Yemek

0

Evliyânın büyüklerinden Âhmed bin Alevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden biri; “Efendim sizden yemek yeme arzusu nasıl gitti Siz gençliğinizde yerdiniz.” diye sordu. O da; şöyle buyurdu­lar.”Âlimler buyurdular ki: Yemenin yedi mertebesi vardır. Birincisi ya­şayacak kadar yemek; ikincisi, farz namazı kılacak ve farz olan orucu tutacak kadar yemek. Bu iki mertebe yemek farzdır. Üçüncüsü, nâfile olan namazı ve nafile orucu tutabilecek kadar yemek. Bu kadar yemek müstehabdır. İmâm-ı Gazâlî bu konuya dâir; “Akıl sâhiplerinin gâyesi Cennet´te Allahü teâlâya kavuşmaktır. Allahü teâlâya kavuşmak ise, ilim ve amel ile olur. Bunlara bedenin sıhhati ve selâmeti ile devâm edilebilir. Bedenin sıhhat ve selâmeti ise yiyeceklerden alınan gıdâlarla olur. An­cak gıdâlar ihtiyaç mikdârı alınmalıdır. Bu yüzden selef-i sâlihinden bâzı âlimler bedenin ihtiyacı olan gıdâyı almayı din işlerinden saymışlardır.” Dördüncüsü, çalışıp kazanmaya kuvvet sağlamak için yemek. Bu dînin beğendiği tokluktur. Beşincisi, midenin üçte birini dolduracak kadar ye­mek. Altıncısı, midenin üçte birinden fazlasına doldurulan yemek olup, mekruhtur. Çok yiyince insanda ağırlık ve uyku meydana gelir. Lokman Hakîm buyurdu ki: “Mîde dolunca insanın düşüncesi, zekâsı uyur, durur. Öyle kimseden hikmet çıkmaz. Âzâları ibâdete karşı tenbel olur. İnsanla­rın ekserisi bu hâl üzeredir. Yedincisi, zarar verecek derecede çok ye­mek aşırı doymak. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Her hastalığın aslı çok yemek yemedir.” Bu haramdır.”

Velîlerin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhe­binden biri olan Hanbelî mezhebinin imâmı Ahmed bin Hanbel (rahme- tullahi teâlâ aleyh) sık sık talebesine buyururdu ki: “Yemeği, din kardeş- leriyle sürûr içinde, fakirlerle ikrâm ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lâzımdır.”

Tâbiînin meşhurlarından ve hâdîs âlimlerinden Ahnef bin Kays (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kişinin, sevdiği yemeği terkede- bilmesi, ağırbaşlılık ve şahsiyet yüksekliğindendir.”

Evliyânın büyüklerinden Ali Dede Bosnevî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerine, yemek yemenin âdâbı üzerine sorulunca cevaben;

“İmâm-ı Şâfiî hazretleri buyuruyor ki: “İnsanlar arasında yemek ye­mede şu haller vardır. Bir parmakla yemek yemek kerihliktir, hoş değildir. İki parmakla yemek kibirdendir. Üç parmakla yemek sünnettendir. Dört ve beş parmakla yemek, aceleciliktendir.” dediler.

“Edirne evliyâsından olan Aşçı Yahyâ Baba (rahmetullahi teâlâ a- leyh) on beşinci asırda yaşamıştır. Tunca kenarında Sultan Külliye­sinde aşçı başılık yapardı. Pişirdiği güzel yemekleri yiyip, yüce Allahü teâlâya şükreder; “Devâmı devlet nasîbi Cennet” diye duâ ederdi. Ye­mekten sonra sohbet ettiği zaman; “Vücudunu gıdâyla besleyen, şeklen pehlivan olur. Rûhunu Allahü teâlânın aşkı ile dolduran, gönülden evliyâ olur. He- lâl lokma ibâdet ettirir, haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa, hüner başka açları görmektir.” buyururdu.

Evliyânın büyüklerinden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen bü­yük âlim ve velîlerin on beşincisi olan Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Bu- hârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en başta gelen talebele­rin- den Alâeddîn-i Attâr şöyle anlatmıştır: Zamânında âlim ve sâlih kim­seler ziyâretine gelip, hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun yemeklerini yerlerdi. Her zaman ve her işte sünnet-i seniyyeye uyar ve bilhassa ye­mek husûsunda Peygamber efendimize uymaya çok dikkat ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yer­ken; “Sofra başında kendinizi Allahü teâlânın huzûrunda biliniz. O´nun verdiği nîmeti yediğimizi unutmayınız.” buyururdu. Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; “Önündeki yemeği, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahü teâlâyı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahü teâlâ, sana senden yakındır. O´nu düşün.” buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.

Rivâyet edilir ki, bir zaman Şâh-ı Nakşibend hazretleri Gazyut deni­len bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurdu ki: “Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişi­ren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi. Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur. Belki de şeytan yemek yaparken hep onunla bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz ”

Buyurdu ki: “Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaf- let içinde, gadabla veya kerâhatle hazırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan karışmışdır. Böyle bir yiyece- ği yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netice meydana gelir. Gaflete dal- madan yapılan ve Allahü teâlâyı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiye­ceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû´ ve hudû´ hâlinde bulunmak, zevkle ve göz yaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyı hâtırlıyarak ye­me- ği pişirmek ve yemeği Allahü teâlânın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağ- lıdır. Vücûduna haram lokma karışmış bir kimse, namazdan tad duy- maz.”

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Behâeddîn Zekeriyyâ (rah- metullahi teâlâ aleyh) mutfağında çeşitli ve lezzetli yemekleri hazır­lattırır, kalabalık bir sofrada talebeleri ile birlikte yemek yerdi. Herkese il­tifat e- der, yemek esnâsında, etrâfında bulunanlara lokma ikrâm ederdi. Tale- beler böyle iltifatlardan çok hoşlanırlar, böylece hocalarına olan mu­habbet ve bağlılıkları daha da artardı. Yemek esnâsında, bâzan faydalı güzel şeyler anlatırdı. Bir akşam sofrasında, birlikte yemek yerlerken, ta- lebenin birisi, aldığı bir lokma ekmeği çorbanın içine batırıp yedi. Hâce hazretleri bunu beğenip, sünnet olduğunu bildirdi ve; “Resûlullah efen­dimiz çorba tasına, lokmanın batırıldığı yemeğin üstünlüğünü, kendisinin diğer peygamberlere ve hazret-i Âişe´nin diğer kadınlara olan üstünlük­leri gibi olduğunu bildirmişlerdir.” buyurdu.

Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; “Yediğin neredendir ” diye soranlara şöyle cevap verirdi: “Siz benim ne­reden yediğimi ne yapacaksınız. Kendinizin ne sûretle yediğinize bakı­nız. Çünkü gülerek yiyenle ağlayarak yiyen bir olmaz. Az yiyen el, çok yi- yene denk olmaz. Yediğiniz ekmeğin nereden olduğuna, çoluk çocu­ğu- nun oturduğu evin hangi yoldan kazanıldığına dikkat ediniz.” buyu­rurdu.

Bağdât´ın büyük velîlerinden Câfer-i Huldî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Yediği yemeği, Allahü teâlâya ibâdet etmek ve O´nun dî­nine hizmet etmek niyeti ile yemeyen kimse, şu üç zarara birden yaka­lanmıştır. 1. Yemek yerken geçen zamânı zâyi etti, 2. İçinde bulunduğu vakti zâyi etmeye devam ediyor, 3. Gelecek zamânı karşılamak fırsatını kaçırdı.”

Ehl-i beytten ve meşhûr velîlerden İmâm-ı Câfer-i Sâdık (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Malı ve evlâdı çok olmasını is­teyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!”

Evliyânın büyüklerinden Câfer bin Süleymân Dâbiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ferkad es-Sebîhî´den naklederek buyurdular ki: “Sizden sonra şiddetli zamanlar gelecek. O zaman karınlarınız üzerine gömlekle­rinizi sıkıca bağlayınız ve lokmalarınızı küçültünüz, lokmalarınızı iyi çiğ­neyiniz, suyu süzünüz. Sizden biriniz yemek yeyince, gömleğinizi gev­şetmeyin. Çünkü bağırsaklarınız genişler. Yemek yiyeceğiniz zaman iki kalçanızın üstüne oturunuz ve sağ uyluğunuzu karnınıza bitiştiriniz. Ye­mekten sonra oturmayarak gidip geliniz yâni yürüyerek hareket ediniz.”

İslâm âlimlerinin ve velîlerin büyüklerinden Celâleddîn-i Devânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) yemek yeme âdâbıyla ilgili şöyle anlatır:

“Önce elini, ağzını, burnunu yıkamalıdır. Peygamber efendimiz bu­yurdu ki: “Yemekten önce elini yıkayan, fakirlikten kurtulur.”

İlk lokmayı alırken Besmele ile yemeğe başlamalı, yemeği bitirince “Elhamdülillah!” demelidir. Ev sâhibi ise, en önce yemeğe o başlamalı­dır.

Elini, elbisesini, sofrayı, örtüyü kirletmemeli, elle yenilecek şeyleri üç parmakla yemeli, yerken ağzını açmamalı, büyük lokma almamalı, lok­mayı ağzına alır almaz, çiğnemeden yutmamalı, normalden fazla da ağ­zında tutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan, ikinci bir lokmaya el uzatma­malı, dökülen kırıntıları toplamalıdır. Yemek esnâsında parmağını yala­mamalıdır. Ama yemek bitince yalayabilir. Hattâ o zaman yalamak sün­nettir.

Yemeğin rengine bakmamalı, yemeği koklamamalı, yemeğin hep bi­rinden yiyip, diğerlerinden yememezlik etmemelidir.

Eğer sofrada iyi bir yemekten az bulunursa, diğerlerini bırakıp hep onu yememeli, diğer arkadaşlarını kendine tercih etmelidir.

Önünden yemelidir. Ancak meyve tabağının diğer tarafından da alı­nabilir. Ağzına götürmüş olduğu kemik ve benzeri şeyleri, ekmeğin ve sofranın üzerine koymamalı, eğer yediği et veya lokmadan kemik çı­kar- sa, yavaşca ağzından çıkarmalıdır. Yemek yerken tiksindirici hare­ketler- den, sözlerden, hikâyelerden sakınmalıdır. Ağzından çıkardığı bir şeyi kâseye, tabağa atmamalı, kısaca; öyle yemek yemelidir ki, taba­ğında ye- mek artsa, bir başkası tiksinmeden yiyebilmelidir. Misâfir ise, ev sâhibin- den önce yememeli, ama başkaları yemeğe başlamışsa, onlara uyup ye- melidir. Aç da olsa, buna riâyet etmelidir. Ama evinde ve mah­remlerinin olduğu yerde hemen başlayabilir.

Ev sâhibi ise, misâfirler yemekten el çektikten sonra, yemekten el çekmelidir. Yavaş yavaş yemeli, eğer kimse yemeğe devâm etmiyorsa, yalnız kalıp, utancından bırakmamalıdır.

Yemek arasında su içmek îcâbederse, rahat ve yavaş içmelidir. Ağ­zının ve boğazının sesi su içerken duyulmamalıdır. Dili ile dişlerinin ara­sından aldıklarını yutmalı, ama kürdanla aldıklarını uygun bir yere atmalı insanları tiksindirmemelidir.

Ellerini yıkarken ve temizlerken, parmaklarını ve tırnak diplerini iyice yıkamalı, aynı şekilde dudaklarını, ağzını, dişlerini iyice temizlemeli, le­ğene tükürmemelidir. Ağzını yıkadığı suyu dökerken, eliyle örtmelidir. Yemek yemeden önce el yıkarken, başkalarından öne geçmeye çalış­mamalıdır.”

Evliyânın büyüklerinden Dâvûd-i Tâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ye­mek yerken vakitten tasarruf olsun diye ekmeği suyun içine doğrar, çor- ba gibi yapıp öyle yerdi. “Çiğnemek, zamânı uzatıyor, bir lokmayı çiğ­nemek, elli âyet-i kerîmeyi, okumama engel oluyor, niçin zamânı zâyi edeyim.” derdi.

