Vefat Anı

0

Evliyânın meşhurlarından ve Hanbelî mezhebinin büyük fıkıh âlimle­rinden Abdullah-ı Ensârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Sehl-i Tüsterî hak­kında şöyle anlattı: “Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlânın kıy- metli bir kulu vefât edeceği zaman, Azrâil aleyhisselâm gelerek; “Korkma! Erhamürrâhimîne gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Bü­yük bayrama vâsıl oluyorsun. Bu cihan bir konaktır. Bu konak mü´minin zindanıdır. Ödünç olarak sana verilen bu varlık bir bahânedir. Bu sebepten, bu bahâne gider ve uzaklaşır. Hakîkat meydana çıkarak, kişi de­vamlı diri olan Allaha kavuşur.” der. O kul için, dünyâda bundan daha tatlı, daha hoş ve daha rahat bir gün olmaz.”

Evliyânın meşhurlarından Abdullah bin Menâzil (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtını, Ebû Ali Dekkâk şöyle anlatmıştır: Bir gün Ebû Ali Sekafî ile konuşuyorlardı. Söz arasında Abdullah bin Menâzil, Ebû Ali Sekafî´ye; “Ölüme hazır ol, çünkü ölümden kurtulmanın çâresi yoktur.” dedi. Bunun üzerine o zat; “Ey Abdullah sen de hazır ol, şüphe­siz öleceksin.” deyince Abdullah bin Menâzil hazretleri kolunu yastık gibi uzattı, başını kolunun üzerine koydu ve; “İşte öldüm.” diyerek, kelime-i şehâdeti söyledi ve o anda vefât etti.

Bu durum karşısında Ebû Sekafî hazretleri donakaldı. Söyleyecek bir söz bulamadı. Çünkü Abdullah bin Menâzil´e fiilen mukâbele etmek imkânına sâhip değildi. Ebû Ali Sekafî´yi dünyâya bağlayan bir takım se­bepler vardı. Abdullah bin Menâzil´in ise Allahü teâlâdan başka meşgûli­yeti yoktu. Dünyâ ile alâkasını kesmişti.

Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtı yaklaştığı zaman bütün malını fakirlere verdi. Hizmetinde bulunan bir talebesi, “Efendim, mâlûmunuz üç çocu­ğunuz var. Onlara mîras bırakmayacak mısınız ” deyince: “Onları Allahü teâlâya emânet ediyorum. O, en iyi vekildir. Eğer çocuklarım, sâlih olur- sa, cenâb-ı Hak, hiç ummadıkları yerden rızıklandırır. Yok, fâsık olur- larsa, malımın kötü insanlara kalmasını istemem.” buyurdular.

Vefâtı ânında gözlerini açtı, güldü ve meâlen; “Amel edenler, bu ebedî nîmete kavuşmak için çalışsınlar.” (Sâffât sûresi: 61) âyet-i kerî­mesini okudu.

Abdullah bin Mübârek vefâtı esnâsında, âzâdlı kölesi olan Nasr´a; “Başımı toprağa koy!” dedi. Nasr ağladı. “Niçin ağlıyorsun ” deyince; “Senin iki varlığını, servetini ve şimdi de yoksul olarak ölümünü görüp ağlıyorum.” dedi. İbn-i Mübârek; “Ağlama. Zîrâ ben, Allahü teâlâdan zen- ginler gibi yaşamamı ve yoksullar gibi ölmemi istedim. Sonra sen, bana şehâdeti telkîn et ve ben başka bir söz konuşmadıkça da onu terk etme.” buyurdu.

On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden Seyyid Abdurrahmân Tâgî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, yüksek hâl ve kerâmetler sâ­hibi olup, vefâtına yakın buyurdular ki: “Bana Hac mevsiminde Mina´da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.

Abdurrahmân Tâgî hazretleri; Vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açık- ça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.

Bu sözlerinden sonra kendisine; “Aklınızdan yolculuk geçiyor mu ” diye sorulunca; “Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Pey­gamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi.” buyurdu.

O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kad- riye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:

Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın

Eğer evlâd-ı Alî´nin eteğine yapışmazsan.

Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâ­deden açıkça anlaşılıyordu.

Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalı­ğına rağmen âilesine ve yakınlarına:

“Allahü teâlâyı ve O´nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî´ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin.” buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî´yi halîfe bıraktığını bildirdi.

Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe´ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi ara­sına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde ge­çirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. H.1304 senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti.

Meşhûr hadîs âlimlerinden Abdülazîz bin Ebû Revvâd (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdi­seyi şöyle anlatmıştır:

Medîne-i münevverede idim. Bir gece Mescid-i Nebî´ye gidiyordum. Bir kadın telaşla yaklaşıp; “Ey efendi! Eğer sevab kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var can çekişiyor, ölmek üzere. Yanında­kiler hep kadın. Bir erkek yok ki, ona şehâdet kelimesini telkin etsin, söy- letsin!” dedi.

Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adam, kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam bir türlü söyleyemedi!

Birara gözlerini açıp; “Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Fakat ben söyleyemiyorum. Ben bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden yüzümü çevirmişim.” dedi ve sonra öldü.

Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdım. “Bu adam devamlı şarap içerdi!” dediler. Kendi kendime, Peygamber efendimiz Muhammed aley- hisselâmın; “Şarap içmeyi âdet eden, vesene (puta) tapan gibidir.” buyurması elbette doğrudur, dedim.

İstanbul da yetişen büyük velîlerden Abdülehad Nûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâz esnâsında, vefâtının yaklaştığına işâret etti. 1650 senesinde bütün derslerine son vererek vâz verme işini de talebelerine bıraktı. Kendisini tamâmen ibâdet ve tâata verdi. Aynı senenin Muhar­rem ayının sonunda biraz rahatsız oldu. Hastalıkları artınca, Sultan Dör­düncü Mehmed Han, Vâlide Sultan, vezîr-i âzam, şeyhülislâm ve diğer sevenleri tarafından gönderilen tabibler bir olup, ilaç vermek istediler, fa­kat kabûl etmedi. Zamânın Lokman Hekîmi diye meşhûr olan Fergâ- nîzâde Süleymân Ağa; “Sultânım, ilâcı bıraktık. Bâri mübârek, ba­şınıza sarığınızı giyin. İnşâallah ilâca muhtaç olmazsınız.” deyince, Abdülehad Efendi; “Süleymân Ağa! Siz bizim ahvâlimize vâkıfsınız. Biz dâvet olunduk. Bizi bekliyorlar. Biz âlemlerin Rabbinin huzûrunu tercih ettik.” dedi. Hastalığının yedinci günü ikindi vakti vefât etti. Gaslini, der­gâhının câmi imâmı Tatar Ali Efendi yaptı. Ali Efendi ne tarafa çevirmek istediyse Abdülehad Efendinin bedeni kendiliğinden o tarafa döndü.

Evlîyanın büyüklerinden Gavs-ül âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdular ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni Allahü teâla ile berâberim.” Yine o esnâda buyurdular: “Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gö­zetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!” Yine; “Aley- küm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. Allahü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!” Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır: Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; “Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!” buyurdu. Vefât ederken iki defâ; “Allahümme refîk al a´lâ.” deyip; “Size geliyorum, size geliyorum.” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim.” buyurdu. Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu ” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir.” buyurdu. Oğlu Şeyh Abdüla- zîz; “Hastalığınız nasıldır ” diye sorunca; “Benim hastalığımı, in­san, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O´ndadır, O´na yaptı­ğından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur.” buyurdu. Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!” Sonra da; “Allah Allah Allah…” deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Hadraveyh (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölüm döşeğinde iken 95 yaşındaydı. Kendisine bir mesele soru­lunca gözleri yaşardı. “Ey oğlum 95 senedir çaldığım bir kapı vardı. İşte şimdi o kapı bana açılıyor. Benim için saâdetle mi yoksa bahtsızlıkla mı açılıyor, bilmiyorum. Suâle nasıl cevap verebilirim ” diye karşılık verdi.

Buhârâ´da yetişen en büyük velîlerden Alâeddîn-i Attâr (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) son hastalıklarında, Behâeddîn-i Buhârî haz­retlerinin rûhâniyeti ile hayli sohbet etti. Buyurdular ki: “Dostlar ve azîzler hep gitti. Bazıları da arkalarından gitmek üzeredir. Elbette o âlem, bu âlemden üs- tündür.” Bundan sonra bir ara bahçedeki yeşilliğe gözleri ta­kıldı. Yakınla- rından biri;

“Ne güzel sebzelik.” deyince; “Toprak da güzeldir. Bu âleme hiç meylimiz olmamıştır. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur.” buyurdu. Receb ayının yirmi­sine rastlayan Çarşamba gecesi, son nefesinde “Lâ İlâhe illallah Muham- medün Resûlullah” diyerek vefât etti.

Evliyânın büyüklerinden Ali İsfehânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bu­yurdular ki: “Siz zannediyor musunuz ki, benim ölümüm başkalarının ölümü gibi olacak. Herkes gibi hasta olacağımı, herkesin ziyâretime ge­leceğini mi zannediyorsunuz Hiç öyle olmayacak. Beni dâvet edecekler, ben de kabûl edeceğim.” Birgün yolda giderken;

“Lebbeyk (Buyur. Emre âmâdeyim).” deyip yere çöktü. Bunu gören Ebû Hasan Müzeyyin hemen yanına koştu; Lâ ilâhe illallah” demesini söyledi. Tebessüm edip buyurdu ki: “Sen, Kelime-i tevhîd söylememi is­tiyorsun. Allahü teâlânın izzetine yemîn ederim ki, onunla benim aramda yalnız izzet perdesi var.” buyurdu ve rûhunu teslim etti. Bundan sonra Ebû Hasan Müzeyyin kendi kendine; “Benim gibi birisi Allahü teâlânın velîsi olan bir zâta nasıl Kelime-i tevhîd telkin edebilir. Vah vah vah!” diye mahcûb oldu.

Mısır evliyâsından Ali bin Şihâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret- lernin vefâtı yaklaştığında Abdülazîz ed-Dîrînî´nin Tehâret-ül-Kulûb kita- bında yazılı zâtların vefât ediş hâllerinin okunmasını istedi. Bir müd­det dinledikten sonra derin ve hüzünlü nefes aldı ve; “Onlar, kâfileler hâ­linde atlarla geçip gittiler. Biz ise, topal bir merkep ile onları tâkibe çalışıyo- ruz.” buyurdular.

Anadolu´da yetişen meşhûr velîlerden, kerâmetler sâhibi Amasyalı Seydî Halîfe (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin vefâtı ânında ya­nında bulunan, güvenilir bir kimse anlatır: “Rûhu bedenden ayrılmak ü- zere iken, Cennet-i âlâda kendi yüksek makâmını görüp, bir an evvel ka- vuşmak aşkı fazlalaştı. Allahü teâlâya; “Rûhumu hemen kabz edip, ge- ciktirmeden beni o yüce makâmına ulaştır.” diye duâda bulundu. Seydî Halîfe´ye gördüklerini sorduğunda; “Cennet-i âlâda hûrîler ve gılmânlar bana makâmımı gösterip, Allahü teâlânın benim için hazırla­dıklarına dâ- vet ettiler. Onun için o tarafa yöneldim.” diye buyurdu ve rû­hunu teslim etti.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) asrının en meşhûr âlimi ve mürşid-i kâmili idi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaşmıştır. Yıllarca insanları hidâye- te, kurtuluşa, doğru yola kavuşturmuş, nice gönüller onun feyzleriyle nurlanmıştır. Vefâtına yakın halleri ve talebelerinin bu hususta nakilleri ise şu şekildedir. Büyük âlimlerden Mevlânâ Muhammed Miskin şöyle anlattı: “Buhârâ´da Şeyh Nûreddîn Halvetî adında, sâlih ve meşhûr bir zât vefât etmişti. Behâeddîn Buhârî hazretleri talebeleriyle birlikte vefât eden o zâtın yakınlarına tâziyeye gitmişlerdi. Tâziyeye gelenlerden bir kısmı ve o evin halkı, yüksek sesle ağlayıp feryâd ediyorlardı. Behâ- eddîn Buhârî hazretleri bu hâli görüp, onları yüksek sesle ağla­maktan men etti. Orada bulunanlardan her biri bu hususta bir şeyler söyledi. Bu arada Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Benim öm­rüm sona erince, ölmek nasıl olurmuş dervişlere öğreteyim!” Bu sözü dâimâ benim hatırımda kaldı. Behâeddîn Buhârî hazretleri hastalandılar. Bu hastalığı ölüm hastalığı olup, ömrünün son günleri idi. Husûsî oda­sına çekildi. Vefâtına kadar orada kaldılar. Her gün talebeleri oraya gi­derler huzûrunda bulunurlardı. Talebelerinin herbirine şefkat gösterip, il­tifatta bulunurdu. Vefât etmek üzere iken, ellerini kaldırıp duâ etmeye başladı. Ellerini uzatıp uzun müddet duâ etti. Sonra ellerini yüzüne sürüp vefât etti.”

Alâeddîn-i Attâr hazretleri de şöyle anlatmıştır: Behâeddîn Buhârî hazretleri ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emretti. Gidip emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzûruna geldim. Bu sırada, acaba kendilerinden sonra irşâd emrini kime verecekler diye hatırımdan geçmişti. O anda mübârek başını kaldırıp; “Söyleyeceğimi, Hicaz yo­lun- da söylemiştim. Her kim bizi arzu ederse, Hâce Muhammed Pârisâ´ya nazar etsin.” buyurdu. Bu sözü söyledikleri günden sonraki gün vefât etti.

Yine Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: “Hâce Behâeddîn Buhârî hazretlerinin vefâtı sırasında Yâsîn-i şerîfi okuyorduk. O da bizimle oku­yordu. Yarısına gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhîdi söy- leyerek son nefeslerini verdiler.” Kasr-ı Ârifân´da toprağa verildi. Tale- beleri, üzerine güzel bir türbe yaptırdılar. Daha sonra türbenin yanına genişce bir mescid inşâ edildi. Gelen pâdişâhlar o mescid için vakıflar kurdular. Oranın bakımını yapmak, şanını, şerefini duyurmak için çok îti- nâ gösterdiler. Bu muhabbet günümüze kadar devâm edegelmiştir. Te- miz rûhu vesîle edilerek cenâb-ı Hak´tan yardım istenmektedir. Eşiği­nin toprağı gözlere sürme gibidir. Dar zamanlarda onun kapısına sığını­lır.

