Şafii’nin Tahsili ve İlminin Kaynakları

0

22- Şafiî´nin İlimdeki Mevkii, Âlîmlerîn Bu Husustaki Söz­leri:

Şafiî´nin hayatını, bütün safhalariyle, seyahatleriyle anlatmış bulu­nuyoruz. Bu esnada onun hayatındaki tutumu ve geçirdiği safhalara ışık tutacak şekilde ilminden de biraz bahsettik. Fakat Şafiî´nin ilminin kay­naklan başlı başına bir bahiste incelenmeğe lâyıktır. Yoksa onun hayatın­dan bahsederken tesadüfen söz açmak, içinde yaşadığı olayları anlatırken münasebet aldırarak bahsetmek suretiyle bu iş olmaz. Zîrâ üzerine fıkhı­nı kurduğu temel budur. Onun fıkhı ise bizim incelemek istediğimiz ko­nunun Özüdür.

Şafiî, ilmiyle ve akliyle insanları alâkadar ve meşgul eden bir zâttır. Ehl-i re´y yatağı olan Bağdad´da onunla ilgilendiler. Cüz´iyyât yerine küllî esaslar, fer´î meseleler yerine usûl kaideleri kurarak yepyeni bir fıkıh ile ortaya çıkmaya başlayınca Mekke´de de dikkatleri üzerine topladı. Fuka-hânın ihtilâflarım, bâzı ashabın ihtilâflarını kendi bulduğu usûllere göre incelemeğe başlayınca, Bağdad´da da fikirleri meşgul etti. Ulemânın ilgi­sini çekip, onları alâkalandıran bu ilim nedir Bunun kaynaklan nedir Biz bunlardan bâzılarına onun hayatından bahsederken temas ettik. Şim­di müstakil bir bölümde ele alacağız.

Bütün üstâdları, yakınları ve kendisinden ilim alan talebeleri ittifak etmişlerdir ki o, ulemâ arasında bir bayrak gibiydi, onunla kimse, boy ölçüşemez, yarışa giremezdi. Bunlar tarihin kayd ve nakil ettiği şehâdet-ler hâlinde bize kadar gelmiştir.

Şafiî henüz olgunlaşmamış, gayesine ulaşmamış olduğu bir zamanda üstadı Mâlik onu öğmüştür.

Abdurrahman Ibn-i Mehdî, kendisinin arzusu üzerine yazıp gönder­diği usûl hakkındaki risalesini okuyunca şöyle diyor:

“Bu, anlayışlı, zekî bir gencin sözüdür.”

Mısır´daki talebesinden biri olan Muhammed b. Abdullah b. Hakîm diyor ki; eğer Şafiî olmasaydı, bir kimseye nasıl mukabele edeceğimi, na­sıl cevap vereceğimi bilemezdim. Ben öğrendiklerimi ondan Öğrendim. Bana kıyâsı o Öğretti; o, sünnet ve esere riâyet eden, faziletli, hayırsever bir kimseydi. Lisânı düzgün, üstün ve salim akıl sahibi idi.

Ahmed b. Hanbel onun hakkında şöyle demiştir: “Hz. Peygamber´-den rivayet olunduğuna göre Aîlâhu Teâlâ her yüzyılın başında bu üm­mete dînini doğrultacak bir adam gönderir. Birinci yüzyılın başında Ömer b. Abdulazîz vardı. Umarım ki ikinci yüzyılın başında da Şafiî´dir.”

Dâvud b. Ali Zahirî diyor ki: Şafiî´nin öyle faziletleri vardı ki, bun­lar başkasında bir arada toplanmış değildir. Şerefli soy; din ve akîde sağlamlığı; cömertlik; hadîsin sahih olanını, olmıyanmı bilmek; nâsihini, mensûhunu tanımak; Kur´ân´ı ve hadîsi ezberlemek; ilk Halîfelerin sîre-ti üzere olmak; güzel güzel eserler yazmak. Bunların hepsi onda vardır.

Böyle onun hakkında çağında ilmî mevkiini gösteren bu k«abîl şehâ-detler çoktur. Bunların hepsini öğrenmek istersen, onun hâl tercümesi ve menâkıbı hakkında yazılmış kitaplara bak[1].

Biz o gehâdetleri bir yana bırakalım, günkü onların bir değeri olmak­la beraber, söyleyenler, Şafiî´ye taassubla bağlı bulunmakla itham oluna­bilirler. Onların aksini söyleyenler de aleyhtarlık töhmetinden kurtulamaz. Her ne kadar bâtıl da olsa gehâdete kargı şehâdettir. Bunları bir yana bı­rakıp geçersek, delil yönünden kuvvetli ve çok açık olan şahitler buluruz ki, onlar da bıraktığı eserler, yazdığı risaleler, ondan naklolunan sözler ve fetvalar, dikte ettiği kitaplar, tesbit ettiği ihtilâflar, yaptığı münaza­ralardır. Bunların hepsi onun ilmî kudretini, yüksek kaabiliyetini, bilgi ufkunun genişliğini, ifâdesinin düzgünlüğünü gösterir. O bir edib olmak­tan daha büyük, bir fakîh olmaktan daha yüksektir. [2]

23- Arap Edebiyatına Olan Derîn Vukufu:

Şafiî´ye, Allah ondan razı olsun Arap edebiyatı bilgisi verildi. Kur´ân bilgisi verildi. Bu sayede Kur´ân´m mânasını inceledi, esrarını ve maksadlarını öğrendi. Derslerinde bunları yaydı. Talabesinden bâzısı di­yorlar ki: Şafiî âyeti tefsir etmeye bağlayınca, sanki onun indirilişini gör­müş gibi vâkıfâne konuşurdu; hadîs ilmini bilirdi. Mâük´in Muvatta´ını ezberledi. Sünnetin kaidelerini kurdu. Maksûd olanı ve onu delil olarak kullanmağı bilirdi[3].

Nâsihini, mensûhunu tanırdı. Re´y ve kıyas fıkhına vâkıftı, sağlamı­nı, çürüğünü ayırmak için kıyâs kaidelerini ve ölçülerini vaz´etti. O dâima bilgi almağa davet ederdi. Şöyle derdi: “Bir kimse Kur´ân´ı öğrenirse de­ğeri artar, bir kimse hadîs yazarsa hücceti kuvvetlenir. Bir kimse fıkıhla meşgul olursa derecesi artar, bir kimse edebiyat bilirse tabiatı nazikleşir, hesab bilirse görüşü genişler. Bir kimse kendi şerefini korumazsa ilmi ona fayda vermez.”

Onun ilim meclisinde türlü ilimler öğrenilirdi. Rabî* b. Süleyman di­yor ki: “Şafiî merhum, sabah namazını kıldıktan sonra kürsüsüne oturur, Kur´ân ehline ders vermeğe başlardı. Güneş doğunca onlar kalkarlar, ha­dîs ehli gelirdi. Hadîs yorumlarını, mânâlarını Sorarlardı. Güneş yükselin­ce onlar da kalkarlardı. Ondan sonra ders halkasında müzâkereler ve mü­nazaralar başlardı. Kuşluk vakti olunca dağılırlardı. Arkasından arapça, aruz, nahiv, gür yânî edebiyat erbabı gelirdi. Öğleye yakın böylece devam ederdi.” [4]

24- Onun Bılgî Hamurunun Yoğrulduğu Unsurlar:

Şafiî, bunca ilmi nereden elde etti Onu ilmin bu mertebesine ulaştı­ran kimdir Bütün kuşaklar üzerinde böyle derin tesiri nedendir Öyle ki, zamanında, etrafında dönülen bir kutub oldu. Herkes ona koşuyor, onu arıyordu. Bence insanı bilgiye yöneltmede tesiri olan dört unsur vardır:

1- Kişinin şahsî kaabiliyeti; istidadı ve temayülleri ki, diğerleri­nin zaten direği ve temeli budur.

