Giriş ve Önsöz

0

Önsöz

Hatîb-i Bağdadi´nin, Bağdad Tarihi´nde, Ebu Hanife için ayırmış olduğu 80 sayfa tutan yazısında, onu övücü sözler yanında küçültücü sözlere de yer vermesi, beni üzmüştü. İlim ve fazlının, zekâ ve had´sinin hayranı olduğum bu büyük İmamı din kardeşlerime gereği gibi tanıtmak için İmamı A´zam adlı bir eser yazmış ve neşretmiştim. Aynı yıl, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ezher alimlerinden Muhammed Ebu Zeh­ra´nın Ebu Hanife adlı eserini tercümeyi teklif edince, bunu sevinçle kabul ettim ve derhal işe başladım. Başkanlıkça bu eser 1962´de basıl­dı. Arkasından yine aynı yazarın İmam Şafiî unvanlı eserini terceme ettim, bu da 1969´da adı geçen Başkanlıkça basıldı.

Aynı yazarın Dört İmam serisini tamamlamak için İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel adlı kitaplarımda terceme arzusuncjaydım, fakat başka meşguliyetler buna engel oldu ve aradan çeyrek asır geçti. Her şey vakt-ı merhumunu bekler, derler. Nihayet bu arzu da gerçekle­şiyor. Ahmed b. Hanbel basılıyor, inşaallah onu İmam Mâlik takib edecek, böylece Ehli Sünnetin Dört İmam serisi tamamlanmış olacak. Bu vesileyle şunu da belirteyim ki, Ebu Hanifenin I. baskısı Diyanet Başkanlığınca yapıldıktan sonra, Özel yayınevlerince müteaddit baskı­ları yapıldı, İmam Şafii Başkanlıkça I.baskıda kaldı,Yayın Müdürlüğü, kendi yayımlan arasında böyle bir eserin bulunduğunu unuttu, bu güzel eser bir köşede kaldı.

Kahirö, Üniversitesinde islâm Hukuku okutan yazar, Dört İmamın ve diğer İslam büyüklerinin hayatlarını yazarak, fıkıh tarihine ve İslâm Hukukuna ışık tutmuş ve mezhepleri anlatmıştır. İslam hukuku çok geniştir. Vaktiyle 15 kadar olan Ehli Sünnet mezheplerinden bugün yaşayan Dört mezhebi ve Dört İmamı tanıtan bu eserler çok faydalıdır. Onlar hakkında derli toplu bilgi vermektedir. Dilimizde böyle mükemmel eser yok gibidir. Dört mezhebin hepsinin güzel ve özel yanları vardır.

Hanefi mezhebi, kıyası ençok kullanan bir mezheptir. Kuvvetli bir hads, üstün bir zeka sahibi olan Ebu Hanifeye nisbet olunan bu mezhep çk rasyoneldir ve pek yaygındır. Ebu Hanife o kadar hürri­yetçidir ki, bir insanı hacir altına almaktan utanırım, der. Şafii bir ilim şahikasıdır, Akademik bir tonu vardır. İmam Malik ananecidir, âdet­lere bağlı bir tutum içindedir. Hayata uygun, tatbiki kolay görüşlere de sahiptir. Yazar, her imamı doğru tanıtmaya çalışıyor. Eski hataları dü­zeltiyor. Meselâ İmam Malik Rivaye fıkhı kurucusu olup Diraye fıkhına karşı gösterilir. Fakat yazar, onun kıyasta Ebu Hanifeden daha atılgan olduğuna söyler. Hadisi, kendi metoduna aykırı diye reddsdiyor, Ebu Hanifenin İse, kıyasa aykırı diye bir Hadisi reddettiği olmamıştır.

Ekinizde olan bu eser, size Ahmed b. Hanbeli anlatmaktadır. Selefiyyeci ve muhafazakâr olan Hanbeli´lik enaz yayılmıştır. Sebeble-rini içerde okuyacaksınız. İmam Ahmed, zühd ü takva sahibi bir zat olup siyasetten uzak kalmıştır. O da, İmam Mâlik gibi siyasete bulaşmadı, devlete mutlak itaat istedi. İsyan zulmü kaldırmaz, arttırır, der. O kendini ilme verdi. İnsanlar ilme, ekmek ve su kadar muhtaçdır, diyor. Ona göre hoşa giden yemek, çok yenince karnı şişirir, ilimse böyle şişkinlik yap­maz, ilim arttıkça ilme heves te artar. Kur´ân mahluk mu meselesinde, o fırtınalı sınav sırasında, kelleler uçar, kırbaç oynarken, o da sorgu için getirildi, Gözüne orada şâfiinin bir talebesi ilişti, Ona yaklaşıp; Mest üzerine mesh etme hakkında Şafii ne derdi diye sordu, oradakiler buna şaşakaldılar. Çünkü orası can-pazarıydı, hepsi sorgu için getiril­mişti. Fakat o can derdinde değil, ilim peşinde. Hatta bu işin başsorum-lusu olan Ebu Duâd bile hayretini tutamamış:

Adama bakın, adama, âlem can derdinde, o ise fıkıhla meşgul, demişti. O, böyleydi. 60.000 kadar meseleye cevap verdiği söylenir. Bunu ancak kendini ilme veren yapar. Onun parolası şöyle: Maal mihbere-ilel makbere: kalem elde, mezara dek!..