Kerâmet sâhibi evliyâ zâtlardan ve Hanbelî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerinden Hasan bin Ali Berbehârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Ölüm ânında üç çeşit söz söylenir: Bâzılarına, ey Allah´ın kulu, sana Allah´ın rızâsını ve Cennet´ini müjdelerim, denir. Bâzılarına, ey Al­lah´ın kulu, sana cezânı çektikten sonra Cennet´e gideceğini müjdelerim, denir. Bâzılarına da, ey Allah´ın düşmanı, sana Allahü teâlânın gazâbını ve Cehennem´ini bildiririm, denilir.”

Anadolu velîlerinden Seyyid Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî (rah- metullahi teâlâ aleyh) bir gün gusl abdesti aldı. Hizmetçisine; “Ecel şer- beti bir bardağa konulmuş bana verilmek üzeredir. Beni yıkamaları için sıcak su hazırla. Dışarıya çık, “Seyyid Burhâneddîn vefât etti!” diye seslen ki, cenâzemde hazır bulunsunlar.” dedi. Sonra içeri girip iki rekat namaz kıldı. Sonra Allahü teâlâya niyâza başladı: “Ey hâzır ve nâzır olan Allah´ım! Bana bir emânet verdin. Nihâyet o emâneti benden geri ala­caksın.” dedi ve; “İnşâallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Sâffât sû­resi: 102) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Bundan sonra; “Yâ Rabbî! Seni ve Resûlünü çok seviyorum, sana kavuşmak arzum son haddine ulaştı. Be- ni bu sevgime ve arzuma bağışla. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Re- sûlullah.” dedi ve rûhunu teslim etti.

Bu sırada hizmetçi dışarıda insanlara haber vermişti. Bu haber ku­laktan kulağa duyularak, hemen etrâfa yayıldı. Kayseri bir anda ana-ba- ba gününe döndü. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´ye haber gönderildi. Bur- hâneddîn Muhakkık hazretleri, yıkanıp kefenlendi. Defin işleri hâlle­dildi.

Evliyânın büyüklerinden Câfer bin Süleymân Dâbiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin rivâyet ettiği bâzı hadîs-i şerîflerde de buyruldu ki: Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem zamânında vefât eden bir kimse, güzel ve hayırlı şeylerle yâd edildi. Resûlullah efendimiz; “Vâcib oldu.” buyurdu. Vefât eden başka bir kimse ise, kötü şeylerle yâd edildi. Peygamber efendimiz; “Vâcib oldu.” buyurdu. Yanında bulunan kimseler Peygamber efendimize; “Yâ Resûlallah! Falan kimse hayırla yâd edilince; “Vâcib oldu.” Falan kimse de kötü şeylerle yâd edilince; “Vâcib oldu.” buyurdunuz. Hikmeti nedir ” diye sordular. Resûlullah e- fendimiz; “Siz Allahü teâlânın yeryüzündeki şâhitlerisiniz. Yâni Allahü te- âlâ sizin söylediklerinize göre o kimselere muâmele edecektir.” bu­yurdu.

Peygamber efendimiz ölüm hâlindeki bir kimseyi ziyâret etti ve; “Kendini nasıl buluyorsun ” buyurdu. O kimse; “Kendimi korku ile ümid arasında görüyorum.” dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bu­yurdu ki: “Allahü teâlâ bir kalpte korku ve ümidi bir arada bulundurmaz. Eğer bir kimsenin kalbinde korku ve ümidi bir arada bulundurursa, onu ümid ettiklerine kavuşturur, korktuklarından da emin eyler.”

Hindistan´da yetişen velîlerden Celâl Tehâniserî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´ nin ölüm hastalığı, sekerât hâli günlerce uzadı. Bu se­bepten bir şaşkınlık ve ızdırap hâsıl oldu. On altı gün sonra kendine ge­lince, talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Nizâm bu hâle üzüldüğü için; “Efendim, bu ne hâldir ” diye sorunca, Celâl Tehâniserî coşarak şu beyti okudu:

.

Vücûdundan fânî olan kimseler,

Harften sûretten, mânâya geçerler.

Tanınmış büyük evlîyadan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri 1273 senesinde hastalandı. Hasta iken başka- larına olan borçlarını gönderdi. Onlardan bâzıları “biz helâl etmiştik” de- dilerse de tekrar gönderip almalarını sağladı. “Elhamdülillah bu tehlike- den kurtulduk.” diyerek kul hakkına çok dikkat etmek lâzım geldiğine işâret etti.

Mevlânâ hazretlerinin hastalığında, yanına hocası Sadreddîn-i Ko- nevî ve şehrin ileri gelen âlimleri geldiler. Ziyâret esnâsında Mevlânâ´ya; “Allahü teâlâ âcil şifâlar versin. İnşâallah en kısa zamanda sıhhat bulursunuz Zîrâ siz, âlemin rûhusunuz, âlem sizinle hayat bulur.” dediler. Mevlânâ onlara; “Bundan sonra cenâb-ı Hak, size şifâlar, sıhhat ve âfiyetler ihsân eylesin. Artık bizim işimiz bitmiştir. Rabbimle aramızda, kıldan yapılmış bir gömlek kaldı. Kısa zamanda o gömleği de çıkarıp nûru nûra ulaştırırlar. Artık bana duâ ediniz.” buyurdu.

Mevlânâ hazretlerinin vefâtı sırasında medresede bulunan bir kedi feryâd etmeye başladı. Bunu hasta yatağında işiten Mevlânâ; “Bu kedi­cik niçin feryâd ediyor biliyor musunuz ” Orada bulunan dostları ve tale­beleri; “Siz bilirsiniz efendim.” dediklerinde; “Bu günlerde siz, hakîkî âleme, asıl vatana göç edeceksiniz. Biz çâresizleri yetim bırakacaksı­nız… Bizim hâlimiz ne olacak .. diyor.” buyurdu.

Evliyânın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât edeceği zaman çok üzgündü. Talebeleri korkup; “Efendim! Bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketi ile kurtulmaktır. Sizin ise ızdı- raplı ve üzüntülü bir hâliniz var. Bu hâliniz bizim yüreğimizi parçalı­yor.” dediler. Bunlara cevâben; “Ey dostlarım! Ben, yetmiş senelik ibâdet ve tâatımdan ve sizlere üstâd olmak ile kazandıklarımın hepsini, bir kıl ile asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesi ile bir tüy misâli sallandığını his­sedi- yorum. Bu esen rüzgârın, red rüzgârı mı, yoksa kabûl yeli mi oldu­ğunu bilmiyorum.” buyurdu. Biraz sonra; “Allah!” diyerek rûhunu teslim etti. Vefât ettiğinde 91 yaşındaydı.

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerinin vefâtından bir gün önce kendisini ziyâret eden zât şöyle anlat­mıştır: “Hazret-i Dâvûd´un hastalandığını duydum ve ziyâretine gittim. Hava çok sıcaktı. Evine geldim, yastık yaptığı bir kerpicin üzerine başını koymuş, hem çok ızdırap çekiyor, hem de Kur´ân-ı kerîmden, Cehennem ateşi geçen bir âyet-i kerîmeyi okuyor, onu durmadan tekrar ediyordu. “Açık havaya çıkarayım ister misin ” dedim. Cevâben; “Hayâtımda nef­sim, bana hiç bir isteğini kabûl ettirememiştir. Nefs için, böyle bir şey is­temekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben ölünce, şu duvarın arkasına gö­münüz ki beni kimse görmesin. Sağlığımda uzlet ve yalnızlıkta idim, ölünce de öyle, kimsenin görmediği bir yerde yatayım.” dedi. Benimle helâllaştı.”

Vefât ettiği gece sabaha kadar Kur´ân-ı kerîm okumuş, duâ ve zi­kirde bulunmuş, uzun uzun ağlamıştı. Namaz kılarken uzun rükû ve sec­deler yapmıştı. Secdeden uzun müddet başını kaldırmadığını gören an­nesi merak edip yanına vardığında, rûhunu Hakk´a secdede teslim etmiş olduğunu gördü.

Vefât ettiğinde semâdan bir ses; “Ey insanlar! Dâvûd, Allahü teâlâ- nın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâlâ ondan râzı olmuştur.” di­yordu.

Ömrünü İslâm dînini öğrenmek, öğretmek, insanlara anlatıp onların dünyâda ve âhirette kurtuluşa, saâdete ermeleri için çalışan Ebû Ali Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Mısır´da bulunduğu sırada rahatsız­landı. Hastalığı sırasında başını kız kardeşi Fâtıma´nın dizine koydu. Ö- lüm hâli yaklaşmıştı. Gözlerini açtı ve; “İşte semâların, göklerin kapıları açıldı. Cennetler de süslenmiş. Birisi de şöyle diyor: Ey Ebû Ali! Her ne kadar senin muradın değil idiyse de, işte biz seni en yüksek ve en son rütbeye ulaştırmış bulunuyoruz, buyurdu.” Sonra da şu meâldeki şiiri okudu: “Ulûhiyyetine yemin ederek söylüyorum. Seni temâşâ edene ka­dar hiçbir şeye severek bakmadım.” Bu sözlerden sonra Kelime-i tevhîd getirerek rûhunu teslim etti ve hakîkî sevgilisine kavuştu.

Büyük velîlerden Ebû Hafs Haddâd en-Nişâbûrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât edeceği zaman talebeleri ve sevdikleri; “Bize nasîhatin ne­dir ” dediler. O; “Konuşmaya tâkatim yok.” dedi. Sonra kendinde biraz güç hissedince, önde gelen talebelerinden Ebû Osman Hîrî ona; “Efen­dim! Bir şeyler söyleseniz de sizden yâdigâr olarak nakletsem.” dedi. O zaman Ebû Hafs Haddâd hazretleri; “İşlenen kusur ve hatâlara bütün kalbinizle pişman ve üzgün olunuz sözü size nasîhatim olsun.” buyurdu­lar.

Hindistan´da yetişen meşhûr velîlerden Ebû Saîd-i Fârûkî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretle­rinin vefâtı hastalığında Luknov´da bulunuyordu. Abdullah-ı Dehlevî haz­retleri, Ebû Saîd Müceddidî´yi Dehli´ye çağırmak için birkaç mektup yazdı. Mak- satları onu kendi makam ve yerlerine oturtmak idi. Bu mek­tuplardan biri şöyledir:

“Sâhibzâde, nesebi ve hasebi yüksek, Şâh Ebû Saîd Sâhib hazret­leri: Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah! Bugünlerde kaşıntım, zaîfliğim ve nefes darlığım arttı. Oturmak ve kalk­mak çok güçleşti. Ayrıca bel ağrıları da bunlara eklendi. Namazları ayak- ta kılamıyorum. Şu anda ağır hastayım. Oturmaya bile tâkatim yok­tur. Sizin gelmeniz çok uygun olur. Mevlevî Beşâretullah Sâhib, evinde­kiler hasta olduğu için, evine gitti. Gelip gelmeyeceği belli olmaz. Bundan ön- ce, yine sizi buraya çağıran birkaç mektup yazıp göndermiştim. Bu­raya gelmeyi düşünmediğinize hayret ettim. Fakîrin görünüşe göre dü­zelmesi, sıhhat bulması imkânsız gibidir. Çok yazık ki, siz bu kadar geci­kebiliyor- sunuz. Mısra´:

“Bu işte güzeller naza çekerler.”

Görüyorum ki, bu yüksek hânedânın makâmına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnâsında sizin, bizim makâmı­mızda oturduğunuzu ve kayyumluğun size verildiğini gördüm. Bu garib teveccühlere kâbiliyetli sizden başka biri yoktur. Bu mektubumu alır al­maz bu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sâîd´i, orada kendi yerinize bırakınız.”

Ebû Saîd Fârûkî hazretleri, hocasının bu emri üzerine kendi yerine oğlu Ahmed Saîd Fârûkî´yi bırakıp Delhi´ye gitti. Hocası Abdullah-ı Deh- levî´nin vefâtından sonra yerine geçip irşâd, insanlara hak ve hakikatları bildirme makâmına oturdu. Dokuz yıl kadar tâliblerin irşâd ve hidâyeti ile meşgûl oldu. Güzel yollarının îcâbı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve darlıkları hep çekti.

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında H.245 senesinde vefât etti. Yanında kimse yoktu.

Vefât ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu halde uzun müddet kaldı. Onun vefât ettiğinden kimsenin haberi olmadı. Bir topluluk yoldan geçer­ken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefât ettiğini anladılar. O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir halde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşî hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşma­mış ve vücûduna dokunmamışlardı. Topluluk onu kefenleyip cenâze na­mazını kıldı ve orada defneyledi.

En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Bişr bin Velîd şöyle anlatır: İmâm-ı Ebû Yûsuf vefâtı hastalağında; “Yâ Rabbî! Nâmahremle, yabancı kadınlarla bir arada bu­lunmadığımı ve bir gümüş bile olsa haram yemediğimi sen bilirsin.” bu­yurdu.

Hindistan´da yetişen Çeştiyye evliyâsının büyüklerinden Ferîdüddîn Genc-i Şeker (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin, Muharrem ayının beşinde durumu ağırlaştı. Yatsı namazından sonra şuûrunu kaybetti. Tekrar kendine geldiğinde, orada bulunanlara; “Yatsı namazını kıldım mı ” diye sordu. Oradakiler kıldığını söylediler. O tekrar abdest alıp; “Belki bir daha namaz kılmaya fırsat bulamam.” diyerek nâfile namaz kıldı. Sonra tekrar sekerât hâline geçti. Bir süre bu hâlde kaldıktan sonra, tekrar kendine geldi. Yine abdest alıp nâfile namaz kılmak için namaza durdu. Secdedeyken, duyulacak şekilde; “Yâ Hayyû, yâ Kayyûm.” dedi ve H.664 senesinde rûhunu teslim etti. O anda şöyle bir nidâ duyuldu: “Dost, dosta kavuştu.” Ferîdüddîn Genc-i Şeker´in vefât haberi Hindis­tan´da büyük bir yangın gibi yayıldı. Cenâzesi çok kalabalık oldu.