2- Kendisine ilim yolunu gösteren, bilgi çığırını açan üstâdları ve rehberleri ki, bunlar onu doğru bir yöne çevirip içinde silinmez tesirler bı­rakırlar, takip edeceği yolu çizerler.

3- Şahsî araştırmaları, tecrübeleri ve incelemeleri.

4- Yaşadığı çağ, iğinde bulunduğu muhît ve kendisini besleyen fi­kir çevresi.

îşte bu unsurlardan birer birer bahsedelim. Çünkü bunların hepsinin Şafiî´yi, Şafiî yapmakta tesiri vardır. Bunların her biri muayyen bir Öl­çüde onun üzerinde tesirini göstermiş, onu yoğurup meydana getirmiştir. [5]

25- Şahsî Kaabilîyeti, Însan Pstkolojisîne Vukufu, Hakikati Aramadaki Temiz Nîyetî:

Allâhu Teâlâ Şafiî´ye Öyle bir istidâd ve kaabiliyet vermiştir ki, bu mevhîbeler onu mütefekkirlerin başına geçirir, görüg sahiplerinin birinci­si yapar.

1- Şafiî kavrayışı kuvvetli bir zattı. Aklî kuvvetleri sağlamdı. Ha­zırcevaptı. Lüzumu ânında mânalar ona akardı, düşüncelerinde durakla­ma ve tıkanma olmazdı, mânalar kapalı kalıp anlayışta tutukluğa uğra­mazdı. Okuttuklarına kendi düşünüşünden öyle ışık tutardı ki, önünde hakikatler perde perde açılır, hakikatlerin mantığı dosdoğru görünür ve gerçeklerin yolu belli olurdu. Düşüncesi derindi, zekâsı engin deniz gi­biydi. Eşyanın yalnız dışını, kabuğunu Öğrenmekle yetinmezdi. Onların, derinliklerine inerdi, dibini bulurdu. Anlayışı çok derindi. Hakikatin tâ kendisini bulmadıkça hiçbir had tanımaz ve durmazdı. Olayları ve hüküm­lerini incelerken onları umûmî kaideler altında toplamayı hedef tutardı, incelemeleri küîlî kaidelere, umûmî nazariyelere yönelmişti. Yalnız parça parga incelemeler hâlinde değildi. Şüphesiz ki küllî kaidelerin Öğrenilmesi daha kuvvetli akıl, daha keskin düşünce, daha parlak basiret ister. Cüz´î meselelerin incelenmesi böyle bir şeye ihtiyaç gösterir. Onun cüz´î mes´e-îeieri değil de küllî kaziyyeleri incelemeğe yönelmesi onu, usûl-ü fıkıh il­mini ve onun esaslarını vaz´etmeğe götürmüştür.

2- Şafiî´nin ifâde tarzı hem çok açık, hem de çok kuvvetli idi. li­sanı düzgün, ifadesi beliğ, beyânı kuvvetli olduğu gibi çok tesirli tok bir sesi vardı. Düzgün kelimelerle açık anlattığı gibi, sesinin âhengiyle de tesir ederdi, imam Mâlik´le görüştüğü zaman Mâlik, Muvatta´ım ona, bâzı ar­kadaşlarına okutmak istemiştir. O da, ben sana bir sahife okuyayım ba­kayım, demişti ve bir sahife okuyunca imam Mâlik, sonuna kadar devanı etmesini istemiş ve dinlemişti. Bu, onun sesinin güzel, tesirinin, ifadesi­nin hog olmasının bir eseridir. Kelimeleri telâffuzu tatlı idi. Sesi güzel ol­duğundan Kur´ân okuduğu zaman dinleyenleri ağlatırdı.

Ha,tîb Bağdadî, Târih´inde onun çağdaşlarından nakleder; diyorlar ki: Biz gözyaşı dökerek gönlümüzü yumuşatmak istediğimiz zaman, aramız­da birbirimize: Haydin şu Muttaübî gence gidelim, Kur´ân okutalım, der­dik. Ona geldiğimiz vakit Kur´ân okumağa başlardı. Etrafına halk topla­nırdı. Ağlayış sesleri çoğalırdı. O, bu hâli görünce okumağı keserdi.

Yine aynı kitapta nakl olunuyor: îbn-i Ebî El-Cârud, Şafiî hakkın­da şöyle diyor: “Hiçbir kimse görmedim ki, her yazdıkları, sözlerinden iyi olmasın. Ancak Şafiî böyle değildir. Çünkü onun lisanı, kitaplarından daha hoştur.”

Şafiî´nin kitapları, temiz ifâde ve düşünceyi güzel tasvir bakımından en iyi bir durumda olduğu halde, konuşması onlardan daha hoş olunca, artık onun konuşması kimbilir nasıldır İbareleri düzgün, ifâdesi tatlı, edası kuvvetli, beyânı açık bir konuşma olduğu muhakkak. Yukarıda bâ­zı çağdaşlarından naklolunan, bunu gösterir, ifâdesinin güzelliği o dere­ceye ulaşmıştır ki, îbn-i Râhavey ona Hatîbü´I-Ulemâ (Bilginlerin hatîbi) nâmını vermiştir.

3- ´Şafiî insanların ruh haletine vâkıftı. Kuvvetli bir feraset, sezgi sahibi idi. Üstadı İmam Mâlik gibi insanların ahvâlini tanırdı. Kimin ne taşıyacağını bilirdi: Bu, hasmım kendine çekmek isteyen zekî münazara^ cıda bulunması gereken bir vasıf olduğu gibi, talebesine ders veren üstâd-da da aranan bir vasıftır. Onlara, marifetinin ne kadarına takatleri yete­ceğini ölçmesi lâzımdır. Böylece talebesinin anlayış seviyesine hocasının anlatış derecesi uygun düşsün. Münâsip olan ilmî gerçekler açıklansın. Şafiî´nin bu husustaki mehâreti ile ifâde kudretinin güzelliği, kendi etra­fında büyük bir talebe kitlesinin ve arkadaşlarının toplanmasına sebep olmuştur.

Rivayet olunmağıma göre o, Bağdad´a geldiğinde etrafında altı ar­kadaş toplanmıştı. Fakat camide derse başlayınca ders halkası genişledi. Camide onun ders halkasından başkası kalmadı. Tarih-i Bağdad´m kay­dettiğine göre camide ondan önce 50´ye yakın ders halkası varmış.

İnsanların ruhlarını iyi tanıdığından, dinleyicilerine ancak kavrayıp hazmedebilecekleri bilgileri verirdi. Onların taşıyabilecekleri kadarını öğ­retmeğe çalışırdı. Yâkût, Mu´cemü´l-Üdebâ´da diyor ki: O bâzı çağdaşları ile Hüzeyl kabîlesi şiirlerim müzâkere ederlerdi, Şafiî ezbere bir şiir oku­du. Yanmdakine: “Bunu hadîs ehlinden kimseye Öğretme, zîrâ onlar bu­na tahammül edemezler.” dedi. Görülüyor ki, Şafiî insanlara ancak taşı­yabilecekleri, takat getirecekleri şeyleri veriyor. Arkadaşlarının, havsa-laları almıyacak bir şeyi kendisinden işitmelerini sevmezdi, hattâ bu, bi­linmesi istenen, şer´in tanıdığı ve reddetmediği bir şey olsa da onu giz­lerdi.

4- Şafiî, ruhu temiz bir insandı, dünyanın kirleri ona sızmamiştı, sızamamıştı. Hakikat ve m«´rifet talebinde ihlâs üzere idi. Hakikatleri aramada doğru görüş sahibiydi. İlmi, Allah için isterdi. îlmi aramada doğru yola yönelirdi. Şarkın hikmetli sözlerindendir: “Hakikati aramada ihlâs üzere olmak, insanın kalbine ma´rifet nuru kor, ruha Öyle bir safiyet verir ki, hakikatleri anlamağa başlar, akla idrâk kapısı açılır, fikir doğru

istikâmete yönelir.” Sonra bu sahîh mânaları en doğru ibarelerle ifâde­ye başlar. Böylece düşünce ve görüş doğru olur, ifâde de sağlam olur.