O, çağında kendinikabul ettirmişti. Çağdaşlarından biri şöyle der:

Horasandan tut ta Irak, Suriye, nerede sorarsan sor, heryerden t aynı ses yükselirdi: Ahmed b. Hanbel Racül salih,´ıyi adamdır… Tarihin şehadeti bu, sesi bu!..

O zaman şaşılacak 3 şey var derlerdi: Arap, fakat arapça beceremez; Ebu Sevr, Arap değil, fakat bir kelimede bile yanılmaz: Hasan Za´ferânî, yaşı küçük, fakat söylediği zaman büyükler kulak kesilip

onu dinlerler: Ahmed b. Hanbel.

Muamelâtta geniş ve müsamahalı olan Hanbeliler, İbadet husu­sunda titiz olduklarından, adları müteassıb çıkmıştır, bazı aşırı hareket­leri de olmuştur. Fakat mezhepte öyle ilginç görüşler var ki, insan hayret eder. Bu mezhep geniş düşünceli âlimler yetiştirmiştir: Evinde müsait yeri olan kimse, muhtaç olanları evinde barındırmaya mecbur­dur, ücret mukabili mecburi iskan.(bend:188} İşçiye ihtiyaç olunca halk mecburi çalıştırılır, halkın ihtiyacı olan sanatları öğrenmek ve öğretmek farzı kifayedir. (bend:189) Hükümet fiyatları dondurur, narh koyar, ihti­karı, karaborsayı, vurgunculuğu önler. (bend:190) Anarşi, fitne zama­nında silah satmak, düşmana satmak gibi haramdır. (bend:213) Bir kimse muhtaç durumda kalsa, birine başvurup yiyecek istese, o da vermese de adam acından ölse, vermeyene diyet lazım gelir. Çünkü ölüme sebeb olmuştur. {bend:210) Ticarette rakibine zarar vermek için fiyatla oynamak haramdır. Eşyada asıl olan mubah olmaktır, haram olmak için delil ister yoksa helaldir. Bu gibi halkın ihtiyacına uygun görüşleri çoktur. Mesalihi Mürseleyi delil olarak kullanır.

Onun en belirgin tarafı akidlerde ve şartlarda taraflara hürriyet vermesi, mukavele serbestisi tanımasıdır. Taraflar istedikleri şartı ko­şarlar. 4 mezhebin içinde onun kadar şartlarda serbestlik veren yoktur. Bu, ticaret hayatına canlılık katar. Başkalarının bağlayıcı hükümleri yanında onun bu serbestlik görüşleri, bugünki ticaret hayatına uygun düşer. Rahmetli Cevdet Paşa, Mecelle´nin mazbata-önsözünde bu konuya değinmiştir. Akidlerde ve şartlarda serbesti yanlış olduğun­dan, taraflar arasında uyumu sağlamak amacıyla, nikahta bir süre şart koşmayı caiz görür, muhayyerlik hakkı tanır, beğenmeyince nikah bo­zulur. (bend-226) Nikahta kadın, ikinci bir evlilik yaparak üzerine başka kadın almamayı şart koşabilir. Hülle nikahını caiz saymaz.

Ne gariptir ki, diğer mezhepler, özellikle Şafii ve Hanefiler, İctihad kapısını çoktan kapadıkları halde, Hanbelilerce kapı daima açıktır. Zamanın müctehidden hâli kalmasını caiz görmezler. (bend:241) Onun için dar görüşlü bilinen bu mezhepte yaman denebilecek alimler çıkmış­tır, İbni Teymiye, İbni Kayyım bunlardandır. İbni Teymiyeyi kusurlu görenler var, O gerçekten atak bir alimdir. Bir yandan arapça söyle­meye zorlarken diğer yandan çok geniş görüşler ortaya atar.. Ne diye­lim: İsmet sıfatı, peygamberlerden başkasının vasfı değil… Fıkıh tarihi­nin iki renkli siması var: İbni Teymiye ve İbn. Hazm. İbni Hazm için eskiler şöyle demişler: Hâccacı Zalimin kılıcı, İbni Hazmın

kalemi… Bu ikisinden Ümmeti Muhammed ürkmüş ve haklı. İbni Hazmı Hükümet mecburi ve parasız öğretim yapmalı diyor, Yazarın bu ikisi hakkında da aynı seride eserleri var, bilmem onlara el sürebilecek miyiz

İmam Ahmedin hayatında en ilginç olay, Kur´an mahluk mu sınavı olmuştur. Üç halife: Me´mun, Mu´tasım ve Vâsik devrinde ortaya atılan bu iddia eserde teferruatıyla anlatılır . Öylesine gereksiz yere koparılan bu sert fırtına, öylebir yük oldu ki ulemanın sırtına, kiminin kellesi uçtu, kimisi dayak yedi. Ulema kafilesi, elleri kelepçeli zincirler içinde, Bağdad´dan Tarsus´a doğru sorgu için yola çıkarıldılar, kimisi yol meşakkatına dayanamıyarak ruhunu Hakka verdi, öyle kur­tuldu. Ahmed Tam 28 ay zindanda tutuldu ve dayak atıldı. Akılcı geçi­nen Mu´tezilenin başıaltından kopan bu sert fırtına delice esti, söz yerine dayak konuştu, delil yerine yumruk hakim oldu. Bu iş alay konusu bile yapıldı: Birisi, Me´muna: Her mahlûk gibi Kur´an´da ölürse, ne olur, teravih namazını neyle kıldıracaklar diye alaylı alaylı sordu, diğer bir âlim: Bu işi Ebu Bekr ve Ömer bilirdi, neden siz gibi zorla davet etmediler diye akıllıca sordu..Bunları eserde okuyacaksınız, hemde ibret ve hayretle…

