Makamlar

0

Şimdi sıra, sülük sahipleri için (Hakk´a giden yolda birer menzil, durak ve) basamak olan makamların açıklanması bahsine gelmiş bulunmaktadır. Ondan sonra da Allah Taâlâ´nın fazlı ve lutfu ile kolaylaştırdığı nisbette hâllerin (ahval) tafsilâtlı bir şekilde anlatılacağı bölümlere geçilecektir, İnşaallah Taâlâ…
1. Tevbe*

Allah Taâlâ: «Ey iman edenler, hepiniz toptan Allah´a tevbe ediniz, umulur ki, felah bulursunuz» (Nur, 24/31), buyurmuştur (1).

Hz. Enes, Resûlüllah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Günahtan tevbe eden, günahsız gibidir. Allah bir kulunu sevdi mi, günah ona zarar vermez (çünkü tevbe etmesini nasip eyler)». Bundan sonra Resûlüllah: «Şüphesiz ki, Allah tevbe edenleri sever, tertemiz olanları sever» (Bakara, 2/222) mealindeki âyeti okudu. Ya Resûlallah, tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca: «Pişmanlık» (nedamet)» buyurdu (2).
Enes b. Mâlik, Nebi (s.a.) nin: «Allah´ın en çok sevdiği kimse, tevbe eden. gençtir,» buyurduğunu rivayet etmiştir (3).

Tevbe, sâliklerin (vuslata ermeleri için uğradıkları) menzillerden ilk menzildir. Taliplerin (ulaştıkları) makamlardan birinci makamdır.

Tevbenin Arap dilindeki hakiki mânası dönmek (rücû´) tir. «Tevbe etti», «döndü,» demektir. Şu halde tevbe, şeriatın yerdiği şeyden övdüğü şeye dönmektir. Resûlüllah (s.a.): «Pişmanlık tevbedir», buyurmuşlardır (4).
Ehl-i sünnetin (kelâm) âlimleri, sahih bir tevbenin üç şartı vardır, demişlerdir: Şeriata muhalif işleri yapmaktan nedamet duymak, hatalı (ve günah olan şeyleri) derhal terketmek, eskiden işlenen günahların benzerlerini yapmamaya azmetmek. Sıhhatli bir tevbe için

* Tevbe bahsini krş: Lıuna, s. 43; Keşfu´l-mahcûb, s. 378; Kûtu´l-kulûb, I, 36L; Ta´arruf, s. 92; İhya, IV, 2; Avarifu´l-maarif, I, 317.

1. Tevbe, lügatta: Dönmek, vazgeçmek, terketmek, ayrılmak, rucü´ etmek. Istılahta: Günahı terkederek iyi amele, isyanı bırakarak itaate dönmek, eskiden işlenmiş günahlardan ötürü nedamet ve pişmanlık duymaktır.
2. İbn Mâce, Zühd, 30; Aclûnî, I, 296.
3. Süyûtît II, 151.
4. îbn Mâce, Zühd, 30; İbn Hanbel, I, 376

hadiste geçen «.Nedamet tevbedir» sözü «Tevbenin büyük bir kısmını nedamet teşkil eder» mânasına gelir ve bu hususu kesinlikle ifade eder. Nitekim Resülüllah (s.a.): «Hac, Arafat (da vakfeye durmak) dır,»  buyurmuşlardır. Bu Hac ile ilgili erkânın çoğu Arafat´ta vakfeye durmaktır mânasına gelir. Yoksa Haccın Arafat´ta durmaktan başka rüknü yoktur, demek değildir. Haccın en büyük rüknü vakfedir, demektir. Aynı şekilde «Nedamet (pişmanlık) tevbedir» hadisi de tevbenin en büyük rüknü nedamettir, mânasına gelir.

Hakikat ehli (olan sûfîlerden): Hakiki tevbede (tevbenin gerçekleşmesinde) nedamet kâfidir, çünkü diğer iki rükün nedametin peşinden gelir, ona tâbidir, Şüphesiz-ki, bir kimsenin ısrarla yapmakta olduğu veya ilerde yapmaya azmettiği bir işin benzerinden nedamet duymasını tasavvur etmek mümkün değildir, demişlerdir. (İnsan yapmakta olduğu veya yapmaya karar verdiği bir şeyin benzerinden pişman olmaz).

Tevbenin mânası kısaca bundan ibarettir. Tevbenin şerh ve izahına gelince: Şüphesiz ki tevbenin bir takım sebepleri, dereceleri ve kısımları mevcuttur. Bunlardan ilki kalbin gaflet uykusundan uyanması ve kulun içinde bulunduğu kötü hali görmesidir. Bunların hepsine, Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´dan kalbe gelen yasaklayıcı emirleri can kulağı ile dinliyerek Allah´ın tevfiki (muvaffak kılması) ile ulaşılır. Hadiste: «Her Müslüman kişinin kalbinde Allah´ın bir vaizi mevcuttur.» buyurulmuştur. Başka bir hadiste: «Şüphesiz ki bedende bir et parçası vardır, o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur, dikkat edin o kalptir.» (5) buyurulmuştur.

insan yaptığı şeyin kötü olduğunu kalbi ile düşünür (vicdanı ile hükmeder) ve işlemekte olduğu kötü işleri görürse, kalbine tevbe etme arzusu ve çirkin muameleleri söküp atma isteği doğar, o zaman Hakk Taâlâ kararı (ve azmi) düzeltmeyi, (iyi amele doğru) güzel bir dönüş yapmayı ve tevbe sebepleri için hazırlıklı olmayı insana nasip eder. Bunun ilki kötü insanlarla arkadaş olmayı terk etmektir. Zira insanı bu maksattan uzaklaştıran ve verilen sağlam karar konusunda tereddütlere düşüren kötü arkadaştır.

Tevbenin bu derecesi, müşahedenin sürekli olması ile tamamlanır, başka yoldan gerçekleşmez. Müşahede, müridin tevbeye olan rağbetini artırır, azmedileni tam olarak gerçekleştirmeyi sağlayan bir saiktir.Başlamış olduğumuz güzel iş ve ibadeti tamamlama hevesini güçlendirir). Böylece ısrarla yapılan çirkin fiillerle ilgili düğümler insanın kalbinden çözülür, mahzurlu işleri icra etmekten sâlik vaz geçer, dolu dizgin arzu (ve şehvet) peşinde koşan nefsine gem vurur, derhal günahtan uzaklaşır, gelecekte de bu nevi fiilleri kesinlikle işlememeye azmeder. Bundan sonra şayet kararına uygun olarak hareket eder ve azminin icabettirdiği hususu gerçekleştirirse, o hakikaten muvaffak olmuştur, (Allah´ın tevfikine nail olmuştur) demektir. Şayet böyle yapmaz da tevbeyi bir veya birkaç defa bozar, fakat arzusu onu tevbeyi yenilemeye sevkederse —ki bu durumlara çok rastlanır— bu halde de bu gibi kimselerin tevbeden ümit kesmemeleri icabeder. Zira her müddetin sınırı çizilmiştir (kader ne ise o vukua gelecektir).

Ebu Süleyman Darâni´nin şöyle dediği hikâye olunur: «Bir vaizin meclisine devam ederdim. Bir seferinde sözü kalbime tesir etmişti. Vaaz meclisinden ayrıldığım zaman kalbimde bu tesirden eser kalmamıştı. İkinci defa meclise geldim ve vaizin sözlerini dinledim, yine sözlerinin tesirinde kaldım. Meclisten ayrıldım, tesir yola kadar sürdü, sonra kayboldu. Üçüncü kere meclise geldim, bu sefer o kadar çok duygulandım ki, evime kadar bu tesir devam etti. Bunun üzerine (şeriata) aykırı olan (mûsikî) âletlerini kırdım ve (beni Allah´ıma ulaştıracak olan) yolu tuttum.» Bu hikâye Yahya b. Muaz´a naklolununca: «Bir serçe bir turnayı avlamış,» demiş. Serçe ile bu kıssacı vaizi, turna ile Ebu Süleyman Darâni´yi kastetmişti.

Ebu Hafs Haddad´ın: «Şu demircilik sanatını birkaç defa terkettim, fakat tekrar başladım. Sonra bu iş beni terketti, bir daha ona dönmedim,» (çünkü bundan daha faziletli olan amellerle meşgul olmuştum) dediği hikâye edilir.

Derler ki Ebu Amr b. Nüceyd (tasavvuf yolunun) başlangıcında Ebu Osman´ın sohbet meclislerine devam ederdi, sözlerinin tesirinde kaldı ve tevbe etti. Sonra bir ara işi gevşetti (müritliğe ara verdi), Ebu Osman´ı gördükçe ondan kaçıyor ve meclislerine devam etmiyordu. Bir gün yolda Ebu Osman´la karşılaştı, yolu değiştirdi, başka bir yola saptı, Ebu Osman onu takip etmeye başladı ve nihayet yakaladı: «Evlâdım, sadece günahsız (masum) olduğun zaman seni sevenle arkadaşlık etme. Ebu Osman sadece bu nevi (gevşeklik) hâllerinde sana faydalı olur,» dedi. Bunun üzerine Ebu Amr tevbe etti, önceki müritlik haline döndü ve bunu başarı ile devam ettirdi.

Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Müritlerden biri sohbetleri terketmiş, yoldan çıkmıştı.

acaba tevbe hâline dönsem bunun hükmü nedir diye düşünürken hatiften bir ses ona: Ey falan, bize itaat ettin, biz de sana teşekkür ettik. Sonra bizi terkettin, biz de sana mühlet verdik, eğer (mehil müddeti içinde) bize dönersen seni kabul ederiz, dedi. Bunun üzerine genç müritlik hâline döndü ve bunda başarılı da oldu». Şu halde insan günahları terkeder, kalbindeki «günahda ısrar» düğümünü çözer, bir daha bu nevi bir günaha dönmemeye azmederse, işte o zaman kalbinde hâlis ve sâdık bir nedamet hissi vücut bulur, bunun tesiriyle geçmişteki işlediği hata ve günahlara üzülür, elden çıkan (fırsat ve) hallerinin hasreti ile yanar tutuşur. İşlediği kötü amellerden ötürü hüzünlenir, böylece tevbesi tamam hale gelir, mücâhedesi dosdoğru bir şekle girer, halk ile ihtilâtı terkederek halvete çekilir, artık kötü insanlarla sohbet etmekten zevk almaz, tersine bu nevi dostluk onu sıkar, ürkütür, onlarsız yaşamak ister, gecesi-gündüzü hasret içinde geçer, bütün hallerinde eseflenmeye dört elle sarılır, ibret gözyaşını dökerek yanlış attığı adımların izlerini siler, güzel tevbesi ile günah yaralarını tedavi eder, akranı arasında solgunluğu ile tanınır, zayıflığı ile halinin sıhhatli oluşuna istidlal edilir.

(Haklarını yediği) hasımlarını razı edip yaptığı haksızlıkları ödemedikçe, anlatılan hususlardan hiç biri tam olarak yapılmış olmaz. Çünkü tevbenin ilk derecesi imkân nisbetinde (hak sahibi olan) hasımları razı etmektir. Eğer hak sahiplerine haklarını vermeye (mâlî) gücü yeterse veya hak sahipleri âlicenablık yaparak haklarını ona helal kılar ve onu ibra ederlerse ne alâ. Aksi halde mümkün olan en kısa zamanda hakları, hak sahiplerine ödemeye kalbi ile azmeder, diğer taraftan Hakk Taâlâ´ya yalvarır, yakarır, O´na sığınır ve hak sahipleri için duada bulunur.

Tevbekârların kendilerine has bir takım halleri ve sıfatları vardır. Bu gibi haller, tevbekâr olanların hasletlerini teşkil eder. Bunlar tevbenin sıhhatinin şartı olduğu için değil, sıfatı olduğu için tevbe nevinden kabul edilir. Tevbenin mânası hakkında şeyhler tarafından söylenen sözler buna işaret eder.

Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Tevbe üç kısımdır. Birincisi; tevbe, ortancası-, inâbe ve sonuncusu; evbe adını alır. Tevbe bidayet, evbe nihayet, inâbe ise ikisinin ortası kılınmıştır. Ceza görme korkusundan tevbe eden her insan tevbe sahibidir. Sevap tamahı ile tevbe eden her insan inâbe sahibidir. Sevap arzusu veya ceza korkusu ile alâkalı olmaksızın emre itaat için tevbe edenler ise evbe sahibidir ve en üstün olanlardır.müminler, hepiniz Allah´a tevbe ediniz´ (Nur, 24/31) buyurmuştur. Inâbe velî ve mukarreb olanların sıfatıdır. Yüce Allah: ´înâbeli bir kalb (yani gönül verme hali) ile geldi´ (Kaf, 50/33) buyurmuştur. Evbe, nebi ve resul olanların sıfatıdır. Ulu Allah: ´O ne hoş bir kuldur. Şüphesiz ki, o evbe sahibi (evvâb) dır.´ (Sâd, 38/44) buyurmuştur».

Cüneyd: «Tevbenin üç nevi mânası vardır: Birincisi; nedamet, ikincisi; Allah´ın yasak kıldığı şeyi tekrar işlememeye kesinlikle karar vermek, üçüncüsü; işlenen haksızlıkları telâfi etmek için çaba harcamak,» der.
Sehl b. Abdullah, «Tevbe, ilerde yaparım, sözünü terketmek (ve ilâhî emir ve nehiylerin gereğini derhal yerine getirmek) tir,» demiştir.

Haris Muhasibi, «Hiç bir zaman Allah´ım, senden tevbe talebediyorum demedim. Fakat senden tevbe etme arzusunu ihsan etmeni istiyorum, dedim,» demiştir.

Cüneyd diyor ki: «Bir gün Seriyyü´s-Sakati´nin yanına gittim. Onu değişmiş (ve üzgün) gördüm. Ne oldu diye sordum. Şu cevabı verdi: Yanıma gelen bir delikanlı benden tevbenin ne olduğunu izah etmemi istedi. Günahını unutmaman, diye cevap verdim. Genç bu na itiraz etti. Ve: Hayır! Belki tevbe günahını unutmaktır, dedi. (Buna kırıldım). Cüneyd: Benim kanaatim da, o gencin kanaati gibidir, deyince Seri bunun sebebini sordu. Cüneyd dedi ki: Allah beni cefa (günahkâr olma) hâlinden vefa (tevbe) hâline nakletse safa (tevbe) hâlinde cefa (günah) yi hatırlamak cefa olmaz mı Bunun üzerine Seri sükût etti».

Sehl b. Abdullah´a tevbenin ne olduğu sorulunca, «Günahını unutmamalıdır» demişti. Cüneyd´e tevbenin ne olduğu sorulunca, «Günahını unutmandır» diye cevap vermişti. Ebu Nasr Serrac der ki, Sehl bu sözü ile (tasavvufa yeni giren) müritlerle bazan tevbe eden, bazan tevbesini bozan günahkârların hâline işaret etmiştir.
Cüneyd ise hakikat mertebesine ulaşanların hâline işaret etmiştir. Çünkü Allah Taâlâ´nın azameti ve zikrinin devamı gibi şeyler bunların kalplerine galebe çaldığı (ve tesir ettiği) için günahlarını hatırlayamazlar. Tevbenin ne olduğu sorulduğu zaman Ruveym´in «Tevbe, tevbeden tevbedir» (kişinin kendisini tevbekâr olarak görüp buna değer vermesinden tevbe etmesidir) diye verdiği cevap da buna benzer.

Ebu´l-Hüseyn Nuri, «Tevbe, Aziz ve Celil olan Allah hariç her şeyden dönmek (ve yüz çevirmek) tir,» demiştir.
Abdullah Temimi, «Günah (ve hatadan) tevbe eden tevbekâr ile gafletten tevbe eden tevbekâr ve bir de iyi amellerini görüp (ona değer vermekten) tevbe eden tevbekâr arasında ne kadar büyük fark var!» demiştir.
Vâsitî der ki: «Nasûh (halis, Allah için olan) tevbe ile tevbekâr olan kimsede ne açık, ne de gizli günahtan eser kalmaz, samimi bir şekilde (nasûh tevbesi ile) tevbe eden (hep Hakk ile meşgul olduğu için) nasıl akşamladığına ve sabahladığına aldırmaz».

Yahya b. Muaz şöyle dua ederdi: «İlâhi! Huyumu bildiğim için, (günahıma) tevbe ettim, bir daha (hatalarımı) tekrar etmiyeceğim, demiyorum. Aczimi bildiğim için, günahları terketmeyi garanti ediyorum da demiyorum, fakat şunu söylüyorum: Belki tekrar günah işlemeden ölürüm de günaha dönmem».

Zunnûn, «Günahı kökünden söküp atmayan istiğfar (ve tevbe), yalancıların tevbesidir,» demiştir.

İbn Yezdanyâr´a: Kul Allah´a (vuslat için yola) çıkarsa hangi esas üzere olmalı, diye sorulmuş. O da: «Terkettiği (hevâ, heves ve mala) dönmemek, vâsıl olmak istediği (Allah) tan başkasının (rızâsını) gözetmemek ve terkettiği (mal, hata ve günahla) ilgili düşüncelerden sırrını korumak esası üzere hareket eder,» diye cevap vermişti.

İbn Yezdanyâr´a soruldu: Bu anlattıkların varlık olmaktan çıkıp uzaklaşanlar için bahiskonusudur, yoksulluktan çıkıp uzaklaşanların hali nasıl olacak Şu cevabı verdi: «Geçmişteki acılığın (ve fakirlik sıkıntısının) karşılığı olarak gelecekte zevk bulmak».

