Vasiyet

0

Tâbiîn devrinin büyük velîlerinden Abdullah bin Avn (rahmetullahi teâlâ aleyh) vasiyetlerinde; “Ey kardeşlerim! Sizin için üç şeyi seviyorum. Kur´ân-ı kerîmi gece-gündüz okumanızı, cemâate devâmınızı ve kötü iş- lere mâni olmanızı.” buyurdu.Hindistan evliyâsından ve Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin âdetleri öyle idi ki, hastalandığında vasiyetnâme yazdırırlardı. Şimdi de hem yazdırdılar hem söz ile anlattılar ve buyurdular ki: “De­vamlı zikrediniz. Büyüklere bağlılığınızı muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kazâ ve kader husûsunda nasıl ve niçini bı­rakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve ferâgat üzerine olunuz. Benim cenâzemi, âsâr-i nebeviyyenin (Peygamber efendimize âit eserlerin) bulunduğu Delhi´deki Büyük Câmiye götürünüz. Allah´ın Resûlünden şefâat isteyiniz.”

Yine buyurdu ki: Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibend; “Bizim cenâ­zemizin önünde;

Huzûruna müflis olarak geldim,

Yüzünün güzelliğinden bir şey isterim.

Şu boş zenbilime elini uzat,

O mübârek eline güvenirim

beytlerini okuyun!” buyurmuşlardı. Ben de, bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin güzel sesle okunmasını istiyorum:

Kerîmin huzûruna azıksız geldim,

Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim,

Bundan daha çirkin hangi şey olur

Azık götürürsün, O ise Kerîm.

Anadolu velîlerinden (Zileli) Abdurrahmân Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) 13 sene Şeyh Şâbân-ı Velî tekkesinde insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. 1673 senesi içerisinde vasiyetnâmesini yaza­rak Amasya´da bulunan ve orada halkı irşâd etmekte olan Şeyh İbrâhim Efendiye gönderdi. Vasiyetnâmenin özeti şu şekildedir:

“Ey benim aziz kardeşim Hâfız İbrâhim Efendi! Size dahî` mâlum ol­sun ki biz zâhirî olarak hacca gitmeye niyet edip onun tedâriki ile meşgûl iken, bir seher vaktinde gaipten bir sedâ geldi. “Hazır ol mânevî hacca gitsen gerektir.” denildi. Biz cenâb-ı Hakk´ın emrini beklemekte iken Re­cep ayının yirmi yedinci gecesi ki mîrâc gecesi ruhlar âleminde geziyor­duk. Resûl-i ekrem mîrâca giderken bindiği burağa binmiş olarak geldi­ler. Bizi de burağın arkasına aldılar ve gittik. Levh-i mahfûzun yanına varınca; “Siz burada eğlenin, bundan öte izin yoktur.” buyurdular. Levh-i mahfûza nazar eyledik, baktık ki kendimizin Şâban ayında dünyâ evin­den âhirete gideceğimizi, sizin de Şâban Efendi Tekkesinde şeyh olaca­ğınızı gördük. Ey benim kardeşim! Levh-i mahfûzda yazılan sizsiniz. Hemen fakîre duâ eyle ve duâdan unutmayıp tekkede meşgâle ve mücâhede Allahü teâlânın dînini yaymakla meşgûl olup gayret kemerini yedi yerden kuşanıp ve benim evlatlarımı dahi gözden ve gönülden çı­karmayınız. Kapı dervişi Molla Hasan altı senedir tekkenin hizmetindedir. Lâkin irşâdı sizden olmakla bu zamâna tehir edilmiştir. İrşâd ile fayda­lanmadıkça salıvermemenizi ricâ ederiz. Bize lâzım olan hakkı tebliğ ey- lemektir.”

Şeyh Abdurrahmân Efendi bu vasiyetnâmeyi İbrâhim Efendiye gön­derdikten sonra yazdığı gibi H.1083 senesi Şâbanında hayâta gözlerini kapadı. Kastamonu´daki Şâbân-ı Velî hazretlerinin türbesine defnolundu.

Meşhûr velîlerden Abdurrahmân Tafsûncî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerinin vefâtı yaklaştığı zaman, oğlu, kendisine vasiyette bu- lunmasını istedi. O da; “Ey oğlum! Sana şöyle vasiyet ederim ki, Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî´ye her zaman saygı ve hürmetini muhafaza edip, emirleri üzere hareket et. Hizmetinden ayrılma!”

Babası vefât edince, oğlu, Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına geldi. Şeyh hazretleri, ona ikrâmda bulunarak hırkasını giydirdi. Sonra da öz kızı ile onu evlendirdi. Artık o, hep âlimlere mahsus bu elbi­seyi giyerdi.

Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) oğlu Abdurrezzâk´a şöyle vasiyet eyledi: Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah´tan korkmanı ve O´na tâat ü- zere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bi­zim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin ku­surlarını affetmek üzere kurulmuştur.

Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâ­ber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!

Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi o- landan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah´tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini gö- rürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile mu- âmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştı- rır.

Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.

İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yarada- nın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allahü teâlâya dil uzat- ma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Al­lah a- damlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi ge- çinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öl­dürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getir­memenle olur.

Evliyânın büyüklerinden Abdülmecîd Şirvânî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) vefâtından önce buyurdular ki: “Bizi sevenler kabrimizin üzerine türbe yapmak sûretiyle, bu âcizi diğer müslümanlardan ayırmasınlar.” di- ye vasiyet etmişti. Fakat Mevlânâ Abdülmecîd´i çok seven zenginler­den bâzıları kabrinin üzerine türbe yaptırmak istediler. Kubbe tamamlan­dığı gece temelinden yıkıldı. Birkaç kere kubbe yaptılar ise de aynı şe­kilde yıkıldı. Bunun üzerine kabri belli olsun diye etrafını taşlarla çevirdi­ler. Hâlen bu kabir Tokat ve çevre halkı tarafından ziyâret edilmektedir.

Fas evliyâsından Abdüsselâm bin Meşîş Hasenî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Ali isimli talebesi, “Efendim, bana vasiyette bu- lunur musunuz ” deyince; “Allahü teâlâdan kork. İnsanlar­dan sakın. Dili- ni insanların boş sözlerinden koru. Kalbini onların kötü dü­şüncelerinden muhâfaza et. Âzâlarını gözet ve onları harama düşmek­ten, günah işle- mekten koru. Ne için yaratılmışlar ise, onları o vazîfede kullan. Allahü te- âlânın farz kıldığı işleri zamânında yap. Böyle yaparsan, Allahü teâlânın hıfz u himâye ve korumasında olursun. Allahü teâlânın sana emrettiği işleri yaparsan, verâ sâhibi (haramlardan sakınan) olur­sun. Şöyle duâ et: Yâ Rabbî! Senden alıkoyan her şeyden beni koru. İn­sanların şerlerinden beni muhâfaza et. Senin rızân ile kalbimi zenginleş­tir. Sen her şeye kâ- dirsin” buyurdular.

Mısır evliyâsından Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebesine şöyle vasiyette bulundular: “Ey Abdül´âl! Dünyâ sevgi­sinden sakın. Zîrâ sirke saf balı bozduğu gibi dünyâ sevgisi de sâlih ve iyi amellerini bozar. Yetimlere, şefkat, çıplaklara elbise giydirmekle mer­hamet, açları doyurmakla himâye, garipleri zayıfları ikrâm ile korumak âdetin olsun. Bu işlerin Allahü teâlâ katında kaybolmaz.

Ey Abdül´âl! Zikre, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allahü teâlâdan gâfil olma, O´nu unutma. Gece kıldığın bir rekat na­maz, gündüz kıldığın bin rekatdan daha üstündür. Allahü teâlâyı zikret­mek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz. Allahü teâlâyı hâzır bir kalp ile an! Allahü teâlâdan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O´nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve fe­rahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber efendimize hitâben; “(Ey habî- bim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele!” buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak demek; dün­yevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse muhâlefet etmek de­mektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne helâli terk et­mektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü tealânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.

Ey Abdül´âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelse, bu­nun için sakın sevinme! Gıybet ve dedi-kodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni, zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermeyene ver.

Ey Abdül´âl! Dervişliğin, talebeliğin şartları; kötü iş ve sözlerden sa­kınmak, harama bakmamak, iffetli olmak, her zaman Allah korkusuna sâhib olmak, Allahü teâlânın emirlerine uygun yaşamak, Allahü tealâyı hiç unutmamak, âhirette başa gelecekleri düşünerek hep uyanık ve dik­katli olmaktır.

Ey Abdül´âl! Yolumuz, Kur´ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine, bildirdiklerine uymak, doğruluk, verdiği sözü yerine getirmek üzerine kuruludur. Âlimler yanında dilini, insanların ileri gelen­leri yanında gözünü, hocanın huzûrunda kalbini muhâfaza et. Edep ve vakâr üzere ol.

Ey Abdül´âl! İlmi olmayan kimsenin dünyâda da âhirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi, yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teâlâ katında şefâat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selâmet yoktur. Tak­vâsı, Allahü teâlâdan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimse­nin, Allahü teâlâ indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayan kimsenin, Cennet´te yeri yoktur.

Mısır evliyâsından Ahmed Behlül (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâ­tından önce şöyle vasiyet etti: “Beni, Karafe kabristanının yakınındaki yola defnedin. Kabrimin üstüne sanduka ve türbe yapmayın. Böyle şey­ler, benim kabirde rahat etmeme mâni olur. Bırakın kabrim sâde olsun, üzerimde hayvanlar gezinsin.” O sırada orada bulunan talebelerinden biri; “Efendim! Sizin için Bâtiha Câmii avlusunda bir kabir hazırladık. Oraya defnedeceğiz.” deyince Ahmed Behlül hazretleri;

“Cenâzemi oraya taşımaya gücünüz yeterse, öyle yapın.” buyurdu­lar.

Ahmed Behlül hazretleri H.928 senesinde Kahire´de vefât etti. Ce­nazesini defnetmeye götürmek istediklerinde, tabutu Bâtiha Câmiine doğru götüremediler. O tarafa doğru gitmek istediklerinde, tabut çok ağırlaşıyor, hareket ettiremiyorlardı. Kendisinin daha önce bildirdiği şe­kilde Karafe kabristanının yakınındaki yola doğru götürmek istediklerinde tabut hafifledi ve rahatça götürdüler. Bu hâlin onun bir kerâmeti olduğu anlaşıldı.

Osmanlı âlim ve velîlerinin en meşhûrlarından, büyük devlet adamı Ahmed İbni Kemâl Paşa (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Mısır dönüşü yolculuk sırasında bir ara atının ayağından sıçrayan çamurlar, Yavuz Sultan Selîm Hanın kaftanını kirletmişti. Pâdişâhın kaftanına ça­mur sıçrayınca, İbn-i Kemâl mahcûb olup, atını geriye çekerek ne yapa­cağını şaşırdı. Ancak Yavuz Sultan Selîm Han ona dönerek: “Üzülmeyi­niz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür, şereftir. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefât ettikten sonra kabri­min üzerine örtülsün.” dedi. Bu vasiyet, vefâtından sonra yerine getirildi. Bu hâdiseyi hatırlatan o kaftan, şimdi de Yavuz Sultan Selîm Hanın kabri üzerinde, bir câmekân içinde, târihî bir hâtıra olarak durmaktadır.

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vasiyetnâmesi şöyledir: Ey evlâdım, eşim, ak­rabâ-ı taallukatım! Size vasiyet ederim ki: Allahü teâlâya ve Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâat edesiniz, benim için ağlamayasınız. Gece vefât edersem, gasl edip sabah namazının akabinde birkaç komşu ile cenâze namazımı kılıp, Eski Mezâr´da uygun bir yere defnedin. Halka zahmet olmasın. Beni medhetmeyin. Zîrâ kabirde bu söylenilen sıfatlar sende var mıydı diye melekler sorarlarmış. Hemen duâ ve istigfâr edin. Kur´ân-ı kerîm ve tevhîd okuyup, rûhuma hediye edersiniz. Nasîhat ki­taplarımı okuyup, nasîhat alasınız. İnşâallah bana ve size faydalı olur. Beni seven talebelerim; evlâdıma nasîhat, hüsn-i nazar ve terbiye etsin­ler. Nasîhatta esrâr ve çok faydalar vardır. Zikr ederken Allahü teâlânın emrine yapışmak niyeti ile etmelidir.

Kefenimi Niğde bezinden yapın. Cesedime ve kefenime yazı yaz­mayın. Kabristanda tegannî ile Kur´ân-ı kerîm okuyarak, oradaki müslü- manları bıktırmayın. Allahü teâlâ benden râzı olur ise, tegannîsiz üç İhlâs-ı şerîf yeter. Allah korusun râzı olmaz ise her biriniz bir hatm-i şerîf okusanız fayda vermez.

İlmi, tâliplerine ve fukarânın sâlihlerine verin. Dostlarınızın ne kadar kusurları çok olursa da, onlara muhabbet besleyin ve ihsân edin. Der­vişlerin İslâm dînine uymayanlarından uzaklaşın. Ekseri sihir ve simyâ kullanarak herkesi aldatıp, mürşid-i kâmiliz derler. Kıyâmet, yeryüzünde âlim var iken kopmayıp, câhil üzerine ve Allahü teâlânın ism-i şerîfini bi­lip söylemeyen kimselerin üzerine kopacakdır. Siz bu durum karşısında mağrur olup, nefsin hevâsına tâbi ve Allahü teâlânın mekrinden emîn olmayasınız. İblis ve emsâlini düşünesiniz. Sâlih amel işledikten sonra hamd ve şükür etmeli. Beşeriyet sebebiyle günâh sâdır olur ise hemen istigfâr etmeli, Allahü teâlânın rahmetinden ümîd kesmemeli.

Bu vasiyetnâmemi mümin kardeşlere gösteresiniz.

Büyük âlim ve velîlerden Ârif-i Dikgerânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ömrünün son günlerinde, hac dönüşünde Merv´de kalan ve insanları ir- şâd edip, doğru yolu gösteren Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî haz­retlerine haberci göndererek; “Çabucak yetişiniz. Âhirete göç etmemiz yakınlaştı. Size vasiyetlerim var.” buyurdu. Haberi alır almaz, Merv´den ayrılan Şâh-ı Nakşibend hazretleri süratle Buhârâ yolunu tuttu. Dikgerân köyüne geldiğinde, Ârif-i Dikgerânî´nin yanında yakınlarından ve talebe­lerinden bir topluluk bulunuyordu. Mevlânâ Ârif, Şâh-ı Nakşibend haz­retlerini saygıyla karşıladı. Yanındaki topluluğa kendilerini başbaşa bı­rakmalarını istedi ve; “Hace Behâeddîn ile aramızda bir sır var. Bu sırrı görüşmek için ikimiz tenhâ bir yere gideceğiz, yoksa siz buradan çekil­meği tercih eder misiniz ” buyurdu. Topluluk uzaklaşınca, Şâh-ı Nakşi- bend Buhârî hazretlerine dönerek; “Aramızda mânâda büyük birlik ve berâberlik hâsıl oldu. Şimdi de bu birlik ve berâberlik üzereyiz. İşte vakit sona erişti. Kendi yakınlarıma ve sizinkilere nazar ettim. Bu tarîkatte ehliyeti ve yokluk sıfatını en ziyâde Hâce Muhammed Pârisâ´da buldum. Tarîkatte elime geçen her lütfu ihsânı ve mânâyı ona havâle et­tim. Yakınlarıma ona bağlanmalarını emrettim. Sizin de bu hususta yar­dımınızı esirgemeyeceğinizden emin olmak isterim. Zâten Muhammed Pârisâ sizin de bağlılarınızdandır. Şimdi sizden isteğim; kendi elinizle su kaplarını yıkayın, iki diziniz üzerine oturup elinizle ateş yakın ve suyumu ısıtın. Techiz ve tekfin için lâzım olan şeyleri yerine getirin. Vefâtımdan üç gün sonra da yerinize dönün.” buyurdu.

Yakınları ve talebeleriyle görüşüp helâlleştikten sonra Dikgerân´da vefât eden Ârif-i Dikgerânî hazretlerinin cenâzesini Şâh-ı Nakşibend Buhârî yıkadı ve namazını kıldırdı. Onu defnettikten sonra tekrar Merv´e döndü.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Behâeddîn Zekeriyyâ (rah- metullahi teâlâ aleyh) vasiyetnâmesinde buyuruyor ki: “Kulların, Allahü teâlâya sıdk ve ihlâs ile ibâdet etmeleri gerekir. Bu ise, ibâdet­lerde ve zikirlerde Allahü teâlâdan başkasına âit düşünceleri atmak, yok etmek, bunları sırf Allahü teâlâ için yapmakla mümkün olur. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için hâllerinizi güzelleştirip düzeltmekten, sözlerinizde ve işlerinizde nefsinizi hesâba çekmekten başka yol yoktur. İhtiyacınız kadar konuşun ve iş yapın. Bir şey yapacağınız ve bir şey söyleyeceği- niz zaman önce Allahü teâlâya sığının. Yapacağınız ve söy­leyeceğinizin hayırlı bir şey olması için O´ndan yardım dileyin. İhtiyâcı­nızdan fazlasını istemeyiniz.

İstanbul´da yetişen velîlerden Beyzâde Mustafa Ahıskalı (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir hac mevsimi, bulunduğu bölgeden Mekke-i müker- remeye giden hacı adaylarından birisine şöyle bir mektup yazdı: “Ey kar- deşim! Selâmımı yaratılmışların en hayırlısının o misk kokulu kabrine i- let. Benim için; “Ey Efendim! Ey günahkârların şefâatçısı, âciz kölen Mustafa sizin rızânızı, hoşnûdluğunuzu ve affınızı diliyor. Ona lutfet. Ona şefâat eyle! de. Allahü teâlânın selâmı üzerine olsun.”

Osmanlı âlimlerinin meşhûrlarından, büyük velî İmâm-ı Birgivî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, vefâtı yaklaştığı sırada şöyle va­si- yette bulundu: Din kardeşlerime vasiyetim odur ki, hastalığım artınca, zi- yâretime geldiklerinde İhlâs sûresini okumayı bana telkîn edip hatırlat­sınlar. Allahü teâlânın rahmetini, recâya, ümîd etmeye dâir âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri hatırlatsınlar. Kelime-i şehâdeti söylemeyi telkîn et­sinler. Yanımda; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah, eşhedü enlâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdü- hü ve resûlühü.” desinler. Söyle diye zorlamasınlar. Kelime-i tevhîdi söy- ledikten sonra başka bir şey konuşursam, yeniden telkîn etsinler. Söylemezsem o da yetişir. Tövbe etmeyi hatırlatsınlar. Ölünce başımı kazımayı, koltuk ve kasık kıllarımı yolmayı, bıyık kırkmayı, sakalım traş olmamışsa, traş etmeyi, tırnak kesmeyi yapmasınlar. Çünkü bunlar öl­dükten sonra yapılmaz. Mümkün ise gusl ettirsinler. Buna imkân yoksa, abdest aldırsınlar. Buna da imkân yoksa, teyemmüm ettirsinler. Kıbleye döndürüp sağ tarafıma yatırsınlar. Yâsîn sûresini okusunlar. Ölürken ya­nıma kadın ve çocuk koymasınlar. Ağlayıp, inleyip, feryâd etmesinler. Sâlih din kardeşlerim yanımda bulunsunlar. Kalbleriyle teveccüh edip, bu fakir için selâmet ve şeytanın şerrinden kurtulmamı dilesinler. Rûhum kabzolunca gözlerimi kapayıp, çenemi bağlasınlar. Bir kaba buhur ko­yup, üç-beş veya yedi kerre etrâfımda döndürsünler.

