İmam Şafii, Hayatıi Yaşadığı Çağ

0

(150-204 H. / 767-820 M.)

8- Neden Şafiî´yi Öne Aldık

Bu yıl, sizinle etüd için, îmam Şafiî´yi seçtik. Dersimize onunla baş­ladık- Zîrâ Şafiî´nin fıkhı, İslâm fıkhım en parlak ve en olgun devrinde en mükemmel bir surette temsîl etmektedir. O, re´y ehli fıkhı ile Hadîs ehli (Bağdad fıkhı ile Hicaz fıkhı) arasını âdil ölçülerle birleştirmektedir. Şafiî, fıkıhta re´y kaidelerini tesbit etmiş, Kıyas ölçülerini koymuş bir fakihtir. Aynı zamanda Sünneti zabt ve tesbit etmeğe çalışan, bu iş için Ölçüler ve mikyaslar koyan ilk hadîsci fakîhtir. Kitap ve Sünneti anlama­nın yollarını aydınlatan, nâsih ve mensûhu beyan eden odur. Giriştiği bu iğlerle, vaz´ettiği usûl-ü fıkıh ile hüküm istinbâü için sabit esaslar kur­muş, tahric yoluyla hüküm çıkarma usûlünü vaz´etmiştir. Onun nasslar-dan hüküm alma usûlünü etüd eden kimse, îslâm fıkhını, gelişmiş ve ol­gunlaşmış, esasları aydınlanmış, çığırı düzelmiş bir halde incelemiş olur.

İmam Şafiî´yi ve fıkhını etüd eden kimse, bu araştırmayı yaparken Hicaz fıkhına, onların bahis usûllerine de temas eder. Çünkü o, hicret yurdunun imamı, çağında Hicaz´ın en büyük üstadı olan îmam Mâlik´ten ders aldı. Yine bu inceleme isinde Irak ehlinin fıkhına da temas eder. Çünkü îmam Şafiî, onların kitaplarını okudu, Hanefî fıkıh kitaplarını derleyen Muhammed b. Hasan´la görüştü; ondan ders aldı ve onların arasında yaşadı; onlarla münazara ve münakaşalar yaptı; mücâdele edip uğraştı. Mücâdele yapan kimseye, mücâdele yaptığı kimselerden bâzı şey­ler geçer. Onların tutumundan, düşünce tarzından bir şeyler alır. Nasıl ki, harb yapan kimse, karşısındaki düşmanın tutumuna, plânlarına göre ha­reket eder, ondan bir şey alıp faydalanır. Fikirler insanlara, dostlardan olduğu gibi düşmanlardan da geçer. Hanhelîlerden birtaJumı, bâzı dinsiz­lere cevap vermeğe koyulmuşlardı. Muhaliflerinin bâza görüşleri, düşünce­lerin geçişi yoluyla, farkına varmaksızın kendilerine geçtiğini sezdiler… îşte Şafiî de böylece, her iki taraftan da bâza şeyler almış oldu. Re´y ve Hadîs taraftarlarından faydalandı. Bu bakımdan Şafiî´yi incelemek, îs­lâm fıkhını, gelişme, olgunlaşma çağında en üstün derecesine çıkarken her yönden onu incelemek demektir.

Bunların üzerine ilâve olarak Şafiî, Usûl-ü Fıkhın da va´zıdır. Nass-Iardan hüküm çıkarmanın, istinbât ilminin umumî esaslarını ve usûlünü o kurmuştur. Onu etüd etmek, usûl-ü fıkhı incelemek ve öğrenmek de­mektir. Böylece usûl-ü fıkhın sınırlan çiz´1!^ kendine mahsûs bir yer al­mağa başladığı görülür. Fer´î mes´elelerden ve onun genel kayıdlanndan ayrılır. Bu incelemenin kendine mahsus meyveleri ve faydalan vardır. Çünkü bu füru´ mes´eleleri ve hükümlerini inceleme ilminden ayn, bam­başka bir ilim tarihinin etüdü demektir.

îmam Şafiî, mezhebinin usûlünü ve içtihadının yönlerini toplayan kitaplar te´lif etmiş ve yazmıştır. Böylece o, bu çığın ilk açmış demektir. Aynı zamanda bu yolu gösteren işaretleri koyarak, incelemelerde bulun­mak isteyenlerin yoluna da ışık tutmuş, yollarını aydınlatmıştır.

Biz bu araştırmamızda îmanı Şafiî´nin yetişmesini, kültürünü, üstad-lannı, talebelerini inceleyeceğiz. Bütün bunlar onun hayatını etüd etmek demektir. Bundan sonra onun yaşadığı çağı, fıkhını, kitaplannı inceleye­ceğiz. Kitaplarım nasıl te´lif ettiğini, onlardaki kültür derecesini araştı­racağız. Daha sonra umûmî olarak istinbât ve hüküm çıkarmak için vaz´­ettiği usûlleri inceleyeceğiz. Mezhebini vaz´ederken tuttuğu sistemi, onun derli toplu görüşlerini etüd edeceğiz. Sonra da mezhebini ve yayılmasını, gelişip genişlemesi sebeplerini araştıracağız. [1]

9- Doğumu Ve Soyu:

Rivayetlerin çoğuna göre îmâm-ı Şafiî Suriye´de (Filistin´de) Gaz-ze´de doğdu. Fukahâ tarihçilerinin ve Tabakât yazarlanmn büyük bir ço­ğunluğunun görüşleri bunda birleşiktir. Fakat, çoğunluğun benimsediği bu rivayetin yanısıra onun Askalân´da doğduğunu söyleyenler de vardır. Askalân, Gazze´den üç fersah uzaktadır. Hattâ Suriye´den Yemen´e atla­yarak onun Yemen´de doğduğunu söyleyenler bile olmuştur[2]. Fakat ekseriyet bunlardan doğru olanı seçip almıştır. Bâzıları bu üç rivayetin arası­nı şöyle birleştirmek ister: O Yemen´de doğmuştur, demekten maksat, Yemenlilerin bir mahallesinde doğmuş demektir. O Askalân´da ve Gaz-ze´de yetişti. Askalân´da Yemenli kabileler ve Yemen soyundan olanlar vardır. Bu itibarla Yemenliler arasında doğmuş demektir. Yâkût Hamevî der ki: “Eğer o rivayet doğru ise, bu tarzda anlamak bence güzel bir te´vildir.”

Bütün rivayetler onun 150 yılında doğduğunda ittifak eder. Aym se­nede îmam-ı A´zam Ebû Hanîfe vefat etmiştir. Hattâ bâzıları Ebû Hanî-fe´nin öldüğü gece Şafiî´nin doğduğunu söylerler. Bu, halk tarafından; bir imam öldü, aynı gece de diğer bir imam doğdu, tarzında söylenmiş bir sözden başka bir şey değildir. Bundan ne fazilet çıkar

Nesebine gelince, fıkıh tarihini yazanların çoğunun benimsediği riva­yete göre o, Kureyş ve Muttalib kabilesinden olan bir babadan doğmuş­tur. Çoğunluk onun soyunu şöyle tesbît eder: Abdi Menâf oğlu, Muttalib oğlu, Hâşim oğlu, Abdi Yezid oğlu, Ubeyd oğlu, Sâib oğlu, Şâfi´ oğlu, Os­man oğlu, Abbas oğlu, İdris oğlu Muhammed´dir. Soyu, Hz. Peygamber´le Abd-i Menâf da birleşmektedir.

Şafiî´nin nesebinin vardığı Muttaîib, Abdi Menâfin dört oğlunun bi­ridir. Onlar da şunlardır: Muttalib, Hâşim, Emevîlerin atası olan Abdi Şems, Cübeyr b. Mut´im´in atası Nevfel. Bu Muttalib, Hazret-i Peygam-ber´in Atası Hâşinı´in kardeşi oğlu Abdulmuttalib´i büyütüp yetiştirmiş­tir. Muttalib oğulları ile Hâşim oğullan beraber olup bir taraf idiler. Câ-hiliyet zamanında Abdi Şems oğulları yâni Emevîler onlara karşı idiler. Bunun İslâmiyet devrinde iki işte eseri görülmüştür:

1- Kureyşîiler Hz. Peygaraber´e ve akrabasından onun tarafını tu­tanlara boykot ilân edince, Muttalib oğulları Peygamber´in yardımına koştular. Bu işte Müslüman olan da, olmıyan da beraberdi. Peygamber´in yanında ezâ ve cefaya katlanmağı kabul ettiler.

2- Hz. Peygamber: Ganimet taksimine dâir olan âyet-i kerîme­de zilkurbâye ayrılan hisseden Muttalib oğullarına da pay ayırdı. Abdi Şems oğullarına, Nevfel oğullarına böyle bir pay ayırmadı.

Cübeyr b. Mut´im rivayet ediyor: “Hz. Peygamber Hayber´den alınan ganimetten Zevilkurbâ hissesinden Benî Hâşim´e ve Benî Muttalib´e pay verince ben ve Osman b. Affân Hz. Peygamber´e gittik. Ben dedim ki: Yâ Resûla´llâh, bunlar Benî Hâşim´den aenin kardeşlerin. Onların fazileti in­kâr olunamaz. Allâhu Teâlâ Seni onlardan kıldı. Ancak Sen Abdü´l-Mutta-lib oğullarına pay verdin, bizi bıraktın. Biz onlarla aynı derecedeyiz.”

Hz. Peygamber cevaben: “Onlar, hem câhiliyette, hem de Islâmiyet-te bizden hiçbir vakit ayrılmadılar. Hâşim oğulları, Muttalib oğulları hep bir şeydir.” buyurdular ve sonra da iki elini birbirine kilitlediler[3].

