Cihad – 1. Bölüm

0

Cihad
CİHAD BÖLÜMÜ
BİRİNCİ BAB
CİHADIN FAZİLETİ
BİRİNCİ FASIL
CİHAD VE MÜCAHİDLERİN FAZİLETİ
İKİNCİ FASIL
ŞEHADET VE ŞEHİDİN FAZİLETİ
İKİNCİ BAB
CİHAD VE CİHADA MÜTEALLİK MESELELER
BİRİNCİ FASIL
CİHADIN VACİB OLUŞU VE CİHADA TEŞVİK EDEN HADÎSLER
1- ULÜ´L-EMRE İTAAT:
İTAATLE İLGİLİ BAZI MESELELER
KUR´AN-I KERİM VE İTAAT
2- FASIK İMAMIN ARKASINDA NAMAZ.
İKİNCİ FASIL.
CİHAD´IN ÂDABI
ÜÇÜNCÜ FASIL
CİHADA NİYETTE SIDK VE İHLÂS
DÖRDÜNCÜ FASIL
KITÂL VE GAZVE AHKÂMI
BEŞİNCİ FASIL
CİHADA MÜTEALLİK SEBEPLER
ÜÇÜNCÜ BAB
CİHADLA İLGİLİ TEFERRUAT
BİRİNCİ FASIL
EMAN VE SULH
İKİNCİ FASIL
CİZYE VE CİZYE İLE İLGİLİ HÜKÜMLER
ÜÇÜNCÜ FASIL.
GANİMETLER VE FEY
GANİMET
FEY
DÖRDÜNCÜ FASIL
ŞEHİDLER HAKKINDA.

CİHAD BÖLÜMÜ
Bu bölümde üç bab vardır.
BİRİNCİ BAB
CİHADIN FAZİLETİ
BİRİNCİ FASIL
CİHAD VE MÜCAHİDLERİN FAZİLETİ
İKİNCİ FASIL
ŞEHADET VE ŞEHİDİN FAZİLETİ
İKİNCİ BAB
CİHAD VE CİHADA MÜTEALLİK MESELELER
BİRİNCİ FASIL
CİHADIN VACİB OLUŞU VE CİHADA TEŞVİK
İKİNCİ FASIL
CİHADIN ÂDÂBI
ÜÇÜNCÜ FASIL
CİHADA NİYETTE SIDK VE İHLAS
DÖRDÜNCÜ FASIL
KITAL VE GAZVENİN AHKÂMI
BEŞİNCİ FASIL
CİHADA MÜTEALLİK MESELELER
ÜÇÜNCÜ BAB
CİHADLA İLGİLİ BAZI TEFERRUAT MEVZULARI

BİRİNCİ BAB
CİHADIN FAZİLETİ

BİRİNCİ FASIL
CİHAD VE MÜCAHİDLERİN FAZİLETİ

ـ1ـ عن عثمان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَقُولُ: رِبَاطُ يَوْمٍ في سَبِيلِ اللّهِ خَيْرٌ مِنْ ألْفِ يَوْمٍ فيمَا سِوَاهُ مِنَ المَنَازِلِ[. أخرجه الترمذى والنسائى .

1. (986)- Hz. Osman (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim şöyle diyordu:

“Allah yolunda bir günlük ribât, diğer menzillerde (Allah yolunda geçirilen) bin günden daha hayırlıdır.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 26; (1667, 1664, 1665); Buharî, Cihâd 73; Müslim, İmaret 163; İbnu Mâce, Cihâd 7, Nesaî, Cihâd 39, 6, 39).[1]

AÇIKLAMA:

Ribât, lügat olarak “bağlamak” mânasına gelen bir asıldan gelir. Değişik mânalarda kullanılmıştır. Yerine göre at bağlamaya yarayan ipe dendiği gibi ata da denir. Hadislerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayır amellere ve ibadetlere devam etmeyi de bu kelimeyle ifâde ettiği görülür.

