Hayatı ve Çağı

0

11-Doğumu ve Nesebi:

Alimler, Mâlik´in (Allah ondan razı olsun) doğduğu yıl üzerinde İhtilafa düştüler. Bazıları Hicri 90 Miladi 708 yılında doğduğunu söyler­ken bazıları 93, bir kısmı da 94,95,96 hatta 98 yılı dediler.[1] Çoğu 93 yılında doğduğunu kabul etmektedir. İmam Mâlik´in kendisinden: Ben 93 yılında doğdum[2] dediği rivayet olunmaktadır. Biz de meşhur olan bu tarihi almaktayız.

Siyer, Menâkıb kitaplarını yazanların kaydettiklerine göre, anası onu 3 yıl karnında taşımış, iki yıl diyenler de var. Meşhur olan 3 yıldır. Anlaşıldığına göre bu rivayetin aslı Vâkidi´nin şu haberine dayanmak­tadır: «Mâlik İbni Enes şöyle derken duydum: Bazen gebelik müddeti 3 yıl olabilir, bazı kimseler 3 yıl ana karnında durmuştur, kendini kastediyor.» [3]

Bu rivayet, İmam Mâlik´in hayatını acayip ve garip şeylerle doldur­mak isteyenlere bir nevi malzeme oldu, onu insanların üstünde, müm­taz bir sınıf göstermek için doğumunu bile farklı yaptılar. Her doğan çocuk normal olarak9 ayda doğarken o, hergün doğanlar gibi değil, üç yılda dünyaya gelmiş oldu, böylece doğumu bile menkıbeyle başladı, bundan sonra hayatı hep menkıbelerle doldu.

İmam Mâlik´in fıkhl görüşüne göre, çocuğun ana karnında kalma müddetinin en uzun süresi 3 yıl olabilir. Bu görüşü, bazı annelerin haberlerinden veya Selef-i Salih´ten bazı kadınlara nisbet olunan sözlerden almadır. Biz bunu kabul edemeyiz. Çünki bugün tıbbın kabul ettiği şey, çocuğun ham! müddeti 9 ay olmasıdır, bir yıldan fazla da kalmaz. Gözetim ve araştırma bunu göstermektedir, çocuk normal olarak 9 aydan fazla kalamaz.

İmam Mâlik´in böyle bir zanda olduğu rivayeti yaygın ise de, bize düşen onu reddedip çürütmek ve anasının onu, diğer analar gibi do­ğurmuş olduğunu söylemektir. Bunun böyle olmasında onun mevkiini küçültmek ve imam sayılmasına noksanlık getirmek yoktur. Büyük olmak için 3 yılda doğmak gerekmez, bunda tarihen sabit olmuş bir hususu çiğnemek de yok. Onun doğum tarihinde, yukarıda geçtiği üzere, bunca çok ihtilafa düşenlerden bu rivayeti kabul edemeyiz, tıb, câri âdet ye her yönden sabit ve belli bir şey hususunda akla uymayan bu şaz rivayet alınamaz.

12- İmam Mâlik´in Medine-î Münevvere´de Doğması:

İmam Mâlik, Medine-i Münevvere´de doğdu, orada Sahabe ve Tâbi´nin eserlerini gördüğü gibi, Hz. Peygamberin Kabir-i Şerifini, Ravza-i Mutahharayı ve büyük makamları gördü: Gözlerini hayat ışı­ğında açtığı zaman baktı ki, Medine-i Münevvere kutsal bir şehirdir, orası iiim beşiği, nûr ocağı ve irfan kaynağıdır. Onun içine Medine´nin kutsallığı yerleşti ve ölünceye kadar bu böyle devam etti. Onun düşü­nüşünde, fıkhında ve hayatında bunun tesiri görülür, Medine´de bineğe binmez, Peygamberin ayak bastığı yere hayvan ayağı bastırmazdı. Medine halkının bulunduğu halin onun ictihadlarında tesiri vardır, ye­rinde inşaallah beyan edeceğimiz üzere, Medine halkının ameli önün hüküm çıkarma asıllarından bir asıl kaide olmuştur.

13- Nesebi, Yemenli Bir Arap Kabilesine Mensup Olduğu, Araplığın Müdafaası:

İmam Mâlik´in (Allah ondan razı olsun) nesebi: Yemen kabilelerinden bir kabileye mensuptur ki, silsilesi şöyledir: Mâlik Ebû Enes b. Mâlik b. Ebi Amir Esbahî Yemenî. Anasının adı Afiye Binti Şureyk Ezdiyedir. Anası ve babası her ikisi de Yemenli Araptırlar, asla köle olmamışlardır. Fakat onların ikisi için de bir söylenti vardır ki, onları biraz olsun açıklığa kavuşturmadan bırakmayacağız.

1- Şöyle bir rivayet var, Güya anası vaktiyle câriye imiş, adı da Tuleyha imiş. Ubeydullah b. Ma´merin cariyesi imiş. Bu rivayeti Kadı İyad, Tertibül-Medârik´de söyler ve ona dokunmaz. Fakat öyle bir ibare ile zikreder ki, bu meşhur bir rivayet olmayıp, meşhur olan birinci, yani anasının Yemenli ve Ezd kabilesinden olduğudur. Bizim tercihimiz de budur. Çünki biz meşhur olan rivayeti bırakıp da meşhur olmayanı, alamayız, meğer ki onu tercih ettirecek sebep ola veyahut bir delil buluna.

2- Bazı siyer yazarları İmam Mâlik´in ve ailesinin Arap olmadığını iddia ederler. Güya büyük atası Ebû Amir, Beni Teym kölelerinden imiş. Ebu Bekris-Sıddık (Allah ondan razı olsun) bu ailedendir. Bu iddiaya göre Mâlik Velâ bakımından Kureyş´e mensup oluyor. Amcası Nâfi´in zikri Buhâri de geçmektedir ve Arabın gayriden sayılmaktadır. Buhâri de Savm bölümünde şöyle denir: İbni Şahab Zühriden, o der ki, Teym Mevalisinden İbni Ebi Enes bana anlattı, ona babası şunu söylemiş: Ebû Hüreyre´yi şöyle derken işittim: Resulü Ekrem (ona salat ve selam olsun) buyurdu ki: Ramazan ayı girince gök kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlarda bağlanır.» İbni Hacer Fethul-Bâri´de der ki, bu ibni Ebi Enes, Malik´in amcası olan Nâ´fidir (C.17 s. 80). Bu kayıt gösteriyor ki, İmam Mâlik´in hocası olan İbni Şahab Zühri Maliki beni Teym kölelerinden saymaktadır. Çünki amcasını onlardan saymıştır. İmam (Allah ondan razı olsun) bunu inkar etmiştir, kendisinin öz Arap olduğunu, azadlı kölelerden olmadığını söylemiştir. Öyle anlaşılıyor ki, bu kölelerden olma mes´elesini siyer yazarı İbni İshak Vak´dl yaydı, onun için Mâlik onun rivayetlerini muteber tutmadı, onun doğruluğunu kabul etmedi. Çünki Mâlik´in koyduğu ilkelere göre: İnsanlar hakkındaki sözlerinde yalan söyleyenin rivayeti kabul olunmaz, ilim hususunda yalan söylemese de bu böyledir. Her ne olursa olsun bu iddia batıldır, çünki aslı yoktur. Zira Mâlik´in anası ile Abdurrahman .b. Osman b. Abdullah arasında sadakat ve and vardır, vela değil. Hılf yani ahd ve and her Araplar arasında olur. Velâe ise Arap ile Mevlâ arasında olur. Bu ahd ve andın hikayesi de şöyledir: İmam Mâlik´in atası olan Mâlik´e Teym´den Abdurrahman dostluk ve and teklif etmiş; bizim kanımız, senin kanın, bizim sulhumuz da senin sulhun olsun demiş, o da bunu kabul etmiş, böylece kavga ye barış zamanlarında birbirlerine yardım yapma dostluğu korunmuş, birbirlerinin yardım müttefiki olmuşlardır,

başka bir şey´değil.

Kendi neseplerini beyan konusunda, Mâlik´in amcası Ebû Süheyl Nâfi şöyle demiştir: «Biz Ziesbah´tan bir kabileyiz. Atamız Medine´ye gelmiş ve Teym kabilesinden evlenmiş, onlarla birlik idi, biz onlara nisbet olunduk.» Bu da göstermektedir ki, dostluk ve and, Ebû Amir ile oldu, oğlu Mâlik ile değil. Her nasıl olursa olsun, bu sözlerden anlaşıldı­ğına göre yapılan bu dostluk ve and, iki kabileyi birbirine bağlayan alâkanın tabii bir neticesidir ki, bu alâka da dünürlük; sıhriyet alâkasıdir. Bunun semeresi olarak da aralarında yardımlaşma andı yapılarak bu bağ pekiştirildi.

14- Atalarının Ne Zaman Medine´ye Geldiği Sahabi Olup Olmadığı:

Teym oğulları ile önce dünürlük kurup sonra da bunu yardımlaşma andı ile perçinleştirmiş olan Mâlik´in büyük atası Ebû Amir, ne zaman, hangi tarihte Medine´ye gelip kondu Bazı tarihçiler onun Hz. Peygam­berin HayaVı saadetlerinde Medine´ye geldiğini, Bedir savaşından sonra Medine´ye yerleştiğini söylerler ve Bedir´den sonra bütün gaza­larda Hz. Peygamber ile beraber bulunduğunu yazarlar. Kadı Bekir b. Alâü Kuşeyri der ki: «Mâlik´in ceddi Ebû Amir (Allah ona rahmet eylesin) Hz. Peygamberin ashabından olup Bedir´den başka bütün gaza­larda bulundu. Oğlu Mâlik de Tâbi´inden olup kendisi Ebû Enes´tir ve İmam Mâlik´in dedesidir. Hz. Ömer´den, Talha´dan Hz. Aişe´den Ebû Hüreyre´den Hassan İbni Sâbit´den (Allah onların cümlesinden razı olsun) hadis rivayet etmiştir, o zat, Hz. Osman (Allah ondan razı olsun) şehid edildiği zaman, geceleyin onu Medine mezarlığına götürüp giz­lice defneden dört şerefli zatın biridir.» [4]

İmam Mâlik´in menakıbını yazanların çoğunun anlattıkları budur. Bazıları bunu, diğer rivayetleri hiç zikretmeden söyler, bazıları hem bunu ve hem de diğer rivayeti zikreder ki, ona göre, Mâlik´in atası olan Ebû Amir, Medine´ye Hz. Resulü Ekrem´in (Ona salat ve selam olsun) irtihallerind.en sonra Medine-i Münevvere´ye gelmiştir. Buna göre O Muhadremi sayılıp sahabi değildir, çünki Hz. Peygamberle buluşma­sından, ancak Hz. Peygamberin asr-ı saadetinde yaşadığı için muha-dara sayılır. Hz. Peygamberin ashabı ile görüştüğü, onlardan ders aldığı için Tâbi´idir.

İbni Abdülber, İntikâ kitabında onun sahabi olduğunu söylemez ve onun Medine´ye geldiğini de kaydetmez, Medine´ye gelen, Ebû Amir´in oğlu Malik olduğunu söyler. Buna göre elimizde üç rivayet oluyor: Birisi: Ebû Amir Hz. Peygamberin Asr-ı saadetinde yaşadı ve Bedir´den başka bütün gazalarda bulundu. İkincisi: O Medine´ye Hz. Peygambe­rin Refik-Alâya irtihallerinden sonra geldi ve Teym oğullan ile dünür oldu. Üçüncüsü: Bu aileden Medine´ye ilk gelen kişi, Ebû Amır´ın oğlu Mâlik´tir, Ebû Amır´ın kendisi değildir. Biz ikinci rivayeti seçiyoruz. Çünki o, imam Mâlik´in amcası Nâfi´den rivayet olunana uygun düş­mektedir, o ailesini herkesten elbet daha iyi bilir. O, dedesinin Medi­ne´ye geldiğini, Teym oğullarıyla evlilik bağı kurduğunu söylüyor. Onun sahabi olduğu, Mâlikiler arasında her ne kadar yaygın ise de muhakkak hadisciler bunu kabul etmemektedir. Süyûti, «Tezyin-i Memâlîk» eserinde bu konuda şöyle demektedir: «Hafız Şemseddin Zeheb´ı, Tecrîd in de der ki: Onu sahabiler arasında zikredeni görmedim. Hafız İbni Hacer, İsâbe´sinde Zehebi´nin bu sözünü nakledip ona bir ilave de yapmadı.»[5]

15 – İmam Mâlik´in Medine´de Yetişmesi, İlimle Şöhret Bulan Bir Aileden Olduğu:

İmam Mâlik, Medine-i Münevvere de yetişti, ailesi Hadis ve Eser ilmiyle meşguldü. Bu hanedan kendini hadise vermişti. Hadis öğrenirler, sahabenin eserlerini, haberlerini ve fetvalarını toplarlardı. Atası Mâlik b. Ebû Amir, Tâbi´inin ulularından ve alimlerindendi. Yuka­rıda işaret ettiğimiz gibi, Hz.Ömer b.Hattab´dan Osman b. Affan´dan, Talha b. Abdullah´dan, mü´minlerin anası Hz. Aişe´den, hadis-i şerif rivayet etmiştir. Oğullarından: İmam Mâlik´in babası olan Enes, Rabl Ebû Süheyl künyesini taşıyan Nâfi´ ondan rivayet etmişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, rivayet işine en çok önem veren bu Nâfi´dir. O, Hadis Alimi ibni Şâhab Zühri´nin hocalarından sayılır ve onunla hemen hemen aynı yaştadır ve Zühri´den sonra ölmüştür. Buharı şerhi Fethul-Bârî´de şöyle denir: «Ebû Süheyl Nâfi´ b. Ebû Enes Mâlik b. Ebû Amir, İsmail b. Ca´fer´in hocasıdır. O Zühri´nin en küçük üstadlarından olup Zühri´nin talebesi ona yetişmiştir. İsmail b. Ca´fer gibi o da ondan küçüktür. Ebû

