Alım Satım 1. Bölüm

0

Alım Satım

BEY (ALIM-SATIM) BÖLÜMÜ
BİRİNCİ BAB
ALIM-SATIMIN ADABINA DAİR
BİRİNCİ FASIL
SIDK VE EMANET (GÜVEN)
İKİNCİ FASIL
ALIŞ-VERİŞTE VE İKÂLE´DE (GERİ VERME) KOLAYLIK
ÜÇÜNCÜ FASIL
ÖLÇÜLER VE TARTILAR HAKKINDA
DÖRDÜNCÜ FASIL
MÜTEFERRİK HADÎSLER
İKİNCİ BAB
ALIM-SATIMI CAİZ OLMAYAN ŞEYLERE DAİR.
BİRİNCİ FASIL
NECASETLER..
İKİNCİ FASIL..
KABZEDİLMEYEN SATIŞA DAİR
ÜÇÜNCÜ FASIL
MEYVELERİN VE EKİNLERİN SATIŞINA DAİR
DÖRDÜNCÜ FASIL
ALIM-SATIMI CAİZ OLMAYAN EŞYALAR HAKKINDA
ÜÇÜNCÜ BAB
ALIM SATIMDA CÂİZ OLMAYAN ŞEYLER HAKKINDA
BİRİNCİ FASIL..
ALDATMAYA DAİR..
İKİNCİ FASIL
SÜTÜ HAYVANIN MEMESİNDE BEKLETMEYE DAİR..
ÜÇÜNCÜ FASIL..
FİYAT KIZIŞTIRMAYA DAİR
DÖRDÜNCÜ FASIL
ŞARTLAR VE İSTİSNA HAKKINDA
BEŞİNCİ FASIL
MÜLAMESE VE MÜNABEZE’YE DAİR
ALTINCI FASIL
BEY´U´L-GARAR VE DİĞERLERİ HAKKINDA..
HİDÂNE NEDİR, BU HAK KİMEDİR
DÖRDÜNCÜ BAB
RİBA (FÂİZ) HAKKINDA
BİRİNCİ FASIL
RİBANIN ZEMMİNE DAİRDİR
İKİNCİ FASIL
RİBÂ İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
HAYVAN VS. İLE İLGİLİ TEFERRUAT
BEŞİNCİ BAB
MUHAYYERLİK HAKKINDA
ALTINCI BAB
ŞUF´A´A DAİR HADÎSLER
Şuf´a Hakkı Âmdır.
Arz-u Şuf´a:
Şuf´ada Verâset Yoktur
Şuf´a Hakkı Olan Kimse İle Müşterinin İhtilafı:
YEDİNCİ BAB
SELEM (ÖNCEDEN SATMA) HAKKINDA
Hülasa:
SEKİZİNCİ BAB
İHTİKÂR VE PAHALANDIRMAYA DAİR HADÎSLER
DOKUZUNCU BAB
AYIP SEBEBİYLE MALI GERİ VERMEYE DAİR
ONUNCU BAB
AĞACI VE MEYVEYİ SATMAK, SATILAN KÖLENİN MALI VE MALA GELEN MUSİBETE DÂİR
BEY (ALIM-SATIM) BÖLÜMÜ

BİRİNCİ BAB
ALIM-SATIMIN ADABINA DAİR

BİRİNCİ FASIL
SIDK VE EMANET (GÜVEN)

İKİNCİ FASIL
ALIŞVERİŞTE VE İKALE´DE (GERİ VERME) KOLAYLIK

ÜÇÜNCÜ FASIL
ÖLÇÜLER VE TARTILAR

DÖRDÜNCÜ FASIL
ALIM-SATIMIN ADABINA DAİR MÜTEFERRİK HADİSLER

BİRİNCİ BAB
ALIM-SATIMIN ADABINA DAİR

BİRİNCİ FASIL
SIDK VE EMANET (GÜVEN)

ـ1ـ عن أبى سعيد الخدرى رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]التّاجِرُ ا‘مِينُ الصَّدُوقُ مَعَ النَّبِييِّنَ والصِّدِّقِينَ والشُّهَدَاءِ والصَّالِحِينَ[. أخرجه الترمذى .

1. (194)- Ebu Sa´îd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) şöyle buyurdu:

“Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir.”[1]

AÇIKLAMA:

İşlerinde “doğruluk” ve “güven”i esas alan kimseler insanların en üstün tabakasını teşkil eden peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihler zümresinde yer alabilirler. Hadiste bu durumun tüccarlar hakkında zikredilmesi, bu iki vasfın bilhassa ticâret hayatındaki ehemmiyetini ifâde eder. Bir memlekette iktisadî kalkınma, herhalde öncelikle doğruluk ve güvene bağlıdır. Doğruluğun olduğu yerde güven hâsıl olur. Güvenin olduğu yerde az sermayeler bile bir araya gelerek en büyük kalkınma faaliyetlerine yönlendirilebilir. İslâm´ın yalan, aldatma, ölçü ve tartılarda hile gibi ahlaksızlıklar karşısındaki şiddeti, tehdidatı, sözkonusu doğruluk ve emniyeti sağlamaya yöneliktir.[2]

ـ2ـ وله في أخرى عن رِفاعة بن رافع قال: ]إنَّ التُّجَّارَ يُبعَثُونَ يومَ القيامَةِ فجَّاراً إّ مَن اتَّقَى اللّهَ وَبَرَّ وصَدَقَ[ .

2. (195)- Tirmizî´nin, Rifâ´a İbnu Râfi´den yaptığı diğer bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur:

“Kıyamet günü tüccarlar fâcirler (günahkârlar) olarak diriltilecekler. Ancak Allah´tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna”[3]

ـ3ـ وعن قيس بن أبى غَرَزَةَ الغفارى رضى اللّه عنه قال: ]كُنَّا قَبلَ أن نُهَاجِرَ نُسَمَّى السَّمَاسِرَةَ، فَمَرَّ بِنَا رَسُولُ اللّهِ # يوماً بالمدينةِ فَسَمَّانَا باسْمٍ هُوَ أحْسَنُ منهُ. فقال: يَا مَعْشَرَ التُّجَّارِ إنَّ البيعَ يَحضُرُهُ اللَّغْوُ والحَلِفُ[.وفي رواية: الحلِفَ والكذبُ فَشُوبُوهُ بالصَّدَقَةِ. أخرجه أصحاب السنن.»شوبوه« أى اخلطوه .

3. (196)- Kays İbnu Ebî Gareze el-Gıfârî (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Biz hicret etmezden önce simsarlar olarak isimlendiriliyorduk. Bir gün, Medine´de, bize Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) uğradı. Bize ondan daha iyi bir isim verdi. Buyurdu ki:

“Ey tüccarlar, satış işine, yemin ve boş söz karışır…”

Bir başka rivayette şöyle denmiştir: “Satış işine yemin ve yalan bulaşmaktadır, siz (Rabbin gadabını söndüren) sadaka karıştırın”[4]

AÇIKLAMA:

Bu hadisin zâhirinden hareketle Zâhirîler tüccarın zekatla mükellef olmayıp sadaka ile mükellef olduğunu söylemiştir. Halbuki diğer ulema zekat, senelik belli nisabı olan bir vergi olduğu halde sadakanın herhangi bir zamanı, nisabı olayan bir bağış olduğu, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in tüccarları zekattan başka olan sadaka vermeye de teşvik ettiğini söylemiştir. Ümmetin ameli ve ulemanın icmâı bu görüş üzeredir.[5]

ـ4ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: ]سَمِعْتُ رَسُولُ اللّهِ # يقولُ: الحَلِفُ مَنْفَقَةٌ لِلسَّلعةِ مَمْحَقَةٌ لِلْكَسْبِ[. أخرجه الشيخان، وهذا لفظهما، وأبو داود ولفظهُ: مَمحقة للبركةِ.

4. (197)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´i işittim, diyordu ki:

“(Ticarette yalan) yemin, (tüccarın zannınca) mala rağbeti artırır. (Halbuki gerçekte) kazancı giderir.”[6]

AÇIKLAMA:

Dinimiz, alışverişte satıcıların mala rağbeti artırmak için yemin etmelerini hoş karşılamaz. Hadislerde “yemin” kelimesi mutlak olarak gelmiştir, elhalif veya elyemîn şeklinde. Şarihler “yalan” kelimesiyle kayıtlayarak anlamaya meylederler. Buhârî bu bahse tahsis ettiği baba “Alışverişte mekruh olan yemin babı” adını vererek hadisin ruhuna uygun bir sunuş yapar. Yani satıcının yemin etmesi mekruhtur. Yemin yalan yere olursa tahrimen mekruhtur, doğru yemin olursa tenzihen mekruhtur.

Hülasa satıcının yemini mala olan alâkayı, rağbeti artırırsa da kazancın bereketini yok eder. Muttakî ticaret ehlinin herçeşit yeminden kaçınması, yemine dilini alıştırmaması gerekir.

Kazançta bereketin kalkması çeşitli şekillerde tezâhür eder. Bunlardan bir kısmını izah kolay olmasa bile, bir kısmı kolaydır. Meselâ şöyle bir izah makul gelmektedir: Yalan söylenerek satılan malın ayıbı mutlaka ortaya çıkar. Müşteri, o tüccara artık kendisi uğramayacağı gibi başkalarının uğramasına da mâni olur. Bu, kazancın bereketini gideren bir durumdur. Gayr-i meşru yoldan kazanılan paranın gayr-ı meşru harcamalara giderek sâhibini günaha soktuğu, bir kısım taşkınlıklar, şımarıklıklar sonucu sıhhatini, istirahatini kaybettiğini, hapishane, hastane ve hatta mezaristana düştüğünü çevremizde sıkca görmekteyiz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ihbar ettği bereketsizlik haktır, ama şöyle ama böyle, bugün veya yarın.[7]

ـ5ـ وعن حكيم بن حزام رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ] البيِّعانِ[ وفي رواية: ]مُحِقَتْ بَرَكةُ بَيْعِهِمَا: اليمنُ الفاجرةُ مَنفَقةٌ للسَّلعةِ ممحقةٌ للكسبِ[. أخرجه الخمسة.

بالخيارِ مالمْ يتفرَّقا. فإنْ صَدَقَ البيِّعانِ وَبَيَّنا بُورِكَ لهُمَا في بَيْعِهِمَا، وإنْ كَذَبَا وَكَتَمَا فَعَسَى أن يَرْبَحَا رِبحاً مّا، ويُمْحَقَا بَرَكةَ بيعهِمَا[ .

5. (198)- Hakim İbnu Hizâm (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:

“Alıp-satanlar” birbirlerinden ayrılmadıkça (vazgeçmekte) muhayyerdirler. Alıp-satanlar alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar (kusuru) beyan ederlerse alış-verişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler (kusurları) gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile, alış-verişlerinin bereketini kaybederler.”

Bir rivayet şöyledir: “Alış-verişlerinin bereketi yok edilir: Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar.”[8]

AÇIKLAMA:

1- Burada alışveriş akdine kesinlik kazandıran ayrılık üç şekilde anlaşılmıştır:

a) Kelamların ayrılması: Yani mal sâhibi: “sattım”, müşteri de: “aldım” dedi mi artık geri dönülemez. İmam Malik, Ebu Hanife ve bir kısım âlimler hadisi böyle anlamışlardır.

b) Ebu Yusuf, Şâfiî ve diğer bir kısım alimler de bedenlerinin ayrılmasını anlarlar.

c) Diğer bir grup âlim de meclisten ayrılmayı anlamıştır.

Şu halde Hanefîler´de esas olan akdin sözle kesinleşmesidir. Bu tahakkuk etti mi, müşteri mala sâhib olur. Ancak hıyâru´rrü´ye (görme muhayyerliği), hıyâru´l-ayb (kusur tesbiti hâlinde akdi fesih hakkı), hıyâru´l-şart (hususî olarak belirtilen şarta bağlı fesih hakkı) durumları söz konusu olursa akdi fesih hakkı doğar. Aksi takdirde akid söz kesinleştikten sonra bozulamaz.

2- Alış verişte gizlenmemesi, beyan edilmesi gereken hususa gelince, bunu bazı âlimler malın ayıbı, kusuru varsa bunu satıcının açıklaması, semen (fiyat bedel) ile alakalı bir husus varsa onu da müşterinin gizlememesi, açıklaması gerekir diye izah etmişlerdir. Daha umumî bir ifade kullanarak: “Her iki taraf için de açıklanması gerekli olan hususların açıklanması gerekir” diye tasrih edenler de olmuştur. [9]

İKİNCİ FASIL

ALIŞ-VERİŞTE VE İKÂLE´DE (GERİ VERME) KOLAYLIK

ـ1ـ عن جابر رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]رَحِمَ اللّهُ رجًُ سَمْحاً إذا بَاعَ وَاِذَا اشْتَرَى وإذاَ اقْتَضَى[. أخرجه البخارى، والترمذى، واللفظ للبخارى .

1. (199)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Satışında, satın alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve kolaylaştırıcı davranan kimseye Allah rahmetini bol kılsın”.[10]

AÇIKLAMA:

Alış veriş muamelesinin her safhasında kolaylık ve karşı tarafı memnun edici davranış teşvik edilmektedir. Müsamaha ve fedakârlık sâdece satıcıdan beklenmemeli. Alıcı da aynı anlayışı göstermelidir. Hele borcun ödenmesi… geciktirmeden, tam zamanında eksik bırakmadan, bugün git yarın gel demeden ödenmesi gerekmektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buna dikkat çekmektedir.[11]

ـ2ـ وعند الترمذى: ]غَفَرَ اللّهُ لرجلٍ كانَ قبلَكُمْ: سَهً إذَا باعَ، سَهًْ إذا اشْتَرَى، سَهًْ إذا اقْتَضَى[ .

2. (200)- Tirmizî´nin rivayeti şöyledir:

“Allah, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muamele etti. Çünkü bu adam satınca kolaylık gösterir, satın alınca kolaylık gösterir, alacağını isteyince (kabalık ve sertlik değil, anlayış ve) kolaylık gösterirdi.”[12]

AÇIKLAMA:

Münavî: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Allah´ın mağfiretini kazanmada bu kimseyi kendimize örnek edinmeye teşvîk etmektedir, bu maksadla onu zikretmiştir” der.[13]

ـ3ـ وله في أخرى عن أبى هريرة رضى اللّه عنه يرفعه: ]إنَّ اللّهَ يُحِبُّ سَمْحَ البيعِ سَمْحَ الشِّرَاءِ سَمْحَ القَضَاءِ[ .

3. (201)- Tirmizî´nin Ebu Hüreyre´den kaydettiği bir rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur:

“Allah, satıştaki müsâmahayı, satın alıştaki müsâmahayı, ödemedeki müsâmahayı sever”[14]

AÇIKLAMA:

Hadiste müsamaha diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı semh´dir. Münâvî hadiste bunun, “karşılıklı kolaylık (müsâhale)” mânasında kullanıldığını belirtmiştir. Aynı mânada olmak üzere Nesâî´nin bir tahrici şöyledir:

“Allah müşteri iken kolaylık gösteren, satıcı iken kolaylık gösteren, borcunu öderken kolaylık gösteren, alacağını ödetirken kolaylık gösteren kişiyi cennete koydu.” [15]

ـ4ـ وعن حذيفة وأبى مسعود البدرى رضى اللّهُ عنهما. أنّهما سمعَا رَسُولُ اللّهِ # يقول: ]إنَّ رجً مِمَّنْ كَانَ قَبْلَكُمْ أتاهُ الملَكُ ليَقْبِضَ رُوحَهُ فقالَ هَلْ عَمِلْتَ مِنْ خَيْرٍ؟ قالَ مَا أعْلَمُ. قيلَ لهُ انظرْ. قالَ ما أعلم شيئاً غيرَ أنِّى كنتُ أبايِعُ النّاسَ في الدنيا فأنظِرُ المُوسِرَ وأتَجَاوَزُ عن المعْسِرَ فأدخَلهُ اللّهُ الجنةَ[. أخرجه الشيخان .

4. (202)- Huzeyfe ve Ebu Mes´ud el-Bedrî (radıyallahu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söyediğini işittiklerini anlatır:

“Sizden önce yaşamış olan birisine, ruhunu kabzetmek üzere melek gelmiş idi, sordu:

“- Bir hayır işledin mi ” Adam:

“- Bilmiyorum” diye cevapladı. Kendisine tekrar:

“- Hele bir düşün (belki hatırlarsın) dendi. Adam:

“- Bir şey hatırlamıyorum, ancak dünyada iken, insanlarla alışveriş yapardım. Bu muâmelelerimde zengine ödeme müddetini uzatır, fakire de (ödeme işlerinde müsâmaha ve bazı eksikliklerini bağışlamak sûretiyle) kolaylık gösterirdim” dedi.

Allah onu (bu kadarcık iyiliği sebebiyle affedip) cennetine koydu.”[16]

ـ5ـ وعن عمرة بنت عبدالرحمن رضى اللّهُ عنها قالت: ]ابْتَاعَ رجلٌ ثمرَةَ حائِطٍ فعالَجَهُ وقَامَ فيهِ حتًَّى تَبَيَّنَ لَهُ النُّقْصَانُ فسألَ ربَّ الحائطِ أنْ يَضَعَ لهُ أو يُقيلَهُ فَحَلَفَ أنْ َيَفْعَلَ فذَهَبَتْ أُمُّ المشترى إلى رَسُولِ اللّهِ # فَذَكَرَتْ لَهُ ذلكَ فقالَ: تألَّى أنْ َ يَفْعَلَ خَيْراً، فَسَمِعَ بذلكَ ربُّ الحائطِ فأتَى رَسُولُ اللّهِ # فقالَ: يَا رَسُولُ اللّهِ هُوَ لهُ[. أخرجه مالك .

5. (203)- Amra Bintu Abdirrahmân (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir adam bir meyve bahçesinin meyvelerini toptan satın aldı. Meyveyi toplayıp miktarını tayin edince, tahmîn edilenden noksan buldu. Bahçe sâhibini görerek eksik çıkan kısmı hesaptan düşmesini veya alımsatım akdinden dönmesini talebetti. Fakat adam teklif edilenleri kabul etmemeye yemin etti. Bunun üzerine müşterinin annesi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e müracaat ederek durumu arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “O adam, hayır yapmamaya yemin etmiştir” buyurdu. Bu sözü işiten bahçe sâhîbi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek: “Ey Allah´ın Resûlü, talebini kabul ettim” dedi. Muvatta, Büyû 15. (2, 621); Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19, (1557).[17]

ـ6ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]مَنْ أقالَ مسلماً أقالهُ اللّهُ عَثْرَتَهُ[. أخرجه أبو داود .

6. (204)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:

“Kim bir Müslümanın ikâlesini (yani alım-satım akdini feshetmesini) kabul ederse, Allah da onu düşmekten kurtarır”[18]

AÇIKLAMA:

İkâle, ıstılah olarak alım-satım akdinin bozulmasıdır. Akdi bozma talebi müşteriden gelse de, satandan gelse de farketmez, ikale denir. Aslında akit yapıldıktan sonra, -önceden bilinmeyen veya beyan edilmeyen bir kusurun ortaya çıkması gibi- meşru bir mazeret olmadıkca akdi bozmak caiz değildir. Bir taraf (alan veya satan) bozmak istediği takdirde diğer taraf dilerse kabul eder. Bu sebepten 203 numaralı hadiste görüldüğü üzere müşterinin akdi bozma (ikale) teklifi bahçe sahibi tarafından kabul edilmeyince Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) meseleye müdâhale ederek, bahçe sâhibine: “Akdi boz, ikalesini kabul et!” dememiştir. Sadece kendisine sevap getirecek bir davranışı reddetmiş olduğunu ifade buyurmuştur.

Şu halde dinimizin tavsiyesi, böyle bir durumda, karşı tarafın ikâleyi kabul etmesini tavsiye etmektir. Bunun sebebi açık: İkâle teklifinde bulunan taraf bu alışverişten bir huzursuzluğa bir pişmanlığa düşmüştür, bir zarar görmektedir. Öbür tarafın da bunu kabul edivermesi hem bir huzursuzluğu bertaraf edecek, hem de iki taraf arasına bir tadsızlık girmesini önleyeceği gibi muhabbetin artmasına da yardımcı olacaktır. Dinimiz her huzursuzluğu takbih ettiği gibi, muhabbet vesilelerini de takdir eder. Nitekim bu hadiste “akid bozma” teklifini kabul edenin davranışı övülmüş, mukabilinde Cenâb-ı Hakk´ın, onu düşmelerden, hatalardan koruyacağı, hatalarından hâsıl olan günahlarını affedeceği ifade edilmiştir.

Bir mü´mine ikâleyi kabul, kendisi için yeterli bir kârdır.[19]

ÜÇÜNCÜ FASIL

ÖLÇÜLER VE TARTILAR HAKKINDA

ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]الْوَزْنُ وَزْنُ أهْلِ مَكَّةَ، وَالْمكيَالُ مكيالُ أهلِ المدينةِ[. أخرجه أبو داود والنسائى.وفي رواية عكسُهُ .

1. (205)- İbnu Ömer anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“(Şer´î hukuku ödemek için) vezin´de Mekke halkının vezn´i esastır, keyl´de de Medine halkının keyl´i esastır.”[20]

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde medenî hayat için son derece ehemmiyet arzeden ölçü ve tartı birimlerine temas etmektedir. Ticarî ve dolayısıyla iktisadî hayat büyük ölçüde bunlara dayanır.

Vezn tartı yoluyla ölçmek mânasına gelir. Miktarın tayininde ağırlığı esas alınan mallara veznî denir, yağ, bal, şeker bu veznî gruba girer. Bu gruba giren malların miktarını tayinde muhtelif birimler olunca, devlet içerisinde kargaşayı önlemek için sadece birinin esas alınması gerekir. Hadis, kurulmakta olan İslâm devletinde veznî birim olarak Mekke ölçüsünün esas alınmasını emretmektedir. Âlimler “Mekkeliler ticaret ehlidir, onların bu husustaki bilgi ve tecrübeleri fazladır. Bu sebeple vezinde Mekke vezninin esas alınmasını emretmiştir” derler.

Keyl´e gelince bu daha çok tahıl ölçüsüdür. Bu gruba girenlere keylî denir. Kile tabirimiz buradan gelir. Hububatı ağırlığına göre değil, hacmine göre ölçer. Peygamberimizin (aleyhissalâtu vesselâm) Keyl´de Medine Mikyalini esas almasını, Medine´nin ziraatçilikte gelişmesiyle izah ederler. Malum olduğu üzere Mekke beynelmilel bir ticaret şehridir, geçimini ticaretten sağlamaktadır. Ziraat mümkün değildir. Buna mukabil Medine ziraate elverişlidir ve bahçecilik, meyvecilik gelişmiştir. Binâen-aleyh Medîne halkı mikyâllerin (mekâyîl) ahvalini en iyi bilen kişilerdir.