İbnu´l-Esir, Nihâye´de asıl ribâtın savaşta, cihad hâli üzere düşman karşısında ikâmet olduğunu belirtir. Sonradan, bu kelime daha ziyade hudud muhafızları için kullanılmıştır.

Şu halde hadis, Allah için cihad etmek maksadıyla harp sırasında düşman karşısında ikamet etme mânasındaki “ribât”ı kastedmektedir. Bu fiilen hududda olabileceği gibi, emir ve silah altında beklemek suretiyle her yerde olabilir. Şerh kitaplarımızın te´lif edildiği devirlerde düşmana karşı tehlikeli bekleyişler sınır bölgesinde olduğu için, ribatın târifinde umumiyetle “hudud” kaydına rastlanmaktadır. Ancak zamanımızın askerlik şartlarında hududla, hudud gerisi arasında çok fazla fark kalmamıştır. Bu sebeple Nihâye´nin yukarıda kaydettiğimiz tarifi, hadisin ruhuna ve günümüz realitesine daha muvafıktır.

Hadisin, askere vâdettiği büyük mükâfaatın mühim bir şartla kayıtlı olduğunu belirtmemiz lâzım: “Allah yolunda cihad için.” Allah için olmayan bütün “bekleyişler” boşadır, cephede ölmeler de.[2]

ـ2ـ وعن فضالة بن عبيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: كُلُّ مَيْتٍ يُخْتَمُ عَلى عَمَلِهِ إَّ المُرَابِطَ في سَبيلِ اللّهِ فَإنَّهُ يُنْمى لَهُ عَمَلُهُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَيُؤَمَّنُ مِنْ فِتْنَةِ الْقَبْرِ[. أخرجه أبو داود والترمذى .

2. (987)- Fadâle İbnu Ubeyd (radıyalahu anh) anlatıyor: “Her ölenin ameline son verilir, ancak Allah yolunda ölen murâbıt müstesna. Çünkü onun ameli kıyamet gününe kadar artırılır. Ayrıca o, kabir azabına da uğratılmaz.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihad 2,(1621); Ebu Dâvud, Cihâd 16, (2500).][3]

AÇIKLAMA:

Cenab-ı Hakk, kişinin sevabını sağlığında yapacağı amele bağlamıştır. Ölümle amel defteri kapanır. Hayatı esnasında ne miktar hayır ve sevab kazanabilmişse artık onunla kalır ve artış olmaz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu duruma bazı istisnaların olduğunu belirtmiştir: İstifade edilen ilim, hayırlı evlât ve sadaka-i câriye gibi. Sadedinde olduğumuz hadis, Allah yolunda şehid düşenlerin de amel defterinin açık kaldığını, dini ve din kardeşlerinin hürriyeti için, Allah´ın rızasını düşünerek savaşırken hayatını kaybedene, fedâkarlığının mükâfaatı olarak, defterine devamlı sevap yazılıp, ebedî hayattaki derecesinin yüceltildiğini haber vermektedir. Hadis, ayrıca şühedanın kabir azabından emin olacağını da müjdelemektedir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) başka hadislerde, öldükten sonra defteri açık kalacak kimseleri belirtirken, şehidleri zikretmez. “Bu durum, denmiştir, belki de bunların kabir azabı görmeme imtiyazlarından ileri gelir.” Şehidler amel defterlerinin açık kalmasına ilave olarak kabir azabından da beri kılınmışlardır. Bu sebeple, bunlar ayrı bir grup teşkil etmektedirler, müstakillen zikirleri evladır; demektir.[4]

ـ3ـ وفي رواية الترمذى. قال: ]قال رسولُ اللّه #: المُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ[.قوله: »ينمى« أى يزاد ويكثُرُ.

