Şevk Şeyhe Hürmet Sema

0

Ulu ve Yüce olan Allah: «Kim Allah´ın likasını ve didarmı ümit ederse, şüphesiz ki Allah´ın vaadi yakındır». (Ankebut, 29/5) buyurmuştur.

Hz. Saîb diyor ki: «Ammar b. Yâser bir kere bize namaz kıldırmış ve namazı uzatmadan kısa kesmişti. Ey Ammar, namazı kısa kestin, dedim. Evet, öyle ama bunun bir zararı yoktur, namazda Resûlüllah (s.a.) den işittiğim dualarla, Allah´a dua ettim, dedi. Ammar yerinden kalkıp giderken cemaattan biri onu takip etti ve bu duaların neler olduğunu sordu. Ammar, dua şudur, dedi: Allah´ım, gayb ile ilgili ilmin ve halk üzerindeki kudretin hürmetine, hayatım benim için hayırlı olduğunu bildiğin sürece beni yaşat, ölümüm hakkımda hayırlı olduğunu bildiğin zaman beni öldür. Allah´ım, gayb ve şehadette (gaflet ve murakabe hâlimde) Senden haşyet niyaz ediyorum, rızâ ve gazap hâlinde hak söz söyletmeni talep ediyorum, fakr ve zenginlik hâlinde itidal üzere bulunmamı nasip etmeni diliyorum,, bitmeyen bir nimet ve eksilmiyen bir göz aydınlığı temenni ediyorum. Allah´ım, kaza ve belâdan sonra rızâ hâli ihsan eyle, ölümden sonra hoş bir maişet lutfeyle. Vech-i kerimini seyretmemi nasip eyle. Muzır bir belâya girmeden ve sapıtıcı bir fitneye tutulmadan (ve kabir azabı görmeden) dîdarını temaşa şevkine nail eyle. Allah´ım, bizi iman zineti ile süsle. Allah´ım, başkalarını hidâyete erdiren ve kendileri de hidâyette olanlardan kıl, bizi» (163).

Üstad Kuşeyrî der ki: Şevk, sevgiliyi temâşa_için kalbin coşması ve heyecanlanmasıdır. Şevk, mahabbet miktarınca olur. Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şevk ve iştiyak arasındaki farkı * Şevk bahsini krş: Lama, s. 63; İhya, IV, 314.163. Buharî, Meviza, 19; Müslim, Zikir. 4: Ebu Davud, Cenaiz, 9; Tirmizî, Cenâiz, 3.

«Göz onu görünce geri dönmez, temaşadan bıkmaz ve usanmaz, sevgiliyi temaşa için tekrar tekrar iştiyakla bakar».

Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´nin, Nasrabâzî´den şunu söylediğini naklettiğini işitmiştim: «Halktan herkesin bir şevk makamı vardır, fakat iştiyak makamları yoktur. İştiyak hâline giren kendisinde eser ve karar görülmeyecek derecede hayrete düşer ve kendinden geçer» (164).

Derler ki: Ahmed b. Hâmid Esved, Abdulah b. Münâzil´e geldi ve: «Rüyamda gelecek seneye kadar öleceğini gördüm, dünyayı terke hazırlansan iyi olur», dedi. Abdullah b. Münâzil dedi ki: «Bize uzun bir vadeden bahsettin, gelecek seneye kadar yaşayacak mıyım ki (O halde dîdarın şevkine nasıl dayanacağım). Şu Sakafî´den (Ebu Ali Sakafi´yi kastediyor) işittiğim şu beyitle üns ve rahat bulmakta idim: Ey sevgiliden uzun süre uzak kaldım diye şevkini şikâyet konusu yapan, sabret, belki yarın sevgiline kavuşursun!»

Ebu Osman, «Şevkin alâmeti rahatlıkla ölümü arzu edebilmektir», demiştir.

Yahya b. Muaz, «Şevkin alâmeti çocuk sütten kesilir gibi şehvet ve nefsaniyetten kesilmektir», demiştir.
Derler ki: Bir kocakarı vardı. Akrabalarından birisi seferden dönmüştü. Ailesi sevindikleri ve sempati gösterdikleri halde, ihtiyar nine ağlamıştı. Neden ağlıyorsun diye sorulunca: Şu delikanlının gelişi bana Allah Taâlâ´nın huzuruna çıkışımızı hatırlattı da ondan, diye cevap vermişti.

İbn Atâ´ya şevkden sorulmuş, o da: «Şevk, yüreğin yanması, kalbin tutuşması ve ciğerin parçalanmasıdır», demişti.

Yine İbn Atâ´ya şevkden sorularak; Şevk mi, mahabbet mi daha üstündür denilmiş. O da, «Mahabbet üstündür. Çünkü şevk ondan doğar», demişti.

Sûfilerden birine, iştiyak hâlinde misin diye sorulmuş. O da-. Hayır! Şevk, gaip olan şey için bahiskonusu olur, O ise hazırdır, demişti.
Sûfîlerden biri: Şevk, yürekten çıkan bir alevdir, alevin doğuş sebebi hicrandır. Bu alevi vuslat söndürür, 164. Şevk ve iştiyak: özlemek, hasret, kalbi istila eden ve yakan ateş. Aşk ve sevgi ağaç; şevk bu ağacın meyvasıdır.

Yine Dakkak (r.a.) dan işittim: «Şevkin alâmeti afiyet tahtında otururken ölümü temenni etmektir. Yusuf (a.s.) gibi. Hz. Yusuf kuyuya atıldığı zaman: ´Rabbım, canımı al!´ dememişti. Zindana atıldığı zaman da: ´Rabbım, canımı al demedi. Anne ve babasına kavuşup, kardeşleri ona secde edip, nimet ve mülkün doruğuna ulaştığı vakit: ´Rabbım, beni müslüman olarak öldür!´ (Yusuf, 12/101) demişti. Şu şiir bu makamda okunur: Biz neşenin en mükemmeli içindeyiz, lâkin yine de siz olmadan neşemiz tamam olmuyor. Ey dostlar! İçinde bulunduğumuz durumun aybı ve kusuru sizin bulunmayışınız ve bizim hazır oluşumuzdur».

Şu şiir de bu makamda okunmuştur:
«Yeni bayram birini sevindirirse, onun neşesi bununla tamamlanmış olur. Fakat ben o bayramın neşesini bulamam. Dostlarım ve sevdiklerim hazır olsalardı, benim neşem ancak o zaman tam olurdu».
İbn Hafif, «Şevk, kalplerin vecde gelerek rahatlaması ve Rabbı´-nın dîdarına yakın olmayı arzu etmesidir», demiştir.

Bayezid Bistamî, «Allah´ın öyle kuları vardır ki, Cennette kendisini temaşa etmelerine bir perde ile engel olsa, Cehennemliklerin Cehennemden Rab´larına sığındıkları gibi, Rab´larına sığınır ve emân dilerler», demiştir.
Hüseyn Ensâri anlatıyor: «Bir gece bir rüya gördüm. Sanki kıyamet kopmuş ve bir şahıs arşın altında durmuştu. Hakk Taâlâ meleklerine: Şu zat kimdir diyordu. Melekler: Allah daha iyi bilir, diyor. Rab Taâlâ ise: Bu, Maruf Kerhî´dir. Aşkımdan sarhoş olmuştur. Beni temaşa etmedikçe kendine gelemeyecektir, diyordu. Bu rüyanın bazı rivayetlerinde şöyle bir ilâve vardır: Maruf Kerhi Allah´a müştak olarak dünyadan çıktı, onun için Aziz ve Celil olan Allah da kendisini temaşa etmesini ona mubah kıldı, diyordu».

Fâris, «İştiyak sahiplerinin kalpleri Allah Taâlâ´nın nuru ile aydınlanmıştır. İştiyakları harekete geçince bu nur, semâ ile arz arasını aydınlatır. Sonra Allah bunları meleklerine takdim eder ve: Bunlar Bana kavuşmanın iştiyakı içindedirler, siz şahit olunuz ki, Ben bunlara daha çok müştakım, buyurur».
Resûlüllah (s.a.) ın: «Sana kavuşma şevki ihsan etmeni niyaz
ederim. bir cüzün de kendisine ait olmasını isterim. Yuce Allah
şevkin dahi başkasına ait olmasını kıskanmıştır». (Allah; kulunun
kendisinden başkasına özlem duymasını kıskanır, buna razı olmaz).