Öyle ise bu hadis, altın gümüş üzerinden zekâtın hesaplanmasında Mekke vezin birimleri olan dirhem´in,sadaka-i fıtr, kefâret gibi dinî borçların ödenmesinde de Medine mikyallerinden olan Sâ´ın esas alınmasını emretmiş olmaktadır. Örfî olarak her bölgede miktâra az veya çok farklılıklar arzeden ölçü ve tartı birimlerinin kullanıldığı Arabistan´da “200 dirhem altına sâhip olan zekât vermelidir” sözü “Hangi dirheme göre ” sorusunu getirecektir. Şu halde yukarıda sunulan hadis, bu çeşit meselelerin çözümünde esas olmuştur.

Bu çeşitten ölçü birimlerini tâyin ve tahdid eden bakşa hadisler de mevcuttur.[21]

ـ2ـ وعن المقدام بن معدى كرب رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]كِيلُوا طَعامَكُمْ يُبَارَكْ لَكُمْ فيهِ[. أخرجه البخارى .

2. (206)- Mikdâm İbnu Ma´dikerb (radıyallahu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şu sözünü nakletti:

“Yiyeceklerinizi kîle ile ölçün, sizin için mübarek kılınsın.”[22]

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in yiyecekleri tartmakla ilgili emri, daha ziyade “alım-satım” ve depodan çıkarılması sırasında diye kayıtlanmıştır. Alım-satımda tartmanın ehemmiyeti açıktır. Mücâzefe denen “karalama” veya “kabalama” alım-satımda taraflardan biri aldanabilir. Dinimizde ise, “aldanmamak ve aldatmamak” esastır.

Depodan çıkarırken tartma “Hesabın bilinmesi, istihlâkin önceden yapılan tahmine uygun olarak yapılması, vaktinden evvel tüketilmemesi içindir” denmiş, böylece taamın bereketleneceğine dikkat çekilmiştir. Şârihlerin belirttiği üzere “yiyeceği tartma” ameliyesi tek başına ona “bereket ilâve etmez”. Hesabı göstererek ölçülü istihlâke sevkederek berekete vesile olur.[23]

ـ3ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]‘هْلِ

المِكْيَالِ والميزانِ إنكُمْ قَدْ وُلِّيتم أمْرَينِ هَلَكَتْ فِيهمَا ا‘ُمَمُ السَّالفةُ قبلَكُمْ[. أخرجه الترمذى .

3. (207)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mikyal (ölçek) ve mîzân (terazi) kullananlara şöyle hitab etti:

“Sizler bizden önce gelip geçen kavimleri helâk eden iki işi üzerinize almış bulunmaktasınız”[24]

AÇIKLAMA:

Burada ictimaî ahlâkın mühim bir esasına parmak basılmaktadır: Alış-veriş sırasında ölçü ve tartıda dürüstlük, fertler arası güven, sevgi, saygı gibi pek çok umur buradaki dürüstlüğe dayanır. Cemiyetin ahengi, huzuru ve dolayısıyla sağlıklı terakki de bunlara dayanmaktadır. Bir cemiyette bu bağlar bozuldu mu, o cemiyetin batması yakındır. Başta Hz. Şuayb´in kavmi olmak üzere, birçok kavimlerin bu ölçü-tartı hilesinin getirdiği bozukluklarla battığını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hatırlatmaktadır. Kur´ân-ı Kerîm bu mevzuya birçok âyetlerinde yer verir. Mutaffifin sûresi bu mevzuyu müstakilen ele alır.

Şurası açıktır ki, bazı safdillerin zannettiği gibi, ölçü-tartı gerektiren meslekler, dindarlığa uymayan, kaçınılması gereken meslekler değildir. Bu hadiste, böyle bir nasihat mevcut değildir. Burada ölçü ve tartı meselesinde çok dikkatli davranılması, alırken de verirken de ölçümde hassas olunması gereği vurgulanmaktadır. Nitekim daha önce geçen hadislerden bir kısmı ve meselâ 194 numaralı hadis “Emin ve doğruluktan ayrılmayan tüccârların peygamberler, sıddikler, şehîdler ve sâlihlerle beraber olacaklarını” haber vermiş, müjdelemiştir.[25]

ـ4ـ وعن ابن حرملة قال: ]وَهَبَتْ لَنَا أمُّ حبِيبةَ بِنْتُ ذُؤيبِ بنِ قيسٍ الْمُزَنِيَّةُ صَاعاً حدّثَتْنَا عن ابنِ أخِى صَفِيةَ عن صفيةَ زوجِ النبىِّ # أنهُ صَاعُ النبىِّ #. قال أنسُ: فجرَّبتُهُ فَوَجَدتُهُ مُدّيْنِ ونصفاً بِمُدِّ هشَامٍ[. أخرجه أبو داود .

4. (208)- İbnu Harmele (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ümmü Habib Bintü Züeyb İbnu Kays el-Müzenniyye, bize (ölçüm işlerinde kullanılan) bir sa´ bağışladı. Ümmü Habib bize rivayet etti ki, kendisine, İbnu Ahî Safiyye´den geldiğine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevce-i pâkleri Safiyye vâlidemiz (radıyallahu anhâ) bağışlanan bu sâ´in, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kullandığı sâ´ olduğunu söylemiştir. Râvilerden Enes İbnu İyâz der ki: “Ben bu sâ´ı denedim, (kontrol ettim) gördüm ki bu sâ, Emevî Halifesi Hişâm İbnu Abdi´l-Melik´in kullandığı müdd´le iki buçuk müdd miktarında idi”.[26]

AÇIKLAMA:

Ebu Dâvud bu hadisi “Kefaret´in Ödenmesinde Kullanılan Sâ´ın Miktarı Nedir ” başlığını taşıyan babta kaydeder. Görüldüğü üzere, “şerî borçların ödenmesinde esas ittihaz edilmesi gereken birim ne olacaktır, bunun miktarı nasıl tâyin edilmelidir ” Âlimler arasında bidayetten beri bir problem olmuştur ve bu mesele hep, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın beyanları doğrultusunda, onun vaz´ettiği birimler çerçevesinde çözülmeye çalışılmıştır[27].

ـ5ـ وعن السائب بن يزيدَ قال: ]كانَ الصاعُ علَى عهدِ رَسُولِ اللّهِ # مُدّاً وَثُلُثاً بِمُدِّكُمْ اليومَ، وقد زيدَ فيهِ في زمنِ عمرَ بن عبدِ العزيزِ رحمه اللّهُ تعالى[ .

5. (209)- es-Sâib İbnu Yezîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde bir sâ´, bugün sizlerin kullanmakta olduğunuz müdd´le, bir müdden üçte bir müdd miktarında fazla idi. Ancak bu miktara Ömer İbnu Abdilaziz merhum zamanında ilâve bulunuldu.[28]

ـ6ـ وعن عثمان رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]إذَا بِعْتَ فَكِلْ وَإذَا ابْتَعْتَ فكْتَلْ[. أخرجهما البخارى .

6. (210)- Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sattığın zaman tart, satın alınca tarttır.”[29]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, ticarî hayat için mühim iki prensip vazediyor:

1- Alım-satımın ölçümle yürütülmesi.

2- Tartma külfetinin satıcıya âit olması.

Hadisin vürud sebebi kayda değer: Hz. Osman Benu Kaynuka çarşısında hurma alıp Medine´ye getirip, pazara döker, ne miktar olduğunu beyan eder, müşteri de onun beyanı üzerine tartmadan alır, uygun bir kâr verirmiş. Durum Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kulağına ulaşınca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Osman´a: “Sattığın zaman tart, satın alınca da tarttır” emreder.

Tartma işi ücretle yapılıyorsa, bunun ücreti satıcıya âittir. Verilecek paranın, o devirde olduğu üzere, tartımı, bütünse bozdurulması külfet, masraf gerektiriyorsa bu da müşteriye aittir.[30]

DÖRDÜNCÜ FASIL

MÜTEFERRİK HADÎSLER

ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]إنَّ أحَبَّ البِدِ إلى اللّهِ تعالى المساجِدُ، وأبغضَ البدِ إلى اللّهِ تعالى ا‘سواقُ[. أخرجه مسلم .

1. (211)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:

“Allah´ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah´ın en ziyade nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”[31]

AÇIKLAMA:

Mescidler ibadet, zikir, takva gibi kulluğun kâmil mânada gerçekleştiği mahallerdir. Bu sebeple Allah nazarında en çok sevilen yerlerdir. Çarşı pazar ise hilenin, aldatmanın, İslâm´ın en az hatıra getirildiği, en ziyade dünyanın, dünyalığın düşünüldüğü, gaflet yerleri de yine çarşı pazarlardır.

Hadis çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir. Aslında, dinin belirttiği çerçevede yapılan ticaret helâldir. Bu çeşit ticaretin yapıldığı yerler de tebcîle değer yerlerdir. Nasıl olmasın ki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) dürüst tüccarları en yüce mertebedeki insanlar arasına dahil etmiştir.[32]

ـ2ـ وله عن سلمان رضى اللّه عنه: ]َ تَكُوننَّ إنِ اسْتَطَعْتَ أوَّلَ مَنْ يدخُلُ السُّوقَ وََ آخِرَ مَنْ يَخرجُ مِنْهَا فإنّهَا مَعْرَكَةُ الشيطانِ، وَبِهَا يَنْصِبُ رَايَتَهُ[.

2. (212)- Selman (radıyallahu anh) diyor ki: “Elinden geliyorsa, çarşıya ilk giren olma. Oradan son çıkan da olma. Çünkü çarşı, şeytanın, (insanları şaşırtmak için kıyasıya) savaş verdiği yerdir, bayrağı da orada dalgalanır.”[33]

AÇIKLAMA:

Bu hadis Hz. Selman (radıyallahu anh)´ın şahsî sözü gibi görünse de hükmen merfû sayılır. Burada da herçeşit uyarılara rağmen çarşıda hüküm sürecek fiilî duruma dikkat çekiliyor: Hile, hurda, yalan yere yemin, aldatmalar, boş sözler vs. hepsi de şeytana lâyık işler.[34]

ـ3ـ وعن عمر رضى اللّه عنه أنّه قال: ]َ يَبعْ في سُوقِنَا إّ مَنْ قَدْ تَفَقَهَ في الدِّينِ[. أخرجه الترمذى.

3. (213)- Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Bizim çarşımızda dini bilen kimseler satıcılık yapsın” buyurmuştur.[35]

AÇIKLAMA:

Burada dini bilmekten maksad, iman ve asgarî seviyede ibadetlerini yapabilecek kadar ilmihal bilmek olmamalıdır. Bunlara ilâveten, farzları, haramları, mekruhları, alış verişle ilgili emirleri, yasakları, ticaret âdabını ve hatta meslekî bilgileri vs. yi de buna dahil edebiliriz. Nitekim İbnu Abidin farz-ı ayn ilimleri sayarken “…Keza meslek erbabına ve bir şeylerle meşgul olan herkese, o mevzudaki haramdan kaçınabilmesi için onunla ilgili ilmi ve ona terettüp eden ahkâmı öğrenmesi farzdır… Keza alışveriş… ile ilgili bilgiler de bu meselelerle iştigal etmek isteyen kimselere farzdır…” demektedir.

Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in bu emri doğrultusunda tatbikata yer verildiği zamanlar istikrarlı, güvenilir bir ticarî hayata sahip olarak terakkî eden İslâm cemiyetleri, buna riayet edilmediği dönemlerde geriliklere düşmüşlerdir. Asker kaçaklarının, emeklilerin, köyden şehre gelen işsizlerin çarşı pazarda iş bularak esnaf ve ticaret ahlâkını nasıl bozduklarını ve bu duruma paralel olarak İslâm âleminin nasıl çöküntüye sürüklendiğini İ.Ü. İktisat Fakültesi Öğretim üyelerinden merhum Sabri F. Ülgener “İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri” adlı eserinde edebî örneklerle izâh eder.

Eseri dikkatlice ve ne demek istediğini anlayarak okuyanlar, marksistlerin bir iddiasının ilmî bir tekzibini görecekler: Onlara göre, “Üstyapı dedikleri ahlâk, hukuk, din gibi mânevî değerler, altyapı denen iktisadî hayata bağlıdır. İktisâdî durum değiştirildi mi, kendiliğinden ve zorunlu olarak ahlâk, hukuk din vs. değişir.”

Ülgener, edebî örneklerle ahlâk ve zihniyet durumlarının değiştiğini gösterdikten sonra, buna tâbi olarak iktisadî durumun bozulduğunu gözler önüne serer.

Ülgener´in bu çalışması Alman mütefekkiri Max Veber´in geliştirdiği sistemi Türk tarihine bir tatbikten ibârettir.[36]

ـ4ـ وعن أبى الدرداء رضى اللّه عنه قال: ]مَا أوَدُّ أنَّ لِى مَتْجَراً عَلى دَرَجةِ جَامعِ دِمَشْقَ أُصِيبُ فيهِ كلَّ يومٍ خمسينَ دينَاراً أتَصَدّقُ بهَا في سبيلِ اللّهِ، وََتَفُوتُنِى الصّة في الجماعةِ، وَمَا بِى تَحْرِيمُ مَا أحلَّ اللّهُ تَعَالى، ولكنْ أكْرَهُ أن َ أكونَ منَ الذينَ قال اللّهُ تعالى فيهم رِجالٌ تُلهِيهمْ تِجَارَةٌ وََ بَيعٌ عنْ ذِكْرِ اللّهِ اŒية[. أخرجه رزين .

4. (214)- Ebu´d-Derda (radıyallahu anh) buyurmuştur ki: “Ben, Şam´daki Ümeyye Camii´nin merdivenlerinde bir dükkan sâhibi olup, her gün elli dinar kazanıp Allah yolunda harcamak ve bu esnada namazlarımı da hep cemaatle kılmak, Allah´ın helal kıldıklarını da haram etmemek şartlarını arzulamaktan ziyade, Allahu Teâla´nın, haklarında: “…o kimseler ki ne bir ticaret ne de bir alış veriş onları Allah´ı zikretmekten alıkoymaz” (Nur: 24/36) övgüsünü kullandığı kimselerden olmamaktan korkarım.”[37]

İKİNCİ BAB

ALIM-SATIMI CAİZ OLMAYAN ŞEYLERE DAİR
(Bu babda dört fasıl vardır)

BİRİNCİ FASIL

NECÂSETLER

*

İKİNCİ FASIL

KABZEDİLMEYEN SATIŞA DAİR

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

MEYVELERİN VE EKİNLERİN SATIŞINA DAİR

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

ALIM-SATIMI CÂİZ OLMAYAN EŞYALAR HAKKINDA

BİRİNCİ FASIL

NECASETLER

ـ1ـ عن جابر رضى اللّه عنه قال: ]سَمِعْتُ رَسُولُ اللّهِ # يَقُولُ عَامَ الفتحِ بِمَكّةَ: إنَّ اللّهَ تعالَى حرَّمَ بيعَ الخمرِ والميْتةِ وَالخنْزِيرِ وَا‘صْنَامِ. فقيلَ يَا رَسُولُ اللّهِ: أرَأيْتَ شحُومَ الميتةِ: فإنّهُ يُطلَى بهَا السُّفُنُ، ويُدْهَنُ بهَا الجُلُودُ، وَيَسْتَصْبِحُ بهَا النَّاسُ. فقالَ: هوَ حَرامٌ. ثم قالَ عندَ ذلكَ قاتَلَ اللّهُ اليَهُودَ إنَّ اللّهَ تعالى لما حرّمَ عَلَيْهِمْ شُحُومَها أجْمَلُوهُ ثمَّ باعُوهُ فأكَلُوا ثَمَنَهُ[. أخرجه الخمسة. ومعنى »أجْمَلُوهُ« أذَابُوه .

1. (215)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Mekke´nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´i Mekke´de işittim, şöyle buyuruyordu:

“Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı.” Bunun üzerine:

“Ey Allah´ın Resûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben:

“O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.”[38]

AÇIKLAMA:

Âlimler burada ifade edilen hükümde bazı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İhtilaf, daha ziyade Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sorulan soruya verdiği cevaptaki “O haramdır” cümlesindeki “O” zamirinden kastedilen şeyden ileri gelir. Şâfiîler bundan “alım-satım”ın kastedildiğini söylerler. Böyle olunca “iç yağı” ve bir kısım “pis şeyler”in alım satımı haram olmakla birlikte kullanılması haram değildir hükmü çıkarılır. Halbuki Cumhur dediğimiz çoğunluk “O” zamirinden “kullanma”yı anlamışlardır.

Şafiîler´e göre ölmüş hayvanın iç yağı yenmese, insan bedenine sürülmese de, gemi yağlama, kandil yağı yapma gibi işlerde kullanılabilir.

Cumhur ise ölmüş hayvandan istifade yasağı umumî olduğu için, hiçbir surette bu maddelerden istifâde edilemeyeceğine hükmetmiştir. Cumhur´un tek ruhsatı, ölmüş hayvanın debbağlanmış derisi ile ilgilidir. Bu da zâten nasla açıklanmış bir ruhsattır.

Zeytin yağı, tereyağı gibi aslında temiz olduğu halde sonradan necâset değerek kirlenen yağlara gelince, bunların yenme ve bedene sürülmesi dışında, kandilde yakılmaları, sabun yapılmaları, pislenmiş balın tekrar arıya yedirilmesi, ölmüş hayvanın köpeğe yedirilmesi, keza pislenmiş yemeğin hayvanlara yedirilmesi gibi meselelerde de selef âlimleri ihtilaf ederler. Şâfiî mezhebinin sahih hükmüne göre bütün bunlar câizdir. İmam Malik ve Ebu Hanîfe´nin de aynı görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Ebu Hanîfe (rahimehullah) necis olan zeytin yağının “durumunu belirtmek kaydıyla” satışının da câiz olacağını söylemiştir. Ahmed İbnu Hanbel ise, temiz olmayan şeylerin kullanılmasının, satılmasının haram olduğu, onlardan hiçbir surette istifadenin câiz olmadığı görüşündedir.[39]

ـ2ـ وعن عبدالرحمن بنِ وَعْلَةَ أنهُ سألَ ابنَ عباسٍ رَضِى اللّهُ عنهما عمّا يُعْصَرُ مِنَ العِنَبِ فقال: ]إنَّ رجً أهدَى لرسولِ اللّهِ # رَاويةَ خَمْرٍ فقالَ لهُ: هلْ عَلِمْتَ أنَّ اللّهَ تعالى حَرَّمَها؟ قال فَسَارَّ إنساناً إلى جَنْبِهِ، فقال لهُ رَسُول اللّه #: بِمَ سَارَرْتَهُ؟ قالَ أمَرْتُهُ بِبَيْعها. فقال: إنّ الَّذِي حرَّم شُرْبَها، حَرَّمَ بيعَها، فَفَتَحَ المَزادَتيْنِ حتَّى ذَهَبَ ما فيهما[. أخرجه مسلم، ومالك، والنسائى. »المزادة« الراوية .

2. (216)- Abdurrahman İbnu Va´le´nin anlattığına göre, İbnu Abbas (radıyallahu anh)´dan üzüm şırası hakkında sorunca ondan şu cevabı almıştır:

“Adamın biri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bir şarap dağarcığı hediye etmişti, kendisine

“Allah´ın bunu haram kıldığını bilmiyor musun ” dedi. Adam:

“Hayır bilmiyorum” cevabını verdi ve yanında bulunan birisine birşeyler fısıldadı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama

“Ona ne fısıldadın ” diye sorunca adam:

“Onu satmasını emrettim” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“İçilmesi haram olanın satılması da haramdır” buyurdu ve iki şarap dağarcığının ağızlarını açarak içlerini boşalttı.”[40]

ـ3ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال: ]رأيتُ رسُولَ اللّهِ # جالساً عندَ الرُّكنِ فرَفَعَ بَصَرَهُ إلى السماءِ فضَحِكَ فقال: لَعَنَ اللّهُ اليهودَ ثثاً: إنَّ اللّهَ تعالى حرَّمَ عليهِمُ الشُّحُومَ فباعوهَا وأكلُوا أثمَانَهَا، وإنَّ اللّهَ تعالى إذا حرَّمَ عَلَى قومٍ أكلَ شئ حَرَّمَ عليهمْ ثَمَنَهُ[. أخرجه أبو داود .

3. (217)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´i Kâbe´nin yanında otururken gördüm. Bir ara başını semaya kaldırarak güldü ve şunu söyledi:

“- Alah Yahudilere lânet etsin, Allah Yahudiler´e lânet etsin, Allah Yahudiler´e lânet etsin! Allah onlara (ölmüş hayvanların) iç yağını yasaklamıştı tutup bunu sattılar ve parasını yediler. Halbuki Allah bir millete bir şeyin yenmesini haram etti mi, onun parasını da haram etti demektir.”[41]

AÇIKLAMA:

Açıklama için 215 numaralı hadise bak.[42]

ـ4ـ وله عن المغيرةِ رضى اللّه عنه قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]مَنْ بَاعَ الْخَمْرَ فَلْيُشَقِّصِ الخَناَزِيرَ: أى فليقطعها كالقصَّاب ويبيعها[ .

4. (218)- el-Muğîre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kim içki satarsa, hınzır kasaplığı da yapsın”[43]

AÇIKLAMA:

Hadis, tağliz ve tenfir yoluyla içkinin yasaklığını beyan etmektedir. Zira domuz yemekten umumiyetle kaçınıldığı hâlde, içkiye karşı alâka gösterenler az değildir. Halbuki haram olma yönüyle ikisi de birdir ve ikisi de eşit şekilde haramdır. Bu mânayı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir benzetme ve mukayese ile ifade buyurmuştur.[44]

ـ5ـ وعن أبى طلحة رضى اللّهُ عنه. ] أنهُ سألَ رسُولَ اللّهِ # عنْ أيتَامٍ وَرِثُوا خَمْراً فقال: أهرِقْهَا، قالَ أوََ أجْعَلُهَا خًَّ؟ قالَ َ[. أخرجه أبو داود والترمذى.وعندهُ: أهرِقِ الخمرَ واكسِرِ الدِنَان .

5. (219)- Ebu Talha (radıyallahu anh) anlattığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan “İçkiye vâris olan yetimler” hakkında sormuştur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Dök onu!” emretmiştir. Ebu Talha:

“Sirke yapsam olmaz mı ” deyince de

“Hayır!” diye cevap vermiştir.”

Tirmizî´nin rivayetinde: “Şarabı dök, küplerini de kır” buyurmuştur.[45]

AÇIKLAMA:

Âlimler bu hadisin hükmünde de az çok ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şarabın hiçbir surette kullanılmaması gereğine hükmederler. Zîra, malının ziyan edilmemesi hususunda en ziyâde hassasiyet gösterilmesi gereken yetimlere miras yoluyla intikal eden şarabın sirkeye tahvil edilerek değerlendirilmesine cevaz verilmemekte, dökülmesi emredilmektedir. Hz. Ömer, Şafiî, Ahmed İbnu Hanbel hazerâtı bu görüştedirler.