Nesebi hakkında Cumhur´un benimsediği budur. Fakat Şafiî´ye karşı olan bâzı Mâliki ve Hanefî Mezhebi mutaassıbı arı, mezhebler arasında taassub fikrinin nefret derecesinde hüküm sürdüğü devirlerde, Şafiî´nin soy itibariyle Kureyş olmayıp, kölelik vön;:.ıvlen Kureyş olduğunu iddia ettiler. Çünkü atası Şafiî, Ebû Leheb´in kölesi imiş. Hz. Ömer onu Kureyş kölelerine katmamış. Ömer´den sonra Osman onu bunlara katmış. Bu çü­rük bir iddiadır. Bu, Şafiî´nin soyu hakkında kendisinin söylediklerine uymaz. Onun söylediklerini çağında hiçbir kimse yalanlamadı. Mevsuk râviler nesebi hakkındaki sözleri ondan naklettiler; kitaplar bunu birbi­rinden alarak böylece yazdı. Bu haber her tarafa böyle yayıldı. Meşhur olan bir habere aykırı birşey ileri sürenler dâvalarını isbât edecek kuvvet­li bir delil, sağlam bir sened getirmelidirler. Halbuki bunların elinde böy­le bir şey yok[4].

10- Soyu Hakkında Söylenenler:

Anası ise Ezd kabîlesindendir; Kureyşten değildir. Şafiî´ye taraf­tarlıkta ileri gidenlerden bâzıları, onun Kureyşten, Hz. Ali sülâlesinden olduğunu ileri sürer. Doğrusu, Fahrürrâzî onun Kureyşten olması riva­yetini şaz bulur, icmâa muhalif görür. Bu konuda şöyle der: “Şafiî´nin annesi tarafından nesebi hususunda iki kavil vardır: Birincisi, Hâkim Ebû Abdullah Hâfız´m rivayeti olup ki bu şazdır Şafiî´nin annesi Fâtıma bint-i Abdullah b. Hüseyin b. Hasan b. Ali b. ebî Talib´dir. İkin­cisi meşhur olan rivayettir ki, o da Ezd kabilesinden olduğudur.”

Soyu hakkında Şafiî´nin lisânından naklolunan rivayetlerin hepsin­de anasının Ezd kabilesinden olduğu kendi lisâniyle tasrih edilmektedir. Bunun üzerinde icmâ vardır. Şafiî´nin babasının soyu, anasının lüzum­suz bir surette Kureyşten olduğunu iddiadan onu müstağni kılar. [5]

11- Gazze´den Mekke´ye Göçen Yoksul Blr Âîlenin Çocuğu:

Yukarıda beyan ettiklerimizden görülüyor ki, Şafiî Kureyştendir. Kendisi Filistin´e sığınmış fakir bir aileden yetişti. Yemenlilerin yaşadık­ları semtte oturdu. Şafiî´den naklolunan müteaddit rivayetler gösteriyor ki, babası, o henüz küçükken vefat etmiştir. Şerefli nesebi zayi´ olmasın diye annesi onu alıp Mekke´ye götürmüştür.

Yâkût Hamevî, Mu´cemül-Üdebâ´da Şafiî´nin şöyle bir rivayetini nakleder; demiş ki: “Ben 150 senesinde Gazze´de doğdum, iki yaşında iken Mekke´ye götürüldüm.” Kendisinden Mekke´ye on yaşında iken var­dığı da rivayet olunur. Hatîb Bağdadî, Tarih-i Bağdad´da, Şafiî´ye ulaşan bir senedle der ki, Şafiî şöyle demiş: “Yemen´de doğdum, anam, soyumun gaybe uğramasından korktu ve bana: Kabilene katıl ki, sen de onlar gibi olasın. Çünkü ben nesebinin kayıb olmasından korkarım, dedi ´v© beni Mekke´ye götürdü. Mekke´ye geldiğimde ben on yaşlarında idim. Akra­bamdan birinin yanında kaldım ve ilim öğrenmeğe bağladım.” Şüphe yok ki zahirde bu ikisi arasında tearuz vardır. Bunların arasım şöyle bulmak; mümkündür: Filistin´de kabilesinin yaşadığı yer ile Mekke arasında gelip giderdi. Akrabalariyle tanışıp sülâlesine intisâb etmek üzere ilk gidişi iki yaşında iken idi. Sonra on yaşma gelince onların kültürü ile yetişmek ve artık »aralarında kalmak üzere gitti, orada yaşadı ve onlara karıştı. Bun­dan sonra artık yoksul bir fakir yaşayış içinde yaşadığında bütün haber­ler birleşiyorlar. Demek Şafiî, zamanının en şerefli bir soyu olan ve asırlar boyunca böyle devam edecek olan yüksek ve şanlı bir soydan doğdu. _ Fakat büyüyünceye kadar yoksulluk içinde yaşadı. Şerefli bir soydan olan bir kişinin yoksulluk içinde yetişmesi, engeller ortadan kalkar ve kaideden ayrılmış olmazsa, onu olgunlaştım-, güzel ahlâk sahibi yapar, iyi´ yola sevk eder. ´Çünkü yüksek ve şerefli bir soydan oluşu onu daha kü­çük yaştan itibaren büyük işlere yöneltir, küçük işlerden uzaklaştırır. A1- çak şeylere tenezzül etmez. Yoksulluğa bir de zillet katmaz. Kügtik dü-i sürücü şeylere yaklaşmaz. Yoksulluk hissetinden, ihtiyaç zilletinden kur-11 tulmak için büyük bir himmet ve celâdetle şerefli mevkilere koşar. Bun­dan başka onun soyunun şerefli olması dâvasını güderek böyle fakr u, zaruret içinde yetişmesi, onu insanların içine karışarak onların duyduklarını duymağa sevk eder. Her tabakadan türlü insanlarla temas eder, onların iç âlemlerine muttali´ olur; ne gibi duygularla, düşüncelerle dolu olduklarını öğrenir. Bu ise toplumla ilgili işlerle alâkadar olan, onların muamelelerini bir düzene koymak isteyen kimse için bilinmesi zarurî iş­lerdendir. Çünkü şeriatı yorumlamakta, onun hakikatlerini meydana çı­karmada, onun ölçülerini açıklamada araştırıcı bunlardan faydalanır.

Rivayet olunduğuna göre İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe´nin talebesi Mu-hammed b. Hasan Şeybânî elbise boyacılarına gider, onların muameleleri­ni, aralarında câri usulü sorup öğrenirdi. Bunu sormaktan maksadı, in­sanların ahvâline ve âdetlere taallûk eden bir meselede vermiş olduğu hükmün, şeriatın usûl ve hükümlerinin, bir asla muhalif olmamak şartiy-le, o âdetlere daha yakın ve uygun olmasını sağlamaktı. Şafiî´nin, soyu­nun şerefli oimasiyle beraber böyle yoksulluk içinde yetişmesi onu öyle olgunlaştırdı ki, kendisini üstün tutup muamelelerinde halktan uzaklaş­madı. Fakat avam gibi ibtizâle de düşmedi; halkın nazarında küçümse­necek şeylerden sakındı. Soyunun şerefi vardı, fakirliğinin de temiz bir değeri oldu. Bunların her ikisini birarada toplamanın, sonra hayatın bol­luğuna kavuşunca, eseri görüldü. Vezir, kendisine hediye verdiği zaman onu kabul etmedi. Çünkü bu hediye kendisinden dûn olan birindendir. Halîfe kendisine atiyye verir, ihsanda bulunur; onu alır, ancak bulunduğu yerden ayrılmadan onları başkalarına dağıtır, yahut onları yanında alıko­yup yakınlarından olan yoksullara tevzi etmiştir. [6]

12- Çocukluğu, Yetişmesi, Çöl Hayatı:

îmam Şafiî yoksul bir aileden yetişti. Yukarıda bildirdiğimiz gibi öksüzdü. Annesi onun soyundan ayrı kalıp bilinmemesinden endişe etti. Onun ilk terbiyesini, kücüklüğündeki zekâsını ve keskin zihnini gösteren rivayetlerin hepsinden alınan özet şudur: Şafiî küçük yaşta Kur´ân-ı Ke-rîm´i ezberledi. Kur´ân-ı Kerîm´i çabucak ezberlemesiyle kuvvetli zekâsı meydana çıktı. Kur´ân-ı Kerîm´i ezberledikten sonra Hz. Peygamber´in hadîslerini ezberlemeğe koyuldu. Bunları ezberlemeğe çok meraklı idi. Muhaddisleri dinler ve bir işitişte hadîs ezberlerdi. Sonra hadîsi bâzan lev­halara bâzan deri üzerine yazdı. Divana giderek yazmak için arkası yazıl­mamış kâğıtları alırdı[7].

Bütün bu rivayetler gösteriyor M, o henüz minimini körpe bir ço­cukken ilme hevesli idi. Peygamber´in hadîs-i şeriflerini öğrenmeği pek severdi.

Allah´ın Kitabını ezberlemek ve Peygamber´in hadîslerini bellemekle beraber diğer cihetten arapçayı düzgün ve mükemmel öğrenmeğe de bağ­ladı, Arapların Arap obnıyanlarla ihtilâtı neticesi, büyük şehirlerde ve bölgelerde Arap lisânını tehdit eden bozuk arapçadan ve onun kötü te­sirinden uzak kalıp kurtulmak istiyordu. Bu maksatla çöl hayatına atıl­dı ve Hüzeyl kabilesi arasına katıldı. Bu konuda kendisi şöyle der: “Ben Mekke´den çıktım, çölde Hüzeyl kabilesi arasında kaldım. Onların dilini, şivesini öğrendim, onların âdetlerini aldım, Hüzeyl´e kabilesi, Arapların en fasihi idi. Onların arasında yaşadığımdan onlarla göçer konardım, ne­reye gitseler giderdim. Mekke´ye dönünce gür söylemeğe başladım,. Ede­biyat ve hikâyeler bilirdim.”

Hüzeyllilerin şiirlerini ve hikâyelerini o derece bellemişti ki, Asma , Arap diünde o yüksek mevkide bulunduğu halde, şöyle diyor: “Hüzeyl kabilesi şiirlerini, Kureyşten Muhammed îbn-i îdris adındaki bir gençten tashih ettim.”