Süheyl, Zühri´den sonra öldü.»[6]

Öyle görülüyor ki, Mâlik´in babası Enes´in hadisle meşguliyeti o kadar çok değildi. Mâlik´in ondan rivayeti bilinmiyor, eğer onun hadisle meşguliyeti olsaydı, ulema arasında ondan ilk rivayet eden oğlu oiurdu. Bazı kitaplarda şöyle birşey naklolunur:

Mâlik babasından, o da dedesinden, o da Ömer. Haîtab´dan o da Resulü Ekrem´den (Ona salaî ve selam olsun) şöyle rivayet eder: Hz. Peygamber buyurmuştur ki: «Üç şey vardır ki, cesed onunla ferahlar, hoşlanır: Güzel koku, yumuşak giyecek, bal içmek.» Fakat hadis âlimle­rinin muhakkıkları diyor ki: Bu haberin İmam Mâlikten rivayeti sahih değildir, bu zayıftır.[7] Bu haberi Hatib Bağdadi nakletmiştir ve onun sözünden anlaşıldığına göre, Mâlik babasından bundan başka birşey rivayet etmiş değildir.[8]

Madem ki, İmam Mâlik, kendisine nisbetinde şüphe olunan haber­den başka babasından birşey rivayet etmiş değildir, bunun manası, , ondan birşey rivayet etmedi demek olur. Ondan rivayet etmeyince de, onun oğluna üstad olacak derecede hadis ilminde yeri olan biri olmadığı anlaşılıyor. Öyleyse hadis ilmiyle meşgul olanlardan değildi demek olur.

İlim hususunda babasının hali ne olursa olsun, amcaları ve ataları arasında ona yetecek şeref verenler var. Onlar ilimle ün salmış bir aite oluşturmak bakımından ona yeterler. İmam Mâlik´ten önce kardeşleri ilme yöneldiler. Kardeşi Nadr ilim halkalarına devam edip ulemadan ilim alırdı. Hatta İmam Mâlik derse devam etmeğe başladığı zaman, ondan önce kardeşi şöhret bulunduğundan, Nadr´ın kardeşi diye tanı­nırdı. İmam Mâfik´in namı hocaları arasında yayılınca bu defa o, karde­şinden daha meşhur oldu ve artık kardeşi Nadr, Mâlik´in kardeşi diye bilinmeğe başladı.

16- İlim Yurdu Medine-i Münevvere´nin O´nun Yetişmesinde Tesiri:

İmam Mâlik´in ailesi işte bu! Böyle bir aile içinde yetişmiş kimse, eğer kendisinde isti´dât ve kabiliyet varsa, elbette hadis ve fıkıh ilmini elde etmeğe yönelir. Çünki genç mevhibelerini, yeteneklerini, arzuları­nı, ailesinden alır. Onların tutumuna göre yönelir, o ailenin havası içinde, mevhibeleri, isti´datlan gelişir, seçeneklerine yön verir. İmam Mâlik´in yaşadığı o ülkede umumî çevre, mübarek göğünün altında barındığı, toprağının üstünde dolaştığı o belde, ilim ve İrfan yatağı olup güzel hasletleri, hak vergisi mevhibeleri geliştiren bir yerdir. Orası Peygamber Aleyhisselam´ın şehridir, o, oraya hicret edip orada barındı. Orası dinin yurdudur, nûr kaynağıdır, ilk İslam hükmünün yerleştiği, İslam Hükümetinin kurulduğu yerdir. Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinde İslam merkezidir! Hz. Ömer devri, İslam fikir düşüncesinin çiçek açıp ışıklarını yaymağa başladığı ilk çadır.Kur´an ve hadislerden Peygamberin irşadları doğrultusunda, en parlak mede­niyetleri kurmaya yarayacak hükümler alındı, İslam nurlu hakimiyetini yeryüzüne yaymaya başladı. Hakkın sesi yükseldi. Allah´ın kelimesi üstün oldu.

Emevîler çağında Medine-i Münevvere dinin yatağı, ulema merkezi olmakta devam etti,”sahabiler bile Medine´den ilim alırlardı. Rivayet olunuyor ki, Abdullah .İbni Mes´uda Irak´da iken mes´ele sorulur, o da fetvasını verirdi. Medine´ye geldiğinde verdiği fetvaya muhalif olanları görünce hemen Irak´a döner, yükünü indirmeden yol yorgunluğunu gidermeden fetva verdiği kimseyi bulur, ona doğrusunu söylerdi. Abdullah İbni Ömer daima müracaat olunan, istişare yapılan bir zattı. İktidar kavgası yapan Abdullah İbni Zübeyr ile Abdülmelik b.* Mervan, İbni Ömer´le istişare yaparlar, ona sorarlardı. O da onlara şöyle yazardı: «Siz eğer meşveret yapmak diliyorsanız, hicret yurdu olan Medine´ye başvurun, sünnete bakın!» Medine´nin yeri böyle yük­sekti.

İmam Mâlik´in yetiştiği yıllarda Medine-i Münevvere bu yüksek mevkiini koruyordu. Adil Halife Ömer b. Abdülazİz (Allah ondan razı olsun) İslam merkezlerine yazarak onlara sünnet ve fıkhı öğretir, Me­dine halkına da müracaat ederek onlara geçmiş şeyleri onların nelerle amel ettiklerini sorardı. Ebû Bekir b. Hazm´e sünnetleri toplayıp kendi­sine göndermesini yazdı. İbni Hazm bu dediklerini yaptı, yazdı, fakat göndermeden önce vefat eti.[9]

İşte İmam Mâlik´in gençliğinde Medine´nin manzarası: Sünnet ve Hadis yatağı, fetva ve eserler yurdu. Ashabın ulemasının öncüleri, ilk kafilesi burada toplanmış, onlardan sonra onların talebeleri, derken İmam Mâlik geldi ve buradallim, hadis ve fetvalardan oluşan zengin bir miras serveti buldu. Onların sayesinde kabiliyetleri gelişti, çiçek açtı, meyvelerini topladı, her tarafa büyük nam saldı.

17- Kur´an´a Ezberlemesi ve Rabi da Okumaya Başlaması:

Bu, hususi ve umumi muhit içinde yetişen Mâlik (Allah ondan razı olsun) çocuklarını dini terbiye ife yetiştiren İslam ailelerinin çoğunda olduğu gibi, daha küçük yaşta iken Kur´an-ı Kerim´i ezberledi, Resûlül-lah´ın şehrinde de ailelerin yaptığı budur, çünki, henüz, asırların hayırlısı olan birinci asırda idiler. Hz.Peygamber o zamanm hayırlı olduğunu haber vermişti.

İmam Mâlik, Kur´an-ı Kerim´i ezberledikten sonra hadis-i şerifleri ezberlemeye başladı. Muhiti onu buna teşvik ediyordu. Adeta Medine-i Münevvere´de ona bu işareti ve bu cesareti telkin ediyordu. Onun için ailesine, ütema meclislerine giderek ilim yazıp okumayı teklif etti. Ana­sına bu öğrenme arzusunu açtı, anası ona en güzel elbiselerini giydirdi, sarık sardı ve sonra- Haydi şimdi git ve yaz! dedi. Ona: Rabia´ya git, onun edebinden önce ilmini öğren! dedi.[10]

Anlaşıldığına göre, anasının bu teşviki üzerine, ilk defa Rabia´nın ders halkasına oturdu ve ondan Rey fıkhını gücüne göre, okumaya başladı. Ö zaman dahakörpecik bir gençti. Hattabazı çağdaşları şöyie demiştir: Mâlik´i, Rabia´nın ders halkasında gördüm, kulağında küpesi vardı. Bu da onun .daha küçük yaşta ilme devam etmeye başladığını gösterir. Daha küçüklüğünden beri yazdıklarını ezberlemeye son de­rece meraklıydı. Ders dinleyip yazdıktan sonra ağaçların gölgesine çekilir, orada dersini tekrarlardı. Bir defa onu bu halinde kız kardeşi gördü ve babasına söyledi. Babası da ona: – Kızım, o Hz. Peygamberin (Ona salat ve selam olsun) hadis-i şeriflerini ezberliyor, dedi.

18- İbni Hürmüze´de Okuması ve Onun Tesirinde Kalması:

İlmi,muhtelif âlimlerin meclisinde öğrenmek, yetişmekte olan gence İlmi meleke kazandırmaz. Onların arasından birini seçip behe-mahal ona devam etmesi, böylece belli bir süre özellikle ondan ders alarak tahsilini tamamlaması ve şahsiyetini kazanması gerekir, tâki onda tahsilini kazandıktan sonra serbestçe, kendi başına çalışabilir hâle gelsin, kazandığı ilmi hazırlık ve müktesebatile, fikir istiklaline kavuşabilsin.

Ebû Hanife´ye; nasıl okuyup öğrendiği sorulduğunda şöyle demiş­tir:

Ben ilim ve fıkıh ocağında idim. Onların ehlinin Önüne oturdum,

fakihlerden birtakihin dersine devam ettim. İmam Mâlik gerçekten ilim ve fıkıh ocağında bulunuyordu. Daha küçük yaşta, körpecik iken ulema meclislerine devam etti. Fakat, acaba fukuha arasından birini geçip belli bir fakihle, muayyen bir alime devam etti mi İlmi varlığını kazan­mak için bu iş mutlaka yapılmalıdır. Belli bir alime devam etmesi ise, onun başka alimlerden ders almasına da engel olmaz.

Kendisi, zamanındaki ulemadan birine özellikle devam ettiğini söy­ler. Medârik´de şöyle yazılıdır: «Benim İbni ŞaHab Zühri adında bir kardeşim vardı. Bir gün babamız bize bir mesele sordu. Kardeşim doğru cevap verdi, ben cevapta yanıldım. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi:

« Güvercinlerle oynamak, seni ilim öğrenmekten alıkoydu.» Buna canım sıkıldı. İbni Hüzmüz´e devama başladım. Yedi (bazs rivayetlerde sekiz) yıl yalnız ondan okudum, başkalarını bu işe hiç karıştırmadım. Yanıma hurma alırdım, ben ve çocukları onları yerdik. Çocuklara tenbih ederdim, eğer birisi hocayı soracak olursa, meşgul deyin derdim. Bir gün Hürmüz cariyesine: «Kapıda kim var diye sorar. Cariye de kapıda Mâlik´i gördü ve bakıp döndü: «Kapıda o kumral genç var,» dedi.. Mâlik´in, İbni Hürmüz´ün kapısında oturduğu yerde taşların soğuğundan korunmak için içi doldurulmuş bir minderi vardı. Taşların soğuğundan korunmak için, mescidde de onun üzerine otururdu. İbni ü´ü ders halkası oradaydı.[11]

soğuğundan korunmak ç, Hürmüz´ün ders halkası oradaydı.

19- İbni Hürmüz den Neler Öğrendi Kaç Yıl Onda Okudu:

Bu haber üç şeye delâlet eder:

1 – İmam Mâlik (Allah ondan razı olsun) ilmi hayatının başlangıcın­da, kendisine sorular sorulup cevap vermeye başlayacak ilim yolunu çizmeye koyulduğunda, ilim ocağı Medine´de özellikle bir alimden okumaya başladı ve uzun süre ona devam etti. Ondan ders aldığı bu uzun süre içinde diğer alimlerin semtine uğramadı. Bunu kendisi söyler, bu ilim öğrenmeye ilk başladığı zaman değil, İlimden anlamaya, kendi-

sine sorular sorulup doğru-yaniış cevaplar verecek yaşa geldiği zaman oldu. Bu da on yaşından küçük iken olmaz.

2- İbni Hürmüz´ün dersine devamı yedi yıl, diğer bir rivayette ise sekiz yıl deniyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu müddet Mâlik´in İbni Hür­müz´den başkasından ders almadığı müddettir. Bu müddedden sonra diğer ulema ile buluşur, onlardan da ders alırdı. Ancak onlardan ders alması, İbni Hürmüz´e olduğu gibi, yalnız onlara münhasır kalmazdı. Hepsinden okurdu. Böylece iki rivayetin arasını bulmak mümkün. İbni Hürmüz ile daha uzun süre görüşüp ders aldığı rivayetleri de var. Kendisinden şöyle rivayet olunuyor: «Onüç yıl oturup İbni Hürmüz´den ders okudum.» (16 yıl rivayeti de var). Ondan öğrendiklerimi, başka bir kimseden almadım. O ehli nevaya, sapıklara cevap vermekte, insanla­rın ihtilaf ettikleri şeyleri çözmekte en bilgili idi.»[12]

Onun şöyle dediği rivayet olunur: «Bir insan, öğrenmek için bir adama otuz yıl gelip gitmeli. »Bununla kendisiyle İbni Hürmüz´ü kasdettiğini zannederiz. İbni Hürmüz, hadisde onun adını zikretmemeye ondan and almıştır.