Ancak, Atâ İbnu Ebî Rabah, Ömer İbnu Abdilaziz, Ebu Hanîfe gibi bâzı âlimler şarabın muameleden geçirilerek sirkeleştirilmesini câiz görmüşlerdir. Bazıları bu muameleyi ölmüş hayvanın derisinin debbağlanarak kullanılır hâle getirilmesine benzetmişlerdir. Ancak, “Derinin debbağlanması meselesinde nas olduğu halde, şarabın sirkeleştirilmesi meselesinde nas yoktur, kıyas yanlıştır” denmiştir. [46]

İKİNCİ FASIL

KABZEDİLMEYEN SATIŞA DAİR

ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]مَنِ اشْتَرَى طَعَاماً فَ يَبِعْهُ حتّى يَسْتَوْفِيَهُ[. أخرجه الستة إ الترمذى .

1. (220)- İbnu Ömer (radıyallahu anh)´den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir:

“Bir yiyecek satın alan kimse, onu kabzetmeden önce satamaz”[47]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste, malın kabzedilip, satıcıdan tamamen devralınmasından önce satılması yasaklanmaktadır. Bu mevzuda da âlimler başka rivayetleri de göz önüne alınca bazı ayrılıklara düşmüşlerdir. Şöyle ki: Ebu Hanîfe “Akar hâric, başka şeylerin hepsinde caiz değildir” der. İmam Şâfiî, “Satılan mal devralınmadan satılamaz” der. Onun için akar, yiyecek, menkul, nakd hepsi birdir. İmam Mâlik ve diğer bazıları: “Yiyecekte câiz değildir, başka mallarda câizdir” demiştir. “Mekîl ve mevzun olanlar yani kile ile ölçülenlerle terazi ile tartılanlarda caiz değil, öbürlerinde caizdir” diyenler de olmuştur.

Unutmayalım, her görüş sahiblerinin şer´î delilleri mevcuttur. Farklılıklar dinimizin farklı şartlara göre getirdiği ruhsat ve kolaylığı, Şâri-i Rahimin kullar karşısındaki rahmetini gösterir. Zîra Resûlü Ekrem: “ümmetimin ihtilafı rahmettir” müjdesini vermiştir.

2- Malın kabzedilmesine gelince, kabz´ın eşyaya, şartlara göre değişik şekillerde gerçekleşeceği belirtilmiştir. Hattabî özetle şunları söyler: “Kabz eşyanın cinsine ve halkın âdetlerine göre farklılıklar arzeder. Bâzan satılan eşyayı (mebî) satın alanın eline koymak sûretiyle olur. Bâzan müşteri ile mal arasındaki mânianın tahliyesi ile (arsa gibi) olur. Bâzan malın yerinden götürülmesi ile olur. Bâzan kîle ile ölçülenlerin kileye vurulmasıyla olur. Göz kararıyla toptan satılanlarda kabz, yerini değiştirmekle, bir başka mekâna taşınmakla olur. Bir malı kile ile ölçüp satın alan kimse yeniden ölçmeden, ilk ölçümü ile satmak isterse caiz değildir. İkinci sefer ölçerek satmalıdır.”[48]

ـ2ـ وفي أخرى: حتّى يَقْبِضَهُ قال: وَكُنَّا نَشْتَرِى الطَّعاَمَ من الرُّكبَانِ جُزافاً فنهاناَ رَسُولُ اللّهِ # أنْ نَبِيعَهُ حَتَّى نَنْقَلَهُ مِنْ مَكَانِهِ.»الجزاف« المجهول القدر: مكي كان أو موزوناً .

2. (221)- Bir diğer rivayette: “… malı kabzedinceye kadar” ziyadesi vardır. İbnu Ömer der ki: “Biz hayvanla gelenlerden tartmadan göz kararıyla yiyecek satın alırdık. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) satın aldığımız bu şeyleri başka yere naklederek yerini değiştirmeden satmamızı yasakladı”[49]

ـ3ـ وعن حكيم بن حزام رضى اللّه عنه قال: ]قلتُ ياَ رَسُولُ اللّه: إنَّ الرَّجُلَ ليأتِينِى فيُريدُ منِى البيعَ، وليسَ عندِى ما يَطلبُ؛ أفأبيعُ منه: ثم أبْتَاعُهُ مِنَ السُّوقِ؟ قال: تَبِعْ ما لَيْسَ عِنْد َكَ[. أخرجه أصحاب السنن .

3. (222)- Hakîm İbnu Hizâm (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Ey Allah´ın Resûlu dedim, bana gelip, birşeyler almak isteyenler oluyor. Halbuki istenen şey bende yoktur. Bu durumda bilâhere çarşıdan satın alarak teslim etmek üzere istenen şeyi satayım mı ”

” Hayır dedi, yanında mevcut olmayan şeyi satma.”[50]

AÇIKLAMA:

Âlimler bu yasağın daha ziyade ayn (cemi´a´yân gelir) denilen hâricen mevcut muayyen müşahhas olan -bir kitap, bir ev, bir at, bir miktar para… gibi- eşya ile alâkalı olduğunu söylemişlerdir. Bu çeşit mallar akit sırasında mülkünde veya taht-ı tasarrufunda değilse satışı yasaktır. Kaçmış kölenin satışı, henüz kabzedilmemiş bir mebî´in (satın alınmış malın) satışı, kafesten kaçmış bir kuşun satışı, bir başkasına ait malın sahibinin izni olmadan satışı gibi. Başkasının malını satma yasağı, sahibinin izin verip vermiyeceği bilinmediği içindir. Şâfiî (rahimehullah) bu görüştedir. Mâlik, Ebu Hanîfe´nin ashabı ve Ahmed İbnu Hanbel hazerâtı (rahimehümullah) sahibinin iznine bağlı olarak başkasının malından satılabileceğini söylemişlerdir.

Satış sırasında mevcut olmayan şeyin satılmasıyla ilgili yasak daha ziyade aynî eşya ile alâkalıdır, değilse, Bağavî´nin Şerhu´s-Sünne´de açıkladığı üzere Bey´us-Sıfat bu yasağa girmez.

Bey´us-Sıfat tâbiriyle selem kastedilir. Zîra, selem akdi sıfatları belirlenmiş malın bu sıfatlara uygun şekilde, tâyin edilen vakti gelince teslim edilmek üzere yapılan satışıdır. Bu satış “ayn”ın değil “sıfat”ın satışı olmaktadır.[51]

ـ4ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال: ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # أن يَبِيعَ الرجلُ طعاماً حتى يَسْتَوْفِيَهُ. قال طاوس: قلتُ بن عباسٍ: كيفَ ذلِكَ؟ قال: ذاكَ دَرَاهِمُ بِدَرَاهمَ، والطعامُ مُرْجَأ[. أخرجه الخمسة .

4. (223)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir kimsenin, yiyecek maddesini tam olarak kabzetmiş olmadan satmasını yasakladı. Tâvus der ki: “İbnu Abbas´a

“Bu nasıl olur ” diye sordum da bana şu cevabı verdi:

“Bu dirhemlerin dirhemlerle alınıp satılmasıdır, yiyecek maddesi ise tehir edilmiştir.”[52]

AÇIKLAMA:

Burada yasaklanan alım-satım muamelesi şöyle: Bir şahıs diğerinden 100 dinara yiyecek satın alır. Ve 100 dinarı satıcıya peşin öder, ancak malı teslim almaz. Mal satıcının elinde gecikir. Sonra malı bu yeni sahibi bir başkasına mesela 120 dinara satar. Böylece ortaya dinin ruhuna uymayan bir satış şekli çıkmış olmaktadır: Parayla para kazanmak. Bu ise ribâ´dır ve haramdır. İşte Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu şekli önlemek ve bu tarzın açacağı suistimalleri bertaraf etmek için satın alınan malın kabzedilmeden satılmasını yasaklamıştır.[53]

ـ5ـ وعن سليمان بن يسار رضى اللّه عنه قال: قالَ أبو هريرة رضى اللّهُ عنه لمروان بن الحكم: ]أحلَلْتَ بَيْعَ الربَا؟ فقال مافَعَلْتُ. فقال أبو هريرة: أحلَلْت بَيْعَ الصَكاكِ، وقَدْ نَهى رَسُولُ اللّهِ # عن بيعِ الطعامِ حتى يُسْتَوْفَى فخطب مروانَ فنهى عن بيعهِ قال سليمان: فنظرتُ إلى حرسٍ يأخذُونهَا من أيدِى الناسِ[. أخرجه مسلم .

5. (224)- Süleyman İbnu Yesar (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) Mervân İbnu´l-Hakem´e:

– Sen faiz ticaretini helâl kıldın dedi. Mervan:

– Ne yapmışım diye sordu. Ebu Hüreyre tekrar:

– Sen sened satışını helâl addetmişsin. Halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), tam olarak kabzedilmezden önce yiyecek satışını yasakladı, dedi. Râvi der ki:

“Bu konuşma üzerine Mervan halka hitab ederek sened satışını yasakladı.” Süleyman ilâve etti:

“Ben muhafızların bu senedleri, halkın elinden topladıklarını gördüm.”[54]

AÇIKLAMA:

Sened diye tercüme ettiğimiz tâbirin aslı sakk´dır, borç senedi, mahkeme hücceti mânalarına gelir. Burada, âmir tarafından memura verilen maaş senedidir. Bu senede: “Filana şu kadar zahîre veya para verilsin” diye yazılmıştır. Senedi alan orada yazılı olan şeyleri tesellüm etmeden başkasına satardı. İşte bu muâmele yasaklanmış olmaktadır.[55]

ـ6ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما قال: ]كنا مَعَ رسُولِ اللّهِ # في سَفرٍ فكنتُ على بَكْرٍ صَعْبٍ لِعُمَر فكانَ يَغْلِبُنِى فَيَتَقدَّمُ أمامَ الْقَوْمِ فيزجرُهُ عمرُ

فيردُّهُ ثُمَّ يتقدمُ فيزْجُرُهُ ويقولُ لِى أمْسِكْهُ يتقدَّمُ بين يَدَىْ رسُولِ اللّهِ #. فقال له رسول اللّهِ # بِعْنِيهِ يَا عُمَرُ. فقال هُوَ لَكَ يَا رَسُولُ اللّهِ فَبَاعَهُ منهُ. فقال لِى رَسُولُ اللّهِ # هُوَ لكَ يَا عَبدَاللّهِ فاصْنَعْ بِهِ مَا شِئْتَ[. أخرجه البخارى .

6. (225)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir sefer sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´le beraber bulunuyorduk. Ben Hz. Ömer´e ait, yüke yeni alıştırılan henüz zabtı zor bir devenin üzerindeydim. Deve dik başlılık edip cemaatin önüne önüne giderdi. Babam Ömer (radıyallahu anh) devenin bu davranışından üzülür, onu tekrar geriye atardı. Bana da:

“Devene sâhib ol, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın önüne geçmesin” derdi. Sonunda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

– Ey Ömer, onu bana sat dedi.

– Pekâla o senin olsun ey Allah´ın Resûlü!” dedi. Böylece deveyi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ondan satın almış oldu. Sonra da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana dönerek:

“Ey Abdullah, deveyi sana bağışladım, artık o senindir, onu istediğin gibi kullan” dedi.[56]

ÜÇÜNCÜ FASIL

MEYVELERİN VE EKİNLERİN SATIŞINA DAİR

ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]َ تَبِيعُوا الثّمَرَ حتَّى يبدُوَ صحُهُ، وَ تَبيعُوا الثَّمَرَ بِالتَّمْرِ؛ قال سالم: وأخبرنى عبداللّه عن زيد بن ثابتٍ رضى اللّهُ عنه أنّه قال: ثم رخَّصَ رَسُولُ اللّهِ # بَعْدَ ذلكَ في بَيْعِ الْعَرِيّةِ بالرُّطبِ أو بالتمرِ ولم يُرَخِّصْ في غيرِهِ، وكانَ ابن عُمَرَ إذا سُئِلَ عن صَحِهَا قال: حتَّى تَذْهَبَ عنها العَاهَةُ[. أخرجه الستة، وهذا لفظ الشيخين .

1. (226)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emretti:

“Ağaçların üzerinde o yılın meyveleri (olgunlaşmaya) sâlih olduğu (kızarmak, sararmak sûretiyle) zâhir olana kadar, meyveleri satmayın. Yaş hurmayı kuru hurma karşılığında da satmayın.”

Yine Abdullah İbnu Ömer, Zeyd İbnu Sabit´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yaş hurmayı kurusu ile değiştirmeyi yasakladıktan sonra, ariyyenin (muayyen bir ağacın başındaki yaş hurmayı) yerdeki yaş veya kuru hurma ile tebdiline müsaade buyurdu. Bu çeşit bir değiş tokuşa başka alım-satımlarda müsaade buyurmadı.”

İbnu Ömer´e meyvenin sâlih olarak ortaya çıkması nedir diye sorulunca şu cevabı verirdi:

“Meyvenin afete uğrayarak zarar görme tehlikesini atlatmasıdır.”[57]

AÇIKLAMA:

Bu hadis ağaç üzerindeki meyvelerin belli şartlarla satılabileceğini ifade eder: Bu şartları şöylece özetleyebiliriz:

1- Meyvenin olgunlaşacağı ortaya çıkmalıdır. Soğuk vurması, dolu vurması gibi çeşitli afetler atlatılmış, normal şartlarda, ağaçtaki meyvelerin olgunlaşacağı kanaati hasıl olmuşsa artık meyve hasad edilmeden, miktarı tahmin yoluyla tesbit edilerek satılabilir.

2- Satış muamelesi, faize giren şartlarla olmamalıdır. Yani altın gümüş cinsinden parayla veya aynı cinsten olmayan başka ticaret eşyasıyla olabilir

3- Ariyye´ye de ruhsat vardır.

Ariyye nedir Bu, bahçe sâhibinin, hurma ağaçları arasından, mahsulünü satmak için ayırdığı ağaçtır. Sâhibi, âcil ihtiyacını görmek için, üstündeki mahsulü kuruduktan sonra, kaç kile geleceğini tahmin ederek bunun satılmasına veya taze hurma ile değiştirilmesine ariyye satışı (bey-i ariyye) denir.

Ariyye satışı, elinde kuru hurma olduğu halde, parasızlık yüzünden yeni çıkan yaş hurmayı yiyemeyenlerin müracaatı üzerine tanınan bir ruhsattır. Esas itibariyle, kuru hurma vererek yaş hurma satın almak – 232 numaralı hadiste görüleceği üzere- yasaklanmıştır. Bu durum, kuru hurması olanlara da, turfanda hurma yetiştirenlere de bazı zorluklar getiriyordu. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) kayıtlı olarak bu değiş tokuşa müsaade etmiştir. 233 numaralı hadiste de göreceğimiz gibi, ariyye suretiyle yapılacak alım-satım beş vask miktarını taşmamalıdır.

Bir vask altmış sâ´, yani takriben bir deve yüküdür.[58]

ـ2ـ وفي أخرى للخمسة إ البخارى: ]نَهى رَسُولُ اللّهِ # عن بَيْعِ النَّخْلِ حتَّى يزْهُوَ، وعن بيْعِ السُّنبُلِ حتَّى يَبْيَضَّ وَيَأمَنَ العاهَةَ، نَهَى البائعَ والمشترى[ .

2. (227)- Buhârî´nin dışındaki müelliflerin kaydettiği bir diğer rivayette şöyle denir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) meyvesi olgunlaşıncaya kadar hurmayı, dânesi beyazlaşıp afetten emin oluncaya kadar başağı satmaktan men etti. Bu muameleden satıcı da alıcı da yasaklanmıştır.[59].

ـ3ـ وفي أخرى للثثة والنسائى عن أنس رضى اللّه عنه: ]نَهَى عَنْ بَيْعِ الثَّمَرِ حتى يزهُوَ: قيل له ما زُهُوُّهَا! قال: تَحْمَرُّ وَتَصْفَرُّ. أرأيتَ إنْ منعَ اللّهُ تعالى الثمرة، بِمَ تَسْتَحِلُّ مالَ أخيكَ[ .

3. (228)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) olgunlaşmazdan önce meyvenin ağacın başında iken satılmasını yasakladı. Kendisine (aleyhissalâtu vesselâm) meyvenin olgunlaşması ile ne kastediliyor diye sorulunca:

“Onun kızarması ve sararmasıdır” diye açıkladı ve ilave etti: “Cenâb-ı Hakk bir âfet vererek meyveye mâni olacak olsa, kardeşinden aldığın parayı nasıl helal addedeceksin “[60]

ـ4ـ وللشيخينِ وأبى داود في أخرى عن جابر رضى اللّه عنه قال: ]نَهََى أنْ تُبَاعَ الثمرةُ حتى تَشَقّحَ: قيلَ وَما تَشَقّحُ! قال تَحْمارُّ وَتَصْفَارُّ، ويُؤْكَل منها[ .

4. (229)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) alacalanmazdan önce meyvenin satılmasını yasakladı.

“Meyvenin alacalanması nedir ” diye sorulunca:

“Kızarması, sararması ve yenir hâle gelmesidir” diye açıkladı.[61]

ـ5ـ وفي أخرى ‘بى داود والترمذى عن أنس رضى اللّهُ عنه: ]نَهَى عن بَيْعِ العِنَبِ حتَّى يسودَّ، وعن بيعِ الحبِّ حتَّى يَشْتَدَّ[ .

5. (230)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) siyahlanmazdan önce üzümün, sertleşmezden önce hububatın satılmasını yasakladı.”[62]

ـ6ـ وعن خارجة بن زيد رضى اللّهُ عنه: ]أن أباهُ كانَ يَبِيعُ ثمارَهُ حتى تَطْلُعَ الثُرَيَّا[. أخرجه مالك .

6. (231)- Hârice İbnu Zeyd (radıyallahu anh)´in anlattığına göre, babası, süreyya yıldızı doğmadıkça meyve satmazdı.[63]

AÇIKLAMA:

Zürkânî´nin şerhte kaydettiği üzre, İbnu Ömer (radıyallahu anh) meyvenin, afete uğrama tehlikesi kalkıncaya kadar satışının Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından yasaklandığını bildirmesi üzerine bunun nasıl anlaşılacağı sorulmuş, o da: “Süreyya yıldızı görülmeye başlayınca” demiştir. Süreyya yıldızının, yaz mevsimi girdiği günün sabahında doğduğu, bunun da yaz sıcaklarının başlangıcı olduğu, artık meyvelerin olgunlaşmaya geçtiği belirtilir. Öyle ise, bu mevzuda muteber hudud süreyya yıldızının doğmasıdır. Dalı üzerinde meyve satışı burdan sonra başlayabilir.[64]

ـ7ـ وعن سهل بن أبى حثَمة رضى اللّه عنه. ]أنَّ النبىَّ # نَهى عن بيعِ الثَّمَرِ بِالتَّمَرِ، وقال ذلك الرِّبَا، تلك المُزابَنَةُ إّ أنه رخَّصَ في بيعِ الْعَرِيَّةِ: النخلةِ والنَّخْلَتَينِ يأخُذُهَا أهلُ البيتِ بخَرْصِهَا تمراً يأكُلُونَها رُطَباً[. أخرجه الخمسة.وزاد الترمذى في أخرى: ]وعن بيعِ العِنَبِ بالزّبِيبِ، وَعَنْ كلِّ ثََمَرَةٍ بِخَرْصِهَا مِنَ الثمرِ. قال: يحيى بن سعيد »العَرِيّةُ« أن يشترِىَ الرجلُ ثَمَرَ النَّخَتِ لِطَعَامِ أهْلِهِ رُطباً بِخَرْصِهَا تَمْراً[ .

7. (232)- Sehl İbnu Ebî Hasme (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yaş hurmayı kuru hurma ile değiştirmeyi yasakladı ve “Bu riba´dır, buna müzâbene denir” buyurdu. Ancak ariyye satışını bundan istisna etti. Ariyye bahçe sâhibinin ayırdığı bir veya iki hurma ağacıdır. Onların başındaki meyvenin kuruyunca ne kadar olacağını göz kararıyla tahmîn eder. Bunun bedelince yaş hurma (satın alıp) yer”..

Tirmizî bir başka rivayette şu ilâveyi kaydeder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yaş üzümü kuru üzümle her meyveyi, meyve cinsinden tahmînî karşılığıyla satmayı yasakladı.”

Yahya İbnu Said ariyye´yi şöyle açıkladı: “Kişinin âilesine yedirmek maksadıyla birkaç hurma ağacının yaş meyvesini, -miktarını tahmin yoluyla takdir edip- kuru hurma karşılığında satın almasıdır.” [65]

ـ8ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: ]رخَّصَ رسُولُ اللّهِ # في بيعِ العرَاياَ بخَرْصِهَا من التَّمْرِ فيما دونَ خَمْسَةِ أوْسُقٍ أو خَمْسَةِ أوْسُق[. شك بعض الرواة في خمسة أوسق أو دون خمسة أوسق. أخرجه الستة .

8. (233)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) dedi ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kuru hurma vererek, tahmin yoluyla ariyyelerin satın alınmasına, beş vask veya beş vasktan az miktar için izin verdi.” Ravilerden biri, “beş vask” mı dedi, yoksa “beş vasktan az” mı dedi diye şüphe etmiştir.[66]

AÇIKLAMA:

Ariyye satışı nedir, niçin buna ruhsat verilmiştir gibi bazı mübhem noktaları az yukarıda 226 numaralı hadisle birlikte açıkladık.

Tahmin meselesi şudur: Bir ağaçtaki taze hurma kuruduğu zaman ne kadar kuru hurma olacaktır, önceden tahmin edilir. Tahmin işi bir ehl-i vukufa (bilir kişi) yaptırılır. Ariyye satışını yapan kimse, tahmin edilen bu miktarı kuru hurma olarak verir. Böylece verdiği, aldığına “kuru cinsinden” denk olur.[67]

ـ9ـ وعن أبى سعيد رضى اللّهُ عنهُ قال: ]نَهى رَسُولُ اللّهِ # عن المُزَابَنَةِ والمُحَاقلةِ »فالمزابنةُ« اشتراءُ الثمر في رؤسِ النخلِ[.زاد مالك بالتمرِ »والمحاقلةُ« كراءُ ا‘رضِ بالحنطة. أخرجه الثثة والنسائى .

9. (234)- Ebu Sa´îd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müzâbene ve muhâkala´yı yasakladı. Müzâbene, yeni meyvenin daha hurma, ağacının başında iken satın alınmasıdır. İmam Malik “… kuru hurma vererek” ziyadesini kaydetti.

Muhâkale de buğday karşılığında tarlanın kiralanmasıdır.[68]

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında araziyi kiraya vermek yaygın bir tatbikattı. Tohum, ekiciye ait olur, tarlanın münbit kısmından belli bir bölüm tarla sâhibine, geri kalan kısım da ekiciye ait olurdu. Reshulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu usûlü yasakladı çünkü ayrılan kısmın mahsül vermemesi, telef olması mümkündü.