Anlaşılıyor ki, Şafiî´nin, îbn-i Kesîr´in bir rivayetinde geçtiği üzere, gölde on sene gibi uzun bir müddet kalması, çöl halkının güzel bulduğu âdetlerini almasına sebep olmuştur. Atıcılık, okçuluk öğrendi ve ona me­rak sardırdı. Hem de mükemmel ok atardı. Hattâ on ok atar ve bun­ların hepsi hedefe isabet ederdi. Kendisi şöyle diyor: “Çölde iken himme­tim iki şeyde toplanmıştı: Okçuluk ve ilim. Ok atmakta o kadar maha­ret sahibi idim ki, on ok atsam hepsi hedefe isabet ederdi.” Bunu söyle­dikten sonra ilim hususunda birşey demeden sustu. Yanında bulunan bi­ri: “Vallah sen ilimde, okçulukta olduğundan çok daha üstünsün.” dedi.

Jtşte Şafiî´nin ilk terbiyesi, ilk yetişmesi böyledir. Bu, o çağdaki Arap terbiyesinin en mükemmel örneğini arzeder. Kur´ân-ı Kerîm´i ezberlemek, hadîs öğrenmek, düzgün arapça bilmek, binicilik ve atıcılık Öğrenmek, şehirde ve çölde yaşayanların âdetlerini, ahvâlini tanımak. [8]

13- Mekke´de Ve Medine´de İlîm Tahsil Etmesi:

Şafiî Mekke´de iken, oradaki fukahâdan ve muhaddislerden okuyup ilim aldı. Fıkıh tahsil etti ve ilimde yüksek mertebeye ulaştı. Hattâ Müs­lim b. Hâlid Zenci ona fetva vermesi için izin vererek:

Yâ Ebâ Abdullah, artık fetva ver, senin fetva vermen zamanı geldi, dedi.

Şafiî fetva verecek bir mertebeye ulaşmıştı; burada durabilirdi Fa­kat onun ilim öğrenme aşkı ve himmeti bir hadde duramadı. Çünkü, ilmin hududu yoktur. Medine´nin müctehidî îmam Mâlik´in haberini duymuştu.

Mâlik´in ismi o sıralarda her tarafa yayılmıştı. Diller onun şöhretini il­den ile naklederdi. îlîmde ve hadîste yüksek bir noktaya ulaşmıştı. Yüce himmeti Şafiî´yi bilgi almak için Medine´ye göçmeğe sevk etti. Fakat o Medine´ye Mâlik´in ilminden bihaber, bomboş gitmek istemedi. Mekke´de bir adamdan Muvatta´ı emanet aldı. Onu okudu. Hattâ rivayetler onu ez­berlediğini söyler.

Muvatta´ı okuması ve ezberlemesi, onun hicret yurdunun imâmı olan Mâlik´e gitmeğe şevkini arttırdı. Onun sayesinde Mâlik´in fıkhiyle ünsi-yet hâsıl etti, Hz. Peygamber´den rivayet ettiği hadîs-i şerifleri öğrendi.

İmam Şafiî, Mekke Valisinden bir tavsiye mektubunu hâmil olduğu halde îmam Mâlik´e gitti. Bu göçmeden sonra Şafiî´nin hayatı büsbütün fıkha yöneldi[9]. Mâlik onu görünce, ferâsetiyle onun uyanık bir genç ol­duğunu sezdi ve ona:

Yâ Muhammed, Allah´dan kork, günahtan sakın. Zîrâ sen büyük mertebe sahibi bir zât olacaksın, Allah senin kalbine nur koymuş, onu günahla söndürme, dedi. Ve sözünün sonunda:

Yarın gelirsin, sana okutacak olan da gelir, dedi.

Şafiî diyor ki: “Ertesi günü ona geldim. Okumağa başladım, kitap da elimde. Mâlik´ten çekinip okumağı kesmek istedimse de, güzel ve düzgün okuyuşumu pek beğendiğinden: Ey genç, devam et, dedi. Böyle devam ederek az gün zarfında kitabı ona okudum.”

Şafiî, Mâlik´in Muvatta´ını rivayete ehliyet kazandıktan sonra ondan fıkıh almağa, onun fetva verdiği mes´eleleri öğrenmeğe devam, etti. 179 senesinde bu büyük imâmın ölümüne kadar ondan ders aldı. Şâfü o za­man ömrünün baharında, gençliğin en olgun çağında idi- Öyle anlaşılıyor ki, Şafiî İmam Mâlik´e devamla beraber, vakit vakit onun dersine ara ve­riyor, İslâm ülkelerinde seyahatler yapıyordu. Bu seyahatlerinde her ze­ki yolcu gibi insanların envalini, tarihini öğreniyor, içtimaî olayları in­celemek fırsatım bulu3´ordu. Bu arada Mekke´ye gidiyor, annesini ziyaret ediyor, onun öğütlerini dinliyordu. Zîrâ o bilgili, anlayışlı, güzel düşün­celi, asîl bir kadındı. Şafiî´nin İmam Mâlik´in dersine devam etmesi, onun seyahatlerine, şahsî inceleme ve araştırmalarda bulunmasına bir mâni teşkil etmezdi. [10]

14- Vâlîlîkte, Memuriyette Bulunması:

îmanı Mâlik (Allah ondan razı olsun) vefat edince, Şafiî ilimden ye­teri kadar nasibini aldığına kânî oldu. O vakte kadar fakir idi. Kendisine kazanç sağlayacak, ihtiyaçlarını karşılayacak bir şey düşündü. Hayatını kazanmak için bir iş araç1!. Bu sırada Yemen Valisi Hicaz´a gelmişti. Ku-reyşten bâzıları ona Şafiî´yi beraberinde Yemen´e götürmesini söylediler. Vali bunu uygun bularak Şafiî´yi beraberinde götürdü. Şafiî bu hususta diyor ki:

“Annemde bana verecek yol parası bile yoktu. Evi rehin olarak ver­dim, yol parasını tedarik ettim. Yemen´e varınca Vali bana iş verdi.”

Bu işte Şafiî´nin mevhîbeleri, tecrübeleri, zekâsı, bilgisi, soyunun asa­leti kendini gösterdi. Âdil, seçkin bir adam olarak nâmı her tarafa yayıl­dı. Mekke vadisinde adı dillere destan oldu. Kendilerinden ilim aldığı ve kendileriyle görüştüğü fukahâ ve muhaddisler de bunu duydu. Bunu türlü türlü karşıladılar. Kimisi onun ilmi bırakıp memuriyete girmesini hoş görmediler. Memuriyeti bırakır asını tavsiye ettiler.

Şafiî Necrân´da işe başladı. Orada atâlet bayrağını açarak hakkani­yet üzere iş gördü. Her çağda ve her yerde olduğu gibi Necrân´da da insanlar; valilere, kadılara, hâkimlere yaranmağa çalışırlar, onlara yakın­laşmak için yol ararlar. Fakat bu gibiler, böyle yaranmak, yaltaklık su­retiyle Şafiî´ye yaklaşmağa yol bulamadılar, onun adaletine gölge kon­durmağa imkân yoktu. Kendisi bu konuda şöyle diyor: “Ben Necrân´da vazife görmeğe başladım. Orada benî Haris b. Abdü´l-Medân ve Sekîf me-vâüsi yaşamakta idi. Oraya bir vali gelince ona yaranırlarmış. Bana da bunu yapmak istediler, fakat bende aradıklarını bulamadılar,”

Demek oluyor ki Şafiî, yaranmak suretiyle kendisini âlet etmek iste­yenlerin yüzüne kargı yaranma kapışım kapamıştır. Bu öyle bir kapıdır ki, kendileri küçük olanlar, büyüklerin kalbine bu kapıdan sızarak onları adaletten ve hak yolundan çevirmeğe çalışırlar. Şâfü, bu kapıyı kapa­makla kendisini her türlü serden ve zulümden korumuştur. Büyüklere dalkavukluk suretiyle sokulanlar onları yanıltır. Şafiî bundan kendini korudu. Onun için bütün yaptıkları adaletti. Fakat adalet, dâima, üstüne binilmesi güç bir bineğe benzer. Ona ancak azim sahibi olan kimseler güç yetirir. Onlar da zamanın şiddetine ve ezasına mâruz kalırlar, işte Şâfü de böyle oldu. [11]

15- Şafiî´nin Ta´kîbe Uğraması, Bağdad´a Getirilmesi:

Yemen´e zâlim, gaddar bir vali geldi. Necrân da Yemen vilâyetine dâhil. Şafiî, onun zulüm ellerinin, idaresi altındakilere uzanmasına mâni´ olurdu. Çok defalar Şafiî, ulemânın ellerinde çok iyi kullanmasını bildik­leri keskin bir kılıç olan tenkîd vasıtasiyle bu valiyi uyarmağa çalıştı. Onu hırpaladı. Fakat Şafiî´nin, zulmüne karşı koyduğu bu valiyi tenkîd ederek onu böyle hırpalaması, valiyi kendi aleyhine harekete geçirdi. Vali ona kin bağlayarak hakkında iftiralar uydurdu, tezvîrata başladı. Herkes tabiatının icâbını yapar.

Abbasîler, karşılarında en kuvvetli düşman olarak Hz. Ali evlâdını görürlerdi. Çünkü onlar da aynı soydandılar. Üstelik Ali´nin torunları “Re-aûlullâh´in neslinden idiler. Bu, onlarda yoktu. Abbasî Devleti neseb id­diası sayesinde kurulmuş bir devlet olunca, Hz. Ali torunları da aynı ne­sebe sâhib, hattâ Resûlullâh´a daha yakındılar. Onun için Ali torunlarına bir davet sezdiler mi, onu daha beşikte iken hemen bastırırlardı. Bu hu­susta uzun boylu tahkikat yapmadan, kati delile bakmadan şüphe üzeri­ne insan öldürürlerdi. Prensipleri şuydu: işlerin kendi çıkarlarına yoru­mu uğrunda suçsuz kimseyi öldürmeği, iğlerini bozacak bir maznunu ser­best bırakmaktan kendileri için, daha evlâ görürlerdi.