İmam Ahmed; Kitab, Sünnet, Sahabe fetvaları, İcma´ ve Kıyası ana delil olarak alır. İstishâb, Mesâlihi Mürsele ve Şeddi Zerâyii de çok kullanır ve bunlar mezhebe genişlik katmıştır. Eserde görüleceği üzre, İmam Ahmed, siyasete asla bulaşmamış, zulme, anarşiye yol açar; durum kötü olur diye, o çağda Abbasilere karşı olan hareketlere katıl­mamış, devlete itaati savunmuştur.

Abduhun talebesi olan fâzıl üstadımız merhum Yusuf Zîyaud-din Ersal, Şumnu´da Nüvvab Mektebinin yüksek kısmında fıkıh ve usul derslerini çok iyi okutmuştu. Sonra Ezherde bu sağlam temel üzerine birçok şeyler ilave ettik. Rahmetli hocamız, Usuli Fıkıhta bilgi­sine güvendiği talebesi arasında bana da yervermişti. Bu Allah´ın bir lütfudur. Onun için bu dört İmamı terceme ederken pek zorluk çekme­dim diyebilirim. Hazâ min fadli Rabbî. Bunlar yalnız İmamların biyorgra-fisi değil, Tefsir, Hadis, Fıkıh.Usul ve diğer İslami ilimlerle ilgili birçok

konuları da içermektedir.

Eser bir Üniversite ders kitabı olduğundan, başlıklar yok, sadece rakamları konmuştu. İki bölümde: 126 + 288 = 416 bend var. Ben, Ebu Hanife ve Şafiide yaptığım gibi, eseri 25 fasla bÖldüm,her bendin başına

bir başlık koydum. Bunlar o bahsin bir özeti gibidir ve küçümsenmeye­cek bir iştir. Böylece eser daha cazip bir hale geldi ve sevilerek okuna­cak bir şekil aldı. «Ben buna karşılık sizden ücret istemiyorum ve ben gösteriş için uydurmacık bir şey yapanlardan değilim.» (Sâd:8)

Kaldı ki, ilim yüklü olan bu eser, İslâm ilimlerinden en mühimlerin­den bahsetmektedir. Her ilimde olduğu gibi bunların da kendine özgü yerleşmiş terimleri var. Ben onları aynen bıraktım. Mütevâtir, tahric, istinbât tabirlerini aldım. İstishâb, Mesâlih, Şeddi Zerayi´ dedim. Bunları bu, ilimlerin erbabı bilir ve anlar. Ben bu kadar yapabildim ve bunu ilim sevgisi, İslam´a hizmet aşkıyla yaptım. Böylece bir boşluğu doldurdu­ğuma kaniim.

Ehli Sünnetin dört büyük İmamının hayatını ve bu vesileyle İslâm hukukunun ve kültürünün bir çok yanlarını tanıtan bu eserleri irfan hazinemize kanzandırmakla kendimi bahtiyar addederim.

Çalışmak bizden,, tevfik yüce Mevladandır.

9 Zilhicce 1403/16 Eylül 1983

Osman Keskioğlu

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bütün âlemlerin Rabbı olan Allah-u Teâla´ya hamdolsun. Pey­gamberimiz Hz. Muhammed´e, O´nun Aİ ve Ashabiyle cümlesine salât ve selâm olsun.

Kahire, Hukuk Fakültesinin yüksek tedrisat İslâm şeriatı kısmında bu seneki derslerim, Dâr´üs-Selâm olan Bağdat İmamı Ahmed b. Han-bel hakkındadadır. İslâm Ümmetine takdim ettiğim bu kitap, o derslerin bir hulasası ve özüdür.

Zühd ve takva sahibi olan bu salih imamı tanıtmaya, önce O´nun hayatını incelemek ile başladım. O´nun doğumundan itibaren çocuklu­ğunu gençliğini, yetişkinlik ve olgunluk devirlerini araştırdım. O, bütün bunların hepsinde sünnette, Hadîste imam olmağa yöneliktir ve gerçek­ten O, sünnet fıkhının imamı olmuştur.

O´nun hayatını incelerken, O´nun Halk-ı Kur´an mes´elesinde uğ­radığı meşhur olayı beyan etmeğe dikkat ettim, onun sebeplerini, geçir­diği safhaları, bu olay, O´nun mertebesini nasıl yükseltip kıymetini arttırdığını anlattım. Gerçekten bu olay O´nun namını her tarafa duyur­du. O´nun zühd ve takvası, salah ve fazileti bütün İslâm diyarında halkın dilinin destanı oldu.