Nevevî´nin açıklamalarına göre, âlimler bu konuda ihtilaf eder. Bazıları sadece mahsül karşılığında değil, altın, gümüş, vs. karşılığında da olsa tarlanın kiraya verilmesine -hadisteki ıtlaka dayanarak- karşı çıkmıştır. Ebu Hanîfe, Şaifî başta diğer bir çok ulema, arazinin altın, gümüş zahîre, elbise ve diğer eşyalar mukabili kiraya verilebileceğini söylemiştir. İcar bedeli ekin cinsinden de olabilir. Ancak, çıkan mahsulün üçte biri veya dörte biri gibi bir cüzüne mukabil icârı câiz değildir. Buna “muhâbere” denir. Muayyen bir parçanın tarla sahibi için ekilmesini şart koşmak da caiz olmaz.

Ahmet İbnu Hanbel, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Malikîlerden bazılarına göre, “Yeri altın ve gümüş mukabilinde kiraya vermek ve mahsulün üçte biri, dörtte biri gibi bir cüzü karşılığında kiraya vermek caizdir. Muhtar olan da budur.”

Farklı görüşlerden herbiri rivayete dayanmaktadır[69].

ـ10ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما قالَ: ]نهى رَسُولُ اللّهِ # عنِ المُزَابنَةِ، وَالْمُزَابَنَةُ بيعُ الثَّمَرِ بالتَّمْرِ كيً، وَبيعُ الكَرْمِ بالزَّبِيبِ كيً[. أخرجه الستة .

10. (235)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) müzâbene´yi yasakladı. Müzâbene, yaş hurmayı, ölçeğe vurarak kuru hurma mukabili satmaktır, keza taze üzümü ölçeğe vurarak kuru üzüm karşılığında satmaktır.”[70]

ـ11ـ وفي أخرى ‘بى داود رضى اللّه عنه: ]نَهى عن بَيْعِ الزَّرْعِ بِالحِنْطَةِ كيً[ .

11. (236)- Ebu Dâvud´un bir diğer rivayetinde: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ekini, ölçekli olarak buğdayla satmaktan yasakladı.”[71]

AÇIKLAMA:

Önceki hadiste açıklanan müzâbeneye benzer. Şu miktar arazideki ekini, kile nevinden muayyen bir miktar buğday mukabili satmaktır. Bu tarz satışı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklıyor. Müteakip hadis meseleye daha fazla açıklık getirecektir.[72]

ـ12ـ وفي أخرى للشيخين عن جابر رضى اللّه عنه: ]نَهى عنِ المُخَابرَةِ وَالمُحَاقَلَةِ. قالَ: عطاءُ فسَّرَ لنَا جَابِرٌ قال: أمّا المخابرةُ: فا‘رضُ البيضاءُ يدفعُهَا الرجلُ إلى الرجلِ فيُنفِقُ فيها ثمّ يأخذُ من الثمرةِ، وزَعَمَ أنّ المُزَابَنَةَ بيعُ الرُّطَبِ في النخلِ بالتمرِ كي، والمحاقَلةُ في الزرعِ على نحوِ ذلك، بيعُ الزرعِ القائم بالحبِّ كيً[ .

12. (237)- Sahiheyn´in Hz. Câbir´den kaydettikleri bir rivayet de şöyle: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Muhâbere ve Muhâkale´yi yasakladı. Atâ der ki: Câbir bize şu açıklamayı yaptı:

Muhâbere: Boş araziyi, sâhibi bir başkasına verir. Alan adam bütün masrafları karşılayarak tarlayı eker. Tarla sâhibi mahsülden hisse alır. Müzâbene´ye gelince, bunun “daha ağaçta iken yaş hurmayı, kuru hurma ile ölçekle satmak” olduğunu söyledi. Muhâkale ise, ekinden cârî bir alışveriş, müzâbene´ye benzer, ekinin ölçekle buğday mukabili satılmasıdır.[73]

ـ13ـ وفي أخرى لمسلم رحمه اللّه: ]نَهى عن المحاقلةِ والمزَابَنَةِ والمعاوَمةِ والمُخَابَرَةِ قال: والمعاومةُ بيعُ السنينَ. وعن الثُّنَيَّا[. زاد أصحاب السنن: إ أن تُعلَمَ .

13. (238)- Müslim´in bir diğer rivayetinde şöyle denir: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) muhâkale, müzâbene, muâveme ve muhabere suretiyle yapılan alışverişleri yasakladı.

-Ravi der ki: Muâveme, bir kaç yılı içine alan bir satıştır.- Keza, sünya´yı da yasakladı” Sünen müellifleri şu ziyadeyi kaydederler. “…bilinme durumu hâriç”[74]

AÇIKLAMA:

Birkaç yılı içine alan muâveme akdinde açık bir aldatma vardır. Çünkü müteakip yıllarda da, meyve olup olmayacağı, bahçenin bir afete maruz kalıp kalmayacağı bilinemez. Burada açıklamaya muhtaç olan şekil sünyâ´dır. Sünyâ: Kişinin bahçesinin meyvesini tamamen satıp, belli ve muayyen olmayan bir kısmını hâriç tutmasıdır. Sünen müellifleri, koydukları kayıtta istisna kılınan kısım belirtildiği takdirde, bu satışın câiz olacağını açıklamışlardır.[75]

ـ14ـ وفي أخرى للنسائى: والمخاضرَةِ والمخابرَةِ قال: والمخاضرةُ بيعُ التمرِ قبلَ أن يزهُوَ، والمُخَابَرَةُ بيعَ الكدَسِ بكذا وكذا صاعاً.زاد البخارى عن أنس: والممَسةِ والمنابَذةِ »الكدس« الطعام المجتمع كالصّبرة .

14. (239)- Nesâî´nin diğer bir rivayetinde: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)… muhâdara ve muhâbere satışlarını yasakladı” der. Ravi şu açıklamayı yaptı: Muhâdara, hurmanın alaca düşmezden önce satılmasıdır, muhâbere de, yığının, (miktarını göz kararıyla tahmin edip) şu kadar bu kadar sâ´ya satmaktır.

Buhârî, Enes´ten şu ziyadeyi kaydetti: “…mülâmese ve münâbeze´yi de… yasakladı.”[76]

AÇIKLAMA:

Mülâmese, satış sırasında, taraflardan birinin: “Elbisene değersem veya sen elbiseme değersen alım-satım kesinleşmiştir” demesidir.

Münâbeze de buna benzer bir akit çeşididir.Alım-satım yapanların birbirlerinin elbisesine bakmadan, elbiselerini birbirlerine atınca akdin kesinleşeceği hususunda anlaşmalarıdır.

Mülâmese ve münâbeze´nin mahiyeti yani nasıl cereyan ettiğinin tavsifinde, alimler ihtilâf ederler. Umumiyetle katlanmış olarak gelen veya karanlıkta getirilen kumaşın iyice görüp anlamadan sadece el değmesiyle akdin kesinleşmesi hususundaki mutabakata mülâmese denmektedir. Bu durumda kumaşın sâhibi: “Kumaşı sana, şu fiyata, elle dokunman, bakman yerine geçmesi şartıyla sattım, bakınca geri verme hakkına sahip değilsin” der. Öbürü de kabul eder. Müşteri değme sonunda karar verdi mi akit kesinleşir.

Münâbezede atılan şey taş mı kumaş mı, ihtilaflıdır. Taş ise, satıcı: “Şu taşı atıyorum, kumaşa değince satılmış demektir” veya “Şu taşın ulaştığı yere kadar olan araziyi sana satıyorum.”

Bu çeşit alım satımlardaki aldanma ve aldatma durumları izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamıştır.[77]

DÖRDÜNCÜ FASIL

ALIM-SATIMI CAİZ OLMAYAN EŞYALAR HAKKINDA

ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما أن عمر رضى اللّه عنه قالَ: ]أيُّمَا وليدةٍ ولَدَتْ من سيِّدها فإنَّه يبيعُهَا، وَ يَهبُهَا، وََ يُورِّثُهَا، ويَسْتَمْتِعُ بهَا ما عاشَ، فإذا ماتَ فهى حُرةٌ[. أخرجه مالك .

1. (240)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Efendisinden çocuk doğuran cariyeyi efendisi artık satamaz, hibe edemez, miras olarak da bırakamaz. Hayatta kaldığı müddetçe ondan istifade eder. Ölecek olursa cariye hür olur.”[78]

AÇIKLAMA:

Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in hadiste beyan ettiği üzere efendisinden çocuk dünyaya getiren cariyenin (köle kadın) satılamıyacağı hususunda İslâm fukahası icma etmiştir. Müteâkiben kaydedeceğimiz Câbir hadisi bu hükme muarız değildir. Hz. Ömer´in tatbikatına uymayan bazı rivayetlere itibar edilmemiştir. Ümmü Veled de denen bu durumdaki köle kadınlar yarı hür bir statü kazanırlar. Efendi ölünce derhal hür olurlar.[79]

ـ2ـ ولرزين عن جابر رضى اللّه عنه قالَ: ]بِعْنَا أمَّهاتِ ا‘ودِ على عهدِ رسولِ اللّه # وأبى بكرٍ، فلما كان عمرُ رضى اللّه عنه نهانَا فانتَهَيْنَا[ قال: ابنُ ا‘ثيرِ ولمْ أجِدْهُ في ا‘ُصول .

2. (241)- Rezîn, Hz. Câbir (radıyallahu anh)´in şu sözünü kaydeder: “Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) zamanında ümmü veled´i satardık. Hz. Ömer bu alışverişten bizi yasaklayınca terk ettik.”

İbnu´l-Esir: “Bu rivayeti ana kaynaklarda (Usûl) göremedim” der.[80]

ـ3ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما. أنّ رسولَ اللّهِ #: ]نهَى عن بيْعِ الوََءِ وعن هِبَتِهِ[. أخرجه الستة .

3. (242)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) diyor ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) velâ´nın alım-satımını ve hibe edilmesini yasakladı.”

Bazı âlimler, hadisteki “… hibe edilmesini…” kısmının, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sözü olamıyacağını iddia etmiştir.[81]

AÇIKLAMA:

Velâ: Tasarruf, muâvenet, muhabbet demek olup kurb (yakınlık) mânâsına olan velî kelimesinden alınmadır. Hakukî bir tâbir olarak, verâsete sebep olan hükmî bir akrabalık ifade eder. Bu akrabalık âzad etme sonucu efendi ile azadlı köle arasında teessüs eder ki, buna velâ-i i´tâk denir. Tevârüs ve diyete iştirak gibi karşılıklı bir kısım hak ve sorumluluklar getirir. Velâ´nın akidle hüsulü de söz konusudur, buna velâ-i müvâlat denir. Şu halde, yukarıdaki hadis, bu hukukî akrabalığın para ile satışını veya hibe yoluyla bir başkasına devredilmesini yasaklamaktadır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde velâ´nın hibe edildiğini ifade eden bazı rivayetlerin varlığı sebebiyle hadisin hibeyi yasaklayan kısmının Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e ait olamayacağını söyleyen alim olmuştur. Ancak hadisin hükmünde icma edilmiştir.[82]

ـ4ـ وعن إياسِ بن عبد اللّه رضى اللّه عنه قالَ: ]نهَى رسولُ اللّهِ # عن بَيْعِ الماءِ[. أخرجه أصحاب السنن .

4. (243)- İyas İbnu Abdillah (radıyallahu anh) “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in suyun satılmasını yasakladığını” rivayet etmiştir.[83]

AÇIKLAMA:

Alimler çoğunlukla buradan yağmur, pınar veya nehir suyunu anlamışlardır. Değilse, kişinin kabına aldığı suyu satabileceğini söylemişlerdir.

Ancak, Tirmizî´nin belirttiği üzere, insanlar suya muhtaçken, bir kimsenin ihtiyacından artan suyu başkasına satmasını mekruh addeden alimler de mevcuttur.[84]

ـ5ـ ولمسلم والنسائى عن جابر رضى اللّه عنه: ]أنّه نهى عن بَيْعِ فضْلِ الماءِ[ .

5. (244)- Hz. Câbir´ (radıyallahu anh)´den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Suyun fazlasını satmayı yasaklamıştır.”[85]

ـ6ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قالَ: قال رسُولُ اللّهِ #: ] يُباعُ فَضْلُ الماءِ لِيُبَاعَ بِهِ الكَ‘ُ[. أخرجه الشيخان .

6. (245)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Ot satmak maksadıyla suyun fazlası satılmaz” dediğini rivayet etmiştir.[86]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada kişinin ihtiyacından artan suyu içmek veya hayvanlarını sulamak üzere başkası istediği zaman bunu vermemekten veya parayla satmaktan yasaklamıştır. Âlimler, arazi sulamak için istendiği takdirde parayla satılabileceğinde ittifak ederler.

Şârihlerin açıkladığı üzere yukarıdaki hadis, kaplara alınan suyu değil daha ziyade şöyle bir durumu mevzubahis etmektedir: Kırda, bir zatın tarlasında, kendine ait kuyusu var. Başka kuyu veya su kaynağı yok. O kuyunun suyundan istifâde edilebildiği takdirde başkaları hayvanlarını kırda otlatabilecektir. Aksi takdirde susuzluk endişesiyle kimse hayvanını otlağa getiremiyecektir. Bu durumda suyun parayla satılması, dolaylı olarak otlağın, daha doğrusu kırdaki otların satılması olacaktır.

Hadiste geçen kelâ, yaş veya kuru her çeşit otu ifade eder. Şu halde hayvanlarını orada otlatmak zorunda olan sürü sâhibi, hissedeceği zarurete göre, sâdece suya değil, buna ilâveten kırın otuna da para vermek mecburiyetinde kalabilir. Böylece su sâhibi zulüm üzerine zulümde bulunabilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) muzdar durumda kalanların istismarını önlemek için bu durumdaki su sâhiplerinin, ihtiyaçlarından artan miktarı satamıyacaklarını teşrî buyurmuştur. Hadiste nehye kuvvet vermek için suyun satılması, kırdaki otun satılması gibi gösterilmiştir.

Bu yasağın hükmü, tenzihî bir kerâhet midir, tahrîmi bir kerâhet midir ihtilaf edilmiştir, ancak esah olan tahrimî olmasıdır. Nevevî, kırdaki ihtiyaç fazlası suyun parasız verilmesi üç şart altında vacibtir der ve açıklar:

1- İhtiyacı görebilecek başka su yoksa,

2- Suyun hayvanları sulamak için kullanılması, ekinleri sulamak için değil,

3- Su sahibinin kendisi bu suya muhtaç olmaması, yani ihtiyacından artması.

Fazla suyu ihtiyaç sahiplerine vermemesinin büyük günah olduğunu söyleyen alimlerimiz de vardır.

Yolcu ve hayvanlara su vermenin vücubunda ihtilaf yok ise de, mezkur kuyunun civarında ikâmet etmek isteyenlere verme hususunda ihtilaf edilmiştir. Bâzı âlimler “Burada ikamette zaruret olmadığı için böylelerine su vermek vâcib değildir” derken, bazıları “Vâcibtir” demiştir. Esah olan da bu ikinci görüştür. Kezâ bunlardan para alınıp alınmayacağı da ihtilaflıdır, ancak “alınamaz”diyen görüş râcih kabûl edilmiştir.[87]

ـ7ـ وفي أخرى للستةِ إّ النسائى: ] تَمنعُوا فضلَ الماءِ لِتَمنَعُوا بِهِ الك‘[ .

7. (246)- Nesâî dışındaki beş kitapta geldiğine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emretmiştir: “Ota mâni olmak maksadıyla suyun fazlasına mânî olmayın.”[88]

AÇIKLAMA:

Şarihlerin açıkladığına göre, bir otlağa yakın yerde bir kimseye ait bir kuyu var. İnsanlar başka kuyu olmadığı için, onun suyundan istifâde edemedikleri takdirde, hayvanlarını, susuzluk endişesiyle oraya otlatmaya getiremeyecekler. Böyle bir durumda kuyu sahibinin ihtiyaç fazlası suyu vermemesi otlağın kendine kalmasını netice verecektir. İşte Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir düşünce ile ihtiyaç fazlası suya mâni olmayı yasaklamakta, haram kılmaktadır. Önceki hadise ve açıklamasına da bakılsın.[89]

ـ8ـ وفي أخرى لمالك عن عمرة بنت عبدالرحمن: ] يُمنعُ نَقْعُ البِئْرِ[ .

8. (247)- Amra Bintu Abdirrahmân´ın naklettiğine göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur:

“Kuyu suyunun fazlası yasaklanamaz”[90]

AÇIKLAMA:

Hadisten “kuyunun içinde biriken su” anlaşıldığı gibi, ihtiyaçtan artan kısmı da anlaşılmıştır. Kuyu ortakları münâvebe ile sudan istifade ederken,kendi gününde ihtiyacı olmadığı için kullanmayan kişinin, kullanılması zarar getirmeyecek ise, ortağına mâni olmaması gereğini de anlamışlardır.[91]

ـ9ـ وعن رجل من المهاجرين قال: ]غَزَوْتُ مَعَ رسولِ اللّه # ثثاً أسمعهُ يقول: المسلمونَ شركاءُ في ثثٍ: في الماءِ، والكَ“ِ، والنارِ[ .

9. (248)- Muhâcirlerden bir kişi şunu anlatmıştır: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´le birlikte üç defa gazveye katıldım. Onun şöyle söylediğini işittim: “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, otda ve ateşte.” [92]

AÇIKLAMA:

Burada, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yaygın bir câhiliye geleneğini kaldırmıştır. Kişi belli bir bölgenin otlağını kendi hayvanlarına ayırıp, başkasına yasaklayabiliyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sahipsiz arazinin (mevât) otunu kimsenin başkasına menedemiyeceği prensibini getirmiştir. Sahibi olan arazinin otuna veya kaba alınmış suyuna başkası izinsiz karışamaz.

Ateş meselesine gelince, bazı alimler, ateş elde edilen taş, odun gibi maddeleri anlayarak, sahipsiz araziden bunların alınmasına kimse mâni olamaz demişlerdir. Tutuşturmak maksadıyla köz vs. isteyenin talebinin de reddedilemiyeceğini anlayanlar olmuştur.[93]

ـ10ـ وعن بهيسة الفَزارية رضى اللّه عنها قالت: ]استأذنَ أبِى النبىَّ # فدخلَ بينهُ وبينَ قَميصِهِ فجعلَ يُقَبِّلُ ويلتزِمُ. ثم قال يارسولَ اللّه: حَدِّثْنِى ما الشَّئُ الذى

يَحِلُّ مَنعُهُ؟ قال: الماءُ. ثم قال مَا الشَّىْءُ الَّذِى َ يَحِلُّ مَنْعُهُ قَالَ: الْمِلْحُ ثُمَّ قَالَ ماذا؟ قالَ النَّارُ. ثم قال يا نبىَّ اللّهِ: ما الشئُ الذى يَحِلُّ مَنْعُهُ؟ قال: أن تَفْعَلَ الخيرَ خَيْرٌ لكَ[. أخرجهما أبو داود .

10. (249)- Büheysetu´l-Fezâriyye (radıyallahu anh) anlatıyor: “Babam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan izin isteyerek kendisi ile kamîsi arasına girdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı öpüyor ve kucaklıyordu. Sonra:

“Ey Allah´ın Rasûlü yasaklanması yasak olan şey nedir bana söyle” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Tuz!” dedi. Babam tekrar sordu:

“Başka ne var ” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Ateş!” dedi. Sonra tekrar sordu:

“Ey Allah´ın Resûlü yasaklanması helal olmayan şey nedir ” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Hayır yapman kendine hayırdır” cevabını verdi”[94]

AÇIKLAMA:

Burada tuz için de ot ve su için yukarıda beyan edilen hüküm konmaktadır. Tuz bir yerde, bir dağda maden halinde mevcutsa ondan istifadede herkes eşittir. Ama bir kimsenin mülkü içinde ise ondan istifade hakkı sâhibine aittir. Satmak, satmamak, mani olmak gibi her çeşit tasarrufu vardır.[95]

ـ11ـ وعن أبى أمامة رضى اللّه عنه. أن رسولَ اللّه # قالَ: ] تَبيعُوا الفَيْناتِ المُغَنِّياتِ، وََ تَشْتَروهُنَّ، وَ تُعلِّمُوهُنَّ، وَ خَيْرَ في تِجَارَةٍ فِيهنَّ، وثمَنُهُنَّ حَرامٌ. قال: وفي مِثلِ هذا أنزَلتْ »وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرى لَهْو الحديثِ«[ .

11. (250)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Şarkıcı cariyeleri satmayın, satın da almayın. Onlara (musikî) de öğretmeyin. Onları alıp satmak şartıyla yaptığınız ticarette hayır yoktur, onlar için ödenen para haramdır.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ilave etti: “Şu âyet bu gibiler hakkında nâzil olmuştur:

“İnsanlardan bazıları, bir bilgisi olmadığı halde, Allah yolundan saptırmak için boş sözlere müşteri çıkarlar. Allah yolunu alaya alırlar. İşte bunlara alçaltıcı bir azab vardır” (Lokman: 31/6).[96]

AÇIKLAMA:

Burada, çalgıcı olduğu için, cariyenin satın alınması yasaklanıyor. Bazı âlimler böylesi cariyeler üzerinde yürütülen akdin fâsid olacağını söylemiştir. Ancak Cumhur, sıhhatini kabul eder. “Ancak onlardan alınan para haramdır. Tıpkı şarapçıya satılan üzümden alınan para gibi, zîra bu satışta haram işe yardım var” demişlerdir. Alimler âyeti bu makamda: “Allah´ı zikirden alıkoyan haram şarkıcı sesleri satın alan” şeklinde anlamış, boş söz (Lehve´l- hadis) tabirinin içine her çeşit zararlı, faydasız hakikatı olmayan şeyleri dâhil etmişlerdir.

Şarkıcılığın haram olduğuna kail olanlar da bu hadis ve bu âyete dayanırlar.[97]

ـ12ـ وعن أبى سعيد رضى اللّه عنه قالَ: ]نَهَى رسولُ اللّهِ # عن شِرَاءِ الغنائِم حتى تُقْسَمَ[. أخرجهما الترمذى .

12. (251)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) taksimden önce ganimetin satılmasını yasakladı.”[98]

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sahih rivayetlerle de sabit olduğu üzere, savaş sırasında elde edilen ganimet malından herhangi bir şeyi, taksim edilmezden önce temellük edinmeyi, satmayı şiddetle yasaklamıştır. Bu davranış, gulûl yani devlet malından yapılan hırsızlık olarak vasıflandırılmıştır. Ganimet malından bir iğne, bir ayakkabı bağı çalanın bile, savaşta öldürülme hâlinde şehitlik mertebesini kaybedeceği, cehenneme gideceği sarih olarak ifade edilmiştir.