îşte bu zâlim vali de Abbâsîleri bu zayıf noktalarından avlamasını becerdi. Şafiî´yi Aleviliğe taraftar olmakla itham etti. Halîfe Hânın Reşid´e yazdı: “Alevilerden 9 kişi kımıldanmağa başladılar.” Sonra, mektu­bunda şöyle dedi: “Ben onların hükümet aîeyhinde ayaklanmalarından korkuyorum.. Burada Şafiî Muttalib oğullarından bir adanı var, o bura­da oldukça benim ne buyruğum tutuluyor, ne de yasam.”

Bâzı rivayetlere göre ise Şafiî hakkında şöyle demiş: “Harb mey­danlarında savaşan bir kimsenin kılıçla yapamadığım o, diliyle yapıyor.”

Bunun üzerine Halîfe Reşid, Hz. Ali taraftan olan bu dokuz kişinin, Şafiî de beraber olmak üzere, Bağdad´a getirilmesi için emir vermiş.[12]

Rivayetlerin dediğine göre Halîfe bu dokuz kişiyi öldürtmüştür. Şa­fiî hüccetinin kuvveti ve Hanefî fakîhi Muhamnıed b. Hasan Şeybânî´nin gehâdeti sayesinde kurtulmuştur.

Hüccet ve delilinin kuvveti şundan anlaşılıyor: Kendisine kılıç altın­da Alevilik ithamı yöneltildiği zaman Halîfe Harun Reşid´e şöyle cevap verdi:

Yâ Emîrü´l-Mü´minîn, iki adam var, bunlardan birisi beni kendi­sine kardeş sayıyor, diğeri kölesi addediyor. Ne dersin, bunlardan han­gisi bana daha sevgilidir

Seni kardeş sayanı daha çok seversin.

îşte o adam sensin ya Emîrü´I-Mü´minin. Zîrâ siz Abbasî oğulları, onlar ise Ali oğulları. Biz de Muttalib oğulları. Siz Abbasî oğulları bizi kardeş görürsünüz, onlar ise bizi köle sayarlar.

Hanefî fakîhi Muhammed b. Hasan Şeybânî´nin onun hakkındaki iyi şehâdetine gelince: Şafiî onu, itham olunduğu esnada Harun Reşid´in mec­lisinde görüp tanımıştı. Zîrâ ilim, ilim ehli arasında bir akrabalık bağıdır. Şafiî müdafaası sırasında söyledikleri arasında kendisinin ilimden, fıkıh­tan nasibi olduğunu söyledi ve kadı Muhammed b. Hasan da bunu bilir, dedi. Harun Reşid, bunu Muhammed b. Hasan´a sordu. O da:

O ilmi çok, bilgiden nasibini almış bir zâttır. Ona isnat olunan bu işle onun bir ilgisi yoktur. O öyle adam değil, dedi. Harun Reşid de:

Onu yanına al, bakalım, düşünelim, dedi. Bu sayede Şafiî kurtuldu. [13]

16- Bağdad´da Muhammed b. Hasan´la Görüşmesi Ve Ehl-i Re´y Fıkhını Öğrenmesi:

Bu sınamayla Şafiî´nin Bağdad´a gelişi 184 yılında idi. O zamanlar 34 yaşında bulunuyordu. Başına gelen bu hâl onun hükümet umuriyle uğraşmaktan, valilik işlerinden el çekip ilme dönmesine bir vesile oldu. Bundan sonra yine kendini ilme verdi. Okudu, okuttu; ders aldı, ders ver­di, însanlar için fıkıhta ebedî eserini meydana getirdi. Zîrâ Muhammed b. Hasan´ın nezdinde misafir olarak kalıyordu. Bundan önce onun adını ve fıkhını duymuştu. Onun Irak fıkhının hâmili ve naşiri olduğunu bili­yordu. Belki daha önce karşılaşmışlardı. Şafiî Irak fıkhını öğrenmeğe başladı. îmâm Muhammed´in kitaplarını okudu, ondan ilim aldı. Böylece Hicaz fıkhı ile Irak fıkhı onda birleşmiş oldu. Yâni çoğu nakle dayanan fıkıh ile akla önem veren fıkıh bir arada toplandı. Bunları zamanındaki en büyük fakîhlerden aldı. İbn-i Hacer bu konuda der ki: “O zaman Me-dîne´de fıkıhta riyaset imam Mâlik b. Enes´te nihayet bulmuştu, Şafiî oraya giderek ondan ders aldı. Irak´ta fıkıhta otorite Ebû Hanîfe olmuş­tu. O vefat etmiş bulunması hasebiyle Irak fıkhını hâmil olan talebesi Muhammed b. Hasan´dan aldı. Irak fıkhına dâir ne varsa hepsini ondan dinledi. Böylelikle ehl-i re´y fıkhını ve ehl-i hadîs fıkhım elde etmiş oldu ve bunlar üzerinde işleyerek usûl vaz´etti, kaideler kurdu. Muvafık, mu­halif bu konuda herkes ona baş eğdi. Şöhreti yayıldı, nâmı duyuldu, itiba­rı arttı ve olgunlaşa olgunlaşa bildiğin o hâle yükseldi.”

Şafiî, Muhammed b. Hasan´dan ilim aldı. Onun kitaplarını okudu, on­dan nakletti, bu nakil ettiklerini kaydetti. Kendisi şöyle demiştir:

“Muhammed b. Hasan´dan bir deve yükü ilim aldım, hepsi de bizzat ondan duyduklarımdır.” Muhammed b. Hasan´ı çok sever ve sayardı. On­da sanki üstazmı görürdü. Onu çok öğer, ilmini çok takdir ederdi. Onun hakkında şöyle derdi: “İncelenmesi gereken bir mes´eîp sorulduğu vakit

yüzünü çatmayan tek bir kişi görmedim, ancak Muhammed b. Hasan Öy­le değildi.” Şafiî ondan hadîs de rivayet etti, ondan yalnız re´y fıkhını al­makla iktifa etmedi. (El´Üm)´de diyor: “Bize Muhammed b. Hasan ha­ber verdi, o da Yâkûb b. İbrahim´den, o da Abdullah b. Dinar´dan, o da îbn-i Ömer´den rivayet ediyor, Hz. Feygamber buyurmuştur ki: Velâ da neseb akrabalığı gibi bir akrabalıktır, ne satılır, ne de hibe olunnr.” imâm Muhammed de Şafiî´ye lâyık olduğu hürmeti göstermekte hiç kusur etmezdi. Hattâ Şafiî´nin meclisinde bulunmağı, sultanın meclisinde bulunmağa tercih ederdi. Rivayet olunduğuna göre: Bir defa imam Mu­hammed Halîfenin sarayına gitmek üzere atma binerek evinden çıkmış­tı. Şafiî´nin geldiğini gördü. Hemen atından indi ve Şafiî´ye koştu. Hadi­mine: Sen hadi git, Özür dile, ben gelemiyeceğim, dedi. Şafiî: Ben başka vakit geleyim, dedi ise de o: Hayır, dedi ve Şafiî´nin elinden tutarak evine getirdi. Şafiî, imam Muhammed b. Hasan´m ders halkasına devam ederdi. Bununla beraber kendisini îmanı Mâlik´in talebesinden, onun mezhebinin fukahasmdan ve Muvatta´ın râvilerinden sayardı. Onu korur, onun üstü­ne titrer, Medine ehlinin fıkhım müdafaa ederdi. îşte bu yüzdendir ki, İmam Muhammed ders meclisinden kalktıktan sonra onun talebeleriyle münazara ve mübâhase yapar, Hicaz fıkhını ve onların yolunu müdafaa ederdi. Belki de üstadhk mevkiine saygısından bizzat imam Muhammed´le münazara yapmazdı.

imam Muhammed, onun kendi talebesiyle münazara yaptığını haber alınca, ondan bizzat kendisiyle münazara yapmasını istedi. O sıkıldı ve bundan kaçındı. İmam Muhammed ısrar edince istemiyerek münazaraya girişti. Hicaz fukahası ile Irak fukahası arasında münakaşa mevzuu olan bir şahit ve yeminle hükmetme[14] meselesinde Şafiî, imam Muhammed´le münakaşa yaptı ve Şafiî olan râvilerin rivayetlerine göre bu münakaşada Şafiî kazanmıştır.

Şafiî Bağdad´da îmam, Muhammed´in talebesi olarak oturdu. îmam Mâlik´in talebesinden Medîneli bir fakîh olması itibariyle onunla ve tale­besiyle münazaralar yapardı. Bundan sonra Mekke´ye döndü. Yukarıda

söylediğimiz veçhile yaranda Iraklıların kitaplarından bir deve yükü kitap götürdü. Râvilerin çoğu bu gelişinde Bağdad´da ne kadar kaldığını söyle­miyorlar. Fakat herhalde ehl-i re´y fıkhım öğrenecek kadar bir müddet kalmış olması akla yakındır. Bu da iki sene kadar olsa gerek. [15]

17- Mekke´ye Dönüşü Ve Mescîd-i Haram´da Ders Vermesi:

Şafiî Mekke´ye döndü ve Mekke´de Harem-i Şerifte derslerini verme­ğe başladı. Hac mevsimi gelince nice büyük âlimler onunla görüşür, onu dinlerlerdi, işte bu esnada Ahmed b. Hanbel de onunla görüştü. Artık Şafiî´nin şahsiyeti yepyeni bir fıkıhla ortaya çıkmıştı. Bu, ne yamız Me-dîne ehlinin fıkhı idi, ne de yalnız Irak ehlinin fıkhı. Belki de her ikisin­den de alınmış yeni bir fıkıh ki, Kitap ve Sünnet ilminin olgunlaştırdığı, arapçayı ve insanların ahvâlini iyi bilmenin perçinlediği, kıyas ve re´yin geliştirdiği parlak bir aklın hulâsasıdır. Kendisiyle görüşen âlimler, on­da nev´i şahsına münhasır yepyeni bir âlim tipi görürlerdi[16].

