Küreselleşme : Kuşatma Altındaki Dünya – Abdurrahman ARSLAN

0

Meşhur devrimi; bu devrimle beraber kendi parçalanma tarihini insanoğlunun izlemesi gereken kaçınılmaz bir kader olarak bütün dünyaya yayıp kendine benzeten; üstelik kendisi bütün bu deneyimin eşsiz “müzesi” olarak görülürken; farklı amaçlar ve araçlarla da olsa, bu defa kendini “merkez” haline getirerek; bütün dünyayı bu merkeze göre yeniden örgütleme “gayreti” ve “başarısı” hiç te ihmal edilecek gibi değildir. Zira bütün bunların neticesi olarak Batının “bugünü” Batı dışındaki toplumların “yarını” olmak gibi bir özellik kazanmıştır.

Bu sebeple Batının 1789 ile; hatta Rönesans/Reformasyon dönemine kadar uzanan bir ümmet olarak kendi içindeki parçalanma tarihini, aynı zamanda dünyanın küreselleşmeye uzanan yolunun başlangıcı saymak gerekiyor. Batı bu haliyle kendisi olarak sadece Hıristiyan bir ümmetin “parçalanmasının” değil; eş zamanlı olarak dünyayı “birleştirmenin” de çatışıklı iki deneyimini muhtevasında barındıran bir tarihi temsil ediyor. Küreselleşme dediğimiz süreç nihayette Batılı öznenin kendine ait bu tarih deneyiminin hasılası olarak ortaya çıkmakta; fakat bu deneyim oryantalizm ve kolonyalizmin imkanları ile dünyanın diğer toplumları üzerinde kurulmuş olan ekonomik, kültürel, siyasal bir hegemonyaya aynı zamanda işaret eder.

Batıya ait hususiyetler taşıyan bu tarih deneyimi kendi dışındaki hiç bir tarihin sahip olmadığı kadar bir “zenginliği” bünyesinde barındırmasıyla önem taşımakta. Bu zenginlik Kadim Grek´ten başlayan, Roma İmparatorluğuyla kuvvet kazanıp kapsamını genişleten; Hıristiyanlıkla yeni bir anlam ve zenginlik, modern dönemde de kolonyalizmle beraber dünya ölçeğinde kazanılmış sofistike bir tecrübenin toplamından oluşur. Söz konusu edilen tecrübe Batı dışındaki toplumlar bağlamında düşünüldüğünde; bu toplumların Batı merkezli yeniden inşaya tabi tutuldukları bir süreç olma özelliği taşımakta. Sürecin cereyan ediş tarzı, dünyadaki toplumların parçalanma ve yeniden inşa edilmelerini ulus- devlet olma halleriyle koşutluk içinde olduğu görülmekte.

Bu sebeple toplumların ulus-devlet haline gelme süreçleri dünya topraklarının ve bu topraklar üzerinde yaşayan insanların küreselliğe imkan verecek bir örgütlenme tarzı içinde yeniden inşa edilmeleri olarak tezahür etmiştir. Bu haliyle her ulus-devlet küreselliğe giden yolda bir uğrak niteliği taşımakta. Bunu diğer toplumların Batı tarihine eklemlenmesi; veya bütün “tarihlerin” Batı tarihi içinde erimeleri olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Söz konusu deneyimin hasılası olarak bugün dünyanın halihazırdaki sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve teknolojik örgütlenmesi Batıdan bağımsız, kendi başına anlaşılamayacağı gibi; yeryüzünde bu türden bir örgütlenmeyi meşrû hale getirmiş olan “egemenlik” gibi bir kavramın da yine Batı tarafından insanlığa sunulan düşsel bir “ideal” olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Batı tarafından mecbur kılınan bu türden bir örgütlenmenin karşılığı olarak, bizim bir gün bu “ideale” sahip olabileceğimiz “düşü” gerçekleşmemiş olsa da; bu ideali ciddi şekilde tahlil edip sorgulamamış olmak bir trajedi olarak hala ortada durmaktadır. Ne var ki, bütün bunların yine Batının ellerinde ve küreselleşmeyle beraber bugün aynı zamanda aşınma sürecinden geçmekte olduğunu görmek; ancak bir ideale sahip olmanın bir “özne” olma halini gerektirdiğini bize yeniden hatırlatmakta. Teritoryal temelde Batı bugün insanlığa siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel bir model sundu. Ne var ki Batı dışındaki beşer bu modeli daha yeteri kadar “tüketemeden”, bugün yine Batının bizzat kendisi bütün bunları elimizden almakta; söz konusu olan küreselleşme de zaten bu duruma işaret etmekte. Bu sebeple bugün içinde yaşadığımız dünyanın halihazırdaki her çeşitten örgülenmiş halini Batıdan ayrı düşünemeyeceğimiz gibi; bugün küreselleşme olarak tanımlanan süreci de aynı şekilde Batıdan bağımsız ve onun tarihsel kimliğine müracaat etmeden anlamak asla mümkün değildir. Zira şimdilerde dile getirilen küreselleşme öncelikle hem Batılı tarihsel deneyiminin hasılası, hem de günümüze uzanan açılımıdır. Bu deneyim kendi doğal gelişimini her şeyden evvel kendine has bir “ötekileştirme” kavramsallaştırımında bulunmasıyla dikkat çeker; ve bu özelliğiyle kendi dışındaki bütün kültürlerinkinden farklılık taşır.

Şüphe yok ki her kültürün kendine has bir “ötekileştirme” mantığı bulunmakta; ne var ki Batıya ait olan mantık diğer bütün kültürlerden farklı olarak aşılması imkansız ilkeler üzerine kurulu olma özelliği taşımaktadır. Batı kültürü içinde “öteki” her kültürde gördüğümüz “farklı olan birinden” ziyade, Batının ona yüklediği özel sıfatlar taşıyan biridir. Öteki, Batılı zihniyet içinde bir “topluluğun” hedef grup olarak seçilmesi; Batının kendine ait bütün olumsuzlukları ona atfederek ondan kurtulmasına vesile kıldığı bir “ötekiliğin” inşâsıdır. Bu ötekilik inşası aynı zamanda Batılı özneye rahatlama imkanı sunmakta. Zira rahatlama “ötekiliği” değiştirmek üzere onu “asimile” etme çabası şeklinde tezahür etmekte ve mesiyanik özellik taşımaktadır. Ötekileştirme mantığı “hoşgörü” için boşluk bırakmaz; belki de bu yüzden hiçbir toplumun kültüründe bulamadığımız “tolerans”a reformasyon döneminden bu yana aşırı vurgu yaparak gelmektedir.