3. (988)- Tirmizî´nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur: “Gerçek mücâhid, nefsiyle cihad edendir.” [Fedâilu´l-Cihad 2, (1621).][5]

AÇIKLAMA:

Resûlullah, bu ifadeleriyle kıymeti son derece yüceltilen “cihad”ı, düşmanla savaş olmadığı için yapamayanlara, daha verimli bir ufuk açmaktadır: Nefsiyle, yani kötülükleri emreden nefsi ile (ayet-i kerimenin ifadesiyle ennefsü´l-emmâre bissû) mücadele. Bu cihad aslında, düşmanla yapılan cihaddan daha zordur. Kişi, nefsinin, kötülüğe, tembelliğe, hevesâta olan meyillerini kırarak, hakka, ubudiyete, insanoğlunda mevcut hayırlı kaabiliyetlerin inkişafına sevkedebilse imanın gerçek büyüklüğü ortaya çıkar. Bunu yapabilen insanlar nâdirdir. Resûlullah bu hakikate binâen nefis kavgası verene “gerçek mücahid” demiştir.

Nefisle yapılan mücadelenin de Allah nezdinde makbul olması için, bunun da “Allah için” yapılması icab etmektedir. Hadisin bir tarîkinde “Hakiki mücahid, Allah (rızası) için nefsiyle cihâd edendir” buyrulmuştur.[6]

ـ4ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال: رسولُ اللّه #: لَغَدْوَةٌ في سَبِيلِ اللّهِ أوْ رَوْحةٌ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا[. أخرجه الشيخان والترمذى .

4. (989)- Hz. Enes (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Öğleden evvel veya öğleden sonra bir kerecik Allah yolunda yola çıkış, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.” [Buharî, Cihad 5, 6, 73, Rikak 2, 51; Müslim, İmâret 112-115, (1880); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 17, (1648, 1649, 1651); Nesâî, Cihâd 11, 12,(6,15); İbnu Mâce, Cihad 2,(2755-2757).][7]

AÇIKLAMA:

Bu hadis farklı tariklerden gelmiştir. Hadiste geçen gadve gündüzün bidayetinden öğle vaktine kadar evden çıkmayı ifade eder. Rahve de öğle vaktinden, güneşin batımına kadar ki zaman içinde evden çıkmayı ifade eder. Öyleyse, gündüzün hangi saatinde olursa olsun, Allah´ın rızasını güden bir çıkış dünya ve içindekilerden daha hayırlı olmaktadır. Hadisin Tirmizî´de gelen bir vechinde şu ziyade vardır: “…Cennette bir kamçı koyacak kadar bir yer dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.”

Hadisin açıklamasında İbnu Dakîki´l-Îd der ki: “İki ayrı te´vil muhtemeldir:

1-) Bu hadis, gaybî hakikatı, insanların vicdanında anlaşılır hale getirmek için, “görülen şeylerle (mahsus)” ifade etmiştir. Zira dünya, vicdanlarda hissedilen ve çokca büyütülen maddî bir varlıktır. Hadis, basit gibi gözüken bir amelin sevabını bu muazzam görünen dünya ile karşılaştırıp, dünyadan daha büyük olduğunu belirtmektedir. Halbuki, şurası herkesce bilinir ki, dünya cennetin tek bir zerresine müsâvi olamaz.

2-) Hadisten maksad: “Allah yolunda yapılacak bu kadarcık bir amelin sevabı, farz-ı muhal dünyanın tamamına sahip olup, hepsini ibadet yolunda harcayacak kimsenin elde edeceği sevaptan daha üstündür” demektir

.İbnu Hacer, bu ikinci mânayı, İbnu´l-Mübârek tarafından Kitâbu´l-Cihâd´da kaydedilen şu mürsel rivayetin te´yid ettiğini belirtir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aralarında Abdullah İbnu Revâha´nın da bulunduğu bir orduyu yola çıkarmıştı. Ancak Abdullah İbnu Revâha, Hz. Peygamer´le birlikte namaza katılmak için ordudan geri kaldı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine şunu söyledi: “Nefsim elinde olan Zat´a yemin olsun ki: Yeryüzünde olanların tamamını infak etsen yine de onların bu gidişinden elde ettikleri sevaba ulaşamazsın.”

Hülâsa, bu hadisten maksad, dünya işlerinin basitliğini, ahiret işlerinin büyüklüğünü belirtmektedir. Gerçek de budur, zira cennetten, kamçı konabilecek kadar bir parça kazanabilen, bütün dünyayı kazanmış olmaktan daha büyük bir iş gerçekleştirmiş olursa, oradan yüce makamlar kazanabilen ne yapmış olur!