Râvilerin sözlerinden anlaşıldığına göre Şafiî bu gelişinde Mekke´de dokuz sene kadar oturdu.

Şüphesiz Şafiî, birbirinden farklı olan her iki türlü fıkhı gördükten, münazara ve münâkaşalarda bulunduktan sonra görüşlerin ayrıldığını, nokta-i nazarların muhtelif bulunduğunu, tutumların ´aşka başka oldu­ğunu görünce hakkı bâüldan ayırmak için belli ölçüler, usûl kaideleri vaz´etmek zarurî olduğunu anladı. Yâhût en azından hakikate en yakın olanı bilmenin yolunu aradı. Zîrâ Hicaz fukahası ile Irak fukahası arasın­da görüş farkları, ihtilâflar bulunduğunu gördükten sonra, Şafiî gibi her iki görüş sahiplerini tanıyan ve sayan, kanaatlere hürmet eden bir zâtın, ince ve esaslı bir ölçüye vurmadan bu görüşlerden birinin bâtıl ol­duğuna hükmetmek asla makûl bir şey olamazdı. îşte bunun içindir ki, o istinbat usûlünü, hüküm alma kaidelerini tesbit etmeği düşündü. Görüş­lerin birbiriyle çarpıştığı ve boğuştuğu Irak´ın gürültülü hayâtından uzak kalıp Mekke´de uzun müddet oturmayı da bunun için tercih etmiştir. Zî-râ bu kaideleri çıkarmak için kendisini huzur içinde ilme ve teemmüle vermesi gerekli idi. Vaktini Kur´ân´a vakfedip onun delâlet yollarını araş­tırdı, hükümleri inceledi, nâsıh ve mensûh, her ikisinin hususiyetlerini ta­nıdı. Sünneti ele aldı, onun şeriat ilminde yerini ve değerini belli etti- Sa-hîh olanını çürük olanından ayırmayı, sünnetle istidlal etmeyi, Kur´ân-ı Kerîm´e nazaran derecesini tanıdı. Sonra Kitap ve Sünnet´te bulunmayın­ca hükümler nasıl çıkarılacak ve bu durumda içtihadın usûlü ve kaideleri ne olacak Müctehid için çizilmiş hudut nelerdir ki, ictihâdde bir yanlış­lığa düşmemek için o hududu aşmasın, işte bütün bunları tesbit etmesi lâzımdı. Bu da salim kafayla olurdu. Onun için, durmadan seyahat eden bir kimse olarak tanıdığımız Şafiî´nin bu defa Mekke´de uzun müddet kal­dığım görüyoruz. îşte bu esnada istinbat usûlünü vaz´etti ve onları insan­lara sundu. Belki*de cumhûr-ı fukahâya arzedecek kadar birtakım kai­deler vaz´ettikten sonra bilûmum fukahâ yatağı olan Irak´a tekrar gitti. Târk imam Mâlik´in vefatından sonra Medine eski parlaklığını kaybetti ve artık Bağdad´da hem ehl-i re´y ve hem de ehl-i hadîs vardı. [17]

18- Tekrar Bağdad´a Gîtmesî Ve Görüşlerini Orada Yayması:

195 senesinde imam Şafiî´yi tekrar Bağdad´da görüyoruz. Bu ikinci gelişidir. Bu gelişinde fıkıhta yepyeni bir yolu vardır. Artık yalnız-hü­kümlerini beyân için fer´î mes´elelere bakmıyor, yalnız fetva vermek için cüz´î mes´eleleri ele almıyor. Bu defa Bağdad´a geldiğinde o heybesinde küllî kaideler taşıyan bir fakîhtir. Usûlü vaz´etmiştir. Onlarla cüz´î mes´e­leleri bir kaide altına zabt ve tesbit etmiştir. O halde fıkhı, cüz´î ve fer´î değil, küllî bir ilim hâline getirmiştir, hususî fetvalar ve hükümler değil, umumî kaideler kurmuştur. Bağdad Şafiî´de bunları gördü. Âlimler ve fıkıh isteyenler, onun başına toplandı. Muhaddisler ve ehî-i re*y hepsi ona koştu.

Bu gelişinde o ilk defa olarak, usûl-ü fıkıh ilminin esasım kurmuş olan Kitâbü´r-Risâle´sini te´lif ettiğini söylerler. Fahreddin Râzî, Menâkıb-ı Şafiî eserinde diyor ki: “Rivayete göre Abdurrahman b. Mehdî, Şafiî´den daha gençken kendisi için öyle bir kitap yazmasını istemişti ki, onda Kur´ân, Sünnet, icmâ ve kıyasla istidlalin şartlarım bildirsin. Nâsıh ve mensûhu, umûm hususun mertebelerini beyân etsin. Bunun üzerine Ş|fiî, Kitâbü´r-Risâle´sini yazarak ona gönderdi. Abdurrahman Mehdî, kitabı okuyunca şöyle dedi: “Zannetmem ki, Allâhu Teâlâ bu adamın bir dengi­ni yaratnuş olsun.”

Sonra Râzî şöyle diyor: “Bilmiş ol ki, Şafiî, (Allah ondan razı olsun) Kitâbü´r-Risâle´sini Bağdad´da iken yazdı. Mısır´a dönünce onu tekrar yazdı. Bunların her ikisinde de çok ilim vardı.”

Buna göre Şafiî Kitâbü´r-Risâle´sini Bağdad´da yazmış oluyor. Ta-rih-i Bağdad´da böyle kaydediyor. Ancak Râzî´den naklettiğimiz fıkranın başında Abdurrahman b. Mehdî kendisinden bu kitabı yazmasını dilediği zaman Şafiî´nin genç olduğu söyleniyor. Halbuki Şafiî Bağdad´a bu geli­şinde orta yaşma girmişti, 45 yaşını aşkındı. Ancak bu yaşta bir kimseyi genç sayarsak iş düzelir. Bâzı insanların §öyle dedikleri de olur: Er-Risâ-le´yi Abdurrahman b. Mehdî´nin dileği üzerine Mekke´de iken yazıp sonra Bağdad´a geldiğinde kendisine göndermiş olması da ihtimal dahilindedir ve onun için Bağdad´da yazdı denilmiştir.

Şafiî, Irak´ta kendisinin açmış olduğu bu yeni yolu yaymağa başladı. Onun esaslarına göre mücâdele ediyor, ilim mes´elelerini onun usûllerine göre tenkîde tabi´ tutuyor, kitaplar yazıyor, risaleler neşrediyor, fıkıh adamları yetiştiriyordu. Bu gelişinde Bağdad´da iki sene kaldı. Sonra 198 senesinde tekrar Bağdad´a gelerek bu defa birkaç ay oturdu. Sonra Mısır´a gitmeğe karar verdi ve Mısır´a yollandı. 199 yılında Mısır´a ulaştı. [18]

19- Üçüncü” Defa Bağdad´a Gelîşi, Oradan Mısır´a Gidişi:

Bu son gelişinde acaba neden Bağdad´da az oturdu Neden orada uzun müddet kalmadı Bağdad o zaman ulemâ yatağı idi. Şafiî´nin de orada talebeleri, sevenleri vardı. Bağdad ilim merkezi idi, ilim oradan her tarafa yayılıyordu. Halbuki, o zaman Mısır´ın Bağdad gibi ilmî bir mevkii yoktu. Ona yaklaşamazdı. Öyle ise Şafiî neden Bağdad´dan Mısır´a gitti içimizde bu sorular uyanıyor. Bunun cevabı belki şudur: 198 senesinde Hilâfet makamına Abdullah Me´mûn geçti. Me´mûn´un zamanında iki iş oldu ki, Şafiî´nin hayâtı ve onun ilmî gidişi bunları hoş karşılamağa mü-sâid olmadığından orada oturmadi.

1- Me´mûn zamanında Iran askeri Araplara galebe çaldı. Zîrâ Emin ile Me´mûn arasında başlayan mücâdele gerçekte Emin´in ve kumandan­larının temsil ettiği Arap kampı ile, Me´mûn tarafını tutan, askeri ve kumandanları Arap olmıyanlardan olan Iran kampı arasında bir savaştı. Bu savaş iranlıların galebesiyle neticelendi. Böylece nüfuz ve kuvvet on­ların eline geçti. Şafiî gibi Kureyşten olan bir zâtın, Iran nüfuzu altında kalan bir yerde yaşamak, onuruna dokundu.

2- Me´mûn kendisi feylesof kelâmcılardandır. Mu´tezileyi kendine yaklaştırdı. Kâtipleri, mabeyn memurları, nedimleri, hususî meclisinde bulunanlar, en yakın adamları, ilimde söz sahibi saydıkları hep onlar­dandı. Şafiî ise Mu´tezileden ve onların mübâhase usûllerinden hiç hoşlan­mazdı. Akâid mes´elelerinde onların yolunca konuşan, onların daldıkları münakagalara dalan kimselere ceza terettüp ettiğini söylüyordu. Şafiî gi­bi bir adam onlarla bir arada bulunmağa, onlara böyle yüz veren bir Halîfenin idaresinde yaşamağa razı olamazdı. Nasıl ki, sonraları iş oraya vardı ki, islâm Tarihinde (Mihnet-i halk-ı Kur´ân) denilen olayda fukahâ ve nıuhaddisler. türlü sınamalara uğradılar. Rivayet olunduğuna göre Me´mun, İmam Şafiî´ye kadılık teklif etmiş, o da Özür dileyerek kabul et­memiştir. Onun düşünce mantığına uyan da budur. Onun şimdiye kadar öğrendiğimiz hayatına da yakışan budur.