II

Acaba bir “şeyin” insanlar tarafından benimsenmesi veya bir “şeyin” taraftarı olmak; ya da sözgelimi, bir dinin insanlar tarafından benimsenmesini, dünya genelinde insanlar arasında yaygınlık kazanmasını “küreselleşme” olarak nitelendirebilir miyiz? Eğer “yaygınlaşma” ile “küresellleşmeyi” birbiriyle ilişkili, fakat aynı şeyler olarak nitelendiremiyorsak; bu durumda küreselleşmeyi, bazı Batılı düşünürlerin açıklamaya çalıştıkları gibi sadece “zaman-mekan” bağlamında yaygınlık kazanan; veya “zaman-mekan” daralması olarak anlamak, oldukça zor görünüyor. Zira bu tanımlama meseleyi öncelikle fiziksel gerçeklik düzeyinde ele almakta; küreselliğin mahiyette öngürdüğü değişikleri olduğu kadar, onun zaman-mekan anlayışının Batı merkezli özelliğini ise ihmal etmektedir. Günümüzde artık yaygın bir şekilde dile getirilen küreselleşmeye katılım, herşeyden evvel dine katılım gibi kişisel bir tercih içermediği gibi; yeni yeni şahit olmaya başladığımız ve muhtemelen sonraki zamanlarda kendine dair daha belirgin özellikler üzerinden tanımını yapabileceğimiz yeni bir hegemonyanın neticesinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Söz konusu edilen katılımı dünyadaki farklı kültürlerin ve toplumların homojenleştirilmesi olarak; veya televizyonlardaki filmlere, müziğe, yiyeceğe, giyeceğe kısaca tüketim nesnelerine bakarak küreselleşmeyi bir Amerikanlaşma olarak anlayabilir; hatta kültürel düzeyde dile getirilen haklı kaygıların toplumlara ve mevcut hayat tarzlarına karşı bir tehdit olarak algılanmasının doğru bir teşhis olduğunu söyleyebiliriz.

Ne var ki küreselleşmeyi kökenini ihmal ederek yanıltıcı bir şekilde, ne sadece dünyanın Amerikanlaşması olarak görebilir; daha önemlisi, ne de Amerikanın başlattığı bir süreç olarak anlayabiliriz. Her ne kadar küreselleşmeye ve onun taşıdığı değerlere Amerika´nın önderlik ettiği ve yaygınlık kazandırdığı görülse de; arka-planına, yani kendini besleyen kültürel, ideolojik, teknik ve ekonomik kökenine baktığımızda, bunun Batıda en azından “Aydınlanma” dönemine kadar uzanan bir tarihi ve süreci kapsadığını ifade etmemiz gerekiyor. Aydınlanma evrenselliği ve ulus-devlet projesi özü itibariyle Batının kendi deneyimiyle elde ettiği doğruların en azından siyasal olarak dünyanın geri kalanına dayatması şeklinde ortaya çıkıyor. Küreselleşmenin bu dayatma ile ilk defa kendine dünya ölçeğinde maddi bir temel inşa ettiğini; bunun yanında ilkelerini kendinin belirlediği yeni bir hukuku da inşa ederek Batı dışındaki toplumlara kabul ettirerek yaygınlık kazandığını görüyoruz.

Bu sebeple küreselleşme nedir sorusuna; teknolojik, ekonomik, kültürel, siyasal gibi bir çok kavramla cevap verilmeye çalışılsa da; bu sorunun cevabı kendi asliyeti içinde Avrupa´nın yaklaşık 13. yüzyıldan itibaren oluşturduğu düşünsel/tarihsel mirasın kültürel dokusunda saklı bulunmakta. Bu kültürel miras, her şeyden evvel, hiç de kolay sayılamayacak kavram ve gerçeklik olarak bir “Avrupa” fikrinin; ve bununla eş zamanlı olarak yeni tür bir hegemonya biçiminin inşasıyla birlikte başlıyor. Başlangıcında, “Avrupalılığı” inşa etmek olarak bir içe kapanma şeklinde tezahür eden; bu yüzden de her şeyden evvel sahibi olduğu dinin “kutsal” merkezine, diğer iki büyük semavi dinin aksine, “ihanet” ederek onu “Roma”ya taşımakla kendini oluşturuyor. Bundan sonraki uzun tarih içinde Batının her şeyden bir merkezilik üretme çabası; kendini referans alınacak bir “merkez” şeklinde görme isteğinin, bu inşaya hakim “mantığın” özelliği olarak karşımıza çıktığını görmek şaşırtıcı değildir. Bu deneyim, hem içeride hem de dışarıda kendisi için bir “tez” olmaya aday her “şeyi”; müşahede edilebileceği gibi, gösterdiği uzun bir “sabrın” neticesinde zararsız hale getirmeyi başarmış bir deneyim olarak önem taşımakta. Bu inşa çabasında “Avrupa”nın, sade parçalanmanın değil, eşzamanlı olarak birleştirmenin de çatışkılı iki deneyimini bünyesinde barındıran bir tarihi temsil ettiği görülür. Bu tarihin sahibi olarak Avrupa´yı, yeryüzünün bütün ahalisini varlıklarını sürdürebilmek için ulus-devlet olmaya mecbur eden; ya da insanoğlunun devlet olma imkanını sadece ulus-devlete indirgeyen hegemonyacı bir deneyimin “müzesi” olarak görmek mümkün.

Sözü edilen hegomonik özelliği cihetinden baktığımızda küreselleşme iki kutuplu bir süreçte ortaya çıkmakta. Bir tarafta küreselleşmeyi başlatan gücün ve zihniyetin sahibi olarak “merkezi” temsil eden Batı; diğer tarafta ise sonu gelmez bir çaba ve sabırla kendisini ne pahasına olursa olsun “merkeze” benzetmeye çalışan Batı dışındaki toplumlar yer almakta. Dolayısıyla burada dünyanın halihazırdaki siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ve tenitoryal örgütlenmesinin “Avrupa”dan bağımsız anlaşılamayacağını hatırlamak gerekiyor.