Derler ki: Allah´a yakın olanların şevki Allah ile aralarında bir perde bulunanların şevkinden daha mükemmeldir. Onun için denilmiştir ki: Şevkin en çok olduğu gün çadırların (sevgiliye ait) çadırlara yaklaştığı zamandır.
Derler ki: İştiyak sahipleri Allah´a vâsıl olmak için ölüm kadehini kafalarına diker ve bir yudumda içerler. Çünkü onlar için perde kaldırılmıştır. Onun için baldan daha tatlı olan vuslatın zevkine ermişlerdir.

Seri diyor ki: «Şevkte tahakkuk ve temekkün mertebesine erdi mi arif için en yüce makam şevk olur. Arif, şevkte temekkün derecesine erdi mi, kendini meşgul eden her şeyi terk ederek iştiyak duyduğu varlığa yönelir».
Ebu Osman Hirî: Allah Taâlâ´nın: «Şüphesiz ki, Allah´ın (vaadi ve) eceli gelecektir». (Ankebut, 29/5) âyetini izah ederken: «Bu iştiyak sahipleri için bir taziyettir. Bunun mânası şudur: Ben biliyorum ki bana iştiyakınız size galiptir. Ben sizinle görüşmek için bir vakit tayin ettim. Yakında iştiyak duyduğunuz varlığa kavuşacaksınız», demiştir.

Derler ki: Allah Taâlâ, Davud (a.s.) a şöyle vahyetti: «Beni İsrail gençlerine söyle, niçin kendilerini Ben´den başkası ile meşgul ediyorlar. Halbuki Ben onlara karşı iştiyak duymaktayım. Bu cefa ne böyle!»
Derler ki: Aziz ve Celil olan Allah, Davud (a.s.) a şöyle vahyetti: «Ben´den yüz çevirenler onları nasıl beklediğimi, kendilerine nasıl rıfk ile muamele edeceğimi ve günah işlemelerini terketmelerini ne kadar özlediğimi bir bilseler, Bana karşı o kadar iştiyak duyarlardı ki, şevkden ölürlerdi, aşkımdan mafsalları sökülürdü. Ey Davud, Ben´den yüz çevirenlere bunu murad edince bir düşün ki, Bana yönelenlere neler irâde etmem!»

Tevrat´ta şöyle yazılı olduğu nakledilir: «Size şevk verdik, fakat şevklenmiyorsunuz. Sizi korkuttuk, fakat korkmuyorsunuz. Sizi ağlattık, fakat ağlamıyorsunuz».
165. Nesâî, Sehv, 62; İbn Hanbel, V, 191.

Hz. Şuayb sürekli ağlıyordu. Rab Teâlâ ona şöyle vahyetti: Eğer bu ağlama cennet içinse sana cennetimi mubah kıldım, yok eğer Cehennemden kurtulmak için ise seni Cehennemden âzâd eyledim. Hz. Şuayb: Hayır, hayır ya Rab! Bu ağlama sana karşı duyduğum iştiyakdandır, dedi. Hakk Taâlâ´dan vahiy geldi: Bunun için peygamberimi ve kelimimi (Hz. Musa´yı) yirmi sene sana hizmet ettireceğim!»

Kim Allah´a müştak olursa, her şey ona iştiyak duyar, denilmiştir.

Hadiste: «Cennet, (Allah´a kavuşmayı özlemiş olan) üç kişiyi özlemiştir: Ali, Ammar, Selman», denilmiştir Üstad Ebu Ali´nin şöyle dediğini duydum: «Şeyhlerden biri, ben çarşıya çıktığım zaman eşya bana iştiyak duyuyor, ben ise bunların hepsinden hür ve azadeyim», demiştir.

Mâlik b. Dinar diyor ki: «Tevrat´ta şunu okumuştum: Size şevk verdik, neden şevklenmiyorsunuz Size terennüm ve teğannî eyledik, neden raks etmiyorsunuz »

Muhammed b. Abdullah Sûfi´nin, Muhammed b. Ferhan´dan şunu naklettiğini işitmiştim: «Âşık maşukuna kavuştuğu zaman ağlamasının sebebi nedir diye Cüneyd´e sorulmuş. O da: Bu ağlama, sevinçten ve özlemin şiddetli oluşundan ileri gelir. Bana nakledilen bir menkıbeye göre birbirinden ayrı kalan iki kardeş buluştukları zaman kucaklaşmışlar, biri oh ne kadar şevkliyim, diğeri âh ne kadar vecidliyim, coşkunum!, demişlerdi, diye cevap vermişti».

48. Şeyhlere hürmet*

Allah Taâlâ, Musa´nın Hızır (a.=>.) la olan kıssasında: «Sana öğretilen rüşdü bana talim etmek şartı ile sana tâbi olayım mı » (Kehf, 18/66) buyurmuştur (167).

* Şeyhlere hürmet bahsini krş: Ta´amıf, s. 1T6, 204; Keşfu´l-mahcûb, s. 139, 155; Lnma, s. 176, 179, 204; Av&rifu´l-nuarif, II, 13; IV, 117.
166. Tirmizî, Menâkıb, 32.
167. Şeyhlerin kalplerini hıfzetmek, onlara karşı saygılı ve edepli olmak, kendilerinden zuhur eden şeyleri kabul etmek, hiçbir hususta itirazda bulunmamak demektir. Şeyh; yaşlı, ihtiyar, pîr, hoca, mürşid ve rehber gibi mânalara gelir.

Bir gün Hz. Musa Hızır a. s. ile arkadaşlık etmek istedi. Muhalefet etmemesini ve herhangi bir hüKmüme itirazda bulunmamasını Musa´ya şart koştu. Musa (a.s.) Hızır´a muhalefet edince, birincisinde ve ikincisinde Hızır onu müsamaha ile karşıladı, fakat üçüncüsünde ondan ayrılmak istedi ve: «îşte bu benimle senin ayrılacağımız noktadır». (Kehf, 18/78) dedi. Zira üç sayısı kılletin (çoğul olmıyan sayıların) son haddi, kesretin ise ilk haddidir. (Arapçada bire müfred, ikiye tesniye, üçe ve üçten fazlasına cem denilir).

Resûlüllah (s.a.) buyurmuştur ki: «Bir genç, bir ihtiyara yaşından ötürü ikram eder ve hürmet gösterirse, o genç yaşlandığı zaman ona ikram ve hürmet edecek birini Allah Taâlâ behemehal var eder» (168.Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Her ayrılışın başlangıcı muhalefettir». Üstad demek ister ki: Şeyhine muhalefet eden bir kimse artık onun tarikatı üzerinde devam edemez. Aynı bölgede yaşama hâli onları bir arada toplasa da aradaki alâka ve rabıta kesilir. Bir kimse bir şeyh ile sohbet eder, ona mürit olur, sonra kalbi ile ona itiraz ederse sohbetteki ahdini bozmuş olur. Onun için de üzerine tevbe vacip olur. Halbuki, şeyhler, hoca ve üstadlara itaatsizliğin ve saygısızlığın tevbesi yoktur, derler. (Yani şeyh kusurlu müridini affedemez, behemehal te´dib ve tecziye eder, af şeyhin otoritesini ve itibarını sarsar).

Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´nin şunu anlattığını işitmiştim: «Şeyhim Üstad Ebu Sehl Sulûkî hayatta iken Merv´den çıkmıştım. Oradan ayrılmadan evvel sabahları Kur´an´ı tedris ve hatmetme meclisleri kurulurdu. Dönüşümde gördüm ki, bu meclis kaldırılmış, bunun yerine (muganni) Ebu´l-Affânî için aynı vakitte (teğanni ve) semâ meclisi kurulmuştu. Bunu görünce içime bir itiraz hissi girdi. Kendi kendime: Hatim meclisi yerine ilâhi meclisi kurulmuş, derdim. Bir gün şeyhim bana dedi ki: Ey Sülemî, halk benim hakkımda ne söylüyorlar Ne diyecekler, hatim meclisini kaldırdı, ilâhî ve semâ meclisini kurdu, diyorlar, dedim. Bunun üzerine şeyhim: Kim üstadına niçin , derse ebediyyen felah bulmaz, dedi».

Cüneyd´in şöyle dediği bilinmektedir: «Bir gün şeyhim Serî´nin yanına vardım. Bana bir şey emretti, ben de derhal istediğini yaptım. İşini görüp geri geldiğim zaman elime bir kâğıt parçası verdi
168. Tirmiz!, Birr, 75; Aclûn!, H, 179.

onda şöyle yazıyordu: irtibati kesersin ve beni terkedersin, endişesi beni ağlatmakta». (Mürit
Allah ve şeyhim beni terk edebilir korkusu içinde yaşamalıdır).