Ba rivayetlerin arasını şöyle buluyoruz: Yedi ve sekiz ytl ders okuduğunu anlatan birinci rivayetindeki müddet, başkalarından ders okumayıp ancak ondan okuduğu müddettir. İkinci rivayetteki 13 yıl ders okuma ise, bu müddet zarfında İbni Hürmüz´e devam etmekle beraber, başkalarından ders aldığı yılfardtr.

Üçüncü müddeti, yani 30 yılı kabul edemeyiz. Zira Mâlik 30 yaşına gelmeden önce İbni Hürmüz ölmüştür, çünki o, 117 yılında vefat etti, böylece İbni Hürmüz´e talebeliği hakkındaki rivayetlerin arasını bulup birleştirmek mümkündür. Bu, rivayetlerin metinleri arasındaki ibarelerin işaretlerinden alınarak yapılmalıdır. Yetişip olgunlaşmak ve fikir istiklâli ile ilimden çok nasibini almak isteyenin uyması gereken nizamın icabı da budur. Önce alimlerden birine muntazaman devam eder, sonra başkalarından da ilim istifade eder ve aynı zamanda özel üstadıyle de zaman zaman görüşür, böylece olgunlaşır.

3- İmam Mâlik üstadı İbni Hürmüz´den aldıklarının tamamiyle tesiri altında kalmış denebilir, onun eğilimlerine yön veren, yol gösteren odur. Mâlik alimler arasında kendine iyi örnek olacakları seçerdi. Bazı rivayet­lerde geçtiği Üzere İmam Mâlik Lâedrî-bilmenrı sözünü çok kullanır­dı, bilmediği birşey sorulunca hiç çekinmeden onunla cevap verirdi. Bu hususta da üstadı İbni Hürmüz´e uymuş olurdu. Medârik´de şöyle denir; «Mâlik derdi ki, İbni Hürmüz´ü şöyle derken işittim: Alim olan kimse, yanında olanlara, öğrencilerine lâedrî-bilmem sözünü miras bırakmalı, onların elinde bu bir esas olmalı. Birisine bilmediği bir şey sorulunca: Lâedri demesini bilmeli.. İbni Vehb der ki, Mâlik kendisine sorulan şeylerin çoğunda: Lâedrî derdi.»

Bütün bunlardan görülüyor ki, İmam Mâlik, büyük üstadı ibni Züh-rVnin yanında yetişirken: Küçükken, gençken, aklen yetişmiş bir deli­kanlı iken ne kadar onun tesirinde kalmıştır,

20- İbni Hürmüz´den İki Nev´i İlim Tahsili ve Münakaşadan Hoşlanmadığı:

Kendisine ve fikrine bu derece tesiri olup onu istediği tarafa yönel­ten bu büyük alimden, İmam Mâlik´in aldığı ilim nedir İmam Mâlik bunu açık bir surette sözle beyan etmemiştir, hatta hadislerin isnadında bile tavsiyesi üzere, onu sık sık anmaz. Çünki İbni Hürmüz takvasından ve zühdünden dolayı, belki Hz. Peygamberin hadisleriyle bilmeyerek yan­lış birşey karıştırırım korkusu ile, onun adını zikretmemesini tavsiye etmişti.

Mâlik´in sarih sözlerinden almaktan aciz kaldığımız biz, onun söz­lerinin işaretlerinden almış bulunuyoruz. Yukarıda naklettiğimiz rivayet­ler arasında Mâlik´in şöyle bir sözü geçer: «O, ehli hevâya, sapıklara reddetmede ve ihtilaflı mes´eleleri çözmede insanların en bilgiiisiydi. Bu sözden anlıyoruz ki, İmam Mâlik; üstadından fetva ve fıkha dair ihtilafları çözmeyi, ehli hevaye red hususundaki bilgileri öğrenip alıyor­du. İlminin tamamını insanlar arasında yaymamış olmanın bir sırrı da budur. Çünki Mâlik, talebesine hadis ve fıkıh meselelerinden fetva öğretiyor, bu iki ilmin dışına çıkmıyordu.

İmam Mâlik cedel; münakaşayı sevmiyordu. Mutezile, Cebriye Mürcie, Hariciler zihinleri şaşırtıcı, akılları ihtilafa düşürücü bir takım meseleler ortaya çıkarmışlardı. Mâlik bunlara dalmazdı. Sebebine ge­lince onların dediklerini bilmediğinden değil, onları pekala bilirdi. Fakat baktı ki, bunlarla münakaşaya dalmak, kişiyi selamet sahiline çıkarmı­yor, bir gayeye ulaştırmıyor.

Medârik´de şöyle denir: Mutezile´den birisi haber veriyor: «İmam Mâlik İbni Enes´e geldim, insanların önünde ona kadere dair bir mes´ele sordum. Bana susmamı işaret etti. Meclis dağılıp tenha kalınca bana: «Şimdi sor» dedi. Çünkü kader meselesini halkın içinde kurcalamayı sevmezdi. Mutezili öyle diyor; ona kadere dair ne sordumsa hepsi ne de cevap vermiş ve onların mezhebinin batı! olduğuna deliller göstermiş.[13]

Bundan da görülüyor ki, İmam Mâlik, dersinde her bildiğini söyle­miyor, ancak bildiklerinin en iyisini, insanlar için hayırlı gördüğünü anlatıyordu. İnsanlara diıi bilgisi veriyordu.

21- İbni Ömer´in Azadlısı Nafi´den Ders Okuması, İlim Tahsilinde Katlandıkları:

O çağda Medine-i Münevvere gerçekten bir ilim ocağı, ulema yatağı idi, Mâlik´in zamanında Tâbi´inden bir çokları oradaydı. Genç Mâlik onlarda ilim susuzluğunu giderecek, tükenmez bir kaynak, tatlı bir pınar bulmuştu, hiç bulunmayan, temiz bir su gibi berrak bir kaynak. Onlardan biri olan İbni Hürmüz´e, yıllarca başkasına bakmadan devam etti. Fıkıh meselelerine, ehli hevaye red konularını ondan öğrendi. Böylece cidal ve münakaşaya kaçmaksizın hakikat arama arzusu onda gelişti. Ondan sonra da diğer ilim kaynaklarından almaya koyuldu, fakat ilk kaynağından içmeye, İbni Hürmüz´den almaya da devam etti.

Abdullah İbni Ömer´in azadlısı Nâfi´den de (Allah ondan razı olsun) aradığını buldu. Ondan da çok ilim aldı. İbni Hürmüz´ün dersine hep devamı da ihmal etmedi.

Malik (Allah ondan razı olsun) şöyle demektedir: «Öğle,ortası Nâfi´e gelirdim, güneşin sıcağından beni ağaçlar bile korumazdı. Onun evinden çıkmasını beklerdim. Çıktığı zaman, onu görmemiş gibi yapar, biraz beklerdim. Sonra yanına gelir, selam verirdim. Sonra ayrılırdım. Mescide girip derse başlayınca yanına gelir : Şu meselelerde İbni Ömer ne derdi diye sorardım. O da bana cevap verirdi, sonra ayrılır­dım. O hiddetli bir zattı.»[14]

Bu.haber, İmam Mâlik´in ilim tahsili uğrunda nelere katlandığını göstermeğe yeter, o sıcak ülkede, öğle vakti.kalkıp Nâfi´nin evine gidiyor, o zaman Medine´nin dışındaki Baki´de oturuyordu. Onun evin­den çıkmasını bekliyor, sonra onun ardısıra mescide geliyor, Nâîi1 ye­rine oturup dinlenince ona hadis ve fıkıh meseleleri soruyor. Mâlik, Nafi´den bir çok hadis aldı, İbni Ömer´in fetvalarını öğrendi. İbni Ömer meşhur fakihlerden olup fıkıhta, Hadis ve Eser ilminde üstün yeri vardır. Hadis Şeriflerin ışığı altında hüküm vermekte mahirdi.

22- Hadis Alimi İbni Şahab, Zührî´den Ders Alması, Hadis Bellemekteki Dikkati:

İmam Mâlik, Nafi´den sonra hadis alimi İbni Şahab Zührî´den ders almıştır. Ondan okumaya, hadis şerifleri büyük dikkatle ezberle­mekle başladı., hem iyice anlıyor, hem güzelce ezberliyordu. Kendisin­den şöyle rivayet olunur: «Zührî bize geldi. Rabia yanımızda olduğu halde ona gittik bize 40 kadar hadis-i şerif rivayet edip anlattı. Ertesi gün yanına vardığımızda; yazdıklarınıza bakın ki, size hadis rivayet edeyim, dün anlattıklarıma baktınız mı, bellediniz mi » diye sordu. Rabia da: «Dün rivayet ettiklerini sana tekrarlayacak işte bu,» dedi. Zühri: «Kim o-» diye sordu. Rabia´da: «İbni Ebi Amir (yani Mâlik)» dedi. O da antet bakalım dedi. Ben de dünkü 40 hadisi tekrarladım. Bunun üzerine Zühri: «Benden başka bunları ezberleyecek kimse kalmadı sanırdım,» dedi. Bu rivayet gösteriyor ki, Mâlik ilmi kudreti arttıktan, zamt ve ezberlemekte meşhur olduktan sonra İbni Şahab ile görüşmüştür. Şöh­reti o derecedeki, üstadı Rabia, onların topluluğuna yazmayı ihmalle­rinden dolayı yönetilen ithamı reddetmesi için Mâlik´i öne sürüyor, o da gerekeni yapıyor, hatta üstadı Rabia ile birlikte ZührVnin dersine gidi­yor, ve derste bir arkadaş gibi onun yanına oturuyor.

İmam Mâlik Zühri´nin rivayet ettiklerinden faydalanmaya çok me­raklı idi. Ondan önce de İbni Hürmüz´ün ilminden, Nâfi´nin ilim ve rivayetlerinden aynı merakla faydalanmıştı. Yukarıda geçtiği gibi evine gider, çıkmasını bekler, cariye haber verirdi. Nasıl ki sıcağa bakmadan Nâfi´nin Bakîdeki evine gider, güneş altında onun çıkmasını bekler, sonra mescide gidip ders dinlerdi, bazen onu kalabalığın gürültüsün­den uzak, sakin bir havada ders dinlemek ümidiyle tenha bulmak için bayramda bile gittiği olurdu. Onun şunu anlattığı rivayet olunur: Bayram gelmişti, kendi kendime: Bugün İbni Şahab boştur, dedim, namazgah­tan yollandım, varıp kapısı önüne oturdum, onun cariyesine: «Bak kapıda kim var diye seslendiğini duydum. Câriye baktı ve «Efendim o kula Mâlik!» dediğini işittim.O da: «Getir, gelsin» dedi. İçeri girdim. Bana: «Bakıyorum henüz evine dönmemişsin» dedi. «Evet öyle» dedim. «Birşey yedin mi » diye sordu. «Hayır» dedim. «Öyleysebirşey-ler ye» dedi. «Buna gerek yok» dedim. «Öyleyse ne istiyorsun » dedi.

«Bana hadis rivayet et» dedim. «Haydi öyleyse, hazırlan,» dedi. Defter­lerimi çıkardım. 40 hadis-i şerif rivayet etti. «Daha fazla söyle» dedim. «Yeter dedi. Eğer bunları belleyip rivayet edersen, sen hafızlardan sayılırsın» dedi. «Belledim bile» dedim. Elimden yazıları çekip aldı ve sonra «Hadi anlat bakalım,» dedi. Ben de hepsini ezbere okudum. Sonra defterleri bana verdi ve: «Kalk, sen ilim hazinelerindensin!» dedi. Söylediğine göre, İbni Şahab Zührî´nin hadislerini bellemeye o kadar çok meraklı idi ki, hadis dinlemeye oturduğu zaman, yanında bir iplik bulundururdu, o Resûlullah´tan bir hadis-i şerif rivayet etti mi, hemen düğüm atardı, böylece düğüm sayısına göre kontrol yapar, rivayet olunan hadislerin hafızasında kalanların sayısını bilmiş olurdu. Medarik de şu var: İbni Şahab derse oturdu mu, 30 hadis şerif rivayet ederdi. Bir gün yine hadis rivayet etti, ben de düğüm attım. Fakat bir hadis-i şerifi unuttum. Zühri´ye rastladım ve ona o Hadisi sordum. «Derste değil miydin» dedi. «Evet dersdeydim,» dedim. «Öyleyse neden bellemedin » dedi. «Tam 30 hadis, ancak bir tanesi aklımdan çıkmış» dedim. Bunun üzerine Zührî: «İnsanların bellemesi kalmadı, hafıza denen şey gitti, ben bellediğim bir şeyi asla unutmam, sende olanları söyle» dedi. O unuttuğumu bana söyledi, ben de dönüp gittim.[15]

23- Hadis-i Şeriflere Gösterdiği Saygı ve Okumadaki Dikkati:

Gençliğinden itibaren İmam Mâlik, Hz. Peygamberin hadis-i şeriflerine gereken hürmette son derece dikkatli olurdu. Onları doğru bellemek için saygılı olmakla beraber huzur ve sükûn içinde dinlemeye çok önem verirdi. Onun için ayakta iken dinlemez, sıkıntılı, üzüntülü, kararsız bir halde iken hadis dersi almazdı. Onlarda bir yanlışlığa düş­mekten korkardı.

Medârik´de şöyle denir: «Mâlik´e, Amr b. Dinar´dan hadis dinle­din mi » diye soruldu. Cevap verdi: «Onu hadis rivayet ederken gör­düm, insanlar ayakta durmuşlar, yazıyorlardı. Resulü Ekrem´in (Ona salat ve selam olsun) hadis-i şeriflerini ayakta yazmayı hoş görmedim.»