Bu tespitten hareket ederek; küreselleşmenin yeni bir “vak´a” olmadığını, geçmişe yönelik olarak küreselleşmenin maddi alt yapısının en azından Batıda ulus-devletin kuruluşuyla; Batı dışında ise toplumların bir kaç yüzyıldan beri uluslaştırma süreçleriyle hazır hale getirildiği açıktır. Küreselleşme kendine ait ve/veya uygun kuralları yine kendisiyle beraber getirmekte ve yaygınlaştırmakta olmasını bu sürecin hasılası olarak saymamız gerekiyor. Batı dışındaki toplumların modernleşme tarihleri aynı zamanda küreselleşmeye ait tarihin bir parçasını temsil etmekte; bu düşünce, hayat ve dünya ölçeğinde Batılı düzenin bütün dünyayı kuşatmasının tarihi olarak ortaya çıkmakta.

Bundan dolayı Avrupa “müzesi” modern zamanlarla beraber başlayan; ama bu üstü fazlaca cilalı ve hayli cazip resmin arka tarafında tahakküm ve kolonyalizm bulunan uzun bir tarih ve bu tarihten elde edilmiş zengin ve sofistike deneyiminden teşekkül etmekte. Deneyimi gerçekleştiren “merkez-özne” bu zenginliği muhafaza etmekte, dönüştürerek her defasında yeniden kullanmakta; deneyimin “nesnesi” ise her dönüştürüm sonrasında hafıza kaybına uğramakta; aynı zamanda kışkırtılmış umutların sahibi olarak unutkan/zayıf bir hafızayı temsil etmekte.

III

Kürselleşmeyi her şeyden evvel modern Batı tarihi içindeki tecrübelerle elde edilmiş bir “şeyin” dünya ölçeğinde yaygınlaş(tırıl)ması sayabiliriz. Sebebi ne olursa olsun bu “yaygınlaştırma” işlemi, kabul etmemiz gerekir ki oldukça başarılı şekilde yürütülmüştür. Sürecin bugün yeni bir açılımı olan küreselleşme; kavram ve gerçeklik olarak 1980´li yıllardan itibaren dile getirilmeye ve yaygınlık kazanmaya başlıyor. Yeni tür teknolojilerle beraber yaygınlaşan yeni bilgi çeşidinin toplumsal ve kültürel evrenimizde yaptığı niteliksel değişikliklerin önemini burada zikretmemiz gerekiyor. Bunun yanında zaman ve mekan algımızda meydana gelen dönüşümlerle beraber iletişim imkanlarının açtığı ufuk içinde kavram kolayca kabul görür hale geldi. Başlangıçta neredeyse tanımlaması çok kolay; gayet vazıh, oldukça kullanışlı üstelik çok şeyi açıklama gücüne sahip bir kavram olarak anlaşılmakta. Daha başlangıçta evrenselliğine vurgu yapılarak kavramın ne olduğunun tarife çalışıldığı görülmekte. Fakat meselenin hiç de göründüğü gibi olmadığı söylenebilir.

Kavram öncelikle söz konusu olan “yaygınlaştırmanın” bilinen “öznesini” gizlemekte; bunda kendisine eşlik eden post-modern felsefenin katkısının olduğu inkar edilemez. Post-modernitenin imkanlarını kullanarak öznesi olmayan, yani merkezsiz bir “kültür”, “kimlik” ve sürece işaret etmekte; bunu yaparken işin merkezindeki özne olarak Batıyı perdeliyor. Halbuki kendi tarihselliği içinde küreselleşmeye varan uzun yolun maddi, siyasi, kültürel, ekonomik ve teknolojik temellerinin Batıda oluşup geliştiği bilinmekte; ama buna rağmen yine de söz konusu süreç kendi içinde belirgin olmayan bir boyut taşımasıyla dikkat çekiyor.

Modern döneme ait bir çok kavramsallaştırma gibi küreselleşme de hem kavram hem de gerçeklik olarak çok şeyin açıklayıcısı olan bir anahtar gibi görünmekte; hatta başlangıçta bir istikrara işaret etmekte; meselelerin eskiye nispetle daha kolay çözüleceğine dair bir kanaat oluşturduğu açıktır; ama herhangi bir meselede kesinlik içeren bir cevabı henüz bulunmamakta; zira kesinlik içermeyen bir dünya görüşünü temsil etmekte olduğundan bizi belirsizliklerle karşı karşıya bırakıyor. Sözgelimi siyasette sağ ve sol ayırımlamalarının aşıldığını söylemekte, ama hepsi bu kadarla sınırlı kalıyor. Geçmişte dünya hakkındaki tahayyülümüz toprakla ilişkili ve mekana bağlıyken; küreselliğin bize önerdiği dünya tahayyülünde “mekanı” ortadan kaldırıyor.

Bu sebeple kavram kendini fazlasıyla “nötr” göstermek istemesine rağmen aslında hiç de masum bir özelliğe sahip bulunmamakta; insan zihnini yanlış yönlendirerek bir çok şeyi gizlemekte, üzerini örtmektedir. Bunun neticesi olarak muhtevasındaki tahakkümü, hegemonyacı bir özellik taşıdığını kolayca gözlerden uzak tutulabilmektedir. Aslında bu kadar kolay şekilde bunu yapabilmesini sağlayan; kendinin, her ne kadar ekonomik ve teknolojik bir süreç olduğu söylense de bir “kültür” ve “hayat biçimi” olarak ortaya çıkıp yaygınlık kazandıran gücüdür. Ne var ki günümüzün dünyasında şu aşamada ifade ettiği haliyle küreselleşme; daha çok iktisadi bir durumu, kültürel bir süreci sonra da teknolojik/enformatik bir sirkülasyonu ifade etmesiyle dikkat çekiyor. Bu haliyle küreselleşme, bazılarına göre Batı hegemonyasının, emperyalizminin aldığı yeni şekil olmakta bazılarına göre de dünyanın Amerikanlaşması/McDonald´laşması sayılmakta.