Defin yapılmadan önce, yakınım, velîm olan, helal kazançlı bir kim­seden üç yüz akçe borç alsın. Tamahkâr olmayan iki fakir kimse bul­sunlar. Beni sevenlerden olması daha iyi olur. Bunları yalnız bir yere gö- türsünler. Üçünden başka orada kimse olmasın. O üç yüz akçeyi (gü­müş veya altını) hesap edip kaç günlük namaza karşılık olursa, Muhammed bin Pîr Ali´nin o kadar namaz iskâtı için sana şunu verdim desin. O da e- line alıp, kabûl ettim desin. Gümüşü veya altını alana, al­dığı paranın şer´an kendi mülkü olduğunu bildirsinler. O fakir diğerine, Muhammed bin Pîr Ali´nin namaz iskâtı için şunu sana verdim desin. O da eline alıp, kabûl ettim desin. Kendi malı olduğunu bilsin. Lutfedip o da yanındakine, yukarıda bildirdiğimiz şekilde versin. Böylece devredip ta­mamlasınlar. Doğum târihim hicrî dokuz yüz yirmi dokuz Cemâzil-evvel´inin onuncu günüdür. Ölüm târihi ne zaman olursa, on iki yılını düşsünler. Ne kadar sene kalırsa, onun için devr etsinler. Vitr namazını bile hesap etsinler. Bir vakit namaz için beş yüz yirmi dirhem (2.4 kg) buğday hesâb etsinler. Namaz iskâtının devri tamam olunca, birkaç devir de, verilmemiş zekât- lar için ve sadaka-ı fıtr için, birkaç devir de, kalmış kurbanlar ve adaklar için ve kul hakları için yapsınlar. Bundan sonra, gümüş veya altınlar hangi fakirde kalırsa, kendi güzel arzusu ile velî olan akrabâma veya va- sıyy-i muhtârıma, tâyin ettiğim vâsime hediye etsin. O da eline alıp, ka- bûl ettim desin. Sonra velî olan akrabâm, yüz akçesini ayırıp, ellişer akçe olmak üzere bu iki fakire versin. Sevâbını bu fakîre (bana) bağışlasın.

Bundan sonra iki kimse bulup, müslüman mezarlığında, sâlih bir kimsenin kabri yanında kabrimi kazdırsınlar. Kazmak için, asıl maldan yirmi beşer akçe versinler. Derinliği bir adam boyu, eni yarısı kadar ol­sun. Kabri kazıp tamamladıktan sonra, kıble tarafını kazsınlar. Bedenim sığacak kadar geniş ve derince olsun. Sonra kefen işine baksınlar. Orta bezden olup, israf etmesinler. Kefeni asıl maldan yapsınlar. Bundan sonra yıkamak üzere, yıkama tahtasına koysunlar. Etrâfımda buhur gez­dirsinler. Bir sâlih kimse yıkasın. Sâlih biri de su döksün. Yanlarında başka kimse olmasın. Sünnet üzere yıkasınlar. Önce abdest aldırsınlar. Üçer defâ yıkamaya dikkat etsinler. Suyu çok döküp isrâf etmesinler. Saçımı ve sakalımı, hatmi ile, ısınmış su ile yıkasınlar. Üzerime son dö­külen suya kâfûr katsınlar. Yakın velîmiz lutfedip kalan akçeden (para­dan) yıkayana ve su dökene yirmi beşer akçe versin. Sonra kefene sar­sınlar. Bundan sonra cenâze namazımı kılmaya hazırlansınlar. Dostla­rıma haber versinler. Namazımda bulunan cemâat üç safdan eksik ol­masın, fazla olursa zararı yoktur. Cenâzem getirilince, yüksek sesle zikr etmesinler. Kabrin yanına gelince, dostlarımdan sâlih bir kimse kabrime insin. Bu fakîri mezarın içine indirsinler. “Bismillahi ve alâ milleti Resû- lillah” deyip lahdin içine koysunlar. Kıbleye çevirsinler. Sonra kerpiç ile lahdin ağzını kapatsınlar ve “Yâ Rabbî! Bu ölüyü kabir azâbından koru!” desinler. Kerpiç bulunmaz ise, kamış koysunlar. Ağaç, kiremit, ha­sır ve tabut koymasınlar. Kuru toprak üzerine koyup, sonra çukuru dol­dursun- lar. Balık sırtı gibi yapsınlar. Bir karıştan yüksek yapmasınlar. Defn işi bitince, üzerime bir testi su döksünler. Su dökmeğe baş tarafım­dan başlayıp, ayaklarıma kadar devâm etsinler. Din kardeşlerimden birisi mezarımın başında dursun ve; “Yâ Rabbî! Kabri yanlarına doğru geniş eyle. Bu ölünün rûhuna yükseklik ve saâdet ihsân eyle, ondan râzı ol!” desin. Bir kişi de; “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn.” (Biz Allah´ın kuluyuz ve yine O´na döneceğiz) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okusun ve; “Yâ Rabbî! Bu ölü senin emrine rücû´ etti, döndü. Sen kendisine rücû´ edi­lenlerin hayırlısısın. Bu kimsenin etrâfındaki yeri, iki tarafından geniş eyle ve bu ölünün rûhuna gök kapılarını aç ve onu güzel bir kabûl ile ka­bûl eyle. Münker ve Nekir´in suâllerine ve diğer suâllere karşı dilini sağ­lam ve doğru söyleyici eyle. Cevâbını kolay eyle!” desin. Bundan sonra orada bulunanlara; “Kardeşiniz için magfiret isteyiniz.” desinler. Bütün bu işlerden sonra, oturup Kur´ân-ı kerîm okusunlar. Tebâreke ve yedi kerre İhlâs sûresini, Fâtiha ve Muavvizeteyn ve bunlardan sonra tekrar on bir defâ İhlâs sûresini okusunlar. Âyet-el-kürsî, Yâsîn sûresi ve Bekara sû­resini sonuna kadar okusunlar. Bu okuduğumuz Kur´ân-ı kerîmi bütün ölülere bağışladık diye ağızdan söylesinler. Oruç, yemîn keffâretleri, Kur´ân-ı kerîm okuma ve duâ tamam olduktan sonra, yakın velîm lutfedip, kalmış olan yüz altmış akçenin altmış akçesini, altmış fakire versin. Bu fakîrin oruç keffâretine niyet etsin. Yüz akçesini de yüz fakire versin. Yemîn keffâretine niyet etsin.

Bundan sonra da telkîn için sâlih ve âlim bir müslüman, mezârımın yanında kalsın. Yüzüme karşı ayakta dursun. Desin ki: “Ey Muhammed bin Meryem!” Bunu üç defâ söylesin. Sonra desin ki: “Dünyâdan şehâdet getirerek çıktığın ahdi hatırla. İbâdete, Allahü teâlâdan başka lâyık ve müstehak kimse yoktur, deyip şehâdet getirmeni hatırla. Allahü teâlâ bir­dir, ortağı yoktur. Elbette Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın re­sûlüdür. Elbette Cennet vardır. Cehennem ateşi de vardır. Allahü teâ- lânın ölüleri diriltip, mahşer yerinde toplaması muhakkak vardır ve ola- caktır. Muhakkak ki, Allahü teâlâ mezarlarda bulunan ölüleri diriltir.” Son- ra üç kerre; “Yâ Muhammed bin Meryem! “Lâ ilâhe illallah” de.” Sonra üç kerre; “Yâ Muhammed bin Meryem! De ki Rabbim Allahü teâlâdır. Dînim İslâm dînidir. Peygamberim Muhammed aleyhisselâmdır.” desin. Lutfe- dip mânâsını düşünerek yavaş yavaş oku­sun. Çabuk çabuk okuyup gitmesin. Sonra; “Yâ Rabbî! Sen bunu yalnız bırakma. Sen mâliklerin hayırlısısın.” desin. Sonra dönüp evlerine git­sinler. Üzerime binâ yap- masınlar. Çadır kurmasınlar. Nöbet tutmasınlar. Baş ucuma tanınması, hatırlanması ve duâya sebeb olması için büyükçe bir taş diksinler. Kabrim yıkılacak olursa, tamir etsinler. Üzerime toprak döküp, balık sırtı gibi yapıp, yeni gibi yapsınlar. Bir karış yüksek yapsın­lar. Bid´at olan şeylerden kaçınsınlar.

Çoluk-çocuğuma vasiyetim olsun ki, üzerime sesli ağlamasınlar. Allahü teâlâdan magfiret ve rahmet istemelidir. Öldüğüm günde, yedi­sinde, kırkında ve sene-i devriyesinde yemek pişirip ziyâfet vermesinler. Fakat sevâbını rûhuma hediye etmek üzere sadaka versinler. Çok ih­sânda bulunsunlar. Allahü teâlâ kabûl eylesin. Paraları yoksa; ekmek, pi­rinç, yağ, tuz, soğan versinler ve ne yapabilirlerse, az olsun çok olsun, Allahü teâlâ için verip, sevâbını, kalpleriyle ve dilleriyle bu fakîre bağışla­sınlar. Duâ ederken beni hatırlasınlar, unutup gitmesinler. Yine çocukla­rıma vasiyetimdir ki; dünyâya düşkün olmayalar, mal ve mevki, makam peşinde koşmayalar. Allahü teâlâya tevekkül edip, faydalı ilimleri öğren­meye ve bunları yaymaya çalışsınlar. Sâlih ameller işlesinler ve takvâ üzere olsunlar, haramlardan sakınsınlar. Meâlen; “Allahü teâlâdan kor­kanı, Allahü teâlâ dünyâda ve âhirette her darlıktan kurtarır. Ona dü­şünmediği yerden rızık verir. Allahü teâlâya tevekkül edene Allahü teâlâ yetişir. İhtiyâcını ihsân eder, başkasına muhtaç etmez.” (Talak sûresi: 3-4) buyrulan âyet-i kerîmeyi düşünerek okusunlar.”

“Kardeşlerime, evlâdıma ve âhiret yolcularına vasiyetimdir ki, Allahü teâlânın emrettiği şeyleri yapınız. Kazâya kalmış namazlarınızı kılınız, kalmış zekâtlarınızı veriniz. Oruçlarınızı tutunuz. Üzerinize farz oluyorsa hac yapınız. Her müslümanın öğrenmesi farz-ı ayn olan ilmihâl bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devâm ediniz. Güvenilir ve sağlam âlimle­rin fetvâsıyla amel ediniz. Herkesin fetvâsıyla amel etmemelidir. Tegannî dinlememelidir. Allahü teâlânın ismi anıldığı zaman “Teâlâ ve Tebâreke” veya “Azze ve Celle”, “Sübhânallah”, “Cellecelâlüh” diyerek tâzim ediniz. Resûlullah´ın ve diğer Peygamberlerin isimleri anıldığı zaman salevât getirmelidir. Yazarken de bunları açık yazmalıdır. Diğer âlimler ve meşâ- yıh anıldığı zaman, (rahmetullahi aleyh) demelidir. Hocasına da hürmet göstermelidir. Yol göstermek hâriç, hocanın önünden yürümemelidir. Ondan önce söze başlamamalı ve yanında çok konuşmamalıdır. Hizme­tini severek yapmalıdır. Her yerde hocanın rızâsını gözetmelidir. Îtirâz etmemeli, dövse veya bağırsa nasîhat bilmeli, incinmemelidir. Hocasının yakınlarına da hürmet göstermelidir. Akrabâyı ziyâret etmeli, sıla-i rahmi, akrabâ ziyâretini terketmemelidir. Anne ve babanın da haklarını gözet­meli, onlara karşı yüksek sesle konuşmamalı ve kızgın bakmamalı, gü­nah olmayan emirlerini yapmalıdır. Dövmesine ve bağırmasına sabret­melidir. Karşılık vermemelidir. Komşuların haklarını da gözetmeli, kokulu bir yemek pişirince, bir mikdârını komşulara vermelidir. Mümkün olduğu kadar komşuların ihtiyacını görmeli ve zarara uğrarlarsa yardım etmeli ve iyilik gelirse sevinmelidir. Diğer din kardeşlerini de sevmelidir. Kusur­larını mümkün mertebe affetmelidir. Müdâhene etmemeli, dünyâlık ele geçirmek için dîni vermemeli. Gerekirse müdârâ etmeli, dîni ve dünyâyı korumak için dünyâlık vermelidir. Müdârâ zararı gidermek için olur. Çok gülmekten, faydasız konuşmaktan sakınmalıdır. Alış verişte dînin emirle­rine uymalı ve cemâate devâm etmelidir. Bid´atlerden sakınmalı. Misvâk kullanmaya devâm etmeli. Duâya, Allahü teâlâya hamd ve senâ ile ve Resûlüne salât ve selâm ile başlamalıdır. Duâ ederken bütün müminlere duâ etmeli, anneyi, babayı ve iyilik gördüğü kimseleri de duâlarında an­malıdır. Yalvararak ve gizli duâ etmelidir. Yalnız iken Allahü teâlâya yal­vararak duâ etmeli, âcizliğini ve günahlarını düşünerek ağlamalıdır. Allahü teâlâdan istikâmet, af, âfiyet, rızâsını ve muvaffakiyet istemelidir. Îmânın gitmesinden korkup, dâimâ hüsn-i hâtime (son nefeste îmân ile gitmeyi) istemeli, İslâm nîmetine her zaman şükretmelidir. Çoluk-çocu­ğuna ilmihâlini (lâzım olan din bilgilerini) öğretip, İslâmiyete uymayan şeylerden korumalı ve sakındırmalıdır. Çocukları yedi yaşında namaza başlatmalı, on yaşına girdiklerinde namaz kılmazlarsa döverek kıldırma­lıdır. Dâimâ istigfâr etmelidir.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine adamın biri gelip; “Bana vasiyet et.” dedi. Bişr-i Hâfî ona; “Şöhretten sa­kın, helâl lokma yemeye gayret et.” dedi.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-İ Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hasta döşeğinde yatmakta iken yedi gece çok şiddetli derecede zelzele oldu. Birçok evler ve bağların duvarları yıkıldı. Herkes bu durumdan korkup feryâd etmeye başladı. Bu sırada Mevlânâ hazret- leri; “Evet zavallı toprak yağlı bir lokma istiyor. Bunu vermek lâ­zım.” Bu- yurdu ve sonra da; “Ben size, gizlide ve açıkta Allahü teâlâdan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günahlardan çekin­meyi, oruca, namaza devâm etmeyi, dâimâ şehvetten kaçmayı, halkın eziyetine ve cefâsına dayanmayı, aşağı ve sefih kimselerle düşüp kalk­maktan uzak durmayı, kerîm olan sâlih kimselerle berâber olmayı vasi­yet ederim. Çünkü insanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sö­zün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız Allahü teâlâya mahsus­tur.” buyurdu.

Mevlânâ hazretleri; Oğlu Sultan Veled´e hitaben “Ey oğlum! Sana vasiyet ediyorum ki: Her halde ilim, edep ve takvâ üzerine bulun. Her zaman geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek, Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılmamayı vazîfe edin. Fıkıh (İslâm hukûku) ve ha­dîs-i şerîf öğren, câhil sofulardan olma. Namazı her zaman cemâatle kıl, fakat imâm ve müezzin olma. Şöhret isteme, zîrâ şöhret âfettir. Makâma bağlı olma. Yazdığın şeylerde adını yazma. Mahkemede hâkim huzû­runa çıkma. Kimseye kefil olma. Halkın işlediği işlere karışma. Devlet büyüklerinin çocuklarıyla arkadaşlık etme. Uzlete çekilme, yalnız kalma. Çok söz söyleme. Çok söz işitmek kalbe nifak verir. Sözü inkâr etme. Onun söyleyenleri ve sâhipleri çoktur. Az söyle ve halkın kötülük ve eğ­rilerinden arslandan kaçar gibi kaç, bir kenarda dur. Kadınlardan ve dinde eğri yollara girenlerden sakın. Herkesle ve zenginlerle sohbet etme (oturup kalkma). Helal ye ve şüphelilerden kaçın. Dünyâ malına kapılma. Dünyâ arzusu dînin zâyi olmasına sebeb olur. Çok gülme ve kahkaha atma. Zîrâ fazla gülmek kalbin ölümüdür.

Herkese şefkatle bak. Hâinlikle bakma. Dışını süsleme. Zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun harâb olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücâdele etme ve hiç kimseden bir şey isteme. Kimseye hizmet buyurma. Âlim­lere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et. Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme. Zîrâ inkâr edenler rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler.” buyurdu.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Demirtaş Muhammedî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) vefâtına yakın, malını, servetini üç kısma ayırdı. Bir kısım gelirini, bahçe ve zâviyesinin bakımı için, bir kısmını ço­cuklarının ihtiyaçları için ve bir kısmını da zâviyesinde kalan talebeler için harcan- ması şeklinde vasiyette bulundu.

Büyük velîlerden Ebû Ali Dekkâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hasta­lanmış, vefâtı yaklaşmıştı. Talebeleri ve sevdikleri, başucuna geldiler ve son nasîhat ve vasiyetlerinin ne olduğunu öğrenmek istediler. O; “Cumâ günü gusül abdesti alınız. Her akşam abdestli olarak yatınız. Her hâli­nizde Allahü teâlâyı hatırlayınız. Bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz; “Cumâ günlerinde bir an vardır ki müminin o anda ettiği duâ reddolmaz.” buyurdu. Başka bir defâsında; “Cumâ günü sabah namazından önce, Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh, okursa, bütün günahları affolur.” buyurdu. Yine; “Cumâ namazın-dan sonra yedi İhlâs ve Muavvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ bir hafta ka-zâdan belâdan ve kötü işlerden korur.” buyurdu. Cumâ günü yapılan i-bâdetlere, başka günde yapılanların en az iki katı sevap verilir. Cumâ günü işlenen günahlar da iki kat yazılır. Bir hadîs-i şerîfte; “Cumartesi günleri yahûdîlere, Pazar günü nasâraya verildiği gibi, Cumâ günü müslümanlara verildi. Bu gün müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır.” buyurdular.”

Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr Vâsıtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, son hastalığında; “Bize vasiyette bulun.” dediler, o zaman; “Allahü teâlânın sizden istediği şeylere uygun hareket edin.” buyurdular.

En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerinin olgunluk, ahlâk güzelliği ve insanlar üzerindeki îtibârı ortaya çıkınca, hocası İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ona şu vasiyet ve tavsiye­lerde bulundular:

“Ey Yâkûb, sultâna saygı göster. Mevkiine hürmet et. Huzûrunda ya­lan söylemekten sakın. İlmî bir mesele için seni çağırmadığı vakitlerde yanına gitmekten kaçın. Çünkü ona gidip gelmeyi, girip çıkmayı çoğaltır­san, sana îtibâr etmez olur, mevkiin yanında küçülür.

