtırla­rın bâtıl olduğunu, şeytan tarafından gelen hâtırların hepsinin günâha dâvet olduğunu ifâde etmiştir. Ebû Süleymân-ı Dârânî; “Havâtır ve ni­yetleri önce, Kitap ve Sünnet ile karşılaştırıyorum. Bu iki âdil şâhide, uy­gun olanları söyleyip yapıyorum.” demiştir. Hâdimî de; “Havâtır nefse acı gelirse, hayr olduğu; tatlı gelir, hemen yapmak isterse, şer (kötü) olduğu anlaşılır. Bunu anlamak için İslamiyete uygun olup olmadığına bakılır. Anlaşılmazsa, sâlih, günâh işlemeyen bir âlime sorulur.” demiştir. (E. Ans. c.1, s.31)

Teveccüh, tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeplerinden en ö- nemli olanıdır. Bu, bir velînin, Allahü teâlânın izni ile nazar etmek (bak- mak) yâhut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin yâhut başka birinin kalbindeki, mâsivâ (Allahü teâlâdan başka her şey) ve dünyâ sev­gisini, günâh lekelerini temizleyip, yerine feyz, mârifet, ilim ve hikmetle yâni mânevî ilimler, iyilikler, bereketler ve faydalarla doldurması, yüksek dere- celere kavuşturması demektir. Muhammed Mâsûm; “Pîrin (tasavvuf bü- yüğünün) teveccühünü, zulmet ve keder dağlarını, her ne sûretle or­taya çıkarsa çıksınlar, sadık talebeden kaldırıp, uzaklaştırır.” demiştir. Ubey- dullah-ı Ahrâr´ın oğlu Hâce Muhammed Yahyâ; “Tasarruf sâhipleri üç kı- sımdır. Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri zamanda, dile- dikleri kimsenin kalbine tasarruf ederek, onu tasavvufta en yüksek dere- ce olan fenâ makamına eriştirir. Bazısı, Allahü teâlânın emri olma­dan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat (hâl) geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.” demiş­tir. (E. Ans. c.1, s.25)

İmâm-ı Rabbânî; “Tasavvuf yolunda çok yüksekleri aramalı, ele ge­çenlere bağlanıp kalmamalıdır. Verâların verâsını yâni ötelerin ötesini a- ramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak ancak vazîfe alınan büyü­ğün teveccühü ile elde edilebilir. Onun teveccühü de müridin (talebenin) ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur.” demiştir. (E. Ans. c.1, s.32)

Teveccüh, bir de, bir kimsenin, hayatta veya vefât etmiş, kabirde o- lan bir velîden feyz alabilmek, ondan mânevî olarak istifâde etmek, fay­dalanmak için, kalbini ona bağlaması, hâtırına hiçbir şey getirmeyip, yal­nız onu düşünmesi mânâsında kullanılır. Abdullah-ı Dehlevî, bu konuda şunları söylemektedir: “Bâtındaki yâni kalbindeki nisbetin (bağlılığın) art- masına çalış. Allah ism-i şerîfini, bâzan da kelîme-i tehlîli (Lâ ilâhe il- lallah´ı) çok zikrederek (söyleyerek), bâzan salevât okuyarak, Kur´ân-ı kerîm okuyarak, Allahü teâlâya yaklaşmaya çalış. Bu çalışmalarda gev­şeklik olursa, bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz. Yâhut, Mirzâ Maz- hâr-ı Cânân´ın kabrine gidiniz, ona teveccüh ediniz, çok terakkî edi­lir, ilerleme ve yükselme olur. Ondan hâsıl olan fayda, bir diğerinin fay­da- sından daha çoktur.” (E. Ans. c.1, s.32)

Abdülhak-ı Dehlevî Merec-ül-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ah- med Zerrûk´dan alarak diyor ki: “İmâm-ı Mâlik; “Fıkıh öğrenmeyip, ta­savvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (bid´at sâhibi) yâni sapık olur. Her ikisini edinen, hakî­kate varır.” buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemâle gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheblerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evlâ olanı, ihtiyâtlı olanı yapar demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî´nin mezhebinde idi. Abdül- kâdir-i Geylânî, Hanbelî idi. Ebû Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. Cerîrî, Ha­nefî idi. Haris-i Muhâsibî, Şâfiî idi (kaddesallahü teâlâ esrârehüm).” (E. Ans. c.1, s.35)

Tasavvuf büyüklerinin kalplerine gelen ilhamlar, keşifler, ahkâm-ı şer´iyye için sened ve vesîka olamaz. Keşiflerin, ilhâmların doğru olup olmadığı, şerîate (İslâmiyete) uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Tasav­vufun, vilâyetin yüksek tabakalarında bulunan evliyâ da, ilmi olmayan, aşağı derecelerdeki müslümanlar gibi, bir müctehide tâbi olmak mecbû­riyetindedir. Bayezîd-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdâdî, Celâleddîn-i Rûmî ve Muhyiddîn ibni Arabî gibi evliyâ, herkes gibi, bir mezhebe tâbi olarak yükselmişlerdir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Evliyâya hâsıl olan ilimler, mârifetler, keşifler, tecellîler, aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i zâtiyye, bu ağacın meyveleri gibidir. Evet, ağaç dikmekten maksad, meyve elde etmektir. Fakat, meyve kazanmak için ağaç dikmek şarttır. Yâni, îmân olmazsa ve ahkâm-ı şer´iyye yapılmazsa, tasavvuf ve evliyâlık hâsıl olamaz. (E. Ans. c.1, s.35)

Allahü teâlâ, meleklere, cinne çeşitli şekiller alabilme kuvveti verdiği gibi, çok sevdiği kullarının ruhlarına da, bu kuvveti vermektedir. Başka bedene ihtiyâç yoktur. Havada, her zaman su buhârı vardır ve görün­mez. Kaynar sudan, kazan borusundan çıkan beyaz sis, buhar değildir. Çok küçük su damlacıklarıdır. Renksiz gazlar görünmez. Havadaki renk­siz su buhârı, soğuk sabahlarda çiğ hâlinde dâneler şeklinde görüldüğü gibi, rûhlar da, görülecek şekiller alabilmektedir. İşittiklerimiz ve okuduk­larımıza göre, evliyâdan birçoğu, bir anda çeşitli yerlerde görülmüş, birbi­rine uymayan işler yapmışlardır. Burada latîfeleri, insan şekline girmekte, başka başka bedenler halini almaktadır. Bunun gibi, meselâ Hindistan´da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir velîyi, hacılar Kâbe´de görüp konuştuklarını, başkaları da, meselâ aynı günde İstanbul´da, bir kısım kimseler de, bu velî ile, yine o gün, Bağdad´da görüştüklerini söylemiş­lerdir. Bu da, o velînin latîfelerinin muhtelif şekiller almasıdır. Bâzan o velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zaman, evimdeydim, o memleketlere gitmemiştim, o şehirleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç halde bulunan kim­seler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan bâzı evli­yâdan yardım istemişlerdir. O büyüklerin, kendi şekillerinde olarak, he­men orada bulunduklarını ve imdâdlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu velinin yaptığı yardımlardan bâzan haberleri olmakta, bâzan da olma­maktadır. Bu hâl, bilhâssa muhârebelerde görülmüştür. Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin rûhları ve latîfeleridir. Latîfeleri bâzan, bu â- lem-i şehâdette, bâzan da âlem-i misalde şekil almaktadır. Nitekim Pey- gamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gecede, binlerce kimse rü- yâda görüp istifâde etmektedir. Bu gördükleri, hep O´nun latîfelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekilleridir. Yine bunlar gibi, sâlikler, mürşid- lerinin âlem-i misâldeki sûretlerinden istifâde ederler ve bu yolla müşkil- lerini çözerler. (E. Ans. c.1, s.35)

Muhammed Mâsûm Serhendî, Mektûbât´ında (2. cild, 140. mektub) diyor ki: “Hadîs-i kudsîde; “Bir velî kuluma düşmanlık eden, benimle harb et- miş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında, en sevdiğim, ona farz ettiğim şeydir. Nâfile ibâdet yaparak, bana yaklaşan kulumu çok se­verim. Çok sevdiğim kulumun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürü­yen ayağı olurum. İstediğini elbette veririm. Bana sığındığı zaman, el­bette korurum.” buyruldu. Farzlarla hâsıl olan kurb, yâni Allahü teâlâya yaklaşmak, nâfilelerle hasıl olandan, elbette daha çoktur. Fakat, takva sâhiplerinin ihlâs ile yaptığı farzlar kurb hâsıl eder. (Takvâ, haramlardan nefret etmek, haram işlemeyi hâtıra bile getirmemektir. Allahü teâlâya yaklaşmak, O´nun rızâsına, sevgisine kavuşmak demektir.) Takvâ ve ih- lâs elde etmek için de, tasavvuf ehlinin bildirdiği vazîfeleri yapmak lâ­zımdır. Farzların kurb hâsıl etmesi için, bu nâfile vazîfeleri yapmak şart­tır. Nâfile ibâdetleri yapmaya “Sülûk” denir. Sülûk vâsıtası ile, insanda “Fenâ” hâsıl olarak, Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbinden silinir. Sonra “Bekâ” hâsıl olarak, Allahü teâlânın sevgisi, kalbine yerleşir. Her şeyi Allah için sever. Her işi Allah için yapar. Böyle insana “Velî” de­nir. Ancak bunun yaptığı farzlar kurb hâsıl eder. Takvâ hâsıl etmek için iki yol vardır: Birincisi, Ehl-i sünnet îtikâdını ve ibâdetlerin şartlarını ve haramları öğrenip, haram işlememek için kendini zorlayarak, ibadetleri yapmaktır. Bunları öğrenmek ve yapmak senelerce sürer. İkinci yol, sülûk vazîfeleridir. Bu yol ile, takvâ az zamanda hâsıl olur. Eshâb-ı kirâ­mın hepsi, hep bu yoldan takvâya kavuştular. Bir “Mürşid”i, “Rehber”i ta­nıyıp, sohbetinde bulunan, yâni yanında edeb ile, severek oturan yâhut uzaktan râbıta yapan, yâni yüzünü hayâline getirerek edeb ile bakan kimsenin kalbine, mürşidin kalbinden feyz gelir. Yâni kalbinde fenâ ve bekâ hâsıl olur. Bir “Rehber” tanımayınca, birinci yolda çalışmak îcâb eder. Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretleri; “Bütün feyzlere, bütün nîmetlere, üstâdlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum. Kusurlu ibâdetlerimiz, bizi Allahü teâlâya yaklaştırmaya sebeb olabilir mi ” buyurdu. İbâdetin, in­sanı, Allahü teâlâya yaklaştırabilmesi için, ihlâs ile yapılması lâzımdır. İhlâs da, ancak âriflerden feyz almakla hâsıl olur. Künûzu´d-Dekâik´daki hadîs-i şerîfte; “Her şeyin menbâı vardır. İhlâsın, takvânın menbâı, kay­nağı, âriflerin kalpleridir.” buyruldu. Velî olmak için, yâni Allahü teâlâya yakın olmak, yâni O´nun sevgisine kavuşmak için, farzları yapmak lâ­zımdır. Farzların birincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmektir. Bundan sonra, haramlardan sakınmak ve farz olan ibâdetleri yapmak ve evliyâyı sevmektir. Sevdiği velîden feyz gelerek kalbi temiz­lenir. Muhakkak velî olur. (E. Ans. c.1, s.36)

Senâullah-ı Pânî-pütî´nin yazdığı on ciltlik kıymetli kitabı Tefsîr-i Maz- harî´de Cin sûresinin 26. âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Allahü teâlânın, gaybdan bildiği şeylerin bâzılarını Peygamberlerinden diledi­ğine bildir- diğini açıklarken; “Allahü teâlâ, evliyâsına vâsıtasız da bildirir. Hazret-i Ömer´e, Sâriye´yi gösterdi. Mûsâ aleyhisselâmın annesine, oğ­lunu deni- ze koymasını, yine geri göndereceğini ve peygamber yapaca­ğını bildir- diğini haber veriyor. Havârîlere vahiy gibi bildirdiğini ve hazret-i Merye- m´e; “Hurma kütüğünü salla, tâze hurma olacak. Onları ye.” dedi­ğini ha- ber veriyor. Bunlar peygamber değildi. Velî idiler.” buyruluyor. Akâid kitaplarında, evliyânın kerametlerinden bir kısmı yazılmıştır. (E. Ans. c.1, s.36)

Abdülganî Nablüsî´nin, El-Hadîkat-ün-Nediyye fî Şerh-it-Tarîkat-il-Muhammediyye (c.2, s.126) isimli kıymetli kitabında açıkladığına göre: “Resûlullah ile, Eshâb-ı kirâm ile ve Tâbiîn ile, bunlar öldükten sonra da, Allahü teâlâya tevessül etmek, yâni bunların hürmeti için, dilekte bulun­mak câiz ve meşrûdur. Tevessül etmek, şefâatini istemektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun câiz olduğunu bildirdiler. Mûtezile fırkası ise buna inan­madı. Tevessül edenin duâsının kabûl olması, tevessül olunanın kerâ­meti olur. Yâni, öldükten sonra kerâmet göstermesi olur. Bid´at sâhibi, sapık olanlar buna inanmadılar. İmâm Abdürraûf el-Münâvî El-Câmiu´s-Sagîr şerhi olan Feyz-ul-Kadîr´inde bu câhillere cevap vermektedir. İ- mâm-ı Sübkî de buyuruyor ki: “Resûlullah ile tevessül etmek, yâni isti- ğase etmek, O´ndan şefâat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslâm âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememişlerdir. Yal- nız İbn-i Teymiyye, bunu inkâr etmiştir. Böylece doğru yoldan ayrıl­mıştır. Kendisinden önce gelen âlimlerden hiçbirisinin söylemediği bir bid´at çı- karmış, bu bid´ati ile müslümanların diline düşmüştür. Resûlullah´ın ismi ile kasem ederek, yâni Resûlullah hakkı için diyerek, Allahü teâlâdan bir şey istemenin câiz olduğunu, İbn-i Abdüsselâm uzun bildirmektedir. Re- sûlullah´ın vârisi olan evliyâ ile de kasem câiz oldu­ğunu, Ma´rûf-i Kerhî bildirmekte ve bu husus Kuşeyrî Risâlesi´nde yazıl­maktadır.” (E. Ans. c.1, s.27)