Ebu Hasan Hemedâni Alevî´nin şöyle dediği hikâye edilir: «Bir gece Cafer Huldî´nin yanında idim, evimdekilere tandıra bir kuş sarkıtmalarını emretmiştim. Aklım hep tandırda kızaran kuşta idi. Cafer: Bu akşam bizde kal, diye teklif etti. Mazeret beyan ettim ve evime döndüm. Semiz kuş tandırdan çıkarıldı ve önüme konuldu. Bu sırada kapıdan bir köpek içeri girdi ve orada bulunanların gafletinden istifade ederek kuşu kaptı, götürdü. Kuş kızarırken yağının içine aktığı tava önüme getirildi,- fakat hizmetçinin eteği tavanın sapına takıldı ve yağ da döküldü. Sabah olunca Cafer´in yanına gittim. Beni görür görmez: Bir kimse şeyhlerin kalbini muhafaza etmez ve hatırlarını hoş etmezse, ona bir köpek musallat kılınır ve ondan ezâ görür, dedi».

İbn Bistamî babasından şunu nakletmiştir: «Şakîk Belhî ile Ebu Türab Nahşebi, Bayezid Bistamî´yi ziyaret etmişlerdi. Sofra hazırlanmıştı. Şakik ile Ebu Türab, Bayezid´e hizmet eden bir gence: Delikanlı gel, yemeği beraber yiyelim, dediler. Genç: Ben orucum, dedi. Ebu Türab: Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın, dedi. Fakat genç bu teklifi reddetti. Sonra Şakîk: Gel, bizimle, ye, bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın, dedi. Fakat genç bu teklifi de kabul etmedi. Bunun üzerine Bayezid Bista-mi: Allah Taâlâ´nın gözünden düşen şu herifi ne davet edip durursunuz, dedi. Bundan bir sene sonra bu genç hırsızlığa başladı. Onun için yakalandı ve eli kesildi».

Üstad Ebu Ali´nin şunu anlattığını işitmiştim: «Sehl b. Abdullah, Basra´da ekmekçilik yapan bir adamı veli olarak vasfetmişti. Sehl b. Abdullah´ın müritlerinden biri bunu işitti, ekmekçiye iştiyak duydu. Basra´ya gitti, ekmekçi dükkânına vardı. Adamı ekmek pişirirken gördü, adam hararetten korunmak için yüzüne peçe çekmişti. O zaman ekmekçilerin âdeti böyle idi. Kendi kendine: Bu adam veli olsaydı peçesiz bile olsa ateş saçını, sakalını yakmaz, dedi. Sonra adama selam verdi. İstifade için sual sordu. Fakat somun-cu: Sen beni küçümsedin, sözlerimden istifade edemezsin, dedi ve onunla konuşmaktan kaçındı». (Böylece şeyhe muhalefet etmenin ve tam güvenmemenin cezasını çekti).

Muhammed b. Fadl´ı inandığı gibi bulmadı. Ebu Osman´a geldi ve durumu anlattı. Ebu Osman: O zatı nasıl buldun dedi. Zannettiğim gibi bulmadım, dedi. Ebu Osman: O halde sen onu küçümsedin, bir kimse bir kimseyi küçümserse ondan istifade etmekten mahrum kalır. Hemen hürmetle ona dön, dedi. Abdullah Râzi derhal geri döndü ve onu ziyaret ederek istifade etti».

Meşhurdur ki: Amr b. Osman Mekkî, Hüseyn b. Mansur Hal-lac´ı bir şey yazarken gördü ve: «Ne yapıyorsun » diye sordu. «şununla Kur´an´a muarazada bulunuyorum», diye cevap verince, Ebu Osman ona beddua etti ve kendisini terketti. Şeyhler derler ki, uzun müddetten sonra Hallac´ın başına gelen hadiselerin sebebi bu şeyhin ona beddua etmiş olması idi.

Üstad Ebu Ali (r.a.) nin şöyle dediğini işittim: «Belh halkı Muhammed b. Fadl´ı memleketlerinden kovunca, O; Allah´ım! Bunları sıdk ve doğruluktan meneyle, diye beddua etti, ondan sonra Belh´te sıddîk yetişmedi».
Ahmed b. Yahya Ebîverdi´nin şöyle dediğini işitmiştim: «Şeyh bir kimseden (müritten) razı´´olursa; şeyhi tazim hissi kalbinden zail olmasın, diye o kimse bunun mükâfatını şeyhin sağlığında görmez, şeyh vefat edince Aziz ve Celil olan Allah bu rızânın karşılığını ona ihsan eder. Aynı şekilde Şeyh bir kimseden üzülür ve kırılırsa; şeyh o zata merhamet etmesin, diye —Kerem ve acıma hissi velilerin cibilliyetinde mevcuttur— Şeyh hayatta iken o kimse bunun cezasını çekmez. Şeyh vefat edince bunun karşılığını görür».

49. Semâ*

İzzet ve Celâl sahibi Allah: «Sözü dinleyip de en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele». (Zümer, 39/18) buyurmuştur.

Bu âyette geçen «el-kavl» kelimesindeki lâm-i tarif şümul ve ta´mim ifade eder. En güzeline tâbi olanların methedilmeleri bunun delilidir. (Âyetteki ahsen-i kavi semâ demektir).
Allah Taâlâ: «Onlar cennet bahçelerinde neşelendirilirler».

Semâ, bahsini kr§: Lnma, s. 186, 267; Ta´arruf, s. 160; Keşfu´l-mahcûb, s. 508; îhya, II, 266; Avârifu´l-maârif, II, 220.
şiirleri dinlemek prensip olarak mübahtır. Ancak dinleyen kimsenin dinlediği şeyin haram olmadığı kanaatmda olması, şeriat tarafından zemmedilen âletlerden dinlememesi, yularını hevâ ve hevese kaptırmaması, oyun ve eğlence yoluna dalmaması lazım gelir (169).

Resûlüllah (s.a.) in huzurunda şiir okunduğu, okunan şiirlerin onun tarafından dinlendiği ve şiir okuyanları bu işten menetmediği hususunda hiç kimsenin ihtilâfı yoktur. Hoş nağmeli olmayan şiirlerin dinlenmesi caiz olunca besteli şiir dinlemekle hükmün değişmeyeceği anlaşılmış olur. Zahiri hâlin gerektirdiği durum budur.
Bundan sonra şu hususlara dikkat edilir: Dinleyenin ibadet ve taata rağbetini arttıran, Allah Taâlâ´nın muttaki kulları için hazırladığı şeyleri hatırlatan, insanı hatalardan sakınmaya sevkeden, semâ halindeki adamın kalbine saf varidat ve fuyuzât getiren beste ve nağmeleri dinlemek dinen müstahap olur, bu gibi şeyleri dinlemek şeran ihtiyar olunur.

Resûlüllah (s.a.) ın dilinden şiire yakın olan, fakat şiir kasdı ile söylenmiyen cümleler zuhur etmiştir.
Enes b. Malik anlatıyor: «Ensar, Ahzab harbinde hendek kazarken şu şiiri okuyorlardı: Biz sağ olduğumuz müddetçe cihad yapmak üzere Muhammed´e biat etmiş kimseleriz». Resûlüllah (s.a.) onlara şöyle cevap veriyordu: «Âhiret hayatından başka hayat yoktur. Allah´ım! Ansar ve Muhacire Sen ikram ve ihsanda bulun» (170). Resûlüllah (s.a.) ın ağzından çıkan bu sözler şiir vezninde değildir, fakat şiire yakındır.

Selef ve büyük din adamları besteli şiirler dinlemişlerdir. Seleften Mâlik b. Enes musikînin mubah olduğuna kani idi. Hicazlıların hepsi çalgıyı (gınâ) mubah görürlerdi. Deve çobanlarının türküsü demek olan hu d dinlemenin caiz olduğu hususunda icmâ vardır.

Bu konuda birçok hadis rivayet edilmiş, rivayet edilen hadisler

169. Semâ: Dinlemek ve işitmek, ginâ, teğannî, çalgı, elhân, lûhûn melodi, beste mânasına gelir. Burada semâ sözü ile dinî musikî kasdedilmektedir, ilâhîler, münacatlar, tevhidler ve naatlar bu musikînin eseridir. Ancak sûfîler kâinattaki bütün sesleri, fiilleri, ve hatta sessizliği ve sükûtu bile bir musikî ahengi içinde görmüşlerdir. (Daha geniş bilgi için bk. Süleyman Uludağ´, İslâm açısından musikî ve semâ, İstanbul 1976).
170. Buharî, Rikâk, 1; Müslim, Cihad, 44.