Huzûruna girdiğin zaman hem kendi kadrini hem de başkasının kad­rini kıymetini bilen ol.

Sultanın dostları ve tarafları ile buluşma. Etrâfındakilerden uzaklaş ki şerefin ve merteben yerinde kalsın. Halk önünde konuşma, yalnız sor­duklarına cevap ver. Halk ve tüccar arasında da dînî ve zarûrî bilgiye âid olmayan sözlerden kaçın ki, sevgin ve mala rağbetin üzerinde durulma­sın. Zîrâ onlar kötü zanda bulunabilirler ve yaklaşmanı kendilerinden rüşvet almana atfederler.

Halk arasında ne gül ne de gülümse. Çarşı pazara da çok çıkma.

Yol ağızları ve köşebaşlarında oturma. İcâbederse mescidde ve av­lusunda otur. Çarşı, sokak ve câmilerde bir şey yeme. Dükkanlarda da oturma. Yol kenarlarında bulunan çeşmelerden, musluklardan ve sakala­rın ellerinden su içme. İpekten yapılma atlas veya çeşitli ipekler giyme. Çünkü bunlar insanı ahmaklığa, gevşekliğe götürür.

Eşinin (hanımının) yanında yabancı kadınlardan konuşma. Sen başka kadınlardan bahsedince o da yabancı erkeklerden söz etmek hak­kını kendinde bulur. Evlilik hayâtının maddî bütün ihtiyaçlarını sağlamaya muktedir olduğunu bilmeden evlenme. Önce ilim tahsîl et. Sonra helâlın­dan mal ve servet edin. Ondan sonra evlen. Çünkü tahsil zamânında ha­yâtını da kazanmak istersen ikisini bir arada yürütemez, tahsîlini noksan bırakırsın. İlim tahsîlinden önce edineceğin servet ise seni dünyâ ile uğ­raşmaya, hizmetçiler tutmaya teşvik eder. Bu sûretle vaktin boşa gider. Çoluk-çocuğun olur. Nüfûsun artar, onların ihtiyâcını temine çalışırken ilmi bırakırsın. Gençliğinin kuvvetli, gönlünün âsûde, rahat, kafanın zinde zamânında ilim tahsîli ile uğraş. Sonra mal ve mülk toplamaya çalış. Zîrâ evlat ve ıyâlin bakmakla yükümlü olanların çoğalması zihni karıştırır. Ha­yâtını kazanınca da evlenebilirsin.

Her halde Allahü teâlâdan kork, fenâlıklardan korun. Emânetleri koru. Küçük-büyük, zengin-fakir herkese iyilik ve nasihatte bulun. Hiç kimseyi küçük görme. Vakarlı ol ve herkese değer ver. İnsanlar ile düşüp kalkma. Onlar seni arasınlar. Ziyâretine gelenleri iyi karşıla. Meselelerine cevap ver. Eğer o meselenin ehli ise ilim ile meşgul olur, değilse sana muhabbet sevgi besler. Her kim sana bir mesele sormaya gelirse, yalnız sorusuna cevap ver. Fazla şeyler ilâve etme. Çünkü, sorusunun uzun cevâbı onun zihnini karıştırır.

Kazançsız, azıksız on sene de kalsan, ilim öğrenmekten yüz çe­virme. Çünkü tahsilden vazgeçtiğin takdirde yine geçimin darlaşacaktır.

Fıkıh ilmini öğrenmek ve bu ilimde derinleşmek anlayışlarını arttır­mak üzere sana gelenlerin ilme karşı rağbetini arttırmak için onların herbirini birer oğul ve evlâd edinmişçesine karşıla.

Halktan veya emrin altında çalışanlardan biriyle münâkaşa etme. Çünkü böyleleri ile münâkaşa, itibârını giderir.

Hiç kimsenin yanında, isterse sultân olsun hakkı anmaktan ve söy­lemekten çekinme.

Başkasının yaptığından daha çok ibâdet, verdiklerinden ziyâde ih­sanda bulunmadıkça, canın rahat etmesin. Çünkü insanlar senin, kendi ibâdetlerinden fazlasına önem vermediğini görünce sende ibâdete karşı rağbet azlığına hükmederler. İlminin sana bir fayda vermemiş olduğuna inanırlar. Kendi câhillikleri ile yaptıkları amelleri, senin ilim ile yaptıkların­dan üstün görürler.

Hoca ve üstadlarına hürmet et, onlara dil uzatma. İnsanlardan dâimâ çekin. Allah için gizli hâlinde ne isen, açık durumunda da öyle ol.

Çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbini öldürür. Vakarlı bir şekilde yürü. Acele acele, salına salına yürüme. İşlerinde aceleci olma. Konuşurken yüksek konuşma, bağırıp çağırma. Dâimâ kendin için sükûn ve sükûtu seç.

İnsanlar yanında Allahü teâlâyı çokça an ki, onlar da bunu senden öğrensinler. Namazlarının arkasında kendine bir vird, bâzı işleri vazife edin. Meselâ; Kur´ân-ı kerîm okur, Allahü teâlâyı zikreder, belâ ve musî­betlere karşı ihsân ettiği sabır ve tahammül kudretine, bahşettiği çeşitli nîmetlere şükredersin. Her ayın belirli günlerinde oruç tutmayı âdet edin ki başkaları da bu hususta sana uysun.

Nefsini dâimâ murâkabe et, gözet, kontrol et, başkasına karşı koru ki, hem dünyâ ve hem de âhiretine âid amellerinde ilminden istifâde ede­bilesin.

Dünyâya ve dünyâlığına güvenme. Bulunduğun hale de dayanma. Çünkü Allahü teâlâ, varlığının cümlesinden sana soracaktır.

İnsanlara hatâlarında uyma. Dîne uygun işlerinde tâbi ol. Fenâlığını bildiğin bir kimseyi o kötülüğü ile anma. Ondan fayda ve iyilik ara ve iyi hâli ile an. Meğer o kimsenin fena hâli din husûsunda ise o zaman bunu insanlara söyle de, ona uymasınlar ve ondan sakınsınlar.

Ölümü hatırından çıkarma. Hocaların ve kendisinden bilgi aldığın zâtlar için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dile. Kur´ân-ı kerîm okumaya devâm et. Kabirleri ve büyük zâtları ve mübârek yerleri çokça ziyâret et. İnsanların sana arzedeceği, Peygamber efendimizi rüyâda görmüş ol­malarını, câmilerde, türbelerde ve makberlerdeki mübârek zâtların gör­dükleri rüyâlarını iyi karşıla. Red ve inkâr etme.

Hayvânî zevklerine düşkün, nefsânî arzularına uyan kimseler ile be­râber oturma. Yalnız dîne dâvet yolunda böyleleri ile birlikte bulunmakta bir mahzûr yoktur. Oyun ve eğlence yerlerine ve söğülüp sayılan yerlere gitme. Ezân okununca hemen câmiye gitmeye hazırlan ki başkaları sen­den önce davranmasın.

Komşundan gördüğün nâhoş halleri ört. Çünkü sır sana emânettir. İnsanların gizli taraflarını açma.

Seninle bir şey hakkında istişâre etmek, danışmak isteyen kimseyi dinle. Seni Allahü teâlâya yaklaştıracağını bildiğin şeyleri ona söyle. Bu tavsiyemi de kabul eyle. Çünkü, bundan dünyâ ve âhirette istifâde ede­ceksin.

Cimrilikten kaçın. Zîrâ herkes cimrilere buğzeder. Onları sevmez. Tamahkârlık ve yalancılıktan sakın. Karıştırıcı olma. Bütün işlerde insan­lığını koru. Güzel huylu ol. İnsanları incitmekten kaçın. Her zaman her yerde temiz elbise giy. Dünyâya rağbet ve hırsı azaltarak nefsini temizle. Dünyâ sevgisini içinden at. Kalbin temiz olsun.

Fakir olsan da fakirliğini belli etme. Zengin görün. Himmet ve gayret sâhibi ol. Azmi ve gayreti zayıflayanın, mevkii de zayıflar.

Yolda giderken sağa sola bakma. Dâimâ önüne bakarak yürü.

Dünyâyı ilim adamları yanında hor ve hakir göster. Çünkü âhirette olanlar dünyâdakilerden daha hayırlıdır.

Münâzara âdâbını bilmeyen ve iddiâlarını delilleri ile ispat edemeyen kimselerle söze girişmekten kaçın.

Mevki ve makam peşinde koşan, halk arasındaki meselelere dalan ve bu sûretle kendilerine şöhret ve menfaat sağlamak isteyenlerin sözle­rine ve aralarına karışma. Çünkü onlar bu hususta seni haklı bilseler dahi sözlerine de önem vermezler. Şarlatanlıkları ile seni susturmak ve utan­dırmak isterler.

Kibar ve efendi bir topluluğun arasına girdiğin vakit sana yer gös­termedikçe onların üst taraflarına oturma ki onlardan sana üzüntü vere­cek bir şey gelmesin.

Bir cemâat içinde bulunduğun zaman seni saygı ile öne geçirme­dikçe kendiliğinden ileri safa geçme. Aynı şekilde muâmele görmeden de mihrâba geçip imâm olma.

Herkese âid olan park ve mesireliklere çıkma.

Zâlim sultan ve âmirlerin yanlarında bulunma. Belki onlar senin ya­nında hak, doğru ve helâl olmayan bir iş yaparlar, sen de onları bunlar­dan men edemezsin. Sükûtunu gören insanlar onların söz ve hareketle­rinin hak, doğru olduğunu sanırlar.

İlim meclislerinde hiddet ve şiddet göstermekten sakın.

Beni de hayırlı duâdan unutma. Bu nasihatımı kabul et. Onu ancak sana, senin ve bütün müslümanların iyiliği için yapıyorum.”

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin talebeliğinde hocasına olan tes­limi- yeti tam ve mükemmel bir hâle gelince, karşılaşacağı birçok sıkıntı­ları, hocası kendisine haber verdi. Şöyle vasiyet etti: “Hak teâlâyı bir an unu- tup gaflette olma. Dilini halkın diline ve kalbini halkın kalbine benzet­mek- ten sakın, bütün uzuvların ile İslâmiyete uy. İslâma uygun olmıyan şey- lerden sakın. Farzları yerine getirmeye devâm et. İşte o vakit Allahü te- âlânın velîliği sende tamâm olur. Allahü teâlânın haklarını yerine getir­mekten başka hiçbir şeyi halka hatırlatma. İşte o zaman verâ ve takvâya yâni haram ve şüphelilerden kaçmaya tam uymuş olursun.

Büyük İslâm âlimi Şeyh Edebâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin feyz ve bereketleri, yol göstermesi ile altı asırdan fazla devâm ede­cek olan cihan devletinin temellerini atan Osman Gâzi, âlimlere ve evli­yâya yakın olmanın ehemmiyetini de belirttiği vasiyetnâmesinde kendi­sinden sonra gelecek oğluna dolayısıyla evlâtlarına şunları vasiyet etti: “Allahü teâlânın emirlerine muhâlif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini, dînimi­zin ulemâsından sorup anlayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Aske­rine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, şerîat işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, dînimizin âlimlerinden uzaklaşma! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allah´ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihângir­lik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bu­lun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet edi­yorum.” Osmanlı sultanları, bu vasiyetnâmeye candan sarıldı. Bu vasi­yetnâme, devletin altı yüz sene hiç değişmeyen anayasası oldu.

Altı asır, insanlara huzur ve saâdet, onların eli, onların yardımı ile dağıtıldı. Allahü teâlâ, o büyük devleti bu mübârek insanlara nasîb etti.

Şeyh Edebâlî hazretleri buyurdular ki: “Toprağa bağlanınız, suyu is­râf etmeyiniz, mîrâsınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz, veriniz, elleri­niz yumuk, kapalı kalmasın, ilim sâhiplerini koruyunuz, ağaç dikiniz, ödünç aldığınızı fazlası ile iâde ediniz, Kur´ân-ı kerîmi güçlü olmak için okuyunuz, bağınızı bahçenizi viran bırakmayınız, Peygamber efendimizi çok iyi tanıyınız. Hadîs ezberleyiniz, bildiklerini öğretenler unutulmazlar.”

Meşhur tefsîr âlimi ve velî Fahreddîn-i Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtına yakın, talebelerinden İbrâhim bin Ebû Bekr İsfehânî´ye şu nasîhatta bulundular: “Her katı kalbi yumuşatan âhiret yolculuğu yaklaş­mış ve dünyâ hayâtının sonunda bulunan, Rabbinin rahmetini uman, Mevlâsının keremine güvenen bu kul Muhammed bin Ömer bin Hasan Râzî der ki: Peygamberlerin, meleklerin en büyüklerinin yaptıkları, bildi­ğim ve bilmediğim, lâyık olduğu hamdler ile Allahü teâlâya hamd ederim. Allahü teâlânın rahmeti, Resûlullah efendimize, diğer Resûller, Nebîler (aleyhimüsselâm), mukarreb melekler ve sâlih kimseler üzerine olsun.

İnsanlar derler ki: “İnsan vefât ettiği zaman, ameli kesilir. Dünyâ ile alâkası kalmaz.” Bu söz, iki yönden sınırlandırılabilir. Birincisi, eğer vefât eden kimse dünyâda insanlara faydalı şeyler bırakmış ise, bu ona duâ yapılmasına vesîle olur. Şartlarına uygun duâ, Allahü teâlânın katında makbûldür. İkincisi, evlâda âid olan husustur. Sâlih evlâd da ölen anası-babası için faydalı olur.

Biliniz ki ben, ilim âşığıydım, doğru olsun yanlış olsun, bir şeyin ne olup olmadığını öğrenmek için pekçok şey öğrendim. Vallahi kelâm, akâid ilmi ile ilgili, doğru yanlış bütün itikâtları, filozofların görüşlerini çok tedkîk ettim. Ancak Kur´ân-ı kerîmde bulduğum faydaya eşit olanını hiç­birisinde görmedim. Çünkü Kur´ân-ı kerîm, Allahü teâlanın yüce kudretini ve azametini teslîm ve kabûl etmeye teşvîk ediyor, îtirâz ve karşı çık­maktan, derin mücâdele ve münâzaradan men ediyor. Çünkü beşer aklı, derin ve anlaşılması zor meseleler arasında boğulup gitmektedir. Bu se­beple dînimizin bildirdiklerini aynen kabûl edip, üzerinde konuşmamak en sâlim yoldur.

Ey âlemlerin Rabbi! Mahlûkâtın, senin Ekrem-ül-ekremin, merha­metlilerin en merhametlisi olduğunda ittifak etmektedir. Yâ Rabbî! Bu za­yıf kuluna müsâmaha eyle. Dilimi sürçmekten muhâfaza buyur, bana yardım et. Hatâ ve kusûrlarımı setreyle, ört. Kitâbım Kur´ân-ı kerîm, yo­lum Resûlullah efendimize, sünnet-i seniyyeye uymaktır. Yâ Rabbî! Se­nin hakkında hüsn-i zan sâhibiyim. Rahmetin hakkında çok ümitliyim. Çünkü sen:

“Kulum beni zannettiği gibi bulur.” buyurdun. Yâ Rabbî! Ben hiçbir şey getirmesem de, sen ganîsin, kerîmsin, ümîdimi boşa çıkarma. Du­â- mı geri çevirme. Beni ölümden önce ve sonra azâbından kurtar. Ölüm sırasında can çekişirken bana kolaylık ver. Çünkü sen erhamürrâhimîn- sin.

Kitaplarıma gelince, onlarda çok şeyler yazdım. Onları mütâlaa edip okuyan, ihsân ederek iyi duâ ile beni ansın. Eğer böyle bir duâda bulun­mazsa, hiç olmazsa hakkımda kötü sözde bulunmasın. Benim meseleleri geniş yazmaktan maksadım, mevzuu genişletmek, derinlemesine ele almak, zihinleri açmaktır. Bütün bunlarda, Allahü teâlâya güvenip, da­yandım.”

Daha birçok şeyleri vasiyet eden İmâm-ı Râzî hazretleri, sonra şun­ları söyledi: “Talebelerime ve üzerinde hakkım olanlara şunu vasiyet edi­yorum: Ben vefât edince, benim ölümümü her tarafa yaymasınlar. Dînin emirlerine uygun olarak defnetsinler. Beni defnettikleri zaman, okuyabil­dikleri kadar bana Kur´ân-ı kerîm okusunlar. Sonra; yâ Rabbî! Sana fakîr ve muhtaç birisi geldi, ona lütuf ve ihsânda bulun, desinler.” sözleriyle vasiyetini bitirdi.

Doğu Anadolu´da yetişen büyük velîlerden Seyyid Fehim-i Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ömrünün son günlerine doğru rahatsızlığı faz­lalaştı. Bir Cumâ günü hasta haliyle câmiye gitti. O gün halîfesi ve oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendi beliğ ve hazîn bir hutbe okudu. Câmi­nin arkasındaki çeşmeye kadar saflar bağlamış olan cemâat bu hutbenin tesiriyle mahzûn olup, ağladı. Seyyid Fehim hazretleri Cumâ namazını oturarak kıldı. Sonra da Seyyid Abdülhakîm Efendi, Seyyid Muhammed Emîn Efendi, Halîfe Derviş ve Halîfe Ali adlı dört halîfesini huzûruna dâ­vet buyurarak vasiyetlerini şöyle bildirdi:

“…Muhammed Emin yerime ikâme edilmiştir. Yâni benim vazîfemi yürütecektir. İnce kalplidir. Bize karşı sevgisi çok kuvvetli olduğu için benden sonra fazla yaşayacağını zannetmiyorum. Ondan sonra Seyyid Abdülhakîm mutlak olarak yerime ikâme buyrulmuştur. Kendisi, Arvas´ta olsun, Başkale´de olsun, İstanbul´da olsun ona itâat ediniz. Onun rızâsı benim rızâmdır. Ona muhâlefet bana muhâlefettir.” buyurarak Seyyid Abdülhakîm Efendinin zamanla İstanbul´a geleceğini işâret etti. Dört ha­lîfesinden başka bâzı talebelerinin de bulunduğu sırada vasiyetine de­vâm ederek buyurdu ki: “Kitaplarımı Arvas Kütüphânesine vakfettim. Be­nim bildiğim kimseye borcum yoktur. İhtiyâten îlân edin. Şâyet alacaklılar çıkarsa, ne kadar iddiâ ederlerse, Muhammed Emin tereddütsüz versin. İlmin ve Nakşibendiyye yolunun yayılmasına ihtimâm gösteriniz. Seyyi- dim ve senedim Seyyid Büzürk (Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî) hazretle­rinin, her sene asgarî bir defâ Van´a gidip halkı irşâd için fakîre olan emirlerini yerine getiriniz. Hüseyin´in annesinin genç olmasına rağmen çocuklarını bırakıp gideceğine kâni değilim. Bununla berâber himâye etmek lâzım- dır.” buyurdu. O sırada on yaşında olan Hüseyin Efendi orada oynuyor- du. Bir ara; “Can fedâ babacığım. Misâfir çoktur. Dışarıda hep sizi bekliyorlar. Niye yatıyorsunuz. Kalkın misâfire bakın.” deyince, çocuğun sözlerine tebessüm ederek; “Bu çocuk sâlihtir.” buyurdular.