Yine Hadîka´da (s.151) deniliyor ki: Herhangi bir müctehidin câiz olur dediği bir şeyi yapana mâni olmamalıdır. çünkü dört mezhebden birini taklid etmek câizdir. Bunun için, kabir ziyâret edenlere, evliyânın mezar­ları ile teberrük edenlere, hastası iyi olmak için veya gâib olan şeyin bu­lunması için bunlara nezir yapanlara mâni olmamalıdır. Adak yaparken, evliyâya adak demek mecâz olup, türbeye hizmet edenlere adak de­mektir. Fakire zekât verirken, ödünç verdiğini söylemek gibidir ve böyle söylemenin câiz olduğu bildirilmiştir. Burada söze değil, mânâya bakılır. Bunun gibi, fakire verilen hediye, sadaka olur. Zengine verilen sadaka da hediye olur. İbn-i Hacer-i Heytemî, evliyânın kabirlerine nezir yapılırken, onun çocuklarına veya talebesine, yâhut orada bulunan fakirlere sadaka olması gibi başka bir kurbet, yâni başka bir hayır niyet edilirse, bu nezrin sahîh olacağına fetvâ vermiştir. Böyle nezirlerin, niyet edilen kimselere verilmesi lâzım olur. Şimdi türbelere yapılan nezirlerin hepsinde böyle niyet edilmektedir. Velîye nezr sözünden bunu anlamak lâzımdır. Geç­miş evliyâya dil uzatmak, onlara câhil demek, sözlerinden dinimize uy­mayan mânâlar çıkarmak, öldükten sonra da kerâmet gösterdiklerine inanmamak ve ölünce velîlikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile be­reketlenenlere mâni olmak, müslümanlara sû-i zan, zulmetmek, mallarını gasb etmek gibi, hased, iftira ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi ha­ramdır. (E. Ans. c.1, s.38)

Pekçok insanın, Allahü teâlânın yoluna girmesine vesîle olan, İslâ­mi- yet´e pek büyük hizmetler yapmış olan büyük âlim ve velîlerin kıymet­le-rini bilip hiçbirine dil uzatmamalıdır. Çünkü inkâr eden mahrûm kalır. (E. Ans. c.1, s.38)

Evliyânın büyüklerinden Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlei, “Tasavvuf nedir ” sorusuna cevaben; “Tasavvuf sevgilinin ka­pısına çökmektir. İsterse kovsun. Tasavvuf, uzaklığın kederlerini, acı ta­dını tattıktan sonra yakınlığın tadına ermektir. Sâfiyetini saflığını, temizli­ğini bulmaktır. Biz bu tasavvuf konusunda, kılıcın keskin tarafı gibi bir hadde ulaştık. Azıcık meyl ve sapma göstersek ateşe düşeriz. Bizim bu mezhebimiz yâni tasavvuf yolu, baştan sona ciddiyettir. Ona şaka nâ­mına bir şey karıştırmayız.” Buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr-i Dükkî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine; “Tasavvuf yolunda bulunanın alâmeti nedir ” diye sordular. “Her durumda ve her işte, en faydalı şey ile meşgûl olmak ve kötülüklerden uzak durmaktır.” buyurdu.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir gün tasavvufu sordular. O; “Tasavvuf, baştan ba- şa edeptir. Zîrâ her vaktin bir edebi, her makâmın bir edebi ve her hâ­lin bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riâyet edenler (vaktini iyi şey­lerle geçirenler), velî kimselerin makâmına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Alla- hü teâlâya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O´ndan uzaktırlar. Bâzı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir merte- beye sâhiptir, daha sevgilidirler.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Muhammed Cerîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Tasavvuf nedir ” dediler. Cevaben; “Tasavvuf, sulhu olmayan bir cenktir. Yâni, tasavvuf talep ve sulh ile ele geçmez. Ancak nefisle muhârebe netîcesinde gerçekleşir.”

Başka bir keresinde de; “Tasavvuf, çirkin ve aşağı her türlü kötü huydan vazgeçmek ve güzel huylarla bezenmektir.”

Tasavvuf kalp huzûru, murâkabe ve gönül uyanıklığı ile Allahü teâlâ- yı zikretmek, sünnete uygun amel etmektir.” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Tasavvuf güzel ahlâktır. Bu da üç kısımdır: Birincisi, Hakk ile beraber olmak yâni Allahü teâlânın emirleine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

İkincisi halk ile beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edeb, küçüklere karşı şefkat, emsallere ise insaflı ve âdil davranmakla olur.

Üçüncüsü nefse sâhib olmak. Bu ise nefsin boş isteklerine, hevâ, hevese ve şeytana uymamakla olur. Kim bu üç husûsu nefsinde doğru bir şekilde tatbik ederse güzel huylulardan olur.”

“Tasavvuf tamâmen ciddiyettir. Şaka nevinden olan herhangi bir şe- yi ona karıştırmayınız.”

Irak´ta yetişen büyük velîlerden ve Şâfîî mezhebi fıkıh âlimi Abdül- kâhir Sühreverdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine tasavvuf hak- kında bir suâl sorulduğunda şöyle buyurdular: “Tasavvufun başı ilim, or- tası amel, sonu mevhibe yâni Allahü teâlânın lutf ve ihsânı olan mâ­nevî ilimdir. İlim, murâdı, maksadı açar. Amel, istemeye yardımcı olur. Mevhi- be, amelin meyvesine ulaştırır. Ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. Mürîd, talebe durumunda olan tâlibdir. Orta derecede olan, daha yoldadır. Sona var- mış olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş olandır. Talebe, murâ­dına ermek için çalışır. Orta derecede olan, makamların âdâbını gözet­mekle meşgûldür. Bir hâlden diğer bir hâle yükselir. O, devamlı ilerleme hâlin- dedir. Sona varan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrâra ka­vuş- muş hâldedir. Çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremez­ler. Talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarından u- zak kalma mertebesindedir. Orta mertebede olan, murâda kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile, içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet etme, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. So- na ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. Onun hâli, darlıkta ve ge- nişlikte eşittir. Yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. Onda, dün­yevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. Onun zâhiri, görünüşü halk, bâtını, gizli yönü de Hak iledir.”

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi Abdül- vehhâb-ı Şa rânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; “Tasav­vuf yolu- na nasıl girip ilerledin ve buna kimler sebeb oldu ” diye sordukla­rında şöyle anlattı: Tasavvuf yolunu, önce Hızır aleyhisselâmdan ve üs­tâdım Aliyy-ül-Havvâs´tan öğrendim. Önce onlara tam olarak inanıp tes­lim oldum. Ne emrettilerse hepsini yaptım. Nefsimle senelerce mücâhede ettim. Nefsimin istemediklerini yaparak, onu terbiye ettim. Öyle ki, yalnız kaldığım zaman, odamın tavanına bir ip bağlar, onu boy­numa takarak Rabbime ibâdet ederdim. Uykum geldiğinde yatmak ister­dim. Fakat boy- numdaki ip, uykuya mâni olurdu. Mecbûren ibâdete de­vâm ederdim. Böylece nefsimin istemediği şeyleri yaparak, onu terbiye etmeye, yola getirmeye çabalardım. Haramlardan şiddetle kaçındığım gibi, mübahla- rın fazlasını dahi terkederdim. Yiyecek bir şeyim olmadığı zaman ot yer, kimseden birşey istemezdim. Vâli konaklarının ve sultan adamlarının ev- lerinin gölgesinden dahi geçmez, yolumu değiştirirdim. İyice inceleme- den bir şey yediğim olmadı. Öyle bir hâle geldim ki, gelen yiyeceğe ba- karak, onun helâl olup olmadığını, Rabbimin bana ihsân et­mesiyle anla- maya başladım. Helâl yiyeceklerden temiz ve güzel, haram olanlardan ise, kötü ve pis bir koku, şüphelilerden de, haramlardakinden daha az bir koku hâsıl olmaya başladı. Bu alâmetlere göre hareket ettim. Elimden geldiği kadar dînin emir ve yasaklarına dikkat ettim. Cenâb-ı Hak da, ba- na ibâdetleri zevkle yapmayı ihsân etti. Kalp gözüm açıldı, yakîn hâsıl oldu ve hakîkatin menbaına, kaynağına eriştim. 1540 sene­sinde hacca gittiğimde, Kâbe´nin altın oluğunun altında, duâ ederek Allahü teâlâdan ilmimi arttırmasını istedim. O ânda hâtifden, gizliden gelen bir ses; “Sa- na, şimdiye kadar gelen müctehidlerin ve onlara tâbi olanların sözlerini tartıp anlayan bir mîzân verdim. Bu sana yetmez mi ” diyordu. Bu sese karşı; “Ya Rabbî! Yeter. Fakat, daha fazlasını isterim.” dedim.

Horasan´da yetişen velîlerin meşhurlarından, tefsîr, kırâat, hadîs, fı­kıh ve tasavvuf âlimi olan Alâüddevle Semnânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf bir ağaç ise, tövbe onun kökü, yalnızlık, bu ağacın kabuğu; tevhid, meyvesi; sabır, safâ, sıdk, doğruluk ve salâh yaprakları; vakar, sevgi, vefâ çiçekleridir. Allahü teâlânın izni ile, bu ağaç her zaman meyve verir.”

Evliyânın büyüklerinden Ali İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yururdu ki: “Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hep­sini, terketmektir.”

Meşhûr velîlerden Ali Müzeyyen (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: Tasavvuf, her şeyin sâhibi olan Allahü telânın emirlerine büyük bir teslimiyetle boyun eğmektir.”

Meşhûr velîlerden ve akâid imâmı Amr bin Osman Mekkî (rahme-tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf, kulun her vakitte, o vakit için en iyi olan şey ile meşgûl olmasıdır.”

Osmanlı âlimlerinin meşhûrlarından, büyük velî İmâm-ı Birgivî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Tasavvuf nedir ” diye sorulunca bu- yurdular ki: “Tasavvuf; kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylar ile doldurmak demektir. Kalbi ıslâh etmek, her şeyden daha önemlidir. Çünkü kalp, bedende emrine itâat edilen ve her hükmü yerine getirilen bir hükümdâr gibidir. Vücûddaki uzuvlar onun emri altındaki hizmetçiler­dir. Bunun için Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu (et parçası) kalbdir.” Yâni bu yürek deni­len, et parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenip iyi ahlâk ile süslenmek demektir.”

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir sohbe­tin- de “Tasavvuf nedir ” diye sorulunca, buyurdular ki: “Tasavvuf üç an­lama gelir. İlki mârifet nûruna ârif olmak ve verâ hâlini kaybetmemektir. İkincisi, dış görünüşünü bâtıl olan şeylerden alıkoymaktır. Sonuncusu ise kerâmetlerini gizlemektir.”

Evliyânın büyüklerinden Bündâr bin Hüseyin Şirâzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Tasavvuf ehli ile zâhirî ilimlerdeki âlim arasın­daki fark sorulduğunda, şu cevâbı verdi: Sûfî, Allahü teâlâ tarafından nefsi temiz kılınmış ve seçilmiş bir kimsedir. Fakat zâhirî ilimlerdeki âlim, bunları elde etmeye çalışan, Rabbinin emirlerini bilen ve kendini haram­lardan koruyandır. Sûfî kelimesi üç harften müteşekkildir. Her harfin üç mânâsı vardır. “Sad” harfi, sadâkat, sabır ve temizliğe delâlettir. “Vav” harfi, sevgi ve vefâya; “Fâ” harfi de, fakirliğe, bir şeyi kaybetmeğe ve yok olmaya delâlettir.”

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) “Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır.” buyurdular.

Bir defasında “Tasavvuf nedir ” diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terkedip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten va­sıflar kazanmaya gayret etmek, hakîkî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatta bulunmak, Allahü teâlâya ve­rilen ahidde durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymaktır.”

Başka bir defa tasavvufun ne olduğu sorulduğunda, şöyle cevap verdi: “Tasavvuf on şeyi içerisine alan bir isimdir. Birincisi, dünyâdan (lâ­zım olan) az bir mikdârı edinmek. İkincisi, kalbin Allahü teâlâya güvenip dayanması. Üçüncüsü, tâat olan Allahü teâlânın beğendiği şeylere rağ­bet etmek. Dördüncüsü, yediği içtiği ve kullandığı şeylerin helâlden ol­masında titiz davranmak. Beşincisi, kalbin Allahü teâlâ ile meşgûl ol­ma- sı. Altıncısı, gizli olarak Allahü teâlâyı hatırlamak. Yedincisi gerçek ihlâsa sâhib olmak. Sekizincisi, şek ve şüpheden uzak, kat´î bir îmâna sâhib ol- mak. Dokuzuncusu, tam bir teslimiyetle Allahü teâlâya yönelmek. Onun- cusu, ihtiyaçlarını başkasından istemeyip, şikâyette bulunmamak. Kimde bu on haslet bulunursa, tasavvuftan söz etmeye lâyıktır. Yoksa yalancı- dır.”