Taşımakta olduğu belirsizlik özelliğine rağmen küreselleşmenin yine de dünya ölçeğinde giderek deneyimlenen bir “hayat biçimi” olduğu kadar; yine dünya ölçeğinde teşekkül etmeye başlayan, diğer bir ifadeyle giderek daha somut hale gelen bir “düzen”e de işaret etmekte olduğunu belirtmeliyiz. Bu yüzden bizim çevremizle, bilhassa biribirimizle olan ilişki biçimimizi, neredeyse tekrar eski haline getirilemeyecek kadar dönüştürmekte; bu ilişkileri kendinin öngördüğü dünya düzenine uygun düşecek tarzda yeniden düzenlemektedir. Yeni ilişkiler ve küreselleşmenin kurmak istediği yeni düzenin öngördüğü değişim; her şeyden evvel Batı dışındaki toplumların din ve hayat pratiğini; sonrada siyasal/sosyal cihetten ulus-devletin klasik yapısını çözmekte, en azından mevcut halini yeni değişime uygun hale gelmesi için zorlamaktadır. Bunun hasılası olarak ortaya çıkan çözülmeyle artık bugün insanları kilise, devlet, etnisite ve kültür ekseninde bir arada tutmak giderek zorlaşıyor. Öngörülen değişim bu haliyle ulus-devletin klasik örgütlenme yapısı içinde kalmasını zorlaştırıyor. Kendi tarihselliği içinde düşündüğümüzde ulus-devlet bu haliyle küreselliğe uzanan süreçte bir durağı temsil etmekte; küresellik ulus-devleti inşa eden bir çok değer ve kabulü geçersiz kılan veya anlamsızlaştıran bir süreç olma özelliği taşımakta.

Bu yüzden günümüze hakim süreç ulus-devletin egemenlik anlayışı, hudutların geçirimsizliği ve homojen bir ulus inşa etme istek ve çabasını; ulusal kültür ve ulusal kimliğin inşa imkanlarını aynı zamanda dönüştürmekte, içlerini boşaltarak bunları anlamsız hale getirmekte. Dolayısı ile ulus-devlet ve onunla ilişkili bulunan bir çok “unsur” artık şimdilerde ulusal hudutlar içinden çok, küresel ölçekte ifadelendirilmekte; sözgelimi küresel kültür, küresel toplum, küresel siyaset, küresel hukuk, küresel ekonomi gibi yeni kavramlarla karşılanmakta; ekonomik cihetten artık çok uluslu şirketlerin egemenliğinden bahsedilmektedir. Tabii ki bu durumda önce klasik “toplum” kavramı ve toplum tahayyülü; sonra da hakim “sosyal/siyasal bilim” anlayışında bir mahiyet değişimi kaçınılmaz görünüyor. Bunun yanında ulus-üstü bir hukukun yaygınlık kazanması; ulus-devletin mecburen kendini, vatandaşını ve kendisiyle vatandaşı arasındaki ilişkilerini yeniden tanımlamak ve düzenlemekle karşı karşıya bırakıyor.

Bu durumda küreselleşmenin giderek dünyanın kendi kendine işleyen bir düzen halini aldığını çağrıştıran anahtar bir kavram olmaya başladığı görülmekte. Büyük çoğunluğu içinde fertler ve toplumlar bu özerk statü kazanmış “yapının” dışında kalmak istememektedir. Daha sonra değinmeye çalışacağımız halde yeri gelmişken söylememiz gerekir ki; Müslümanlardan önce, İslam; bütün haşmetiyle bu “yapının” dışında durmakta; bu yüzden de küreselleşmenin sahipleri onu ve “taraftarlarını” tehdit kategorisi içinde değerlendirmektedir. Küreselleşme dışarıdan gelen ve müdahale edilmesi mümkün olmayan bir süreç; toplumu daha ideal şekilde yeniden kurucu bir fail olarak anlaşılmakta. Zira bir kısım insanlara göre küreselleşme kader gibi bir şey; özünde iyi ve eklemlenmesi gereken bir “durum/süreci” temsil ediyor. Küreselleşmeyi kutsama eğilimindeki bu tutumlar; küreselliğin yapmış olduğu ve çok masum gibi görünen “evrensel-tikel” yada “küresel-yerel”gibi ayırımlardan birini kabul etmek gerektiğine vurgu yaparak, insanları bir dayatma ile karşı karşıya getirmekte. Halbuki bu ayırımlamalar bizzat küreselliğin inşa ettiği kategoriler olarak, zorunlu bir tahlili gerektiriyor. Aksi halde küreselliğin kendisiyle beraber getirdiği olumsuzlukları ve gerilimleri görmek, alternatif yaklaşımlara kapı açmaya mani olmakta; dolayısı ile küresellik iki kutup arasında bir tercih yapmak olarak anlaşılmaktadır.

Öte yandan küresellik, fert ve topluma “rağmen” kendini kabul ettiren bir süreç olarak anlaşılmakta. Bunun altında yatan sebebin büyük nisbette hakim toplumsal kültürün kendisiyle alakalı olduğunu söylemeliyiz. Şüphe yok ki küreselleşmeye hız kazandırdığı gibi, esas önemlisi insanların zihinlerinde onu geri döndürülemez olarak gösteren, buna inandıran bilimsel bilgi, teknolojik gelişmeler ve bunların yaygınlaşmasıyla oluşan kültürel ortamdır. Bu ortam geleneksel değerlerin/kültürlerin direnç gösterme ve alternatif kapasitelerini kendi kodları içinde dönüşüme uğratmaktadır. Bunun yanında tahayyül dünyamıza hakim zihniyet yapısı, küresel durumu tahlil etme hususunda yeterli imkan sunmadığı gibi, bu türden bir çabayı da farklı ve sahici olmayan hedeflere yönlendirmekte. Bu sebeple modern bilginin küreselleşmeye başlangıç yapan ve yol açan özelliğini ve gücünü burada hatırlamamızda fayda bulunuyor.

Günümüzde sürmekte ve yakın gelecekte vuku bulması muhtemel değişikliklere kısmen değindikten sonra; başta sormamız gereken soruyu şimdi sorabiliriz: Nedir küreselleşme? Küreselleşme, teknolojik/enformatik bir süreç midir; sermayenin, emeğin, tüketim nesnelerinin dünya ölçeğinde sirkülasyonu mudur; çok-uluslu sermayenin/şirketlerin kurduğu sömürü evreni midir; yeni bir sömürgecilik biçimi midir; belirli bir bilgi biçiminin dünyada hakim duruma gelmesi midir; dünyadaki bütün toplumların aynı/ortak bir hayat ve yönetim tarzı altında bir araya toplanma süreci midir; ve acaba küreselleşme yeni bir tür hegemonya ve sömürü içermekte midir?