Vasiyetine devâm ederek; “Benden sonra çok fitne çıkacak, kadın­lardan hayâ perdesi kalkıp, çarşı pazarlarda dolaşacaklar. İslâm, Abdül- hamîd Hanla kâimdir.” buyurdu. Bir ara Seyyid Abdülhakîm Efen­diye dönerek; “Cenâb-ı Hak sizi muhâfaza edecektir.” buyurdu ve İbrâ­him aleyhisselâmın ateşte yanmadığı kıssasını anlattı. “Nakşibendiyye yolu- nun yayılması için elimden geldiğince, kıl kadar ayrılmamak üzere hiz- met ettim. İnşâallah mes´ûl değilim. Tam tedkîk etmeden fetvâ verme­yiniz. Ruhsatlarla yetinmeyiniz. İmkân oldukça azîmetleri esas kabûl ediniz.” buyurduktan sonra bir müddet kimseyi yanlarına kabûl buyurma­dılar. Allahü teâlâyı anmakla ve ibâdetle meşgûl oldular. Bir ara karpuz istediler. Fakat o mevsimde Müküs´de karpuz yoktu. Çatak´a gidip getir­diler. Fakat karpuzu yemeden vefât ettiler.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Fethullah-ı Verkânisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hastalığı sırasında oğlu Alâeddîn´e âlim ve sâlihlerle bulun­masını tavsiye etti. Ayrıca sadaka vermesini emretti. Çünkü sadaka, hastalıklarının şifâsı olacaktı. Ayrıca her sene bir kendisi bir de hocası­nın rûhu için kurban kesilmesini vasiyet etti.

Evliyânın büyüklerinden Fudayl bin İyâd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin iki kızı vardı. Vefâtı yaklaşınca hanımına şöyle vasiyet etti: “Vefâtımdan sonra iki kızımı al ve Ebû Kubeys Tepesine çık. Ellerini aça­rak şöyle niyazda bulun: Yâ Rabbî! Fudayl bana vasiyetinde dedi ki: “Ben hayatta iken bu iki emânete gücümün yettiği kadar baktım. Ama ben ölüp de kabre girdikten sonra bu emânetleri sana iâde ettim.”

Fudayl bin İyâd hazretleri vefât edip, defn işleri tamamlandıktan sonra, hanımı vasiyeti yerine getirmek üzere bildirilen yere kızlarını gö­türdü ve bildirdiği gibi duâ edip çok ağladı. Bu sırada Yemen hükümdârı, yanında iki delikanlı oğlu ile beraber oradan geçiyordu. Hanımların ağla­yıp sızladıklarını görünce, yanlarına gidip; “Bu hal nedir!” diye sordu. Hanım hâdiseyi anlatınca, Yemen hükümdârı dedi ki: “Bu kızları, her biri için bin altın mehir ile oğullarıma nikâhlıyalım.” Fudayl bin İyâd´ın hanımı; “Râzıyım.” dedi. Kızların ve oğulların da rızâsı alındı. Hep berâber Ye­men´e gittiler. İleri gelenler toplandı ve nikâhları kıyıldı, düğün yapıldı.

Büyük velî, fıkıh ve tasavvuf âlimi Muhammed Hâdimî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin oğluna yaptığı vasiyeti şöyledir:

Allahü teâlâya hamd, Habîb-i ekremine, âl u eshâbına ve O´nun sünnetlerine tâbi olan ve yolunu sevenlere salât ve selâm olsun.

Ey nasihat kabûl edici, pek aziz oğul Saîd! Allahü teâlâ seni uzun ömür içerisinde sevdiği ve râzı olduğu şeylerle azîz eylesin. Ziyâde ilmin hâsıl edeceği takvâ, istikâmet, korku ile mesûd kılsın.

İmâm-ı Gazâlî´nin de buyurduğu gibi, nasihat etmek kolaydır. Zor olan, onu yerine getirmektir. Çünkü nefsin fıtratında, yaratılışında nefsâ- nî arzu ve istekleri sevmek vardır. Yine nefsin fıtratında, yaratılı­şında hep kendi temenni ve arzu ettiklerine meyletme vardır. Kişi, sevdi­ğinin aybına karşı kördür ve kişinin düşmanı, kendi evinin içindedir. Bi­nâena- leyh o düşmanın zarârından ve hîlesinden emin olmak zor ve güç olur. Nefsin kılıcından ve oklarından, ancak kendi Rabbine ve nefsinin Rabbi- ne yalvararak kurtulabilirsin.

Sonra bil ki, ben günahkârım, hatâlı nefsime, sana ve bütün kar­deş- lerime, bilhassa talebelerime ve sevdiklerime, âlemlerin rabbi olan Allahü teâlânın peygamberlerine, evliyâsına ve bütün kullarına yaptığı tavsiyeyi yaparım. Cenâb-ı Hak Nisâ sûresi 131. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurmuştur: “Sizden önce kitap verilenlere ve size emret­tik ki Allahü te- âlâdan ittikâ edin (korkun, takvâ sâhibi olun)…”

İmâm-ı Nevevî, El-Minhâc kitabında buyuruyor ki: “Eğer âlemde tak­vâdan başka hayrı daha çok toplayan, sevâbı daha büyük olan, ubûdi­yette, kullukta daha yüksek, kemâle erdirmekte daha evlâ, dilekleri daha çok birleştiren bir haslet olsaydı, Allahü teâlâ onu tavsiye ve emrederdi. Çünkü O, kullarına en merhametli, en şefkatli olan ve en çok nasihat e- dendir.”

İşte bunun için Peygamber efendimizin sevdiklerinden birine yaptığı bir vasiyetinde; “Sana Allahü teâlâdan korkmayı (takvâyı) tavsiye ede­rim. Çünkü o her şeyin başıdır.” buyurmuştur.

Takvâ, dünyâ ve âhiretin hayırlarını toplayan bütün mühim işlere kâfi gelen, insanların ulaşabilecekleri en yüksek derecelere ulaştıran, üzerine ilâve yapılamayacak vazgeçilmeyen bir esastır. Hadîs-i şerîflerde buy- ruldu ki: “O kökü sâbit, dalları semâda olan güzel bir ağaçtır.” ve; “Çirkin bir söz de yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca ben­zer.” Takvâ her türlü kötülüğü zorluğu ve zihni bulandıran, sarhoş eden şeyleri kökünden sökücüdür. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen buyu­ruyor ki: “Allahü teâlâ muttakîlerle (takvâ sâhipleri ile) berâberdir.”

O halde sen, Allahü teâlânın râzı olmadığı şeylerden uzuvlarını ko­ruyarak, cenâb-ı Hakk´ı ululayıp, tesbîh ederek, her türlü noksan sıfatlar­dan uzak bilerek kalbini aydınlat. Bütün gayretini harcayarak ve bütün gücünü sarf ederek onun en üst makâmını elde etmeye, ihtimâm gös­termeye çalış. Bu konuda dikkatli ol ve sıkı sıkıya ona bağlan.

Bu ise ancak, yapılması mahzurlu olan şeylere düşmemen ve ya­pılması mahzurlu olmayan, fakat terki daha iyi olan şeyleri terk etmen sûretiyle mümkün olur. Bu da ancak inanılacak esaslar, amel edilecek hususlar, normal işler ve muâmelâtta (günlük işlerde) zarûrî bir sebeb olmaksızın, ruhsatlardan kaçınman ve İslâmiyetin azimetlerine sarılmaya devâm etmenle mümkündür.

Bu da, dünyâ ehlinden kaçmakla hâsıl olur. Çünkü dünyâya düşkün insanlarla berâber olmak, tecrübe edilmiş bir zehirdir. Onlarla haşır neşir olmak, kesici bir oktur. Onlardan çekin ve hîlelerine karşı müteyakkız, uyanık ol. Onlarla berâber olmak bulaşıcı, tabiat da onu bulaştırıcıdır. Dâvetlerine mümkün mertebe gitme. Onları dost edinmekten yüz çeviren biri demiştir ki: “Onların zararlarının en azı, kendilerine yaptığın ziyâretler sebebiyle, vakitlerini çalmalarıdır.” Vakit de senin malının sermâyesidir. Ondan bir an geçer de, ömrün müddetince, askerleriyle birlikte meliklerin hazinelerini sarf etsen bile, onu tekrar ele geçirmek mümkün değildir.

Hazret-i Ali´den gelen bir sözde denilmiştir ki: “Ahâlisi senden şikâ­yetçi olan bir beldede oturma. Zîrâ sen onlarla berâber olmakla küçülür­sün.” Ahlâkı ve sireti güzel, salâh ve tevâzuu görülen kimse ile arkadaş­lık etmek çok güzel olduğu gibi, bu kötülüklere karşı keskin bir panzehir­dir ve muazzam bir iksirdir. Sen böyle bir kimsenin sohbetinde hattâ mümkünse hizmetinde bulun. Sen onlardan olmasan da, ahlâkıyla ahlâk- lanmak, gidişât ve hikmetlerini anlamak maksadıyla sâlihleri sev.

Haramlardan çekindiğin gibi şüphelilerden de uzak dur. Çünkü ha­ramlar, şüphelilerle sâbit olur. Nitekim: “Kim şüpheli şeye düşerse, ha­rama da düşer.” hadîs-i şerîfi bunu göstermektedir. Kimin söylediğine bakma, ne söylediğine bak. Dünyâdan az bir şeye kanâat et. Çünkü ki­min gâyesi, kendisine kâfi gelecek şey olursa, o hususta olanın en azı bile kendine yeter. Eğer gâyesi zengin olmak ise, onu ihtiyaçsız kılmak mümkün değildir, vâdiler altın olsa, başka bir vâdi ister.

Dedenin vefâtından sonra, rüyâda tavsiye ve nasihat isteyen ba­bana yaptığı vasiyeti al. O şöyle demişti:

Şunlar sana nasihat olarak kâfidir. Bak benim yanımda dünyâ ma­lından bir şey var mı Dünyâya kıymet verme. Ona ve dünyâ ehline ihti­yacını açma. İhtiyaç gösterirsen, her şeye muhtaç olmaktan kurtulamaz, ömrün boyunca düşkün ve aşağı olursun ve hiçbir şey elde edemezsin. İhtiyâcını yalnız Rabbine aç ve dâimâ O´nun emrine uy. İşte o zaman her şey sana muhtâc olur ve her şey hattâ pâdişâhlar senin peşine düşer. Bunlar nasihatların anasıdır, onlarla amel edersen hiç bir şeye muhtâc olmazsın.”

Kalk git. Ömrünü seni ilgilendiren faydalı şeylerde harca. Fırsat var­ken, seni ilgilendirmeyen mâlâyâni şeylerde zâyi etme. Şu hadîs-i kudsî- ye sarıl: “Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmet et. Sana hizmet edeni ise yor.” Kim dünyâya tâbi olursa, felâh bulamaz. Âhirette ise kur- tuluşa eremez. Dünyâdan ve ona düşkün olanlardan, arslandan kaçtığın gibi kaç. En yüksek olanı, en alçak olanla ifsâd etme. Sermâ­yeni bâki zil- lette olan amellere harcama. Resûlullah efendimizin şu hadî­sini düşün; “Dünyâ için, orada kalacağın kadar çalış. Âhiretin için de orada kalaca- ğın kadar amel et. Allahü teâlâ için, O´na ihtiyâcın mikta­rınca amel eyle. Cehennem için, ona sabredebileceğin kadar günâh işle. Dilediğin gibi yaşa; muhakkak ki sen öleceksin. Dilediğini sev, muhakkak ki ayrılacak- sın. Dilediğini yap, muhakkak sûrette sen onun karşılığını gö­receksin.”

Peygamber efendimizin şu hadîsine de dikkat et: “Dünyâda sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol.” O halde ömrünü boş şeylerle zâyi etme. Tâ- atlere, ibâdetlere devâm et. Özellikle tefekkür, düşünme, tecvid ve edep- le Kur´ân okuma gibi en fazîletlilerini yap. Şüphesiz ki bu, Allahü teâlâ ile konuşma gibidir.

(Farzlarla berâber) nâfilelere devâm et. Teheccüd namazını kıl. Alla- hü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.” Yine meâlen buyuruyor ki: “Ey Muhammed! Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus o- larak fazladan namaz kıl. Tâ ki Rabbin (âhirette) seni övülecek bir makâ- ma yükselte.”

Bâzı âlimler demişlerdir ki: Geceleri ihyâ etmek, Allahü teâlânın aşa- ğıdaki âyet-i kerîmesinde işâret buyrulan hakîki saltanat ve mülktür: “Ey Muhammed! De ki! Mülkün sâhibi olan Allah´ım! Mülkü dilediğine ve­rirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini azîz kılar, dilediğini alçaltırsın. İyilik elindedir. Doğrusu sen, her şeye kâdirsin.”

İnsanlara davranışın, hilm, sevgi, merhamet, şefkat, rıfk, yumuşak- ­lık, tevazu ve kötülüğü affetme gibi güzel ahlâkla olsun. Sevgili Peygam­berimiz; “Fazîletlerin en üstünü, senden kesilene gitmen, seni mahrûm bırakana vermen, sana zulmedeni affetmen, sana kötülük yapana iyilik etmendir.” buyurmuşlardır.

Sükûtu tercih et. Çünkü güzel huyların efendisi, âlimin zîneti, ibâdeti yükseltendir. Dilini sana lâyık olmayan şeylerden koru. Sana iyi davran­mayanları bırakıp, kendine lâyık bir arkadaş seç. Gaybleri bilen Allahü teâlânın nazargâhı olan bâtını, kalbi harâb edecek şekilde, zâhirinin zî- netlenmesi için çalışma.

Vaktin darlığı bu kadarla yetinmeyi îcâb ettirdi. Eğer daha fazla bilgi almak istersen selefin nasihatlarına mürâcaat et. İmâm-ı A´zam´ın birinci talebesi ve Hanefî mezhebinin ikinci imâmı olan Ebû Yûsuf´la yaptığı ve El-Eşbah ven-Nazâir kitabının sonunda yazılan nasihatlar, İmâm-ı Ga­zâlî´nin Eyyühe´l-Veled kitabındaki nasihatları İmâm-ı Süyûtî ve diğer âlimlerin nasihatları gibi. Eğer tevfik yetişirse, inşâallahü teâlâ gerisi ta­mamlanır.

Bu vasiyeti, bereket kazanmak için nasihat kitabı yap. Her şeyin üstünde tut. Ona tekrar bak. Umulur ki, onunla nefsini tezkiye eder, te­mizler, bize diri iken de, ölü iken de duâ edersin. Allahü teâlâ, bizi mâri­fetini tatmakla rızıklandırsın ve o şekilde öldürsün. Sen, Allahü teâlânın, en üstün Nebîsine kâmil olarak tâbi olmalısın. O´na ve tâbilerine en üs­tün tehiyye ve selâm olsun.”

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölüm döşeğindeyken vasiyetini şöyle yazdır­mıştır: “Hasan ibni Ebi´l-Hasan şehâdet eder ki: Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem O´nun Resûlüdür.” dedikten sonra Muâz bin Cebel´den (radıyallahü anh) şu hadîs-i şerifi ri­vâyet etti: “Bir kimse ölüm ânında sıdk ile kelime-i şehâdet getirerek ölürse Cennet´e girer.”

Evinde, yapraklı hurma dallarından dokunmuş bir divandan başka bir şey bulunmayan Hasan-ı Basrî hazretleri ölüm hastalığı sırasında şu duâyı okudu: “Allah´ım! Ben bineğimin eğerini bağladım, yaygısı toprak olan kabir yerine seferimin hazırlığını yaptım. Benden sonra bana nisbet edilenlerle beni muâheze etme (sorguya çekme). Allah´ım! Resûlünden bana ulaşanı tebliğ ettim. Peygamberinin hadîsinin tasdîk ettiği ile Kitâ­bın olan Kur´ân-ı kerîmi tefsîr ettim. Şu kadar var ki, ömrümün hesâbın­dan korkuyorum. Ömrümün hesâbından korkuyorum.”

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “İnsanlara vasiyetim, şu altı şeyi muhâfaza etmeleridir: Birincisi; ahdi (anlaşmayı) muhâfaza etmektir. Ahde uymamak alçaklıktır. İkincisi; söz verince tutmaktır. Üçüncüsü; Allahü teâlâdan gelen bütün belâ ve musî­betleri, nefsine lâzım bilip tahammül etmektir. Dördüncüsü; her hâlde ve her durumda, Allahü teâlâyı unutmamak ve O´na ibâdet etmektir. Beşin­cisi; fakirliğine sabredip, gizlemektir. Altıncısı; Allah yolunda, O´na kulluk etmek için bulunmaktır.”

Evliyânın meşhûrlarından İbn-i Vefâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Dünyâ dertlerine tutulmuş din kardeşini tedbirsizlikle suçla­yıp, kınama. Çünkü o, ya mazlumdur; Allahü teâlâ sonunda onu kurtara­caktır veya günah işlemiştir, başına gelen musîbetler günâhına keffâret- tir. Yâhut da Allahü teâlâ, yüksek derecelere ve makamlara ulaş­tırmak için onu dünyâ dertlerine mübtelâ kılmıştır.”

“Devamlı elde kalmayacak olan bir şeyin varlığı ile övünmek ve ken- di başına da gelebilecek bir şeyden dolayı başkasını ayıplamak ah­mak- lıktır. Çünkü pek iyi bilirsin ki, başkasının başına gelen senin, senin başı- na gelen şey de başkasına revâ görülebilir. Bunu iyi düşün!”

“Dünyânın zevkleri ve lezzetleri boştur. Bunlara kavuşmak için dînini dünyâya değişenler, dîninden tâviz verenler, rüşvet vererek çerçöp satın almaya çalışmış sayılırlar. Hazret-i Ömer bir gün yanındaki eshâbı ile gi­derken, onları görüp çöplüğün yanında uzun müddet eğledi. Kokusun­dan rahatsız olup; “Bizi neden burada eğliyorsunuz ” dediklerinde, haz­ret-i Ömer çöplüğü göstererek; “İnsanların kavga ederek elde etmek is­tedikleri dünyâ (yâni haram ve mekruhlar) işte budur.” buyurdular.”

“Dîni dünyâ isteklerine âlet eden, herkesin îmânını bozan kötü din adamı İblîs´ten daha zararlıdır. Çünkü, Şeytan vesvese verdiği için, mü­min bir kimse onun düşman olduğunu bilir. İblîs´in isyân etmiş, sapıtmış bir düşman olduğunu aslâ unutmaz. İblîs´e uyduğu takdirde âsî bir kul olacağını anlar, günâhına derhâl tövbe eder. Rabbinden af diler. Kötü din adamı olan ulemâ-i sû´ ise, hak ile bâtılı karıştırarak, hevâ ve heves­lerine, nefslerinin arzusuna göre hüküm verirler. Böylece doğru yoldan ayrılırlar. Kendilerine uyanların da yaptıkları boşa gider. İyilik yaptıklarını zannettikleri hâlde dalâlete düşerler. Kötü din adamlarından Allah´a sığın ve onlarla bir arada bulunmaktan sakın! Sâdık, iyi ve sağlam din âlimle­riyle birlikte bulun.”