İmam Şafii´ye gelince, o musikînin haram olduğunu söylemez, avam için mekruhtur, derdi. Bir kimse çalgıyı meslek haline getirse veya sırf eğlenmek gayesi ile devamlı surette musikî dinlemek âdeti olsa Şafiî´ye göre böyle birisinin şahitliği reddedilir. Bu durumda olan kişi mürüvvet derecesinden aşağı düşer, fakat Şafii´ye göre musikî yine de haram olan fiiller nevine ilhak edilemez.

Biz burada bu nevi semâ (çalgı) dan bahsedecek değiliz. Çünkü sûfîler taifesinin dereceleri sırf eğlenmek için musikî dinlemekten, gaflet içinde musikî dinlemek için oturmaktan, güfte ve şiirlerin boş mânaları üzerinde düşünmekten veya nefse hâkim olunmayacak bir, biçimde musikî dinlemekten çok yücedir.

İbn Ömer´den, semâın mubah olduğunu gösteren hadisler rivayet olunmuştur. Aynı şekilde Abdullah b. Cafer b. Ebu Tâlib ve Hz. Ömer (r.a.) den hudanın ve benzeri şeylerin mubah olduğunu gösteren hadisler rivayet edilir.

Resûlüllah (s.a.) in huzurunda şiir okunmuş, fakat o bunu menetmemiştir. Resûlüllah (s.a.) ın kendisine şiir okunmasını istediğini gösteren rivayetler mevcuttur. İki genç kız Hz. Aişe (r.a. )nin yanında şiir terennüm ederken Resûlüllah (s.a.) in odasına girdiği ve bunları bu işten menetmediği konusundaki hadis meşhurdur.
«Bir gün Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) kızı Aişe (r.a.) nin yanına gelmiş, odasına girmiş, iki cariyenin ansarın Büas vakası dolayısıyla söylenmiş şiirleri terennüm ettiklerini görmüş, Resûlüllah´ın evinde, burada şeytan düdükleri ve çalgısı ne gezer demiş. Buna karşılık Nebî (s.a.) de: Ey Ebu Bekir, bunlara dokunma! Her milletin bir bayramı vardır, bugün de bizim bayramımızdır», buyurmuşlardır (171).

«Hz. Aişe (r.a.) ansardan bir yakınını evlendirmişti. Resûlüllah (s.a.) geldi ve: Kızı kocasına gönderdiniz mi diye sordu. Hz. Aişe: Evet, dedi. Resûlüllah: Türkü söyleyecek birini gönderdiniz mi diye sordu. Hz. Aişe: Hayır, dedi. Resûlüllah (s.a.): Ansar şarkı ve türküyü sever, keşke: ´Size geldik, size geldik, bizi selâmlayınız ki, gönlümüz hoş olsun… bu hadis peygamberin şiiri tavsiye ettiğini gösterir.171. Buhar!, ´tydeyn, 3; Müslim, ´iydeyn, 4.
Resûlüllah (s.a.): «Her şeyin bir süsü vardır, Kur´an´ın süsü güzel sestir», buyurmuştur (174).
Resûlüllah (s.a.): «Melun iki ses vardır: Musibet zamanındaki vaveyla, nimet zamanındaki çalgı ve şamata» (175). Bu hadisin muhalif mefhumundan bu iki sesten başka seslerin, bu hallerin dışında mubah olduğu anlaşılır. Aksi halde tahsisin bâtıl olması icabeder.

Bu konuda pek çok hadis rivayet edilir. Zikrettiğimizden fazlasını nakletmek bizi kısa yazma maksadımızdan uzaklaştırır. Bir adamın Resûlüllah (s.a.) ın huzurunda şu şiiri okuduğu rivayet edilir:
«Sevgilim bana doğru yönelince ipek gibi yanakları parladı. Bana arkasını dönünce kalbimde aşk ateşi olduğu halde ona dedim ki: Ey yanaklar, size âşık olursam bunda bir mahzur var mıdır »
Resûlüllah (s.a.), «Hayır, hiç bir mahzur yoktur», buyurdu (176).

Güzel ses Allah Taâlâ´nın sahibine verdiği bir nimettir. Aziz ve Celil olan Allah «Dilediğinin hilkatini daha da ziyadeleştirir». (Fâtır, 35/1) buyurmuştur. Bu âyet güzel sesle tefsir edilmiştir, (Allah dilediğine beden güzelliğine ilâveten ses güzelliğini ihsan eder).

Allah Taâlâ, kaba ve çirkin sesleri kötüleyerek: «Seslerin en çirkini eşeklerin sesidir». (Lokman, 31/19) buyurmuştur.

Hoş nağmelerden kalplerin zevk alması, ona iştiyak duymaları, hoş sadada ferahlık bulmaları inkârı mümkün olmayan bir husustur. Şüphe yok ki, bebek bile hoş sada ile susmakta ve sükûna kavuşmaktadır. Deve bile yürüyüşü esnasında söylenen hudâ (türkü) nın tesiri ile yorgunluğun verdiği sıkıntıyı ve yükün verdiği meşakkati hafife almakta ve önemsememektedir. Allah Taâlâ: «Develere bakmaz mısınız, nasıl yaratılmışlardır». (Ğaşiye, 88/17) buyurmuştur.

İsmail b. Aliyye hâlini hikâye ederek der ki: «Şafii (r.a.) ile birlikte yürüyordum, öğle sıcağı bastırmıştı. Birinin türkü söylediği bir
172. Buharî, Nikâh, 63; İbn Hanbel, III, 391; îbn Mâce, Nikâh, I.
173. Buharî, Tevhid, 52; ibn Mâce, İkâmet, 176; Ebu Davud, Vitir, 20.
174. Suyûtî, II, 125.
175. Suyûtî, II, 46; Tirmizî, Cenâiz, 25.
176. Bu hadis mevzudur, ancak Ka´b b. Züheyr aym mahiyette kadın ve şarap tasvirlerini İhtiva eden «Bürde kasidesini» Resûlüllah´ın huzurunda okumuş ve tasvip görmüştü.
Resûlüllah (s.a.), «Allah Taâlâ Kur´an´ı teğanni ve nağme ile okuyan bir peygamberini dinlediği kadar başka bir şey dinlememiştir», buyurmuştur (177).

Naklederler ki: Davud (a.s.) Zebur´u okuduğu zaman ins, cin, kuşlar ve vahşi hayvanlar onun kıraatini dinlerlerdi. Kıraatini dinlerken kendilerinden geçerek ölen dörtyüz kişinin cenazesi meclisinden kaldırıldı.
Resûlüllah (s.a.) Ebu Musa Eşari´ye: «Allah sana Âl-i Davud´a verdiği mizmâr (kaval, hoş seda, Davudi ses) lardan bir mizmar vermiştir», buyurmuştur (178).

Muaz b. Cebel, Resûlüllah (s.a.) a-. «Ya Resûlallah, şayet kıraatimi dinlediğini bilseydim, onu sizin için daha hoş bir nağme ile terennüm ederdim», demişti (179).

Ebu Bekir b. Muhammed b. Davud Dineverî Rakkî anlatıyor: «Çölde giderken Arap kabilelerinden bir kabileye vardım, içlerinden biri beni misafir etti. Ev sahibinin evinde siyah bir kölenin bağlı olduğunu gördüm, evin önünde bir sürü devenin ölü vaziyette yere serildiklerini müşahede ettim. Köle bana: Sen bu akşam misafirsin. Efendimin nezdinde itibarın büyüktür, ne olur benim için şefaatçi ol, çünkü şefaatin reddedilmez, dedi. Ev sahibine: Şu kölenin iplerini çözmedikçe seninle yemeğe oturmam, dedim. Adam: Şu köle mallarımı telef etmek suretiyle beni yoksul vaziyete düşürdü, dedi. Ne yaptı dedim. Adam anlattı: Kölenin hoş bir sadası var, ben maişetimi şu gördüğün develerin sırtından sağlıyordum. Köle develere ağır yükler yükledikten sonra hudâ (deve türküleri) söyleyerek onları sürmeye başladı. O kadar ki, üç günlük mesafeyi bir günde katetti. Develerin yükleri çözülünce hepsi de ölüverdiler, fakat buna rağmen köleyi senin için bağışladım, dedi ve iplerini çözdü. Sabah olunca kölenin sesini dinlemeyi arzu ettim, ev sahibinden bu hususu rica ettim. Adam kölesine o civarda bulunan bir kuyudan su içmekte olan bir deveye hudâ söylemesini emretti, köle bu emir üzerine deve türkülerini söylemeye başladı. Deve musikînin tesiri ile kendinden geçti.

177. Buharî, Fazâilü´l-Kur´an, 19; Müslim, Salâtü´I-müsafirîn, 34.
178. Buharî, Fazâilü´l-Kur´an, 31; Müslim, Salâtü´l-müsafirîn, 34.
179. îbn Kesir tefsiri zeyli, s. 35. Dinî ve lâdinî musikî ile ilgili hadisler ve izahları için bk. Süleyman Uludağ:, İslam açısından musikî ve semâ.