IV

Yeni bir dünya tasavvuru olarak küreselleşme, anlaşılmakta olanın aksine; bir çok farklı dinin, kültürün, medeniyetin; siyasal, sosyal, ekonomik unsurun veya farklı ırkların kendi özelliklerini koruyarak bir arada yaşamaları olarak anlaşılamaz. Eğer iş böyle olsaydı bu tarz bir siyasal/sosyal varoluşa tarihte sıkça rastlanmakta; insanlık tarihinin buna hiç de yabancı olmadığını biliyoruz. İmparatorluklar düzeyinde rastladığımız bu türden bir varoluşu, küresellikten ayıran önemli özellik; kendi hayat biçimlerini her şeye rağmen yaşayarak muhafaza ettiklerini, birlikteliğin-eğer gönüllü katılım söz konusu değilse-klasik hegemonya temelinde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Burada her toplumun/topluluğun kendi asliyeti içinde varlığını sürdürdüğü görülmekte. Ne var ki küreselleşmeden bahsettiğimizde, diğer bir ifadeyle küreselleşmeyi tarihte gerçekleşmiş olanlarla mukayese ettiğimizde, her şeyden evvel onu diğerlerinden kökende ayıran önemli bir sebep bulunmakta. Küreselleşme, elbette ki ulusların, dillerin, kültürlerin, dinlerin veya hayat biçimlerinin yok olması, ortadan kalkması değildir. Tersine, bunlara asliyetlerini kazandıran aralarındaki sınırların çözülmesi: kendi gerçekliklerinden, içleri boşalarak bir “karışım” lehine bu sınırların erimesidir. Karışımla meydana gelen unsuru, bir “melezleşme”; bunların kendilerine ait hakikatin ekseni olamayacak şekilde dönüşüme uğraması olarak nitelendirebiliriz. Televizyon gibi kitle iletişim araçları; eskisinden farklı bir mahiyet taşıyan yeni kamusallık ve tüketim dünyası gibi “yurtsuz” bir uzamda var oluş ya da dolaşım hali, bu değerlerin kendilerine ait anlamın tekrar harekete geçmesine imkan vermemekte. Şüphe yok ki bu, küreselliğin öngördüğü ve kendine has değişim biçimine işaret etmekte.

Aslında, kendi klasik anlaşılma biçiminin aksine değişim, modern zihniyet yapısının belirleyici boyutunu ifade eder; zira modern düşünce hep “şimdi”ye yaptığı vurguyla değişimi kendisi için temel yapmış, onunla anlam ve meşruiyet bulmuştur. Bu zihniyet dünyası içinde idealleştirilmiş bir “değer” olarak değişim, bütün insanların mutlak anlamda uyması gereken bir süreci temsil etmekte, Zira modern sistem başta bilgi olmak üzere ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel ve teknolojik düzlemde değişimin kendisi ve onun hasıl ettiği “gerilim” içinde gücünü ve varlığını sürdürür. Günümüzün küresel kültürü içinde bu değişim anlayışı artık yeni bir nitelik kazanıyor; yeni niteliği hakim bütün değerlerin içini boşaltmakta. Değişim şimdilerde yeni muhtevasıyla bütün dünyayı kuşatmış olarak, sürekli bir hal almakta. Ekonomik, siyasi, kültürel bütün sistemler bu yüzden ulus-devlet sınırlarını aşarak homojenleşmekte ve bir bütünlük içine girmekte.

Dünyada giderek yaygınlaşmakta olan kitle iletişim teknolojileri hem belirli bir bilgi türünü hem de belirli bir hayat tarzını bütün dünyada yaygınlaştırmakta. Bütün toplumları aynı yaşam biçiminin kalıpları içine dökerek ortak bir zihniyet dünyası inşa ediyor. Farklı olan değerleri kendi standartları içine alarak yeniden anlam kazandırmakta. Bu standartlar içinde kendilerine ait “yerli/yerel” değerleri üretmekte ve muhafaza etmekte olduklarını zanneden toplumlar, aslında kendi değerlerinin muhtevasına bu standartların yerleşmiş olduğunu unutmakta. Standartlar her şeyi öngörülen yeni tür değişime tabi tutmakta; insanlar kendi yaşam biçimleriyle uyumlu bir hayatı sürdürdüklerine inanırken, hayatın kendine dair ilkelerinin sözü edilen değişim tarafından dönüştürüldüğünü gözden kaçırmakta.

Küresellik her toplumun kendine ait hayat kurucu değerlerini ve bunlara bağlı olarak her toplumsal ilişki biçimini, kendi mantığının öngördüğü tarzda kendi potasında dönüşüme uğratarak yeniden şekillendirmektedir. Böyle bir mantık temelinde değişimi esas alan bir kültürü de aynı zamanda yeni teknolojilerin aracılığıyla bütün dünyada yaygın hale getiriyor. Yaygınlaştırmayla beraber, aldatıcı bir şekilde, toplumlar kendilerine ait değerlerin dünya genelinde “görücüye” çıkmış olmasından, yüzyıllık yenilginin yarattığı kompleksten, şimdilerde memnun görünmekte; bu da onlar tarafından değişimi istenir kılmakta ve katılımlarını güçlü bir arzuya dönüştürmekte. Ne var ki bütün bu değerlerin aynı zamanda Batılı kodlar içinde yeniden üretime tabi tutuldukları gözlerden kaçmakta; üstelik yeniden üretimle beraber değerlerin mahiyet olarak izafileştirildiklerini anlamak giderek zorlaşmaktadır.