Anadolu´da yetişen evliyâdan Fethullah-ı Verkânisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât edeceği günün sabahı ebedî yolculuk için gerekli ha­zırlıkları yaptı. Rabbinin huzûruna temiz çıkmak için gusül (boy) abdesti aldırıldı. Sağ tarafının üzerine kıbleye karşı yatırılmasını istedi. Bir an evvel Allahü teâlâya kavuşmayı arzuluyordu. Zaman zaman diğer yanı üzerine de çevriliyordu. Bâtın hâliyle Allahü teâlâyı zikrediyordu. Yâni sesli olarak herhangi bir tesbih veya kelime söylemiyordu. Vefâtı yaklaş­tığı sırada misvakının yıkanarak kendisine verilmesini söyledi. Misvakını yıkayıp getirdiler. Bir defâ dişlerini misvakladı. Fakat kollarını oynatacak tâkatı kalmadığı için talebelerinden birisi misvakı alıp, onun dişlerini mis- vaklamaya devâm etti. Ayrıca hocasının halîfelerinden Molla Reşîd´e; Yâsîn sûresini okumasını söyledi. Yâsin-i şerîf bitince, Şeyh Fethullah-ı Verkânisî; “Lâ ilâhe illallah.” dedi ve yüzünün su ile mesh edilmesini is­te- di. Fethullah-ı Verkânisî Allahü teâlâya kavuşma vaktine yaklaştıkça yü- zü güzelleşiyordu. Nihâyet H.1317 senesi Cemâziyelevvel ayının 21. Salı günü Bitlis´te vefât etti. Defin için gerekli hazırlıklar yapıldı. İnsanlar grup grup cenâze namazını kıldılar. Vasiyeti üzerine evinin yanında def­nedildi.

Evliyânın büyüklerinden ve İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ömrünü İslâmiyetin emir ve ya­saklarını öğrenmek ve öğretmekle geçirmiş olup, H.505 senesi Cemazil-evvel ayının 14. Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, tâat ve Kur´ân-ı ke­rîm okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tâzeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun.” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girdikle­rinde, İmâm-ı Gazâlî hazretleri kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, rû­hunu teslim ettiğini gördüler.

Vefâtı, Tûs´ta ve duyulduğu İslâm ülkelerinde büyük bir acı uyan­dır- dı. İlim, irfan ehli ve halk onu kaybettiklerine günlerce yanıp, ağladılar. Birçok edîb, âlim ve ârif, ölümüne mersiyeler yazdı. Çünkü öyle bir kimse vefât etmişti ki, yerinin doldurulması çok güçtü.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebû Bekr en-Nessâc´ın koymasını vasiyet etmişti. Şeyh, bu vasiyeti yerine getirip me­zardan çıktığında, hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler; “Size ne oldu Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim!” dediler. Cevap vermedi. Isrâr ettiler, gene cevap vermedi. Yemîn vererek tekrar ısrârla sorulunca, o da mecbur kalarak şunları anlattı:

“Ne zaman ki, İmâm-ı Gazâlî hazretlerini mezarın içine koydum. Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. Muhammed Gazâlî´nin elini, Seyyid-ül-mürselin Muham- med Mustafâ´nın (sallallahü aleyhi ve sellem) eline koy. Ben de­nileni yaptım. İşte, mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş ol­masının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

Tâbiînin ve bu devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin ömrünün son yılları hastalık ile geçti. Ölüm döşeğindeyken devamlı; “Biz Allah´ın kuluyuz ve (öldükten sonra) yine O´na döneceğiz, derler.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi oku­muştur. Vefât etmeden önce şöyle buyurmuştur: “İnsanoğlu sıhhatli günlerinde ve hasta olduğu günlerde faydalı şeyler yapmış olsa (ömrünü iyi değerlendirse) ne iyi olur.

Hasan-ı Basrî hazretleri vefât etmeden az önce, bir müddet kendin­den geçti ve tekrar ayıldı. Sonra da; “Beni Cennetlerden, pınarlardan ve güzel konaklardan uyandırdınız.” buyurdu.

Normal fasîh ve beliğ konuşma melekesini kaybetti. H.110 senesi Receb ayının evvelinde bir Cumâ gecesi Kelime-i şehâdet getirerek ve­fât etti.

Osmanlı Devletinde yetişen âlim, velî ve büyük hattatlardan Hattat Hâfız Osman Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât etmeden önce, en son dersini Yedikuleli Emîr Efendiye verdi. Emîr Efendinin İmâm-ı Zey- nelâbidîn hazretlerinin bir şiirinden; “Ve eykane ennehû yevm-el-fi­râk” (O, onun ayrılık günü olduğunu kat´î olarak bildi) mısra´ı üzerindeki hat çalışmasını tashîh edip, düzeltti. İki saat sonra vefât eyledi. Sünbül Efendi Dergâhı bahçesinde defnine müteâkib imâm efendi telkîn vermek için kalkınca, orada bulunan zamânın evliyâsından Sipâhi Mehmed Dede, hemen müdâhale edip; “Hacı Efendi, zahmet çekme! Merhûmun işi çoktan tamam oldu. Rûhu illiyyîne yükseldi. Hak teâlâ şefâatini mü­yesser eyleye!” dedi.

Evliyânın büyüklerinden Hayr-ün-Nessâc (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak Ebü´l-Hüseyin Mâlik şöyle anlatıyor: “Hayr-ün-Nessâc vefât ettiği zaman yanında idim. Akşam namazı vaktiydi. Vefât edeceği zaman kapıya doğru işâret ederek: “Allahü teâlâ sana, benim canımı almayı, bana da namaz kılmayı emretti. Şu anda namaz vaktidir. Ben, bana emrolunanı yapayım. Ondan sonra da sen, sana emrolunanı yaparsın.” buyurdu. O zaman biz, Hayr-ı Nessâc´ın Azrâil aleyhisselâm ile konuştuğunu anladık. Sonra abdest alıp, namazını kıldı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve Kelime-i şehâdet getirip rûhunu teslim etti. Vefâtından sonra kendisini rüyâda görüp: “Allahü teâlâ sana nasıl muâ­mele eyledi ” diye sordular. “Bana bundan sormayın, fakat ben, haram­larla ve günahlarla dolu alçak dünyâdan kurtulup rahata kavuştum.” bu­yurdu.

Evliyânın büyüklerinden İbrâhim-i Havvâs (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri vefâtından önce hastalandı. İshale yakalanmıştı. Üstü çok fazla kirleniyordu. Temiz olarak ölmek istiyordu. Bunun için her ab- desti bozulduğunda gusül abdesti alıyor, iki rekat namaz kılıyor tekrar abdesti bozuluyordu. O gün altmış defâ gusül abdesti aldı. En sonunda gusül yaparken vefât etti. Vefâtından sonra onu rüyâda görenler; Allahü teâlâ sana nasıl muâmele eyledi dediler. O da; “Yaptığım ibâdetler ve gösterdiğim tevekkül, bana verilen nîmetlere karşı yetmedi. Ancak dün­yâdan göçeceğim sıralarda gusül abdesti alarak temizlenmem, Allahü teâlânın katında makbûle geçmiş. Bu temizlik sebebiyle Cennet´te en yüksek makamlara çıkardılar ve şöyle bir ses; “Ey İbrâhim! Sana yapılan bu ikrâm, huzûrumuza temiz olarak geldiğindendir. Burada temizler için, fevkalâde büyük mertebeler, makamlar vardır.” diyordu.

Hindistan´da yetişen en büyük velî, âlim müceddid ve müctehid İmâ- m-ı Rabbânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Muînüddîn Çeştî hazretlerinin kabrinin örtüsünü her sene değiştirip, eskisini evliyânın bü­yüklerinden birine gönderirlerdi. Yâhud da zamânın pâdişâhına verirler, o da kıymetli inci ve mücevherât gibi, bir sandıkta, teberrüken saklardı. O gün, o mezarın örtüsünü değiştirdiler ve eskisini İmâm-ı Rabbânî haz­retlerinin huzûruna getirip, buna en çok lâyık olan sizsiniz diyerek takdîm ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri tam bir edeble kabûl etti. Örtüyü hiz­metçilerine verip, kalbden soğuk bir ah çekdi ve; “Hazret-i Hâce´ye bun­dan daha yakın bir libâs, bir örtü yoktur. Bunu saklayın, bana kefen ol­sun” buyurdu.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri Ecmîr seferinden Serhend´e dönünce, ar- tık evinde inzivâya çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cumâ na­mazı hâriç, evden dışarı çıkmadı. Nûr ve esrâr menbaı olan husûsî oda­sına; Muhammed Hâşim-i Keşmî´den, yüksek oğullarından, talebelerin­den ve hizmetçilerinden iki üç kişi hâriç, başkalarının girmesi çok nâdir oluyordu. Halveti seçtiği günlerden bir gün, soğuk bir nefes çekip; “Şey- hülislâm´ın (Ebû Ali Dekkâk´ın) meşrebi çok yükselince, meclisinde insan kalmadı.” sözünü söyledi. Burada olduğu gibi, ömrünün sonuna doğru, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin meşrebi de o kadar yüksek oldu ki, talebe- lerinin en yüksekleri bile onun yanında mektebe yeni başlayan kü­çük çocuklar gibi kalıyorlardı.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sı­rada huzûruna çıkıp, birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. “Birkaç gün dur!” buyurdu. Sonra tekrar arzedip; “Hemen gi­dip, döneceğim.” dedim. “Birkaç gün sabret!” buyurdu. Fakat; “Gidip en kısa zamanda huzûrunuza döneceğim.” deyince, izin verdi ve: “Sen ne­rede, biz nerede, ilkbahar nerede ” mısra´ını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefât etti.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri; Muharrem ayının on ikinci günü buyur­dular ki: “Bana bu dünyâdan öbür dünyâya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezârımı da gösterdiler.” Bu sözleri dinleyenler üzül­düler ve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tâzelendi. O günlerde, oğlu Muhammed Saîd birgün, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini ağlarken gördü. Sebebini sordu. Cevâbında; “Allahü teâlâya kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum.” buyurdular. Yine oğlu; “Allahü teâlâ, bu işi, bu dünyâda çok sevdiklerinin isteğine bırakır. Mâdem ki, siz bu kadar çok istiyorsu­nuz, elbette gidersiniz.” diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: “Muhammed Sa´îd! Allahü teâlânın gayre­tine dokunuyorsun.” Oğlu; “Kendi hâlime üzülüyorum.” dedi ve gâyet samîmî bir beyânla, derd ve elem dolu kalbini dışarı vururcasına; “Ey gönlümün sürûru babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsızlık ve acıma­sızlık nedendir ” diye arz etti. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ sizden sevgi­lidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefât ettikten sonra, bu dünyâdakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyâda, insanlık îcâbı bâzan ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Hâlbuki öldükten sonra, beşerî sıfatlardan tamâmen ayrılma vardır.” buyurdu. Bunu söyle­diği günden îtibâren, o günleri saymağa başladılar. Şöyle ki, Safer ayının yirmi ikinci gecesi kalbleri hasta eshâbına; “Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhûr eder” buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: “Şu arada hâsıl olan birkaç günlük sıhhatte, Allahü teâlâ, Habîbine tâbi olan bir insanda bulunabile­cek bütün kemâlâtı bana ihsân eyledi.” Oğullarının bu sözlerden kalbleri parçalandı. Çünkü, bu sözlerde hazret-i Ebû Bekr Sıddîk-i Ekber´in; “Bu gün dîninizi tamam eyledim.” âyet-i kerîmesi gelince kalblerine gelen, yâni Peygamber efendimiz vefât edecektir, ilhâmından bir işâret bulun­duğunu anladılar. Mısra:

“Senin misk zülfünden, ayrılık gecesinin kokusu geli­yor.”

Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü, dervişlere, kendi mübârek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için, havanın soğukluğu tesir edip, tekrar sıtma has­talığına tutuldu ve tekrar yatağa düştü. Peygamber efendimiz hastalıktan kurtulup, az bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefât eylemişlerdi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu hususta da ittibâ´ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvel hizmetçilerinden birine; “Mangal için şu kadar liralık kö- mür al!” buyurdu. Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; “Söylediğimin yarısı tutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadı diyor.” buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi için ayırtıp, diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar, vefât ettiği gün tamâmen bitmişti. Bu hastalık zamânında, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir gün ince hakîkatleri beyânda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadar konuşuyordu ki, kıy­metli oğulları Hâce Muhammed Saîd; “Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu mârifetlerin beyânını bir başka za­mâna bıraksanız nasıl olur babacığım ” diye arzetti. Bunun üzerine: “Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret bulamayacağım.” buyurdular.

Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemâatle namaz kıl- mağı terketmedi. Ancak son dört-beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duâları, tesbihleri, salevâtları, zikri ve murâkabeyi, hiçbir eksiklik olma­dan yapıyordu. Dînimizin ve hocalarının yollarının inceliklerinden hiçbirini terketmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve; “Bu bizim son teheccüdümüzdür.” buyurdu.

