Sufiyye

0

Sûfıyye ismi mutasavvıflar taifesinin adı haline gelmiştir. Müfredinde, sûfi adam denilir. Sûfiler cemaatına ise sûfiyye adı verilir. (İrâdesi ve cehdi ile benzeme yolu ile) bu mertebeye vâsıl olmak istiyenlere mutasavvıf, mutasavvıflar topluluğuna ise Mutasavvıfa ismi verilmektedir.

Bu ismin Arapça olduğunu gösteren ne bir kıyas, ne de bir iştikak (kök) mevcuttur. En açık olan görüşe göre bu isim lakap gibidir, (camiddir, müştak değildir). Bu ismin sûfiyün) dan geldiğini söyleyenler vardır. Bunlara göre bir kimse kamis (gömlek) giydiği zaman «takammese» denildiği gibi, yün (sûf) giydiği zaman da «tasavvafe» denir. Bu bir izah şeklidir. Fakat sûfiler taifesi özellikle sûf giyinmiş değillerdir, sûf onlara mahsus da değildir.
Sûfiyye, Resûlüllah (s.a.) mescidinin suffa´sına nisbet edilmiştir, kanaatında olanlar vardır, fakat suffa kelimesinin nisbeti sûfî şeklinde değildir, (sûffi´dir).

Sûf i kelimesinin safa kökünden geldiğini ileri sürenler olmuştur, fakat sûfî kelimesinin safa kökünden türetildiğini söylemek lügat kaideleri içinde uzak bir ihtimaldir. (Safa´nin nisbesi safavîdir).

Sûfi kelimesi saff kökünden türetilmiştir, diyenler olmuştur. Bunlara göre sûfîler (Allah´a yakınlık bahsinde) ilk saffta bulunurlar Bu mâna doğrudur. Fakat lisan kaideleri bu kelimenin saff köküne nisbet edilmesini icab ettirmemektedir .(Zira, saff´ın nisbesi saffî´dir) .

Sûfîler taifesi .mahiyetlerini tayin edecek bir lâfız kıyasına ve iştikakı hak etmeye ihtiyaç hissetmeyecek kadar meşhurdur.

Ulema mâna ve ıstılah olarak tasavvuf nedir , Sûfi kimdir konun olarak değil, yaşayışı İleri bir merhaleye ulaşan bazı seçkin zevat (evliya, havas) İçin hususi bir muamele olarak ileri sürmüşlerdir. * Tasavvuf bahsini krş: Lama, s. 20, 24; Keşfu´l-mahcûb, s. 34; Ta´arruf,

81. Genellikle sûfînin sûf (yün) den geldiği kabul edilir. 141. Aclûni, H, 418.

Onun için Allah izin verirse burada bu konuda görüş beyan edenlerin fikirlerine «işaret» derecesinde temas edeceğiz .
Ebu Muhammed Ceriri´ye: Tasavvuf nedir diye sorulunca şu cevabı vermişti: «Güzel ve yüksek olan her nevi huylara giriş yapma .çirkin ve aşağı olan her nevi huylardan çıkış yapma mânasına gelir». (Güzel huy edinme, kötü huydan kaçınma, tahalli, tehallî).

Ebu Muhammed Mar´aşî anlatıyor: «Şeyhime tasavvufun ne olduğu sorulunca dedi ki: Tasavvufun ne olduğu sorulduğu zaman Cüneyd şöyle demiştir: Tasavvuf, Hakk´ın seni senden öldürmesi ve kendisi ile diriltmesidir». (Nefsini görmeden öldürmesi, kendi zikri ile ihya etmesidir. Nefsinden fâni olman Hakk ile beka bulmandır).
Hüseyn b. Mansur (Hallaç) a: Sûfî kimdir diye sorulmuş. O da: «Sûfî ,zât itibariyle tek ve yalnızdır, kimse onu kabul etmez, o da kimseyi kabul etmez», (Hep Hakk ile meşguldür, halk ile meşgul olacak ve konuşacak vakti yoktur, eşsizdir), demiştir.

Ebu Hamza Bağdadî şöyle der: «Hakiki sûfî zengin iken fakir, aziz iken zelil, meşhur iken meçhul; sahte sofu fakir iken dünya zengini, zelil iken aziz ve meçhul iken meşhur olur».

Amr b. Osman Mekki´ye, tasavvuftan sorulmuş. O da: «Kulun her vakitte, o vakit içinde işlenmesi en uygun olan amelle meşgul olmasıdır» diye, cevap vermişti .

Muhammed b. Ali Kassab şöyle der: «Tasavvuf, şerefli (kerim) bir zamanda, şerefli bir insandan, şerefli bir toplulukla bulunurken zuhur eden, şerefli huylardır» (Allah bir şahsı ahlaken tam ve mükemmel bir hale getirmiş, başkaları ona tâbi olmuş, tutulan yola tasavvuf, bu yolu tutanlara da sûfiyye denilmiştir).

Semnûn´a tasavvuftan sorulunca: «Ne bir şeye mâlik olman, ne de bir şeyin sana mâlik olmasıdır», demiştir. (Mâlik ve memlûk olmamandır, mal mülk ve iddia sahibi olmaman, şehvet ve ihtirasa esir düşmemendir. Fakir fakat hür olmandır).

Ruveym´e, tasavvufun ne olduğu sorulmuş. O da: «Allah Taâlâ´-nın murâd ettiği şey üzerine, esirgemeden kendini salıvermen ve onun irâdesine mutlak olarak teslim olmandır», demişti.

Cüneyd, tasavvuf nedir sorusuna şu cevabı vermiştir: «(Maddî ve nefsani şeylerden) alâkayı keserek Allah ile beraber olmaktır».

Ruveym b. Ahmed Bağdadî der ki:. «Tasavvuf şu haslet ve özellikler üzerine kurulmuştur: Fakr ve Allah´a muhtaç olma esasına yapışmak,

ve halkın elinde bulunandan ümit kesmektir», (Arif ve zâhid olmaktır) demiştir. .

