Giriş

0

1- İmamlar, Birbirine Saygılı Olup Hakkı Aramışlardır:

Kadı İyâd; Tertibül-Medârik adlı eserinde anlatır:[1] Sa´d bin Leys diyor ki: Medine-i Münevvere´de İmam Mâlik ile karşılaştım. Ona ne var, alnından terleri siliyorsun Ne oldu dedim. Bana şu cevabı verdi: «Ebu Hanif e beni terletti, ey Mısırlı, o gerçek bir fakihtir.» Sonra Ebû Hanife´yle karşılaştım. Ve ona: «Malik´in senin dediklerini kabul edip seninle konuşması ne güzel şey! dedim. Ebû Hanife de: «Ondan daha sür´atlı, doğru cevap veren ve yerli yerinde kusursuz eleştiri yapan kimse görmedim» dedi.

Dârül-hicre olan Medine İmamı Malik hakkında, İrak imamının görüşü böyle, Irak fakihı ve Küfe şeyhi-üstâdı hakkında Hicaz imamının görüşü de işte böyle. Her ikisi de arkadaşının fıkıh ve ictihaddaki yerini biliyor, onun hakkındaki görüş ve düşüncede insaflı davranıyor ve ona iümde layık olduğu yeri veriyor.

İşte bu doğru ölçü ve istikamette herşeyin hakkını yererek biz de imamlardan her birini incelemeğe çalışacağız.[2] Bir imamı inceleyip öğrenirken ona karşı taassub göstermeyeceğiz, ona hücum etmeksizin insaflı davranacağız. İctihad devrinden sonra gelenlerin tuttukları yolu tutmayacağız, onların uyandırdıkları taassub dalgalarına uymayacağız. Çünkü bize göre bir imamın üstünlüğü ve fazileti, diğer imamın noksan­lığından doğmuş, onun hakkını eksiltmiş değildir, her imamın fazileti, zatidir, kendi mevhibeterinden, araştırıp incelemelerinden doğmadır, hakkı arama hususundaki İhlasın, iyi niyetin, hakkı bulmadaki gayreti­nin mahsulüdür, her biri bundan nasibini almış, bu şerefi kazanmıştır. Allah cümlesinden razı olsun, onlar hakkı arayıp bulma hususunda gösterdikleri dikkat ve bu konudaki iyi niyetlerinden dolayı, her biri, hakkın kendisinin dediğinden başkasında olduğunu görünce, derhal kendi görüşünden döner: Hakk´a boyun eğerdi. Allah kendisinden razı olsun, İmam Mâlik şöyle derdi: «Kadı ve hâkime yakışan, ulema ite buluşup konuşmaktadır. Her hangi bir hâdise olursa onu ulemaya arzetmeli ve onlarla müşavere yapmalı…»

İmam Mâlik, Medine valilerinden birine şu tavsiyede bulunmuş­tur:

«Sana bir mes´ele arzolunduğu zaman dikkatli ol, kendi görüşünü, başkasının ki ile mukayese et, karşılaştır. Çünki mukayese yapıp ölç­mek görüşün aybını giderir, nasıl ki ateş altının aybını meydana çıkarır.»

İmam Bbû Yusuf, vâkıf, hayrat ve diğer bazı mes´elelerde İmam Azam Ebû Hanife´nin görüşüne katıldı. İmam Mâlik´e muhalifti. İmam Mâlik ile´görüşüp de onunvâkıf olduğu âsârı.onundelillerini ve Medine halkının amel ettiklerini görünce, bu hususta İmam Mâlik´in görüşünü seçtive şöyle dedi: «Üstadım Ebû Hanife´de bunları görmüş olsaydı, benim döndüğüm gibi o da senin reyine dönerdi.»