Şafiî, hakikati aramadaki ihlâsmdan, hayatı boyunca, hiçbir vakit ayrılmadı. Kendi ihlâsi, insanların alışık oldukları görüşle çatışınca ce­saret ve kuvvetle kendi görüşünü ilân ederdi. Tarihten ve ashabın haber­lerinden, Hz. Ali´nin yüksek mevkiini öğrendi ve onun bu mevkiini ilân­dan çekinmedi. Bundan dolayı râfizîlikle itham olundu[6]. Fakat ne töhmet, ne iftira umurunda bile değil, o, hakîkata ve ilme önem vermektedir. Bâ-gîler hakkındaki hükmünde Hz. Ali´nin Haricîlerle olan savaşlarına daya­nıyor. Hz. Ebû Bekir´in faziletini zikrediyor. Bu defa Nâsıbî olmakla it­ham olunuyor. Yâni Âl-i Beyt´e düşmanlık tuzağı kurma töhmetine uğru­yor. Birinci ithama kulak asmadığı gibi bu da umurunda değil, ´hattâ bu hususta bir şiirinde şöyle diyor:

“Biz Hz. Ali´yi tafdîl edersek, câhiller nezdinde bununla râftzî sayihrvs. “Ebû Bekir´in faziletini zikredersek, fazlını söylediğimizden tuzak kurmakla itham olunuruz.

“Ne olursa olsun, ben bu türlü râftsîlik ve nâsibî olmaktan vaz geçmem. Toprağa gömülünceyedek bu kanaattan ayrılmam

Hakîkata olan ihlâsı, üstâdlarma olan ihlâs ile çarpışınca yine o, ha-kîkatı seçer. îmam Mâlik´e olan ihlâsı onu, ona muhalefetten alıkoymadı. Endülüs´te halkın Mâlik´in sanğiyle yağmur duası yaptıklannı, onun söz­leriyle Hz. Peygamberin hadîslerine muhalefet ettiklerini duyunca, îmam Mâlik´e muhalefetini ilân etti. Muhammed b. Hasan geybânfye olan ih­lâsı, onunla münazara yapmasına ve münazarada onu sıkıştırmasına mâ­ni olmadı. îmam Muhammed´in arkadaşlarına galip gelerek Hicaz ehlinin öcünü aldı ve hadîs yardımcısı unvanını kazandı. îlîm yolunda dâima böy­le sırf hakikat için ihlâs nurunun ışığında yürüdü, onun için münazara yaptığı kimselerle ihlâs üzere münazaraya girişti. Bunu, hakikati mey­dana çıkarmak için yaptığından dâima muzaffer olurdu.

islâm Dîni´nin esaslarının, Allah´ın Kitabı ile Peygamber´in Sünneti olduğuna inanırdı. Resûlullâh´m sünnetlerinin hepsini ilmiyle ihata ettiği kanaatmda değildi. Arkadaşlarını ve talebelerini hadîs öğrenmeğe teşvik ederdi. Onun takrir ettiklerine muhalif sahîh bir rivayet bulurlarsa, onun görüşünü reddedip, hadîsi almalarını söylerdi.

Yâkût, Mu´cemü´I-Udebâ´da[7] Rabî´ b. Süleyman´dan naklen yazıyor:

“Şafiî´ye bir adam bir mesele sordu. O da, Hz. Peygamber´in bu hu­susta şöyle şöyle buyurduğu rivayet olunuyor, dedi, Adamona:

Ey Ebû Abdullah, sen de buna mı kailsin, deyince, Şafiî titredi, rengi sarardı. Hâli de değişti, ve:

Resûlullâh´tan bir hadîs rivayet olunur da ben, evet öyledir, ca­nım ve başım üstüne, demezsem beni hangi yer üstünde taşır, hangi gök altında barındırır ., dedi.”

İhlasın bir nev´i vardır ki Allâhu Teâlâ onu seçkin kullarına bahşe­der, onlar da insanlara rehber ve örnek olurlar. O da mü´minin düşünce­si, kanaati uğrunda erimesidir. Bu şekilde ihlâs göstermek, çıkılması güç bir merdivendir, erişilmesi zor değerli bir istektir. Söz düellosu yapanlar, hüccete güvenerek hücuma geçenler, delille çarpışanlar arasında kendisi­ne gurur gelmeyen ve üstün gelmek arzusuna kendini kaptırmayan ga­yet azdır. Şafiî işte bunlardan biridir. Onun için o, münazara ve cedelde hiç kızmazdı. Kimseye şiddetle dil uzatmazdı. Çünkü o, yaptığı münâka­şada hakikati arardı. Gerçeği meydana çıkarmak için münâkaşa yapardı, yoksa üstün çıkmak için değil. îlim mevkiinde zühdü, hakkı aramakta ih­lâsı o dereceye ulaşmıştı ki, o, insanların, ilmi kendisine nisbet etmeden onun ilminden faydalanmalarını isterdi.

îbn-i Kesîr Tarihi kaydediyor: Şafiî bir adama şöyle demiştir: “Ne kadar isterdim ki, insanlar bu ilmi öğrensinler, bana ondan hiçbir şey nisbet etmesinler, beni öğmesinler, böylece ben de ecir ve sevabına ere-yim.”

Bu ihlâs ona, gayet temiz bir kalb, yüksek emel, kuvvetli bir ruh ka­zandırdı. Küçüklüklerden uzak tuttu, olgun insana yakışmayan şeylerin üstünde kaldı. Yahya b. Maîn onun vasfında şöyle diyor: “Onun için ya­lan söylemek, faraza mübâh edilseydi bile, mürüvveti onu yalandan yine menederdi.” Bu, hulûs sahibi dürüst bir kimsenin erişebileceği en yük­sek bir haldir. [8]

26- (II.) Üstâdları, Fıkıh Ekolleri, Muhtelif Mezheb Ve Meslekteki Ulemâdan Ders Alışı:

Şafiî fıkıh ve hadîsi öyle üatâdlardan aldı ki, bunların memleketleri birbirinden uzak, usûl ve sistemleri birbirinden ayrıdır. Hattâ bunların içinde Mu´tezilî olanlar vardı. Onlar, Şafiî´nin menettiği kelâm ilmiyle meşgul idiler, gâfiî onlardan alınması gerekeni alıyor, reddedilmesi gere­keni atıyordu.

Şafiî Mekke´de, Medine´de, Yemen´de, Irak´ta birtakım üstâdlardan ilim aldı. Fahrürrâzî, onun üstâdlarından bâzılarının adlarını kaydetmek­te Ve şöyle demektedir: “Bitmi§ ol ki, kendilerinden ilim aldığı üstâdlan çoktur. Biz onların meşhurlarını zikredeceğiz. Fıkıh, ve fetva erbabından olan Üstâdlan 19 olup bunlardan beşi Mekkeli, altısı Medîneli, dördü Ye­menli, dördü de Iraklıdır. Mekke halkından olan üstâdlan şunlardır:

1- Süfyân b. Uyeyne,

2- Müslim b. HâlM Zencî,

3- Saîd b. Sa­lim Kaddâh,

4- Dâvud b. Abdurrâhman Attâr,

5- Abdulhamîd îbn-i Abdulâzis b. Ebî Zevâd. [9]

Medîneli Olan Üstâdları:

1- Mâlik îbn-i Enes,

2- İbrahim b. Sa´d ül-Ensâri,

3- Abdulâziz b. Muhammed Dârverdî,

4- İbrahim b. Ebî Yahya[10],

5- Muhammed b. Saîd b. Ebî Füdeyk,

6- îbn-i Ebî Züeyb´in şakirdi Abdullah b. Nâfi Sâiğ. [11]

Yemen Ahalisinden Olan Üstadları:

1- Mutarrif b. Mazin,

2- San´â Kadısı Higâm b. Yûsuf,

3- Evzâî´nin şakirdi Ömer b. Ebî Seleme,

4- Leys b. Sa´d´m şakirdi Yahya b. Hassan. [12]

Irak Ahalisinden Olan Üstâdlan:

1- Vekf b. Cerrah,

2- Ebû Üsâme, Hammâd b. Üsâme (Bu ikisi Kûfelidir),

3- îsmail b. UJeyye,

4- Abdulvahhâb b. Abdulmecîd´dir (Bu ikisi de Basrahdır).