Bûşencî´ye tevbe nedir, diye sorulunca şu cevabı vermişti: «(İşlediğin bir) günahı hatırlar da, hatırlama zamanında o günahtan hoşlanmaz (ve zevk almaz) san tevbe işte odur».

Zunnûn şöyle der: «Tevbenin hakikati arzın bütün genişliği ile, karar (ve takatin) kalmayacak derecede başına dar gelmesidir. Sonra nefsinin de seni sıkmasıdır. Nitekim Allah Taâlâ, Kur´an-ı Kerim´de: ´Canları sıkılmıştı, Allah´ın gadabından yine Allah´ın affına sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar. Sonra tevbe etsinler diye Allah onlara tevbe ihsan etti´ (Tevbe, 9/118) buyurulmuştur».

Ebu Hafs´a, tevbekâr niçin dünyaya buğz eder diye sorulunca: «Çünkü dünya günah işlediği bir yerdir,» diye cevap vermişti. Fakat dünya aynı zamanda Allah´ın kula tevbe ihsan ettiği bir yer değil midir şeklindeki bir soruya şu cevabı vermişti: «Öyledir amma kul günah işlediğini kesinlikle bilmekte, fakat tevbesinin kabul edildiği hususunda endişeli bulunmaktadır».

Vâsîtî, «Davud (a.s.) un duyduğu (manevî) neşe (ve bu neşe içinde bulduğu) taat zevki onu derin hüzünlere boğdu. Davud (a.s.) ikinci halde (tevbe ve hüzün durumunda, taatmı görme ve ona değer verme suretiyle) hakikî durumunun kendisinden meçhul kaldığı birinci (neşe] halden daha üstün idi,» der.

Sûfîlerden biri yalancının tevbesi dil ucu ile «estağfirullah» (Allah´tan af dilerim) demekten ibarettir, demiştir.
Ebu Hafs´a tevbenin ne olduğu sorulunca: «Kulun tevbede bir rolü yoktur, çünkü tevbe (ve dönüş, önce Allah´tan) kuladır, kuldan (Allah´a) değildir». (Allah irade ederse kul tevbe eder) demiştir.

Hakk Sübhanehu ve Taâlâ, Hz. Âdem´e şöyle vahyetmiştir: «Ey Âdem! Sen (cennetten ayrılmana sebep olan bir davranışta bulunman sebebiyle) zürriyetine yorgunluk ve sıkıntıyı miras bıraktın. Aynı şekilde onlara (özür dileme ve hatayı kabul etme fazileti olan) tevbeyi de miras bıraktın. Zürriyetinden her kim ki senin gibi tevbe ederse, sana icabet ettiğim gibi icabet ederim. Ey Âdem! Tevbekâr olanları duaları kabul edilmiş, güler yüzlü ve müjde verilmiş olarak kabirden mahşere getirerek haşredeceğim».

Adamın biri Râbiatü´l-Adevî´yeye: Benim hata ve günahım çok, tevbe etsem Allah kabul eder mi diye sordu. Râbia: «Hayır! O sana tevbeyi nasibederse ancak o zaman tevbe edebilirsin», dedi.

Hakk Taâlâ´nın: «Şüphesiz ki, Allah çok tevbe edenleri de sever, temizliğe çok dikkat edenleri de sever»

(Bakara, 2/222) buyurduğunu bilmek icabeder. Günah işleyen bir insan hatalı olduğuna kesinlikle inanır, bu inançla tevbe eder, sonra tevbesinin kabulü konusunda şüphe eder, bilhassa tevbenin kabul edilmesinin hakkı ve şartı Hakk Taâlâ´nın sevgisine lâyık (müstahak) bulunmak olduğuna inanır, vasıfları sebebiyle Allah´ın mahabbetini hak etmekten uzak bulunduğuna dair nefsinde emmâreler bulunduğuna, kani olur. Bu durumda tevbe etmeyi gerektiren bir günah işlediğine inanan kul
için Allahtan af dilemek şart olur. Nitekim ecel gelinceye kadar (salih amel işleme halinin devam etmemesi) endişesini taşımak lâzımdır, denilmiştir.

Yüce Allah´ın: «De ki; Allah´ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin» (Âli Imran, 3/31) buyurması bunu göstermektedir.

Devamlı istiğfar Resûlüllah (s.a.) in sünneti ve âdeti idi. Resûlüllah (s.a.): «Kalbimi bir perde (hicap) örter de (Allah ile arama gerilen bu perde) kalksın diye günde yetmiş kere estağfirullah, (Allah´tan mağfiret diliyorum) derim,» (6) buyurmuştur.

Yahya b. Muaz, «Tevbeden sonra işlenen bir günah, tevbeden önce işlenen yetmiş- günahtan daha çirkindir,» der.

Ebu Osman, Aziz ve Celil olan Allah´ın-. ´Onların dönüşleri bizedir´ (Gâşiye, 88/25) sözünü: «Dinî hükümlere aykırı hareket etme meydanında at bile oynatsalar onların rücû´ları banadır» (irâdeleri ile dönmezlerse mecburen döneceklerdir) şeklinde tefsir etmiştir.

Bir gün vezir Ali b. Musa ihtişamlı bir alayla birlikte atına binmiş gidiyordu: Onu tanımayanlar hayretlerinden bu kimdir! Bu kim imiş! demeye başladılar. Yolda duran bir hanım: Ne zamana kadar bu kimdir, bu kim imiş diyeceksiniz (ve dünya debdebesine hayret edeceksiniz). Bu Allah´ın gözünden düştüğü için gördüğünüz biçimde Allah´ın belâya (Âhireti terkederek dünya ile meşgul olma musibetine) soktuğu bir kimsedir, dedi. Bu sözü işiten Ali b. Musa evine döndü, vezirlikten istifa etti, Mekke´ye gitti ve orada mücavir hayatı yaşadı.

2. Mücâhede*

Yüce Allah, «Bizim için mücâhede edenleri doğru yolumuza iletiriz, şüphe yok ki, Allah ihsanda bulunanlarla beraberdir» (Ankebut, 29/69) (7) buyurmuştur.

* Mücâhede bahsini krş: Ta´arruf, s. 141, 147; Keşfu´l-mahcûb, s. 251; Ku-tû´I-kulûb, II, 283.
6. Müslim, ZIkr, 41; Ebu Davud, Vitr, 26.
7. Mücâhede, lügatta: Cihâd, cenk ve harbetmek, çekişmek, kavga etmek, cehd ve gayret sarfederek çalışmak, riyazet, temrin, perhizkârlık ve imkanları zorlamamaktır demiştir

Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Zahirini mücâhede ile süslendirenin sırrını Allah müşahede ile güzellendirir. Allah Taâlâ, «Bizim için mücâhede edenleri yolumuza iletiriz» (Ankebut, 29/69) buyurmuştur.

Tasavvufî sülûkün başlangıcında mücâhede sahibi olmayanların bu yolun kokusunu bile koklayamıyacaklarını bilmek lâzımdır.

Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´nin Ebu Osman Mağribî´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Mücâhedeye dört elle sarılmadan bu yolda kendisine bir şeyin feth ve keşf olunduğunu zanneden kimse hata içindedir».
Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in, «Bu yolda bidayette ayakta durmayan (sıkıntı ve meşakket çekmeyen) nihayette oturamaz» (rahat ve huzur bulamaz) dediğini işittim.

Ve yine Ebu Ali´nin, «Sûfîlerin, Hareket berekettir, demeleri, zahirdeki (mücâhede ile ilgili) hareketler sırrî ve ruhî hareketlerin ve feyizlerin bereketli olmasını gerektirir, mânasına gelir,» dediğini işitmiştim.

Bayezid Bistamî şöyle demiştir: «(Mücâhede konusunda) on iki sene nefsimin demircisi oldum, (nefsimi parlatmak için onu on iki sene dövdüm). Beş sene nefsimin aynası oldum. Bir yıl nefsimle kalbimin aynasına baktım. Birden belimde bir zahirî zünnarın durmakta olduğunu görmeyeyim mi Bu zünnarı kesmek için on iki sene uğraştım. Sonra yine baktım ve bu sefer içimde batini bir zünnarın bulunduğunu gördüm. Bunu kesmek için de beş sene didindim. Zünnarı nasıl kestiğimi düşünürken keşfim açıldı. Halka baktım, hepsini ölü halinde gördüm, cenaze namazlarını kılmak için üzerlerine dört kere tekbir getirdim».

(Demirci demiri temizlemek ve düzeltmek için uğraştığı gibi on iki sene dış zahir yüzümü ve organlarımı ıslah için çalıştım, sonra içimde beni Haktan alıkoyan bir

Istılahta: Nefs ile cenk etmek, nefse savaş ilân etmek, nefse karşı açılan savaş. Cihâd-ı asgar, düşmana karşı açılan savaş, cihâd-ı ekber, nefsi en büyük düşman bilerek, onu ezmek ve öldürmek, nefsin kötü huylarını yok etmek için girişilen harekât, cimri bir adamın ortağını hesaba çekmesi gibi nefsi hesaba çekmek, mürâkabe-i nefs, nefsânî arzuları kırıp geçirmek, nefsi irâdenin kulu, hissi aklın kölesi yapmak. 8. Tirmizî, Fiten, 13; Ebu Davud, Melâhim, 17; Ibn Mâce, Fiten, 3; Nesâî, Biat, 37; ibn Hanbel, III, 19.

zünnârın bulunduğunu, yani halkın amelimi görmelerini arzu ettiğimi anladım. Bu zünnarı kesmek, bu hissi içimden silmek için on iki sene çalıştım. Bu sefer içimde bir zünnarın, amelimi beğenme ve ona değer verme duygusunun bulunduğunu fark ettim. Bu zünnarı kesmek, bu hissi yok etmek için beş sene çabaladım. Bu işi nasıl yaptığımı düşünürken keşfim açıldı ve hakikati olduğu gibi gördüm. Halkı ölü olarak müşahede ettim, cenazelerini kılmak için dört tekbir getirdim).

Cüneyd, Serî´nin şunu söylediğini nakletmiştir-. «Genç arkadaşlarım! Benim yaşıma gelmeden evvel çok çalışınız, yoksa benim gibi zayıflar ve benim gibi (amel ve ibadette) kusur edersiniz». Seri bu sözleri söylediği zaman hiç bir genç ibadette ona yetişemiyordu.

Hasan Kazzaz demiştir ki: «Şu tasavvuf işi üç şey üzerine kurulmuştur. Zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlub olmadan uyumamak ve mecburiyet olmadan konuşmamak».

İbrahim b. Edhem der ki: «Bir kimse şu altı adet sarp yolu ve çetin engeli aşmadıkça salih insanlar derecesine ulaşamaz: Birincisi! Nimet kapısını kapatıp şiddet ve sıkıntı kapısını açacak, ikincisi; İzzet (şan ve şöhret) kapısını kapatıp zillet kapısını açacak, üçüncüsü; Rahatlık kapısını kapatıp cehd ve gayret kapısını açacak, dördüncüsü; Uyku kapısını kapatıp uykusuzluk kapısını açacak, beşincisi; Zenginlik kapısını kapatıp fakirlik kapısını açacak, altıncısı; Emel (tûl-ı emel) kapısını kapatıp ölüme hazır olma kapısını açacak».

Ebu Abdurrahman Sülemi (r.a.) nin ceddi Ebu Amr b. Nüceyd´-den şu sözü naklettiğini işittim: «Nefsi aziz olanın dini zelil olur» (nefsine değer veren dinine kıymet vermez).

Ebu Ali Rûzbârî: «Beş gün hiç bir şey yemiyen bir sûfi acım, derse onu pazarda çalışmaya mecbur edin ve maişetini, kazanarak temin etmesini emredin» (Başkasından dilenerek sûfîlik olmaz).

Mücâhedenin aslını ve esasını, (çocuğu sütten keser gibi) nefsi alışkanlıklardan kesmek, her zaman arzusunun aksine sevketmek teşkil eder. Bunu böyle bilmek lâzımdır. Nefsin hayır işlemesine engel olan iki sıfatı vardır: Nefsanî arzulara dalması, taattan kaçınması. Nefis, hevâ ve heves atına binip serkeşlik etti mi, ona takva gemi (dizgini) ile hâkim olmak icabeder, emredileni yapmada ayak diredi mi, onu isteğinin aksi istikamete sevketmek gerekir. Nefis atını dizginlemekten güzel netice veren bir tedbir yoktur. Nefis benlik ve ahmaklık şarabını içip sarhoş oldu mu, kendisine ait güzel işleri açıklamaktan, kendine bakan veya onu düşünenlere süslü ve ihtişamlı görünmekten başka bir şeyi gözü görmez. Diğer şeylerden sıkılır, o zaman yapılması icabeden şey; nefse değersiz, hor ve hakir oluşunu; aslının çirkin, işinin pis olduğunu hatırlatmak suretiyle onun gururunu kırmak ve zillet cezası ile cezalandırmaktır.

Avam ameli mükemmel yapmak için çabalar, havassın maksadı ise manevi halleri saf vaziyete getirmektir. Zira açlığa göğüs germek ve uykusuz kalmak kolay ve basittir. Halbuki huyları tedavi ile değiştirmek ve süfli arzulardan arınmak zor ve sıkıntılı bir iştir.

Nefsânî felâketlerin, anlaşılması oldukça güç olanı, bir insanın, halkın kendisini methetmesinden zevk almasıdır. Halkın kendisini methetmesi şarabından bir yudum içen, gökleri ve yeri kirpikleri üzerine yüklenmiştir (büyük bir manevi yükün altına girmiştir). Bunun alâmeti bu şarabı içmediği ve halk tarafından övülmediği zaman insana tenbellik ve gevşeklik halinin arız olmasıdır.

Şeyhlerden biri senelerce kendi camiinin ilk safında defalarca namaz kılmıştı. Bir gün bir mazereti erkenden camiye gitmesine engel oldu. Onun için o gün namazı son safta kıldı. Bu zat bundan sonra bir müddet camide görülmedi. Camiye neden gelmediği soruldu, şöyle dedi: Şu kadar senenin namazlarını kaza ediyordum, ben bu namazları kılarken ihlasla Allah´a ibadet ettiğime kani idim. Halbuki bir gün mescide geç gelmem ve halkın beni son safta görmeleri mahcup olmama sebep oldu. O zaman anladım ki, bir ömür boyu duyduğum manevi neşe ve istek, halkın beni ilk safta görmelerinden ileri gelmekte idi. Bunun için namazlarımı kaza ettim.

Ebu Muhammed Mürtaiş´in şöyle dediği hikâye edilmektedir: «Tecrid şartı ile (aç ve susuz) şu kadar hac yaptım. Bunların hepsinin (nefsanî) hazlarla karışık ve şaibeli olduğu bana malûm oldu. Şöyle ki: Bir gün annem kendisine bir testi su vermemi istedi. Bu nefsime ağır geldi. Anladım ki hac yapma konusunda nefsimin bana itaatta bulunması (ilâhi değil) beşerî bir zevkin ve nefsanî bir şâibenin tesiri ile vukua gelmektedir. Çünkü nefsim fâni olsaydı şeriatta hak olanı yapmak bana zor gelmezdi».

Yaşı epeyce ilerlemiş ihtiyar bir kadın vardı. Halinden sorulduğunda, gençlik zamanında kendimde neşe ve vecd hâlleri buluyordum.

Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini duymuştum: «Bu hikâyeyi dinlemiş olan hiç bir şeyh yoktur ki, bu kadına karşı rikkat ve şefkat duymamış ve ´O insaflı bir hanım idi´ dememiş olsun».

Zunnûn: «Allah hiç bir kuluna, nefsinin zilletini göstermek suretiyle verdiği izzetten daha önemli bir izzet vermemiştir. Allah hiç bir kuluna, nefsinin zilletini görmesine mani olmak suretiyle verdiği zilletten daha kötü bir zillet vermemiştir».

İbrahim Havvas, «Beni korkak ve çekingen kılan her şeye cesaretle girişirim» (mücâhede hamleci ve müteşebbis olmaktır) demiştir.

Muhammed b. Fadl, «Rahat, nefsani arzulardan halas olmaktır,» demiştir.

Ebu Ali Rûzbâri, «İnsanlara felâket şu üç yoldan gelir: Hasta tabiat ve mizaç, itiyadlara sıkı bağlılık, kötü arkadaşlık». Rûzbâri: Hasta tabiatla neyi kastediyorsun sorusuna: «Haram yemeyi»; itiyad (ve alışkanlık) lara sıkı sarılma ile neyi kastediyorsun sorusuna: «Harama bakmayı ve gıybet dinlemeyi»; kötü arkadaşlıkla neyi kastediyorsun ” sorusuna, «Nefiste şehvet coşunca ona uymayı», (yani nefisle dostluk yapmayı) diye cevap vermiştir.

Yine Sülemî´den duymuştum: Nasrabâzi, «Nefsin zindanındır. Ondan çıktın mı ebediyyen rahat yaşarsın,» demiştir.