Büyük velîlerden Ebû Saîd bin el-Arabî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine tasavvuftan sorulduğunda: “Tasavvufun tamâmı boş şeyler­den uzaklaşmak, mârifetin tamâmı ise cehâletini îtirâf etmektir.” buyur­dular.

Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ebû Saîd Ebü´l-Hayr (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf; başındaki sevdayı atmak, elindeki dünyâyı dağıtmak ve vâki olanda karar kılmaktır.”

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) fenâ ve bekâ hakkında şöyle buyurdular: “Fenâ, Hak ile yok ol­mak, bekâ Hak´la hazır olmaktır.”

“Allah´a hakîkaten yakın olmak, kalbi her şeyden arındırıp Hak teâlâ ile huzur bulmasını temin etmektir.”

Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebü´l-Hüseyin Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şey- lerin hepsinden uzaklaşıp, Allahü teâlâya yaklaşmaktır.”

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf, bir in­sanın mânevî ve dînî hayâtının ve işlerinin bir nizâma bağlanmasıdır. Al- lahü teâlanın velî kulu, dünyâ ile ilgisi kesik olmasına karşılık, dünyâ işle- rine tepeden bakmaz ve bu işler hakkında kötü konuşmaz. Yâni dünyâ için ne sevgisi ne de nefreti vardır.”

Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerden Hallâc-ı Mansûr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri darağacına çıkınca, şu suâl soruldu;

“Tasavvuf nedir ”

“Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu haldir.”

“Ya ileri derecesi ”

“Onu görmeye tahammülünüz olmaz.” buyurdu.

Büyük velîlerden İbn-i Nüceyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, “Tasavvuf nedir ” diye soran birisine buyurdular ki: “Tasavvuf, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymakta sabr etmektir.”

Harput´ta yetişen meşhur velîlerden İmâm Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf, kitap ve sünnete dayanan ilâhî ve rabbânî hikmetin adıdır. Mevzuu ise, kişiyi gafletten sakındırıp, Allahü teâlâ ile berâber olmayı kazandırmaktır. Faydası da; kişiyi nefsin kötü huylarından arındırıp insanı kâmil ve Mevlâya lâyık bir kul yapmaktır.”

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: “Tasavvuf, hakîkatları almak ve halkın elinde olan dünyâ malından ümidini kesmektir, uzaklaşmaktır.”

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Muînüddîn-i Çeştî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) kıymetli halîfesi (vekîli) Hâce Kutbüddîn haz­retlerine hi- tâben şöyle buyurdu; “Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esâs­larındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde görünmelidir. 2) Fakirleri maddî ve mânevî olarak doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmetlere şükredemediği, O´na lâyık ibâdet yapa­madığı ve âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için, dâimâ üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek için dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli; insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir.

İstanbul´da medfûn bulunan en büyük üç evliyâdan biri olan Seyyid Murâd-ı Münzâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen tâlibe üç şey lâzımdır; taleb, çalışmak, ilim.”

Büyük velîlerden Şeyh Osman bin Merzûk el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine “Tasavvuf nedir.” dediler. Bunun üzerine o; “Ta­savvuf, halk içinde Hak ile olmaktır. İnsan, sâhibini bir an unutmamalıdır. Allahü tâlâyı bir an kalpten çıkarmak (unutmak), büyük bir felâkettir. Yük- sek bir yerden düşmektir.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Semnûn Muhib (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf; hiç bir şeye sâhib olmaman ve hiçbir şeyin de sana sâhip olmamasıdır.”

Büyük velîlerden Abdurrahmân Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Mustafa bin Fethullah anlatır:

Mekke-i mükerremede iken bir gün, Şeyh Hüseyin bin Muhammed ile birlikte Abdurrahmân Mağribî´nin evine gittik. Tasavvuf ehli hakkında hiç bilgim yoktu. Huzûruna girince bana; “Tasavvuf büyükleri hakkında ne dersin ” diye sordu. Ben de bilgim olmadığı için sükût ettim. O zaman Abdurrahmân Mağribî; “İmâm-ı Gazâlî hazretleri üstün olup İhyâ´sı çok kıymetlidir. Muhyiddîn Arabî´ye düşman olma. Tasavvuf ehlini sev, onla­rın kitaplarını oku.” buyurdu. Sözleri kalbimde hemen yer etti. O andan îtibâren kalbim velîlerin sevgisi ile doldu ve Allahü teâlâdan beni onlarla haşretmesini diledim. Abdurrahmân Mağribî; “Lâ ilâhe illallah Muhamme- dün Resûlullah” kelime-i tayyibesini çok okumamı söyledi ve bana çok duâ etti.

Velî ve Mâlikî mezhebi âlimlerinden Abdurrahmân bin Muhammed el-Kayravânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Aklî ve naklî ilimlerde yüksek âlim olduktan sonra tasavvufa karşı alâka duyup, Allahü teâlânın rızâ­sına kavuşmak istedi. Sûfî Ebû Muhammed Abdüsselâm bin Abdülgâlib el-Murtâtî el-Kayravânî´ye talebe olup, ondan tasavvuf ilmini öğrendi. Tasavvufî mârifetlere kavuşup evliyâlık derecesine ulaştı.

Kendisi zâhirî ilimlerde yüksek âlim olduğu hâlde hocasının sohbet­lerinde bulunmayı büyük nîmet bildi. Hocasının kıymetini bildirmek için bir arkadaşına şöyle dedi: “O benim şeyhim ve hocamdır. Allahü teâlâ beni onun sohbetine kavuşturmakla nîmetlendirdi. Ben onun huzûruna ve tatlı sohbetlerine çok gelip gittim. Benim gözüm; ibâdeti, fazîleti, ken­dine güveni ve insanların da kendisine ehemmiyet vermesi bakımların­dan onun gibi olan bir kimseyi görmedi. O, insanlara iyilikleri tatlı dille bildirmek ve kötülüklerden sakındırmak hususunda çok gayretli idi. Yâni çok nasîhatte bulunurdu. Sâlih insanların haber ve kıssalarını ondan daha çok ezberleyen bir kimse görmedim. Hâfızasındaki kıssaları çok güzel anlatırdı. Başkalarından nakl edilenleri sağlam muhâfaza eder, ko­rurdu. Çok hoş sohbet olup, konuşmaları çok tatlı idi. Meclislerin dostu idi.” Abdurrahmân bin Muhammed Kayravânî´nin tasavvufa yönelmesine ve bu yola girmesine hocası Sûfî Ebû Muhammed Abdüsselâm bin Abdülgâlib el-Murtâtî el-Kayravânî vesîle olmuştu.

Evlîyanın önderlerinden ve İslâm âlimlerinin büyüklerinden Abdül- hâlık Goncdüvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin; Bir gün huzûruna gelen bir kimse “Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytan yaklaşabilir mi ” diye sordu.

“Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, bir şeye öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şâyet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. Yeter ki, Hakk´a yönelsin. Allahü teâ- lânın Kitâbına ve Resûlünün sünnetine sarılsın. Bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün.” buyurdu.

Buhârâ´da yetişenen evliyâdan Hâce Alâeddîn Goncdüvânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) Hâce Ubeydullah-i Ahrâr´a nasîhat ederek bu­yurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek için çok çalış. Bu çalışmayı aslâ bırakma. Şunu iyi bil ki, çalışmadan ele geçen şeyler, devamlı ve kalıcı olamaz.”

Horasan´da yetişen velîlerin meşhurlarından, tefsîr, kırâat, hadîs, fı­kıh ve tasavvuf âlimi olan Alâüddevle Semnânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Tasavvuf; Resûlullah efendimizin sün­net-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeyi ve fazla uykuyu terketmektir.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine; “Bulunduğunuz şu derecelere nasıl kavuştunuz ” diye sordu­lar. Cevâben: “Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşü­nüp, edebe riâyet etmekle.” buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) şöyle anlatmıştır: “Tasavvufda ilerle­mek için çalıştığım ilk günlerde, bir yerde iki kişinin konuşup sohbet etti­ğini görsem, gider onlara katılırdım. Onları dinlerdim. Eğer Allahü teâlâdan, Resûlullah´tan, Kur´ân-ı kerîmden konuşup, hayır olan işlerden bahse- derlerse, memnun olur ferahlık duyardım. Boş şeyler konuşanlar­dan ise, keder ve üzüntü duyarak uzaklaşırdım.”

Tasavvufdaki hâllerinin kaybolduğunu söyleyen bir talebesine; “Ye­diğin lokmaların helâlden olup olmadığını araştır.” buyurmuştur. Talebesi araştırdığında, yemeğini pişirirken ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yakmış olduğunu tesbit ederek tövbe etmiştir.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Muhammed Bekrî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Tasavvuf yolunda olan kimse- ye en önce lâzım olan, tövbe ile günah kirlerinden temizlenmesidir. Töv- be; günahtan vazgeçmek, o günâhı yap­tığına pişmân olmak, o işi terket- meye azmetmek, haksız aldığı malı sâ­hibine geri vermek, kaçırmış oldu- ğu namazlarını kazâ etmek, hocasının hizmetinde bulunmak, onun emri- ne uymakla olur. Kendisini günahlardan temizlemesi için, hocasını nefsi- ne âmir ve hâkim kılmalıdır. Günahlardan kurtulmak için, Allahü teâlâya duâ etmelidir.”

Mısır velîlerinden Bennân el-Hammâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu- yurdu ki: “Tasavvuf ehli, Allahü teâlâya güvenen, emirlerini yerine getiren, sırra riâyet eden, mahlûklardan uzaklaşarak, O´na yönelen kimse­dir.”

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) ölüme, “Şeb-i Arûs= düğün gecesi” adını ver­mektedir. Onun için, tasavvuf ehline göre ölüm; bir felâket değildir, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allah´a dönmek olduğundan, ancak bir sevinç vesîlesidir. Tasavvufta keder ve ümidsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecel­lîler vardır. Bunun için Mevlânâ´nın

“Gel, gel, her kim olursan ol gel!

Allah´a şirk koşanlardan, mecûsîlerden,

puta tapanlardan da olsan gel!

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.

Tövbeni yüz defâ bozmuş olsan bile gel!”

buyurduğu söylenmektedir.

Osmanlı âlimlerinden ve meşhûr velîlerden Cerrâhzâde (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Man- zûm isimli eserinde, hocasının tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: “Hocam Cerrâhzâde´ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyur­dular ki: “İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat za­manla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı ge­celer arka- daşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplan­tıda bulu- nanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bu­lunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli ses­ler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üze­rine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürül­tüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Ra- hatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat kor­kum ve heyeca- nım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâ­kinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı.

Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldı­rıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim.” dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı:

“Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul´da, bâzan Bursa´da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra an­ladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber bir­çok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe ge­tirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının ay­nısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi em­retti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye bak­tık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekin­dik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden gel­diğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; “O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişiler­den olacağına delâlet eder.” dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum.

İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, â- ciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Da- ha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî´nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin iste- mediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husû­sunda icâzet, izin belgesi diploma verdi.”

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf yollarından yalnız Resûlullah´ın izinde gidenlerin yolu, insanı kemâle ulaştırır. Başka yollar çıkmaz sokağa ben­zer.”

Yine buyurdular ki: “Ey tasavvuf yolunda bulunanlar! Eğer Allahü teâlâyı tanıdığınızı ve O´na tâzimde bulunduğunuzu söylüyorsanız, yal­nız bulunduğunuz zaman Allahü teâlâya karşı tavrınıza bakınız. Yiyip içmenizde, yatıp kalkmanızda, konuşmanızda ve bütün işlerinizde vakit­lerinizi Allahü teâlânın râzı olduğu ve beğendiği işlere sarfedebilirsiniz. Bunları, niyetlerinizi düzelterek yapabilirsiniz. Çünkü ameller niyetlere göredir. Bu bakımdan yemek yerken, su içerken lezzet almak için değil de, ibâdete kuvvet kazanmak, elde ettiği enerji ile daha iyi ibâdet ede­bilme niyetiyle yiyip içmelidir. Uykuyu, üzerindeki yorgunluk ve bıkkınlığı giderip, ibâdeti daha zinde ve râhat bir şekilde yapabilmek niyetiyle uyumalıdır. Diğer bütün işleri ve edindiği mesleği helâl kazanmak niye­tiyle yapmalıdır. Bütün yapılan bu işler, niyeti düzeltmek sûretiyle ibâdet olur. Bir insan hâlis niyetle yaptığı işler sebebiyle sevâba kavuşur. Bu sebeple kalp nûrlanır. Bu nûr, nefse sirâyet eder. O kimse mânevî kirler­den temizlenir. Beşerî tabîatı, melek tabîatı gibi olur. Artık elinde olma­dan tâat- ları, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapar. Elinde olmadan ister istemez kötülüklerden sakınır.”

Son devir velîlerinden Dârendeli Muhammed Hilmi Efendi (rah- metullahi teâlâ aleyh) Maraş ta Duraklı Câmiinin bitişiğinde bir tale­besi- nin evi vardı. Bir defâsında o talebeyi kış gününde nefsini temizle­mesi için çilehâneye koydu. Bu sırada talebe henüz kışlık odununu ala­ma- mıştı. Çilehânede tefekküre dalmışken, bir adamın, odun yüklü bir merkebi evine götürdüğünü gördü. Gerçek mi değil mi diye çilehânenin kendi evi gözüken hücresinden baktığında gördüklerinin gerçek oldu­ğunu anladı. “Tamam, ben artık eriştim.” diye düşünerek hocasının hu­zûruna varıp başından geçenleri anlattı. Muhammed Hilmi Efendi ise; “Git oğlum halvete çekil. Çile esnâsında görünenlerin dokuzu şeytânî bi­risi rahmânîdir. Şeytan seni aldatmış. Halvetten ve tasavvuftan maksad hâl sâhibi olmak değil, nefse hâkim olmak ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır.” diyerek onu halvete devâm ettirdi.