Mâlik Ebû Zinad´a uğradı, hadis naklediyordu. Dersine oturmadi, sonra Mâlik´e rastladı ve ona: «Benim dersime oturmaktan seni alıkoyan nedir » diye sordu. O da: «Yer dardı. Ben ayakta iken Hz. Peygam­berin hadislerinin rivayet olunmasını istemedim,» dedi. Bu olayın Ebû Hâzim ile geçtiği de söylenir.

24- İlim Tahsilindeki Tutumu, O zaman ki Sözlü ve Yazılı Tahsil Yolu:

Bunlar, İmam Mâlik´in tahsiline dair haberlerden bazı seçmeler. Burada onun üstadlarının hepsini, hangi hocasından ne aldığını Hadis adamlarından kiminle görüştüğünü sayıp sıralamak niyetinde değiliz. Çünkü bunun yeri, onun İlminin kaynaklarından bahsederken gelecek­tir. Fakat burada, bu haberlerden bazısına işaret ettiği, bazısını açıkça söylediği üç şeyi belirtmemiz gerekiyor ki, onlarda şunlardır:

1- 0 zaman ilim, kişilerin ağzından duymak yoluyla, sözlü olarak öğreniliyordu, yazılı kitaplardan değil. Onun için talebenin zihni gelişip parlardı. Çünkü bütün güvendikleri kafalarına idi. İşleyen demir parıl­dar. İşittikleri birşey kaçmasın diye titrerlerdi. Bakıyorsun, İmam Mâlik Hadislerin sayısını iplere düğüm atarak tesbit ediyor, bir hadis zihnin­den kaçtı mı, onu tekrar dinliyor, hocanın sert azarlaması, çıkışması ona asla engel olmuyor. Birden 40 kadar hadis dinliyor, ancak bir kaçı aklından gidiyor, 40 tanesi kalıyor, 30 hadis dinliyor, ancak biri hafıza­sından kaçıyor. Bu onda hafızanın kuvvetini göstermektedir. İbni Şahab onu ilim-hazinesi, bilgi kabı olarak niteliyor. Aynı zamanda bu onların hafızaya verdikleri önemi, bellemeye verdikleri merakı da göstermek­tedir. Onların kalbleri böyle temiz, gönül vergileri kuvvetliydi.

2- Alimler, artık ilmi yazmaya, kaydetmeye başlamışlardır. Fakat yazılana, çizilene değil de, yine hafızalara itimad devam etmektedir. İşte İbni Şahab Zührî işittiklerini unutmalarından korktuğu için talebele­rini duyduklarını yazmaya teşvik ediyor. İşte İmam Mâlik, ona gidiyor, elinde yazdığı defterler var, duyduklarını onlara yazıyor. Bu onu diğer yandan işittiklerini ezberlemekten de alıkoymuyor. İbni Şahab Zührî, Mâlik´in elinden yazılı defterleri alıyor, ona anlattıklarından onu deniyor, onları noksansız, tamamiyle ezberlemiş buluyor ve «sen ilim kabısın» diyor.

3- İmam Mâlik ilim tahsiline kendini vermişti, ciddi bir şekilde heves ve sabır ile ilme sarılmıştı. Şiddetli sıcak, kavurucu hava onu evinden çıkıp, alimlerin evlerinden çıkarak mescide ders vermeye gelmelerini beklemesine mani olmazdı. Hatta bazılarının onu azarlamasına bile aldırmaz, jlim yolunda her şeye katlanırdı. Sükûn içinde akıllıca ve yumuşak davranarak, elinden geldikçe onları kızdırmamaya çalışırdı. Bütün vaktini ulema ile görüşmeye ayırmıştı. Akşam, sabah onlardan ders okurdu. Bakarsın, İbni Hürmüze sabahın erken saatlerinden ge­ceye kadar devam edîyor. İlim için fırsat buldumu, istirahat vakti demez, gecikmeden derse gider, hiç fırsat kaçırmazdı. Bakıyorsun, bayram sabahı namazdan sonra evine gitmeden önce, İbni Şahab Zührî´nin !evine gidiyor, çünkü bu vakitte İbni Şahab evinde insanların gürültü­cünden uzak, huzur içindedir, ondan daha iyi, güzelce ders dinler ve daha çok istifade eder, o bunu düşünür.

İlim elde etme uğrunda hiçbir gayreti esirgemediği gibi bu yolda malını da asla esirgenaez. İbni Kasım diyor ki: «İlim tahsili İmam Mâlik´i evinin tavanını söküp satmaya kadar götürdü. Odunlarını satıp okudu, sonra dünya kucak açıp ona yöneldi.»[16]

25- Hangi İlimleri Tahsil Ettiği, Bunların Beyanı:

Bir ilim öğrencisi olarak Mâiik´in hayatından sözetmeyi bırakma­dan önce, kısa da olsa onun öğrenmeye önem verdiği ilimleri zikrede­lim; yukartda naklettiğimiz haberler bunlara işaret etmiştir.

0 ilmi dört cihetten elde etmeye çalıştı ki, bunların hepsi de fakih bir alimi oluşturmada birleşir: O bir yandan gereği gibi âsâr ilmi biîir, diğer yandan Rey fıkhını öğrenir. Çağının ruhunu kavrar, etrafında cereyan edenleri tanır. İnsanların bilmesinde hayır gördüğü ilimleri onlara öğre­tip aralarında yaymaya çalışır.

1- O çağındaki ehli nevaya, sapık cereyana kapılanlara reddetme­yi, insanlar arasında ihtilaflar, fıkıh ve fıkıh dışında kalan mezhebler arasındaki ayrılıkları öğrendi. Kendisinin haber verdiği üzere bunları İbni Hürmüz´den aldı. Ondan çok şey öğrendi, fakat bunların hepsini halk arasında yaymadı. Ancak bilmeleri zaruri olanları söyledi. Bu su­retle o ilmi adeta ikiye bölüyor: Umum halka, bütün insanlara verilecek ilim, bu tek bir kişiye mahsus değil, bunda kimseye bir zarar yok. Herkesin aklı onu” alır ve kabul eder. Herkes onu kolayca sindirir ve faydalanır. .

Diğer kısım ise, onu ancak havas -seçkin kişiler- kavrar, onu avam nasa anlatmak olmaz, çünki bazı kişilere o, fayda yerine zarar getirir.

Mesela ehli hevaya red ilmi böyledir. Olabilir ki, çok defa bazı akıllar onu zor anlar, belki de yanlış anlarlar, kaş yapayım derkez göz çıkarmış olurlar. Belki de onların sapık sözlerini ve onlara cevabı konuşa konuşa bu sapık sözlere kendini kaptırır, onların durumuna düşer. Böylece fayda umulurken zarar gelir. Bu sebeple İbni Hürmüz´den öğrendikleri­nin hepsini yapmadı, bunu kendi söyler.

2- Ashabın fetvalarını, Tâbi´nin fetvalarını öğrendi. Hz. Ömer´in ve oğlu Abdullah İbni Ömer´in (Allah ondan razı olsun) Hz. Aişe´nin ve diğer sahabilerin fetvalarını bilirdi. Tâbi´ilerin ulularından Muhammed İbni Müseyyeb ve diğerlerinin fetvalarını öğrendi, bunlara erişmiş değil­dir, rivayet yoluyla öğrendi.

Dikkate şayandır ki, Ashabın ve Tâbi´nin büyüklerinin fıkhı, Mâliki fıkhının birçok ta´riflerinin kaynağı olmuştur.

3- Rey fıkhını Rabıatül-Rey diye tanınan Rabia´dan okudu. Öyle anlaşılıyor ki, Rabia´dan öğrendiği bu Rey, tam manasıyla kıyas, illetleri ve her veçhile menatı değildi, belki bunun esası muhtelif na´slarla halkın mesalihini uygun hale sokmak ve topluma fayda sağlamak yoludur. Onun için Medarik´de aynen şöyle denir: «ibni Vehb dedi ki, Mâlik´e soruldu: Rabia´nın ders meclisinde kıyas yapıyor muydunuz Ve birbi-rinizle çok tartışıyor muydunuz.» «Vallah hayır,» dedin»[17]

Bu ifadeden anlıyoruz ki, İmam Mâlik çok kıyas yapan ve ona göre-meseleler çıkaran fıkıh Re´y´ini almıyordu. Böylece, Irak´da çok olan takdiri fıkha da girmiyordu. Bu takdiri fıkıh zaten çok kıyas yapmadan ve illet olmaya yarayan vasıfları almadan doğmuştu.

Bundan dolayı bizim tercihimiz şudur: Rabia´ya göre Rey fıkhının esas, insanların mesalihidir, Mesâlih-i Mürsele´dir.

4-Herşeyden önce İmam Mâlik Hz. Peygamber Aleyhisselam´ın hadis-i şeriflerini öğrenmiştir. Hz.Peygamberden rivayet yapan râvileri araştırır, onların içinde mevsuk ve fakın olanları seçerdi. İnsanları an­lamakta kuvvetli bir feraseti vardı. Onların akıl ve fıkıh derecelerini kavrardı. Ondan şöyle dediği naklolunur; «Bu ilim dindir, onu kimden aldığınıza bakın, dikkat edin. Bu direklerin dibinde (Mescid-i Nebeviye İşaret etti) Resûlüllah buyurdu diyen 70 kişiye yetiştim, onlardan birşey almadım. Halbuki onlardan birine Beytülmal verilse emniyette olurdu, öyle doğru kimselerdi, fakat bu İşin ehli değildiler.»[18] Mâiik´in emin ve mevsuk kimseleri nasıl tanıdığını, onun rivayetini ve ravilerîni okurken, inşaallah beyan edeceğiz.

26- Ders Okutmak Ve Fetva İçin Mescidde Oturması Ve Ona Göre Dersin Önemi:

İmam Mâlik, âsâr ve fetvaları öğrenmeyi tamamladıktan sonra, Mescid-i Nebevi´de bir ders halkası kurarak ders okutmaya ve fıkhı öğretmeye başladı. Şüphe yok ki, Tâbi´inin ve onlardan sonra gelenle­rin meclislerine oturanlar, onlara İslam diyarının doğusundan, batısın­dan nice kimseler gelirdi, elbet ilimden büyük bir nasib almış, hürmet ve vakar kazanmış zatlar olmalı ki, fakih öğrenmek, fetva sormak için gelenlerin itimadını kazanabilsinler, sözleri muteber tutulsun, güvene layık olsunlar, işte Mâlik ders okutmaya başladığı zaman böyle bir güvene lâyık görülecek mevki sahibi idi. O, bizzat kendisi, hocalarının onu bu işe ehil gördüklerinden emin olmak, bunu ikrar ve tasdik etmele­rini istiyordu. Onun dilinden sık sık şu güzel ve parlak söz çıkıyordu: «İnsanların ehil görmediği bir işe kendisini ehil ve layık görende hayır yoktur.»[19]

Kendisinde ders okutmak arzusu uyandığı zamanki halini ve bu işi anlatmak amacıyla şöyle demektedir: «Her isteyen Mescid-i Nebevi´de hadis okutmak ve fetva için oturmak olmaz, bu konuda salah ve fazilet sahipleriyle istişare etmeli, nereye oturacağını sormalı, eğer onu bu işe ehil ve layık görürlerse oturmalı, benim, bu makama ehil, bu işe layık olduğuma ilim ehlinden 70 ûstad şehadet etmedikçe, ben bu makama oturmam.»[20]

Bir adam gelerek, Mâlik´e bir mesele sormak istedi. İbni Kasım ondan önce cevap verdi. Mâlik kızarak ona döndü ve şöyle dedi: «Ey Ebu Abdurrahman, ne de cesaretle fetva verdin! Ve bu sözü tekrarladı durdu. Ben, kendimin bu işe layık olup olmadığımı sormadıkça fetva vermedim.» Kızgınlığı biraz yatışınca, ona: Kime sordun, dediler. «Züh-ri´ye ve Rabia´ya» cevabını verdi.

27- Kaç Yaşında Ders Okutmaya Başladı :

Bu sahih haberler ve doğru sözler gösteriyor ki, İmam Mâlik bir kişiyi, ancak olgunlaştıktan sonra ders ve fetvaya layık ve ehil görü­yordu ve bunu kendine de aynen uyguladı. Olgunlaşıp ilimde kemal sahibi olmadıkça ve içlerinde Zührî ve Rabiâ da dahif, 70 kadar üstadı onun bu işe layık olduğuna şehadet etmedikçe, ders ve fetvaya başla­madı.

Derse başladığı zaman yaşı acaba kaçtı Sahih rivayetlerde vatka dair bir şey yok. Mantık bize onun o zaman adamlık çağında olmasını söylemeyi gerektirir. Zira bir insan, o büyük ve din âlimlerinin arasında fetva verecek bir mevkie ancakadamlık çağma geldikten sonra erişebi­lir. Aklı ve zekası ne kadar üstün olursa olsun, genç bir çocuğun, Hz. Peygaberin Mescid-i Şerifinde, kendilerinden ilim aldığı, onların kay­naklarından su içtiği o büyük üstadlann arasında hadis ve fetva verme­sine başlaması olamaz.