2- Bir Zatın Hayatını Anlatmanın Yolu Ve Taraf Tutmaktan Sakınmanın Gereği:

Hicret yurdu olan Medine İmamı Mâliki, madem ki, hiç taassub göstermeksizin ve taraf tutmaksızın insaf dairesinde öğrenmeye az­metmiş bulunuyoruz, öyleyse bize düşen şey, taassub erbabının sözle­rini bir yana atmaktır. Ancak onun fikir yönünden bir hususu açanlar müstesna. Çünki o takdirde biz onların o sözlerini bırakmayız, belki onların özünü araştırır, doğru olanı, bahisle uygun düşeni alırız, müba­lağalı ve aşırı olanları bırakırız. Böylece hakikati meydana çıkarmış, ona karışan şeyleri ayıklamış oluruz. Nasıl ki, içine karışan yabancı madde­lerden altını temizleyip halis hale getirmek için böyle bir muamele gerekir, biz de öyle yapacağız. Bu suretle bazı sözleri red, bazısını da kabul edeceğiz, tıpkı sarrafın yaptığı gibi. Zira o da kalp, sahte olanı reddeder, halis olanı kabul eder. Geçer akçe ile sahte birbirinden ayrılır. Biz de İmam Mâlik´in hayatını incelerken taassub erbabının sözlerini de okumak gerekecek. Zira onun slreti, menâkıb kitaplarına serpilmiştir. Menâkıb kitapları ise çok taraf tutan mutaassub bir zihniyet ile yazılmış­tır, bazen aklın almayacağı derecede onu yükselterek mübalağalı bir tarzda anlatır, diğerini ise aşırı derecede küçültür, bir kimsenin sîreti bu zihniyet ile yazılmış ve ondan başka da yoksa, araştırıcı ister istemez ona dalacak, onların içinden temiz olanları seçmeğe çalışacaktır. Böy­lece okuyucu, fikir ve fıkhıyle o imamın açık bir suret ve slretini görür. Çağdaşları, onun çıkardığı hükümleri, ictihadları nasıl telakki ettiler, kendi düşünceleriyle asrını nasıl birleştirdi, çağdaşlarından neler aldı, ona kimler uydu, kimler muhalefet etti, bunları anlar. Böylece, okuyucu görür ki, o fakih imam, asrının ve muhitinin meyvelerinden bir meyvedir. Gerçekten zamanının ve çevresinin timsalidir, onlarda tesiri vardır. O neslinin neticesidir ve onda iz de bırakmıştır. Başka bir ifade ile o bir neslin öncesidir ve onu da kendisinden önceki nesil yoğurmuştur.

3. İmam Mâlik´in Nasıl Yetiştiği, Bunu Bilmenin Güçlugu:

İmam Mâliki anlatan menâkıb kitaplarında, onu mübalağalı öven satırların bulunması, onun başkalarından üstün tutulması, bunlar, bu imamı olduğu gibi anlamak hususunda önümüze çıkan birer engel gibidir. Dârul-Hicre İmamı Mâlik´i incelerken insaf gereği, şunu da itiraf edelim ki, onun hakkında yazılmış olan menâkıb kitapları, aşırı müba­lağa hususunda, Ebû Hanîf e ve İmam Şafiî´nin (Allah ikisinden de razı olsun) Menâkıbian hakkında yazılan kitaplar gibi değildir, bunlar çok fazla olup başkalarına hücum etmekte o kitapların derecesine ulaşmamışlardır.

Kadı İyâd´ın Tertibül-Medârık´inde Ferhun´un Dibac´ında, Zürkâ-ni´nin, El-Muvatta´ şerhi mukaddemesinde ve Zevâvi´nin Menâkıb ki­taplarında: Mekki´nin Menâkıb-ı Ebû Hanife´sinde, Fahreddin RâzVnin Menâkıb-ı Şafii´sinde, bulduğun mübalağaları, aşırı şeyleri bulamazsın. Bazen yer yer mübalağalı şeyler bulsan da bunlar mahdud bir ölçüde­dir, belki de bunların esası, onlara kadar gelmiş sahih olmayan birtakım haberlerdir ki bazıları onları kabul edebilir…