Suriye´de yetişen velîlerden Ebû İshâk İbrâhim bin Müvelled (rah- metullahi teâlâ aleyh) yiyip içmenin edepleriyle ilgili olarak buyurdu­lar ki: “Yemekte edeb odur ki, yemek ancak zarûret olduğu zaman yenir. Her zaman yenmez.”

Büyük velîlerden Ebû Osman Mağribî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Mecbûriyet gibi özür hâli müstesnâ, aç gözlülük ve iş­tahla zenginlerin yemeğine el uzatan kimse, ebediyyen iflâh olmaz.”

Şam´da yetişen büyük velîlerden Ebû Süleymân Dârânî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) nefsin isteklerine karşı çıkar, çok riyâzet ve mücâhede- de bulunurdu. Açlık çekmek husûsunda meşhur oldu. Bu se­beple “Bün- dârü´l-Câiîn” (açlık çekenlerin reisi) adıyla anıldı. Aç kalmanın fazîletiyle ilgili olarak sohbetleri sırasında şöyle buyurdu:

“Dünyânın anahtarı tokluk, âhiretin anahtarı açlıktır. Helâlden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü, mîde dolu olunca, kalbe gaflet basar. İnsan Rabbini u- nutur. Helâlin fazlası böyle yaparsa, mîdeyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur ”

“Açlık, Allahü teâlânın hazînelerinden bir hazînedir. Onu sevdikle­ri- ne ihsân eder. İnsanın karnı doyunca, bütün âzâlarını şehvet açlığı kap- lar. Karnı aç olanın ise âzâları şehvetlere karşı bir arzu duymaz.”

“En sağlam kale, dilini korumaktır. İbâdetin özü açlıktır. İnsanı Alla- hü teâlâdan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülükle­rin başıdır.”

“Karın tokluğu, Allahü teâlâya karşı yapılacak ibâdetlerin tam yapıl­masına mânidir.”

“Her şeyin bir helak sebebi vardır. Kalpteki nûrun helâkinin sebebi ise tokluktur. Her şeyin pası vardır. Kalp nûrunun pası tokluktur.”

“Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganîmet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganîmet saydığı gibi.”

Yemek yerken hızlı ve çok yememeyi tavsiye ederek şöyle buyurdu: “Karnını tıkabasa doyuran kimse altı şeye mübtelâ olur. Birincisi; ibâ­det- lerinden haz duymaz, ikincisi; hâfızası zayıflamaya başlar. Üçün­cüsü; ibâdetler ona ağır gelmeye başlar. Dördüncüsü; başkalarına karşı şefka- ti azalır. Beşincisi; arzu ve istekleri çoğalır. Altıncısı; aç olan mü­minler câmiye giderken, çok yiyen kimse helâya koşar.”

“Dünyâ ve âhirete âit bir iş dilemeden önce bir müddet aç kal. Dile­ğini sonra Allahü teâlâya arzet. Zîrâ tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve ince olur. Tok olanın kalbi ise kör ve azgın olur.”

Yemeye şöyle bir sınır getirdi: Bir kimse kardeşinin yemeğinden onu memnun etmek için yerse yediğinin kendisine zararı olmaz. Fakat nefsânî bir hırs ve şehvetle yiyecek olursa o zaman zarar görür.

Ebû Süleymân Dârânî hazretleri nefsine muhâlefet etmekte ve açlık çekmekte çok ileri idi. Öyle ki bu ümmetten onun kadar açlığa tahammül eden pek az kimse olmuştu. Yemek zamânı âdet üzere tuzluğu getirip önüne koyar, ekmeği tuza batırıp yerdi. Bir defâsında tuzlukta kalmış olan bir susamı yemişti; “Bu susamı yeyince bir müddet mânevî hâlle­rimi kaybettim.” buyurdu.

Ebû Süleymân Dârânî hazretleri buyurdular ki: “Açlıktan karnım ar­kama yapıştığı zaman yaptığım ibâdetlerin tadını daha çok duyuyorum. Zîrâ hikmet, gelin gibidir. Rahat içinde uyuyacağı ve güveyi ile başbaşa kalacağı boş bir ev ister!”

Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Türâb-ı Nahşebî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, Câbir bin Abdullah´tan (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberi­miz sallallahü aleyhi ve sellem; “Hastalarınızı yemek için zorlamayın, zîrâ Allahü teâlâ onları yedirir ve içirir.” buyurdular.

En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini bir gün halîfe Hârûn Reşîd, yemeğe dâvet etmişti. Sofraya tereyağı, fıstık, bâdem ezmesi getirdiler. Hârûn Reşîd; “Bunlardan âfi­yetle yiyiniz, her zaman böyle yiyecekler ikrâm etmezler.” dedi. Bu du­rum karşısında Ebû Yûsuf hazretleri hocasının yıllar önce annesine söylediği sözleri hatırlayıp hocasının kerâmetini anlayarak gözleri ya­şardı. Hârûn Reşîd hayretle sebebini sordu. Ebû Yûsuf hazretleri de hâ­diseyi anlattı: “Hocam İmâm-ı A´zam hazretlerinin derslerine yeni baş­lamıştım. Bir gün annem gelip; “Hoca efendi sizin geçiminiz yerinde, fa­kat biz muhtacız. Çocuğun geçimimizi temin etmesi için ücretle çalış­ması gerekiyor.” dedi. Bunun üzerine hocam tebessüm edip; “Bu çocuk burada tereyağ, fıstık, bâdem ezmesi yemeyi öğreniyor.” buyurdu dedi ve; “İşte bu yediğimiz hocamın haber verdiği yiyecektir.” diyerek, İmâm-ı A´zam hazretlerine rahmetle duâ etti.

Endülüste´te ve Mısır´da yetişmiş olan büyük velîlerden Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü´l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle­rini imtihan için bir kimse, ona helâl olduğu şüpheli bir yemek getirdi. Ebü´l-Abbâs hazretleri o yemeği kabûl etmedi ve; “Şüpheli bir şey ile karşılaştığımda, vücûdumdaki damarlar hareket edip beni îkâz ederler. Vallâhi karnıma, aslâ haram lokma girmedi.” buyurdular. O kimse, hatâ­sını anlayıp pişman oldu ve orada tövbe etti.

