İtikadi Mezhepler

0

Giriş.

1- Kader Meselesi:

2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:

3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :

1- CEBRİYE..

2- KADERİYE..

3-MÜRCİE..

4- MUTEZİLE..

A- Mutezile Mezhebinin Mahiyeti :

a) Tevhid = Allah´ı Birleme:

b) Adalet:

c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:

d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)

e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)

B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:

C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Felsefelerden Alması:

D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:

E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:

F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:

G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:

H- Mutezilenin Münazaraları:

I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:

Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:

İTİKADÎ MEZHEPLER [1]

Giriş

Muhacir ve Ensardan oluşan ilk müminler ve samimiyetle bun­lara tâbi olanlar, inançlarını, doğrudan Kur´an-ı Kerim´den alıyor­lardı. Allah Tealâ´nin zatına nelerin yakıştığını ve nelerin yakışma­yacağını, âyet-i kerime´lerden öğreniyorlardı. Bu sebeple, ilk müslümanlar arasında herhangi bir itikadı meselede tartışma olmamıştı.

Makrizî, «Hıtat» adlı eserinde şöyle der: «Şunu bil ki, Allan Tealâ, Arapların içinden elçisi Muhammed´i, bütün insanlara pey­gamber olarak gönderince Ruhüleniin Cebrail´in, Peygamber´e getir­diği Allah Tealâ´mn kitabında ve Allah Tealâ´nm doğrudan Peygam­berine gönderdiği vahiyde Allah Tealâ, kendisini bizzat nasıl sifat-landırmışsa, Peygamber de insanlara rablerini o şekilde anlattı. Bu sebeple köylü olsun, şehirli olsun hiçbir Arap, Peygamber Efendimiz´-den, itikadı mevzular hakkında herhangi bir şeyin açıklanmasını iş­lememişti. Halbuki namaz, zekât, hac ve Allah Tealâ´nm emir ve yasağı bulunan diğer hususlarda, kıyametin durumu, cennet ve cehennem hakkında çeşitli sorular soruyorlardı.

Eğer, itikadi meseleler hakkında da herhangi bir açıklama istenseydi, helal-haram hakkında, teşvik ve sakındırma hususunda, kıya­met, savaş ve fitne mevzularında nakledilen hadîsler gibi, Allah Te­alâ´nm sıfatları hakkında da, sorulara cevap olarak, bir kısım.hadis­ler rivayet edilmiş olurdu. Diğer mevzularda rivayet edilen hadîsler, hadîslerin mânâlarını izah eden, nakil yollarını açıklayan ve hadislerin metinlerini toplayan hadîs kitaplarında mevcuttur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in hadîslerini toplayan kitapları dikkatle incele­yen ve selefi salihin´den gelen eserleri tedkik eden kimse görür ki, tabaka ve sayıları çok olmasına rağmen, herhangi bir sahabînin Resulullah (S.A.V)´den, Aliah Tealâ´nın Kur´an-ı Kerîm´de veya Pey­gamberinin lisanıyla kendisini vasfetttiği herhangi bir sıfat hakkın­da Peygamberimiz (S.A.V.)´den birşey sordukları, sağlam veya za­yıf bir yolla rivayet edilmemiştir. Bilâkis, hepsi Allah Tealâ´nın sı­fatları hakkındaki metinleri anlamışlar ve Allah Tealâ´nm sıfatları hakkında konuşmaktansa susmayı tercih etmişlerdir.

Evet, hiçbir şahabı, Allah Tealâ´nm sıfatları arasında, sifat-ı zatiyye veya sıfat-ı fiiliyye şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bütün sahabîler, Allah Tealâ´ya, ilim, kudret, hayat, irade, semi´, ba­sar, kelâm, celal, ikram, cûd/ inam, izzet, azamet gibi ezelî sıfatlar nisbet etmişlerdir. Sıfatların hepsi hakkında aynı sözü söylemişler­dir.»

İşte Makrizî bunları anlatmaktadır. Bu anlatılanlar, muhacir, ensar ve onlara samimiyetle tâbi olanlar hakkında tamamen doğru­dur. Ancak, kendilerini tamamen Allah´a vermiş bu zatlar dışındaki bazı müslümanlardan fitne çıkarmak için ortaya soru atanlar gö­rülmüştür. Allah Tealâ, bu gibi insanların durumlarını açıklayarak şöyle buyuruyor: «Sana kitabı indiren O´dur. O´nun bir kısım âyet­leri muhkemdir, mânâsı açıktır. Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir ktsım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak ni­yetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise -Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katmdandır.» derler. Bunları ancak, akıl sahipleri düşünür.» «Onlar, Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten son­ra kalbimizi haktan çevirme bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın derler.»[2]

Ortaya atılan meselelerden birincisi «Kader» meselesiydi.[3]

1- Kader Meselesi:

Zaman zaman bazı tartışmalara yol açan meselenin, kader me­selesi olduğu görülmektedir. Bu mesele, İslâmdan önceki dinlere men­sup olanları da meşgul etmiştir. Hatta Allah´a ortak koşanlar bile, kader hususunda tartışmaya girişmişler ve Allah´a ortak koşma su­çunu kadere yüklemeye kalkışmışlardır.

Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyuruyor: -Allah´a ortak koşan­lar şöyle diyecektir. «Eğer, Allah dileseydİ ne biz, ne de babalarımız ona ortak koşardık. Ve ne de bir şeyi haram kılardık.» Bunlardan Öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Nihayet azabımızı tattılar. On­lara deki: «Meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi var mı Siz sadece zanna tâbi oluyorsunuz ve siz yalan söylüyorsunuz.»[4]

Âlûsî tefsiri bu âyet-i celüenin izahında şunları söyler: Müşrik­ler bu sözleriyle, işledikleri suçlardan dolayı özür dilemek istemiyor­lardı. Çünkü onlar Allah, yaptıklarını yüzlerine çarpsın işle­diklerinin suç olduğuna inanmıyorlardı. Halbuki yaptıkları şeyler, onlar için sokucu bir yılan idi. Onlar, âyet-i celilenin de beyan etti­ği gibi «Oysa kendileri, iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.»[5] Onlar, kendilerini Allah´a yaklaştırması için putlara tapıyorlardı. Onlar, birşeyi haram kılmadıklarını, haram kılanın Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Onların, bu sözlerden maksatları, yaptıklarının hak ve meşru olduğuna ve Allah´ın razı olduğuna dair delil getirmekti. On­lara göre, Allah onların yaptıklarının olmasını diliyordu. Bir şeyi di­lemek ise, emretmeye eşitti. Ve o işten razı olmayı gerektirirdi.

Hasılı bunlar, kısaca şunu demek istiyorlardı. Onların, Allah´a ortak koşmaları, birtakım şeyleri kendiliklerinden haram saymala­rı ve benzeri davranışlarda bulunmaları, Allah´ın dilemesiyle gerçek­leşiyordu. Onlara göre, Allah´ın dilediği şey ise meşru idi ve Allah´ın razı olmasını icabettiriyordu.»[6]

Görülüyor ki, bu müşrikler, kader meselesini ortaya atıyorlar ve Peygamber´e karşı bunu delil olarak ileri sürüyorlardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in devrinde de, eskiden kalma bazı bilgilerin te­siriyle, kader meselesi dışında bir kısım meselelerin ortaya atıldığı görülmektedir.

Şehristanî, «el-Milel ve en-Nihal» adlı eserinde şunları söyle­mektedir : «Allah Tealâ´nm zatı hakkında tartışmaya girişen, işle­rine karışmaya çalışan bir taifenin durumunu gözönüne getir. Al­lah Tealâ onları şu kelamıyla bu davranışlarından men etmiş ve kor­kutmuştur. «…Allah, yıldırımlar gönderir, onu dilediğine çarptırır.

Kâfirler, Allah haktada mücadele ederler. Halbuki Allah, büyük kudret sahibidir.»[7]

Bu durum, Peygamber” Efendimiz (S.A.V.) zamanında cereyan etmiştir. Halbuki, o dönemde Peygamber Efendimiz duruma hakim, güçlü, kuvvetli, sıhhati tam yerinde idi. Münafıklar ise, içlerinde ni­fak tohumlarını taşımalarına rağmen, korkularından müslüman ol­duklarını açığa vurma zorunda kalıyorlardı. Münafıklıklarını her fır­satta Resulullah´ın davranışlarına itiraz etmekle belli ediyorlardı. Bu itirazlar birer çekirdek oluşturdu ve bu itiraz çekirdeklerinden, bitkiler misali şüpheler doğdu.

Ortaya atılan ve insanlar arasında tartışmalara sebep olan bu meseleler ne kadar çok olsa da, bunlar içerisinde en büyüğü «Ka­der» meselesiydi. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), kadere iman etmenin farz olduğunu beyan etmiş ve kader meselesi hakkın­da tartışmayı ise yasaklamıştır.

Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın, Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)´den şunları sorduğu rivayet edilmiştir: Cebrail: «Söyle bana iman nedir » diye sordu. Peygamberimiz de: «Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah´dan geldiğine iman etmendir.»[8] dedi.

Evet, kadere iman etmek, Allah´a boyun eğmek, onun ilminin şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki, Peygamber şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) insanları kadere iman etmeye davet etmiş, fa­kat kader meselesini tartışmayı men etmiştir. Zira kader meselesi­ni tartışmak, düşünceleri saptırır, ayakları kaydırır, mezhep ve gö­rüşlerin çelişmesi ile akılları şaşırtır. Bu durum ise, bölünmelere ve ayrılmalara sebep olur.

Diğer taraftan, kader meselesi hakkında tartışmaya girişmek, tartışanların gücünü aşan bir meseleye girişmek demektir. Çünkü, hiçbir kimsenin elinde, ihtilafları sona erdirecek ve konuyu kesin bir hükme bağlayacak herhangi bir delil yoktur.

Peygamber Efendimiz (S.AV.)i, âhirete irtihal ettikten sonra müslümanlar, başka dinden olanlarla münasebetlerde bulundular. Bu dinlerin sahipleri arasında kadere inanan, kadere inanmayan ve kader hakkında ileri-geri konuşanlar bulunmaktaydı. Bunun neti­cesi olarak kader hakkında, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in, ka­der meselesine dalmayı yasaklamasına rağmen, bir takım tartışma­lar ortaya çıktı.

Bu hususta şu hâdise anlatılır: Hz. Ömer (R.A.)´e bir hırsız ge­tirildi, Hz. Ömer ona «Niçin hırsızlık yaptın » diye sorunca hırsız «Bunu Allah takdir ettiği için yaptım.» dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, hırsıza ceazsını verdi. Hırsızlık cezasının dışında ayrıca, ada­mı kamçı ile dövdü. Bu fazla cezasının sebebi kendisinden sorulun­ca, şu cevabı verdi: «Elinin kesilmesi, hırsızlığının cezasıdır. Dayak, ise, Allah´a bir yalan İftira etmesindendir.»

Bazı insanlar, kadere iman etmenin, tedbirli olmaya ters düş­tüğünü zannetmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.) Şam´a, gitmek üzere yola çıkmıştı. «Serğ» demlen yere varınca, ona, Şam´da kolera bulunduğu haberi ulaştı. Abdurrahman b. Avf (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)´e Resu-iullah (S.Â.V.)´ın şöyle buyurduğunu haber verdi: «Koleranın, her­hangi bir yerde bulunduğunu işittiğiniz zaman, oraya girmeyin. Bu­lunduğunuz yerde meydana geldiğinde ise, ondan kaçmak için ora­dan çıkmayın.» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) insanlara şöyle ses­lendi :«Ben, sabahleyin bineğime binerek Medine´ye dönüyorum.» Bu kararla sabahlayınca Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.) Hz. Ömer (R.A.) ´e şunu sordu: «Allah´ın kaderinden kaçmak için mi dönüyorsun » Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), şöyle dedi: «Ey Ebu Ubeyde, bunu başka biri söylemeliydi. Evet, Allah´ın kaderinden, yine Allah´ın kaderine kaçıyoruz.»[9]

Hz. Ömer (R.Â.) bu sözüyle, “Allah Tealâ´nm kaderinin, kulu her yerde ve her zaman kuşattığını, bunun ise sebeplere başvurmaya en­gel teşkil etmediğini, sebeplerin de takdir edilen şeylerden olduğunu, bizlerin, emirleri yerine getirirken, işlerin zorluklarını üstlenirken, se­beplere başvurmamızın gerekli olduğunu ifade etmektedir.

Şehit halife Hz. Osman (R.A.)´in öldürülmesine katılan bazı in­sanlar, Hz. Osman´ı kendilerinin öldürmediğini, Allah Tealâ´nm öldür­düğünü zannetmişlerdir. Hz. Osman (R.A.)´a taş atarken, bazıları şöyle demiştir: «Sana bunları Allah atıyor.» Hz. Osman (R.A.) ise şöyle cevap vermiştir: «Yalan söylüyorsunuz. Eğer Allah atsa, taşlar hedeften hiç şaşmaz.»

Evet, bu gibi şüpheler, diğer dinlerde olan insanların, nıüslü-mainlar arasına saçtıkları karışıklık tohumlarından başka birşey değildi.

Kader meselesi, her tartışma konusu olduğunda hava elektrik­leniyor, akıllar bocalıyor, tartışma ve mücadele için bir ortam bulu­yordu. İnsanlar kader meselesinde çeşitli yönlere yöneliyor, bu yol­la tartışma arzularını tatmin ediyorlardı. Fakat, diğer yandan in­sanları akli ve ruhî bakımdan kararsızlığa ve çelişkilere düşürüyorlardı.

Dinin, ruhlarına işlemediği bazı kişiler, kader meselesinde, yap­tıkları kötülüklere bahane bulmaya ve bozgunculuklarını örtbas et­meye bir yol buldular. Herşeyi helâl sayma ve dinî yükümlülükleri ortadan kaldırmaya varacak bir yol izlediler. İslâmdan önce bazı müşriklerin ve putperestlerin yaptıkları gibi…

Kader meselesindeki münakaşalar, fitne yayıldıkça güçleniyor­du. Bu sebeple kader çekişmeleri, Hz. Ali (R.A.) döneminde en had safhaya ulaşmıştı. İbn-i Ebil Hadid´in «Şerh-i Nehcül Belağa» adlı eserinde şunlar zikredilmektedir: Şamlı bir ihtiyar ayağa kalkarak Hz. Ali (R.Â.)´ye şunları sordu : «Söyle bana Şam´a gidişimiz Allah´ın akza ve kaderiyle midir » Hz. Ali (R.A.) şu cevabı verdi. «Tohumu ya­rıp ondan bitkiyi çıkaran, varlıkları yaratan yüce mevlaya yemin olsun ki, ayağımızı herhangi bir yere basmamız veya herhangi bir vadiye inmemiz mutlaka Allah´ın kaza ve kaderiyledir.» İhtiyar, tek­rar şunları söyledi: «O halde yorulmamın mükâfatını Âllah´dan iste­rim. Ben, herhangi bir ücret almış değilim.» Bunun üzerine Hz. Âli (R.A.): «Yeter ihtiyar! Allah Tealâ, yürüdüğünüz vakit yürümenize, geri döndüğünüz vakit dönmenize karşılık büyük bir mükâfat vere­cektir. Siz, herhangi bir durumda mecbur edilmiş veya zorlanmış de­ğilsiniz.» dedi. İhtiyar ise şöyle dedi: «Bu nasıl olur Bizi bu işe ka­za ve kader sevketmedi mi » Hz. Âli (R.´A.) de şunları söyledi: «Vay haline! Sen, kaza ve kaderi, kulun iradesini elinden alan bir vası­ta mı zannediyorsun Eğer böyîe olsaydı, ceza ve mükâfat, vaad ve tehdit, emir ve yasaklar bâtıl olurdu. Günah işleyen için, Allah ta­rafından herhangi bir kınama, sevap işleyen için de herhangi bir övülme sözkonusu olmazdı. İyilik yapan övülmeye, kötülük yapan­dan daha lâyık olmaz, kötülük yapan da yerilmeye, iyilik yapandan daha müstahak olmazdı. Bu söylediğiri, putlara tapanların, şeytanın askerlerinin, yalan yere şahitlik edenlerin ve gerçeğe karşı gözleri kör olanların sözleridir. Bunlar, bu ümmetin kadercileri ve mecusîleridir. Allah Tealâ, kulu serbest bırakarak ona emirde bulunur ve sakınması için bazı şeyleri yasaklar ve onu, gücünün yettiği seyir­le sorumlu tutar, Allah´a ne zorla karşı gelinebilir, ne de ona zorla itaat edilir. Peygamberlerini, yarattıklarına boşuna göndermemiş, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri boşuna yaratma­mıştır. «…Bu, kâfirlerin kanaatidir. Cehennem ateşinden, vay o kâ­firlerin haline!»[10]

Bunun üzerine ihtiyar, şunları söyledi: «O halde bizi yürüten kaza ve kader nedir » Hz. Ali (R.A) şu cevabı verdi: «Bu, Allah Tealâ´nm emri ve hükmüdür.» Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: -Rabbin, ancak ona ibadet etmeni emretti.»[11] İhtiyar sevinerek kalktı.[12]

Evet, îbni Ebil Hadid ve Şerif er-Radi, Hz. ´Ali (R.A.)´den bu hâ­diseyi naklederler. Şayet bu rivayet doğru ise, Hz. ÂH (R.A.) döne­minde kader hakkında münakaşaların yoğunlaştığını ve Hz. Âli (R. Â.)nin, nasslarm zahirine baş vurarak bu meseleye dalmayı önle­meye çalıştığını gösterir.[13]

2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:

Hz. Ali (R.Â.)´nin döneminde, kader meselesi yanında, büyük günah işleyenin durumu da, tartışmalara konu olmuştur. Büyük gü­nah meselesini, hakem olayından sonra Hariciler ortaya çıkarmış­lardır. Bu fırka, hakeme başvurmayı büyük günah kabul ederek bu­na başvuranların kâfir olduğuna hükmetmiştir.

Bunlar, bu noktadan hareket ederek, Hz. Âli ve taraftarlarını kâ­firlikle itham etmişlerdir. Bu davranış, büyük günah işleyenin mü­min olup olmadığı, cehennemde ebedî olarak kalacağı veya Âllah´ım rahmetinin herşeyi kuşatması sebebiyle affedileceği hususlarında tartışmalara yol açmıştır. Giderek ihtilaflar daha da büyümüş, bir kısım âlimler, bu meseleyi. Mutezile´nin en çok önem verdiği ve on­ların «Mutezile» diye adlandırılmalarına sebep olan mesele olarak kabul etmişlerdir.

Emevîler dönemi gelince, daha başlangıçta, siyasi durum istik­rarsız bir vaziyetteydi. Bu istikrarsızlık içinde, siyasî çalkantılardan geri kalmayan birtakım fikrî çalkantılar da ortaya çıktı. Daha doğ­rusu, bunlardan herbiri diğerini takviye etmekte ve ona canlılık ka­zandırmaktaydı.[14]

3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :

Bu dönemde müslümanların, Fars, Yunan ve Romalılarla müna­sebette bulunmaları dolayısiyle, aralarında felsefî görüşler yayılma­ya başladı. Müslümanlarla ilişki kuran bu milletlerin nezdinde fel­sefî ilimlerin büyük bir önemi vardı.

îslâmdan önce, iran´da bulunan felsefi okullar gibi, Irak´ta da felsefi okullar meydana getirildi. Haris b. Kelede ve oğlu Nadr gibi bir kısım Araplar bu felsefî okullarda tahsil gördü. Bu ülkelere îs-Iâm geldiğinde ülke halkından, felsefî ilimleri bilenler vardı ve bun­lar müslümanlara bu bilgileri aktarıyorlardı.

Süryanilerin, bu hususta büyük rolleri olmuştu. İbn-i Hallikân şunları anlatır: «Halid b. Yezid b. Muâviye, Kureyş kabilesinden, çe­şitli ilim dallarını en çok bilen bir kimse idi. Bu şahsın kimya ve tıp hakkında bir takım görüşleri vardı. Halid, bu iki ilmi çok iyi biliyor­du. Nitekim, Halid´in bilgisinin üstün olduğunu gösteren birçok mi­saller mevcuttur. Halid bu ilmi, Maryanüs er-Rumî adındaki bir pa­pazdan öğrenmişti. Halid´in bu sahada yazılmış üç risalesi bulun­maktadır. Risalelerden biri, Halid´in, Maryanüs ile oîan münasebet­lerini, ondan ilmi nasıl aldığını ve bu ilimlerin sembollerinin neler olduğunu ihtiva etmektedir.»

Çeşitli felsefelerin, müslümanların arasına girmesi neticesinde, itikada dair birçok felsefi meseleler ortaya çıktı. Bazı âlimler, Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen, «Allah Tealâ´mn sıfatlarının, zatının aynı­sı mıdır yoksa, ondan başka bir şey midir » Kelam, Allah Tealâ´mn sıfatı mıdır » Kur´an-ı Kerim mahluk mudur » gibi tartışmalara gi­riştiler. Böylece, anlaşmazlık konusu olan meseleler çoğaldı. Daha sonra tartışmalar, kader meselesine ve insanın iradesi meselesine yöneldi.

Ortaya şu soru çıkmıştı: İnsan, yaptıklarında serbest bir ifadeye sahip midir Yaptıklarını kendi gücüyle mi yapar Yoksa insan, ira­desiz olarak hareket eden ve başkası tarafından yönlendirilerek rüz­gârın önünde uçuşan bir kuş tüyüne mi benzer .. İşte böylece, düşün­celer ve görüşler peşpeşe sıralanıp durdu.

Netice olarak, her âlimler topluluğunun, kendisine mahsus bir kısım görüşleri meydana geldi ve bu görüşler okunmaya ve incelen­meye elverişli, hakkında tartışmalar yapılabilecek ilmî mezhepler haline geldi ve ortaya itikadi Mezhepler» çıktı.

Yine, daha önce söylediğimiz kanaatimizi tekrar ederek deriz ki: Hiçbir zaman, itikadı mezheplerin ihtilaf etmesi, inanan cevher ve özüne dokunmamıştır. İhtilaflar, ´Allah´ın birliğine, peygamberlere, âhiret gününe ve meleklere iman etme gibi, inancın temel prensip­lerinden uzak bir takım fer´î meseleler üzerinde felsefî bir üslupla tartışmadan ibaretti.

Yine deriz ki: Peygamber Efendimiz (S.´A.V.)´in getirmiş oldu­ğu dinin hak olduğunda, asla şüphe meydana gelmemiş, ihtilaf şu meselelerde cereyan etmiştir: Kul, yaptığı işleri bir zorlama netice­sinde mi yapar Yoksa kendi iradesiyle mi yapar Büyük günah iş­leyenin durumu nedir Kur´an-ı Kerîm mahluk mudur, değil midir

Böylece Eski Mezhepler, Cebriye, Mutezile, Mürcie, Eş´ariye, Matûridiye, Hanbeli gibi kısımlara ayrılmışlardır. Şimdi, tafsilatlı ol­masa da, her mezhebi kısaca açıklamaya çalışalım:[15]

1- CEBRİYE

Daha Önce de, işaret ettiğimiz gibi, Sahabe-i Kiram ve Emeviler döneminde âlimler, Allah Tealâ´nın kudreti yanında, insanın kudre­ti ve kader meselesi hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bir kısım âlimler, «Kul, yaptığı işlerin yaratıcısı değildir ve ku­la nisbet edilen işlerde kulun hiçbir katkısı yoktur.» demişlerdir.

Bu mezhebin temeli şudur: Herhangi bir iş yapmayı kuldan uzaklaştırıp bunu Allah´a nisbe´t eder. Çünkü bunlara göre kul, her­hangi bir işe gücü yetmekle sıfatlandırılan!az. Çünkü o, yaptığı işle­ri, gücü, iradesi ve seçme serbestisi olmaksızın, mecburen yapar. Al­lah Tealâ, cansız varlıklarda görülen durumları yarattığı gibi, insa­nın diğer varlıklara mecazî olarak nisbet edildiği gibi, insana da me­cazi olarak nisbet edilir. Mesela «Ağaç meyva verdi.» «Su aktı.» «Taş yuvarlandı.» «Güneş doğdu.» «Güneş battı.» «Gök bulutlandı.» «Gök, yağmur yağdırdı.» «Yerler yeşerdi.» «Yer mahsul çıkardı.» de­nildiği gibi…

«İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur.» İn­sanın, mecbur olduğu ortaya çıktıktan sonra, artık kulun birtakım işlerle mükellef oluşu da cebriledir.[16]

İbn-i Hazm, Cebrîyecilerin delillerini izah ederek şöyle diyor: «Cebrîyeciler delil getirerek dediler ki: Allah Tealâ herşeyi yaratan ve yarattıklarında kendisine benzer hicbirşey bulunmayan bir mut­lak güç sahibi olduğuna göre, ondan başka herhangi bir varlığın bir

iş yapmaması gerekir. Yine Cebrîyeciler dediler ki: «Bir işin yapılı­şını insana nisbet etmek «Zeyd öldü.» «Bina dikildi.» sözüne benzer. ´Aslında Zeyd´in kendisi öîmemiştir, O´nu Allah öldürmüştür. Bina dikilmemiştir, onu Allah dikmiştir.»

Tarihçiler, bu düşünceyi ilk önce kimin ileri sürdüğünü izah et­meye girişmişler ve mezhebe dönüşen bir düşüncenin, önce kimler tarafından ileriye atıldığını tesbit etmenin zor olduğu inancına var­mışlardır. Bu sebeple, bu düşüncenin ne zaman başladığını veya ilk önce kimin ortaya attığını tayin etmemiz güçtür. Bununla beraber, Cebr hakkında söylenen sözlerin, Emeviler devrinin başında mey­dana çıktığını, yine Emevîîer devrinin sonunda bir mezhep halini aldığını kesinlikle söyleyebiliriz.

Elimizde «Murtaza» adlı âlimin «el-Münyetu vel-Emel» adlı ese­rinde zikrettiği, Emevilerin ilk dönemlerinde yaşayan iki büyük âli­min iki mektubu bulunmaktadır. Mektuplardan biri, Abdullah b. Abbas´a aittir. Abdullah bu mektubunda-, Şam´da bulunan Cebrîyecilere sesleniyor ve onları bu gibi sözleri söylemekten men ediyor ve şöyle diyor: «İnsanlara takvayı mı emrediyorsunuz Halbuki takva sahipleri, sizin bu görüşlerinizle yoldan salmıştır. İnsanları kötü­lükten sakındırmak mı istiyorsunuz Halbuki isyankârlar, sizin bu görüşlerinizle ortaya çıkmışlardır. Ey, geçmiş münafıkların çocuk­ları, zalimlerin yardımcıları ve fâsıklarm mescitlerinin bekçileri! İçinizden Allah´a iftira eden, suçlarını O´na yükleyen ve yaptıklarını O´na nisbet edenden başka kimse çıkmaz mı »

İkinci mektup ise, Hasan´ı Basri (R.A.) tarafından, Basra´da Ceb­riye mezhebinin görüşlerini benimseyen bir kısım insanlara yazıl­mıştır. Mektupta şunlar yazılıdır. «Kim, Allah´a, kaza ve kaderine iman etmezse, o kişi küfre girmiştir. Kim, kendi günahını rabbine yüklerse, o da kâfir olmuştur. Allah Tealâ, kendisine zorla itaat edi­len veya zorla isyan edilen değildir. Çünkü Allah, kullarına verdiği şeylerin gerçek sahibidir. Kullarının gücünü yettirdiği şeylere ken­disi daha kaadirdir. Eğer kullar O´na itaat ederlerse, yaptıklarına ma­ni olmaz. Şayet isyan ederlerse, dilerse yaptıklarına mâni olur. Eğer birşey yapmamışlarsa, onları birşey yapmamaya O zorlamış değildir. Eğer, Allah yarattıklarını itaat etmeye zorlamış olsaydı, onlardan se­vabı kaldırırdı. Şayet onları günah işlemeye zorlamış olsaydı, onlar­dan cezayı düşürürdü. Eğer, onları başıboş bırakmış olsaydı, (hâşâ) kudretinde eksiklik olması icabederdi. Fakat, Allah Tealâ´nın, ya­rattıklarından gizli tuttuğu bir sırrı vardır. Eğer, kulları itaat eder­lerse bu, Allah´ın kullarına bir lütfudur.

Bu anlatılanlardan anlaşıldığına göre,, Cebrîyeciler o zamanda da bulunmuş, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basrî gibi büyük zatlar, bunlara cevap vermiş ve meselenin esasını açıklamaya çalışmışlar­dır. Abdullah b. Abbas´ın oğlu Ali´nin, şunları söylediği rivayet edi­lir : Bir defasında babamın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve şunları söyledi: «Ey Abdullah b. Abbas, surda bir kısım insanlar var. Yaptıklarının, Allah tarafından yapıldığını söylüyor ve Allah´ın, on­lara cebren günah işlettiğini iddia ediyorlar.» Babam buna şu ceva­bı verdi: Eğer, burada onlardan biri bulunsaydı, boğazını sıkar, ca­nı çıkıncaya kadar bırakmazdım. «Allah, kulları-günah işlemeye zorlar» demeyin. «Allah, kullarının yaptıklarını bilmez» de deme­yin.»[17]

Daha önce de izah ettiğimiz gibi bu görüş, sahabe döneminde ortaya çıkmıştı. Hatta, daha önce de, müşriklerin dilinde dolaşıp dur­maktaydı. Nitekim, biraz Önce de zikrettiğimiz gibi, Kur´an-ı Kerîm bu hususu beyan etmiştir.