Vefâtından biraz önce, kendinden geçme hâli görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme hâlinin çokluğu, hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrâk (nûrlara gömülme) sebebi ile midir, diye arzetti. Cevâbında; “İs­tiğrak sebebi iledir. Çünkü, bâzı çok yüksek hâller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, tâ ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmil olsun.” buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme hâ­linden kurtulunca, ciğeri yaralı, kalbi yanık talebelerine elvedâ sözünü hatırlatan, vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutâ- beata, Peygamberimize tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bid´atten kaçınma, zikr ve murâkabeye devâm etme hakkında idi.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri kendi kabirleri için buyurdukları iki üç yer hakkında, oğullarında bir duraklama, bir dikkat, hattâ bir şaşkınlık gö­rün- ce, tebessüm edip; “Serbestsiniz. Nereyi münâsip görürseniz, oraya def- nediniz.” buyurdu. Vefât ettiği Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; “Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir.” buyurdu. Gecenin sonunda: “Bu gece de bitti, sabah oldu.” buyurdu. O günün işrâk zamânında; “Bevl edeceğim, bir leğen ge- tirin.” buyurdu. Getirdiler, fakat içinde kum yoktu. “İçinde kum olmazsa sıçrama ihtimâli olabilir.” buyurdu. O en nâzik zamanda da, en ince hu- suslara dikkat edip, bevl etmedi ve; “Bu leğeni kaldırın, beni de yatağıma yatırın.” buyurdu. Dediği gibi yaptılar. Kendilerine biraz sonra, vefât ede- ceksin, abdest almağa vakit bulamayacaksın ilhâmı gelince, abdestini bozmak istemedi ve abdestli olarak rûhunu teslim etmek istedi. Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına ko­yup, zikrle meşgûl oldu. Büyük oğlu Muhammed Saîd, babasının sık sık nefes aldığını görünce; “Hâl-i şerîfiniz nasıldır babacığım ” diye arzetti. “İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir.” buyurdu. Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allahü teâlânın ismini söyledi ve biraz sonra da vefât etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözleri namaz ol­muştur. Bu hususta da peygamberlerin Serverine tâbi oldu. Vefâtı H.1034 senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesâbı ile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vâkî oldu.

O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber efendimizin vefât ayı olan Rebîülevvel ayının ilk gecesi, Peygamber efendimizin huzûruna kavuştu. Hastalık ve hummâ çektiği günler, yaşının sene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadîs-i şerîfde; “Bir günlük hummâ, bir senenin keffâretidir” buyruldu. Çektikleri hastalık, bu hadîs-i şerîfin mânâsına uygun oldu.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin nûrlu bedeni yıkama tahtasının üze­rine konulup, elbiseleri soyulunca, orada bulunanlar hazret-i İmâmın na- mazda olduğu gibi ellerini bağladığını gördüler. Sağ elinin baş par­mağı ve küçük parmağını, sol elin bileğinde halka yaptı. Hâlbuki, oğulları vefâtından sonra, kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatı­rırken, tebessüm etti ve bir müddet bu şekilde kaldı.

Yıkayıcı, mübârek ellerini açıp düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunan­lar, velîlik kuvvetinin bir alâmeti olarak, zâif bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, biraraya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Hâlbuki sağ tarafa yatınca, sağ elin sol el üzerine gelmemesi îcâbederdi. Bununla berâber öyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki, ayırmak ve çözmek müm­kün değildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Bu hal iki-üç defâ vâki oldu. Nihâyet oradakiler, bunda derin bir mânâ ve gizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve oğulları Hâce Muhammed Saîd; “Mâdem ki, muhterem babam böyle isti­yor, böyle bırakalım” buyurdu. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfde; “Yaşadıkları gibi ölürler” buyurdu. Bu, Allahü teâlânın büyük bir ihsânıdır. Dilediğine ihsân eyler. O´nun ihsânı boldur.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin cenâze namazını, oğlu Hâce Muham- med Saîd kıldırdı. Vefâtında 63 yaşında idi. Serhend´de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan pâdişâhı Şâh-i Zamân, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı. Vefât haberi, talebelerini ve sevenlerini çok üzüp ağlattı. Duyulduğu her yerde gözyaşları döküldü. Vefâtı üzerine şiirler yazılmış ve pekçok târih düşürülmüştür. Onun vefâ­tına dayanamayan talebelerinden Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle an­latır: “Vefât ettiği günün akşamı şehrin kenarında virâne bir mescidde, o pahasız hazînenin hayâliyle içim yanıyor, kalbim parçalanıyordu. Kal­bimden soğuk âhlar çekiyor, gözümden yakıcı gözyaşları döküyordum. Ben bu hâlde iken birden hocamın rûhâniyeti gözüküp; “Sabretmek lâ­zım.” buyurdu. Binlerce kırıklık ve perişanlık içinde; “Ey efendim, ateşe kim dayanabilir ” dedim. “İbrâhim aleyhisselâma uymayı yerine getirmek lâzımdır.” buyurdu. Böylece, bu kendinden geçmiş âşığın divâneliği arttı, ızdırâbımı ve ona olan muhabbetimi dile getiren şiirler söylemeğe başla­dım.”

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtından birkaç hafta evvel, bayram namazından dönerken bir yerden geçiyordu. Orada durdu ve yanındaki­lere; “Burada aşkın kokusunu duyuyorum. Buradan muhabbet kokusu geliyor.” buyurdu. Hemen arâzinin sâhibi çağrılarak bu arâzi kendisinden satın alındı. Hâce hazretlerinin kabr-i şerîfinin orada hazırlanması için çalışmalara başlandı. Vefât ettiğinde oraya defnolundu.

Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri herkese iyi muâmelede bulunduğundan vefât ettikten sonra hıristiyanlar ve yahûdîler onun kendilerinden olduğunu iddiâ ettiler. Müslümanlar ise; “O bizdendir.” dediler. Bu iddiâlar olurken hizmetçilerinden biri gelip; “Efendimizin bize şöyle bir vasiyyeti var.” “Benim cenâzemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim.” buyurdu, diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübârek cenâzesini yerden kaldıramadılar. Müslü­manlar cenâzesini kaldırdılar ve oraya defnettiler.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtının yaklaştığı günlerde kavuştuğu nîmetleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne nîmete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsân etti. Beni İslâm-ı hakîkî ile şereflendirdi ve çok ilim ihsân etti. Sâlih amel üzere istikâmet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve kerâmet ihsân etti. Beni dünyâya düşkün olmaktan ve dün­yâya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaş­makta, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocaları­mın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücûdum zayıf düştü. Cihâd edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, tâkatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemeyenlere şaşılır. Ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir. Ölüm, Resûlullah efen- dimizi ziyâret etmeye, evliyâya kavuşmaya, onların mübârek yüzle­rini görerek mesrûr olmaya sebeptir. Ölüm; Resûlullah efendimiz, Halîlürrah- mân İbrâhim aleyhisselâm, Emîrul-müminîn hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, İmâm-ı Hasan, Cüneyd-i Bağdâdî, Şâh-ı Nakşîbend Bahâeddîn Buhârî ve Müceddîd-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî hazretleri ile görüşmeye, onlara kavuşmaya vesîledir. Kalbimde bu büyüklere karşı husûsî bir mu­habbet vardır. Onlar zâhirî ve bâtınî şehâdete kavuştular, en yüksek mertebe- lere ulaştılar.”

Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri böylece, şehitlik derecesine ka­vuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzûruna gelip gidenler iyice artmıştı. H.1195 senesinin Muhar­rem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Ni­hâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna gi­rince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân sen misin ” dediler. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; “Evet benim.” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Cân-ı Câ­nân hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Durumdan haberdâr olan Nevvâb Necef Hân, sabah erkenden frenk bir tabib gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübârek zâtı tedâvî et, onu ya­ralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın.” dedi. Frenk tabib gidip Maz- har-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasden Nevvâb Necef Hâna; “İyileşip kurtulur, başka tabib göndermeye lüzum yok.” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı hâliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cuma günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bit­mesine kaç saat vardır ” buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cumâ, hem de Aşûre günü idi. Akşam olunca üç defâ derin nefes aldı ve şehîd olarak vefât etti.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen âlim ve velîlerin yirmi dokuzuncusu olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) nasîhatte bulundular. Sıhhatleri ve âfiyetleri yerindey- di. Sonra evlerine girdiler. Uzun zaman evden çıkmadıkları gö­rülünce, talebeler, evinin hizmetçisinden haber sorup, içeri girmek ve mübârek cemâlini görmek arzularını bildirdiler. İçeri girmemeleri hak­kında haber gelince, talebeleri bir hüzün ve elem kapladı. Bir daha yan­larına girme- mek şartı ile tekrar izin istediler. O zaman içeri girilmesine müsâade ettiler. İsmâil Efendi berâberlerinde olduğu hâlde, yirmi kişi hu­zurlarına girip, ziyârette bulundular. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, sağ yanlarına yatmış bir vaziyette murâkabe hâlindeydi. Hâl ve hatırları sorulunca, teşekkür ve iltifât olarak gözlerini açıp, fazla kalmamalarını ve fazla konuşmamalarını işâret ettiler. Talebelerinden İsmâil Efendi; “Efen­dim zât-ı âlileriniz su isterler mi ” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri hâl ile; “Dünyâ ve içindekilerden vazgeçtim. Şu anda Hak ile meşgûlüm.” demek istediler. Bu hâllere şâhid olanların hepsi, mübârek ellerini öpüp, titreye­rek ve büyük bir şaşkınlık içinde dışarı çıktılar. Dışarıda başka talebeler ve sevenleri, Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hâlinin nasıl olduğunu haber almak için bekleşiyorlardı. Onlara gördüklerini anlattılar.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, o gece yatsıdan sonra çoluk-ço­cuğunu yanlarına çağırdılar. Onlara hitâben; “Hepinize hakkımı helâl et­tim. Birbirinizden ayrılmayınız. Vefâtınıza kadar bu evde kalınız.” buyur­dular. Abdest alıp bir mikdâr namaz kıldıktan sonra; “Şu anda tâuna tu­tuldum.” buyurdular. Mübârek yüzleri sarardı. Sabahleyin de çoluk-çocu­ğuna dönerek tekrar; “Bundan sonra beni meşgûl edip benden bir şey istemeyiniz. Bir şey isterseniz vekîlimden isteyiniz. Beni Hak´la meşgûl olmaktan alıkoymayınız. Hiçbir kimse ile sohbet etmek istemiyorum. Rabbim ile meşgûlüm. Yanımda hiç kimse bulunmasın.” Göz uçları ile kıbleye yönelip sağ yanı üzere yatarak, murâkabe ve Allahü teâlânın kudretini tefekkürle meşgûl olmaya başladı. Hastalığının şiddetinden; “Ah! vah!” gibi sesler aslâ duyulmayıp, her azâsından, hattâ mübârek saçlarından Hakk´ın zikrinin belirtileri görülüyordu. H.1242 senesi Şevvâl ayının yirmi altıncı günü müezzin ezân okumağa başladığında, Mevlânâ Hâlid hazretleri Fecr sûresinin son âyetlerini okudu. Meâlen; “(Sonra Al­lah mümin kimselere şöyle buyurur): “Ey (îmânda sebât gösteren Allah´ı anmakta huzûra kavuşan) mutmainne olan nefs, dön rabbine (Cennet´le sana hazırladığı nîmetlere) sen O´ndan (sana verdiklerinden ötürü) râzı, O da senden (îmânın sebebiyle) râzı olarak. Haydi gir (sâlih) kullarımın içine. Gir Cennet´ime.” Bu âyet-i kerîmeleri okuyup bitirdikten sonra, mü­bârek rûhları Cennet-i âlâya uçtu ve Allahü teâlâya kavuştu.

Kapısında bulunan âbidler, talebeleri, sevdikleri, vefâtlarını işitince, müteessir olarak kendilerinden geçtiler. Talebelerinden İsmâil Efendi, oradakilere; “Evliyânın vefâtı, bir evden öteki eve gidişi gibidir.” hadîs-i şerifini naklederek, nasîhatte bulundu. Talebelerinin önde gelenlerinden İsmâil Efendi, Muhammed Nâsih, Ahmed Efendi, Ahmed Mekkî Efendi, Muhammed Sâlih Efendi ve Şeyh Abdülkâdir Efendi berâberce Mevlânâ Hâlid hazretlerinin vefât ettiği odasına girdiler. Onu sâf ve temiz, ebedî istirahata çekilmiş bir şekilde görünce, mübârek ayaklarından öpüp göz yaşı döktüler. Daha sonra Şeyh İsmâil Efendi; “Kendimi, öldükten sonra dirileceğimiz yer olan haşr meydanında sanmıştım. Mevlânâ Hâlid Efen­dimizin yüzleri, gözleri kamaştıracak derecede nûrluydu. Her hâli ile nûr saçışları, velîliğine işâret ediyordu.” dedi. Şeyh İsmâil sözlerine devamla; “Elini öptüğüm zaman, mübârek terlerinin misk gibi koktuğuna şâhid ol­dum. Böyle hoş koku şimdiye kadar koklamış değildim. O güzel kokuyu yüzüme ve gözüme sürmeye başlamıştım. Cân ve gönlüm, şeker lezzeti bularak hayat buldu.” diyerek o günkü hâllerini anlattı.

Bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Şeyh İsmâil Gazzî´ye buyurdular ki: “Bütün kitaplarımı vakfettim.” O esnâda içeriye Şeyh Muhammed Nâsih Efendi girdi ve; “Efendim Seyyid Hüseyin Efendi ve berâberinde bâzı âlim zâtlar, size tâziyeye geldiler.” dedi. Daha sonra onları karşılayıp, oturmalarına müsâade ettiler. Oğlu Abdurrahmân için tâziyelerini kabûl etti. Ziyâretçiler gidince, Şeyh İsmâil Efendi de izin alıp ayrılmak istedi. Mevlânâ hazretleri: “Bugün burada kalınız.” buyurdu. Sonra da; “İnsanların; “Mevlânâ Hâlid kerâmet izhar ediyor.” demelerin­den korkmasaydım, bütün arkadaş ve dostlarımla vedâlaşırdım. Bu Cumâ gecesi gideceğimizi zannediyorum.” buyurdu. Daha sonra kendi­sine yemek getirildiğinde; “Bu ve bundan başka yemeklerden yiyemeye­ceğim, ölümü isteyen hem de yemek yiyen hiç bir kimse gördünüz mü ” buyurdu. Uzun bir müddet dünyâ yemeklerinden yemedi. Sonra; “Dünyâ yemeklerine doymuş olduğum hâlde, Rabbime kavuşmayı arzu etmem.” diyerek, evlâdı ile şakalaşan bir baba gibi, ayaklarını evin içinde yere vurdu. Bundan önce böyle bir hâl kendilerinden görülmemişti. Sonra ki­tapların bulunduğu yere gitti. Emânet aldığı kitapları sâhiplerine gönder­meye başladı. Çoluk-çocuğuna teker teker nasîhat ve vasiyet ederek vedâlaştıktan sonra; “Biz bu Cumâ gidiyoruz.” buyurdu. Sonra mescide vardı. İkindi namazını kıldıktan sonra, medresenin olduğu tarafa yöneldi. Kapısına geldiklerinde, sevdiklerinden İsmâil Gazzî´yi yanına çağırıp ilti­fât etti. Kütüphânesinin önünde oturdu. Önceki vasiyetini ve nasîhatı tek­rar etti. Çoluk-çocuğuma hoş nazarla bakınız. Seçtiğim vasîm Şeyh İs­mâil Enârenî´dir. Benden sonra irşâd vazifesinde bulunacak seçtiğim ta­lebemdir. Bu husûsu hiç kimse hatırından çıkarmasın.” buyurup, İsmâil Gazzî´ye: “Bana kalemi ver, vakıf şartlarını yazayım.” buyurdu ve mübâ­rek ellerine kalem alıp; “Bu kitapları Allah için vakfettim. Vakfımın şartları şunlardır.” diyerek şartlarını yazdı. Sonunda da; “Bu yazılan şartlarla vakfettiğim kitaplarımın küçük bir tânesini de olsa değiştiren, noksanlaş­tıran kimseler üzerine; Allah´ın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti yağsın.” buyurdular. O esnâda talebelerinden olan Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Seyyid Muhammed Emîn ibni Âbidîn içeri girdi ve bâzı sorular sordu. Mevlânâ Hâlid hazretleri, her soruya cevap ver­dikten sonra da, hangi kitaplarda olduğunu söyledi ve bu arada; “Şu ki­tabı getirin.” buyurdu. O kitaptaki delîllerini de gösterdi. O zaman İbn-i Âbidîn hazretleri; “Efendim! Dün gece rüyâmda hazret-i Osman´ın vefât etmiş olduğunu gördüm. Çok büyük bir kalabalık oldu. Cenâze namazını ben kıldırdım.” diyerek rüyâsını anlattı. Mevlânâ Hâlid hazretleri de; “Ey İbn-i Abidîn! Yakında ben vefât ederim. Sen de kalabalık bir cemâat ile cenâze namazımızı kıldırırsın, çünkü ben, hazret-i Osman´ın evlâdında­nım.” buyurdu. İbn-i Âbidîn bunu duyunca çok üzüldü ve rüyâsını anlattı­ğına çok pişmân oldu.

Irak´ta yaşayan büyük velîlerden Mimşâd ed-Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtı yaklaştığında ona; “Hastalıktan ne çeki­yorsun ” dediklerinde; “Benden ne çektiğini, gidin de hastalığa sorun.” dedi. “Gönlünü nasıl buluyorsun ” diye sorduklarında; “Gönlümü kaybe­deli otuz sene oldu, onu tekrar ele geçirmek istedim ama bulamadım. Bu süre içinde gönlümü bulamayınca, bütün sıddîkların gönüllerini kaybet­tikleri şu hâl içinde, ben onu nasıl bulacağım ” dedi ve rûhunu teslim etti.

Osmanlı âlimlerinden ve büyük velî Molla Gürânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefât ettiği H.893 senesinin baharında bir bahçe satın almıştı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezîrler haftada bir bu bahçede ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul´­daki konağına göçtü. O günlerde bir sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk na­mazını kıldıktan sonra kıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden Kur´ân-ı kerîmi, kırâat ilmini öğrenen hâfızların yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu üzerine, talebelerine haber gönderildi. Onlar da yanına toplandılar. Talebelerine; “Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur´ân-ı kerîm okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz.” dedi. Hâfız tale­beleri, Kur´ân-ı kerîm okumaya başladılar. Vezîrler durumu öğrenince, yanına geldiler. Vezîrler arasındaki Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretle­rini çok sevdiği için, hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. Molla Gürânî onun ağladığını görüp; “Niye ağlar durursun ey Dâvûd!” dedi. Dâvûd Paşa; “Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım.” dedi. Bunun üzerine; “Ey Dâvûd, kendi hâline ağla! Ben dünyâda rahat ve hu­zûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün sonunda da, son nefeste de selâmet üzere olurum.” dedi. Sonra vezîrlere dönüp; “Benden Bâyezîd´e (İkinci Bâyezîd Hana) selâm söyleyin ve deyin ki, Adâlet üzere olsun, kulları himâye, beldeleri muhâfaza etsin. Namazımı bizzat kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin” dedi. Sonra; “Size vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun.” dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; “İkindi ezânı ne zaman okunacak ” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahüekber diye ezân okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâilâhe illallah” di­yerek vefât etti.

Anadolu velîlerinden Molla Osman Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtını, oğlu Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretleri şöyle anlattı: “Benim çok sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzün­tülerimin gidericisi, hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman Efendi Cumâ gecesi sabaha yakın dünyâdan âhirete göçtü. Hak yolunda can verip Allahü teâlâya kavuştu. Maksadı hâsıl olarak, rahmet deryâsına daldı. Bu yetim, o gece başka misâfir odasında yattı. Sabahleyin kalkıp, hasta babamı görmek istediğimde oradakiler bana; “Git önce namazını kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı.” dediler. Bu söz üzerine mescide gittim. Herkes burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduğunu sandım. Namazdan sonra odamıza geldiğimde babamın vefât ettiğini gördüm. Benim de rahatım gitti, gönül evim zulmetle doldu. Bir anda babamın ay­rılık hasretiyle virânelerdeki kuşlara döndüm. Öyle feryâd etmek istedim ki, sesim göklere çıkacaktı. Ben bu hâlde iken, o merhamet kaynağı mü­bârek hocam geldi. Benden o üzüntü ve elemi aldı. Ben de kalkıp kendi kendime; “Şimdi ayıptır, sabredeyim. Hocam gittikten sonra nasıl ağla­yacağımı ben bilirim.” dedim. Mübârek hocamız herkese selâm verip, garip oğlu Derviş Osman Efendinin başı ucunda oturdu. Şehîd olan rû­huna bir fâtiha okuyup sevâbını bağışladı ve murâkabeye daldı. Ben ho­camın karşısında, babamın da ayak ucundaydım. Bir anda Allahü teâlânın inâyeti erişti, ihsânlarına kavuştum. Vefât eden babam, mübâ­rek başını kaldırdı. Kimyâ tesiri olan nazarıyla yüzüme bakıp tebessüm ederek tâziyede bulundu. O anda mübârek göğsünden şimşek gibi bir nûr parladı. Kalbim titredi, üzüntü ve elem gidip, yerine sürûr ve lezzet doldu. Babamı bu hâlde görünce bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi sevindim. Üzüntülü duran dostlar bu sevincime bir mânâ veremeyip hay­ret ettiler. Allahü teâlânın ihsânı ve mübârek hocamızın himmeti, bere­keti ile olan bu hâdiseyi oradakiler görememişti. Hocamız oradan ayrıl­dıktan sonra, merhum babamın yüzünü açıp baktım. Gülen bir hâldeydi. Yüzü nûrlu, bedeni sıcak ve yumuşaktı. Sanki uyuyordu. Cenâze nama­zına üç kasaba, çevre köyler ve bütün Siirt halkı geldi. Namazını hoca­mız kıldırdı. Onun vefâtına benden başka herkes çok üzüldü. Çünkü ba­bam Derviş Osman Efendiyi tanıyan herkes çok severdi.”

En büyük velîlerden On iki İmâmın beşincisi Muhammed Bâkır (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin oğlu İmâm-ı Câfer-i Sâdık rahme- tullahi aleyh şöyle anlatıyor: Babam bana vasiyet edip; “Vefât etti­ğim za- man, beni sen yıka. Çünkü imâmı, imâmdan başkası yıkayamaz. Karde- şin Abdullah da imâmlık dâvâsında bulunacaktır, ona karışma, çünkü ömrü çok kısa olacaktır. Namaz kılarken üzerimde bulunan göm­leği bana kefen yap ve beni babamın yanına defnet. Kabrime de senden başkası girmesin.” buyurdu. Câfer-i Sâdık rahmetullahi aleyh; “Aman efendim bizi korkutmayınız. Allahü teâlâ gecinden versin, sıhhatiniz de yerindedir.” dedi. Hazret-i İmâm buyurdu ki: “Bir saat evvel, babam Zey- nelâbidîn´in sesini işittim. Bana; “Evlâdım Muhammed Bâkır! Vasi­yet- lerini çabuk yap. Çünkü senin de bize kavuşmana çok az zaman kaldı.” buyurdu. Bundan bir saat kadar sonra babam vefât etti. Babam vefât edince ben yıkadım. Nihâyet kardeşim Abdullah da imâmlık dâvâ­sında bulundu. Fakat babamın bildirdiği gibi ömrü kısa sürdü.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahme- tullahi teâlâ aleyh) bir gün kendisi için; “Bana şöyle bildirdiler ki; Senin dünyâya gelmekten maksadın, tamam oldu. Dünyâda işin kal­madı, artık sefere çıkmak îcâb ediyor.” buyurdu.

Muhammed Bâkî-billah hazretleri H.1012 senesinde bir hastalığa tutuldu ve şöyle buyurdu: Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr´ı rüyâda gördüm ve bana; “Gömlek giyiniz.” buyurdu. Bu rüyâyı anlattıktan sonra, tebessüm etti ve; “Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenim­dir.” buyurdu.

Bu günlerde sefere çıkmak isteyen muhlis talebelerinden birine de; “Birkaç gün bir yere gitmeyiniz, son günlerimi yaşıyorum.” dedi. Sâdık talebelerinden birçokları gelmişlerdi. Zâfiyetinin, hastalığının çok olduğu zamanlar, derin ilimler beyân eyleyip, çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir gece, hastalık ve zâfiyet o hâle geldi ki, gören can vermekte oldu­ğunu sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip; “Eğer ölmek bu ise, ne büyük bir nîmettir. Bu hâlden kurtulmak istemiyorum.” buyurdu. Cemâ- zilâhir ayının yirmi beşinde Cumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri görünmeğe başladı. Bütün dostlarına bakışları ile vedâ ederken, tale- beleri, eshâbı ve dostları ağlamağa başladılar. Muhammed Bâkî-billah ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki: “Siz nasıl derviş­lersiniz, kazâya rızâ dâiresinden çıkıp ağlarsınız.” diye söylemek isti­yordu. Bu sırada talebelerinden biri: “Yâ İlâh-el-âlemîn” mübârek kelime­sini söyledi. Süratle onun tarafına bakıp, mübârek yüzünü onun tarafına çevirdi. Orada olanlardan biri “Onların bu hareket ve teveccühü hakîkî mahbûbun ismini duyma şevkindendir.” buyurunca, bu sözün tesiri ile mübârek gözleri yaş ile doldu. İkindi vakti yaklaşmıştı. Sesli olarak Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olup böylece; “Allah, Allah…” diye rûhunu teslim eyledi.

Vefâtından sonra, en sâdık talebeleri, karar verdikleri bir yere me­zârlarını kazdılar. Fakat tâbutu oraya götüremediler. Telâşla bir başka yere götürdüler. Tâbutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defâsında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yerdi. Beğendiği bu yerde abdest alıp, iki rekat namaz kılmıştı. O temiz yerden bir mikdâr toprak eteğine yapışmıştı ve; “Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu.” buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşâd memleketinin pâdişâhını, içli üzüntülerle mezâra indir­diler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile, mezârın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gâyet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerîfini ziyâret edenler bereket ve şifâ bulurlar.

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) son günlerinde onun yüzünde her zamankinden daha çok nûr parlıyordu. H.1332 senesi Rebîülevvel ayının ikinci Perşembe günü humma hastalı­ğına tutuldu. Akşam ve yatsı namazlarını evinde kıldı. Mescide gide­medi. Ders vermek ve Hatm-i Hâcegân yapmak üzere talebelerinden bi­rini vazîfelendirdi. Bu gecede Allahü teâlâya olan aşkı ve Peygamber efendimizden îtibâren Nakşibendiyye yolu büyüklerine karşı muhabbeti iyice fazlalaştı. Onların rûhâniyetleriyle konuşmaya başladı. Onlara olan sevgi ve kavuşma arzusunu bildirdi. Bu hâli bir gece boyunca devâm etti. Yanına ziyâret için gelenlere; “Hocanızın hâline bakıp ibret alınız. Onun öldüğü gibi siz de öleceksiniz. Allahü teâlânın ismini çok anın.” buyurdu. Şeyh Muhammed Yûsuf es-Sekâ´yı yerine ders vermekle vazîfelendirdi. Son saatlerinde bile kendisini ziyârete gelen talebelerinin yanına gelme­sine mâni olunmamasını istedi. Her birisi tek tek girip elini öptüler, helâl- laştılar ve duâsını aldılar. Cumartesi günü hastalığı iyice şiddetlendi ve; “Bugün benim son günümdür.” buyurdu. İkindi vaktinden sonra tam bir sâkinlik ve sessizlik hâli oldu. Pazar gecesi ilaçlarını vermek üzere yanına gelen bir talebesine gülümseyerek buyurdu ki: “Rahat olunuz.” Talebesi dedi ki: “Biz, Peygamber efendimizin sünnetiyle tedâvî olmakla emrolunduk.” diyerek ilacını verdi. O gece sabaha karşı sekerât-ı mevt hâli başladı. Yüzünden şimşek gibi nurlar yayıldı. Sonra Kelime-i şehâ- det getirerek vefât etti.