Hamdun Kassar, «Süfilerle yoldaş olunuz. Çünkü onlar (tarafından) yapılan kötü hareketler için birçok tevil ve mazeret bulurlar», demiştir. (Başkalarını mazur görerek affeder, kendilerini ve nefislerini kötüler ve kınarlar).
Harraz´a tasavvuf ehlinden sorulunca şöyle demişti: «Bunlar öyle bir zümredir ki, razı olana kadar ihsana garkolmuşlar, sonra (Allah´tan başkasına iltifat etmekten) men olununca kendilerini kaybetmiş ve fâni olmuşlar, daha sonra da sırlarından kendilerine; halka deyiniz ki: Ne olur, maksadımıza ulaşamadığımız için bize ağlayınız, diye nida olunmuşlardır».

Cüneyd, «Tasavvuf, sulhu olmayan bir savaş (mücâhede) dır», demiştir.

Cüneyd, «Süfîler bir ailenin fertleri gibidir, yabancılar aralarına giremez», demiştir. (Maksatları bir, gayeleri yüce, ahlâkları yüksek olmaları hasebiyle başkalarından ayrılırlar, başkaları bu vasıflara sahip olmadıkça aralarına giremez).

Cüneyd, «Tasavvuf, (kalp huzuru, murakabe hali ve) dağınık olmıyan zihinle Allah´ı zikretmek, semâ ile vecde gelmek ve sünnetle uygun şekilde amel etmektir», demiştir.

Cüneyd, «Sûfi yer gibidir, kötü olan her şey onun üzerine atılır, ama ondan güzel olandan başka bir şey çıkmaz», der.

Cüneyd, «Sûfî yer gibidir. îyisi de, kötüsü de ona basar, çiğner (halkın yükünü sırtında taşır); bulut gibidir, her şeyi gölgelendirir; yağmur gibidir, her şeyi sular» (adam tefrik etmez).

Cüneyd, «Zahirine önem veren bir sûfi gördün mü, bil ki bâtını haraptır», demiştir. (Çünkü zahir halkın, bâtın Hakk´ındır).

Sehl b. Abdullah´a: Sûfi kimdir diye sorulunca: «Kanını heder, malını mubah görendir», demiştir. (Malını ve canını Hakk ve halk için kurban edendir: Fedâ-yı can ve fedâ-yı mal).

Nuri der ki: «Süfînin vasfı, bulamadığı zaman sükûn ve huzur içinde olması, bulduğu zaman başkasını kendine tercih etmesidir» (îsâr).

Kettani der ki: «Tasavvuf ahlâktır, ahlaken senden önde olan tasavvuf bakımından da önde olur».

Derler ki: Çirkin olan şeylerin en çirkini, cimri sûfîdir. (Zira sûfideki cimrilik maddeyi ve dünyayı hırsla sevdiğine delâlet eder).

Derler ki: Tasavvuf, boş el ve hoş gönüldür. (Zühd ve rızâdır).

Ebu Mansur, «Sûfi, Allah Taâlâ´dan işaret verendir. Çünkü (istikâmet üzere olan zâhidler ve) halk Allah Taâlâ´ya işaret etmektedir», demiştir. (Sûfî nail olduğu bütün lütuf, ihsan ve feyizler için «bunlar Allah´tandır», der. Halk ise: Allahım! Şu şu nevi kötü hallerimi düzelt, diye Allah´a işaret ederler. Arif kendinde bir şey görmez, her şeyi Allah´ın bir ihsanı olarak görür, zâhid düzeltmek maksadıyla hep nefsiyle uğraşır).

Şiblî, «Tasavvuf, kaygısızca Allah ile bulunmaktır», der. (îlâhî irâdeye teslim olarak dertten kurtulmaktır, rızâ hâlidir).

Şiblî, «Sûfi, halktan ayrılmış, Hakk´a bitişmiştir. (Halktan mün-kati´, Hakk´a muttasıldır). Nitekim Hakk Taâlâ, ´Seni kendime tahsis ettim´ (Tâhâ, 20/40) buyurmak suretiyle Hz. Musa´nın mâsivâ ile olan alâkalarını kestikten sonra ona: ´Beni göremezsin´, demiş. (Böylece onun şevkini ve tahassürünü tahrik etmiştir).
Şiblî, «Süfiler Hakk´ın kucağında bulunan bebeklerdir», der. (Kendilerini terbiye eden ve yetiştiren Hakk Taâlâ´dır, onlar tufeylidir).

Şibli, «Tasavvuf, dehşet veren yakıcı bir (iştiyak) ateşidir», demiştir. (Kurb-ı Sultan âteş-i sûzandır).

Şiblî, «Tasavvuf, âlemi (insanın hoş ve güzel) görmesinden muhafaza edilmesidir», demiştir.

Ruveym, «Sûfiler (yekdiğerini irşad ve ikaz konusunda) fütur getirmedikçe hayır içinde bulunurlar, (Halkın itiyadı üzere olmaya) sulh oldular mı artık onlarda (ve sûfîliklerinde) hayır yoktur», demiştir.

Ceriri, «Tasavvuf, hâlleri murakabe etmek ve edebe sıkı bir şekilde sarılmaktır», demiştir. (Zâhid amelini, arif hâlini murakabe eder).

Müzeyyin, «Tasavvuf Hakk´a boyun eğmektir», demiştir.

Ebu Türab Nahşebi, «Hiç bir şey sûfîyi bulandırmaz ve kederlendirmez, her şey sûfî ile saflaşır ve durulur», demiştir.

Derler ki: Talep sûfiyi yormaz, sebep onu rahatsız etmez, (zira o rızâ ve teslimiyet halindedir).

Vâsıti (r.a.), «(Eski) sûfîler işaretle konuşurlardı. (Bunu onlara yakın olandan başkası anlamazdı), sonra (dereceleri düştü, zaafları sebebiyle varidata dayanamadılar ve) hareket etmeye başladılar, sonra (dereceleri daha da düştü ve) ellerinde hasretten başka bir şey kalmadı», demiştir.

Nuri´ye: Sûfî kimdir diye soruldu. Şöyle dedi: «Semâ´ı dinleyen ve sebepleri (emir ve nehye riayeti) ihtiyar edendir».

Ebu Hâtem Sicistânî (r.a.) den işittim: «Ebu Nasr Serrac; Hus-ri´ye: Size göre sûfî kimdir diye sormuş. Husrî de: Arzın taşıyamadığı ve semânın gölgelendiremediği kimsedir, demişti». Üstad Ku-şeyrî der ki: Husri bu sözü ile sûfînin mahv hâline işaret etmiştir.