Bağdad´da oturmak Şafiî´nin hoşuna gitmedi. Oradan göçmesi za­rurî idi. Kendisine göç yeri, rahat yurdu olarak Mısır´ı uygun buldu. Çün­kü Mısır´ın Valisi Kureyşten Hâsimî, Abbasî idi. Yâkût, Mu´cemü´1-Üde-bâ´da diyor ki:

“Şafiî´nin Mısır´a gelmesinin sebebi şudur: Abbâs b. Abdullah b. Ab-bas b. Mûsâ b. Abdullah îbn-i Abbâs kendisini oraya davet etti.”

Bu Abbâs, Halîfe Abdullah Me´mun tarafından Mısır´a vali tâyin edil­mişti. Şafiî Mısır´a gitmeğe niyet ettiği zaman şu kıt´ayı söylemişti: “îçim, Mısır´a gitmek şevkiyle yanar, Ne çare arada İller, çöller var. Bilmem açılır mı baht île zafer Yoksa mezar e mi sürükler kader ”

Şafiî bu şiiriyle soruyordu: Mısır´a acaba bolluğa ve kurtuluşa mı gi­diyor, yoksa mesâre mi sürüklenmektedir Kader onun bu sorularının her ikisine de cevap verdi: Onu bunların hepsine kavuşturdu: Şerifler soyun­dan olması dolayısiyle Zevî´l-kurbâ hissesinden tahsisat aldı, böylece re­faha kavuştu, ilmini, fıkhını, görüşlerini yayma sayesinde şanlı zafer ka­zandı. En sonunda ölüm onu orada buldu. Mısır´da mezâre gömüldü. 20 Ocak S20´ye rastlayan Hicrî 204 yılı Recep ayının son gecesi 54 yaşın­da iken hayata gözlerini kapadı[19] (Nur içinde yatsın). [20]

20- Şafiî´nin, Üstadı Mâlîk´i Tenkide Başlaması:

Şafiî´nin hayatı hakkında sözü bitirmeden önce onun hayatiyle ve tarihiyle alâkalı ilmî bir noktaya işaret etmek lüzumunu duyduk. O da şudur: Şafiî 195 yılında Bağdad´a geldikten sonra, hattâ bundan önce Mekke´deki derslerinde fıkıhta yeni bir çığır sahibi idi. Bâzı yeni görüşler getirdi. Bunlarda Mâlik´in görüşlerinden ayrılma vardı. Fakat Mâük´in görüşlerini tenkîd veya tezyif etmiyordu. Muvafık da olsa, muhalif de olsa, Mâlik´in görüşlerini tenkîd etmeden kendi görüşlerini söylerdi. Her ne kadar bâzı görüşlerinde az çok Mâlik´e muhalefet de etse, işte bu sebeple yine de Mâlik´in ashabından, talebesinden sayılırdı. Nasıl ki, îmam Mâlik´in bâzı ashabı Mâlik´e, Ebû Hanîfe´nin ashabı ve talebesi üstadlanna muhalefet ettikleri olmuştur.

Fakat Şafiî´yi, üstadı Mâlik´in görüşlerini tenkîd ve tezyifle ona hü­cuma sevk etmeğe bir olay sebep oldu. Şafiî, bâzı islâm ülkelerinde, İmam Mâlik´ten kalan eserlerin, eşyanın ve elbiselerinin takdis olduğunu duydu. Müslümanlar arasında öyleleri meydana çıkmıştı ki, kendilerine Resû-lullâh´ın bir hadîsi söylense, ona karşı Mâlik´in sözleriyle mukabele ve muâraza ederlerdi. îşte bunların karşısında Şafiî artık kendini tutamayıp coştu. Baktı ki, insanlar îmam Mâlik´i, Resûlullâh´m hadîslerinden alan bir müctehid mertebesinden ileri aşırmaktadırlar. Böylece tehlikeli bir yol tuttuklarını gördü. Zîrâ isabet de, hata da edebilen bir muctehidin sözleriyle Peygamberin hadîslerine muâraza ediyorlar. Halbuki hadîsin yanında kimsenin re´yi olamaz. İşte bunun içindir ki, çağında ulemânın, hadîs yardımcısı adım verdikleri Şafiî, hadîslerin yardımına koştu. Tuta­cağı yol önünde belli idi. Mâlik´in re´ylerini tenkîd ile işe başlayarak. On­ların çürük olanlarını duyurmak lâzımdı. Tâ ki insanlar bilsinler ki, Mâ­lik de bir insandı, hata da eder, isabet de. Hadîs varken onun re´yinin hük­mü olamaz.

Bu konuda bir kitap yazarak ona (Hilaf-ı Mâlik) adını verdi. Fakat üstadı Mâlik´e hürmeten kitabı meydana çıkarmakta tereddüt etti. Haya­tı boyunca ona üstad nazariyle bakmıştı. Evet Mâlik´in hatalı bulduğu gö­rüşlerini söyleyerek halkı irşâd etmesi lâzımdır. Halkm onu takdîs etme­si, Sünnet için bir tehlike idi. Fakat üstadına vefa göstermesi de gerekti. Onun için bir sene kadar kitabı dürüp kaldırdı. Sonra Allah´dan hayırlı­sını dileyerek kitabı açıklayıp yaydı.

Fahreddin Râzî bu konuda şöyle der: “Şafiî, Mâlik aleyhinde bu ki­tabı yazda. Çünkü duydu ki, Endülüs´te halk, Mâlik´in sarığiyle yağmur duası yapıyorlar. Kendilerine: Peygamber dedi, diye hadîs rivayet olu­nunca: Mâlik şöyle dedi, derlerdi. Şafiî düşündü ki: Mâlik bir insandır, hatâ da eder, isabet de. îşte bu düşünce Şafiî´yi, Mâlik´e karşı kitap yaz­mağa sevk etti. Kendisi: Bunu yapmağı hiç iyi görmedim, bir sene Al­lah´dan hayırlısını nasip etmesini diledim, derdi.”

Rabî´ diyor ki: “Şafiî´yi şöyle derken işittim: Mısır´a geldim. Mâlik´in rivayet ettiği hadîslerden yalnız onaltısma muhalefet edildiğini bilirdim. Baktım, gördüm ki O, aslı alıyor, fer´î bırakıyor. Fer´î alıyor, aslı bıra­kıyor.”

Bundan sonra Fahrürrâzî, Şafiî´nin üstadı Mâlik´i tenkîd etmesini haklı göstermek için, Aristo´nun Eflâtun´u tenkidine gelerek göyle diyor: “Ben de derim ki, Feylesof Aristo, felsefeyi Eflâtun´dan öğrendi. Sonra ona muhalefet etti. Kendisine: Bunu nasıl yaptın denildi. O da: Üstadım dostumdur, hak da dostumdur, bunlar birbiriyle karşılaşınca hakkın dostu olmak daha evlâdır.” dedi. Şafiî´yi de üstadı Mâlik´e muhalefete sevk eden bu düşüncedir.

Şafiî, Mâlik´e muhalefeti açığa vurdu. Bunu ancak Allah rızası için yaptı. Mâlik´i tenkîd etmek ona çok ağır geldi. Çünkü o, üstadı idi. Ondan dâima üstâd diye bahsederdi. Bu tenkîd ona pahalıya mal oldu. Başına felâketler getirdi. Zîrâ Mâlik Mısır´da müctehîdler arasında birinci mer­tebeyi işgal ederdi. Mâlikîler, Şafiî aleyhinde harekete geçtiler. Onu ten-kîde, ona hücuma başladılar. Ona ta´n ediyorlardı. Hattâ Mâlikîlerden kalabalık bir grup valiye giderek, Şafiî´yi memleketten çıkarmasını iste­diler. Fahrürrâzî diyor ki: “Şafiî, Mâlik´e karşı o kitabı yazanca, Mâlik taraftarları hükümdara gittiler, ondan Şafiî´yi memleketten çıkarmasını istediler.”

Şafiî yalnız Mâlik´in görüşlerini tenkîd etmedi, ondan önce Irak fu-kahâsmdan Ebû Hanîfe´nin ve onun arkadaşlarının ve diğer Irak fuka-hasının görüşlerini de tenkîd etti, onlara muhalif olduğu yerleri zikret­ti, onların re´ylerini çürüttü. Evzâî´ye muhâlîf olduğu yerleri zikretti ve pnun Sîyer´deki görüşlerini tenkîd etti[21]. Halbuki bunların hepsinin, o za­man fıkıh adamlarından taraftarları vardı, onlara toz kondurmak iste­mezlerdi. Onları tenkîd etmesiyle Şafiî´ye karşı büyük bir cedel ve müna­zara yapmağa başladılar. O da onlara aynı mukabelede bulundu. Bu mü­cadele ve münazaralarında âdâb-ı münazara kaidelerine riâyet ederdi. Görüş sahibine bir kötülüğü dokunmazdı. Yalnız hüccete sarılırdı, delile dayanırdı. O özel bir fıkıh felsefesine sahip bir zattı. Onun hakkında Ah-med b. Hanbel şöyle demiştir:

“Şafiî, dört şeyde feylesoftur: lisânda, insanların ahlâkım bilmede, mânalara vukufta ve fıkıhta.” [22]

21- Îctîhad Safhalarının Hayatının Devrelerine Bağlanışı:

Yaptığı mübâhaselerde her zaman hadîs adamları tarafını tutardı, cedel usûlüne vâkıftı. Ehl-i re´y, onunla 184 yılında Bağdad´da ilk karşı­laşınca, onun bu kudretine hayran kalmışlardı. Razı bu hususta şöyle di­yor: “însanlar Şafiî´nin zamanından Önce iki gruptular: Hadîs sahipleri, re´y sahipleri. Hadîs sahipleri Hz. Peygamber´den rivayet olunan hadîsle­ri ezbere bilirlerdi; fakat onları incelemekten, münazaradan âcizdiler. Re´ysahiplerinden biri onlara bir sual sorup, onlara müşkîl bir mesele arz edince şaşırıp kalırlar, onların önünde âciz düşerlerdi. Re´y sahipleri ise, nâzâr ve cedel sahibi kimselerdi. Ancak onlar da eser ve sünnet husu­sunda âcizdiler. Şafiî ise Hz. Peygamber´in sünnetlerini bilir, onların usû­lüne vâkıftı. Münazara ve mübâhase âdabını bilir, onlarda da kuvvetli idi. Düzgün sözlü idi. Hüccet ve delil kuvvetiyle karşısındakini ilzam etmesini bilirdi. Resûlullâh´ın hadîslerini korurdu. Ilendisine herhangi bir kimse bir suâl sorsa, bir müşkÜ arzetse onu kandırıcı cevaplarla halleder, kar­şısındakini sustururdu. Ehl-i re´yin, ehl-i hadîse saldırmasını o durdurmuş

oldu,”

Şafiî, usûlünü vaz´edip kaideler kurmağa başlayınca gördü ki, Hicaz fukahâsından olanlar, bu usûlün dı§ına çıkıyorlar, onlarla mukayyed ol­muyorlar, üstadı da bunlardan biridir. Baktı ki, üstadı (Mâlik) bir aslı alıyor, fer´ı bırakıyor, fer´ı alıyor, aslı bırakıyor. Böyle bir ıttıradsızlık var. Onun için Hicaz fukahâsiyle de mücâdeleye, girişti. Bu yüzden bütün hayâtını bu şeriat fıkhının uğrunda savaşarak geçirdi. Hak için, hak yolunda çalıştı. Hattâ bâzı tarihçiler onun bu uğurda can verdiğini söyler­ler[23]. Gerçekten Şafiî, çağında fıkıhta imam idi. [24]

——————————————————————————–

[1] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 12-13.

[2] Bu üç türlü rivayet Şafiî´nin dilinden nakil olunmaktadır. Onun şöyle de­diği söyleniyor: “Ben 150 yılında Gazze´de doğdum. İki yağında bir çocukken Mek­ke´ye götürüldüm.” Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Ben Askalân´da doğdum”. Yâkût Hamavî diyor ki, Askalân ile Gazze arası üç fersahtır. Her ikisi de Filistin´dedir. Onun şöyle dediğe de rivayet olunur: “Ben Yemen´de doğmuşum. Annem benim sö­nüp gitmemden korkmuş., beni Mekke´ye götürmüş.”

[3] Bunun içindir ki imam Şafiî, zevîi-kurbâ hissesinden kendisine pay veril­mesini istediği vakit, bu dileği yerine getirildi.

[4] Falıreddin Râzî, Mâliki ve Hanefî Mezhebi mutaassıplarına üç yönden ce­vap verir:

a) Mâlikîlerden ve Han enlerden o çağda ona muhalif olanlar, onunla mücâde­le ediyorlardı. İçlerinden onu çekemeyip küçük düşürmek isteyenler vardı. Eğer o, Kureyş/ten olmasaydı onun soyuna ta´n ederlerdi ve bu da o zaman duyulur, ya­yılırdı. Halbuki mücâdele ettiği kimselerin böyle bir §ey dedikleri hiç naklolunma-mıştir.

b) İmam Şâfü, Harun Reşid´e karşı ayaklanan Alevîlerle beraber olmakla it­ham edilince bu neseb iddiasını Halîfe Harun Regid´in huzurunda yaptı. Eğer Mevâ-lîden olsa idi, o zaman Halîfenin amucasımn oğlu olduğu iddiasında bulunamazdı. Çünkü böyle bir ithamla elleri kelepçeli olduğu halde korku İçinde getirilmişti. Eğer neseb´i güneş gibi meydanda olmasaydı, Şafiî gibi aklı başında bir adam böyle bir makamda öyle aslı oîmadık iddiada bulunamazdı.

c) Büyük Ulemâ bu nesebin böyle olduğuna şahîddirler. Muhammed İbn-i İs­mail Euhâıî, Tarih-i Kebîı´inde Şafii´yi anlatırken der ki: “Muhammed b. îdris Şafiî, Kureyştendir…” Müslim b. Haccac da der ki: “Mekke Valisi olan Abdullah İbn-i Sâib, Muhammed b. İdris´in atası olan Şafiî b. Sâib´in kardeşidir. Abdullah b. Sâib´in Kureyşten oîduğunda hiç niza´ yoktur.” (Fahrürrâzî, Menakıb-ı Şafiî, s. 87).

İmam Şafiî hakkında ilk eser Dâvud Zahirî (ölümü 270 H. / 883 M.) tarafından yazılmıştır. Sonra Sâcİ (Ölümü 307 H. / 919 M.), İbn-i Ebî Hâtem (ölümü 327 H. / 938 M-) taraflarından da menâkıbı yazılmıştır ve bunları başka eserler takîp etmiştir. Tarih ve Tabakât kitaplarında da ona dâir geniş bilgi vardır (Mütercim).

Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 13-15.

[5] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 15-16.

[6] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 16-17.

[7] Bu, Şafiî´nin kendi ağzından duyulmuş birçok rivayetlerde vardır. Bunu Falırürrâzî, Menâkıb-ı Şafiî´de, Hamalı Yakut Mu´cemü´l-Üdebâ´da nakleder. Hepsi aynı mânâdadır. Bu rivayetlerde dîvanda içine yazılmış, arkası beyaz kalmış kâ­ğıtları aldığa söylenir.

Bu eserde Şafiî´nin biyografisine âit birçok kısımlar, Yâkût Hamevî´nJn Mu cemü´l-Üdebâ´smdan alınmıştır. Dârü´I-Me´mûn Matbaasında basılan Mu´cemü´I-Üde-bâ´nın XVII. cildinin 281/327. sâhifelerini tutan Muhammed b. îdris Şafiî maddesin­den yer yer alınan bu kısımlar için sâhife gösterilmemiştir, isteyen o maddeye mü­racâat edebilir (Mütercim).

[8] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 17-18.

[9] Yakut´un Mu´cemü´l-Üdebâ´smda, Fahrürrâzî´nin Menâkıb-ı Şafiî eserinde naklolunduğu üzere Şafiî´nin Mâlik´e gitmesini ve onunla görüşmesini onun dilinden ´dinleyelim. Çünkü bu, o çağda ilim adamlarının mevkiini gösterir. Şafiî diyor ki:

“Mekke Valisinin yanma girdim. Onun Medine Valisine ve Mâlik fbn-1 Enes´e yazdığı mektubu aldım. Medine´ye geldim. Mektubu Valiye sundum. Mektubu oku­yunca:

Ey delikanlı, benim Medîne içinden Mekke içine yalınayak yürüyerek gitmem, Mâlik îbn-t Enes´in kapışma gitmekten bana daha kolaydır. Onun kapısı önünde durup dikilmekte ben hiçbir küçüklük görmem.

Dedim ki:

Allah Emîre iyilik versin, onu davet buyursanız.

Bu olmaz, biz onun ayağına gitmeliyiz. Eğer Medine´nin tozuna toprağına katlanırsak bâzı emelimize belki nâiî oluruz, dedi. ikindi vakti sözleştik. Toptan yol­landık. Vallah, dediği gibi, Akîk (Medine´de bir dere boyu) in tozu toprağı İçinde kaldık. Eve vardığımızda bir adam ilerleyip kapıyı çaldı. Siyah bir câriye çıktı. Emir ona:

Efendine benim kapıda olduğumu söyle, dedi.

Câriye içeri girdi. Biraz gecikti, sonra çıktı ve şöyle dedi:

Efendim selâm ediyor ve diyor ki, eğer bir mesele sormak İstiyorsa onu bir kâğıda yazsın, cevâbını alsm. Eğer ders için ise ders gününü biliyorsun, dön!

Emîr dedi ki:

Ona söyle, ben ona mühim bir iş hususunda Mekke Valisinin mektubunu getirdim.

Câriye içeri girdi ve elinde bir sandalye olduğu halde çıktı. Sandalyeyi yere koydu. Sonra îmam Mâlik heybet ve vakar İçinde çıktı. Uzun boylu, sünnet üzere bırakılmıg sakallı, yaşlı muhterem bir zât. Oturdu. Bağında taylasânı vardı. Vali kendisine mektubu takdim etti. Açıp okumağa başladı. “… mektubu getirenin işi şu merkezde, onunla konuş, gereğini yap…” sözlerine gelince mektubu elinden attı ve:.

Sübhânallâh, Resûlullâh´m İlmi artık böyle vâsıtalarla alınır mı oldu dedi. Baktım ki, Vali onunla konuşmaktan korkuyor. Ben ileri atıldım ve:

Allah. iyilikten ayırmasın, ben Muttalib ailesinden bir adamım. Maksadım şudur, diyerek hayat hikâyemi anlattım. Sözlerimi dinleyince o zaman bana baktı. Onda büyük bir feraset ve sezgi vardı. Bana Adın ne dedi.

Muhammed, dedim.

Ey Muhammed, Allah´dan kork, günahtan sakın, zîrâ sen yüksek mertebe sahibi bir adam olacaksın, dedi.

[10] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 18-20.

[11] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 20-21.

[12] Burada iki şeye işaret etmek, istiyoruz:

1- Şafiî, Hz. Ali evlâdına beslediği sevgiyle tanınmıştı. Nasıl ki, bunu ileride »sıkılayacağız, îbn-i Abdu´I-Berr´in El-lntika´sında ve başkalarında kaydedildiğine gö­re, onun göyle dediği rivayet olunur:

“Hz. Muhammed´in ÂPtai sevmek râfizîlik ise, ins ve cin tanık olsun ki ben râfizîyim.”