Buradaki nükte açıktır: Herhangi bir dünyalığa olan meyil sebebiyle cihaddan geri kalan kimseye deniyor ki: Sen öylesine değersiz bir şey yüzünden öyle değerli bir şey kaybediyorsun ki, bu, akla vicdana sığmaz. Kocaman dünya, içinde bulunan bütün servetiyle, cennetten kazanılacak kadar yere değmezken sen dünyanın basit bir şeyi için cenneti kaybediyorsun.

Evet cennetin ebede bakan kamçı kadar bir yeri, kıymetçe, fâni olan sadece bizim dünyamızdan değil, daha nice fani dünyalardan daha üstündür. Çünkü ebedî akan bir çeşme, ne kadar büyük de olsa sabit kalan bir deryadan daha zengindir.[8]

ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: مَنْ قَاتَلَ في سَبِيلِ اللّهِ فُوَاقَ نَاقَةٍ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللّهِ

هِىَ الْعُلْيَا وَجَبَتْ لَهُ الجَنَّةُ[. أخرجه الترمذى.»وَفُوَاقُ النَّاقَةِ« قدر ما بين الحَلْبتين من استراحة .

5. (990)- Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“(Müslüman erkeklerden) kim, Allah yolunda, ilâyı kelimetullah için, devenin iki sağımı arasında geçen müddet kadar savaşacak olsa cennet kendisine vacib olur.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 21, (1657); Ebu Dâvud, Cihâd 42, (2541); Nesâî,Cihâd 25, (6, 26); İbnu Mace, Cihâd 15, (2792).][9]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisi Teysir, Ebu Hüreyre hadisi olarak gösterdiği halde, gerek Tirmizî´de ve gerek diğer kaynaklarda Muâz İbnu Cebel hadisi olarak kaydedilmiştir. Teysir´in bir hatası olsa gerektir.

2- Hadisin Tirmizî´deki aslında “Müslüman erkeklerden” kaydı var, bu kayıd diğerlerinde yok. Hadisin farklı vecihlerinde bazı ziyadeler de var.[10]

ـ6ـ وعن معاذ بن جبل رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]مَنْ سَألَ الْقَتْلَ في سَبِيلِ اللّهِ تَعَالى صَادِقاً مِنْ نَفْسِهِ ثُمَّ مَاتَ أوْ قُتِلَ كَانَ لَهُ أجْرُ شَهِيدٍ، وَمَنْ جُرِحَ جَرْحاً في سَبيلِ اللّهِ أوْ نُكِبَ نَكْبَةً في سَبيلِ اللّهِ فَإنَّها تَجِئُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأغْزَرِ مَا كَانَتْ، لَوْنُهَا كَلَوْنِ الزَّعْفَرَانِ، وَرِيحُهَا رِيحُ المِسْكِ، وَمَنْ خَرَجَ بِهِ خُرَاجٌ في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى فَإنَّ عَلَيْهِ طَابَعَ الشُّهَدَاءِ[. أخرجه أصحاب السنن .