Derler ki: Sûfî güzel olan iki hâl veya huy ile karşılaştığı zaman daima en güzelini tercih eden kişidir.
Şibli´ye: Sûfiyye´ye neden bu isim verildi diye sorulunca, şöyle cevap vermişti: «Üzerinde nefsaniyetlerinden bakiyye ve kalıntılar bulunduğu için. Bu bakiyye olmasaydı onlara bir isim vermek imkânı olmazdı». (Saf ve halis hakikatin ismi ve şekli yoktur).

Ebu Hâtem Sicistâni´nin, Ebu Nasr Serrac´dan şunu naklettiğini duymuştum: «îbn Cellâ´ya, sûfî diyorlar, bunun mânası nedir diye sorulmuş. O da: Bunun ilmî ölçülere göre tarifini bilmiyoruz, fakat şunu bilmekteyiz: Bir kimse fakir olur, sebeplerden tecerrüd eder, mekansız olarak Allah ile bulunur ve Allah Taâlâ hiç bir mekânın bilgisini ondan esirgemezse, o zata sûfî denir», demişti.

Bazılarına göre tasavvuf makam ve mevkiin bir tarafa atılması, dünya ve âhirette yüz karalığıdır. (Sûfî nefsine ait ihtiyaçların dünyada ve âhirette görülmesi haline razı olmaz, bununla kanaat etmez, onun Hakk´tan başka isteği yoktur).

Ebu Yakub Müzâbili, «Tasavvuf, içinde beşeri alâmet ve emmarelerin yok olduğu bir hâldir» der.

Ebu Hasan Seyrevânî, «Sûfî, evrâdla değil, varidatla bulunan zattır», demiştir, (Zâhid virdi ile, arif varidi ile meşguldür).

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Bu konuda söylenen sözlerin en güzeli sûfilerden birine ait olan şu sözdür: Bu yol, Allah´ın, ruhları ile mezbeleliği süpürdüğü insanlar zümresinden başkasına uygun değildir». (Yani Allah bunların ruhlarındakileri süpürüp temizler.

Halk sufiliğin manasını bilmedikleri için hor ve hakir görürlerdi).

Üstad Ebu Sehl Su´lûkî, «Tasavvuf, itirazdan vazgeçmektir» (Arzunuzun aksine cereyan eden kadere itiraz etmeyiniz, her şeyi hoş karşılayınız), demiştir.

Husri, «Sûfi var olduktan sonra yok, yok olduktan sonra var olmaz», demiştir.

Üstad Kuşeyri der ki: Bu müphem ve muğlak bir ifadedir. «Yok olduktan sonra var olmaz», demek; nefsani âfetlerden fânî olursa, bu âfetler (ve kötü huylar) bir daha kendisine dönmez; «var olduktan sonra yok olmaz», demek, O Hakk ile meşgul olduktan sonra, halkın değer vermemesi ile itibardan düşmez, hadisler ona tesir etmez, demektir.

Sûfi, Hakk´tan gelen tecelliler sebebiyle kendinden geçen (istilâm ve istiğrak hâlinde bulunan) kimsedir, denilmiştir.

Sûfi, rubûbiyetin tasarrufuna mahkûm olduğu halde, ubudiyet tasarrufu ile gizli halde bulunan zattır. (Sûfi, Rabbının irâdesi altındadır, fakat kulluk görevlerini yaparak bu halini gizler) denilmiştir.

Sûfi değişmez, şayet değişirse bulanmaz, denilmiştir. (Hafifçe dalgalanır ve hemen durulur, hâdiseler ona pek az tesir eder).

Harraz diyor ki: «Bir cuma günü Kayravan camiinde bulunurken saflar arasında dolaşan bir adamın: Bana sadaka veriniz, ben sûfi idim, fakat (hâl bakımından) zayıfladım, dediğini gördüm. Bir miktar bir şey verdim. Lâkin adam bana: Yanımdan savuş, yazık sana! İstediğim bu mu idi diye çıkıştı ve bahşişimi almadı». (Sûfi makamından aşağı indi mi tekrar oraya çıkmak için zillet, meskenet ve fakr gösterir, bu zat zahirde zelil olarak halk ile, bâtında ise Hakk ile bulunuyordu. Kaybı maddi değil, manevi idi).

40. Edep*

Aziz ve Celil olan Allah: (Muhammed (s.a.) in miracda huzur-i Hakk´da bulunurken) «Gözü ne sapmış, ne de kaymıştı». (Necm, 53/Edep bahsini krş: Luma, s. 141; Keşfu´I-mahoûb, 432; Kûtu´l-kulûb, 1, 16.
Peygamberimiz çocuğa güzel bir isim vermek, güzel bir süt anne bulmak ve güzel bir edep öğretmek, çocuğun babası üzerinde hakkıdır», buyurmuştur (142).

Nebi (s.a.) nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Beni Aziz ve Celil olan Allah terbiye etti de güzel terbiye etti» (143).

Hakiki mânada edep bütün hayır ve iyi meziyetlerin toplamıdır. Edepli olan zat, kendisinde her nevi hayır ve meziyetlerin toplanmış olduğu kimsedir. Davet edilen topluluk için yapılan yemek demek olan «me´debe» veya «me´dûbe» kelimesi edep kökünden gelmektedir.

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Kul ibadeti ve taatı ile Cennete, ibadet ve taattaki edebi ile Allah´a vâsıl olur».

Yine ondan şunu işitmiştim: «Allah´ın huzurunda namaz kılan bir zatın, arız olan bir şeyi izâle etmek için elini burnuna uzattığını, fakat (bu hareket edebe uygun olmadığı için manevî bir kuvvet tarafından) elinin bu işi yapmaktan menedildiğıni görmüştüm».

Üstad Kuşeyri der ki: Ebu Ali bu sözü ile kendisine işaret etmişti. (Çünkü edep, böyle konuşmaktır). Zira bir insanın başka birinin elinin bu tarzda men ve muhafaza edildiğini bilmesi mümkün değildir.