Horasan taraflarında yaşayan büyük velîlerden, tefsîr, kelâm ve ha­dîs âlimi Muhammed bin Eslem Tûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hak­kında Ebû Abdullah isminde bir zât şöyle anlatıyor; “Vefâtından dört gün önce Muhammed bin Eslem´in yanına girdim. Bana dedi ki: “Ey Ebû Ab­dullah, Allahü teâlânın bana yaptığı iyiliği sana müjdeleyeyim mi Artık ölümüm yaklaştı. Allahü teâlâ hesâba tahammül edemeyecek derecede zayıf olduğumu bildiği için, üzerimde hesâbını vereceğim bir şey bırak­madı. Vefât ettiğimde yıkayıp, kefenlendikten sonra, üstünde yattığım yaygıyı altıma serin. Seccâdemi üstüme örtün. Bunları, elbiselerimi ve abdest aldığım su kabını, namazını kılan bir fakire verin. Bu kesenin içinde otuz dirhem var, oğluma hediye ettim. Helâl paradır. Bunları ver­dikten sonra geride bir şeyim kalmıyor. Kapıyı kapat. Ben vefât edinceye kadar içeriye kimse girmesin. Yalnız olmayı istiyorum. Ben babamın sülbünde, annemin karnında yalnızdım. Dünyâya yalnız başıma geldim. Rûhum yalnız olarak çıkacak. Kabre yapayalnız konulacağım. Yalnız iken Münker ve Nekir gelip suâl soracaklar. Hayra da şerre de uğrasam, tek başımayım. Cennet´e veya Cehennem´e de gönderilsem, tek başıma yollanacağım. Kimse yanımda olmayacak. Orada beni yalnız bırakacak olan bu insanlarla, burada berâber olmamın ne faydası var ” buyurdu. Dördüncü gün Nişâbûr´da vefât etti. Cenâzesi götürülürken insanlar bir­birlerine; “Ey insanlar! İşte bu, mirâsı yanında olarak dünyâdan çıkan âlimdir. Bu, karınlarının kölesi gibi olan diğer insanlar gibi değildir. Muhammed bin Eslem (rahmetullahi aleyh), dünyânın kendisini aldata­madığı, kandıramadığı çok yüksek bir zât idi.” dediler.

Velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Muhammed Kudâme (rahme- tullahi teâlâ aleyh) vefât edeceği sırada yakınlarını yanına top­ladı. Kıbleye döndü. Onlara takvâyı, Allahü teâlânın emirlerine uyup, ya­sakla- dıklarından sakınmalarını, Allahü teâlânın kendilerini her ân gördü­ğünü ve yaptıklarını bildiğini, ona göre hareket etmelerini, dosdoğru ol­malarını tavsiye etti. Sonra başında Yâsîn-i şerîfi okumalarını söyledi. Son nefesinde; Şüphe yok ki Allah, râzı olduğu İslâm dînini sizin için seçti. O hâlde ancak müslüman olarak can verin. meâlindeki Bekara sû­resi 132. âyet-i kerîmeden bir kısmını okurken vefât etti. Vefâtında hiç malı ve parası yoktu. Şam´da Kasyun dağında Sefh denilen yere defne­dildi.

Hindistan´ın büyük velîlerinden Hâce Muînüddîn-i Çeştî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) vefât edecekleri gece, yatsı namazından sonra odasının kapısını kapayıp, içeriye hiç kimseyi, hattâ husûsî eshâbını bile almadı. Ancak bâzı talebeleri kapının önünde durmuşlardı. Bütün gece odadan sesler geldi. Sabah namazı vaktinde ses kesildi. Sabah nama­zına kaldırmak için, kapısına ne kadar vurdularsa da kapı açılmadı. Ka­pıyı açıp içeri girdiklerinde, Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin vefât edip, Hakk´a kavuştuğunu gördüler. Peygamber efendimiz, o gece oradaki bir çok evliyâya rüyâlarında; “Biz bugün, Allah´ın sevgili kulu Şeyh Muînüd- dîn´i karşılamağa geldik.” buyurmuştur.

Anadolu´da yetişen evliyânın büyüklerinden Müştak Baba (rahme- tullahi teâlâ aleyh) şehâdetini önceden dostlarına haber vermişti. Kendisi bu ilâhî takdîre boyun eğdi. Şehîd edildiğinde yetmiş beş yaşındaydı. Bir gün kırk kurban kestirip, etini fakir fukarâya dağıttırdı. Sonra da dergâ- hında el açıp; “Yâ Rabbî! Bu âciz kuluna şehîdlik rütbesini ihsân et. An- cak o zaman sevgili kulun Hasan´ına kavuşurum.” diye duâ ve niyâzda bu­lundu. Duâsı kabûl edildi.

Cânânı buldu hasta gönül, cânı istemez,

Bir hastadır ki çâre-i Lokmânı istemez.

Zencîr-i zülf ile Pâbend olan gönül,

Bâğ-ı cinânda sünbül ü reyhânı istemez.

Ehl-i kemâle nazîm bildirdi kendini,

Müştâk, eğerçi şöhret ile şânı istemez.”

Rumeli´de yaşayan büyük velîlerden Nasûh Çelebi Belgrâdî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında, Belgrat eşrâfından Ağazâde Mehmed Çelebi şöyle anlatır: Merhûm Nasûh Çelebi hastala­nınca, ziyâ- retinde bulunup sünneti yerine getirmek için evlerine gittim. Huzûruna girdiğimde, onda bir rahatlık gördüm ve; “Elhamdülillah! Hâli­nizde bir hayli düzelme ve hayır alâmetleri vardır” dedim. Kollarını açtı. “Şu güller, sünbüller.” deyip kollarındaki kızamıkların yerlerini gösterdi. O sırada hanımı, içeri girmek için haber gönderdi. “Bundan sonra bizim gö­zümüze görünmesi onun için uygun olmaz.” cevâbını verdi. İçeri girme­sine müsâade etmedi. Ölüm hâli görüldüğünde, başını yastıktan kaldırdı. Sağına ve soluna işâret ederek; “Ve aleyküm selâm, ve aleyküm selâm” dedi. Sonra Yâsîn-i şerîfi okumaya başladı. Tamamlayamadan rûhunu Hakk´a teslim etti.

Büyük velîlerden Muhammed Nasûhî Üsküdârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Şâmî Ahmed Efendi, vefât edeceği gün hocasını ziyâret etti. Muhammed Nasûhî Efendinin hastalığı iyice artmıştı. Şâmî Ahmed Efendi ona; “Efendim biraz az oruç tutup ilaç kul­lanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir.” deyince, Nasûhî Efendi; “Oğlum! Cenâb-ı Hakk´ın inâyetiyle otuz senedir farzları değil nâfileleri dahi nok­san yapmadım. İnşâallah bu gece dergâh-ı izzete, oruçlu giderim.” bu­yurdu.

Muhammed Nasûhî hazretleri vefât ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere; “Bu gece Cüneyd-i Bağdâdî, Abdül- kâdir-i Geylânî, Molla Hünkâr Celâleddin, Mârûf-i Kerhî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Sultan Şâbân-ı Velî ve hocam Ali Atvel hazretleri teşrif buyura- caklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin.” İftar vaktinde Derviş İb­râhim, Nasûhî hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasûhî hazretleri bir defâ; “Hû.” diye seslendi. Derviş İbrâhim ekmeği bırakıp içeri girerken tekrar; “Hû.” diye Allahü teâlânın ismini zikr edip rûhunu teslim etti.

Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, vefâtından az önce, husûsî deri çantasından talebelerine çeşitli hediyeler dağıttı ve ha­kîkati anlatmak için Hindistan´ın bütün köşelerine gitmelerini emretti. Altı yüz seneden beri Çeştiyye yolunun büyüklerinden gelip, hocası tarafın­dan kendisine verilen mukaddes emânetleri, Dehlili Hâce Nasîreddîn Mahmûd Çirağ´a vererek; “Dehli´de otur ve insanların cefâsına katlan.” buyurdu. Bundan sonra, sabah namazını kıldılar. Güneş ufuktan yükse­lirken, bu büyük velî ve mânâ güneşi, Hakk´ın rahmetine kavuştu. Ömrü boyunca yanında bulunan talebeleri, halîfeleri, arkadaşları, sayıları yüz binlere varan bağlıları ve altmış sene onun emsâlsiz misâfirperverliğini görmüş binlerce fakir halk, kedere boğuldu. Mültanlı Hâce Behâeddîn Zekeriyyâ Sühreverdî´nin torunu Şeyh Ebü´l-Fettah Rükneddîn, onun ce­nâze hizmetlerini görmekle şereflendi. Sultan Muhammed Tuğlak, Nizâ- meddîn Evliyâ´nın mezarı üzerine büyük bir türbe inşâ ettirdi.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rah- metullahi teâlâ aleyhâ) hazretlerinin yaşı sekseni bulmuştu. Yolda yaşlılığın tesiriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl adında bir hâtunu yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek; “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defnet.” diye vasi­yet etti.

Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen sevdikle­rine; “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız. Allahü teâlânın melekle­riyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı ört­tüler. İçerden meâlen şu âyet-i kerîmenin okunduğu işitiliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr sûresi: 89) Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde vefât ettiğini gördüler. Ve­fâtından sonra Abede binti Şevvâl vasiyyetini yerine getirdi. Tur Dağı üzerine defnedildi.

Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan evliyânın meşhurların­dan Mustafa Sâfî Âmidî Bolevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtından bir gün önce; “Allahü teâlâya hamdolsun ki her ne taleb ettiysem ihsân bu­yurdu. Otuz üç sene irşâd vazîfesinde bulundum. İki kişi feyz alarak ha­lîfe oldular. Cenâb-ı Hakk´ın bana ihsân buyurduğu kemâlâtı halîfelerim de bilmez… Bu fânî dünyâdan göçüyorum. Bana ihsân olunan kemâlât da benimle birlikte gidiyor… Buna çok teessüf ederim!” demiştir.

Halîfesi Şeyh Abdullah Efendi; “Hocam Mustafa Sâfî Efendinin ku­tup olduğu mâlumumdur. Ancak vefât ederken beyân buyurduğu kemâ- lâtın, yüksek derecelerin ne olduğunu ben de bilemem, düşünüyo­rum ve teessüf ediyorum.” dedi.

Cezâyir´de yetişen, hadîs, kelâm, mantık ve kırâat âlimi Senûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Namaz kılmak ve Kur´ân-ı kerîm okumak niyetiyle hep mescidde kalmak ister, hiç çıkmak istemezdi. Ölüm hastalığında mescide gidemez oldu. Yatağından çıkamıyacak du­rumda olduğu zaman bile namazını terketmedi. On gün hasta kaldı. Hastalığı ağırlaştığında kızı; “Gidiyorsun ve beni terkediyorsun.” de­yince; “İnşâallahü teâlâ yakın zamanda Cennet´te buluşuruz.” buyurdu. Vefât ederken de buyurdu ki: “Hak sübhânehü ve teâlâ bizlere ve bizleri sevenlere, vefât ederken Kelime-i şehâdeti söylemeyi nasîb etsin. O´ndan bunu dileriz.” Bundan sonra vefât etti. Vefâtından sonra etrâfa misk ko­kusu yayıldı ve insanlar bu güzel kokuyu hissettiler.

Mısır´da yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Se- rûcî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak rivâyet edildi­ğine göre, Ebü´l-Abbâs-ı Serûcî hazretlerinin bir defteri vardı ve birisin­den borç alacak olsa o deftere kayd ederdi. Vefâtı yaklaştığında o defteri gösterip, kalan borçlarının ödenmesini vasiyet etti. Vefâtından sonra bir şahıs gelerek, Serûcî hazretlerinde iki yüz dirhem alacağı kaldığını bildi­rerek istedi. Deftere baktılar, bu şekilde bir kayıt bulamadılar. O gece sâlihlerden bir zât, Serûcî hazretlerini rüyâsında gördü. Serûcî, rüyâyı gören kimseye hitâben; “O (alacaklı olduğunu söyleyen kimse) doğru söylüyor. İnce bir yazı ile o kimsenin söylediği, defterde yazılıdır.” bu­yurdu. Daha dikkatle deftere baktıklarında, hakîkaten yazıyı buldular ve hemen o kimseye alacağını ödediler.

Büyük velîlerden Seyfeddîn Menârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilk zamanlarında Hâce Hamîdüddîn´den fıkıh ilmi okuyordu. Lüzûmu kadar fıkıh öğrendikten sonra, Şâh-ı Nakşibend hazretlerinin sohbet ve hizme­tine devâm etmeye başladı. Hâce Hamîdüddîn ise, fıkıh ilmini ilerletmesi arzusunda olduğundan, onun bu ayrılışını hoş karşılamadı. Hattâ onu kötülemeye kadar gitti.

Seyfeddîn Menârî şöyle anlatır: “İlk hocam Hamîdüddîn vefât eder­ken yanında bulundum. Büyük bir ızdırap içinde idi. Ona; “Çektiğiniz bu acı ve ızdırap nedir Tahsîl etmeyi bıraktığımızdan dolayı bizleri kötüle­diğiniz o ilim hazîneleriniz nereye gitti.” dedim. Bunun üzerine; “Bizden gönül istiyorlar. Yâni selim kalb istiyorlar. Bizde ise ondan eser yok. Izdırâbım bundandır.” dedi.”

Büyük velîlerden Seyyid Emîr Külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) vasi­yetini yaptığı sırada, oğulları; Emîr Burhân, Emîr Şâh, Emîr Hamza, Emîr Ömer ve talebelerinin çoğu huzûrunda bulunuyordu. Bu oğullarından Emîr Burhân´ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halîfesi Behâ- eddîn-i Buhârî´ye havâle etti. Diğer oğlu Emîr Şâh´ı, Şeyh Yâdigâr´a, Emîr Hamzâ´yı Mevlânâ Ârif Dehdigerânî´ye, Emîr Ömer´i de, Mevlânâ Cemâleddîn Dehkesânî´ye yetiştirilmeleri için havâle etmişti. Oğullarına; “Hanginiz, Allahü teâlânın kullarına hizmet etmek için benim vekîlim olur ” buyurdu. Oğulları; “Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna na­sıl güç yetirebiliriz Fakat kim bu işi kabûl ederse, biz onun hizmetine gi­relim.” dediler. Oğulları böyle deyince, Emîr Külâl hazretleri başını eğip, murâkabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı. “Büyüklerin rûhâniyeti, Emîr Hamza´nın bu işi kabûl etmesini işâret buyurdular.” dedi. Emîr Hamza, kabûllenemeyeceğini arzetti ise de; “Bunu kabûl etmekten başka çâre göremiyorum. Kabûl edeceksin, bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun.” buyurdu.