Sormuşlar: bir insan hoş ses işittiği zaman neden sallanmaya başlıyor Şöyle demiş: «Allah Taâlâ ´ezel ve elest bezmi´nde ilk mîsâkta ruhlara: ´Ben sizin Rabbınız değil miyim ´ diye hitap etmiş. Ruhlar da: ´Evet, öyle´, demişlerdi, (bk. A´raf, 7/172). İşte o zaman bu kelâmın işitilmesinden (semâından) hasıl olan şevk ve lezzet ruhlara yerleşti, semâ (musiki) dinledikleri zaman onu hatırlar ve harekete geçerler». (Semâ ruhta ilâhî kelâmı dinleme hâlini hatırlatır, bir şevk ve heyecan meydana getirir, bunun sonunda vecd ve raks meydana gelir).
Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şöyle dediğini işitmiştim: «Nefisleri mevcut ve bakî olduğu için halkın semâ yapması haramdır, mücâh edeyi tahsil ettikleri için zâhidlerin semâ yapması mubahtır, kalpleri hayatta (ve nefisleri ölü) olduğu için (sûfi) arkadaşlarımızın semâ yapmaları müstehaptır».

Haris Muhasibi der ki: «Üç şey diğer üç şeyle birlikte bulunursa faydalı olur: Halbuki biz bunları kaybetmiş bulunmaktayız: Koruma şartı ile güzel yüz, dindarlık şartı ile güzel ses, vefa şartı ile güzel dostluk».
Güzel sesten sorulunca Zunnûn şöyle demiştir: «Allah Taâlâ´nın hoş olan her erkek ve dişiye tevdi ettiği bir takım hitap ve işaretler (şifre ve rumuzlar) dir».

Başka bir sefer yine semâdan sorulunca Zunnûn şöyle demişti: «Hakk´tan gelen ve kalpleri Hakk´a doğru harekete geçiren bir vâ-rid ve saik. Kim semâı Hakk ile dinlerse hakikat mertebesine çıkar, kim nefsaniyet ile dinlerse zındıklık derekesine düşer, (musikî müminin imanını, kâfirin küfrünü arttırır).

Cafer b. Nusayr, Cüneyd´in şöyle dediğini hikâye eder: «Fukara (dervişler) üzerine üç yerde rahmet iner: Semâ esnasında. Çünkü sûfîler sadece Hakk´tan semâ ederler ve sadece vecdden konuşurlar. (Sadece Allah´tan dinlerler, Allah´ın razı olduğu şeyleri dinlerler, vecd ve keşf ile bulduklarını söylerler, her hususta murakabe halinde bulunurlar, yapmacık hareketlerden sakınırlar); yemek yedikleri esnada (rahmet iner), çünkü onlar yoksulluk halinde yerler, (şiddetle ihtiyaç duymadan yemezler); ilmî sohbetler cereyan ettiği esnada. Çünkü onlar sadece evliyanın sıfat ve menkıbelerinden bahs açarlar».

Şibli´ye semâdan sorulunca: «Dışı fitne, içi ibret, onun için işaretten anlayana ibreti dinlemek helaldir, aksi halde fitneye davet eder, belâya sebep olur», demiştir.

Derler ki: Nefsi ölü, kalbi diri olanlardan başkasının semâ yapması uygun olmaz. Şu halde semâ dinleyenin nefsini mücâhede kılıcı ile boğazlaması ve kalbini muvafakat nuru ile ihya etmesi icabeder.

Ebu Yakub Nehrecorî´ye semâdan sorulunca: «(Aşk ateşi içinde) yana yana sırlara dönüşü açıklayan bir hâldir», demiştir. (Semâ kul ile Allah arasında bulunan aşk, şevk ve vuslat gibi sırları açıklayarak görünür hale getiren bir hâldir, onun için esrara rucû ve vusulü izhar eder).

Semâ, marifet ehli için ruhların gıdası olan latifeler (ve hoş mânalar) dir, denilmiştir. (Musiki ruhun gıdasıdır).
Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şöyle dediğini işitmiştim: «Semâ, şeriatın cevaz verdiği nevi müstesna (hayvani) tabiatın zuhurudur. Hakk ile (galebe hâlinde) olan kısmı hariç üst-baş yırtmadır (hokkabazlıktır). İbretle dinlenen şekli müstesna, fitnedir».

Derler ki, semâ iki nevidir: îlim ve sahv şartı ile olan (şuur ve ayıklık halindeki) semâ. îlim ve sahv sahibinin (diğer şeylerden sakınabilmesi için) Allah´ın isimleri ve sıfatları hakkında bilgili olması icabeder, aksi halde katıksız küfrün içine düşer. Hâl şartı ile (kendinden geçerek ve vecde gelerek) semâ, hakikatin hükümlerinin zuhur etmesi sebebiyle beşerî hallerden fâni olması, nefse ait nazlarla ilgili eserlerden arınması (bu şekilde) semâ yapan hâl sahibi için şarttır.

Ahmed b. Ebu´l-Havarî´nin Ebu Süleyman´a semâdan sorduğu ve şu cevabı aldığı hikâye edilir: «Semâı iki kişiden dinlemek bir kişiden dinlemekten daha çok hoşuma gider». (Semâ toplu olarak yapılmalı. Çünkü böylesi daha tesirli olur).

Ebu Hüseyn Nuri´ye: Sûfî kimdir diye sorulmuş O da: «Semâı dinleyen ve sebepleri tercih eden kimsedir», demişti. Semâı dinlemeli. Fakat daima semâ sebebi olan Hakk´ın kelâmını, nasihati ve dini hükümlere riâyeti tercih etmelidir).

Bir gün Ebu Ali Ruzbârî´ye semâdan sorulmuş. O da: «Keşke değerini anlayabilseydik. Bir kimse kuş
sesini, kapının gıcırdısını ve rüzgârın hışırtısını (zevkle) dinlemezse, bu kimse sadece kuru iddiası olan bir fakir (derviş) dir».

Cafer Huldi anlatıyor: «İbn Zeyri, Cüneyd´in sohbetinde bulunan faziletli bir ihtiyar idi. Nice defa semâ meclisine gider, eğer hoşuna giderse postunu serer, üzerine oturur. Sûfî kalbi ile beraberdir (rahatı kalp huzurundadır), der ve dinlerdi. Hoşuna gitmezse: Semâ kalp sahipleri içindir. (Benim kalbim buna hazırlıklı değildir), der, pabuçlarını alır, oradan savuşurdu».

Ruveym´e, sûfîlerin semâ esnasında buldukları vecd hâllerinden sorulunca şöyle demişti: «Sûfîler semâ esnasında başkalarına göre gayb olan bir takım mânalar müşahede ederler ve bu mânalar onlara: ´Bize… bize…´ (gelin) diye işaret ederler. Onlar da nail oldukları bu nimetten ferahlık ve zevk duyarlar. Sonra araya bir perde çekilir. Bu neşe hâli ağlama hâline dönüşür. Bu vaziyetle karşılaşanların bazıları üstlerini ve başlarını yırtar, bazıları naralar atar, bazıları ağlar. Her insanın kendine göre bir hâli vardır». (Sâlike ve varide göre tesir değişik olur).

Husrî bir sözünde: «Kendisinden semâ dinlenen kimse yok olduğu zaman, bitecek ve son bulacak olan bir semâ neyleyeyim, (Hakk´dan olan) semâın kesintisiz ve devamlı olması icabeder», demiştir. (Fâniden dinlenen semâ da fâni olur).

Yine Husri, «Susuzluğun devamlı olması lazımdır. İçme arttıkça susuzluk da artmalıdır», demiştir. (Semâ mahabbet ve marifeti artırmalı).

«Bahçelerde neşelendirilirler». (Rûm, 30/15) âyetini Mücahid´in şöyle tefsir ettiği rivayet edilir: «Âhu gözlü hurilerden hoş nağmelerle: Biz ebedîleriz.hiç ölmeyiz, ter ü tazeyiz, hiç solmayız, şeklinde semâ dinletilecektir».
Semâ, (Allah´tan kuluna bir davet ve) nidadır. Vecd ise ona icabet etmektir, denilmiştir.

Ebu Osman Mağribi, «Hakk ehli olanların kalpleri (Hakk´ın huzurunda) hazırdır, kulakları ise (gaybî ve lâhutî seslere aşinadır.nağmeleri dinlemek için) açıktır», demiştir.