Kuzey Afrika´da yetişen büyük velîlerden Ebü´l-Hasan-ı Şâzilî (rah- metullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Biz Hak´la olunca, mahlûktan hiçbi- rini görmeyiz. İnsanlık îcâbı baksak bile, onlar güneş ışığında dal­gala- nan havadaki ince toz gibi görünür. Dikkatle baksan bir şey bula­maz- sın.”

Seydişehir´de yaşayan büyük velîlerden Hacı Abdullah Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri talebelerine sık sık şöyle buyu­rurdu: “Helal yemek lâzımdır. Dîn-i İslâma uygun kazanmak lâzımdır. Çünkü din, hakîkat ancak helâl yemekle meydana gelir. Tehlikenin başı haram yemektir. Bir insan haramdan sakınır ise, onun için ibâdet ve tâat kolay- laşır. İbâdetten tad alır.”

Evliyânın büyüklerinden Hâris el-Muhâsibî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) elini şüpheli bir yiyeceğe uzatınca, parmağının damarı hareket et- meye başlardı. Eğer bu harekete mâni olamazsa o yiyeceğin helâl ol­madığını anlar ve yemekten vaz geçip, yemezdi.

Evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) buyurdular ki: “Ey Âdemoğlu! Karnının üçte birine kadar ye, üçte birine kadar iç, üçte birini de düşünme ve teneffüs (solunum) için ayır.” sözü tıp otoritelerini hayrete düşürecek mâhiyettedir.

Büyük velîlerden İbn-i Hafîf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin gıdâsı her gece sâdece yedi kuru üzümdü. Hizmetçisi yedi tâne üzüm hazırlar ve onu yerdi. Bedenen hafîf, rûhen yüksek bir hâle sâhipti. Hiz­metçisi bir gece sekiz üzüm verdi. Farkına varmadan bu sekiz kuru üzümü yedi. Kendinde önceki ibâdet ve zikir zevkini bulamayınca, hiz­metçisine sorup yedi yerine sekiz verdiğini öğrendi. Hizmetçiye; “Bun­dan sonra sen benim dostum değilsin! Dost olsaydın bunu yapmazdın!” diyerek, hizmetinden uzaklaştırdı. Bu vazîfeyi başka bir talebesine verdi.

Tâbiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrâhim bin Edhem (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Borcu olan kimse, borcunu ödemedikçe, yağlı ve sirkeli taam yememelidir.”

Hindistan evliyâsının büyüklerinden Kayyûm-i Zaman Muhammed Sibgatullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini sevenlerden bir zât a- ğır bir hastalığa yakalanmıştı. Bir akşam şifâya kavuşabilmek niyetiyle duâ istemek üzere, yüksek huzûruna geldi. Kayyûm-i Zaman o sırada yemek yiyordu. Hasta içeri girdiği zaman daha bir şey söylemeden, Kay- yûm-i Zaman ona; “Bu yemeklerin hangisinden yemek istersin ” dedi. O da; “Hepsinden yemek isterim. Hepsini seviyorum. Ama ne ya­payım ki, perhiz ediyorum.” dedi. Hastayı muâyene edip, ilâç veren doktor da Kayyûm-i Zaman´ın sevdiklerindendi ve o sırada orada bulu­nuyordu. Kayyûm-i Zaman, doktora dönerek; “Bu yemekler ona zarar verir mi ” dedi. Doktor; “Efendim, tıb bilgimize göre, bu yemekler bu hastaya zehir gibi gelir ve öldürür.” diye arz etti. Bunun üzerine hastaya dönüp; “Bu yemeklerden yeyiniz. Sizin şifânız bunlardadır.” buyurdu. Hasta da tam bir iştah ile ve hocasının sözüne sığınarak o çeşit çeşit yemeklerden do- yuncaya kadar yedi ve Allahü teâlânın izniyle hemen sıhhate kavuştu.

Çin, Hindistan, İran ve Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) bir gün talebelerine ve sevenlerine buyurdular ki: “Siz kendi evinizde ve arkadaşlarınızın evinde bulunduğunuz zaman önünü- ze yemek veya yiyecek bir şey getirilirse yalnız yemeyiniz.” Orada bu- lunanlardan birisi şöyle anlattı: “Ben her Cumâ günü namazdan sonra hocamın hizmetini görür, sonra izin alır, annemin yanına giderdim. Bir Cuma günü yine aynı şekilde yaptım. Cumâ namazından sonra hocam­dan izin alıp annemi ziyârete gittim. Eve varıp hürmetle annemin ellerini öptüm, duâsını alıp oturdum. Annem gidip biraz hurma getirdi ve önüme koydu. Yememi söyledi. Ben yemedim. Annem çok ısrar etti.”

“Şunu senin için saklamıştım.” dedi. Annemin bu ısrarı üzerine ho­camın bize olan nasîhatlerini anlattım. Annem; “Oğlum. Benim hatırım için şu birkaç hurmayı yiyiver. Senin hocan bunu nereden bilecek.” dedi. Annemin ısrarına dayanamayıp bir tâne hurma yedim. Fakat kalbime bir sıkıntı çöktü. Bir müddet sonra annemden izin alıp hocamın huzûruna döndüm. Selâm verdim. Hocam Kâzerûnî selâmımı aldıktan sonra; “An­nenin yanında bulunduğun sırada neler yaptın ve ne yedin ” diye sordu. Ben sessiz kaldım. Hocam devam ederek yüzüme baktı ve; “Orada bir hurma yedin.” buyurdu. Hocamın bu sözü üzerine içimi öyle bir heybet ve korku kapladı ki, târif edemem. O günden sonra hiçbir hâlimin, işimin ve sözümün hocama gizli olmadığına ve her şeyimizi ânında görmekte olduklarına olan yakînim arttı. O hatâmdan dolayı tövbe ve istiğfâr ettim. O andan îtibâren arkadaşlarımdan ayrı hiçbir şey yemedim.

Hindistan´da yetişen büyük velîlerden Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Çok yemek yiyen, nefsi­nin kölesi olur. Bunun için az yemelidir. Bedeni ayakta tutacak kadar ve ibâdette kuvvetli olacak kadar yemek ile yetinmelidir.

Tâbiînin ve âlimlerin büyüklerinden veli Ebû Eyyûb Meymûn bin Mihrân (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Dostların sofrasında yenilen yemeğin hazmı kolay olur. Düşmanın yemeği ise, insana ağırlık verir.

Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Anân (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin dâmâdı Şeyh Şemsüddîn Tuneyhî şöyle anlattı: Beldemizde bir şahıs vardı. Çok yemek yeme hastalığına mübtelâ ol­muştu. Bu şahıs, birgün Muhammed bin Anân ın dergâhında misâfir oldu. Orada yemek yedi. Dimyat a gitmek için binek istedi. Hizmetçisi, Muhammed bin Anân a; Bu şahıs, burada kaldığı bir gecede, büyük bir balık ve bir sepet dolusu hurma yedi. Yine de doymadı dedi. Bunun üzerine Muhammed bin Anân onu yanına çağırttı. Eline aldığı bir dilim ekmeği ikiye böldü ve bir parçasını o şahsa vererek; Besmele çek ve bu yarım dilim ekmeği ye buyurdu. O şahıs o ekmeği yiyince doydu. O an­dan itibâren, bir daha fazla yemek yemedi. Muhammed bin Anân´ın ona verdiği ekmek ile her zaman doyardı.

Büyük velîlerden ve Silsile-i aliyye denilen büyük İslâm âlimlerinin on üçüncüdsü olan Muhammed Bâbâ Semmâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hakkında Behâüddîn Buhârî hazretleri anlatır: “Bir defâsında Ho­cam Muhammed Bâbâ Semmâsî ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; “Al, bunu sakla!” buyurdu. Yemek yediğimiz hâlde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Bu sırada bana; “Faydasız düşüncelerden kalbi muhâfaza etmek lâzım­dır!” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misâfir ol­duk. Misâfir olduğumuz evin sâhibinin sıkıntılı bir hâlde olduğu görülü­yordu. Hocam ona; “Niye üzülüyorsun ” buyurdu. O da; “Bir kâse sütüm var, fakat, süte banıp yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum” dedi. Hocam bana dönüp; “İşte acabâ ne için ayırıyoruz diye düşündüğün ekmek bu iş içindi, ver sahibine yesin.” buyurdu.”

Evliyânın büyüklerinden, kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisi olan Muhammed Bâkî-billah (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin yemek yemede ihtiyâtı o kadar çoktu ki, yemek pişirenin abdestli, hattâ huzur ve safâ sâhiplerinden olmasını, yemek pi­şirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı söylenmemesini iyice tenbih ederdi. “Huzur ve ihtiyât sâhibi olmayanın yemeklerinden, bir duman çı­kar feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesîle olan temiz rûhlar, kalb aynasının karşılarında durmazlar” derdi. Bütün tale­belerini bu husûsa riayete teşvik eder, az bile olsa, riâyet etmeyenle­rin hâllerinden bunu anlardı.

Bir gün hâl ve keşf sâhibi dostlarından biri gelip; “Hâlimde bir bağ­lanma, bir kapanma, kalbimde bir karartı görüyorum ve hissediyorum, ne kabahat işlediğimi bilemiyorum.” deyince, Hâce hazretleri; “Yemeklerde ihtiyâtsızlık vâki oldu.” buyurdu. “Yemekler, her günkü yemeklerdi.” de­yince, Muhammed Bâkî-billah hazretleri: “İyi düşününüz, iyi düşününüz ki, bundan başkası olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyâtsızlık bu hâle sebeb olmuştur.” dedi. İyice düşününce; “Yemek pişerken, ihtiyâtlı olma­yan, helâl olduğu şüpheli iki üç odunun da yemek pişirmek için yakıldı­ğını hatırladım.” dedi. Bunun gibi, şüphelilerden sakındığı gibi, mübâh- ların fazlasından da sakınır, mübâhları zarûret mikdârı kullanırdı.

Yemek husûsundaki bu ihtiyâtı, onların mübârek yollarının ve hâlle­rinin letâfet ve temizliği sebebiyleydi. Temiz bir aynaya, bir nefesin bile tesir edeceği kadar, saf ve temizdi. Bu sebepten, talebeleri toplanınca, etraflarında en temiz ve en muhlis olanları oturturlardı. Aralarında bir ya­bancı olsa, hemen onun gafleti, noksanlığı, düşünceleri mübârek kalb aynasına aksederdi.

Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyurdular ki: “Sakın helâl ve ha­ramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma!”

“Haram ve şüpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat et­melidir.”

Irak´ta ve Mısır´da yaşamış olan velîlerden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed Emin Erbilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) yemek husûsunda ısrar edenlere; “Tasavvuf yolcusunun yemeği ilim öğrenmek, Allahü teâlânın ismini zikre devâm etmektir. O kimsenin düşüncesinin yemek, içmek olması ona yakışmaz.” buyurdular.

Velî ve Hanbelî mezhebî fıkıh âlimi Muhammed Kudâme (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hakkında Muhammed bin Ebî Bekr bin Amr şöyle anlatmıştır: Bir defâsında, beni yanına çağırdı. Rahatsızlığımdan perhiz yapıyordum. Beni yemeğe başlattı ve bir kimse yemekten önce; Şe- hidallahü ennehü lâ ilâhe illâhü (Âl-i İmrân: 18) âyet-i kerîmesini ve Kureyş sûresini okursa ve sonra yerse, o yemek ona zarar vermez. buyurdu.

Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim, tasavvuf ehli ve velî Muhammed Kudsî Bozkırî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini imtihân için, ye­mekleri helâlden olmayan bir ziyâfete çağırdılar. Yemekleri görünce, Allahü teâlânın izniyle helâlden olmadıklarını anladı. Ev sâhibinden özür dileyip, yemeklerden yemedi. Ev sâhibi, onun büyüklüğünü anlayıp, tövbe etti. Hâlis talebesi oldu.