“Bütün hâllerinde, sana yardımcı olacak ve kemâle götürecek arka­daşı seç.”

“Devamlı tâat üzere olmayı sağlayan îtikâd olan Ehl-i sünnet îtikâdı üzere bulun.”

“Başkasının sözlerini ve hâllerini iyiye tevil etmek mümkün ise, kötü tevil yapmayacak ve hücûm edenlerin hücûmunu delîlsiz kabûl etmeye­cek kadar hüsn-i zan ve iyi düşünce sâhibi ol.”

“Allahü teâlânın merhameti vardır diyerek isyâna kalkışma, kahrın­dan da korkarak ümitsizliğe düşme.”

“Bir zâlime kalben meyleden kimseyi fitne ateşi sarar. Böyle kimse, ancak Allahü teâlânın yardımı ile kurtulur.”

“Sakın Allahü teâlânın lütfuna mazhâr olmuş ve senden üstün kılın­mış bir kimseye hased etme. Çünkü hasedin sebebiyle Allahü teâlânın gazabına uğrayabilirsin. Çehren değişip, kötü âkıbetlere düşebilirsin. Nitekim Âdem aleyhisselâma hased edip, böbürlenerek secde etmeyen iblîs, mel´ûn oldu. İblîs´in bu hâlinde senin için bir ihtar vardır. Şöyle ki: Hakk´a dâvet eden gerçek bir rehber gördüğün zaman, sakın ona hased etme ve ona itâat etmekten kaçınma, ona uy! Böyle yapmadığın tak­dirde, menfi hareketin, sendeki râzı olunulan güzel sıfatların tamâmen silinip, gazabı celb eden kötü sıfatlara düşmene yol açar. Fakat Ehl-i sünnet îtikâdında olan, yetişmiş ve yetiştirebilen bir hidayet rehberine tâbi olman, senin şeytânî sûretini melek sûretine çevirir. O zaman gerçek kulluk zirvesine doğru yükselmeğe başlarsın.”

“Mârifet ve hakkı tanıma nisbetinde muhabbet, muhabbet nisbetinde de yakınlık olur.”

“Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun kalbini, râzı olduğu kullarının sevgisiyle doldurur.”

“Allahü teâlâ kimin kalbini kendi sevgisi ile doldurursa, onun kalbi başka bir şeyle meşgûl olmaz. Çünkü o, görünüşte halkla, iç hali ile de Allahü teâlâ iledir.”

Harput´ta yetişen meşhur velîlerden İmâm Efendi (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) âilesine ve akrabâlarına şöyle vasiyet etti: Ey benim evlâd, birâder ve akrabâlarım! İslâmiyette ve doğru yolda bulunan kardeşlerim! Benim Ehl-i sünnet vel-Cemâat mezhebi üzere bir müslüman olduğuma cenâb-ı Hak şâhidimdir.

Lütuf ve ihsânına karşı Allahü teâlâya hamd ederim. Şâyet ömrüm tamam olup, Allahü teâlânın emri üzerine âhirete göçüp, ilâhî rahmete nâil olursam, son ömrümde düşmanımız olan nefis ve şeytan tarafından şaşırtılmak istenirsem, inşâallah ben onları dinlemem. Ancak, İslâm dî­ninde olduğumu şimdiden işitip, kıyâmet gününde müslümanlığıma şâ­hitlik etmenizi istiyorum.

Allahü teâlânın birliğine inanıyorum, elhamdülillah. Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O´nun kulu ve resûlüdür. Yalnız Allahü teâlâ vardır. O´nun ortağı yoktur. Mülk O´nundur. Hamd O´na mahsustur. O, her şeye kâdirdir.

Sizden Allahü teâlânın birliğine olan bu îmânıma şâhid olmanızı is­tirhâm ediyorum. Ben âciz ve günahkâr bir kulum. “Allahü teâlânın rah­metinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allahü teâlâ (şirkten tövbe ve îmân etmek sûretiyle) bütün günahları affeder.” (Zümer sûresi: 53) meâlindeki âyet-i kerîmesini kendime delil edinip tövbe ederek, Rabbimin rahmetine sığınıyor, Peygamber efendimizin şefâatına kavuşmayı ümid ederek gi­diyorum. Evliyâullahın, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ve Nakşibendiy- ye büyüklerinin bu günahkâr kula mânevî yardımlarını ümid ederim. Bil- hassa Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Muhammed Behâeddîn Buhârî, pîrim Mevlânâ Hâlid, Şeyh Ali Sebtî, hocam Mahmûd Sâminî ve babamın mâ- nevî yardımlarını ve Allahü teâlânın katında bu fakîre şefâatçı olmalarını ihsân ve ikrâmlarından ümîd ederim. Vefât ettiğimde üzerime Kur´ân-ı kerîm okuyunuz. Allahü teâlâ bu âcize ve bütün din kardeşlerime îmân ve hüsn-i hatîme nasîb eylesin! Âmin.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) nasîhatlerinden birinde; “Me­zârımı belli olmayan bir yere yapınız.” buyurdu. Yüksek oğulları arzettiler ki: “Bundan evvel, hazretinizin işâreti ile ağabeyimizin defnedildiği, şerefli ve bereketli yer hakkında; “Benim mezârım orada olacaktır. Aynı yerde defnedileceğim.” buyurmuştunuz. Bu gün de böyle buyuruyorsunuz.” “Evet öyleydi. Fakat şimdi ben böyle istiyorum.” dedi. Oğullarının, bunu kabûl etme hakkında durakladıklarını görünce; “Eğer böyle yapmazsa­nız, şehrin dışında yüksek babamın yanına defnediniz. Bu da olmazsa, şehrin hâricinde bir bahçede benim mezârımı yapınız. Süslemeyiniz. Ol­duğu gibi bırakınız ki, en kısa zamanda nişânı kalmasın.” buyurdular.

Yine buyurdular ki: “Sünnete çok sıkı sarılmak lâzımdır.” Bu sözle­riyle de Peygamber efendimize uymak istemişlerdi. Çünkü, Peygamber efendimiz vefât edecekleri zaman böyle nasîhat eylemişlerdi. Abbâd bin Sâriye´den, Tirmizî ve Ebû Dâvûd şöyle rivâyet eder: “Resûlullah efen­dimiz bize vâz ediyordu. Bu vâzdan kalbler ürperiyor. Gözler yaşarı­yordu. Dedik ki: “Yâ Resûlallah! Bu sözleriniz vedâ vâzına benziyor, bize vasiyet ediniz.” Resûlullah aleyhisselâm buyurdular ki: “Size vasiyetim olsun: Allah´tan korkunuz, bir köle bile emr-i ilâhîyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefâ-i râşidînin sünnetine gâyet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid´atten çok sakınınız. Çünkü bütün bid´atler dalâlettir, sapıklıktır.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: “Dî­nimizin sâhibi Resûlullah efendimiz, nasîhatlerin en incelerini bile; “Din nasîhattır” hadîs-i şerîfi gereğince ihmâl etmediler. Dînimizin kıymetli ki­taplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz. Benim techiz ve tekfîn işlerimde sünnete uyunuz.” Bundan evvel daha önce mübârek hanımına buyurmuştu ki: “Eğer ben senden evvel, bu sı­kıntılarla dolu dünyâdan âhirete gidersem, benim kefenimi, senin mehr parandan aldırırsın.”

Çin, Hindistan, İran ve Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) vefâtından önce şu vasiyette bulundu: “…Kıymetli yavrum! Sana yaptığım bu vasiyete sıkı sarılıp onunla amel edesin. Böylece Allah yolunda muvaffak olup saîdlerden ve reşîdlerden olasın.

Sana birinci vasiyetim, din ilimlerini, ilmihâlini iyi öğrenip, bunu dâ­imâ arttırmandır. Çünkü tarîkat ve hakîkat ehli olsun kim olursa olsun herkes bu ilme muhtaçtır. Tabii din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinden ve eserlerinden öğrenmek insanın derece ve kıymetini artırır.

Tasavvuf ilmini öğrenmek yâni kalbini temizlemek, kötü huylardan kurtulmak içindir. Allahü teâlâ Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sel- lem) Kur´ân-ı kerîmde; “Yâ Rabbî! İlmimi artır.” diye duâ buyurmasını emretti. Fıkıh ilmini öğrenmeyi ve bu ilmin dünyâ ve âhiret saâdetine ve­sîle olacağını bildirdi.

Fıkıh ilmini ve ilmihâlini öğrendikten sonra bütün işlerini, ibâdetlerini buna uygun yapmalısın. İlim ile dünyâlık elde etmekten uzak dur. Resû- lullah efendimiz buyurdu ki: “Her kim âhiret amelleri ile dünyâlık taleb ederse, o kimsenin bu amellerden âhirette hiç nasîbi yoktur, fayda ve be- reketini göremez. Yüzünün nûru gider, onu saîdler, cennetlikler zümre- sinden yazmazlar, adını cehennemlikler arasına yazarlar.” Übey bin Kâ´b´ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Bu ümmetten olup da âhiret işlerini dünyâ işlerine tercih edenlere müjdeler olsun. Onlar yüce insanlardır. Allahü teâlânın yardımına kavuşmuşlardır. Dünyâyı âhirete tercih edenlere ise âhirette hiç nasîb yoktur.”

Abdullah bin Mübârek´e; “Selef-i sâlihîn kimdir ” diye sorduklarında; “Dîni için dünyâdan yüz çevirenlerdir.” buyurdu. İşte bu hâle erdikten sonra, dâimâ takvâ üzere olman Allahü teâlâdan korkman lâzımdır. Böy- lece Allahü teâlânın sevgili kullarından olabilirsin. İnsanların yanında a- zîz ve kıymetli olursun. Açık ve gizli iken Allahü teâlâdan korkup, içini ve dışını edeplendiren kimse, Hak teâlânın rızâsını kazanmış olur. Evliyâ ve seçilmişler zümresine katılmış olur. Çünkü Allahü teâlâ Kur´ân-ı ke­rîmde üstünlüğün ancak takvâ ile, evliyânın da ancak müttakî yâni Allahü teâ- lâdan korkan kimseler, olduğunu beyân buyurmuştur.

Bunu Allahü teâlânın yardım ve inâyeti ile başardıktan sonra, senin için en mühim vazîfe helal kazanç ve helal lokma taleb etmektir. Yediğin, içtiğin, kullandığın her şey mutlak helalden olmalıdır. Allahü teâlâ pey­gamberlerine meâlen; “Helâl ve tayyib olanları yiyiniz ve sâlih ameller iş- leyiniz.” buyuruyor. Buradan anlaşılıyor ki helâl yemedikçe, sâlih ameller işlenemez. Demek ki, helâl yemek, helâl kazanç sâlih amel işle­mekten önce gelmektedir. Çünkü helâl lokma ve helâl kazanç, sâlih amellerin ya- pılabilmesi için birinci şarttır.

Bunda da başarılı isen, gösterişten ve süslü giyinmekten kaçınman gerekir. Hazret-i Ömer; “Benim atımı süslemeyiniz. Ona binince gönlüm perdeleniyor.” buyurdu. Hasan-ı Basrî hazretlerine; “Hangi elbiseyi se­versiniz ” diye sordular. Cevâbında; “Ey zavallı! Eğer iyilik elbisede, iyi giyinmekle olsaydı, fâsıklar ve günahkârlar Hak teâlâ indinde sâlih kim­selerden kıymetli olurdu. Sözün doğrusu şudur ki, Allahü teâlâ Cemîl´dir, tâatın ve yaşayışın güzelini yâni İslâmiyete uygun olanını sever, bunlar­dan râzı olur.” buyurdu.

Bunda da muvaffak olursan, sana lâzım olan şey kanâatkâr olmak­tır. Bir günlük azık ile yetinmelisin. Çok yemek, şehvetleriyle meşgûl ol­mak ve her bulduğunu yemek kötülenmiştir. Bunlar insanı Allahü teâlâ- dan uzaklaştırır.

Bunda muvaffak olduğun zaman, sana düşen vazîfe, Allah adamla- rıya, dervişlerle, sâlih kimselerle sohbet edip doğru kimselerle bulun- maktır. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahü teâlâdan korkunuz ve sâdıklarla bulununuz.” buyurdu. Çünkü Allahü teâ- lâya yaklaşmak, O´nun sevgili kullarından olmak, ancak sâlihler ve sâdık- larla sohbet etmekle, onlarla bulunmakla ele geçer. Al­lah adamlarının sohbeti bereketiyle takvâ, zühd, tâat, ibâdet, huzûr ve kalp topluluğu, Al- lahü teâlâ ile ünsiyet ve yakınlık halleri hâsıl olur. Onla­rın sohbetinde bu- lunarak bu mânevî nîmetlere kavuşanlar, Allah için sâlihler, sâdıklar ve müttakîler ile bulunanlar dünyâda Allahü teâlânın himâyesinde ve âfiyet üzeredirler. Yâni günahlardan uzaktırlar. Âhirette de oraya mahsus nî- met ve ihsânlara kavuşurlar. Âhiretin dehşetli ve kor­kulu hallerinden ko- runurlar. Peygamber efendimiz; “Kim şeref ve izzet sâhibi olmak istiyor- sa, zâhidler ve Allah adamları ile bulunsun, Allah için âlimler ve salihler meclisinde otursun. Hakîkî âlimler Allahü teâlâyı ârif­tirler, onu tanırlar, O´na kulluk vazîfelerini tam olarak yerine getirirler, aslâ nefislerinin istek- lerine uymazlar. Onlar öyle kıymetlidirler ki, Allahü teâlâ onları insanlar arasından seçip ayırmış, yüceltmiştir.”

Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Allahü teâlâ bir kuluna iyilik yapmak murâd ederse, onu Allah adamlarıyla karşılaştırır ve onlarla sohbet et­meye muvaffak kılar. Böylece saâdet yoluna kavuşup Allahü teâlânın râzı olduğu ahlâk ve hallere kavuşur.” Bütün anlatılanlar sebebiyle dâimâ sâlihlerin sohbetinde olmalısın. Fakirler ile bulunmalısın. Dünyâ ehlinden ve dünyânın arkasından koşanlardan uzak durmalısın. Çünkü dünyâ ehli ile bulunmak, onların yaptığı işleri sevmeye sürükler. Bu ise âhirette hüs­râna sebeb olur.

Zâlimlerden ve bunlara yakın kimselerden uzak dur. Her kim bunlara meylederse, âlim ve fazîletli bile olsa, sâlihler ve Allah adamları yanında kıymetli olmaz. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bu­yurdu ki: “Şu üç şeyi yapanlar cürüm işlemiş olur. İki topluluk arasında bozgunculuk yapıp, fitne çıkaranlar; ana-babasına âsî olanlar; zâlimlerle dostluk kurup, onların zulmüne yardımcı olanlar.” ve yine; “Allahü teâlâ buyuruyor ki: “Ben âlemlerin Rabbiyim. İzzet ve celâlim hakkı için zâlim­lerden intikam alırım. Bir kimse bir zâlimin elinde bir mazlûmun zulme uğradığını görse, buna mâni olmaya gücü yetip de, o mazlûma yardım etmezse, ondan intikam alırım.” buyurdular.

Sultanlar ve devlet adamlarıyla birlikte bulunmaktan sakın. Onların adamlarına da yaklaşma ki, yabancı kadınları görmüş olmayasın. Cenâ- b-ı Hak Kur´ân-ı kerîmde mümin erkeklere ve mümin kadınlara, nâmah- reme bakmamalarını, muhakkak gözlerini haramdan korumalarını emir buyurdu. Resûlullah efendimiz de sallallahü aleyhi ve sellem bu­yurdu ki: “Yabancı kadınlara bakmak, şeytanın oklarından bir oktur. Kim bundan sakınırsa, Allahü teâlâ ona ibâdetin tad ve lezzetini tattırır. O da bundan mesûd olur.”

Sevgili yavrum! Bid´at sâhiplerinin sohbetinden, onlarla bulunmaktan sakın. Onlarla oturup münâkaşa ve mücâdeleye girişme. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîminde bunu yasaklamıştır. Resûlullah efendimiz de; “Bir kimse haklı bile olsa, dinde münâkaşa ve husûmeti terk etmedikçe îmâ­nın hakîkatine eremez.” buyurdu.

Her hâlinde iyi huylu olmaya dikkat et. Rıfk ve yumuşaklık tevâzû ve alçak gönüllülük bir de tahammül senin mayan olmalıdır. Affedici, kerem sâhibi, cömert, hoşgörülü ol. Bunun için de Resûlullah´ın sallallahü aleyhi ve sellem yüksek ahlâkı ile ahlâklan.

Bir vasiyetim de şudur; Din kardeşlerine kolaylık göster, onlara yar­dımcı ol. Her sabah onlar ile toplanıp Kur´ân-ı kerîm oku. Her nerede Kur´ân-ı kerîm okunursa, oraya hayır ve bereket yağar. Nitekim Pey­gamber efendimiz buyurdu ki: “Herhangi uygun bir yerde Allahü teâlânın kitabı okunursa, melekler oraya gelip, okuyana yardım ederler. Oraya Allahü teâlânın rahmeti yağar. Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîm okuyanı, me­lekleri, peygamberleri, şehîdleri ve müminleri ile yâd eder. O kuluna rahmet ve mağfiret eder.” ve yine; “Benim ümmetimin şereflileri, Kur´ân-ı kerîmi okuyanlar ve gece namazı kılanlardır.” buyurdular.

Bir vasiyetim de şudur ki, dostlarını ve talebelerini mezarlığa Kur´ân-ı kerîmi para ile okumaları için gönderme. Çünkü bu mürüvvete sığmaz. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Her kim insanlardan dünyâlık ele ge­çirmek için Kur´ân-ı kerîm okursa, kıyâmet gününde, yüzünde sırf kemik olarak yâni yüzü etsiz olarak getirilir.”

Din kardeşlerine, arkadaşlarına yedirip içirirken, sakın israfa kaçma. Seni muhtaç bırakacak şekilde masrafa girme.

Sevgili yavrum! Bir de şu fazîletli ibâdete devâm etmeni vasiyet ede­rim. Bunu, sevgili Peygamberimize Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde emir buyurdu. O ibâdet, gece namazı kılmaktır. Bunu sakın ihmâl etme. Ce- nâb-ı Hak gece namazı kılanlara târif edilmez ihsân ve nîmetlerini vâd ediyor.

Sabah namazını kıldıktan sonra seccadeni toplayıp hemen kalkma. Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol. Güneş doğuncaya kadar buna devâm et. Bundan sonra günün bir parçasını insanlardan uzlet, ayrılık üzere ge­çirmeyi kendine vazîfe bil. İnsanlarla olmakta büyük belâ ve fitneler ol­duğu gibi, uzlette de birçok hayır ve bereketler vardır. Fakat uzlete çeki­lince şartlarına ve edeplerine dikkat gerekir. Yapılanlar, Ehl-i sünnet vel-cemâat âlimlerinin fıkıh ve ilmihâl kitaplarında bildirdiklerine uygun olma­lıdır. Bunu, nefsin ve şeytanın müdâhalesi ile kirletmemelidir.