Bundan sonra Emîr Külâl talebelerinden ayrılıp, husûsî odasına geç- ti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde topla- nanlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki: “Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hâli nasıl olur diye düşünüyor- dum. Gaybden kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: “Ey Emîr Külâl! Kıyâmet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.” Allahü teâlâ, fadlından ve kereminden ihsân etti” dedi. Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefât etti.

Meşhûr hanım velîlerden Seyyidet Nefîse (rahmetullahi teâlâ aley- hâ) hazretlerinin evinin önünde, kendisi için bir kabir kazmıştı. Kabre iner, orada namaz kılardı. Bu yerde altı bin hatim okumuştu. Vefâtı yak­laştığı sırada oruçlu idi. Hastalığı ağırlaşınca kendisine, orucunu boza­bileceklerini söylediklerinde, onlara; “Siz ne diyorsunuz Ben otuz sene­dir oruçlu olarak vefât etmem için duâ ediyorum.” buyurdu. En´âm sûre­sini okumaya başladı. “Düşünen ve hakkı kabûl edenlere, Rableri ka­tında Cennet vardır.” (En´âm sûresi:127) meâlindeki âyet-i kerîmeye ge­lince vefât etti. Cenâzesi çok kalabalık oldu. Şehirli-köylü, büyük-küçük toplanıp ağladılar ve kendi eliyle kazdığı kabrine defnettiler. Derb-üs-Sibâ denilen yerde medfundur. Kabri üzerinde bir nûr ve heybet vardır. Her taraftan ziyâretine gelinir. İmâm-ı Şa´rânî hazretleri, “Ehl-i beyt içinde tasarrufu en fazla olanı, Seyyidet Nefîse´dir” buyurdu.

Zevci, cenâzesini Medîne´ye götürmek istedi ise de, halk çok ısrâr edip vazgeçmesini istediler. Nitekim rüyâda Peygamber efendimizi gö­rüp, kendisine; “Mısırlıları kırma. Nefîse´nin bereketi ile ora halkına rah­met iner.” buyurunca, cenâzeyi nakletmekten vazgeçti.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ölüm öncesi hastalığı sırasında kendisini ziyârete gelen kimselere hastalığının şiddetinden bahsetmediği gibi, aksine iyi olduğundan bah­sederdi. Hattâ vefât ettiği gün, akrabâları izin isteyip köylerine gittiler. Çünkü sıhhatinin yerinde olduğunu gördüler. O günlerde çorba suyun­dan başka bir şey yemiyordu. Hastalığı sırasında hiç uyumuyor, sâdece kıbleye karşı oturuyor, bâzan sağına, bâzan sol tarafına yaslanarak mu­râkabede bulunuyordu. Ölüm hastalığı sırasında hiç inlemedi. Sekerât-ı mevtinden önce yerine halîfe bıraktığı oğlu Seyyid Behâeddîn´i yanına çağırdı. “Evlâdım! Talebelerim sana emânet. Onları büyük bir îtinâ ile yetiştir. Gözün gibi koru. Sohbet ve teveccühlerini üzerlerinden esir­geme. Sakın şöhret isteme. Allahü teâlânın emirlerini yap, yasaklarından kaçın. Dîne muhâlif iş yapma. Seni yetiştiren hocanı ve Allahü teâlânın dostlarını incitme, onların her zaman gönüllerini almayı ihmâl etme.” bu­yurdu. Dostlarıyla vedâlaştıktan sonra da; “Ben ölünce arkamdan ağla­mayınız.” buyurdu. Sonra bir müddet murâkabe hâlinde kaldı.

İki küçük oğlunu Seyyid Nûr Muhammed ve Seyyid Burhan´ı zâhirî ve mânevî terbiyeleri için Molla Abdurrahmân-ı Meczûb´a teslim etti. Seyyid Tâhâ hazretlerinden naklederek; “Kılıç kınından çıkmadıkça, bir şey kesemez.” buyurdu. Vefât ettiği Cumartesi günü öğleden sonra Sekerât-ı mevt hâline girdi. Bu hâlinde yanına giren Abdurrahmân Tâgî ve Molla Abdurrahmân Meczûb, sessizce “Yâsîn” sûresini okudular. “Beni doğrultun.” buyurdu. Doğrulttular. Tekrar; “Beni yatağıma uzatın.” buyurdu. Birkaç defâ doğrulttular ve tekrar yatağa uzattılar. Ölüm hasta­lığının ızdırabı fazlalaşınca, Abdurrahmân Tâgî´ye bakarak; “Böyle olsun bakalım.” dedi ve ölümü tercih ettiğini belirtti. Sarığını çıkardı. Göğsüne buz koydular. Yâsîn-i şerîf sûresini yüksek sesle okumalarını tavsiye bu­yurdu. Rabbine bir an evvel kavuşması ve ecelinin çabuk son bulması için duâ edilmesini ve bunun için, oğluna sadaka vermesini emretti. Bu sırada yanına girenlere oturmalarını söyledi. Ağır sekerâta girip rûhunu teslim edeceği zaman, sekerâtın şiddet ve ağır hallerinden hiç şikâyetçi olmadı. Kendisini yatağına koymalarını isteyince, kollarından tuttular. Lâkin yatağa kadar yürüyerek gitti. Yüksekliği bir dirsek boyu olan sedi­rine kendisi çıktı. Sağ yanına yaslandıktan sonra tebessüm eder bir va­ziyette Kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslim etti. O anda odanın içine bir güzel koku yayıldı. Bu kokuyu odanın dışında duran diğer talebeleri de duydular. Bu koku defin esnâsına kadar devâm etti.

Büyük velîlerden Mevlânâ hazretlerinin babası Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün hasta olup, yattı. Alâeddîn-i Keykûbâd ziyâretine gelip; “Efendim! İnşâallah tez zamanda sıhhate kavuşur da devletimizin başına geçip tahta oturursunuz. O za­man zât-ı âlinizin hizmetiyle şereflenip, her ne murâd ederseniz, bütün gücümüzle size yardımcı olmaya çalışırız. Böylece Rabbimizin ihsân edeceği nice ikrâmlara ve gizli sırların keşfine nâil oluruz inşâallah.” de­yince, Sultân-ül-ulemâ; “Biz artık bu hastalık sebebiyle bu fânî dünyâdan hakîkî âleme göç ederiz. Fakat arkamızdan kısa zaman sonra, siz de bize kavuşursunuz. İşte orada sizinle berâber oluruz.” dedi. Bundan sonra helâlleştiler. Bundan üç gün sonra bir Cuma günü, öğleye doğru Kelime-i şehâdet getirerek çok sevdiği hakîkî âleme kavuştu.

Muhammed Behâeddîn Veled hazretlerinin vefâtından sonra, Alâed- dîn-i Keykûbâd günlerce ata binmedi, sarayında tahtına oturmadı. Kuru hasır üzerine oturarak tâziye için gelenleri karşıladı. Câmilerde pekçok Kur´ân-ı kerîm hatimleri yaptırıp, öksüz ve fakirleri doyurdu, üst­lerini giydirdi. Hepsinden meydana gelen sevâbı, hocası Sultân-ül-ulemâ haz- retlerine gönderdi.

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rinin vefâtı yaklaştığında Abdullah bin Mehdî´ye; “Beni yatağımdan indi­rip, yüzümü yere koyunuz. Çünkü vakit tamam oldu.” buyurdu. Abdullah, Süfyân-ı Sevrî hazretlerinin yüzünü toprağa koyup, dostlara haber vere­yim diye dışarı çıktığında, herkesin hazırlanmış olarak beklediklerini gördü. “Size kim haber verdi ” deyince, hepsi de, rüyâda haydi kalkın, Süfyân´ın cenâze namazına hazırlanın.” diye bir ses işittik dediler. Bâzı­ları içeri girdiler. Süfyân hazretleri son anlarını yaşıyordu. Yastığının al­tından içinde bin altın bulunan bir kese çıkardı. “Bunu sadaka olarak da­ğıtın.” buyurdu. Orada bulunanlar hayret edip, “Allah, Allah! Bu zât, dünyâ malına kıymet vermez, yanında dünyâlık bulundurmaz, hattâ dün­yâlık olan hediyeleri de kabûl etmezdi. Bu kadar para biriktirmesinin hikmeti nedir ” diye birbirlerine sordular. Söylediklerini işitince buyurdu ki: “Bu para ile dînimi ve bedenimi korudum. Şeytan elbisen ve yiyecek şeylerin yok, bunlar için dünyâlık kazan.” diye ne kadar vesvese vermiş ise, her defâsında; “İşte altın.” diyerek bu altınları göstererek onu ba­şımdan kovdum. Bu altınları ona karşı silâh olarak kullandım.” Bundan sonra Kelime-i şehâdeti söyledi ve rûhunu teslim etti. Vefât ettiği gece; “Verâ ve dinde hassasiyet sâhibi olan Süfyân vefât etti.” diye bir ses du­yuldu.

Evliyânın büyüklerinden Şerefüddîn Ahmed bin Yahyâ Münîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettiği gün, yüz yirmi bir yaşında idi. Vefâ­tından bir gün önce çok hasta olmasına rağmen, son defâ abdest almak istedi. İkindi vakti yaklaşıyordu. Hırkasını çıkardı, su istedi, yenlerini kı­vırdı, dişini temizledi. Besmele okuyarak abdest almaya başladı. Her uz­vunu yıkamaya başlarken, başka duâlar okudu. Kollarını yıkarken, Şeyh Halîl yüzünü yıkamayı unuttuğunu hatırlattı. Tekrar tâze abdest almaya başladı. Kâdı Zâhid, sağ ayağını yıkamaya yardım etmek istediyse de, ona mâni oldu. Abdesti tamamladıktan sonra, bir tarak ve seccade istedi. Sakalını taradıktan sonra, iki rekat namaz kıldı. Biraz dinlendi ve sonra ikindi namazını kıldı. H.782 senesi Şevvâl ayının beşinde de, evdeki ço­cuklarıyla ve talebeleriyle helâllaştı. Onlarla vedâlaştı. Ertesi gün yatsı vaktinde, salevât-ı şerîfe getirerek duâ etmeye başladı. Duâ esnâsında mübârek rûhunu teslim etti. Cenâze namazı, Şeyh Eşref Cihangir Sem- nânî tarafından kıldırıldı.

Şerefüddîn Ahmed hazretlerinin İrşâd-üs-Sâlikîn, Ma´den-ül-Me´ânî ve Mektûbât kitapları çok kıymetlidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerin­den Gulâm-ı Ali Abdullah-i Dehlevî, doksan dokuzuncu mektubunda, Ahmed bin Yahyâ Münîrî´nin Mektûbât´ını okumayı tavsiye etmekte, nef­sin temizlenmesinde çok tesiri olduğunu bildirmektedir.

Anadolu velîlerden Şeyh Hüseyin Basretî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) vefâtı sırasında devamlı “Sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.” derdi. Hastalığı şiddetlenince, gözlerinden yaş geldi. Lâ ilâhe illallah, Mu- hammedün Resûlullah, deyip dudaklarını kapatarak vefât etti.

Anadolu velîlerinden Şeyh Muhammed Aynî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin vefâtı yaklaşınca, evladlarına ve talebelerine yaptığı vasiyetinde Aynî köyünün batısındaki tepenin üzerine defnetmelerini söyledi. Kabri üzerine üstü açık, kubbesiz türbe yapmalarını ve kubbe yerine türbenin ortasına o bölgede meşhur olan bıtım ağacı dikmelerini söyledi. Vefâtından sonra kabri üzerine yapılan türbenin üstünü de bir kubbe ile kapattılar. O gece köy halkı bir gürültü duydu. Sabahleyin yap­tıkları kubbenin yıkıldığını gördüler. Tekrar ve daha sağlam bir şekilde yaptılar. Fakat gece şiddetli bir gürültü ile yine yıkıldı. Bunun üzerine va­siyetine uyarak kubbesiz bir türbe yaptılar, ortasına da bir bıtım ağacı diktiler. Bu ağaç büyüyüp türbenin üzerini kubbe gibi kapattı. Dalları tür­benin duvarından taşmadan âdetâ çadır gibi türbeyi kapatmaktadır.

Mısır´ın meşhur velîlerinden Şeyh Safvetî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefâtının yaklaştığı bir sırada talebelerine; “Dervişler, Allahü teâlânın Latîf ism-i şerîfini söyleyin. Yâ Latîf, diye zikrediniz.” dedi. Bu sözlerini işiten eski talebeleri; “Elvedâ, elvedâ!” diye ağlaşmaya başla­dılar. Çünkü Şeyh Safvetî hazretlerinin babası Şeyh Hayâlî Efendi onun için; “Oğlum Ali Safvetî vefât edeceği zaman cezbeye uğrasa gerektir. O zaman yâ Latîf ism-i şerîfini söylemekle meşgûl olunuz.” diye işâret et­mişti. Bu sebeple hocalarının vefâtının yakın olduğunu anlayan talebeler, ağlayıp inlemeye başladılar.

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­lerinin hizmetini gören Bekr Dîneverî şöyle anlatır: “Şiblî hazretleri, son hastalığı ânında; “Bana abdest aldırın.” diye işâret etti. Ona abdest al­dırdım. Sakalını hilâllemeyi unutmuştum. Elimi tutarak, sakalının içine koydu. O anda da, rûhunu teslim etti.”