Mısır´da yetişen büyük velîlerden Muhammed Şâzilî (rahmetullahi teâlâ aleyh) talebelere, toprak kab içerisinde az yemek verdiğinden, bir yaşlı kadın Muhammed Şâzilî´ye kızdı. Onu inkâr ederek; “Yemeğin az­lığı, onun velî olmadığını gösterir.” dedi. Sonra gitti. İçinde kuzu ve ördek eti bulunan yemek yaptı, dergâha getirdi. Muhammed Şâzilî, Yûsuf Kutû- rî hazretlerine; “Ye!” buyurdu. Yemeğin hepsini tek başına yedi ve yine açlıktan şikâyet etti. Kadın onu evine götürdü. Orada yediğinden daha fazla yemek yediği hâlde, yine şikayet ediyordu. Muhammed Şâzilî, ka- dına buyurdu ki: “Bereket, çokluğunda değil, evliyânın yemeklerinde­dir.” Bunun üzerine kadın istigfâr etti ve tövbekâr oldu.

Yûsuf isimli bir şahıs, büyük velîlerden Muhammed Şâzilî hazretle­ri- ni sık sık ziyârete gelirdi. “Yemekte sofraya çok az ekmek konuyor, kar- nım doymuyor.” derdi. Bir defâsında ziyâretine gelirken, iki de ekmek a- lıp, bunları koynuna saklamıştı. Her zaman olduğu gibi, yine sofra ku­rul- du. Yine her zamanki kadar ekmek ve yemek kondu. Fakat o zât, ne ka- dar yediyse ekmeği bir türlü bitiremedi. Bitmediği gibi, hiç de eksil­medi. Muhammed Şâzilî hazretleri kendisine; “İyi ye sofradan aç kalkma ki, iki ekmeğe ihtiyâcın kalmasın.” buyurdu. O kimse çok mahcub oldu. Ek- mekleri çıkarıp sofraya bıraktı. Tövbe istigfâr etti.

Muhaddis, zâhid, âbid, ârif-i kâmil ve Tâbiînin büyük âlimlerinden Muhammed bin Vâsi hazretleri, Hasan-ı Basrî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretlerini çok severdi. Onun evine gider, Nûr sûresindeki; Sâ­dık dostlarınızın evlerinde yemenizde size bir günah yoktur. meâlindeki â- yet-i kerîmesine uygun hareket ederdi. Hasan-ı Basrî de Muhammed bin Vâsi nin bu hâline çok sevinirdi, dostlarının evinde serbest hareket etme- sinden memnun olurdu.

Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velîlerin büyüklerinden İmâm Mûsâ Kâzım (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Hadîs-i şerîf ilminde sika, güvenilir bir râvidir. Büyük bir hadîs imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed, ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûlullah´a kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir…”

Tabiînden hadîs ve fıkıh âlimi, velî Mutarrif bin Abdullah (rahme- tullahi teâlâ aleyh) hazretleri çok az yer ve şehvetlerden kaçı­nırdı. Herkese de böyle yapmasını buyururdu. Hatta kendisi hiçbir şey yemiyor denecek kadar az yerdi. Şehvetlerini ve yeme içmeyi terkeden kimse kerâmet sahibi olur buyurmuşlardır. Her işinde orta yolda idi. İş­lerin en hayırlısı vasat (orta) yolda olmaktır. buyurmuştur.

Hindistan´da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) genelde bir parça arpa ekmeği ile, biraz sebze çorbası yerlerdi. Bâzan çok mikdarda pirinç pilavı da alırlardı. Yemeklerini hazır olanlarla birlikte yerler, kendileri çok az yemelerine rağmen, âdâb-ı muâşerete riâyet ve diğerlerine refâkat et­mek için, yemeye devâm ediyormuş gibi görünürlerdi. Böylece, sofrada bulunanlar yemeğe devâm ederlerdi. Yemek yerken, sık sık fakirlerin hâ­lini düşünür ve onların durumuna ağlamaya başlardı. Onun mutfağında, fakir, zengin, herkes için lezzetli yemeklerin her çeşidi hazırlanırdı. Fakat kendisi aslâ bunlardan yemezdi. Akşam namazından sonra talebelerin­den bâzıları, her gün ona çeşitli yiyecekler gönderirlerdi. Fakat Nizâmed- dîn Evliyâ, bunların hepsini fakirlere dağıttırırdı. Nizâmeddîn Evliyâ´nın hayırseverliği çok ve mükemmeldi. Bu da ho­casının duâsı bereketiyle idi. Hocası Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker, bir gün Nizâmeddîn Evliyâ´ya şöyle duâ etmişti: “Ey Nizâmeddîn! Bugün sevdi­ğimiz sebze yemeğini çok güzel pişirmişsin. Tuzu da uygun olmuş. Alla- hü teâlâ, dergâhında çok tuz harcamaya seni muvaffak kılsın.” Allahü teâlânın ihsânıyla ve bu duânın bereketiyle, tenceresi devâmlı kaynadı ve binlerce fakir, hergün onun mutfağından yemek yedi. Kendi­sine gelen bütün hediyeleri, hergün güneş batmadan önce muhakkak fa­kirlere dağıtırdı. Cuma namazına gitmeden önce, Nizâmeddîn Evliyâ, dergâhın ve mutfağın her köşesine, hiç bir şeyin kalmadığı ve hepsinin sadaka olarak verildiğinden emin olmak için bakardı. Yolcular, misâfirler ve onun dergâhına gelen her çeşit insan, tam bir misâfirperverlikle kar­şılanır ve ihtiyaçları giderilirdi.

Evliyânın büyüklerinden Nûr Muhammed Bedâyûnî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki:

YEMEKTE ZULMET VAR

Hindistan ın Bedâyûn, şehrinde doğan bu zât,

Yine bu memlekette; Delhi de etti vefât.

Seyfeddîn Fârûkî nin, bulunup sohbetinde,

Bir Kâmil-i mükemmil, oldu nihâyetinde.

İnsanlar her taraftan, feyiz ve nûr almağa,

Artık onun yanında, başladı toplanmağa.

Teveccüh etse idi, talebeye bir kere,

Hemen o talebenin, başlardı kalbi zikre.

Helâlinden alırdı, ekmeğinin ununu,

Ve kendi yoğururdu, eliyle hamurunu.

Dînin emirlerine, eylerdi tam riâyet,

Haramdan kaçınmağa, ederdi hayli gayret.

Devamlı okuyarak, Resûl ün hayatını,

Ona göre yapardı, her iş ve tâatını.

Helâya, sağ ayakla, girmişti bir gün sehven,

Tasavvufî hâlleri, bağlandı bu sebepten.