6. (991)- Muâz İbnu Cebel (radıyalahu anh) anlatıyor: “İçinden samimi şekilde Allah yolunda cihâd yapmayı temenni eden bir kimse, bilâhare ölse de, öldürülse de şehid sevabı kazanır. Kim de Allah yolunda yara alsa veya Allah yolunda -düşmanın sebep olmadığı- bir musibetle bile yaralansa bu yara, kıyamet günü, en büyük hâli içinde rengi zaferân renginde, kokusu da misk kokusunda olarak gelir. Kimin vücudunda, Allah yolunda iken çıkan, iltihab gibi bir yara açılacak olsa bu da onun için şehidlik mührü olur.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 21, (1657); Ebu Dâvud, Cihâd 42, (2541); Nesâî, Cihâd 25, (6, 26).][11]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, Tirmizî, Ebu Dâvud ve Nesâî´de, bir önceki hadisin devamı olarak kaydedilmektedir. Hadis, samimi bir niyetle cihad sevabının kazanılabileceğini müjdeler. Allah için cihad etme arzusunu, samimiyetle her an içinde canlı tutup, âdeta cihâda davetiye veya bu maksadla açılan bir sancak bekleyen böyle bir hâlet-i ruhiye ile hayatını devam ettiren bir kimse, istirahat döşeğinde ölse bile şehid sevabı alacaktır. Hadiste “samimiyet”ten başka kayıt olmamakla birlikte, bu samimiyetin isbatı olarak, İslâmiyet´i elinden geldikçe yaşamak gereğinden söz edilebilir, diye düşünüyoruz.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Allah yoluna çıkınca, düşmanın veya herhangi bir musibet veya kazananın darbesiyle alınan yaraların, kıyamet günü bir şehâdet madalyası gibi en haşmetli görünüm içinde, en güzel kokular saçtığı halde şehidi tezyin edeceğini, Allah yolundayken şu veya bu hastalık sebebiyle açılan yara ve iltihabların da bir nevi şehidlik mühürü olacağını müjdeliyor.

O yolda olmayı, niyeten de olsa Allah, cümlemize müyesser eylesin. Âmin![12]

ـ7ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسولُ اللّه #: مَا مِنْ مَكْلُومٍ يُكْلَمُ في سَبِيلِ اللّهِ إَّ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَكَلْمُهُ يَدْمِى، اللَّوْنُ لَوْنُ الدَّمِ وَالرِّيحُ رِيحُ الْمِسْكِ[. أخرجه الستة إ أبا داود .

7. (992)- Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah yolunda yaralanan hiçbir yaralı yoktur ki, kıyâmet günü, yarası kanıyor olarak gelmiş olmasın, bu kanın rengi kan renginde, kokusu da misk kokusundadır.” [Buharî, Cihâd 10, Zebâih 31; Müslim, İmâret 103; Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 21, (1656); Nesâî, Cenâiz 82, (4, 78), Cihâd 27, (6,28); Muvatta, Cihâd 29, (2, 461).][13]

ـ8ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: تَضَمَّنَ اللّهُ تعالى لِمَنْ خَرَجَ في سَبِيلِ اللّهِ

َ يُخْرِجُهُ إَّ جِهَادٌ في سَبِيلى وَإيمَانٌ بِى وَتَصْدِيقٌ بِرُسُلِى فَهُوَ عَلىَّ ضَامِنٌ أنْ أدْخِلَهُ الْجَنَّةَ أوْ أُرْجِعَهُ إلى مَسْكَنِهِ الَّذِي خَرَجَ مِنْهُ نَائً ما نَالَ مِنْ أجْرٍ أوْ غَنِيمَةٍ. وَالَّّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ مَامِنْ كَلْمٍ يُكْلَمُ في سَبِيلِ اللّهِ إّ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ كُلِمَ، لَوْنُهُ لَوْنُ دَمٍ وَرِيحُهُ رِيحُ مِسْكٍ، وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوَْ أنْ أشُقَّ عَلى الْمُسْلِمِينَ مَا قَعَدْتُ خَِفَ سَرِيَّةٍ تَغْزُو في سَبِيلِ اللّهِ عَزَّ وَجَلَّ أبَداً. وَلكِنْ َ أجِدُ سَعَةً فَأحْمِلُهُمْ، وََ يَجِدُونَ سَعَةً فَيَتْبَعُونِى وَيَشُقُّ عَلَيْهِمْ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنِّى وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَوَدِدْتُ أنِّى أغْزُو في سَبيلِ اللّهِ فَأقْتُلُ، ثُمَّ أغْزُو، فأقْتَلُ، ثُمَّ أغْزُو فَأُقْتَلُ[. أخرجه الثثة والنسائى.»وَالْكَلْمُ« الجرح. و»وَالْمَكْلُومُ« المجروح .