Fakat onun menakıbıru yazan Mâlikilerden bazı müteassıblar, onun 17 yaşında iken derse çıktığını söylemekten geri kalmıyorlar. Onlar bununla sanki onun ders ve fetva vermesinin de olağanüstü hallerle başladığını söylemek istiyorlar, nasıl ki hami müddeti ve doğuşu olağanüstü olduğunu iddia etmişler, anası onu üç sene karnında taşıdı sanmışlardı. Bu hususta Süfyan b. Uyeyne´ye nisbet olunan bir habere dayanmaktadırlar. O demiş ki: «Rabia´nın dersinde bir mesele geçmiş. Mâlik onu ona sormuş. Rabia da kızarak onu azarlamış. Mâlik de öfkeyle kalkmış. Öğle vakti yalnız oturmuş, onun yanına da bir cemaat oturmuş. Akşam namazını kılınca yanına 50 veya daha çok kimse toplanmış. Ertesi gün onun yanına birçok kimse toplanmış. O da artık ders vermeye başlamış, o zaman 17 yaşındaymış.»[21]

İmam Mâlik´in 17 yaşında iken ders okutmaya başladığı iddiası işte bu habere dayanmaktadır.

28- 17 Yaşında Ders Okutmaya Başladığı İddiasının Münakaşası:

Biz bu haberi kabul edemeyiz. Onu duyunca yüz çeviririz. Çünkü bu, o zaman Medine´de ders okutmanın durumuna uymaz; onun önem ve değeriyle barışmaz. Büyük âlimler Medine´de Hz.Peygamberin. kabri civarında oturur, mücavir olarak bulunurlardı. İbni Şahab Zühri, Nâfi´ ve diğerleri gibi büyük alimleri bırakıp bu genç çocuğun dersine oturmaları çok garip birşey olmaz mı Meşhur alimler dururken ondan hadis dersi almaları yadırganmaz mı

Bize göre pek çok doğru haberler vardır ki, onlar bu zanro geçme­yen haberi çürütmektedir. Şöyle ki:

1 – Buna göre İmam Mâiik´in ders okutmaya oturması, hocası Ra-bia´ya kızıp onun dersinden öfkeyle ayrılması imiş. Halbuki sadık riva­yetler diyor ki, o ders okutmaya başlamazdan önce üstadiarıyla istişare yaptı, özellikle Zühri ve Rabia´nın adını vererek, onlara sordu. Rabia lonun ders okutmasına izin verenlerin başında geliyor. Bu onun ders jokutmaya başlamasına sebep, Rabia´ya kızarak ondan ayrılmasını ´göstermekle asla bağdaşmaz. Bize göre de, Rabia´yı terketmiş olabilir. Fakat ondan sonra derhal ders okutmaya başlamış değildir. Hem bu ayrılış Rabia onu azarladı diye değii, aralarındaki görüş ayrılıklarından dolayı olmuştur, bir de bu 17 yaşında iken değildir.

2- Sahih haberlere göre özellikle İbni Hürmüz´ün dersine devam 7 ´veya 8 yıldır. Diğer üstadlarına devamı ile birlikte ise daha çoktur. İbni Hürmüz´e devamına sebep olarak şu gösterilir: Babası ona bir mesele sormuş, yanlış cevap vermiş, kardeşi ise doğru cevap vermiş. Babası onu kendini oyuna vermekle ayıplamış. Bunun üzerine İbni Hürmüz´e Revama başlamış. Kendisine soru sorulup cevap veren kimsenin yaşı bndan küçük olamaz ve yanlış cevap verdi diye on yaşından küçük çocuk ayıplanmaz. Yaşı haydi 10 diyelim, İbni Hürmüz´e de en azından (7 yıl devam etti, o takdirde îbni Hürmüz´e devamı sona erdiği zaman yaşı 17 olmuş oluyor. Halbuki özellikle sadece ona devamı bittikten sonra başkalarından da ders almıştır, ya onlardan ne zaman ders almış olabilir O kendisi özel olarak sade İbni Hürmüz´den 7 yıl ders aldığını söylüyor ve ondan öğrendiklerinin çoğunu insanlar arasında yaymadı-jğını tasrih ediyor. Bedahat ve mantık, İbni Hürmüz´ün dersini bıraktıktan sonra da yani 17 yaşından sonra da ders okumaya devam ettiğini haykırmaktadır, okuttuğunu değil!

3- Sahih rivayetler diyor ki, o 70 üstadıyla istişare yaptıktan sonra ancak ders okutmaya başladı. İnsaflı olan bir kimse, yetmiş üstadın Mescid-i Nebevi´de 17 yaşında bir gencin Peygamberin hadislerini okutmasına, fetva dersi vermesine o zaman müsaade edeceklerini hiç zanneder mi Meğer ki bu genç, mucize kabilinden olağanüstü bir hale sahip olsun. Belki de bu sözü yayanlar da böyle birşeyi kastediyorlar. Biz bunu kabul edemiyoruz. İmam Mâlik, ne vücutça, ne de akılca ;evkaladelik bulunan bir kişi değildir. O da diğer insanlar gibi bir insan­dır. Anası onu, diğer analar nasıl doğurursa öyle doğurdu. Evet bizce o, jstün zekalı, dâhi bir alimdir, hıfzı çok kuvvetli, mevsuk, emin, faziletli bir alimdir. Çağında hicret yurdu olan medine-i Münevvere´nin takibsiz, sşsiz imamıdır.

4- Yine sahih rivayetlere göre o, İbni Şahab Zühri ile ilk görüştüğü sırada Rabia´nın dersinde idi. Zühri´den dinledikleri hadis-i şerifleri yazmadıklarından dolayı onları Zühri Levm edip çıkışınca o hadisleri ezber söylemeye Mâlik´i teşvik eden Rabia olmuştur. Şüphe yok ki, o vakit Mâlik henüz ders okutmaya başlamış değildi. Çunki o zaman henüz okutacak kadar hadis öğrenmiş değildi. İbni Şahab Zühri´den hadis dinlemiş, bellemiş değildi ki meşhur olup ders vermeye başlaya­bilsin. O ancak Zühri´den hadis okuduktan sonra o kadar çok hadis öğrendi. Mâiik´in bellediği hadisler az değildir, onların senedinde Zühri´de vardır. Bunların bir kısmını ondan bellemiştir. Çünki onun İbni Şahab Zühri´ye sık sık geldiği belli birşey, hatta bayram günü bile geliyor. Hadis okutmak üzere ders halkası olan biri bunu yapmaz.

Sonra Zühri´yle ilk görüşürken madem ki Rabia ile beraber gittiler, Rabia o zaman hüccet olan bir alim, makul olan o zaman Mâiik´in.çocuk yaşta bir genç olmamasıdır. Yoksa Rabia gibi bir alimin gençbir çocuğu Zühri´ye takdim etmesi, her ikisini de küçümsemek olur. Ne Rabia ne de Mâlik´ten bu beklenmez. Uygun olan ve kabule şayan görülen Mâlik o zaman adamlarla beraber bulunacak bir yaşta olan bir gençti. Yoksa küçük yaşta olan, çocuk denebilecek bir genç değildi.

29- 17 Yaşında Derse Başladığı İddiası:

Doğru olduğunu sandıkları bu habere (yani 17 yaşında iken ders okutmaya başlamasına) başka bir haberi de kattılar. Medârik´de şöyle yazılı: «Eyüp Sahtiyanı diyor ki, Nâfi´ sağken Medine-i Münevvere´ye geldim. İmam Mâiik´in o zaman ders halkası vardı. Musab der ki, Nâfi1 sağken İmam Mâlik´in, onun ders halkasından daha büyük ders halkası vardı, diğer bir rivayette ise, Rabia´nın halkasından büyüktü. Şü´be der ki, Nâfi´in ölümünden bir yıl sonra Medine-i Münevvere´ye geldim, İmam Mâiik´in o zaman ders halkası vardı. Nâfi´in ölümü 117 yılındaydı.»

Kadı İyâd bunlara şunu ekliyor: «Bunların hepsi doğrudur. Daha önce geçtiği üzere İmam Mâlik 17 yaşında ders okutmaya başladı. Doğumu ihtilaflı olsa da 93 yılı kabul edilir. Nâfi´nin ölümü ise, 20 küsur senesindedir.»[22]

Görülüyor ki Medarik sahibi bu haberin kabulünü, geçen haberin doğruluğuna bağlamaktadır, halbuki o çok söz taşır. Nâfi´in sağlığında ders okutmaya başladığı, onun ders halkasının Nâfi´den daha büyük olduğu şüphe taşıyan birşeydir. Zira Nâfi´nin ve Rabia´nın mı olduğu şüphelidir. Böylece o delil olmaktan düşer. Hem de bu iki kişinin ölüm tarihleri arasında fark büyüktür. Nafi´ 117, Rabia´da 136 yılında ölmüş­lerdir.

Bu haberler ile birinci haber arasında kurulmak istenen bağlantı ne olursa olsun, onun Nafi´in Ölümünden bir yıl sonra ders okutmaya başladığı iddiasf, 17 yaşında iken derse başladı davasından daha ka­bule şayandır. Çünki bu takdirde 25 yaşında iken ders okutmaya baş­lamış olur. Fakat bunu teyid eden bir sened yok.

30- Derse Başladığı Zaman Yetişmiş Bir Alimdi:

Bu haberlerin eleştirilmesinden şu netice çıkıyor; 17 yaşında iken ders okutmaya başladığı iddiası, akia uygun, kabule şayan bir iddia değildir. O zamanki meşhur ve maruf olan adete uymaz. Herkesçe kabul edilen maruf ve sahih olan rivayetlerle bu bağdaşmaz.

Biz, okuyup öğrendikten sonra hangi yaşta öğretmeye, okutmaya başladığını kesin olarak bulamiyorsak da, ulema yetişip yaşça olgun-laşdıktan sonra ders vermeye başladığını söyleyebiliriz, yoksa daha körpe bir genç iken değil. Meşhur haberlere göre Rabia sağken o, ders okutmaya başlamıştır. Bu da ma´kul birşeydir. Bunda akıl kabul etmez birşey yok. Çünkü Rabia 136 yılında öldü. Mâlik de, tercih edilen kavle göre, 93 yılında doğdu. Demek Rabia vefat ettiği zaman Mâlik43 yaşına gelmiştir, makul olan bundan önce derse başlamış olmasıdır. Şüphesiz ki bu yaşa gelmeden önce ders vermeye başlamıştır.

Sabit olan gerçek de bunu gerektirir. Çünkü İmam Mâlik, Rabia ölünceye kadar onun dersine devam etmedi. Belki onun bazı fetvalarını hoş görmeyerek onun dersinden ayrıldı. Fakat onun fazlını hiçbir zaman inkar etmedi, bundan dolayı, Leys b. Said´in Mâlik´e yazdığı risalede şunlar vardır: «Rabia´nın bazı geçmiş şeylere muhalefet ettiği şeylerden bir kısmı da: Bildiğin, hazır bulunduğun ve senin, Yahya b. Said´in, Abdullah b. Amr´ın, Kesîr b. Ferkadin ve ondan daha yaşlı olan bir çok Rey sahibi Medinelilerin görüşünü işittiğim meselelerdir. Hatta bunlar seni, onun meclisini terketmek gibi hoşlanmadığın birşeye mec­bur etmiştir, Rabia´yı kınadığınız bazı şeyler hakkında sen ve Abdülaziz ile müzakere etmiştim. Siz ikiniz benim kabul etmediğim şeylerde bana muvafakat ediyordunuz. Bununla beraber Rabia´da elhamdülillah çok hayır var, sağlam bir akıl sahibi, beliğ bir ifadesi var. İslâmi yaşayışı güzel, genel olarak bütün arkadaşlarına ve özellikle bize karşı sahiden bir muhabbeti var. Allah ona rahmet etsin, onu bağışlasın. Onu amelin­den daha güzeli ile mükafatlandırsın.»[23] Bu cümlelerden anlaşılıyor ki İmam Mâlik, Rabia ile aralarında çıkan ihtilaftan onun bazı tabiatına aykırı bazı görüşlerinden dolayı, onun meclisinden ayrıldı. Rabia sağ­ken, Mâlik´in ders halkası iddiasında yadırganacak bir şey yoktur. Madem ki ikisi arasında görüş ayrılığı başlamıştır, her İkisi de birbirine muhalif görüş sahibidir. Mâlik de, Rabia´nın sağlığında artık ders okuta­cak bir yaşa gelmiştir.

Aralarında görüş ayrılığı, ders vermeye başlayacağı zaman hocası Rabiayla istişareden Mâlik´i alıkoymaz. Çünkü aralarındaki ihtilaf ikisi­nin dostluğuna asla mani değildir. Yukarda gördüğünüz üzere, Leys b. Sa´d, Rabia´ya hoş görmediğini İmam Mâlik´e de hoş görmemektedir. Bununla beraber onu çok güzel övmekte, ona rahmet ve mağfiretle dua etmekte, onun umum kardeşlerine ve özellikle ona sevgisini anmakta­dır.

Sözün kısası, İmam Mâlik, akılca olgunlaştıktan, fikirce geliştikten sonra Mescid-i Nebevi´de ders okutmaya başladı. O zaman bazı üstadları da sağdı. Yalnız o vakit yaşı kaçtı, bu hususta kesin bir şey söylemek için elde delil yok.