Üç gün tövbe ederek, yalvarınca Rabbine,

Önceki hâllerine, kavuştu aynen yine.

Dünya düşkünleriyle, görüşmezdi kat iyyen,

Her gün yiyeceğini, seçerdi helâlinden

O kadar çok ibâdet, etmişti ki hayatta,

Çok ayakta durmakdan, büküldü beli hattâ.

Buyurdu: Otuz yıldır, her hangi bir yemeği,

Geçirmedim kalbimden, pişittirip yimeği.

Ne zaman yiyeceğe, gerek duysaydım bilfarz,

Yanımda ne bulduysam, o şeyden yerdim biraz.

Bir günde, bir defa ve helâl yerdi muhakkak,

Bir yemek şüpheliyse, dururdu ondan uzak.

Yemek ikrâm etmişti, kendisine bir zengin,

Bir bahâne söyleyip, yemedi ondan lâkin.

O dedi ki: Efendim, helâldi yemeğimiz,

Çok üzüldüm, acaba, ne için yemediniz

Yakın talebesine, buyurdu ki o hemen,

Yemekte zulmet vardı, yemedim bu sebepten.

Onlar araştırdılar, gizlice bunu derhâl,

Gördüler ki yemeğin, malzemesi hep helâl.

Sonra anladılar ki, o kimsenin niyyeti,

Hâlis değil, mâlesef, gösterişmiş meğer ki.

Dünyaya düşkün biri, bu zâttan emâneten,

Bir kitap isteseydi, verirdi onu hemen.

Lâkin geri gelince, iki-üç gün müddetle,

Alıp da okumazdı, onu umûmiyetle.

Sohbet in tesîriyle, kitaptaki o zulmet,

Dağılınca alır ve okurdu en nihâyet.

En büyük talebesi, Mazhar-ı Cân-ı Cânân,

Ondan bahsettiğinde, ağlardı çoğu zaman

Derdi ki: Seyyid Nûr a, siz yetişemediniz,

Eğer ona yetişip, bir defâ görseydiniz,

Derdiniz ki: Ne kudret sâhibidir ki Allah,

Böyle bir mübârek zât, yaratmış, sübhânallah.

Herkesin baş gözüyle, göremediklerini,

O, kalb gözüyle görür, anlardı herbirini.

Talebesinden biri, yabancı bir kadına,

Bakıp da geldiğinde, hocasının yanına,

Buyurdu: Sende zinâ, zulmeti görüyorum,

Yabancı kadınlara, bir daha bakma yavrum.

Tâbiînden ve hanım velîlerin büyüklerinden Râbia-i Adviyye (rah- metullahi teâlâ aleyhâ) hazretlerini, iki kişi bir gün ziyârete geldiler. İkisi de açtı. “Yemeği helâldir” diye içlerinden yemek yimek geçti. O anda kapıya biri gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi. Râbia hazretleri ev­deki iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi. Râbia hazretleri ekmekleri saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki: “Ekmekler yirmi olsa gerektir.” Ekmeği getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler hayretle sordular. “Bu ne sırdır Biz senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu söyledin.” Cevâbında şöyle buyurdu: “Siz ikiniz gelince karnınızın aç olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ek­meği kapıya gelene verdim. Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını, bunun için bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur´ân-ı kerîmde (En´âm sûresi 160. ayet-i kerîme­sinde) bire on vereceğini bildiriyor. Ben O´nun bu vâdine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim.”

Büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsterî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri buyurdular ki: “Kıyâmet günü, az yemenin mükâfâtını hiçbir amel karşılayamaz.”

Bir gün Sehl-i Tüsteri´ye “Günde bir defâ yemeğe ne dersin ” diye sorduklarında; “Bu sıddîkların yeme tarzıdır.” dedi. “İki öğün yemeğe ne dersin ” dediklerinde; “Bu müminin yeme tarzıdır.” dedi. “Üç defâ ye­me- ğe ne dersin dediklerinde, cevâbı biraz ağır oldu.

Hindistan´da yetişen büyük âlim ve velîlerden Senâullah-i Sebnehlî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Bir defâsında, dünyâya düşkün olan devlet adamlarından birinin yemeğini yemiştim. Kalbim ve rûhum sıkıldı. Mâneviyâtım bulandı. Ne kadar tövbe istigfâr ettiysem, eski iyi ve huzurlu hâlime gelemedim. Gerçi doğru yoldan hiç ayrılmadım ama, mâ­nevî lezzetimi kaybettim. Demek ki yediğim o yemek şüpheli imiş.”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Yemeklerini toplu olarak bir sofrada yiyen ev halkına meleklerin duâ ettiğini duydum. Bunlara Allahü teâlâ rahmet eder.”

Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden olan Şâfi mezhebinin kurucusu ve evliyânın büyüklerinden İmâm-ı Şâfiî (rahmetullahi teâlâ aleyh) az yer, az uyurdu. “On altı senedir, doyasıya yemek yemedim.” buyurdu. Sebebi sorulunca “Çok yemek bedene ağırlık verir, kalbi zayıf­latır, anlayışı, idrâki azaltır, çok uyku getirir ve böylece insanı ibâdetten alıkor. Kulluğun başı az yemektir.” buyurmuştu.