Ebu´l-Hüseyn Varrak: «Başlangıç halimize Ebu Osman Hîri´nin tekke (mescid) inde riayet ettiğimiz en büyük kaide şu idi: Bize haberimiz olmadan ihsan olunan şeyi tercihen başkalarına vermek (isâr, diğergamlık), belli bir rızka sahip olmadan gecelemek, bize kötülük yapanlardan nefsaniyet adına intikam almamak, tersine onları mazur görmek, hatta kendilerinden özür dilemek, tevazu göstermek, hakaret gördüğümüz birine hizmet etmek için derhal harekete geçmek, (içimizdeki kötü duygular´yok olana kadar) ona ihsanda bulunmak».

Ebu Hafs der ki: «Nefis tüm olarak zulmet ve karanlıktır, nefsin meşalesi sırrıdır, meşalenin ışığı tevfiktir. Şu halde sırrında Rabbının tevfiki kendisine refik (arkadaş) olmayan baştan sona kadar karanlık içindedir».
Üstad ve İmam Kuşeyrî bu sözün izahında der ki: Ebu Hafs sarının meşalesi» sözü ile kulun kendisi ile yüce Allah´ı arasında bulur, her an nefsin hevesatına uymaktan korkar bu bela ve desiselerden kurtulabilmek için
devamlı surette kendisinde bir kuvvet ve kudretin bulunmadığı şuurunu taşır. «Tevfik» ile de insan kendisini nefsinin şerrinden korur. Çünkü insana Rabbının tevfiki (muvaffak kılması) ulaşamazsa nefsi ve Rabbı hakkında sahip olduğu bilginin ona faydası olmaz. Bundan ötürü, şeyhler «Sırrı olmayanın (günahda) İsrarı vardır» demişlerdir.

Ebu Osman, «Nefsine ait bir şeyi güzel gören bir kimse kendi ayıplarını ve kusurlarını görmez, her hususta nefsini itham edenlerden başkası kendi kusurlarını göremez,» demiştir.

Ebu Hafs der ki: «Kusurunu bilmeyen ne de çabuk helak olur! Şüphe yok ki küfrün yolu (ve habercisi) günahtır».

Ebu Süleyman (Dâvud Tâî), «Nefsimin hiç bir amelini güzel bilmedim ve karşılığında sevab ummadım» (ona değer vermedim), demiştir.

Serî, «Zengin komşulardan, kıraat ticareti yapan kurradan ve devlet adamlarının ulemasından sakının,» demiştir.

Zunnûn, «Halkı (ve halkın ahlâkını) bozan şu altı şeydir,» diyor: «Birincisi, âhiret ameli ile ilgili niyet (ve rağbetin) zayıf olması; İkincisi, bedenlerin şehvetin rehini olması (şehvetin bedeni esir alması, ona malik olması); Üçüncüsü, ecel yakın olmakla beraber uzun emele (tûl-ı emel), yani ihtirasa mağlup olunması; Dördüncüsü, mahlûk olan insanların rızâlarının Hâlik´in rızâsından üstün tutulması; Beşincisi, hevâ ve hevese uyularak Peygamber (s.a.) in sünnetinin arkaya atılması, kulak ardı edilmesi; Altıncısı, selefe “ait birçok örnek hareketlerin görmemezlikten gelinerek mezara gömülmesi ve azıcık hatalarının nefs lehinde delil sayılması».

13. Halvet-uzlet*

Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Bütün insanların maişetlerinin sağladıkları kaynakların en hayırlıları şunlardır: Bir adam ki, Allah yolunda cihad için atının dizginini tutmuş, düşman tarafından korku ve dehşet verici bir sesin geldiğini işitince atının sırtına atlayarak ölmek ve öldürmek, ya şehit ya gazi olmak için düşmanın saflarına dalmış, şehid oluncaya kadar pervasızca ve tereddüt etmeden savaşmıştır.

Üstad Kuşeyri der ki: Halvet, safvet ehlinin sıfatı; uzlet, vuslat ehlinin emmaresidir. Başlangıç hâlinde bulunan bir müridin hemcinsinden ayrı (uzlet hâlinde) yaşaması, nihayet hâlinde, üns mertebesini gerçekleştirdiği için halvet hâlinde bulunması şarttır. Uzleti tercih eden bir kimse için hak olan şey, halktan ayrı yaşamaktan maksadın insanların şerrinden selâmette olmak değil, insanların kendi şerrinden selâmette bulunmalarına inanmasıdır. Bu iki şıktan ikincisi kendini hor ve hakir görmenin, birincisi ise halkta bulunmayan bir meziyete sahip olmaya inanmanın neticesidir. Nefsini hor ve hakir gören mütevazi, kendisinin herhangi bir kimseden üstün olduğuna kani olan ise kibirli olur.

Bir gün bir dağ başında herkesten uzak Görülen bir rahibe: Sen râhib misin diye sorulunca: Hayır! Ben köpek bekçisiyim, halkı ısırmasın, halk selâmette yaşasın, diye nefis köpeğimi onlardan ayırdım, diye cevap vermiştir.
Adamın biri sâlih bir kişiye, ziyaret için uğramış, yanına varınca şeyh (sâlih zât) adamın elbisesini toplamış. Adam: Niçin elbisemi topluyorsun, pis değil ki demiş. Şeyh ona şu cevabı vermişti: Tahmininde yanılıyorsun, elbisen elbisemi değil, tersine elbisem elbiseni kirletmesin diye elbiseni topladım.

Uzletin âdabı: Evvelâ Şeytan vesvese ve desise ile azdırmasın, diye tevhid akidesini sapasağlam muhafaza edecek ilimleri tahsil etmek, sonra işi muhkem bir esas üzerine bina etmek için farzları eda etmeye yarıyan şer´i bilgileri öğrenmektir. Hakikatte uzlet kötü huylardan ayrılmaktır, uzletin tesiri vatandan ayrılmada değil, kötü vasıfları değiştirmede aranmalıdır. Bunun içindir ki, arif kimdir sorusuna kâin ve bâin (birlikte ve ayrı) olan kimsedir, yani zahiren halk ile beraber bulunduğu halde sırren onlardan ayrı olan kimsedir, diye cevap vermiştir. denilmiştir (halvet der encümen, kâne febâne)

Uzlet halktan ayrı yaşamak, bir arada bulunma halinden kaçmak, Ihtilat ve hıltat ise halk ile bulunmaktır.
Bayezid Bistâmî´nin şöyle dediği hikâye olunur: «Aziz ve Celil olan Rabb´ımı rüyada gördüm ve seni nasıl bulurum, diye sordum. Nefsini bırak öyle gel, buyurdu».

Ebu Osman Mağribî: «Halveti sohbete tercih eden bir kimsenin, Rabbının zikri müstesna, bütün zikirleri, (Allah´tan başka bir şeyi hatırına getirmeyi), Rabb´ının rızâsını isteme hariç bütün irâde ve arzuları terketmesi lâzımdır, nefsin istediği sebeplerden hiç birini istememesi ve onun arzularına sırt çevirmesi icabeder. Bu sıfata haiz olmayanın halveti onu fitneye veya belâya sürükler.

Tek olarak halvette bulunma bütün teselli ve huzur vasıtalarını en iyi şekilde toplar, denilmiştir.

Yahya b. Muaz, şunu söylemiştir: «Halvetteki ünsiyetin ile, halvette Hakk Taâlâ ile olan ünsiyetin-arasındaki farka dikkat et. Eğer halvetten çıktığın zaman ünsiyetin (ve huzurun) zail olursa bil ki, Hakk ile değil, halvet ile ünsiyet halindesin, şayet halvette Hakk ile ünsiyet halinde bulunuyorsan, o zaman çöl olsun, sahra olsun, neresi olursa olsun sana her yer müsavi olur».

Adanun biri Ebu Bekir Varrak´ın ziyaretine gelmiş, yanından ayrılacağı zaman, Bana ne tavsiye edersiniz demiş. O da: «Dünya ve âhiretin hayrını, halvette ve kıllette (yalnızlıkta ve azlıkta) buldum. Şerrini ise ihtilâtta (halkla beraber olmakta) ve çoklukta buldum», demiştir.

Ceriri´ye uzletin ne olduğu sorulmuş, O da, «Uzlet, kalabalık arasına girmek, fakat Hakk´ı bırakıp halk ile meşgul olmasın diye sırrı korumak, nefsi günahtan uzaklaştırmak, sırrı (kalbi) Hakk´a bağlamaktır,» demişti. Uzleti (ihtilâta) tercih eden izzeti tahsil eder, denilmiştir.

Sehl, «Halvetin sıhhatli olması için helal yemek, helal yemenin sıhhatli olması için de Allah´ın hakkını edâ etmek icabeder,» demiştir.

Zunnûn Mısri, «Halvetten fazla insanı ihlaslı olmaya sevkeden bir vasıta görmedim,´» demiştir.

Abdullah Remeli, «Ölene dek veya Hakk Sübhanehu ve Taâlâ Hazretlerine vâsıl olana kadar dostun halvet, yemeğin açlık kolsun.

Cüneyd, «Uzletin sıkıntısına katlanmak, ihtilât (esnasında halk) a müdâra etmekten daha kolaydır,» der.
Mekhûl, «Şayet ihtilâtta hayır varsa, bilin ki uzlette de selâmet vardır,» demiştir.

Yahya b. Muaz, Sıddikların dostu yalnızlık (vahdet) tır,» demiştir.

Şeyh Ebu Ali Dekkak, Şibli´den şu sözün işitildiğini nakletmiştir: «İflas ey insanlar, iflas! Şiblî´ye soruldu: Ey Ebu Bekir! İflastan sakınalım ama bunun alâmeti nedir Şöyle cevap verdi: İflasın alâmeti (Hakk ile değil de) halk ile ünsiyet etmektir».

Yahya b. Ebu Kesir, «Halk ile ihtilât eden onlara müdara eder, halka müdara eden ise riyakâr olur», demiştir.
Şuayb b. Harb, «Kûfe´de bulunan Mâlik b. Mesud´un yanına vardım, tek başına evinde oturuyordu. Yalnızlıktan sıkılmıyor musun diye sordum, fakat o bana: Allah ile beraber olup da sıkılan hiç bir kimse görmedim, cevabını verdi».

Cüneyd, «Bir kimse din bakımından selâmette, beden ve kalp yönünden rahatta olmak isterse halktan ayrılıp uzlete çekilsin. Çünkü şu zaman halktan sıkılacak bir zamandır. Akıllı olan yalnızlığı tercih eder,» demiştir.
Ebu Yakub Tûsi, «Tek başına yaşamaya (halvete), güçlü olanlardan başkasının takati yetmez. Bizim gibiler için halkla beraber bulunmak daha iyi ve daha faydalıdır. Çünkü halk birbirinden iyi şeyler görerek ona göre amel eder,» demiştir.

Şiblî, Ebu Abbas Damğanî´ye tavsiyede bulunurken, «Yalnızlıktan ayrılma, ismini halktan sil (yani adını unutmalarını temin et), kıbleye yönel ve ölene kadar bundan ayrılma,» demiştir.

Adamın biri Şuayb b. Harb´a ziyaret için gelmişti. Şuayb adama, «Niçin geldiniz » dedi. Adam: Seninle beraber olmak için, diye cevap verdi. Bunun üzerine dedi ki: «Kardeşim! Ortaklaşa ibadet edilmez. Allah ile ünsiyet etmiyen başka bir şeyle ünsiyet edemez».

Sufîlerden birine şu sualin sorulduğu hikâye edilir: Seyahatin esnasında karşılaştığın en acaip şey nedir Şu cevabı verdi: Bir kere Hz. Hızır´a rastladım, benimle sohbet etmek istedi. Bu sohbet tevekkülümü ifsat eder diye endişelendim.

Adamın biri Zunnûn´a sordu: Uzletim ne zaman sıhhatli ve sağlam olur Zunnûn adama şu cevabı verdi: «Kendini kötü huylardan uzaklaştıracak kadar güçlü bulduğun (ve nefsinden ayrıldığın) zaman».

İbn Mübarek´e: Kalbin devası nedir diye sorulunca: «Halkla az görüşmek,» cevabını vermişti.

Derler ki: Allah; bir kulunu günah işleme zilletinden ibadet ve taatta bulunma izzetine nakletmeyi murat ederse, yalnızlık hali ile ünsiyet etmesini sağlar, kanaatla zengin kılar, kusurlarını görmesini temin eder. Bu gibi hasletlerin verildiği bir kimseye dünya ve âhiretin hayrı verilmiş, demektir.

4. Takva*

Yüce Allah: «Allah katında derecesi en üstün olanınız, en çok takva üzere bulunamnızdır». (Hucurât, 49/13) buyurmuştur.

Adamın biri Resûlüllah (s.a.) a geldi ve: Ey Allah´ın Resulü, bana tavsiyede bulun, dedi. Resûlüllah buyurdu: «Takvaya sıkı bir şekilde sarıl. Zira bütün hayırları kendisinde toplayan haslet takvadır. Cihada da dikkatli bir şekilde riayet et. Çünkü müslümanın ruhbanlığı cihaddır. Daima Allah´ı zikirle meşgul ol, çünkü bu senin için nurdur» (11).

Hz. Peygamber´e Muhammed´in âli (ailesi) kimdir diye soruldu. Resûlüllah şöyle buyurdu: «Takva sahibi olan her ferd».

Takva, bütün iyilikleri ve faziletleri kendinde toplayan bir haslettir.

Takvanın hakikati, Allah´a itaat ederek azabından sakınmaktır. «Falan kalkanı ile korundu,» dedikleri zaman bu mânayı kastederler. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden, daha sonra günah olması ihtimali olan amellerden sakınmak, en

* Takva, bahsini krş: Luma, s. 44; Ta´arruf, s. 98. 11. Süyûtî. n. 62.

Ali imran, 3/102) kelâmının tefsirinde, takva; Allah´a itaat olunması, fakat isyan olunmaması, zikredilmesi, fakat unutulmaması, şükrolunması, fakat küfran-ı nimette bulunulmaması, demektir, denilmiştir.

Sehl b. Abdullah, «Allah´tan başka yardımcı, Resûlüllah´tan başka delil ve mürşid, takvadan başka azık, ibadette sabretmekten başka amel yoktur,» demiştir.

Kettânî, «Dünya belâ üzerine, âhiret takva üzerine (bulunanlara) taksim olunmuştur» (Dünya ehlinin kısmeti belâ, cennet ehlinin kısmeti takvadır) demiştir.

Cerîrî, «Bir kimse kendisi ile Allah´ı arasındaki münasebet hususunda takvayı hâkim kılmazsa, keşf ve müşahede mertebesine ulaşamaz,» der.

Nasrabâzi, «Takva, kulun Aziz ve Celil olan Allah müstesna her şeyden kendini korumasıdır,» demiştir.
Sehl, «Takvasının sıhhatli ve sağlam olmasını isteyen günahların tümünü terketsin,» demiştir.

Nasrabâzi der ki: «Takvaya sarılan dünyadan ayrılmanın özlemi ile yaşar. Çünkü Allah Taala Hazretleri: ´Takva üzere olanlar için şüphe yok ki, âhiret yurdu daha hayırlıdır, buna aklınız ermiyor mu ´ (Enam, 6/32) buyurmuştur,» demiştir.

Sûfîlerden biri: Hakiki mânada takva üzere bulunan kimsenin dünyadan yüz çevirmesini Allah o kimsenin kalbi için kolay hale getirir, demiştir.

Ebu Abdullah Rûzbârî, «Takva, seni Allah´tan uzaklaştıran şeyden uzak kalmandır.» demiştir.

Zunnûn, «Muttaki o kimsedir ki, dış yüzünü (zahirini) şeriatın ahkâmına karşı çıkmak ve muarız olmakla, içyüzünü (bâtınını) ise illetli (helal olması şüpheli) olan şeylerle kirletmez, daima Allah ile uygunluk mevkiinde bulunur» (Allah´ın irâdesi ile kulun irâdesi, çatışma halinde değil, uyum halinde bulunur) demiştir.

Ebu Hasan Farisî, «Takvanın bir zahiri, bir de bâtıni vardır. Zahiri ilâhî sınırlara riayet etmek, bâtını ise ihlas ve niyettir,» demiştir.

Zunnûn der ki: «Hayat, ancak kalpleri takva ile çarpan, zikirle gıdalananlar için rızai İlahiyi kazandırıcıdır.
Takva sahibi olanlar elden kaçırdığı şeyler hususunda güzel bir biçimde sabır gösterir, denilmiştir.

Talk b. Habib, «Takva, Allah´ın azabından korkulması sebebiyle Allah´tan gelen bir nur üzere bulunarak Allah´a itaat etme işidir,» demiştir.

Ebu Hafs, «Takva katıksız ve hâlis helâl olan hususlarda olur, başka değil,» demiştir.

Ebu´l-Hüseyn Zencanî, «Sermayesi takva olanın elde ettiği kârı anlatmaktan diller aciz kalır,» demiştir.

Vâsıtî demiştir ki: «Takva, takvadan sakınmak, yani takvayı görüp de ona değer vermekten korunmaktır».

Muttaki, İbn Şîrîn gibi olur. Bir kere kırk külek yağ almış, hizmetçisi bunlardan birinden bir fare ölüsü çıkarmış, İbn Şirin farenin hangi külekten çıkarıldığını hizmetçisine sormuş, hizmetçi: Bilemiyorum, deyince hepsini yere dökmüştü.

Muttaki, Ebu Yezid gibi olur: Bir kere Hemedan´da Usfur tohumu satın almış, tohum biraz fazla gelmiş, Hemedan´dan Bistam´a geldiği zaman tohumla beraber iki karıncanın da geldiğini görmüş, bunun üzerine (karıncayı yurdundan ayırmış olmamak için) Heme-dan´a geri gelmiş ve karıncayı yerine bırakmıştı.