Bu sebeple küreselleşmeden bahsederken sürecin esas önemli boyutunu teşkil eden iki noktaya değinmemiz gerekiyor. Süreç, hem yeni tür bir egemenlik ve/veya tahakküm, hem de izafileştirici özelliğiyle dikkat çekmektedir. Küreselliğin şüphe yok ki ideolojik boyutunu liberalizm temsil etmekte; fakat bu anlaşılmak istenenin aksine sadece iktisadi olanı değil; aynı zamanda siyasal, kültürel ve dini boyutları da kapsamaktadır. Bilhassa din(ler)in temsil ettiği hakikatin “liberalleştirilmesi” küresel kültürün önemli boyutunu oluşturmakta; bu kültür böyle bir taleple yüklü bulunmaktadır. Bunun yanında liberalizmle tanımlanan klasik egemenlik anlayışından farklı olan; küresel düzeyde siyasi, ekonomik, kültürel bağlamda yeni bir ilişki ve egemenlik biçiminin oluşturulmakta olduğu görülmekte. Bu durumda ulusal egemenlik olduğu kadar; ulusal siyaset, ekonomi ve kültür kullanışsız hale geliyor. Söylememiz gerekir ki bu, vatandaşı olarak ulus-devletin birey üzerindeki ilişkisinden farklı bir özellik taşımaktadır. Bu egemenlik ya da yeni tahakküm türü, iletişim araçlarının imkanlarıyla bütün toplumların kendilerine ait sosyal ve ailevi yapılarını; buna bağlı olarak kimliklerini köklü bir dönüşüme uğratmakta. Özellikle Müslümanlar cihetinden bu durum küreselleşmenin en önemli boyutunun kültür alanında cereyan ettiğini; sürenin bu yönünün daha çok gündeme getirilmesini gerekli kılıyor.

Günümüzde akıllı teknolojiler olarak adlandırılan yeni iletişim teknolojilerinin yaygınlık kazanmasıyla beraber bütün kültürlerin1 mahiyette kapsamlı bir dönüşüme uğradıkları görülüyor. Kültürlerin kendilerine ait iç yapıları, içerdikleri mantık, anlam dünyaları ve taşıdıkları alem tasavvuru değişip dönüşmekte; kültürün klasik işlevi kaybolmakta; buna bağlı olarak ulus ve din ötesinde yeni bir “kültürel evren” oluşmakta. Küreselleşme hem yeni bir kavram olarak kültürün “izafiliğinden”, hem de bu temelde homojenleştirici bir süreçten bahsetmemizi gerekli kılıyor. Bu yüzden küreselleşmeyi, dünyanın bir “bütün” haline gelmesi ve bu şekliyle yeniden tanımlanmaya ve kavramsallaştırılmaya çalışması olarak anlamak mümkün görünüyor.

Dünya genelinde cereyan eden söz konusu süreci insan ve toplum bağlamında ele aldığımızda; taşımakta olduğu temel hususiyetinin “izafilik/izafileştirme” olduğu “küresel kültür” kavramı önem kazanıyor. Eğer küreselleşme, her şeyden evvel kültürel bir sürece işaret ediyorsa; bu süreç içinde Batılı kodlar içinde üretilen ve insanları tektipleştiren bir süreç olarak Batı dışındaki insanların ve tabii ki Müslümanların “kendi kültürlerini” nasıl yaşayacağı meselesi önemli hale gelmektedir. Kültür kavramının İslam cihetinden fazla bir meşruiyetinin bulunmadığını kaydederek; modernist kültür ve kimlik anlayışının çözülmesiyle, insanların hangi kimlik ekseninde yeniden bir arada tutulabileceği giderek önemli bir sorun halini almakta. Ulus-devlet temelinde inşa edilmiş üç önemli unsur olarak kültür, kimlik ve toplumun örgütleme biçiminin bu çözülmeyle beraber; küresellik düzeyinde artık yeni bir kültür, kimlik ve örgütlenme biçiminin inşa edilmesi gerektiği söz konusu olmaktadır.

Burada kültür ve kimlik bağlamında ortaya çıkan ve ciddi sayılması gereken sorunların, küreselleşmenin karşıtlıklar üreterek çözmeye çalıştığını görüyoruz. Bu yeni karşıtlık içeren kategorileştirmelerden biri “küresel-yerel”, diğeri de “evrensel-tikel” ayırımlarıdır. Ayırımlar hem sorunların çözümü, hem de yeni kimlik tanımları cihetinden önem taşımakta. Zira küreselleşme yeni bir felsefeyle beraber kendine entelektüel/fikri düzlemde meşruiyet sağlamaya çalışıyor. Yeni bir felsefi anlayış/tasavvur olarak post-modernizm, bu süreçlerde oldukça önemli işlev görmektedir. Yeni kimlik tanımlamaları ve yeni bir hakikat anlayışını dünyada yaygınlaştırmakta olan post-modern felsefe; kültürel görecelik, melezlik, merkezsizlik ve akışkan kimliklerden bahsetmekte. Bununla beraber “kimlik” ve “öteki” meselesinin; melez kültür, farklı hayat biçimlerinin çoğulculuğundan hem bahsetmek imkanı hem de mecburiyeti hasıl olmaktadır. Dünyanın, herhangi bir itiraza mahal bırakmadan devamı için, bu yüzden “çok kültürlülük” ya da kültürel “melezlik” önemli sayılmakta; küreselliğin yaptığı kategorileştirmeler kültürle alakalı endişeleri çözmenin imkanı olarak görülmektedir.

Sürecin mesafe katetmesi “yerellik” kategorisinin “özgür bir alan” olarak görülmesine sebep olmakta. İnsanlar kendi din ve kültürleriyle ilişkili tarihsel deneyimlerinden getirdikleri birçok değer ve “alışkanlıklarını” bu kategori içinde muhafaza edebileceklerine; böylece kendilerini bir yere ait ve kimliklerini bir yere bağlı kılmak arzularını gerçekleştirebileceklerine inanmaktalar. Bu istek onları kendi kültürlerine daha çok sarılmayı doğurmakta; ne var ki bu kültürün, onların muhafazası için ihtiyaç duyduğu kimlik ve benlik duygusunu verebileceği ise, her zamankinden çok daha belirsiz hale gelmiş durumdadır. Zira kültürün bu süreçlerde Batılı kodlar içinde mahiyet olarak biçimlenişi küresel, fakat bu kültürün üretimi ise yerel olma özelliği taşıyor.

Küresel kültürün, bilhassa Müslümanlar cihetinden ihmal edilemeyecek önemde bir muhteva taşıdığını söylemeliyiz. Bu kültür öncelikle kendini Batılı/post-modern kodlar içinde üretmekte; kültürel akışın bu sebeple Batıdan, Batı-dışına doğru bir seyir izlediğini görüyoruz. Burada sözü edilen “yerellik” varsayıldığının aksine, kaçınılmaz olarak Batılı/post-modern tarafından belirlenmekte; en azından dışarıdan müdahaleye maruz kalarak meydana geliyor. Ne var ki, yerellik kategorisi içinde kendine yeni bir yer bulduğunu varsayan “yerli kültür” Batı kültürünün “hegemonik” ve “evrensellik” iddiasını saklamakta; böylece söz konusu süreci ve bu sürecin nihai boyutunu güvenceye almış olmaktadır.

