Selef-i Salih Tarafından Yapılmadığı Halde Sonrakilerin Ortaya Çıkardıkları Sözler Ve Fiillerin Beyanı

0
Selef devrinde insanlar karşılaştıkları zaman selamdan sonra ne haber ,halin nasıl diye sorarlardı. Bu soru ile kastettikleri; nef­sin mücahede ve sabrıyla ilgili durumuydu. İkinci soruyla kastedilen ise; kalbin iman ve yakin ilmindeki artış ve eksilmenin duru­muydu. Onlar birbirlerine, Hak Teala´ya karşı amellerinde ve dünya-ahiret işleriyle ilgili hallerinde artış mı yoksa eksilme mi oldu­ğunu sorarlardı. Böylece kalplerinin hallerim devamlı zikreder, ilimlerinin amellerini vasfeder, Allah Teala´nın kendilerine bahşet­tiği hüsnü muameleyi ve kendilerini sahip kıldığı anlayışlar ­şükürle anarlardı.

Onların bu güzel sünnetleri, aynı zamanda Allah Teala´nın on­lar üstündeki nimetlerini saymalarının ve şükürlerini en güzel şe­kilde ifade etmelerinin bir göstergesiydi. Bu da, marifet ve muame­ledeki himmetlerin artmasını temin ederdi. Seleften bir zat şöyle demiştir: İlimlerimizin ve sahip olduğumuz şeylerin çoğunluğu, birbirimizden öğrendiklerimizden ve kardeşlerimizin birbirleriyle karşılaştıkları anda verdikleri haber ve söylediklerinden ibarettir. Yukarıda anlattığımız bu güzel sünnet, artık görülmez olmuştur. Bugün iki kişi karşılaştığı zaman birbirlerine sordukları hal-hatır, tamamıyla dünya işlerini ve heva vesilelerini hedeflemektedir. Bu hal-hatır faslından sonra da, izzet ve celal sahibi olan Rablerini, O´nun aciz bir kuluna şikayet etmeye girişmektedirler. O´nun hü­kümlerine hiddetlenmekte ve O´nun kazasından kendilerini akla­makta, kendilerini ve kendi yaptıklarını unutuvermektedirler.

Bu meyanda Allah Teala´mn şu ayetlerim hatırlatmakta büyük fayda vardır: “Kim Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatıldığı halde onlardan yüz çeviren ve kendi elleriyle öne sürdü fiilleri unutandan daha zalim olabilir ” (Kehf/57); “Andolsun insan Rabbine karşı çok nankördür”. (Adiyat/6) Yani O´nun nimetlerini inkar edici, musibet­lerini ise ısrarla anıcı ve nimetlerini ise unutucudur. Bütün bunlar, Allah Teala´yı bilmemek ve O´na karşı gaflet içinde olmaktır.

Sonraki devirlerde ortaya çıkan bidatlardan biri de, ´Nasıl sa­bahladın Nasıl akşamladın ´ gibi sorulardır. Halbuki Selef-i Salih (ra) birbirleriyle karşılaştıkları zaman ´Allah´ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun´ diye selamlaşırlardı. Bu meyanda Allah Resulü´nden de (sav) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Sizden kim, se­lamdan önce söze başlarsa, ona karşılık vermeyin”.

Bu adetin ortaya çıkışı, Şam´da görülen veba salgınından sonra­sına rastlar. Şehirdeki salgın öyle bir hal almıştı ki herkes sabah­leyin birbirine ´Veba cihetinden nasıl sabahladın ´ veya ´Nasıl ak­şamladın ´ diye sorar olmuştu. Çünkü sabah sağlam olan akşama bu illete yakalanıyor veya akşam sağlam olan, sabah veba mikrobuyla uyanıyordu. Ama o günlere mahsus olan bu hal-hatır ve se­lamlaşma şekli günümüze kadar gelmiş ve çıkış sebebi tamamen unutulmuştur. İlk devir alimleri arasında, bunun sebebini bilenler, onu mekruh görürlerdi.

Ahmed b. Ebi´l-Havari´den şunu nakletmişlerdir: ´Bir adam Ebu Bekir b Ayyaş´a (ra) ´Nasıl sabahlayıp nasıl akşamladın ´ diye sor­muştu. Ebu Bekir, onunla konuşmadı ve şöyle dedi: Şu bidati artık bırakın´. Yine o, şöyle demiştir: Selefden bir zata ´Nasıl sabahla­dın ´ diye sormuştum. Bana sırt çevirdi ve şöyle dedi: ´Nasıl sabah­ladın ´ ile değil, selam ile başla.