Hikâye olunur ki: Ebu Hanife alacaklısına ait bir ağacın gölgesinde oturmakta ve «Haberde varid olmuştur ki: Borç olarak verilen paranın temin ettiği her nevi fayda faizdir,» demekte idi (12).

Derler ki: Bayezid bir arkadaşı ile birlikte sahrada elbisesini yıkamıştı. Arkadaşı: İzin verirseniz elbisenizi şu bağın duvarına asayım, dedi.. Bayezid, «Olmaz! Başkasına ait birinin duvarına kazık çakılmaz,» dedi. Peki şu ağaca asayım, dedi. Bayezid, «Olmaz, dalı kırılır,» dedi. Peki şu izhir otunun üzerine sereyim, dedi. Bayezid yine, «Olmaz, o hayvanların gıdasıdır, üzerini örtmek doğru değildir,» dedi. Sonra sırtını güneşe çevirdi ve elbisesini de sırtına serdi, bir tarafı kuruyunca elbisenin öbür yüzünü çevirdi ve bu yüzünü de kuruttu.
Atabetü´l-Gülam bir yerde kış mevsiminde ter dökerken görülmüş ve bunun sebebi sorulmuştu. Şöyle demişti: «Burada Rabbıma âsi olmuştum». Nasıl âsi olmuştun, diye soran zata şu cevabı vermişti: «Misafirim elini yıkasın diye şu duvardan bir parça toprak koparmış ve bunu duvarın sahibine helal ettirmemiştim>.
İbrahim b. Edhem anlatıyor: «Bir gece Beytu´l-makdis´de bir taşın altında gecelemiştim. Gecenin bir kısmı geçince gökten iki melek indi ve biri diğerine, geceyi burada geçiren bu zat kimdir diye sordu, öbür melek, İbrahim b. Edhem´dir, dedi. Soruyu soran melek: Hakk Taâlâ´nın bir derece tenzil ettiği zat işte budur, dedi. öbür melek: Neden derecesi indirildi, diye sordu. Soru sahibi melek cevap verdi: Basra´dan hurma satın almıştı. Bakkala ait hurmalardan bir hurma onun hurmaları arasına karışmış, fakat onu bakkala iade etmemişti. İbrahim b. Edhem diyor ki, bu durumu müşahede ettikten sonra hemen Basra´ya gittim, o bakkaldan yine hurma satın aldım, bir hurmayı bakkalın hurmaları üzerine düşürdüm. Tekrar Beytu´l-makdis´e geldim ve taşın altında gecelemeye başladım. Gecenin bir kısmı geçince semâdan inen iki melekten birinin öbürüne: Gecesini burada geçiren şu zat kimdir, dediğini, öbür meleğin İbrahim b. Ed-hem´dir, diye cevap verdiğini ve soru soran meleğin Allah´ın derecesini yükselterek eski mevkiine iade ettiği zat budur, dediğini duydum».

Takvanın çeşitli şekilleri vardır, denilmiştir: Avamın takvası şirkten, havassın takvası günahtan, evliyanın takvası (ameli Hakk´a vâsıl olmak için değil de sevab kazanmak için) vesile””” bilmekten, nebilerin takvası ameli (Allah´a değil de kendilerine) nisbet etmekten korunmak suretiyle olur. Zira nebilerin takvaları O´ndandır ve O´na-dır. (Nebiler, fiillerini Allah´tan gelen kuvvet sayesinde ve Allah için yaptıklarına inanırlar. Amellerini kendilerine değil Hakk´a nisbet ederler).

Hz. Ali (r.a.) nin, «Dünyada insanların efendisi cömert olanlar, âhirette insanların efendisi takva sahibi bulunanlardır,» dediği nakledilir.

Resulullah bir kadının güzelliklerini istemeden gören bir takva sahibi gencin utancından ve korkusundan tüm insanlardan kaçışını anlatır. Bir ayette Dünya tün genişliğine rağmen dar gelmişti..´ (Tevbe, 9/118) buyurmuş olması bunu gösterir».

Rüveym (r.a.) dedi ki: «Necata eren sıdk ile takvaya sarıldığı için kurtulmuştur. Hakk Taâlâ´nın: ´Allah takva sahiblerini necata erdirir.´ (Zümer, 39/61) buyurması bunu gösterir».

İbn Atâ dedi ki: «Necata eren, hayanın hakikatına ulaştığı için kurtulmuştur. Mevlâ-yı Müteâl´in: ´Bilmez misin ki, Allah seni görmekte´ (Alak, 96/14) buyurması bunun delilidir».

Cerirî dedi ki: «Necata eren vefaya riayet ettiği için kurtulmuştur. Hakk Taâlâ´nın: ´O kimseler ki, Allah´ın ahdine vefa ederler ve misâkı bozmazlar´ (Ra´d, 13/20) buyurması bunun ifadesidir».

Üstad ve İmam Kuşeyrî der ki: Necata eren kaza ve (İlâhî) hüküm ile kurtulur. Hakk Taâlâ´nın: «Tarafımızdan kendileri için iyilik ve güzellik takdir edilenler Cehennemden uzaklaştırılırlar.» (Enbiya, 21/101) buyurması bunu gösterir.

Yine Kuşeyri, Necata eren daha önce Allah tarafından seçildiği için kurtulmuştur. Çünkü Rab Taâlâ: «Biz onları seçtik ve doğru yolumuza hidayet ettik» (En´am, 6/87) buyurmuştur.

5. Verâ*

Resûlüllah (s.a.), «Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri ter-ketmesi İslâm´ı iyi anlayıp tatbik ettiğinin delilidir» (14) buyurmuştur.

Üstad ve İmam Kuşeyri (r.a.) der ki: Verâ´ şüpheli şeyleri ter-ketmektir. İbrahim b. Edhem de şöyle demiştir: «Verâ´ şüpheli olan her şeyi terketmektir. Fuzuli şeyleri terketmek demek olan mâlâyanîden uzak kalmaktır».
* Verâ.´ bahsini krş: Luma, s. 44; Kûtu´l-kulûb, II, 570; İhya, I, 196.
13. Tirmizî, Ztthd, 11; îbn Mâce, Fiten, 12; îbn Hanbel, I, 201; V, 264.
14. Tirmizî, Ztthd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12; Mâlik, Hüsnü´1-hulk, 3; İbn Hanbel, I, 201.

Seriyu´s-Sakatî, «Dört kişi zamanlarında verâ´ sahibi idi. Huzeyfetu´l-Mürtaiş, Yusuf b. Esbat, İbrahim b. Edhem ve Süleyman Hav-vas. Bunlar verâ´ üzerinde dikkatle dururlardı. İşler kendilerini sıkıştırıp (verâ´a riayet edemez duruma gelince) her şeyin azı ile iktifa etme esasına sığınırlardı», demiştir.

Şiblî, «Verâ´, Allah Taâlâ hariç her şeyden şiddetle sakınmaktır,» demiştir (16).

İshak b. Halef, «Sözle ilgili verâ´, altın ve gümüşle (mal) ilgili verâ´dan daha çetindir. Baş olma ile alâkalı verâ´, altın ve gümüşle alâkalı verâ´dan daha zor (onun için de daha kârlı) dır. Çünkü altın ve gümüş riyaset için harcanır,» (fakat riyaset altın ve gümüş için harcanmaz) demiştir.

Ebu Süleyman Darânî: «Verâ´ zühdün evvelidir. Nitekim kanaat da rızânın bir parçasıdır,» demiştir.
Ebu Osman, «Verânın sevabı (ve neticesi âhirette) hesabın hafif olmasıdır,» demiştir.

Yahya .b. Muaz, «Verâ´, hiç te´vile girmeden şerî ilmin sınırında durmaktır,» demiştir.

İbn Cellâ, «öyle bir zat tanırım ki otuz yıl Mekke´de kaldığı halde kendi kova ve ipi ile çıkardığı zemzemden başka su içmedi. Şehirden getirilen yemekten yemedi» (kendi kazancını yemekle yetindi) demiştir.

Abdullah b. Mervan´ın bir fülüs parası pis bir kuyuya düştü, onu oradan çıkarabilmek için onüç dinar harcadı. Sebebi sorulduğunda, «Kuyuya düşen parada Allah Taâlâ´nın ismi yazılı idi», dedi.

Yahya b. Muâz şöyle der: «Verânın iki şekli vardır: Zahirî verâ Allah Taâlâ´nın rızâsından başka bir şeyin seni harekete geçirmemesidir: Bâtıni verâ´, kalbine Alah Taâlâ´dan başka bir şeyin girmemesidir» .

Yahya b. Muaz, «Verâ´ın inceliğine bakmıyan ihsanın büyüğüne nail olmaz,» demiştir.

Derler ki: Dinî konularda ince düşünenin kıyamet günü önemi büyük olur.

15. İbn Mâce, Zühd, 24.
16. Verâ´, takvanın ileri bir merhalesidir. Korku, sakınmak, korunmak, perhizkârlık, dinî hükümlere riayette titizlik mânasına gelir.

Yunus b. Ubeyd, «Verâ´ şüpheli olan her şeyi terketmek, her an nefis mhasebesi yapmaktır,» demiştir.
Süfyan Sevrî, «Verâ´dan daha kolay bir şey görmedim: Vicdanında iz bırakan şeyi terk et, olur biter,» demiştir.
Maruf Kerhî, «Dilini (başkasını) yermeden koruduğun gibi, övmeden de koru,» demiştir.

Bişr b. Haris, «Amellerin en çetini üçtür: Yoksullukta cömertlik etmek, halvette verâ´a riayet etmek, faydası umulan veya zararı dokunur, diye korkulanın yanında hak söz söylemek,» demiştir.

Naklederler ki: Bişr Hâfî´nin kızkardeşi, Ahmed b. Hanbel´e gelmiş ve: Biz damlarımızın üstünde oturur iplik eğiririz, yanımızdan her tarafı aydınlatan (devlet adamlarına ait) meşaleler geçer, ışıkları üzerimize düşer, bu ışıkların altında iplik eğirmemiz caiz midir, diye sormuştu. İmam Ahmed, «Allah Taâlâ afiyetler ihsan eylesin, sen kimsin » demiş. Kadın, Bişr Hâfi´nin kızkardeşi olduğunu söylemiş, bunun üzerine İmam Ahmed ağlamış ve şöyle demişti: «Hakiki verâ´ sahibi (Bişr Hafi) evinizden çıkmıştır, bu meşalelerin altında iplik eğirme!»
Ali Attâr diyor ki: Basra´da bir sokaktan geçiyordum. Birkaç ihtiyarın yolda oturduklarını ve çevrelerinde çocukların oynadıklarını gördüm. Çocuklara: Şu ihtiyarlardan utanmıyor musunuz dedim. İçlerinden bir çocuk bana şu cevabı verdi: Şu ihtiyarlardan mı Bunlar verâları azaldığı için heybetleri de azalan kimselerdir. (Verâ´ olmadığı için heybet, heybet olmadığı için saygı hissi kalmaz).

Rivayet ederler ki: Mâlik b. Dinar, Basra´da kırk sene ikâmet etmiş olduğu halde Basra´nın kuru veya yaş hurmasından bir hurma bile yediği görülmemiş ve bu hal ölünceye kadar devam etmişti. Yaş hurma mevsimi geçince: Ey Basralılar! İşte karnım, hurma yemediği için bundan bir şey eksilmedi. Sizin de bir şeyiniz artmadı, derdi.

İbrahim b. Edhem´e: Zemzem suyu içmek istemez misin denilince: «Bir kovam olsa ondan içerim, demişti» (Başkasının kabından su içmemişti).

Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şu sözü söylediğini duydum: «Haris Muhasibi helal oluşu şüpheli bir yemeğe elini uzattığı zaman parmağının ucunda bulunan bir damar atardı, böylece yemeğin helal olmadığını anlardı».
Naklederler ki: Bir kere Bişr Hâfî davet edilmiş ve önüne yemek gelmişti. Fakat Bişr yemeğe
uzanmaz, davet sahibi bu şeyhi yemeğe çağırmakla (kendini zor durumda bırakmaktan başka) ne kazandı sanki! dedi.

Sehl b. Abdullah´a, hâlis helalin ne olduğu sorulunca: «Kazanırken Allah Taâlâ´ya âsi olunmayan (ve şeriatın hükümlerine riayet edilerek elde edilen) maldır,» demişti.

Yine Sehl, saf helali: «İçinde Allah Taâlâ´nın unutulmadığı rızk» diye tarif etmişti.

Hasan Basri, Mekke´ye geldiği zaman Hz. Ali (r.a.) nin soyundan bir zatın sırtını Kabe duvarına dayayarak halka vazettiğini görmüş, hemen önüne atılmış ve sormuş: «Dinin temeli nedir » Vaiz cevap vermiş: Verâ´! Hasan Basrî tekrar sormuş: «Dinin âfeti nedir » Vaiz cevap vermiş: Tamah! Hasan Basri bu cevabı o kadar hoş buldu ki hayretler içinde kaldı.

Hasan Basrî diyor ki: «Hâlis verânın bir zerresi bin miskal oruç ve namazdan daha hayırlıdır».

Allah Taâlâ Musa (a.s.) ya: «Bana yaklaşanlar (mukarrebûn), verâ´ ve zühd ile yaklaştıkları kadar, başka bir şeyle yaklaşamazlar», diye vahy etmiştir.

Ebu Hüreyre, «Yarın Allah Taâlâ´nın yanında oturacak olanlar verâ´ ve zühd sahipleridir,» demiştir:

Sehl b. Abdullah demiştir ki: «Bir kimsede verâ´ bulunmazsa filin başını yer, yine de doymaz!»

Rivayet edilir ki: Ömer b. Abdulaziz, ganimet malları içinde gönderilen miski burnuna tuttu, kokladı ve: «Bunun kokusundan istifade edilir, ben müslümanlarla beraber olmadıkça bunu koklamaktan bile hoşlanmıyorum,» dedi (îsâr).

Ebu Osman Hîrî´ye verâ´ın ne olduğu sorulunca şöyle dedi: «Ebu Salih Hamdûn Kassar, can çekişen bir dostunun yanında bulunuyordu. Adam öldü, Hamdûn derhal orada yanmakta bulunan lambaya üfledi ve söndürdü. Niçin söndürdüğü sorulunca şu cevabı verdi: Lambanın içindeki yağ şimdiye kadar müteveffanın idi, vefat edince mirasçılarına intikal etti, başka yağ arayın, dedi».

Kühmüs anlatıyor: «Bir defa bir günah işlediğim için kırk senedir ağlıyorum, işlediğim günah da şu idi: Bir dostum beni ziyarete gelmişti. Bir dinara, kızartılmış bir balık aldım, yemek bitince misafir elini yıkasın diye komşunun duvarından bir parça toprak aldım ve komşudan helallik da dilemedim».

Yine Hak dostu bir zattan nakledilir. Kendisine gelen mektubun yazılarını komşunun mülkünden bir avuç toprak alarak önemli değil, diye düşündü ve mektubu kuruladı. Hatiften gelen bir ses ona dedi ki: Toprak almayı hafife alana, yarın nasıl çetin ve uzun bir hesaba çekileceği gösterilecektir!

Ahmed b. Hanbel (r.a.), sitilini (kulplu tas) Mekke´de —Allah bu beldeyi korusun— bir bakkala rehin bırakmıştı. Mekke´den ayrılacağı zaman bakkal ona iki sitil verdi ve bunlardan hangisi senin ise seç al, dedi. İmam Ahmed bunlardan hangisinin kendisine ait olduğu hususunda şüpheye düştü ve bakkala, «Para da sitil de senin olsun,» dedi. Bakkal: Senin sitilin şudur, seni tecrübe etmek için böyle davranmıştım, dedi. Fakat İmam Ahmed, «Katiyyen almam,» dedi. Sitili orada bıraktı ve geçti gitti.

Derler ki: îbn Mübarek çok kıymetli bir atını salıvererek öğlen namazı kıldı. At bir köyün devlete ait merasında otlamaya başladı. İbn Mübarek atını orada terketti ve bir daha ona binmedi.

Naklederler ki: İbn Mübarek, arkadaşından âriyeten aldığı, fakat iade etmediği bir kalemi sahibine vermek için Merv´den Şam´a geri gelmişti.

Nehâi, bir hayvan kiralamıştı, elinden kamçısı düştüğü için yere inmiş, hayvanı bağlamış, geriye gitmiş ve kamçısını alıp getirmişti. Hayvanı geri çevirerek, kamçıyı düşürdüğün yere kadar gidip al-saydın, daha kolay olmaz mıydı denilince: «Ben bu hayvanı şu istikâmette, şu kadar mesafe için kiralamıştım, aksi istikâmet için değil,» dedi.

Ebu Bekir Dakkak anlatıyor: «Beni İsrail çölünde yolumu şaşırdım ve onbeş yıl dolaştım, yolumu bulunca karşıma bir asker çıktı ve bana bir yudum su ikram etti. (Askerin nereden ve nasıl aldığını bilmediğim o) suyun kasveti kalbime tesir etti ve otuz senedir bunun elemini çekiyorum».

Derler ki: Râbiatu´l-Adeviyye gömleğinin yırtığını padişaha (devlete) ait bir lambanın ışığında dikmiş, bunun üzerine kalp (huzurunu bir zaman) yitirmiş, vaziyeti hatırlayınca gömleğini yırtmış ve kalbinin manevî neşesini) bulmuştu.