Muhammed Hilmi Efendi hazretleri buyurdular ki: “Tasavvuf ehliyim diyenlere bakarız. Eğer sözlerinde ve amellerinde İslâmiyete muhâlif hâller görülmezse onlara muhabbet ederiz. Eğer İslâmiyet´e aykırı hâlleri görülürse kendilerine tenbih ederiz. Dînin doğru olan hükümlerini bildiri­riz. Bozuk yollarını terk ederlerse iyi olur. Terk etmezlerse kendilerini sevmeyiz.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) güzel ve temiz giyinirdi. Sebebi soruldukta; “Tasavvuf yolunda bu- lunanlardan bâzısının kıymetli elbiseler giymesi seni şaşırtmasın. Onlar bâtınlarını, kalplerini iyice temizlemeden evvel, gördüğün o kıy­metli ve süslü elbiseleri giymezler.” buyurdu.

Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) büyük velî Ebû Yezid el-Kurtubî´den feyz aldı ve uzun müddet hizmet ve sohbetinde bulundu. Hocası Ebû Yezîd el-Kurtubî´den tasavvuf yoluna girişini sordu. O da bu­yurdu ki: “Beni bu yola sevk eden şu hâdisedir: “Ticâretle meşgûl olu­yordum ve benim ıtır ve koku sattığım bir attar dükkanım vardı. Bu dük­kânda kıymetli ve pahalı şeyler satıyordum. Giydiğim elbiselerim de kıy­metliydi. Bir gün sabah namazını kılmak için câmiye girmiştim. Namazı bitirir bitirmez büyük bir halka hâlinde insanların toplanmaya başladıkla­rını ve bir şeyler okuyup anlattıklarını gördüm. Bir kenara çekilip dinle­meye başladım. Topluluktan biri bir kitaptan sâlihlerin hal ve menkıbele­rini okuyordu.

Kendi kendime yanımdaki kimsenin işitebileceği kadar hafif bir sesle; “Sübhânallah, bu kitaba şu hikâyeleri de almışlar. Hayret edilecek şey doğrusu.” dedim. Yanımda bulunan bir kimse; “Ya bu kitapta neler anlatılmasını beklerdin ” dedi. Ben; “Bu anlatılan şeyler yalan veya çok abartılmış sözlere benziyor. Adam bir sene müddetle su içmiyor, fakat yaşıyor.” dedim. O kimse; “Bu anlatılanları inkâr etme. Çünkü ben bura­daki insanlar arasında sâlih ve velî kimseler görüyorum.” dedi. Bu sırada halkada oturan zayıf, elbisesi yıpranmış bir kimse başını kaldırıp bana baktı ve; “Sâlih kimseler hakkında böyle konuşmaktan sıkılmıyor musun” dedi. Ben; “Nerede o senin dediğin sâlih kimseler ” dedim.

Bu konuşmalardan sonra oradan ayrılıp şaşkın bir hâlde dükkanıma geldim. Öğleye yakın, dükkanda her zaman olduğu gibi oturuyor, alış-ve­rişe devâm ediyordum. Bakınca câmide gördüğüm o kimsenin dükkanın önünden geçtiğini gördüm. Beni görmeden geçti. Az sonra geri dönüp geldi. Beni arıyordu. Selâm verdi, selâmına cevap verdim. Bana; “Senin ismin nedir ” diye sordu. Ben de; “Abdurrahmân´dır.” dedim. “Beni tanı­yor musun ” diye sordu; “Evet tanıyorum. Sen câmide konuştuğum kim­sesin.” dedim. Bana; “Sâlih kişiler hakkında hâlâ aynı düşünce ve ina­nışa sâhip misin Yoksa tövbe ettin mi ” dedi. Ben ona; “Benim inanı­şımda tövbe edilecek bir yer yoktur.” dedim. O kimse dükkanın masa­sına dayandı ve bana; “Ey Ebû Yezîd! Sâlih kimseler hakkında ne diyor­sun ” dedi. Ona; “Nerede senin dediğin sâlih kimseler ” dedim. O da; “Çarşıda yürüyorlar. Eğer onlardan birisi, şöyle şöyle söylese” derken dükkanın boşluğundaki taşa işâret etti. Onun işâreti ile dükkan sarsıl­maya başladı. Dükkanın depo kısmının duvarında iki yarık meydana gel- di. Hayretle o yarıklara bakıp; “İnsanların böyle yapabilmek gücü var mıdır ” dedim. O kimse; “Bu gördüklerin, Allahü teâlânın sâlih ve velî kullarına verdiği kerâmetler yanında nedir ki.” dedi. “Bundan daha büyük hâller de mi var ” dedim. O kimse; “Eğer o kimseler senin bu dükkanın tamâmen sarsılmasını dileseler, bu dükkanın içinde cam ve kap cinsi bir şey kalmazdı.” dedi. O kimsenin bu sözleri karşısında hayret ve şaşkınlık içinde bakıp kaldım. Sonra yanımdan ayrılıp gitti.

Olanlar karşısında korku ve dehşete düştüm. Kendi kendime; “Be­nim gibi bir adamın ömrü o sâlih kimselerin bir işâretiyle yıkılabilecek olan bu dükkanı beklemekle geçiyor. Halbuki sâlih kimseleri her zaman bulmam mümkün değildir.” dedim. Ertesi gün câmiye gidip o zâtın ders halkasına dâhil oldum. Sonra dinlemeye başladım. Dinlediğim şeyler be­nim hâlimde büyük değişikliklere yol açtı. Dükkana gidecek hâlim kal­madı. Sonunda gidip anahtarları dayıma verdim. Dükkanın sâhibi dayım oldu. Dayım bana; “Nereye gidiyorsun ” diye sorunca; “İnşâallahü teâlâ geleceğim.” deyip ayrıldım. Dayım asıl maksadımı bilmiyordu. Bundan sonra dükkana dönmedim. Böylece dünyâ işlerini terk edip tasavvuf yo­luna yöneldim. Kısa bir müddet içinde yüksek hâl ve derecelere kavuş­tum.”

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yedincisi olan Ebû Ali Fârmedî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tasavvuf yo­luna girişini şöyle anlatmıştır: “Gençliğimin ilk yıllarında Nişâbur´da Sirâ- cân Medresesinde ilim öğreniyordum. Aradan bir müddet geçti. Bir gün Şeyh Ebû Saîd Ebülhayr hazretlerinin Mihene´den Nişâbur´a gel­mekte olduğu haberini aldık. Halk arasında kerâmetleri meşhur idi. Nişâbur hal- kı, âlimler ve ileri gelenlerin hepsi onun büyüklüğünü biliyor ve saygı du- yuyordu. Pek çok kimse karşılamaya çıktı. Aralarında ben de bulunuyor- dum. Mübârek yüzünü görmek istiyordum. Kendisini görür görmez ona ve tasavvuf ehli büyüklere karşı kalbimdeki muhabbet ve sevgi pek faz- lalaştı. O gün sohbetini dikkatle dinledim. Artık onun huzû­runda bulunup sohbetlerini dinleyenler arasına katıldım. Beni tanımaz, bilmez sanıyor- dum. Bir gün medresemdeki odamda iken onu görmek ar­zum çok arttı. Fakat o gün sohbet için belirlenen günlerden değildi. Sab­redeyim, de- dim. Dayanamayıp dışarı çıktım. Dışarı çıkınca etrâfıma ba­kındım. Ebû Saîd hazretleri yanında kalabalık bir cemâatle bir yere git­mekte olduğu- nu gördüm. Yalnız başıma onları tâkib ettim. Bir yere dâ­vete gidiyorlar- mış. Dâvet edilen evin kapısına varıp içeri girdiler. Peşle­rinden ben de girip bir köşeye oturdum. Beni görmüyordu. Bir müddet kendi hallerinde meşgûl oldular. Ebû Saîd hazretleri öyle bir hâle girdi ki, kendinden ge- çip üzerindeki abayı parçaladı. Sonra üzerlerinden o hal geçti. Abayı çı- karıp yere bıraktı. Meclisde bulunanlar yırtılmış abayı par­çalara ayırıp dağıtması için Şeyh hazretlerinin önüne bıraktılar. Bu par­çalardan işle- meli bir kısım olan kolun yen kısmını ayırıp; “Ey Ebû Ali Tûsî nerede- sin ” dedi. Ben kendi kendime beni tanımaz, bilmez, her­halde talebele- rinden, adı Ebû Ali olan birini çağırıyor diyerek cevap ver­medim. İkinci defâ çağırınca, yine cevap vermedim. Oradakiler bana; “Şeyh hazretleri seni çağırıyor.” dediler. Kalkıp huzûruna yaklaştım. Ayırdığı işlemeli elbi- se parçasını bana verdi ve; “Sen bize bu elbise par­çası gibi yakınsın.” dedi. Verdiği elbise parçasını alıp öptüm. Artık de­vamlı huzûrunda bu- lundum. Nûrlu feyz ve bereketlere kavuştum. Sonra Ebû Saîd hazretleri Nişâbur´dan ayrıldı. Ben Ebü´l-Kâsım Kuşeyrî´nin ya­nında kaldım. Bende hâsıl olan halleri ona anlattığımda, bana; “Evlâdım, ilim öğrenmekle meşgul ol.” diyordu. İki-üç sene ilim öğrendim. İlimle meşgul oldum. Bir gün kalemimi mürekkep hokkasına batırıp çıkardım. Bembeyaz çıktı. Üç defâ böyle batırıp çıkardım. Her defâsında mürekkeb beyaz çıkıyordu. Bu hâli Ebü´l-Kâsım Kuşeyrî´ye anlattım. “Mâdemki kalem senin elinden kaçıyor, sen de onu bırak.” deyince, medreseden ayrılıp, dergâha geç- tim. Ebü´l-Kâsım Kuşeyrî´nin hizmetiyle meşgûl oldum.”

Büyük ve meşhûr velî Ebû Câfer Haddâd el-Kebîr (rahmetullahi te- âlâ aleyh) tasavvufta yetişip yüksek hallere kavuşmuştu. Bir hâlini şöyle anlatır: “Bir defâsında kazvin Mescidinde yirmi gün kaldım. Çok kar yağ- mıştı. Kuşlar bir köşeye sığınmışlardı. Hiç biri uçamıyordu. Yiyecek bir şey de bulamıyorlardı. Ben bu kuşlar gibi garib ve azıksız bir halde idim. Yirmi gün böylece kaldık. Sonra hava açıldı. Kuşlar uçup gitti. Ben de o- radan ayrılıp gittim.” Yine şöyle demiştir: “Ebû Mansûr el-Cemşiyârî´nin kendi el yazısı ile şöyle yazmış olduğunu gördüm: “Muhammed ibni el-Ferrâ´ya; fütuhât, kalp gözünün açılması hâsıl olunca, insanın hâli nasıl olur diye sordum. O; “Kimseden bir şey iste­mez. Kimseye hâlini söyle- mez. İstemeden kendisine bir şey verilirse, helâlin­den kendisine yetecek kadar alır. Fazlasını almaz.” diye cevap verdiler.

Suriye´de yetişen velîlerden Ebû İshâk İbrâhim bin Müvelled (rah- metullahi teâlâ aleyh) tasavvufa karşı olan alâkasını şöyle anlatıyor: “Müslim-i Mağribî´nin (rahmetullahi aleyh) ziyâretine gitmiştim. Mescidine vardığım zaman, namaz kıldırıyordu. Fâtiha, tecvîd ilmine göre okun­mamıştı. Kendi kendime; “Buraya gelmek için boşuna zahmet çekmi­şim.” dedim. O gece orada kalıp ertesi günü Fırat Nehri kenarına gitmek için yola çıktım. Yolda bir arslanın yattığını gördüm. Yanından geçmek­ten çekinip geri döndüğümde, başka bir arslanın bana doğru geldiğini farkettim. Korkudan bağırdım. Müslim-i Mağribî sesimi duyunca dışarı çıktı. Arslanlar kendisini görünce sâkinleştiler. Onların kulaklarından tu­tup götürdü ve; “Kim olursa olsun, benim misâfirim olan kimseye saldır­mayın.” buyurdu. Bana da dönüp; “Ey Ebû İshâk! Sizler zâhirinizi dü­zeltmekle meşgul oluyor ve Allahü teâlânın mahlukundan korkuyorsu­nuz. Biz ise bâtınımızı düzeltmekle meşgul olunca, mahluklar bizden korkmaya başladı.” buyurdu. Hatâmı anlayıp tövbe ettim ve kendisinden özür diledim. Özrümü kabûl edip, bana iltifât etti. Bu hâdiseden sonra, görünüşe göre hüküm vermenin çok yanlış olduğunu, kendisinden ilim öğrenilecek zâtta kusur aranırsa (görülürse) ondan hiç istifâde edileme­yeceğini anladım. Kendisinden ilim ve edeb öğrenilecek hakîkî din âli­mine tam teslim olmalı, onda bir noksan aranmamalıdır. Bütün kusur ve kabahatleri kendisinden bilmeli, her hâl-ü kârda edebe riâyet etmelidir. Hocasının ilminden, feyz ve bereketlerinden istifâde etmenin, ancak bu şekilde olduğunu düşünerek, bu yolda ilerlemek için gece-gündüz çalış­malıdır. Kolaylık vermesi için ve bunca nîmetlere kavuştuktan sonra mahrûm olmak felâketine düşmekten koruması için, ağlayarak Allahü teâlâya yalvarmalıdır.”