Okuyucu burada şunu sorabilir: Neden Ebû Hanife ve Şafiî hakkındaki Menâkıb kitapları, ölçüsüz mübalâğalarla ve başkalarına ta´n ve hücumlarla dolmuş da, Mâlik´in hakkındaki eserler bu kabil hücumlardan ve medihdeki mübalâğalardan kısmen de olsa neden hâli kalabilmiş Bizim hatırımıza buna şöyle bir cevap gelmektedir: IV. yüzyılda ve daha sonraları Irak´da ve diğer şark ülkelerinde cereyan etmiş olan mücadeleler ve tartışmaların çoğu, dilersen hepsi diyebilir­sin, Şâfillerle Hanefiler arasında olmuştur. Bu asırların çoğunda Mâliki-lerin pek tesiri yoktur. İki mezheb ehli arasında cereyan eden bu müna­kaşa ve mücadeleler ikisi arasında bir yangın hâlini almış olup bunun neticesi, aşırı medihlerle dolu, aynı derecede birbirini yaralayıcı taas-sublarla dolu yazılar yazılmıştır. Endülüs´de, Mağrıb´de, Kuzey Afri­ka´da bulunan, Mısır´da ve diğer ülkelerde Şâfiîlerle teması olan Mâli-ki´lere gelince, onlar sakin ve sessiz bir halde kendi mezheblerini. öğrenmeye koyuldular, yalancı medihlere kapılmadılar, bazen mübalâ­ğaya düştülerse de, başkasını ayıplayıcı bir taassuba dalmadılar. Hele başkasıha dil uzatmayı asla yapmadılar, birinciden de mümkün mer­tebe uzak kaldılar.

Bundandolayı, Mâliki Menâkıb kitaplarının ihtiva ettiği haberleri incelemede büyük güçlüklerle karşılaşmıyoruz. Ancak güçlük, birbirine uymayan, birbirini pek tutmayan haberler arasından açık, birbirine uygun aydın bir suret çıkarabilmekte. Çünki bu haberler gayri mazbut bir şekilde serpilmiş bir haldedir, her ne kadar, hepsi değilse bile, çoğu sıhhatli olup reddedilemez bir durumdadır. Bunun ötesinde elimizdeki haberlerde, bu İmamın hayatını, onun muhitini, karışık ve dağınık olmı-yan bir halde, açık bir şekilde aydınlatacak bir malzeme de pek bulamı­yoruz.

Halbuki, İmam Ebû Hanife´nin (Allah ondan, razı olsun) hayatını incelerken kitaplardaki haberler onun: Ebeveyni; muhiti hakkında bize bir suret veriyor. B.unîardan onun ilk hayatı, nasıl yaşadığı hakkında bir fikir ediniyoruz. İmam Mâlik e gelince (Allah ondan razı olsun) onun bütün ailesi, yaşayışları hakkında birbirine uygun, noksansız haberler bulamıyoruz. İlk hayatı nasıldı, ne halde idi, sonra okuyup öğrenmeye nasıl başladı, açık bilemiyoruz. Halbuki, bunların hepsinin bu büyük imamın incelenmesinde tesiri var. Zira, nasıl ki çekirdek, gür yapraklı bir ağacın aslı ise, geniş etrafa ilim saçan bir kişinin ilk ve basit hayatı da öyle mühimdir.

Fakat biz İmam Mâlik´i her ne kadar belli bir yerde derli toplu yazılı bulamıyorsak da, haberlerin içine dağılmış veya ona işaret eder bir tarzda onun hayatını, Medine halkının yaşayışını buluyoruz. Medine ahalisinin ve Hicaz şehirlerindekilerin hayatları Emeviler ve Abbasî­ler çağlarında umumiyetle, belki de sade bir hayattı, öyle çok yönlü, karışık bir hayat değildi. Halk arasında ihtilâf yoktu. Çünki Medine-i Münevvere devlet merkezi olmaktan çıkıp, hilâfet başka yere intikal edince, bazı hallerde bedeviliğe yönelmeye başladı, hattâ bedeviliğe daha yakın oldu. Eğer Medine-i Münevvere, Müslümanların ziyaret mahalli olmasaydı, büsbütün bedevilik hâline dönebilirdi. Hz.Pey-gamber Sallalahu Aleyhi ve Sellemin buyurdukları gibi ziyaret edil–meye lâyık üç mescidden biri Medine-i Münevvere´de Mescid-i Nebe-vl´dir, (Diğer ikisi Beyt-i Haram ile Mescid-i Aksâ´dır). Medine-i Münev­vere Resulü Ekrem´in hicret yurdu olduğundan Allah Teâlâ ona o yüksek ve ebedi dereceyi vermiştir.