O´nun hayatını araştırıp incelemeyi tamamladıktan sonra, kısaca O´nun yaşadığı asrı incelemeye yöneldim. O´nunla çağdaşları arasın­daki münasebeti, Hadîs uleması ile fıkıh uleması arasında hâkim olan dînî görüşleri anlattım. O devirlerde İslâm dünyasında başlayan fikir cereyanlarını, halifelerin ve emirlerin, fukaha ve hadîs âlimlerine bazı görüşleri aşılamağa çalıştıklarını, az kalsın bunu başaracaklarını beyan ettim. Bazı halifelerin bu teşebbüsleri kuvvetli bir tepki ile karşılandığını, çünkü o ulemâ, kendi görüşlerince, selef-i salihinin yoluna şiddetle sarıldıklarını ve neticede kazandıklarını bildirdim.

Bu yoldaki açıklamalarımla, istediğim şeyleri anlattıktan sonra, bir giriş kabilinden olan bunlar bitince, maksada yöneldim ki, o da bu imamın usul-u dindeki görüşlerini, Peygamberin sünnet şerifine ve İslâm fıkhına hakkile hizmetini beyan etmektir.

O´nun usul-u din hakkındaki görüşlerini oldukça geniş anlattım. Çünkü onlar, o asırda selef-i salihin görüşlerini en doğru olarak göster­mekte, tasvir etmektedir. Diğer yandan onlar, İslâm hakikatlerine felsefi bir görüşle bakmak isteyenlerin kurcaladıkları uyandırdıkları fırtınaya karşı, esere bağlı olanların ilmi bir mukavemetidir.

Bunları beyan ettikten sonra İmam Ahmed´in Sünnet-i Peygam­beri Hadîs Şeriflere hizmet için yaptıklarını, bütün hayatı boyunca Müs­lümanlar arasında sünnet yaymağa çalıştığını, bunun en canlı misali olan Müsned kitabını yazdığını, Müsnedin tesir ve kıymetini, O´nun hadislerinin kudret derecesini, onu toplamaktan maksadının ne oldu­ğunu anlattım. Sonra O´nun fıkhını ele aldım. Ve O´nun fıkhının: Sünneti incelemesinin olgun bir meyvesi, Hz.Peygamberin ve Ashab-ı Kiramın hükümlerini ve fetvalarını araştırmanın bir mahsulü ve tabiinin seçme fetvalarının bir hulasası bulunduğunu söyledim. O, hüküm ve fetva verirken itimad olunacak bir eser bulamazsa, o zaman onların eserle­rine kıyas yapar, onlara yakın hüküm vermeğe çalışır, dâima sünnetten ışık alırdı. Böylece O´nun fıkhı (Allah Ondan razı olsun) rivayet olunan asar veya o âsârın benzeri bir fıkıhtır denebilir.

Sonra O´nun fıkhının nasıl rivayet ve nakil olunduğunu ve doğrulu­ğunu, sağlamlığını bildirdim.

Daha sonra: Fıkhını üzerine kurduğu temelleri: Usul-u fıkhının, bu değerli mezhebin geçirdiği devirleri, büyüme yollarını, oncfa mes´elele-rin nasıl kurulduğunu, kaidelerinin tesbitini, fer´i mes´elelerin nasıl top­landığını beyan ettim. Böylece Hanbeli Mezhebi´nin nasıl büyüyen, yaşayan, salah ve ıslah getiren bir mezheb haline geldiği görülür.

Eğer Allah teâlâ´nın lütuf ve keremi, tevfik ve yardımcı olmasaydı, bu bahislerimizde ulaştığımız bu neticeyi kazanamazdık. O yüce Allah, ne güzel koruyucu, ne iyi yardımcıdır.

Safer 1367/Aralık 1947

GİRİŞ

1. Ahmed´in Salih Bir Alim Olduğunda İcma´ Vardır.

Ebu Sevr, İmam Ahmed İbn-i Hanbel hakkında şöyle der: «Eğer bir kimse: Ahmed b.: Hanbel cennet ehlindendir derse, bundan dolayı asla kınanamaz. Çünkü, bir adam Horasan´a ve o tarafa gitse, oradakiler ona şüphesiz: Ahmet İbn-i Hanbel iyi adamdır, salih kimse­dir, derler. Eğer Şam, Suriye Irak tarafına gitse yine O´na: Ahmed b. Hanbel iyi adamdır, salih kimsedir, derler. İslâm diyarının her tarafında bu ses duyulur. Bu söz çalkalanır. Bu bir icma´dır. Eğer bu sözden dolayı bir kimse kınanırsa, o zaman icma´ batıl olur. kıymeti kalmaz.»[1]

Bu söz, Ahmed b. Hanbel´in çağdaşı olan fıkıh ve hadîs âlimi bir zatın O´nun hakkındaki sözüdür. Bu söz, Ahmed b. Hanbel´in onun nezdindeki derecesini anlattığı gibi, o asırdakilerin hepsinin nazarında onun yüksek mevkiini göstermektedir. Uzak-yakın bütün İslâm diyarı O´nun salih kimse – iyi adam olduğunda ittifak etmekte, bu hususta icma´ münkaid olmakta. O´nun namı her tarafa yayılmakta; O´nun fazilet ve salahı, takvası, imanının kuvveti, zühdü dillere destan olmuş, söylenmektedir. Madem ki, icma´ İslâm´da bir delildir. Ahmed b. Han­bel´in salih bir kimse olduğunda icma´ delili vardır, bunda hiç şüpheye yer yoktur, bu şüphe götürmez bir husustur.