Ancak, ganimet olarak elde edilen at, silah, elbise, yiyecek gibi, savaş sırasında kullanılmasına ihtiyaç duyulan bazı malzemenin, taksimden önce, savaş gayesine uygun olarak kullanılmasını âlimler tecviz etmişlerdir. Savaş gayesi dışında bunlar da kullanılamaz, hibe edilemez.[99]

ـ13ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قالَ: ]كانَ أهلُ الجاهِليَّةِ يَتَبَايَعُونَ لحَمْ الجَزُورِ إلى حَبْلِ اَلْحَبَلَةِ، وحَبْلُ الحَبلَةِ أن تُنْتِجَ الناقةُ ما في بَطْنِهَا ثم تَحْملُ التى

تُنْتَجُ: فنهاهم رسولُ اللّه # عن ذلكَ[. أخرجه الستة.وفي أخرى للبخارى: ثُم تُنتِجُ التى في بَطنِهَا .

13. (252)- İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Cahiliye insanları, devenin etini, karnındakinin hamileliği vaktine satarlardı. “Karnındakinin hamileliği” devenin karnındakini doğurması, doğanın da büyüyüp hamile kalmasıdır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu alışverişi yasakladı.”

Buhârî´nin bir rivayetinde “…sonra karnındaki de doğar” denir.[100]

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki hadis iki farklı anlayışa götürmüştür:

1- Buradaki satış, hayvanın doğuracağı yavrunun doğurma zamanında ödenmek üzere veresiye yapılan satıştır.

2- Bu satıştan maksad, hal-i hazırda hâmile olan devenin doğacak yavrusunun satılmasıdır. Râvi İbnu Ömer (radıyallahu anhüma)´in açıklamasına göre birinci mâna esastır.

Her iki tefsirdeki satışı da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamış bulunmaktadır. Birincisi yasaktır, çünkü meçhul bir vadeye ta´lik edilen bir ödemeyle yapılan satıştır. İkinci de yasaktır, çünkü, henüz mevcut olmayan (ma´dum), meçhûl ve satıcının elinde bulunmayan bir şeyin satışıdır, teslimi kesin değildir.[101]

ـ14ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما. أنّ رسولَ اللّهِ # قال: ]السَّلَفُ إلى حَبْلِ الحَبْلَةِ رباً[. أخرجه النسائى .

14. (253)- İbnu Abbâs (radıyallahu anh)´ın naklettiğine göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur:

“Ödemenin, karnındakinin doğumuna tehiri riba (faiz)dır.”[102]

AÇIKLAMA:

Bu, müşterinin, hâmile devesi bulunan şahsa, bu devenin bedelini vermesi ve şöyle demesidir: “Bu deve doğurur ve doğurduğu da doğurursa, onun doğurduğunu bu fiyata senden satın alıyorum.” İşte bu çeşit bir muamele ribaya benzemektedir ve riba gibi haramdır. Çünkü henüz mevcut olmayanın satışıdır ve bu, tam bir aldatmadır.[103]

ـ15ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال: ]نَهَى رسولُ اللّهِ # عن ضِرَابِ الْجَمَلِ[. أخرجه مسلم والنسائى.

15. (254)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) erkek deveye (parayla) çekmeyi yasakladı.”[104]

AÇIKLAMA:

Hadis, “…erkek deveye çekmeyi yasakladı” şeklinde ise de, âlimler umumiyetle, para ile çekmeyi anlayarak alınan paranın tahrimine hükmetmişlerdir. Bazı hadislerde daha açık bir tabirle “erkek devenin suyunu (satmayı) yasakladı”, şeklinde ifade edilmiştir. Alimler, para mukabili damızlık hayvana dişilerinin çekilmesi caiz mi değil mi diye ihtilâf etmişlerdir. Damızlığa çekilme normal olarak yasak olmayıp, para ile bu işin yapılması münâkaşalıdır.[105]

ـ16ـ وعن أنس رضى اللّه عنه قال: ]بَاعَ حَسَّانُ رضى اللّه عنه حِصَّتَه من بَيْرُحاءَ مِنْ صَدَقَةِ أبى طلحةَ رضى اللّه عنه. فقيلَ له: أتبِيعُ صَدَقةَ أبى طَلْحَةَ؟ فقال: أ أبيعُ صاعاً مِنْ تَمْرٍ بصَاعٍ منْ دَرَاهِمَ[. أخرجه البخارى .

16. (255)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hassan (radıyallahu anh), Ebu Talha (radıyallahu anh)´nın tasadduk ettiği Beyruha adlı bahçeden hissesine düşen kısmı (Hz. Muâviye´ye yüzbin dirheme) satmıştı. Kendisine:

“Ebu Talha´nın sadakasını satıyor musun ” dediler. Şu cevabı verdi:

“Yani bir sâ´ hurmayı, bir sa´ para mukabilinde satmayayım mı “[106]

AÇIKLAMA:

Rivayetlerde geldiği üzere, “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemeziniz..” (Âl-i İmrân: 3/92) meâlindeki âyet nâzil olunca, Ashabın sevdiği şeylerden infak etmeye başlamıştı. Ebu Talha da, suyunun tatlılığı ve gölgesinin serinliği ve tanziminin güzelliğiyle Medine´de şöhret yapmış olan Beyruha adındaki bahçesini tasadduk eder. Bu bahçe o kadar hoştur ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman orayı şereflendirirdi. İşte Allah´ın âyette vaadettiği iyiliğe (birr) nâil olmak arzusuyla Ebu Talha (radıyallahu anh) bu en sevgili, en değerli malını, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın irşadı doğrultusunda yakınlarına bağışlar. Yukarıdaki rivayet bu taksimden hissemend olanlardan birinin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şâiri Hassan (radıyallahu anh) olduğunu ifade ediyor.

Bu bahçenin Ebu Talha tarafından vakfedldiği de söylenmiş ise de satış akdi, bunun vakıf değil temlik olduğunu gösterir. Zîra vakıf olsa idi Hassan (radıyallahu anh)´ın satması caiz olmazdı. Ancak, Ebu Talha, “hissesini satma ihtiyacını duyan satabilir” diye şart koyarak vakfetmiş ise, bu şart caiz olabilir” denmiştir. Hz. Ali ve başka bazıları vakıfta böyle bir şartın caiz olduğunu söylemişlerdir. Muhammed İbnu´l-Hasan el-Mahzûmî Ahbâru´l-Medîne adlı kitapta Hz. Muâviye´nin bahçeden satın aldığı hisseye yüzbin dirhem ödediğini belirtir. Buraya Hz. Muâviye (radıyallahu anh) Kasru Benî Hudeyle adıyla bilinen bir köşk yaptırmıştır[107].

ـ17ـ وعن ابن المسيب قال: ]نهى رسول اللّه #: عنْ بَيْعِ الْحَيَوَانِ باللَّحْمِ[. أخرجه مالك .

17. (256)- İbnu´l-Müseyyeb anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hayvanın et mukabilinde satılmasını yasakladı.”[108]

AÇIKLAMA:

Canlı hayvanın “şu kadar et” mukabilinde satılmasını yasaklamıştır. Bunlar aynı cinse girdikleri için misli olmadıkları takdirde müzâbeneye girecektir. Zîra, hayvan kesilince ne kadar et vereceği, az mı çok mu olacağı bilinemez. [109]

ÜÇÜNCÜ BAB

ALIM SATIMDA CÂİZ OLMAYAN ŞEYLER HAKKINDA
(Bu babta altı fasıl vardır)

BİRİNCİ FASIL

ALDATMAYA DAİR

*

İKİNCİ FASIL

SÜTÜ HAYVANIN MEMESİNDE BEKLETMEYE DAİR

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

FİYAT KIZIŞTIRMAYA DAİR

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

ŞARTLAR VE İSTİSNA HAKKINDA

*

BEŞİNCİ FASIL

MÜLÂSEME VE MÜNÂZEBE´YE DAİR

*

ALTINCI FASIL

BEY´UL-GARAR VE DİGERLERİ HAKKINDA

BİRİNCİ FASIL

ALDATMAYA DAİR

ـ1ـ عن ابن عمر رضى اللّه عنهما: ]أنّ رجً ذكرَ لِرسولِ اللّهِ # أنّهُ يُخْدَعُ في البيوعِ. فقالَ رسول اللّه #: مَنْ بَايَعْتَ فقل خِبةَ، فكانَ إذا بايََعَ قال َ خِبَةَ[. أخرجه الستة إ الترمذى. »الخبة« الخداع .

1. (257)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek alışverişte aldatıldığını söyledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine:

“Alış-veriş yaptığın kimseye: Aldatmaca yok! de” buyurdu.”[110]

AÇIKLAMA

Bu hadise dayanarak alış-verişte aldatma olamaz, normal değerinin üçte birini bulan bir aldatma olursa aldanan tarafın “hıyâr hakkı” vardır denmiştir. Ancak, Hanefî, Şâfiî ve diğer bazılarına göre, alış-verişte esas, bir tarafın aldanmasıdır. Aldanma az da olsa çok da olsa, aldanana hıyâr hakkı sağlamaz. Esas olan görüş de budur. Ama mahkemeye müracaat hakkı vardır.[111]

ـ2ـ وعن عبد المجيد بن وهْب قال: قال لى العَدَّاءُ بنُ خالدٍ رضى اللّه عنه : ]أ أُقرِئُكَ كِتاباً كَتَبَهُ لى رسولُ اللّهِ #؟ قلت بلى. فأخْرَجَ إلىَّ كِتاباً »هذا ما اشتَرى العُدَّاءُ بنُ خالدِ بن ذَهْوَةَ من محمّدٍ #، اشترَى منهُ عبداً أو أمَةً َ دَاءَ وَ غائِلةَ و خِبْثَةَ، بيعُ المُسْلمِ من المسلمِ«[.

قال: قتادة »الغائلة« الزنا والسرقة واŒباق. أخرجه البخارى تعليقاً والترمذى .

2. (258)- Abdülmecid İbnu Vehb anlatıyor: “Bana, el-Addâ´ İbnu Hâlid (radıyallahu anh):

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bana yazdığı bir mektubu sana okuyayım mı ” dedi. Ben:

“Memnuniyetle!” deyince bir mektup çıkardı. Mektupta şunlar yazılı idi:

“Bu, el-Addâ İbnu Hâlid İbni Zehve´nin Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´den satın aldığı şeyi tevsik eder. el-Addâ ondan bir köle veya cariye satın aldı. Kölede, ne herhangi bir hastalık, ne (zina, hırsızlık, kaçma gibi) bir düşkünlük ne de (satışını gayr-ı meşru kılan hürr asıllı bulunmak, emânet ve rehin olarak verilmiş olmak gibi) haramlık yoktur. Bu Müslümanın Müslümana satışıdır.”[112]

ـ3ـ وعن ابن أبى أوْفى رضى اللّه عنهما ]أنَّ رجً أقَامَ سِلعةً في السُّوقِ، فَحَلَفَ باللّهِ لقد أُعطِىَ بها مالم يُعْطَ لِيُوقِعَ فيهَا رجً من المسلمينَ فنَزلتْ »إنَّ الذين يَشْتَرونَ بِعَهْدِ اللّهِ وأيْمَانِهِم ثمناً قليً« إلى آخر اŒية[. أخرجه البخارى .

3. (259)- İbnu Ebî Evfâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam çarşıya satmak üzere mal koydu. Müslümanlardan biri alıcı çıkınca, onu ikna için, “senin vermediğin parayı ödedim” diye Allah´a kasem etmişti. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:

“Allah´ın ahdini ve yeminlerini az bir değere değişenler var ya, işte onların âhirette bir payları yoktur. Allah, kıyamet günü, onlara hitab etmeyecek, onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azab onlar içindir” (Âl-i İmrân: 3/77)[113]

AÇIKLAMA:

Yemin meselesine temas eden bir ayet-i kerimenin nüzulüne sebep olan bir vakayı aydınlatan yukardaki hadisten şârihler, alışveriş esnasında, mala rağbeti artırmak için yemin etmenin yasaklandığı hükmünü çıkarmışlardır. Âyet-i kerime, sürüm maksadıyla Allah´ın adını vererek yemin edenler hakkında birçok cezanın takdir edildiğini beyan etmektedir:

1- Ahiret nimetlerinden mahrumiyet,

2- Cenab-ı Hakk´ın kelâmına mazhariyetten mahrumiyet.

3- Allah´ın rahmet bakışından mahrumiyet.

4- Günahlardan tezkiyeden mahrumiyet,

5- Elim bir azâbı hak etme.

Yemin etiğimiz meselede sadık bile olsak alışveriş gibi basit işlerde yemine müracaattan kaçınmalı, çok ciddî, son derece mühim meselelerde yemin etmeliyiz. Yemin, dâvada hak olduğumuzu te´yid için Allah´ı şâhid kılmaktır.[114]

ـ4ـ وعن عمرو بن دينار قال: ]كانَ هَا هُنَا رجلٌ اسمهُ نَوَّاسٌ وكَانَ عِنْدَهُ إبِلٌ هِيمٌ فاشترَى ابنُ عمر رضى اللّهُ عنهُما تلكَ ا“بلَ من شريكٍ له فجاءَ إليهِ شريكُهُ فقال: بعنا تلكَ ا“بلَ. قال مِمَّنْ؟ قال منْ شيخِ كذا وكذا. قال: وَيْحَكَ ذاكَ واللّهِ ابنُ عُمرَ، فجاءهُ فقال: إنَّ شَريكِى باعَكَ إبً هيماً ولم يُعْرفْكَ. قال: فاسْتَقْهَا: فلما ذهبَ ليستاقهَا قال دَعْها رَضينا بقضاءِ رسولِ اللّهِ #، عَدْوَى[. أخرجه البخارى.»والهُيامُ« داء يأخذ ا“بل فتعطشُ فتَهلكُ منه .

4. (260)- Amr İbnu Dinar anlatıyor: “Nevvas adında biri vardı. Yanında su içme hastası bir deve vardı. İbnu Ömer (radıyallahu anh) bu deveyi ortağından satın aldı. Ortağı kendisine uğrayınca:

“Şu devemiz var ya onu sattık” dedi: Ortağı

“kime” deyince

“şu şu evsafta bir yaşlıya” diye tarif etti. Ortağı:

“Öyle mi, amma da yaptın, vallahi o zat İbnu Ömer´dir” dedi: Sonra İbnu Ömer (radıyallahu anh)´e gelerek:

“Ortağım sana su içme hastası bir deve satmış, durumunu da sana söylememiş” dedi. İbnu Ömer:

“Öyleyse götür onu” dedi. Adam götürmek üzere tutunca:

“Bırak deveyi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmüne râzıyız, sirayet yoktur” buyurdu.”[115]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, sonradan beyan edildiği takdirde, ayıplı bir malın reddedilebileceği gibi alınabileceğini de ifade etmektedir.Müşteri ayıbını bilerek razı ise bu hile, aldatma sayılmaz. Nitekim burada İbnu Ömer, ayıplı deveye râzı olmuştur. Salih ve itibarlı kişileri aldatmaktan kaçınmaya daha ziyade gayret gösterilmesi gereği de anlaşılmıştır. Çünkü: “amma da yaptın, o zat İbnu Ömer´dir” tabiri bunu ifade eder[116].

ـ5ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه ]أنَّ رسولَ اللّه # مَرَّ في السُّوقِ على صُبْرةِ طعامٍ فأدخلَ يدَهُ فِيهَا فنالت أصابِعُهُ بَلً. فقال: ما هذا يا صاحبَ الطعامِ؟ فقال: ياَ رَسُولُ اللّهِ أصابتْهُ السماءُ. قال أفَ جعلْتَهُ فوقَ الطَّعامِ حتّى يَراهُ الناسُ؟ مَنْ غَشَّنَا فليْسَ مِنَّا[. أخرجه

مسلم وأبو داود والترمذى، وهذا لفظ مسلم.

5. (261)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama:

“Ey satıcı nedir bu ” diye çıkıştı. Adam:

“Ey Allah´ın Resûlü, yağmur ıslattı,deyince:

“Bu yaşlığı üste getirip, herkesin görmesini sağlıyamaz mıydın Kim bizi aldatırsa o bizden değildir” buyurdu.[117]

ـ6ـ في رواية أبى داود والترمذى ]فأوحى إليهِ أنْ أدْخِلْ يدكَ فيهِ فأدْخَلَ يَدَهُ فيهِ فإذا هو مبْلولٌ فقال: ليسَ مِنَّا مَنْ غشَّ[ .

6. (262)- Ebu Dâvud ve Tirmizî´nin rivayetlerinde (yukarıdaki hadiste) şu ziyade mevcuttur: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a “elini yığına daldır” diye vahyedildi, o da elini daldırdı. Yığın ıslaktı. “Aldatan bizden değildir” buyurdu.”[118]

ـ7ـ وعن عُقْبَة بن عامر رضى اللّه عنه قال: ] يَحِلُّ ِمْرئٍ مُسْلمٍ يبيعُ سِلعةً يَعْلَمُ أنَّ بِهَا داءً إ أخْبَرَ بِهِ[. أخرجه البخارى في ترجمة باب .

7. (263)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) buyurmuştur ki: “Müslüman bir kimsenin, bir malda kusur olduğunu bildiği halde, müşteriye haber vermeden satması haramdır.” Buhârî, bunu bir babın başlığında kaydetmiştir. (Büyû 19).[119]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in devlet reisi vasfıyla zaman zaman çarşıpazarı teftiş ettiğini gösterir. Ma´mafih çarşıya alışveriş için de gelmiş bulunsa, bu esnada konrol ve murâkebe işini de yürüttüğünü ve dolayısıyla, devletin bu işlere ehemmiyet vermesi gereğini ifâde eder.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in buğdaydaki yaşlığı gizlememesini söylemesi, bu yığnı toptan satmak üzere koyduğunu ifade eder. Çünkü ölçek ölçek satılma durumunda alttaki yaşlılık meydana çıkacağından, burada bir aldatma niyeti söz konusu olamaz. Şu halde bağ-bağ, sandık-sandık, sepet-sepet, çuval-çuval, toptan satışlarda üst kısma kalitelisini, kusursuzunu koyarak, müşterinin nazarından bazı kusurlarını gizlemek haram olmaktadır. Üst kısımla alt kısım arasında fark büyük olduğu takdirde müşteri akdini bozabilir, az farkı böyle bir hak tanımaz, çünkü alışverişte bir tarafın az miktarda aldanması normal karşılanır.

Bazı âlimler, bu hadisten, büyük ve fazilet ehli kimselerin alışveriş için pazara gitmelerinin sünnet olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Nitekim İmam Mâlik: “Eskiden insanların âdeti pazar yerlerine çıkmak ve oralarda oturmak idi. İbni Ömer çok defa pazara gelip orada otururmuş” der.

Yahya İbnu Sâid de: “Ben Saîd İbnu´l-Müseyyeb ile Sâlim Mevlâ İbnu Ömer (radıyallahu anh)´in bir kısım rivayetlerini, onlar çarşıda oturup sohbet ederken aldım” demiştir. Bu durumu te´yid eden bir rivayet, Ashabtan Abdullah İbnu Büsr en-Nasrî ile ilgili: “Bu zat (radıyallahu anh), cuma namazını kıldıktan sonra, hemen çıkar, çarşı-pazarı bir dolaşır tekrar camiye girip ibâdetle meşgul olurmuş. Kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca: “Müslümanların Efendisi (aleyhissalâtu vesselâm)´ni böyle yapar gördüm de ondan” cevabını vermiştir.[120]

İKİNCİ FASIL

SÜTÜ HAYVANIN MEMESİNDE BEKLETMEYE DAİR

ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: قال رسولُ اللّهِ # ]َ تُصَرُّ وَيُرْوَى َتَصُرُّوا ا“بِلَ والغنَمَ، ومن ابتَاعَهَا فهوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ بَعْدَ أنْ يَحْلُبَهَا إنْ شاءَ أمْسَكَ، وأنْ شَاءَ ردَّها وصاعاً من تمرٍ[. أخرجه الستة .

1. (264)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

“Deve ve koyunun memelerinde süt bekletmeyin. Kim böyle sütü bekletilmiş bir sağmal hayvan satın almışsa sağdıktan sonra muhayyerdir, dilerse kabul eder, dilerse bir sâ´ miktarında kuru hurma da vererek iade eder.”[121]

ـ2ـ وفي أخرى للبخارى: ]فإن رَضِيَهَا أمْسَكَهَا وإنْ سَخِطَهَا فَفى حَلْبَتِهَا صاعٌ من تمرٍ[ .

2. (265)- Buhârî´nin bir başka rivayetinde “…Memnun kalırsa hayvanı tutar, memnun kalmazsa iâde eder. İâde ettiği takdirde sağdığı süt için bir sâ´ kuru hurma verir” denmektedir.[122]

ـ3ـ وفي أخرى لمسلم: فهو فيما بالخيار ثثةَ أيامٍ، وله: إن رَدَّ معها صَاعاً من طعامٍ سمراءَ.وله في أخرى: مِنْ تَمْرٍ سمراءَ.

ولهما: و تُصرُّ ا“بلُ والغنمُ .

3. (266)- Müslim´in bir rivayetinde denmektedir. Büyû, 25.

Müslim´in bir başka rivayetinde: “…bir sa´ kuru hurma verir, buğday değil” denir.

Buhârî ve Müslim´in rivayetlerinde: “Deve ve koyunun sütü (satış sırasında) memede bekletilmez” buyurulur.[123]

ـ4ـ وللنسائى رحمه اللّه: ]مَنِ ابْتَاع مُحَفَّلَةً أو مُصَرَّاةً[ .

4. (267)- Nesâî´nin bir rivayetinde: “Kim sütü bekletilmiş bir deve veya davar satın alırsa..” denir[124].

ـ5ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال: قال رسولُ اللّه #: ]مَن باعَ مُحفلةً فهوَ بالخِيارِ ثثةَ أيامٍ، فإن ردَّهَا ردّ معها مِثلَ أو مِثلَىْ لَبَنِهَا قمحاً[. أخرجه أبو داود .

5. (268)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim sütü memesinde bekletilmiş bir deve satın alırsa o üç gün muhayyerdir. Şayed iâde edecek olursa, hayvanla birlikte, sütü mislince veya sütünün iki mislince buğday da verir.”[125]

AÇIKLAMA:

Dinimiz alışverişte dürüstlüğe çok ehemmiyet vermiş, aldatmanın her çeşidini yasaklamıştır. Bu meyanda satılacak olan sağmal hayvanların memesinde süt bekletmek de yasaklanmıştır. Cahiliye devrinde Araplar, satacakları hayvanı, çok süt veren cinsten göstererek daha iyi bir fiyatla satabilmek maksadıyla birkaç gün sağmayarak sütü memede bekletirlermiş. Bu çeşit hayvanlara musarrât denmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit satışları hususî kaideler getirerek, hileyi önlemek için tedbir almıştır. Yukardaki rivayetlerde, hayvanı iade edecek olan müşterinin, bir sâ´ miktarında hurma vermesi de istenmektedir. Bu, sağılmış olan süte karşılıktır.

