Teslimiyet ve Ciddiyet

0

Teslimiyet ve inanç, müride çok yaralı olup, faydası dokunan ve ona göre Yüce Allah’ın (c.c.) rızasını kazandıran hususların en önemlilerindendir. Nitekim, Sahabe-i kiram (r.anhüm ) ulaştıkları üstün makamların ve elde ettikleri yüce mertebelerin tamamına, Allah’ın (c.c.) emirlerine teslimiyet ve Hazret-i Peygambere (sav.) itaat sayesinde kavuşmuşlardır. Allah’ın indirdiği tüm emir ve yasakların gereğini yapmaları onlara üstün makamlar kazandırmıştır.

Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki, “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminlerin tümü de Allah’a inandılar.”(Bakara, 285) Yani Hazret-i Peygamberi Yüce Allah tarafından kendisine indirilene iman ettiği gibi, müminler de aynı şekilde Efendimiz Muhammed’e (sav.) indirilen her şeye iman edip, emirlerine boyun eğdiler ve yasaklarından kaçındılar. Şu halde teslimiyet, peygamber ve resullerin özelliklerindendir.

Hazret-i İbrahim (a.s.) ve oğlu Hazret-i İsmail (a.s.) teslimiyet konusunda bizler için en güzel örneği sergilemişlerdir. Yüce Allah (c.c.) bu ibretli kıssayı Kuran-ı Kerim’de şöyle dile getirmektedir: “Oğlu İsmail kendisiyle beraber iş yapacak yaşa gelince, İbrahim ona dedi ki, ‘Oğlum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm. Sen buna ne dersin?’ İsmail ise, ‘Babacığım!” dedi, ‘Sen emir olunduğun işi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.’ İkisi de Allah’ın emrine uydular. İbrahim kurban etmek üzere oğlunu yere yatırdı. O sırada biz seslendik, ‘Ey İbrahim! Sen rüyada emir olunana uydun. İyilik yapan ve iyi kullukta bulunanları işte biz böyle mükafatlandırırız.’ Kuşkusuz bu apaçık bir imtihandır. Ona oğlu yerine, büyük bir kurban gönderdik. (Saffat, 102-107)

Allah’a (c.c.) iman konusunda kalbi dopdolu olan mümin, ne kadar zor ve sıkıntılı da olsa, Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getirme konusunda en ufak bir tereddüt göstermez. Bizim tarikat büyüklerimiz müritlerini eğitme sürecinde, onları Allah’a (c.c.) bağlılık ve teslimiyetle eğitiyorlar.Nefislerini manevi hastalıklardan temizledikleri aşamada, Allah’ın (c.c.) emirlerine teslimiyet ile kendi aralarına birtakım engeller girer. Nakşibendi-Haznevi tarikatına intisap ederek, Allah’ın büyük bir ikramına mazhar olan bir kimse, Şeriat-i Muhammediye’nin hizmetkarı olan tarikatın adabını yerine getirme konusunda çaba gösterir. Bu noktada yapılması gereken ilk ve en önemli iş, sağlam bir itikada sahip olmak, doğru, gerçek ve müstakim olan bu adaba teslim olmak ve tam teslimiyet içinde bulunmaktır. Ancak bu sayede bahsettiğimiz faydalara ve manevi makamlara ulaşabilirler. Aksi takdirde herhangi bir fayda söz konusu olmaz. Öyle ya, kişi itikat etmediği ve teslim olmadığı halde, bir takım feyiz ve nispet beklentisi içinde nasıl olabilir?