Muhammed b. Hüseyn´i Üstad Ebu Sehl Sulûki´nin şu sözlerini naklederken dinlemiştim: «Semâ dinleyen setr ile tecelli arasındadır, istitar < iştiyak ateşinin) alevlenmesini icabettirir. Tecelli ise rahat-´Onlar huzura geldikleri zaman, susun, demişlerdi*. (Ahkâf, 46/29) buyurmamış mıdır »

Ebu Osman Hîrî, «Semâ üç nevidir, der: Birinci nevi müritler içindir. Bunlar, semâ ile şerefli ve ulvî hâlleri celb ve davet ederler. Bunların fitne ve riyaya düşmelerinden korkulur. İkincisi sâdıklar içindir. Bunlar semâ ile hâllerini arttırmak ister ve vakitlerine muvafık oları şeyleri dinlerler. Üçüncüsü istikâmet sahibi olan arifler içindir. Bunlar semâ ile kalplerine gelen hareket ve sükûn konusunda Allah Taâlâ´nın irâdesi karşısında ihtiyar ve arzuya sahip olmazlar», (semâları kemâl hâlinin devamı içindir).

Ebu Said Harraz der ki: «Fehm esnasında, yani semâda, hâline mağlup olduğunu ve kendinden geçtiğini iddia edenin samimiyetinin alâmeti, vecde geldiği meclisi güzelleştirmesi ve meclistekileri tesir altında bırakmasıdır».
Şeyh Sülemî diyor ki: «Harraz´ın bu sözünü Ebu Osman Mağribî´ye anlattım. Dedi ki: Asgari böyle olması icabeder, ama daha doğru olan alâmet şudur: O mecliste bulunan samimi ve Hakk ehli her kişinin onunla ünsiyet ve ülfet etmesi, bâtıl üzere olanların ise sıkılmaları gerekir».

Bündar b. Hûseyn, «Semâ üç nevidir, diyor: Tabiat ile semâ eden, hâl ile semâ eden ve Hakk ile semâ eden. Tabiatla olan semâda avam ve havas müşterektir. Çünkü insan hilkati icabı hoş sada-dan zevk alır. Hâl ile semâ eden; itab, hitab, vuslat, hicran, yakınlık, uzaklık, elden çıkana üzülme, elde edilecek olana karşı hararetle istek duyma, ahde vefa etme, vaadi tasdik etme, ahdi bozma, hüzün, özlem, ayrılık korkusu, vuslat sevinci ve terkedilme endişesi gibi, (melek veya ilhamla kendisine gelen) varidatı hatırlayarak bunlar üzerinde düşünür. Hakk ile semâ eden, Allah Taâlâ ve Allah için semâ eder. Hakk ile semâ edenler yukarda geçen ve beşeri haz-larla karışık olan hallerle ittisaf etmezler, çünkü o hâller illetli olarak bulunur ve öylece devam .eder, saf değildir. Halbuki Hakk ile semâ edenler, haz ile değil, tevhiddeki safa yönünden Hakk ile semâ ederler».
Semâ ehli üç tabakadır, denilmiştir: Birincisi ebnâyı hakâik, denilen hakikat uşakları. Bunlar, semâ ile Hakk´ın kendilerine hitap ettiğini düşünürler. Gönül hoşluğu ile semâ ederler. Selâmete en yakın olanlar bunlardır.
Muhammed b. Hüseyn´in Ebu Bekir Râzi´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Semain ne olduğu sorulunca Ebu Ali Ruzbârî şöyle demişti: Sevgiliyi temaşa ve müşahede mertebesine ulaştıran sırların keşfen bilinmesidir».
Havvas´a soruldu: Kur´andan başka bir şeyi dinlerken hareket ve vecde gelen insanlar, Kuran dinledikleri zaman neden bu hâli bulamazlar Şöyle dedi: «Çünkü Kuran dinlemek, öyle bir sadme ve sarsıntı meydana getirir ki, hiç bir kimse kıpırdamaya imkân bulamaz, herkes bu şiddetli sadmeye mağlup olur. Şiir dinlemek ise rahatlandırıcı bir tesir meydana getirdiği için hareket ve vecde sebep olur».

Cüneyd, «Semâa düşkün olan bir mürit gördün mü bil ki onda tenbellikten bakiyye vardır». (Mücâhedesini ikmâl etmemiştir, amel etmek kendisine zor geldiği için semâ gibi bir muharrike ve müşevvike ihtiyaç duymaktadır), demiştir.

Sehl b. Abdullah, «Semâ öyle bir ilimdir ki, onun ne olduğunu bilmek Allaha mahsustur», (ilâhî bir sırdır), demiştir.

Ahmed b. Mükâtil Akkî´nin şöyle dediği hikâye edilir: Zunnûn Mısrî Bağdat´a geldiği zaman oranın sûfileri başına toplanmışlardı. Yanlarında bir de kavvâl (gûyende, ilâhîci) vardı. Zunnûn´a: îzin verirsen şu ilâhici huzurunda bir şeyler okusun, diye ricada bulundular. O da izin verdi. Kavvâl okumaya şu beyitlerden başladı: ´Senin aşkının küçük bir parçası bile bana büyük bir azap çektirdi. Aşkın beni istilâ ederse hâl ne olacak Kalbimde dağınık bulunan sevgi hislerini bir noktaya toplayan sensin. Aşk derdinden hâli olan kimseler güldüklerinde, hüzün ve matem içinde boğulan ve ağlayan şu zavallıya mersiye okumaz mısın ´ Bu beyitleri dinleyen Zunnûn ayağa kalktı, fakat kendine hâkim olamadığı için yüz üstü düştü, alnından kanlar akıyor, fakat yere düşmüyordu. Sonra buradaki topluluktan birisi kalktı ve vecd hâli göstermeye başladı (tevâcüd). Zunnûn bu adama dedi ki: O kalktığın zaman seni görüyor (yani sen sun´i olarak vecde geldin, bunu Allah biliyor), dedi. Bunun üzerine adam gitti, yerine oturdu».

Bir şehirde iki şeyhin müritleri ve mensupları vardı. Şeyhlerden birine Cebele, diğerine Züreyk derlerdi. Bir gün Züreyk müritlerini almış ve Cebele´yi ziyarete gitmişti. Züreyk´in müritlerinden biri bir şey okudu. Bunun tesiri ile Cebele´nin müritlerinden biri bir sayha attı ve cansız bir şekilde yere düştü. Sabah olunca Cebele, Züreyk´e: Dün bir şeyler okuyan mürit nerede, yine okusun, dedi. Adam geldi, bir âyet okudu (kıraatin tesiri ile vecde gelen) Cebele öyle bir sayha attı ki okuyucu olduğu yerde can verdi. Bunun üzerine Cebele dedi ki: Bire bir, lâkin bu işe başlayan daha zalimdir».

İbrahim Mâristanî´ye semâ esnasında görülen hareketin sebebi sorulunca şöyle demişti: «Bana ulaşan haberlere göre Musa (a.s.) Beni İsrail´e bir vaaz vermiş, bunun tesiri ile dinleyicilerden biri gömleğini parçalamıştı. Bunun üzerine Allah Taâlâ´dan Hz. Musa´ya vahiy geldi: “O kuluma söyle, Benim için elbisesini değil, kalbini parçalasın!»

Ebu Ali Meğazilî, Şiblî´ye dedi ki: «Nice kereler Aziz ve Celil olan Allah´ın kitabından bir âyet dinlerim. Bu dinleme beni eşyayı terketmeye ve dünyadan yüz çevirmeye sevk eder. Fakat daha sonra eski hâlime döner, halk arasına girerim».

Şibli şöyle dedi: «Seni O´na cezbeden şey, O´ndan sana gelen bir lütuf ve ihsandır. Nefsine reddolunman ve eski hâline döndürülmen O´nun sana şefkatındandır. Çünkü O´na teveccüh ederken, kendine ait güç” ve kuvvetten sıhhatli bir şekilde sıyrılıp çıkmış değilsin». (Lâ havle velâ kuvvete´deki teberriin sahih olsaydı, kemâl sahibi olurdun).

Ahmed b. Mukâtil Akkî anlatıyor: «Bir ramazan ayında bir gece mescidde Şibli ile beraber bulunuyordum. Şiblî, imamın arkasında namaz kılıyor, ben de yanında bulunuyordum. İmam: ´Eğer isteseydik sana vahyettiğimizi izâle ederdik´, (İsrâ, 17/86) âyetini okuyordu. Derken Şiblî öyle bir nara attı ki, ruhu uçtu, dedim. Baktım Şiblî titriyor ve: Sevgili, sevdiklerine işte böyle hitap eder. (Acaba başkalarına nasıl hitap eder!) diyor ve bu cümleyi tekrarlayıp duruyordu».