Ebu Ma´şer de Hasan el-Basri´den (ra) şunu rivayet etmiştir: Selef, sadece ´Allah´ın selamı üzerinize olsun´ diyorlardı. Allah´a an­dolsun ki bununla kalpler selamet bulurdu. Halbuki bugün ´Nasıl sabahladın Allah seni ıslah etsin! Nasıl akşamladın Allah sana afiyet versin!´ gibi sözler kullanılıyor. Eğer Selefin görüşünden ha­reket edersek, bu tür selamlaşmayı bidat olarak görmemiz gerekir. Böyle yapmazsak, kendimize saygımız kalmayacağı için bize kız­maya hakları olur.

Sonraki devirlerde ortaya çıkan bidatlara misal olarak, mektup­ların başında mektup gönderilen kilenin adıyla başlamak da zik­redilebilir. Halbuki sünnete uygun dîan, mektup yazanın kendi adıyla başlayıp muhatabın adını sonra zikretmesi ve bunu ´Falandan fa­lana´ şeklinde ifade etmesidir. İbni Şirin (ra) bu mevzuda şöyle bir hadise nakleder: Evden uzunca bir zaman ayrı kalmıştım. Sonunda babama bir mektup yazdım. Mektubun başına da onun ismini yaz­dım. Bana gonöderdiği cevabi mektupta şöyle diyordu: Ey oğul, ba­na mektup yazdığın zaman, kendi isminle başla. Eğer yine benim adımla başlarsan, ne mektubunu okur, ne de ona cevap yazarım.

Ala´ b. el-Hadrami de Allah Resulü´ne (sav) bir mektup yazıp mek­tubuna kendi adını zikrederek başlamış ve ´Ala b. el-Hadrami´den Al­lah Resulü Muhammed´e´ ifadesini kullanmıştı. Bunu ilk defa ihdas edenin Ziyad olduğu söylenmiştir. Ulema, bu tavrından dolayı kendi­sini ayıplamış ve bunu da Emeviler´in ihdas ettikleri bidatlar arasın­da saymışlardır. Ama bu bidat, özelikle halifeler ve emirlerin mek­tuplarında günümüze kadar aynen devam etmiştir. Bugün de idare­ciler, mektuplarında kendi isimlerini ön´e koydurtmaktadırlar.

İslam´ın ilk devresinde olmayan muhdesattan biri de, kişinin bir kardeşinin evine girdiği zaman, o evin hizmetlilerine ´Ey delikanlı, ey kadın!´ şeklinde hitap etmesidir. Bu, Allah Teala´nm ve Resu-lü´nün (sav) emirlerine açık bir muhalefettir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler kendi evlerinizden başka evlere, sahipleriyle kaynaşmadan ve selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır”. (Nur/27) Yani o ev halkıyla selamlaşıp ta­nışmadan önce onların hizmetçilerine buyruk vermemek gerekir.

Ayette geçen ´İsti´nâs=Ünsiyet etmek´ kelimesi; kapıyı çalmak, öksürmek ve evde bir insan olduğunu hissettirecek hareketler yap­mak şeklinde tefsir edilmiştir. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: “Siz­den biri, kardeşinin evine geldiği zaman üç kez selam versin. Eğer kendisine izin verilirse girsin. Aksi halde geri dönsün”. Selef-i Sa­lih, kardeşinin evini ziyaret ettiğinde kapıya vurduktan sonra üç kez selam verir ve her selamdan sonra kısa bir müddet beklerdi. Eğer ev sahibi izin verirse eve girerdi. Ev sahibi, bir Özründen do­layı kardeşini o vakitte kabul etmek istemezse şöyle derdi: Ve aley-kümü´s-selamu ve rahmetullah, Allah size afiyet versin, şimdi dö­nün çünkü meşguliyetim var.