Süfyan Sevrî rüyada, cennetteki ağaçlardan birinden öbürüne iki kanatla uçar vaziyette görülmüş ve: Bu mertebeye ne ile nâii oldun diye sorulmuş. O da «Verâ´ sayesinde» diye cevap vermişti.

Hassan b. Ebu Sinan, Hasan Basrî´nin müritleri karşısında durdu ve: «Sizin için en çetin olan şey nedir » diye sordu. Verâ´, dediler

Hassan b. Ebu Sinan altmış sene yatarak uyumamış, yağlı yemek yememiş ve soğuk su içmemişti. Ölümünden sonra rüyada görülmüş ve: Allah sana nasıl muamele etti diye sorulmuş. O da: «İyilikle, fakat komşudan emanet aldığım bir iğneyi iade etmediğim için cennete girmeme izin verilmiyor,» dedi.

Abdulvahid b. Zeyd´in bir kölesi vardı, yıllarca İbn Zeyd´e hizmet etmiş ve kırk yılını da ibadetle geçirmişti. Başlangıçta işi hububat ölçmek idi, vefat edince rüyada görülmüş ve kendisine sorulmuştu; Allah Taâlâ sana nasıl muamele etti . Şöyle cevap verdi: «İyilikle, yalnız kırk ölçek olarak çıkardığım bir hububat nevinden, ölçeğin dibinde biriken tozları temizlemediğim için bana bir ölçek borç çıkardılar. Onun için cennete girmekten menolundum».

Hz. İsa (a.s.) bir mezarlığa uğradı ve ölülerden birine seslendi, Allah Taâlâ da çağrılan ölüyü diriltti. Hz. İsa, ölüye sordu: «Sen kimsin » Adam: Halkın yükünü taşıyan bir hammal idim. Bir gün bir şahsa ait odunları taşırken, dişlerimi kurcalamak için odundan bir çöp (kürdan) kopardım. Öldüğüm zamandan beri bu kürdan (ve hesabı) benden istenmekte, dedi.

Ebu Said Harraz verâ´ hakkında konuşuyordu, oradan geçen Abbas b.e Mehdi: «Ey Harraz, utanmıyor musun ki, Ebu Davanîk´ın damı altında oturmuş, Zübeyde kuyusundan su içiyor, kalp para ile alış veriş yapıyor, bir de oturmuş verâ´dan bahsediyorsun,» dedi. (Harraz´ın yaptıkları helaldi, takvaya aykırı değildi, fakat verâ´a uymuyordu, kalp bozuk para tedavülde olan para idi).

6. Zühd*

Sahabeden Ebu Hallad, Nebi (s.a.) nin şu hadisini nakleder: «Dünyaya karşı zâhid olan ve (zühd konusunda) vaaz etme meziyeti ihsan olunan bir kimse gördünüz mü ona yaklaşınız. Çünkü o hikmet telkin eder» (17),
* Zühd bahsini ksş: Luma, s. 46; Ta´arruf, s. 93; Kûtu´l-knlûb, I, 49; ihya,III, 197, 211. 17. Ibn Mâce, Zühd, 1.
Hakk Taâlâ bir kuluna helal mal ihsan eder, kul da şükretmek´ suretiyle Mevlâsına ibadet ederse, artık kulun irâdesi ile o nimeti terketmesi, Hakk Taâlâ´nın izni ile elde tutmasına tercih olunamaz (nimeti elden çıkarması ile elde tutması müsavidir) (18).

Diğer bazıları da derler ki, haramda zühd şarttır, helalde ise fazilettir. Çünkü kul haline şükreder, sabreder, Allah Taâlâ´nın kendisine ayırdığı kısmete razı olur ve Rabbınm ihsanına kanaat getirirse; bu durumda az mal ile iktifa etmek, dünyada zengin ve rahat olarak yaşamaktan daha mükemmel ve daha iyidir. Çünkü Allah Taâlâ: «De ki, dünya metaı azdır, takva sahibi olanlar için âhiret daha hayırlıdır». (Nisa, 4/77) âyeti ile insanlara dünyaya karşı zâhid olmayı tavsiye etmiştir. Dünyayı yerme ve ona karşı isteksiz bulunma konusunda nazil olan pek çok âyet de bunu gösterir.

Bazı sûfîler derler ki: Kul, malını ibadet ve taat olan yerlere harcar, harcadıktan sonra da haline sabreder ve eli darda olduğu zaman şeriat tarafından menedilen şeyleri yapmaya teşebbüs etmeyi terkederse, o zaman helal mala karşı zâhid olmak daha mükemmel ve daha iyi bir hâl olur.

Bazı sûfîler de şöyle derler: Kul için uygun olan, kısmetini gözeterek zoraki bir şekilde helali terketmeyi tercih ve muhtaç olmadığı fuzuli şeyleri talep etmemesidir. Bu anlayışta bulunan bir insana şayet Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri helal mal verirse şükreder, şayet Allah Taâlâ, o kimseyi zaruri ihtiyacını karşılayacak kadar rızık temin etme sınırında durdurursa, kul zoraki (külfetli) bir şekilde daha fazla mal talep etmez. Fakir için en güzel hareket tarzı, sabretmek; helal mal sahibi için en iyi davranış şekli şükretmektir.

Sûfîler zühdün mânası hakkında konuşmuşlar ve her biri kendi vaktine (makam ve manevi zevkine) göre fikirler ileri sürerek zühd sahibi olmak Kuru ekmek yemek ve abâ giymek değildir,» demiştir.

18. Zühd, lügatta: İsteksizlik, rağbetsizlik, önemsizlik; Istılahta: Dünyaya yani maddiyâta ve menfaata değer vermemek, hırslı, ihtiraslı, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalbte dünya ve menfaat sevgisi (Hubb-i dünya) taşımamak, madde ve menfaatin kalbe soğuk gelmesi, tûl-i emel sa-hibi (muhteris) olmamak, kasr-ı emel sahibi (kanaatkar) olmak, manevî değerlerin maddî değerlerden üstün ve önemli olduğuna inanmak. Zühd; paraya, menfaata, makama, şöhret, ev. eşya, akar ve kadına karşı bahis konusu olur.

Serî Sakati, «Hakk Taâlâ, evliyayı dünyadan soyup çıkardı, asfiya (saf insanlar) yi ondan korudu, âşıkların gönüllerinden dünyayı tamamen çıkardı, çünkü dünya (kiri) nin bunlara bulaşmasına razı olmadı,» demiştir.
Derler ki: «Elinizden çıkana üzülmeyesiniz, size verdiğine de sevinmiyesiniz diye». (Hadid, 57/23) mealindeki Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın sözü zühdün kaynağıdır. Şu halde zâhid, elinde mevcut olan dünyalığa sevinmeyen ve elden çıkan için de hayıflanmayan kimsedir.

Ebu Osman, «Zühd dünyayı terketmek, sonra da kimin eline geçerse geçsin aldırmamaktır.» demiştir.
Ebu Ali Dakkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Zühd, dünyayı olduğu gibi bırakman ve sonra da, elimdeki dünyalık ile bir tekke, bir mescid yaptırırım, dememendir».

Yahya b. Muaz, «Zühd, mülk olan şeyi cömertçe verme neticesini; sevgi ise ruhen cömert olma sonucunu doğurur,» demiştir (zâhid malını, âşık canını verir).

îbn Cellâ, «Zühd, gözümde küçük görünsün de yüz çevirmek kolay olsun diye dünyaya zeval gözü ile bakmandır,» der.

İbn Hafif, «Zühdün alâmeti, mülk olan bir şey elden çıkınca rahat bulmaktır,» demiştir.

îbn Hafif, «Zühd, kalbten sebep fikrini sürüp çıkarmak ve elleri mal ve mülkten silkelemektir,» demiştir.
Zühd, nefsin külfetsiz bir şekilde dünyadan uzaklaşmasıdır, denilmiştir.

Nasrabâzî, «Zâhid dünyada gariptir, Allah Taâlâ hakkında irfan sahibi olan arif âhirette de gariptir,» demiştir.
Derler ki: Zühdünde sadık olana dünya boyun eğerek gelir. Bunun için «Gökten bir taç düşse, mutlaka onu istemeyenin kafasına isabet ederdi,» demişlerdir.

Cüneyd der ki: «Zühd, elde bulunmayan şeyin, gönülde de bulunmamasıdır».

Ebu Süleyman Darânî der ki: «Yün abâ giyinmek zühd alâmetlerinden bir alâmettir. O halde, kalbinde beş dirhem değerinde elbise giymek arzusu olan bir zâhid, üç dirhem kıymetinde abâ giymelidir.

Hanbel, Isa b. Yunus gibi selef âlimleri: «Dünyada zühd demek kasr-ıemel (kanaatkar olmak) dan ibarettir,» demişlerdir. Bu âlimlerin ileri sürdükleri fikirler, zühd değil, zühdün emmareleri, zühd âmilleri ve zühdü gerektiren şeyler mânasına alınmalıdır.

Abdullah b. Mübarek, «Zühd, fakirliği seve seve Allah Taâlâ´ya güvenmektir,» demiştir. Şakik Belhî ile Yusuf b. Esbat da aynı kanaattadırlar. Fakat bu da zühd değil, zühd alâmetlerinden bir emmâredir. Zira kul, Allah Taâlâ´ya güvenmedikçe zühde takat getiremez.

Abdullah b. Zeyd, «Zühd, dünyayı ve parayı terketmektir.» demiştir.

Ebu Süleyman Darânî, «Zühd, Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri ile meşgul olmana mani olan her şeyi terketmektir,» demiştir.

Ruveym, Cüneyd´e zühdün ne olduğunu sormuş, Cüneyd demiş ki: «Dünyayı küçük görmek ve kalpteki eser ve tesirlerini silmektir». (Kalpten maddenin tesirini silmektir).

Seri şöyle diyor: «Zâhid nefsi ile meşgul olmadığı zaman hayatı hoş olmaz, bilâkis arif nefsi ile meşgul olduğu zaman hayatı hoş olmaz.» (Zâhid nefsini terbiye ile, arif Rabbı ile meşguldür).

Cüneyd´e zühdün ne olduğu sorulunca: «Zühd elin mülk (sahibi olmak) tan, kalbin ise (mülk sahibi olmak için) araştırma yapmaktan boş olmasıdır,» diye cevap vermişti.

Şiblî´ye zühdden sorulunca, «Allah Taâlâ hariç her şeye sırt çevirmektir,» demiştir.

Yahya b. Muaz demiştir ki: «Şu üç haslete sahip olmayan katiyen zühdün hakikatma ulaşamaz; alâkasız amel, (sırf Allah için amel etme), tamahsız söz (maddî bir şeye tamah etmeden konuşma), baş olma arzusu taşımadan (ve nefsi maddiyât ile zelil etmeden) aziz olmak».

Ebu Hafs şöyle der: «Zühd başka şeyde değil, sadece helalda olur, dünyada helal yoktur, (yani enderdir). Şu halde zühd de yoktur» (yani enderdir, zâhid nâdir görülür).

Ebu Osman, «Şüphe etmemek lâzımdır ki, Allah Taâlâ, zahide istediğinden fazla, dünyaya rağbet edene istediğinden az, (ikisi ortasında bulunan) istikâmet sahibine istediği kadar verir,» demiştir.

Yahya b. Muaz, «Zâhid senin burnuna sirke ve hardal çektirir, arif ise sana misk ü anber koklatır» (yani zâhid Allah korkusundan ve Cehennem azabından, arif ise Allah sevgisinden ve ilâhî nimetlerden bahseder

Bir zahide zühd nedir diye sorulunca: Dünyada olan şeyi, dünyada bulunan kimselere ter-ketmektir, şeklinde cevap vermiştir.

Adamın biri Zunnûn Mısri´ye: Dünyada ne zamana kadar zühd esasına riayet edeceğim diye sormuş. O da: «Nefsine (ve nefsanî arzulara) karşı zâhid olana kadar» diye cevap vermişti.

Muhammed b. Fazl, «Zâhidler ihtiyaçları bulunmadığı zaman ihsan ederler, fütüvvet ehli (ârif-âşık) ise ihtiyaçları bulunduğu zaman ikram eder (isâr). Hakk Taâlâ: ´İhtiyaçları bile olsa başkalarını kendilerine tercih ederler.´ (Haşr, 59/9) buyurmuştur,» demiştir.

Kettânî der ki: «Küfe, Medine, Irak ve Şam ulemasının ihtilâf etmedikleri husus; dünyaya karşı zâhid olmak, ruhen cömert olmak ve halka karşı samimî davranmak, onlara nasihat etmektir, yani bu hususları öğmeyen kimse yoktur».

Adamın biri Yahya b. Muaz´a: Ne zaman tevekkül dükkânına girip zühd elbisesini giyer ve zâhidlerle oturabilirim diye sordu ve şu cevabı aldı: «Nefsine karşı sırren (içinden) yürüttüğün riyazet ve mücâhede bahsinde: Allah üç gün rızkını kesse kendinde bir zaaf hissetmiyeceğin bir dereceye ulaştığın Zaman. Bu dereceye ulaşmadığın müddetçe zâhidler meclisinde oturman cehalettir, ayrıca zâhidler arasında rezil ve rüsvay olmaman da temin edilemez.»

Bişr Hafi, «Zühd bir melektir (ve´ya meliktir, padişahtır, kötü ve çirkin huylardan) tahliye edilmeyen kalpte ikâmet etmez,» (padişah gelmez, hâne ma´mûr olmadan) demiştir.

: «Bir kimse zühd hakkında konuşur, bu konuda halka vaaz eder, sonra da onların malına rağbet ederse, Hakk Taâlâ o kimsenin kalbinden âhiret sevgisini siler,» denmiştir.

Derler ki: Kul dünyada zâhid oldu mu Allah Taâlâ kendine vekâleten bir melek gönderir, bu melek o kulun kalbine hikmet fidanını diker.

Sûfîlerden birine: Niçin dünyaya rağbet etmiyorsun, ona karşı zâhidsin diye sorulmuş. O da: Dünya bana rağbet etmediği için, diye cevap vermişti.

Ahmed b. Hanbel der ki: «Zühdün üç şekli vardır: Birincisi, haramı terketmek: Avamın zühdü budur. İkincisi, helalin lüzumlu olmayan kısmını terketmek: Havassın zühdü budur. Üçüncüsü, Allah rızasına götürmeyen her şeyi terketmek ariflerin zühdü budur.

Yahya b. Muaz bu konuda der ki: «Dünya süslü bir gelin gibidir. Dünyaya rağbet edenler onu taramak ve süslemekle meşguldürler. Zâhid, bu gelinin yüzünü kömürle karartır, saçlarını yolar, elbisesini yırtar. Arif ise Allah Taâlâ ile meşgul olduğu için bu geline iltifat etmez».

Seri, «Zühdün her nevinde temrinler yaparak istediğim dereceye ulaştım. Ancak halka karşı zâhid olmak bir istisna teşkil eder. Çünkü ben bu mertebeye ne ulaşabildim, ne de buna takat yetire-bildim,» demiştir.
Derler ki: Zâhidler sadece kendilerini (ve yüksek zevklerini düşünerek) dünyayı terkederler. Zira bunlar ebedî nimet için fâni nimeti terkeden kimselerdir.

Nasrabâzî diyor ki: «Zühd, zâhidlerin kanlarının toplanması ve birikmesi, ariflerin kanlarının ise dökülmesidir.» (Zâhid kendini, arif ise Rabbını düşünür, arif fena mertebesine ulaşmıştır, zâhidde nefis bakiyyesi ´vardır).
Hâtemü´l-Asamın, «Zâhid nefsinden evvel kesesini eritir, parasını harcar, mütezzehhid (ham sofu, zoraki zâhid) ise kesesinden evvel kendini eritir,» demiştir.

Fudayl b. îyâz, «Allah şerrin tümünü bir eve doldurdu, dünya sevgisini de bu eve anahtar yaptı. Hayrın tümünü diğer bir eve doldurdu, zühdü de bu eve anahtar* yaptı,» demiştir.

7. Samt susmak

Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Allah´a ve âhiret gününe iman eden, komşusuna eziyet etmesin, Allah´a ve âhiret gününe inanan, misafirine ikramda bulunsun, Allah´a ve âhiret gününe itikad eden hayır söylesin veya sussun» (19).

* Samt bahsini krş: Ta´arruf, s. 144; Keşfu´l-raahcûb, 462; Kutu´l-kulûb, I,
277; İhya, III, 105.
19. Buhârî, Mm, 38; Ebu Davud, Nikâh, 24; Nesâî, Hac, 109; îbn Mâce, Fi-ten, 9.

Yerinde susmak (Allah) adamlarının sıfatıdır. Nitekim mahallinde konuşmak da en şerefli hasletlerdendir (21).
Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şunu söylediğini işittim: «Hak çiğnenirken susan dilsiz şeytandır. Sükût (Allah´ın manevî) huzuru ile ilgili âdâbdan bir edeptir. Allah Taâlâ: ´Kur´an okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki, rahmete nail olasınız´ (A´raf, 7/204) buyurmuştur. Allah Taâlâ, cinlerin Resûlüllah (s.a.) ın huzurundaki halini haber verirken de: ´Cinler Hz. Peygamber´in huzuruna gelince birbirine: Susun! dediler´ (Ahkâf, 46/29) buyurmuştur. Başka bir âyette ise: ´Rahman olan Allah´ın huzurunda sesler alçalır, fısıltıdan başka bir şey işitmezsin´ (Tâhâ, 20/108) buyurulmuştur».