Cüneyd´in şöyle dediği hikâye edilir: «Bir gün Seri´nin yanına girdim, yanında bayılmış bir adam gördüm. Buna ne oldu diye sordum. Allah Taâlâ´nın kitabından bir âyet dinlemişti de, dedi. Aynı sebep oldu. sonra yine gozu görür hale geldi nusui, 12/96), dedim. Bu izahım Seri´nin hoşuna gitmişti».

Abdülvahid b. Aivan diyor ki: «Cüneyd´in sohbetlerinde bulunan bir genç vardı. Okunan zikirlerden bir şey işitti mi nara atardı. Bir gün Cüneyd ona: Bu işi bir daha yaparsan sohbetime gelme, dedi. Bundan sonra genç bir şey dinlediği zaman yüzünün rengi değişir, fakat kendine hâkim olmaya çalışırdı. Lakin o kadar çok sıkıntı heyecana geldiği zaman bedeninden bir tüy çekerdi ki, bedenindeki her kılının dibinden bir damla çıkardı, kan-ter içinde kalırdı. Genç, günlerden bir gün bir sayha attı ve kendini telef etti».

Ebu Hatim Sicistâni´den duydum: «Ebu Nasr Serrac diyor ki: Dostlarımdan biri Hüseyn Derrac´ın şu menkıbeyi anlattığını nak-letmişti. Yusuf b. .Hüseyn Râzî´yi ziyaret için Bağdat´tan yola çıkmıştım. Rey şehrine varınca evini sordum. Yusuf Râzi´yi sorduğum herkes: Bırak şu zındıkı, ne yapacaksın! demişti. Canımı o kadar sıkmışlardı ki, ziyaret etmeden geri dönmeye azmetmiştim. O geceyi mescidde geçirdim. Sabah olunca, şu memlekete kadar geldim, en azından bu zatı ziyaret etmeliyim, dedim. Yusuf Râzî´yi soruşturmaya devam ettim, nihayet yolum mescidine düştü, mihrabta oturuyordu, önünde bir rahle, rahlenin üzerinde bir mushaf vardı. Yusuf Râzî, Kur´an okuyordu, kendisini, yüzü ve sakalı güzel ve nuranî bir ihtiyar olarak buldum. Yaklaştım ve selâm verdim. Selâmımı aldı ve: Nereden dedi. Şeyh hazretlerini ziyaret için Bağdat´tan geliyorum, dedim. Bir memlekette, ora halkından biri, burada kal, sana ev veya cariye alalım, deseydi bu teklif beni ziyaret etmene mani olur mu idi dedi. Efendim, Allah Taâlâ beni böyle bir şeyle imtihan etmedi, eğer imtihan etseydi ne yapardım, nasıl hareket ederdim, bilemiyorum, dedim. Güzel bir şey okuyabilir misin dedi. Tabii, dedim ve şu beyti okudum: Kulum, görüyorum ki, devamlı olarak ve ciddi bir şekilde işini benden kesilme temeli üzerine tesis ediyorsun, akıllı bir kimse olsan bina ettiğini yıkarsın. (Fiillerini bana muhalefet esası üzerine tesis ediyorsun, akıllı olsaydın yaptığını yıkar ve bana itaat ederdin). Râzi mushafmı kapattı ve ağlamaya başladı. O kadar çok ağladı ki, sakalı ve elbisesi ıslandı. Bu kadar çok ağlamasına acıdım. Sonra bana dedi ki: Yavrucuğum, Yusuf b. Hüseyn zındıktır, dediklerinden dolayı Reylileri kınama. Namaz vaktinden beri şu Kur´an´ı okuyorum da gözümden bir damla yaş akmadı. Fakat şu mi sana verirdim. Sen ise hergün yeni bir renge giriyorsun, yaınız şu andaki durumun senin için daha güzeldir!»

Balkonun altında elinde bir ibrik, üzerinde yamalı bir hırka bulunan ve cariyeyi dinleyen bir genç vardı. Genç: Ey cariye, mevlânın hayatı için «Yalnız şu durum senin için daha güzeldir» beytini tekrar et, dedi. Cariye de tekrar etti. Genç, yine söyle, dedi. Cariye tekrar etti. Derviş genç: Hakk ile renkten renge girişim, bu biçimdedir, dedi ve bir sayha atarak ruhunu teslim etti. Saray sahibi; cariyeye, Allah rızâsı için seni azâd ettim, dedi. Basralılar geldiler, gencin cenaze namazını kıldılar ve mezara defnettiler. Bu sırada saray sahibi kalktı ve: Beni tanıyor musunuz Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, mâlik olduğum her şeyi Allah yoluna vakfediyorum, kölelerimin hepsini azâd ediyorum, dedi. Sonra adam bir rida ve bir gömlek giyindi. Sarayını sadaka olarak verdi. Oradan ayrıldı ve gitti. Bundan sonra bir daha ne yüzü görüldü, ne de ismi işitildi.

Ebu Süleyman Dımışki, bir seyyar satıcının, tavaf eden bir zatın: «Ya sater-berrî» (kekik, kekik!) diye bağırdığını işitince baygın bir vaziyette, yere düştü. Kendine gelince: Sana ne oldu diye soruldu. Birinin kulağıma: «İs´i tere birrî (Çalış ki ihsanımı görebilesin) dediğini zannetmiştim», dedi.

Utbetü´l-Gulam bir adamın: Semânın Rabbını tesbih ederim, âşık cidden büyük bir meşakkat içindedir, dediğini işitti ve «Doğru söyledin», dedi. Aynı cümleyi başka bir adam (süfi) işitti ve yalan söylüyorsun, dedi. Bunlardan her biri bu cümleyi kendi hâline göre işitmiş ve değerlendirmişti. (Biri meşakkat, diğeri neşe halinde idi).
Ebu Hasan Ali b. Muhammed Sûfi anlatıyor: «Rüveym´e soruldu: Kendilerine yetiştiğin şeyhlerin semâdaki hâlleri nasıl idi içine kurt düştüğü için darmadağınık bir hale gelen koyun sürüsü gibi», dedi.

Harraz´ın şöyle dediği hikâye edilir: «Ali b. Muvaffak´ı gördüm, semâ esnasında şöyle diyordu: Beni ayağa kaldırınız! Ayağa kaldırdılar, dikeldi ve vecd hâli gösterdi (tevâcüd), sonra: Ben rakseden bir şeyhim, dedi». (Hâlini gizlemeye güç yetiremeyince kendini bu şekilde zem ve levm etti).

Demişler ki bir şeyhe yıllarca hizmet ettim. Zikir ve Kur´an´dan işittiği şeyler sebebi ile bir kere bile olsa hâlinin değiştiğini görmedim. Hayatının sonlarında yanında okunan: ´Bugün sizden fidye alınmaz´ (Hadîd, 57/15) âyetini dinledi. Hâlinin değiştiğini, titremeye başladığını ve nerede ise dü-şeyazdığım gördüm. Sahv hâline dönünce bunun sebebini sordum. Dostum zayıfladık, (onun için hâlimizi gizlemeye muktedir olamıyoruz), dedi».

İbn Salim şunu hikâye eder: «Bir kere Sehl´in yanında: ´O gün hakiki mülk Rahman olan Allah´ındır´. (Furkan, 25/261) âyeti okunmuş, bunun üzerine yüzünün rengi değişmiş ve düşeyazmıştı. Bunun sebebini sordum: Zayıfladım, dedi».

İşte büyüklerin sıfatı budur. Büyük veliler kendilerine gelen varidat ve cezbeler ne kadar kuvvetli olursa olsun, onlar bundan daha kuvvetli olurlar (ve onun için vecd ve semâın tesiri ile hareket etmezler, vecd ve vârid bunlara değil, bunlar o hâllere hâkim olurlar).

Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´den dinledim: «Bir gün Ebu Osman Mağribî´nin yanına gittim. Biri orada bulunan kuyunun çarkını çevirerek su çekiyordu. Ebu Osman bana: Şu çarkın gıcırtılarının mânasını biliyor musun, çark ne diyor diye sordu. Hayır, bilmiyorum, dedim. Allah… Allah… diyor, dedi». (Hakiki semâ eşyanın zikrini dinlemektir, gerçek musikî budur).

Hz. Ali (r.a.) ile ilgili olarak şu menkıbe rivayet edilir: Hz. Ali bir kere kilise çanının çaldığını işitmiş ve yanındakilere: «Bu ne diyor, biliyor musunuz » diye sormuş. Onlar da: Hayır, bilmiyoruz, demişler. Bunun üzerine: «Sübhanellah… Hakk Hakk… Şüphesiz ki Mevlâ Sameddir, Bakîdir, diyor», demişti. (Kilise çanı evliyayı rahatsız etmez).