Fakihler bu hadisleri farklı şekillerde yorumlamışlardır. Şâfiîler ehemmiyetle, burada kuru hurma verileceğini söylerler. Müşteri, kuru hurma bulamazsa hurmanın Medine´deki bedelini veya o beldeye en yakın bulunan hurma diyarındaki kıymetini verir.

İmam-ı Âzam, İmam Muhammed, İmam Yusuf ve İmam Malik gibi diğer bir kısım âlimler “müşteri sütü biriktirilmiş hayvanı hıyar-ı ayb denilen kusur muhayyerliği ile sâhibine iâde edemez, ancak noksanlığını ödetir. Çünkü burada iâdeye mâni olan ayrı ziyade vardır” demişlerdir.

Hanefîler, memede sütü bekletilen sağmal hayvan satın alındığı takdirde sonradan iâde edilemeyeceği prensibini te´yid edecek muhtelif delil ve izâh getirerek hadisin zahiriyle amel edilemeyeceğini belirtirler. [126]

ÜÇÜNCÜ FASIL

FİYAT KIZIŞTIRMAYA DAİR

ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه أنّ رسولَ اللّه # قال: ] َتَناجَشُوا[. أخرجه الخمسة إ النسائى .

1. (269)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz buyurdular ki:

“(Alıcı olmadığınız hâlde, fiyatları kızıştırmak için) müşteri ile satıcının aralarına girmeyin.”[127]

ـ2ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال: ]نَهَى رسولُ اللّه # عن النَّجْشِ[. أخرجه الثثة والنسائى.وزاد مالك قال: »والنجش« أن تُعْطِيَهُ بِسِلْعتِهِ أكثرَ منها، وليس في نَفسِكَ اشتراؤُها فيَقتدِى بكَ غيرُكَ .

2. (270)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müşteri kızıştırmayı yasakladı”.

İmam Mâlik şu ilâvede bulunur: “Kızıştırma (necş): Aslında alıcı olmadığın halde, (araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni tâkiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır.”[128]

ـ3ـ وعن ابنِ أبِى أوفى رضى اللّه عنهما قال: ]الناجِشُ أكِلُ الرِّبَا خائنٌ، وهوَ خِدَاعٌ باطلٌ يَحِلُّ[. أخرجه البخارى موقوفاً مُعَلَّقاً.

3. (271)- İbnu Ebî Evfa (radıyallahu anh) buyurmuştur ki: “Müşteri kızıştıran, ribâ yemiş hâindir. Bu iş, bâtıl bir aldatmadır, helâl değildir.”[129]

AÇIKLAMA:

Müşteri kızıştırarak malın daha fazla bedelle satılmasını sağlamak sûretiyle satın alanın aldanmasına yol açtığı için yasaklanmıştır. Bu meselede hiçbir ihtilâf sözkonusu değildir. Bu satışın sıhati hususunda ihtilaf edilmiştir. Hanefîler´e göre, satıcı günahkâr olsa da satış sahihdir. İmam Malik müşterinin hakk-ı hıyarına, dolayısıyla dilerse akdi bozabileceğine kaildir. Ehl-i hadisten bazıları ile zâhirîlere göre akid fâsiddir.[130]

DÖRDÜNCÜ FASIL

ŞARTLAR VE İSTİSNA HAKKINDA

ـ1ـ عن ابن مسعود رضى اللّه عنه قال: ]أنهُ اشتَرى جَارِيةً من امْرَأتِهِ واشتَرطَتْ عليهِ أنَّكَ إنْ بِعْتَهَا فهى لى بالثمن الَّذِى ابْتَعْتَهَا بهِ؟ فاستفتى في ذلكَ عمرَ رضى اللّه عنه فقال: َ تَقْرَبْهَا. وفيهَا شرطٌ َحَدٍ[. أخرجه مالك .

1. (272)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh)´un anlattığına göre: “Kendisi, hanımından bir cariye satın alır. Ancak karısı bir şart koşarak der ki:

“Şayet cariyeyi satacak olursan, satın aldığın fiyatla ben alacağım.” Bu hususta Hz. Ömer (radıyallahu anh)´e sordum. Bana:

“Câriyeye yaklaşma. Onda başka birisi için şart var” dedi.[131]

AÇIKLAMA:

Burada satış akdinin muhtevasına uygun gelmeyen bir şart koşulmaktadır. Zira, satış mülkiyetinin eksiksiz ve tam olarak müşteriye geçmesini sağlamalıdır. Bu şart sebebiyle İbnu Mes´ud cariyeyi dilediği gibi satamayacak, hibe edemiyecek. Öyle ise mülkiyet hakkı tam değildir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) böyle şartlı satışları yasaklamıştır.[132]

ـ2ـ وعن عمرو بن شعيب بن محمد بن عبداللّه بن عمرو بن العاص عن أبيه عن جده عبد اللّه رضى اللّه عنه قال: ]نهى رسولُ اللّهِ # عن بيعِ العُربانِ[. أخرجه مالك وأبو داود. وقال مالك: وذلك فيما نُرى واللّه أعلمُ أن يشتَرى الرجلُ العبدَ أو الوليدَةَ أو يتَكَارَى الدَّابّةَ، ثم يقولُ الَّذِى اشْتَرَى منه أو تكارَى منه: أُعْطِيكَ دِيناراً أوْ دِرْهَماً أو أكْثَرَ مِنْ ذلكَ أو أقَلَّ على أنى إنْ أخَذْتُ السِّلْعَةَ أو رَكِبْتُ الدَّابَةَ فالَّذِى أُعْطيكَ هُوَ مِنْ ثمنِ السِّلْعَةِ أوْ مِنْ كِراءِ الدابةِ، وإنْ تَرَكْتُ ابْتِيَاعَ السلعةِ أو كِرَاءَ الدّابةِ فما أُعْطيكَ باطِلٌ بِغَيْرِ شَئٍ .

2. (273)- Amr İbnu Şuayb İbni Muhammed İbni Abdillah İbni Amr İbni´l-As babası tarikiyle ceddi Abdullah´tan rivayet ettiğine göre, “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bey´u´l-urban´ı yasaklamıştır.”

İmam Mâlik bey´ul-urbân´ı şöyle tarif eder: “Kişinin bir köle veya cariyeyi satın alıp veya bir hayvanı kiralayıp, sonra satan veya kiralayan kimseye: “Sana şu kadar dirhem veya dinar veriyorum, şu şartla ki, ben bu malı satın alır veya senden kiraladığım hayvana binersem sana vermiş olduğum para, malın bedelinden veya hayvanın kirasından sayılacaktır. Şayet malı almaktan, veya hayvanı kiralamaktan vazgeçersem, sana önceden vermiş olduğum para senin olsun” der.[133]

AÇIKLAMA:

Bey´u´l-Urban´ı âlimler umumiyetle tecviz etmemişler, butlanına hükmetmişlerdir. Ahmet İbnu Hanbel cevazına meyleder. Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in de tecviz ettiği rivayet edilmiştir.[134]

ـ3ـ وعن عبداللّهِ بن أبى بكر. ]أنَّ جَدَّهُ محمدَ بن عمرو: باعَ ثمرَ حائطٍ له يُقالُ له ا‘فراقُ بأربعةِ آفِ دِرْهَمٍ، واستثنَى بثمانمائةِ درهمٍ[ .

3. (274)- Abdullah İbnu Ebî Bekr´in anlattığına göre: “Dedesi Muhammed İbnu Amr, el-Efrâk adındaki bağının meyvesini dört bin dirheme sattı. Bundan sekiz yüz dirheme (tekabül eden) hurmayı müstesna kıldı.”[135]

AÇIKLAMA:

Bir bahçenin meyvesi toptan satılırken üçte biri geçmeyecek miktarda meyvenin satıştan hâriç tutulabileceği hükme bağlanmıştır. Sayısı belirtilmek kaydıyla bir kısım ağaçlar da satıştan istisna edilebilir. Bu da câizdir.[136]

ـ4ـ وعن مالك رحمه اللّه أنه بَلغَهُ أنّ رسول اللّه #: ]نهَى عن بيْعٍ وسَلَفٍ[. أخرجهما مالك، قال: وتفسيرُ ذلك أنْ يقولَ الرجلُ للرجل آخذُ سِلعتَكَ بِكَذَا وَكَذَا علَى أنْ تسْلِفَنِى كذا وَكَذَا، فإن عَقَدَ بَيْعَهَا على هذا فهوَ غَيْرُ جائز .

4. (275)- İmam Mâlik (radıyallahu anh)´e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) satışı ve selefi yasaklamıştır.

İmam Mâlik bunu şöyle açıklar: “Bu, bir kimsenin diğerine şöyle demesidir: “Senin malını şu şu fiyata alıyorum ancak bir şartla sen de benden şunu ve şunu selef sûretiyle satın alacaksın”. Bu çeşit bir muamele câiz değildir.”[137]

AÇIKLAMA:

Selef kelimesi iki mânada kullanılmaktadır:

1- Selem, yani parayı peşin vererek malın bilâhare alınması: Tarladan çıkacak buğdaydan şu kadar miktarına şimdiden şu kadar para alarak satmak.

2- Selef bir de karz yâni, herhangi bir menfaat beklenmeden borç para vermek mânasına gelir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) karzla (veya selemle) satışın birleşmesini yasaklamıştır. Bu çeşit satışta bir malın normal bedelinden daha yükseğe satılması olduğu gibi karzın, malı satmaya teşvik maksadını gütmesi, dolayısıyla bir menfaat mukabili yapılmış olması da söz konusudur. Halbuki karz karşılıksız olmalıdır, aksi takdirde fâiz olur ve haramdır. Şöyle ki: Bir adam mesela düğün için kumaş alacak, fakat parası yok. Kumaşı satın alacağı tüccardan karz sûretiyle yani borçlanarak para alıyor, bu parayı aynı tüccara kumaş karşılığı ödüyor. Hadisi, bazı alimler şu şekilde de anlamıştır: Kumaşı alan zat, tüccardan peşin para alarak, karşılığında selem sûretiyle, yani tarladan çıkacağı zaman vermek üzere buğday satıyor. Peşin aldığı parayı, o tüccardan satın aldığı kumaş için ödüyor. İşte bu çeşit bir muâmelede hem satış, hem selem birleşmiş olmaktadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu tarzı yasaklamaktadır. [138]

ـ5ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال: ]غَزَوْتُ مَعَ رَسُولِ اللّه # فَتََحَقَ بى رسولُ اللّه # وأنَا علَى ناضحٍ لَنا قَدْ أعْيَا. قال: فتَخَلّفَ رسولُ اللّه # فزجرهُ ودَعَا لهُ فما زالَ بينَ يَدَى ا“بلِ. فقال لِى كَيْفَ ترَى بعيرَكَ؟ فقلتُ بِخَيْرٍ: قَدْ أصابَتْهُ بَرَكتُكَ. قال: أفَتبِيعُنيهِ؟ قالَ: فاستحييتُ، ولم يكن لَنَا ناضحٌ غيرُهُ. قال: فقلتُ نعمَ، فبعتهُ إياهُ على أن لى فقارَ ظهرهِ حتى أبلغَ المدينةَ، قال فقلت يا رسولُ اللّه إنّى عَرُوسٌ، فأستأذنتُهُ فأذِنَ لِى فتقدَّمْتُ الناسَ إلى المدينةِ حتى أتَيْتُ المدينةَ فَلَقِيَنِى خالِى فسألنِى عن البعيرِ فأخْبَرْتُهُ بما صنعتُ فيهِ فََمِنى، وقدْ كانَ رسولُ اللّه # قال لِِى حين استأذنتهُ: هلْ تزَوجتَ بِكراً أم ثيِّبا؟ قُلْتُ: بل ثيباً. قال هّ بكراً تعبها وتعبُكَ؟ قلتُ يا رسول اللّه: تَوَفَّى والدِى ولى أخَوَاتٌ صِغَارٌ فكَرِهْتُ أنْ أتَزَوَّجَ مِثْلَهنَّ ف تؤدِّبُهنَّ و تقومُ عَلَيْهِنَّ، فَتَزَوَّجْتُ ثَيِّباً لِتَقُومَ عَلَيْهِنَّ وتؤدِّبهنَّ. قال: فلما قَدِمَ رسول اللّه # المدينةَ غَدَوْتُ عليه بالْبَعيرِ فأعْطانِى ثَمَنَهُ وردَّهُ عَلَىَّ[. أخرجه الخمسة .

5. (276)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´le birlikte gazveye katıldım. Ben su taşımada kullandığımız devemizin üzerinde giderken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana kavuştu. Devem yorgundu ve bu yüzden gerilerden yürüyordu. Durumu görünce Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de geride kalarak deveyi sürdü ve ona dua buyurdu. Bunun üzerine bütün develerin önünden gitmeye başladı. Bana:

“Deveni nasıl görüyorsun ” diye sordu.

“Çok iyi görüyorum, bereketiniz değdi” dedim.

“Onu bana satar mısın ” buyurdu. Ben utandım, bundan başka su taşıyan devemiz yoktu. Yine de

“evet” dedim ve Medine´ye varıncaya kadar sırtı benim olmak şartıyla deveyi kendilerine sattım. Ona:

“Ey Allah´ın Rasûlü yeni evliyim” diyerek izin istedim. Bana izin verdiler. Bunun üzerine, Medine´ye gelince beni dayım karşıladı. Deveden sordu. deve ile ilgili yaptıklarımı anlatınca beni ayıpladı. İzin istediğim sırada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bâkire ile mi, dulla mı evlendin ” diye sormuştu. Ben

“dul biriyle” dedim.

“Niye bâkire ile değil, o seninle sen de onunla şakalaşırdınız” buyurdu. Ben:

“Ey Allah´ın Resûlü, babam vefat etti. Bir çok kız kardeşim var, hepsi de küçük. Onlarla aynı yaşta, onların terbiyeleriyle meşgul olamayacak, onlara bakamıyacak çok genç biriyle evlenmeyi uygun bulmadım. Bu sebeple onlara bakıp terbiyelerini yapacak bir dulla evlendim” dedim.”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye gelince deveyi vermek üzere yanlarına gittim. Bana parasını verdi ve deveyi de iâde etti.”[139]

ـ6ـ وفي أخرى قال: ]بِعْنِيهِ بأُوقِيةٍ. قلتُ . قال بِعْنِيهِ بأُوقِيةٍ، فبعتُهُ واسْتَثْنَيْتُ حُمْنَهُ إلى أهْلِِى. فلما قَدِمْنَا أتيتُهُ بالجمل ونَقَدَنِِى ثمَنهُ ثم انصرفتُ فأرسَلَ على أثرِى فقال: ما كنتُ Œخذَ جَمَلَكَ، فَخُذْ جَمَلَكَ فهُوَ لكَ[.وفي أخرى: ]أفْقَرنِى رسولُ اللّهِ # ظهْرَه إلى المدينةِ[.وفي أخرى: ]لكَ ظهرهُ إلى المدينة[.وفي أخرى: ]فشرطَ ظهرَهُ إلى المدينةِ. قال البخارى: اشتراطُ أكثر وأصحُّ[.وفي أخرى: ]بأربعةِ دنانيرَ، وهذا يكونُ أُوقِيّةً على حِسابِ الدينارِ بعشرةٍ[.وفي أخرى: ]أوقيةَ ذهب[.وأخرى: مائَتىْ درهم.

وأخرى: بأربعِ أواقِىَ.وأخرى: بعشرين ديناراً.وأخرى: فإذَا قَدِمْتُ المدينةَ فالكَيْسَ الْكيْسَ، وفيها: وقَدِمْتُ المدينةَ بالغداةِ فجئتُ المسجدَ فَوَجَدْتُهُ على بَابِ المسجِدِ، فقال اŒنَ قَدِمْتَ؟ قلتُ: نَعَمْ. قال: فَدَعْ جَمَلَكَ وادخُلْ فصلِّ ركعيتنِ، فدخلتُ فَصَلَّيْتُ، ثم رجعتُ، فأمَرَ بً أنْ يَزِنَ لِى أُوقيَّةً فَوَزَنَ لِى بِلٌ فأرجَحَ.وفي أخرى قال: فلمَّا ذهبنَا لندخلَ قال: أمْهِلُوا حتَّى ندخلَ ليً كىْ تَمتَشِطَ الشَّعِثَةُ وَتَسْتَحِدَّ المَغِيبَة

6. (277)- Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Deveyi bana bir okiyye´ye sat” dedi. Ben:

“Hayır” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ısrar ederek:

“Onu bana bir okiyye´ye sat” dedi ben de sattım fakat evime kavuşuncaya kadar binme şartını koştum. Medine´ye gelince, teslim etmek üzere deveyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirdim. Bana parasını hemen ödedi. Ben oradan ayrıldım. Arkamdan birini göndererek:

“Esasen senin devene müşteri değilim, sen deveni geri al artık, o yine senin olsun” dedi.

Bir diğer rivayette: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hayvanın sırtını Medine´ye kadar bana iâde etti” denir.

Bir diğer rivayette: “Medine´ye kadar sırtı senin” denir.

Bir diğer rivayette: “…Medine´ye kadar sırtını şart kıldı” ifadesi vardır. Buhârî der ki: “Şart kılma ifadesi rivayetlerin çoğunda yer alır. Sahîh olan da budur.”

Bir diğer rivayette: “Deveyi, dört dînara (sattım)” denir. Bu, dinarın on dirhem hesabından bir okiyye yapar. Diğer bir rivayette “Bir okiyye altın´a” denir. Diğer bir rivayette “ikiyüz dirheme” denir. Bir diğer rivayette “Dört okiyye´ye” denir. Bir diğer rivayette “Yirmi dinara” denir.

Bir diğer rivayette: “Medine´ye geldiğin zaman dikkatli ol hanımın hayızlı olabilir”[140] buyurdu. Bu rivayette “Akşam vakti Medine´ye geldim. Mescide uğradım. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı orada mescidin kapısında buldum. Bana

“Şimdi mi geldin ” diye sordu.

“Evet!” dedim. Bana:

“Deveni bırak, içeri gir, iki rek´at namaz kıl!” buyurdu. Ben hemen girdim, namaz kıldım ve döndüm. Hz. Bilâl´e emrederek bana bir okiyye tartmasını söyledi. Bilal derhal tarttı ve biraz da fazla koydu” denir.

Bir diğer rivayette Câbir (radıyallahu anh) der ki: “(Evimize) girmek için gittiğim zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle uyardı:

“Biraz ağır olun, evlere geceleyin girelim. Böylece, saçı başı dağınık olanlar taranır, gurbette kocası olanlar etek traşı olurlar.”[141]

ـ7ـ وفي أخرى لمسلم قال: ]بِعْنِى جَمَلَكَ هذَا، قلتُ َ: بلْ هوَ لكَ قالَ َ: بَلْ بِعْنِيهِ. قلتُ َ: بلْ هوَ لَكَ يَارسُولَ اللّهِ: قال َ: بَلْ بِعْنِيهِ. قلتُ فإنَّ لِرجلٍ علىَّ أوقِيَّةَ ذَهَبٍ فَهُوَ لكَ بها. قالَ قد أخَذْتُهُ فَتَبَلَّغْ عليه إلى المدينةِ، فلمّا قَدِمْتُ المدينةَ قال لِبلٍ أعْطِهِ أوقيَّةَ ذَهَبٍ وَزِدْهُ: فَزَادَنِى قِيرَاطاً، فَقُلْتُ َتُفَارِقُنِى زِيَادَةُ رسولِ اللّهِ # فكانَ في كِيْسٍ لِى إلى أنْ أخَذَهُ أهلُ الشّامِ يومَ الحَرَّةِ[ .

7. (278)- Müslim´in bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Bana şu deveyi sat” buyurdu. Ben:

“- Hayır satmam, size bağışlıyorum, deve sizin olsun ey Allah´ın Resûlü” dedim.

“- Olmaz, bağış kabûl etmem, sat onu bana” buyurdu. Ben:

“- Öyleyse, dedim, bir adama bir okiyye miktarında altın borcum var, ona mukabil deveyi size sattım” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Aldım onu, ancak sen yükünü Medine´ye kadar onun üzerinde götür” dedi.

Medine´ye gelince, Hz. Bilâl (radıyallahu anh)´e:

“- Câbir´e bir okiyye altın ver, biraz da fazla olsun” emretti. Bilal bu söz üzerine bir kîrât[142] fazla tarttı. Kendi kendime: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bana verdiği fazla miktarı yanımdan hiç ayırmayacağım” dedim. Harra harbinde, Şamlılar tarafından yağma edilinceye kadar, kesemin dibinde duruyordu.”[143]

ـ8ـ وله في أخرى أتبيعُنيهِ بِكذَا وكذَا واللّهُ تعَالى يَغْفِرُ لكَ؟ قُلْتُ: هُوَ لَكَ. فما زالَ يَزِيدُنِى، وَيَقُولُ: واللّهُ تعالى يَغْفِرُ لكَ. قَالَهَا ثثاً .

8. (279)- Yine Müslim´den gelen bir başka rivayet şöyledir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bana, deveyi şu, şu bedele sat, Allah da seni mağfiret buyursun, olmaz mı ” dedi. Ben cevaben:

“Elbette, o sizin olsun” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir taraftan miktarı artırmaya devam ediyor bir taraftan da: “Allah Teâlâ sana mağfiret buyursun” diyordu. Bu sözü üç kere tekrar etti.”[144]

ـ9ـ وفي أخرى: وقال لى: ]ارْكبْ بِسْمِ اللّهِ فلمّا قَدِمْنَا المدينةَ دخَلَ النبىُّ # المسجدَ في طوائفَ مِنْ أصْحَابِهِ وَدَخَلْتُ إليهِ وَعَقَلْتُ الجملَ في ناحيةِ الْبطِ. فَقُلْتُ لهُ: هذا جمَلُكَ؟ فخَرَجَ: فجعلَ يُطيفُ بالجملِ ويقولُ: الجمَلُ جَمَلُنَا. فَبَعَثَ بِأوَاقِىَ مِنْ ذَهَبٍ فقال: أعْطُوهَا جَابِراً. ثم قال: اسْتَوْفَيْتَ الثَّمَنَ؟ فقلْتُ: نَعَمْ! فقالَ: الثَّمَنُ وَالجَملُ لكَ[ .

9. (280)- Bir diğer rivayette şöyle denir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana:

“Allah´ın adıyla bin” dedi. Medine´ye geldiğimiz zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ashâbından bazı gruplarla birlikte mescide girdi. Ben de mescide girip, devemi kapının yanındaki taş döşeli kısma bağladım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a

“işte deveniz” diye haber verdim. Mescidden çıktı. Deveye yaklaştı ve

“Deve, devemizdir” buyurdu. Sonra birkaç okiyye altın gönderip: “Bunu Câbir´e verin” dedi. Sonra bana: “Parayı aldın mı ” diye sordu.