4- Hayatı Boyunca Medine´de Kalıp Başka Yere Gitmemesi:

İmam Mâlik in hayatını şöyle çizebiliyoruz: O muntazam, disip­linli bir hayattır. Onda karışık, birbirine uymaz şeyler yoktur. Bütün ömrü boyunca hep Medine-i Münevvere´de yaşadı. Oradan ancak hacca gitmek için ayrıldı. Başka bir beldeye gittiği veya herhangi bir şehirde ders okumak, araştırma yapmak maksadıyla bulunduğu bilinmiyor. Talebesi İmam Şafiî veya arkadaşı Ebu Hanif e Numan b. Sabit (Allah onlardan razı olsun) gibi seyahati sevmekle tanınmamış, Medine-i Münevvere´de Hz.Peygamber Aleyhisselâmın civarında bulunmak şerefiyle iktifa etmiştir.

O, bu şerefli hicret diyarında ömür geçirirken, dünyanın her tara­fından insanlar, gerek hac mevsiminde ve gerekse hac mevsimi dışın­da, ulam ulam ona geliyorlar, onlarla görüşüyordu. Hz, Peygambe­rin kabir-i şerifini ziyarete gelenler, vahyin indiği bu yerde, vahyin mübarek havasını alıyorlar, dinin kurulduğu bu mübarek ve temiz top­rakta o ruhu yaşıyorlar, bu mukaddes vadide Resul-ü Ekrem´in asarını izliyorlar, ona uyuyorlardı.

Uzak yerlerden gelen bu türlü insanlar içinde İmam Mâlik, muh­telif tipleri tanıyor, insanların örf ve âdetlerini, ahvalini öğreniyor, muhte­lit meşrebde, birbirine benzememiş, başka başka arzulara sahip kişileri görüyordu. Bunlar sayesinde o, fıkıh için güçlük çekmeden, yolculuk ve seyahat zahmetine katlanmadan kolayca ayağına gelen bol malzeme bulmuş oluyordu. Bundan dolayı sen, Medine´den dışarı çıkmadığı halde muhtelif muhit ve zamanlar için bu kadar bol ve bereketli hüküm­leri ihtiva etmesinden dolayı, Mâliki Mezhebinin garib olan veyahud ilk anda garip görünen halinin sebebini bunlarda bulabilirsin. Çünki o her ne kadar Medine´den ayrılmadı, orada yaşamış ise de, o mübarek ve temiz peygamber şehrine, her yerden, her şehirden ziyaretçi ve müca­vir olarak bölük bölük heyetler halinde gelenler çok oluyordu. İmam Mâlik onlar da, bir fakihin fıkıh malzemesini besleyecek, ona bol ilim verecek maddeyi buluyor, onlardan insanların faydasına olacak, onlara yarayacak, dertlerine devalar sunacak, onların muamelelerine uyacak olanları öğreniyordu.

5- İmam Mâlik´în Medine´de Bulunmasının Mezhebine Sağladığı Faydalar:

İmam Mâlikin (Aliah ondan razı olsun) Medine-i Münevvere´de ikamet etmiş olması, onun mezhebine yalnız bu faydayı sağlamakla kalmadı, diğer yandan onu çok verimli kılacak ve onun davetsiz ve propagandasız yayılmasını sağlayacak şu faydaları getirdi ki, ilim ara­maya gelenler, İmam Mâtik´in dersine devam etmekle beraber, aynı zamanda Resulüllahın (Ona satatve selâm olsun) civarında bulunmak şerefine de kavuşuyorlardı. Buna binaen onun dersine koşanlar çoğal­dı, onun etrafını saranlar arttı. Çünki bunlar okumayı tamamlayınca ayrılıp kendi memleketlerine gittiler. Orada İmam Mâlik´in fetvalarını, hallettiği meseleleri yaydılar, böylece okuttuğu talebesi, uzak ülke­lerde onun elçileri, mezhebinin yaylaları olmuş oldular. Bulundukları yerlerden kendilerine arzotunan meseleleri, hocaları Mâlik´e yazarak onunla ilmî münasebeti kesmediler. Hac mevsiminde hacca geldikle­rinde de onunla müzakere yapmak suretiyle münasebetler hep sürdü. Böylece hayatında mezhebi yayılmış oldu. Mısır´da, Mağrib diyarında, o hayatta iken talebesi vardı. Allah ona bereketli ve uzun bir ömür verdi. Mezhebi bundan iki olumlu fayda elde etti.

Birincisi: O talebesiyle, halkın örf ve âdetleriyle fıkhı arasında bir uyum sağlamaya çalışıyordu.