Ziyaretçi de bunu yadırgamadan hoşluk içinde ayrılıp giderdi. Kardeşinin sözü, kalbini asla kırmaz hatta kendisine daha hoş gelirdi. Çünkü bu, onun arılığı ve icabeti bakımından daha faziletli bir haldi.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Eğer size ´Geri dönün´ denilir­se dönün. Bu, sizin için daha arıdır”. (Nur/28) Ziyaretçi kişi aynı gün içinde iki veya üç kez daha eve gelip müsaade isteyebilir. Ev sa­hibi reddetse de bu onun kalbini kırmaz. Halbuki bu davranış, za­manımızda yaşayan insanların çoğuna yapılsa, kesinlikle yadırga­nır ve kalp kırıcı olurdu. Hatta o gün bir daha kapıyı çalmazlardı.

Bu meselenin bir yönü de ulema ile ilgilidir. İnsanlar, sadece za­ruri ve çok mühim meseleler için onlardan izin istememekle kalmı­yor, aksine onların kapılarında ve mescidi erinde eğleşip namaz vakti için çıkmalarını bekliyorlardı. Bunu da ilimlerine verdikleri değeri göstermek ve ulemanın heybetini takdir etmek için yapıyor­lardı. Ebu Ubeyd´den şu sözü nakletmişlerdir: Ben, bir alimin ka­pısını asla çalmadım. Bilakis onun evine gider ve kapısının önünde bekleyip kendiliğinden dışarı çıkmasını beklerdim. Bu hareketimi de Allah Teala´nın “Sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretseler, on­lar için daha hayırlı olurdu” (Hucurat/5) buyruğunun yorumuna sı­ğınarak yapardım.

Buna benzer bir söz İbni Abbas´dan da (ra) rivayet edilmiştir. Bu hadise, onun ilim ve şeref bakımından bulunduğu mevkiiyi gös­termesi bakımından gayet önemlidir: ´Yoldan geçen biri, İbni Ab-bas´ın (ra) Ensar´dan birinin kapısının önünde beklediğini gördü. Çok şiddetli bir rüzgar esiyor, tozu dumana katıyordu. Adam onun yanma yaklaştı ve ´Ey Allah Resulü´nün amcasının oğlu, seni böy­le bir yerde oturtan nedir ´ diye sordu. O da, ´Ev sahibinin çıkması­nı bekliyorum´ dedi. Bir müddet sonra hane sahibi dışarı çıktığın­da, ´Ey Allah Resulü´nün amcasının oğlu, eğer çağırtsaydm yanına gelirdim´ dedi. Bunun üzerine İbni Abbas (ra) şöyle dedi: ´Sana gel­mem daha doğruydu´. Bunu söyledikten sonra, onun rivayet ettiği­ni işittiği bir hadisi kendisine sordu. Saygının büyüklüğüne bakın ki ibni Abbas (ra) bu hadisi bizzat bu sahabiden rivayet etmediği halde teyid ettirmek için kapısının Önünde bekleyebilmekteydi.

Bu tür bidatlara misal olarak, kişinin kardeşinin halini özel ha­yatına müdahe edecek şekilde merak edip araştırmasını da zikre­debiliriz. Bu, mekruh görülmüştür. Bu meyanda Selman-ı Farisi´nin (ra) evlilikten sonra başından geçenleri misal olarak zikrede­biliriz: O, gerdeğe girişinin ertesi günü halkın arasına çıkmıştı. Bir adam önüne çıkarak ´Nasılsın ey Eba Abdullah ´ diye sordu. O da ´Allah´a hamdolsun, iyiyim´ dedi. Adam tekrar, ´Nasılsın ve dün ge­ceyi nasıl geçirdin ´ diye sordu. Bu hadisenin başka bir rivayetinde ´Hanımım nasıl buldun ´ ifadesi geçmektedir. Selman (ra) buna çok kızdı ve şöyle dedi: ´Sizden biri, niçin soru soruyor ve sorunun mak­sadını gizliyor. Evlerin içinde olanları da sorsun da tam olsun ! İşin görünen kısmını sormanız yeterlidir´.

Buna benzer bir hadise, Süleyman b. Mehran el-A´meş´in (ra) başından da geçmiştir: ´Bir adam onun evine geldi ve ´Ey Eba Mu-hammed nasılsın ´ diye sordu. O da İyiyim´ dedi. Adam tekrar, ´Na­sılsın ´ diye sordu. O da, ´Afiyetteyim´ diye cevap verdi. Adam me­rakını devam ettirerek ´Dün geceyi nasıl geçirdin ´ diye sordu. Bu­nun üzerine A´meş, ´Ey cariyem, yatağı ve yastığı indir´ diye seslen­di. Kadın yatağı ve yastığı indirdiğinde, ´Şimdi yatağı ser ve uzan. Ben de yanma uzanayım da kardeşimize, dün geceyi nasıl geçirdi­ğimi gösterelim´.