8. (993)- Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah Teâla Hazretleri, Allah rızası için yola çıkan kimse hakkında: “Bu kulum, benim yolumda cihad etmek üzere bana inanarak peygamberlerimi tasdik ederek yola çıkmıştır, artık onu ya cennetime koymak yahut da ücret veya ganimet elde etmiş olarak, çıkmış olduğu meskenine geri çevirmek hususunda garanti veriyorum” diyerek te´minat verir.

Muhammed´in nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl´e yemin olsun ki, Allah yolunda yaralanmış hiçbir yaralı yoktur ki, kıyamet günü, yaralandığı ilk günkü manzarasıyla gelmiş olmasın: (Yarası taze) kan renginde, kokusu da misk kokusunda olarak.

Muhammed´in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin ediyorum ki, Müslümanlar´a meşakkat vermeyecek olsam, Allah yolunda gazveye çıkan hiçbir seriyyeden asla geri kalmazdım. Ancak onları hayvana bindirecek imkân bulamıyorum. Onlar da beni tâkibe imkân bulamıyorlar. Benden geri kalmak da onlara zor geliyor.

Muhammed´in nefsi kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl´e kasem olsun, Allah yolunda gazaya çıkıp öldürülmeyi, sonra tekrar hayat bulup gazada tekrar öldürülmeyi, sonra tekrar gazaya çıkıp öldürülmeyi ne kadar isterim!” [Buharî,İman 25, Cihâd 2, 119, Hums 8, Tevhid 28, 30; Müslim, İmâret 103-107, (1876), (8, 119); Muvatta, Cihâd 2, (2, 444), 40, (2, 465); Nesâî, Cihâd 14,(6, 16), İman 24.][14]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet, yukarıda verilen kaynaklarda farklı şekillerde gelmiştir. Hadisin, asıl mahreci Ebu Hüreyre olduğu halde, ondan rivayet eden tarikler de çoğalmıştır. Hadis, bazı vecihlerinde yukarıda kaydedilen şekilde yekpare geldiği halde, bazı vecihlerinde her paragraf müstakil bir hadis olarak, takti´ şeklinde rivayet edilmiştir. Bazılarında تَضَمَّنَ اللّهُ diye başlarken, bazılarında تَوَكَّلَ اللّهُ diye bazılarında da إنْتَدَبَ اللّهُ diye başlar. Mânada ciddi bir değişiklik mevzubahis değildir. Aynı muhtevalı bazı rivayetler -hadis-i kudsî üslubunda olmak üzere- İbnu Ömer ve Ubâde İbnu´s-Sâmit (radıyallahu anhüm) tarafından da rivayet edilmiştir.

2- Âlimler, şehidi “cennete koyma” garantisinden iki mâna çıkarırlar:

a) Suale, hesaba tâbi tutmadan cennete koymak,

b) Öldüğü ân -kabir hayatının şartlarına hiç mâruz kalmadan, kıyameti beklemeden- cennete koymak. İki ihtimali te´yid eden deliller zikredilmiştir.

3- Sağ sâlim geri dönen gâzi için Allah´ın garanti ettiği “ücret ve ganimet”ten maksad nedir Gerçi ganimetten maksad açıktır: Savaşta düşmandan ele geçirilen maddî varlıklar… (para, silah, hayvan, giyecek v.s.)

Fakat ücret kelimesi farklı anlamalara imkân tanımıştır:

a) Ganimet dışında ganimetle birlikte ödenen maddî bir ücret,

b) Ganimet olmadığı takdirde ödenen bir ücret,

c) Uhrevî ücret, Allah´ın garantisine rağmen maddî ücret olmadan memleketine dönen gazilerin varlığı hadiste işkâl ortaya çıkarmıştır. Bu işkâl, “ücretin uhrevî olacağı” mânası ile kaldırılmıştır. Nitekim Müslim´ de rivayet edilen bir hadis bu anlamayı te´yid eder:

مَا مِنْ غَازِيَةٍ تَغْزُو فِى سَبِيلِ اللّهِ فَيُصِيبُونَ الغَنِيمَةَ اَِّ تَعَجَّلُوا ثُلثَىْ اَجْرِهِمْ مِنَ اŒخِرَةِ وَيَبْقى لَهُمْ ثُلُثٌ فإنْ لَمْ يُصِيبُوا غَنِيمَةً تَمَّ لهم اَجْرُهُمْ

“Allah yolunda gaza yapanlar, ganimet elde ederlerse, âhirette alacakları “ücret”lerinin üçte ikisini peşinen almış olurlar, üçte biri de âhirete kalır. Herhangi bir ganimet elde etmezlerse ahirette tam “ücret” alırlar.”