Büyük velîlerden Ebû Osman Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin tasavvuf yoluna girmesine ve bu yolda ilerlemesine sebeb olan hâdise şöyle nakledilir: Ebû Osman hazretleri önceleri zengin idi. Ava çok meraklıydı. Bunun için kendisine çok iyi alışmış olan köpekleri ile ağaçtan yapılmış bir süt kabı vardı. Geceleri süt içmek âdetiydi. Bir gece yine süt içecekti. Fakat süt çok sıcak olduğundan, soğuması için başucuna koydu. Beklerken uyuyuverdi. Kendisine çok bağlı olan av kö­peği de orada idi. Uyandığında sütü içmek için kaba uzandı. Fakat köpek üzerine saldırıp sütü içmesine mâni oldu. Buna bir mânâ veremeyip, süt kabına tekrar uzandı. Köpek hırlayıp yeniden saldırdı. Bu hâl üç defâ tekrar etti. Nihâyet köpek fırlayıp, süt kabının içine başını sokup bir mik­tar içip çekildi. O, hayretler içerisinde bakarken, köpek birden şişmeye başladı ve biraz sonra da öldü. Meğer Ebû Osman hazretleri uyurken, büyük bir yılan süt kabının içine başını sokup zehirini akıtmıştı. Köpek de sâhibinin sütü içmesine bunun için mâni olmak istemiş, mâni olamayınca da efendisine sadâkatından dolayı sütü kendisi içmişti. Böylece efendisi için kendisini fedâ etmişti. Ebû Osman Mağribî bu durumu anlayınca, kendisinde bâzı değişiklikler olup çok ağladı ve tövbe etti. Bu hâdiseden sonra bütün malını Allah rızâsı için muhtaçlara dağıtıp, Allahü teâlânın sevdiklerinden olmaya çalıştı.

Ebû Osman Mağribî hazretleri buyurdular ki: “Tasavvuf yolunda bu­lunanın yapacağı ve dikkat edeceği en makbul şey; nefsini hesâba çek­mektir.”

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolundaki tale­belerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu husûsunda şöyle buyurdu: “Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yap­tıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın…” (Enfâl sûresi: 47) buyurdu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyâhat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur´ân-ı kerîm okuyucuları) riyâ için, fakîrler de dilenmek için giderler.” buyurdu.

Anadolu velîlerinin meşhurlarından Feyzullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) çeşitli vazîfeler yaptı. Bu vazîfeleri sırasında kendisine rehberlik edecek bir mürşid, yol gösterici de aradı. Bu hususta şunları anlatmıştır: “Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden Müftî el-Hâc Hüseyin Vâiz Efendinin huzûruna gidip talebeliğe kabûl edilmemi arzettim. Ancak sekiz ay geçmesine rağmen talebeliğe kabûl etmedi. Benim ise bu arzum günden güne artıyordu ve aslâ incinmiyordum. De­vamlı huzûruna gider sohbetlerini dinlerdim. Nihâyet benim için saâdet günü olan bir gün bana bu iş için istihâre yapmamı emretti. Ben de isti­hâre yaptım. İki gece hiçbir şey görmedim. Çok üzgün ve mahzûn bir halde üçüncü gece de istihâreye yattım. Üçüncü gece rüyâmda Hüseyin Vâiz hazretlerini ziyârete gitmek için atıma bindim. Yolda şiddetli bir yağmura tutulup iyice ıslandım. Bu hal üzere huzûruna vardım. Bir ce­mâatle yemek yiyorlardı. Beni de sofraya çağırdılar. Hüseyin Vâiz haz­retleri eliyle bana ekmek ve yemek verip yememi emretti. Yemek yenip kalkınca, benim doymadığımın farkına varıp yeniden yemek getirtti. On­ları da yiyip bitirdim. Yine doymadım. Üçüncü defâ yemek getirildi. Bu nefis yemekleri de bitirdim. İştahım kesilmiyordu. Bu sefer kendim ye­mek istedim. Bunun üzerine; “Kalk artık bizde sizi doyuracak yemek kalmadı. Abdest al da namaza gidelim.” buyurdu. Abdest aldım berâ­berce mescide gittik. Namaz vaktinin girmesini beklemek üzere mescidin önünde durduk. Bu sırada başımı kaldırıp semâya baktım. Semâda, Allahü teâlânın ism-i şerîfini gâyet parlak ve büyük bir şekilde yazılmış gördüm. Kendimden geçip Allah, Allah, diye zikretmeye başladım ve bu hal üzere uykudan uyandım.

Sabahleyin hemen Hüseyin Vâiz hazretlerinin huzûruna koştum. Gördüğüm rüyâyı anlattım. Bunun üzerine abdestli olarak karşısına oturtup beni bîat ettirdi. Tasavvufta yetiştirmek üzere talebeliğe kabûl etti. Bana günde on beş bin defa söylemem için verdiği zikir vazîfesini yapmaya başladım. Bir müddet tesirini göremedim. Beni tekrar huzûruna alıp ikinci defâ benimle ilgilendi. Kalbimin açılması için teveccüh etti. Fa­kat yine bir tesiri görülmedi. Bunun üzerine benim yüzüme bakarak bir (âh) çekti. Bu sırada nefesi yüzüme dokunup ağzıma ve burnuma doldu. Ben de nefesini içime çekip, kalbim açılmadıkça bu nefesi salmayaca­ğım diye düşünerek nefesimi tuttum. Ölsem bile salmıyacağım diye niyet ettim ve salmadım. Bu halde iken birdenbire kalbim mânen açılıp geniş­leyiverdi. Bambaşka bir hâle girdim. Tasavvufta tarîkat-ı aliyye-i Nakşi- bendiyye hallerine kavuşup, tattım.

Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyz aldığı hocası Hüseyin Vâiz hazretleri vefât edince, başka bir rehber arıyordu. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefâtıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dün­yânın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. İskenderiye´den Anado­lu´ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık. Bu sırada o memleketin insanlarından bâzılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya´da büyük bir â- lim ve meşhûr bir velî olan Muhammed Kudsî Efendiden bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zâta karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal âilemin bulunduğu yere gidip on­lara; “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya´ya gideceğiz.” de­dim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık. Meğer Muham- med Kudsî hazretleri Konya´da değil, Bozkır´ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yâni Cumâ günü o köye ulaştık. Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzûruna gittim. Mübârek yüzünü görün- ce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zât beni talebeliğe kabûl etse diye geçerken, bana; “Soyun da gel!” bu­yurdu. Dünyâlık nâmına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işâret ettiğini far- kettim. Hemen kirâladığım eve gidip bütün âile efrâdımı yanıma ça­ğır- dım. Bütün altın kıymetli mücevherât ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamâmını serbest bırak­tım. Onlara; “Ey evladlarım! Küçüklüğümden beri cân u gönülden aradı­ğım mürşid-i kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allahü teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. “Bana soyun da gel!” buyurdu. Artık benim dünyâ ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabûl ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.” dedim. Sonra oğullarım Tâhir ve Sâdık´a ve hanımıma dö­nerek; “İşte yaptığımız muâmeleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin´e göndereyim. Orada oturunuz. Nasîbimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip si­zinle görüşürüm.” dedim. Hanımım ve oğullarım tam bir teslîmiyetle; “Saçının bir teline bin can ve baş fedâ olsun.” diyerek orada kalmayı is­tediler. Feyzullah Efendi onların bu samîmi teslîmiyeti üzerine onları ki­râladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzûruna gitti. Ho­cası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibâdet ve tâatla meşgûl oldu. Daha bu vazîfeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıkla­rını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: “Sen âh çektiğin zaman ağzın­dan ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık.” dediler.

Feyzullah Efendi, Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyâzetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icâzet ve hilâfet verdi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî´ülevvel ayının başında bir Cumâ günü, Cumâ namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri câmiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selâm verdikten sonra ellerini açıp onlara duâ etti. Büyük kalabalık da; “Âmîn!” dedi. Bu duâdan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icâzetnâmeyi çı­karıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazîfesi yapmakla vazîfelendirdi. Hemen o gün Malatya´ya gitmemi emretti. Hazırlanıp ve­dâlaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya´ya ulaştım. Burada in­sanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.

Harput´un büyük velîlerinden Hacı Tevfik Rıfkı Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolunda da ilerlemek için Mahmûd-ı Sâminî´nin sohbetlerine devâm etti. Bu sohbetlerin birinde Mahmûd-ı Sâminî´ye; “Gün olur, serin su içmek sünnettir, dersiniz ve serin su içersiniz. Lâkin gün olur serin su yerine sıcak su içersiniz. Bunun hikmeti nedir ” diye suâl edince, o mübârek zât biraz düşündükten sonra; “Gün olmuş içim Allahü teâlânın aşkı ile alev alev yanmış. Biraz serinlemek ve nefes al­mak için içmişimdir. Gün olmuş içim buz gibi olmuştur. O zaman da yakmak için sıcak su içmişimdir. Her şeyi akıl ve mantıkla çözmeye kalk- ma. Her gördüğün manzarayı da açıklamaya kalkışma. Aksi halde yanı- lırsın. Ama akılsız ve mantıksız da edemiyoruz. Bâzı işler vardır ki, ne akılla olur, ne de akılsız.” buyurdu. Hocasından aldığı bu cevap üze­rine henüz ham olduğunu anlayan Tevfik Efendi, büyük bir istekle hoca­sının hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Kısa zamanda tasavvufun yük­sek derecelerine kavuştu.

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri tasavvuf yoluna girmeden önce inci ticâreti ile meşgûl oldu. Bu yüzden Hasan-ı Lü´lûî diye anıldı. Ticâret için çeşitli yerlere gidiyordu. Ticâretle uğraşıp zengin olmuştu. Bir defâsında yine ticâret için Rum diyârına (Anadolu´ya) gitmek üzere yola çıktı. Uzun ve meşakkatli yolculuktan sonra Kayseriyye şehrine ulaştı. Vardıkları şehrin kapısında o diyârın hükümdârına kıymetli hediyeler vererek ticâret izni almak âdetti. Hazırladıkları hediyeyi hükümdâra takdim etmesi için vezire götürdüler. Vezir; “Bugün bir tören var, yarın takdim edelim.” dedi.

Hasan-ı Basrî o gece vezirin konağında misâfir kaldı. Sabah olunca vezire kendilerinin de yapılacak törenleri takib etmek istediklerini bildirdi. Vezir kabûl etti. Vezirle birlikte tören yerine geldiler. Gördükleri manzara şöyleydi: Büyük bir meydanın ortasında süslü bir çadır kurulmuştu. Çadır saf ipek ve ibrişimden, direkleri ise gümüş ve altındandı. Çadırın önünde parlak yumuşak şilteler, divanlar kurulmuştu. Bu şilteler iyi cins atlastan ve çeşitli memleketlerden getirilmiş nâdide ve eşi bulunmayan kumaş­lardan yapılmıştı. Çadırın içinde ise bir tâbut bulunuyordu. Hükümdârın ülkesinin ileri gelenleri, esnaf, çiftçi ve sanatkârları neleri varsa bütün malzemeleri ve âletleriyle meydanda hazırlanmışlardı. Askerler ise a- laylar hâlinde meydanın ortasındaki süslü çadırın etrâfında toplanmış­lardı. Askerler belli bir makam üzerine nâralar attılar, meydanın bir yö­nüne doğru çekilip gittiler. Arkasından ülkenin ileri gelenleri, çiftçiler ve ticâret erbâbı kimseler çadırın etrâfında dönüp bağrıştılar. Sonra onlar da bir yöne çekilip gittiler. Arkasından o şehrin diğer insanları, atları üze­rinde, mücevherlerle süslü civan yiğitler, feylosoflar, müneccimler, hâ­kimler, doktorlar ellerinde mesleklerinin işâreti olan âletlerle çadırın etra­fında çeşitli nâmelerle dönüp gittiler. Sonra vezir ve Kayser (hükümdâr) ve onların yakın has adamları meydanın ortasına doğru ilerleyerek or­tada kurulu süslü çadıra girdiler. Orada gerekli vazîfeler yapıldıktan son- ra herkes evine döndü. Hasan-ı Basrî de vezirle birlikte vezirin evine döndü ve yapılan tören ile ilgili bilgi sordu. Vezir dedi ki: “Çadırın orta­sındaki duran tâbut Rum Kayserinin oğlunun tâbutudur. O genç, son de­rece güzellik sâhibi, kuvvetli ve heybetli idi. Bütün fenlerde ve ilimlerde bilmediği bir husus yoktu. Silâhşörlükte arkasını yere getiren bir er çık­mamıştı. Gökten gelen bir âfet ile kazâya uğradı. Kendisine verilen bütün ilaçlar ve devâlar şifâ vermedi ve öldü. İşte her yıl bu günde o genci an­mak için gördüğün bu törenler düzenlenir. Herkes onun tabutunun bu­lunduğu çadırın yanına varır “Herbirimiz senin uğruna canımızı fedâya hazırız, ama ne yazık ki elimizden bir şey gelmiyor. Bütün servetlerimizi, güzelliklerimizi, ilim ve hünerlerimizi emrine tahsis ettik, ama dünyâ ku­rulalı beri insanlar zengin fakir ölümden kurtulmaya muvaffak olama­mışlardır.” derler. Vezir devâm ederek; “Ey tüccarbaşı! İşte bu mânâyı anlamak için Kayser ve diğer devlet erkânı ve hükümdârın yakınları ça­dıra girip cenâzeyi kucaklayarak tesellî bulmaya çalışırlar. Ellerinden bir şey gelmediğini ve âcizliklerini anlayarak dağılırlar.” dedi. Bu hâdise Ha­san-ı Basrî´ye çok tesir etti. Zâten dünyâ malının makam ve güzellikleri­nin geçici olduğunu bilen Hasan-ı Basrî hazretleri bu hakîkati yakînen kavradı ve ticâreti bırakıp tamâmen âhirete yöneldi. Dönüşünde, şehre girer girmez elindeki malların hepsini fakirlere ve ihtiyaç sâhiplerine da­ğıttı. Basra Hâkimi olan Muhsin Ali´den el alarak tasavvuf yoluna yöneldi. Tasavvuf yolunda kısa zamanda ilerleyip mânevî derecelere yükseldi. Hiçbir zaman halktan bir şey kabûl etmedi. Ancak hocası Muhsin Ali´nin izni ile vâz edip, talebelerini yetiştirdi.