İkincisi: Bu yolla mes´eleler dal budak salıp çoğaldı, fetvaları arttı. Zira mezhebinin yayılmış olduğu ülkelerin genişliği, halkının onun mezhebinin usulünü alması ve aralarında meydana gelen her hâdisede onları tatbik etmeleri, istinbat edip çözülen mes´eleleri genişletti, fer´î mes´eleler çoğaldı. Böylece İmam Mâlik ve talebeleri nezdinde, vuku-bulmuş olan birçok mes´eleler çözülmüş oldu ki, bu da onları mes´ele farz ve takdir etmekten müstağni kıldı. Böylece frlen vâki olmıyan işler için hüküm vaz´etmeğe gerek duymadılar, farazi ve takdiri fıkha gitme­diler, tatbikatçı oldular.

Irak fıkhı, farazi ve takdir suretiyle genişleyip büyürken, her tarafa uzanmış geniş ülkelere yayılmış, türlü örf ve âdetleri, havi Mâliki mezhebindeki olaylar, ona böyle farz ve takdire, olmamış bir vak´ayı olmuş gibi saymaya ihtiyaç bırakmadı. Bu ikisi arasındaki fark ise, vâki´ ve sabit olan bir işle, olması farzedilen birşey arasındaki fark gibidir. Birincisi hayatla ilgili olan, istifade edilen birşeydir, ikincisi ise mantık usulüne göre tasavvur olunan bir ictihad yöntemidir. Belki de Ebû Hanif e fıkhı ile Mâliki fıkhı arasında en belirgin fark budur. Bundan dolayı, birinci fıkıhta, mes´eleler arasında güzel bir zabt ve sağlam bir insicam, uygun bağlantı görünür, ikincide ise, tatbikatta hayata sağlam bağlılık ve insanların maslahat ve faydalarına uygunluk vardır.

6- İmam Mâlik´in Mezhebinin Ve Usulünün Tedvini Nasıl Olduğunu Bilmenin Gereği:

İmam Mâlik´in hayatını, onu saran şeyleri, bunun onun fıkhın-daki tesirleri ve bunun doğurduğu türlü meyve vermiş neticeleri bir yana bırakarak Mâliki fıkhını incelemeye koyulursak, önümüzde üç mes´ele buluruz:

Birincisi:

Mâliki fıkhı nasıt tedvin edilip yazıldı, mes´eleleri nasıl toptandı, sonra gelen kuşaklar onları nasıl nesilden nesile naklettiler

İkincisi:

Bu mezhebin usulü nedir Mes´eleler nasıl istinbat edil­di. Mezhebin imamı kendisi onlarla ne derece mukayyed oldu

Üçüncüsü:

Kalemlerin münakaşasını yaptıktan, bundan başka bir yerde de bizim yazdığımız bir mes´elenin tahkiki ki, o da İmam Mâlik´in; usulle tearuz eden eseri (kavilleri) ne dereceye kadar kabul ettiği mes´elesidir. Daha ince bir ifade ile: İmam Mâlik asla Rey fakihi sayılmaz mı Yoksa Reyi alma hususunda Irak ehline yakın veya uzakta olsa, bir yaklaşımı var mı Rey konusunda yol ve mesleklerin ayrılık derecesi nedir

Bu üç mes´eleden her biri hakkında, İmam Mâliki incelerken tuta­cağımız yolu beyan edecek ve beyanlanmızdaki usulü açıklayacak bir şekilde konuşmamız gerekiyor:

7-Mâliki Fıkhının İki Ana Kitabı Muvatta ve Mudevvene:

Birinci mes´ele yani İmam Mâlik´in mezhebi nasıl tedvin olurdu Bu mezhebin aslı sayılıp kaynak olan iki kitap vardır, bu ikisi onun fıkhını tam bir şekilde cami´ olup onlara müracaat olunur. Bu iki kitap Mâlik´in Muvattaî ile Müdevvene-i Kübrâdır.