Hindistan´da Bedâyûn şehrinde yetişen evliyânın büyüklerinden Şeyh Şâhî Mûytâb (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir gün talebeleri ile birlikte bir yere gittiler. Gittikleri yerde talebeler, yemek olarak pirinç ve süt pişir­diler. Yemek hazırlanıp önüne getirildiği zaman Hâce Şâhî yemeğe na­zar etti (baktı) ve; “Bu yemekte hıyânet kokusu vardır, biz bundan yiye­meyiz” buyurdu. Talebelerin hepsi hayret edip; “Bizden hiç birimiz hıyâ­net etmemiştir.” dediler. Pirinç ve sütü pişiren iki kişi hazret-i Hâce´nin huzûruna geldiler, dediler ki: “Efendim! Sütü pişirirken süt köpürmüştü, taşacaktı. Mecbûr kalıp, taşmaması için sütten bir miktar alıp içtik, şimdi ise bu kabahatimize pişmân olduk. Özür dileriz.” Hâce Şâhî, “Yemek, dostlarımızın (talebelerimizin) önüne gelmeden, o yemekten yiyen hıyâ­net etmiş olur. Fakat, mâdem ki siz özür diliyorsunuz, pişmân oluyorsu­nuz, öyleyse affettim.” buyurdu.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on seki­zincisi Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden “Mesh” yâni sûretinin değişti­rilmesi, hayvan sûretine döndürülmesi kaldırılmıştır. Fakat bâtından, mânen sûretin değişmesi kaldırılmamıştır. Bâtından sûretin hayvan sû­retine çevrilmiş olmanın alâmeti, büyük günah işleyen kimsenin bu gü­nahları işlemekten, bâtının, kalbinin elem duymaması, işlediği haramlar sebebiyle müteessir olmaması, fısk ve isyân olan işlerde ısrâr etmesidir. Bu öyle bir dereceye ulaşır ve işlediği büyük günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık tenbih ve nasîhat da yapılsa gafletten uyanmaz.”

Mevlânâ Gilân Ziyâretgâhî hazretlerinin oğlu Mevlânâ Burhâneddîn Muhammed şöyle anlatmıştır: “Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Şeyh Şâhi- n´in evinden çıktığı sırada, büyük biraderlerim Mevlânâ Abdürrahmân ve Mevlânâ Ebü´l-Mekârim önüne geçip, herbiri evine dâ­vet etti. Teşrif et- mesi için istirhâm ettiler. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr bana; “Sen niçin dâvet etmezsin ” buyurdu. “Bu arzu, gönlümde haddinden fazladır. Fakat ağa- beylerimin yanında küstahlık etmedim” dedim. Bana, iki batman un ile çorba pişirmemi söyledi. “Bundan fazla bir şey yapma!” buyurdu. Emrini yerine getirdim. Köyün âlimleri, sâlihleri ve fakirleri, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin teşrifini duyar duymaz, grup grup evime gelmeye başladı. İki büyük sofa, gelenlerle doldu. İki sofa arasın­daki mâbeyn de doldu. Yine gelenleri almadı. Bir kısmı da, dam saçağı­nın altına ve evin dışına oturdu. Ben bu kalabalığı görünce, hatırımdan; “Bu kadar kimse geldi” diye geçti. Hâce Ubeydullah hazretleri bana tek­rar; “İki batman undan başka bir şey pişirme!” buyurdu. Bir türlü, biraz daha pişireyim di- yemedim. Son derece telâşlanıp, tereddüdde kaldım. Bu hâlde iken, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri başını kaldırıp; “Söyleyece­ğimi söyledim. Söylediğim gibi yap, fazla pişirme!” buyurdu. Bu emri üze­rine, çorba pişi- rip, büyük bir kaba doldurdum. O kabdan da, kâselere ve tabaklara dol- durarak, iki sofada ve mâbeynde oturan misâfirlere dağıt­tım. Komşu- lardan emânet tabak toplatıp, onlarla da dışarıdaki topluluğa çorba da- ğıttım. Herkese yetip, arttı. Emânet aldığım tabaklara da doldu­rup, sâ- hiblerine gönderdim. Orada bulunanlar da, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretle- rinin kerâmetiyle yemeğin herkese yetip arttığını görerek, hayret ettiler. Böylece onu daha çok sevip, bağlılıkları arttı.”

Büyük velîlerden Utbet-ül-Gulâm (rahmetullahi teâlâ aleyh) anlatır: “Ca- nım et istediği halde yedi sene almadım. Fakat sonunda bir mikdar alıp, pişirdim. Sonra yetim bir çocuğa rastladım. Elimdeki eti ona ver­dim.” Bu manzarayı görenler, Utbet-ül-Gulâm´ın “Yoksulları, öksüzleri, e- sirleri severek yedirirler.” (İnsan sûresi:76) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyup, ondan sonra et yediğini görmedik dediler.

Müslim Abâdânî anlatır: Sâlih el-Mürrî, Utbet-ül-Gulâm, Abdülvâhid bin Zeyd ve Müslim el-Esvârî bize gelip, deniz kenarına indiler. Kendile­rini bir ak- şam yemeğe dâvet ettim. Herkes sofraya oturmuştu. Bu sı- rada görünmeyen birisi: “Ebedî ve nîmetler yurdu olan Cennet´ten, dün- yânın geçici zevkleri, nefsin arzu ve istekleri seni alıkor.” diye konuş- muştu. Utbet-ül-Gulâm bunu duyunca düşüp bayıldı. Yemekte bulunan- lar bir şey yemeden kalktılar.

Rebâh el-Kaysî anlatır: Utbet-ül-Gulâm ile berâberdik. Kendisine bir mikdâr hurma almıştı. Akşam vakti sıralarında, rüzgâr esmeye başladı. Bunun üzerine Utbet-ül-Gulâm; “Yâ Rabbi! Canım istediği halde bir se­neden beri hurma almamıştım. Fakat hurma yeme isteği bana gâlip gel- di. Yemek için aldım.” dedikten sonra, aldığı hurmaları yemeyip, tek­rar fakirlere dağıttı.

İstanbul´daki meşhûr velîlerden Vefâ Konevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine bir bahar günü, mevsim güzel, hava çok hoş. Allah´ın rahmet eserlerini görmeniz için dışarı çıkmanızı istirhâm ederiz dedikle­rinde; “Bugün müsâade edin. Akşam, her zaman yediğimden bir lokma daha fazla yiyeyim de, dışarı çıkacak kuvvetim olsun.” buyurdu.

Tâbiîn devrinde yetişen büyük âlim ve velî Vehb bin Münebbih (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Yakınlarından birisine şunları tavsiye etti: “Yemeğe besmele (Bismillâhirrahmânirrahîm) ile başla. So­nunda Allahü teâlâya, verdiği nîmetinden dolayı hamdet (Elhamdülillah, de).”

Mısır da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) az yemek yemeyi tavsiye ederdi. Bu sebeple; Ben hiçbir zaman mîdemi doyurmadım. Çünkü ne zaman mîdemi dolduracak olsam, ya günaha düşerim veya günah işleme arzusuna kapılırım. buyurdu.

Share.

About Author

Leave A Reply