Bunlardan başka, Şafiî, Muhammed b. Hasan Şeybânî´den onun ki-taplannı sima´ (dinleme) suretiyle aîdı, ondan hadîs rivayet etti. Irak fıkhını ondan öğrendi. Bu bakımdan o da onun üstâdîanndandır. Fahrür­râzî her ne kadar taassub yüzünden bunu söylememişse de, ilim, onun taassubuna boyun eğecek değildir.

Bu söylediklerimizden çıkan netice şudur: Şâfıî türlü mezheb sahibi, türlü eğilimli birçok üstâdlardan ilim almıştır. Bu i´tibârla diyebiliriz ki,

O, çağındaki mezheblerin çoğunun fıkhını öğrenmiştir. Mâlikî fıkhını biz­zat Mâlik´ten aldı. Mâlik, onun üstâdlarmm içinde parlayan bir yıldız gi­bidir. Evzâî´nin fıkhını, onun şakirdi Ömer h. Ebî Seleme´den okudu. Mı­sır´ın fakîhi Leys b. Sa´d´ın fıkhını onun şakirdi Yahya b. Hassan´dan aldı. Ebû Hanîfe´nin ve şakirtlerinin fıkhını Muhammed b. Hasan´dan öğ­rendi. Böylece Mekke, Medîne, Şam, Mısır ve Irak fıkhı onda bir arada toplanmış oldu. Mûtezilîlikle tanınan ve usûl-ü dînde yâni İ´tikadâtta ha­dîs ve fıkıh erbabının mesleğini tutmamakla ma´rûf olan kimselerden bile fıkıh almakta bir beis görmedi, böylece her koldan gelen pek çok ilim, Şa­fiî´nin özünde toplandı ve ortaya her türlü karışımlardan meydana gelen sağlam bir fıkıh doğdu ki, bunda her türlü eğilimler uygun ve denk bir şekilde birleşti, ahenkli bir halde kaynaştı. Bundan, Şafiî´nin potasında iş­lediği ve parlak bir üslûp ve sağlam sözler hâlinde insanlara sunduğu üs­tün mânâlar doğdu. [13]

27- Hadîs Ve Re´y Fıkhı Ekolleri, Mekke Ekolü:

Şafiî´nin yukarıda saydığımız üstâdlarından hangisinden ne okudu­ğunu açıklayacak bir durumda değiliz. Ancak burada bir noktaya işaret etmek gerekir[14]: Fıkha dâir yazanlardan bâzıları diyor ki: Fıkıhta iki ekol vardı. Bunlardan her birinin muayyen bir sistemi vardı. Fukahâ, pek azı müstesna, bu iki ekolden birinin yolundan yürürlerdi. Bunlardan biri hadîs ekolüdür ki, merkezi Medine´dir. İkincisi re´y ekolü ki, merkezi Irak´tır[15].

Biz bunlara uymakla beraber buna üçüncü bir ekol daha ilâve edi­yoruz ki, o da tefsir ekolüdür. Kur´ân´ın yorumunu yapar, nüzul sebep­lerini öğretir. Me´sûr olan tefsiri rivayet eder. Arap diline ve bâzı âdet­lerine bakarak bunların ışığında Kur´ân´ı anlamağa çalışır. Bu ekol de Mekke ekolüdür. Bunu Abdullah îbn-i Abbâs kurmuştur.

Bana kalırsa, bu ekoller hadîs ve re´y bakımından birbirinden ayrıl­maz, belki ders alma sistemi ve görüş yoluyla ayrılır, sahabe fetva çok­luğu ve azliğiyle ölçülür. Kabul edilmiş bir gerçektir ki, Hicaz, yâni hadîs fıkhının üstâdları olan yedi fakîh[16] çok defa re´y kullanırlardı. Her ne de olsa Şafiî hepsinden aldı. Hicaz ekolünün üstadı olan îmam Mâlik va-sıtasiyle ehl-i hadîsten ilim aldı. imam Mâlik de teba-ı tabiînden olan bir cemâatten ilim telâkkî etü. Bunlar da fıkıh ilmini, sahabe fetvalarım ve asarı bilmekle olduğu gibi re´y ile de şöhret bulan tabiînden aldılar. Bun­lar da Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit, Abdullah İbn-i Ömer´in mesleği üzere yü­rüyen ashâbdan aldılar. Bunlara bir mes´eie arzolununea onun hükmünü Kitapta ararlardı, bulamazlarsa Hz. Peygamber´den nakil ve rivayet olu­nan eserlere bakarlardı. Bulamayınca insanların maslahatına göre, fay­dasına yarar bir şekilde hükmederler, fetva verirlerdi.

Irak ekolüne gelince, bunun üstâdları, Ebû Hanîfellen sonra onun talebeleri oldu. Ebû Hanîfe, fıkhı, Muâz´m fıkhının tesiri altında kalmış olan tabiînden ders alan teba-ı tabiînden aldı. Muâz ise: Sünnette bula-mazsam kendi re´yimle ictihâd ederim, diyen bir sahâbidir. Keza yine bu tabiîn Ömer b. Hattâb´m mesleğini temsil eden Abdullah İbn-i Mes´ûd´-dan ilim almıştır. Böylece Irak fıkhı re´ye kail olan mesleğe dayanır. Şa­fiî bunlardan da ilim aldı.

Şafiî, Kur´ân ve tefsîr ilmini Mekke´de öğrendi, Mekke´de oturan Abdullah İbn-i Abbâs´m medeğini tutmuş olup, hayatta kalan son ule­mâdan ders aldı. îbn-i Abbâs Mekke´de Kur´ân´ın mânamı öğretir, tefsîr dem verirdi. Hattâ ona nisbet olunan bir cild tefsîr bulundu. Abdullah İbn-i Mes´ûd, İbn-i Abbâs´ı (Tercümânü´l-Kur´ân) diye vasıflandırdı. Ab­dullah îbn-i Ömer´e bir âyetin mânâsı soruldu. Soran kimseye,

Abdullah îbn-i Abbâs´a git ve ona sor, zîrâ Muhammed Aleyhisse-lâm´a Allah´ın inzal ettiğini en iyi bilenlerden hayatta olan odur, dedi.

Ata îbn-i Rebâh diyor ki: îbn-i Abbâs´m meclisinden daha değerlisi­ni ve şereflisini, fıkıhça en zengin, heybetçe en yüksek olanını asla gör­medim. Fıkıh erbabı onun katında, Kur´ân erbabı onun katında, şiir ve edebiyat erbabı onun katında, bunların hepsi bir kaynaktan su alıyor. A´maş diyor ki: îbn-i Abbâs bir hutbe söyledi. Kur´ân okuyup öyle tefsîr etmeğe başladı ki, ben: Bunu îran ve Bizans halkı dinlese Müslüman olur­du, demekten kendimi tutamadım.

Şafiî Mekke´de yetişti. Ora ulemâsı veya onların bir kısmı Abdullah îbn-i Abbâs´m mesleğinin ve onun dînî anlayış yolunun te´sîri altında kal­mıştır. Büyüdüğü ve tahsil görüp yetiştiği yer Mekke idi. Sonra Mekke onun ders verdiği yer oldu. Fıkıhta mesleğini tâyin ettiği, ilimde yolunun hududunu çizdiği yer orasıdır. Belki de o bu esnada îbn-i Abbâs´ın yolunu tutmuştu. Onu örnek tutuyor, kendini onun mesleğine göre yetiştirmeğe çalışıyordu. Çünkü her üstün zekâ sahibi bir kimsenin, kendini yetiştir­diği ve hazırladığı sırada, ilim, fikir ve ahlâk sahasında kendine uyduğu, üstün bir örnek olarak rehber tuttuğu bir şahıs vardır. Onu takip eder, ikisinin arasında bir uyuşma, istidâdlari arasında bir yaklaşma bulunur. İbn-i Abbâs´m meziyetleri bu çağda dillerde destan, illerde yaygın idi. Âlimler ve tarihçiler onları anlatıyor, Hâşimî Devletinde yâni Abbasîler yanındaki yüksek mevkiinden ötürü ondan bahsediyorlardı.