Hasan Kazzaz´ın yanında bir sûfî cemaatı vardı, yanlarında bulunan bir muganni (kavvâl) bir şeyler söylüyor, onlar da tevâcüd ediyorlardı. Mümşâd Dineveri bunları görünce (ona hürmeten) hepsi sükût etti. Mümşâd, onlara: «Eski hâlinize dönünüz ve semâa devam ediniz, bütün dünyanın oyun ve eğlencesi kulağıma doldurul-sa yine de benim tefekkürümü ve himmetimi meşgul etmez ve ben değişmem.

şeriata uyma konusunda kılıcın keskin tarafı gibi bir hadde ulaştık, azıcık meyil ve sapma göstersek ateşe düşeriz, demiştir». (Semâdan tam ihlasa ve tayakkuza ihtiyaç vardır. Semâ sâliki Hakk´a yaklaştırır ama kurb-i sultan ateş-i sûzândır).

Hayrü´n-Nessac anlatıyor: «Musa b. îmran (a.s.) İsrailoğulları-na vaaz ediyordu, cemaattan biri bir sayha atınca Hz. Musa onu azarladı. Bu hadise üzerine Allah´dan vahiy geldi: Ey Musa, onlar Benim miskim ile koktular, (veya ağladılar) Benim aşkımı açıkladılar, vecdimle sayha attılar (fâhû, nâhû, bâhû, sâhû) böyle yaptılar diye onları neden tenkit ediyorsun »

Derler ki: Şiblî, hıyarın (salatalığın) onu bir dirheme, diye bağırarak gezen bir satıcının sesini işitince, bir sayha attı ve: «Hıyarın (hayırlı insanların) onu bir dirheme olursa, şirarın (şerli insanların) fiatı ne olur » dedi. (Hıyar hem salatalık hem de hayırlı kişiler mânasına gelir).

Cennette ahu gözlü huriler teğanni edince ağaçlar gül açar, denilmiştir.

Naklederler ki: Avn b. Abdullah, güzel sesli cariyesine emir verir, o da orada bulunan topluluğu ağlatana kadar hüzünlü sesi ile teğanni ederdi.

Ebu Süleyman Darânî´ye semâın ne olduğu sorulmuş. O da: «Hoş ve güzel seda isteyen kalplerin hepsi zayıftır. Bu kalpler, uyutulmak istenen bebekler ninnilerle tedavi edildikleri gibi, semâ ile tedavi edilir», demişti.
Yine Ebu Süleyman, «Hoş sada kalbe dışardan bir şey ithal etmez, sadece kalpte mevcut olanı tahrik eder, coşturur», demiştir. İbn Ebu´l-Havâri, «Vallahi Ebu Süleyman doğru söylemiştir», demiştir.

Cerîri: «Rabbaniler olunuz». (Âlu îmran, 3/79) demek: «Allah ile söyleyen ve Allah´tan semâ edenler olunuz», demektir, demiştir. (Allah´ın kelâmını söyleyin ve dinleyin, her şeyi O´nun için söyleyin ve dinleyin).

Sûfilerden birine semâdan sorulunca: Şimşeğin çakması ve sönmesi, nurların açığa çıkması ve gizlenmesi gibi bir şey, göz açıp yumma zamanı kadar sahibi ile kalsaydı ne kadar zevkli olurdu dedi ve sonra şu şiiri okudu:
Derler.ki: sema göze hitap ederse göz ağlar, dile isabet ederse sayha atar, ele isabet ederse üst baş parçalar, ayağa isabet ederse rakseder. (Hakiki semâ kulaktan ziyade, kalp kulağı ile dinlenilir ve heyecana gelen kalbin organlar üzerinde çeşitli tesirleri tezahür eder).

Naklederler ki: Acem şahlarından biri ölmüş ve geriye küçük yaşta bir çocuk bırakmıştı. Halk bu çocuğu padişah yaparak ona biat etmek istemişler ve: Fakat bu çocuğun akıllı ve zeki olduğunu nereden bileceğiz, diye düşünmüşlerdi. Sonra bir ses sanatkârı getirip musikî çaldırmak üzere anlaşmışlar ve şayet musikiyi güzel dinlerse zeki ve ehil olduğuna hükmedelim, demişlerdi. Bir müğannî getirmişler, şarkı söyletmişler. Şarkıyı dinleyen çocuk gülmüş. Bunun üzerine halk çocuğun huzurunda yer öpmüşler ve ona biat etmişlerdi.

Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şöyle dediğini duymuştum: «Ebu Amr b. Nüceyd, Nasrabâzî ve bunların tabakasından olan zevat bir araya toplanmışlardı. Nasrabâzî: Benim kanaatıma göre bir araya toplanan sûfilerden birinin ilâhî okuması, diğerlerinin susup onu dinlemeleri, birini gıybet etmelerinden daha iyidir, dedi. Bunun üzerine İbn Nüceyd, semâ ederken sende olmayan bir şeyi izhar etmen otuz sene gıybet etmenden daha iyi ve necata ermene daha yakındır, dedi». (Semâdaki riya gıybetten daha kötüdür).

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Semâ yönünden halk üç nevidir: Mütesemmi, müstemi ve sâmi. Mütesemmi vakt ile (ve irâdesini zorlayarak) semâ eder-, Müstemi hâli ile semâ eder (semâ onun hâli ve vasfıdır). Sâmi Hakk ile (ve Hakk murad ettiği zaman) semâ eder».

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) dan semâ konusunda defalarca bir nevi ruhsat talep ettim, şimdilik bu konuda susmam ve semâdan uzak kalmam gerektiğine işaret ediyordu. Nihayet uzun zamandan beri müracaat etmekte olduğumu görünce: Şeyhler derler ki: Kalbini Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´da toplayan, onunla murakabe ve huzur hâline getiren bir şeyi yapmanda beis yoktur, dedi. (Gençliğimde semâ yapmama ruhsat vermedi, sonra izin verdi).

İbn Abbas (r.a.) dan rivayet edilmiştir: «Allah Taâlâ, Musa (a.s.) ya şöyle vahyetti: Şüphe yok ki, ben sende on bin kulak yarattım. Hitabı işitmeye ve semâa Allah´ın muktedir kıldığı kimseler kadir olur). •
Resûlüllah (s.a.) kendisini rüyada gören bir sûfiye: «Daha çok bu konuda yani semâ bahsinde hata edilmektedir», dedi. (Semâ meşru mudur, değil midir; semâ edenlerden kim riyakâr, kim samimi, konusunda ekseriya hata edilmektedir).

Ebu Haris Evlâsı anlatıyor: «Bir kere rüyamda -Allah lanet etsin- İblis´i görmüştüm. Evlâs´ın evlerinin damlarından biri üzerinde idi Ben de damda idim, Şeytanın sağında bir cemaat, solunda bir cemaat vardı, temiz elbiseler giyinmişlerdi. İblis orada bulunanlardan bir gruba: Söyleyin, çalgı çalın, dedi. Onlar da söylediler ve teğannî ettiler. O kadar hoş bir şekilde söylediler ki, mest oldum. Hatta kendimi damdan aşağı atmayı düşünecek kadar coştum. Sonra İblis bunlara: Raksedin, dedi. Onlar da mümkün olan en hoş şekilde raks ettiler. Daha sonra Şeytan bana dedi ki: Size nüfuz edebilmek için bundan daha tesirli bir şey ele geçirmiş değilim».

Abdullah b. Ali diyor ki: -Bir gece Şibli (r.a.) ile birlikte idim. Muganni bir şey okudu. Şiblî bir sayha attı ve oturduğu yerde tevâcüd etti. Şiblî´ye: Neden cemaat arasında oturarak vecd hâli gösteriyorsun denilince ayağa kalktı, tevâcüd etti ve şu beyti okudu: Benim iki sarhoşluğum, dostlarımın ise bir sarhoşluğu var. Bu iki sarhoşluktan biri bunlar arasında sadece bana hastır!»

Ebu Ali Ruzbâri diyor ki: «Bir köşkün yanından geçmiş, güzel yüzlü bir gencin yerde serili bir vaziyette yattığını, etrafında halkın toplandığını görmüş ve gencin halini sormuştum. Dediler ki: Genç buradan geçerken köşkteki bir cariyenin şu şarkıyı söylediğini işitti: Seni görmeye tamah eden bir kulun himmeti ve niyeti ne kadar yücedir! Seni göreni görmesi bir göz için kâfi değil midir Bunu dinleyen genç bir çığlık attı ve öldü».

Share.

About Author

Leave A Reply