“Evet” dedim. Bunun üzerine:

“Para da, deve de senindir” buyurdu (ve deveyi de geri verdi.)”[145]

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki 276 numaralı rivayetten itibaren kaydedilen vecihlerden de anlaşılacağı üzere, Hz. Câbir (radıyallahu anh)´in Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a deve satmasıyla ilgili vak´a çok değişik şekillerde nakledilmiştir. Bu hâdise nikah, cihad, alışveriş, menâkıb… gibi pek çok konularla ilgili hükümlere yer vermektedir. Bu sebeple, hadis kitaplarının muhtelif bölümlerinde, farklı şekilleriyle yer almıştır.

Âlimler, hadisle ilgili bir kısım teferruatı anlama ve açıklamada ihtilaf ederler. Söz gelimi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın deveye ödediği bedel nedir Rivayetlerde buna temas eden ifâdeler farklı rakamlara yer verir. Bunların te´lifi, açıklanması şârihleri fazlaca meşgul eder.

Biz, daha ziyade hususî araştırıcılar için ehemmiyet taşıyacak bu gibi teferruata girmeden her okuyucumuz için faydalı olabilecek, âlimlerimizin müştereken parmak bastıkları birkaç noktaya burada yer vereceğiz:

1- Bu rivayete dayanarak bazı âlimler, “istediği zaman binmek şartıyla” hayvan satışı yapılabileceği hükmünü çıkarmış ise de Ebu Hanîfe ve Şâfiî hazretleri böyle bir satışın bâtıl olacağına hükmetmişlerdir.

2- Hadiste, öncelikle bâkire ile evlenmeye teşvik vardır. Terbiyevî mülâhazalarla dul ile evlenmek de “efdal” olabilir.

3- Büyükler, arkadaşlarının evlilik dâhil her çeşit meseleleriyle ilgilenmeli, yol göstermelidirler. Bu ilgi müstehabdır, faydalıdır.

4- Yetimlerin terbiyelerini düşünmek gerekir. Onların durumlarını nazar-ı dikkate alarak, icab ediyorsa dulla evlenmek de faziletli bir evlenmedir. Bâkire ile evlenmeye teşvik buna mâni değildir. Hz. Câbir (radıyallahu anh) misâlinde olduğu üzere, bazı içtimâî şartlar, dulla evlenmeyi “efdal” kılabilir.

5- Seferden dönerken, komutanın izni ile, askerler öne geçebilir.

6- Sefer dönüşünü, uygun saatlere rastlatmak müstehabdır.

7- Hz. Câbir (radıyallahu anh)´in, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde mühim bir yeri vardır.

8- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) son derece cömerttir. [146]

ـ10ـ وعَن عائشةَ رضى اللّهُ عنها ]أنَّ بَرِيرَةَ جاءتْهَا لِتَسْتَعينَ بِهَا في كِتَابَتِهَا وَلَمْ تَكُنْ قَضَتْ مِنْ كِتَابَتِهَا شَيْئاً. فقالتْ لَهَا عائشةُ: ارْجِعِى إلى أهْلِكِ فإنْ أحَبُّوا أنْ أقْضِىَ عَنْكِ كِتَابَتَكِ وَيَكُونَ وََؤُكِ لِى فَعَلْتُ. فَذَكَرَتْ ذلِكَ بَرِيرَةُ ‘هْلِهَا فأبَوْا، وَقالُوا: إنْ شَاءَتْ أنْ تَحْتَسِبَ عليكِ فَلْتَفْعَلْ، ويكونُ لنَا وََؤُكِ؛ فَذَكَرَتْ ذلكِ لِرَسُولِ اللّهِ # فقال: لَهَا ابْتَاعِى وأعْتِقِى فإنَّمَا الْوََءُ لِمَنْ أعْتَقَ، ثمَّ قَامَ فقَالَ: ما بَالُ أُنَاسٍ يَشْتَرِطُونَ شُروطاً لَيْسَتْ في كِتَابِ اللّهِ تعالى؟ مَنِ اشْتَرَطَ شَرْطاً لَيْسَ في كِتَابِ اللّهِ فلَيْسَ له، وإنِ اشْتَرَطَ مِائةَ شَرْطٍ، شَرْطُ اللّهِ تعالى أحَقُّ وأوْثَقُ[. أخرجه الستة .

10. (281)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin anlattığına göre: “Berîre, mukâtebe borcunu ödeme hususunda yardımcı olması için kendisine (Hz. Aişe´ye) uğramıştı. O âna kadar borcundan herhangi bir şey ödememiş bulunuyordu. Hz. Aişe, Berîre´ye

“Ailene dön, senin mukâtebe borcunu ödememi istiyorlarsa bir şartla yaparım: Senin üzerindeki velâ hakkı bana geçmeli” dedi. Berîre dönüp, ailesine durumu anlattı. Onlar kabul etmediler ve:

“Sana bir iylik yapmak isterse yapsın, karışmayız, ancak velâ´n bize aittir” dediler.

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) bunun üzerine, durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona:

“Sen satın al, sonra da âzad et. Velâ hakkı, âzâd edene aittir” buyurdu.

Bunu söyledikten sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayağa kalkarak şu hitabede bulundu: “İnsanlara ne oluyor ki, alışverişlerinde Kitabullah´ta bulunmayan şartları koşuyorlar Kitabullah´ta olmayan bir şart koşana bu helâl olmaz. Böyle biri yüz şart da koşacak olsa, Allah´ın şartı daha doğru,daha sağlamdır.”[147]

AÇIKLAMA:

Berîre bintu Safvân (radıyallahu anhâ), kıbtî asıllı bir cariyedir. Efendisinin kim olduğu hususunda rivayetler ihtilâflıdır. Kocasının şahsiyeti de ihtilaf konusudur.

Sâhipleri, Berîre (radıyallahu anhâ) ile mukâtebe anlaşması yapmışlardı. Yâni, anlaşılan miktarda para ödeyerek hürriyetine kavuşacaktı. Bu bedel dokuz okiyye idi. Her yıl bir okiyye (kırk dirhem gümüş) ödeyerek dokuz yılda hürriyetine kavuşacaktı. Vak´a´nın yukarıdaki hadiste kaydedilen seyrine göre, Berîre (radıyallahu anhâ) bu borcun ödenmesinde Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin yardımını taleb ediyor. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), velâ hakkının kendisine ait olması şartıyla bu yardımı yapmayı kabulleniyor, Berîre (radıyallahu anhâ)´nin efendisi velâ hakkını bırakmak istemeyince, mesele Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e intikal ettirilir. Reshulullah velâ hakkının âzad edene ait olacağını belirtir.

Hadiste geçen “Kitabullah” tâbirine bakarak buradaki hükmün Kur´ân-ı Kerîm´de yer aldığı zannedilmemelidir. Bu mevzu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmü ile sabittir, Kur´ân´la değil. İslâm âlimleri bu ve benzeri ifâdelere dayanarak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in vazettiği hükümlerin de Kur´ân´ın hükmü gibi telakki edilmesi gereğine hükmederler. Bu çeşit hükümler “vasıtalı olarak Kur´ân´ın hükmündedir.” Vâsıta ise Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´tır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bu yetkiyi veren de Kur´ân´dır: “Resul size ne getirmişse onu alın” (Haşr: 59/96). Keza: “Allah ve Resûlüne itaat edin” (Âl-i İmrân: 3/132). Öyle ise Resûle itaat emri Kur´ân´da yer aldığına göre, ondan sâdır olan hükümleri, Kur´ân´ın hükmü gibi değerlendirmek, “Kitabullah´tandır” demek câiz olmaktadır.

Velâ: Âzâd edilen köle ile âzâd eden efendi arasında teessün eden akrabalık bağıdır. Buna vela-i ataka denir. Nesebi mâruf olmayan kimsenin, nesebi mâlum biri ile kardeşlik akdederek “Sen benim mevlâm ol, ölürsem bana mirascı olursun, bir cinayet işlersem benim namıma cezamı ödersin” demesi sûretiyle tevessül eden akrabalığa da vela-i muvâlat denir.

Hadisten çıkarılan pekçok hükümden birkaçı:

1- Köle ile efendi arasında mükâtebe akdi caizdir.

2- Velâ hakkı âzad edene aittir.

3- Dostluk, yardımlaşma, bir kimsenin elinde Müslüman olma veya kimsesiz bir çocuğu sokakta bulup alma gibi durumlarla velâ hakkı tahakkuk etmemesi gerekir. Fakihler bu meselelerde farklı görüşler ileri sürerler. Şafiî mezhebine göre bunların hiçbirinde velâ hakkı doğmaz. Hanefiler de velâ hakkını yukarıda kaydettiğimiz iki şekle hasrederler: “Velâ-i ataka ve vela-i muvâlat, bunlar dışındaki velâlar meşrû olamaz” derler.

4- Bid´at çıktığı vakit, devlet reisinin müdâhalesi gerekir.

5- Hatalar yüze vurulmamalı, “umumî bir ifâde ile” dikkat çekilmeli. Nitekim rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) “insanlara ne oluyor…” diyerek münkere parmak basmıştır.

6- Mukâtebe akdi yapan cariyenin çalışmasına kocası mâni olamaz.

7- Cariyenin kocası köle ise mukâtebe akdi yapmak isteyince kocası buna mâni olamaz.[148]

ـ11ـ وفي أخرى قال: ]إشْتَرِيها وأعْتِقِيها ولْيَشْتَرِطُوا ما شَاءُوا، فاشْتَرَتْهَا فأعْتَقتْهَا، واشْتَرَطَ أهْلُهَا وََءَهَا؛ فقال النبىُّ #: الْوََءُ لِمَنْ أعْتَقَ، وَإنِ اشْتَرطُوا مِائَةَ شَرْطٍ[ .

11. (282)- Diğer bir rivayette, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´ye şöyle söylemiştir: “(Berîre´yi) önce satın al sonra da âzad et. (Onu satan efendilerini de bırak, bir işe yaramıyacak olan) istedikleri şartı koşsunlar.” Aişe Berîre´yi satın alıp, âzad etti. Berîre´nin ailesi, velâ hakkının kendilerine ait olması şartını koştu. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm); şu açıklamayı yaptı:

“(Olmaz öyle şey!) Velâ hakkı âzad edene aittir. Satanlar yüz şartta koşsalar (batıldır!)”.[149]

BEŞİNCİ FASIL

MÜLAMESE VE MÜNABEZE’YE DAİR

ـ1ـ عن أبى سعيد الخدرى رضى اللّه عنه قال: ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # عَنْ لُبْسَتَيْنِ وَعَنْ بَيْعتَيْنِ؛ نَهَى عَنِ المُمَسةِ وَالمُنَابَذَةِ في الْبَيْعِ، والمُمَسَةُ لَمْسُ الرَّجُلِ ثَوْبَ اŒخَرِ بِيَدِهِ بِاللَّيْلِ أو النَّهَارِ َ يُقَلِّبُهُ، والمُنَابَذَةُ أنْ يَنْبُذَ الرَّجُلُ إلى الرَّجُلِ ثَوبَهُ، وَيَنْبُذَ اŒخَرُ بِثَوْبِهِ ويَكُونُ ذلكَ بَيْعُهمَا مِنْ غيرِ نَظرٍ وََ تَرَاضٍ، واللَّبْسَتَانِ اشْتِمَالُ الصَّمَّاءِ: وهو أنْ يَجْعَلَ ثَوْبَهُ على أحَدِ عاتِقَيْهِ فَيَبْدُوَ أحَدُ شِقَّيْهِ لَيْسَ عَليه ثوبٌ، واللُّبْسَةُ ا‘خرى اخْتِبَاؤُهُ بِثَوْبِهِ وهو جالِسٌ ليسَ عَلَى فَرْجِهِ مِنْهُ شئٌ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى .

1. (283)- Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki giyim ve iki de alışveriş tarzını yasakladı. Yasaklanan satış tarzları: Mülâmese ve münâbezedir. Mülâmese, diğerinin elbisesine gündüz veya gece, eliyle sâdece değmesi, elbiseyi altüst ederek iyice görmemesi (ve bu kadarla satış akdininin tamamlanmasıdır). Münâbeze ise, kişinin elbisesini öbürüne atması, öbürünün de kendi elbisesini ona atması ve bu atışmanın da, elbiseye bakıp râzı olmadan satış sayılmasıdır.

Yasaklanan iki giyinmeden biri, iştimâlu´s-sammâ´dır; bu da kişinin elbisesini omuzlarınan biri üzerine koyup, sarınması, diğer giyinme omuzunu açıkta elbisesiz bırakmasıdır. Yasaklanan diğer giyinme tarzı ihtibâ´dır. Bu da oturmakta olan bir kimsenin elbisesine sarınması, bu esnada fercini örten başka bir şey olmamasıdır.”[150]

ـ2ـ وفي أخرى للنسائىِّ رحمه اللّه تعالى: ]المنابَذَةُ: أنّ يَقُولَ إذا نَبَذْتُ هذا الثَّوْبُ إليْكَ فقَدْ وَجَبَ الْبَيْعُ، والممسَةُ أنْ يَمَسَّهُ بِيدِهِ وََ يَنْشُرَهُ وََ يُقَلِّبَهُ إذَا مَسَّ وَجَبَ البَيْعُ[.وعنده عن ابنِ عُمَرَ. وهى بُيُوعٌ كانُوا يَتَبَايَعُونَ بِهَا في الجَاهِلِيَّةِ .

2. (284)- Nesaî´nin bir rivayetinde şu açıklama yapılır: “Münâbeze: satıcının; “Bu elbiseyi sana atarsam satış tamam olmuştur” demesidir. Mülâmese de elbiseyi açıp, evirip çevirmeden elini değmesi ve değince de satış muâmelesinin tamam olmasıdır.

“Nesâî´de İbnu Ömer (radıyallahu anh)´den: “Bu, câhiliye ehlinin, alışverişte başvurdukları bir tarzdı” açıklaması yer alır.[151]

AÇIKLAMA:

Bu iki hadis, câhiliye devrinin bazı giyinme ve alışveriş tarzını belirtmekte ve Hz. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)´in bunlarla ilgili olarak getirdiği yasaktan haber vermektedir.

Mülâmese ve münâzebe´nin ne olduğu yukarıdaki rivayetlerde açıklanmıştır. Bazı âlimler bu açıklamanın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a ait olduğunu söylemiş ise de umumiyetle râvilerden biri tarafından yapılan bir derc olduğu kabul görülür. Bu cümleden olarak mülâmese, “müşterinin elbiseye dürülü iken veya karanlıkta dokunması, satıcının da: “Bu malı sana dokunman, görmek, yenini tutmak ve gördüğün zaman muhayyerlik kalmamak şartıyla sattım” demesidir. Burada dokunma satış için yeterli şart yapılmış oluyor ve muhayyerlik hakkını da tanımıyor. Görüldüğü gibi, burada aldatma söz konusudur. İslâm satış akdinin meşrû sayılması için malın görülmesini, kusurları varsa söylenmesini şart koşmuştur. Muhayyerlik de ayrı bir haktır. Bütün bunları reddeden aldatmalı bir alışverişe, İslâm´ın cevâz vermeyeceği açıktır.

Münâbeze´ye gelince bu da farklı şekillerde cereyan etmektedir:

1- Satıcının: “Şu attığım taş hangi elbiseye isâbet ederse sana onu sattım” der.

2- “Şu araziden attığım taşın vardığı yere kadarını sana sattım” diyerek satış yapar.

3- Taşı atması, satış sayılır. “Şu elbiseye taş attım mı sana şu kadara satılmış sayılmalı” der. Burada da aldatma olduğu görülmektedir, izaha hacet kalmıyor.

İştimâlu´s-Sammâ: Bunun tarifi farklı şekillerd yapılmıştır. “Tek parçadan müteşekkil bir kumaşla omuzun birir açık kalacak şekilde sımsıkı sarınmak. Fakihler bunun yasaklanmasını: “Çünkü, bu durumda eli elbisenin altında kalır. Çarpmalara düşmelere karşı elini kullanıp korunmak istese bunu yapamaz, zorlukla karşılaşır. Bu maksadla alttan elini çıkarsa avret yerleri açılır” diye açıklamışlardır. Bazı şârihlerin de belirttiği gibi vâcibden “tesettürü ihlâl etmeyen bir tarzda sarınmak” haram ve hatta mekruh olmamalıdır. Yeter ki teşebbüh (kâfire benzemek) gibi bir başka mahsûr daha sözkonusu olmasın.

İhtibâ´nın açıklanmasında da farklılıklar olmuştur. “Kişinin elbisesine sarınıp bürünmesidir” dendiği gibi, “İnsanın ilyeleri (kabaları) üzerine oturup, bacaklarını dikip bu vaziyette elbiseye sarınmaktır” diyen de olmuştur. Bu tarz örtünme, dikkat edilmediği takdirde haram yerlerin görünmesine yol açabileceği gibi, ayağa kalkışlarda da tesettürü ihlâl edebilir. Hamamlarda bu çeşit mahzurlar vukuâ gelir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumlara dikkat çekmiş olmaktadır. [152]

ALTINCI FASIL

BEY´U´L-GARAR VE DİĞERLERİ HAKKINDA

ـ1ـ عن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: ]نَهى رسولَ اللّه # عنْ بَيْعِ الغَرَرِ وعن بَيعِ الحَصَاةِ[. أخرجه الخمسةُ .

1. (285)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bey´u´l-garar ve bey´u´l-hasatı yasakladı.”[153]

AÇIKLAMA:

Şârihler bey´u´l-garar´ı meçhulün satışı olarak izah ederler: Sudaki balık, havadaki kuş, denizdeki inci, kaçmış olan köle, bağından boşanmış deve, açılıp görülmeyen bohçadaki elbise, kapalı evdeki yiyecek, henüz doğmamış hayvan yavrusu, henüz meyvelenmeyen ağacın meyvesi gibi, fiilen olup olmayacağı henüz kesinlik kazanmayan eşyanın satışı bu gruba girer. Burada aldatma pek zâhirdir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit aldatıcı alışverişleri yasaklamıştır.

Bey´u´l-hasat´a gelince, bu üç şekilde olur:

1- Satıcının “Attığım şu taşın değdiği kumaşı” veya “Buradan taşın düştüğü yere kadar olan tarlayı sattım” demesi.

2- Satıcı: “Ben bu taşı atıncaya kadar satışı bozmada muhayyer olman şartı üzerine sana satıyorum” demesi.

3- Bizzat taşın atılışını satışın kesinlik kazanması kılarlar, bu durumda satıcı şöyle der: “Bu elbiseyi taşı attım mı bu sana satılmış demektir.

“Cahiliye devrine ait olan bu çeşit hileli alışverişleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamıştır. [154]

ـ2ـ وفي أخرى ‘بى داوُدَ عَنْ عَلِيٍّ رضى اللّه عنه قال: ]يَأتِى على الناسِ زمانٌ عَضُوضٌ يَعَضُّ المُوسِرُ فيهِ على مَا فِي يَدِهِ، وَيُبَايِعُ المُضْطَرُّونَ ولم يُؤْمَرُوا بذَلكَ. قال اللّهُ تعالى: وََ تَنْسَوُا الفَضْلَ بَيْنَكُمْ وقدْ نَهى رسُولُ اللّهِ # عن بَيْعِ المُضْطَرِّ، وعن بَيْعِ الْغَرَرِ، وعن بَيْعِ الثَّمَرَةِ قَبْلَ أنْ تُدْرَكَ[ .

2. (286), Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Halk öyle çetin devirler yaşayacak ki, o zaman zenginler, kendilerine emredilmediği halde, cimriliklerinden, ellerindekileri çok sıkı tutacaklar. Cenab-ı Hakk: “Aranızdaki fazileti unutmayın” buyurmaktadır (Bakara: 2/237). Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da şunları yasaklamıştır: Bey´u´l-muzdar´ı, bey´u´l-garâr´ı, (meçhûlün satışı) ve salâhı ortaya çıkmadan meyve satışını.”[155]

AÇIKLAMA:

Bey´u´l-garârı yukarıda açıkladık. Bey´u´l-muzdar´a gelince, bu, iki çeşittir:

1- Mal sâhibi, zor kullanarak, satmaya icbar etmek. Bu akid fâsidir.

2- Mal sâhibi, borç veya geçim sıkıntısı sebebiyle elindeki malını zararına satmaya çalışır. Dindarlık ve mürüvvetin gereği, böyle daralanın malını almak değil, ona anlayış göstermek, karz-ı hasende bulunmak veya borcunun ödeme müddetini te´hîr etmek gibi yollarla yardım etmektir. İkinci şıkka giren bey´u´l-muzdar fâsid sayılmaz, sahîhtir, ancak kerâhetten hâlî değildir[156].

ـ3ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال: ]نَهَى رسُولُ اللّهِ # َ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، وَدَعُوا الناسَ يَرْزُقُ اللّهُ بَعْضَهُمْ مِنْ بَعْضٍ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

3. (287)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

“Köylü adına şehirli satış yapmasın” dedi ve ilave etti: “Bırakın insanları, Allah birinin sebebiyle diğerini rızıklandırsın” buyurdu.”[157]

ـ4ـ وفي أخرى للخمسة إ الترمذى عن أنس: ]نَهَى عَنْ بَيْعِ حَاضِرٍ لِبَادٍ، وَإنْ كَانَ أخَاهُ بِيهِ وَأُمِّّهِ[ .

4. (288)- Hz. Enes (radıyallahu anh)´ten gelen bir başka rivayette şu şeklinde ifade edilmiştir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ana baba bir kardeş bile olsa şehirlinin köylü adına satış yapmasını menetti.”[158]

AÇIKLAMA:

Burada, şehirlinin köylünün yerine satması da, onun adına satın alması da yasaklanmaktadır.

Şehirlinin köylü adına alış-veriş yapmasının yasaklanması ücret mukabilinde yapması durumuyla ilglidir. Buna simsarlık denir. Simsarlık değil de, yardım olsun diye köylü adına şehirlinin yapacağı alış-veriş muâmelesi yardım yerine geçer.

Hanefîler, taraflardan biri zarar görmediği takdirde şehirlinin köylü adına alım-satımda bulunabileceğine hükmederler.[159]

ـ5ـ وفي أخرى ‘بى داود والنسائى ]وإن كانَ أخَاهُ أوْ أَبَاهُ[. زاد أبو داود في أخرى عن أنس رضى اللّه عنه قال: ]كَانَ يُقَالُ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، وهىَ كَلمةٌ جامعةٌ َيَبِيعُ لَهُ شَيْئاً وََ يَبْتاعُ لَهُ شَيئاً[ .

5. (289)- Ebu Dâvud ve Nesaî´den gelen bir başka rivayette şöyle buyurulur: “Şehirlinin köylü adına satış yapması yasaktır, şehirli köylünün kardeşi veya babası bile olsa.”