Üstad Ebu Ali (r.a.) hiç bir şeye yaslanmazdı. Bir gün bir toplulukta iken bir tarafa yaslanmadığını görmüş ve sırtını dayasın diye kendisine bir yastık getirmek istemiştim. Yastığı getirip arkasına koydum, fakat yastığı hafifçe kendisinden uzaklaştırdı. Yastığın üzerinde bir örtü veya bez olmadığı için böyle davrandı sandım. Yastığın üzerine bir örtü koydum ve tekrar arkasına koymak istedim. Üstad, «Yaslanmak istemiyorum», dedi. Sonra hâlini düşündüm, bir şeye dayanmamak âdeti olduğunu hatırladım.

Celâcilî Basrî der ki: «Tevhid bir mûcib (gerekli kılan) dir, imanı icabettirir, o halde imanı olmayanın tevhidi yoktur. Aynı şekilde

142. Aclûnl, I, 70.
143. Irâkî (Beyhaki) İhya kenarı, II, 217; SuyÛti, I, 149.

İbn Atâ, «Edep, ameli güzelleştiren hususlar üzerinde durmaktır», demişti. Bunun ne demek olduğu sorulunca: «Gizli ve aşikâr surette Allah´a edep ile muamelede bulunmaktır. Böyle oldun mu â´cemi de olsan edîbsin» (Edep Arapçayı güzel konuşmak değil, güzel amel etmektir), demiş ve şu şiiri okumuştu :
«Sevgilim konuşunca hep güzelliklerinden bahseder, susunca da hep güzel şeyler yapar».

Abdullah Cerirî şöyle demiştir: «Yalnız olduğum zamanlarda bile yirmi sene var ki, oturduğum zaman ayağımı uzatmış değilim. Çünkü (büyük sanılan insanlara karşı değil), Allah´a karşı edepli olmak daha uygundur».

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Padişahlarla sohbet ederken edebe riâyet etmiyenin cehaleti onu ölüme teslim eder» (Kurb-ı sultan âteş-i sûzandır).

Rivayet olunur ki: Edeplerden hangisi Allah Taâlâ´ya daha yakındır, sorusuna îbn Sirîn şu cevabı vermişti: «Allah´ı Rab tanımak, O´na itaat ederek hareket etmek, neşe ve nimet zamanında Allah´a hamdetmek ve sıkıntıda sabretmek».

Yahya b. Muaz, «Arif, ma´rûfu olan Allah ile edepli olma hâlini ter ketti mi mahvolanlarla birlikte mahvolur gider», der.

Üstad Ebu Ali (r.a.) nin şöyle dediğini işitmiştim: ««Edebi terk. kovulmayı icabettiren bir sebeptir. Huzur, sergisinde edepsizlik edeni kapıya, kapıda edepsizlik edeni ise hayvanlara bakmak için ahıra koyarlar». (İlâhî huzura kemâl-i edeple varılır).

Hasan Basrî´ye, ulemâ edep ilmi mevzuunda çok söz söylemiştir Edebin dünyada en faydalı olanı ve âhirette maksada en iyi ulaştıranı hangisidir diye sorulunca: «Dinde fakih olma, dünyada zâ-hid olma, Aziz ve Celil olan Allah´ın hakkına arif olmaktır», diye cevap vermişti.

Yahya b. Muaz, «Allah Taâlâ´nın edebi ile edeplenen onun mahabbetine ehil olanlar arasına girer», demiştir.
Sehl b. Abdullah, «Allah´ın mükellef kıldığı vazifeleri^ifa için Allah´tan yardım istemek ve Allah´ın edeplerine riâyet bahsinde sabırlı olmak dereceleri yüksek olan insanların şiarıdır», demiştir.

Gerçek sufi Hakla beraber olduğu için garip ve yalnız değildir: Şüpheli insanlardan uzak durmak, güzel edep ve kimseyi incitmemek.

Bu mânada olmak üzere şeyh Ebu Abdullah Ma´ribi bize şu şiiri okumuşlardı:
«Gurbette olan garibi şu üç şey süsler: Birincisi güzel edep, ikincisi güzel ahlâk, üçüncüsü şüpheli zevattan uzak kalmak».

Ebu Hafs, Bağdat´a geldiği zaman Cüneyd ona-. «Müritlerini padişahların (askerlerine talim yaptırdıkları şekilde) terbiye etmişsiniz», dedi, Ebu Hafs, Cüneyd´e şu cevabı verdi: «Zahirdeki güzel edep bâtındaki güzel edebin unvanı ve aynasıdır». (Yani ben bunları askerî bir eğitime tâbi tutmadım, ama kalp mamur olur, ruh terbiye görür ve zihin eğitilirse bunun tesirleri dışta tezahür eder).

Abdullah b. Mübarek, «Arif için edep, mübtedi için tevbe gibi (lüzumlu) dur», dediği nakledilir.
Mansur b. Halef Mağribî´nin şunu anlattığını işitmiştim: «Adamın birine edepsiz, diye bağrıldı. Adam: Ben edepsiz değilim, dedi. Seni kim terbiye etti diye sorulunca: Sûfiler, dedi».

Ebu Hatim Sicistânî´den duydum: Ebu Nasr Serrac Tûsî şöyle demiştir: «Edep konusunda insanların üç derecesi vardır: Dünya ehli: Bunların edeplerinin çoğu fesahat, belagat ilimlerini, padişahların isimlerini ve Arap şiirlerini ezberlemek, şeklindedir. Din ehli (Zâhid): Bunların edeplerinin çoğu riyazet ile nefsi ıslah etmek, uzuvları terbiye etmek, dinin çizdiği sınırlara riâyet etmek, şehveti ve arzuları terketmek ile ilgilidir. Hususiyet ehli (Arif): Bunların edeplerinin çoğu kalp temizliği, sırların murakabe edilmesi, ahitlere vefa gösterilmesi, vakitlerin muhafaza edilmesi, havâtıra (ve akla gelen şeylere) az iltifat edilmesi, talep yerinde, huzur zamanında ve kurb makamında güzel edep gösterilmesi, şeklinde olur».

Sehl b. Abdullah´ın: «Nefsini edeple kahreden; Allah´a ihlas ile ibadet eder», dediği rivayet edilmiştir.
Edebin kemâl şekli saf olarak Nebi ve Sıddik olan zevattan başkası için mümkün değildir, denilmiştir.
Abdullah b. Mübarek diyor ki: «İnsanlar edepten çok bahsetmişlerdir. Biz diyoruz ki: Edep nefsini bilmektir», (marifet-i nefstir. Kendini bilen, Allah´ı bilir).