Bazıları, bir kardeşleriyle karşılaştığı zaman, evdeki tavuğa va­rıncaya kadar sorarlardı. Halbuki, o kimse bir dirhem istese onu bile vermezlerdi. Geçmiş devirde, Seleften bir zat kardeşiyle karşı­laştığı zaman bütün söyledikleri; ´Nasılsınız Allah´ın selam ve esenliği üzerinize olsun´ ifadesini geçmezdi. Ama selamlanan ve ha­li sorulan kimse, o kimseden malının yarısını istediğinde de malını derhal onunla paylaşırdı.

Kişinin, yolda yürürken karşılaştığı bir kardeşine ´Nereye gidi­yorsun ? Veya, kimin yanından geliyorsun ´ diye sorması da, sonra­dan çıkma adetlerden biri olup Selef tarafından mekruh görülmüş­tür. Bu tür sorular ne sünnete, ne de umumi adaba uygun düşmeyip tecessüs (=kusur araştırma) ve tehassüs (=araştırma) kapsamı­na giren sorulardır. Tecessüs haberlerde olurken, Tehassüs eser ve rivayetlerde yapılır. Bu tür sorular, her ikisini de bünyesinde ba­rındırmaktadır. Kişi, nereye gittiğinin veya nereden geldiğinin kar­deşi tarafından bilinmesini istemeyebilir.

Mücahid ve Ata´ (ra) bu tür soruları da mekruh saymış ve şöyle demişlerdir: Yolda giden bir kardeşinizle karşılaştığınız zaman,ona nereden geldiğini ve nereye gittiğini sormayın. Belki size doğ­ruyu söylediği zaman hoşunuza gitmeyebilir. Belki yalan söyleyebi­lir ve ona yalan söyletmenin mesuliyetini üstlenirsiniz´.

Selef, mushaf satın almayı da, satmayı da mekruh görüyordu. Bazıları, satmayı daha ağır bir mekruh olarak görüyordu.

İnsanlar, yukarıda bazılarını zikrettiğimiz muhdesat dışında, aslen bidat olan birçok ilmi de ortaya çıkarmışlardır. Bu ilimler, Ümmet´in selefi tarafından bilinmeyen ilimlerdi. Bunlara misal olarak da; Kelam, Cedel, Kıyas, Felsefe, Allah Resulü´nün (sav) sünnetini, reye ve akli ilimlere dayalı delillerle yorumlama ilimle­riyle, rey, akıl ve kıyas ilminin Kur´an´ın ve hadislerin zahirlerine tercih edilmesini zikredebiliriz. Yine bunlara misal olarak, vecdler-le hasıl olan ilimlerdeki işaretleri hakiki ilimlerine dayanmaksızın ve tafsilatını beyan etmeksizin anlatmayı da zikredebiliriz. Böyle bir tutum, onları dinleyenleri şaşırtmaya ve onlarla amel edenleri yoldan çıkarmaya çok müsaittir.

Bu ilme sahip olan ulema, vecd ile doğan ilimleri anlatırken halka faydalı olanı açıklayıp zararlı olması muhtemel olanı gizli­yorlardı. Çünkü bu vecdler, onların kendi kalbî halleriydi ve bunla­rı saklamak, daha hayırlıydı. Vecdlerin ilimleri ise müridlerin ve âmilerin nasiplerini teşkil etmekteydi. Bunların anlatılması ise, onlar için ulaşılması gereken bir gaye idi. Ulema da ilmi anlatıp kendilerine ait bir sır olan vecdlerini gizlerlerdi.

Böylelikle yapmacık davranışlardan ve boş iddialardan uzakta kalabiliyorlardı. Onlar, dinleyenlere akılları miktarmca ilim akta­rıyor, haketmediklerini almalarını da engelliyorlardı. Böylece her iki vasıfta denk olurken iki halde onlardan tamamen üstün olabili­yorlardı. Bugün (Hicri dördüncü asır) ise, artık bu usul bilinme­mekte ve bunun tam zıddı ortaya konulmaktadır.