31- Mescid´de Hz. Ömer´in Yerinde Meskende İbni Mes´ud´un Evinde Oturdu:

İmam Mâlik yaşça olgunlaşıp ilmen kemâle geldikten sonra Mescid-i Nebevi de, ders vermeye başladı. Hadis ilmine susayanları, Hz. Peygamberin (Ona salat ve selam olsun) hadis-i şerifleriyle sulayıp kandırıyordu. Mescid-i Şerifteki ders halkasının yeri, Hz. Ömer b. Hat-tab´ın hüküm, kaza ve meşveret için oturduğu yerdi.[24] Mâlik´in bu yeri seçmesi Hz. Ömer´in tesirlerinde kalmasındandı, fetva ve hüküm­lerinde, Said b. Üseyyebin ve diğer tabiilerin ondan rivayet ettikleri fetvaların tesiri altında kaldığı görülür. Bu hal güzel bir duygu eseridir. Ona dâima manevi yönden ona uyma kuvveti verir, bu meclisin diğer bir manevi değeri vardır. Burası mescitte Hz. Peygamber aieyhisselam´ın oturduğu yerdir.

Oturduğu evde de böyle yaptı. Abdullah İbni Mes´ud Hazretlerinin oturduğu evde oturdu. Medârik´de şöyle denir: Mâlik İbni Enes´in Medine-i Münevvere´de oturduğu ev Abdullah İbni Mes´ud´un evi idi.» [25]Bununla Abdullah İbni Mes´ud´un izinde olduğunu gösterdi, nasıl ki aynı maksatla Hz. Ömer´in/Allah ondan razı olsun) mecliste oturduğu yerde oturup ders verirdi.

32- Önce Mescid-î Nebevî´de Hastalanınca Evinde Ders Okutması;

İmam Mâlik (Allah ondan razı olsun) Ashab-i Kfram´ın ve Tâ-bi´inin âsârı havasında yaşadı, Tâbi´inden, sahabelerin fetvalarını alıp öğrendi, onların içinden Rey sahiplerini daha beğenirdi. Hz. Ömer´in İbni Mes´ud´un ve diğer fakîh sahabelerin haberlerini, eserlerini araştı-rır, onların verdikleri hükümleri, yargıları öğrenip tanırdı. İncelemeleri de Bid´atcı yeni bir şey çıkarıcı değil, tâbi´ olucu olmaya dikkat ederdi. , Onun görüşüne göre: Medine halkının amelleri, onların ehli hadis , denen ve âsâra uyan fakihin yolunu aydınlatıcı şeylerdir, onların ışı- ! ğında hüküm çıkarır, onların hidayeti üzere yürür ve onların nurundan aydınlık alır.

Allah ona uzun ömür verdi, bereketli bir ömür sürdü, racih kavle göre 179 yılında vefat eitiği zaman 90 yaşına yaklaşmıştı. Talebeleri çoktu, fıkhı her tarafa yayıldı, onun hakkındaki haberleri herkes duydu, insanlar hep onun ilminden bahseder oldu, namı her tarafta duyuldu. Biz burada şimdi onun hayatını, maruz kaldığı şeyleri anlatacağız.

İmam Mâlik hayatı boyunca hep Mescid-i Nebevi´de ders okutma­dı, idrar hastalığına yakalanınca dersi eve aldı. Hastalığından bahset denlerin bazısı bunu idrar hastalığı diyor, fakat hastalığa yakalandı­ğında ittifak var, bu yüzden evde ders vermeye başlamıştır. İlim, hadis, fetva ve ders vermekten vazgeçmedi ise de insanlar arasına çıkamaz olmuştu. Bu hal vefatına kadar böyle devam etti.

fibni Ferhun, Dâbac Muzehheb´de şöyle der: «Vakıdi demiştir ki, Mâlik Mescid-i Nebevi´ye gelir, namazlarda, Cumada, cenaze na­mazlarında hazır bulunurdu, hastalan ziyaret eder, hukuku yerine geti­rirdi. Mescidde oturur, arkadaşları, talebesi etrafına toplanırdı. Sonra Mescidde oturmayı bıraktı. Namazı kılar, meclisine dönerdi. Cenaze namazına gelmeyi bıraktı.Mescide namaza gelmez oldu.Cumaya da gelmezdi.Ta ziye için kimseye gelemezdi.İnsanlar bunun hepsine katlandı,nihayet bu hal üzere vefat etti.Nice defa kendisine bu belki söylendi.Şöyle derdi:<>[26]

Ravilerin çoğu onun 179 Hicri yılında vefat ettiğini söylerler.Kadı İyad sahih olan budur,cumhur bunun üzerindedir,diyor.Ne vakit öldüğünde de ihtilaf ettilerse de çoğu Rebiulahır ayının 14 cü gecesi vefat ettiğini söyler.Allah ona rahmet etsin ve ondan razı olsun.

33- Geçimim Baba Sanatı ile Değil, Ticaretle Sağlardı:

Onun hayatından bahsederken sözü bitirmeden geçiminden, der­sinden, devlet adamlarıyla, idarecilerle olan münasebetinden, onlara nasıl davrandığından, onlardan gördüklerinden biraz bahsetmek istiyo­ruz. Önce birinciden sözedelim.

Söze İmam Mâlik´in (Allah ondan razı olsun) gelirinden, geçim kaynağından bahsetmekle başlayalım. Menakıb ve Ehbar kitapları İmam Mâlik´in geçim kaynaklarından açık, vazıh bir surette sözetmez-ler. Fakat kitaplar arasına serpilmiş haberler onun gelir kaynaklarını, . geçimini, tam olarak değilse de, biraz-olsun açmaktadır.

Ulema onun babasının ok, mızrak, yaptığını söylerler. Acaba oğlu da bu san´atı devam ettirdi mi Zira bir çok ailelerde adet olduğu üzere oğul, baba sanatı üzerine yetişir, onun hünerini devam ettirir. Kitaplar onun bu sanatı işlediğini söylemiyor. Haberlerin gelişi, bundan başka­sını gösterir. Çünkü rivayetlerin toplandığı nokta şudur: O daha küçük­lüğünde ilme yönelmiştir. Bu ise ailesinde yeni birşey değildir. Çünkü dedesi, amcaları hadis ve eser ilminde yeri olan âlim ve ravilerdendirler. Mâlik madem ki, küçük yaşta ilme yönelmiştir, öyleyse baba sanatına sarılmadı demektir. Zira bu sanat, onun başladığı ilim tahsiline deva­mına engel olur. Her ne kadar ilim tahsiliyle bu sanatı bir arada yürüt­mek ihtimali varsa da, bunu doğrulayacak birşey yoktur.

Menakıb kitaplarında görüyoruz ki, kardeşi Nadr kumaş ticaretiyle meşguldü. Mâlik de onunla beraber satar ve ticaret yapardı.[27] Tica­retle ilim tahsilini bir arada yürütmeye bir engel yoktur. Çünkü vekilleri, onların adina bu işi yapar. Nadr´ın kendisi dahi ilimle, hadis-i şerif tahsiliyle meşguldü. Hatta başlangıçta Mâlik Nadr´ın kardeşi diye tanı­nırdı. Sonra Mâlik nam kazanınca, önce de geçtiği üzere bu kere Nadr´a: Mâlik´in kardeşi diye çağırılır, andırdı.

Bizim tercihimize göre İmam Mâlik ticaretle geçinirdi. Bazı haber kitapları buriu tasrih etmektedir. İbni Kasım şöyle demektedir:

«Mâlik´in 400 dinarı vardı, onunla ticaret yapardı, geçimi onunla idi.»[28]

34- Halifelerden Hediye Ve İhsan Kabul Eder, Başkasından Almazdı:

Böylece İmam Mâlik´in geçim kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Geçim kaynağı ticaret olmakla beraber, aynı zamanda halifelerden hediye de kabul ederdi. Bunu almanın helal olduğunda çağdaşı Ebû Hanife gibi şüpheye düşmüş değildi. Çünkü o, Abbasi Halifelerinin hediyelerini kabul etmezdi, daha önce Emevilerden de hediye kabul etmemişti. Halife Ebû Cafer Mansur´a dostluğu ve sadakati, hediye göndermek suretiyle denenirdi. Eğer kabul ederse, bu ona bağlılığına delil sayılırdı. Eğer kabul etmezse, bu da, içinde meydana vurmadığı birşey gizlediğini gösterirdi.

İmam Mâlik halifelerden mal kabul etmekten çekinenlerden değil­di. Ancak onlardan başka idarecilerden hediye almaktan sakınırdı. Sultandan hediye almak kendisine sorulduğunda şöyle dedi.: «Halife­lerden alınır, bunda şek ve beis yok, fakat onlardan başkasından birşey almakta sakınca vardır.»

Belki onun görüşüne göre halifelerden başkaları Devlet malından bir şey aşırıyorlar, çalıyorlar, bundan dolayı onların verdikleri şeyleri ve hediyeleri kabul etmiyor.

Bazı kimseler onun hediye kabul etmesini çok görüyordu. Veya bu hediyelerin bir kısmı çok görülüyordu. Hatta deniyor ki, Harun Reşid ona üçbin dinar ihsan etmiş ve:

Ey Ebû Abdullah, üçbin dinar, bunu Emîr-ül-Mü´minin´den alı­yorsun demiş. O da «âdil imam olunca, mürüvvet ehli insafı bu, bunda bir beis görmem,» demiş.

Bu gibi hediyeleri kabul ederdi, çünkü bu mürüvvet ehlinin bir insafı ve ihsanı, öyle anlaşılıyor ki, o bunları zaruret şevkiyle, hoşlanmasa da, yine kabul ediyordu. Haysiyetini korumak, ihtiyacını karşılamak İstiyordu. İçtimai durumu ona bunu gerektiriyordu. Zira yoksul talebelere bakıp onları barındırmak, muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak vardı. O halifelerin hediyelerini bu niyetle kabul ediyordu. Öyle anlaşılıyor ki, o bu güzel niyetle de olsa. bunda yine birşey görüyordu, onun için başka­larını sultandan hediye almaktan nehyediyordu. Çünkü onların, onun gibi iyi niyeti olmayabilirdi, bundan korkardı. Sultandan hediye almak çok sorulurdu. O da sorana: «Alma» derdi. «Sen alıyorsun» deyince «Kendi günahımla birde senin günahını da mi bana yüklemek istiyor­sun.» derdi. Bazen de «Beni kendi günahımla bastırmayı mı seviyor­sun » derdi.[29]

35- İlk Zamanlarda Darlık İçindeki Hayatı:

İlk zamanlarda çok güçlük ve sıkıntı içinde yaşardı. Hatta bazen kızı açlıktan ağlardı. Bu konuda şu rivayet olunur: «O bir defa Ebû Cafer Mansur´a halkın halini gözetmesini, yoklamasını tavsiye etti. O da vakıf olduğunu göstermek için ona şöyle dedi:

« Kızın açlıktan ağladığı zaman, komşular duymasın diye, elde-ğirmeni taşını hareket ettirmelerini emreden sen değil misin

Mâlik : «Bunu Allah´tan başka kimse bilmez» deyince: «Ben bunu biliyorum da, teb´amın halini mi bilmiyorum, sanıyorsun! Hiç bilmez olurmuyum »dedi.[30]

Öyle anlaşılıyor ki, bu güçlüğün, darlığın sebebi kendini ilim tahsi­line verip geçim yolunu aramayı ihmal etmesidir. İbnİ Kasım der ki: «Kendini ilim tahsiline vermesi, Mâlik´i evinin tavanını bozup ağaçlarını satmaya kadar zorladı. Fakat sonra dünya kucak açıp ona döndü,[31] yukarıda buna biraz işaret ettik.

Sözün kısası İmam Mâlik (Allah rahmet etsin) hayatında geçim darlığı ve yokluk da gördü, ferahlık ve bolluk da gördü. Her iki durumda da haline şükretti. Fakirlik ve yokluk günlerine dair, varlık ve bolluk zamanına ait nice haberler rivayet olunur. Bu konuda birbirine uymaz haberleri, darlık ve varlık olaylarını anlattıktan sonra Kadı İyad şöyle demektedir: «Anlattığımız bu muhtelif hikayeler, dünyadaki hali, bunlar hep dünya halinin kararsızlığından, zamanların değişmesindendir. Zira kişinin baştaki hali ile sonraki hali başka olur. İmam Mâlik (Allah rahmet etsin) 90 yılına kadar yaşadı. Zaman geldi, hadisde, fetvada imam oldu. 70 yıl kadar sözü dinlendi. Her zaman kadir ve değeri arttı. Her gün şeref ve büyüklüğü yükseldi. Ölünceye kadar itibarı çoğaldı. Yıllarca tek adam sayıldı. Hiç rakipsiz dünya ve din riyasetini elde etti. Böyle çalkan­tılı bir ömür sürdü. Değişik hallerine dair olan haberlerdeki ihtilafta bir tearuz yoktur. Başarı Allah´tandır.»[32]

Namı duyulup itibarı arttıktan, Allah ona bol rızk kapılarını açtıktan, halifelerin ihsanları çoğaldıktan sonra belki de ticareti bırakmış, rızık kazanmak için çalışmaktan vazgeçmiştir. Allah ona lütuf ve keremin­den ilme kendini verme yolunu açmış, kazanç peşinde koşmaktan onu müstağni kılmıştır.

36- Darlıktan Sonra Varlık İçinde Ömür Sürmesi:

İmam Mâlik, Allah Teâlâ ona nimetlerini ihsan edip zenginlik ve servet verdikten sonra fakirlikten kurtulup bolluk içinde rahat bir hayata kavuştu, müreffeh bir yaşayışa başladı. Yaşayışının her görünüşünde, yemesinde, giyinmesinde, evinde bu nimetlerin eseri göründü, Şöyle derdi: «Kendisine Allah´ın ihsan ettiği nimetleri bir kişinin üzerinde görülmesi, ne sevimli şey, Özellikle ilim sahipleri için.» Ve yine şöyle derdi: «Kur´an okuyan zahîd kimsenin elbisesinin beyaz olmasını severim.»