Son vasiyetim ise şudur: Dostlara hizmeti canına minnet bil. Çünkü hizmet, peygamberlerin sünnetidir. Hizmet et, fakat kendine hizmet et­tir- me. Çünkü Peygamber efendimiz; “Bir kavmin, topluluğun efendisi, o topluluğa hizmet edendir.” buyurmuştur. Yine; “Müminlere hizmet eden­lere hesab yoktur, azâb da yoktur.” buyurdular.

Bu vasiyetlerimi yerine getir. Muvaffakiyet, Allahü teâlâdandır. Yâ Rabbî! Bize hizmetinin edeplerini, evliyâna, dostlarına ve takvâ sâhiple­rine hizmet etmenin edeplerini öğret. Bizi bunlar ile rızıklandır. Yâ Erha- merrâhimîn!..”

İstanbul evliyâsının büyüklerinden Mehmed Emin Tokâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin her sene vasiyetini yazmak âdeti idi. Va- siyeti şöyledir:

Allahü teâlâya hamd, kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olan şefâatçımız Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme, âline (akra­bâlarına), Eshâbına (arkadaşlarına), bütün nebî ve resûllere salât, hayır duâlar olsun. Allahü teâlâdan günahlarımın affını ve beni bağışlamasını dilerim. Allah´ım! Beni bağışla. Âmentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusûlihi velyevmilâhiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minellahi teâlâ ve´lba´sü ba´delmevt Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muham- meden abdühû ve resûlüh (Allahü teâlâya, meleklerine, kitapla­rına, pey- gamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayr ve şerrin Allahü teâlâdan ol- duğuna, öldükten sonra dirilmeye, inandım. Ben şehâdet ede­rim ki, Alla- hü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O´nun kulu ve resûlüdür.) Bu şehâdet (îmân) üzere yaşarız, bunun üze­rine ölürüz ve bunun üzerine diriliriz, inşâallah. Allahü teâlâdan Rab ola­rak, İslâmiyet- ten din olarak, Muhammed aleyhisselâmdan Peygamber olarak, Kur´ân-ı kerîmden imam olarak, Kâbe´den kıble olarak, namaz, oruç, hac, zekât ve Kelime-i şehâdetten farîza (farz, emir, vazife) olarak, müminlerden kardeş olarak, Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül-Fârûk, Osmân-ı Zinnûreyn ve Ali Murtezâ´dan imâmlar rehberler olarak râzı oldum. (On­ları bu şekilde beğendim ve kabûl ettim). Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn.

Allahü teâlâ günahlarımızın şefâatçısı Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme, O´nun temiz âline ve eshâbına, bütün nebîlere ve resûllere (peygamberlere), onların âl (akrabâ) ve eshâbına (arkadaşlarına) salât, hayır duâlar olsun. Allahü teâlâ, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin bütün eshâbından, dört müctehid imâmdan, şehîdlerden, sâ- lihlerden, evliyâdan, takvâ sâhiplerinden, zikredenlerden, büyükleri­miz- den ve bütün bu yolda bulunanlardan râzı olsun.

Bu hakîr, günahkâr, aslen Tokat´ta doğdum. Elli seneye yakın İstan­bul´da yerleşmiş bulunmaktayım. Îtikâdda mezhebim, Ehl-i sünnet vel ce- mâat olan Ebû Mansur Mâturidî´nin mezhebidir. Amelde mezhebim, İ- mâm-ı A´zam Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebidir. Meşhûr, bilinen is­mim Muhammed Emîn, künyem Ebü´l-Mansûr, Ebü´l-Eman´dır. Babam Tokat sâkinlerinden Hasan bin Ömer´dir. Sevdiklerime ve dostlarıma va­siyetim şudur: Bu kusurlu kulu hatırlarından çıkarmayıp, Kur´ân-ı kerîm okuyup, rûhuma hediyeden, hayır duâdan unutmayalar. Malımın en te­mizinden, helâlinden yüz kuruşu techîz ve tekfinime ve yirmi iki kuruş iskatıma sarf edeler.

Vârislerime, ehlime (âileme) vasiyetim şudur: Dostların sözlerine râ- zı olup, mahkemeye gitmeyeler. Birbirine rızâ gösterip, mücâdele ve mu- hâsama itmeyeler (çekişmeyeler). Herkes biliyor ki, dünyâ fâni, âhiret bâkîdir. Allahü teâlâyı zikre, anıp, hatırlamaya çok gayret edip, çalışalar. Çünkü, bütün saâdetlerin başı budur. Herkese gönül hoşluğu ile kıyâ­mete kadar hakkımı helâl ettim. Kimsede hakkım yoktur. Mürüvvet ve in­sanlık, kerem, cömertlik, asâlet ve yardım odur ki, tanıyan ve tanımayan dostlar ve başkaları dahi âhiret hakkını helâl ve hayır duâdan unutmayıp, hayır ile iyilikle şehâdet edeler. Vesselâm.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) talebelerine ve sevenlerine nasîhat ederek bu­yurdular ki: Sizlere vasiyetim, size İslâmiyeti anlatan hocaya îtirâzı terk, Resûlul- lah´ın dînine ittibâ ve kendini aradan çekip, yok etmeyi bu yolun esâsı biliniz. Bu üçü olmadan bu yolda ilerleme olmaz.

Bu yolun büyükleri kendilerine bağlı olanlardan gâfil değildir. Onlara kimse kafa tutamaz. Onlara kafa tutanın işi de, başı da, saâdeti de gider.

En mühim vasiyetim şudur: Ölümü, âhiret hallerini ve nîmetlerin ha­kîki sâhibini unutmayınız. Elden geldiği kadar peygamberlerin efendisinin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine uymada ileri gitmeye çalışınız. Günde bin kere duyulmayacak kadar alçak sesle, Kelime-i tehlîl (Kelime-i tevhid) söyleyiniz. Hem kalbe yönelerek, hem de mânâsını düşünerek olsun. Böylece kalpte, hakîkî matlûbdan başka bir şey kalmasın. Zîrâ büyüklerin yolunda asıl maksad mâbûddur.

İhlâs ne kadar çok olursa, evliyanın yardımı o kadar ziyâde olur.

Evliyânın kalbleri, ilâhî nûrların çıkıp geldiği kaynaklardır. Onların hoşnut olduğundan, Hak teâlâ da hoşnuttur. Onların kalblerinde yer e- den, büyük devlete kavuşmuştur.

Bizim yolumuz, İslâm dînine ittibâ (uyma) yoludur. Herkes elinden geldiği kadar buna çalışmalıdır.

Allah adamlarının iğnesini (dokunaklı sözlerini) ilâç gibi bilmelidir. Çünkü bu tâifenin celâli, cemâl ile karışıktır. Yâni kızmalarında da mer­hamet vardır.

Bütün gayretle, sünnetin yayılmasına ve bid´atlerin yok edilmesine çalışmalı, müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikâd üzere olmalarına uğraşmalıdır. Bu işle uğraşmadan yapılan zühd ve ibâ­deti, kör, kötürüm ve ihtiyarlar da yapar.

Namazın şart ve rükünlerini, sünnet ve edeblerini anlatan kitapları insanlara okuyup, tavsiye etmeniz büyük devlettir.

İnsanlardan gelen sıkıntılara katlanmak, Allahü teâlânın beğendiği, Resûlullah´ın sevdiği ve büyük evliyânın özendiği bir ahlâktır.

Daha sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâd hazretleri sevdiklerine şöyle vasiyette bulundular: “Muhammed aleyhisselâmın sünnetine uyunuz. Üzerinde bulunduğumuz doğru yol üzere olunuz. Karşılaşacağınız güç­lüklere sabr ve tahammül gösteriniz. Bizim vefâtımızdan daha büyük musîbet size ulaşmaz. Şekil ve şemâilimi sayarak, bağırıp çağırarak ağ­lamak sûreti ile, rûhuma zahmet vermeyiniz. Etrafa mektuplar yazarak, vefâtıma hiçbir kimsenin üzülmemesini ve ağlamamasını tenbih ediniz. Beni seven ve bana muhabbet eden, Allah rızâsı için kurban kesip sevâ­bını benim rûhuma göndersin. Rûhuma Kur´ân-ı kerîm ve Fâtihalar, kıy­metli duâlar göndersin. Dünyâ sevgisi ile gönülleri dolanlar gibi sakın siz de; “Sadakaya muhtaç değilim. Ancak Fâtiha ve İhlâs-ı şerîflere muhtâ­cım.” demeyiniz. Benim için iyiliklerde bulununuz. Sadaka veriniz. Sizi bize yaklaştıracak işler işleyiniz. Ömrümüz elliye ulaşmıştır. Otuz beş senelik farzları iskat edersiniz. Ömrümüzde kuşluk ve teheccüd namaz­larını diğer beş vakit farz namazlar gibi hiç terk etmedik. Ey İsmâil, ta­lebe ve arkadaşlarımın kıymetini biliyorsun. Onlara sıkıntı verecek şey­lerden sakın. Zannederim ki, yakın zamanda talebelerim için bir dergâh inşâ edilir.”

İstanbul velîlerinden Muhammed Kumul Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Mehmed Emin Tokâdî hazretleri anlatır: Mu- hammed Kumul Efendi vefâtından önce, hasta iken, bana şöyle vasi­yette bulundu: “Şu birkaç cilt kitabı Dârüsseâde ağası Beşir Ağa´ya gö­tür. Bizim duâ ettiğimizi söyle. Bunlar Medîne-i münevvereye gönderile­cek. Bunların konulacağı yeri onlar bilirler. Gönderip bizi duâdan unut­masınlar.” dedi. Birkaç gün sonra vefât etti. Vasiyetleri üzerine o kitapları alıp, vâlilerin toplantı günü olan Çarşamba günü huzurlarına vardım. Kal- kıp kucaklaşarak, yanlarına oturmamı söyledi. Hâl hatır sorduktan sonra, İstanbul´da bulunup, ziyâretlerine fazla gidemediğim için üzüldü­ğünü söyledi. Merhûm Muhammed Kumul Efendinin selâmını söyleyip kitapları arzettiğimde, büyük bir üzüntü ve ağlama ile kitapların yerine gönderil- mesi için emir verdi. Meclistekilere beni tanıtıp, âhiret kardeşi­mizdir dedi. Vedâ edip kalktığımda, hizmetçilerine şöyle emretti: “Bize gelenler dün- yevî bir iş için gelirler. Bu zâtı iyi tanıyın. Geldiği zaman mi­sâfir var diye bekletmeyin. Zîrâ bunlar bizi Allah rızâsı için ziyârete gelir­ler.” dedi. Koy- numa bir kese koydu. Sonra içinde yüz altın olduğunu gör­düm. Evime dönüp kendi hâlim ile meşgûl iken, bâzı dostlar ısrar ederek evlenmemi istediler. Merhum Muhammed Kumul Efendinin mahallesi olan Filyoku- şu´nda evlendim ve ders vermek, ilim öğretmekle vakit ge­çirdim.”

Kânûnî Sultan Süleymân zamânı âlim ve velîlerinden Müeyyedzâde Abdürrahîm Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin vasiyetnâ­mesi: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Yanımda bulunan kişiler şâhid olsunlar. Fakîr Abdürrahîm bin Ali bin Müeyyed el-Kâtib´in vasiyeti:

Allahü teâlânın bir ve noksansız olduğuna, eşi, ortağı, benzeri ol­ma- dığına, hiçbir varlığa muhtâc olmadığına, doğurmadığına ve doğurulma- dığına, (ana, baba ve oğul olmadığına) kesin olarak inandım. Allahü teâ- lâ, Muhammed aleyhisselâmı bütün insanlığa, diğer Peygam­berleri de bâzı kavimlere gönderdi. Hepsinin bildirdikleri haktır ve ger­çektir. Onların hepsi, kıyâmet gününün, Cennet ve Cehennem´in, Mîzân ve Sırât´ın, nî- met, azâb ve affın, kabir hayâtının hak olduğunu bildirdiler. Bu îmânla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum.

Dostlarıma ve talebelerime şunları vasiyet ediyorum: Ben vefât et­tikten sonra, ilk gecede yetmiş bin defâ “Lâ ilâhe illallah” okusunlar. Sonra hepsi, Allahü teâlânın azâbından mutlak kurtuluşum için duâ et­sinler. Allahü teâlânın her türlü azâbından, Muhammed aleyhisselâmın tebliğ ettiklerini tasdîk etmemiz sebebiyle, duâlarının kabûl olacağı ümî­diyle kurtulabilirim.

Yine dostlarıma ve talebelerime, gerekli şekilde techiz, tekfin ve defn etmelerini, kabrim üzerine türbe ve ziyâretgâh yapmamalarını, ce­nâze namazımda bid´at işlenmemesini ve bid´at ehlinden kimseyi bulun­durmamalarını, elbiselerimden derecelerine göre dostlarıma ve sâlih kimselere verilmesini vasiyet ediyorum. Beni böylece duâlarıyla, kardeş ve dost olarak hatırlamalarını istiyorum. Dînen kendilerine düşen vazife­lerin yapılmasını sağlamaları böylece mümkün olur. Size söylediğimi ha­tırlayacaksınız. İşlerimi Allahü teâlâya havâle ediyorum. Muhakkak O, kullarını görür. Kendim ve sizin için Allahü teâlâdan magfiret diliyorum. Vasiyetimi, “Sübhâneke Allahümme ve bi-hamdike lâ ilâhe illâ ente es- tagfiruke ve etûbü ileyke fagfirlî verhamnî inneke entel gafûrurrahîm” di- yerek bitiriyorum.

Yine dostlarıma ve talebelerime, namaz iskâtı, yemin ve oruç keffâ- reti için terekemden bin dirhem vermelerini ve borçlarımı ödemele­rini va- siyet ediyorum.”

Anadolu da yetişen büyük velîlerden Neccârzâde (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) hazretlerinin yetişmesine babası çok önem verdi. Ömrünün son günlerinde ona şöyle nasîhat ve vasiyet etti: Aman evlâdım ilim öğ­ren. Annen seni işe verirse kabûl etme. Zîrâ sen büyük hizmetler için ya­ratıl- dın. İlimde ve mârifette yüksek mertebelere çıkacaksın. Bu hususta çok gayretli ve dikkatli ol! Babası vefât edince, annesi onu bir işe ver­mek is- tedi. Fakat o, babasının vasiyetine uyarak ilim tahsîline başladı. Zamâ- nın âlimlerinden ilim öğrenip, kısa zamanda yetişti. On yedi ya­şında Be- şiktaş´taki Sinân Paşa Câmii yanındaki medresede ders ver­meye başla- dı. Bu müderrisliği sırasında, Üsküdar da Azîz Mahmûd Hüdâî hazretle- rinin dergâhında insanları irşâd ve terbiye ile meşgûl olan Yâkûb Efendi- nin babası Odabaşı Şeyhi diye tanınan Şeyh Fenâî Efendi­nin derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Kısa zamanda ilerledi. Bu ho­casından Celve- tiyye yolunun âdâbını öğrendi ve icâzet aldı. Bu esnâda Mustafa Efendi kendisinden önce bu yola girmiş olanları geçip, akranla­rının vasfını bile duymadığı derecelere kavuştu.

Bursa´da yaşayan evliyâdan Rüstem Halîfe Bursevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini, Nefehât-ül-Üns kitabının mütercimi Lâmii Çe­lebi, şöyle anlatır: Gâyet edebli bir kimseydi. Hâlini her zaman gizlerdi. Sâdece gerektiği zamanlarda konuşurdu. Hâlini, çocuklara Kur´ân-ı ke­rîm öğretmekle gizlemeye çalışırdı.

Bana “Evlâd!” diye seslenirdi. Bu sebeple şöyle vasiyet etti: “Evlâd! Beni müslümanların omuzlarına yük etme. Yakınca bir yere defnedesin!” Bunun içindir ki, onu, Hisar içinde ceddimize mensup bulunan Nakkâş A- li´nin yaptırdığı Mescid bahçesinde, babam merhum Osman Çelebi´nin yanında toprağa verdim. Allahü teâlâ şefâatine nâil eylesin!”

Konya´nın büyük velîlerinden Sadreddîn-i Konevî (rahmetullahi teâ- lâ aleyh) ömrünün sonlarına doğru şöyle vasiyette bulundular: “Rabbime hamd eder, Resûlullah efendimize salât ü selâm ederim.

Ben yakînen inanıyorum ki, Cennet ve Cehennem haktır. Amellerin tartılacağı mîzân haktır, doğrudur. Ben bu inançla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum.

Sevdiklerim ve talebelerim vefâtımın ilk gecesinde Allahü teâlânın beni her türlü azâbdan bağışlaması ve kabûl etmesi niyetiyle, yetmiş bin kelîme-i tevhîd yâni Lâ ilâhe illallah diyerek tevhîd okusunlar.

Defnedildiğim gün kadın, erkek, fakir, kimsesiz ve düşkünlere kör ve kötürüm olanlara bin dirhem sadaka dağıtılmasını vasiyet ediyorum.

Bekâr olanlarınız Şam´a hicret etmeye çalışsın. Çünkü yakında bu­ralarda bir takım fitneler zuhûr edecek ve çoğunuzun rahatı kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi cenâb-ı Hakk´a havâle edi­yor ve O´na bırakıyorum. Dostlarım duâlarında beni hatırlasın ve bana her türlü haklarını helâl etsinler. Benim bıraktığım bilgiler de onlara helâl olsun.

Allahü teâlâdan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum. Yâ Rabbî bana mağfiret et. Şüphesiz sen merhâmet edicisin.”

(Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin; “Yakında öyle bir fitne kopacak ki, çok kimseler bu zulümden kurtulamayacaktır. Onun için, evlenmeyen kimseler bundan sonra Şam´a gidebilirler.” sözleriyle, Moğolların Sel­çuklu Devletini yıkacaklarını ve çok zulüm edeceklerini işâret etmişler­dir.)

Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, tasavvuf mütehassısı büyük velî Senâullah-i Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vasiyetnâmesi: “Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât ve selâm olsun. Bu fakîr Senâullah Pânî pütî derim ki: Seksen yaşıma geldim. Kur´ân-ı kerîmde yakîn diye bildirilen ölüm, başucuma kadar geldi. Başka bir şey yapmaya fırsat bırakmadı. Artık evlâdıma ve sevdiklerime birkaç vasiye­timi yazmak istiyorum. Bâzısını yerine getirmek bu fakir için, bir kısmı ise çocuklarım ve dostlarım için faydalı, hattâ zarûrîdir. Şahsım ile ilgili olan- lar yerine getirilirse, rûhum hoşnud olacak. Hak teâlâ kendilerine ha­yırlı karşılıklar verecektir. Yoksa öbür dünyâda eteklerine yapışacağım. Kendileri ile ilgili vasiyetime riâyet ederlerse, hem dünyâ, hem de âhirette bunun iyi netice ve meyvesini göreceklerdir. Yoksa âkıbet kötü olacaktır.