Fakat, Emeviler dönemindeki Cebriyeciliğin önemi şuradan gel­mektedir. Cebir hakkındaki sözler bu dönemde teorileşmiş ve mez­hep haline gelmiştir. Bu mezhebi benimseyenler, başkalarım da ona davet edenler ve onu okuyup diğer insanlara açıklamaya çalışanlar bulunmuştur.

Cebriyeciliği ilk önce Yahudilerin icadettiği, daha sonra onu müs-lümanîara öğrettikleri, müslümanlann da onu yaydıkları ileri sü­rülmektedir.

Müslümanlardan Cebriyeciliğe davet eden ilk adamın Ca´d b. Dirhem olduğu, bu adamın Cebriyeciliği, Şam´da bulunan bir Yahudiden öğrendiği ve Basra´da halk arasında yaydığı ve Cehm b. Safvan´ın da Cebriyebliği bundan öğrendiği söylenilmektedir.

«Sarh el-Uyûn» adlı eserde Ca´d b. Dirhem hakkında şunlar an­latılmaktadır : Cehm b. Safvan, kendisine nisbet edilen Cehmiyye Cebriyeciliği bu Ca´d´den öğrenmiştir. Ca´d´in de İban b. Sem´an´dan, tban´m da Talût b, A´sam adlı bir Yahudiden öğrendiği söylenmek­tedir.[18] Bu sözlerden, bu görüşün Yahudilerden çıktığı ve Sahabe devrinde başladığı anlaşılmaktadır. Çünkü yukarda adı geçen Talût, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in döneminde hayattaydı, sahabe ve tabiîn devrini de gördü. Talût, zehirlerini kusmak için fitne döneminde büyük bir fırsat bulmuş ve nifak tohumlarını saçmıştır. Fununla beraber, bu düşüncenin, sadece Yahudi kaynaklı olduğu söyleyemeyiz. Çünkü daha önceleri, Farslar arasında da bu gibi dü­şünceler vardı. Bunlar, «Zerdüştlük» «Mani» lik ve benzeri mezhep­lerin uğraştıkları meselelerdendi. «el-Munye ve´1-Emel» adlı kitapta şunlar anlatılmaktadır:

Hasan-ı Basri´den rivayet edilmektedir ki, Parslardan bir adam, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´e geldi ve şöyle dedi: «Farsların, kız­larıyla ve kızkardeşleriyle evlendiklerini gördüm. Onlara «niçin böy­le yapıyorsunuz » dendiğinde onlar, «Bu, Allah´ın kaza ve kaderi­dir.» diyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöy­le buyurdu : «Her ümmetin «mecusî» olanları vardır. Benim ümme­timin mecusîleri de «kader yoktur» diyenlerdir. Eğer hasta olurlar­sa, onları ziyaret etmeyin. Ölürlerse, onlara şahadette bulunmayın.»

Cebriye mezhebini, Cehm b. Safvan benimsemiş, kendisini o yo­la adamış ve insanları ona davet etmiştir. Cehm b. Safvan, Horasan­lıdır, «Beni Rasip» kabilesinin dostlarındandır. Şüryh b. el-Haris´in kâtipliğini yapmıştır. Cehm, Şüreyh ile birlikte «Nasr b. Seyyar´a» isyan etmiştir. Ve Emevîlerden Mervan oğullarının son zamanların­da, «Müslim b. Âhvaz el-Mâzinî» tarafından öldürülmüştür. Cehm, dâvasını yaymak için, Horasan ve havalisini seçmiştir. Öldürüldük­ten sonra, kendisine tâbi olanlar «Nihavend» şehrini karargâh edin­mişlerdir.

Cebriye mezhebi bu havalide devam etmiş, nihayet «Ebu Man-sur el-Matüridî» mezhebi bu civarda ona galip gelmiştir. Bu konuyu ilerde, inşallah daha tafsilatlı olarak anlatacağız.

Cehm´in mezhebi, sadece cebr meselesiyle kalmayıp kendisine ait başka görüşleri de içine almaktadır. Bu görüşlerden bazıları şunlar­dır:

a) Cehm´in iddiasına göre, cennet ve cehennem fânidir. Hiçbir-şey ebedî olarak kalmayacaktır. Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen «Ebe­dilik» ten maksat, uzun süre kalmaktır ve yok olduktan sonra, yok­luğunun ebedi olmasıdır. Yoksa ebedilik «devamlı kalmak» demek de­ğildir.

b) Yine onun iddiasına göre, iman, bilmek demektir. înkâr ise, bilmemek demektir.

Cehm´in mezhebinin dış görünüşüne göre, Resulullah (S.A.V.)´in sıfatlarını bilen Yahudiler, ve peygamberin peygamberliğini yaki-nen bildikleri halde onu inkâr eden müşrikler mümin sayılırlar. Ne var ki Cehm, «Boyun eğip kabul etmek bilgiyi gerektirir, iman ka­bul edilen bilgi, sadece bir tahmin değil, kabul edip boyun eğmeyi icabettiren kesin bir bilgidir.» der.

c) Cehm´in iddiasına göre, Allah´ın kelâmı kadîm (Başlangıcı olmayan, ezelî) değil, hadistir. (Sonradan meydana gelmiştir.) Bazı âlimlerin, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk (yaratılmış) olduğu görüşleri, buna dayanmaktadır. Gerçi bu meselenin, inşallah yeri geldiğinde de izah edeceğimiz gibi, başka bir yönü daha vardır.

d) Cehm, Allah Tealâ´yı herhangi bir sıfatla tavsif etmez. Me­selâ O´na «Dirilik» ve «ilim» sıfatını vermez. Ve der ki: «Ben, Allah´ı, yaratılmışlarda bulunan, bir sıfatla sıfatlamam.»

e) Cehm, kıyamet gününde Allah Tealâ´nın, kullan tarafından görülmesini reddeder.

Birçok kimseler bu görüşlerde Cehm´e tâbi olmuşlardır. Ancak, Cehmiye mezhebini meşhur eden ve onu diğerlerinden ayıran özel­lik, bu mezhebin Cebrîyeciliği ve «İnsanın ne iradesi, ne de bir fiili vardır.» görüşüdür. Bunun haricindeki görüşlerinde bunlara daha başkaları da katılmaktadır. Meselâ: Kur´an-ı Kerîm´in mahluk (ya­ratılmış) olduğunu Mutezile de ileri sürmüştür. Allah Tealâ´nın «Ke­lam» sıfatının bulunmadığını, yine Mutezile de iddia etmiştir.

Eski ve yeni birçok âlim, Cehmiye taifesine cevap vermeye gi­rişmiştir. Biraz önce Hasan-ı Basrî´nin ve ondan evvel de Abdullah ibn-i Abbas´m, bunlara verdikleri cevapları nakletmiştik.

Evet, birçok büyük âlim, fıkıhçı ve hadisçi, «Cebir» düşüncesini reddetmiştir.

İbn-i el-Kayyım «Şifaul Alü» adlı kitabında, cebriyeciliğin, Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.)´in getirdiği İslama nasıl ters düştüğünü, bir cebriyeci ile bir Sünnî arasında tartışma şeklinde açıklıyor. Tar­tışmada şu hususlar anlatılıyor:

Cebriyeci Allah´ın birliğine gölge düşürmemek için, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek gerekir. Allah´ın birliği, ancak bu takdirde doğru olarak ifade edilmiş olur. Çünkü bizler, kulun cebir altında bulunduğunu kabul etmezsek, hâdiselerin, ´Allah r bir­likte başka bir yapıcısının da bulunduğunu ve bu yapıcının, dilerse birşeyi yapacağını, dilemezse yapmayacağını ispat etmiş oluruz. Bu da açıkça, Allah´a ortak koşmaktır. Kurtuluş yolu ise, ancak kulun cebir altında bulunduğunu söylemektir.

Sünni Bilakis, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek, Allah´ın birliğine ters düşer. Bu iddia, ilâhî dinlere, peygamberlerin davetlerine, sevap verme veya cezalandırma hükmüne aykırı düşer.

Eğer, kulun cebir altında bulunduğu kabul edilirse, bütün ila­hi nizamlar hükümsüz olur, emir ve yasakların mânâsı kalmaz, dolayısiyle ceza ve mükâfat diye birşey de söz konusu olmaz.

Cebriyeci Kulun cebir altında bulunmasının, emir ve yasak­lara, sevap ve cezalara ters düşmesini iddia etmen, şaşılacak birşey değildir. Çünkü, bu eskiden beri söylenmektedir. Şaşılacak husus, ce­bir meselesinin, Allah´ın birliğine ters düştüğü şeklindeki iddialıdır. Halbuki cebir, Allah´ı birlemenin en güçlü belirtilerindendir. Nasıl olur da, birşeyi güçlendiren şey o şeye ters düşer

Sünnî Kulun cebir altında olduğunu söylemenden, Allah´ın birliğine ters düştüğü en açık meselelerdendir. Bu meselenin, Allah´ın birliğine ters düşmesi, ilâhî emir ve yasaklara ters düşmesinden daha açıktır. Bunun izahı şöyledir:

Tevhid inancının temeli, Allah´dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed´in, Allah´ın peygamberi olduğunu kabullenmektir. Ku­lun cebir altında bulunduğunu söylemek ise, bu inanca ters düşmek­tedir. Çünkü, ilâh demek, kemâl ve azamet sıfatlarıyla muttasıf olan demektir.

İlâh, kalblerin gerçekten ilâh kabul ettiği, severek, korkarak ve ümit ederek bağlandığı zat demektir. Peygamberlerin getirdiği tev­hid ilâhlığm yalnız âlemlerin rabbi olan Allah´a ait olduğunu orta­ya koymak ve yalnız O´nun ilâh olduğunu kabul etmektir. Bu da Allah´a boyun eğmeyi, O´na karşı aczini itiraf etmeyi, O´nu tam bir muhabbetle sevmeyi, O´na itaat etmek ve rızasını kazanmak için en son gayreti kullanmayı, O´nun sevdiği ve dilediği şeyleri herhangi bir kulun sevdiği ve arzuladığı şeylere tercih etmeyi gerektirir.

Evet, peygamberlerin davetlerinin temeli budur. Onlar, insanlı­ğı buna davet etmişlerdir. Tevhid de, işte budur. Allah, geçmişlerden de geleceklerden de bundan başka bir din kabul etmez. Allah, pey­gamberlerine bunu emretmiş, kitaplarında bunu indirmiş, kullarını buna davet etmiş vs tunun için kullarına mükâfat ve ceza yurdu ya­ratmış ve bunun kemale ermesi ve gerçekleşmesi için bir nizam gön­dermiştir.

Ey Cebriyecil Hal böyle iken, sen de kalkmış diyorsun ki; «Kulun bunda ne bir kudreti vardır, ne de bir tesiri. Kul, bunu yapmış da değildir. Allah Tealâ kula bunu emrederken ona, gücünün yetmedi­ği birşeyi emretmiştir. Daha doğrusu, Rab kula, Rab olarak kendisi­nin yapması icabeden işi yapmayı emretmiştir. Yahut Allah Tealâ kula emirler vermiş de, daha sonra kulu, verdiği emirlerin aksini yap­maya zorlamış, kul ile kula emredilen işlerin arasına girmiş, onun bu emirleri yerine getirmesini engellemiş, kula bu emirleri yerine ge­tirmesi için hiçbir yol.bırakmamıştır.

Ey Cebriyeci! Sana göre kaîbler, sevgi, muhabbet, aşk, istek ile Allah´a ulaşamaz, O´nun rızasını isteyemez.

Allah´ı birlemek, ilâhlık ve kulluğu ispat ve kabulle mümkün­dür. Sen ise ey cebriyecif Allah´ın, sevilen, sevgisinde ve rızasına ulaşmada ve cemalini müşahade etmede kalblerin yarıştığı en bü­yük sevgili olduğunu inkâra kalkışarak ilâhlık mânâsını reddediyor­sun. Kulun, bir iş yapan, ibadet eden ve Rabbini seven bir varlık ol­duğunu inkâra kalkışarak da kulluk mânâsını reddediyorsun. Böy­lece Allah´ı birleme meselesi, cebir ile Allah´ın sevgisini inkâr ara­sında kaybolup gidiyor. Çünkü sen, Allah´ı kula, yapmaya gücünün yetmediğini emreden ve terketmeye gücünün yetmediğini bırakma­yı emreden bir zat olarak sıfatlandırıyorsun. Daha doğrusu, Allah Tealâ kula, kendisine ait olan işi yapmayı veya yapmamayı emret­tiğini, daha sonra kul, emredileni, yapmadığı takdirde onu ağır bir şekilde cezalandırdığını, yani, kulu kendisine ait bir işi yapmadığın­dan dolayı cezalandırdığını ileri sürüyorsun.

Allah´ın, kulu, emrettiğini yapmadığı veya yasakladığını yaptı­ğı takdirde cezalandırması, O´nun gökte uçmayı terketmesinden, dağları yerinden oynatmamasından, denizlerin suyunu boşaltmama­sından dolayı cezalandırmasına benzediğini açıkça ileri sürüyorsun. Başka bir ifade ile, Allah´ın, kulu, bunlardan dolayı ceza alan dırması­nın, kulun hiçbir payı bulunmadığını renginden, boyundan ve kilo­sundan dolayı cezalandırmasına benzediğini iddia ediyorsun.

Yine, Allah´ın, kendisine hiçbir şekilde isyan etmeyen bir kulu en şiddetli bir azapla cezalandırmasının mümkün olabileceğini, Al­lah´ın hikmet ve merhametinin buna mâni olmayacağını, hattâ, Al­lah, kendisine karşı gelmeyeni cezalandırmayacağını vaad etse bile, yine de cezalandırabileceğini iddia ediyorsun. Allah Tealâ´yı “böy­le bir sıfattan tenzih etmiyorsun.

Yine sen, Allah´ın, kullarını yükümlü tuttuğu meselelerde, oku­yup yazması olmayan bir körü okumakla mükellef tutması, kötürüm bir insanı koşmakla mükellef tutması gibidir, diyorsun. Böylece, da­vet ettiğin bu inanç metoduyla, Rabbi gazaplandırıyorsun. Ve insan­ların, yüce mevladan uzaklaşmasına sebep oluyorsun. Ayrıca, bu sö­zünle Allah´ın birliğini ifade ve ispat ettiğini zannediyorsun. Halbu­ki, sen, tevhid ağacını kökünden sölcflp atıyorsun

Kulun, cebir altında bulunduğu şeklindeki iddianın, şeriata ters düşmesi meselesi açık ve seçiktir. Çünkü sanatın temeli, emir ve ya­saklara dayanır. Emredenin, bir şeyi başkasına değil, bizzat kendisi­ne emretmesi ve bir işi başkasına değil, yine kendisine yasaklama­sının, mânâsız olduğu açıktır. Çünkü emir ve yasaklar, kulun fiili ile, onun itaat ve isyanı ile ilgilidir. Fiili olmayan bir kimseden itaat ve­ya ir,yan nasıl beklenebilir İtaat ve isyan bahis konusu olmayınca da, mükâfat ve ceza sözkonusu olmayacaktır. Allah Tealâ´nm, kıya­met gününde kullarına bahşedeceği nimetler ve vereceği cezalar, ku­lun itaat veya isyanının karşılığı olmayıp, sadece, Allah Tealâ´nın irade ve kudretinden doğan bir muamele olacaktır.

Cebriyeci Kul, herhangi bir davranışta bulunduğunda bu dav­ranış, ya sadece Allah tarafından takdir edilmiş olur veya kul, sa­dece kendi gücüyle bunu yapmış olur. Yahut da, davranış, Rab ve kulun ortaklaşa katkılarıyla meydana gelir. Bu üç ihtimalden en so­nuncusunun bâtıl olduğu kesindir.

Ne var ki, bu üç görüşten herbirini belirli bir gurup savunmuş­tur.

a) Eğer davranışın sadece Rabbin takdiriyle meydana geldiği görüşü kabul edilecek olursa ki, biz bu kanaatteyiz, bu durum ceb­rin tam kendisidir.

b) Şayet davranış, sadece kul tarafından yanılmış bir fiil ka­bul edilecek olursa, bu takdirde bazı şeylerin, ´Allah Tealâ´nm kudre­tinden uzaklaştırıldığı söz konusu olur. Böylece Allah Tealâ, herşeye kadir olmuş sayılmaz. Yaratılan âciz kul ise, yaratıcının kadir ola­madığı bir kısım işlere kadir olmuş sayılır.

Kaderiyeciler, işte bu noktada tevhid inancından ayrılmışlar ve mecusîlere benzemişlerdir.

el Eğer «davranış, Rab ile kulun ortaklaşa katkısıyla meydana gelmiştir» denirse, Allah´a eş koşulur. Bir işin iki yapıcı tarafından meydana getirildiği ve iki gücün katkısıyla oluştuğu ve bir eserin iki sanat sahibi tarafından yapıldığı kabul edilmiş olur ki, bu da im­kânsızdır. Çünkü, iki eser sahibi bir eser üzerinde birleştikleri tak­dirde, o eser, kendisini meydana getirenlerden birinin bulunması ha­linde, diğerine muhtaç olmaz. Böylece birbiriyle çelişik iki durum or­taya çıkar. Bir eser, hem iki eser sahibine muhtaç kabul edilir, hem de hiçbirine ihtiyacı yokmuş kabul edilir.

Sünnî Allah´ın kudretinin, zat, sıfat ve fiillerden mümkin olan herşeyi kapsadığını, herhangi bir şeyin, Allah Tealâ´nın kudre­tinin haricinde olmayacağını deliller göstermektedir. Keza, kulun kendi işini kendi güç ve iradesiyle yaptığını, yaptıklarının ise ger­çekten kendisine ait bir fiil olduğunu, bu sebeple, akla, örfe ve dine göre bazen övülüp bazan da verildiğini ve Allah Tealâ´nın, akıl sahi­bi kullarını, hatta hayvanları bu tabiatta yarattığını yine deliller göstermektedir.

Yine delillerle sabittir ki, muayyen bir işin, iki fail tarafından yapılması, belirli bir eserin iki müessir tarafından ayrı ayrı meyda­na getirilmesi mümkün değildir.

Yine deliller göstermektedir ki, olayı meydana getiren bulunma­dıkça, olayın meydana gelmesi ve tercih eden bulunmadıkça birşeyin Fercih edilmesi imkânsızdır. Allah Tealâ, bütün bunları akıllara yerleştirmiştir. Akl-ı selimden kaynaklanan deliller, asla birbirleriy­le çelişmez ve birbirlerine ters düşmezler. Bunların bazılarına daya­narak, diğerlerini çürütmenin imkânı yoktur. Bilakis, bunların hep­sine birden dayanılır ve bunların icabı yapılır. Çünkü bunlar, bir­birlerini destekler mahiyettedir. Akl-ı selime dayanan.delillerin bir birleriyle çelişik olduklarını, ancak basireti zayıf, şüpheci olanlar, tutarsız olarak çokça konuşanlar zannederler. İlim, şüphelerden ve tutarsızlıklardan beri olan bir şeydir.

Bu mesele hakkında doğru olan şudur: Kulda görülen fiil, Allah Tealâ´nın, kula verdiği kudret ve irade ile meydana gelmiştir. Allah Tealâ, kulun, bir işi yapmasını dilediği zaman kulda, o işi yapacak bir kudret ve o işe sevkedecek bir sebep yaratır ve kulda görünüş, kula nisbet edilerek ona «kulun işi» denir. Bu ifade şekli, eseri, se­bebe bağlama kabilindendir.

Diğer taraftan, kulda görülen bu fiil, yaratılma bakımından Rabbîn kudretine nisbet edilir. O halde iki kudretin tesiriyle bir işin mey­dana gelmesi imkânsız değildir. Çünkü, iki kudret sahibinden ku­lun kudreti, Rabbin kudretinin bir eseri ve O´nun bir cüz´üdür. Rabbin kudreti ise müstakildir, başka bir güce dayanmaksızın tesirini gös­terir.

Bu meseleyi ifade ederken «İki kudret sahibinin bir eseri» şek­linde izaha kalkışmak, yanlış bir ifadedir ve işi karıştırmaktan iba­rettir. Çünkü bu ifade şekli, her iki kudretin, eşit olduğu kanaatini verir. «Bu elbise, şu iki adamındır.» «Bu ev, şu iki ortağındır.» misa­linde olduğu gibi…

Kulun fiili, kulun, sonradan yaratılan kudretiyle meydana gelir. Bu mesele, bir işin, sebebi tarafından meydana getirilmesine benzer. Sebep, sebebin meydana getirdiği olay, fail, vasıta… bütün bunlar, Allah Teaîâ´nın, ezeli ve ebedi olan kudretinin bir eseridir. Böylece, Allah Tealâ´mn kudreti, kapsamından ve kemalinden uzaklaştırıl­mış olmaz ve mümkin olan herşeyi kapsamına almaktan beri kılın­mış olmaz. Kâinatta yüce R-abbin irade ve kudretinden başka, kendi başına etken olan hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bütün varlıklar, Allah Tealâ´mn yarattığı mahluklardır. Bunlar, Allah Tealâ´nın kud­retinin ve iradesinin bir eseridir. Bunu inkâr eden kişi, Allah Tealâ´dan başka bir yaratıcının varlığını veya yaratıcısız olarak yaratılan­ların bulunduğunu ispat etmek zorundadır.

Cebriyeci Kaderiyecilere göre, kâfirin sapıklığı ve cehaleti, kâfir tarafından yaratılmış ve kâfirin isteği ile meydana gelmiş bir hadisedir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü, böyle olacak olsaydı, kâfirin, bunları, kasıtlı olarak yapması icabederdi. Zira, kasıt, istekle yapı­lan işlerin gereklerindendir. Kâfirin sapıklık ve cehaletinde bile bile kasıtlı olması imkânsızdır. Çünkü akıl sahibi bir insan, kendisinin, sapıklık ve cehalet içinde olmasını istemez. O halde kâfir, kendi is­teğiyle kendisinde görülen fiilin faili değildir.

Sünni Sana şaşıyorum ey Cebriyeci! Kulu inkâr ve zulmü ya­pan bir kişi olmaktan tenzih ediyorsun ve bütün bunları Allah Tea-lâ´ya. nisbet ediyorsun. Şu sözün de çok acaip. Diyorsun ki: «Akıllı bir kişi kendisi için inkâr ve cehaleti tercih etmez.» Halbuki sen, bir­çok insanların, sırf inat, taşkınlık ve çekemezlikten dolayı inkâr ve cehaleti kasıtlı olarak, kendisi için seçtiğini, hak ve doğruluğun, bun­ların dışında bulunduğunu bildiği halde heva ve hevesine, cehaleti­ne ve insafsızlığına boyun eğdiğini, .onu doğru yola ve hidayete gö­türecek sebeplere muhalefet ettiğini, sapıklık yolunu tuttuğunu, hi­dayet yoluna sırt çevirdiğini görmektesin. Söz söyleyenlerin en doğ­rusu olan yüce Allah şöyle buyurur-.«Yeryüzünde haksız yere bö­bürlenenleri, âyetlerimden uzalclaştıracağım. Onlar her âyeti görseler yine ons, iman esmezler. Doğru yolu gördükleri zaman onu ken­dilerine yol edinmezleri. Fakat azgınlık yolıftıu gördüklerinde onu kendilerine yol edinirler. Bunun sebebi ise, âyetlerimizi yalanlama­ları ve onlardan gafil kalmalarıdır.»[19] Diğer bir âyet-i kerîmede : «Se-mud´a gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar, körlü­ğü, hidayete tercih ettiler…»[20] buyurmuştur.

Yine, Allah Tealâ, Firavun´un kavmini anlatırken şöyle buyu­rur : «Vicdanları, doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulümle­ri ve büyüklenmeîeri yüzünden o mucizeleri inkâr ettiler. Bozgun­cuların akıbeti nasıl oîdu bir bak.»[21] Diğer bir âyet-i celilede de şöy­le buyurur: «Biz, Âdi ve Senıud kavimlerini de helak ettik. Bu, geri­de kalan yerlerinden de size belli olmaktadır. Şeytan, yaptıkları kö­tülükleri, kendilerine süsleyip güzel göstererek, onları doğru yoldan uzaklaşünnışti. Halbuki kendileri bunu anlayacak durumdaydılar.»[22] Bir başka âyet-i kerîmede: «… Halbuki onlar, o sihri satın alan kim­senin, âhiretten bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı…»[23] buyur­maktadır. Yine diğer bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: «Al­lah´ın, kullarından dilediğine iütfundan birşey indirmesini kıskana­rak, O´nuiı indirdiklerini inkâr etmekle, kendilerini, karşılığında sat­tıkları şey, ne kötüdür!..»[24] Başka bir âyet-i celilede: «Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü haîde, Allah´ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsu­nuz »[25] «Ey kitap ehli, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hak­kı gizliyorsunuz »[26] Yine bir âyette: «…Ey kitap ehli, niçin iman edeni Allah´ın yolundan men ediyorsunuz Hak olduğuna şahitken, o yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz.»[27] buyurulmaktadır.

Kur´an-ı Kerîm´de bu gibi âyetler pek çoktur. Allah Tealâ, bun­larla inkarcıların, bile bile, kasten, sapıklık ve inkârı tercih ettikle­rini beyan etmektedir. Diğer yandan, herhangi bir şeyin sapıklık ve körü körüne bir saplantı olduğu ortada açıkken kişi, bunun doğru birşey olduğunu sanarak, kasten onu yapmak [28]ister.[29]

2- KADERİYE

Daha önce de anlattığımız gibi, Müslümanlar, Hulefa-i Raşidîn döneminin sonlarında ve Emeviler döneminde «Kaza ve Kader» mese­lelerini tartışmaya girişmişlerdi. Bunlardan bazıları çok aşırı gide­rek, insanın, yaptığı işlerde hiçbir iradesi olmadığını ileri sürmüş­lerdir. Bunlar, daha önce açıkladığımız Cebriyecilerdir.

Bunlara mukabil, Kaderiyeciler de, diğer bir cihetten aşırı git­mişler, insanın yaptığı bütün işlerin, -Allah´ın iradesinden müstakil olarak, tamamen kulun kendi iradesinden kaynaklandığını ileri sür­müşlerdir. «Mutezililer» de bu görüştedirler. Ancak «Mutezilîler» ilmi kelâmın başka meselelerinde de meşhurdurlar. Bu sebeple, «Mutezilik» ayrı.bir mezheptir. Kaderiye mezhebine dahil değildir. «Kade­riyeciler» «Mutezilîlerle» birleştikleri bu aşırıhklanyla kalmamışlar, içlerinden, daha aşırı giderek, «ilim ve takdir» anlamına gelen ilâhi kaderin bulunmadığını iddia edenler çıkmış ve «İşler, kendiliğinden, takdirsiz olarak meydana gelir ve onu Allah, meydana geldikten sonra bilir» diyenler bulunmuştur.

Bunların liderlerinden Ma´bed b. Halid el-Cühenî´nin, «Kadere-sarılarak günahlardan kurtulmak isteyen bir kişinin sözlerini duyun­ca ona şu cevabı verdiği rivayet edilir: «Kader diye bir şey yoktur. îşler, takdirsiz olarak, kendiliğinden meydana gelir.» Cüheni, bu sö -leriyle, ´Allah Tealâ´nm, ezeli iradesini ve ezeli ilmini inkâr etmiş olur. Buda Kur´an ilmini, yüce Yaratıcı´nm kudretinin dışına çıkar­mak olur.

Bazı tarihçiler, bu fırkanın, «Kaderiye» diye adlandırılmasına hayret etmişlerdir. Çünkü bunlar, kaderi inkâr eden kişilerdir. Na­sıl olur da, kader´e nisbet edilerek «Kaderiyeciler» denir

Bazıları, bunların söylediklerinin tam aksi ile isimlendirilmelerine engel bir durum bulunmadığını, zira bazı şeylerin, zıtlanyla isimlendirilmesinin bir vakıa olduğunu söylemişlerdir.

Diğer bir kısım insanlar ise bu durumu, şöyle izaha çalışmışlar­dır. «Kaderiyeciler kaderin Allah Tealâ tarafından olmadığını ve kul­lara ait olduğunu iddia ettikleri için «Kaderiyeciler» diye adlandırıl­mışlardır. Çünkü bunlar, herşeyi, insanın irade ye kudretine dayan­dırmışlar ve böylece bir nevi insanı kadere hakim olan bir varlık ka­bul etmişlerdir.»

Bazı yazarlar ise, bunlara «Kaderiyeci» adının, muhalifleri tara­fından takıldığını «Bu ümmetin mecûsîleri de Kaderiyecilerdir.»[30]

hadis-i şerifinin kapsamına girmeleri için böyle yaptıklarını ileri sür­müşlerdir.