Hazret-i Ali, halîfeliği sırasında şehir şehir dolaşıp, halkını bizzat zi­yâret edip dertlerini dinlemeyi kendisine âdet edinmişti. Nerede bir şeyh veya vâiz görse veya duysa, giderek onu dinler, doğru yoldan ayrılanları edeplendirir, doğru olanları takdir ederdi. Bu şekilde gezerken yolu Bas­ra´ya düştü. Devesinden inip orada üç gün kaldı. Şehri baştan başa ge­zerken bir mecliste Hasan-ı Basrî´nin vâz ettiğini gördü. Hemen mecli­sine dâhil olup vâzını dinledi ve beğendi. Sonra ona; “Ey Hasan! Zama­nın hâdiselerini anlatan biri misin Yoksa hakîkî gerçeği öğretmek iste­yen bir kişi misin ” diye sordu. Hasan-ı Basrî; “Resûl-i ekremden bize ne ilim geldi ise onu yaymaya çalışıyoruz. Haberini doğru bulduğum ilmi halka söylemekten çekinmiyorum.” dedi. Hazret-i Ali tebessüm ederek ona yöneldi ve tebrik etti. Daha sonra meclisten dışarı çıktı. Hasan-ı Basrî hazretleri onun hazret-i Ali olduğunu anlayıp hemen kürsüden indi, eteğinden tutup mübârek ayaklarına yüzünü gözünü sürüp öptü. Sonra hazret-i Ali´den zikir telkini istedi. Bâbü´t-Taşt denilen yerde bulunuyor­lardı. Hazret-i Ali tasavvuf ile ilgili gizli sırları Hasan-ı Basrî´ye burada anlattı.

Sonra Hasan-ı Basrî ona bîat etti. Hazret-i Ali ona icâzet vererek zi­kir telkiniyle ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla va­zîfelendirdi. Sonra tarîkattaki ilk Hilâfetnâme´yi yazıp Hasan-ı Basrî´ye verdi. Tarîkat ehli arasında usûl olan “İzinnâme, icâzetnâme” denilen ya­zılı kâğıt verme usûlü hazret-i Ali´den kaldı.

Hasan-ı Basrî hazretleri kavuştuğu bu mânevî iltifât ve derecelerin verdiği zevkle kırk gün bir şey yiyip içmedi. Sonra irşâd seccâdesine otu­rup, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti.

Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Hüsâmeddîn Mültânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri “Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek i- çin, Ehl-i sünnet îtikâdında olmak, haramlardan sakınmak ve ibâdetlerde gevşeklik göstermemek şarttır.” kâidesini çok iyi bilir ve her hâlinin dîne uygun olmasına çok dikkat ederdi. Haramlarla birlikte şüphelilerden de uzak durur, devamlı ihtiyatlı hareket ederdi.

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ta­savvufta yetişmesini şöyle anlatmıştır: “Karşılaştığım ve elinde tövbe et­tiğim ilk zât, Ebü´l-Abbâs Ahmed bin Yahyâ hazretleridir. Önce bana ha­dîs-i şerîf yazmayı emretti. Sonra tasavvufta yetiştirdi. İlk muâmelesi şöyle oldu: Beni çarşıya götürdü. Bir mescidin önünde oturup, et satan bir kasap geçinceye kadar bekledi. Kasaptan bir parça et satın aldı. Eti benim elime verip; “Bunu bizim eve götür, bırak gel.” dedi. Eti elime al­dım. Fakat insanlardan utanıyordum. Mescide girdim eti önüme koyup, bir hamal tutup onu taşıttırsam mı diye düşünüp, Allahü teâlânın yardımı ile; “Şeyh hazretlerine muhâlefet etmeyeceğim. Emrini yerine getirece­ğim.” diyerek eti alıp götürmek için dışarı çıktım. İnsanlar bana bakıp; “O ne ” diye sordukça, utancımdan bir şey söylemiyordum. Eve varıp eti bı­rakıp geri döndüm. Utancımdan iyice terlemiştim. Hocamın yanına ge­lince, bana; “Ey evlâdım! İnsanlar seni melik çocuğu olarak bilip hürmet gösterirler. Nefsin o eti taşımaktan ne hâle geldi ” diye sordu. Ben de hâdiseyi aynen anlattım. Tebessüm edip; “Ey evlâdım! Senin işinden dolayı Allahü teâlâya hamdettim. Bunun karşılığını ilerde göreceksin.” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Tasavvuf, Allahü teâlâya giden yolu bulmaktır.”

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, hocası Hâce Muînüddîn-i Çeştî buyurdular ki: Şu dört şey tasavvufun esaslarındandır: 1) Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir velî, aç ve fakîr olsa da, hâlinden şikâ­yetçi olmamalı, dışarıdan, tok ve hâli, vakti yerinde görünmelidir. 2) Fa­kirleri, maddî ve mânevî doyurmalıdır. 3) Allahü teâlânın ihsân ettiğini nîmetlere şükredemediği, O´na lâyık ibâdet yapamadığı, âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için kendi içinden dâimâ üzgün bir halde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek, asık suratlı imiş gibi görünmemek, onların da rızâlarını, sevgilerini kazanabilmek için dışarıdan çok neşeli, mesûd ve memnun görünmelidir. 4) Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affet­meli, insanlara karşı lüzumlu nâziklik ve sevgiyi her zaman göstermeli­dir.”

Bundan sonra Hâce Kutbüddîn hazretleri, öpmek için hocasının ayaklarına eğildi. Hocası müsâade etmeyip, hemen onu kaldırdı. Mu­habbetle sarıldılar. Hâce Muînüddîn hazretlerinin talebelerine bir tavsi­yesi de; “Büyüklerimizin bildirdiği saâdet yolundan ayrılmayınız! Bu mü­bârek vazifede cesûr bir er olduğunuzu isbât ediniz, gösteriniz!” şeklin­deydi. Bundan sonra, muhabbetin ve acı ayrılığın tesiri ile tekrar birbirle­rine sarıldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar. Hâce Kutbüddîn, Dehlî´ye geldikten yirmi gün sonra da, Hâce Muînüddîn-i Çeştî âhirete intikâl etti.

Yine buyurdular ki: Tasavvuf yolunda ilerlerken görülen mânevî hâl- leri, garib mânâları, insanların anlayamayacakları şeyleri, aslâ insan­ların anlayamayacakları şekilde söylememelidir. Zîrâ insanların anlaya­maya- cağı bir şeyi söylemek, onların yanlış anlamasına, böyle şeyleri söyleyen zâta düşman olmalarına sebeb olur.

Dînin emirlerini yerine getirmekte çok gayretli olmalıdır. Zîrâ bu ol­mayınca, bu yolda ilerlemek olmaz. Bir kimse hem bu yolda ilerlediğini söylüyor, hem de dînimizin emir ve yasaklarına uymakta gevşek davra­nıyorsa, biliniz ki o kimse yalancıdır. Bu yolda bulunanlarda olan hâller­den biri veya birkaçı o kimsede bulunursa, biliniz ki o hâller şeytandan­dır, onu aldatmaktadır.”

Harput´un büyük velîlerinden Seyyid Mahmûd Sâminî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvufda yol, bir arı kovanına benzetilmiş­tir. Arı gibi gâyet muntazam çalışmak ve arı gibi bal yapmak, karıncalar gibi kanâatkâr olmak lâzımdır. Bal yapmak idrâkine eriştiğinde, bu şifâlı baldan müslüman kardeşlerine tattırmak elzemdir. Çalışanlar tadını alır. Çalışmayanları da çalıştırmak rehberin vazîfesidir. Mahlûkâtın yaratılı­şındaki güzellikte, ilâhî hikmetler var. Bunlar sırlarla doludur. Velîler iğ­nenin ufacık deliğinden Hindistan´ı seyrederler. Bu hâl ise, âlem-i misâlin altında bir hâldir. Âlem-i misâl bunun üstündedir. Resûl-i ekrem efendi­mizden nûrlarını alırlar ve ondan sonra vahdet sarayının ezelî ve ebedî varlığında erirler. Benliklerinden sıyrılırlar. Sırr-ı Sübhânda, mazhâr-ı lut- fa ererler.”

Evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Muhammed Rukıyye (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Tasavvuf yolunun esâsı, de­vamlı Allahü teâlâyı zikretmek, hatırlamaktır. Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Allahü teâlâyı her hâlinizle çok anın ki, (dünyâ ve âhiret saâdetine ka­vuşup azaptan) kurtulabilesiniz.” buyrulmaktadır (Cum´a suresi 10). Allahü teâlâ, âyet-i kerî- mede kurtuluşu, çok zikre bağlı kılmıştır. Mu´âz bin Cebel´in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem efendimiz; “Cen­net ehli, dünyâda zikret- meden geçirdikleri zamanları için pişmân olurlar.” buyurmuştur. Fudayl bin İyâd hazretleri de; “Allahü teâlâyı zikreden, zi­kirle nîmetlenir, sevap kazanır, günahtan kurtulur.” buyurdular.

Hindistan´da yetişen Muhammed Hâcı Efdal (rahmetullahi teâlâ aleyh) derin âlim, fazîletler sâhibi, olgun ve yüksek bir velîydi. Tasavvuf ilimlerinin mütehassısı idi. Allahü teâlânın aşkı ve bu yolun büyüklerinin muhabbeti ile kendinden geçmiş hâlde bulunurdu. Öyle bir tevâzu ve gönül kırıklığına ve edebe sâhib idi ki, kendisini, değil evliyânın büyükle­rinden, tasavvuf ehlinden bile saymazdı. Hattâ yakınlarından tasavvuf ehli kimselere; “Sizlere derin ve keskin bir basîret ve mânevî makamları tanıma hâli ihsân olunmuştur. Bizim hâlimize bir bakın ki, amellerimizin bozukluğundan, mânevî hiçbir kazancımız kalmamıştır” buyururdu. Hâl­buki, aslında kendisi bu bilgi ve mârifetlerin mütehassısı, kaynağı idi. Nitekim, İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hâl ile alâkalı olarak; “Kalbin, bâ­tının hâlini bilememek, anlayamamak, tasavvufta, tecellî-i zâtî denilen çok yüksek bir makâma kavuşmuş olmanın alâmetidir” buyurmuştur.

Evliyanın büyüklerinden Muhammed Rûcî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) anlatır: “Daha gençliğimde tasavvuf yoluna girdim. Bâzı kimse­lere, Herat âlimlerinin ve tasavvuf büyüklerinin hâllerini sordum. Çünkü onlar- dan birinin sohbetinde ve meclisinde bulunmak istiyordum. Bir kişi Şeyh Sadreddîn Ravâsî´yi tavsiye etti. O, Şeyh Zeynüddîn Hâfî´nin tale­bele- rinden idi. Şimdi ise, yanında bulunanlara doğru yolu göstermek ve on- ları yetiştirmekle meşgûldü. Bunun üzerine derhâl Herat´a gittim. Yolda Şeyh Zeynüddîn Hâfî´nin kabrini ziyâret ettim. Bu sırada Sadreddîn Ra- vâsî, talebeleriyle berâber orada bulunuyorlar ve zikir edi­yorlardı. Zikri, seslerini yükselterek yaptıkları için, bu durum hoşuma gitmedi. Yoluma devâm ederek Herat´a yaklaştım. Bu sırada bizim köy­den olan Hâfız İsmâil ile karşılaştım. O, Sa´düddîn Kaşgârî´nin sohbetiyle şereflenmişti. Sonra Molla Câmî´ye bağlandı. Tasavvuf yolunda pekçok şeyler kazandı. Hâfız İsmâil bana; nereden geldiğimi, maksadımın ne ol­duğunu sordu. Ben de ahvâlimi olduğu gibi anlattım. Hâfız İsmâil beni dinledikten sonra; “Câminin kapısına git. Orada büyük bir zât vardır. Bâzan câmide cemâ- atle berâber oturur. Belki onun hâli sana hoş gelir.” dedi. Bunun üzerine hemen câminin kapısına gittim. Câminin odasında, bir cemâatle berâber o zâtın oturduğunu gördüm. Yanındaki cemâat âlim ve fazîletli zâtlardan meydana geliyordu. Hiç konuşmadan onu dinliyor­lardı. Kapının dışında durdum. Duvara yaslanıp, onlara bakmağa başla­dım. Onlardaki sessizli- ği, sekînet ve vekarı görünce, hatırıma Şeyh Sadreddîn´in etrâfında hal- ka yapmış olanların hâllerini ve bağırmalarını getirip; “O ne ses ve hare- ketlilik, şimdi bu ne sessizlik ve durgunluk ” diye kendi kendime düşün- meye başladım. Bu sırada Mevlânâ Sa´düddîn Kaşgârî başını kaldırdı. “Ey kardeşim, yanıma gel!” buyurdu. Elimde ol­madan onun yanına git- tim. Yanına oturttu ve; “Sultan Şâhruh´un hizmet­çileri veya askerleri, o- nun yanında bulunup, yüksek sesle Şâhruh, Şâhruh diye bağırsalar, on- ların böyle bağırmaları gâyet edebsizlik ve ahmaklık olur. Hizmetçilerin ve askerlerin edebi, Sultan ve efendinin ya­nında sessiz, hazır bir vazi- yette, bağırıp çağırmadan durmaları ile olur.” buyurdu. Sonra Sa´düddîn Kaşgârî elime baktı ve elimdeki boynuzdan yüzüğü gördü. İhtiyâcı olan kimsenin, hâcet elini boş olarak uzatması daha iyidir.” buyurdu. Bunun üzerine elimden yüzüğü çıkardım. Sa´düddîn Kaşgârî kalkıp mescide girdi. Orada bulunanlardan birisine, beni peşinden mescide götürmesini işâret etti. Mescide girdim. Sa´düddîn Kaşgârî bir yere oturdu. Beni de karşısına oturttu ve tarîkatı telkin etti. Sonra; “Mescid güzel bir yerdir. Burada ikâmet et. Sana em­rettiğim şeylerle meşgûl ol.” dedi. Onun gös- terdiği şeylerle meşgûl ol­maya başladım. Annem bunu haber alınca, he- men Rûc´dan yanıma geldi. O da bu yola girdi.