Hak Teala buyurdu: Bir kimseye isim ve sıfatlarım ile bulunmayı şart kılarsam, ona edepli olmayı şart kılarım. Bir kimseye zâtımın hakikatini açarsam, ona helak olmayı habt) şart kılarım. Şimdi sen bunlardan dilediğini seç; ister edebi, ister helaki» (Akıllı kişi edebi tercih eder).

Derler ki: Bir gün Ibn Atâ müritlerinin yanında ayağını uzattı ve: «Edep ehli arasında edebi terk edeptir», (samimiyet bunu gerektirir, külfeti terk ülfette şarttır), dedi.

Resûlüllah (s.a.) dan rivayet olunan şu hadis îbn Atâ menkıbesinin doğruluğunu göstermektedir: Resûlüllah (s.a.) Ebu Bekir ve Ömer´le otururken Osman yanlarına gelince bacağını-örttü ve: «Meleklerin bile kendisinden haya ettiği bir kimseden nasıl haya etmem», buyurdu (144). Bu hareketi ile Resûlüllah (s.a.) şuna işaret etmiştir: Osman (r.a.) nın nezdindeki değeri ve itibarı her ne kadar çok büyük ise de kendisi ile Ebu Bekir ve Ömer arasındaki durum ve münasebeti çok daha saftır. Bu mânaya yakın olmak üzere şu şiir okunur:
«Halk arasında iken bende bir daralma ve sıkılma hali vardır. Kerem ve vefa ehli olan zevatla oturdum mu, nefsimi tabiatının gerektirdiği şekilde salıveririm, rahat hareket ederim ve hiç çekinmeden istediğimi söylerim».
Cüneyd, «Mahabbet sıhhatli olursa edebe riâyet şartı ortadan kalkar», demiştir (Samimiyet kâmil olursa resmiyet ortadan kalkar).

Ebu Osman, «Mahabbet sıhhatli olursa, sevenin edebe sıkı şekilde riâyet etmesi zaruret halini alır», demiştir. (Cüneyd zahirî ve uz-vî edepten, Ebu Osman bâtınî ve kalbi edepten bahsetmişlerdir).

Nuri, Zunnûn Mısri, «Mürit edebe göre hareket etme hâlinden ayrılır-sa, geldiği yere gider», demiştir.
Üstad Ebu Ali (r.a.) nin Aziz ve Celil olan Allah´ın: «Eyyub Rab-bına: Ben zarar gördüm, Sen merhamet edenlerin en çok merhamet edenisin!» diye nida etmişti (Enbiya, 21/73), kavlini £öyle açıkladı.
144. Buhar!, Salât, 12; Müslim, Fazâllu´s-sahabe, 3; İbn Hanbel, I, 71.

Sûfi Muhammed b. Abdullah (r.a.) ın Ebu Tayyib b. Ferhan´dan şunu naklettiğini işitmiştim: «Cüneyd demiş ki: Bir cuma günü sâ-lihlerden bir zat geldi ve: Bana bir fakir (derviş) gönder, benimle birlikte yemek yesin ve beni sevindirsin, dedi. Etrafıma baktım, yoksul olduğunu müşahede ettiğim bir fakir gördüm, fakiri çağırdım ve: Bu ihtiyarla git ve onu sevindir, dedim. İhtiyar ve fakir yanımdan ayrıldılar. Fakat çok geçmeden ihtiyar geri geldi ve: Ey Cüneyd! O fakir adam sadece bir lokma yedi ve sonra evimden çıkıp gitti, dedi. Fakiri üzecek bir şey söylemiş olmayasın, dedim. Hayır, bir şey söylemedim, dedi. Etrafıma bakındım, fakirin yakınımızda oturduğunu gördüm, yanıma çağırdım ve: Neden bu zatın sevincini tamamlamadın, dedim. Fakir dedi ki: Efendim! Hiç bir şey yemeden Kûfe´den çıkıp Bağdat´a gelmiştim. Çok yoksul olduğum için huzurunuzda bulunurken, benden edebe uymayan bir şeyin zuhur etmesinden sıkılmış (ihtiyacımı söyliyememiş) tim. Beni çağırdığın zaman teklif ilk defa sizden geldiği için sevinmiştim. Adamla gittim. Ama buna kalben razı olmamıştım. Sofrasına oturduğum zaman, bana bir lokma ayırdı ve; buyur, şu lokma bana göre onbin dirhemden daha kıymetlidir, dedi. Adamdan bu sözü işitince (uluvvu himmet değil de) bayağı bir düşünce sahibi olduğunu anladım ve derhal yemeğini yemekten kaçındım. Bu izahatı dinleyen Cüneyd ihtiyara: Bu adama karşı davranırken edepte kusur etmiş olabilirsin, dememiş mi idim, dedi. Adam: Ey Cüneyd! Tevbeler olsun, dedi. Bunun üzerine Cüneyd fakirden adamın evine giderek onu memnun etmesini istedi».
41. Sefer ahkâmı*

Aziz ve Celil olan Allah: «Sizi karada ve denizde gezdiren odur» (Yunus, 10/22) buyurmuştur.

* Sefer bahsini krş: Lunıa, s. 174, 189; Keşfu´l-maheûb, s. 449; Kûtu´1-ku-lûb, II, 423; ihya, II, 243.