Şafiî ile İbn-i Abbâs arasındaki benzeyiş meydandadır: Şafiî´nin li­sânı çok düzgündü. İbn-i Abbâs da böyle idi. Şafiî Kur´ân ilmine çok Önem verirdi, İbn-i Abbâs da böyle idi. Şafiî fıkha olduğu gibi şiir ve edebiyata da önem verirdi. îbn-i Abbâs da böyle yapmıştı. Sonra Şafiî´nin dersle­rine; Kur´ân ilmi isteyenler, hadîs talebesi, fıkıh öğrenmek isteyenler, gür ve arapça meraklıları devam ederlerdi. Bu hâl ibn-i Abbâs´da da aym idi. Bunlara bakarak Şafiî´nin îbn-i Abbâs´ı kendine Örnek tuttuğu ve onun yolunda yürüdüğü kanısına acaba varamaz mıyız Böyle farz edişimiz doğru olsun, olmasın, muhakkak olan bir cihet var ki, Şafiî, Mekke´de ders okuyup orada ikâmet etmekle, ne Irak´ta ve ne de Medine´de bulun­mayan ilimlerden istifade etmiştir. Yâni îbn-i Abbâs yolunu tutarak Kur´ân ilmine önem vermiş, Kur´ân´ın mücmelini, mufassalını, nıutlâkmı, mukayyedini, hâssıni, âmmını incelemiş, çağındaki fukahâya, malzeme Önlerinde hazır olduğu halde incelemedikleri yeni yeni şeyler vermiştir. [17]

28- (III.) Hususî Etüdleri Ve Bîlgilerî:

Bir âlim, bilgisini yalnız nazarı kaabiliyetlerinden ve üstâdlarmdan almaz. Belki onun hususî incelemeleri, türlü ilimleri araştırması, seya­hatleri, deneyleri, görgüleri, bunların hepsinin onun kültüründe büyük te´sîri vardır. Verimli olmasında, aklî meyvelerini veriş özelliğinde bunun te´sîri büyüktür. Şafiî Mekke´de ve Medine´deki üstâdlariyle buluşmakla beraber, yararlı işler peşinde koşardı. Seyahati severdi. Küçük yaşta Hü-zeyl kabilesine gitti. Onların lehçesiyle dilini düzeltti. Onların yanında kaldı, onlar nereye giderlerse o da gider, nereye konarlarsa o da orada konaklardı. On sene gibi uzun bir müddet böyle geçti. Arap yurtlarını, on­ların âdetlerini ve tabiatlerini yakından tanımak ona çok şeyler kazandır­dı. Kur´ân ki, onlar hakkında ve onların içinde inmişti. Onların âdetleri­nin bâzısı, Kur´ân-ı Kerîm´de olanların bir kısmım tefsîre yaramakta idi. Bundan sonra hadîs ve fıkıh Öğrenmek için seyahate başladı. Medi­ne´ye gelerek İmam Mâlik´le görüştü ve onun dersine devam etti. Mâlİk´-le münâsebetini devam ettirmekle beraber Arabistan Yarımadasında bilgi toplama ve tedkîk seyahatleri yaptı. İmam Mâîik´in ölümünden sonra Ye-men´e gitti, bâzı vilâyetlerde hükümet vazifeleri aldı, Necrân´da bulun­du, âmirle memur, hâkimle halk arasındaki münâsebeti öğrendi. İnsan­ların birbirleriyle ilgilerini yakından gördü. Sonra Irak´a, oradan da Mısır´a gitti. Şüphesiz ki o, bu seyahatlerinde insanların aralarında yaptık­ları muameleleri öğrendi. Âdetlerin ve örflerin nasıl cereyan ettiğini bil­di. Bunların hepsinin onun adalet görüşünde ve anlayışında tesiri oldu. Buna göre Ölçüler vaz´etti, hükümler çıkardı. O, seyahat etmede çok bü­yük fayda görürdü. Bir şiirinde şöyle der:

“Ben ülkeleri baştan basa, enine boyuna, dolaşacağım, ya muradıma kavuşurum, yahûd da yabancı illerde y”: ı,p olarak ölürüm. “Eğer bu uğurda canım çıkarsa, Allah hayırlar versin, “Eğer sâğ, salim, kalırsam, memleketime dönüş yakındır.”[18]

Şüphesiz ki seyahat etme, yolculuk yapma, bir fakîhe fıkıh malze­mesi ve tecrübe bilgisi verdikten başka ayrıca onun zihnini açar, görüşü­nü genişletir, duygusunu inceltir ve keskinleştirir. Fikre tasavvur ufku hazırlar ve onu genişletir. Aklî nazariyeler, vukûbulan mes´eleler için yol­lar açar. Onun için, cüz´î hâdiseler hakkında küllî kaideler koymak iste­yen mütefekkire bu lâzım bir şeydir. Bundan ötürü değil midir kî, insan aklının verdiği eserlere yeni yeni şeyler katan feylesofların çoğu yeryü­zünde seyahat edenler, arzın sırtlarında dolaşanlar olmuştur. [19]

29- İlîm Yolundaki Seyahatlerin Faydası, Görüştüğü Ule­mâ İle Münazaraları, Kitapları İncelemesi:

Şafiî´nin seyâhadleri ilmî seyahatlerdi. O bu seyahatlerde üstâdlarla buluşup görüşür, ulemâ ile ders müzâkereleri yapar, onlardan ilim alır, onlara ilim verirdi. Bu seyahatler onun için ders halkası gibi idi. Muhte­lif mezheb sahipleriyle görüştü, bâzılarından dinlemek suretiyle ilim aldı, bâzılarının yazdıkları kitapları görüp okudu. Evzâî´nin mezhebini incele­di. Bu incelemenin mahsûlü olarak yazdığı kitap bugüne kadar gelmiştir. Mısır´da basılan Mecmua-i Fıkhiyye´de Sîyerü´l-Evzâî kitabı da vardır. Şafiî onda Evzâî´nin Sîyer´İndeki fikirlerini münakaşa etmektedir. Onla­rın bâzılarında Evzâî´ye muhalefet, bâzılarında muvafakat etmektedir.

Leys b. Sa´d´m mezhebini inceledi. Hattâ fıkıhta Leys´i, imam Mâ-lik´ten üstün bulduğu söylenir. “Leys, Mâlik´ten daha fakîhtir, ancak Leys´in talebeleri vazifelerini yapmadılar.” demiş. Böyle bir söz, Şafiî gi­bi bir zâttan, iki tarafın görüşlerini incelemeden çıkmaz. Her iki tarafın görüşlerinin kuvvet derecesini tanıdıktan, sahibinin fıkıhtaki mertebesini ölçtükten sonra ancak bu sözü söyler. Öyle olunca, şüphe yok ki, Şafiî Leys b. Sa´d´m fıkhını derin bir incelemeden geçirdi ki, neticede böyle bir hükme vardı. Fıkhını zayi´ ettiklerinden, onu yaymağa çalışmadıkla­rından dolayı Leys´in talebelerine de levmde bulundu. Bundan sonra, Irak ehlinin fıkhını inceden inceye öğrendi. Muhammed b. Hasan´ın kitaplarını bizzat Muhammed b. Hasan´dan dinledi. Hilâfiyât kitaplarını Iraklıların kendilerinden okudu. Elimizdeki Mecmûa-i Fiklu´yye´sinde bu incelemele­rin bir kısmı kayd ve tescil olunmuş bir haldedir. Bu eserde sen, Ebû Hanîfe ile Ibn-i Ebî Leylâ´nın ihtilâflarına dâir Ebû Yûsuf´un yazdığı ki­tabı bulursun. Orada Şafiî, Ebû Hanîfe´nin, Jtbn-i Ebî Leylâ´nın ve Ebû Yûsuf´un görüşlerini münâkaşa eder, sonra bunların iğinden hakîkate en yakın gördüklerini seçer.