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn Zâhid-i Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin Vefâtı yaklaştığında, yanında bulunan talebeleri ve yakınları, ona yalvararak; “Efendim! Uzun zamandır ağzınıza bir şey koymadınız. Hep oruçlu oluyorsunuz. Bununla berâber, iftar ve sahurda da bir şey yemiyorsunuz. Bu sebeple rahatsız olmanızdan, hastalığınızın artmasından endişe ediyoruz.” dediler. Onla­rın bu sözlerine karşı iltifât edip tebessümle karşılık veren İbrâhim Zâhid; “Güzel bir et olsa, suyla pişirilip yahni yapılsa.” dedi. Bildirdiği gibi güzel bir yemek pişirip akşama hazırladılar. Akşam olup, namazdan sonra sof­raya oturdular. Kendisi su ile iftâr eden İbrâhim Zâhid hazretleri, o ye­mekten yemedi. “Efendim! Bir mikdâr da olsa yeseniz.” diyenlere; “Siz yiyiniz. Talebelerimin yemek yemelerini, ağızlarının hareketlerini seyret­mek bana ayrı bir zevk veriyor.” buyurdu. Ertesi gün yine oruca niyet etti ve oruçlu olarak vefât etti.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettiği gün, akşam vakti hastalığı pek şiddetlenmişti. “Akşam namazının vakti girdi mi ” diye sordu. “Evet girdi.” dediler. Akşam namazını îmâ ile kıldı. Yatsı vakti girdiği sıralarda, son nefeslerini veriyordu. Vefâtı sırasında huzûrunda bulunan talebelerinden Hâce Muhammed Yahyâ şöyle an­latmıştır: “Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin mübârek nefeslerinin kesilmesi yaklaştığı sırada, akşam ile yatsı arasında bir vakitde idik. Bu­lunduğu odada birkaç lâmba yaktılar. Ev son derece aydınlık olmuştu. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin iki kaşı arasından, birdenbire şimşek gibi bir nûr çıkıp öyle parladı ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasında sönük kaldı. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladıktan sonra, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri son nefesini verip vefât etti. Vefât ettiği sırada da şiddetli bir zelzele oldu.

Sultan Ahmed Mirzâ, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hastalığının şiddetlendiğini duyunca, Cumâ sabahı bütün devlet erkânı ile Ubeydul- lah-ı Ahrâr hazretlerinin bulunduğu Kemânkerân köyüne gitmek üzere yola çıktı. Akşam namazından sonra ulaşıp, Ubeydullah-ı Ahrâr hazret- lerini son defâ gördü. Vefât ettiği bu gecenin sabahı olan Cumar­tesi sabahı, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin cenâzesini Semerkand´a getirtti. Öğle namazı vaktinde Kefşir mahallelerine getirilip, cenâzesi orada yıkandı, techiz ve tekfin edildi. Cenâze namazı kılınıp, defnedildi.

Konya´nın büyük velîlerinden Ulu Ârif Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) H.719 da, Aksaray ilçesine dostlarını ve talebelerini ziyârete gitti. Bir gece rüyâsında, peşpeşe aralıksız birkaç defâ âh ederek, bir müddet ağladı. Orada bulunan dostları, bunu öğrendiler ve kendisine, ağlaması­nın hikmetini sordular. O da; “Rüyâmda bir köşkte oturmuş, penceresin­den güzel bir bahçeyi seyrediyordum. O bahçenin güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Zîrâ onu anlatacak diller ve yazacak kalemler âciz ka­lır. Bahçeyi seyrederken, orada dedem Mevlânâ hazretlerini gördüm. Bana mübârek eliyle işâret ederek; “Ey Ârif! Gel, bundan sonra bize gel. Artık orada kalman yeter!” dedi ve gözden kayboldu. İşte, dedeme olan hasretim sebebiyle ağladım. Her geçen gün âhirete gitme arzum çoğal­maktadır.” dedi. Sonra Konya´ya dönmek için yola çıktı. Konya´ya geldi­ğinden iki gün sonra, Cumâ idi. Güneş doğduktan sonra dışarı çıkıp, gü­neşe doğru döndü ve bâzı sözler söyleyip kasîdeler okudu. Sonra tale­belerine dönerek; “Kardeşlerim! Artık gitme zamânım yaklaştı. Zîrâ her nefeste sesler geliyor. Sizlere vedâ ediyor, Allahü teâlâya emânet ediyo­rum.” buyurdu. Evine girip yatağına yattı. Bir hafta hasta yattıktan sonra, ertesi Cumâ günü kalktılar. Şu ânda medfun bulunduğu yere gelip, orayı işâret ederek; “Beni buraya defnediniz.” buyurarak vasiyet etti. Tekrar is­tirahata çekilerek, günlerce hasta yattı. Hastalığının yirmi beşinci gece­sinde zelzele oldu. Bâzı binâlar yıkıldı. İki gün sonra da, Salı günü ikindi vaktine yakın, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah” diyerek son nefesini verdi ve sevdiklerine kavuştu.

Bursa´da yaşayan büyük velîlerden Üftâdezâde Kutub İbrâhim Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin Vefâtı yaklaştığı zaman; “Ben vefât edince naaşımı türbeye defnetmeyin. Dedemin huzûrunda cesedimin dahi ayak uzatması rûhumu sıkar.” buyurdu. H.1089 sene­sinde vefât eden Kutub İbrâhim Efendi, vasiyeti üzerine Üftâde hazretle­rinin türbesinin dışına defnedildi.

İstanbul´da yetişen büyük velîlerden Ünsî Hasan Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) vefâtına yakın talebelerini toplayıp onlarla helallaştı ve bir takım nasîhatlerde bulundu. “Sizler yolumuza aykırı ha­reket eder, İslâmiyetin emirlerinin dışına çıkar, haram ve mekruhlara meylederseniz, âhiret gününde iki elim yakanızdadır. Bu Halvetiyye yolu cümlemize Allahü teâlânın bir emânetidir. Bunu koruyun. Bu sebeple peygamberler ve evliyâ sizlerden hoşnud olur.” buyurdular. Techiz ve tekfinleri için ge- rekli siparişleri verip aldırdılar. Sonra yerine vekil bırak­tığı Mehmed Efen- di, Kur´ân-ı kerîm okurken vefât ettiler. Talebelerinden Seyyid Mustafa E- fendi gasledip yıkadı. Arkasından hemen yetmiş bin kelime-i tevhîd okunup mübârek rûhuna gönderildi. Ayasofya Câmiinde Kara Mustafa Paşa Dergâhı şeyhi olan Şeyh Seyyid Nûreddîn Efendi namazını kıldırdı. Cenâzesinde âlimler, sâlihler hazır olmuşlardı.

Tâbiînin büyüklerinden, oniki İmâm ın dördüncüsü ve Hazret-i Hüse­yin in oğlu olan İmâm-ı Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazret­leri vefât edecekleri gece oğlu Muhammed Bâkır dan abdest almak için su istedi. Suyu getirdiklerinde buyurdu ki: Bu su içinde hayvan ölmüş, bununla abdest alınmaz. Yakınları mum ışığında kabın içine dikkatlice baktıklarında kabın içinde bir fare ölüsü gördüler. Oğlu tekrar su getirdi. Abdest aldı ve Artık ölümüm yakındır. buyurup, vasiyetini bildirdi. O gece Osman bin Hayyâm tarafından zehirletilerek şehîd edildi H.94. Bakî´ Kabristanında amcası hazret-i Hasan ın yanına defnedildi.

Osmanlı âlim ve velîlerinden Ziyâeddîn Nurşînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât etmeden önceki son günün kuşluk vaktinde Üstâd-ı A´zam hazretleri hangi vakit vefât etmişti diye sordu. Kaba kuşluk sırasında. diye cevap verildi. Öğleden sonra kadın erkek ve çocuk bütün âile men­suplarını yanına çağırdı ve en büyük halîfesi Molla Muhammed Emîn e, orada bulunanlara tövbe ettirmesini emretti. Kendisi de yastığın yanına oturarak şöyle buyurdu: Onlar, yâni bu yolun büyükleri iki gündür bana gerek ev halkımı, gerek buraya başvuranları irşâd etmemi ve bu işi Molla Muhammed Emîn e havâle etmemi telkin ettiler. Molla Muhammed Emîn in Allah yolunda tükenmez bir hazîne olduğunu belirttikten sonra şöyle konuştu: Önce ihlâsla tövbe ederek Allahü teâlâya yönelmeli, ar­kasından da Üstâd-ı A´zam Abdurrahmân Tâgî hazretlerinin türbesine giderek duâ edip eşiğine yüz sürmelisiniz. Tâ ki Allahü teâlâ bu sâyede bana şifâ versin. Bu yaptığınız tövbe sâdece işlemiş olduğunuz günah­lardan tövbe etmek değildir. Bu tövbe aynı zamanda her şeyden sıyrılıp sâdece Allah a sığınma, yüce Nakşibendiyye yolu ile bağdaşmayan her türlü hareketten sıyrılma, bundan sonra dünyânın zînet ve hazlarına dalmaktan kaçınma, dünyânın alımlı ve göz boyayıcı menfaatleri için ya­rışmaktan sakınma gâyesi güdülmelidir.

Muhammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri böylece vefâtından önce yerine geçecek kimseyi belirledi ve bütün bağlıları ile talebeleri teslim edeceği bir vekil tâyin etti. Vefât zamânı yaklaşmasına ve hastalığı iyice fazlalaşmasına rağmen sünnetlere eksiksiz uymaya gayret etti. Rûhunu teslim edeceği anlarda bile suyu üç yudumda içti. İlk yudumu besmele ile ve son yudumu da hamd ederek bitirdi. Yine abdestin hiçbir sünnetini terk etmedi. Vefât edeceği gece bir an önce sabah vaktinin girmesini is­tiyor, bu yüzden devamlı saatin kaç olduğunu soruyordu. Bir kere saatin yedi olduğu söylenince; Yediden on ikiye kadar beş saat var, o da hayli uzun. buyurdu. Hattâ komada bulunduğu sırada sabah vaktinin girip girmediğini sorarak yanında bulunanlara; Abdest alıp, namazlarınızı kıl­dınız mı diye sordu. Orada bulunanlar Evet kıldık. deyince; O halde ben de abdest alıp kılayım da namazımı kaçırmayayım. buyurdu. Yata­ğın kenarına geldi ve eksiksiz bir abdest alıp yine eksiksiz bir şekilde namaz kıldı. Ev halkından biri misvak getirdi, dişlerini misvaklamak is­tedi. Misvağı kendisi alarak sünnete uygun bir şekilde misvakladı. Şuuru son ana kadar yerindeydi. Yanına gelenleri tanıyor, onlara yer gösteri­yor, sorularına cevap veriyordu. Bu sırada şeyhinin oğlu Muhammed Cüneyd kapıdan girince, onu tanıyarak; Yâ Şeyh Cüneyd, şöyle buyur! diye seslendi. Bir gece önceki gördüğü rüyâsını şöyle anlattı:

Çok sayıda asker gelip Üstâd-ı A´zam hazretlerinin türbesini ziyâret etti. Yer ile gök arasını bembeyaz kuşlar doldurdu. Bu beyaz kuşlardan büyük biri bana gelerek; Hazır ol, saat on bir veya on ikiden sonra yâni sabah açtıktan sonra yola çıkacaksın. dedi. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri bu rüyâyı anlattıktan sonra ev halkı yanından dışarı çıkarak, bir iki kişi yanında kaldı. Üzerinde ölüm alâmetleri belirince, yanında bulunan tale­belerinden biri; Anlaşılan siz bizleri şaşkın ve yetim bırakıyorsunuz. Siz­den sonra bizim sâhibimiz ve rehberimiz yoktur. dedi. Bu sözler üzerine; Elhamdülillah sen varsın. diye karşılık verdi. O talebesi; Benim varlı­ğım sizin sâyenizle idi. Yoksa ben neyim, ne faydam olabilir diye ce­vap verdi. Bunun üzerine; Allah var, O herkese yeter. diye karşılık ver­dikten sonra; Benim Allah tan başka hiçbir şey ile alâkam kalmadı. dedi. Talebesi onun yanında her gece okuduğu Seyyidü l-istiğfâr ile Be­kara sûresinin sonunu okumaya başladı. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri de onun arkasından okudu. Yûnus aleyhisselâmın tesbihini okudu. Arkasın­dan kendisine; Artık şimdi, Lâ ilâhe illallah, demenin vakti değil mi de­nildi. Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri; Evet. Hâce-i Ahrâr hazretlerinin be­lirttiğine göre bin fennin bilgisine sâhib olsan bile, bunların hepsi gider ve âhirette sana sâdece Lâ ilâhe illallah kalır diye cevap verdi. Sonra kendi hâline net bir ses tonu ile; İnne fî halkıssemâvâti… âyetinden îti­bâren Âl-i İmrân sûresinin sonunu okudu. Okuması bitince yanında bu­lunanlarla bâzı hususları konuştuktan sonra sustu. Yanında bulunanlar da bir şey söylemediler. Kendi eli ile bir kere dişlerini misvakladı. Bir ara işâreti üzerine alnını su ile ovdular. Mübârek nefesi kesilinceye kadar hiçbir söz söylemedi. Mübârek dili üst damağına yapışık durumda; Lâ ilâhe illallah kelimesini tekrar ederek H.1342 senesi Receb ayının 27. Cumâ günü sabah namazından sonra Bitlis in Nurşin köyünde rûhunu teslim etti. Son nefesini vereceği anda yüzünde ve alnında ayna gibi bir parıltı belirmişti. Bu parıltıyı orada bulunan herkes görmüştü. Ayrıca ve­fât edeceği günün sabahı yattığı odadan dünyâ kokularına benzemeyen hoş bir koku yayılmaya başlamıştı. Yanına giren herkes bu kokuyu his­sedi­yordu. Bu koku gittikçe kuvvetlendi ve vefâtı sırasında odanın her yanını sardı ve dışarıdan bile hissedilir oldu. Son nefesini verdiği anda ve cenâzesi yıkandığı zaman vücuduna değen her elbise veya bez par­çasından aynı hoş koku dağılıyor ve üstelik bu koku sindiği yerden bir­kaç kere yıkansa bile çıkmıyordu.

Mısır da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bö­lük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında ka­lıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.

Cenâzesi defnedilinceye kadar kuşlar gitmediler. Ertesi gün kabri üzerinde Âdemoğlunun yazısına benzemiyen bir yazının yazılı olduğu görüldü: Zünnûn, Allah´ın sevgilisidir ve şevkı dolayısıyla da, canını O nun yoluna fedâ etmiştir. O yazıyı oradan kazımalarına rağmen, tek­rar yazılırdı. Vefâtından sonra birçok âlim rüyâsında Peygamber efendi­mizi gördü. Peygamberimiz yanındakilere; Hak dostu Zünnûn geliyor, karşılamaya gidelim. buyurdu.

Share.

About Author

Leave A Reply