Ebu Dâvud´un Hz. Enes (radıyallahu anh)´ten yaptığı bir başka rivayet şu ziyâdeyi ihtivâ eder: “Şöyle denirdi: “Şehirli köylü yerine satmasın.” Bu özlü, câmi bir sözdür. “Şehirli köylü için hiçbir şey satmasın, köylü adına satın da almasın” demektir.[160]

ـ6ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما قال: ]قال رسُولُ اللّه # تَلَقَّوُا السِّلَعَ حتَّى يُهْبَطُ بهَا إلى ا‘سْواقِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذى .

وزاد أبو داود في أوَّلهِ: ] يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلى بَيْعِ بَعْضٍ، وَ َتَلَقَّوا السِّلَعَ[. وعند النسائى »الجَلَبَ« عِوَضَ السِّلَعِ .

6. (290)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emrettiler:

“Satıcılar mallarını çarşıya indirmezden önce yolda karşılayıp alışveriş yapmayın.”

Ebu Dâvud hadisin baş kısmında şu ziyadeye yer verir: “Birbirinizin alışverişine karşı alışveriş yapmayın. (Pazara giden) malı yolda karşılamayın.”

Nesâî´de “ticaret malı (es-Sila´) yerine “Celeb malı” tâbiri kullanılmıştır. (Celeb: Satmak için celbedilen mala denir.).[161]

AÇIKLAMA:

Alış-verişe karşı alış-veriş yapmak: Bu, iki kişi arasında akid kesinleşmiş, ancak her ikisi de aynı meclisde ve muhayyerlik müddeti içindeler. Bu sırada bir üçüncü şahıs, benzer bir malı piyasaya daha ucuz bir fiyatla arzediyor. Veya daha kaliteli bir malı aynı fiyatla piyasaya arzederek, bitmiş olan alış-verişin bozulmasına sebep oluyor. Yasak olan budur. Henüz pazarlık halinde iken mal sürme, yasağa girmez.

Malın çarşıya inmezden önce yolda karşılanmasının yasaklanması aldanmayı önlemek içindir. Çünkü eşyanın pazardaki fiyatını bilmeden satış yapan kimsenin daha ucuza satarak aldanma ihtimâli vardır. Şârihlerin belirttğine göre, câhiliye devrinde tüccarları yolda karşılayıp: “Çarşı durgun, fiyatlar düşük, mala rağbet yok” diyerek aldatıp ucuz fiyata mallarını satın almak âdetmiş. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu yasaklamıştır.

Bu hadise dayanan ulemadan bir çoğu (Mâlik, Evzâî, Şâfiî, Ahmed İbni Hanbel) yolda alış-verişi mekruh addetmişlerdir. Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel hazretleri satıcıya muhayyerlik hakkı tanır. Ebu Hanîfe bu alış-verişi mekruh addetmez ve satıcıya, pazara vardığı zaman muhayyerlik de tanımaz. Bazı alimler, pazarda fiyatların yüksek olma durumunda satıcıya muhayyerlik hakkı tanımıştır, değilse hakkı yoktur.[162]

ـ7ـ وله في أخرى: ]نهى عنِ النَجْشِ والتَّلَقِّى، أو يَبيعُ حاضِرٌ لِبادٍ[ .

وفي أخرى: نَهَى عن التَّلَقِّى .

7. (291)- İbnu Ömer´den gelen bir başka rivayette: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) satıcının malını övmesini ve daha pazara varmadan malın yolda satın alınmasını veya şehirlinin köylü adına satış yapmasını yasakladı” buyrulur.

Bir başka rivayette de sadece “malın daha pazara varmadan satın alınmasını yasakladı” denmektedir.[163]

ـ8ـ وفي أخرى لهم عن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال: ]قالَ رسُولُ اللّهِ # تَلَقُّوا الرُّكْبَانَ، وََ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ، فقال له طاوسٌ: ما قَوْلُهُ: َيَبِعْ حاضِرٌ لِبَادٍ؟ قال: َيَكُونُ لهُ سِمْسَاراً[ .

8. (292)- Aynı kaynakların İbnu Abbâs (radıyallahu anh)´dan yaptıkları bir rivayette şöyle denir: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:

“Pazara binerek (uzaktan) gelenleri yolda karşılamayın. Şehirli, köylü adına alım-satım yapmasın.”

Tâvus, İbnu Abbas (radıyallahu anh)´tan sordu:

“Şehirli köylü adına alımsatım yapmasın” sözünden maksat nedir ” İbnu Abbâs:

“Onun adına simsarlık yapmasın (yani ücret mukabili alım-satım işlemini yapmasın).”[164]

ـ9ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: ]نَهَى رَسُولُ اللّهِ # أنْ يُتَلَقَّى الجَلَبُ، فَمَنْ تَلَقَّى فاشْتَراهُ فإذَا أتَى سَيِّدُهُ السُّوقَ فَهُوَ بالخِيَارِ[. أخرجه الخمسة، وهذا لفظ مسلم والترمذى وأبى داود .

9. (293)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), celeb malın pazara gelmeden önce karşılanmasını yasakladı. Kim onu yolda karşılar ve satın alırsa, malın sâhibi pazara gelince muhayyerdir (satıştan vazgeçebilir).[165]

AÇIKLAMA:

Celeb Malı: Satmak maksadıyla pazara götürülen maldır. Bunun bir veya birkaç kişi tarafından yolda karşılanması bazı açıklamalarda, mal sahibinin aleyhine anlaşılmış, bazı açıklamalarda bölge ahâlisinin aleyhine anlaşılmıştır. Malın sâhibi pazara kadar gittiği takdirde ucuz fiyata da satma ihtimali var. Böylece bölge halkı çoğunluk olarak ucuzluktan istifâde edecek demektir. Şu hâle göre pazara varmadan malın satılması mal sahibinin aleyhine olabileceği gibi, bölge ahâlisinin de aleyhine olabilmektedir. Öyle ise malın pazara kadar ulaşması gerekmektedir.[166]

ـ10ـ وعنه رضى اللّه عنه قال: ]أنّ رَسُولُ اللّهِ # نَهَى عن بَيْعَتَيْنِ في بَيْعَةٍ[. أخرجه ا‘ربعة .

10. (294)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle haber verdi: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir satışta iki satışı yasakladı.”[167]

AÇIKLAMA:

Burada “bir satışta iki satış” adı ile tavsif edilen yasak muamele, bazı âlimlerin açıklamasına göre iki şekilde cereyan eder:

1- Satıcı, müşteriye: “Bu elbiseyi sana peşin on bine, vâdeli on beş bine sattım, hangisiyle istersen al” demesi. Bu caiz olmaz; zira hem, fiyatta mübhemlik var, akid hangisi esas alınarak yapılacak belli değil. Hem de peşinle vâde arasındaki fiyat farkını faiz addeden görüşe göre, bu satışa faiz de bulaşmaktadır.

2- Satıcının müşteriye: “Sana kölemi satıyorum, mukabilinde sen de bana atını satacaksın” demesidir. Burada birinci satış, istikbalde vaki olması kadar olmaması da mümkün olan ikinci bir satışa bağlanmaktadır, dolayısıyla satışla hasıl olması gereken mülk istikrarsız kalmakta, kesinleşmemektedir.

Hadiste geçen “iki satış” tabiri ile kastedilen satış tarzının ne olduğu hususunda farklı yorumlar olduğu gibi, “yasak sebebi”nin açıklamasında da farklı yorumlar vardır.

Nitekim Neylü´l-Evtâr´da kaydedildiği üzere, bazı âlimler, yukarıdaki anlayışa göre çıkarılan yasak hükmü için: “İki fiyattan birinin, tasrih edilmeden satışı kabul ettiği farzedilme” esasına dayanır. Aksi durumda, yani “peşin on bine kabul ettim” veya “vâdeli on beş bine kabul ettim” demesi halinde bu satışın câiz olduğunu kabul etmişlerdir.

Yine orada belirtildiği üzere, bir malı, vâde ile satan kimse, peşin fiyatından daha fazla fiyat istediği takdirde bu ziyadeyi câiz görmeyip, faiz addedenler olduğu halde, Şafiîler, Hanefîler ve Cumhur, “Bunun cevazına hükmeden delillerin âmm oluşlarına” dayanarak, câiz olduğuna hükmetmişlerdir ve asıl olan da caiz olmasıdır.[168]

ـ11ـ وعند أبى داود: ]مَنْ بَاعَ بَيْعَتَيْنِ في بَيْعَةٍ فَلَهُ أوْ كَسُهُمَا أوِ الرِّبَا[ .

11. (295)- Ebu Dâvud´da gelen rivayet şöyledir: “Bir satışta iki satış yapan kimseye en düşük olanı (helal)dır. Aksi halde ribâdır.”[169]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, zâhiri ile önceki hadisten farklıdır. Önceki hadis “iki satışı ihtiva eden satışın” her iksini de, tefrike yer vermeden haram kıldığı halde, bu hadis, “en ucuz” olanı caiz addetmektedir.

Bu satış tarzı, şöyle açıklanmaktadır: Bir kimse, belli bir vâde ile bir ölçek buğday mukabilinde bir dinar borçlanır. Vâde dolunca, alakcaklı, parayı ister. Borç sahibi; ikinci bir vâdeye tehirle, “Sana iki ölçek buğday vereyim” der. Burada, birinci satışa dâhil edilen ikinci bir satış araya girmiştir. İşte hadis, bunu reddetmekte ve en noksan olanın yani birincinin meşru olduğunu belirtmektedir.[170]

ـ12ـ وعن مالك: ]أنّهُ بَلَغَهُ أنَّ رَجًُ قال لِرَجُلٍ: ابْتَعْ لِى هذَا البَعِيرَ بِنَقَدٍ حَتَّى أبْتَاعَهُ مِنْكَ إلى أجَلٍ، فسألَ ابنَ عُمَرَ عن ذلك فَكَرِهَهُ وَنَهى عَنْهُ[ .

12. (296)- İmam Mâlik (radıyallahu anh)´ten anlatıldığına göre ona şu durum ulaşmıştır: “Adamın biri diğer birisine: “Bana şu deveyi peşin parayla sat, ben de sana vâde ile satayım” der. Adam bu tarz alışveriş hakkında İbnu Ömer´e sorar. İbnu Ömer hoşlanmaz ve adamı bu işten nehyeder.”[171]

AÇIKLAMA:

Burada bir satışta iki satış muamelesi mevcut olduğu için yasaklanmıştır. Peşin alım, aynı malın daha pahalı olarak vâdeli satışını da tazammun etmektedir. Böylece biri peşin, biri vâdeli olan iki satış cereyan etmiş olmaktadır. Ayrıca bu satışta, henüz mâlik olunmayan şeyin satışı da söz konusudur. Zira müşteri henüz eline geçmeden deveyi satmış olmakta ve sanki peşin parayla satın aldığı malı veresiye satmış olmakla, vâde sebebiyle ilâve ettiği ziyadeyi müşteriye borç kılmaktadır. Bütün bunlar satışın cevazına mâni durumlardır.[172]

ـ13ـ وعن ابن عمر رضى اللّه عنهما أنّ رسُولَ اللّهِ # قال: ] يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ[. أخرجه الستة، زاد مسلم وأبو داود والنسائى: و يَخْطُبْ علَى خِطْبَةِ أخِيهِ إّ أنْ يأذَنَ لَهُ .

13. (297)- İbnu Ömer (radıyallahu anh)´in anlattığı üzere Hz. peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur:

“Birinizin satışı üzerine başkanız satış yapmasın.”[173]

AÇIKLAMA:

“Birinin satışı üzerine satış yapma” tarzının ne olduğu daha önce 290 numaralı hadiste geçti.[174]

ـ14ـ وفي أخرى للنسائى ]َ يَبِيعُ الرجلُ على بَيْعِ أخِيهِ حتَّى يَبْتَاعَ أوْ يَذَرَ[ .

14. (298)- Nesâî´de gelen bir diğer rivayette şöyle buyrulmuştur:

“Kişi, kardeşi, satın alma işini kesinliğe kavuşturuncaya veya, tamamen vazgeçinceye kadar araya girip alışverişte bulunmasın.”[175]

ـ15ـ وعن أبى هريرة رضى اللّه عنه قال: ]نَهَى رسُولُ اللّهِ # أنْ يَبِيعَ حاضِرٌ لِبَادٍ، و تَنَاجَشُوا، وَ يَبعِ الرَّجُلُ عَلى بَيْعِ أخِيهِ، وَ يَخْطُبْ علَى خِطْبَةِ أخِيهِ، و تَسْألِ المرْأةُ طقَ أُخْتِهَا لِتَكْفَأَ مَا في إنَائِهَا[. أخرجه الستة .

وفي أخرى: ]و يَزِيدَنَّ عَلى بَيْعِ أخيهِ[.وفي أخرى: ]و يَسِمِ الرَّجُلُ على سوْمِ أخيهِ[ .

15. (299)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şehirlinin köylü adına alışveriş yapmasını, alıcı olmadığı halde alıcı imiş gibi görünüp yüksek fiyat vererek fiyat artırmayı, iki kimsenin başlattığı alışveriş muamelesi kesinlik kazanıp tamamlanmadan bir başkasının aynı mal üzerinde alışverişe girişmesini, bir kız istetilmiş iken ona tâlib olmayı, bir kadının, -kız kardeşinin kabındakini almak için- kocasına onu boşamasını taleb etmesini yasakladı.”[176]

Bir başka rivayette “…Kardeşinin satışı (kesinleşmeden araya girip fiyatını) artırmasın” şeklindedir.

Bir başka rivayette: “…Kişi kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın.”[177]

AÇIKLAMA:

Hadisin son kısmı hâriç diğer hükümler daha önce açıklandı. Son kısımda, bir kadının evlenmek istediği evli bir erkeğe giderek, hanımını boşamayı talebetmesi yasaklanmaktadır. Hadiste “kız kardeşi” tabiriyle sadece öz kardeşi veya din kardeşleri kastedilmiyor. Şârihler, kâfire bile olsa bütün kadınların buna dâhil olduğunu belirtirler.[178]

ـ16ـ وفي أخرى ‘بِى داود: ]وََ تَصُرُّوا ا“بِلِ والْغَنَمَ فَمَنِ ابْتَاعهَا بَعْدَ ذلكَ فَهُوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ بَعْدَ أنْ يَحْلُبَهَا، فإنْ رَضِيَها أمْسَكَهَا، وَإنْ سَخِطَها رَدَّهَا وصَاعاً مِنْ تَمْرٍ[ .

16. (300)- Ebu Dâvud´dan gelen bir başka rivayette şöye denmiştir:

“Deve ve davarın sütünü memesinde bekletmeyin. Kim böyle (memede sütü bekletilmiş) bir hayvanı satın alırsa, sağdıktan sonra muhayyerdir: Memnun kalırsa hayvanı alıkor, memnun kalmazsa hayvanı iâde eder ve (sağdığı süte karşılık olmak üzere) bir sâ hurma verir.”[179]

ـ17ـ وعن ابن عباس رضى اللّه عنهما قال: قال رَسُولُ اللّهِ #: ] تَسْتَقْبِلُوا السُّوقَ، وَ َتُحَفِّلُوا، وََ يَنْفُقْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ[. أخرجه الترمذى وصححه .

17. (301)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Pazara gitmekte olan malı önceden karşılamayın. Hayvanların sütünü memelerinde (günlence bekleterek) biriktirmeyin. Bir birinize karşı (müşteriyi kızıştırmak için alıcı olmadığınız halde, yüksek fiyat vererek) malın değerini artırmayın.”[180]

ـ18ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاص رضى اللّه عنهما قال: قال رسُولُ اللّهِ #: ]َ يَحِلُّ سَلَفٌ وَبَيْعٌ، وََ شَرْطانِ في بَيْعٍ، وََ رِبْحُ مَا لَمْ يَضْمَنْ، وَ تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ[. أخرجه أصحاب السنن وصححه الترمذى .

18. (302)- Abdullah İbnu Amri´bni´l-Âs (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

“Hem veresiye hem satış helâl olmaz. Bir satışta iki şart da helâl değildir. Zimmette olmayanın kârı yoktur. Yanında bulunmayan malın satışı yoktur.”[181]

AÇIKLAMA:

Hadiste geçen birkaç tâbir ayrı ayrı açıklanmaya muhtaç.

1- Hem veresiye hem satış şöyle olur: Kişi, bir malı, veresiye olduğu için normal fiyatından yüksek almak istiyor. Ancak nazarında bu caiz olmadığı için şöyle bir hileye başvuruyor: Malın bedelini satıcıdan borç alıyor ve satıcıya, malın bedeli olarak peşin veriyor.

2- “İki şart” tabiri farklı tefsirlere yol açmıştır: Bazıları: “Bu, kişinin bir mal için; “Peşin olunca şu fiyata, veresiye olunca şu fiyata satıyorum” demesidir” demiştir. Bazıları: “Bu satıcının müşteriye “Bu malı satmayacaksın, hibe etmeyeceksin” şartını koşmasıdır” demiştir. Bazıları da; “Satıcının “falanca malı bana şu fiyata satman şartıyla bu malı sana satıyorum” demesidir” demişlerdir.

3- “Zimmette olmayanın kârı yoktur” ifâdesi ile: “Mâlik olmadığın mal, yani gasbedilmiş mal kastediliyor, zîra, böyle bir mal gasbedenin mülkü değildir. Bu çeşit bir malı satarak kâr etse bu ona haramdır” denmiştir. Bu tâbiri şöyle de izah etmişlerdir: “Zimmette olmayan mal, satın alınıp da henüz kabzedilmeyen maldır. Zira henüz kabzetmediği mal müşterinin zimmetinde değildir. Sözgelimi mal kabızdan önce telef olsa, satıcının malından telef olur.”

4- Yanında bulunmayan mal´la, satış ânında satıcının yanında bulunmayan mal kastedilmiştir. Bu yasaklanmıştır, çünkü aldatma vardır. Kaçmış kölenin, bağından boşanıp giden devenin satışı gibi; kişinin zimmetinde olmayan mallar da buraya girer: Satın aldığı birşeyi daha kabzetmeden satması gibi, keza kişinin bir başkasının malını, mal sâhibinin rızasına tâlik ederek satması da buraya girer. Bu mal ne yanındadır, ne de mülküdür. Mal sâhibinin râzı olup olmayacağı ise meçhuldur. Bu sebeple Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hepsini yasaklamıştır.[182]

ـ19ـ وعن جابر رضى اللّه عنه قال: ]نَهى رسُولُ اللّهِ # عن بَيْعِ الصُّبْرَةِ مِنَ التَّمْرِ َ تُعْلَمُ مَكيلَتُهَا بالكَيْلِ المُسَمَّى مِنَ التَّمْرِ[. أخرجه مسلم والنسائى .

19. (303)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) miktarı bilinmeyen kuru hurma yığınını, miktarı belli kuru hurma ile satmayı yasakladı.[183]

AÇIKLAMA:

Aynı cinsten iki şey misli misline değiştirilebilir. Biri fazla olduğu takdirde bu riba muamelesine girer ve haramdır. Hadislerde sarih olarak hurmanın bu çeşit alım-satımı haram kılınmıştır. Miktarı belli olmayanla miktarı belli olanın alım-satımında belli olmayanın daha çok olduğuna hükmedilir. Böylece eşitlik ortadan kalkar, dolayısıyla bu alışveriş muâmelesi ribaya girer. [184]

ـ20ـ وفي أخرى للنسائى ] تُبَاعُ الصُّبْرَةُ مِنَ الطعامِ بِالصُّبْرَةِ مِنَ الطَّعامِ، وََ الصُّبْرَةُ مِنَ الطَّعَامِ بِالكَيْلِ المُسَمَّى مِنَ الطَّعَامِ[ .

20. (304)- Nesâî´nin bir diğer rivayetinde şöyle denmiştir: “Yiyecek yığını, yiyecek yığını mukabilinde satılmaz. Yiyecek yığını, miktarı belli yiyecek mukabilinde satılmaz.”[185]

AÇIKLAMA:

Yukarıda geçti.[186]

ـ21ـ وعن أبى أيُّوبَ رضى اللّه عنه قال: ]سَمِعْتُ رسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: مَنْ فَرَّقَ بينَ والِدَةٍ وَوَلَدِهَا فرَّقَ اللّهُ بَينَهُ وبينَ أحِبَّتِهِ يومَ القِيامَةِ[. أخرجه الترمذى .

21. (305)- Ebu Eyyûb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim, diyordu ki:

“Kim çocuğuyla annesi arasını ayırırsa kıyamet günü Allah (celle celâluhu) sevdikleriyle onun arasını ayırır.”[187]

AÇIKLAMA:

Bu yasak cariyelerle ilgilidir. Cariyeyi birine, çocuğunu bir başkasına satarak, anne ile çocuğunu ayırmayı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamıştır. Müteâkib hadislerde görüleceği üzere bunun başka örnekleri de mevcuttur. Bu çeşit yasakların, çocuğun terbiyesini ilgilendiren mülahazalardan kaynaklandığı 307 numaralı hadisin sonuna koyacağımız açıklamadan anlaşılacaktır.[188]

ـ22ـ وعن عليّ رضى اللّه عنه قال: ]أنّهُ فرّق بَيْنَ وَالِدَةٍ وَوَلَدِهَا فَنَهاهُ رسُولُ اللّهِ # عن ذلكَ، وردَّ البَيْعَ[. أخرجه أبو داود .

22. (306)- Hz. Ali (radıyallahu anh)´nin anlattığına göre, “(Satış sebebiyle cariye bir) anne ile çocuğunun arasını ayırmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu yasakladı ve satışı bozdu.”[189]

ـ23ـ وعن علي رضى اللّه عنه قال: ]وَهَبَ لِى رسُولُ اللّهِ # غُمَيْنِ أخَوَيْنِ، فَبِعْتُ أحَدَهُمَا. فقال لِى رسُولُ اللّهِ #: مَا فَعَلَ غُمَاكَ؟ فأخْبَرْتُهُ فقال لِى: لِى رُدَّهُ رُدَّهُ[. أخرجه الترمذى .

23. (307)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana, kardeş iki köle hediye etti. Bunlardan birini sattım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir ara sordu:

“Köleler ne yapıyorlar ” Ben durumu söyledim. Bunun üzerine bana:

“Satışı boz, satışı boz” buyurdu.”[190]

AÇIKLAMA:

Son üç rivayette, gerek anne ile evladın ve gerekse kardeşlerin aralarının açılması ile ilgili yasak daha ziyade terbiyevî mülâhazalarla konulmuştur. Çünkü çocuğun terbiyesinde annenin varlığı ve ailevî ortam son derece ehemmiyetli bir husustur. Dinimizin terbiyeye atfettiği ehemmiyetin sonucu olarak, terbiye açısından mühim olan anne ve âile unsurları bir kısım kesin tedbirlerle korunma altına alınmıştır. Yukarıdaki rivayetlerde bunu görmek mümkündür.Biz burada yeri gelmişken, esasını yukarıdaki rivayetlerden alan, İslâm´ın hidâne ile alâkalı teşriatını birazcık açıklığa kavuşturmaya çalışacağız.[191]

Share.

About Author

Leave A Reply