V

Küreselleşme ile beraber bugün dünyada cereyan eden hadiseleri; ulus-devlet ve onun öngördüğü ekonomi, siyaset, toplum, kimlik ve gelecek tahayyülü içinde kalarak anlama ve açıklama çabası gerçekçi ve anlamlı sayılamaz. Diğer bir ifadeyle küreselleşmeyi anlamak, ona karşı alınacak tavır ve gösterilecek muhalefet ulus-devletin imkan ve değerleriyle mümkün değildir. Zira günümüzde “gerçeklik” anlayışı olduğu kadar; bilgi ve topluma ilişkin tasavvurlarımız da aşınmaya uğramakta. Küreselleşmeye eşlik eden post-modern felsefenin/kültürün her şeyi izafileştiren özelliği, diğer dinlerinkini olduğu kadar İslam´ın başta “hakikat” ve “ahlak” anlayışını da izafileştirmektedir; bunun günümüzde neo-liberalizm olarak ifade edildiğini söylemeliyiz. Bu durum İslam ve küreselleşme meselesini aktüel düzeyde ve teorik bağlamda kapsamlı bir değerlendirmede bulunmayı gerekli kılıyor. Ancak bundan sonra küreselleşmenin öngördüğü asimilasyona karşı yeni ve zengin tahliller yapabilmek, entelektüel imkanlar üretmemiz mümkün olabilecektir.

Meseleye küresellik ve İslam cihetinden baktığımızda; küresellik İslam´dan -eğer hala kendisine muhalefet eden varsa, tabii ki diğer dinlerden de- kendine uyum göstermesini talep etmekte; ya da başka bir şekilde ifade edersek, en azından İslam´ın bu süreçlerde kendisine uyum gösterecek yeni bir “tefsirinin” imkanlarını aramaktadır. Böyle bir imkanı bulmanın, küresel iktidarın sahipleri için fazlaca bir öneme sahip olduğunu söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Aksi halde, Batı dünyasının neredeyse tartışmasız bir şekilde en güçlü kabul edildiği bir zamanda; İslam´ı, günümüzün dünyasında sorun haline getiren nedir? Sorusunun cevabını bulmakta zorluk çekileceği açıktır. Bu sebeple sözünü ettiğimiz “tefsir” meselesi, İslam ve küresellik arasındaki ilişkinin günümüzdeki esas boyutunu teşkil etmektedir.

Bu durumda İslam ve Müslüman dünyanın küreselleşme karşısındaki tavrı ve ellerinde bulundurdukları imkanları yeniden değerlendirme zarureti bulunmakta. Bununla beraber her şeyden önce önemli bir noktaya değinmemiz gerekiyor: küreselliğin oluşması ve yaygınlık kazanması; aynı zamanda yeryüzündeki toplumların homojen, içinde yaşadıkları fiziksel mekanların benzer hale gelmesiyle birlikte gelişen bir süreç olarak ortaya çıkmakta. Bunun ulus-devlette olduğu gibi, Hıristiyanlığın homojen bir ümmet/toplum kurma ideali ile benzerlik taşıdığını kaydetmeliyiz. Aradaki farklılık cihetinden belirtmemiz gerekir ki, İslam küreselliğin yoğun şekilde tartışma konusu yaptığı “ben” ve “öteki” meselesini farklı biçimde değerlendirmektedir. Diğer bir anlatımla İslam´ın “ötekileştirme” mantığı farklı kabullerden hareket ettiği için “ötekileştirdiği” ile sağlıklı bir ilişkinin imkanlarını sunmakta ve bunu kurup yürütebilmektedir. Bu sebeple kurulan ilişki, Batının kendi tarihsel tecrübesinde görüldüğü gibi asimilasyoncu mahiyete sahip bir ilişki biçimi değildir. Küreselliğin asimilasyoncu kültür ve talepleri karşısında İslam´ın bu hususiyeti önemli ve gözardı edilemeyecek boyuttadır.

Öte yandan eğer Müslümanlar İslam´a “rağmen”, küreselleşme karşısında sadece bir “yaşam alanı” talebinde bulunurlarsa; bu, küreselleşmenin bir alt düzey olarak kendisi tarafından tanımlanmış olan “yerellik” kategorisi içinde mütalaa edilecek ve bunun memnuniyetle karşılanacağını söyleyebiliriz. Ne var ki bu tercih aynı zamanda Müslümanlar cihetinden ortaya ciddi sorunların çıkmasına sebep olacaktır. Zira “yerellik” kategorisi Müslüman “toplumların” küreselliğin hegemonik yapısını kabul etmeleri anlamını taşımaktadır. İslam dünyasının parçalanmışlığı bu hegemonik ve dolayısı ile asimilasyoncu süreci kolaylaştırmakta; bu da küreselliği temsil eden merkezi her şeye rağmen rahatlatmaktadır.

İslam dünyasının kendi parçalanmışlığı içinde merkezlerden “biri” olmaktan çıkartılmış olması; şimdilerde küresellik içinde Müslümanların bir “yaşam alanı” aramalarını sahici bir hedef olarak görmelerine sebep olmakta. Fakat bu Müslümanların kendileri için elzem olan çözüm yollarının ve çıkarlarının nerede bulunduğunu görmelerini de aynı zamanda engellemektedir. İslam dünyasının küreselleşme karşısında bir imkan, özgür bir diriliş alanı olarak kendi “siyasal” ve “kültürel” potansiyellerini bu durum görmesini zorlaştırıyor. Bunun sebeplerinden birisi, Müslümanların hala soğuk savaş döneminin varsayımları, kabulleri, kavramları ile değerlendirme yapmakta olmalarıdır. Bu yüzden post-modern felsefeyle beraber gelmekte olan kültür, siyaset, toplum, ekonomi ve daha önemlisi bilgi ve gerçeklik telakkisi düzeyinde cereyan eden dönüşümlerin değerlendirilmesinde gecikmeler yaşandığını ve zorluk çekildiğini kaydetmemiz gerekiyor.