Bugün yapılanlar, faydadan ziyade zarara daha yakın ve sela­metten olabildiğince uzaktır. İlmi açıklamayı ve izah etmeyi bece­remeyen ve onu ifade gücü bulunmayan kimsenin yapacağı en gü­zel iş, sükut etmektir. Böyle biri sükutuna rağmen ilminde geniş ol­maya devam eder. Sünnet üzere olan ilmini anlatmayan nice alim vardır ki, onların sükutları Allah Teala´nm rızasına çok daha ya­kındır. Allah Teala bu babda şöyle buyurmuştur: “Eli geniş olan genisliğine göre infak etsin, rızkı dar olan da Allah´ın ona verdiğinden infakta bulunsun. Allah, bir insana tarafından verdiğinden başka­sını teklif etmez”. (Talak/7)

Marifet ilimlerini, büyüklenme ve kibir saikiyle ya da miskin zahidlerden ayrışma arzusuyla anlatıp kendilerini onlarla aynı ye­re koymayan, bunu da ünsiyet ve hallerinin mikdarına göre birta­kım dünyevi çıkarlar elde etmek için yapanlar, dünya kapılarının en büyüğünü ve en zararlısını açmış olurlar. Bu kapı, ahireti mu-rad eden müridler için en tehlikeli ve dini tahrif bakımından da farkedilmesi en zor kapılardan biridir.

Buna misal olarak, Tevhid ilmi hakkında şeriat ilmine muhalif olarak görüş beyan etmeyi, hakikatin ilme muhalefet ettiğini iddia etmeyi kaydedebiliriz. Hakikat, ilim ve şeriatın yollarından biridir. Şeriat ilmi, onun bir parçası olarak onunla nasıl çelişebilir. Şeriat ilmini vacip kılan da neticede Hakikat´tır. Hakikat, bir azimet ve sıkıştırma iken, Zahir ilmi bir ruhsat ve genişliktir.

Batın ilmi hakkında konuşurken, Zahir ilminin usul ve kaidele­rine dayanmamak, şeriatta inkarcılık etmek; Kitab ile Sünnet´in arasına girmektir. Ariflerden bir zat şöyle demiştir: Şu Şatahât eh­line baktığımda, ya kandırılmış bir cahil, ya haktan uzaklaşmış bir alim, ya da hiçbir şeye dayanmayan bir ezberci olduğunu gördüm.

Sonradan ortaya çıkan bidat ilimlere misal olarak, vecdlerini Kitab ve Sünnet´e dayandırmaksızm Din üzerinde sadece vesvese ve hatırlara dayanarak yapılan konuşmaları zikredebiliriz. Halbu­ki bu vecdlerin tafsilinin yapılması, Kitab ve Sünnet´in delilleriyle teyid dilmesi gereklidir. Kitab ve Sünnet´in teyid etmediği fikirleri reddetmek icap eder. Çünkü bu tür vecdlerde dalalet ve aldanma, bu tür müşahedelerde de batıl ve yalan mevzubahis olabilir. Bun­ların sahipleri, Muhabbetullah iddiasında bulunurken Sünnetin getirdiği sıfatları inkar etmektedirler.

Bu sıfat ile vasfedilen Hak Teala´yı şehadetten uzak olmaları ve bilinmesi icap eden Allah Teala´yı bilmeksizin Marifetullah iddia­sında bulunmaları, onların vecd ve müşahedelerini şaibe ve zan al­tında bırakmaktadır. İslam´ın ilk devrinde mevcut olmayıp sonra­dan ihdas edilen adetlerden biri de, dualarda kafiye ve anlaşılmaz kelimeler kullanılmasıdır. Bu, ne Kitab, ne Allah Resulü´nün (sav)sünneti, ne de Sahabe´den (ra) yapılan nakillerin teyid ettiği bir adettir. Selef-i Salih duada aşırıya gitmeyi ve Allah Teala´nın veli­lerinden naklederek bildirdiği dua ifadelerinin dışına çıkmayı neh-yederlerdi. Allah Teala´nm, Kitabı´nda vahyettiği dualar, muhteva­sı bakımından çok zengin, ifadesi bakımından çok veciz dualardı.

