Fikri İstikrarsızlık

0

Miladın 5. yüzyılı ve onu izleyen devrelerde insanlık, kötülük­ler içinde çalkalanıyor, nefisler ıztırap ve sıkıntı içinde bocalıyor­du. Hevesler her şeye hakim olmuş, insanlar gruplara ve fırkalara ayrılmıştı. Yürürlükte olan kanun, hakkın kuvvetliye verilmesi, kuvvetin de hak olması şeklinde cereyan etmekteydi. Fikirler dar­madağınık hale gelmiş, sebepler kopup parçalanmıştı. İnsanoğlu fıtratının gerektirdiği görevleri kulak ardı etmiş, kuralları çiğne­miş, derleyici toparlayıcı olan insani bağlar çözülmüştü. Akıl, in­sanlar arasında hükmetmekten aciz kalmıştı. Hatta akıl, batılı revaçlandırmak için bir vesile edinilir olmuştu. Bu vesile ile hak geçersiz kılmıyordu. İbrahim, Musa ve İsa´dan sonra insanlara bı­rakılan nübüvvet mirası, oyuncak haline getirilmişti. Hz. Musa, İsa ve diğer nebilerle mürsellerin ilke ve öğretileri geçersiz hale gelmiş, kötülükler revaç buîmuştu. Hıristiyanlar, imparatorların hükmüne boyun eğmiş, onların her dediklerini doğrulamış, hatta onları teyid etmiş ve kendi aralarında parçalanmışlardı. Birbirle­rine karşı yırtıcı canavarlar haline gelmişlerdi. Noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, kıyamet gününe dek onların arasına düşmanlık ve kin tohumları saçmıştı. Hıristiyanların Meliki kolundan olanlar, Yakubiler´e tahakküm etmişler ve birbirlerinden nefret eder hale gelmişlerdi.

Yahudiler, Musa Peygamber´in öğretilerini çirkinleştirmiş, bu nedenle de zillet ve meskenet altına girmişlerdi. Kalpleri öylesine fesada uğramıştı ki, varlıklarını ancak kendilerine tehakküm edecek bir kimsenin yardımıyla sürdürebilir hale gelmişlerdi. Bü­tün insanlığa karşı düşmanlık besliyorlardı. Sadece kendilerini akıllı ve dini meziyetlere sahip kimseler olarak görüyor, başkala­rını akılsız ve meziyetsiz sayıyorlardı. Kendilerinin, Allah´ın ço­cukları, dostları ve seçkin milleti olduklarım; başkalannınsa aşa­ğı seviyedeki milletler olduklarım iddia ediyorlardı. Birarada ya­şamanın uğursuzluk getireceğine inandıkları Araplar hakkında da: Araplar´m mallarını haklı haksız, olur olmaz demeden ellerin­den alıyor, onlara hiç bir şey vermiyorlardı. Çünkü Araplar´m ve diğer milletlerin herhangi bir hakları olmadığına inanıyorlardı.

Herkes fikrî bir kargaşa içindeydi. Beşeri akıl, bu varlığın prob­lemlerini çözmekten aciz hale gelmişti. Varlığın aslını kavrama hususunda akıl, yolunu kaybetmişti. Iyonya felsefesi de bu varlı­ğın problemini çözme iktidarım gösterememişti. Varlığın kayna­ğına nüfuz edip ulaşamamıştı. Bu da akim, ne kadar güçlü olursa olsun, görünür şeylerin sırrını açıklamaktan aciz olduğunu ispat­lıyordu. Akıl, eşyanın dış yüzünü anlar, ama onun varlığını mey­dana getiren gizli sırları çözemez. Isının ve elektriğin tesirlerini görür, fakat onu harekete getiren şeyin ne olduğunu anlayamaz. Ancak eserden müessire, sebepten müsebbibe doğru yöneldiği za­man bu sırları çözebilir. Oysa maddi şeylerin ve kuvvetlerin dış görünümü ile meşgul olan akıl, bu gibi şeylerle perdelendiği için, bunların kaynağını anlayamaz olmuş, aslı görmeyen kör bir var­lık haline gelmiştir. Ayrıntılarla uğraşarak aslı unutmuştur. Her ne kadar etkilerini ve dış yüzünü görmüş ve anlamış olsa da bun­ları meydana getiren zatın kim olduğunu kavrayamamıştır.