Türkiye´nin eski Şeyhülislâmı merhum üstad Mustafa Sabri ho­ca efendi, Kaderiyecilere bu ismin verilmesine başka bir sebep gös­termektedir. O sebep te şudur; «Kaderiyecilerin inançlarının, mecû-silere benzemesidir. Mecûsiler, ilâhın iki tane olduğunu, hayırı yara­tan ilâhın NUR, şerri yaratan ilâhın ise KARANLIK olduğunu iddia etmektedirler. Kaderiyeciler ise, hayır ile şerrin arasını ayırmakta, hayrın Allah´tan olduğunu, şerrin ise şeytandan kaynaklandığını ve ´Allah´ın, şerri dilemediğini ileri sürmektedirler.[31]

Tarihçiler, insanları bu mezhebe davet eden kişinin kim oldu­ğu ve bu mezhebin nerede meydana çıkıp yayıldığı hakkında derin araştırmalara girişmişlerdir.

Bizim kanaatimize göre, insanlar arasında ortaya çıkıp yayılan görüşlerin, bir takım tahminlere dayanmaksızın, başlangıç noktası­nı kesin olarak tesbit etmek çok zordur. Kaderiyecilik konusunda da durum bundan ibarettir. Ancak, araştırıcıların çoğu, bu dvşüncenin, görüşlerin çarpıştığı, fikirlerin çeliştiği ve inançların karmakarışık olduğu bir dönemde ilk defa Basra şehrinde ortaya çıktığını ileri sür­müşlerdir.

Bütün Irak toprakları bu tip çatışmalara sahne olmuştu. «Sarh el-Uyûn» adlı kitapta, şunlar anlatılır: «Kader meselesinde ilk önce konuşan kişi Irak´h birisidir. Bu adam daha önce hristiyan idi. Son­radan müslüman oldu. Ma´bed eî-Cuhenî ve Ğaylan eltımışkî, Kaderiyeciliği bu adamdan öğrenmişlerdir. Bundan da anlaşılıyor ki, Kaderiyecilik düşüncesi sonradan îslâma sokulan bir fikirdir. Müs­lümanlar arasında, yabancı birisi tarafından, îslânı adına yayılmış­tır. Bu fikri yayan yabancı ise, art niyet taşımaktadır.»

Daha önce hristiyan olan bu Iraklı adamdan «Kadercilik» düşün­cesini iki kişi almıştır. Bunlardan biri, bu düşünceyi Irakta yayma vazifesini üzerine alan Ma´bed el-Cühenî´dir. Diğeri ise, Samda halkı bu mezhebe davet eden Ğaylan el-Dımışki´dir.

Ma´bed el-Cühenî, insanları kısa bir süre bu fikre davet etme imkânı buldu. Abdurrahman b. el-Eş´as´m isyanı ortaya çıkınca, hemen ona katıldı. Eş´as mağlup olunca Ma´bed, bu fikre davet eden ve yardım eden.bir kişi olduğu için Haccac tarafından öldürülen ki­şiler arasında bulunuyordu. Görülüyor ki, Ma´bed, ortaya çıkan her fitnede sinsice yer alıyor ve çeşitli tuzaklara başvuruyordu. Nihayet boynu vuruldu.

Ğaylan el-Dımışki´ye gelince : Bu adam, Şam´da halkı kaderci­liğe çağırmaya devam etti. Bu mevzuda Ömer b. Abdülaziz ile dahi münakaşa etmişti. Ğaylan, Ömer b. Abdülaziz´e mektuplar yazarak , onu adaletli olmaya davet etti. Ona yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu : Ey Ömer! Bakıyorsun fakat göremiyorsun, farkedi-yor ama tam anlamıyorsun. İyi bil ki Ömer, sen, İslâmda çürümüş kalıntılara ve silik bir takım izlerentiştin.

Ey ölüler arasında bulunan ölü! Ne takibedecok bir iz bulabili­yorsun, ne de faydalanacak bir ses işitebiliyorsun. Sünnetler çiğnen­di, bid´atlar ortaya çıktı, âlimler sindirildi konuşamaz oldular, cahil­lere nasihat edilecekken, meseleler onlardan sorulur oldu. Halife var­dır ki, ümmet onunla kurtuluşa erer. Yine halife vardır ki, ümmet onunla helak olur. Ey Ömer! Sen, bunların hangisindensin Allah Tealâ buyuruyor ki-, «Onları, emrimizle, doğru yolu gösteren önder­ler yaptık.»[32]

İşte bu sıfatta olan bir halife, hidayet Önderidir. Ona uyanlar da hidayettedir. Bunun aksi olan halife hakkında ise, Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «Biz onları dünyada cehennem ateşine çağıran ön­derler yaptık. Kıyamet günü de yardım edilmeyeceklerdir.»[33]

«Ateşe gelin» diye çağıran hiçbir davetçi bulamazsın. Aksi tak­dirde ona kimse uymaz. Burada «ateşe davet edenler» den maksat, insanlar: Allah´a isyana davet edenlerdir.

O halde ey Ömer! Ayıpladığı bir şeyi- yapan veya yaptığı bir şe­yi ayıplayan yahut uyguladığı hükümlere uyanları cezalandıran, ya­hut da suç saydığı hükümleri tatbik eden herhangi bir hikmetli dav­rananı gördün mü

Yine sence, kullarını, güçlerinin yetmediği şeylerle mükellef tu­tan yahut, takdirine boyun eğenleri cezalandıran bir merhametli yü­ce mevla olur mu

Yine sana göre, insanları zulmetmeye, zulme karşı zalimce dav­ranmaya sevkeden, adaletli bir ilâh bulunur mu

Ve yine sana göre, insanları yalan söylemeye, birbirlerini aldat­maya sevkeden, doğru sözlü bir mevla mevcut mudur

Bu kadar izah, açıklama olarak yeter. Kör´ün körlüğünü artır­mak için de kâfidir.»[34]

Evet, işte bunlar, Ğaylan el-Dımışkî´nin Ömer b. Abdülaziz´e yazmış olduğu mektup veya mektuplardan bir kısmıdır.

Ömer b. Abdülaziz´in Ğaylan´ı davet ederek, düşünceler: hak­kında onunla tartıştığı, neticede Ömer´in, Ğaylan´ın delillerini çü­rüttüğü ve Ğaylan´ın, Ömer´e şunları söylediği anlatılır. -Ey mümin­lerin emiri, ben sana sapık bir kişi olarak geldim, sen ise beni hida­yete erdirdin. Kör olarak geldim, basiretimi açtın. Cahil olarak gel­dim, bana ilim öğrettin. Allah´a yemin olsun ki bu mesele hakkında artık hiçbirşey konuşmayacağım.»

Ancak, anlaşılmaktadır ki Ğaylan, müminlerin emiri Ömer b. Abelaziz öldükten sonra tekrar eski düşüncelerine dönmüştür. Murtaza, «el-Munye vel Emel» adlı eserinde Ömer b. Âbdülaziz´in Ğaylan´a şunları söylediğini anlatır. «Yapmakta olduğun vazifede bana yardımcı ol.» Ğaylan ise Ömer´den şunu istemiştir. «Beni, ha­zine mallarını satmaya ve haksızlıkları.giderme vazifesine tayin et.» Ömer, Ğaylan´i, bu vazifeye tayin etti. Ğaylan, hazine mallarını sa­tıyor ve insanlara şöyle diyordu : «Gelin hainlerin malına! Gelin za­limlerin malına! Gelin Resuîullah´m sünnene ve davranışlarına uy­mayarak onun ümmetine halife olanların yığdıkları dünya metama!»[35]

Ğaylan, Ömer b. Abdüîaziz vefat ettikten sonra da insanları bu dâvasına davet etmiştir. Nihayet, Hişam b. Abdülmelik dönemi baş­lamış, bu düşünceler çokça yayılmış, Fars ve Horasan bu düşüncelerin temerküz ettiği yerler haline gelmiştir. Hişam b. Abdülmelik, bu­ralarda devletine karşı tehlikeler hissetmiş, Horasan ve Fars´tan esen her rüzgâra karşı savaş açmıştır. Daha önce, Horasan´da bulunan va­lisinin, Ca´d b. Dirhem´i «Kur´an-ı Kerim mahluktur» dediği için öl­dürdüğünü anlatmıştık. Tabii ki Hişam b. Abdülmelik Ğaylan´ın pe-sini bırakamazdı. Onu, dâvasını yaymaya devam etmekte serbest bı­rakmazdı.

Fakat Hişam, delilsiz, dâvâsız bir şekilde Ğaylan´ı öldürmek is­temiyordu. Bu sebeple onu, zamanının en büyük fıkıhçısı olan İmam Evzai ile tartışmaya davet etti. «Ikd el-Ferid» ve «Şerh el-Uyûn» adlı eserlerde zikredildiği gibi, imam Evzaî, Ğaylan ile tartışmış ve onu susturmuştur. Bu tartışmayı «Mehasin el-Mesaî fî Menakıb-i Ebu Ömer el-Evzaî» adlı kitabın sahibi zikretmiş ve «Bu, bir kaderiyeci ile yapılan münakaşadır.» demiştir.

Bu tartışma «Ikd el-Ferid>ve «Şerh el-Uyûn» adh eserlerdeki ile karşılaştırıldığı zaman, Kaderiyecinin, Ğaylan ei-Dımışkî olduğu an­laşılır. «Mehasin el-Mesaî» adlı kitapta zikredilen tartışma ve o tar­tışmanın girişi şöyledir:

«Hişam b. Abdülmelik döneminde Kaderiyeci bir adam vardı. Hişam, birgün ona bir kişi göndererek onu huzuruna çağırdı ve şun­ları söyledi: «Senin hakkında çok, dedikodu edildi.» Kaderiyeci şu cevabı verdi: -Evet, Ey müminlerin emiri, dilediğini çağır onunla tartışalım. Eğer onun vasıtasıyla benim hatalı olduğumu ortaya koyabilirsen boynumu sana teslim ederim.» Hişam, «İnsaflı konuştun. dedi. İmam Evzaî´ye bir kişi gönderdi. Evzaî gelince, Hişam ona «Ey Ebu Ömer, bu Kaderiyeci ile bizim adımıza tartış.» dedi. Bunun üze­rine :

Evzaî (Ğaylan´a hitaben) İster üç, ister dört, istersen tek bir mesele seç.

Kaderiyeci Ğaylan Üç mesele olsun.

Evzaî Söyle bakalım. Allah Tealâ yasakladığı birşeyin yapıl­masına müsaade eder mi

Kaderiyeci Ğaylan Bu mesele hakkında hiçbir fikrim yoktur.

Evzai Birinci mesele bu idi. İkinci olarak, söyle bakalım Al­lah Tealâ emrettiği bir şeyin yapılmasına mâni olur mu

Kaderiyeci Ğaylan Bu mesele birincisinden daha zor. Benim, bu hususta da bir fikrim yoktur.

Evzaî Ey müminleri emiri, bu ikinci meseledir, dedi ve Ka-deriyeciye hitaben şöyle söyledi. «Söyle bakalım, Allah Tealâ, haram kıldığı birşeyin yapılmasına yardım.eder mi

Kaderiyeci Ğaylan Bu mesele birinci ve ikinci meseleden da­ha zordur. Benim, bu hususta da herhangi bir düşüncem yoktur.

Evzaî Ey müminlerin emiri, işte üç mesele, bundan ibaret.

Bunun üzerine Hişam emretti ve Kaderiyecinin boynunu vurdurdu. Sonra da Evzaî´ye yönelerek «Bize bu üç meseleyi izah et ba­kalım.» dedi. Evzaî: «Peki, ey müminlerin emiri!» dedi ve şöyle de­vam etti: «Ey müminlerin emiri bilmiyormusun ki, Allah Tealâ, ya­sakladığı bir şeyin yapılmasına müsaade etti. Hz. Âdem´in, ağaçtan yemesini yasakladı, daha sonra ise ondan yemesine müsaade etti. Âdem´de yedi. Ey müminlerin emiri, yine bilmiyor musun ki, Allah Tealâ bir şeyi emretti, sonra da yapılmasına mani oldu. İblis´e, Hz. Âdem´e secde etmesini emretti, sonra da onun secde etmesine mâni oldu. Ve yine bilmiyor musun-ki, ey müminlerin emiri, Allah Tealâ birşeyi haram kıldı, sonra da onun işlenmesine müsaade etti. Leş, kan ve domuz etinin yenmesini yasakladı, sonra da, zaruret halin­de bunların yenmesine müsaade etti.

Bunun üzerine Hişam; «Söyle bakalım, ona soracağın tek me­sele hangisiydi » dedi. Evzaî şu cevabı verdi: «Ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, Allah Tealâ, seni yaratırken kendi dilediği gibi mi, yoksa senin istediğin gibi mi yarattı Kaderiyeci; «Kendi istediği gibi yarattı.» diyecekti. Ben de ona diyecektim ki; «Allah seni, senin is­tediğin zaman mı, yoksa kendi dilediği vakit mi öldürecektir » O da diyecekti ki; «Kendisi dilediği zaman.» Bunun üzerine ben ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, Allah Tealâ seni öldürdükten sonra nereye gideceksin Onun dilediği yere mi, senin dilediğin yere mi » O diyecekti ki, «Onun dilediği yere.»

Ey müminlerin emiri! Şurası bir gerçek ki, kendi yaratılışını gü­zelce yapmaya, kendi rızkını artırmaya, ecelini ertelemeye ve ken­disini dilediği yere koymaya gücü yetmeyen bir varlığın elinde han­gi güç ve kudret bulunur

Kaderiyeciler ne Allah´ın kelamına, ne peygamberlerin sözleri­ne, ne cennettekilerin sözlerine, ne cehennemliklerin sözlerine, ne meleklerin sözlerine, ne de kardeşleri îblis´in sözüne rıza gösterirler.

Allah Tealâ´nın kelamı şudur: «Rabbi onu seçerek salih kullar­dan eyledi.»[36]

Meleklerin ki işe şudur- «Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bil­gimiz yoktur.»[37]

Peygamberlerin sözüne gelince, Şuayb (A.S.) şöyle demiştir: «…Muvaffakiyetim ancak Allah´tandır. Sadece ona güvenirim ve ona yönelirim.»[38]

İbrahim (A.S.) de şöyle demiştir: «Eğer rabbim beni doğru yo­la sevketmeseydi yemin olsun ki sapık kavimden olurdum.»[39]

Nuh (A.S.) ise şöyle demiştir: «Eğer, Allah sizi azdırmayı diler­se, öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O, sizin rabbinizdir.»[40]

Cennetlikler şöylo demişlerdir: «Bizi, buna erdiren Allah´a hamdolsun. Eğer, Allah bizi doğru yola sevketmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.»[41]

Cehennemliklerin sözü ise şudur : «… Eğer, Allah bizi doğru yola sevketmiş olsaydı, biz de sizi o yola sevkederdik…»[42]

Şeytanın sözüne gelince; O da; «Rabbim, beni saptırdığın için…»[43] demiştir.

Şayet bu tartışma doğruysa, ki bize göre doğru olmaması için bir sebep yoktur. bu, eşit olmayan iki taraf arasında cereyan eden bir tartışmadır. Taraflardan biri, soru sormakta tam olarak serbest iken, diğeri, hiçbir açıklama isteyemeden sorulara olduğu gibi ce­vap vermek zorundadır. Ya cevap verecektir, yahut da boynu kılıç­la kesilecektir. Tartışmanın başlangıcından da anlaşılmaktadır ki, tartışmaya girişilmeden önce idama karar verilmiş, daha sonra in­sanların huzurunda kararı haklı göstermek için tartışma açılmıştır. Yoksa, Kaderiyecinin öldürülmesinin sebebi bu tartışma değildir. Bu mesele, önce hüküm verip, daha sonra onu uygulamak için şahitleri dinlemeye benzer.

Diğer yandan bütün sorular tek amaca yöneliktir, rumuzlar ka­dar kapalıdır. Öyle ki; Hişam b. Abdülmelik´in kendisi bile soruları anlayamamıştır. Eğer Hişam, meselenin gerçek yüzünü öğrenmek için tartışma açtırmış olsaydı, adamı öldürmeden önce, soruların ne demek olduğunu öğrenmek isterdi. Sorular, soru olmaktan ziyade bilmecelere benziyorlardı. Bu, bir tartışma değil, daha önce karar­laştırılmış ölüme bir bahane ve bir gerekçe hazırlamaktı.

Münakaşa nasıl olursa olsun bu, Evzai´nin,” Kur´an-ı Kerim´i in­celikleriyle bildiğini ve tartışmadan önce buna hazırlandığını gös­termektedir. Evzaî, tartışma esnasında, zahirleriyle Kaderiyeciliği reddeden birçok âyet-i kerîme zikretmiştir.

Gaylan öldürüldü ama, mezhep te öldü mü Tek kelimeyle; ha­yır ölmedi. Bazı âlimlerin söyledikleri gibi başka mezhepler içinde de erimedi. Çünkü bu mezhep daha sonraları Mutezile mezhebine karışmasına rağmen, Basra´lıîar arasında uzun süre yaşamış, dalîan-mış-budaklanmış, hatta Kaderiyecilerin bazı fırkalarının «Dualizm» anlayışına benzeyen bir mezhebe dönüşmelerine sebep olmuştur. «Dualizm» mezhebine mensup olanlar, kâinatın, aydınlık ve karan­lık olmak üzere iki güce boyun eğdiğine, hayırın aydınlık, şerrin ka­ranlık tarafından meydana getirildiğine karar vermişlerdir. Ka-deriyeciler ise; hayırın Allah´dan, şerrin ise Allah´ın iradesinin bir katkısı olmaksızın, kendi nefislerinden kaynaklandığına hüküm ver-, mislerdir. Böylece Kaderiyeciler, Allah Tealâ´nm iradesine karşı inatlaşmışlardır. «Allah, onların iddialarından münezzehtir, çok yüce­dir.»[44]

Bir Kaderiyeci ile bir Sünnî arasındaki tartışma[45]

İbnül Kayyım, bir Kaderiyeci ile bir Sünni arasında şöyle bir mü­nazara tasavvur eder. Münazarada taraflardan herbiri, diğerine karşı deliller ileri sürer. İbnül Kayyim, tartışmada her iki mezhebe yer vermesine rağmen, Sünni´yi Kaderiyeciye galip getirmeye çalı­şır. Biz burada bu tartışmanın bir bölümünü zikredeceğiz:

Kaderiyeci Allah Tealâ, amelleri, kullara bazan genel olarak, bazan da özel olarak nisbet etmiştir: Kulun genel olarak her ameli yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller şunlardır.

a) Allah Tealâ şu âyet-i celilede kulun, amelleri yapmaya güç yetirebileceğini beyan eder: «Sizden hür mümin kadınlarla evlenme­ye gücü yetmeyen kinişe…»[46]

b) Şu âyet-i kerîmede de kulların herhangi bir şeyi dileyip di­lememe gücünün bulunduğunu beyan eder: «Bilhassa, içinizden, doğ­ru yolu bulmayı dileyenler için.»[47]

c) Allah Tealâ şu âyot-i kerîmede de bir şeyi isteyip istememe gücünün bulunduğunu beyan ederek şöyla buyurur: «Onu kusurlu (arızalı) yapmak istedim.»[48]

d) Şu âyetlerde de kulun, birşeyi yapmaya, kazanmaya ve İmal etmeye gücünün yetebileceğini beyan ederek şöyle buyurur: «… Ya­parlar.»[49] «… Amel ederler.»[50] «…o halde kazandıklarınızdan do­layı…»[51] «Bu işledikleri ne kötü bir şeydir.»[52]

Kulun, sadece bazı işleri yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller ise şunlardır-. Kulun namaz kılması, oruç tutması, hacc öt­mesi, temizlenmesi, zina işlemesi, hırsızlık yapması, cana kıyması, yalan söylemesi, kâfir olması, günahkâr olması ve benzerleri…

Bu çeşit fiilleri, kullara değil de sadece Allah´a nisbet etmek, yahut hem kullara hem de Allah´a nisbet etmek mümkün değildir. O halde, bu fiiller sadece kullara nisbet edilir.

Sünnî Bu sözde hak da var bâtıl da. «Allah fiilleri kullara nisbet etti.» şeklindeki sözün, şüphesiz ki doğrudur. Fakat, «Bu fiil­lerin kullara nisbet edilişi, Allah´a nisbet edilmelerine engeldir.» şek­lindeki sözün, anlaşılmayacak kadar kısa ve karışıktır.

Şayet sen, bu işlerin Allah´a nisbet edilemeyeceği sözünde, bun­ları Allah´ın bizzat yapmadığını, bunlarla sıfat!anamryacağım, bun­lara terettüp eden hükümlerden, Allah´m yükümlü olmayacağını ve bu fiillerden isimler türetilerek, Allah´ın bu isimlerle isimlendirilemiyeceğini kastediyorsan, doğru söylüyorsun. Bu itibarla bu fiille­rin hiçbiri Allah´a nisbet edilemez.

Fakat, Bu fiillerin Allah´a nisbet edilmesi mümkün değildir.» sözünle, Allah´ın, bunları bilmediğini, gücünün bunlara yetmediği­ni, bunları dilemediğini ve bunları yaratmadığım kastediyorsan, şüphe yok ki bu sözün bâtıldır. Çünkü Allah Tealâ bu fiilleri bilmek­te, takdir etmekte ve yaratmaktadır. Bu fiillerin kullara nisbet edi­lişi, bu son izah tarzıyla Allah´a nisbet edilmelerine engel değildir. Bu durum şu misâle benzer: «Bütün mallar Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır ve gerçekte onun mülküdür. Buna rağmen Allah Tea­lâ, malların mülkiyetini kullara nisbet eder.»

Evet, bütün ameller ve mallar, Allah´ın yarattığı ve mâlik oldu­ğu şeylerdir. Allah TeaJâ bunları kullarına nisbet eder. Kullarını, mallara sahip kılan ve onlara amelleri yaptıran O´dur. Bu sebeple amellerin, hem Allah´a hem de kullara nisbet edilmesi, doğrudur.

Ameller de, mallar da kulların kesb ve iradeleriyle meydana ge­lir. Mallan ve onları kazananları, amelleri ve onları işleyenleri ya­ratan Allah´tır. O halde kulların mal ve amellerinin gerçek sahibi ve mutasarrıfı, Aİlah´dır. Kulların duymalarının, görmelerinin ve ruh­larının sahibi ve mutasarrıfı olduğu gibi…

Kullarına işittiren, kullarını gördüren ve kullarına amel yaptı­ran O´dur. Duyma ve görme organları ve gücünü, duyma ve görme fiilini kullarına veren O´dur.

Yine, amel etme vasıtasını, gücünü ve amelin kendisini kullara, Allah vermiştir. Bir işin yapılmasını el´e nisbet etmek, bir sözün söy­lenmesini dil´e nisbet etmek, duymayı kulağa, görmeyi göze nisbet etmek gibidir. Görme ve duymanın, gören ve duyan organlara nis­bet edilmeleri, konuşma ve herhangi bir şeyi tutmanın dil ve el´e nis­bet edilmesi gibidir. Şayet kullar, görmeyi ve duymayı yarattıysalar, görme, duyma organlarını ve gücünü ve görmeye duymaya vası­ta o!an birçok sebepleri de kullar mı yaratmıştır Yoksa tek ve kah-har olan, her şeyin yaratıcısı olan Allah mı yaratmıştır

Kaderiyeci Eğer kulların fiillerini Allah yapmış olsaydı, ya­pılan fiillerden isimler türetilerek onların Allah´a nisbet edilmesi ge­rekirdi. Bu fiillerden türetilecek isimlerle anılmaya Allah, kullardan daha lâyık olurdu. Çünkü, dinleri, dilleri ve örfleri değişik olması­na rağmen bütün insanlar, ayakta durana «ayakta» derler. Yemek yiyene «yiyen» derler. Hırsızlık yapana «hırsız» derler. Diğer bütün işler bunlar gibidir.

Siz, işi tersine çevirdiniz. Gerçekleri alt-üst ettiniz. Kullarda gö­rülen fiillerden isimler türetilerek, o fiillerin gerçek yapıcısı olarak kabul ettiğiniz Allah Tealâ´ya, türetilen isimlerin nisbet edilemiye-ceğini, aslında bu fiilleri yapmayan kullara nisbet edilebileceğini id­dia ettiniz. Bu ise, alda, lügatlara ve milletlerin örflerine ters düş­mektedir.

Sünnî Fiilin gerçek yapıcısı kul, onu yaratan ve onun gizli ve aşikâr vasıtalarını halkeden, Allah´tır. Bu fiillerden isimler türe­tilerek onları yapan kullara nisbet edilir ve meselâ: Ayağa kalkana «ayakta», oturana «oturan», namaz kılana «namaz kılan», hırsızlık yapana «hırsız», zina edene «zânî» denir. Çünkü iş, kim tarafından yapılırsa o işin hükmü başkasına değil ona aittir. O fiilden isim türetilerek, onu yapmayana değil, yapana nisbet edilir. Ortada dört husus vardın İkisi mânevidir, ikisi de maddi. Mânevi olanlar, birşoy hakkında olumlu veya olumsuz hüküm koymaktır. Bu ise Allah´a aittir.

Maddî olanlara gelince; hükümden sorumlu olmak veya olma­maktır. Yeme, içme, zina etme, hırsızlık yapma fiilleri kul tarafın­dan yapıldığı için, bu fiillerin hükümleri kula aittir ve kul, bunlar­dan türetilecek isimlerle adlandırılır. Bu fiillerin hükümlerinin Al­lah´a ´ait olması ve bunlardan türetilecek isimlerin ona nisbet edil­mesi mümkün değildir. Fakat bu hal, hiçbir zaman bu fiillerin, Al­lah´ın bilgisi ve kudreti dışında meydana geldiklerini ve Allanın, kullarına verdiği bir güçle meydana gelmediklerini ve bunları, Al­lah´ın yaptırmadığını ifade etmez.

Kaderiyeci Eğer Allah, bu işlerin yaratıcısı olsaydı, bu sayı­lanlar, Allah için de söz konusu olurdu.

Sünni Senin bu iddian bâtıldır ve yalan bir dâvadır. Çünkü, ´Allajh Tealâ´nm, mahîukaünda yarattığı fiillerden isimler türetile­rek ona nisbet edilmez ve bu fiillerin neticeleri Allah´a izafe edile­mez. Bilakis, o fiillerden türetilen isimler o filleri bizzat işleyenlere izafe edilir. Meselâ: Allah Tealâ renkleri, çeşitli tatları, kokulan ve hareketleri yaratmıştır. Fakat bunlardan türetilen isimler ve bunla­rın hükümleri Allah´a izafe edilmemiştir.

Hükümlerin izafe edilmesi demek «falan oturuyor», «falan yi­yor», «falan içiyor» şeklinde ifadelerde bulunmak demektir.[53]

Burada, îbnül Kayyim´in, ehl-i sünnet vel cemaat mezhebini ken­di görüşü ve hocası îbni Teymiyye´nin görüşüne göre tasvir ettiği görülmektedir. Çünkü İbnül Kayyım, kulun fiillerinin,-yaratıcısının Allah Tealâ olduğunu, buna rağmen onların kula nisbet edileceğini, zira, Allah Tealâ´nm kulda yapıcı bir güç yarattığım ve işin, kul ta­rafından başarıldığını ileri sürdüğünü görmekteyiz. İbnül Kayyim´e göre, kulun, kendisine nisbet edilen fiillerle ilgisi, Allah Tealâ´nm, yarattığı şeyleri bizzat kesbedenin o işle olan ilgisi kadardır. Kes-betmek (kazanmak) de yine, Allah Tealâ´nm kula verdiği bir gûc ile gerçekleşir.

İbnül Kayyım, bu izahatıyla bu mesele hakkındaki İmam Eşarî1 nin görüşünü, ehl-i sünnet vel cemaatin görüşü olarak kabul etme­mekte, bilakis, bunları Cebriyecilerden saymaktadır. İleride bu me­seleyi anlatırken, Sünnilerin görüşlerini izah edeceğiz.[54]

3-MÜRCİE

Bu fırka, büyük günah işleyenin mümin sayılıp sayılmayacağı hakkındaki tartışmaların çoğaldığı bir.dönemde ortaya çıkmıştır.

Hâriciler, büyük günah işleyenin kâfir olduğunu, Mutezililer ise bunların mümin olmadığım, fakat kendilerine «müslüman» denebi­leceğini ileri sürmüşler, Hasan el-Basrî ve tabiînden bir gurup da, buyuk günah işleyenin münafık olduğunu, çünkü yapılan amellerin, kalbin delili sayılacağını, dille, söylenen sözün imana delil olmaya­cağını söylemişlerdir.

Müslümanların çoğunluğu ise, büyük, günah işleyenin günahkâr, fakat mümin olduğunu, durumunun Allah´a kaldığını, Allah diler­se, ona, günahı kadar azap edeceğini, dilerse onu affedeceğini be­yan etmişlerdir.

îşte bu ihtilaflı ortam içerisinde «Mürcie» fırkası ortaya çıkmış, kafirlikle birlikte yapılan itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, günah işlemenin de imana herhangi bir zararı olmayacağını açıkça ileri sürmüşlerdir.

Bu fırkaya mensup olanlardan bazıları da, büyük günah işleyen kışının durumunun, kıyamet gününde Allah´a bırakıldığını beyan et­mişler ve bunlar, ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin, birçoğu ile pekçok noktalarda birleşmişlerdir. Hatta, görüşler, incelikleriyle tet­kik edildiği zaman, bunların görüşlerinin, aynen ehl-i sünnetin görüşleri olduğu ortaya çıkar.