2- Raviler ittifak etmiştir ki, Şafiî, AH tarafdariığı ile itham olunmuştur ve Halîfe Reşid bu yüzden onu tazyik etmiş ve Bağdad´a getirtmiştir. Yalnız İhtilâf et­tikleri cihet gudur: O Mekke´de iken mi, yoksa Yemen´de iken mi bu ithama mâruz kaldı îbn-i Hacer´in Tevâlî El-Tesîsi´nde, Fahreddin Râzî´nin Menâkıb-ı Şafiî´sinde, Yâkût Hamevî´nin Mu´cemü´I-Ü´debâ´sında naklettiklerine göre bu itham Yemen´de bulunduğu esnada olmuştur ve Yemen´den alınarak Bağdad´a Halîfe Reşid´e getiril­miştir. İbn-i AbdÜ´1-Berr ise El-întikâ´da bu ithamın Mekke´de bulunduğu sırada ol­duğunu kaydediyor. Şafiî´nin dilinden şöyle anlatılıyor: “Harun Reşid´e ihbar etmiş­ler ki: Mekke´de birtakım tertipler var, Yemen´den Alici olan bir adamı çağırdılar, o da mücavir olarak Mekke´ye geldi, Kureyş´ten bir cemâat onun etrafında toplan­dı. Ona bîat etmek istiyorlar. Harun Reşid, Yahya b. Hâlid Bermeki´ye emir verdi. Bermekî, Mekke´de hepsi de Kurey´ş.ten 300 kişinin elleri bağdı olarak gönderilmesi için Mekke Valisine derhal yazmasını talep eder. Onlarla birlikte ben de vardım.”

Sonra diğer bir rivayette şöyle diyor: “Şafiî, Ali tarafdarlannm onuncusu ola­rak Hicaz´dan getirildi.”

Bu rivayetler şüphesiz ki, zahirde birbirine aykırıdır. Fakat aralarını göyle bul­mak mümkündür: Şafiî ailesini ziyarete geldiği sırada Mekke´de iken itham olun­muştur. Bu ithamı yapan da hakkında tezvîr ve iftiralar hazırlayan Yemen Valisidir.

itham olunanların sayısındaki İhtilâfa gelince: Asıl itham on Kişiye yönetilmiş­tir. Diğerleri onları dinleyip onlara uyanlardır.

[13] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 21-23.

[14] Bir şahit ve yemînle hükmetme mes´elesi Hanefîler ile Şâfiîler ve Mâlikîler arasında ihtilâf konusu olmuş meşhur bir mes´eledir. Mes´elenin esası şudur: Hanefî-lere göre beyyine davacıya, yemîn de inkâr edene düşer, buna g”8re davacıya yemîn yoktur. Eğer kabule şayan beyyinesi varsa onlarla hükmolunur, beyyine yoksa o zaman dâvâlıya yemîn teklif olunur. Eğer yemîn ederse yemine göre hüküm verilir. Eğer yemîn etmezse o zaman davacının lehine, hüküm verilir. Hiçbir suretle dava­cıya yemîn teklif olunmaz.

Mâlikî ve Şâfiîler ise diyorlar ki: Davacının yalnız bir şahidi varsa, kendisine bir de yemîn teklif olunur, bu yemîn ikinci şahit yerine geçer. Fakat bu da yalnız mal dâvalarmdadır. Mal dâvalarından başkalarında mevrid-i nassa bakılarak dava­cıya yemîn tevcih olunmaz. Bu münazara El-ümm´ün yedinci cüz´ünde zikrolunmuştur.

[15] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 23-25.

[16] Yâkût Hamevî, Mu´cemü´l-Üdebâ´da kaydediyor: îshak b. Râheveyh diyor ki, Süfyân b. Uyeyne´nin yanında Amr b. Dinar´ın hadîslerini yazıyordum. Ahmed b. Hanbel gelerek bana:

Ey Ebû Yâkûb, kalk, sana gözlerinin mislini görmediği bir adam göstere­yim, dedi. Ben de kalktım. Beni zemzem kuyusu meydanına götürdü. Baktım ki, orada beyaz elbiseli bir adam duruyor. Yüzü esmerce, güzel, yakışıklı bir zât. Aklı sunasında okunuyor. Beni yanıbaşma oturttu ve Ahmed ona:

Ey Ebû Abdullah, îshak b. Râheveyh Hanzalî işte budur, dedi. Şafiî beni selâm­ladı, İltifatta bulundu. Karşılıklı ilmî mes´elelerin müzâkeresine daldık. Onda coşkun bir ilim gördüm. Bilhassa hıfzı hoşuma gitti. Orada oturmamız uzayınca Ahmed b. Hanbel´e:

Ey Ebû Abdullah, kalk, adamın yanma gidelim, dedim. O da:

işte adam budur, dedi. Ben de:

Sübhânallah, dedim, Zührî bize hadîs rivayet etti diyen adamın yanından kaldırınca, bizi Zührî veya ona yakın bir adamın yanına götüreceğini sezmiştim. Bi­zi böyle bir gence getirdin… Bana:

Ey Ebû Yâkûb, bu adamdan ilim al, zîrâ benim gözlerim bunun gibisini gör­müş değil, dedi.

Bu ve emsali hikâyeler Ahmet b. Hanbel´in Şafiî´yi Mekke´de gördüğünü göster­mektedir. Fakat bunun ilk görüşmeleri olup olmadığı bu hikâyeden anlaşılamıyor.

[17] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 25-26.

[18] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 26-27.

[19] Yâkût, Mu´cemü´I-Ü´debâ, c. XVII, s. 304.

imam Şafiî´nin mezarı Mukattam dağının eteğindeki mezarlıktadır. Bugün ci­van binalarla doludur. Türbe gayet süslüdür, üzerindeki muazzam kubbe Melik Kâ­mil Eyyûbî tarafından 608/1211´de yapılmıştır. Mezarı, ziyaret mahallidir. Kubbenin üzerinde kuşlara yem koymak için kayık şeklinde bir yemlik vardır. Türbe her za­man ziyarete açıktır. Çbgu kadın olmak üzere pek kalabalık ziyaretçi gelir.

Türbe dilek mahallidir. Koca arayan kızlardan tut da imtihanı kazanmak iste­yen Öğrencilere liadar herkes her türlü dileğini bu türbeye yapar. Bu dilekler, di­lekçe (arzuhal) şeklinde yazılıp türbenin parmaklıklarından içeri atılır. Hattâ posta İle dilekçe gönderenler de vardır. Posta müvezzü imam Şafiî adresine postalanmış her zarfı getirip buraya atar.

Ne tuhaftır ki, îmam Şafiî, üstadı İmam Mâük´in sarığıyla Endülüs halkının yağmur duası yaptıklarını duyduğu zaman, bu hurafeye hücum etmişti. Sonradan onun mezarı da başka bir hurafeye vesîle yapıldı (Mütercim).

[20] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 27-28.

[21] Merhum Hüseyin Beyin bastığı Şafiî´nin fıkıh mecmuasında bu kitapların hepsi var.

[22] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 28-30.

[23] Yâkût, Mu´cemü´I-Udebâ´da diyor ki: “Mısır´da Mâlik İbn-i Enes´in taraf­tarlarından Fityân isminde birisi vardı. Sert ve haşîn bir kişi idi. Şafiî İle sık sık. münazara yapardı. Halk da onların etrafına toplandı. Günün birinde hürrün bey´i mes´elesini münakaşa ettiler. Yâni bir adam kölesini rehin bıraksa, sonra onu âzâd etse, başka malı da olmasa, âzâd etmekle hür olur. Fakat rehin bırakılmış olduğun­dan rehine karşılık satılabilir mi Şafiî bir kavime göre bu satışın caiz olduğu ce­vâbını verdi. Fityan ise bunu caiz görmez. Çünkü madem ki, âzâd edilmiştir, her “ba­kımdan âzâddır (Şafiî´nin bir kavli de böyledir). Şafiî kuvvetli delilleriyle üstün ge­lince Fityan sıkışıp kaldı. Şafii´ye en çirkin şekilde küfür etti. Şafiî ağzını açıp ona tek kelime bile söylemedi. O, meselenin münakaşasına devam etti. Biri bu işi valiye aksettirdi. Vali, Şafiî´yi çağırarak meseleyi sordu, ısrar karşısında Şafiî olup biten­leri anlattı. Şahitler Fityan´m aleyhinde şahitlik ettiler. Vali, Şafiî gibi bir ki§i Fit­yan aleyhinde şahitlik etse onun boynunu vururdum, dedi ve Fltyan´a dayak atılma­sını emretti. Fityan bir deve üzerinde şehirde teşhir olundu, önünde bir münâdi, Reaûlullâh´ın sülâlesine şovenin cezası budur, diye nida ediyordu,

Bundan sonra Fityan tarafını tutan ayak takımından bir grup anlaşıp Şafiî´nin dersine gelip oturdular, Şafiî´nin talebesi dersten kalkıp gitmekle Şafiî yalnız kalın­ca Üzerine hücum ettiler. Onu dövdüler. Sonra Şafiî evine götürüldü, hastalığı de­vam etti ve nihayet öldü.

Ne gariptir ki İslâm´da dört mezhebin dört imamı da tarihten zulüm görmüş­tür, îmam Mâlik biat fetvasından dolayı dayak yedi. imam Şafiî şîa tarafdarı diye yakalanıp sorguya çekildi. Ebû Hanîfe o hazîn akıbete uğradı, Ahmed b. Hanbel 18 ay hapiste yattı ve dayak yedi. tşin garibi Ahmed´e dayak atan adam da Ah> ed gibi oruçluydu.

Bu rivayetten anlaşılan, ölümü bu dövme yüzünden olmuştur. Bu biraz söz taşır. Dövme olayı doğru olsa da, olmasa da, rivayetlerin çoğunda zikrolunduğu üzere Şa­fiî´nin ölümüne sebep olan mayasıl illetidir. Fazla kanama yapması yüzünden Tan-rı´nuı rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eylesin.

[24] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 30-31.

Share.

About Author

Leave A Reply