4) Hatıra gelen bir sorunun daha izahını belirtmek gerek: Sadedinde olduğumuz hadisin bazı vecihlerinde evine sağ dönen gaziye hem “ücret” ve hem de “ganimet” garantisi ifade edildiği görülmektedir. Fiiliyatta böyle olmamıştır Âlimler hadisin farklı vecihlerinde bu mânanın olmadığını belirtirler. Yani bir çok vecihlerinde “veya” denmektedir ve bunun esas alınması daha muvafıktır. Nitekim Teysir´de böyle bir vecih esas alınmış ve tercümemiz de bu mânaya göre yapılmıştır. Böyle olunca, hiçbir maddî kazanç elde etmeden evine dönen gazi Cenab-ı Hakk´ın “uhrevî ücret” garantisine mazhardır.

5- Kıyamet günü, şehidin, şehâdet şerbetini içtiği andaki hey´etiyle, yani aldığı yaralardan kanları kıpkızıl rengiyle tâze akıyor ve elbiseleri de kanlı olarak dirilmesi, onun şehid olarak öldüğüne alâmet olması içindir. Çünkü Allah yolunda şehâdet, kıyamet gününün peygamberlikten sonra gelen en yüce makamı ve rütbesidir. Şu halde bu yüce rütbeye alem ve nişan olan kan lekesi, büyük bir şerefin madalyası hükmündedir.

6- Cihad, şehid bahisleri açıldığı zaman şu hususun iyi bilinmesi gerekir: Gerçek cihad Allah rızası için yapılan cihaddır. Bu cihadda ölen şehiddir. Bu sebeple, sadedinde olduğumuz hadis metninde “Allah yolunda” kaydı, açık şekilde ifade edilmiştir. Hadisin bazı vecihlerinde “Allah yolunda”

dendikten sonra, bir ara cümlesi ile وَاللّهُ اَعْلَمُ بِمَنْ يُجَاهِدُ فِى سَبِيلِهِ “Allah, kimin kendi yolunda cihad ettiğini iyi bilir” diye bu kayıt kuvvetlendirilir. Öyleyse, sırf ganimet için, şeref için, rütbe, terfi elde etmek, istilâ etmek, sömürge kurmak gibi maksadlarla yapılan savaş cihad olmadığı gibi, meşru gayelerle açılmış bir savaş bile olsa, savaşan asker niyyetini, ferdî olarak hâlis yapmazsa, o da şehâdet elde edemez. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hususu pek çok hadislerinde belirtir. Bunlardan bazıları müteâkiben gelecek.

7- Bu hadis, ne kadar, ihtiva ettiği hükmün kâfirlere karşı yapılan harplere âit olduğunu ifade ediyor ise de İslâm ulemâsı, âsilere, bağîlere, kâtiu´ttarîklere (yol kesenlere), mürtedlere karşı yapılacak savaşların da dahil olduğunu, âyet ve hadislere dayanarak söylemiştir. Böyleleriyle savaşmak da cihaddır, bu çeşit savaşlarda ölmek de şehâdettir, yeter ki hâlis niyetiyle savaşa katılmış olsun. [15]

ـ9ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قِيلَ يا رسول اللّه مَا يَعْدِلُ الْجِهَادَ في سَبِيلِ اللّه؟ قالَ َ تَسْتَطيعُونَهُ. فَأعَادُوا عَلَيْهِ مَرَّتَيْنِ أوْ ثَثاً كُلُّ ذلِكَ يَقُولُ َ تَسْتَطىعُونَهُ. ثُمَّ قَالَ: مَثَلُ المُجَاهِدِ في سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ الصَّائِمِ الْقَائِمِ الْقَانِتِ بآياتِ اللّه َ يَفْتُرُ مِنْ صِيَامٍ وََ صََةٍ حَتَّى يَرْجِعَ المُجَاهِدُ[. أخرجه الستة إ أبا داود .