Hakikaten Ahmed b. Hanbel, hayatında en büyük sınavdan geçti ve bunu en güzel şekilde kazandı. Nefsi cilalandı. En şiddetli bir fitnede denendi, ondan, altın potedan tertemiz çıkar gibi temiz çıktı., yabancı, yaramaz şeylerden arınarak halis bir halde kaldı. İmam Ahmed, dünya ve onun yalancı ziynetleriyle imtihana çekildi, aldanma-dı. O´nun da bu hayatın iyi şeylerini isteyen bir nefsi vardı, fakat o nefsin arzularını yendi, onu ihtişamdan kesti, şüpheli şeyleri bırakıp şüphe olmryanlara sarıldı. Rahat O´nu çağırdı, o´na bakmadı, hayatın zevkleri O´nu aldatmadı, onlara gönül kaptırmadı. Cilalı, yalabık cisimlere, kir pas bulaşmadığı gibi O´nun kalbinin üstünden de kötü şeyler kayıp gitti. O, yokluk ve bolluk, darlık ve varlık her ikisiyle denendi. Darlık O´nun kalbini çiğnemedi, varlık O´nun aklını çelmedi.

Abbasi Halifelerinden dördü O´nu sınava çekti, denedi. Bu sınav­dan faziletli bir kişi olarak çıktı. Bu halifeler O´nu türlü türlü denediler, Halife Me´mun O´nu zincirle bağladı, ellerine kelepçe vuruldu. Mesa­fenin uzaklığına, meşakkatin büyüklüğüne bakılmaksızın bu ağır demir­ler içinde elleri kelepçeli olarak sorguya getirildi. Halife Mu´t esi m O´nu hapse attı, kırbaçlattı. Halife Vâsik O´na tazyik yaptı, dersten, fetvadan menetti, hürriyetini kıstı. Fakat O bütün bunlar karşısında boyun eğmedi, inancından ayrılmadı. Bu belâlardan sonra, O´nun için daha ağır olan en büyük belâya uğradı: Bu defa Halife Mütevekkil O´na bol bol İhsanda bulunup O´nu nimete garketti. Fakat dünyaya önem vermeyen Ahmed, bu defa onları dik dik bakarak reddetti, eliyle itti. Halbuki o zaman yokluk içinde kıvranıyor, açlıktan karnına taş bağlıyordu. O helal olup olmadığında şüphe olan bir şeyi ağzına koy­mazdı, ondan sakınırdı.

Bunlardan sonra Ahmed, bu muttaki ve zâhid âlim, bir insanın başına gelebilecek en büyük belâya maruz kaldı ki, o da insanların O´nu beğenip O´na hayranlığıdır. Bütün belalara, başına gelen bunca felâket­lere, kendine güveni sayesinde üstün gelip galebe çaldı. Bu O´na hiç gurur vermedi, kibir getirmedi. Bütün bunlar karşısında O, Allah´ın izzet ve celâline, azamet ve kibiryasına bağlı, mütevazı tabiatlı bir mümin vasfını yitirmedi. Medİh ve sena bütün övgüler O´nu aldatmadı. Böylece O büyük belâlardan kurtuldu. Zira şeytan felâket ve belâ içinde olduğu gibi nimet ve rahat içinde de insanı aldatmaktan âciz kalabilir. Fakat medih ve sena, övgü karşısında kibir gurur ve kendini beğenmek gibi hastalığa kapılan´ı aldatıp baştan çıkarır. Fakat Ahmed, bu muttaki ve zahid âlim, şeytanın bütün kapılarını kapadığı gibi onun bu yolunu da tıkadı. Övgü sevdası, sevgisi O´na yaklaşamadı, kibir ve gurur uçuru­muna sürükleyemedi. O medih ve senadan nefret ederdi, O´nun en

büyük belâ olduğunu bildiğinden ondan kaçardı. Allah O´na bol bol rahmet eylesin, şöyle derdi: «Ne olur, bir yolunu bulsam bir yana gitsem de adım unutulsa, anılmasam… Mekke´nin bir vadisinde olmak isterim, tâ ki hiç tanınmayayım; Ben şöhret belâsına uğradım. Ben sabah, akşam ölümü istiyorum..»

2. Hem Hadîs, Hem Fıkıh Alimidir.

«Ahmed b. Hanbet, salih bir kimseydi.» İşte bütün İslâm ülkele­rinde söylenip çalkanan doğru bir söz. Bu söz, Ahmed, sağ iken söyle­nirdi. Ölümünden sonra tarih O´nu nesiller boyunca böyle tescil etti. Tarih boyunca insanlar bunu birbirinden hep bu açıklık içinde aldılar. Bu söz, Ahmed´in tam suretini gösteren, hüviyetini açan bir anahtardır. Bakıyoruz o: Hadis âlimidir, ve salih bir kimse olarak. O, fıkıh ve salah ile vasıflanan bir fakihtir. O öyle salih bir fıkıh âlimidir ki, bu salahı O´nu fıkıh alanında sonuna kadar gitmekten alıkordu. Başkalarının yürüdüğü yerde o dururdu, başkalarının kesin hüküm verdiği şeyde o tereddüt ederdi ve bunu salah ve takvasından yapardı. Başkasının kesin konuş­tuğu yerde o manada dururdu. Diğerlerinin çabucak fetva verdiği mes´elede O, düşünür kalırdı.