Bütün bunlardan görüyoruz ki, Şafiî, zamanındaki tanınmış, mez-hebleri bir müdekkik ve münekkid görüşüyle incelemiş, doğruyu bulmak ve anlamak istemiştir. Yoksa ne kusur bulmak isteyen bir kimse, ne de adamlara ve sırf isimlere tabi´ olan bir mukallid sıfatiyle bunu yapmış değildir.

O, bu ilmî seyahatlerinde yalnız, halîfeler hizmetine ve itâatına gir­miş olan ehl-i sünnetin fukahâsını incelemekle kalmadı. Belki Şia´nın ve diğer mezheblerin görüşlerini de inceledi. Bunun izlerim, o ulemânın bâ­zısını öğen sözlerinde görmekteyiz. îbn-i Kesîr Tarih´inde geçtiği üzere, onun şöyle dediği rivayet olunuyor: “Fıkıh öğrenmek isteyen kimse Ebû Hanîfe´nin iyâlidir, sîyer isteyen Muhammed b. îshâk´m iyâlidir, hadîs isteyen Mâlik´in iyâlidir, tefsir isteyen Mukâtil b. Süleyman´ın iyâlidir.”

Şafiî´nin tefsîr ilminin imâmı olarak tanıdığı bu Mukâtil b. Süleyman, Şia´nın Zeydiyye mezhebindendir. îbn-i Nedîm, Fihrist´inde der ki:

“Mukâtil b. Süleyman, Zeydiyye´dendir. Muhaddistir ve müfessirdir. Onun şu kitapları vardır: Tefsîr-i Kebîr kitabı, Nâsih ve Mensûh kitabı, Kıraat kitabı, Müteşâbihi´l-Kur´ân kitabı, Cevâb Li l-Kur´ân kitabı.”

Öyle ise o, şüclir. Şafiî onun kitaplarım okudu, inceledi ve neticede onları okumağa teşvik etti. Onu bu hususta imam addetti. Bu maddede kendisine başvurulan bir âlim saydı.. Şüphesiz bu da gösteriyor ki, Şafiî fıkıhla ilgili olan her şeyi inceliyordu. Fıkha dâir naklolunan ictihâdJan, o kimsenin mezhebine bakmaksızın araştırıyordu. îlme nail olmaktan bag-ka bir şey onun umurunda değildi[20].

30- Bîr Îddîa: Şâfîî Yunanca Bîlîyor Muydu

Şafiî, ana kaynağı Kitap ve Sünnet olan bir fıkıh mezhebi kurmak istedi ve îslâm fıkhına faydalı olan her geyi öğrendi. Arap dilini, Kur´ân´i, hadîsi, kendinden öncekilerin görüşlerini öğrendi. Önlarm mezheb ve ka­naatlerine bakmaksızın, ayrıldıkları, birleştikleri noktaları inceledi. Bu uğurda ilmî seyahatlerde bulundu. Bunlardan büyük istifâdelerde bulun­du. Çok bilgiler edindi, insanların tabiatlerini, durumlarını, içtimaî hal­lerini tanıdı. Lâkin acaba bu meyanda yunanca da öğrendi mi Bu hu­susta elimizde sağlam, doğru bir rivayete dayanan bir bilgi yoktur. Biz her ne kadar redde meyyal isek de, t´Jnu red veya isbat eden bir delile sahip değiliz. Çünkü Şafiî, üstâdlanmn çoğunu ve kendileriyle görüştüğü âlimleri zikretti. Eğer kendisine yunanca öğreten biri olsaydı onu da söy­lerdi. Kendisine taraftarlıkta aşırı gidenler, onu ilmin en üstün dereceleri­ne çıkarmaktadırlar. Eğer yunanca Öğrendiğini gösteren bir şey olsaydı, onu hemen ilân ederler, Şafiî´nin nâmını yükseltirlerdi. Fakat onların tu-tunabilecekleri doğru bir rivayet bulamıyoruz.

Şâfiî hakkında incelemelerde bulunanlardan bâzılarının onun yunan­ca bildiğini ileri sürdüklerini görüyoruz. Bu konuda Fahrürrâzî´nin ese­rinde geçen sözleri delil tutuyorlar. Fahrürrâzî´nin rivayet ettiğine göre, Şafiî Şiîlik ithâmiyle Harun Reşid´in huzuruna çıkarıldığı vakit, Harun Reşid ona neler bildiğini sorar. Bu karşılıklı konuşma da şöyle geçiyor: “Reşid ona: Tıp bilgin nasıldır dedi. Şafiî de şöyle cevap verdi: Aristo, Hipocrat, Calinus, Sertorius, Ebuklis gibi Yunan bilginle­rinin dediklerini onların lisâniyle bilirim. Arap tabiblerinin nakil ettikleri­ni, Hind feylesoflarının takrir ettiklerini, îran bilginlerinin yazdıklarım bilirim.”[21]

Bu sözler onun Rumca, yani Şark tarihçilerinin çoğunun tâbirince, Yunanca bildiğini ifade etmektedir, fakat geçen münakaşaya dair Râzî´-nin anlattığı bu hikâyenin bu tarzda cereyanı, üzerinde önemle durulacak bir noktadır. Çünkü bu hikâyeye göre Harun Reşid´in meclisinde Ebû Yû­suf ile Muhammed b. Hasan varmış. Halbuki Şafiî´nin itham olunarak Bağdad´a gelmesi 184 yılında idi. Yâni Ebû Yûsuf´un vefatından sonra olduğu muhakkak..Çünkü Ebû Yûsuf 183 yılında vefat etti. Yine bu hikâyede Muhammed b. Hasanla Ebû Yûsuf´un Harun Reşid´î Şâfü aleyhine tahrik ettikleri isnad olunur. Böyle bir şey ilim erbabının ahlâkiyle, bu iki değerli imâmın mâruf olan halleriyle asla bağdaşamaz. Bundan başka, herkes arasında yayılıp duyulan ve tarihi kat´î olarak bilinen şeyler hük­münde olan bir cihet vardır ki, imam Şafiî bu seyahati esnasında Bağ-dad´a geldiğinde, îmanı Muhamnıed´le görüştü. Onun kitaplarım ondan dinleme suretiyle okudu. O hikâye, bununla da bağdaşamaz. Sonra o hikâyede geçen fıkıh münakaşalarında Şafiî´nin verdiği cevaplar, Şafiî mezhebine uygun değildir, bu da hikâyenin uydurma olduğunu gösterir. Fahrürrâzî, bunların bâzısını müdâfaa etmek isterse de îbn-i Kesîr ve İbn-i Hacer bu hikâyeyi reddetmişlerdir. îbn-i Hacer bu hususta diyor ki: “Şafiî´ye nisbet olunan ve Abdullah îbn-i Muhammed Belevî yoliyle ri­vayet edilen seyahatnameyi Âbürî, Beyhakî ve başkaları uzun ve kısa surette çıkarmışlar, Fahrürrâzî de, bu ikisine güvenerek onu, isnadszz olarak, Menâkib-ı Şafiî´de kaydetmiştir. Bu yalandır. Bundakilerin çoğu uydurmadır. Bâzıları da başka rivayetlerle karıştırılmış şeylerdir. Bunda­ki en açık yalanlardan biri şudur: Güya Ebû Yusuf´la Muhammed b. Ha­san, Harun Reşid´i Şafiî´yi öldürmeğe teşvik etmişler imiş. Bu, iki yön­den bâtıldır:

1- İmam Şafiî Bağdad´a geldiği zaman, îmam Ebû Yûsuf vefat etmişti, bu itibarla Şafiî ile buluşmasına imkân yok.