İşaret ettiğimiz gibi yemesinde, giyinmesinde, evinde, her şeyde bu nimetlerin eseri görüldü, müreffeh bir hayat yaşamaya başladı.

Yemesine gelince: Beslenmeye dikkat ederdi, kuru, bayat şey yemezdi, adi şeyler istemezdi. En iyi ve âlâ şeyleri bulup almakta son derece titizlik gösterirdi, bol et yerdi, fakat haddi de aşmazdı. Hicaz ülkesindeetin ucuzolduğuhaldehergüneteiki dirhemharcardı.[33] Bu düzen üzere gider, bundan şaşmazdı. Talebesinden biri şöyle demiş: «Eğer Mâlik yemek üzere hergün iki dirhemlik et almak için para bulamazsa, bunu tedarik için bazı eşyasını satmak gerekirse bunu da yapar, tahsisatı ete ayırmıştı.

Yemek zevki vardı, en iyisini seçerdi, muzu çok beğenirdi, severdi. Onun için şöyle derdi: «Onun kadar cennet yemişlerine benzeyen bir şey yoktur. Yaz kış ne zaman ararsan bulursun. Allah Teâîâ şöyle buyurmuştur: «Yemişi devamlı gölgesi koyu serin» Elbisesine de çok itina gösterirdi.. Beyazı seçerdi. Beyazdaki temiz renk insanın içine ferahlık verir, zihni açar. En iyi elbise giyerdi. Medârik´de şöyle denir: «Mâlik, Aden, Horasan ve Mısır malı fiyatı pahalı elbise giyerdi.» Elbise­sini seçmede olduğu gibi temizliğe de çok dikkat ederdi. Fiatı ne olursa olsun en iyisini, en güzelini ve en yakışanını seçerdi, temiz tutardı. Kardeşinin oğlu şöyle demiştir» «Malik´in elbisesinde asla mürekkep lekesi görmüş değilim.»

Evine gelince: Evinin eşyasına, döşeme ve görünüşüne dikkat eder, önem verirdi. Rahat olmasına bakardı. Evin sağında, solunda her tarafına yumuşak kumaştan eşya döşenmişti, Kureyş´den, Ensar´dan ve eşraftan gelenler onların üzerine otururlardı.

Giyimine, evine yiyeceğine, bütün yaşayışına böyle itina etmesi, içine rahatlık verir, gözü gönlü doyar, huzur vjs°ferahlığa kavuşurdu. Güzel kokuyu severdi. Talebesi Eşheb der ki:1}«Mâlik en iyi kokuları

kullanırdı, misk ve saire.»

Bu müreffeh hayatta her türlü nimet vardı, bütün rahat imkanları sağlanmıştı, Gelir ve tahsisatından eline geçenleri, ticaret yaptığı zaman kazandıklarını, sultandan gelen hediyeleri, ihsanları, bunların hepsini sarfederdi, bir ev bite almamış, kirada otururdu. İlk zamanda miras kalmış bir evi vardı, sonra onu sattı. Yukarıda geçtiği üzere ilim tahsil ederken geçimi için onun tavanlarının ağaçlarını satmıştı.

37- Yediğine, Giydiğine, Evine Dikkat Etmek, İnsana Şeref Kazandırır:

İşte o hayatının bir bölümünde, bu dünyada böyle müreffeh yaşadı. Birisi çıkarda diyebilir ki: Bu, din adamlarının dünya nimetlerinden yü çevirmeleri, debdebeye kapılmaları, dünya ziynetine önem vermeleri . gibi şeylerle nasıl barışır Bu tarz hayat, onun gibi dindar bir adama yakışan dünya gösterişine, maddi süslere aldan-, mamak gibi şeylere uymasu Bu türlü hayat, sultanların, ümerânın, saray adamlarının hayatıdır; âlimlerin ve din adamlarının hayatı değildir, onların hayattaki gayeleri manadır, madde değil, ruhtur, cisim değil!

Bu ilk bakışta doğru gibi görünen bir sözdür fakat Malik´in hayatını inceleyen, onun içinde bulunduğu ve etrafını saran olayları gözönüne, alınca, anlarız ki, o bu tarz yaşayışla dünya ziynetini, zevk ve saltanat sürmeyi kasdetmedi, o ruh yüksekliği, gönül yüceliği ve huzur aradı, aşağı bir yaşayıştan uzaklaşıp yüceliğe yönelmek istedi.

Şu da var ki bayağı iyi bir yaşayış içinde güzelce beslenip gıdasını alamayan, ifrat ve tefrike kaçmadan, aşırı gitmemek şartıyla hayat nimetlerinden faydalanmayan kimsenin, kuvveti yerinde, asabı sağ­lam, düşünce kudreti yerinde olmaz. Gönül huzursuz, fikri muzdarip olur. Kötü beslenme sonucu, düşüncesi bozuk olur, noksan beslenme­den idraki noksan kalır. Mide çok şiştiği zaman zararlı olduğu gibi, boş kalması da hem akla, hem cisme zararlıdır.

İmam Mâlik iyi beslenmekle oburluk yapıyor değildi. Kararca temiz yemek günah değildir, düşüncesi yerinde ilim talebinde başarılı ve sabırlı olsun, güçlüklere dayansın diye iyi besleniyordu. İslam´ın ruhunu anlamayan bazı sofilerin yaptığı gibi, insanların önüne zayıf, bitkin, perişan bir halde çıkmak istemiyordu. İnsanların en zah´ji olan Muhammed Aleyhisselam çok hırslı ve düşkün olmamak şartıyla en güzel ve temiz yemekleri´seçerdi. İmam Mâlik´in, elbisesine, evine önem vermesi, bir yandan da ruh bakımındandı, madde için değil ilim erbabını, giydiklerine dikkat etmeye teşvik ederdi. Çünkü elbiseye önem verip temiz giyinmek, nefse ferahlık verir, gönlü açar, ruha neşe getirir. Bu sayede düşünce huzura kavuşur, fikir eğrisi, çalkantısı olma­yan bir yolda selametle yürür.

Giydiğine, oturduğu yere dikkat edip önem vermek, kişinin izzeti nefsini korur, şerefini artırır, insanlar arasında itibarı çoğalıp aşağı gö­rülmekten kurtulur. Güzel giyinmek, güzel ev ve güzel ev eşyası, insanı hakir görülmekten, aşağılıktan kurtarır.

İmâm Mâiik´in keskin görüşü, derin düşüncesi bunları mülahaza ediyordu. Rivayet olunduğuna göre bir defa Halife Mehdi´ye şöyle demiştir: «Rabia bana şunu söylemiştir: «Kişinin nesebi, evidir, ondan belli olur.»Zira güze! görünüşlü ev, gösterişli eşya, insana şeref kazan­dırır, nasıl ki neseb şeref verirse…»[34]

38- Evinde Ders Vermesi:

İmam Mâlik önceleri Mescid-i Nebevi de ders okuturdu. Sonraları evinde ders vermeye başladı. Dersi mescidden evine almasının sebebi, açıklamak istemediği hastalığı idi. Bu özürünü söylemek istemiyordu.[35]

Yukarıda geçtiği üzere o ilk zamanlarda Mescid-i Nebevi´de oturup ders okuturdu, vakit namazlarına, Cuma namazına gelir, cenaze na­mazında bulunur, hastalan ziyaret ederdi, hacet görürdü. Sonra sa­dece cumaya gelmeye ve ta´ziye de bulunmaya başladı. Daha sonra da tam manâsıyla evine çekildi. Öyle anlaşılıyor ki, onun halindeki bu değişiklik hastalığının durumuna ve yaşına göre olmuştur, hastalığı hafif olunca, yaşı da mani´ olmazsa, o zaman Cuma namazına gelir, inşalara hatır sorar ta´ziye de bulunurdu. Hastalığı artıp yaş da ilerleyince evine kapandı, orada ders vermeye devam etti. İnsanlar her taraftan gelip görüşürdü, o evine çekildi, fakat insanlarla görüşmeyi kesmedi.

39- Dersinde Gösterdiği Vakar Ve Ciddilik:

İmam Mâlik dersinde vakar ve sükûnu korurdu. Lüzumsuz ve uygunsuz sözden kaçınırdı. Kendine yakışmaz birşey yapmazdı. İlim erbabına böyle gerekir derdi. Kardeşinin çocuğuna şöyle nasihat etmiş­ti: «Öğrendiğin bu ilmi, sükûn, ilim ve vakarla öğren.» Şöyle derdi: «İlim öğrenen kimsede: Vakar, ağır başlılık, huşu´ olmalı, geçmişlerin eserle­rine uymalı, ilim erbabı mizahtan uzak kalmalı, özellikle İlim müzakere­lerinde bundan sakınmalı. İlmin adabından biri de ancak tebessüm ile gülmektir.»

Kendisi bu edeb ve terbiyeye çok sıkı bağlıydı. O,50 yıldan fazla ders okuttu, hadis-i şerif rivayet etti, bu müddet içinde bir veya iki defa güldüğü görüldü. Bu uzun süre içinde hep bu güzel ahlak, vakar, sekinet ve olgunluk içindeydi. Kimse onun sözünde lehiv, kabalık, mizah, yakışıksız bir söz duymadı. Dersinde tam bir ciddilik, sükun ve vakar içinde idi.

Bu hal, onun kabalığından veya tabiatının sertliğinden ileri geliyor değildi. Belki derse ve hadise saygısından kendini tutuyor, nefsine hakim oluyordu. Talebesinden biri şöyle der: «Mâlik, bizimle beraber oturduğu zaman, sanki bizden biriymiş gibi olur, bizimle beraber söze dalar, bizden daha çok tevazu´ gösterir, fakat hadis-i şerife başladımı, artık sözü bize heybet verir, sanki bizi tanımıyormuş, biz de onu tanımı-yormuşuz gibi konuşurdu.»

40- Dersindeki Heybet ve Tesiri:

Bu güzel huyundan, Allah korkusundan, ilim öğrenmek, öğretmek­teki ihlasından, takvasından, iehiv ve kabalıktan uzak kalmasından dolayı Allah Teâlâ ona ruh kuvveti ve izzeti nefis ve şeref vermişti ki, yüksek bir vakar sahibiydi, heybetli idi. Konuştuğu zaman herkesin itimadını kazanmıştı.

Vâkıdî onun ders meclisini şöyle anlatır: «Onun ders meclisi vefa ve ilim doluydu. O heybetli, şerefli bir .zattı, onun meclisinde gürültü falan olmaz, kimse yüksek sesle konuşmazdı. Bir şey sorulup da so­rana cevap verdi mi, ona: Bu nereden diye sormazdı, onun sözüne itiraz yoktu.

Ders verdiği uzun müddet hep bu heybet ve azamet üzereydi. Çağdaşlarından biri diyor: «144 yılında Medine-i Münevvere´ye geldim, İmam Mâlik o zaman başı ve sakalı siyah bir zattı. Etrafını saran insanla­rın hepsi sükût İçinde, onun heybetinden, birisi konuşmuyor.»[36]

41- Dersini Nasıl Okurdu :

Mâlik heybetli olduğu kadar bütün ahvalinde ve dersinde son derece güzel ahlaklı idi. Gerek meseleler hakkında fetva verirken, gerek Hz. Peygamber´den hadis naklederken yüzü parlak bir hal alırdı. Hz. Peygamberin hadislerini rivayet edeceği zaman abdest alır. hazır­lanır, en güzel elbiselerini giyerdi, Ders kürsüsüne ancak hadis-i şerif dersi okuturken otururdu.

Talebesi Mutarrif evinde ders vermeye başladığı zamanki halini şöyle anlatır: «İnsanlar evine geldiği zaman hizmetçi kız çıkar, onlara şöyle derdi: Şeyh soruyor; hadis mi istiyorsunuz Yoksa mesele mi soracaksınız Eğer mesele soracaklarsa, o çıkar, sorularına cevap verirdi. Eğer hadis-i şerif dinlemek istiyorlarsa, o zaman onlara oturun derdi. Hemen banyoya girer, yıkanır, güzel kokular sürünür, yeni elbise­ler giyer, taylasanı, sarığı başına kor, kürsüye çtkar, temiz giyinmiş ve kokular sürünmüş halde huşu´ içinde hadis dersi verirdi. İçeride ud yakılır, hadis-i şerif dersi bitinceye kadar buhurdanlık koku saçardı.»[37]

42- Hadis ve Fetva İçin Evine Koşanlar:

İşte Mâlik´in ders okutması ve ders verirken hali böyle idi. Allah ona bereketli bir ömür verdi, kuvvetli bir akıl ihsan etti, basiretini aydın kıldı. Herşeyi güzel kavrardı, nüfuz-u nazar sahibiydi. Yaşı ilerledikçe anlayı­şı, idraki arttı, değeri; itibarı çoğaldı, uzak şarktan, uzak garba kadarj bütün İslam diyarında nâmı duyuldu ve yayıldı. Onda hadis-i şerif okumak, ortaya çıkan meseleleri sormak için her taraftan alimler ve talebeler ona koştular. O da onlara islamdaki yerini anlatır, hükmünü bildirirdi. Kapısından heyetler hiç eksik olmazdı. Özellikle hac mevsi­minde evi dolup taşardı, onun için krallar gibi evinde kapıcı beklerdi. Talebesinden ve müdavimlerinden, polise benzer muhafızları vardı. Hatta menakıb kitapları onun hapishanesi olduğunu söylerler. Nizama uymayanları, doğru yoldan sapanları oraya hapsederdi. Birini yanlış bir hadis rivayet ederken duydu mu, onu kapardı. Sonra sorulduğu zaman, dediğini düzeltirse, yanlışlığını tashih ederse oradan çıkardı.«[38]

43- Evindeki Dersine Sıra İle Kabul Etmesi:

Mescid-i Nebevi´deki dersine isteyen gelip dinlerdi, umuma açıktı, kimse ona engel olmazdı, ancak ders dinleme kurallarına uymaz, Mâlik´in dersinde gereken saygıyı bozarsa, o zaman dersten çıkarırlardı. Fakat evindeki dersine gelince, önce bu ders talebesine, arkadaşlarına ayrılmıştı. Sonra umuma izin verilirdi. Gelirler, evinde hadis dersi oku­turdu. Onu, buna sevkeden şey şu olsa gerek: O her taifeye takatına, ilimdeki derecesine göre hitabetmek isterdi. Ona devam eden talebesi, fıkıh meselelerini kavrayacak, hadis-i şerifleri ezberleyecek bir durum­dadır. Bunları daha yükseltmek, derecelerine göre ilim vermek istiyor, avamın ise ilimden nasipleri daha az olduğundan, onlara dini sahada faydalı olacak şeyler anlatırdı, onların takatini aşacak konulara girmez­di. Çünkü dinleyenin iyice kavrayamadığı bilgi onu şaşırtır. Çünkü onu yalış anlar ve sapar. Veya onunla hiç ilgisi olmayan bir şeyi onunla çözer ve ifsat eder. Hac mevsimi olunca her taraftan insanlar imam Mâlik´i ziyarete gelirlerdi. Bu mevsimde kapıcısına şunu emrederdi: Önce Medine halkına izin verecek, onlarla görüşme bittikten sonra bütün insanlara müsaade edecek, bazı kerede, kapıda bekleyenler çok olunca, bölge bölge kabul edip görüşürdü.