Bunlardan dolayı O´nun fıkhında Hadis ve nakil temayülü çoktur. Eser ve rivayet edilmeye dayanır. Hattâ geçmiş bazı âlimler O´nu fakih değil, muhaddis hesap ederler. Bakıyoruz, İbn-i Cebîr Taberi, İhtilâf-ı fukaha kitabında O´nun mezhebini zikir etmemektedir. Taberî O´nun için şöyle derdi: «O, hadîs âlimidir, fıkıh âlimi değil!» Hattâ bu sözünden dolayı başı belâya girdi, evi taşlandı. Tahâvi, Debusî, Nesefl, Gazali gibi hilâfiyyat inceleyen bazı fukaha O´nu zikretmezler, O´nu hiiâfiyata yer veren fukahadan saymazlar. İbn-i Kuteybe Eimaârifinde O´nu fukaha sırasında kaydetmez. Makdisî, AhsenüMekasim´de O´nu hadîs âlimleri arasında zikreder.

Kadı İyaz, Medarık´de şöyle der: O,mehazının bakış mükemmelliği yönünden fıkıh imamlarından geride kalır. O´nun fıkıhta imam sayılma­sını kabul etmeyenler, fıkha dair bir kitabının bulunmadığını, ancak Müsned kitabının nakil olduğunu ileri sürerler. Halbuki O´nun asrında fıkha dair kitap yazmak çoğalmıştı. Muhammed b. Hasan, Irak fıkhını topladı, Ebu Yusuf fıkha dair nice kitaplar yazdı, İmam Şafii kitaplarını yazıp mezhebin.! tedvin etti. Halbuki tarihçilerin ittifakla kaydına göre,

İmam Ahmed´in bu konuda bir eseri yok. Bu da O´nun fakih değil, hadis âlimi olduğunu gösterir veya en azından hadis tarafının, fakih yönüne üstün geldiğinin delilidir. Şüphesiz hadis âlimleri içinde fıkıh mes´eJele-rinde fikir yürütenler vardtr. Meselâ İmam Buharı ve keza İmam Müslimin fıkıh yönü vardır, bu onları hadis âlimleri sırasından çıkarıp da fukaha arasına katmaz. İtibar galip olan yönedir. Hadis ilmiyle fazla meşgul olan onda ihtisas kazanır ve hadis âlimi olur. Kim ki çok fetva verir ve onunla uğraşırsa o da faklh olur. Bu her iki vasfın, İmam Malik´te olduğu kadar, birbirine yaklaşıp kaynaştığı başka bir kimse yoktur, O bu hususta tekdir.

3. Fıkha Dair Kavillerini Talebeleri Toplamıştır.

Bizim kanımızca Ahmed b. Hanbel, Hadis âlimi olmakla beraber O bir fakihtir. Yalnız O´nun hadis yönü daha kuvvetli olduğunu da itiraf ve ikrar etmekteyiz. Fıkha dair tedvin olunmuş eser de bırakmıştır. Nasıl ki hadise dair, o büyük müsnedi bırakmıştır. Ve o kendisinden sonra, beklediği gibi imam sayılmıştır. Ondan talebeleri O´nun kavillerini, fetva­larını, görüşlerini toplamışlar, böylece O´nun namına toplanan bunlar O´na nisbeî olunmuş ve bir fıkıh mecmuası meydana gelmiştir. Rivayet­leri bazen birbirine muhalif düşse de, çok defa uygun düşer. O, sırf hadis ile şöhret buldu diye, biz ulemanın kabul ile karşıladığı bu fıkıh mecmuasını bir tarafa bırakamayız ve o fıkha dâir kitap yazmadı diye­meyiz. Asrında ilimleri tedvin başlamıştı, talebeleri de O´nun kavillerini toplamışlardır, bu O´na yeter.

İbn-i Kayyim de O´na bu görüşle bakmaktadır. İlamül-Muvakkin´de İmam Ahmed´in fıkha dair kitap yazmamış olmasını şu sebebe bağlar­lar: O, hadisten başka konularda kitap yazmayı hiç hoş görmüyordu. Fakat Allah Teâlâ O´nun iyi niyetini bildi ve O´nun yerine talebeleri O´nun sözlerini ve fetvalarını yazıp topladılar. İbn-i Kayyim bunu şöyle açıklar:«Talebesi Haliâl O´nun kavil ve fetvalarını Câmiul-Kebirde top­ladı, 20 kitaptan daha çok oldu. Fetvaları, mes´eleleri rivayet olundu, insanlar asırdan asra onları nakil edip konuştular. Her sınıftan ehli sünnete imam ve rehber oldu. Hattâ ictihad bakımından O´nun mezhe­bine muhalif olup başkasını taklid edenler de O´nun kavillerini ve fetva­larını saygı ile karşılarlar ve onların dinî naslara: âyet ve hadise, ashabın fetvalarına yakınlığını, itiraf ederler. O´nun fetvalarına ve ashabın fetvalarına bir bakıp onları karşılaştıranlar birinin diğerine ne kadar uygun düştüğünü görür. Bunların hepsi sanki bir ışık kaynağından çıkmıştır.»