Şahsıma âit vasiyetim: Techîz, tekfîn, gasl ve defnde sünnet-i seniy- yeye uyulacak. Hocam Mazhar-ı Cân-ı Cânân´ın lutfedip verdikleri iki bez ile kefenlesinler. Sarık sarmak sünnete muhâliftir. Hem zarûrî de değildir. Cenâze namazımı kalabalık bir cemâat ile Hâfız Muhammed Ali veya Hâkim Sekhâ veya Hâfız Pîr Muhammed gibi sâlih bir imâm ile kıl­sınlar. Cenâze namazımda birinci tekbirden sonra Fâtiha-yı şerîfeyi de okuyu- nuz. Vefâtımdan sonra onuncu, yirminci, kırkıncı, altmışıncı günler yap- masınlar. Çünkü Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem üç günden fazla mâteme izin vermeyip, haram olduğunu bildirdiler. Kadınların ağla­yıp sızlamalarına şiddetle mâni olunuz. Fakir hayatta iken böyle şeylere rızâ göstermezdim. Kelime-i tevhîd, salevât-ı şerîfe, Kur´ân-ı kerîm hatmi, istigfâr ve fakirlere gizli olarak helal maldan sadaka vermek sûre­tiyle bu fakire imdâd ve yardım ediniz. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Ölü, kabirde, denizde boğulmak üzere olup imdâd isteyen kimse gibidir. Babasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duâyı bek­ler.” buyurdu. Vefâtımdan sonra borçlarımı ödemekte çok gayret gösteri­niz…

Bunları yerine getirmekte gevşeklik yapmayınız. Hocanın vasiyetini, herkesin gücü yettiği kadar yerine getirmesi lâzım olduğunu biliniz…

Geride kalanların faydası için olan vasiyetim şudur: Dünyâya fazla kıymet vermeyiniz. İnsanlar çoğunlukla çocukluğunda ve gençliğinde öl­mektedirler. Yaşlanan pek azdır. Hepsinin ömrü kısa süren bir sabah rüzgarı gibi geçmektedir. Nereye gittiğini bilmezler. Kalan ise bitmeyecek olan âhiret işleridir. Bu dünyâ lezzetleri sıkıntı çekmeden ele geçmiyor. O da az bir şeydir. Bu geçici ve az bir şey olan lezzetlere dalıp, ebedî lezzeti, âhiret saâdetini, Allah korusun elden kaçırmak ve ebedî felâkete düşmek ahmaklıktır. Din ve dünyâ faydası bir araya geldiği zaman, terci­hini din menfaatini öne almakta kullan. Dünyâda zâten takdir edilen şey insana ulaşır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Bütün maksatlarını tek bir maksad edinenin (yâni) maksad ve düşüncesi âhiret olanın dün­yâsına Allahü teâlâ kefildir.” buyurdu. Dünyâyı tercih eden, önde tutanın eline bâzan dünyâ da geçmez. Nitekim zamânımızdaki insanlarda bu hal çok görülmektedir. Bu durumda olan dünyâda da âhirette de zarar eder. Diyelim ki, dünyâ malı eline geçti. O da kısa bir zaman sonra yok olup gi- decek, gene sonsuz ziyanda kalacak.

Dünyâ saâdetlerine ve nîmetlerine kavuştukları halde bunlardan bir zerresini götüremeden ölüp giden binlerce insan gördüm.

Ben, birâderim, babam ve dedem kâdılık vazîfesi yapageldik. Gerçi bu hizmeti hakkıyla yerine getiremedik. Bilhassa bu kusuru çok fakîrin hayâtının büyük kısmı bozuk şartlar içinde vazîfe yapmakla geçti. Bu se­bepten pişmanım ve istiğfâr etmekteyim. “Lâ havle velâ kuvvete” okuyup derim ki, bu vazîfeyi isteyerek almadım. Yine de zamânımız ehlinin ço­ğundan iyi yürüttüm. Allahü teâlâya hamd olsun. Bu bakımdan Allahü teâlânın fazlından mağfiret ummaktayım. Bütün maksadım da Rabbime kavuşmaktır.

Kâdılık vazîfesi sebebiyle müslümanlar hattâ Hindliler dâhil karşı­laştığım herkes bize kıymet vermektedir. Halbuki benden daha kıymetli âlimler vardır. Hiç kimse onları sormuyor. Başkasının bâtınından, iç dün­yâsından kimin ne haberi olur. Bu da dînî faydayı dünyâ menfaatine ter­cih edenden dünyânın da yüz çevirmeyeceğine delildir.

O halde çocuklarımdan kâdılık vazîfesi yapmak isteyenler, haksız olanı savunmaktan uzak dursunlar. Mûteber ve meşhur olan rivâyetler ile amel etsinler. Hülâsa, dîni dünyâdan önde tutmanın bir yönü de kızını dindar bir dâmâdla evlendirmektir. Çünkü zamânımızda bu şehirde râ- fizîler çok yayılmıştır. Memleketin ileri gelenleri yâ âile asâletine, soya sopa veya mala, paraya ve zenginliğe bakıyorlar. Halbuki ilk önce din­dârlığa bakmak lâzımdır. Soyu yüksek ve zengin de olsa, böyle râfızî ol­duğu bilinen ve sezilen kimseye kız vermemelidir. Kıyâmet günü dindâr­lık ve takvâ, haramlardan sakınıp sakınmamak sorulacaktır. Bu yolda falan oğlu filan olmak hiçbir şey değildir. Elde bulunan mala, nîmet çok­luğuna îtibâr olunmaz. Çünkü bunlar el değiştirir. Nitekim; “Mal gelir gi­der.” demişlerdir.

Şunu da bilmek lâzımdır ki, bir kimse gizlide ve açıkta ve bütün hal­lerinde Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme ilim, îtikâd, âdet ve ibâ­detlerindeki amelinde ne kadar tâbi olursa, O´na benzerse, onu o kadar kâmil bilmelidir. Resûlullah´a uymakta kusur ettiği kadar noksandır. Bu sebeple Nakşibendiyye büyükleri, sünnet-i seniyyeye uymakta en yüksek dereceye varmak için sanki yarış etmişlerdir. Tâbi olma bakımından Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme benzemelerindeki kemalleri, fa­zîletlerine üstünlüklerine delildir. Bizim gibi zayıf himmetli, Resûlullah´a tam mânâsıyla tâbi olamayanlar, nâfilelerle çokça meşgul olmasa da fa­kat farzları yerine getirirse, bilhassa muâmelelerde, ibâdetlerde, âdet­lerde, haramları, mekruhları, şüphelileri terk ederse, bu da büyük ka­zançtır.

Eğer insanın himmeti bu dereceden de aşağı olur, şeytan ve nefse uyarak haramları işlerse, artık kulların haklarını zâyi etmeye başlar. İşle­nen günahları Allahü teâlânın merhâmet edip affetmesi, din büyüklerinin şefâatine kavuşmak ümid edilirse de, kul hakları için böyle bir bağış­lanma yoktur. Bu hususta âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler çoktur. Hep- sini buraya yazmak mümkün değildir. Bunlardan ikisi şöyledir:

“Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden zarar görme­diği kimsedir.”

“Kendin için istediğini, insanlar için de istemek, kendin için istemedi­ğini insanlar için de istememek.”

Bir şiirin mânâsı ise şöyledir: “Ne istersen yap, fakat, insanlara ezi­yet ve sıkıntı verme yolunu seçme. Çünkü dinde bunun gibi büyük günah yoktur.”

Nasîhatlardan biri de şudur: Hanımına, çocuklarına, hizmetçilerine ve diğer emri altında olanlara öyle muâmele etmeli ki, hepsi sizden râzı olsunlar ve sizi sevsinler. İyi bir insan ve onların dert ortağı olduğunuza, kendilerine güçlerinin yetmeyeceği şeyleri yüklemeyeceğinize iyice inan­sınlar. Bununla berâber onlardan bâzısının hased, kıskançlık sebebiyle birbirinden memnun olmamaları önemli değildir. Âmir mevkiinde olanları, kendilerine itâat etmekle ve hizmetlerini yerine getirmekle memnun et­meli. Yalnız günah olan emirleri yerine getirilmez. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Allahü teâlâ katında günah olan şeylerde, kula itâat olunmaz.” buyurdu.

Yakın akrabâya, kardeşlerine, dostlarına, sevdiklerine, arkadaşla­rı- na, komşularına samimî bir sevgi, tevâzu ve alçak gönüllülük üzere ol­malı, onların sıkıntılarını paylaşmalıdır. Dünyâ o kadar âhım şâhım bir yer değildir. Dünyâ işleri için birbiriyle irtibâtı kesip, kopmamalıdır. Hiçbir âile ocağı çekişmekten başka bir şeyle sönmemiştir. Düşmanlık yapan­lara da iyilik ederek onları mahcûb etmelidir.

Şiir:

İki dünyâ rahatını şu iki sözde ara

Dostlara iltifat, düşmanına müdârâ.

Kur´ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyruluyor: “Düşmanların kötülüğünü onlara iyilik yapmak sûretiyle def et. Böyle yaparsan, düşman olan kim­senin sana dost olduğunu, seni sevdiğini göreceksin. Bunu (düşmana iyiliği) ancak çok sabırlılar ve büyük nasîb sâhipleri yapar.” (Fussilet sû­resi: 34),

Bu sözümüz, dünyâlık sebebiyle, kendisine düşmanlık edilen bir müslümanın tâkib edeceği yol hakkındadır. Fakat, râfizîler, hâricîler ve benzerleri gibi kendilerine sırf Allah için düşmanlık yapılması gereken kimselere karşı tavrımızın ve tutumumuzun nasıl olacağına gelince, bo­zuk îtikâdlarından tövbe etmedikçe kendilerine muvâfakat edilemez. İs­terse babası ve oğlu olsun.

Âilemizden her asırda mümtaz âlimler bulunagelmiştir. Çocuklarım­dan Ahmedullah bu devlete kavuşmuştur. Fakat vefât eyledi. Allahü teâ- lâ ona rahmet eylesin. Delîlullah ve Safvetullah´ın da bu (ilim) devle­tini elde etmesini istediysem de icâbet olunmadı. Üzgünüm. Fetvâlardan hâ- len anlayabildikleri yeterli değildir. Bu hususta çalışabilirlerse elbette ça- lışsınlar. Bu sonsuz devleti ve nîmeti kazanmak için kendi çocukları üze- rinde titizlikle dursunlar. Çünkü hem dünyâda ve hem âhirette büyük fay- dalara sebeb olur. İlim, doğru îtikâdı (inancı), güzel ahlâkı, işlerin ve hal- lerin iyisini ve kötüsünü bilmekten ibârettir. Bunları akâid, fıkıh ve İs­lâm ahlâkı kitapları anlatır. Bu ilim, Kur´ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, tefsîr, hadîs-i şerîf şerhlerini (açıklamalarını), usûl-i fıkhın delillerini bilmeden, Eshâb-ı kirâm ve tâbiîn, husûsiyetle dört mezheb imâmlarının sözlerini anlamadan, ayrıca lügat, sarf, nahvi iyice öğrenmeden ele geçmez. Bü­tün bunlar bilinmeden işin doğrusu yanlışından ayrılamaz. Bu ilimlere çalışmak lâzımdır. Felsefecilerin hikmetini okumanın hiç faydası yoktur. Fakat mantık ilmi müstesnâ. O, diğer ilimleri anlamada yardımcıdır. Onu okumak elbette faydalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Seyyid Emir Hamza (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri bir gün halka vâz ü nasîhattan sonra şöyle söyledi: Ey azîzler! Size bir vasiyetim var. Onu kabûllenin ki, âhirette size faydası ol­sun. Nitekim Resûl-i ekrem; “Vakit geçmeden namaza, ölüm gelmeden tövbeye acele edin” buyurdu. Ey dostlarım! Allah´ın emirlerini yerine ge­tirmede eksiklik etmeyin. Peygamber efendimiz; “Namaz dînin direğidir. Namazını kılan dînini kurmuş, terkeden dînini yıkmış olur.” buyurdu.

Seyyid Emir Hamza´nın talebelerine vasiyeti ise şöyledir: “Ey tale­belerim! Bizim bulunduğumuz bu yol, sıdk ve doğruluk üzerine kurul­muş- tur. Muhterem babam Seyyid Emîr Külâl buyurdu ki: “İnsanların Hakk´a kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi, İslâmiyete tam uy­madıkların- dandır.” Önce îtikâdı düzeltmek lâzımdır. Şekten, şüpheden, bid´at ve dalâletten ve gayr-i meşrû olan her şeyden kalbi temizlemelidir. Bir kim- senin, anlamadan, mezheblerin ihtilâflarından ve ittifaklarından konuş- ması çirkin bir iştir. Bir kimse bu hususta bilmeden konuşursa, câ­hilliği- nin alâmetidir. Çünkü tasavvuf ehlinin yolu, yolların en aydınlığıdır. Hep- sinden daha yakındır ve en nûrlu olanıdır. Yolların en doğrusu ve en iyi- sidir. Necmeddîn Ömer Nesefî buyurdu ki: “Tasavvuf; kalbden, Allahü te- âlânın sevgisinden başka her şeyi çıkarmaktır. Bedeni de, Allahü teâ- lânın emirlerine ve Resûlullah efendimizin sünnetine uymakla süsle­meli- dir. Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yapmalı ve Resûlullah efen­dimizin sünneti üzere hareket etmelidir. Zamânımızdaki dalâlet fırkaları, tasav- vufu yanlış anlayıp, yanlış yorumlayarak başka yollara sapmışlar­dır.

Tasavvuf ehli olanlar, Resûlullah efendimizin sünnetine uyarlar. Yâni İslâmiyete uyarlar. Haram işlerden ve haram yemekten sakınırlar. İn­san- ların yükünü çekip, kimseye yük olmazlar. Şöhretten sakınırlar. Müslü- manlara acıyarak, onlara yumuşak davranırlar. Dâimâ Allahü teâlâdan korkarlar ve günahlarının affedilmesi için yalvarırlar. Gıybet et­mezler. Dünyâya, dünyânın rahatlığına ve zînetine güvenmezler. Sâlihle­rin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda ve onların ahlâkı üzere olurlar. Büyükleri inkâr etmezler ve bid´at ehline uymazlar. Bunlar Ehl-i sünnettir. Hak üzere olan cemâattir. Sakın onların sevgisini kalbinizden çıkarmayınız. Çünkü onla- rın sevgisi, Allahü teâlânın ve Resûlünün râzı olmasına sebeb olur. Alla- hü teâlâ, Kur´ân-ı kerîmin Hucurât sûresi üçüncü âyet-i kerîmesinde me- âlen; “Allah onların kalblerini takvâ için imtihân etmiştir. Onlara bir magfi- ret ve büyük bir mükâfat vardır.” buyurdu. Bu tâifenin hâlini öğrenmiş ol- dunuz. O hâlde onlara tâbi olunuz ve onlarla sohbet ediniz. Bid´at ve dalâlet ehli olan fırkalardan ve onlarla sohbet etmekten sakınınız da, âhi- rette zarar etmeyesiniz. Bid´at sâhibi olanları aşağıla­mak husûsunda çok çalışmalı ki, Resûlullah efendimizin müjdesine ka­vuşulsun. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Bid´at sâhibini aşağılayanı, Allahü teâlâ büyük korkudan emin eder.”

Ey talebelerim! Dâimâ namaz vakti ne zaman girecek de namaz kı­lacağım diye bekleyin. Abdesti, namaz vakti girmeden alınız. Namazı huşû ve hudû ile kılınız ve Allahü teâlâdan korkunuz. Namaz vaktinde hiçbir şeyle meşgûl olmayınız. Nitekim Resûl-i ekrem; “Vakit geçmeden namaza, ölüm gelmeden tövbeye acele edin.” buyurdu. Dâimâ tövbe ediniz. Resûlullah efendimiz; “Günâhına tövbe eden, günâhı olmayan gibidir.” buyurdu. Gaflet uykusundan kendinizi uzak tutunuz ki, uyanık olasınız. Mümkün mertebe lüzumsuz konuşmayın. Sakın boş söz söy­lemeyin. Dâimâ namaz ve oruçla süslenin.

Elinizden geldiği kadar hiçbir mahlûka hakâret gözü ile bakmayınız. Çünkü o, Alahü teâlânın katında sizden daha makbûl olabilir. Birbirinizi çok seviniz. Sevdiğiniz kimse, Allahü teâlânın dostlarından biri olabilir. Buna çok dikkat ve gayret ediniz. kimseye dünyâlık için tâzim etmeyiniz ki, dîniniz dünyâ uğruna gitmesin. Zîrâ, dünyânın Allahü teâlâ katında hiç değeri yoktur. Dünyâyı sevmek aşağılıktır ve her şeyden aşağıdır. Dîni­nizi dünyâya fedâ etmeyiniz. Dînini başkalarının dünyâsı için satan ve bu yüzden Allahü teâlânın rahmetinden mahrum kalan kimseden daha câhili yoktur. Böyle kimse, hem dünyâda, hem de âhirette zavallıdır. Allahü teâlânın râzı olmasını düşünmeyip de insanların rızâsını düşünen, onla­rın râzı olmasını arayan kimse, Allahü teâlânın gadabını istemiş olur. Allahü teâlâ, insanları da ona karşı gadablandırır. Allahü teâlânın kendi­sinden râzı olmasını isteyip, insanların râzı olmasına bakmayan kimse­den Allahü teâlâ râzı olur. İnsanları da ondan râzı ve hoşnûd kılar.

Birisi size husûmet, düşmanlık ederse, onunla meşgûl olmayınız. Çünkü husûmetin sonu gelmez. Allah korusun, bu uğurda dîniniz elden çıkabilir! İnsanların sevgisine de aldanmayınız! Zîrâ bu sevgileri devamlı değildir. İnsanların elinde olana tamâ etmeyiniz. Allahü teâlânın size verdiğine kanâat ediniz. Çünkü tamâ eden, dâimâ sıkıntı ve üzüntü içinde olur. Kanâat eden de, her zaman neşeli ve rahattır. Beyt:

“Beni kanâatle eyledi dâim azîz,

Husûmet ve temâdan eteğim oldu temiz”

Namazı öyle kılınız ki, yalnız ve kalabalıkta iken namazdaki hâliniz değişmesin. İnsanların yanında iken çok yavaş kılmayın ki, bu, kendini insanlar nazarında iyi göstermek olur. Beyt:

“Gizli şirk var riyâ ile tâatte,

Ya Hak için ol, ya ukbâ iste.”

İnsanlardan ve makamlarından yardım beklemekten ümîdi kesip, Allahü teâlâya bağlanmalıdır. Başkalarından yardım bekleyen kimse, in­sanlar yanında hor görülür. İnsanlarla tamâ etmeyi bırakan kimse, dün­yâda da, âhirette de azîz ve mükerrem olur. Yardımı Allahü teâlâdan is­teyin. Birinin size karşı kusûru olursa, şikâyet etmeyin. Kabahati kendi­nizde arayın. Dâimâ özür dileyici olun. Kimsenin ayıbını aramayın. Nasî­hat kabûl eder görünen münâfıklara nasîhat etmeyin. Onu ayıblarsanız, duymasın. Size düşman olur. Bir kimse yanlış konuşmuşsa, insanlar arasında yanlışını ona söylemeyin. Yalnız olduğu zaman ve nasîhat ka­bûl edici olduğunu bilirseniz, o zaman söyleyin. Ama günâhla ilgili ise, lütf ile, yumuşaklıkla söyleyin.