Medârik´de şu var: «Hasan b. Rabi´ der ki, İmam Mâlik´in kapı­sında idim. Adımı nida edip çağırdı: Hicaz halkı girsin, dedi. Yalnız onlar girdi, sonra Şamlılar, sonra Iraklılar çağırıldı. Ben son girenlerdendim, aramızda Ebû Hanife´nin oğlu Hammad da bulunuyordu.

44- İki Hususun Açıklanması: Takdiri meseleler ve Fetvaların Yazılması:

Burada iki şeye işaret etmeden, onun ders hakkındaki sözünü bitirmek istemiyoruz, çünki onun fıkhından bahsederken bunların önemi olacak.

1- İmam Mâlik dersinde daima olmuş şeyleri hükme bağlayıp cevap vermeye dikkat ederdi. Olmayacak birşey konuşup faraziye yürütmezdi. Talebeleri bazen onu olmamış bir şeye cevap vermeye götürmeye çalışırlardı. Çünkü düşünce merakı ve öğrendikleri asılların tatbiki arsuzu, onları böyle olmamış meseleleri farz ve takdir etmeye sürüklerdi. Fakat o onlara uymazdı, onların farz ve takdir ettikleri hayali meseleler peşinde gitmezdi. Belki vukubulmuş mesele sınırında durur­du. Çünkü müftüye, gücünün yettiği kadar onun hükmünü bilmek gerek­lidir.

Adamın biri ona farazi bir mesele sordu. Ona: «Olan birşeyi sor, olmamış şeyi bırak» dedi. Başka biri de aynı tarzda birşey sordu, ona da cevap vermedi. Ona: «Neden cevap vermiyorsun » deyince: «Eğer faydası olacak bir şey sorarsan sana cevap veririm» dedi. Talebesi b. Kasım diyor ki: Mâlik öyle çok şeye cevap vermek istemezdi. Talebeleri şöyle bir çare bulmuşlardı: Bir adam geldi mi, öğrenmek istedikleri bir meseleyi, umumun´başına gelmiş bir mesele gibi ona sordururlardı, o da o zaman cevap verirdi.»

İmam Mâlik, böyle mesele farazi ve takdir etmekten çekinirken iki şeyi göz önünde tutardı:

Birincisi:Mesele farazi ve takdir etmeye aklın düşkünlüğü ve merakı, kişiyi bazen hayal peşine takar, akıl, farkına varmadan, bilme­den bazı eserlere muhalefet etmeye maruz kalabilir. Bu kitap ve Sün­netten delil olmaksızın, bilmeyerek fetva vermeye götürür.

İkincisi: Fetva vermek alim için bir nev´i imtihan ve denemedir. Ona ancak insanlara doğru ameli göstermek ve irşad için baş vurulur, onları din dairesi hududunda tutmak için yapılır, olmamış meselelerde buna gerek yok.

İmam Mâlik olmuş meselelere fetva verirken hataya düşmekten çok sakınırdı. Onun için az çok vermeye çalışır, çok cevaptan kaçınırdı. Çünkü o bilirdi ki, bu ilim, dindir. Kuvvetli delil olmaksızın Allah´ın dininde söz söylemek doğru olmaz. Cevap verirken sözüne şöyle baş­lardı: «Maşaallah, la kuvvete illa biilah» Lâedri- Bilmem sözünü çok söylerdi. Biz ancak zannederiz, bizyakinen bilenlerden değiliz.» derdi. Abdurrahman b. Mehdi diyor ki, bir adam İmam Mâlik´e bir mesele sordu ve Mağripten altı aylık yoldan bunun için gönderildiğini söyledi. Buna karşılık olarak: «Seni gönderene haber ver ki, benim bunun hakkında bir bilgim yok,» dedi. Adamcağız – Öyleyse bunu kim bilir deyince – Allah´ın bildirdiği bilir» dedi.[39]

Adamın biri gelerek ona: Mağrip halkının ondan sormasını istedik­leri bir mes´ele sordu. O da: «Bilmiyorum, bizim ülkemizde bu mesele başımıza gelmedi, üstadlarımızdan hiç kimsenin bunun hakkında ko­nuştuklarını duymadım.» dedi. Ertesi gün adam yükünü katın üzerine yüklemiş, yedeğinde yine geldi. Mâlik ona: Sordun, bilmiyorum, dedi.

Adamcağız:

Ey Ebû Abdullah, ben arkamda, yeryüzünde senden daha iyi bilen yok, diyen bir cemaat bıraktım, ne yapayım deyince, hiç çekinme­den: Ben güzelce bilmiyorum, dedi.[40]

2- Onun ders meclisinden ayrılmadan önce beyan etmemiz gere­ken diğer bir husus da şudur: Talebesi, olan meseleler hakkında fetva­larını yazarlar mıydı Acaba bunları onlara dikte edip yazdırır mıydı Şüphe yok ki, Mâlik, kendisi, duyduğu ravilerden işitip belledikle­rine itimad ederek ders verirdi, kendisi bunları kaydetmişti de. Bundan önce sözümüzde bunu gösterir şeyler geçti, işittiği hadis-i şerifleri yazardı, ezberlemeyi ihmal etmezdi. Hem ezberler, hem kaydederdi. Aklını ilmiyle beslemek için ezberlerdi, ezberlemek aklın gıdasıdır, fikir , ise ma´kul olanı hazmeder.Yazması, yalnız akla itimad olununca belki yanlışlık olur korkusundandı.

Öyle anlaşılıyor ki, hadis dersinde talebesini, kendi yaptığı gibi, yapmaya teşvik ederdi. O hadis-i şerifleri yazar, onlara verirdi. Onlar da onun önünde okurlardı. Talebesi Habib hadisleri ona okurdu, eğer okurken hata ederse yeniden başlardı, o da onu doğrulturdu. Çünkî hadisleri yazmak ve kendisine okumak, korumak için en ihtiyatlı yoldur,) ravi iafz ve manada şüpheden kurtulur.

Vukubulan mes´eleler hakkındaki fetvalarını yazmaya gelince, bu konudaki haberlerin zahirine bakılırsa, bunları yazmaları için talebesini teşvik etmediği anlaşılıyor, fakat yazmaktan da menetmezdi. Bazen ondan işittikleri her şeyi yazmalarını pek hoş karşılamadığı da olurdu.

İbni Medînî diyor ki: «Yahya´ya: Mâlik sana dikte edip yazdırır mıydı dedim. Onun önünde yazardım, dedi. Talebesi Mıs´ab der ki: «Mâlik, adamı yanında yazarken görür, onu menetmezdi.» [41]

Talebelerinin çok yazmalarını hoş görmediğini gösteren rivayetler de var, talebesi Ma´n diyor ki: «Mâliki şöyle derken işittim: «Ben de beşerim, hata ederim, o dediğimden dönerim. Her dediğim yazılıyor.»[42] Eşhep der ki: «Bir mes´ele hakkında verdiği cevabı yazarken beni gördü. Yazma, dedi. Zira bunda sabit olacak mıyım, yoksa olmayacak mıyım, bilmem.»[43]

Bütün bu haberlerden çıkan netice, o kendisinden herşeyin yazıl­masını çok görürdü. Vermiş olduğu bazı fetvalardan dönme ihtimali olduğundan her fetvasının yazılmasını istemezdi. Ancak bir fetva verir de.,KaJbi ona tam ma´nasıyla yatışırsa, yahut o mevzuda kat´i bir nass veya aynı hükmü taşıyan sarih bir hadis bulursa; o zaman onu yazmak­tan nehyetmezdi. Fakat bir mesele hakkında fetva verir, onun temeli de kendisinde racih olan bir zannı olup kesin olarak vardığı bir yekîn değilse, onu yazan birini görürse bunu yazmaktan nehyederdi.

Bu sözlerin zahirinden çıkan netice budur. Herşeyi bilen alîm ve habîr olan Hak Sübhanehu ve Teâlâ´dır.

——————————————————————————–

[1] Bak:İbni Abdilber:İntika, Süyuti:Tezyinül-Memalik ,İbn Hallikan:Vefeyatul-A yan,İbni Ferhun:Ed-Dibac,Kadı İyad:Tertibül-Medarik.

[2] Süyuti, Tezyınul-Malik,s.7

[3] Aynı Kaynak, S. 6

[4] Tezyinül-Memâlik, Dibac, Zurkani´nin Muvatta´ şerhi mukaddemesi.

[5] Süyuti, Tezyinül-Memâlik, S. 4, Zürkânı-. Muvatta Mukaddemesi, C 1, S. 3

[6] Fethul-Bari,C. IV, S. 80

[7] Süyuti, Tezyinüi-Memâlik, S.5.

[8] Süyuti, Tezyinüi-Memâlik, S. 5.

[9] Kadı lyâd Tertibü Medârik, Dârükütübi Mısrıye, No. 9673, Tarih I. cüzün birinci bölümü, S. 32

[10] Kadı, Medârik; S. 115, Dibas, S. 20, Bu Rabia, Rabiatür-Reydir

[11] Kadı Medrik;1Kısım S.117 İbn Ferhun Dibac da aynını nakleder.

[12] Kadı, Medârik, I. Bölüm, S. 71 32

[13] Kadı Metrik, C.1, Bölüm, i, S. 71

[14] ibni Ferhun Dlbac, S. 117.

[15] Kadı, Medârik, S. 121

[16] Kadı, Medârik, S. 115.

[17] Kadı, Medârik, S. 127.

[18] İbni Abdülber, Intika, Süyuti, Tezyinül-Memâlik, Kadı lyad Kitabül-Medarik.

[19] Kadı, Mecjârik, S. 127

[20] Kadı, Medarik, S. 127

[21] Dibac, Medârik.

[22] Kadı, Medarik, S. 127

[23] Mâlik´in ve Leys´in mektupları ileride aynen verilecektir.

[24] Kadı lyad, Medârik, S. 108

[25] Kadı fyad, Medârik, S. 108

[26] ibni Ferhun Dibac, Müzehhep, fi Ma´rifeti A´yan Mezheb S. 22

[27] Kadı, MedâritcS. 109

[28] Ferhun Dibac Müzehheb, S. 19

[29] Kadı; Medârik.. S. 274

[30] Kadı, Medsrik, S-110

[31] Fertıun Dibac, S- 20

[32] Kadı, Medârik. S. 111

[33] Kadı İyad, Medârik, S. 106

[34] İmam Mâlik giyiminde güzelliğe, iyi görünmeye dikkat ederdi. Hiç bir zaman insanların önüne bıçimsiz kılıkla çıkmazdı- Madârik der ki: «Sabah olunca Mâlik elbisesini giyer, sarığını sarardı. Ev halkı ve destlan onu sarıksız, elbisesiz görmemişlerdir. Hiç kimse onu insanların gördüğü yerae. sokatoa yiyip içerken asla görmüş değildir» (Medârik. S.112).

[35] Hastalığının idrar hastalığı olduğunu ancak vefat günü söyledi: Eğer son günümde olmasay­dım bunu açıklamak istemezdim. Resulullah´ın Mescidine abdestsiz gelmeyi hos görmedim, durumu söylemeyi de Rabbimden şikayet saydım, dedi.

[36] Kadı, Medârik S. 187

[37] Kadı, Medârik S. 171, Dibac, 23

[38] Kadı Medarik ,191,Ferhun Dibac ,Suyuti Tezyinül-Memalik,

[39] Kadı, Medârik, S. 159

[40] Kadı, Medârik, S. 159

[41] Kadı. Medârik. S. 187

[42] Kadı. Medârik, S. 166

[43] Kadı, Medârik, S. 166 –

Share.

About Author

Leave A Reply