Ben babam Şeyh Hazretlerinden (k.s.) şunları duydum, buyurdu ki: “ Dört arkadaş kendilerini eğitecek bir mürşit bulmak için seyahate çıkmışlar. Seyahatleri sırasında çölde deve güden siyahi bir adama rastlamışlar. Deve çobanı onlara sormuş, ‘Yolculuk nereye beyler?’ Onlar cevap vermişler, ‘Biz, teslim olacağımız ve bizi eğitecek bir mürşit arıyoruz.’ Bunu üzerine çoban gözlerini kapatır ve tefekkür etmeye başlar. Gözlerini açtıktan sonra onlara demiş ki, ‘Sizler için bir mürşit arayışına girdim, düşündüm,taşındım, sizlere benden fazla yararlı olacak bir kimsenin olmadığı kanaatine vardım.’ Kuşkusuz bu çoban büyük velilerden, zahit, mürebbi mürşitlerden idi. Dört adamdan ikisinin kanaati hasıl olur ve teslim olurlar. Kendisine intisap edip seyrü süluke başlarlar. Diğer ikisi ise, bir çobanın böyle bir konumda olmasını kabullenemeyerek geri dönerler. Sonuçta itikat edip teslim olanlar, büyük faydalar elde ederler. Ona inanmayıp geri dönenler ise istifadeden mahrum kalırlar.”

Allah’a (c.c.) ancak sağlam bir itikat ile ulaşmak mümkündür. Gerçek bir iman, zikreden bir kalp, mütevazı bir nefis ve salih bir amel ile Allah’ın (c.c.) dinine bağlanabilir ve sonuçta Muhammedi (sav.) bir ahlak ile ahlaklanarak, düzgün bir mümin haline gelebiliriz. Hevasının peşinde koşup, dünyevi lezzetlere dalan, sağlam yoldan sapar ya da yarı yolda kalır. Arabası bozulup çölün ortasında kalan bir yolcu gibi, büyük sıkıntılarla karşılaşır. Hatta helak olma durumuyla karşı karşıya kalır.

Düşünmemiz, tefekkür etmemiz ve aklımızı çalıştırmamız lazım. Kul olarak, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanın fark etsek, İlahi nimetleri görsek, farkına vardığımız ya da varmadığımız pek çok İlahi ikramı hissetsek, kalbimiz İlahi aşk ve muhabbetle erir. Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki, kalplerimiz perdelenmiş ve bu gerçekleri görmez hale gelmiştir. Fani ve basit şeylere bağlandığımızdan dolayı, kalplerimiz İlahi nimetlerin mükemmeliyetini idrak edemez duruma düşmüştür.

Marifetullahı tadan, İlahi ikrama mazhar olan, Allah dostlarının muhabbetiyle dolan bir kalp, Allah’ın (c.c.) dışında bir şeye bağlanır ve başka şeyleri dost edinirse, bu insan hiçbir manevi fayda elde etmiş olmaz. Sonuçta perdelenir ve Allah’tan (c.c.) uzaklaşır. Şair şöyle ifade ediyor:

‘Tatmayan bilmez,
Tadan ise güzelliklerden uzaklaşmaz.’

Müridin yapması gereken kaçırdığı fırsatlara gözyaşı akıtması, eksikliklerini farkına varması, yanlışlarını düzeltmesi, nefsini terbiye etmesi, taat, ibadet, vird ve zikirlerini ihmal etmemesi ve imkanlar ölçüsünde var gücüyle Allah (c.c.) yolunda koşuşturmasıdır.

Tarikat büyüklerimizden, Meşayih ve Sadatımızdan (r.anhüm) dinlediğimiz öğütleri unutmamalı ve deyim yerindeyse kulağımıza küpe yapmalıyız. Yaşadığımız sürece bu güzellikleri önce nefsimize uygulamalı sonra da ev halkımızın, çoluk ve çocuğumuzun uygulamasını sağlamalı ve bu adabı komşu, ahbap, dost ve arkadaşlarımız arasında da yaymalıyız.