bize kolaylaştır. Allahım, seferimizde sahibimiz ve arkaya bıraktığımız ailemizde vekilimiz Sensin. İlâhi seferin meşakkatından kötü bir şekilde geri dönmekten, döndüğümüz zaman mal ve aile bakımından kötü bir manzara ile karşılaşmaktan Sana sığınırız», derdi. Seferden döndüğü zaman yukarıdaki duayı tekrar söyler, ayrıca şunu da ilâve ederdi: «Rucû´ ediciler olarak… Tevbe ediciler olarak… Rabbımıza hamdediciler olarak…» (dönmüş bulunuyoruz) (145). Sûfîler taifesinin çoğu seferi ikâmete tercih etme görüşüne sahip oldukları için bu Risâle´de seferi anlatmak için müstakil bir bölüm ayırmış bulunmaktayız. Çünkü sûfîlerin en büyük hususiyeti seferdir.
Sûfiler sefer konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları ikâmet ve hazar hâlini sefer hâline tercih eder. Hac gibi, farz olan işleri görmek hariç sefere çıkmazlar. Bunlar ekseriya ikâmet ederler; Cüneyd, Sehl b. Abdullah, Bayezid Bistâmi ve Ebu Hafs gibi sûfiler bu kısma dahildir. Diğer bazıları seferi hazara tercih etmiş ve dünyadan ayrılana kadar bu kanaatına göre hareket etmiştir. Ebu Abdullah Mağribi, İbrahim b. Edhem, v.s. gibi.
Sûfilerin çoğu sülüklerinin başlangıcında ve gençlik zamanlarında çokça sefere çıkmışlar, sonra âhir hallerinde bir köşeye çekilip oturmuşlardır. Ebu Osman Hiri, Şiblî, v.s. gibi kimseler buna misâldir. Bunlardan her zümre, üzerine tarikatlarını tesis ettikleri bir takım esaslara sahiptir.

Malumdur ki biri bedenle diğeri kalple olmak üzere iki nevi sefer vardır. Beden ile olan sefer bir bölgeden diğer bir bölgeye intikal etmekten ibarettir. Kalp ile olan sefer ise bir sıfattan diğer sıfata yükselmek şeklindedir. Bu sebeple bedeni ile sefer yapan binlerce insana rastlandığı halde, kalbi ile sefer eden pek az kimseye rastlandığını görürsünüz, (çünkü kalbi sefer ve seyr ü sülük zordur).
145. Müslim, Hac, 75; Ebu Davud, Cihad, 72.

şunu işitmiştim: «Bir gün Merv´de iken fukaradan biri yanıma geldi ve: Uzak bir mesafeden geldim, sana ulaşmak için uzun yollar katettim, maksadım seninle görüşmektir, dedi. Nefsinden sefer edebilseydin bir adım atman bile kâfi idi, diye karşılık verdim». (Bir veli, her gün kendisini ziyaret eden müridine: Her gün bana geleceğine, bir gün de kendine gel, demişti, sefer der-vatan).

Sûfîlerin yukarıda anlattığımız gibi, hâlleri ve kısımları değişik olduğu için seferle ilgili menkıbeleri de muhteliftir.
Ahnef Hemedâni anlatıyor: «Çölde tek başıma yürüyordum, nihayet yorgun bir vaziyette kalınca elimi semâya kaldırdım ve: Ya-Rab! Ben zayıfım, hastayım, bitkin düştüm, Seni ziyarete geldim, diye dua ettim. Kalbime: Seni kim davet etti diye sorulabilir, şeklinde bir düşünce doğdu: Bunun üzerine: Ya Rab! Memleketin geniştir, bu memleketin tufeyli ve davetsiz misafire tahammülü vardır, dedim. Bu esnada arkamda bir hatifin (veli veya Melek) bulunduğunu hissettim. Ona yöneldim, baktım, bineği üzerinde bir bedevi. Ey yabancı, nereye böyle dedi. Mekke´ye, dedim. (Bu aczına ve zaafına rağmen, Beytin sahibi) seni davet mi etti dedi. Bilmiyorum, dedim. Nasıl bilmezsin ´Buraya gücü yetenler gelir´. (Âli İmran, 3/97) dememiş midir dedi. Memleketi geniştir (hakkında hüsnü zan sahibiyim). Tufeyli olanları da alır, dedim. Sen ne hoş tufeylisin, deveye hizmet etmem mümkün mü dedi. Evet, dedim… Bedevi bineğinden indi, devesini bana vererek: Bununla yoluna devam et, dedi».

Muhammed b. Abdullah Sûfi´nin, Muhammed b. Ahmed Neccâr´-dan şunu naklettiğini işitmiştim: «Bana nasihat et, diyen birine Kettâni: Her gece başka bir mescidin misafiri ve fakiri olmaya ve iki konak arasında (garip olarak) vefat etmeye gayret et, dedi».

Husri´nin, «Bir celse bin hacdan hayırlıdır», dediği rivayet edilir.

Husri. celse (oturum) sözü ile müşahede ve temaşa vasfı ile ve huzur-ı kalp içinde derli toplu bir himmetle kulun (Allah´ın huzurunda bulunuşunu) kastetmiştir. Onun için Husri, «Yemin ederim aşerette bulunmaz idik. Bir memlekete vardığımız zaman şayet orada bir şeyh varsa ona selâm verir, gece oluncaya kadar yanında oturur, sonra mescide dönerdik. Kettâni akşamdan sabaha kadar namaz kılar ve Kur´an´ı hatmederdi. Zekkak kıbleye yönelerek otururdu. Ben ise sırtüstü yatar düşüncelere dalardım. Böylece sabahı eder ve yatsı abdestiyle sabah namazı kılardık. Bununla beraber yanımızda gece sabaha kadar uyuyan bir adam olursa, onun bizden efdal olduğuna inanırdık».

Seferin edebinden sorulunca Ruveym, şöyle demişti: «Sefere çıkanın derdi ve düşüncesi ayağını geçmiyecek (bir adım ilerisini düşünmeyecek), gönlü nerde durmak isterse, orayı kendine konak bilecek». (Nerde akşam, orada sabah).

Mâlik b. Dinar´dan hikâye edilir: «Allah Taâlâ Musa (a.s.) ya şöyle vahyetti: Demirden iki nalın ve bir asa yap, sonra bu nalınlar delinene kadar, asa eskiyene kadar yeryüzünde gez ve eserleri ve ibretli hususları ara, bul ve gör…»

Derler ki: Ebu Abdulah Mağribi daimi surette sefer eder ve müritleri de yanında bulunurdu. Mağribî ihram ile sefer yapardı, ihramdan çıkınca tekrar ihrama girerdi. Bununla beraber ne elbisesi kirlenmiş, ne de saçları ve tırnakları uzamıştı. Gece yol yürür, müritleri de arkasında onu takip ederdi. Bunlardan biri şaşırarak yoldan sapacak olsa, ey falan sağa, ey fülan sola diye ona bağırır ve onu ikaz ederdi. (Onların istikâmet üzere olmalarını temin ederdi), insan elinin ulaştığı (insan eli ile yapılan) hiç bir şeye elini uzatmazdı, yediği şey kendisi için sökülen bitkilerin köklerinden ibaret idi.