Bu fırkanın asıl çekirdeği, Hz. Osman döneminin sonlarına doğ­ru, Hz. Osman´ın idaresi, valileri hakkında ortaya atılarak bütün İslam âlemine yayılan dedikodulardır. Bu dedikodular neticesinde or­taya çıkan fitne, Hz. Osman (RA.)´ı öldürmeye kadar varmıştır.

îşte bu dönemde, Sahabe-i Kiram´dan bir kısmı susmayı tercih etmiş ve müslümanların birbirlerine girmelerine sebep olan bu fit­neye katılmamayı daha uygun bulmuşlar ve Ebubekir (R.A.)´ın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)´den rivayet ettiği şu hadis-i şerife sı­kıca sarılmışlardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu hadiste şöyle buyurmuştur: -Yakında ortaya fitneler çıkacaktır. O fitneler ortaya çıktığı zaman, oturan kişi bu fitneye yürüyenden, yürüyen ise, buna koşandan da­ha iyidir. Dikkat edin, bu fitne meydana geldiğinde, devesi olan de­vesinin peşine, koyunu olan koyununun peşine, arazisi olan, onunla meşgul olmaya gitsin.» Orada bulunan bir kişi: «Ey Allah´ın Besulü, ya kişinin devesi, koyunu ve arazisi yoksa » diye sordu. Pey­gamber Efendimiz ona şu cevabı verdi: «Kılıcını alsın ve onun ağzı­nı taşa vursun. Sonra kurtulma imkânı varsa kendini kurtarsın.»[55]

Evet, bu cemaat, Hz. Osman (R.A.) döneminde ortaya çıkan ve onu öldürmeye kadar giden fitneden uzak kalmıştır.

Hz. Ali (R.A.) dönemine kadar uzayan bu fitneye karışmamış­lar ve Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye arasında meydana gelen savaş­lar hakkında hiçbir görüş ileri sürmemişlerdir.

Sa´d b. Ebl Vakkas, yukardaki hadisin ravisi Ebubekr, Abdullah b. Ömer ve İmran b. Husayn bu cemaattendir. Bu Sahabîler, çarpı­şan iki guruptan hangisinin haklı olduğu hükmünü peşinen vermiyerek geri bırakmışlar ve bunların durumlarını Allah Tealâ´ya ha­vale etmişlerdir.

Bu hususta imam Nevevî şöyle der: «Mesele, Sahabe-i Kiram ara­sında tereddütlü bir durumdaydı. Hatta, sahabe-i kiramdan bir ce­maat bu mesele hakkında kararsızlığa düştü. Çarpışan her iki top­luluktan da uzaklaştı. Savaşmadı ve hangi tarafın haklı olduğunu ke­sin olarak bilemedi.

Bazı büyük sahabîlerin, ortaya çıkan fitne hakkında peşin hüküm vermeyip, mesele hakkındaki yargılarını ertelemeleri, birçok gazilerin şüpheye düşmesine sebep olmuştur. Bu sebeple İbn-i Asakir, tarihinde bunlara, «Şüpheciler» adını vermiş, yani; meydana gelen ihtilafla hakkın hangi tarafa ait olduğunda şüphe edenler de­mek istemiş ve şunları söylemiştir. «Onlar şekk içinde bulunan şüp­hecilerdir. Onlar Resulullah´m zamanında gazvelere katılmışlardı. Bunlar, Hz. Osman´ın ölümünden sonra Medine´ye döndüklerinde, giderken, birlik ve beraberlik içinde bıraktıkları insanları ihtilaf için­de bulmuşlar ve şunları söylemişlerdir: «Biz, sizi birlik ve beraber­lik içinde ihtilafsız olarak bıraktık, geri döndüğümüzde ise sizi ih­tilaf içinde bulduk. Bazınız diyor ki «Osman haksız yere öldürüldü. O ve taraftarları insaf edilmeye daha lâyıktılar.» Diğer bir kısmınız ise diyorki: «Ali ve taraftarları daha haklıdır.»

Bize göre, onların hepsi güvenilir zatlardır, hepsi doğru söyler. Biz, kendimizi onlardan ayırmayız. Onlara lanet okuyamayız. Ve onlar arasında şahitlikte etmeyiz. Onların durumlarını Allah´a ha­vale ederiz. Onlar arasında Âîlah hüküm versin.»

Müslümanlar arasındaki ihtilaflar had bir safhaya varıp sadece anlaşmazlıklar hakkında hüküm verme safhasında kalmayıp, büyük günah işleyenin durumu da bunlara eklenince, ortaya meseleler hakkında peşin hüküm vermeyen ve işi Allah´a havale eden bir kı­sım sahabîlerin yolunu izleyen yepyeni bir gurup çıktı. Bu yeni gu­rup, büyük günah işleyenin durumu hakkında peşin hüküm verile­meyeceğini, bunların durumlarının, gayblan bilen Allah´a bırakıldı­ğını beyan etmişler, siyasi tartışmalardan uzak kalmışlar ve günah işleyen kişi hakkında herhangi bir şey söylemekten kaçınmışlardır. Çünkü, günah işleyenler hakkındaki dedikoduların, siyası anlaşmaz lıklardan kaynaklandığı kanaatine varmışlardır.

Çünkü bu ihtilafın kaynağı, Hariciye mezhebine mensup olanların kendilerine muhalif olanlar hakkındaki düşünceleridir.

Mürcie mezhebine mensup olanlar, birbirleriyle ihtilaf edenler için şunları söylemişlerdir. «Onlar, «Lailahe illallah Muhammedun Resulullah» diyerek, Allah´dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed (S.A.V)´in onun peygamberi olduğunu kabul ederler. O halde onlar, ne kâfirdir, ne de müşrik. Bilakis, onlar müslümandır. Onla­rın durumlarını ´Allah´a havale ederiz. İnsanların gizliliklerini an­cak Yüce Mevla bilir ve onları, ona göre hesaba çeker.» Şüphe yok ki, bu, doğru bir metottur. İhtilaflara karışmama ve büyük günah iş­leyenin durumunu Allah´a bırakma metodudur. Belki de büyük gü­nah işleyenlerden bazılarının günahları affedilir, kötülükleri iyilik­lere çevrilir.

Ne var ki daha sonra bazı insanlar zuhur etti, büyük günah iş­leyen kimse hakkında yukarda geçen olumsuz tavırla yetinmedi, daha ileri giderek, iman bulunduğu sürece günahın hiçbir zararının olmayacağına hükmetti.

Bu düşüncede olanlar, şöyle dediler: «îman; ikrar, tasdik, itikad ve bilgiden ibarettir. Bunların bulunmasıyla birlikte, günahların hiç­bir zararı yoktur. İman, amelden tamamen ayrı bir şeydir.» Hat­tâ, bunlardan bir kısmı iyice aşırı giderek, imanın, sadece kalble tasdik etmekten ibaret olduğunu iddia etmişler ve şöyle demişler­dir : «Şayet imanı sadece kalben kabul eden bir kişi, dili ile kâfir olduğunu açıkça söylese veya putlara tapsa yahut İslâm diyarında Yahudi ve Hristiyanlardan ayrılmasa veya haç´a tapsa yahut İslâm ülkesinde, teslis (Allh´ı üçlü kabul etme) inancını açıklasa ve bu hal üzere ölse bile, böyle bir kişi, Allah katında tam imanlı bir mü­mindir ve cennetliktir.»[56]

Hatta bu fırkaya mensup bazı kişiler şu iddiada bulunmuşlar­dır. «Eğer bir kişi, Allah Tealâ´nm, domuz etini yemeyi haram kıl­dığını biliyorum, fakat, onun haram kıldığı domuz, şu koyun mu yok­sa başka birşey mi bilmem» dese bile o kişi yine mümindir.

Yine onlara göre bir kişi: «Allah Teaîâ´nnı, Kabe´yi hac etmeyi farz kıldığını bilirim. Fakat Kabe´nin nerde olduğunu bilmem. Bel­ki de o, Hindistanda´dır.» dese böyle bir kişi mümindir.» Bu sözleri söyleyenler şunu kastetmektedirler: Bu gibi meseleler, imanın ha­ricinde olan meselelerdir. Yoksa gerçekten «Bu meseleler hakkında şüphe edilir.» demek istememektedir. Çünkü, aklı olan bir kişinin, Kâ´be´nin nerde olduğu hususunda şüphe etmesi imkânsızdır. Yine koyunla domuzu birbirine karıştırmak mümkün değildir.[57]

Bunlardan da anlaşılıyor ki, Mürcie fırkasına mensup olanlar, amelin imanla ilişkisi olması mevzuunda, ameli küçümsemede son derece ileri gitmişler, amelin, cennete girip girmemede bir fonksi­yonu olup olmadığı konusunda da ameli basit görmüşler, hattâ ima­nın aslını bile hafife almışlar, onu hakikatinden saptırmışlar ve ima­nın sadece kalben kabulden ibaret olduğunu, bütün dış hareketle­rin kişinin kalbine iman girmediğini gösterse bile sadece kalbin ka­bulünün iman sayılacağını ileri sürmüşlerdir. Hatta, daha da aşırı giderek, açıkça görülen ve bilinen şeyler hakkında şüphe etmenin, imanın tek temel şartı olarak kabul ettikleri «kalb ile kabul» e za­rar vermiyeceğini, çünkü zahirde görülen bu şeylerin, imanın esa­sından olmadığını iddia etmişlerdir. Meselâ, onlar, «Kâ´be´nin nerede olduğu hakkında şüphe etmek ve domuzun hangi hayvan olduğun­da tereddüt etmek, imana zarar vermez, fakat akla zarar verir.» de­mişlerdir.

îşte, bu doğru olmayan sözlerin tartışıldığı bir dönemde, bu mez­hebe tâbi olanların içinden, imanın esaslarını ve itaatlan hafife alan, faziletleri küçümseyen kişiler çıkmış, her müfsit, heva ve heve­sine uyan laubali kimse bu mezhebe girmiştir. Öyle ki, mezhep için­deki müfsitîer gitgide çoğalmış, mezhebi, yaptıkları kötülüklere âlet etmiş, fesatları için bir kaynak edinmiş ve art niyetlerini devam et­tirmeye uygun bulmuşlardır. Bu mezhep, birçok müfsitlerin istekle­rine tam uygun düşmüştür.

Bu konuda Ebui Ferec eMsfahanî «el-Ağani» adlı kitabında şu hadiseyi anîtaır: «Bir Şii ile bir Mürcie aralarında anlaşamamışlar ve ilk karşılaşacakları kişiyi, aralarında hüküm vermesi için hakem seçmeyi kararlaştırmışlardır. Onlar, herşeyi helal sayma görüşün­de olanlardan bir kişiye rastlamışlar ve şunu sormuşlardır: «Şii bir kişi mi daha iyi bir kimsedir, yoksa bir Mürcie mezhebine mensup olan mı » O kişi şu cevabı vermiştir: «Balon, benim üst tarafım Şii´­dir, alt tarafım ise Mürcieci.»

Bütün bu anlatılanlardan şu neticeye varabiliriz: Mürcie, ´de­ğişik anlayışlarda iki gurup insanın mezhebi idi.Birinci gurup, sahabe-i kiram döneminde ve sahabe-i kiramdan sonra Emevîler dö­neminde ortaya çıkan ihtilaflar hakkındaki hükümlerle yetinmişler, başkaca ihtilaflara düşmemişlerdir.

İkinci gurup ise, Allah´ın affının herşeyi kapsadığına inanan ve Allah´ın, inkârdan başka ,bütün günahları affedeceğine hüküm ve­ren, inkârla birlikte itaatin hiçbir faydası olmadığı gibi, imanla be­raber de herhangi bir günahın zararı olmayacağına inanan kişilerdir.

Zeyd b. Ali b. el-Hüseyin, bu gurubu kastederek, «Fâsıkları, Al­lah´ın affı ile ümitlendiren Mürcie mezhebinden ben uzağım.» de­miştir.

Bu son fırka, «Mürcie» ismini lekelemiş ve birçok âlimlerin b´uidimle ayıplanmalarına sebep olmuştur.

Büyük günah işleyenin, «cehennemde ebedi olarak kalacağım iddia eden Mutezilîler, (bu görüşlerini paylaşmayan) büyük günah´ işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemde ebedi olarak kalma­yacağını, belkide Allah Tealâ´nm, onu affedip rahmetine kavuştu­racağını beyan eden ve bu husustaki görüşlerine katılmayan her ki­şiye «Mürcie» adım takarlardı.

İşte bu sebeple Mutezilîler, birçok fıkıh ve hadis âlimlerini «Mür­cieci» olarak nitelemişler, Ebu Hanife ve talebeleri îmam Ebu Yusuf ve Muhammed´i v.b. «Mürcieci» olarak adlandırmışlardır.

Bu hususta Şehristanî şöyle söylemiştir. «Yemin ederim ki îmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına «Mürcieci» denilirdi. Belki de bunun sebebi, Ebu Hanife´nin, imanın, kalb ile ikrardan ibaret olduğunu, artıp eksilemeyeceğini söylemesidir. Ebu Hanife´nin bu sözünden, ameller hakkında hüküm vermeyi ertelediği anlaşılmıştır. Bu zat, ameller hakkında çok titiz davrandığı halde onların terkedilmesine nasıl fetva vermiş olabilir

Ebu Hanife´ye «Mürcieci» denilmesinin başka bir yönü daha var­dır. O da, Ebu Hanife´nin, hicri birinci asırda ortaya çıkan «Kaderi yecilerin» «Mutezilelere muhalefet etmesidir. Çünkü Mutezilîler, ka­der meselesi hakkında kendilerine muhalefet eden herkese «Mürci­eci» derlerdi. Hariciler de aynı şeyi söylerlerdi. Bu ad Ebu Hanife´ye, mutlaka Mutezile ve Harici fırkaları tarafından takılmıştır.

Bu şekilde «Mürciecilik» ile suçlanan kişi sadece Ebu Hanife ve arkadaşları olmamış, Hasan b. Muhammed b. Âli b. Ebi Talib, Sa´d b. Cübeyr, Âmr b. Mürre, Muharib b. Dessar, Mukatil b. Süleyman, Ebu Hanife´nin hocası Hammad b. Ebî Süleyman ve Kadİd b. Cafer de «Mürcieci» olarak adlandırılmıştır. Bu zatlar hadis imamlarıdır, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna ve ebedî olarak cehennemde kalacağına hüküm vermemişlerdir.

Bir kısım âlimler, Mürcie mezhebini iki kısma ayırmışlardır,

a) Sünnete tâbi olan Mürcieciler: Bunlar, büyük günah işleye­nin, sadece günahı kadar azap göreceğini, cehennemde ebedi olarak kalmayacağım belki de Allah Tealâ´nm, onu affedip rahmetine gark ederek ona hiç azap etmeyeceğini ve bunun, Allah tarafından bir lü­tuf olduğunu, Allah´ın ise dilediğine lütufta bulunacağını ve Allah´ın büyük Lütuf sahibi olduğunu söylemişlerdir. Fıkıh ve hadis âlimlerinin çoğu bu guruptandır.

b) Bid´atlara uyan Mürcieciler Bunlar, inkârla beraber itaatin fayda vermediği gibi, imanla birlikte günahın bir zararı olmayaca­ğını iddia edenlerdir. Çoğunluğun görüşüne göre, aslında «Mürcie» ismi bunlara mahsustur. Herkes tarafından kınanması gerekenler de bunlardır.

Buna göre «Mürcie» ismini büyük imamlardan uzaklaştırmak gerekir. Böylece, herşeyi mubah gören şu ibahiyeciler bu zatlarla ka­rıştırılmasın. Şüphesiz ki doğruyu en iyi bilen Allah´dır.[58]

4- MUTEZİLE

Bu fırka, Emeviler döneminde ortaya çıkmış, fakat ´Abbasîler dö­neminde uzun bir zaman İslâm düşünce âlemini işgal etmiştir.

Âlimler, bu mezhebin ilk ortaya çıkış tarihinde ihtilaf etmişler­dir.

Bazılarına göre bu mezhep Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan´ın, hila­feti bırakıp, Hz. Muaviye´ye devretmesi üzerine Hz. Ali taraftarların­dan bir gurubun siyaseti bırakarak kendilerini itikadı meselelere ver­meleri sırasında ortaya çıkmıştır.

Bu hususta Ebu Hüseyin´in el-Taraîfî, «Ehlül ehvai ve el-Bida´» adlı kitabında şunları anlatır. «Bunlar, kendilerine «Mutezile» adı­nı taktılar. Bunun sebebi ise, Hz. Ali´nin oğlu Hz, Hasan´ın, hilafeti Hz. Muaviye´ye bırakması üzerine, birtakım insanların Hz. Hasan, Hz. Muaviye ve bütün insanlardan ayrılıp evlerinden ve camilerden dışarı çıkmamaları ve «Biz, ilim ve ibadetle meşgulüz.» demeleridir.

Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, Mutezile fırkasının başı, Vâsıl b. Ata´dır. Vâsıl b. Ata, Hasan-ı Basri´nin ilmî sohbetlerinde hazır bulunurdu. Bir gün, daha sonra asırlar boyu insanların zihnini meş­gul eden -Büyük günah işleyenin durumu- meselesi ortaya çıktı. Vâ­sıl b. Ata, Hasan-ı Basri´ye muhalefet ederek, «Ben, büyük günah işleyenin, kesinlikle mümin olmadığını, müminlikle kâfirlik arasında bir derecede «Elmenziletu beynel menzileteyn» bulunduğunu söylü­yorum.» dedi. Ve Hasan-ı Basrî´nin meclisinden ayrıldı, camide ken­disine başka bir meclis kurdu.

Mutezilüere göre, mezhepleri, Vâsıl b. Atadan çok evveldir. On­lar, ehl-i beyt´ten çoklarını kendi mezheplerinin mensubu sayarlar. Hattâ Hasan-ı Basrî´yi bile kendi mezheplerinin mensuplarından bi­ri olarak kabul ederler. Hasan-ı Basrî, kulun fiili hakkında Kaderi-yecilerin sözünü söylüyordu. Bu söz ise, daha ilerde açıklanacağı gi­bi, Mutezüilerin sözüdür. Yine, Hasan-ı Basrî büyük günah işleyen kimse hakkında, Mutezililerin görüşüne yakın birşey söylüyor ve onların görüşünün zıddını söylemiyordu. Çünkü o, büyük günah iş­leyeni münafık sayıyordu. Münafık ise, iman ehlinden sayılmaz. O, ebedî cehennemliklerdendir.

Murteza, «El-Münye ve el-Emel» adlı kitabında Mutezilileri, ta­baka tabaka zikretmektedir.

. Bize göre, Mutezile mezhebi Vâsıl b. Ata´dan daha önce ortaya çıkmıştır. Ehl-i beytten bir çoğu, Vâsıl b. Ata´nm yolundan gitmiş­lerdir. Meselâ, Vâsıl´m samimi dostu olan Zeyd b. Ali bunlardandır. Vâsıl, bu mezhebe davet edenler içerisinde en belirgin kişi olduğu için, birçokları bunu, mezhebin başı kabul etmişlerdir.

Bu fırkaya, neden «Mutezile» adı verilmiştir Bunun cevabı ih­tilaflıdır. Mutezililerin, Hz. Ali (R.A.l´nin ordusunun içinde türedik-lerini, daha sonra da siyasetten ayrıldıklarını ileri sürenlere göre -Mutezile» adı bunların, ortaya çıkış şekillerinden alınmıştır. Mu­tezililerin, Hasan-ı Basri´nin meclisinden ayrıldıklarını ileri süren görüşe göre de «Mutezile» adı yine bunların ortaya çıkış şekillerin­den alınmıştır.

Bazı misyonerlere göre ise, bunlara «Mutezile» denmesinin se­bebi, bunların takva sahibi, dünyaya önem vermeyen, hayatın zevk­lerini terkeden kişiler olmasıdır. «Mutezile» kelimesi, bu kelimeyle sıfatlan anların, dünyaya önem vermeyen kişiler olduklarını ifade eder.

Gerçek şudur ki, bu fırkaya mensup olanların hepsi, misyoner­lerin söyledikleri sıfatta değildir. İçlerinden bazı takva sahibi oldu­ğu halde, diğer bazıları, günahkârlıkla suçlanan kişilerdir. Bazıları salih kişi, diğer bazıları ise fâcir idi.

Merhum Dr. Ahmed Emin «Fecrûl îslâm» adlı kitabında şöyle der: «Bize göre, bu fırkanın «Mutezile» diye adlandırılmasının baş­ka bir sebebi de vardır. Bu sebep, Makrizi´nin «Hıtat» adlı eserini okurken dikkatimizi çekti. Bu sebep şudur: Mutezileliğin ortaya çık­tığı ve daha önceki dönemlerde yaygm bulunan Yahudi fırkalar ara­sında «el-Feruşîm» adlı bir fırka bulunuyordu. Makrizî, bunun, «Mutezüe» mânâsına geldiğini söyler. Bazı âlimler, «Feruşîm» fırkasının, kader meselesi hakkında görüşler ileri sürdüğünü ve bunların, «bü­tün fiillerin Allah Tealâ tarafından yaratılmadığını» iddia ettikle­rini söylemişlerdir. «Mutezile» adının, bu fırkaya, Müslüman olan Yahudiler tarafından, takılması ihtimali uzak değildir. Çünkü, bu, Müslüman olan Yahudiler, Yahudi fırkası «el-Feruşim» ile «Mutezilîler» arasmda büyük bir benzerlik görmüşlerdir.[59]

Gerçekten, Yahudi Mutezilesi ile İslâm Mutezilesi arasında bü­yük bir benzerlik vardır. Yahudi Mutezilîleri Tevrat´ı felsefecilerin mantığına göre tefsir etmişlerdir. Müslüman Mutezililer ise, Kur´-an-ı Kerîm´de zikredilen Allah´ın sıfatlarını felsefecilerin mantığı­na göre yorumlamaya kalkmışlardır.

Makrizî, Mutezile» diye adlandırdığı «Feruşim» ler hakkında şöyle der: «Tevrat´ta bulunan hükümleri, ataları filozofların izahla­rına göre tefsir [60]ederler.[61]

A- Mutezile Mezhebinin Mahiyeti :

Ebu Hasan el-Hayyat, «intişar» adlı kitabında şunları söyler. «Hiçbir kimse şu beş temel prensibi bir arada kabuîlenmedikçe «Mu­tezile» ismine lâyık olamaz. Bu prensipler şunlardır: Tevhid, adalet, vaad, vaid, el-menziletu beynel nıenzileteyn, emr-i bil ma´ruf ve nehy-i anil münker. işte Mutezile, bu prensipleri birlikte kabullenen kimsedir.

Evet, bu esaslar, Mutezile mezhebinin temel prensiplerinin ta­mamıdır. Bunlardan şaşan veya başka bir yol tutan kimse Mutezilîlerden değildir. Muteziîîler onun günahını yüklenmezler. O da so­rumluluğunu, MuteziHlerin üzerine yıkamaz. Şimdi bu prensipler­den herbirini kısa kısa izah edelim:[62]

a) Tevhid = Allah´ı Birleme:

Tevhid, Mutezile mezhebinin cevherini ve “düşüncelerinin esası­nı teşkil eder, İmam Eş´arî «Makalatül îslamiyyîn» adlı kitabında tevhid meselesini izah ederek şöyle der: «Şüphesiz ki Silah Tealâ birdir, tektir. Onun, hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve gö­rendir. O ne cisimdir, ne gölge, ne bedendir, ne suret, ne kandır, ne de et. O, bir şahıs değildir. O, ne cevherdir ne ârâz. O´nun ne rengi vardır, ne tadı, ne kokusu vardır, ne de elle tutulabilecek şekli.O ne sıcaktır ne soğuk, ne yaştır ne de kuru. O´nun ne boyu vardır ne eni, ne de derinliği. O, ne toplanır ne dağılır, ne hareket eder ne sakin kalır ne de bölünür. O´nun ne kısımları vardır ne de parça­ları ne organları vardır ne de azaları. O´nun için yön söz konusu değildir. O´nun ne sağı vardır ne solu, ne arkası vardır ne de önü. O´nun ne üstü vardır ne de altı. Hiçbir yer onu kaplayamaz. O´nun için «zaman» diye bir kavram yoktur. O´nun, bir şeye dokunması veya birşeyden uzaklaşması yahut herhangi bir. yere girmesi müm­kün değildir. O, yaratılanların, sonradan yaratıldıklarını gösteren herhangi bir sıfatla sıfatlandırılamaz. O´na, herhangi bir mesafe is­nat edilemez. Ve O, herhangi bir yöne gitmekle sıfatlanamaz. O, sı­nırlanmış bir şey değildir. O, ne babadır ne oğul. Kudretler O´nu kuşatamaz, perdeler kapatamaz. Duygular O´nu algılayamaz. O, in­sanlarla kıyaslanamaz. Hiçbir yönde yaratılanlara benzemez. O´nun için âfetler ve felâketler sözHonusu değildir. O, hatıra gelen ve ha­yal edilen hiçbir şeye benzemez. O, herşeyden önce var olan, sonra­dan icat edilenlerden evvel bulunan, bütün yaratılanlardan evvelce mevcut olandır. O, herşeyi bilendir, herşeye kadir olandır. Diridir ve ilelebed böyle devam edecektir. Gözler O´nu görmez amma, O, gözleri görür. Hayaller dahi O´nu kuşatamaz. O, kulaklarla dinlenemez. O, bir «şey» dir ama, bizim bildiğimiz «şey» lerden değildir.

Allah Tealâ âlimdir, kadirdir, diridir. Fakat kendisinden başka âlimler, kadirler ve diriler gibi değildir. Kadim olan (başlangıcı bu­lunmayan) ancak O´dur. O´ndan başka kadim yoktur, ilâh, yalnız O´dur. O´ndan başka ilâh yoktur. Mülkünde O´na ortak yoktur. Sal­tanatında veziri, icad ettiklerinde ve yarattıklarında yardımcısı yok­tur. O, yaratılanları geçmiş bir örneğe göre yaratmamıştır. Herhan­gi bir şeyi yaratmak O´na, diğer birşeyi yaratmaktan ne kolaydır ne de zor. O´nun için, menfaat elde etmek sözkonusu değildir. O´na hiçbir zarar dokunamaz. Ö´nun için ne sevinme sözkonus.udur, ne de lezzetler. Acı ve elemler O´na erişemez. O, sona eren bir gaye sa­hibi değildir. O, fâni değildir. O´na, acizlik ve eksiklik ulaşamaz. Ka­dınlara dokunmaktan, eş ve çocuk edinmekten beridir.[63]

Muteziîîler temel prensip olan tevhid noktasından hareket ede­rek, Allah Tealâ´nın, kıyamet gününde görülmesinin mümkün ol­mayacağını, çünkü Allah´ı görmenin, cisim ve yön icabettirdiğini ile­ri sürmüşlerdir.

Yine Mutezililer, bu prensibe dayanarak, ´Allah Tealâ´nm sıfat­larının, zâtından ibaret olduğunu, O´ndan başka birşey olmadığını, aksi takdirde «kadim» ligin çoğalmasının sözkonusu olacağını iddia etmişlerdir.

Yine Mutezililer, tevhid prensibine dayanarak, Kur´an-ı Kerîm´-in, Allah Tealâ´nm yarattığı bir mahluk olduğunu ve Kur´an´m mah­luk olduğunu söylemenin, «kadim» sıfatının çoğalmasını önleyeceği­ni iddia etmişlerdir. Kur´an-ı Kerîm´e «mahluk» demelerinin diğer bir sebebi de, bunlardan çoğunun, Allah Tealâ´nm «kelâm» sıfatının bulunmadığı düşüncesini taşımalarıdır.[64]

b) Adalet:

Mes´udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Al­lah´ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şe­yi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir.[65] Kullarını, güçlerinin yet­mediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah´ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah´tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imti­hanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir.»

Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde ira­de sahibi değildir.» diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yok­tur.

Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ´yı acizlikten ten­zih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah´ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren´ Allah´dır. Allah´ın,´ kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir.[66]

c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:

Mutezililer, vaad ve vaidin, mutlaka gerçekleşeceğine inanırlar. Allah Tealâ´nm vaadettiği sevap ve korkuttuğu ceza, mutlaka ger­çekleşeceği gibi, samimi tevbeyi kabul edeceğine dair olan vaadi de mutlaka gerçekleşecektir. Bu sebeple, iyilikte bulunan iyilikler mükâ­fatlandırılacak, kötülük yapan ise kötülüğün karşılığı olarak, can yakıcı bir azapla cezalandırılacaktır. Tevbesiz büyük günahlar af­fedilmeyeceği gibi, iyi amel işleyen de sevabından mahrum edilme­yecektir.