Dua bahsinde Allah Resulü´nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Duada kafiyeden uzak durun. Sizden birine dua olarak, şöy­le demesi yeterlidir: Allahım, Sen´den cenneti ve ona yaklaştıran söz ve amelleri nasip etmeni niyaz ederim. Cehennemden ve ona yaklaştıran söz ve fiillerden de Sana sığınırım”.[41] Bir rivayette de Allah Resulü´nün (sav) şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Öyle bir ka­vim gelecek ki duada ve temizlikte haddi aşacaklar”.[42]

Abdullah b. Muğaffel (ra) oğlunun aşırı tarzda dua ettiğini du­yunca ona şöyle demiştir: Ey oğul, duada bidattan ve haddi aşmak­tan sakın. Bu manada Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Zira O, haddi aşanları sev­mez”. (A´raf/55) Bu ayetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Duada had­di aşmak; Allah Teala´nm salih kullarından naklederek haber ver­diği istiğfar, merhamet ve tevbeyle ilgili dua sigalarının terkedile-rek başka söz ve ifadelerle dua edilmesidir. Bundan çıkarılması ge­reken; bilinen ve ümmetin dilinde şöhret bulan dua ifadelerinin kullanılması gereğidir. Duada, yapmacıklığa, aşırılığa, anlaşılmaz ifadelere ve garip kelimelere yer vermemek lazımdır.

Dua bahsinde şöyle denmiştir: Ulema ve abdal zümresi, duala­rında bilinen yedi kelimeyi aşmazlardı. Bunun tasdikini Kur´an-ı Kerim´de de gördüm. Allah Teala, Kur´an´m bir yerinde, yedi dua­dan fazlasını zikretmemiştir ki bunlar, Bakara suresinin sonunda-dır. Bunun dışında umumiyetle iki, üç, dört veya beş duaya yer ver­miştir. Seleften bir zat, hikaye anlatan bir kıssacıya uğramıştı. Adam, duasını kafiyeli olarak yapıyor ve çok derine dalıyordu. Ona şöyle dedi: Yazık sana! Allah Teala´nm üzerine nasıl bu kadar mü­balağalı ifadelerle gidersin ! Şahitlik ederim ki, Habib el-Acemi´yi dua ederken gördüm. Şu kelimelerden fazlasını söylemiyordu: ´Al-lahım, bizi iyilerden kıl. Allahım, bizi Kıyamet günü rezil etme ve bizi hayır üzere sabit kıl! Bu arada mecliste bulunanlar gözyaşları­nı tutamayıp ağlıyorlardı. Biz, onun duasının bereketini ve icabete mazhar olacağını bilirdik.

Dua sigalarıyla ilgili olarak Ebu Yezid-i Bestami de (ra) şöyle demiştir: Allah Teala´dan hikmet diliyle değil hacet diliyle niyazda bulunun. Hasan el-Basri (ra) şöyle derdi: Allah Teala´ya edebiyet ve fasahet diliyle değil, teslimiyet ve muhtaciyet diliyle dua et.

Sonraki devirlerde ortaya çıkan muhdesata misal olarak; Kur´an´ı dönüşümlü olarak okumayı ve iki kişinin bir ayet üzerin­de birbirlerine düşmeleri veya aynı yerde iki ayeti birlikte okuma­larını zikredebiliriz. Bu, karşısındakinin ağzındaki ayeti çalmak ve onu ağzından kapıp almak olarak görülebilir. Oysa böyle davran­mak, Kur´an´a gösterilmesi gereken huşu ve ona karşı duyulması gereken saygıyla asla bağdaşmaz. Çünkü Kur´an tilaveti sükunet, hüzün ve huşu gerektirir.

Benzer bir bidat de, okutucunun bir ayeti iki kişiden birden din-lemesidir. Halbuki kalbin hata yapabileceğini düşünerek teker te­ker dinlese daha hayırlı olurdu. Bu meyanda İbrahim el-Belhi´ye şöyle denildiği rivayet edilir: Falan kişi, aynı anda iki kişiyi dinli­yormuş, ne dersiniz İbrahim´in cevabı şöyle oldu: İşe bakın, halbu­ki bir okuyucuyu iki kişinin dinlemesi daha elzemdir.