İnsanlardan bir sıkıntı gelirse, affedin. Karşılığında iyilik yapmaya bakın. Biri size tâzim etmezse, sakın ondan dolayı hatırınız kırılmasın. Filân kimse bana saygı göstermedi gibi sözlerden çok sakınınız. Bir kimse size tâzim eder ve sizden iyi olarak bahsederse, ona sevinmeyin. Bu söz üzerinde durmayın ve; “Benim iyi kalbim vardır” deyip kendinizi aldatmayın. İnsanların medhini ve zemmini (övüp kötülemesini) aynı tu­tarsanız, felâket uçurumuna düşmezsiniz. Size bir acı haber gelir veya hasta olursanız, Allahü teâlâdan râzı olmaya dikkat edin ve Allah´a hamd edin. Ne kadar hasta olsanız, ayağa kalkamayacak hâlde bulunsanız da, namazı kazâya bırakmayınız. Îmâ ile kılınız. Eğer Allah korusun, kazâya kalırsa, en kısa zamanda kazâ ediniz. Hastalığınızı, günahlarınıza keffâ- ret biliniz. Zîrâ kula gelen belâlar, onlara sabır ve tövbe ile kalkar.

Önünüze bakın. Her tarafa, öteye beriye bakmayın. Her gördüğü­nüzle değil, îcâbedenlerle konuşun. Konuşmak îcâbederse, yavaş konu­şun. Birisi sizinle konuşursa, onu iyi dinleyin. Güldürücü sözler konuş­mayın. Mecbur olmadıkça insanlardan bir şey istemeyin. İsterseniz, az isteyin. Hiç kimseye zulüm ve günahta yol göstermeyin. Evinizde iyi ah­lâklı olun. Ağır söz söylerlerse, siz dilinizi koruyun. Düşünerek söz söy­leyin. Hürmet ehli, kendisine hürmet gösterilenler sizi yanına çağırırsa, onunla mağrûr olmayın. Dünyâ ve dünyâyı sevenlerden kaçın. Elden geldiği kadar ilmiyle amel eden âlimelrin sohbetinde bulunun. İlim öğ­renmekten bir adım geri ve uzak durmayın. Zîrâ ilimsiz amel, şeytanın oyuncağı olur. İlminiz azsa, onunla amel edin, çoğalır.

Her işte esas, ilim ve takvâdır. Îmândan güzel hiçbir nîmet yoktur. Allah´a ibâdetten daha iyi amel, iş yoktur. Ölümden iyi ibret yoktur.

Kendini; ucbdan (kendini begenmekten), riyâdan (gösterişten), te­kebbürden (böbürlenmekten), hasseden (çekememezlikten), gıybetten (dedikodudan), bahillikten (cimrilikten), kin tutmaktan, düşmanlıktan ve nifaktan korumalıdır. Bunlar, kişinin kötülüğüne alâmettir.

Dâimâ kalb temizliği ile meşgûl olmalıdır. Kalbini pisliklerden temiz­lemedikçe, hakîkî maksada kavuşulamaz.

Bütün iyiliklerin başı, dünyâyı terk etmektir. Bütün kötülüklerin başı da dünyâ sevgisidir. Bununla birlikte, Server-i kâinât efendimiz; “Dünyâ âhiretin tarlasıdır.” buyurdu. O hâlde dünyâda âhiret işleri yap ve dün­yâya ve dünyânın nîmetlerine bağlanma! Dünyâ rahat yeri değildir. İbret yeridir. Bunun için Resûl-i ekrem efendimiz; “Dünyâ ibret yeridir, tâmir etme yeri değildir.” buyurdular.

“Dünyâ bir kulübedir ve biz onda misâfir,

İki cihânda bâkî, sâdece Allah´dır.”

Demişlerdir ki, bir lokma haram yiyenin, ibâdetleri kırk gün perde ar­kasında kalır. Elbisesinde haramdan bir iplik bulunanın, o haram iplik o elbisede bulundukça, tâati kabûl olmaz. Yiyecek ve giyecek temiz ol­mazsa, namaz, oruç ve cihâdınız kabûl olmaz. Din yolunda mahreminiz olmayanla birlikte oturmayın.

Seyyid Emîr Hamza hazretleri, bu vasiyetleri buyurduktan sonra, husûsî odalarına girip, üç gün üç gece, başını murâkabe yakasının içine çektiler. Sonra başını kaldırıp; “Âlemlerin Rabbine hamd olsun ki, yüksek babamıza geldiği gibi, bize de aynı müjdeler geldi.” buyurdular. Bunları söyledikten sonra, Kelime-i şehâdet getirerek vefât edip, Hakk´ın rahme­tine kavuştular.

Anadolu´da yetişen evliyânın en büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz ikincisi olan Seyyid Sâlih (rahmetullahi teâlâ aleyh) H.1281 de hastalandı. Talebelerini toplayarak herbiriyle vedâlaştı, helâllaştı. Vasiyetini bildirdi. Kabriyle ilgili olarak da; “Kabrimi ağabeyim Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabr-i şerîfinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübârek ayakları başamın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra Seyyid Fehîm´e tâbi olun.” buyurdu. Sonra talebelerinin Kur´ân-ı kerîm tilâvetleri arasında vefât edip, sevdiklerine kavuştu. Vasiyetini aynen yaptılar. Kabrini hoca­sının ayak ucuna kazdılar. Şimdi bu iki kabrin üç taşı vardır. Yâni Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabrinin ayak ucundaki taş, Seyyid Sâlih hazretlerinin baş taşıdır.

Pakistan´da yetişen velîlerden Şerâfet Nevşâhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vasiyeti şöyledir: “Bütün ömrüm boyunca, kütüphâne kurmak için kitaplar satın aldım. Dünyâ malı biriktirmedim. Vârislerim, evimde bulunan bir mal olduğunu biliyorlarsa, âlimlerin fetvâsına göre taksim etsinler.

Vârislerim din ilimlerini, Kur´ân-ı kerîmi, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasav­vuf ilimlerini öğrenmeye gayret göstersinler. Çocuklarına da bu ilimleri, din bilgilerini öğretsinler ki, âhirette işe yarasın.

Enbiyâya, sıddıklara, şehidlere, sâlihlere tâbi olmak, uymak lazım­dır. Onlar, Allahü teâlânın nîmetlerine kavuşmuşlardır.

Dînin emirlerine uyan tasavvuf ehli ile berâber bulunsunlar. Dînin emirlerine uymayanlarla berâber bulunmaktan sakınsınlar…

Kütüphânemi taksim etmesinler! Kıymetli oğul Ârif´i kütüphânemin sorumlusu tâyin etsinler. Çünkü o, ilim ehlidir. Kütüphânenin koruma va­zîfesi ve salâhiyeti ve istifâdeye sunma işi ona âid olsun.

Kütüphânemdeki yazma eserleri aslâ satmasınlar. Çünkü ben, o ki­tapları büyük gayretler sarfederek geride kalanlar için topladım. O halde bu kitapları satmak benim maksadımı heder etmek olur!

Kütüphânemdeki matbu kitaplar da Nevşâhî âilesine âittir. Bu kitap­lar Nevşâhî âilesine ister uygun olsun ister olmasın bunları da satma­sınlar.

Şâyet vârislerim arasında kütüphânemden istifâde edecek salâhi­yette, ehil kimse kalmazsa, kütüphânemi üniversite kütüphânesine veri­niz ki, kütüphânem korunmuş olsun.”

Meşhûr velîlerden, fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi Ta- kıyyüddîn Sübkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yazdığı vasi­yet şöyledir: Kulun her hâlinde ibâdet yapması gerekir. Çünkü ömür çok kı- sadır. Ömrünün bir kısmı küçüklükte geçer. Bir kısmı büyüyünce, be­denî ihtiyaçlarını temin etmek, uyku, kendisine ârız olan hastalık, özür hâlleri, zarûrî meşgaleler, insanlarla uğraşma ve geçim derdi gibi işlerle geçer. Bunlardan geriye, insan için çok az vakit kalır. İşte insan, ya bu kısacık ömrünü ibâdet ve tâatle geçirmek sûretiyle Allahü teâlâya, Cennet´ine ve çeşit çeşit nîmetlerine kavuşur, veya bu kısacık hayâtı kendi aleyhine zâyi eder de, ebedî hüsrâna uğrar veya ömrünü günah ve başkalarına düşmanlıkla geçirir. Böylece şeytanın yardımcılarından olur, onunla bir- likte Cehennem ateşinde yanar. Herkes, yaşadığı kısa ömür içerisinde bu üç hâlden birinde bulunur. Allahü teâlânın takdîr ettiği şey­ler, her za- man insanın istediği şekilde cereyân etmez. İnsan bâzan otu­rup, istediği bir şeyi bekler. Fakat bu sırada birçok iyi şeyleri kaçırır. Çok defâ insanın kendisi için istediği şeylerin sonu şer olur. Bu sebeple insa­nın tercihte bulunması, şöyle veya böyle olmasını istememesi gerekir. Bilakis, Allahü teâlânın kendisi için hayırlı olanı ihsân etmesi için, bütün işlerini Allahü teâlâya bırakması gerekir.

Bir kimsenin dâimâ Allahü teâlâya tâat üzere olması, emirlerine uyup, hep murâkabe üzere olması için, üzerindeki vazifeleri, Allahü teâlâ- nın rızâsına uygun olarak yerine getirmelidir. Meselâ, kâdılık gibi tehlikeli ve zor bir vazifeyi yapmak zorunda kaldığı, ondan kendisini kurtaramadığı zaman, artık o vazifeden ayrılmayı istememelidir. Çünkü o vazifeden ayrılırsa, belki ondan daha kötü bir işe düşebilir. Sonra işlerin sonunun nasıl olacağını bilemez. Bu sebeple, üzerinde bulunduğu vazi­fede kalmalı ve şu hususlara riâyet etmelidir: 1) Bu vazife kendisini, bi­rinci derecede lâzım olan Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekten alıkoymamalıdır. 2) O vazifede kaldığı müddetçe, kötü ve bozuk birisinin o vazifeyi almaması için kaldığını niyet etmelidir. Böylece o mâkama, lâ­yık olmayan birisinin gelmesine mâni olmuş olur. Bu niyeti ile, dâimâ ibâdet sevâbı kazanır. Mahkemeye bir dâvâ gelip, burada bir mazlûma yardımcı olup, onun hakkını zâlimden aldığı, hakkı ayakta tuttuğu veya bâtıl ve bozuk bir işe mâni olduğu zaman, kat kat ibâdet sevâbına kavu­şur. Müslümanları, onlara zarar verecek şeylere karşı himâye eder. Kendisini, efendisinin, içerisinde çoluk çocuğunun bulunduğu bir eve koyduğu köle gibi ve böyle bir eve lâyık olmadığını düşünür. Bu sebeple, bu evden çıkmak ve ayrılmak istemez. Çünkü, efendisi onu oraya koydu. Emir onun emridir. Onun için, efendisinin çoluk çocuğunun işlerini gör­mek için olanca gücü ile çalışır. Bu hususta efendisinin rızâsını arar. Bâzan efendisi onu imtihân edebilir. Bu bakımdan, onun her zaman ha­zır olması, dâimâ efendisinin emirleri istikâmetinde bir köle ve hizmetçi olması lâzımdır. Kısa bir müddet sonra ölüm gelir. Ya efendisinin emirle­rini yerine getirirken, kölelik ve hizmetçiliği üzere can verir veya ondan başka bir hâl üzere vefât eder. Maksad, Allahü teâlanın rızâsına kavuş­maktır.

Evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi Yahyâ Muammer Mezûrî İmâdî hazretlerinin hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, yüksek halîfesi Yahyâ Mezûrî ile mektuplaşırlar, ona nasîhatlerde bulunurlardı. Bu mektuplarından birinde buyurdular ki: Her türlü hamd, sonsuz nîmetler sâhibi olan Allahü teâlâya mahsustur. Pey­gamberlerinin en yücesi olan ve hiçbirinin uğramadığı eziyetlere uğra­yan, hazret-i Muhammed e ve O nun yüce Âl, Eshâb, Ezvâc-ı tâhire ve Ahbâbına salât ve selâm olsun.

Muhterem efendim, senedim ve dayanağım, Allahü teâlânın yolunu neşreden derin âlim Molla Yahyâ nın ihsân ederek gönderdiği mektup ile şereflendik. Cenâb-ı Hak, karşılığında bereketli sevâblar ihsân eylesin. Mektubunuzu okuduk, tam bir ihlâs ve hasretle yazıldığını, mübârek hâl ve güzel ahlâkınızı yansıttığını gördük. Berâberinde, mâlum şeyhin mektubu da geldi. Kerîm ve raûf olan Rabbimiz teâlâ hazretleri ona hüsn-i hâtime ihsân eylesin!

Bu vesîle ile sizlere asıl vasiyetimi bildiriyorum: Uzun zamandır bu diyârda unutulmuş gibi olan tarîkat-i aliyye yi öğretmekte ve yaymakta tâkatiniz miktârınca çalışınız. Müslümanların bu yola girmeleri ve uyma­ları için, anlayacakları delîller ile onları aydınlatıp teşvik ediniz. Şurası kesin olarak anlaşılmıştır ki, büyüklerimizin gönlünde yer tutabilmeleri, mübârek İslâm bilgilerini yâni Ehl-i sünnet îtikâdını ve fıkıh, ilmihâl bilgi­lerini yaymaları ve bu yolda çalışanlara destek olmaları mikdârıncadır. İşittiğimize göre vaktiyle İmâdiye şehrinin çoğu köylerinde cemâat ile namaz kılınmak ve zikr-i ilâhî yapılmakla mâmûr mescidler varmış. Fakat acabâ şimdi vaziyet nedir Belki bu mâmûrluk kalkmış, câmiler garîb kalmıştır. Artık bu mescidlere gidip gelen kalmamıştır! Bizleri seven Ziver Paşaya bizim adımıza, câmileri bu garîblikten kurtarmaya çalışmasını söylerseniz, pek büyük bir ecre, sevâba kavuşursunuz. Nitekim, Ebû Hüreyre nin bildirdiği hadîs-i şerîfte; Ümmetimin fesâda uğradığı za­manda, bir sünnetimi öğretene yüz şehîd sevâbı verilir. buyrulmuştur.

Çocuklarınız ve husûsiyle gözümün bebeği çok sevdiğim Molla Muhammed Emîn için şöyle duâ ediyorum: Yâ Rabbî! Sen onları ebedî saâdete kavuşanlardan eyle! Kıyâmet günü peygamberlerinin aleyhi- müsselâm ve evliyânın sancağı altında haşr eyle! Âmîn!

Bu mübârek yolda gösterilen tâat, ibâdet, zikir ve hizmetlere sımsıkı sarılıp devâm ediniz. Çünkü bunlar kalb ve rûh hastalıklarını tedâvî ede­cek hakîkî ilâçtır. Bunu ancak kalb ve rûh mütehassısı olan Allah adam­ları yâni velîler görürler, bilir ve bildirirler.

Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinizde olsun.

Evliyânın büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Zâhid (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtına yakın bir kâğıda şunları yazdı: Ben, fakîr Ahmed Zâhid derim ki: Kelime-i şehâdetin mânâsına kalbiyle inanıp ve diliyle de söyleyen bir kimseyim. İslâm dîni dışındaki her din ve inanıştan ve Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği Ehl-i sünnet ve cemâ- at fırkası dışındaki her fırkadan uzağım. Allahü teâlâya ve Allahü teâlâ-dan gelen şeylerin hepsine, O nun murâdına uygun îmân et­tim. Resûlü Muhammed aleyhisselâma ve getirdiklerine O nun bildirdiği şekilde îmân ettim. Aklıma, hatırıma gelen şeylerin hiç birisine Allahü teâlâ benzemez. Bu şehâdetimi Allahü teâlâya emânet bırakıyorum. Allahü teâlâ, kendi- sine emânet bıraktığım bu güzel inanışım ile, muhtâc olduğum son ne- fesde yardım eder ve îmân ile gitmemi nasîb eder inşâallah…

Ey kardeşlerim, size Allahü teâlâdan korkmayı, O nun emirlerini öğ­renmeyi ve öğrendiklerinizle amel etmenizi tavsiye ediyorum. Beni def­nettiğinizde, başucumda Fâtiha ve Bekara sûresini okuyunuz. Yâsîn ve Tebâreke sûrelerini de okuyup, hâsıl olan sevâbı bana hediye ediniz ve üç defâ şöyle deyiniz: Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın ve O nun Ehl-i beytinin ve Eshâb-ı kirâmının hürmetine bu meyyite azâb yapma! Arkamdan hayır ve hasenâtta bulununuz. Talebelerim ve çocuklarım be­nim vârisimdir.

Büyük velîlerden Ziyâeddîn Gümüşhânevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelerine vasiyetinde; Amelleriniz, tahsîliniz ve ahlâkınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitâb ediniz… buyurdu.

Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır dayken talebesi Hasan Hil- mi Efendinin şahsında bütün talebelerine hitâben yazdığı iki sahîfelik mektubunda şöyle buyurmuştur:

Hak olan bu yolda gerekli olan esaslar şöyledir:

1) Tövbe ve inâbe ile bir büyüğe bağlanmak,

2) Talebelik ve hocalığın şartlarını bilip, îtirâzı terk ederek sohbet ve hizmete devâm etmek,

3) Korku ile ümid arasında bulunmak, ihlâs ve tevekkül ile verilen sözde durmak, irâde ve maksadda doğru olmak,

4) Kişiyi boşuna övünmeye sevk eden süs ve debdebeyi terk etmek ve temizliğe dikkat etmek,

5) Sıhhat ve tefekkür ile zikre ve râbıtaya devâm etmek,

6) Nefs ve şehveti kırarak ahlâkı güzelleştirmek, çok ibâdet ve tâatla Allahü teâlâya yaklaşmaya çalışmak,

7) Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunup, yalnızlığı seçmek,

8) Nefsin arzu ve isteklerine uymamak; şeytan, hevâ ve havâtırı yok etmeye gayret göstermek,

9) Tevâzu, şükür ve kanâata sâhib olmak.

Âlim ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Züfer bin Hüzeyl (rahme- tullahi teâlâ aleyh) vefât edeceği zaman İmâm-ı Ebû Yûsuf ve başkaları vasiyet et dediler. Şu mal hanımımındır. Şunlar da, kardeşi­min oğlu- nundur. dedi. Bu sözlerine şaşırdılar. Çünkü kardeşi varken, kardeşinin oğluna bir şey düşmezdi. Vefâtından sonra kardeşi onun zev­cesini aldı. Bir oğlu oldu. Mallar oğluna kalınca, İmâm-ı Züfer in kerâmeti belli oldu.

Share.

About Author

Leave A Reply