Sadatımızın (r.anhüm) adabını korumalı, hiç bir surette en ufak bir gevşeklik göstermemeliyiz. Ahlakımız, doğruluğumuz, tevazumuz ve güzel ilişkilerimizle insanlar arasında seçkin durumda olmalıyız. İşte sizin Şeyhin dergahına gelmenizle elde ettiğiniz en büyük yarar budur. Pek çok sıkıntılara katlanıp işinizi gücünüzü bırakarak, akrabanızı, çocuklarınızı, hanımlarınızı geride bırakarak Şeyhin dergahına geliyorsunuz. Bütün bu sıkıntıların yanı sıra herhangi bir fayda görmeden dönmenizin anlamı olabilir mi?

Kuşkusuz İlahi marifeti elde etmek ve yüce makamlara erişmek sabır ve tahammül gerektirir. Sabır göstermeden, zorluklara katlanmadan ve gayret sarf etmeden sonuca ulaşmamız mümkün değildir. Bu yüzden var gücümüzle Allah’a itaat etmeli ve günahlardan uzaklaşmalıyız.

Güçlü bir iman, sağlam bir sabır ve iman cesaretiyle günahlardan ve haram lezzetlerden uzak durmak mümkün olabilir. İman ve sabır olmadığı takdirde, zayıf ve güçsüz insanın günaha dalması an meseledir. Allah’ın rızasını elde etmek ve Allah (c.c.) katında makbul bir kul olmak, sabır ve tahammüle mümkündür. Babam Şeyh Hazretlerinden (k.s.) kendi nefsine seslenerek söylediği şu şiiri defalarca duymuşuzdur:

‘Sen ey nefsim, yüce makamlara ucuz bir fiyat ile çıkmak istiyorsun;
O-ysa bal uğruna arının iğnelerini yemek gerekir. ‘

Yani kendi nefsine seslenerek diyor ki, sen ey nefsim, basit bir bedelle yüce makamlara varmak istiyorsun, oysa bal elde etmek isteyenin arının sokmalarını ve iğnelerini göze alması gerekir. Kovanlarından bal çıkarırke,n arı sokmalarıyla karşılaşmak pek tabiidir.

Çaba ve gayret olmadan hedefe ulaşmak imkansızdır. Herhangi bir gayret sarf etmeyenin netice beklemeye hakkı yoktur. Hiç bir şey kolay bir şekilde elde edilmez. Allah’ın (c.c.) marifetine kavuşmak ve rızasını tahsil etmek de bir çaba gerektirir.

Şeyhin dergahına gelen dinlemeli ve yararlanmalıdır. Elde ettiği herhangi bir bilgiyi uygulamalı ve Şeyhin yanına gelmesini anlamlandırmalıdır. İlim ve marifet elde etmek kolay değildir, ancak bilgiyi tatbik etmek daha da zordur. Amelden daha zor olan da ihlastır. Yani her şeyi sadece Allah rızası için yapmak. Kendisine takvalı adam, salih adam, zahit adam dedirtmek için yapılan amellerin herhangi bir faydası yoktur.

Şeklen bir takım ameller yapmak çok zor olmayabilir, ancak bunları samimi ve ihlaslı yapmak o kadar da kolay değildir. Nefs-i emmareye, yani sürekli bir biçimde kötülüğü emreden nefse ihlaslı bir iş yaptırmak son derece zordur. Bu yüzden hakiki mürit, herhangi bir değişikliğe uğramadan yani kendi nefsine bir paye çıkarmadan bu adabı yerine getirir. Böyle bir müritte böbürlenme yoktur, o son derece mütevazıdır. Kendini insanlardan üstün gören ise, çok farklı bir konumdadır. Kendisine göre yeryüzünde eşi benzeri yoktur. Oysa bu durum onun iflasının işaretidir, adaptan hiçbir fayda görmemiştir.

Yüce Allah’tan (c.c.) cümlemize sağlam bir itikat ve noksansız bir teslimiyet nasip etmesini temenni ediyorum. Şeyhimizin adabını uygulama konusunda bizleri muvaffak kılsın. Hepimizi sadece Allah (c.c.) rızası için çaba ve gayret sarf eden kullarından eylesin. Rabbimizin her şeye gücü yeter.

Share.

About Author

Leave A Reply