Bir müddet geçtikten sonra, bir gece mescidin kubbesinde bulunan odada teheccüd namazı kıldıktan sonra murâkabeye daldım. Bu sırada kandil gibi bir nûr göründü. Gündüz gibi kubbeyi aydınlattı. Onun aydın­latması ile bütün kubbeyi görüyordum. Bu nûr her an fazlalaşıyordu. O hâle geldi ki, koskoca bir kandil oldu. Bir müddet bu hâlde kaldı. Bu hâli görünce, bir nevî gurûr ve kendimi beğenme hâli meydana geldi. Sabah olunca, Sa´düddîn Kaşgârî´nin meclisine gittim. Öfkeyle bana bakarak; “Seni, gurûr kokusu ile dolu görüyorum. Bu kadarcık bir nûr görmekle, hiç insana gurûrlanmak yakışır mı Hâlbuki Mevlânâ Nizâmüddîn Hâ- mûş´a bağlandığım zaman, karanlık gecelerde yolda giderken, sa­ğımda ve solumda on veya on iki meşale yanardı. Nereye gitsem onlar da be- nimle berâber giderlerdi. Buna rağmen aslâ onlara iltifât etmez, onlara hiç îtibâr etmezdim.” diye buyurduktan sonra, kızarak şunları ilâve etti: “Yanımdan kalk git. İkinci defâ bu şekilde bir daha yanıma gelme!” Böy- lece beni meclisinden kovdu. Onun huzûrundan kalbim kırık çıktım. Çok ağlayıp, göz yaşları döktüm. Bundan dolayı Allahü teâlâdan af ve magfi- ret diledim. Kalbimi bu gurûr ve kendini beğenme kirlerinden te­mizlemek için çok gayret gösterdim. Hocam Sa´düddîn Kaşgârî´nin ilti­fatları ve te- veccühlerinin bereketi ile, bu sıkıntılı ve kötü durumdan kur­tuldum. Ay- nen bana görünen nûr, anneme de göründü. Hattâ, o benden daha fazla gördü.

Böyle nûrların bana göründüğü günlerde, birisi bana çok tevâzu gösteriyordu. Onun bana karşı tevâzusu artık haddini aşmıştı. Bunun üzerine ona; “Bana niçin bu kadar tevâzu gösteriyorsun Bunun sebebi nedir ” diye sordum. O şahıs, şunları anlattı: “Karanlık bir gecede mes­cide bitişik dergâhta oturuyordum. Bu sırada kapıdan biri girdi. Bunun üzerine orası gündüz gibi aydınlanıverdi. Hâlbuki o şahsın yanında kan­dil falan yoktu. O şahsa iyice baktığımda, siz olduğunuzu gördüm. Siz oradan gidince, yine orası eskisi gibi karardı.”

Mevlânâ Sa´düddîn´in sohbetine kavuşmama rağmen, kalbimde bu yolun büyüklerine bağlılık hâsıl olmadığı için, çok üzgün ve kederli idim. Karanlık gecelerde, câmide başımı yere vuruyordum. Gündüzleri sah­râya çıkıyor, oralarda ağlıyor, Allahü teâlâya yalvarıp yakarıyordum. Bu hâl üzere, yaklaşık sekiz ay geçti. Bir gün Mevlânâ Sa´düddîn, bu hâlde ağlarken görünce; “Çok ağla ve yalvar. Böylece Allahü teâlânın rahme­tine kavuşursun. Çünkü ağlayıp yalvarmak, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmakta çok tesirli ve kıymetlidir. Ben de gençlik günlerimde senin gibi çok ağlardım.” dedi. Bu sırada ona iltifât ve teveccüh ile baktı. Bu­nun üzerine onda, bu yolun büyüklerine bir anda bağlılık hâsıl oldu.

Bundan sonra câmide murâkabe hâlinde idim. Gece yarısına doğru uyku bastırınca, uyku dağıtmak için kalktım. O sırada hocamın arka ta­rafta beni tâkib ettiğini fark ettim. Hemen arkasına oturmak istedim. O da başını kaldırarak; “Ey Muhammed, niçin kalktın ” buyurdu. “Uyku hâli meydana gelmişti. Onu gidermek için” dedim. O zaman bana lütuf ve merhamet buyurdular ve bende büyüklerin yoluna bağlılık tamâmen hâ­sıl oldu.

Mevlânâ Sa´düddîn Kaşgârî´nin Allahü teâlânın izniyle, istediği za­man istediği kimseye, bu yolun büyüklerine bağlılığı verme gücü vardı. İstediği kimseyi, kendisinden geçirir, mânevî âlemlere daldırırdı. Bir gün onunla berâber mescidin kapısına gelmiştim. Akşam ezânı okundu. Mes- cide girip akşam namazını kıldık. Namazdan sonra hatim okuna­caktı. Çok kalabalık bir cemâat vardı. Her tarafta kandiller yakılmıştı. Sa´düd- dîn Kaşgârî namazdan sonra kıbleye doğru bir köşede oturdu. Ben de arkasına bir yere oturdum. Sonra bana, yanında oturmam için işâret etti. Yerimden kalkıp yanlarına oturdum. Daha oturmadan, bir ân bakınca bir- den bire kendimden geçtim. Bu hâl, müezzinin yatsı ezânını okumasına kadar sürdü. Bu süre içerisinde, hiçbir şeyden haberim ol­madı.

Daha bu yolun başlangıcında iken, câmide abdest alınan yerde otur- dum. Elimde de Mesnevî kitabı vardı. O sırada Mevlânâ Sa´düddîn ab- dest alınan yere geldi. Bana, elimdeki kitabın ne olduğunu sordu. Mes- nevî deyince; “Onu okumakla bu yolda ilerleme olmaz. Bu yolda ça­lışma ve gayret lâzımdır. Ancak o zaman onun mânâlarına vâkıf olabilir­sin.” buyurdu.

Yine bu yolda başlangıç günlerinde iken câminin bir kenarında, bağ- daş kurmuş bir halde murâkabede bulunuyordum. Bu sırada; “Ey edeb- siz! Hizmetçiler hiç sultânın huzûrunda böyle mi oturur ” diye bir ses işit- tim. Bunun üzerine derhâl yerimden sıçrıyarak, kerpiçlerin üze­rinde otur- dum. O zamandan sonra bağdaş kurarak hiç oturmadım.”

Bir gün hocası Mevlânâ Sa´düddîn ile, Şeyh Behâüddîn Ömer´i ziyâ­ret için Cigâre köyüne gittiler. Hocası ata bindi. O da peşlerinden yüreye- rek gidiyordu. Yola çıkmadan evvel, evde biraz bir şeyler yemişti. Yolda harâret bastı. Fakat edebinden, hocasından izin isteyip de su iç­meye gi- demiyordu. Bu sırada Hocası ona; “Susadın mı ” diye sordu. O da; “E- vet, şehirden ayrıldığımızdan beri bende susuzluk var.” dedi. Bu­nun üze- rine ona; “Git bir yerden su iç gel. Çünkü senin susuzluğun bana da tesir etti.” buyurdu. Hemen bir yerden su içip geldi. Yollarına devâm ettiler. Şeyh Behâüddîn Ömer´in evine varınca, Muhammed Rûcî uzakça bir kö- şeye oturdu. Hocasıyla Şeyh Behâüddîn konuşmaya başladılar. Onlar- dan uzakça bir yerde oturduğu için, ne konuştuklarını duymuyordu. Bu sırada kendi kendine; “Bana öyle oturmak yakışmaz. Şeyh Behâüddîn Ömer´e doğru dönmüş olarak oturmam gerekir.” deyip, onun tarafına doğru dönerek oturdu. Kalbi onun kalbiyle aynı hizâya geldi. O anda Mu- hammed Rûcî´ye dönüp, hocasına; “Bu ne yapıyor ” diyerek te­bessüm etti. Şeyh Behâüddîn´in kısa süren teveccühleri ile çok faydalar hâsıl ol- du. Onda kıymetli hâller meydana geldi. Dört veya beş gün, bü­yük bir sevinç ve rahatlık meydana getiren feyz ve bereketler birbirini tâkib etti.

Yine kendisi anlatır. Yine bu yolun başlangıcında iken, dergâhın şark tarafındaki salonda, kıbleye bakan kısımda oturuyordum. Bu yoldaki vazifelerle meşgûl iken karşımda, zayıf yapılı, uzun boylu bir karaltı gö­ründü. Hindistan cevizi gibi küçük olan başı tavana uzanıyordu. Ağzı açık olup, beyaz dişlerle doluydu. Boynu ve ayakları ince ve uzundu. O gülerek, bana doğru yavaş yavaş geliyordu. Bâzan eğiliyor, bâzan doğ­ruluyordu. Çeşitli hareketler yapıyordu. Kendi kendime; onun şeytan ol­duğunu, büyüklere bağlanmaktan, meşgûliyetimden alıkoymak istediğini söylüyordum. Onun için meşgûliyetim üzerine sebat edeceğim husû­sunda azmimi sağlamlaştırdım ve işime devâm ettim. O ise, çok garip ve acâib hareketler yapmak sûretiyle beni meşgûliyetimden vazgeçirmek istiyordu. Fakat onun, beni bu meşgûliyetimden vazgeçirmesi mümkün olmadı. Bana yaklaşınca, daha fazla işimle meşgûl oldum. İyice yanıma gelip, benim vazgeçmediğimi görünce, üzerime sıçrayıp omuzuma bindi ve iki ayağını sırtıma yapıştırdı. Yine işimle meşgûl idim. Bir müddet sonra ayaklarını üzerimden çekip, duman gibi havaya yükseldi. Sonra kayboldu. Ondan sonra bir daha böyle bir şey görünmedi.

Câmide, Mevlânâ Sa´düddîn Kaşgârî´nin emri ve tavsiyesi üzerine dâimâ ibâdetle meşgûl olurdum. Hattâ geceleri de uyumazdım. Oturur, Allahü teâlâya yalvarır, büyüklerin nisbetine kavuşmak için çok ağlardım. Mescidden sâdece zarûri ihtiyaçlarım için çıkardım. Bir defâsında bulun­duğumuz belde muhâsara edilmiş, şehrin kapıları kırk gün kapatıldığın­dan, o günlerde herkes câmiye dolmuştu. İbâdet ve duâ ile meşgûl oldu­ğumdan, durumu kimseye sormadım. Sonra birgün, muhâsara hakkında bilgi veren bir kimsenin konuşmasına şâhid oldum. Ona; “Siz hangi mu­hâsaradan bahsediyorsunuz ” diye sordum. O da; “Herhâlde sen muhâ­sara sırasında burada değildin.” dedi. Ben de, o zaman halkın neden mescidde toplandığını anladım.