2- Bu iki imam gibi zatlar, bir Müslümânm, bilhassa ilmiyle meş­hur olan bir kimsenin katline çalışmaktan çok uzaktırlar. Allah´ın kendi­sine bahşettiği ilminden başka bir şeyi olmayan bir kimsenin ne sugu var Böyle bir şey bu gibi zatlardan asla beklenemez. Onların mevkîi, şanları, herkesçe bilinen temiz dindarlıkları bunu redde kâfidir.”

Râvileri doğru söyleyenlerden olmadığından ve rivayetin bâtıl oldu­ğu içindekilerden anlaşıldığından, madem ki, bu hikâye muhakkik râvi-lerce kabule şayan görülmeyip reddedilmiştir. Öyle ise ona bakıp da en= da tutunacak yer aramak ilmî araştırma ile bağdaşamaz. Ancak bu hu­susta başka bir delil bulunur, daha doğru ve daha duru bir haber varsa o başkadır. Biz bu rivayetten başka bir yerde onun Yunanca öğrendiğine dâir bir gey bulamadık. Bu bakımdan onu kabul edemiyoruz. Bu konuda gerçek ilmî araştırma yolundan başka yola uymuş değiliz. Zîrâ târih me­seleleri, doğruluğu tercih olunarak, râvisinde ve rivayetinde yalan şaibe­si bulunmadığı takdirde kabul olunur. Şafiî´nin Yunanca öğrendiği iddia­sını reddetmekte, bizim hususî bir maksadımız yoktur. Şafiî öyle bir imamdır ki, onun bahis yolu açıktır, ilminin kaynakları meydandadır. Hükme bağladığı mes´elelerde hüküm çıkarma metodu, usûl Ölçüsü ola­rak koyduğu küllî kaideler bellidir. Yunanca bilmesi onun mezhebini tanı­mamıza birşey ilâve etmez. O dili bilmiş olması onun metoduna bir nakî se vermez. [22]

——————————————————————————–

[1] Meşâhîr-i Ashâb-ı Güzin ve Terâeim-i Ahvâ!-i Fukahâ adlı eserden Şafiî´­nin hikmetli sözlerinden bâzılarını naklediyoruz:

îlim Öğrenmek, nafile namazdan efdâldır.

Dünya ve âhireti arzu eden ilmi rehber tutsun.

Ulemânın süsü, ilimlerinin amellerine uymasıdır.

Doğru davramşh vicdan sahipleri, kötü ahlâklı bayağı kimselerle imti­zaç edemezler.

Akıllı, hayır İle şerri ayırt edendir.

Hiçbir vakit yoktur ki, mütalâa üzüntü ve kederi gidermiş olmasın.

Kitap okumak, kalbin en ince ve en derin noktalarını uyandırır, duygu­lan canlandırır.

Sâdık dost, arkadaşının üzüntüsüne ve sevincine ortak olandır,

îki kişi darıldıktan sonra birbirinin aybını söylemek, münafıklık alâ­metidir.

Kibir ve gurur ile tahsil olunan ilimde felah yoktur.

Bağa geçmeden önce Üim Öğren.

Hafızada duran birtakım meseleler, ilim değildir.

îlim, fayda verendir.

Âlimlerin fakirliği ihtiyarı, eâhillerinki ise zorluk yüzündendir.

ilim öyle bir meziyettir ki, sahibinden asla ayrılmaz.

Nefsânt arzuları azgın olanlar, kendilerini ibâdete vererek onları yen sinler.

Kalbi nurlu olmak isteyenler, az yeminli ve alçakların yanma gitme­melidir.

Mürüvvet, îmanın başıdır. Eğer soğuk suyun mürüvveti yok edeceğini bilsem, asla soğuk su İçmezdim.

Her işde hayır bulmağı arzu edenler, insanlara karşı iyi niyet besle­sinler.

Haksız sözleri tasdik eden dalkavuktur.

Sadık dost, arkadaşının kusurunu görünce ihtar eder, ifşa etmez.

Arkadaşının sohbetini zehirleyen sözlerde neg´e yoktur.

Arkadaşının mürüvvetine güvenip de fenalık ve latifeye kalkışma, her sevene güvenme.

Sana durmadan cefâ eden seni reddetmiş sayılır.

Bilmediğin, tanımadığın adamı medhetme.

Sende olmiyan bir iyilikle seni öğenin, kızdığı zaman sende bnlunmıyan bir fenalıkla seni yereceğinden şüphen olmasın.

Arkadaşının kusurunu ona gizlice söylersen, nasihat etmiş, olursun, ale­nen söylersen ifşadır.

Kanaat rahat doğurur.

Yüksek meziyetli insanlar, kendilerinde üstünlük görmeyenlerdir.

Derecelerinin üstü işlere ve bilmediği şeye karışan, kadir (kıymet) ve meziyetlerini kaybederler.

Bir adam görünüşte ne kadar güzel davranışlı olursa olsun, alçak; vic­danlı ve kötü huylu adamları, bildiği halde, dost edinirse ahlâksızlıkta

müşterek sayılır.

ibret almak istersen, kötü kimselerin akıbetlerine bak da aklım başına al

Servet elde etmek için öksüzlerin ve kadınların etrafında dolananlar zil­lettedirler.

Kendine merhameti olmıyanm sana faydası olmaz.

Kendine her türlü tarziye verildiği halde hakkına razı olmiyan şeytandır.

însan, bir ilmi öğrendikçe kusurunu daha ziyâde anladığı zaman âlim olur.

Şafiî, edebî zevki olan bir zatdı. Bir gün gayet hazîn bir sesle şiir okuyan bir muganniyi tatlı tatlı dinledi. Yanında bulunan birine: Birşey anladın mı diye sor­du. O da: Hayır, deyince: öyle ise sende insanlık duygusu yokmuş, dedi.

(Hilmizâde ibrahim Rıfat: adıgeçen eser, s. 131/134, 137.) (Mütercim).

[2] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 32-34.

[3] Sünnetin mânasını bildiğinden, Arap edebiyatiyle ilgili olan kısımları, üa-tâdları bazen ondan sorarlardı. Yâkût, Mu´cemti´l-Üdebâ´da diyor ki:

Hz. Peygamber´in, “Kuşa dokunmayın, yerinde dursun.” hadîsi rivayet edildi. Şafiî, Ibn-I Üyeyne´nin yambaşmda idi. Ona dönerek:

Ey Ebû Abdullah, Hz. Peygamber´in bu sözünden murâd nedir dedi.

Şafiî dedi ki:

Araplarda kuşlarla tefe´ül etmek vardır. Birisi evinden çıkıp bir yere yolla­nınca gördüğü ilk kuşa bakardı. Sağından geçerse: Bu uğurlu kuş, derdi. Ve işine de­vam ederdi. Eğer solundan geçerse: Bu, uğursuz kuş, derdi ve işinden vazgeçip yo­lundan dönerdi.

Hz. Peygamber´in: “Kuşu yerinde bırakın!” buyurması, onu ürkütmeyin, yerin­den oynatmayın, demektir. Yâni, kuşu yerinden kaldırıp onunla fal bakmak hiçbir §ey yapmaz, bundan işinizde bir şey çıkmaz, Allah´ın kaza ve takdir ettiği olur.”

[4] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 34-35.

[5] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 35-36.

[6] Bu hususta şu beyitleri söylüyor:

“Ey yolcu, Minâ´ya vardtğmda dur, coşkun Fırat dalgaları gibi hacilar Minâya geldiğinde onlara haykır:

“Eğer Muhammed´in Âl´ini sevmek râftsîUJc ise: îns ve cin şâhid olsun ki, ben râfızîyim!”