4. Nakillerde İhtilâf ve Hanbeli Fıkhının Nisbeti Mes´elesi.

İmam Ahmed, (Allah ondan razı olsun) fıkha dair bir kitap yaz­madığına, hatta bundan başkalarını da nehyettiğine ve hadis okumaya sarılmazlar diye talebelerine yazılmış fıkıh kitaplarını okumayı bile ya­sakladığına göre, O´nun fıkhının nakli hususunda itimad olunacak şey, talebelerinin O´ndan yaptıkları rivayet ve nakillerdir. Onlar, O´nun kavil­lerini, fetvalarını uzun uzun yazılmış kitaplara toplayıp naklettiler, hattâ bazısı 30 cüz´ü buldu, yalnız bu nakillerde bazı ihtilâf oldu. Madem ki, rivayetin esası nakildir , İmam kendisi fıkhını kitap halinde yazmadı, nakil edenler ihtilaf ederler ve nakil olunan sözler de birbirinden far-klı olur; tercihler değişik olur. Bakıyoruz ki, bazı tabakat yazarları, bazı talebeleri hakkında söz ediyorlar. Bakıyoruz, İbn-i Ferrâ´ Tabakatında: Ebû Bekir Mervezl, Esrem, Harb ve diğerlerinden nakiller yapıyor ve diyor: Bir çokları Hanbeli fıkhını naklettiler ve onları bu büyük imama nisbet ettiler. Diğer yandan bakıyoruz, bazı eser yazarları şöyle demek­te: O iki salih ve doğru kimse, kötü arkadaşlara çattılar. «Cafer b. Muhammed ve Ahmed b. Hanbel.» Cafer b. Muhammed, Şia imamlarından Muhammed Bakır´ın oğlu Cafer Sadık, İmamiye fıkhın-daki bir çok kaviller O´na nisbet olunmuştur. Ahmed b. Hanbel´e gelin­ce, o daha beterine uğradı, bazı Hanbeliler inançta O´na bir takım (mücessime) şeyleri isnad ettiler. Bu böyle olunca, şüphesiz ki Hanbeli fıkhının İmam Ahmed´e nisbeti ne kadar doğrudur, bu şüphe uyandırır, en azından bir kısmına gölge düşürür. Çünkt râvinin doğruluğu hakkın­daki şüphe, O´nun rivayet ettiğine de geçer, onun sıhhati zedelenir.

5. Ortaya Atılan Şüpheleri Tetkikteki Metodumuz:

Hanbeli fıkhının İmam Ahmed´e nisbeti etrafında uyandırılan şüp­heler bunlar. Mezhepleri okumaktaki yolumuz, sadece onları mevzuları bakımından incelemek olsa, meselâ Hanbeii fıkhını teşkil eden fıkıh mecmuasını, o mezhebin fikir ve yön bakımından bir kitabı olarak ele alsak, onun o imama nisbetinden bahsetmeksizin yalnız onu okuyup incelemekle iktifa ederdik, fakat biz mezhebin imamını ve fıkhını inceli­yoruz, öğreniyoruz. Öyleyse bize gereken şey: Bu fıkıh mecmuasının imama olan nisbet derecesini araştırmaktır. Onun etrafında uyandırılan şüpheleri, yaratılan zanlan eleştirmektir. Ya onları isbat veya reddede­riz, yahut da onların kuvvet ve zaaf derecesini meydana çıkarırız.

Oriun için etrafında şüphe uyandırılan bu şeyleri tetkik etmemiz bize düşen bir vazifedir. Ancak derhal İtiraf edelim ki, ulemanın yüzyıllar boyu muhtelif asırlarda kabul edegeldiği mukarrer umuru tetkik eder­ken bizim tuttuğumuz yol, onun batıl olduğuna delil bulunmadıkça, bizim de onu onlar gibi kabul etmemizdir. Zira bir şeyi ulemanın kabul edip benimsemesi, telakki bilkabul eylemesi, zahiren onun doğruluğu­na, nisbetinin sıhhatına şâhid sayılır. Çünkü onu ondan talebesi, arka­daşları nakil ettiler, onlardan sonra gelen tabaka da onların sözlerini kabul ettiler. Onlardan sonra gelenler de onların bu nakillerini tasdik ederek almış oldular. Zamanların birbirine yakın olması İtibariyle birbi­rini pekiştiren bu şehadet, reddolunmaz derecede kuvvetlidir, meğer ki aksine bir delil buluna ve onu kökünden sarsacak birşey beyan oluna. Çünkü zahir bunun doğruluğuna şahittir. Zahir olan birşey, hilâfına delil bulunup bozulmadıkça, reddolunamaz. Eğer ulemanın kabul ettiği mukarrer olan şeyler, şüphe ile batıl olacak, zanlar onları çürütecek olsa, o zaman ortada tarih kalmaz, nakiller çürür, İnsanlar eskilerin ilimlerinden faydalanamaz, onların nisbeti sahih olmaz. Hiçbir kimsenin sözü nakil olunamaz.