Yalandan ve gıybetten korunmak için susan kul ile, kuvvetli bir şekilde ilâhî heybetin tesiri altında bulunduğu için susan bir kul arasında ne kadar büyük fark vardır! Bu mânada olmak üzere sûfîler şu şiiri okurlar:
«Yardan ayrı bulunduğum zaman hep ona anlatmak istediğim sözleri düşünür dururum, anlatacağım sözlerin düzgün ve mantıkî olması için çalışırım. Fakat sevgilime kavuşunca (onun heybetinden) söylemek istediklerimi unutur, hiç olmayacak şeyler söylerim».
Sûfîler şu şiiri de bu makamda okurlar:
«Leylâm sana anlatmak istediğim ne kadar önemli şeyler var! Lâkin sana kavuşunca bunların ne olduğunu (sevincimden) hatırlamıyorum, Leylâm!»
Şu şiir de bu makamda okunur:
«Sana anlatacak ne kadar sözüm var. Fakat sana kavuşma fırsatını bulunca bunları (heyecanımdan) unutuyorum».
Sûfîler şu şiiri de bu mânada olmak üzere okurlar:
«Kanaatıma göre (yerinde söylenen) söz yiğidin zinetidir. Fakat susabilen için sükût daha hayırlıdır (söz gümüş ise sükût altındır).
20. Tirmizî, Zühd, 60; İbn Hanbel, V, 259; Ebu Davud, Melâhim, 17.

21. Sanat: Susmak, sükût etmek, konuşmamak. Dilin sükûtu, kalbin sükûtu, ruhun sükûtu, sırrın sükûtu gibi nevileri vardır.

Arifin kalbi sükût ederken, Allah´ın hükmettiğine karşı tam uyum halinde bulunur. Mütevekkil, Allah´ın işinin güzel olduğuna güvenir, arif ise Allah´ın her nevi hükmüne razıdır. Sûfîler arifin hâlini anlatmak üzere şu şiiri okurlar:

«Üzerinde (Allah´ın) tasavvurları cereyan ederken, sırrındaki kaygılar rızâ hâlinde ve boynu bükük vaziyette…» (Arif, her an kalben, rızâ halindedir). «Nice zamanlar vardır ki, âni bir hayret sükûta sebep olur. Gerçekten de keşif, âni bir şekilde gelirse, o zaman ifadenin dili tutulur, ne izah ne de konuşma bulunur, o zaman şâ-hidler (ve zahirî belirtiler) silinir, şuur ve his kalmaz» (insan mest olur).

Allah Taâlâ: «Hakk Taâlâ kıyamet gününde peygamberleri toplayacak ve onlara: ´Size ne cevap verildi,´ diyecek. Onlar da: ´Bu konuda hiç bir bilgimiz yok,´ diyecekler» (ve ilâhî heybet karşısında sükût edecekler). (Maide, 5/109) buyurmuştur.

Mücâhede sahiplerinin, sükûtu tercih edişlerinin sebebi şudur-Söz felâkettir, ayrıca nefsani hazlar, övünme vesilesi olan sıfatları açıklama, güzel konuşma ile emsal ve akran arasında temayüz etme, v.s. gibi huylarla ilgili âfetler de konuşmada bulunur. Onun için sükût riyazet sahiplerinin vasfı olmuştur. Huyları düzeltirken ve makamlarla ilgili riyazetin hükmünü yerine getirirken riyazet ehlinin riayet ettikleri esaslardan biri sükûttur.
Derler ki, Davud Tâi evinde inzivaya çekilmeye karar verince, talebesi bulunduğu Ebu Hanife´nin meclislerine gitmeye, emsali âlimler arasında oturmaya, fakat hiç bir meselede konuşmamaya azmetmişti. Tam bir sene sükût temrinleri yaptı. Bu konuda nefsine karşı kendini güçlü hissedince evinin bir köşesine çekildi ve uzleti (inzivayı) tercih etti.

Ömer b. Abdülaziz, yazdığı mektup hoşuna gidecek kadar güzel olursa onu yırtar, başka bir mektup yazardı (Güzel söz kibir vesilesi olur diye endişe ederdi).

Bişr b. Haris, «Konuşmak hoşuna giderse sus, susmak hoşuna gidince de konuş,» derdi.

Sehl b. Abdullah, «Nefsini halvete sıkı bir şekilde bağlamayanın organlarında sükûtu vardır).

Sûfîlerden biri: Sükûtu (düşünmek için) ganimet bilmiyen bir kimse konuşunca mânâsız şeyler söyler, demiştir.
Mümşad Dine veri, «Hakimler hikmeti tefekkür ve sükût ile elde etmişlerdir,» der.

Ebu Bekir Fârisî´ye: Sırrın (ve ruhun) sükûtu nedir diye sormuşlar. O da: «Geçmiş ve gelecek zaman ile meşgul olmayı terketmektir.» demiştir.

Ebu Bekir Fârisi der ki: «însan kendisini ilgilendiren veya lüzumlu olan konularda konuşmakla iktifa ederse, sükût sınırını aşmamış olur».

Muaz b. Cebel (r.a.) in, «Halkla az, Rabbınla çok konuş, mümkündür ki kalbin Allah Taâlâ´yı görür hâle gelir» (müşahede), dediği rivayet edilir.

Zunnûn Mısrî´ye: Kalbini en iyi biçimde koruyan kimdir diye sormuşlar, o da: «Diline en çok hâkim olan,» diye cevap vermişti.

İbn Mesud, «Dilden çok hapsedilmeye lâyık bir şey yoktur,» demiştir.

Ali b. Bekkâr, «Allah Taâlâ her şey için iki kapı yapmıştır. Dil için ise dört kapı yapmıştır. Dudaklar kapının iki kanadıdır. Dişler kapının iki kanadıdır,» demiştir.

Derler ki Hz. Ebu Bekir (r.a.) az konuşayım diye, şu kadar sene ağzında taş tutmuştur.

Rivayet ederler ki: Ebu Hamza Bağdadi (r.a.) güzel konuşurdu. Hatiften işittiği bir ses ona: Güzel konuşmayı başardın, bakalım güzel sükût etmeyi de başarabilecek misin dedi. Bunun üzerine Ebu Hamza ölene kadar konuşmaz oldu. Başına bu hadise geldikten sonra bir haftadan az veya çok bir müddet geçtikten sonra da vefat etti.
Nice zaman olur ki, konuşan kimse herhangi bir hususta edebe riayet etmedi (ve izinsiz konuştu) diye onu edeplendirmek için susturma lüzumlu olur.

Şibli ders halkasına oturup, müritlerinden hiç birinin kendisine bir şey sormadığını görünce: «Ve zâlim olmaları sebebiyle söyledikleri söz aleyhlerine oldu, artık onlar konuşamazlar.» (Nahl, 16/85) ayetini okudu.
Şah Veliyyulllah ile Yahya b. Muaz arasında dostluk vardı. Aynı şehirde oturdukları halde Şah, Yahya´nın meclisine gitmezdi. Şah´a niçin Yahya´nın meclisine gitmediği soruldu. Benim yaptığım doğrudur, dedi. Bu konuda Şah´a ısrar edildi. O da ısrara dayanamadı ve Yahya´nın meclisine gitti. Yahya´nın farkedemiyeceği bir köşeye çekilip oturdu. Yahya konuşmaya ve vaaz etmeye başladıktan biraz sonra sözüne ara verdi ve sustu. Sonra: Bu konuşmaya benden ehil biri var, dedi ve dili tutuldu. Bunun üzerine Şah: Benim için doğru olan onun meclisinde bulunmamaktır, demedim mi, dedi».

Bazan mecliste hazır bulunanlarda mevcut olan mâna, ve durum sebebi ile konuşan kimseye sükût düşer. Meselâ: Mecliste, konuşulan sözü dinlemeye ehil olmıyan biri olabilir. Bu takdirde Allah Taâlâ konuşan zatın dilini korur, bu ilâhî gayretin sonucudur. Aynı zamanda da söz, bu söze ehil olmayandan korunmuş olur.
Bazı kimselerin konuşmalarını değil, sükût etmelerini icabettiren şöyle bir durum vardır: Mecliste hazır bulunanlardan bazılarının: Şu sözü dinlerse hakkında fitne olur, biçimindeki halleri Allah Taâlâ katında malumdur. Fitne oluşunun sebebi ya dinleyicinin, söylenen sözün kendi vakti ve hâli olduğu (bu sözü söyleyecek bir derecede bulunduğu) vehmine kapılmasından, fakat hakikati hâlin vehmettiği gibi olmamasındandır; veya bu sözleri dinlemek suretiyle kendini takat getiremiyeceği bir yükün altına (heyecana) sokmasındandır.

Her iki halde de Aziz ve Celil olan Allah merhamet eder de kulunu muhafaza etmek veya hatadan korumak için bu nevi sözleri dinlemekten kulağını siyanet eyler (sükût etmesini sağlar).

Tarikat şeyhleri derler ki: Cin taifesinden dinlemeye ehil olmayan birinin mecliste hazır olması da bazı hallerde susma sebebi olur. Çünkü sûfîlerin meclislerine dâima cinden bir cemaat iştirak eder.

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şunu söylediğini işitmiştim: «Bir defa Merv´de hastalanmış, Nişabur´a dönmeyi özlemiştim. Bu düşüncede iken uyudum ve rüyada birinin bana şunu söylediğini duydum: Bu memleketten ayrılman mümkün değildir. Çünkü sözlerin, cinden bir cemaatin hoşuna gitti, meclislerine devam etmektedirler.

(Hucûrat, 49/12) güzel sözüne işaret etti.

Sûfîlerden birisi sükût hilmin dilidir (eza görenin yumuşaklığina dalâlet eder), demiştir.

Sûfîlerden diğer biri: Konuşmayı öğrendiğin gibi, susmayı da öğren. Zira söz seni hayra iletir, sükût ise şerden korur (Söz rehber, sükût ise muhafızdır) demiştir.

Derler ki: Sükût dilin iffetidir. Ve yine derler ki: Dil yırtıcı vahşi hayvan gibidir. Onu sıkıca bağlamazsan sana saldırır.

Ebu Hafs´a: Velinin sükût hâli mi, konuşma hâli mi daha faziletlidir diye sormuşlar. O da: «Konuşan, sözde bulunan felâketi bilse, Nuh kadar ömrü bile olsa, gücü yettiği kadar sükût ederdi. Sükût eden susmada bulunan âfeti bilse, konuşayım diye Nuh´un iki katı bir müddetle Allah Taâlâ´ya dua ve niyazda bulunurdu».

Derler ki: Avamın sükûtu dil ile, ariflerin sükûtu kalp ile, âşıkların sükûtu sırra ait hatırlarını korumak ile olur.
Sûfîlerden birine: Konuş! demişler. O da: Dilim yok ki konuşayım, demiş. Peki o halde dinle! demişler. O da: Kulağım yok ki dinliyeyim, demişti. (Bunda La-havle ve lâ-kuvvete veya istiğrak hâline işaret vardır).

Sûfîlerden biri: Otuz senelik ömrümde dilim sadece kalbimi dinledi, (doğruluğu kalbimin bildiği şeyi söyledi). Sonra diğer otuz senelik ömrümde ise kalbim sadece dilimi dinledi, (çünkü dilim hep´ hak olanı söylerdi), demiştir.

Sûfîlerden diğer bir zat: Dilini sustursan bile kalbinin konuşmasından yakanı kurtaramazsın, kemiklerin bile çürüse yine nefsinin sözünden (ve vesvesesinden) kurtulamazsın. Ne kadar, cehd ve gayret sarfedersen et yine de ruhun seninle konuşmaz. Çünkü ruh (ser verip sır vermeyen) bir sır saklayıcısıdır. (O halde organların, kalbin ve ruhunla Allah´a teveccüh et).

Cahilin dili, ölüm kapısının anahtarıdır, denilmiştir.

derler ki: Âşık sustuğu zaman helak olur, (o sevgilisini zikret-meye devam eder. Fakat bu zikirin merkezi kalptir.

HAVF

Resûlüllah (s.a.) buyurmuştur ki: «Süt, çıktığı memeye girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan kimse Cehenneme girmez. Allah yolunda cihad edenlerin tozu ile insanın burun deliklerine dolan Cehennem dumanı asla bir arada bulunmaz» (23).

Resûlüllah (s.a.) • «Benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız» buyurmuştur (24).

Ben derim ki: Havf gelecekteki bir şeyle ilgili bir mânadır. Çünkü insan ya başına hoşlanmadığı bir şeyin gelmesinden veya arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar. Bu ise istikbalde, ileride husule gelecek olan bir husustan başka bir şey değildir. Halde mevcut olan bir şeyle korkunun ilgisi bulunmaz. Allah Taâlâ´dan olan korku, kulun: Allah Taâlâ beni ya dünyada veya âhirette cezalandıracak, diye korkması şeklinde olur. Şüphe yok ki, Hakk Sübha-nehu ve Taâlâ, kulların kendisinden korkmalarını farz kılmış ve: «Eğer iman sahibi iseniz benden korkunuz.» (Âli İmran, 3/175) buyurmuştur. Ve yine Hakk Taâlâ: «Sadece benden korkunuz.» (Nahl, 16/51) buyurmuş ve: «Üstte bulunan Rablarından korkarlar.» (Nahl, 16/50) sözü ile korku sahibi olan müminleri methetmiştir.

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şunu söylediğini işitmiştim: «Korkunun havf, haşyet ve heybet gibi çeşitli mertebeleri mevcuttur; havf îmanın şartındandır. Bunun (muhkem) kaziyesi, yani ispatı, Allah Taâlâ´nın: ´Eğer mümin iseniz benden korkunuz.´ (Âli İmran, 3/187) buyurmuş olmasıdır. Haşyet, ilmin şartındandır.
Havf bahsini krş: Luma, s. 60; Ta´arruf, s. 97; Kûtu´l-kulûb, I, 457; İhya, IV, 152.

22. Korkudan maksat havfullah ve haşyetullah adı verilen Allah korkusudur. Cehennem korkusu ve cennete girmeme endişesi de bu korku nevine dahildir. Burada havf, cesaret mânasına da gelir.
23. Tirmizî, Zühd, 8; Nesâî, Cihad, 8; Ibn Hanbel, II, 505.
24. Buharî, İman, 3; Müslim, KUsûf, 1.

Ebu´l-Kasım Hakim der ki: «Havf, haşyet ve rehbet olmak üzere iki kısımdır. Rehbet sahibi korktuğu zaman (Allah´a doğru) kaçar ve çareyi kaçmada arar. Haşyet sahibi ise Rabbına sığınır.» (Birincisi kaçmaya, ikincisi Mevlâya iltica eder).

Kuşeyri (r.a.) der ki: Cezb, cebz ile aynı mânaya geldiği gibi, hereb de reheb ile aynı mânaya gelir, denilebilir. Kul hereb sahibi olursa, hevâ ve hevesinin gerektirdiği şeye çekilir. Tıpkı hevâ ve heveslerine tâbi olan rahipler gibi. Bu durumda olanlara ilim dizgini vurulunca o zaman şeriatın hakkını yerine getirirler ki, bu da haşyet olur. (Yani; kul günah işlediği zaman korkar ve tevbesinin kabul edilmiyeceği endişesine kapılır. Bu hereb ve rehebtir, bu endişe hevâ ve hevese tâbi olmak şeklinde görünür. Fakat Allah´a sığınır, bu da haşyettir, Rahiplerin durumu buna misâldir).

Ebu Hafs, «Kalbin meşalesi havftır, kalp (vicdan) de bulunan hayır ve şer bu meşale ile görülür,» der.
Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şöyle dediğini duydum: «Havf, kendini belki, bugün, yarın gibi şeylerle avutmaman ve mazur görmemendir».

Ebu Ömer Dimişkî, «Allah´tan korkan, şeytandan çok nefsinden korkar,» demiştir.

İbnu´l-Cellâ, «Korkan, korkulan şeylerin kendisine emniyet verdiği kimsedir,» demiştir. (Başkasının korktuğu şeyler ona güven verir. Zira fayda ve zarar verenin sadece Allah olduğunu bilir, korkulan ile değil, Rabb ile meşgul olur).

Derler ki: Ağlayan ve göz yaşını silen hâif değildir (25). Hâif, sadece azap görmeye vesile ve sebep olan şeyleri terkeden kimsedir.

Fudayl´a sormuşlar: Neden korkanı göremiyoruz Demiş ki; «Şayet siz korksaydınız, korkanı görürdünüz. Korkanı, korkanlardan başkası görmez. Nitekim evlâdını kaybeden anne, evlâdı ölen bir anne görmek ister.» (Dertlinin halinden dertli olanlar anlar, derdi olmayan dertliyi nereden bilecek).

25. Hâif ve haifûn: Korkan ve korkanlar, Allah´tan korkan. Aslında hâif cesur kişidir. Kimseden havf eylemez Allah´tan havf eyleyen.

Zunnûn Mısrî (r.a.) ye sormuşlar: Korku yolunu tutmak insana ne zaman nasib olur Demiş ki: «Kendini, hastalığının uzamasından endişe ettiği için her şeyden perhiz yapan bir hasta durumunda gördüğü zaman».
Muaz b. Cebel (r.a.) der ki: «Cehennem köprüsünü geride bırakmadıkça müminin kalbi itminan bulmaz, korkusu sükûna ermez .