Mutezililer, bu prensiplere dayanarak, «inkârla birlikte itaatin bir faydası olmadığı gibi imanla birlikte günahın da bir zararı yok­tur.» diyen Mürcie fırkasına cevap vermişlerdir. Çünkü Mürciecile-rin iddiaları doğru kabul edilecek olursa, Allah Tealâ´nm korkut­ması (vaidi) boşuna olur. «Allah, onların iddialarından münezzeh­tir, çak [67]yücedir.[68]

d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)

Şehristanî «el-Milel ve el-Nihal adlı eserinde, günahkâr müslümanın, müminlikle kâfirlik arasındaki bir mertebede bulunduğu meselesini izah ederek şöyle der:

«Bu mesele şöyle izah edilmiştir: Vâsıl b. Âtâ demiştir ki: «îman, iyi meziyetlerden ibarettir. Bu meziyetlerin birlikte bulunduğu kişi­ye «mümin´» denir. Ve bu isim onu övme mahiyetindedir. Yoldan çı­kan fâsık ise, hayırlı meziyetler kendisinde bulunmadığı için, övü­lecek bir isme lâyık olmaz ve kendisine «mümin» denilemez. Bu kim­seye «kâfir» de denilemez. Çünkü bu kişi, kelime-i şehadet getirmek­te ve daha başka hayırlı ameller de işlemektedir. Bunun bu yaptık­larını inkâr etmek mümkün değildir. Ne var ki böyle bir insan, tev-be etmeden dünyadan ayrılırsa, ebedî olarak cehennemde kalacak­tır. Çünkü âhirette iki fırka insan vardır. Biri cennetlik, diğeri ise cehennemliktir. Fakat böyle bir günahkâr kişinin cehennem ateşi hafifletilir.»

Mutezilîler, ehl-i kıble olan bir günahkârın, kâfirlikle müminlik arasında bir mertebede bulunduğuna inanmalarına rağmen, böyle bir kişiyi, gayr-i müslimîerden ayırdetmek için buna «müslüman» denilebilir. Bu ad ona, ikram için veya övülmek için takılmaz. Böy­le bir kişiye dünyada müslüman muamelesi yapılır. Çünkü böyle bir kimsenin tevbe etmesi beklenir ve doğru yolu bulması umulur.

Şii olmasına rağmen, Mutezilüerin ileri gelenlerinden biri ola­rak kabul edilen İbn-i Ebil Hadid bu hususta şunları söyler: «Herne-kadar biz, «büyük günah işleyene mümin ve müslüman denilemez.» diyor.sakta; böyle bir kişiyi ehl-i kitab olan gayr-i müslimîerden ve putperestlerden ayırmak için buna «müslüman» denileceğini kabul ederiz. Büyük günah işleyene «müslüman» adı ancak, bu adın, ken­disine saygı´ için veya kendisini övmek için takıîmadığını ifade eden bir karinenin veya bir kelimenin bulunduğu vakit takılır.»[69]

e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)

Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği temel prensiplerden biri de budur.

Mutezilîler, fslâm dâvasını yaymak, sapıklara doğru yolu gös­termek, müslümanların dinini bozmak için hakk ile bâtılı birbirine karıştıranların hücumlarını önlemek için, iyiliği emretme ve kötü­lüğe mâni olmanın, bütün müminler için kaçınılmaz bir vazife ol­duğuna inanmışlardır.

Bu sebeple Mutezilîler, Abbasîler döneminde ortaya çıkarak, ls-lâmî gerçekleri yıkmaya çalışan, Islâmm tutulacak kulplarını te­ker, teker kırmaya girişen zındıklık akımı önünde kendilerini hakkı savunmaya adamışlardır.İlerde açıklayacağımız gibi, Mutezilîleri bu işe, Abbasi haîiflerinden Mehdi koşmuştu.

Diğer taraftan Mutezilîler, hadis âlimlerine ve fukahaya karşı çıkmış, kendi görüşlerini, bazan deliller ileri sürerek, bazan da zor kullanarak onlara kabul ettirmeye çalışmışlardır. Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olup olmaması konusunda bu noktaya işaret edeceğiz.

İşte Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği beş temel prensip bun­lardır. Bunların hepsine birlikte iman etmeyen kişi «Mutezile» ismi­ne lâyık değildir.[70]

B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:

Mutezilîler, inanç meselelerini isRat için delil getirirken, hakkın­da nass bulunan meseleler hariç, diğer meselelerde aklî hükümlere dayanırlardı. Bunları, şeriata saygı göstermek dışında hiçbirşey, ak­la güvenmekten uzaklaştıramazdı. Her meseleyi önce aklen düşü­nürlerdi. Akim kabul ettiğini kabullenirler, akim kabul etmediğini ise terkederlerdi.

Mutezilüerin, bu şekilde aklî metoda kapılmalarına sebep şun­lardır.

a) Mutezililerin, eski medeniyet ve kültürlerin kaynaştığı Irak ve Fars bölgelerinde bulunmaları.

b) Bunların, Arap soyundan olmayışları. Mutezilüerin çoğun­luğu, Arap asıllı olmayan kimselerdendi.

c) Mutezilüerin, Yahudi, Hristiyan ve felsefî düşünceleri Arap-çaya nakletmeye çalışan diğer gayr-ı müslimlerle çok sık temasta bulunmaları sebebiyle eski filozofların görüşlerinin bunların arası­na sızmasıdır.

Mutezilelerin, kayıtsız, şartsız akıllarına güvenmelerinden şu netice doğmuştur: Onlar, birşeyin iyiliği veya kötülüğü hususunda akla dayanarak hüküm verirler ve şöyle derlerdi: «Bütün bilgiler akıl ile elde edilir ve akla göre vaciptir. Nimetler bahşedene şükret­mek, nakli delillerle bildirilmeden önce de gereklidir. İyilik ve kötü­lük, iyi ve kötü şeylerde bulunan birer zâti sıfattır.»[71] (İyi olan bir şeyin iyiliğini ve kötü olan birşeyin kötülüğünü, nakli deliller gel­meden de akıl ile, bizzat kendi durumlarından anlayabiliriz.)

Mutezilüerin hocalarından biri olan «Cübbai» şöyle der: Allah Tealâ´mn yasakladığı şeyler iki kısımdır.

aa __ Allah Tealâ´mn yasakladığı fakat, yasaklamayıp emret­mesi de mümkün olan şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafından yasak­landıkları için kötüdürler.

bb Allah Tealâ´mn yasakladığı ve aksini emretmesi olmayan şeyler. Bunların kötülüğü kendiliğindendir. Meselâ, bir kim­se yasaklanan bu şeyin yasak olduğunu bilmese dahi bunun kötü bir şey olduğunu anlayabilir.

Yine, Allah Tealâ´nm emrettiği şeyler de iki kısımdır.

cc Allah Tealâ´nm, yapılmasını emrettiği, fakat emretmeyip yasaklaması da mümkün olabilen şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafın­dan emredildiîderi için iyidirler.

dd Allah Tealâ´nın emrettiği ve emretmemesi mümkün olma­yan şeyler. Bunların iyiliği, kendiliğindendir.[72] (Emredilmeseler da­hi kişi aklı ile bunların iyi olduğunu bilebilirdi.)

Mutezilîler, bu görüşe dayanarak, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapmasının ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapma­sının onun için gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, şu ge­rekçeyi ileri sürmüşlerdir. Madem ki eşyanın içinde, kendiliğinden iyi ve kötü olanlar bulunmaktadır, o halde kendiliğinden kötü olan bir şeyin yapılmasını, Allah´ın emretmesi imkânsızdır.

Yine, kendiliğinden iyi olan bir şeyin yapılmamasını emretmesi imkânsızdır.

Allah Tealâ, kendiliğinden iyi olan bir şeyi hükümsüz bırakmaz. Yapılmasını emreder. îşte buna; «iyi olanı yapma mecburiyeti» de­nir.

Mutezilîlerin çoğunluğu bu görüşü kabul etmiş ve şöyle demiş­lerdir. «Allah Tealâ, ancak iyi olan şeyleri yapar. İyi olanı yapmak O´nun üzerine vaciptir. îyi olmayan bir şeyi yapmak ise Allah Te­alâ için imkânsızdır.»[73]

C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Fel­sefelerden Alması:

Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler devrinde Arap-İslâm düşüncesine, yavaş yavaş Hint ve Yunan felsefesi girmeye başladı.

Yunan felsefe akımları müslümanlara Farslar yoluyla geldi. Çünkü îslâmdan önce Fars kültürü, Yunan felsefesinin etkisinde kal­mıştı.

Yine müslümanlara Yunan felsefesi, Süryaniler kanalıyla inti­kal etti. Çünkü Süryaniler, Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve onu dini kisvelerine büründürmüşlerdi.

Yunan felsefesi, bizzat Yunanlılar eliyle de müslümanlara inti­kal etmişti. Çünkü, Arap olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı çok iyi biliyorlardı.

Mutezilîler, görüşlerinde bu felsefenin tesiri altmda kalmışlar, delil getirme metodlarının çoğunu bunlardan almışlardır. Yunan felsefesi, Mutezilîlerin delillerinde ve kıyaslarının önermelerinde apaçık görülmüştür.

Mutezilîleri, Yunan felsefesini incelemeye sevkeden iki sebep vardır:

a) Mutezilîler, Yunan felsefesinde aklî açlıklarını giderecek ve fikri boşluklarını dolduracak düşünceler bulmuşlar, bunlarla fikrî eğitimler yapmışlar ve kendilerini, delil ileri sürme hususunda güç­lendirmişlerdir.

b) Filozoflar ve diğerleri, bazı îslâmî prensiplere hücum edin­ce, Mutezilîier bunlara karşı çıkmışlar ve onların tartışma ve mü­nazara usullerini kullanarak cevap vermeye çalışmışlardır. Filozof­lara galip gelmek için, onlardan çok şeyler öğrenmişler ve bu yolla, gerçekten müslüman filozoflar olmuşlardır.[74]

D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:

Mecusî, Yahudi, Hristiyan ve diğerlerinden birçok guruplar, İs­lâm dinine girmişlerdir. Bunların kafaları, eski dinlerine ait fikir­lerle doluydu ve bu eski fikirler, damarlarındaki kanlarına kadar iş­lemişti. Diğer yandan bunların bazıları, müslüman olduklarını açı­ğa vuruyor, fakat ya korktuğu ya bir dünya menfaati gözettiği, ya­hut da fitne çıkarmak suretiyle müslümanîan saptırmak istediği için asıl inançlarını gizliyorlardı. Bu tip insanlar müslümanlann arasın­da, onları inançlarında şüpheye düşürecek şeyleri yaymaya giriş­mişlerdi. Bunun neticesi olarak, görünüşte îslâm ismini taşımalarına rağmen aslında Islâmın temelini baltalayan bir takım guruplar or­taya çıkmıştır.

Mucessîme (Allah´a cisim isnad eden), Allah´ın bazı imamlara hulul ettiğini (girdiğini) iddia eden Rafizîler ve zındıklar bu gurup­lardandır, îşte bu guruplara karşı kendini îslâm. dinini savunmaya adayan, aklî ve nakli delilleri inceleyen yepyeni bir gurup ortaya çıkmıştır. Bu da Mutezile fırkasidir.

Evet Mutezilîler, kendilerini dini savunmaya adamışlardır. Mu­tezilîlerin birlikte destekledikleri ve zafere ulaşması için el ele ver­dikleri beş temel prensip, kendileriyle muhalifleri arasında geçen şid­detli tartışmaların neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunların, yukarıda izah ettiğimiz şekliyle tevhid inançları, Mücessime ve Müşebbihe fır­kalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır. Adalet prensipleri «Cüheymiye» fırkasına, «vaad» prensipleri «Mürcie» fırkasına, «Elmen-ziletu beynel menzileteyn» prensipleri ise hem «Mürcie» hem de «Ha­riciye» fırkalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır.´

Abbasi halifesi Mehdi döneminde, ruhların tenasühünü (ölen canlıların ruhlarının yeni doğan diğer canlılara girdiğini) iddia eden «Mukanna´ el-Horasanî» adlı bir kişi ortaya çıkmış, insanlardan, ba­zılarını kandırmış ve Maveraünnehr tarafına doğru gitmişti. Halife Mehdi, bunu bastırabilmek için büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Bu sebeple Mehdi, zındıkların ve zındıklığın peşini bırakmamış, devlet kılıcıyla bunların kökünü kurutmak için peşlerini takibetmiştir. Fa­kat kılıç, her görüşü yok etmeye ve her mezhebi öldürmeye kadir ol­madığı için, Mehdi, bu zındıklara cevap vermek, onları delillerle sus­turmak, ortaya attıkları şüpheleri yok etmek ve sapıklıklarını orta­ya çıkarmaları için, Mutezile mezhebine mensup olanları ve benzer­lerini teşvik etmiştir. Onlar da usanmadan, yılmadan bu yolda ça­lışmışlardır.[75]

E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:

Daha önce de belirttiğimiz gibi Mutezilîler, Emevîler devrinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar, Emeviler tarafından herhangi bir reak­siyonla karşılaşmamışlardır. Çünkü bunlar, Emeviler aleyhinde anar­şi meydana getirmemişler ve onlara karşı savaş açmamışlardır. Zira bunlar, sadece düşünce ile meşgul olan, ilmî deliller peşinde koşan ve meseleleri sıhhatli ölçülerle değerlendiren bir fırka idi. Emeviler, bunlara karşı çıkmamışlarsa da yardım da etmemişlerdir.

Abbasîler dönemi başlayınca;, inkarcılık ve zındıklık akımları her tarafa yayılmış, Abbasi halifeleri, Mutezilîleri, zındıklar karşı­sında yaîm bir kılıç gibi bulmuşlar, bunları köreltmek istememişler, bilakis kendi yollarında devam etmelerini teşvik etmişlerdir.

Kendisini, Mutezile âlimlerinden biri olarak sayan Abbasi ha­lifesi Memun, iktidara gelince, Mutezilîlerle sıkı ilişkiler kurdu, on­ları kendisine yaklaştırdı. Vezirlerini ve muhafızlarım bunlardan seçti. Memun, Muteziliîerle fıkıhçılar arasında, bir görüş üzerinde ittifak etmeleri için, karşılıklı münazaralar tertipler´idi. Bu durum, Mehdi´nin ölüm tarihi olan Hicri 218 yılma kadar devam etti. Bu ta­rihte ilmi tartışmalar, tehdit ve işkencelere dönüştü. Bunun sebebi, ve planlayıcısı Memun´un veziri ve kâtibi olan Ahmed b. Ebî Dûad el-Mutezili´dir.

Şüphesiz ki bu davranış, bir düşüklüktür. Memun gibilerin, ik­tidar dönemlerinde bu hadiselerin meydana gelmesine razı olmama­ları gerekirdi. Bu davranışlarla, fıkıhçılara ve hadis âlimlerine zor­la Mutezilenin görüşü kabul ettirilmek isteniyordu.

İktidar gücü, belli görüşleri destekleyerek, insanları inançları dışındaki görüşleri kabullenmeye zorlayan bir güç değildir. Dinde zorlamanın haram olduğuna göre, insanları, dine ters düşmeyen gö­rüşlerinden zorla ayırıp özel bir görüşe sevketmek nasıl helâl sayı­labilir

Mehdî, fıkıhçılara, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zorla söyletmeye çalışıyordu. Bazı âlimler, Mehdî´nin şerrinden korkarak ve onun cezalarından çekinerek onun arzusuna uygun cevap vermişlerse de; diğer bir kısım âlimler, işkencelere, haksızlıklara ve uzun süren mahkumiyetlere katlanmışlar ve inançlarına ters düşen bir sözü söylememişlerdir.

Bu fitne, Memun´un vasiyeti üzerine, Abbasi halifeleri Mutasım ve Vâsık dönemleri boyunca devam etmiştir. Ayrıca Vâsık, Mutezi­lenin görüşü olan, kıyamette Allah´ın görülemiyeceği meselesini ka­bullendirmek için de zora başvurmuştur.

Abbasi halifesi Mütevekkil iktidara gelince bu musibeti ortadan kaldırmış, işleri normal seyrinde yürümeye terketmiş ve görüşleri kendi istikametlerinde yürümeye bırakmıştır. Hatta Mutezilîlere kar­şı çıkmış ve onlara iyi bir gözle bakmamıştır.[76]

F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:

Fıkıhçılar ve hadis âlimleri Mutezilîlere karşı şiddetli bir sa­vaş açmışlardı. Böylece Mutezilîler iki güçlü hasım arasında kalmış­lardı.

Bir tarafta Zındıklar, Müşebbihe´ler, Mücessimler ve bunlara benzeyenler, diğer tarafta ise fıkıh ve hadis âlimleri bulunmaktay­dı. İnsan, fıkıh ve hadis âlimlerinin sahalarına baktığı zaman, bun­ların, her fırsatta Mutezilîleri şiddetle eleştirdiklerini görür. îmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel´in Tevhid ilmini ve tevhidçilerin me­toduyla bu ilmi öğreneni kınadıklarını gördüğün zaman, bunların aslında Mutezilîleri ve metodîarım eleştirdiklerini bil. Fakat, fıkıh ve hadis âlimlerinin, Mutezile görüşlerini destekleyen Memun tara­fından kendilerine işkence yapılmasından önce de Mutezilîleri sev­memelerinin sebebi nedir

Bana göre, birkaç sebep bir araya gelerek bu düşmanlığı ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

a) Mutezilîler, inanç meselelerini anlama mevzuunda selef-i salihîn´in (önceki ihlas müslümanların) yolundan ayrılmışlardı. Selef-i salihîn´in devamlı olarak okuduğu zikri, Kur´an-ı Kerim idi. Allah Tealâ´mn sıfatlarını ve itikadî meselelerden, iman edilmesi gerekenleri öğrenmek isteyen herkes, Kur´aıı-ı Kerîm´e ve sünnet-i se-niyye´ye başvurur, bunların dışına taşmazlar ve bunlardan başka­sına güvenmezlerdi.

Evet, inanç meselelerini açık seçik olan Kur´an-ı Kerîm´in âyet­lerinden öğrenirlerdi. Herhangi bir mesele hakkında tereddüte düş­tükleri zaman ise, çok iyi bildikleri, Arap dilinin ifadelerinden anla­maya çalışıyorlardı. Bütün bunlara rağmen birşey anlayamazlara a işi Allah´a havale ederler, mesele hakkında herhangi bir şey konuş­mazlar, fitne ve şüphe tohumlarının saçılmasına razı olmazlardı.

Bu durum, Arapların mizacına, uygundu. Çünkü Araplar, aslın­da mantık, ve felsefe bilmiyorlardı ve ilim adamı değillerdi. Arap­lar arasında ilim gelişip, özellikle, felsefi bilgiler yayılınca,´ ortaya, Arapların bu durumuna karşı Mutezile fırkası çıktı. Mutezili-ler, herşeyde aklı hakem tayin etmeye başladılar. Onu, araştırmala­rının temeli kabul ettiler. Akıllarının ihtirası onları herşeyin mahi­yetini öğrenmeye şevketti.

Mutezililerin dinî öğrenimde, başvurdukları bu yeni metod, fıkıhçılar ve hadis âlimlerince dinî tahsilde görmedikleri yepyeni bir metod idi. Bu sebeple fıkıh ve hadis âlimleri, Mutezilîlere karşı, eleş­tiri kılıçlarını çekmişler ve onlar aleyhine kötü sözler yaymaya gi­rişmişlerdir.

b) Mutezilîler, Zındıklarda, Kafizüerle ve Dualistlerle (iki tan­rı kabul edenlerle) ve benzerleriyle tartışma yapmakla meşgul idiler.

Tartışma bir çeşit savaşa benzer. Savaşan kişi, karşısında sava­şanın taktiğine göre dayranır, onun silahına göre tedbir alır, onun planlarını ve amacını öğrenmeye çalışır. Bütün bunlar ise, iki düşma-nm, birbirinden etkilenmesine ve birbirlerinin metodlarmı taklit et­melerine sebep olur. İşte bu nedenle, Mutezile fırkasına mensup olan­lara da muhalifleri tarafından bir kısmı düşünceler sızmıştır.

´Ancak bu düşünceler, Mutezüüerin, inançlarını değiştirecek ve­ya onları İslâmdan çıkaracak, yahut, İslama saldıranlara karşı mü­cadelelerini zayıflatacak derecede köklü düşünceler değildi. Nyberg´-m «İntişar» adlı kitabını neşrederken yazdığı şu önsöz ne güzeldir: «Bir savaşta büyük bir düşmanla karşılaşan kişi, düşmanı ve savaş şartları iîe bağlı kalır. Savaşın seyrine göre vaziyet alır. Bu kişinin, oturmasında, kalkmasında, hareketinde ve durmasında, düşmanı ta­kip etmesi gerekir. Böyle bir kişi bazan, bizzat düşmanından ve düş-manın taktiklerinden etkilenir. Düşünce sahsaındaki çarpışmalar da böyledir. Genellikle düşüncelerin oluşmasında, düşmanın etkisi taraftarlarm etkisinden daha az değildir. Hatta, Hanbelî mezhebine mensup olan bazı insanlar, arkadaşlarının, kendilerini inkarcılara cevap vermeye adamalarının, bizzat onların da inkâra sapmalarına sebep olduğundan, şikâyetçi olmuşlardır.

Bu sebeple, Mutezile mezhebine mensup olanların görüşleri için­de acaip bazı görüşlerin de yer almasına şaşmamalıdır. Çünkü bun­lar, düşmanlarıyla yaptıkları tartışmalardan etkilenmişlerdir.

c) İnanç meselelerini öğrenme hususunda Mutezililerin metodu sırf akılcı bir metoddu. Hernekadar onlar, Kur´an´rn nasslarma´ muhalefet etmemeye çalışıyorlar idiyse de1…

Mutezililerin görüşü ile Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin zahiri, bir­biriyle çeliştiği takdirde onlar, Kur´an-ı Kerim´i kendi görüşlerine ters düşmeyecek ve zahiri mânâsından da uzaklaşmayacak bir şe­kilde te´vil ederlerdi.

Bu metodun temelini, akla güven teşkil eder. Halbuki aklın te­mayülleri ve aldanmaları vardır. Bu sebeple Mutezilîler, sırf aklî te­mayüllerine uyarak birçok hatalara ve kötülüklere düşmüşlerdir.

Meselâ; Mutezililerin. imamlarından olan Cübbaî´nin «Allah, ku­lunun duasını kabul ettiği vakit kuluna itaat etmiş olur.» sözüne srnı-sıkı sarılması bu kabildendir. Cübbaî´nin bu görüşte direnmesinin sebebi şu idi: Bir zaman ona Ebu Hasen el-Eş´ari şu soruyu sormuş­tu : Sana göre, itaat etmek ne demektir » Cübbaî: Başkasının istek ve iradesine muvafakat etmektir. Kim, başkasının isteğini yerine geti­rirse ona itaat etmiş olur.» dedi. Bunun üzerine Ebuî Hasen: Bu prensibe göre, Allah Tealâ´nm, kulunun isteğini yerine getirdiği tak­dirde, ona itaat etmiş olması gerekir. Allah Tealâ´nın kuluna itaat etmesi caiz görüldüğü vakit ise, onun, kuluna boyun eğmesi de caiz görülmüş olur.» «Allah bundan münezzehtir, çok yücedir.»[77]

Yine Mutezililerin imamlarından olan Ebu el-Huzeyl´in şu söğü bu kabildendir. «Cennet ehli hür iradeye sahip değildir. Çünkü on­lar, hür iradeye sahip olmuş olsalardı, mükellef olmaları icabeder-di. Âhiret ise ceza ve mükâfat yurdudur, yükümlülük yurdu değil­dir.»

Şüphesiz ki bu söz, gerçeklerden uzak bir akılcılıktır. Çünkü, hür iradeye sahip olmak, her zaman yükümlülüğü gerektirmez. «Hayyat» adındaki âlim, Ebu ei-Huzeyl´in bu görüşten döndüğünü söyler.[78]

İşte Mutezilîlerin bazılarında görülen bu tip garip düşünceler, halk arasında, bütün Mutezilîlerin görüşü gibi yayılıyor ve aleyhle­rinde- kötü sözler söylenümesine vesile oluyordu.

d) Mutezilîler, İslâm ümmeti nezdinde büyük mevkileri bulu­nan birçok zatlarla münakaşa ve mücadele etmişler, hasımlariyla tartışmalarında ölçüyü kaçırmışlar, her türlü sözü söylemekten çe­kinmemişlerdir.

Yine, Mutezilüerin imamlarından sayılan Câhiz´in, fıkıh ve ha­dis âlimleri hakkında söylemiş olduğu şu sözlere bir bakın: «Hadis âlimleri, avam tabakasmdandır. Onlar, taklitçidirler. Delil çıkarma­ya çalışmazlar ve serbestçe hareket edemezler. Taklit ise, akli delil­ler karşısında kendisinden uzak durulan ve Kur´an´da yasaklanan bir husustur.» Câhiz, sözlerinin sonunda şunları söyledi: «Hadisçile-rin «zahitler, âbidler bizdendir» şeklindeki sözlerinin cevabı şudur: «Sayıca kendilerinden daha az olan Haricîlerin âbidleri, hadisçi-lerin âbidlerinden daha çoktur. Buna ilaveten, Hariciler iyiniyet sa­hibidirler. Daha hoş, çıkarcılıktan çok uzak, takva yönünden daha samimi, kıyafet bakımından daha mütevazı, yollarında daha karar­lı, dâva uğrunda canlarını ve kanlarını daha fazla feda eden, ken­dilerine daha az mal toplayan ve başkalarını daha az mahrum eden, daha fazla zâhid ve daha çok gayret sarfeden insanlardır.»[79]

Câhiz´in, haklarında böyle konuştuğu zatlar, bütün halk nezdin­de ve ulemadan birçoklarına göre mevki ve makamları üstün olan kişilerdir.

İşte bu sebeple, yapılan bu tenkidler, müsîümanlarm çoğunlu­ğunun, Mutezililerden nefret etmelerine sebep olmuştur. Hernekadar mücerred gerçekleri araştırmak isteyen kişiler nzdinde takdir edil­miş olsalarda…

e) Birçok inkarcılar, Mutezile mezhebinde fitne tohumlarını ve bâtıl görüşlerini yayabilecek ve îslâma vesveselerini sokabilecekleri yuvalar buldular. İnkarcıların gerçek maksatları ortaya çıkınca Mutezüîler, bunları kendilerinden uzaklaştırmalardır.

Meselâ: İbn-i Ravendi, Ebu İsa el-Verrak, Ahmed b. Hait ve Fadl el-Hadesî bunlardandı. Bu adı geçen kişiler, bir kısım, îslânıî pren­sipleri yıkıcı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları, müs­îümanlarm inancını bozmak için Yahudiler tarafından kiralanmak­la suçlanmışlardır.

Mutezilîler, hernekadar, kötülükleri ortaya çıkan bu tip insan­lardan daha sonraları uzaklaşmışlarsa da, daha önce bunların, Mute­zilüerin arasında bulunmaları, kendilerini bulaştırdıkları murdar­lıkların, Mutezilîlere de sıçramasına sebep olmuşlardır. Hernekadar. Mutezilîlerin hocaları, kendilerinin, bu gibi insanlardan uzak olduk­larına dair yeminler etmişlerse de, yine de suçlamalar, Mutezilîlerin üzerinde kalmıştır. Çünkü, akla, suçsuzluktan daha önce suçluluk gelir.

f) Abbasilerden, Mutezililere arka çıkan, onlara yardım eden, onların mezheplerini benimseyen ve onların görüşlerine taassup de­recesinde bağlı olanlar çıkmıştır. Bu gibi insanlar halkı Mutezilîliği kabullenmeye zorlamışlar, fıkıh ve hadis âlimlerine işkence yapmış­lar, onların başına çeşitli musibetler getirmişlerdir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, fıkıh ve hadis âlimleri, bu işkence ve musibet­lere sabretmişlerdir.

Fıkıh ve hadis âlimlerinin, içine düştükleri bela ve musibetler, halkın onlara acımasına ve Mutezilîlere kızmasına vesile olmuştur. Böylece, takva sahibi bu zatların çektikleri elem ve izdıraplar, Mutezilîlerin itibarını düşürmüş ve günahları Mutezilîlerin boynunda kalmıştır.

Mutezilîlerin içinde, risaleler yazarak bu gibi işkence ve eziyet­lerin, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılmasını destekleyen kişilerin de bulunması, durumu iyice kötüleştirmiştir. Câhiz´in, halife tarafın­dan, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılan işkenceyi savunur mahiyette söylediği şu sözü bu kabildendir: «Biz, ancak, hakkında çokça delil gösterdiğimiz kişinin, kâfirliğine hükmederiz. Ve biz, ancak, itham altında bulunanları imtihan ederiz. Sanıkları ortaya çıkarmak, te­cessüs (kusur aramak) değildir. Yine, sanıkları sorguya çekmek, giz­lilikleri teşhir etmek değildir. Eğer, her suçu ortaya çıkarmak bir teş­hir ve her sorguya çekmekte bir «tecessüs» sayılsaydı, hâkimler, in­sanların gizliliklerini en çok ifşa eden ve onların kusurlarını bulma­ya en çok çalışan kimseler olurlardı.

Zorbalığa dayanan görüşlerin, yıkılmaya mahkum olduğu, bir gerçektir. Çünkü kaba kuvvet kördür, ahmaktır. Doğruluktan sap­mak, serserice hareket etmek kaba kuvvetin şânmdandır. Kaba kuv­vete dayanan her görüş, neticede mağlup olur. Çünkü insanlar, ka­ba kuvvete dayanan görüşün gerçekliği hususunda şüpheye düşer­ler. Zira, gerçekten, sağlam delillere dayalı, güçlü bir görüş, hiçbir zaman kaba kuvvete ihtiyaç hissetmez.»[80]

G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:

Câhiz´in sözlerinden de anlaşıldığı gibi mutezilîler, fıkıh âlimle­rini tenkid etmişler. Ahmed b. Hanbel gibi bir zatı dinî yönden itham etmişlerdir. Tabii olarak bu ithamlara karşılık ithamlarla ce­vap verilmiştir.