Şu da var ki ifade etmeye çalıştıklarımızdan muhtemelen daha önemli saymamız gereken bir başka hususu burada dile getirmekte fayda bulunuyor: küreselleşme, kendini içinde düşünmemizi sağlayan, hatta bunu neredeyse güvence altına alan bir kültür inşa etmektedir; bunda yeni iletişim teknolojilerinin “katkısını” gözardı edemiyoruz. Bu kültür Müslümanların zihnini kendinin öngördüğü ilke ve hedeflere göre dönüştürmekte; her şeyi izafileştirmesiyle dikkat çekmektedir. Müslümanlar bu sebeple “kimlik”, “çok-kültürlülük” ya da “öteki”yle ilgili siyasetin imkanlarını, küreselliğin/post-modernitenin öngördüğü bağlam dışında düşünme ve tartışmanın yollarını aramaları gerekiyor. Zira sürdürmekte oldukları “modern bağlam” içindeki düşünme alışkanlıkları onları küresel kültür ve siyasete eklemlemekte, giderek asimile olmalarını doğurmaktadır. Küreselliğe eklemlenmenin ele geçirilecek bir özgürlük imkanı ve alanı yaratacağı varsayımı, bu yüzden yanlış bir varsayım sayılmalıdır. Çünkü giderek kendine katılımda bulunduğumuz küresel süreç ve bu sürecin inşa etmekte olduğu zihniyet dünyası geri çevrilebilir olmaktan ciddi şekilde uzaktır. Sözü edilen zihniyetin meşruluk kazanması, sürecin kendisi için İslam´ı araçsallaştırmakta, meydana getirdiği neticeler ise, kendini yeniden üretmesine imkan sağlayan “ürünler” olmaktadır.

Küreselleşmeye meşruiyet sağlayan post-modern felsefe; bu türden ürünler elde etmek üzere, dünyadaki her topluma ait değerlerin, hakikat anlayışlarının, kendi mantığının öngördüğü tarzda “izafiliğe” açılmalarını istemekte. Bu olmadan dünyanın küresel hale getirilmesinin mümkün olamayacağını söyleyebiliriz. Yeni kimlik, kültür, gerçeklik ve toplum tasavvurlarının gerçekleşme şansının da burada yattığını kaydetmek gerekiyor. Müslümanlar daha farkına varmamış olsalar da; İslam öncelikle küresel kültürün bu izafileştirici talebini reddetmekte; kendine ait “hakikatin” ontolojik zemininden yeni bir toplumsal gerçeklik inşa edebileceğine işaret etmektedir. Bunun neticesi olarak küresel sistem karşısında önemli sayılması gereken iki boyutta muhalefet sürdürmekte; küreselliğin mahiyeti göz önüne alındığında bunların önemi daha çok artmaktadır. Sözünü ettiğimiz iki boyuttaki itirazında İslam; önce günümüzün küresel sistemine farklı bir “hayat tarzı”yla, sonra da farklı bir “hukuk sistemi”yle itiraz etmektedir. Toplumsal varoluş bağlamında bu itirazın önemi şuradan gelmekte: İslam dışında bugün hiçbir din, ideoloji ve dünya görüşünün bu ikisini birarada insanlara sunma imkanı bulunmuyor. Bir “hayat tarzı” sunan diğer “dinlerin”; “uluslar-arası”nı da kapsayan -dolayısı ile küreselliğin kendine rakip olabileceği- bir hukuk sistemlerinin bulunmayışı, onları bir tehdit olmaktan çıkarmakta; bu hususiyet ise İslam´ı küresel düzeyde -hatta Müslümanlara rağmen- bir “sorun” haline getirmektedir.

Böyle bir süreç ve durum karşısında Müslümanların neler yapabileceklerini tartışmak, kanımca çok daha önemli olmakta. Bu husustaki kişisel kanaatlerimiz ya da sesli düşünmemizin mecburiyeti ortadadır. İslam´ın bütün insanlara seslendiğini göz önüne alarak; Müslüman, küreselliğin öngördüğü zihniyet ve kültürel melezleşme/izafileştirmeye karşı; kendi hakikatinin anlam dünyasından hareket ederek, kendisine bu dönemde fazlaca önem atfedilen “kültür”ü, bir hayat pratiği olarak yeniden tahlil edebilir; buna ciddi bir muhalefet imkanı olarak “sünneti”; üstelik hayatın bütün detaylarında yeniden ihya ederek, sünneti “hayat kurucu” imkan haline getirebilir. Diğer taraftan küreselliğin öngördüğü üretim biçimine Müslümanların imkanları yetmese de, onun öngördüğü tüketim biçimine karşı; meşruiyetini ve kendi rasyonelliğini kışkırtılmış nefislerde bulan bu tüketim biçiminin izafileştirici ve dünyevileştirici niteliğini tahlil ve “insani” düzeyde yeni bir “ihtiyaç giderim” biçimini yaşayarak inşa edebilirler.

Bunlarla beraber küreselliğin yine insanlar için öngördüğü sosyal örgütlenme tarzı ve “küresel toplum” anlayışına karşı; yeni bir sosyal örgütlenme tarzıyla -insanların biraradalığı olarak- toplumu adalet temelinde yeniden kurarak; hatta Müslümanların bir “ümmet” olduklarını yeniden hatırlayarak, küreselliğe karşı yeni entelektüel imkanlar oluşturabileceklerini söylemeliyiz. Küreselleşmenin belirgin bir süreç ve bir düzen olduğu kadar, aynı zamanda bir belirsizlik ve bir kırılganlık içerdiğini de unutmamamız gerekiyor.

1. Kültür kavramının modern döneme ait ve oldukça önemli yere sahip bir kavram olduğunu söylemeliyiz. Eğer bu kavram olmasaydı ne ulus-devlete ideolojik bir temel ve meşruiyet, ne de bu devletin vatandaşına kimlik kazandırmak mümkün olamayacaktı. Kişisel kanaat olarak bu kavramın Müslümanlarca kullanılması her zaman ciddi sorunlar doğurmakta; bunun İslam cihetinden baktığımızda rahatlıkla kullanılabileceğini söylemek oldukça zor. Burada geneldeki kullanım alışkanlığından dolayı maksadımızı dile getirmenin bir imkanı olarak kullanıyoruz.

Köprü Dergisi sayı 77

Share.

About Author

Leave A Reply