Bişr Hafi, «Allah´tan olan korku bir melik (padişah veya melek) tir. Takva sahibi olanın kalbinden başka bir yerde konaklamaz,» demiştir.

Ebu Osman Hirî, «Korkanın korkudaki kusuru, korku ile sükûn bulması ve ünsiyet etmesidir. Çünkü bu gizli bir iştir» (bilinmez, onun için de tedbir alınamaz, korku makamı ile yetinen üst makamdan mahrum olur) demiştir.
Vâsıtî, «Korku, kul ile Allah Taâlâ arasında bulunan bir hicab, bir perdedir,» demiştir.
Bu söz, mânası güç anlaşılan müşkil bir sözdür. Bu, şu demektir: Hâif, korku makamında bulunan zâhid sürekli olarak ikinci bir vakit beklemekte, bulunduğundan daha önemli bir makam istemekte, ibn vakt olan sûfî ise istikbal ile değil, hâl ile meşgul bulunmakta, istikbalden bir şey ümit etmemektedir. Unutmamak lazımdır ki, iyi kimseler (ebrâr) in sevap getiren amelleri daha iyi kimseler (mu-karrebûn) için günah kazanma vesilesi olur. (Ebrâr´ın hasenatı mu-karrebûnun seyyiatıdır).

Nuri, «Hâif, Rabbından Rabbına kaçan zattır,» demiştir.

Sûfîlerden biri: Korkunun alâmeti, şaşkınlık içinde gayb kapısını beklemektir, demiştir.

Cüneyd´e, korkunun ne olduğu sorulmuş, o da: «Her nefes alışverişte, her an azab görebilirim, diye ihtimal vermektir,» demiştir.

Ebu Süleyman Darânî, «Allah korkusu bir kalbi terkederse, o kalp derhal harap olur,» demiştir.

Ebu Osman, «Hakiki korku verâ´ üzere bulunmak, zahiren ve bâtınen günahlardan sakınmaktır,» demiştir.

Zunnûn der ki: «Korku hâli zail olmadıkça insanlar doğru yolda yürümektedirler, demektir. Korku hâli zail olunca yoldan saparlar».

Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şunu anlattığını duydum: «Bir gün hasta olan İmam Ebü Bekr b. Fürek´i ziyaret etmiştim, onu görünce gözlerim yaşardı, dedim ki: İnşaallah Hakk Taâlâ sana afiyet ve şifa ihsan eyler. Cevaben dedi ki: ölümden korktuğumu mu zannediyorsun Ben ölümün ötesinden korkmaktayım!»

Hz. Aişe, Ya Resûlallah «O kimseler ki, yaptıklarını yaparlar ve kalplerinde de korku vardır.´ (Müminun, 23/60) âyeti ile içki içen, zina ve hırsızlık yapan kimseler mi kastedilmiştir,» diye sormuş. Hz. Peygamber de: «Hayır, bu âyetle oruç tutan, namaz kılan, sadaka ve zekât veren, fakat buna rağmen acaba bu amellerimiz kabul edilecek mi diye korkan kimseler kastedilmiştir,» (26) buyurmuştur.

îbn Mübarek demiştir ki: «Korku hissini heyecan ve harekete getirip kalpte yerleşmesini sağlayan, iç ve dıştaki sürekli mürâkebe hâlidir». Bu söz, İbn Mübarek´ten (başka bir senetle) de nakledilir.

İbrahim b. Şeybân, «Korku bir kalbe yerleşti mi, orada bulunan şehvet ve nefsani arzulardan, ne var ne yok hepsini yakar, dünya hırsını kovar,» demiştir.

Derler ki: Korku, ilâhî hükümlerin ve kaderin cereyan tarzı hakkındaki güçlü ve kat´î bilgidir.

Derler ki: Korku Rab Taâlâ´nın azameti karşısında kalbin harekete geçmesi (titremesi) ve ızdırap duymasıdır.
Ebu Süleyman Darâni, «Kalp için uygun olan sadece içinde korku hâlinin galip olmasıdır, recâ hâli galip oldu mu, kalp fesada uğrar, demiş ve sonra müridine hitaben: Ey Ahmed (b. Ebu Havari), rütbelerini terfi edenler korku ile yükseldiler, rütbeleri tenzil edilenler de korku halini zayi ettikleri için alçaltıldılar,» diye ilâve etmiştir.
Vâsıtî, «Korku ve ümit (havf ve recâ), kul itaat halini bırakıp benlik sevdasına düşmesin, diye nefsi bağlayan iki yulardır,» demiştir.

Yine Vâsıtî der ki: «Hakk, insanın sırrında zahir (ve galip) olunca, recâ halinin fazileti kalmaz». Müellif 26. Müslim, Zühd, 20; îbn Hanbel, II, 159.

Cemalullahı müşahede eden ve Onunla beraber olma şerefine nail olan Hakk´tan başkasını düşünemez, havf ve recâ hâlleri ise hadis ve mahlûk oldukları için orada akla gelmez ve onun için de bir değer ifade etmezler).
Hüseyn b. Mansur Hallaç demiş ki: «Aziz ve Celil olan Allah müstesna, başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne Allah bütün kapıları kapatır, ona adi korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat kılar, kendisi ile onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en az kalın olanı şüphe yok ki yer ile göğün arası kadardır..

Akibetleri üzerinde düşünmeleri ve hallerinin değişmesinden endişe etmeleri, kulların şiddetle korkmalarını gerektiren sebeplerdendir. Allah Taâlâ: ´Onlar Allah´tan beklemedikleri şey ile karşılaştılar.´ (Zümer, 39/47), ´De ki, amel bakımından en çok hüsranda olanları haber vereyim mi O kimseler ki dünya hayatında sarfettikleri çabalar boşa gider ve iyi bir iş yaptıklarını zannederler.´ (Kehf, 18/104) buyurur».

Durumuna imrenilen nice kimseler vardır ki, sahip oldukları haller ters dönmüş, aleyhlerine olmuş ve fena amel işlemeyi arzu eder olmuşlardır. Onun için de üns ve manevi neşe hâli sıkılma (vahşet) durumuna, Hakk´ın huzurunda bulunma ve kalp huzuru hâli, kaybolma durumuna dönüşmüştür.

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şu şiiri okuduğunu işitmiştim:
«Güzel olduğu ve seni bahtiyar ettiği vakit, zaman hakkında hüsnüzanda bulundum, kaderin seni bedbaht edeceği endişesini hiç duymadın. Geceler seninle sulh yaptı, sen de buna kandın. Halbuki saf ve berrak olan geceler birden bulanır, bulutlanır,» (safa, kedere dönüşür).

Mansur b. Halef Mağribî´nin şunu anlattığını işitmiştim: «İki kişi uzun süre müritlikte arkadaşlık yapmışlardı. Sonra birisi sefere çıktı ve böylece öbüründen ayrıldı. Aradan bir müddet geçti, fakat kendisinden haber alınamadı. Bu arada Rumlarla İslâmlar arasında bir savaş çıkmış, sefere gitmiyen mürit de bu savaşa iştirak etmişti, harp devam ederken tepeden tırnağa kadar zırh giyinmiş bir zatın ortaya çıkarak teke tek savaşmak (mübareze) için müslümanlardan bir cengâver istediği görüldü. Bunun karşısına bir müslüman çıktı onu öldürdü, biri daha çıktı onu da şehid etti. Bu rumun üçüncü müslümanı da şehid ettiği esnada sufi onun yıllar önce memleketten ayrılan arkadaşı olduğunu tanıdı. Onun yanına gidip sordu

Bu ne hal böyle arkadaş dedi. Rum: Arkadaşın irtidat etti, gitti Rumlar arasına karıştı, evlendi, çoluk-çocuk sahibi oldu, bir sürü servet topladı, diye karşılık verdi. Sûfi: îyi ama sen Kuran´ı birçok kıraat ve vecihle okumaz mı idin dedi. Rum: Şimdi bir vechini bile hatırlamıyorum, dedi. Sûfi: Yapma bunu, İslama geri dön, dedi. Adam-. Bunu yapamam, zira Rumlar arasında itibar ve servet sahibi oldum. Buradan sen defol git, aksi takdirde üç kişiye yaptığımı sana da yaparım, dedi. Sûfi: Bugün üç müslüman öldürdün, artık dönüp gitmek senin için ayıp değil, ben sana dokunmam, bunu iyi bil, dedi. Adam bunun üzerine yüzünü çevirerek geri döndü. Sûfî derhal kâfiri takibetti, hançerini sapladı ve onu öldürdü». Dikkat edilsin ki, adam bunca mücâhededen sonra, riyazetin bunca sıkıntısını çekmesine rağmen Hıristiyan olarak öldürülmüştür.

Derler ki: İblisin başına gelen hadise vukua gelince, Cebrail ile Mikâil (a.s.) uzun müddet ağladılar. Hakk Taâlâ bu iki meleğe vahiy yolu ile: «Neden bu kadar çok ağlıyorsunuz » diye sordu. Melekler de: «Rabbımızın hilesinden emin değiliz!» dediler. Bunun üzerine Hakk Taâlâ buyurdu ki, Hile (ve mekr) imden emin olmayın, işte böyle olun!»

Seriyyu´s-Sakati´nin şunu söylediği hikâye edilir: «Ceza görmekten ve azap çekmekten o kadar çok korkuyorum ki, acaba karardı mı, endişesi ile günde şu kadar defa aynada burnuma bakarım».

Ebu Hafs demiştir ki: «Kırk senedir nefsim hakkında beslediğim inanç şudur: Şüphe yok ki, Allah Taâlâ bana gadablı olarak bakmaktadır, amellerim de bunun delili bulunmaktadır».

Hâtemu´l-Asamm der ki: «Yerin salih ve elverişli olmasına aldanma, cennetten daha iyi bir yer var mı Böyle iken Âdem (a.s.) in başına gelen orada gelmedi mi İbadetin çokluğuna da sakın kanmıyâsın, en çok ibadet eden İblis değil mi idi Böyle iken başına gelen geldi! İlmin fazlalığına da aldanmayasın, (Beni İsrail ulemasından) Belğam b. Bagûrâ´nın İsm-i Azam´ı iyi bilmesine rağmen başına gelenleri düşün! (Bk. A´raf, 7/176). Salih insanlarla görüşüyorum diye de aldanmıyasın. Resûlüllah (s.a.) tan daha büyük bir şahıs var mı Onunla görüşmek (Ebu Leheb ve Ebu Cehil… gibi)bedbahtların hidayetine vesile olmamıştı.

Bir gün salihlerin bulunduğu bir meclise günahkar biri takılmıştı. Günahkâr, zelil ve gönlü kırık olarak onlardan ayrı bir yere oturmuş ve Hakk Sübhanehu ve Taâlâ Hazretlerine: Rabbım beni affet, diye dua etmişti. Salih kişi ise: Allah´ım yarın kıyamet günü beni bu adamla birlikte haşreyleme, diye dua etmişti. Bunun üzerine Allah Taâlâ´dan İsa (a.s.) ya vahiy geldi: «Ben ikisinin de duasını kabul ettim, sâlih kişiyi cennetten reddettim, mücrim kişiyi affettim» (ve cennete koydum, böylece ikisi bir araya gelmiyecek).

Zunnûn Mısrî, Alim´e: «Mecnûn (divâne) ismi ile adlandırılmış olmanızın sebebi nedir » diye sormuş: Uzun süre Hakk´tan ayrı kaldığım için âhirette de ayrı mı kalacağım acaba, korkusuna kapıldım ve deli oldum, cevabını almıştı.

Şu şiiri bu mânada inşâd ederler:
«Bende olan taşta olsaydı onu yerinden sökerdi. Çamurdan yaratılmış olan bu âciz, bunu nasıl taşıyacaktır »
Sûfilerden biri: Ümmet-i Muhammed hakkında en çok ümitli, nefsi hakkında en fazla endişeli olanlar içinde İbn Şirin mertebesine ulaşanı görmedim, demiştir.

Derler ki: Süfyan Sevri hastalanmış, hastalığın emmare ve arazları doktora arzolunmuş, doktor da: Korku bu zatın ciğerlerini parçalamıştır, demiş, sonra gelmiş, elini eline almış, nabzına bakmış ve (Hıristiyan doktor) hanifler içinde böyle bir zatın bulunabileceğini bilmiyordum, demiştir.

Şibli´ye: Güneş batarken neden sararmaktadır, diye sorulmuş. O da demiş ki: «Çünkü kemâle erdiği mekândan uzaklaştırılmıştır. Nerede duracağı korkusu sararmasına sebep olmaktadır. Tıpkı bunun gibi, dünyadan çıkması yaklaşan müminin de yüzü sararır. Çünkü o da varacağı yerden korkmaktadır. Güneş sabahleyin her tarafa ışıklar saçarak doğar. Mümin de mezarından çıktığı zaman yüzü çevresine ışıklar saçacaktır».

Ahmed b. Hanbel (r.a.) in şöyle dediği hikâye olunur: «İzzet ve Celâl sahibi Rabbımdan, korku kapılarından bir kapıyı bana açmasını niyaz ettim. O da açtı. Fakat aklımın başımdan gitmesinden
Yüce Allah, «Allah´ın likasını, didârını istiyenlere de Ki: Allahın tayin ettiği zaman gelecektir» (Ankebut, 29/5) (27) buyurmuştur.

Alâ b. Zeyd anlatıyor: «Bir kere Mâlik b. Dinar´ın yanına gitmiş ve orada Sehr b. Havsab´ı görmüştüm. Yanından ayrıldığım zaman Sehr´e dedim ki: Allah Taâlâ rahmetini senden eksik etmesin, bana azık ver (bana nasihat et, hadis naklet) ki Allah da (âhirete giderken) sana azık ihsan eylesin. Peki, olur! dedi ve sözüne şöyle devam etti: Halam Ümmü Derdâ Ebu Derdâ´dan naklederek dedi ki: Resûlüllah (s.a.), Cebrail (a.s.) den şunu rivayet etmiştir: ´Aziz ve Celil olan Rabbınız buyurur ki: Kulum bana ibadet ettiğin, benden ümitvar olduğun ve bana bir şeyi şerik koşmadığın sürece işlediğin hata ve günahları affederim. Bana yer dolusu hata ve günahla gelsen, seni o büyüklükte af ile karşılarım, mağfiret ederim ve (günahın büyüklüğüne) aldırmam» (28). Resûlüllah (s.a.) buyurmuştur ki: «Allah Taâlâ kıyamet günü şöyle diyecektir: Arpa tanesi ağırlığı kadar kalbinde îmanı olanları Cehennemden çıkarınız. Sonra şöyle buyurur: Kalbinde hardal tohumu ağırlığınca imanı bulunanları Cehennemden çıkarınız. En nihayet şöyle buyuracaktır: İzzetime ve Celâlime yemin ederek diyorum ki: Bana iman edenleri gecenin veya gündüzün bir anında bile bana iman etmiyenlerle aynı muameleye tâbi tutmam» (29).

Recâ ilerde husule gelecek olan, arzu edilen bir şeye karşı kalbin duyduğu ilgidir. Korku (havf) zamanın gelecek parçası ile ilgili olduğu gibi, recâ da müstakbelde vukuu umulan bir hususla ilgilidir. Kalbin hayatı recâ sayesinde (âhirette nail olacağı) nimetler iledir. (Gönül ümit ile yaşar). Recâ ile temenni arasındaki fark şudur: Temenni insanı atalete ve tembelliğe sürükler

* Recâ bahsini krş: Luma, s. 61; Kûtu´l-kulûb, I, 432; İhya, IV, 139.
27. Recâ, emel, ümit, Allah´ın fazlına, atasına, ihsanına, keremine, rahmetine . ve lutfuna bel bağlamak manasına gelir. Yeis halinin zıddıdır. Havfullah
ile birlikte bulunması arzu edilen bir duygudur.
28. Tirmizt, Daavai, 99; îbn Hanbel, V, 148.
29. Buharî, Tevhid, 19, 36; İman, 33; Müslim, İman, 84; Tirmizî, Cehennem, 9; tbn Mâce, Zühd, 37; tbn Hanbel, I, 296.

Recanın üç şekli vardır: Bir adam güzel bir amel işler ve bu amelin kabulünü Allah´tan ümit eder. Bir adam kötü amel yapar, sonra tevbe eder, affa nail olacağını ümit eder. Üçüncüsü yalancı adamdır, günaha devam eder ve: Ben affa nail olacağımdan ümitvarım, der,» demiştir.

Nefsini kötü olarak tanıyanların, korku hâllerinin recâ hâllerine galip olması icabeder.

Derler ki: Recâ, Kerim ve Vedûd (ihsanı çok bir dost) olan Allah´ın cömertliğine güvenmektir.

Denilmiştir ki: Recâ, celâli cemâl gözü ile görmektir (Allah´ın celâli tecellisini cemali tecellisi ile görmektir).
Naklederler ki: Recâ, Rab Taâlâ´nın kuluna lütuf ile muamele ettiğini kalbin gözetlemesidir.

Denilmiştir ki: Recâ: Âhirette güzel muamele göreceğini ümit ederek kalbin neşe ile dolmasıdır.

Derler ki: Recâ, Allah Taâlâ´nın rahmetinin genişliğine bakıştır.