Mutezilîlerin, fıkıh ve hadis âlimlerini suçlamaları, A.bbasilerin, bunları destekledikleri dönemlerde meydana gelmişti. Elbetteki suç­lamalara cevap aynı dönemde meydana gelecekti, işte bu sebeple, fıkıh ve hadis âlimleri, mutezile fırkasına mensup olan insanları di­nen suç sayılan her şey ile itham etmişlerdir. Öyle ki, îmam Ebu Ha-nife´nin talebesi, îmam Ebu Yusuf, mutezilüeri zındıklıkla itham et­miş, îmam Malik ve îmam Şafii, bunların şahitliklerinin kabul edil-miTjecefine dair fetvalar vermiş ve Ebu Hanife´nin talebesi, Muham-med b. Hasen eî-Şeybanî, mutezilı bir kişinin arkasında namaz kı­lanın, namazım iade etmesinin gerekli olduğuna fetva vermiştir. Mu­tezilîler hakkındaki kötü sözler, bu büyük imamlara mensup olan in­sanlara da sirayet etmiş, dolayısıyle bunlar mutezilîleri fâsıklıkla tdoğru yoldan ayrılmakla), haram işlemekle suçlamışlardır.

Şurası bir gerçektir ki, hararetli tartışmalara kadar giden anlaş­mazlıklar, elbetteki birtakım çamur atmalara ve haksız suçlamalara yol açacaktır.

Mutezile fırkasına yöneltilen suçlamalardan birçoğu tarafsız bir görüşten kaynaklanmıyor, bilakis tarafgirlikten ve görüşîerdeki ta­assuptan kaynaklanıyordu. Her taassup, idrak kapılarından birisi­ni mutlaka kapatır.

Şüphesiz ki mutezilîler, hatalı olsunlar veya olmasınlar, ortaya koymuş oldukları tutumlarıyla, dinin çerçevesinden çıkmış değiller­dir. Mutezüîlere, insanları davet ettikleri doğru şeylerden ve îslâmı savunmalarından dolayı sevap vardır. îslamı savunma huşunda mu­tezilîlerin, öncülük yapmaları sebebiyle üstünlükleri vardır.

Vâsıl b. Ata´ya, tâbi olanlar, çeşitli İslâm beldelerine dağılmış­lar, oralarda bulunan, neva ve hevesine uymuş kişilere karşı müca­dele vermişlerdir. Vâsıl´m arkadaşı Amr b. Ubeyd, zındıklara karşı savaş açmış, ehl-i hak ile dost ve ehl-i heva ve heves ile düşmandı. Amr, şair Beşşar b. Burde´nin arkadaşı idi. Beşşar´ın zındık olduğu­nu anlayınca, arkadaşı olması, onu Bağdat´tan sürdürmesine engel olmadı. Beşşar, sürgünden sonra Bağdat´a ancak, Amr´in vefatından sonra Ebu Cafer el-Mansur devrinde dönebilmiş tir.

Amr, müttakî bir kişiydi. Câhiz, bunun hakkında biraz da taas­suba kaçarak şöyle demiştir: «Amr´m ibadeti, bütün fıkıh ve hadis âlimi âbidlerin ibadetlerine denktir.»

Mutezililerin devam eden her kuşağında, kendilerini ibadete ve­ren ve takva sahibi olan bir gurup bulunmuştur. Mutezilîlerden ba­zılarının müttakî oluşu, aşırı ihtiyacına rağmen devletten herhangi bir mal almamalarına sebep olmuştur.

î&nltaıldığma göre, ´Abbasî halifesi Vâsık, veziri Ahmet b. Du-ad´a şunu sormuştur: «Niçin, başkalarını hâkim tayin ettiğin gibi, arkadaşlarım mutezilileri hakim tayin etmiyorsun » Duad ise şu ce­vabı vermiştir: «Ey müminlerin emiri, senin arkadaşlram bundan kaçmıyorlar. Meselâ: Cafer b. Bişr… Kendisine onbin dirhem gönder­dim kabul etmedi. Daha sonra bizzat ben gittim, yanma girmek için izin istedim, bana izin vermedi. îzinsiz olarak içeri girdim. Kılıcını yüzüme dayadı ve «İşte şimdi seni öldürmek bana helâl oldu.» dedi. Bunun üzerine oradan uzaklaştım. Böylelerini nasıl hâkim tayin edeyim »

Ne gariptir ki bu Cafer´e bazı arkadaşları iki “dirhem vermiş o da kabul etmiştir. Bunun üzerine Cafer´e «Nasıl oluyor da onbin dir­hemi reddediyor ve iki dirhemi kabul ediyorsun » diye sorulunca, şu cevabı vermiştir. «Bu onbin dirheme, tarafgir yaltakçılar benden da­ha çok lâyıktır. Ben ise bu iki dirheme daha çok lâyıkım. Çünkü bu iki dirheme benim ihtiyacım var. Ve Allah Tealâ bunları bana di­lenmeden gönderdi.»

Şüphesiz ki bu davranış, iffetli ve onurlıs bir şahsiyetin “davra­nışıdır. Bu onurlu kişi, devletin malmm helâl olmayan yollardan top­landığı kanaatinde olduğu için, şüphe etmiş ve onu reddetmiştir. Di­ğer taraftan helâl ve temiz olan iki dirhemi kabul etmiştir.[81]

H- Mutezilenin Münazaraları:

İlm-i kelâm, mutezile fırkasına mensup olanların, gerek mecusî, dualist, heva ve hevesine uyan sapıklarla gerekse, fıkıh ve hadis âîimleriyle ve İmam Eş´arî, İmam Matüridî ile yaptıkları tartışma­lardan doğmuştur.

Mutezilîler, ilm-i kelamda dairenin merkezini, değirmen çarkı­nın milini teşkil etmektedirler. Bunlar, tartışmalarıyla îslâmî düşün­ceyi iki asra yakm bir zaman meşgul etmişler ve tartışma meclisle­rinde halifelere, vezirler ve âlimler bulunmuş, görüşler birbiriyle çarpişmiş, İslâmî düşünce Fars veya Yunan yahut Hint felsefeleriyle do­natılmaya çalışılmıştır.

Mutezilîler, münakaşalarında belirli özellikleriyle seçilmişler, kendilerine Özel bir renk veren hususiyete bürünmüşler ve kendile­rine mahsus özel bir anlayış ortaya koymuşlardır. Hernekadar hü­küm çıkarma yolları ve hüküm çıkarmak için kullandıklara mukad­dimeleri, diğer islâm cemaatlerinin mukaddime ve metodlanna mu­halif idiyse de bunların anlayışları genellikle dinin davet ettiği pren­siplere ters düşmemekteydi.

Mutezilenin, araştırma ve tartışmalardaki en belirgin özellikle­ri şunlardır.

a) Başkalarını taklitten kaçınmaları, incelemeden, delilleri de­ğerlendirmeden ve işleri ölçüp-tartmadan başkalarına kayıtsız şart­sız tâbi olmamaları.

Mutezilîler, görüş sahiplerinin şahıslarına değil görüşlere saygı gösterirlerdi. Söyleyene değil, söylenen hak söze ihtiram ederlerdi. Bu sebeple mutezilîler birbirlerini dahi taklit etmemişlerdir.

Mutyezilenin devamlı uyduğu kural şu idi. «Her mümin, dinin te­mel meselelerinde yapacağı içtihadı ne gerektiriyorsa onu yapmakla mükelleftir.»

Belki de mutezilîlerin, şu guruplara bölünmelerinin sebebi bu­dur.

Vasiliye: Bunlar, mutezile mezhebinin en önde gelen adamı olan Vâsıl b. Ata´nm görüşlerini tercih edenlerdir.

Huzeyliye: Bunlar, Hicrî ikinci yüzyılda mutezilîlerin hocalı­ğını yapan Ebul Huzeyl el-Allâf m taraftarlarıdır.

Nazzâmiye: Bunlar, Ebul Huzeyl el-Allah ım talebesi olan İb­rahim b. Seyyar el-Nazzam´a tâbi olanlardır.

Hâitiye: Bunlar, Ahmed b. Hait´in taraftarlarıdır.

Bîşriyye: Bunlar, Bişr b. el-Mu´temir´in taraftarlarıdır.

Muammeriye: Bunlar, Muammer b. Ubbad el-Selemî´ye tâbi olanlardır.

Mizdariye: Bunlar, «Ebu Musa» diye adlandırılan ve «Mizdar» diye lakap takılan İsa b. Subeyh´in taraftarlarıdır.

Sumâmiye: Bunlar, Sumame b. Eşres el-Numeyrî´nin tarfatarlarıdır.

Hişamiye: Bunlar, Hişam b. Ömer el-Fûtî´nin taraftarlarıdır.

Cahiziye: Bunlar, meşhur edip, Câhiz´in taraftarlarıdır. Câhiz, edipliğiyle birlikte mutezile mezhebine mensup olan âlim bir ki­şiydi.

Hayyâtiye: Bunlar, Ebul Hüseyin el-Hayyat´ın taraftarlarıdır.

Cübbaîye: Bunlar, Ebul Hasen el-Eş´arî´nin hocası ve Hicrî üçün­cü yüzyılda mutezilîlerin hocası olan Ebu Ali el-Cubbaî´nin taraftar­larıdır.

Behşemîye: Bunlar da, Cübbâîye fırkasının hocası olan Cübbâî´nin oğlu Ebu Haşini Abdüsselam´a tâbi olanlardır.

b) Mutezilîlerin özelliklerinden biri de, itikadı meseleleri ispat hususunda akla dayanmalarıdır. Mutezilîler, Kur´an-ı Kerîm´in yolundan sapmamak için imdadı Kur´an´dan almışlardır. Fakat bunların pek fazla hadis bilgileri yok­tu. Çünkü bunlar, inanç meselelerinde hadislere dayanmıyor ve on­ları delil olarak kullanmıyorlardı.

Mutezilîlerin akla dayanmaları, onları, devirlerinde Arapçaya tercüme edilen aklî ilimleri tahsile sevketmiştir. Bunlar, bu ilimleri incelemişler ve bunlardan, düşmanlarıyla çarpışabilecek ve delil çı­karabilecek kadar nasiplerini almışlardır. Bu sebeple birçok filozof­luk taslayanlar, bunlara katılmışlardır. Çünkü bu gibi insanlar, mu­tezilîlerin görüşlerini kendilerine uygun bulmuşlardır. Zira mutezilîlerin görüşleri, kendilerini ihata eden dini ruhu ve onlara hakim olan Allah´ı tenzil etme düşüncesi yanında, insan aklının açlığını do­yuran felsefî görüşleri de kapsamaktaydı. Bu sebeple, mutezile fır­kasına mensup olan kişiler arasında birçok seçkin yazarlar, büyük âlimler ve akıllı filozoflar bulunmuştur.

c) Mutezilîler, güzel konuşma ve meseleleri iyi izah etme özel­likleriyle de seçilmişlerdir.

Mutezilîlerin arasında çok güzel hatipler ve münazara usulleri­ni iyi bilen tartışmacılar mevcuttu. Bunlar, devamlı mücadele yap­tıkları için nasıl tartışma yapılacağanı çok iyi biliyorlardı. Yine bun­lar, düşmanın nasıl mağlup edilebileceğini öğrendikleri için müca­dele usullerini çok iyi biliyorlardı.

îşte mutezilenin lideri olan Vâsıl b. Ata büyük bir hatip, karşı­sındakinin ne düşündüğünü sezebilen, hazırcevap ve hazırlıksız ko­nuşabilen bir kimse idi.

îşte, mutezilenin hocalarından biri olan İbrahim b. Seyyar el-Nezzam. Bu zat zeki, çok güzel konuşan, konuşması tesirli, edip ve şair bir kimse idi.

Yine mutezilîlerden biri olan Ebu Osman Emr el-Câhiz hakkın­da, Sabit b. Kurra el-Saibî şunları söyler. «Ebu Osman el-Câhiz, müslümanlarm hatibi, ilm-i kelamcıların hocası, eskilerin ve bütün ha­tiplerin efendisi, konuştuğu zaman belagatıyla meşhur hatiplerden «Sahban» a benzer, münazaraya giriştiğinde ise, meşhur münazaracı «Nazzam» gibidir. Arap dilinin ve edebiyatın üstadıdır. Kitapları, gül bahçeleri, izah ettiği meseleler, çeşitli meyvelerdir. Onunla tar­tışmaya giren herkes, daha önce onu görmek zorunda kalırdı. Ona sataşan herkes ise sonunda ona boyun eğerdi.»[82]

I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:

Mutezile fırkası;

a) Mecusî, dualist, cebriye ve bidatçılarla.

b) Fıkıh ve hadis âlimleriyle.

c) Eş´arî ve Matüridi´lerle.

Mücadele ve münazaralarda bulunmuşlardır.

Şimdi, mutezil´lerin, sırasıyla, heva ve heveslerine uyanlarla, bi-. datçılarla, kâfirlerle mücadele ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olup ol­madığı hususunda da fıkıh ve hadis âlimleriyle geçen tartışmaları­nı anlatmaya çalışalım. Eş´arî ve Matüridılerle olan münakaşalarını ise, bu mezheplerin bahsine bırakalım.

a) Mutezilenin, şehevanî arzularına uyanlarla ve kâfirlerle yaptıkları münakaşalar:

Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Emevüer döneminin sonların­da ve Abbasilerin ilk zamanlarında. Zındıklar çoğalmış, müslümanların araşma, kalblerinde Farslarm ve başkalarının dinlerinden ka­lıntılar taşıyanlar sızmış, bu kişiler, müslümanlara karşı kin besle­miş, bazan yüzlerinden maskeyi kaldırmışlar, bazan da îslâm kisve­sine bürünerek, hiçkimse farkına varıp tedbir almadan zehirlerini saçmak için, kendilerine ait bâtıl inançları aşılamışlardır.

Evet, zındıklardan birçoğu sinsice faaliyet gösterenlerdi, İslâm için en büyük tehlikeyi bunlar meydana getiriyordu. Çünkü bazı in­sanlar bunlara aldanıyorlardı.

Mutezile fırkası bunların karşısına dikildi, zındıkların, İslâma karşı saldırıya geçtiklerini kabul ettikleri her alanda onlarla çarpış­tılar.

Daha sonra mutezüîler, kendilerini gizlemeyen, dualist ve dehrî-lerle karşı karşıya gelmişlerdir. Mutezilenin lideri Vâsıl, arkadaşla­rını, zındıklarla savaşmaları için çeşitli şehirlere göndermiştir. Vâ­sıl, bizzat kendisi de îsiâmı savunmaya girişmiştir. Yazmış olduğu eserlerden biri de «Elf Mesele» (Bin Mesele) adlı kitaptır. Bu kitabı,

Hristiyanlıkla Mecusîlik birleştirilerek ortaya çıkartılan, Fars mez­hebi «Manikeizm» e[83] cevap olarak yazmıştır. Vâsıl b. Ata´dan son­ra gelen talebeleri de aynı yolu takip etmişlerdir.

Mutezililerin tartışma metodları güçlü, delilleri sağlam, konuş­maları fasih ve açık, kendileri ise, tahsil ettikleri ilimlerden ve yap­tıkları tartışmalardan elde ettikleri büyük bir ikna gücüne sahipti­ler. Öyle ki, müslüman olmayan bazı hasımları bunlarla yaptıkları tartışmalardan sonra müslüman oluyorlardı.

Mutezile tarihini yazan yazar şöyle der: «Ebu Huzey el-Allâf va­sıtasıyla üçbinden fazla Mecûsî müslüman olmuştur. Çünkü Allâf, tartışmada çok mahir ve güçlüydü. İnsanları davet ettiği şey, kuv­vetli, insanların kendisini davet ettikleri şey ise zayıftı.»

«İntişar» adlı kitapta, bu tartışmaların bir kısmı nakledilmekte­dir. Bunlardan biri de, bir «Manikeizm» mezhebine mensup olanla bir Mutezilî arasında geçtiği söylenen şu tartışmadır:

Manikeistler, doğru söylemenin yalan söylemeye zıt olduğunu, doğru söylemenin iyi olduğunu ve «Nur» dan geldiğini, yalan söyle­menin ise kötü olduğunu ve «Karanlık» tan geldiğini iddia etmişler­dir. Bu sebeple Ebul Huzeyl´in talebesi İbrahim Nazzâm şunları sor­muştur :

Nazzâm Söyleyin bakalım, bir insan tutar bir yalan söylerse bu durumda yalancı kimdir

Manikeistler Yalancı olan «karanlık» tır.

Nazzâm Şayet yalan söyleyen kişi, daha sonra yalan söyledi­ğine pişman olur da «Ben yalan söyledim. Kötü bir şey yaptım.» der­se bu takdirde «yalan söyledim.» diyen kimdir

Manikeistler (Bunun üzerine birbirlerine girmişler, ne söy­leyeceklerini bilememişlerdir.)

Nazzâm Eğer, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım» sö­zünü «Nur» un söylediğini zannediyorsanız «Nur» yalancı olmuş olur. Çünkü yalan söyleme onun tarafından meydana gelmedi ve onun ağzından çıkmadı. Buna ilâveten yalan söylemek bir kötülüktür. Bu takdirde, Nur» tarafından bir kötülük meydana getirilmiş olur. Bu da sizin iddialarınızı yıkar. Eğer siz, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım.» diyenin »karanlık» olduğunu kabul ediyorsanız, karan­lığın doğru söylemiş olduğu ortaya çıkar. Doğru söylemek bir iyi­liktir. Bu takdirde karanlıktan hem doğru söz hem de yalan söz mey­dana gelmiş olur ki bu da sizin inancınıza göre birbirine zıt olan ha­yır ve şerrin birîeşmesidir.»

Bu tartışmadan anlaşılmaktadır ki, büyük bir araştırma, -zındık­ları takip, söz konusudur. Ve mutezüîlerle tartışanların bütün yol­ları kesilmektedir.

Şerh el-Uyûn adlı eserin sahibi, adı geçen bu Nazzâm ile, her şeyde şüphe eden ve varlıkların bir gerçeği olduğunu inkâr eden so­fist Salih b. Abdülkuddus´un arasında geçen diğer bir muhavereyi anlatır.

Adı geçen. Salih´in bir çocuğu ölmüştü. Ebul Huzeyl el-Allâf, so­fist arkadaşına gitti. Yanında, henüz küçük bir çocuk olan ve yanın­dan ayrılmayan Nazzâm bulunuyordu. Ebul Huzeyl, sofist arkada­şının ölen çocuğuna yanıp yakıldığını görünce ona şunları söyledi: «Sana göre insanlar, bitkiler gibiyse, oğluna acımana bir sebep göremiyorum.» Burada Huzeyl şunu demek istiyordu: (Sofistlere göre insanlar ve bitkilerin varlıkları bir gerçeğe dayanmaz. İnsanın de­ğerlendirmesine tâbidir. Çünkü salih insanın ( gerçek mahiyetinde şüphe etmekteydi.) Bunun üzerine Salih şu cevabı verdi: «Ey Ebul Huzeyl, oğlum «Şükuk» adlı kitabı okumadığı için ona acıyorum.» Ebul Huzeyl: «Şükuk» kitabı nedir » dedi. Salih, «Benim telif ettiğim bir kitaptır. Onu okuyan, var plan şeyler hakkında şüpheye düşer, neticede ona, bunlar yokmuş kanaati gelir. Olmayan şeyler hakkın­da da şüphe eder. Neticede ona, o şeylerin var oldukları kanaati ge­lir.» dedi. Bunun üzerine Nazzâm müdahale ederek şunları söyledi: «Sen de oğlunun ölmesinden,şüphe et. Ölmüş olsa dahi onu ölmemiş kabul et. Yine sen, oğlunun bu kitabı okuduğunda şüphe et. Herne-kadar onu okumadıysa da sen, onu okuduğu kanaatine var.»

Bu son hadise ve benzerleri, Mutezile fırkasına mensup olanla­rın ufuklarının geniş olduğunu, gönüllerinin dar olmadığını, dolayı­sıyla, kendileriyle mücadele eden gayr-i müslimlerle veya sapıklık­larını düzeltmek istedikleri sapıklarla dahi iyi ilişkiler kurmayı bil­mişlerdir. Bu, âlimlerin davranış şeklidir. Âlimlerin gönlü, inanç ba­kımından kendilerine muhalif olanlara bile açıktır. Tâ ki Allah Tealâ onları hidayete erdirsin.

Biz, Mutezililerîe, zındık ve mürtedler arasında geçen bazı tar­tışmaları anlatmadan geçemiyeceğiz.

aa) Abbasi halifesi Memun´un, Horasanlı bir mürtedleması.

Memun, Mutezilîlerden sayılır. Bu sebeple o Mutezilelerden bah­sederken «arkadaşlarımız» tabirini kullanırdı. Bu nedenle Memun´­un, bu tartışması, Mutezile üslubuyla cereyan etmiştir.

Mehdi döneminde Horasanda bir kişi dinden çıkmış, bu kişi Ha­life Memun´a gönderilmiş ve aralarında şu tartışma geçmiştir:

Memun Seni, haklı olarak öldürmekten ise, yine seni haklı olarak sağ bırakmayı daha çok isterim. Seni itham altına sokmak­tan ise, senin beraatine karar vererek serbest bırakmam benim için daha hoştur. Sen daha önce Hristiyan iken, sonra müslüman oldun. Sen orada daha fazla imkâna sahip olan ve çok yaşayan biriydin. Fa­kat sen, alışıp ısındığın şeyi yadırgadın, daha sonra bize sırt çevire­rek kaçtın. Söyle bakalım, seni, daha önce sevdiğin ve ısındığın şey­lerden nefret ettiren ve onları yadırgamana sebep olan şey nedir Eğer, bizde hastalığının ilacım bulursan, kendini onunla tedavi etmiş olursun. Hasta doktorlar dahi istişareye muhtaçtır. Şayet şifa bula-mazsan, ilaçlar derdine çare olamazsa, kendine karşı mazur sayılır­sın. Artık kendi kendini kınamazsın. Eğer seni öldürürsek, şeriatın hükmüyle öldürürüz. Yahut da sen, meseleyi yeniden gözden geçirir ve sağlam bir karara varırsın. Ve böylece içtihadında, elinden gele­ni yaptığını, meseleyi ciddiyetle ele almada herhangi bir ihmalde bulunmadığım bilmiş olursun.

Mürted Beni nefret ettiren şey, aranızda gördüğüm çokça ih­tilaflardır.

Memun Bizde iki türlü ihtilaf mevcuttur. Birincisi, ezan hak­kında, cenaze namazında alman tekbirler hakkında, teşehhüd hak­kında, bayram namazları hakkında ve bayramdan önce, farz na­mazlarının arkasından getirilen tekbirler hakkında ve fetva şekilleri hakkında ve benzeri mcselelerdeki ihtilaflar.

Aslında bunlar ihtilaf değil, alternatifler arasından birini seç­mek, dar kalıplardan kurtulup meseleleri genişletmek ve zorlukları hafifletmektir. Meselâ: Ezanda ve kamette «Hayye alessalah» «Hay-ye alelfelah» cümlelerini ikişer defa söyleyen kimse günah işlemiş ol­madığı gibi, sadece ezanda iki defa söyleyip kamette bir defa söyle­yen kimse de günahkâr değildir. Bunlar birbirlerini ayıplamazlar ve kınamazlar. Bunu sen de gözünle görmekte ve bizzat şahit olmak­tasın.

İkinci ihtilafımız ise, bize indirilen Kur´an-ı Kerîm´in ve bize bil­dirilen hadis-i şeriflerin aslında tam bir ittifak içinde bulunmakla birlikte, Kur´an´ımızın beylerinin ve Peygamberimiz (S.Â.V.)´in ha­dislerinin izahlarında ettiğimiz ihtilaflardır.

Eğer seni bu tip ihtilaflar nefret ettirdi de, ondan dolayı bu ki­tabı inkâra kalkıştıysan, şunu iyi bilmelisin ki, bu takdirde, Tevrat ve İncil´in lafızlarının indirilmesinde ittifak edildiği gibi,onlarda bulu­nan lafızların tevilinde de ittifak edilmesi, Yahudi ve Hristiyanlar arasında, lafızların tevili hususunda hiçbir ihtilafın bulunmaması gerekirdi. Ve yine senin, sadece lafızlarının tevili bulunmayan bir dile başvurman gerekirdi. Eğer, Allah Tealâ, kitaplarının, peygam­berlerinin sözlerinin ve peygamberlerin vârisleri olan âlimlerin söz­lerini tevile muhtaç olmayacak şekilde yaratmak isteseydi, elbette-ki yapardı.

Fakat bizlere, çaba harcamayı lüzumlu kılmayan bir din ve dün­ya verilmemiştir. Eğer durum böyle olsaydı zorluklar, mükellefiyet­ler ortadan kalkar, yarışmalar, rekabetler bulunmaz ve insanların birbirlerinden üstün olması sözkonusu olmazdı. Allah, dünyayı böy­le bir esas üzerine kurmamıştır.

Mürted Şahadet ederim ki, Allah birdir, O´nun ne bir benze­ri, ne de bir çocuğu vardır. Isa Mesih O´nun kuludur. Muhammed hak­tır ve sen de gerçekten müminlerin emirisin.

bb) Afşin b. Kâvs´m muhakemesi.

Bu muhakemeyi, İbn-i Cerir el-Taberî´nin tarihinde anlatıldığı şekliyle anlatıyoruz. Bu muhakeme, İslâm düşmanlarının, İslama karşı taşıdıkları kötü niyetleri tasvir ediyor. Bu muhakemeyi Mutezillierin yürüttüğünü beyan ediyor ve devlet idaresinde büyük ida­reci» mertebesine ulaşan bir kişinin kâfirliğini nasıl gizlediğini, devranışlarıyla sezdirdiği halde diliyle ikrar etmediğini ortaya koyuyor.

Bu muhakemeyi anlatmaya başlamadan evvel, doğuda İslâm memleketlerinde Fars iktidarını isteyen İranlılarla, îsiâm devleti içinde eski dinlerini ihya etmeye çalışan putperestler arasında ya­yılan zındıklıktan biraz bahsedelim:

İslâmm, kökünün söküp attığı devletlerin kalıntılarından mey­dana gelen güçler, ısMının nurunu söndürmek için harekete geçmiş­ler, fakat eski hakimiyetlerini kuvvet kullanarak, tekrar elde ede­medikleri için müslürnanların kalbinde İslâmm gücünü zayıflatma­ya, eski dinleri tekrar ihya ederek mu Umanların arasında yayma­ya, çalışmışlardır.

Farslar, Hristiyanhkla Mecusiliği, hatta bii loşun Hint felsefesi­nin de karışımı oları «Manikeizm» mezhebini yaymaya çalınmışlardır. Yine bunlar, Mecusiliği yeniden organize eden ve güç kullanma­yı tavsiye eden Zerdüştlüğü yaymaya çalışmışlardır.

Yine Farslar, Deysan ve Markiyun adlı kişilerin fikirlerini yay­maya çalışmışlar ve malların, kadınların ortak olması lâzım gel­diğini, herhangi bir şeyin kimseye özel olarak tahsis edilemiyeceğini iddia eden «Müzdek» in görüşlerine davet etmişlerdir. Böylece Fars­lar, İranda yayılmak suretiyle orayı tahrip eden bu mezhep vasıta­sıyla İslâm devletini de tahrip etmek istemişlerdir.

Halife Mcnvn devrinde «Babek el-Hurreml» adlı bir kişi orta­ya çıkmış, Manikeizm´i yaymaya çalışmıştır. Memun, Babek´e karşı kılıçla, düşüncelerine karşı ise, fikrî tartışmalarla, mücadele etmiş­tir. Bu tartışmaları bizzat Memun yaptığı gibi, gerek devlet idaresin­de nüfuzları bulunan, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad ve Ah-med b. Ebî Duad gibi Mutezilîlerin ileri gelenleriyle, gerekse devlet idaresinde nüfuzu bulunmayan, Bişr el-Mutemir, Cafer b. Mübeşşir, Câhiz ve benzerleriyle yardımîaşmıştır.

Memun, kardeşi Mutasım´a, kendisinden sonra Babek el-Hurremi´ye uyanlarla savaşmasını vasiyet etmiştir. Mutasını da kardeşinin vasiyetini yerine getirmiş, en ileri gelen komutanlarından biri olan Afşin´i Babek´in üzerine göndermiş, Afşin, Babek ile savaşmış ve onu öldürmüştür.

Fakat ne gariptir ki, Babek´i öldüren Afşin de mümin değildi. Müslüman görünüyor, kendisinin ve Semerk antlıların çoğunluğunun, îslâmdan önceki dini olan putperestlik inancını taşıyordu. Afşin, Ba­bek´e karşı yaptığı savaşta zafere ulaştıktan sonra, kendisi de muha­keme edilmiştir.