Kur´an-ı Kerim tilavetiyle ilgili bidatlere misal olarak, ´telhin´ yani makamlı okumayı da zikredebiliriz. Bu tür okumada kısaltıl­ması gereken yer uzatılırken, uzatılması gereken yer kısaltılıp iz­har edilmemesi gereken idğam izhar edilir, zahir olan bir harf de idğam yapılabilir. Neticede okunan ayetin manası anlaşılmaz hale gelir ve kelimelerin i´rabları tahrif edilir. Bu şekilde tilavet ederek makamlı okumak, kelimelerin eğilip bükülmesini önemsememek ve onları asıl manalarından çıkartmak, bidattir. Kur´an-ı Kerim´i bu şekilde okuyan birini dinlemek de mekruhtur. Bişr b. el-Hars (ra) şöyle demiştir: İbni Davud el-Harbi´den bir istekte bulunmuş­tum. O da dediğim adamı oturtup okutmaya başladı. Bir süre son­ra, ´Bu adam şarkı söylüyor1 dedi. Ben de ´Evet´ dedim. Bunun üze­rine şöyle dedi: Hayır! Bu, bidatini açıkça sergiliyor.

Ezanı makamlı okumak da sonradan ortaya çıkan bidatlardan-dır. Bu, açık bir haddi aşma ve dünyalık umma gayretinin ifadesidir. Bir müezzin İbni Ömer´e (ra), ´Seni Allah için seviyorum´ demiş­ti. O da kendisine ´Ben de sana, Allah için buğzediyorum´ dedi. Adam, ´Niçin ey Eba Abdurrahman ´ diye sorunca şöyle dedi: Çün­kü sen, ezanında bir şeyler umuyor ve onun için ücret talep ediyor­sun. Ebu Bekir el-Ahiri de şunu anlatmıştır: Bağdat´tan ayrıldım. Herşeyde hatta Kur´an tilaveti ve ezanda dahi bidat çıkardıkları için orada ikamet etmem helal olamaz hale gelmişti. O bu sözüyle, Kur´an´ı karşılıklı okumayı ve makamlı tilaveti kasdediyordu. Ni­hayet Hicret´in 330. senesinde Mekke´ye, bizim yanımıza geldi.

Selefin yapmadığı birçok şey halef tarafından yapılmaya baş­landı. Bu meyanda, Selefin hoşgördüğü şeylerde katılık, katı dav­randıkları şeylerde ise gevşeklik ve hoşgörü hüküm sürer oldu.

Bunlara misal olarak Hariciler fırkasını zikredebiliriz. Bunlar, küçük günahlarda çok katı davranırken, rivayet ve sünnetlerle müslüman cemaatinin görüşüne bağlılık noktasında çok gevşek davranmışlardı. Sonunda da İslam cemaatinden ayrılmışlardı. Se­lef, gevşek davranırken Halefin aşırı titizlendiği ve katı davrandı­ğı hususlara misal olması bakımından hadis kitaplarını, hadislerin garip yönlerinin araştırılmasını, hadis senedlerinin farklarını ve hadis lafızlarının tahkikini zikredebiliriz. İbni Avn şöyle derdi: Se­leften üçünü idrak ettim ki, hadislerin mana ile rivayetine ruhsat verirlerdi: İbrahim (en-Neha´i), eş-Şa´bi ve Hasan el-Basri (ra). Se­lef uleması ve Sahabe´den birçok zat da, hadislerin mana ile riva­yetinde hoşgörülü davranmış, lafızların aynen aktarılmasında has­sasiyet göstermemişlerdir.

Selef devrinde olmayıp sonradan ortaya çıkan bidatlere misal olarak, Kur´an kıraatlarına aşırı derecede ehemmiyet verip tek bir okutucunun bütün kıraatları -sanki farzmış gibi- araştırıp zikret­mesini gösterebiliriz. Kıyas ve felsefe ilimlerinin tedkikine ziyade­siyle önem verip nahiv ve Arapça ilimlerinde derinleşmek de bu tür muhdesattandır.

Bu babda İbrahim b. Edhem (ra) şöyle demiştir: Konuşmada ka­idelere öylesine uygun ve düzgün ifade sahibi olduk ki, sözde hata etmez olduk. Amellerde ise devamlı hata ediyoruz. Keşke konuş­mada hatalı olup amellerde kaidelere uyup onları güzelleştirmiş ol­saydık.

Bir defasında Kasım b. el-Muhaymera´nm yanında Arapça ilim­leriyle meşgul olmanın hükmü sorulmuştu. Cevabı şu oldu: Bunun başı kibir, sonu da haddi aşmaktır. Selef-i Salih´ten bir zat ise şöy­le demiştir: Nahiv, kalpteki huşûyu götürür. Bir başkası da şunu söylemiştir: Bütün insanları kusurlu kılıp aşağılamak isteyen Arapça ilimlerini öğrensin.