Kendisine, Kalk, (sefere gidelim), dediğin zaman; Nereye sorusunu soran hiç bir arkadaş yoldaş olamaz, denilmiştir. Şu şiiri bu mânada okurlar:

«Haydin bakalım, diye yardıma çağrıldıkları zaman, kendilerini çağırana: Hangi savaşa veya hangi yere diye sormazlar!»

Ebu Ali Ribâti´nin şöyle dediği hikâye edilir: «Abdullah Mervezî ile arkadaş olmuştum. Ben kendisine yoldaş olmadan evvel, çölde giderken yanıma binek ve azık almazdı. Kendisine yoldaş olduğun arkadaşa itaata mecbursun, diyordu. Bir gece şiddetli bir yağmura tutulmuştuk, Mervezî başımın ucunda durdu ve sabaha kadar abasiyle beni yağmurdan korumaya çalıştı. Bu hali gördükçe içimden: Keşke geberseydim de başkan sensin, demeseydim, diyordum. Mervezî, daha sonra: Birine yoldaş olduğun zaman ona benden gördüğün gibi muamele et, dedi».

Ebu Ali Ruzbârî´yi ziyaret için bir genç geldi. Sefere gitmek üzere şeyhin yanından ayrılırken, acaba Şeyh Hazretlerinin bir nasihati olacak mı diye sordu. Bunun üzerine Şeyh Ebu Ali şöyle dedi: «Ey delikanlı, eskiden sûfîler randevulaşarak toplanmaz, müşavere yaparak dağılmazlardı». (Arifler, Allah ne zaman murâd ederse o zaman toplanır ve o murad edince birbirinden ayrılırlardı. Fakat müritlerin sefere çıkmak için şeyhlerden izin almaları şarttır, ey genç sefer için emr-i vaki yapmamalı idin; «Sefere çık», teklifinin önce benden gelmesini beklemeli idin).

Müzeyyin Kebîr anlatıyor: «İbrahim Havvas ile sefere çıkmıştım. Bir gün bir akrebin bacağında dolaştığını gördüm ve onu öldürmek için hemen harekete geçtim. Halimi gören Havvas, beni, öldürme işinden menederek: Akrebe dokunma, her şey. bize muhtaçtır, biz ise hiç bir şeye muhtaç değiliz, dedi». (Allah her şeyi evliyasına müsahhar kılar). |

Ebu Abdullah Nusbihî anlatıyor: «Otuz senemi seferle geçirdim, bu müddet içinde abama yamalık dikmedim, arkadaşımın bulunduğunu bildiğim bir yere uğramayı düşünmedim, hiç kimseyi bana ait bir şeyi taşıma durumunda bırakmadım». (Aza kanaat ederek sefer yaptım, ihtiyaçlarım harikulade bir şekilde görülüyordu).
Biliniz ki: Sûfiler (Hakk´ın ve halkın) huzurunda bulunmanın âdabını (nefis) mücâhedesine dayanarak tamamladıktan sonra bu mücâhedeye yenilerini ilâve etmek istediler, onun için seferin ahkâmını buna eklediler, nefislerini alışılan ve ülfet edilen hususlardan uzaklaştırarak ve bilinen şeylerden ayırarak kendilerini idman ve riyazete çektiler. Böylece (her şeyden) alâkayı keserek vasıtasız bir şekilde Allah ile yaşamaya teşebbüs ettiler. Fakat (sefer ruhsatından faydalanarak) evradlarından (ve nafile ibadetlerinden) hiç birini terketmediler ve dediler ki: Ruhsat zaruri olarak sefer yapanlar içindir.

Bir sufi anlatıyor: çölde seferde iken yolumu kaybetmiş, hatta kendimden ümit kesmiştim. Derken gözüm gökteki aya çarptı, vakit gündüzdü, ayın üzerinde: ´Onlara karşı Allah sana kâfi gelecektir´ (Bakara, 2/137) ibaresinin yazılı olduğunu gördüm, derhal kendime bir güç buldum. Bu âyetin mânasını o zaman keşfetmiştim».
Ebu Yakub Sûsî der ki: «Bir yolcu sefer esnasında şu dört şeye muhtaçtır: Kendini iyi kullanmak için ilim, haram olan şeylerden sakındırmak için verâ´, şevkle yol almak için heyecan ve kötü şeylerden korunmak için ahlâk».
Derler ki: Sefere «sefer» denmesinin sebebi, insanların huylarını açık bir şekilde ortaya çıkarmasındandır. (Sefer açmak; keşf, izhar mânasına gelir, insan arkadaşını seferde daha iyi tanır).

Kettânî, bir mürit (fakir) Yemen´e sefer eder, seferden döndükten sonra tekrar oraya gitmek isterse böyle müritlerin terkedilmesini emrederdi. (Bunlar hâlimizi bozar, diye endişe ederdi). Kettâ-nî´nin böyle yapmasının sebebi o zaman Yemen´e zengin olmak için sefer edilmesinden ileri gelmekte idi.

Derler ki: İbrahim´ Havvas sefer esnasında yanında hiç bir şey bulundurmazdı. Fakat iğne ile su testisini yanından ayırmazdı. Yırtıldığı zaman elbiseyi dikerek mahrem yerini örtmek için iğne, taharet için de testi bulundurur ve bu iki şeyi alâka ve malum bir şey (kalbin bağlı olduğu şey ve sebep) olarak görmezdi.
Ebu Abdullah Râzi anlatıyor: «Bir kere yalınayak Tarsus´tan sefere çıkmıştım, yanımda bir arkadaşım vardı. Şam´ın köylerinden birine gelince dervişin biri bana bir çift ayakkabı getirdi, fakat ben kabul etmedim. Durumu gören arkadaşım, Allah aşkına gelen şu ayakkabıları giy, çünkü ben yalınayak yürümekten bittim, şu ayakkabıların sana getirilmesinin sebebi benim, dedi. Bu sözünle ne demek istiyorsun, anlayamadım diye sordum. îzah etti: Sana uymak ve yoldaşlığın hukukuna riayet etmek için ben de ayakkabılarımı ayağımdan çıkarmıştım, sen manen çok kuvvetlisin, yalınayak yürümeye kolaylıkla dayanıyorsun, fakat ben zayıfım, takatim kalmadı, Allah bana acıdığı için sana bu ayakkabıyı gönderdi». (Sen bunları giy ki, ben de kendi ayakkabılarımı giyebileyim).