Afşin´i, tartışma hususunda mütehassıs olan, delilleri ortaya koy­mada ve güçlü, deliller bulmakta usta olan Mutezililerden iki kişi mu­hakeme etmiştir. Şimdi, Taberi tarihinin zikrettiği şekliyle bu mu­hakemeyi görelim.

Afşin huzura getirildi. O zamana kadar ağır bir mahkum mua­melesi gönnüyordu. Muhakeme salonuna, yaptıklarından dolayı Af­şin´i kınamaları için ileri gelen bazı kişiler de getirilmiş, mevki sa­hiplerinden hiçbiri unutulmamıştı.

“Afşin´le, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad münazara yap­mıştı. Taberistan âmiri Mazyar, Mubez, Sefed krallarından biri olan Merzuban b. Türkeş ve Sefed halkından iki kişi, Afşin´in muhake­mesinde hazır bulunanlardandı.

Abdülmelik, Sefed halkından olan ve üzerlerindeki elbiseleri es­ki ve yırtık olan o iki kişiyi çağırdı ve onlara «Size ne oldu » diye sordu. Bunun üzerine o iki kişi sırtlarını, açtılar ve etlerinin dayak­tan çürümüş olduğunu ve sadece kemiklerinin kaldığını gösterdiler. Abdülmelik Afşin´e «Bunları tanıyor musun » diye sordu. Afşin «Evet tanıyorum. Şu imam, şu da müezzindir. Bunlar, «Eşrusene» denilen yerde bir mescit yapmışlar. Bunun üzerine, ben de onlara bi­ner değnek vurdum. Çünkü Sefed kralı ile aramızda, herkesi, dinin­de serbest bırakacağımıza dair bir anlaşma vardı. Bunlar ise «Eşru­sene» halkının putlarının bulunduğu bir binaya zorla girmişler ve putları çıkararak orayı mescit yapmışlardır. Bu nedenle ben de on­ların herbirerine biner sopa vurdum. Bu cezayı, tecavüzde bulunma­ları ve halkın anlaşmasını ihlal ettiklerinden dolayı verdim.

Muhammed b. Abdülmelik İçinde, Allah´ı inkâr ifadeleri bu­lunan, altın, mücevherat ve kumaşlarla süslediğin yanındaki şu ki­tap nedir

Afşin Bu, babamdan bana miras kalan bîr kitaptır. İçinde Farslara ait edebiyat, hem de senin anlattığın inkâr meseleleri bu­lunmaktadır. Ben bu kitaptaki edebiyata ait bölümlerden faydala­nıyor, diğer kısımlarıyla ilgilenmiyorum. Ben bu kitabı bu şekilde süslü olarak miras buldum. İhtiyacım olmadığı için de onun süsle­melerini bozup almadım, olduğu gibi bıraktım. Bu kitap, senin evin­de bulunan Müzdek´in kitabına ve Kelile ve Dinine kitaplarına ben­zemektedir. Bunun, insanı dinden çıkaracağını sanmıyordum.» Daha sonra Mubez ileri çıkarak şunları söyledi: Mubez Bu adam, boğulan hayvanları yiyor ve beni de yeme­ye zorluyordu. Boğulan hayvanların etinin, kesilen hayvanların etin­den daha tatlı olduğunu iddia ediyordu. Bu adam ayrıca, her şarşamba günü siyah bir koyun öldürür, onu kılıcıyla iki parçaya böler, parçalarının arasından yürüyerek geçer, dalıa sonra onun etini yerdi.

Bu adam birgün bana şunları söyledi: «Ben bu milletin içine girdim ve sevmediğim herşeyi yapmak zui unda kaldım. Bunların yü­zünden zeytinyağı yedim, deveye bindim ve takunya giydim. Fakat, bu ana kadar benden hiçbir tüy düşmedi. (Yani avret mahalli ve di­ğer yerlerin pis kıllarını hiç temizlemedim.)»

Afşin Söyler misiniz bana Bunları anlatan kişi, dinen, ken­disine güvenilen bir kimse midir (O anda Mubez, henüz müslüman olmamıştı. Halife Mütevekkil döneminde Islama girdi.)

Orada bulunanlar «Hayır» dediler. Bunun üzerine:

Afşin Kendisine güvenmediğiniz ve adaletli kabul etmediği­niz bir kişinin şahitliğini kabul etmenizin anlamı nedir dedi ve sonra Mubez´e yönelerek, ona şunları söyledi. Benim evimle senin edi­nin arasında, herhangi bir kapı veya pencere mi var da, ordan beni gözetliyor ve yaptıklarımı biliyorsun

Mubez Hayır.

Afşin (Mubez´e yaklaşarak) Ben seni evime alıp sırlarımı sana açıklayıp, Farsçaya ve Farslara karşı sevgim olduğunu anlatı­yor muydum (Neden şimdi benim aleyhimde bulunuyorsun )

Mubez Evet.

Afşin Eğer, sana gizli olarak anlattığım sırlarımdan birini açıklarsan, o takdirde sen, dinine güvenilmeyen, sözünde durmayan biri olursun.

Bunun üzerine Mubez geri çekildi. Merzuban b. Türkeş ileri geç­ti. Orada bulunanlar Afşin´e: Bunu tanıyor musun dediler. Afşin de: Hayır, dedi. Bunun üzerine Merzuban a: Peki, sen bunu tanı­yor musun dediler. O da: Evet bu Afşin´dir, dedi. Sonra oradakiler Afşin´e; Bu, Merzuban´dır. dediler.

Merzuban (Afşin´e) Ey yalancı! Sen, nasıl kendini savunu­yor ve birtakım hilelere başvuruyorsun

Afşin Ne diyorsun sen ey uzun sakallı

Merzuban Memleketinin halkı sana yazdıkları yazılarda na­sıl hitap ediyorlar

Afşin Babama ve dedeme hitap ettikleri şekilde yazıyorlar.

Merzuban O halde nasıl yazdıklarını söylesene.

Afşin Hayır söyleyemem.

Merzuban Onlar sana Eşrusene diliyle şöyle şöyle yazmıyor­lar mıydı

Afşin Evet.

Merzuban Bunlarm mânâsı; «Kul olan filan oğlu falandan İlaha…» demek değil midir

Afşin Evet, öyledir.

Muhammed b. “Abdüîmelik Hiç. müslümanlar. böyle bir sö­zün kendilerine söylenilmesine katlanabilirler mi Ben, sizin en yü­ce Rabbinîzim.»[84] diyen Firavundan ne farkın ka,ldı

Afşin Bu, dedeme, babama ve îslâma girmeden önce halkın bana karşı bir davranış şekliydi. Bana itaatten ayrılmamaları için kendimi onlardan aşağı düşürmek istemedim.

Bunun üzerine orada hazır bulunanlardan, İshak b. İbrahim b. Mus´ab, Afşin´e şunları söyledi: Hz. Haydar, sen, Firavunun iddia et­tiği şeyleri iddia ettiğin halde, nasıl olur da Allah´a yemin edersin, biz de sana inanırız, yeminini kabul edebiliriz ve sana müslürnan muamelesi yaparız

Daha sonra Taberistaıı âmiri Mazyar ileri geçti. Orada bulunan­lar Afşin´e: Bunu tanıyor musun dediler. Afşin: Hayır, dedi. Bu de­fa Mazyar´a: Sen bunu tanıyor musun diye sordular. Mazyar: Evet tanıyorum. Bu, Afşin´dir, dedi. Orada bulunanlar Afşin´e «Bu, Mazyar´dır.» dediler. Afşin : «Şimdi onu tanıdım» dedi. «Hiç onunla yazıştm mı » diye sordular. Afşin: «Hayır» dedi. Mazyar´a dönerek: «Bu sana herhangi bir şey yazdı mı » dediler.

Mazyar: «Evet, bunun kardeşi Haşin, benim kardeşim Kûhiyar´a şunları yazdı. «Şüphesiz ki bu aydınlık dine benimle senin baban­dan ve Babek´den başkası yardım etmiyordu. Babek, ahmaklığından, kendi kendini öldürttü. Öldürülmesine engel olmak için elimden ge­len herşeyi yaptım. Fakat ahmaklığı, onu, düştüğü sonuca sürükle­di. Eğer sen bu İşe karşı çıkarsan, insanların, senin üzerine salacak­ları, benden başka herhangi bir kimse yoktur. Benimle beraber ise, süvariler ve cengaverler bulunmaktadır. Şayet seninle birleşirsem, bizimle, Araplar, Mağripliler ve Türklerden başka savaşacak kimse yoktur.

Bir Arap bir köpek gibidir. Önüne bir parça ekmek at, sonra ba­şım demir topuzla Su sinek Mağripliler ise, başları yenecek kim­selerdir. Şeytanın çocukları Türklere gelince, bir saat içerisinde ok­ları biter. Sonra süvariler onlara bir hamle yapar ve köklerini ku­rutur. Böylece din, Parsların dini olur.»

Bunun üzerine Afşin şöyle söyledi.

Afşin Bu adamın, kendi kardeşi ile benim kardeşime isnad ettiği olayla´benim uzak ve yakından hiçbir alâkam yoktur. Kaldı ki, ben bu mektubu, onu kendime çekmek ve güvendirmek için yaz­mış olsaydım, kötü bir şey yapmış olmazdım. Çünkü, halifeye güç ile yardım ettiğim gibi, taktik ve hile ile de yardım etmem çok yerin­dedir. Bu yolla onun kafasını koparır, halifeye getirirdim. Ve büyük bir mükâfat elde ederdim. Nitekim, halifenin nezdinde, Abdullah b. Tâhir böyle bir mükâfat kazanmıştır.

Bundan sonra Mazyar geri çekildi. Afşin´in Merzuban b. Türkeş´e söyledikleri ve İshale b. İbrahim´in de konuştukları bitince İbn-i Ebi Duad Afşin´i azarladı. Bunun üzerine Afşin Ebu Duad´a şunları söyledi: «Ey Ebu Abdullah! Sen, öyle bir adamsın ki, boyun bağım açıyorsun, onu tekrar boynuna bağîaymcaya kadar bir topluluğu imha ediyorsun.

İbn-i Ebi Duad. (Afşin´e) Sen sünnet oldun mu

Afşin Hayır.

İbn-i Ebu Duad Bunu yapmana engel neydi Halbuki kişinin Müslümanlığı bununla tamamlanır.

Afşin İslâm dininde takıyye yapmak yok mudur [85]

İbn-i Ebu Duad Evet vardır.

Afşin Korktum ki, vücudumdaki bu organın ucunu kesersem

ölürüm.

İbn-i Ebu Duad Sen, savaşlarda oklar atıyor ve kılıç sallıyor­sun. Bu durum seni harpten geri bırakmıyor da, küçük bir deri par­çasını koparmaktan mı çekiniyorsun

Afşin Savaş, beni zorlayan bir zaruret halidir. Ortaya çıktı­ğı zaman ona katlanırım. Bu mesele ise, kendi kendime yapacağım birşeydir. Ayrıca, sünnet yaptırırsam canımın güvenlik içinde ola­cağına güvenemiyorum. Sünne´t olmamanın, kişiyi İslâmdan çıkara­cağını da şimdiye kadar bilmiyordum. .

İbn-i Ebu Duad “Artık Afşin´in chırumu anlaşılmıştır, dedi ve hapsedilmesini emretti.[86]

İşte bu, Afşin´in muhakemesi ve tartışmalarıdır. Bu muhakeme, Mutezile ´mezhebine mensup olanların, sapıklık ve zındıklıkla itham edilenlerin karşısına nasıl dikildiklerini gösteriyor. Ve cereyan etti­ği çağın durumunu tasvir ediyor. Öyle ki, bazı topluluklar, kendile­rini İslâm´a girmiş gibi göstermişler ve içlerinde başka bir din giz­lemişlerdir.

Eğer Afşin´e yöneltilen ithamlar doğruysa bu, kalpleri bozuk olanların komutanlık mertebesine kadar ulaştıklarını göstermekte­dir. Ve bu muhakeme bizleri, Afşin hakkında şu üç neticeye vardır­maktadır.

1 Şu bir gerçektir ki, Afşin´in kalbine iman girmemiştir. O, savaşçı ve gözü pek bir askerdi. Allah´a iman etmediği gibi, putlara da iman etmiyordu. Onun tek amacı devlet kademelerinde en yük­sek mertebelere ulaşmaktı. İşte bu sebepledir ki Afşin, Babek el-Hur-remî ile savaşma teklifini hiç tereddüt etmeden kabul etmiş ve onu yok etmiştir. Böylece, halife nezdinde itibar kazanmak istemiştir.

2 Afşin´in Babek el-Hurremfye karşı takındığı tavır, Babek´in galip gelmesini arzu edenleri kızdırmış ve onların Afşin´i ihbar et­melerine ve ele vermelerine sebep olmuştur. Muhakemede hazır bulunan bütün şahitlerin, putperest oluşları bizleri bu neticeye vardır mıştır. Zira insanın hatırına şöyle bir soru gelmektedir: Niçin görü­nüşte müslüman olan Afşin´in aleyhine şahitlik etmek için, dinleri İslama ters olan kişiler seçilmiştir

3 Muhakemeden çıkardığımız üçüncü sonuç ta şudur. Afşin´­in Araplara karşı büyük bir kini vardı. Ve çok sert, çok merhamet­siz ve çok zorba bir adamdı. Eğer böyle olmasaydı, imama ve müez­zine, ancak iman ve insanlıktan nasibi olmayan bir kişinin yapabi­leceği bu ağır işkenceyi yapmazdı.

b) Mutezilenin, fıkıh ve hadis âlimleriyle münakaşaları. (Kor´an´ın mahluk olup olmadığı meselesinde)

Kur´an-ı Kerîm´in mahlûk (yaratılmış) olup olmaması meselesi Mutezilenin tarihi ile paralel yürür. Mutezilîler her anlatıldığında hatıra bu mesele gelir. Çünkü, Abbasiler döneminde bu meseleyi on­lar ortaya atmışlar ve Abbasî halifesi bunların görüşüne dayanarak fıkıh ve hadis âlimlerini, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu söy­lemeye zorlamış ve bu âlimlerin bir kısmının başına birçok musibet­ler, gelmiştir.

Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, üç Abbasi ha­lifesi; Memun, Mu´tasım ve Vâsık dönemlerinde bütün insanların zi­hinlerini meşgul etmiş ve düşüncelerin çarpışmasına, inanç hürriye­tinin yok edilmesine sebep olmuştur.

Yine bu mesele yüzünden, bu konu hakkında görüş beyan et­mekten çekinenler ve dinî nassîarm sınırlarını aşmak istemeyenler, büyük işkenceler görmüşlerdir. Bunların hiçbir günahı yoktu. îşkence görmelerinin tek sebebi, çeşitli düşünce akımları ve fikrî yanılgı­lar içinde doğru yoldan sapacaklarından korkarak, kendilerini Allah Tealâ´nın kitabına ve Resulullah´m sünnetine vermeleri idi.

Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, yukarıda an­latılan üç halifenin dönemlerinden daha önce mevcuttur. Kur´an´m mahluk olduğunu Ca´d b. Dirhem söylemişti. Ve bu sözünden dolayı onu, Küfe valisi, Halid b. Abdullah el-Kasrî Öldürmüştü.

Yine bu sözü Cehm b. Safvan da söylemişti. Bu adam, Cebriye mezhebini anlatırken izah ettiğimiz gibi, Allah´ın «Kelâm» sıfatını inkâr ediyordu. Cebriyecilerin inançlarına göre, «Kelâm» sıfatının inkâr edilişinin sebebi, Allah´ı, yaratılanlara benzetmekten uzaklaş­tırmaktır, îşte aynı bu nedenle Kur´an-ı Kerîm´in, Allah tarafından yaratıldığı ve «Kadim» olmadığı meselesi ortaya çıkmıştır.

Daha sonra Mutezilîler ortaya çıktılar. Kur´an-ı Kerim´de zikre­dilen Allah Tealâ´nm «Sıfat-ı subutiyesini» bütünüyle reddettiler. Kur´an-i Kerim´de zikredilen «Sıfat-ı subutiyelerin» bizzat, Allah´ın zatının isimleri olduğunu ve Allah´ın sıfatları olmadığını iddia etti­ler. Bu sıfatlar, «Hayat», «İlim», «Semi», «Basar», «İrade», «Kudret»,. «Kelam» ve «Tekvin» sıfatlandır,

Mutezilîler, ´Allah Tealâ´nm «Kelâm» sıfatını da inkâr ettikleri için, Allah´ın konuştuğunu kesinlikle reddettiler,

«Allah Musa ile konuştu.»[87] âyetinde beyan edildiği gibi, Kur´-an-ı Kerimde Allah´a konuşmayı isnad eden âyeti şöyle yorumlamış­lardır : «Allah Tealâ herşeyi yarattığı gibi, konuşmayı da ağacın için­de yarattı ve ağaç konuştu.»

Mutezilîler, «Kelâm» Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır. «Kur1-an, Allah´ın mahlukudur» sözlerini bu esasa dayandırmışlar ve Ab­basiler döneminde Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı mesele­sinde yoğun bir tartışmaya girişmişlerdir. Bir kısım fıkıh âlimleri de bunlara katılmıştır. Meselâ: «Bîşr b. Gayyas el-Mureysî» Mısır fuka-hası arasında büyük bir mevkii bulunmasına rağmen, Kur´an-ı Ke­rîm´in «mahluk» olduğunu söylemiştir. Bu zatın hocası ve İmam Ebu Hanife´nin talebesi olan İmam Ebu Yusuf, Bişr´e, bu iddiasından vaz­geçmesini telkin etmiş, fakat Bişr vazgeçmemiştir ve Ebu Yusuf onu bu yüzden meclisinden kovmuştur.

Kur´an´ın mahluk olup olmadığı hakkındaki tartışmalar, Harun er-Reşid döneminde başlamıştır. Harun er-Reşid, inanç mevzuların­da -tartışmayı ve felsefelerin görüşleri ışığı altında münakaşa yapma­yı teşvik eden bir zat değildi. Bilakis onun, inanç meselelerinde tar­tışanları hapsettiği, Mutezilîlerin de bunlardan olduğu rivayet edil­mektedir. Bu sebeple Harun er-Reşid, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki konuşmaları teşvik etmemiştir. Kendisine, Bişr b. Gayyas el-Mureysî´nin, Kur´an-ı Kerim hakkındaki sözleri ulaşın­ca şunları söylemiştir: «Eğer, “Allah onu benim elime düşürürse ye­min olsun ki onu öldürürüm.» Bu yüzden Bişr, Harun er-Reşid döne­mi boyunca gizlenmiştir.

İktidara Memun gelince, Muteziîiler çevresine toplanmış, Mcmun en önemli adamlarını bunlardan seçmiş ve onlara en büyük ikram­larda bulunmuştur. Öyle ki, Memun´un yanına, Mutezile mezhebin­den olan Ebu Hişam el-Futî gelince Memun onu takdir ettiğinden ye­rinden kımıldayarak ayağa kalkmaya dahi yeltenirmiş. Halbuki Meraun başka hiçbir kimseye böyle davranmazmış. Bunun sebebi, Me­mun´un, Mutezile imamlarından olan Ebul Huzeyl el-Allaf in, «Din­ler ve mezhepler tarihinde» talebelerinden oluşudur. Memun bu ta­lebeliği ile ve halifeliği boyunca ilimle meşgul olmasıyla Mutezileden sayılmıştır.

Memun, dinler ve mezhepler tarihi mevzularında münazara meclisleri tertip ederdi. Bu yarışmanın gözde adamları ve bu saha­nın ileri gelenleri Mutezililerdi. Çünkü bunlar, akli ilimleri çokça okumuşlardı. Mutezilîler, Memun´un yanında itibar gördüklerini an­ladılar. Memun´un özellikle ileri gelen adamlarını bunlardan seçme­si ve Ahmed b. Ebî Duad´ı en yakın adamlarından yapmsaı, Mutezilîîere daha fazla güç kazandırdı. Hatta Memun, vefatı esnasında, kardeşi Mu´tasım´a Ahmed b. Ebî Duad´ı tavsiye ederek ona şunları söyledi: «Ebu Abdullah Ahmed b. Ebî Duad» senden ayrılmasın. Onunla her işinde istişare et. Çünkü o, bu işe lâyık bir kimsedir.»

Memun ile Muteziliier arasındaki bu fikri beraberlik ve Memun´­un özel ve umumî işlerinde bunları kendisine yaklaştırması Mutezililerin, Memun´a, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu açıkça ilan

ettirmelerine sebep olmuştur.

Memun ileri ikiyüzoniki tarihinde Kur´an-ı Kerim´in mahluk ol­duğunu ilân etmiş, bu hususta meclisinde bulunanlarla tartışmalar yapmış ve delillerini öne sürmüştür. Bununla beraber Memun, in­sanları, inanç ve görüşlerinde serbest bırakmış ve onları benimse­medikleri bir görüşe, tartışmak istemedikleri bir düşünceye zorlamamıştır. Ne yazık ki Memun ölüm yılı olan Hicrî ikiyüz onsekiz ta­rihinde, Mutezililerin teşvikleri sonunda, insanları zorla Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğu inancını benimsemeye zorlamış hatta bu hususta kuvvete başvurmuştur.

Memun bu girişimine, «Rakka» Iö şehrinde bulunduğu bir sıra­da, Bağdattaki yardımcısı îshak b. İbrahim´e mektuplar göndererek, fıkıh ve hadis âlimlerini imtihana çektirip, Kur´an-ı Kerim´in mah­luk olduğunu zorla söyletmekle başlamıştır.

Memun, evvelâ devlette vazifeli olanları veya idarecilerle, ida­ri emirleri uygulayanlarla ilişkileri bulunanları meselâ; mahkeme­lerde şahitlik edenleri zorlamakla başladı. Memun´un, Îshak b. İbra­him´e gönderdiği birinci mektubun son bölümünde şunlar anlatıl­maktadır. «Çevrende bulunan kadıları topla, müminlerin emirinin mektubunu onlara oku. Önce onları imtihan et. Kur´an-ı Ka´in mahluk olduğu ve sonradan yaratıldığı hususundaki inançları. or­taya çıkar ve onlara deki: Müminlerin emin dinine, Allah´ı birleme­deki samimiyetine ve kesin inancına güvenmediği kimselerle, yaptı­ğı işlerde yardımlaş a m ayacak ve halkının işlerini emanet ettiği bu gibi kimselere artık güvenmeyecektir. Onlar bu inancı kabullenir, müminlerin emirinin görüşüne katılır ve hidayet ve kurtuluş yolun­da bulunurlarsa onlara emret, insanlara şahitlik için kendilerine ge­len şahitleri çok iyi tedkik edip, Kur´an hakkındaki bilgilerini sor­sunlar ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, sonradan meydana getirildiğini kabul etmeyen ve bu görüşü benimsemeyenin şahitliği­ni kabul etmesinler ve bunların şahitlik ettikleri hadiselerin altına imza atmasınlar. Müminlerin emirine, tayin ettiğin hakimlerden gelen bu husustaki bilgileri ve onlara bu hususta emirler verdiğini yaz. Sonra işi bizzat sen yürüt. Peşlerini takip et ki, Allah Tealâ´nm gönderdiği hükümler, dinde basiret sahibi olanların ve Allah´ı birle­mede ihlaslı olanların şahitlikleriyle tatbik edilmiş olsun.»[88]

Bu mektuptan anlaşılıyor ki Memun, bu sözü söylemeyeni dev­let vazifesinden mahrum etme, şahit ise şahitliğini kabul etmeme cezasmdan başka bir ceza ile cezalandırmam aktadır.

Memun, ikinci mektubunda, devlet idaresinde görevi bulunan ve bunlarla münasebeti olanlara ilaveten, fıkıh ve hadis âlimlerinin, fetva, eğitim ve irşad makamında bulunan herkesin sorguya çekil­mesini, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki cevap­larının, kendisine gönderilmesini emretmiştir. İshak İbn-i İbrahim, bunları sorguya çektikten sonra cevaplarını Memun´a gönderiyordu. Çoğunluk, bu mesele hakkında kesin karar vermemeyi ve susmayı tercih ediyordu.

Memun yazdığı üçüncü mektupta ise, sert davranmıştır. Kur an-ı Kerim´in mahluk olup olmadığı hakkında çekimser kalanları küçümsüyor, onları tenkid ediyor ve haklarında alcı sözler söylüyor­du. Memun, bununla da yetinmedi, Kur´an-ı Kerim´in mahluk oldu­ğunu söylemeyeni ere ağır cezalar koydu.

Üçüncü mektupta şunlar anlatılmaktadır: «Mektubunda» emirel müminine adlarım yazdığın ve emirel mümininin bu mektubunda sana zikrettiği, yahutta zikretmek istemediği kişilerden, ´Allah´a or­tak koşmaktan vazgeçmeyenleri, ellerini kollarını bağlayarak emirel mümininin ordusuna gönder. Bunlarla birlikte, kendilerini yollarda koruyacak ve emirel mümininin ordusuna varıncaya kadar onlara bekçilik edecek muhafızlar gönder. Muhafızlar bunları güvenilir el­lere teslim etsinler. Böylece müminlerin emiri bunlara nasihatta bu­lunsun. Şayet, düşüncelerinden vazgeçmez ve tevbe etmezlerse, in­şallah bunların hepsini kılıçtan geçirecektir. Kuvvet ancak Allah´ın­dır.»[89]

Bu mektuptan da anlaşılıyor ki Memun, devlet vazifelerinden mahrum etme cezasını ağırlaştırarak, idam tehditleri savurmaktadır.

İshak b. İbrahim, düşünmeden derhal Memun´un emrini uygu­lamaya başladı. Fıkıh ve hadis âlimlerini, müftüleri topladı, onlan, kendilerinden istediğini ikrar etmez, söylemek istediğini söylemezlerse, ağır bir cezaya çarptıracağını, çekinmeden Memun´un reva gör­düğü hükmü yerine getireceğini ve ağır cezalar vereceğini anlattı. Bunun üzerine âlimler, onun istediği gibi konuştular ve o mezhebi kabullendiklerini ilân ettiler.

´Ancak, Allah Tealâ, dört kişinin kalplerini pekiştirdi ve onlara cesaret verdi. Haklarında, Allah Tealâ´nm emir ve hükümlerine da­yandılar, cesaretle sözlerinde ısrar ettiler. Bunlar, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el Kavariri ve Seccade idi. Bu zatlar iplerle bağ­landılar ve zincirlere vuruldular. îlk geceyi zincirlere bağlı olarak geçirdiler. Ertesi sabah Seccade Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul etti. Onun zincirlerini çözdüler ve serbest bıraktılar. Diğerle­ri ise aynı durumlarında devam ettiler.

İkinci gün .aynı sorular tekrar soruldu. Kavarîri´nin iradesi za­yıfladı. Kur´an´m mahluk olduğunu kabul etti. Bunun üzerine onun da zincirleri çözüldü. Geriye iki kişi kaldı. Onların üçüncüsü ise, Al­lah idi. Bu iki zat, Tarsusta Memun´un huzuruna çıkmak üzere, zin­cirlerle bağlı olarak gönderildiler. Muhammed b. Nuh, yolda şehid oldu. İshak b. Ahmed, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul edenlerin serbestçe Memun´un huzuruna çıkmalarım istedi. Bunlar, Tarsusa gidip Memun´un huzuruna çıkacaklarına dair kefiller bırak­tılar. Yolda giderlerken Memun´un ölüm haberini duydular. Fakat, (Allah onu affetsin) Memun, dünyayı kardeşi´Mutasım´a bir vasiyet bırakmadan terketmedi. Vasiyetinde kardeşine, Kur´an-ı Kerim hak­kındaki görüşlerine sımsıkı sarılmasını, insanları zorla buna davet etmesini tenbih etti.

Memun, kafasını şartlandıran bu düşüncenin, uyulması gereken bir dinî hüküm olduğunu, buna davet edilmeyip, insanlar bunu kabule zorlanmadıkça, sorumluluğundan kurtul un amayacak bir dinî vecibe olduğunu zannediyordu.

Vasiyetinde şunlar vardı. «Ey Ebu İshak, bana yaklaş, dilediğin gibi öğütte bulun. Kur´an-ı Kerîm´in mahluk oluşu meselesinde kar­deşinin yolunu tut.»

İşte bu vasiyet sebebiyle Memun´un ölümünden sonra fitne fe­sat bitmemiş, bilakis daha da genişlemiş, fitnenin doğurmuş olduğu kargaşa ve sızlanmalar artmış ve bu mesele, takva sahibi, âlim, fı­kıh ve hadis bilginleri ve fetva makamında bulunanlar için dönüp dolaşan bir bela haline geldi.

Ahmed İbn-i Hanbel, bu belanın içinde kalmaya devam etti. Vü­cudu kamçılarla yara bere içinde bırakıldı. Buna rağmen bu zat, mu­sibetlere göğüs gerdi, hiçbir zaman inancından taviz vermedi. Onsekiz ay hapiste kaldı, Boyun eğmeyeceğinden ve isteklerini kabul et­meyeceğinden ümitlerini kestiler. Nihayet onu serbest bıraktılar.

Ahmed İbn-i Hanbel tekrar fetva makamına ve hadis hocalığı­na döndü. Mutasım ölünceye kadar aynı vazifeye devam etti.