Halef; su ile temizlikte, elbiseleri temizlemede, cünüplük ve hayzdan doğan kirlenmeden dolayı giysileri sıkça yıkamada, eti ye­nen hayvanların tersleri ve idrarlarından dolayı temizlenmede ve az da olsa sıçramış kanı yıkamada çok titiz davranırdı. Selef ise, bütün bunlarda daha rahat davranıp ruhsatla hareket ederdi.

Selefin titizlenip Halefin pek dikkat etmediği hususları ise şöy­le sıralayabiliriz: Kazanç yolları, kazanç için fazlasıyla kafa yorma, kendini ilgilendirmeyen hususlarda konuşma, boş ve batıl üzerin­de konuşma, gıybet, koğuculuk, artan ve azalan belagat. Eğer şer hakkında konuşuluyorsa, belagat arttırılır. Şayet hayır hakkında konuşuluyorsa, o vakit de azaltılır. Halef, yalancı şahitliği, oyun ve eğlenceyi, amelsiz kimselerle oturmayı, heva peşinde koşmayı, ta­assubu ve dünyaya aşırı derecede düşkünlüğü hoşgörürken, Selef, bunlarda çok katı ve titiz davranırdı.

Halef devrinde ortaya çıkarılan bidatlardan biri de kadınların zaruret olmaksızın hamamlara girmesi ve erkeklerin de hamamda peştemalsiz dolaşmalarıdır. Bunlar açık fısktır. İbrahim el-Har-bi´ye (ra), nebiz içtiği halde sarhoş olmayan birinin arkasında na­maz kılınıp kılmmayacağı sorulduğunda ´Evet´ demiştir. Hamama peştemalsiz girenin arkasında namaz kılınıp kılmmayacağı sorul­duğunda ise ´Hayır1 demiş ve bunu şöyle açıklamıştır: Nebiz içtiği halde sarhoş olmayan kimsenin arkasında namaz kılmak ihtilaf mevzusudur. Halbuki hamama peştemalsiz girmek ulemanın icma-sı ile haramdır.

Ulemadan bir zat da şöyle demiştir: Hamamda iki peştemale gerek duyulur. Biri yüz, diğeri avret mahalli için. Aksi halde kişi günaha düşmekten emin olmaz. İbni Ömer de (ra) şöyle demiştir: Hamam, sonrakilerin ihdas ettikleri nimetlerdendir. Hamamda münker olan hareketlerden biri de, tellak denen kimsenin, müslü­man bir şahsın avret mahallindeki kılları temizlemesidir. Ulema hamamda otururken, ya diz kırarak veya ayakları üzerine oturup ellerini dizlerinin üstüne koyarak otururdu.

Hikmet ilmi hakkında konuşan zevatın -özellikle de Sahabe (ra) ve Hasan el-Basri (ra) devrinde yaşayanların- sıfatları işte böyle idi. Bu ilmi, ilk defa gün ışığına çıkaran ve dillerin onu telaffuz et­mesini sağlayan da Ebu´l-Kasım Cüneyd´dir. Bu da, sandalyelerin zuhurundan öncesine rastlar. Allah Resulü´nden rivayet edilen de bu istikamettedir: “O, kabaları üzerine oturup bacaklarını dikerek ellerini önden bağlardı”[43]Başka bir rivayette de şöyle denilmiştir: “O, ayakları üzerine oturur ve kollarını, dizlerinin üstüne koyardı”.

Bu imin ehlinden olup da sandalyeye oturan ilk zat Yahya b. Muaz´dır (ra). Daha sonra Bağdat´ta Ebu Hamza onu takip etmiş­tir. Şeyhler, yaptıklarından dolayı bu ikisini ayıplamışlardır. Çün­kü bu, marifet ve yakin ilimleri hakkında konuşan ariflerin usûl ve adabına yakışan bir davranış değildir. Sandalyelere oturanlar, na-hivciler, dilciler ve ehl-i dünya olan fetva alimleriydi. Bize göre bu oturuş, kibir ehlinin oturuşudur. Cemiyetle aynı şekilde topluca oturmak ise tevazünün icabıdır. [44]

Share.

About Author

Leave A Reply