Ebu Ali Ruzbâri, Havf ve recâ kuşun iki kanadı gibidir. İkisi birbirine müsavi olursa kuş düzgün, uçuş mükemmel olur. Birisi eksik olursa kuş ve uçuş eksik olur. Her ikisi de bulunmazsa kuş ölüme terkedilmiş olur,» demiştir.
Ahmed b. Asım´a, kulda recâ halinin mevcudiyetinin alâmeti nedir diye sorulmuş. O da: «Allah´ın lutfu ve ihsanı kulu her taraftan çevirince, Hakk Taâlâ´nın dünyevî nimetleri tam, âhiretteki affı eksiksiz olsun diye ona şükretme hâlinin ilham edilmiş olmasıdır,» diye cevap vermiştir.

Ebu Abdullah b. Hafif, «Recâ, Allah´ın lutfuna nail olma neticesinde duyulan (manevi) neşedir,» demiştir.
Yine İbn Hafif, «Recâ, ümit edilen ve sevilen (Allah)´ın keremini gören gönüllerin rahatlık duymasıdır,» der.
Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemi (r.a.) nin, Ebu Osman Mağribi´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Ebu Osman Mağribi: Nefsini recâ ile meşgul eden tenbelleşir, amelsiz kalır. Kendini havf ile meşgul eden ümitsizliğe düşer, onun için insan bir kere recâ ile, bir kere korku ile meşgul olmalıdır».

şu kadarını söyliyeyim ki, biraz sonra hesap vererek Allah Taâlâ´nın affına nail olacağımı gözlerinizle müşahede edeceksiniz, dedi. Sonra oradan ayrılmadan önce ruhunu teslim eden İmam´ın gözlerini kapattık».
Yahya b. Muaz der ki: «İlâhî! Nerede ise günah sahibi olduğum halde senden ümitvar olmam, amel sahibi iken ümitli olmamdan daha fazla oluyor! Çünkü ben kendimi amelde ihlasa itimat eder, bulmaktayım, amelimi nasıl koruyabilirim ki, ben (günah ve) âfetle meşhur bir kimseyim. Günahda ise kendimi, affına itimat eder, bulmaktayım. Günahımı nasıl affetmiyeceksin ki, Sen cömertlik ile mevsûf ve meşhursun!»

Ruhunu teslim etmek üzere bulunan Zünnûn, kendisi ile konuşmak istiyenlere: «Ne olur beni meşgul etmeyiniz! Şu anda Allah Ta-âlâ´nın bana bahşeylediği lutufların çokluğunun hayreti içindeyim,»demiştir.

Yahya b. Muaz, «İlâhi! Kalbimdeki en tatlı ihsan senden ümitli olmamdır, dilimdeki en zevkli söz seni övmemdir, en sevimli zaman parçası, içinde didarını temaşa edeceğim andır,» diye dua ederdi.

Bazı tefsirlerde denilmiştir ki: Resûlüllah (s.a,) Şeybe kapısından girerek sahabenin yanına gelmiş ve onları güler vaziyette görünce: «Nasıl olur da böyle gülersiniz. Benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız,» buyurmuştu. Sonra oradan ayrıldı. Fakat çok geçmeden gerisin geri döndü ve: «Şimdi Cebrail (a.s.) bana geldi ve Allah Taâlâ´nın ´Kullarıma haber ver-, şüphe yok ki, Ben affı ve merhameti çok bol olan bir İlâhım.´ (Hicr, 15/49) buyruğunu getirdi» (30), dedi.

Hz. Aişe Resûlülah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Şüphe yok ki, ilâhi rahmet kendilerine çok yakın olduğu halde ye´se düşen ve ümitsizliğe kapılan kulların bu haline Allah Taâlâ güler,» Hz. Aişe der ki: «Ya Resûlallah! Annem-babam sana feda olsun, Celâl ve İzzet sahibi Rabbımız güler mi diye sordum.» Buyurdular ki: «Ruhumu güçlü elinde tutan Zat-ı Kibriya´ya yemin ederim ki, O güler.» Bunun üzerine Hz. Aişe: «O halde güldüğü zaman sayı ile değil, bol bol ihsanda bulunur, dedim, diyor» (31).

30. Buharî, İman, 3; Müslim, Küsûf, 1.
31. ibn Mâce, Mukaddime, 15; îbn Hanbel, IV, 11, 12.

Naklederler ki-. Bir Mecusi İbrahim (a.s.) e misafir olmak istedi. Hz. İbrahim Mecusîye, şayet İslama girersen misafir ederim, dedi. Mecusi, ben Müslüman olursam, senin bana yaptığın ihsanın ne mânası olur ki dedi ve savuşup gitti. Allah Taâlâ, İbrahim (a.s.) e şunu vahyetti: «Ey İbrahim! Bir kulum dinini değiştirmiyor, diye neden ona yemek yedirmiyorsun Halbuki yetmiş senedir kâfir olduğu halde biz o zata rızkını veriyoruz. Bir gece de onu sen misafir etseydin, bunun sana ne zararı olacaktı » Bu hitabı duyan Hz. İbrahim (a.s.) Mecusinin peşine düştü. Onu buldu ve misafir etti: Mecusî ona: Görüşünüzü ve davranışınızı değiştirmenizin sebebi nedir diye sordu. O da durumu anlattı. Bunun üzerine Mecusi Hz. İbrahim´e sordu: Gerçekten Allah bana böyle mi muamele ediyor (Ne iyi bir Rab ki, düşmanı için dostuna itâb ediyor) dedi, sonra: Bana İslâmı anlatınız dedi ve müslüman oldu.

Şeyh Ebu Ali Dakkak´ın şunu anlattığını duymuştum: «Üstad Ebu Sehl Sulûki (r.a.) ölümünden sonra rüyada Ebu Sehl Zeccac´ı görmüştü. Zeccac vâidin ebediyyetine inanıyordu (Allah bir günah için bunu işliyeni müebbed olarak cezalandıracağım, derse bu tehdit behemehal tahakkuk eder, diyordu.) Ebu Sehl, Zeccac´a: «Halin nasıldır » diye sordu. O da: «İş vehmettiğimizden daha kolaymış,» diye cevap vermişti. (Şiddete taraftar olan bir zat bile durumu ümit verici bulmuştu).

Ebu Bekr b. İşkib´in şunu söylediğini duymuştum: «Üstad Ebu Sehl Sulûki´yi rüyada anlatılmayacak kadar güzel bir hâl üzere gördüm ve sordum: Üstad bu dereceye ne ile nail oldun Dedi ki: Rabbım hakkında beslediğim hüsnü zan ile» (Ben kulumun zannı üzereyim) .

Mâlik b. Dinar rüyada görülür ve kendisine sorulur: Allah sana nasıl muamele yaptı Cevaben der ki: «Aziz ve Celil olan Rabbımın huzuruna çok miktarda günah ile çıktım. Hakkında beslediğim hüs-nüzan sayesinde hepsini sildi».

Nebi (s.a.) buyurur ki: «İzzet ve Celâl sahibi Allah şöyle buyurmuştur: ´Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Kulum beni zikrederse onunla beraber olurum, kulum beni içinden ve gizlice zikrederse ben de onu gizlice ödüllendiririm.

Derler ki: îbn Mübarek bir kere iriyarı bir kâfirle cenk ediyordu. Kâfirin ibadet vakti geldi, İbn Mübarek´ten ibadet için mehil istedi. O da istenen mehli verdi. Kâfir güneşe secde edince İbn Mübarek kılıcı ile başını kesmek istedi. Hava ve hatiften bir ses işitti. Ses: «Ahde vefa ediniz, şüphesiz ki, kişi verdiği sözden mesuldür». (İsra, 17/34) diyordu. Bunun üzerine İbn Mübarek niyetinden vazgeçti. Mecusî ibadetini bitirince: Yapmayı düşündüğün şeyi icra etmekten neden vazgeçtin diye sordu. O da işittiği sesi anlattı. Bunun üzerine Mecusî dedi ki: Ne iyi Rab, düşmanı için dostunu tekdir ediyor. Sonra derhal Müslüman oldu ve güzel bir İslâmi hayat yaşadı.

Denilmiştir ki: Allah kendisine Afuv ve Gafûr (af ve mağfiret edici) ismini verince, kullarını günaha düşürmüş oldu (Kul Allah´ın affına güvenerek günah işler. Allah´ın affedici olması için kulunun günah işlemesi icabetmiştir).

Nitekim Hakk Taâlâ: «Şüphesiz ki Allah şirki affetmez.» (Nisa, 4/48) buyurduğu için müslümanlar katiyyen şirk koşmamaktadırlar. Lâkin: «Şirk müstesna, dilediği kimsenin diğer günahlarını affeder.» (Nisa, 4/48) buyurunca, insanlar onun affına nail olmaya tamah ettiler, (onun için de günah işlediler), denilmiştir.

İbrahim b. Edhem (r.a.) in şöyle dediği hikâye edilir: «Bir hac esnasında ortalık tenhalaşsın da tavaf yapayım, diye bir müddet bekledim. Gece karanlığı bastı, şiddetli yağmur yağıyordu. O sırada ortalık tenhalaşmıştı. Hemen tavafa başladım. Tavaf esnasında Allah´ım, beni masum kıl; Rabbım, beni günahtan koru, diye niyazda bulunuyordum. Hatiften işittiğim bir ses bana dedi ki: Ey İbrahim, seni masum kılmamı istiyorsun, herkes benden ismeti (günahsız olmayı) istemektedir. Fakat siz günahsız olunca ben kime rahmet ve mağfiret edeceğim »

Derler ki: Ebu´l-Abbas b. Şureyh ölüm hastalığında şöyle bir rüya görmüştü: Kıyamet kopmuş, Cebbar olan Hakk Sübhanehu ve Taâlâ, «Ulema nerede » diyordu. Ulema derhal huzuruna toplandı. Onlara: «Bilgilerinizi ne şekilde tatbik ettiniz,» dedi. Onlar da; Kullarına dinini anlattık dediler. … Ebu´l-Abbas bu hadiseden üç gün sonra vefat etmişti.

Naklederler ki: Ayyaşın biri dostlarını toplamış ve hizmetçisine dört dirhem para vererek mezelik meyva alması için çarşıya göndermişti. Hizmetçi çarşıya giderken Şeyh Mansur b. Ammar´ın meclisine uğramış, Şeyhin bir fakir için bir şey istediğini ve-. Bana dört dirhem verene dört defa dua edeceğim, dediğini duymuş, hizmetçi de elindeki dört dirhemi şeyhe vermişti. Şeyh, hizmetçiye, «Sana hangi konuda dua edeyim,» demiş. Hizmetçi de: Bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum, diye cevap vermiş. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra şeyh, «öbürü nedir » demiş. Hizmetçi-. Fakire verdiğim dört dirhem yerine Allah Taâlâ bana para versin, diye cevap vermiş. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra Şeyh, «Öbür muradın nedir » diye sormuş. Hizmetçi: Allah Efendime tevbe nasib etsin diye cevap vermiş. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra Şeyh Mansur, «Dördüncü dileğin nedir » diye sormuş. Hizmetçi: Allah beni, efendimi, seni ve efendimin içki meclisinde bulunanları affeylesin, diye cevap vermişti. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra köle eve gelince; efendisi: Neden geciktin diye sormuş, hizmetçi durumu anlatmış, efendisi: Şeyh ne diye dua etti demiş. Hizmetçi: önce hürriyetime kavuşmam için duada bulunmasını istemiştim, demiş. Efendi: öyleyse hadi git, sen hürsün, köle değilsin, fakat ikincisi ne idi demiş. Köle: İkinci dileğim dört dirhem yerine Allah´ın bana para vermesi idi, demiş. Efendi: Al sana dört dirhem yerine dört bin dirhem fakat söyle bana üçüncü muradın ne idi demiş. Hizmetçi: Allah´ın sana şu işten tevbe nasip etmesi idi, demiş. Efendi derhal, pişman oldum, tevbe olsun, Allah´a döndüm demiş ve dua konusunda dördüncü hususun ne olduğunu sormuş. Hizmetçi: Allah Taâlâ´nın seni, beni, dostlarını ve vaiz Mansur´u affetmesi idi, demiş. Efendi Sadece bu bana ait değildir, diye karşılık vermişti. Bu zat vefat edince rüyada görülmüş, bir sesin kendisine: Sen, sana ait olanı yaptın, düşünebiliyor musun ki, ben bana ait olanı yapmıyacağım Seni de, hizmetçiyi de, Şeyh Mansur´u da, o mecliste bulunan dostlarını da affettim, dediği duyulmuştu.

Derler ki: Ribah Kaysî defalarca haccetmiştî. Bir gün Kabe´nin altında durdu ve: «İlâhî, yaptığım hac ibadetlerimi kabul et ve günahlarımı affeyle diye niyazda bulundu.

Hakk´ın şehadeti ile şehadette bulunanları (Âlu Imran, 3/18) da affettim, dediğini işitmişti. (Cibilliyeti icabı cimri olan insan bunu yaparsa, zatı icabı cömert olan Allah ne yapmaz ki!).

Abdulvahhab b. Abdülmecid Sakafî´nin şöyle dediği nakledilir: «Bir kere tabutu üç kişi ve bir kadın tarafından taşınan bir cenaze gördüm. Gittim, kadının yerine tabutun altına girdim, mezarlığa vardık, namazı kıldık, ölüyü mezara defnettik. Sonra kadına: Bu cenaze neyin olur diye sordum. Kadın: Oğlum, dedi. Peki şu tabutu taşıyacak komşularınız yok mu idi diye sordum. Vardı, fakat oğlumu hor ve hakir görmüşlerdi, diye cevap verdi. Peki bunun sebebi nedir dedim. Oğlum mühannes (karı huylu, pezevenk) idi, dedi. Zavallı kadına acıdım, aldım evime getirdim, biraz harçlık, biraz yiyecek, giyecek verdim. O gece bir rüya gördüm: Üzerinde pırıl pırıl beyaz giysiler bulunan ve ayın ondördüne benziyen biri bana yaklaşarak teşekkür etmeye başladı. Sen kimsin diye sordum. Bugün defnettiğiniz mühannes, sırf halk beni hor ve hakir gördüğü için Rabbım bana acıdı. Beni rahmetine nail kıldı, diye cevap verdi».

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şunu anlattığını duymuştum: «Bir mahalleden geçen Ebu Amr Bîkendî, fesad çıkarıyor, diye halkın bir genci mahalleden kovmakta olduklarını ve annesi olduğu söylenen bir kadının da ağladığını görmüş, kadına acımış, mahalle halkı nezdinde şefaatçi olmak maksadı ile: Ne olur, bu defaya mahsus olmak üzere benim için bağışlayın, bir kere daha fesad işle uğraşırsa istediğinizi yapın, demiş, onlar da genci Ebu Amr´ın hatırı için affetmişlerdi. Birkaç gün geçtikten sonra Ebu Amr tekrar o mahalleden geçmiş, kapının ardından ağlayan yaşlı bir kadın sesini işitmiş, galiba genç kötü işlerine yine başladı ve mahalle halkı onu kovdu, diye düşünmüş, kapıyı çalmış, ihtiyar kadına gencin durumunu sormuş. Kadın gencin öldüğünü bildirmiş. Peki, hali düzelmiş mi idi diye sorunca, şu cevabı almıştı: Eceli yaklaşınca, ölüm haberimi komşulara iletme, onlara eza-cefa etmiştim, onun için bana söver, cenazeme de gelmezler. Beni defnettiğin zaman, şu üzerinde Bismillah yazılı olan yüzüğümü yanıma koy, defin işini bitirince Aziz ve Celil olan Rabbımın katında benim için şefaatçi ol. der. Anne bu vasiyeti olduğu gibi tatbik etmişti. Kadın mezarın başından ayrılmadan oğlunun affedildiğini müj6deleyen hatiften bir ses işitir.

İbrahim Utrûş anlatıyor: «Dicle kenarında Mâruf Kerhi ile otururken bir sandal içinde def çalan, rakseden, içki içen bir genç topluluğu geçmişti. Marufa dedik ki: Görüyor musun şunları, açık açık Allah Taâlâ´ya nasıl isyan ediyorlar Bunlara beddua eyle. Mâruf, ellerini semâya kaldırdı ve: İlâhi, bunları dünyada nasıl neşelendirdiysen âhirette de öyle neşelendir, diye dua etti. Biz sana dua için değil, beddua için ricada bulunmuştuk, denildi. Şöyle cevap verdi: Şayet Allah bunları âhirette neşelendirirse, dünyada kendilerine tevbe nasip eyler».

Ebu Abdullah Hüseyn b. Abdullah anlatıyor: «Kadı Yahya b. Eksem arkadaşım idi. O beni severdi, ben de onu… Yahya günün birinde vefat etti. Rüyada görüp: Rabbım sana nasıl muamele etti, dedim. Dedi ki: Rabbım beni affetti, ancak bir kere beni kınadı ve: Ey Yahya, sen dünyada benim için yaptığın amele kötülük karıştırdın (Bk. Tevbe, 9/102) buyurdu. Dedim ki: Rabbım, bu işi yaparken bana rivayet edilen kudsi hadise güvendim: ´Ben saçları ağaran bir kuluma ateşle azabetmekten haya ederim´ (33). Bunun üzerine Hakk Taâlâ: Ey Yahya seni affettim, Peygamber doğru söylemiştir, ancak sen dünyada benim için işlediğin iyi ameli kötüsü ile karıştırmıştın, (ama buna rağmen seni affettim) buyurdu».

Share.

About Author

Leave A Reply