İşte bundan dolayı biz, Hanbeli fıkhının Ahmed´e nisbetini kabul ediyoruz, çünkü bu mukarrer bir usuldür. Ve onurr etrafında uyandırılan şüpheleri inceliyoruz. Bu şüpheleri gelişi güzel almıyoruz. Ancak bir fetvanın veya kavlin O´na nisbetinin batıl olduğu delil ile sabit olursa, o zaman ona göre hükmümüzü veririz. Her hangi bir şüphe ve zandan ötürü bütün mezhebin ona nisbetini toptan reddedemeyiz. Söylenen bir şeyi de ihmal edip bir yana atmayız. Tetkik ederiz, karşılaştırırız, kıyas ederiz, ölçeriz. Tetkik sonucu her şeyin hakkını veririz, vardığımız neti­ceyi açıklarız. Mukaddime ile netice arasında kapanıp kalmayız, delil ile onun götürdüğü sonuca bağlıyız. İlmi metoddan ayrılmayız, ilmin gere­ğine uyarız.

6- Mezhebin İki Özelliği: Hadis´e dayanması, Muamelatta Serbestiyi Kabulü.

Biz mezhebin Ona nisbetini tetkik ettikten, daha doğrusu O´na nisbeti etrafında uyandırılan şüphelen giderdikten sonra, Hanbeli Mez­hebini tetkike başlayacağız. Göreceğiz ki, o geniş, bereketli, canlı bir mezheptir. Onda başlıca iki unsur görünür ki, ikisi de onu kuvvetle beslemiş, bu sayede, diğer fıkıh nev´ilerinden ayrı olarak muamelât hususunda daha geniş ve müsaid olmuştur. O unsurlar da şunlardır:

1- Ahmed b. Hanbel fıkhı, rivayete dayanan bir fıkıh, Hadis fıkhı olup onda bu eser en kuvvetli bir surette tecelli etmekte, en açık şekilde görünmektedir. O , sahabenin görüşlerini, kavillerini seçer, eğer mes´ele hakkında sahabeden iki kavil varsa onlardan birini seçip alır veya bazen her ikisini de alır. Böylece ona göre mes´ele hakkında iki görüş olmuş olur. Bunu esere uymak için yapar. Çünkü O, Ashabı Kiram´dan bu yüce kişilerin görüşleri arasında nas´a dayanmaksızın bir tercih yapmak için kendisinde hiç bir hak ve salahiyet görmüyor. Çünkü tercih yapmak, iki taraftan birinde noksanlık, diğer tarafta da kemal görmeği icabeder. O ise nass olmadan kendisinde böyle bir hak gör­müyor. O selefin yolunun tesirinde kaldığından ve ashabın izini takip ettiğinden, nass olmıyan hususlarda ictihad yapıp fetva verirken bu hususta da ashaba uymakta, onlar gibi yapmağa özenmekte, nassla değilse bile, hiç olmazsa benzeme yoluyla bunu yapmaktadır.

2- Muamelât hususuna gelince, burada daha müsamahalıdır ve nass, menkul eser veya bu ikisine kıyas yoluyla verilmiş bir hüküm yoksa, o zaman işi İbâhai aslıya kaidesince´serbest bırakır. Çünkü eşyada asıl olan mubah olmaktır. Onun için akidlerde ve şartlar husu­sunda İslâm fıkıh mezhepleri arasında en geniş olanıdır. Mukavele serbestisi tanır. Akidler ve şartlarda asıl olan sıhhattir, meğer ki nassta yasaklanmış birşey ola. Akdin sıhhatına delil istemez, İbâhai asliye delili yeter. Halbuki diğer cumhur fukahası akdin sıhhatına delil ister. O akdi sahih sayar, batıl olduğunu iddia edenlerden buna delil ister. İleride, bu mezhebin muamelâtta ne kadar geniş olduğunu, mukavele­lerde serbestiyi aldığını, her şartı kabul ettiğini göstermek için, bunu ayrıca ele alacağız.

7- Mezhebin Usûl ve Kaideleri.

Biz bu mezhebi tetkik ederken, iki şeyi behemehal incelemek zorundayız:

1- Bu mezhebin hüküm çıkarırken, dayandığı usul nedir Fer´î mes´eleler o usule göre nasıl alındı

2. Fer´i mes´elelerı rabt altına alan umumi kaideler nelerdir Türlü türlü birçok mes´eleleri toplayan nedir İctihad meyvelerini veren ana temel nedir

Zira bu usul ve kaidelerin hepsi İmam Ahmed b. HanbePin/yaptığı şeyler değildir. Bunlar tafsilâtiyle ondan nakil olunmamıştır.: Bunlar ondan sonra tafsilâtiyle açıklanmış, fer´i mes´elelerden çıkarılarak , istinbat için temel bir asıl veya bir kaide haline sokulmuştur.

8- Usul İle Kaideler Arasındaki Fark.

İleride yeri gelince açıklanacağı üzere asıl ile kaide arasında fark. vardır.

Asıl: Fer´i mes´eleyi çıkarma yoludur. O vücut bakımından daha öncedir. Mes´ele o asıla göre hal olunur. Birçok imamların kurduğu usulü, füru´dan çıkarılmış ise de usul yine önce gelir.

Kaide: ise birbirine benzeyen fer´i mes´eleleri rabt ve zabt altına alan umuma şamil bir kuraldır. O füru´dan sonra gelir, onlardan alınmış­tır. O für´u bilme yolunu kolaylaştırır. İleride açıklanacaktır.

Share.

About Author

Leave A Reply