Evliyânın büyüklerinden Niyâzî-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ayasofya Câmiinde vâz ve nasîhat vermeye memur edildi. Ayasofya Câ- miinde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkânının da hazır bulunduğu bir gün, vâz kürsüsünden tasavvuf yolu- nun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslâm dînine aykırı ol­madı- ğına dâir hakîkatı gâyet açık bir şekilde anlattı. Herkes îzâhına hay­ran oldu. Tasavvufun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını seve seve yap- maya yardımcı olduğunu anladılar.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak nakledilir ki, Kebş şehrinde Mevlânâ Celâleddîn Kebşî, bir cemâatla oturmuş sohbet ediyorlardı. Tasavvuf ehlinden ve evliyânın ke­râmetinden söz açılmıştı. Mevlânâ Celâleddîn, “Şimdi bizim zamânı­mızda böyle kerâmet ehli, dîn-i İslâmın emirlerine tam uyup, Resûlullah efendimizin yolunda olan büyük bir velî yok gibidir.” dedi. Emîr Külâl haz­retlerinin talebelerinden biri, bu cemâat arasında idi. Bu zât, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî´ye; “Bu zamanda sayılan sıfatlara ve üstünlüklere sâ- hib bir zât vardır. Tasavvufta o kadar yükselmiştir ki, bir göz açıp ka­pa- yacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyâyı dolaşacak bir hâl sahibidir.” dedi. Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; “Ah şimdi böyle zât nerede bulunur ” deyince, o talebe; “Evet şimdi böyle bir zât vardır. O da benim hocam Seyyid Emîr Külâl´dir.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; “bizi sohbetine kavuştur da, onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım.” dedi. Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur.” dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî teveccüh edip, Allahü teâlâya hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemât birdenbire ayağa kalktı. Çünkü Emîr Külâl hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, içeri giriverdi. Bu hâle çok şaştılar. Sonra da oturup sohbete başladılar. Mevlânâ Celâleddîn, Emîr Külâl´e; “Efendim, sizi bu hâle ka­vuşturan şey nedir Burayı bir ânda teşrifiniz nasıl oldu ” diye sordu. Bu- nun üzerine Emîr Külâl, sohbete başlayıp buyurdu ki: “Bizi, sizin sa­mîmî arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allahü teâlâya ihlâs ile yalvarır, tam samîmiyetle bir şey ister ve duâ ederse, Allahü teâlâ onu maksadına kavuşturur. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn Kebşî; “Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyorum.” dedi. Emîr Külâl hazretleri ona; “Biz seni evlâtlığa kabûl ettik.” buyurdu. Sonra ona teveccüh na­zarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuşturdu. Orada bulu­nan- lar bu hâli görüp; “Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri uğ­raşıp ömür tükettin, fakat şimdi maksadına kavuştun.” dediler. Onların böyle söylemeleri üzerine, Emîr Külâl; “Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz O, işini tamamlamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sâ­dece bizim bir işâretimize, teveccühümüze ihtiyâcı kalmıştı.” buyurdular.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, ömrü boyunca İslâmiyeti öğrendi, öğretti. İnsanlara anlatarak onların iki cihân saâdetine kavuşmaları için çalıştı. Bir gün ta­lebelerine şöyle anlattı: “Sırrî-yi Sekatî buyurdu ki: “Korku, küfürden başka kalb hastalıklarını giderir. Muhabbet bunu da siler.” Bunun için biz yolumuzda muhabbeti esas aldık. Talebelerinden Abdurrahmân Tâhî (Tâgî); “Muhabbet ve ihlâstan hangisi üstündür ” diye sorunca; “Bu ikisi yemek ve su gibidir. Yâni bu ikisi olmadan tasavvuf yolculuğu olmaz.” buyurdu. Abdurrahmân Tâhî; “Hangisi asıldır ” dedi. Ona cevâben; “İh- lâs” buyurdular.

Tasavvuf yolcusunun durumuyla ilgili olarak buyurdu ki: “Fıkıhta bir mezhebe uyup amel edenin ictihâd derecesine varmadıkça, imâmından ayrılıp nasslara uyması doğru olmadığı gibi, tasavvuf yoluna intisâb e- den bir kimsenin de, hocasının ve hocasının halîfelerinin koyduğu usûl ve edeplerden dışarı çıkması uygun değildir. Bununla meclisinde bulu­nan ve ayağını öpmek isteyen bir talebesine mâni olmak istedi. Abdur- rahmân Tâhî; “Bu hususta hadîs-i şerîf vardır. Birisi Resûlullah´tan elini öpmek için izin istedi, müsâde buyurdu. Ayağını öpmek istedi, müsâde buyurdu. Secde için izin istedi, müsâde etmedi.” dedi. Bunun üzerine Gavs buyurdu ki: “Bu yolun geçmiş büyüklerinin birinden ve kendi hocası Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinden bahs edip; “Bu işe mâni olurlardı. Şöyle ki, Muhammed Pârisâ hazretleri vefât edince, oğlu babasının aya- ğını öpmek için eğildiğinde, öptürmemek için ayağını çek­miştir.” buyur- dular.

Vefât etmeden önce; “Amel ediniz ” buyurdu. “Amel nedir ” diye sordular. “Amelden maksâd râbıtadır, yâni mürşidini düşünüp ona bağ­lanmaktır.” buyurdu. Devâm ederek; “Maksad, İslâmiyet´in bildirdiği yön- de istikâmet üzere olmaktır. Bid´atten ve İslâmiyet´e aykırı olarak ya­pılan amellerden feyz alınmaz. Tasavvuf, İslâmiyete uymak demektir. Molla Yûsuf Ali; “Evliyâlık, İslâmiyetin emirlerini yapmakla kazanılır.” bu­yurdu. Fakat kalb hastalıklarının izâlesi için hocasıyla sohbet de şarttır. İslâ- miyete uymadan vilâyete, yâni velîliğe kavuşulur diyen sapıktır, zın­dıktır. Namazlardan hemen sonra istigfâr ediniz. İslâmiyetin bildirdiği hu­suslara uymayan ve sünneti terk eden mürşid, yol gösterici olamaz.” bu­yurdular.

Büyük velîlerden Sirâceddîn Ömer Halvetî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) evliyâlık yoluna girişi şöyle anlatılır: Gençliğinde ata binme hevesi vardı. Âlim ve velî bir zât olan babalarının yolu üzere değil de asker ol­mak sevdâsında idi. Bu sebeple bir müddet askerle birlikte seferlere ka­tıldı. Bir harpte birliği dağıldı ve herkes bir tarafa kaçtı. Kendisi de atını bilmediği bir yöne sürdü. Giderken bir kısım eşkıyâ peşine takılıp etrâfını kuşattı. Ölümle karşıkarşıya kalmıştı. Birden velîlerden olan ceddi, karşı­sında beliriverdi ve ona hitâben; “Ey Ömer! Ya yolumuzda olursun veya bu eşkıyâlar senin başını keser. İkisinden birini seç!” buyurdular. Ömer Halvetî yaptıklarına pişman olup, ilim ve edep yolunu seçtiğini bildirdi ve ceddinden yardım istedi. O sırada haydutların bir kısmı anlaşılmayan bir şekilde yere yıkıldı. Diğerleri selâmeti kaçmakta buldular. Ömer Halvetî o gece sabaha kadar at sürdü. Seher vakti bir şehir kenarında bağlık ve bahçelik bir yere geldi. Bahçenin içinde bir zât, talebeleriyle birlikte soh­bet ediyordu. Yanlarına gitti. Talebelerin arasına oturdu. Tam o sırada o zât ona döndü ve; “Elhamdülillah, seni bize bağışladılar. Biz de seni velî­liğe lâyık gördük.” buyurdu. Talebeliğe kabûl edip ona nefsiyle mücâdele yollarını öğrettiler.

Konya´da yetişen velîlerin büyüklerinden Sultan Veled (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Tasavvuf yoluna girmiş olan kimse nefsine sahib olup, ona muradını, isteklerini vermemeli ki, ahiretde murâdı olan Allahü teâlânın nasıl olduğunu bilemediğimiz cemâl-i ilâhîsini görmek nasib olsun. Bu yolda bulunanlar, kötü huylarını bırakıp, iyi güzel huy­larla bezenerek, Allahü teâlâdan feyz ve bereketlere kavuşur.”

Horasan´ın büyük velîlerinden Sülemî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen bir talebeye şu iki şey mutlaka lâzımdır: Her hâlinde doğruluk ve bütün işlerinde edeb üzere bulunmaktır.”

Hindistan evliyâsının tanınmışlarından Şeyh Nûreddîn (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bizim bulunduğumuz tasavvuf yolunda üç esas vardır. 1) Hesâba çekilmeden evvel kendini hesâba çekmek. 2) “İki günü aynı hâlde olanlar aldanmışlardır” hadîs-i şerîfine uyarak, hep ilerlemeye gayret etmek. 3) Havatırı (kalbe gelen düşünce­leri) yok et- mek, gidermektir. Hep Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Tasavvuf; tam olarak beş duyu organını günahlardan korumak, her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir.”

İran´da yetişen büyük velîlerden Şirvânî es-Sagîr (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretlerine; “Tasavvuf nedir ” diye sordular. “Hakîkî din âlim- lerinden birine bağlanıp, ona teslim olmak. Onun feyz ve bereketle­rinden istifâde etmek. Kimseye karışmayıp, kendi hâlinde insanlardan ayrı ya- şamaktır buyurdu. Bir gün buyurdu ki: “Sıddîkların, yükseldikçe istedikleri bir şey vardır ki, o da riyâset muhabbetidir. (Şefâat makâmı)” Saîd-i Fer- gânî buyurdu ki: “Buradaki “riyâset muhabbeti” insanların ba­şına geç- mek arzusu değildir. Zâten, evliyâlık yolunda bulunmanın ilk şartı, bunu terketmektir. Nerede kaldı ki, en sonda hâsıl olan şey “riyâset muhab- beti” olsun. Bu ifâdeden murâd; Allahü teâlânın indinde, evliyâyı seven- ler için şefâat makâmı taleb etmektir.”

Şirvânî es-Sagîr hazretleri buyurdular ki: “Tasavvuf yolunda bulun­mak; gönül, kalb hâlidir. Dil ile bâzı şeyleri söylemek kâfi değildir.”

“Bâzı kimseler vardır ki velîdirler. Büyük zâtlar bu kimselere ba­kın- ca, tasavvuftaki makamlarını görürler. O kimsenin ise, bunların hiç bi­rin- den haberi olmaz.”

Meşhûr velîlerden fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi Ta- kıyyüddîn Sübkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolunda bulu­nanlara çok hürmet eder ve onları severdi. Tasavvuf yoluna giren kim- se, Selef-i sâlihînin izinden gider, onlara tâbi olursa işte tasavvufta doğru yol budur. derdi.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yo­lunda bulunan kimsenin vasıflarını anlatırken buyurdular ki: “Şeyh Ebû Saîd Ebü´l-Hayr, tasavvufu şöyle târif etmiştir: “Şimdiye kadar evliyâdan yedi yüz zât tasavvufun târifi husûsunda çeşitli sözler söylemişlerdir. Bütün bu sözlerin özü şu noktada toplanır: Tasavvuf; vakti, en değerli olan şeye sarfetmektir.”

Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çek­tirmemektir.”

“Tasavvuf bilgilerinden maksad, kendini zorlamadan, uğraşmadan, her ân Allahü teâlâya teveccüh ve ikbâldir. Yâni, her ân Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”

Evliyânın büyüklerinden Vecîhüddîn Ömer Efendi (rahmetullahi te- âlâ aleyh) hazretlerinin tasavvuf yoluna girişi şöyle olmuştur: Âl-i Selçuk- tan İbrâhim Han zamânında Sühreverd´e onu kâdı tâyin ettiler. Pâdişâh tarafından yarlığ (ferman) verilip, gelip hizmete başladı. Bu sı­rada iki kişi huzûruna geldi. Biri aleyhinde bir hususta dâvâcı oldular. Beyyine (delil) de getirdiler. Yalancı şâhid ile dâvâlarını isbat ettiler. Sonra dâvâcıların dâvâlarında yalancı olduklarını ve şâhidlerinin de ya­lancı şâhid olduğunu Kâdı Vecîhüddîn öğrenince, üzülüp bu vazîfeden ayrıldı. Şeyh olan am- calarına talebe oldu. Mücâhede ve riyâzetle meşgûl olup yetişti ve ta- savvufta yüksek derecelere kavuştu.

Ömer Efendi buyururlardı ki: “Tasavvuf ehli, kavuştukları mânâları, halleri, çoluk çocuğunu muhâfaza ettiği gibi korur.”

Büyük velîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, tasavvuf yoluna nasıl ulaşılır diye sordular. O; Tasavvuf yoluna açlık, tefekkür ve hayretle kavuşulur. buyurdular.

Evliyânın meşhûrlarından. Yûsuf bin Abdürrahîm Aksûrî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenler için şöyle bu- yurmuştur: Bu yola girmek isteyenleri bize gönderiniz. Eğer o kimse sâ- dık ise, onu maksada kavuştururuz. Şâyet gâfil ise, onu uzak­laştırırız. Böylece sâdık olanlara da zararlı olmasın. Çünkü böyleleri, başka şeyleri kendine perde yapmıştır. Mahbûba, Allah a kavuşamaz.

Evliyânın büyülerinden Yûsuf Mahdûm (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Tasavvuf büyükleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleridir. Bunlar, Kitâb ve sünnet ile amel ederler. Hak üzere olmanın iki şâhidi vardır. Biri suverî diğeri mânevîdir. Suverî olan; emir ve yasakları yerine getirmek sûretiyle İslâm dînine uymak, Resûlullah efendimizin ahlâkına uymak sûretiyle ahlâkını güzelleştirmektir. Mânevîsi ise; hocanın, tale­beyi suverî mertebesine çıkardıktan sonra, Resûl-i ekreme teslim et­mektir. Hoca, talebesini bâzan rûhânî bâzan cismânî terbiye eder.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Ziyâeddîn Nurşînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) tasavvuf yolunda bulunmanın esâsının sohbet olduğunu bildirerek buyurdular ki: Biliniz ki sohbetsiz geçen zaman zarardır. Ömrün boşa geçmesidir. Bu ömrün hakkı, ilk önce tedricî olarak şerefli sohbetin tah­sîli yolunda, sarf edip, mümkün olduğu kadar sohbeti terk etmemektir. Sonra tarîkatta ondan sonra sonu olmayan edeplere uymaktır. Çünkü sohbet bütün kemâlâtın, olgunlukların ve mârifetlerin başlangıcıdır. Ge­çen zaman iâde edilmez, kazâ da edilemez. Ne olursa olsun sohbetsiz geçen vakitlere üzülmeli, belli zamanlarda yapılması emrolunan virdleri, vazifeleri terk etmemeli ve hocasını gözü kapalı olarak düşünmelidir. Zîrâ tamâmıyla yapılması mümkün olmayan bir şeyi tamâmıyla da terk etmemelidir.

Share.

About Author

Leave A Reply