İslâm gâtri rahmetli Âklf, Safahât´ın altıncı kitabı Âsim´da bunu göyle anlatır: “Şafiî´nin mi, kimindir o şiirf

Hangi şiir

Hani Peygamberin evlâdını candan sevmek, Râfızîlikse,

Evet

Yer de beşer, gökte melek,

Râftsîdir bu, desin hepsi de hakkımda benim, Ben oyum işte..” diyor,,..

[7] Yâkût Hamevî, Mu´cemü´I-Üdebâ, Muhammed İbn-i îıîris Şafiî maddesi.

[8] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 36-39.

[9] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 40.

[10] Fahrürrâzî diyor ki: ibrahim b. Ebî Yahya´nın Mü´tezileden olduğunda ittifak vardır. Bu, Şafiî´ye bir zarar g-etirmez. Çünkü Şafiî ondan ugûl-ü din, (İ´tikâd mes´eleleri) değil; fıkıh ve hadîs alıyordu. Şafiî diyor Ki: Yemen´de vazifede İdim. Dâima hayır yapmağa çalışıyor, kötülükten kaçmıyordum. Sonra Medîne´ye geldim, îbn-i Ebî Yahya île görüştüm. Onun meclisinde bulunurdum. Bana: Bize muhalefet edersiniz ve bizden ilim alırsınız. Birinize bir fenalık olursa ona dakılır kalır, dedi

[11] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 40.

[12] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 40.

[13] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 40-41.

[14] Bu aözü söyleyenlerce bu iki ekol Şafiî zamanında birbirine yaklaşmıştır.

[15] Üstâd Âhmed Emin, Duha´l-îslâm adlı kitabında re´y ekolü olan EbÛ Ha-nîfe Medresesinin ashâb´dan, tâbiîn´den ve sonra gelenlerden olan üstâdlarının silsi­lesini şöyle tesbît ediyor:

1a- Abdulâh b. Mes´ûd (32)

1b- Ali b. Ebî Tâlib (40)

2a- Şureyh b. Haris Kindi (88)

2b- Alkarna b. Kays Nahaî (62)

2c- Mesrûk b. Ecda´ (63)

2d- Esved b. Yezîd Nahaî (65)

3a- İbrahim Nahaî (95)

3b- Amir b. Şuranbil (104)

4a- Hammâd b. Ebî Süleyman (120)

5a- Ebû Hanîfe Nu´mân b. Sabit (80-150)

Ehl-i Hadîs EkolÜ´ntin müessisi olan İmâm Mâlik´in silsilesi ise şöyledir:

1- Ubeydullah b. Abd. b. Utbe b. Mes´ûd (99)

2- Kasım b. Muhammed b. Ebî Bekir (106)

3- Süleyman b. Yesar (100)

4- Salim b. Abdullah b. Ömer (106)

5- Nafi Mevla Abdullah b. Ömer (117)

6- Rabiatu r-Rey (136)

7- Malik b. Enes (93-179)

1- Urve b. Zübeyr (94)

2- Said b. Müseyyeb (93)

3- Harice b. Zeyd b. Sabit (100)

4- Ş. Zöhri (124)

5- Ebu Zinad Abdullah (131)

6- Yahya b. Said (143)

7- Malik b. Enes (93-179)

Sonra Şafiî´nin kimlerden ders aldığına gelince, O´nun, bu her iki medreseden ders aldığını söylüyor. Demek Şafiî´nin ilim silsilesi bu her iki silsile olmuş, oluyor. Biz büyük üstadımızın cedvelde gösterdiklerine muvafakat ediyoruz. Ancak Üd.nok­taya dokunmak isteriz:

1- Abdullah İbn-i Mes´ûd, Hz. Ömer´in mesleğine muhalif değildi. Bütün mü-dakkıklara göre ashâbdan ehl-i re´yin üstadı Hz, Ömer´dir. Birçok mes´eleler hak­kındaki görü§ü, onun mesleğini açıkça gösterir, öyleyse Küfe ekolü, Abdullah îbn-i Mes´ûd yoluyla Hz. Ömer´e dayanır.

2- Abdullah İbn-i Abbâs siyâsetten el çektikten aonra Mekke´de ikâmet etti. Orada ders verdi, o özellikle Kur´ân´ın tefsîrine Önem veren bir ekol sahibi idi. Şa­fiî, Mekkeli müteahhırîn ulemâ vâsıtasiyle o ekolden ilim aldı. Nasıl ki Evzâî´nin gâkirdi ve Leys b. Sa´d´m şâklrdlerl vâsıtasiyle onların ilmini öğrendi. Böylece ça­ğındaki fıkıh ekollerinin hepsiyle münâsebet kurmuş oldu.

[16] Medine´nin yedi fakîhi listede gösterilmiştir. Ashâb içinde en fakîh olup yedi fakîh nâmiyle anılanlar da şunlardır:

Hz. Ömer ( 23), Hz. Ali ( 40), Abdullah İbn-i Mes´ûd ( 32), Hz. Ai§e ( 58), Zeyd b. Sabit ( 45), Abdullah tbn-i Abbâs ( 68), Abdullah îbn-i Ömer ( 74).

(Mütercim)

[17] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 41-44.

[18] Şafiî seyahatin faydasına dâir diğer bir şiirinde şöyle demektedir: “Seyahat et ki, bırakıp ayrıldıklarının yerine başkalarım bulursun. Bu uğurda meşâkkatlara katlan, zira hayatın şevki yorulmaktadır”. “Ben gördüm ki, suyun bir yerde durması onu bozuyor, Akıp gitmesi ise onu temiz ve berrak yapıyor, akmazsa temiz olmuyor”. “Aralan yaşadığı ormandan ayrilmazsa av bulup avlanamaz, Ok yayından çıkmayınca hedefe isabet etmez. Altın tozu yerinde bıraküdikça toprak gibidir. Udda yerinde durdukça bir odun parçasıdır”.

[19] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 44-45.

[20] Bundan gâfiî´nin, Şîa-ı Zeydiyyeye meyil ettiğini çıkarmak istemiyoruz. ÇÜnkÜ bu ona bir delil sayılamaz. Çünkü Şafiî ilmi nerede bulursa alırdı. O, ilmi içinde taşıyan kaba bakmazdı, onun için mühim olan, kabın içindeki İlimdi. Şafiî Harun Regld zamanında ŞÜHkle İtham olundu, gizli olarak Evlâd-ı Alî´den bâzılarına bîat etti, denildi.

Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 45-46.

[21] İbn´ül-Kayyim bu rivayeti reddetmiştir. Miftâhü´s-Saâde kitabında Yunan tıbbim onların diîiyle bildiği rivayetini söyledikten sonra diyor ki: “Bu, Şafiî´ye ya-pılmıg bir iftiradır, yalandır. Bu yalan, Muhammed oğlu Abdullah Belevî´den gelmek­tedir. O yalancıdır, yalan uyduran biridir. Şafiî´nin seyahatim Rıhletü´ş-Şâfiî´ye uy­duran odur. Onda Şafiî´nin Ebû Yûsuf´la Re§id´in huzurunda münazara yaptığını söy­ler. Halbuki Şafiî Ebfi Yûsuf´u hiç görmedi. Onunla asla buluşmadı. Çünkü Ebû Yû-suf un ölümünden sonra Bağdad´a geldi. Bundan başka hikâyenin gelişi de aklı olan kimseye bunun yalan ve iftira olduğunu göstermektedir. Çünkü Şafiî Yunanca bil­miyordu ki, onların dediklerini kendi dilleriyle biliyorum demiş olsun. Yine bu hikâ­yede, Muhammed b. Hasan´m, Şafiî´yi Harun Reştd´e gammazladığı, Regid´in de onu öldürmek istediği söyleniyor. Halbuki îmanı Muhammed´in Şafiî´ye kargı gösterdiği saygı, beslediği sevgi, Şafiî´nin de onu saydığı, onu öğdüğü herkesçe bilinen bir şey­dir. Bu da, o yalanı reddetmektedir. Bak: îbn-i Kayyim Cevziyye, Miftâhü´s-Saâde,

a. 565.

[22] Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 46-48.

Share.

About Author

Leave A Reply