Muvatta´, İmam Mâlik´in yazdığı bir kitap olup onda sahih hadis­ler, haber ve eserleri, Sahabe ve Tâbi´inin fetvalarını toplamış ve şayed sevketîiği konuda Rey için de yer ve itibar varsa, kendi Rey ve görü­şünü de zikretmiştir. Bu İmam Mâlik´e nisbeti doğru bir kitaptır. Muhtelif yollarla ondan rivayet olunmuştur, râvileri muhtelif oisalar da, mecmuu bir noktada birleşir. O, her ne kadar bir hadis ve âsâr kitabı ise de, özü ve muhtevası bakımından bir fıkıh kitabıdır. İmam Mâlik naklettiği hadis­ler yanında bazen onun tenkidini yapar, râvileri, fıkıh görüşlerini eleşti­rir, istidlaldeki yönleri, istinbattaki tutumları anlatır. Bunların hepsini Mâliki Mezhebinin kitaplarından sözederken beyan edeceğiz.

Mudevvene ye gelince, bunu, Müvattâî yazdığı gibi İmam Mâlik (Allah ondan razı olsun) yazmış değildir, bu ondan sonra yazılmıştır. Bunun yazılması sebebi, râvilerin haberlerinde olduğuna göre şöyledir: İmam Mâlik´in talebesinden bazıları, Ebû Hanife´nin talebesi Mu-hammed b. Hasan in kitaplarını görüp, onları okudu. Onun kitapla­rındaki mes´eleler gibi, İmam Mâlik´in fetvalarını toplamak istedi. Arka­daşlarıyla bu konuyu görüştü, İmam Mâlik´ten rivayet olunduğuna dair nass bulunanı aldılar, İmam Mâlik´in talebesinin rivayet ettikleri bir fetva bulamadıkları hususda İmam Mâlik´ten nakilolunanlara kıyas yoluyla içtihat ettiler. Bu surette tedvin olunan fetva mecmuastna,-Müdevvene-i Kübrâ denildi ki, onu Sehnûn rivayet etmiştir. Böylece görülüyor ki, onda İmam Mâlik´in nassen sabit Reyleri jle onun fetvala­rından istinbat yoluyla alınanlar toplanmıştır. Bu itibarla o, İmam Mâ­lik´in usulü ve yolu üzere yürüyen talebelerinin ondan rivayet ettikleri ve onların anladıkları Mâliki Mezhebinin bir suretidir.

Mudevvene bu yolla yazılmış olduğundan ve Mâliki Mezhebi âlim-lerince hüsnü kabul gördüğünden, onlardan sonra gelenler haklı olarak onu gönül rahatlığıyla tanımışlardır. Bu husus araştırıcı bir tenkidci gözüyle incelenmeye muhtaçtır. İnşâallah Yüce Allah´ın kudretiyle, bunu yapmayı umarız.

8- İmam Mâlik´in Usulünün Tesbiti Ve Bunun Zorluğu:

İkinci mes´eleye gelince: Hüküm çıkarırken bizzat İmam Mâ­lik´in (Allah ondan razı olsun) mukayyed olduğu Mâliki usulü nelerdir Görüyoruz ki, İmam Malik, tâbi´ olduğu usulü açık, sarih, birbirine bağlı bir halde nassen tesbit etmiş değildir, halbuki ondan sonra gelen tale­besi İmam Şafiî bunu yapmıştır. Zira Şafii tâbi´ olduğu istinbat usu-. lünü yazmıştır, usul-ü fıkhın koyucusu sayılır. Ancak Muvattâl araştırıp inceleyen kimse İmam Mâlik´in tâbi´ olduğu usulü bulabilir. Mâlik ictihad yaparken o yolu tutardı, onlara uyardı, onları geçmezdi. Yine böylece Müdevvene´yi inceleyip araştırmak çok şeyi açıp meydana çıkarır. Çünki o çağdaki müctehidlerin yazıştıkları risaleler, mektuplar, ondaki usulü açıklar. Nasıl ki Mısır´dan Leys b. Sa´d´m İmam Mâlik´e yazmış olduğu risale bunu gösterir. Zira o, bu İki büyük, değerli iki imam arasında istinbat usulü hakkında bir münakaşadır. Allah Teâlâ bizlere, İmam Mâlik´in bazı risalelerini bulmak muvaffakiyetini nasib etti ki, Ceys´in risalesi onlara cevaptır.