Vâsık iktidara gelince, aynen bu hususta babasının izinde yü­rüdü. Görüşüne katılmayanlara büyük işkencelerde bulundu. Fakat Vâsık, İmam Ahmed´e daha fazla işkence yapmayı uygun bulmadı, onu sürgün etti. Fetva vermesine mâni oldu ve ona şunları söyledi. «Kimseyle görüşmeyeceksin. Benim bulunduğum şehirde kalmaya­caksın.» Bundan sonra İmam Ahmed, gizli olarak yaşadı. Namaza dahi çıkamıyorüu. Nihayet, bu haldeyken vefat etti.

Vâsık dönemindeki zulüme, sadece İmam Ahmed uğramamış, başkaları da bundan kurtulamamışlardır. Diğer şehirlerde bulunan âlimler, Bağdat´a gönderiliyor, bu meselede sorguya çekiliyor ve kalblerinde sakladıkları inançlarını açıklamaya zorlanıyorlardı. Bun­lardan biri de îmam Şafii´nin arkadaşı, Mısırlı fıkıh âlimi, Yusuf b. Yah el-Buveytî idi. Bu zat, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu söy­lemeye davet edildi. Fakat o, bunu söylemeyince, zincire vuruldu ve. mükâfatını Rabbmdan bekleyerek, zincirler arasında ruhunu Hakk´a teslim etti.

Yine bu alimlerden biri de Naîm b. Hammad idi. Bu zat, eli kolu bağlı olarak Vâsık´in zindanlarında can verdi.

Yine, bu âlimlerden biri de Ahmed b. Nasr el-Huzaî idi. Vâsık, bu zatı, kendi görüşlerini benimsemediği için öldürdü ve astı.

Mutezilelerden olan Sümame b. Eşres´in, Ahmed´i, Vâsık´a şikâ­yet ettiği ve Vasık´m da, sonunda Ahmed´i öldürdüğüne pişman ol­duğu ve Sümame´ye ve onun öldürülmesine teşvik eden herkese si­temde bulunduğu rivayet edilmektedir.

Âlimler, Hakkın sesini boğan bu kör fitnede, merhamet sadasını susturan bu şiddetli bela içinde yıllarca yaşadılar. Bu meseleye dalmamak büyük bir suç sayılıyor, herhangi bir müslüman bu husus­ta mazur görülmüyor, bir mümin, geçmişteki iyiliklerinden veya gü­zel ahlâkından yahut güzel davranışlarından ve insanların, kendisi­ne karşı saygı duymasından dolayı dahi affedilmiyordu. Musibetler gittikçe arttı, fitne fesat devam etti. öyle ki, insanlar bu durumdan iyice usandı. Hattâ bu.düşünceyi savunanlar bile bu işten bıktılar. Bir takım insanlar yanında bu mesele artık alay konusu edilir oldu.

Komikliği ile meşhur Ubade adında bir kişinin, birgün, halife Vâsık´m huzuruna gelerek onunla şunları konuştuğu anlatılır:

Ubade Kur´an-ı Kerîm hususunda Allah, sana büyük bir mü­kâfat versin. C3u deyim, Ârapçada «Başın sağ olsun» demektir.)

Vâsık Vay senin haline! Hiç, Kur´an-ı Kerim ölür mü

Ubade Ey müminlerin emiri! Her mahluk (yaratılan) ölme­ye mahkumdur. Vallahi ey emir! Kur´an-ı Kerim öldükten sonra in-´ sanlara teravihi kim kıldıracak

Vâsık (gülerek) Allah, kahretsin seni, yeter sus!

Muhammed Kemaleddin el-Demirî «Hayatül hayvan» adlı kita­bında şunları anlatır: «Vâsık, hayatının sonlarına doğru, Kuran-ı Kerim´in mahluk olduğu görüşüne katılmayanlara işkence yapmak­tan vazgeçmiştir. Bunun” sebebi ise; birgün işkence görenlerden ihti­yar bir hoca, Vâsık´m huzuruna çıktı ve, muhakemeyi yürüten Ah-med b. Ebî Duad´a şunları söyledi: «Sen, Resulullah (S.A.V.)´in, Hz. Ebubekir´in, Hz. Ömer´in, Hz. Osman´ın ve Hz. Ali´nin davet etmedik­leri bir şeye insanları davet ediyorsun. Sen ya ´Onlar bunu biliyor­lardı» yahut ta «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı» demek zorunda­sın. Eğer «Onlar bunu biliyorlardı, fakat söylemeyip sustular» der­sen bana da, sana da, onların yaptıkları .gibi susmak gerekir. Şayet dersen ki, «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı, fakat ben bildim.» Ey ahmak oğlu ahmak! Peygamber (S.A.V.)´in ve Hulefa-i Raşidi´nin bilmediği bir şeyi sen mi bileceksin » Vâsık bu sözleri işitince ye­rinden fırladı ve ihtiyarın bu sözlerini tekrarlamaya başladı… İh­tiyarı affetti. Ve oğlu Muhtedî´nin de anlattığı gibi, ısrarla sürdürdü­ğü bu davranışından vazgeçti.[90]

Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:

Bu mesele hakkındaki ihtilafta bir taraf Mutezililer, diğer tar ise fıkıh ve hadis âlimleriydi. İhtilafın şiddetli dalgaları bizlere, “bizzat mevzuu ve mevzudaki ihtilaf noktasını unutturmam aladır.

Belki de İmam Ahmed´in görüşü, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşüyle birleşmekte ve onların görüşünü de bize yansıtmaktadır.Bu nedenle, İmam Ahmed´in görüşünü izah etmek, fıkıh ve hadiselilerinin görüşünü izah etmek demek olacaktır.

İmam Ahmed´in görüşünü ve Mutezilüerin, katı tutumlarım ina girişmeden önce şunu iyi bilmeliyiz ki, İmam Ahmed b. Hanbc in de içlerinde bulunduğu, görüşlerine itibar edilen âlimler;

a) Kur´an-ı Kerîm´i okumanın hâıdis olduğu (sonradan yaı tıldığı), onun harflerini telaffuz etmenin (söylemenin) hadis olc ğu hakkında ittifak etmişlerdir.

b) Kur´an-ı Kerîm´de, yazılarla şekillendirilmiş harflerin hâı olduğunda hiçbir şüphe olmadığı hususunda da ittifak etmişlere Bu âlimler, Kur´an-ı Kerîm´c iki açıdan bakılacağını söylemişlere

a) Bu noktadan hareket edilirse, Kur´an-ı Kerim´in kaynağı bakış açısı Kur´an-ı Kerim´in kaynağının, Allah Teaîâ olduğunu, Allah Tealâ´nın konuşma sıfatının bulunduğu ve Kur´an-ı Kerim onun kelamı olduğu ortaya çıkar.

b) Kur´an-ı Kerim´deki harflere ve harflerden meydana ge kelimelere, kelime ve cümlelerden anlaşılan mânâlara bakış açısı İşte, ihtilafın esas noktası bu son iki bakış açısıdır.

Birinci bakış açısı bakımından Mutezililer, Allah Tealâ´nın, nuşma sıfatının olmadığını, çünkü böyle bir sıfatın, ancak yar landa bulunabileceğini iddia etmişler, Kur´an-ı Kerîm´de Allah Telâ´ya «konuşma» isnad edilen her âyeti, «Allah Tealâ konuşmayı, nuşulân yerde yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir. Meselâ; Allah´ım, Hz Musa ile konuşmasını, «Allah Tealâ, konuşmayı ağe yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir.

Mutczili olmayan fıkıh ve hadis âlimleri ise, Allah Tealâ´j «Konuşma» sıfatının bulunduğunu, bu sebeple,. Kur´an-ı Kerim Allah kelâmı olduğu, dolayısıyle Kur´an´m, diğer yaratılanlar , mahluk olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.

İkinci bakış açısına göre ise ki bu da Kur´an-ı Kerîm´de oku harflere ve harflerden anlaşılan manalara bakış açışıydı. Mutezililer kendilerine has metodlarla hareket ederek, okunan harflerin ve anlaşılan mânâların, Allah tarafından yaratılan şeyler olduğunu söy­lemişlerdir.

îmanı Ahmed ve ehl-i sünnetten onun görüşünü benimseyenler, Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâlarının, Allah Tealâ tarafından yara­tılan bir mahluk olmadığını, çünkü bunlar, Allah Tealâ´nın kelâmı­nın bir dış görüntüsü olduğunu söylemişlerdir.

O halde Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâları «Kadim» (başlangı­cı olmayan) mıdır Bu soru hakkında İmam Ahmed, daha önceleri, herhangi bir cevap vermiyor, susmayı tehcih ediyormuş. Daha son­ra ise, açıkça görüşünü beyan ederek şunları söylediği rivayet edil­miştir. «Kim, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zannederse, o ki­şi «Cehmiye» (Cebriye) mezhebindendir. Kim de «mahluk değildir» derse o da bidatçı (dinde olmayanı dinden gösteren) dir.» Evet, İmam Ahmed, bu meseleye girişmenin, bidat olduğu görüşündedir. Fakat, fitne ve fesat her tarafa yayılınca, açıkça görüşünü belirtmiş, Kur´­an-ı Kerim´in lafız ve mânâlarının «mahluk» olmadığını söylemiştir, İmam Ahmed, Mütevekkil adlı halifeye yazdığı mektupta bu görü­şünü açıklamıştır. Mektupta şunlar zikredilmektedir:

«Birçokları, geçmişlerimizden «Kur´an-ı Kerim´in Allah kelâmı ol­duğunu ve mahluk olmadığını» söylediklerini rivayet etmişlerdir. Ben de bu görüşe katılıyorum. Bu mesele hakkında, Allah Tealâ´nm kitabında, Resulullah (S.A.V.)´in sünnetinde, Sahabe-i Kiram´ım ve tâbiin´in sözlerinde mevcut olan görüşlerden başka hiçbirşey söyle­mek istemiyorum. Çünkü bu konuda konuşmak, hoş bir şey değil­dir.»

Bunlardan, şu neticeye varılır; İmam Ahmed uzun bir süre sus­tuktan sonra görüşünü ortaya koyarak, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olmadığını söylemiştir. Bununla beraber îmam Ahmed, hiçbir za­man Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğunu söylememiştir. Bu husus­ta susmayı tercih etmiştir. Zira bu mesele, ilm-i kelamın özünü teş­kil eden meselelerden biridir. İmam Alııncd ise, kelâmcı değildir.

Bu izah ve incelemelerle, Mutezilîlerin görüşlerine ters düşen ve Mutezilîlerin, karşısında savaştıkları görüşü beyan ettik. Mutezi­lîlerin, kendi görüşlerini ve çizdikleri planlarını izah etmiş olduk. Kısaca Mutezililer, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu, sonradan meydana .getirildiğini ve kadim olmadığını söylemişlerdir.

Görüldüğü gibi bunîar, iki ayrı görüştür. Her görüş sahibinin, kendisine göre bir yöntemi vardır. Bunlardan herhangi biri, diğeri­ni kâfirlikle itham etmemiştir. Ancak, burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: Niçin Muteziliîer, iktidar ellerine geçince, tartışma usulü­nü bırakıp tehdit ve işkence metoduna başvurmuşlardır Halbuki onlar, münazaracı ve münakaşacı bir topluluktur. Memun, Mutasim ve Vâsık halifeleri bir yana bırakalım. Çünkü bunlar icraatta bulunan kişilerdi. Asıl görüş ise Mutezile´nindi. Hatta bu hususta yazılan yazı ve vasiyetlerin hepsi Ahmed b. Duad´m eliyle kaleme alınmıştı. Belki de Ahmet, Memun´un ölüm hastahğmdaki zayıf du­rumunu istismar etmiş, yazabildiği şeyleri yazmış ve onun namına emirler vermiştir. Bunu, akla yakm gösterecek bir delil de şudur: İşkenceler ve işkenceyi emreden mektupların hepsi, Memun´un, Bağ dat´ın dışında bulunduğu´ ve hasta olduğu zamanlarda ortaya çık­mıştır. Bu sebeple, yukarıda sorulan soruya muhatap olarak Mute-zilîleri kabul etmek zorundayız. Onların bu hususta mazur sayılıp sayılamayacaklarını araştırmak lâzımdır. Ancak, hiçbir zaman onların özürleri, işkence ve zulümlerini haklı gösteremez. Zira bu iş­kence ve zulümler, Ahmed İbn-i Hanbel gibi takva sahibi zatlara as­la reva görülemez.

Mutezililerin günahlarını hafifletebilecek veya onlara yöneltilen tenkidleri giderebilecek tek özür, şu husus gösterilebilir: Ehl-i sün­net vel cemaatin «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir, o Allah´ın kela­mıdır.» sözü, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu görüşüne yol aç­maktadır. Bu da Hristiyan] arın, müslümanlan şüpheye düşürmek ve îsa-eMsilvin ilâh olduğuna yahut ilah gibi «Kadim» olduğuna müslünıanları inandırmak için bir delil edinmelerine sebep oluyor­du. Evet, Hristiyaniar, bu gibi düşüncelerim müslümanlarm arasın­da yayıyorlardı. «Turasil Îslâm adlı kitapta, Halife Hişam b. Abdülmelik dönemine kadar Emevilerin hizmetinde bulunan «Yuhan-na el-Dımîşkî» hakkında şunlar anlatılır: «Bu zat, bazı Hristiyanlara, müslümanlarm itikadlanm bozmak için Hristiyanlara, rnüslümanlarla mücadele edecekleri bazı hususları Hristiyanlara öğreti­yor ve şunları söylüyordu: «Eğer bir Arap (Müslüman) sana Isa-Mesih hakkında ne dersin » diye sorarsa ona şu cevabı ver: «O, Al-lah´m^kelimesidir.» Sonra; «Hristiyan olan kimse, müslümana şunu sormalıdır: «Kur´an-ı Kerîm´de Isa-Mesih nasıl isimlendiriliyor » Bu sorudan sonra, müslüman cevap verinceye kadar, Hristiyan hiçbir­şey konuşmasın. Çünkü Müslüman, şunları söylemeye mecburdur: «Mesih, Meryem oğîu isa´dır. Allâh´m peygamberi ve kelimesidir. Allah onu Meryem´e ilka etmiştir. Ve o, Allah´dan bir ruhtur.» Bu­nun üzerine Hristiyan, Allah´ın kelimesi ve ruhunun, mahluk olup olmadığını sormalıdır. Şayet müslüman «Mahluktur» derse Hristi­yan ona şu cevabı vermelidir. «Allah Tealâ varken, «kelime ve «ruh» yok muydu » Evet, sen, bunları söyleyecek olsan Arap (müslüman) ister istemez mağlup olacaktır. Çünkü, müslümanlarm görüşüne gö­re böyle bir sözü söyleyen zındıktır.»

Evet, müslümanlarca arasında bu gibi sözler yayılıyordu. Bun­lar, gayr-i müslimlerle ve zındıklarla mücadele eden Mutezilîlerin gözünden kaçmıyordu. Bu sebeple onlar, biliyorlardı ki, «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir» denilmesi, onun, «Kadim» olduğu inancına götürüyor. Bu da Hris uyanlara, tartışabilecekleri deliller temin edi­yordu. Bunun için, bu gibi sözler söylenilmem eliydi ki, müslümanlar aleyhine delil olmasın ve İslama saldırmak isteyenler için bir gedik meydana getirmesin. Bununla beraber Mutezilîler, kendi görüşleri­nin, şüphe götürmeyen bir gerçek olduğuna inanıyorlardı. Hadis âlimlerinin görüşlerini benimseyenlerin sözleri, İsa-Mesih hakkın­daki Hristiyanlann sözlerine benziyor ve «kadim» lerin birden çok olmasına yol açıyor ve insanların okudukları Kur´an-ı Kerim´in, Al­lah Tealâ gibi «kadim» sayılmasına sebep oluyor zannediyorlardı.

Mutezilîlerin görüşlerinin bir kısmını yansıtan bu bakış açıları İslama karşı titiz davranmalarından pek uzak değildir. Onları bu davranışa iten sebep, saf bir imandır.

Ahmed İbn-i Hanbel ve onun arkadaşları olan fıkıh ve hadis âlimleri, dinleri için ihtiyatlı davrandıkları gibi, Mutezilîler de din­leri için ihtiyatlı davranmaya ve İslama kem gözle bakan herkesin önüne set çekmeye çalışıyorlardı. Böylece dinden çıkmış olmuyor­lardı.

Evet, bu meseleye hiç dalmasalar daha iyi olurdu. Fakat, İslâm için hayır dilemeyenler, bu meseleyi her tarafa yaydılar. Böylece her müslümanm îslâmı savunması, gerçeği olduğu gibi anlatması ve in­sanları ona davet etmesi gerekirdi.

Mutezilîler, Memun adına gönderilmiş mektuplarda bunu açık­ça beyan ediyorlardı. Ve «Kur´an-ı Kerîm kadimdir.» diyenlerin, Hristiyanîam, İsa aleyhisselam hakkında iddiada bulundukları gibi bir iddia içinde bulunduklarına dair deliller ileri sürüyorlardı. Bu mek­tupların birinde şu ifadeler bulunmaktadır. «Kur´an-i Kerim´in Ka­dim olduğunu söyleyenler, bu sözleriyle, Meryem oğlu İsa hakkında Hristiyanlann «O, mahluk değildir. Çünkü o, Allah´ın kelimesidir.» iddialarına benzemektedirler.»

Bu sözlerden, Mutezüîîerm, Hristiyanlann, Kur´an-ı Kerîm´deki «İsa, Allah´ın kelamıdır» âyet-i kerimesinden kendilerine delil çıkar­maya çaîıştıklannı gözden kaçırmadıklan anlaşılmaktadır. Belki de Muteziliîerin hatırına, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncenin veya Allah Teaîâ´nm kelamı olması itibariyle «Kur´an-ı Kerim mahluk değildir.» sözünün, dolaylı yolla, Kur´an´ın «Kadim» olduğu­nu ifade eden iddianın, bir Hristiyan düşüncesi olduğu ve müslümanlar araşma yayılan bozuk düşüncelerden biri olduğu gelmiştir. Bu düşünce, Kur´an-ı Kerim´in takdis etmesi hasebiyle, müslüman toplu­luklar arasında da kabul görmüştür.

Biz, Hristiyanların, müslümanlarm, Allah´ın kelamının «Kadim» veya Hadis» olduğu hakkında tartışmadan kaçınma düşüncelerini müslümanları susturmak için istismar ettiklerini görmüştük. Hz. İsa´nın «Kadim» olduğu tartışılmak istenilmemiştir. Çünkü Hristiyanlara göre Hz. İsa´nın uluhiyet makamı vardır. Mutezilîlerden bi­ri olan Câhiz, «Hris ti yanlar» adlı risalesinde şunları ifade eder. «İs­lama kem gözle bakanlar, fıkıh ve hadis âlimlerinin sözüyle, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığı iddiasından hoşlanırlar. Ve bu iddia­nın, hadis âlimlerinin peşinden giden avam tabakası arasında kabul görmesini dilerler.»

Yuhanna el-Dımışkı gibilerin, İslama sokuşturmak istedikleri meselelerin, ehl-i sünnete yapılan işkence ile bir alâkası olmadığını kabul etsek bile, yazılan mektuplarda Kur´an-ı Kerim mahluk de­ğildir.» sözünün, Hristiyanlann iddialarına benzediği düşüncesini açıkça görürüz. Mutezilîler, «Kur´an-ı Kerîm kadimdir» sözünün, ila­hın birden çok olduğu iddiasına yol açtığını açıkça söylemişlerdir. Çünkü Hristiyanlar, aynen bu yolu tutmuşlar, evvela, Îsa-Mesih´in «Kadim» olduğunu iddia etmişler, sonra ona tapmışlar, daha sonra da onu ilah edinmişlerdir.

Mutezililer, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncesi avam tabakası arasında yayılınca ve İslâm ümmetinin çoğu bunu kabul edince, nasıl ki sonradan gelen Hz. İsa´ya tapmışlarsa, müslümanların, geriden gelecek nesillerinin de Kur´an-ı Kerim´e tapabileceklerinden korkmuşlardır. Özellikle Mutezilîler, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığını söyleyen hadis ve fıkıh âlimlerine, halkın büyük bir gü­ven duyduğunu görmeleri ve bu güvenin, korktukları şeye sürükle­yeceğine kuvvetle ihtimal vermeleri, onları daha da telaşa düşür­müştür.

Bize göre, Mutezilîlere yöneltilen tenkidleri tamamen bertaraf bilir. Fakat zulüm ve işkenceler, Mutezilîlerin ve onlarla beraber, etmese de onların yaptıkları işleri, hafifletecek gerekçe bunlar ola­naksızlıkların günahlarını yüklenenlerin isteklerini gerçekleştirdi mi Bilakis bu davranışlar, işkence görenlerin yücelmesine, düşün­celerinin yayılmasına ve insanların, işkence ânında dahi söylemeye­cekleri aşırı sözleri söylemelerine sebep olmuştur. Ahmed îbn-i Han-bei, Kur”an-ı Kerîm´deki okuduğumuz harf ve kelimelerin «Kadim» olmadığını söylüyordu. İmam Ahmed ve onun arkasından gidenler, bu sözü söylemeken de imtina ettiler.

Evet, daha sonra mesele titizlikle incelendi. Sonra gelen ulema tarafından tetkik edildi. îslâm düşünürlerinden birçoğu, Mutezilenin görüşünü benimsedi. Fakat bu, baskı ve işkence ile olmamıştı. Bila­kis, âlimlerin münazaraları ve Mutezilîlerin yayınladıkları risaleler­le gerçekleşmişti. Eğer iş, baştan serbest bırakılacak olsaydı, Mute­zilenin düşüncesi daha, fazla yayılma şansı bulabilecekti ve tarihleri bu gibi´ işkencelerle kirlenmiş olmayacaktı.

Bu anlatılanlar, Mutezüîlerin düşüncelerinden, görüşlerinden, araştırmalarından ve tartışmalarından bazı örneklerdir. Bunlardan açıkça üç netice meydana çıkmaktadır.

1 Mutezilüer, gerçekten, İslâm filozofları sayılırlar. Çünkü bunlar, İslâm inancını akli yönden incelemişler ve îsîâmi gerçekle­re de bağlı kalmışlardır. îslâmm gölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Bunlar, Kur´an-ı Kerîm´in, itikada ait âyetlerini, felsefî bir yorumla anlamaya ve bu âyetlerin ifade ettiği gerçeklere nüfuz etmeye çalış­mışlar, hiçbir zaman şeriattan sıyrılmamışlar ve onun nasslarından kopmanuş lardır.

2 Mutezilüer, îslâmm emrettiği, «iyiliği emretme ve kötülü­ğe mâni olma» vazifesini yapmışlar, zındıkların, dinden çıkanların, kâfirlerin hile ve tuzaklarını başlarına geçirmişlerdir. Abbasî dev­letinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan «Zındıklık» akımının önünde durmaları için, bu gibi insanların varlığı gerekliydi, İşte b une-denîe Abbasi devletinin ilk halifeleri, bunları teşvik etmişlerdir. Ha­run er-Reşid, daha önceleri bunları takib etmiş ve bazılarını hap-setmişse de, daha sonra bunları serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Çünkü o, Mutezilîlerin, «Sumniye» ve benzeri putperestler ile tartı­şabileceklerini anlamıştır.

3 Mutezilîlerin, bir takım garip düşünceleri ve davranışları mevcuttur. Bu gibi haller, nassîardan aynlmasa dahi, akla geniş hür­riyet veren kişilerde görülen şeylerdir. .[91]

——————————————————————————–

[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/117.

[2] ÂI-i İmran suresi âyet, 7-8

[3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/117-118.

[4] En´am suresi âyet, 148

[5] Kehf suresi âyet, 104

[6] Ruhül Meanî C. 8, Sh. 50

[7] Ra´d suresi âyet, 13

[8] Müslim, Kitab el-İman bab; I/Ebu Davud Kitab es-Sünne bab, 16/Tirmizî Kitab el-Kader bab, l0/Nesaî, Kitab el-İman bab, 5

[9] Bubarî, Kitab el-Merda, bab; 3O/Müslim( Kitab es-Selame bab, 98/Muvatta´ Kitab el-Medîne bab; 22

[10] Sad suresi âyet, 27

[11] Isra suresi âyet, 23

[12] Şerh-i Nehcül Belağa, İbn-i Ebil Hadîd C. 18, Sh. 227-228 – Kahire baskısı

[13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/118-123.

[14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/123.

[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/124-125.

[16] el-Milel ven Nihal, Şehristanî

[17] el-Munyetu ve l-Emel

[18] Sarh el-Uyûn

[19] Araf suresi âyet; 146

[20] Fussılet suresi âyet; 17

[21] Neml suresi âyet; 14

[22] Ankebut suresî âyet; 38

[23] Bakara suresi âyet; 102

[24] Bakara suresi âyet; 90

[25] Al-i îmran suresi âyet; 70

[26] ÂI-i îmran suresi; 71

[27] Âl-i îmran suresi âyet; 99

[28] Şifa el-Alil; Kaza, Kader ve Hikmet mevzuları, bkz.

[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/126-136.

[30] Ebu Davud Kitab es-Sünne bab; 17, Eî-Müstedrek, Hâkim´Şerh-i Nevevi C. 1, Sh. 253 -156

[31] Not: ´ Son paragrafın tercümesinde, Müslim şarii Nevevî´nin ifadesi, Kitaptaki ifadeye tercih edilmiştir.

[32] Enbiya suresi âyet; 73

[33] Kasas suresi âyet; 41

[34] El-Munye vel-Emel, Murtaza

[35] EI-Munye vel-Emel

[36] Kalem suresi âyet; 50

[37] Bakara suresi âyet; 32

[38] Hud suresi âyet; 88

[39] En´am suresi âyet; 77

[40] Hud suresi âyet; 34

[41] A´raf suresi âyet; 43

[42] İbrahim suresi âyet; 21

[43] Hicr suresi âyet; 39

[44] Isra suresi âyet; 43
[45] Bu münazara, İbn-i Kayyim´in «Şifaül Alîl fî mesailii kaza vel Kader ve Hikmeti ve etta´lil» adlı kitabında tasavvur ettiği şekildedir.

[46] Nisa suresi âyet; 25

[47] Tekvir suresi âyet; 28

[48] Kehf suresi âyet; 79

[49] Yunus suresi âyet; 36, 46

[50] Yusuf suresi âyet; 19

[51] A raf suresi âyet; 39

[52] Maide suresi âyet; 63

[53] Bkz. Şifaul Alil; Bu eserde münazaranın tümü mevcuttur.

[54] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/137-147.

[55] Buharî, Kitab el-Fîten bab; 9/Müsîİm, Kitab el-Fîten bab, 10/Ebu Davud, Kitab el-Fiten faab; 2/Müsned-i İmam Ahmcd b. Hanbel, C. 2, Sh. 283

[56] EI-Fisal fil milel ve el-Nihal, Mürcie bahsi

[57] EI-Müel ve el-Nihal – Şehristanî

[58] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/148-153.

[59] Fecrul İslâm´dan kısaltılarak alınmıştır.

[60] el-Hitat, Markizi

[61] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/154-156.

[62] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/156.

[63] Eşari «Makalatûl İslâmiyyin» Mutezile bolümü.

[64] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/156-158.

[65] Mutezililer bu görüşlerini şu âyetten almışlardır, «Sana ne iyilik gelirse Allah´tandır. Sana ne kötülük gelirse kendi nefsindendir.» (Nisa Suresi âyet; 79)

[66] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/158-159.

[67] İsra Suresi âyet; 43

[68] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/159.

[69] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/159-160.

[70] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/160.

[71] Şehrislânî, el-milel ve el-Nihal

[72] Makalatûl Islamiyyîn, el-Eş´arî

[73] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/160-162.

[74] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/162-163.

[75] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/163-164.

[76] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/164-165.

[77] el-Fark beyn el-Firak, Bağdadî

[78] El-întisar İbn-i Ravendiye cevap bölümü.

[79] Câhiz, el-Füsul el-Muhtar.

[80] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/165-169.

[81] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/170-171.

[82] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/171-174.

[83] Manikeistler, bir Mecusî taifesidir. Esaslarını Mecusîlik ve Hıristiyanlık­tan almışlardır. Bunlar da Mecusîler gibi Hayır ve Şerrin birer ilahı bulunduğuna inanırlardı. Onlara göre Hayır ilahı NUR, Şer ilahı ise ZUL­MET idî. Günümüzdeki Tezidiye mezhebi bunların kalıntısıdn. Bunlar, Zinayı terketmek, dünyada zahid olmak ve benzerî bazı iyi şeylere da­vet etmişlerse de et yemeyi haram saymak, zararlı hayvanları öldürme­mek gibi şeyleri de benimsemişlerdir.

[84] Naziat Suresi âyet; 24

[85] Takıyye : Kişinin dni inancına ait bazı meseleleri tehlike hissettiği an­larda gizlemeğidir.

[86] Taberi Tarihî, C. 9, sn. 107-111, Dâr el-Maarîf baskısı

[87] Nisa Suresi âyet; 164

[88] Taberi tarihi c. 8, sh. 633, 634, Darül maarif baskısı Kahire

[89] Taberi tarihi C. 8. sh. 642-644

[90] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/174-190.

[91] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/191-196.

Share.

About Author

Leave A Reply