Semavi dinlerin ortaya çıkıp İslamiyet´le son bulmasına rağ­men, akıl, maddi şeylerin esareti altında kalmaya devam etmiş, madde ötesini anlayamamıştır. Aklın bütün otoritesi ancak zahiri alanda görülmekte, bu alanın dışına geçememektedir. Sadece maddi şeyleri kullanmakta, ama bunları meydana getirenin kim olduğunu bilememektedir. Ancak görünenden kaynağa, varolan­dan varedene yöneldiği takdirde bunu anlayabilecektir. Şunu da belirtelim ki, bu kainatı ancak, kendisini varedene iman etmekle tam olarak kavrayabiliriz.

Semavi dinler insanları, yaratıcıyı bilmeye ve tanımaya çağır­maktadırlar. Yaratıklardan hareket ederek yaratıcıyı tanımaya davet ederler. Yaratıcısını tanımak için, yaratıklar üzerinde ince­leme yapmaya çağırırlar. Bu nedenle kainatı ve varolanları ince­lememizi, şu görünen mevcudatın gerisindeki yaratıcıyı tanıma­mızı isterler. Geçmişteki incelemeci ve araştırmacılar, kainatı bu gözle incelemediler. Onun yalın görüntülerini inceleyen çağdaş araştırmacılar da bu yönde hareket etmemektedirler. Ama bizi il­gilendiren şey, Muhammed (sav) öncesi ve mevcudatın o zaman­daki durumudur.

İyonya felsefesi ile, onun mirasçısı olan Yunan felsefesinin o za­manki durumu böyleydi. Yunan felsefesinin öncüsü ve büyük filo­zofu Sokrates, göklerde dolaşan felsefeyi yere indirip insana ulaş­tırmak istedi. Fizik ötesini ve tabii âlemin görüntülerini bıraka­rak insana yönelmeye çağırdı. İnsan yaşantısında faydalı olacak şeylerle uğraştı. Fizik ötesini araştırırken doğru yola ulaştıran bir yol gösterici olmadan, sapıklığa düşmektense, insana fayda verecek şeylerle ilgilenmeyi yeğledi. İnsanların birbirleriyle iliş­kilerini düzenleyen ilke ve erdemleri, rezilliklerden ayırdeden öl­çüyü incelemeye çalıştı. Böylece, hakkı batıldan ayıran ilkeler or­taya çıkardı. İyiyi kötüden nasıl ayırdedeceğini bilmek ve yanlış gidişle doğru gidişi birbirinden ayırabilmek için bu yolu tuttu. İn­sanları da buna davet etti. Ancak öğrencileriyle, uygulayacakları metodlar üzerinde görüş ayrılığına düştüler. Hakkı batıldan ayır-detmenin Ölçüsünün bilgi olduğunu söyleyenler ortaya çıktı ve Sokrat bu görüşü benimsedi. Diğer bazılarıysa bu ölçünün hik­met, adalet, şecaat, iffet ve fazilet olduğunu söylediler. Eflatun bu görüşü benimsemişti. Bazılarıysa hakkı batıldan, iyiyi kötüden ayırdedecek ölçünün haz, ya da menfaat olduğunu söylediler. Bi­rey olarak insana fayda veren şeyin iyi, faydasız şeyin de kötü ol­duğunu söylediler.

İşte akıl, insanlan birbirlerine karşı nasıl muamele edecekleri­ni belirleyen düzenin esaslarını algılama hususunda bu gibi yan­lışlıklara saplandı. Doğru inancı öğrenme hususunda şaşkınlık içine düştü. Tek başına akıl, insani ilişkilerin sağlıklı bir zemine oturmasında yeterli olamaz. Varlığın sırrını kavramayı da beceremez. Aksine, değişmez hakikatlara ulaşamadan bu teoriler içinde şaşkın vaziyette dolaşır.

İşte bu karanlıklar içinde sofîstik düşünce ortaya çıktı. Bu dü­şünce sistemi, hakikatler üzerinde şüpheye düşmüştür. Bazıları bu hakikatları inkar etmiş; diğer bazılarıysa her şeyden şüpheye düşmüşlerdir. Bu arada bir kısım düşünürler ise, hakikatin in­sandan insana değiştiğim, yani hakikatin ölçüsünün insan oldu­ğunu söylemişlerdir ki, bu görüşe “subjektivizm” adı verilir. Bun­lara göre eşyanın hakikati diye bir şey yok, ancak varolduğuna inanılan şey vardır. Doğru yolu bulmayan bu felsefe ortamında, sırf akla güvenildiği için, böylesine açık bir sapıklığa düşülmüş­tür. Bu felsefe doğru yolu bulamadığı gibi, düşünceyi de saptır­mıştır. İnsanlar bu tür felsefelerle yollarını kaybetmişler ve bü­yük yanlışların içine düşmüşlerdir. –

Share.

About Author

Leave A Reply