İmam Mâlik´in usulüne dair bu kaynakların keşfettikleri, ne de olsa bir işaret sayılır, açık bir surette beyan değildir. Her ne kadar bu işaretler açık ve vazıh olup îbham yoksa da, ne de olsa mücmeldir, tafsilatlı değildir. Bundan dolayı, bu usulü tanımağa çalışırken yalnız onlara dayanmakla iktifa edemeyiz. Onun için, ondan sonra bu usulü, esasları öğrenmeye çalışan âlimlerin sözlerinden mutlaka yardımlanmamız gereklidir. Biz bu hususta çalışırken, bu sözleri süzmek ve onların Mâliki Mezhebine yakınlığını tanımak için kaynaklara müracaat edeceğiz. Bu ise şüphesiz büyük gayrete muhtaçtır. Bunda Yüce Allah´ın yardımını niyaz ederiz.

9- İmam Mâlik´in Rey Fıkhındaki Yeri:

Üçüncü mes´ele ise İmam Mâlik´in (Allah ondan razı olsun) Rey ve ictihaddaki yeridir. O Hadis ilmi ve eserdeki seçkin yeri, Ashab-ı Kir´amın eserlerine sarılmadaki dikkati yanısıra Rey´i de kabul etmek­tedir. Bakıyoruz ki, fıkıh tarihini yazanlar, İmam Mâlik i (Allah ondan razı olsun) âşâre dayanan fakîh sayıyorlar, Rey´i fakıhlarından saymıyorlar. Biz de bu konuda eskiden yazdıklarımızın bazısında on­lara uyduk ve dedik kf; hüküm istinbat etmede Medine fukahasmın yolu, İrak fukahasının tuttuğu yola aykırıdır. Zira Medine fukahası, hüküm alırken çok defa esere dayanırlar, halbuki Iraklıların fıkhı ekseriya Rey´e dayanır. Fakat biz, İmam Mâük´i incelerken özellikle bulduk ki, o eser fakîhi oîduğu kadar Rey fakîhidir de. Çağdaş bazı yazarların Medine fıkhı hakkında söyledikleri zamanında Medine fıkhını oluşturan Mâlik´i fıkhına tamamiyle asta uygun düşmemektedir. İmam EViâlik´ira ka­bullendiği Rey, Ebû Hanife´nin arkadaşlarıyla diğer Iraklıların seç­tikleri Rey´e her ne kadar uymuyorsa da, Malik de Rey´S almışt! » İkisi arasındaki fark, Rey ile istinbat yolundaki farktır, Rey´i kullanmak miktarında değildir.

Bu mes´eieye geçmişteki İncelememizde işaret etmiştik, bu defaki incelememizde daha derin araştırdık ve şu neticeye vardık kî, eskiden sathî bir şekilde temas ettiğimiz, bu defa dikkatle arama sonu vardığı­mız neticedir. Böyiece meydana çıkıyor ki, İmam Mâlik´i eskilerin anla­yışı da budur. Oniar, onun hadisteki mevkiini, rivayeti aramadaki dikka­tini zikretmekle beraber onun Rey sahibi bir fakîh olduğunu ikrar ve itiraf etmişlerdir. Onlara göre İmam Mâlik, hadisi incelen Kitap ve Sünnetten alınan fıkıh usullerine göre onu ölçerken rivayetin derecesine göre za´fına hükmeder, Hz. Peygamberin (Ona salat ve selam olsun) irtihal-lerinden bu yana Mâlik´in zamanına kadar Medine halkının amel ettikle­rine uygunluğunu araştırdı. Bakıyoruz ki, İmam Şafii (Allah ondan razı olsun) «İhtilaf-ı Mâlik» kitabında İmam Mâük´in aldığı meselele­rin bir çoğunda ona muhalif kalıyor, rivayet ettiği bazı hadis rivayetle­rinde açık surette ona muhalefet ediyor. Yine görüyoruz ki, âhtali-İsfıhsârs kitabında: Esas bir nassa dayanmayan Kıyasa hami olun­mayan Rey´e itimad ettikleri için Mâlikilere ve başkalarına hücum et­mektedir. Yine Şafii´nin Cemâul Um kitabında: Mâlikilere Medine ehlinin amelini almaları ve bazı rivayetleri bırakmaları sebebiyle hücum etmekte oiduğunu buluyoruz. Bütün bunlar gösteriyor ki, İmam Mâlik büyük araştırıcı, münakkıd bir hadisci ravi olmakla beraber, aynı za­manda Rey´i çok kullanan ve ona itibar edip yer veren bir fakihtir.