Naklederler ki: Kettâni bir kere hacca gitmek için annesinden izin istemiş; annesi de ona müsaade edince yola çıkmıştı. Çölde giderken elbisesine bevl isabet ettiğini gördü ve: «Bu, hâlimde bir halel ve kusur olduğu içindir», dedi ve geri döndü. Evinin kapısını çalınca annesi cevap verdi ve kapıyı açtı, annesinin kapının arkasında oturduğunu görünce burada oturuşunun sebebini sordu. Annesi, sen yola çıktıktan sonra yüzünü görmedikçe şuradan ayrılmayacağım, diye azmetmiştim, diye cevap verdi. (Nafile ibadet için yola çıkanın evdeki farzı ihmal etmemesi gerekir. Kettâni annesinden zahiri bir izin almış, batini halini araştırmamıştı).

İbrahim Kassar diyor ki: «Halkın kalbini dervişlere ısındırmak için otuz sene yolculuk yaptım», (fakirleri sabr ve kanaata teşvik ettim, onlara örnek oldum, zenginlere ise fakirlere yardım etmeleri icabettiğini anlattım).
Derler ki: Davud Tâî´yi ziyarete gelen bir adam, ey Davud, ne kadar zamandan beri nefsim seni ziyaret etmeye beni teşvik etmektedir, nasip bugüne imiş, dedi. Davud Tâi dedi ki: «Zararı yok, bedenler hareketsiz ve kalpler sakin olunca görüşme çok kolaydır». (Görüşmeden maksat bedenleri ve kalpleri ıslah ve görüşülen zata faydalı olmaktır. Bu olunca görüşme o kadar önemli değildir).

Nasrabâzî´nin müritlerinden olan Ebu Nasr Sûfi´nin şunu anlattığını işitmiştim: «Bahreyn´den Umman´a gidiyordum, açlık bana iyice tesir etmişti. Çarşıyı dolaşmaya başladım, bir helvacı dükkânını gördüm. İçinde kızartılmış oğlak eti ile helva satılıyordu. Oradan geçen bir adama sarıldım ve: Ne olur, şuradan bana biraz bir şey al! dedim. Adam: Neden Benden alacağın mı var, yoksa benim sana borcum mu var diye çıkıştı. Fakat ben: Behemehal bana bir şeyler almalısın, dedim. Halimi gören başka bir adam bana: Delikanlı, adamın yakasını bırak, istediğini alacak olan adam o değil, benim. İstediğini bana anlat, ne dilersen söyle, dedi ve istediğimi aldıktan sonra savuşup gitti». Fakir, nefsani arzu maksadıyla değil, nefsini tedavi ve terbiye gayesiyle dilenmiş, bir yandan sebebe sarılırken,Şeyh bana döndü baktı, fakat bir şey söylemedi ama buna memnun olmadığını hissettiğim için kabağı attım. Sonra elimize beş dinar geçti. Bir köye vardık. İçimden, Şeyh behemehal bir şeyler alacak, dedim. Fakat yoluna devam etti, hiç bir şey almadı. Sonra bana, galiba; aç olarak yürüyoruz, bize bir şey almadı, diyorsun, dedi. Evet, öyle, dedim. Yol üzerinde bulunan Yehudiyye isimli köye uğradı. Burada çoluk çocuk sahibi bir zat vardı, köye uğradığımızda bizimle ilgilenirdi, paraları ona veririm, hem bize, hem ailesine harcar, diye düşündüm. Adama gittik. Şeyh paraları adama verdi, adam da bize ve ailesine sarfetti. Köyden çıkınca Şeyh bana, ey Ebu Hüseyn, nereye gidiyorsun dedi. Birlikte yolculuk yapıyoruz ya, dedim. Hayır, olmaz. Hem yoldaşım olacaksın, hem de kabakta bana hainlik edeceksin, (izin almadan kabak yiyeceksin) işte bu olamaz, dedi ve benimle yolculuk etmemekte ısrar etti».

Abdullah Şirazi´nin Ebu Ahmed Sağir´den şunu naklettiğini işitmiştim: Ebu Abdullah b. Hafif anlatıyor: Gençliğimde karşılaştığım bir fakir, açlık ve yoksulluk halimi gördü ve beni evine aldı. Arpa ile pişirilmiş bir et getirdi. Fakat et bozulmuştu, ekmeğimi tiridine batırıyor, bozulan eti yemekten kaçınıyordum. Fakir (ise hoşuna giderek yiyordu, buna alışmıştı), bana bir lokma et verdi, kendimi zorlayarak lokmayı yuttum; bir lokma daha verdi bu lokmayı yutana kadar çok sıkıntı çektim. Çektiğim sıkıntının farkına varan fakir mahcup oldu, ben de mahcup olmuştum. Oradan ayrıldıktan sonra derhal hac için sefere çıktım. Anneme durumumu anlatmak ve abamı göndermesini temin etmek için bir kişi gönderdim. Annem teşebbüsüme karşı çıkmadı, sefere gitmeme rızâ gösterdi. Bir fukara cemaatı ile Kadisiye´den yola çıktık. Bir müddet sonra yolumuzu kaybettik, yanımızdaki erzak tükendi, açlıktan öleyazacaktık. Derken bir Arap aşiretine rastladık, onlarda da bir şey bulamayınca birkaç dinara köpeklerini satın almak zarureti içine düştük. Arkadaşlar köpeği kızarttılar, etinden bir parça da bana verdiler, verilen parçayı yiyeceğim sırada hâlimi düşündüm, bu hâl o fakiri mahcup ettiğim için başıma geldi, diye içime bir his doğdu. İçimden tevbe ettim. Arap aşireti bize yol gösterdi. Gittim haccımı yaptım, sonra dönüşümde özür dilemek için doğru o fakirin evine gittim».

Share.

About Author

Leave A Reply