Bakıyoruz ki, İbni Kuteybe, «Kitabül-Meârîf» de, İmam Mâ­lik´i Rey ashabı arasında sayıyor. Onu İbn-i Ebî Leylâ, Ebû Hanif e, Ehû Yusuf ve Muhammet b. Hasan ile birlikte aynı sıraya koyup Ashab-ı Rey başlığı altında zikrediyor.[3]

Demekki o, İmam Mâlik´in Rey´i çok kullanmasına baktı, aynı za­manda o, Hadis ricalinin öncüsü sayılan bir hadis alimidir. Bu suretle, Rey´i çok almasının sebebi, hadisi az bilmektir, nazariyesi de çürümüş olmaktadır. Zira İmam Mâlik´in hadis bilgisi hiç de az değildir, bilakis-çoktur. Fakat vuku bulan olaylar, sorulan meseleler cidden pek çoktu. Öyle olunca da behemal Rey´i kullanmak gerekti. Doğudan, batıdan insanlar mesele sormak, fetva almak için ona geldikçe onlara cevap ve”´ fetva vermek için rey´e çokça müracaattan başka çare yoktu.

İmam Mâlik´in Rey´i kullanma tarzı, Irak fukahasının tutumu gibi değildi. Onun tutumu şöyle idi: Hakkında kitap, sünnet ve eser varid olmayan her işde maslahat olan yönü araştırırdı. Bir şeyin şer´î olup olmadığında, onun için Ölçü kaidesi maslahattır, yararlı olmasıdır. Bir şeyin haram olduğuna dair hakkında kitaptan bir nass veya sünnetten bir şahid veyahut tercih edici bir eser, kavil yoksa, o, bu takdirde caiz olur. O, İslam şeriatını, insanların mashalatma uygun bir şekilde anlar, maslahatları açıklayacak bir tarzda gösterir. Çünki din, sadece ibadet yerlerine çekilmiş zahidlere veya yalnızca yüksek bir misal aleminde kendi gönül olgunluklarını arayanlar için gelmiş değildir. Belki o bütün insanlara gelmiştir. İnsanlar onda üstün bir örnek bulmalı, hayattaki olayları, temiz maslahatları saygılı görmelidir.

10- İmam Mâlik´in Koyduğu Mesalih-i Mürsele Esası:

İşte bu hakikatin ışığı altında İmam Mâlik´i (Allah ondan razı olsun) etüd edip inceleyeceğiz, ve göreceğiz ki, o fıkıh ufku çok geniş olan bir fakihtir. Bu sayede muhtelif çağlarda, türlü medeniyetlerin ihtiyaçlarını karşılamağa muvaffak olmuştur. Hatta biz Mâlik´i Mezhe­binde öyle görüşler buluyoruz ki,,onlar Batının bugün ulaştığı erffeüyük hukuk görüşlerine uygun düşmektedir. Zira bu yüce mezheb, fıkıh görüşünü, insanlığa hayat veren şeyden almıştır. O mümkün mertebe çok menfaat celbetmek mümkün olduğu kadar büyük zararları defey-lemek esası üzerine kurulmuştur. [4]

İşte bizim çizdiğimiz anahtarlar böyle olup bu büyük imamı anlatır­ken tutacağımız yolu, okuyucuya açıkça göstermektedir. Hak Sübhane ve Teâlâ´dan bize yardım ve tevfik ihsan buyurmasını niyaz ederiz. Doğru yola hidayet veren ancak Allah´tır.

——————————————————————————–

[1] Kadı İyâd, Tertibül-Medârik

[2]Yazar, dört mezheb imamının dördünü de yazmıştır. Bunlardan Ebû Hanife ve Şâfii tarafımdan tercüme olup Diyanet Başkanlığınca basılmıştır. (Mütercim)

[3] Ibnı Kuteybe, fcı-Maârif, s. 218

[4] İmam Mâlik bu görüşleriyle, fazilet ölçüsü menfaattir diyen ahlâk ve kanun filozoflarıyla uyuş­maktadır, Onlarca hayır, menfaat olandır, şer ise zararlı olandır”. İlerideki bahislerde ihşaallah bunu biraz açıklayacağız.

Share.

About Author

Leave A Reply