9. (994)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´tan bir gün sordular:

“- Ey Allah´ın Resûlü! Allah yolunda yapılan cihada hangi amel denk olur ”

“- (Başka bir amelle) dedi, ona güç getiremezsiniz!”

Soruyu soranlar ikinci ve hatta üçüncü sefer tekrar sordular. Resûlullah her seferinde aynı cevabı verip:

“- (Bir başka amelle) ona güç getiremezsiniz!” dedi ve sonra şunu ilâve etti:

“- Allah yolundaki mücâhidin misâli (gündüzleri ve geceleri hiç ara vermeden oruç tutup, namaz kılan, Allah´ın âyetlerine de itaatkâr olan ve Allah yolundaki mücâhid, cihaddan dönünceye kadar namaz ve oruçtan hiç gevşemeyen kimse gibidir.” [Buharî, Cihad 2; Müslim, İmâret 110, (1878); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 1, (1619); Nesâî, Cihâd 17, (6, 19); Muvatta, Cihâd 1, (2, 443).][16]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, cihad yoluyla elde edilecek sevabın namaz, oruç gibi, Allah nezdinde kıymetli olan başka amellerle, ibadetlerle elde edilemeyeceğini belirtiyor. Bunu ifade için mücahidin cihad için evden çıktığı anla, eve dönünceye kadar geçen müddet içerisinde “hiç ara vermeden” hep oruç tutup, namaz kılan kimsenin sevabı gibi sevab kazandığını, böyle bir ibâdet tarzına hiç kimsenin güç getiremeyeceğini söylüyor. Sadedinde olduğumuz rivayette geçen fütûr kelimesini “gevşemeyen” diye tercüme ettik. Ancak bu “gevşeme”den maksad “hiç ara vermeyen” demektir. Bu mânayı, hadisin siyâkı ifade etmektedir. Çünkü hergün, ara vermeden oruç tutulabilir ve bunu yapanı görebiliyoruz bile. Keza “namaz”dan farzları ve onlara bağlı nafileleri anlarsak bu da yapılabilir ve yapan da var. Ama yapılamayacak olan hiç ara vermeden gece gündüz boyu namaz kılmak ve oruç tutmak ve bunu mücahid dönünceye kadar aylar boyu devam ettirmektir. Bu yapılamaz. Hadisten kastın bu olduğunu, hadisin Nesâî´de gelen vechi sarîhan ifade eder. Şöyle buyurulur:

“Ben, cihada muâdil bir amel bulamıyorum. Nasıl bulunsun ki Mücâhid yola çıktığı zaman biriniz mescide girip ara vermeden namaz kılıp, ara vermeden oruç tutmaya takat getirebilir mi Buna kimin gücü yeter “[17]

ـ10ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قِيلَ يَا رسولَ اللّهِ: أىُّ النَّاسِ أفْضَلُ؟ قال: مُؤمِنٌ مُجَاهِدٌ بِنَفْسِهِ وَمَالِهِ في سَبِيلِ اللّهِ. قِيلَ: ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: رَجُلٌ في شِعْبٍ مِنَ الشِّعَابِ يَتَّقى اللّهَ وَيَدَعُ النَّاسَ مِنْ شَرِّهِ[. أخرجه الخمسة .

10. (995)- Ebu Saîd (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a:

“- Ey Allah´ın Resûlü! İnsanların en efdali kimdir ”

diye soruldu. Şu cevabı verdi:

“- Allah yolunda malıyla canıyla cihad eden mü´min kişi!”

“- Sonra kim diye tekrar soruldu. Bu sefer:

“- Tenhalardan bir tenhaya Allah korkusuyla çekilip, insanları şerrinden bırakan kimsedir” diye cevap verdi.” [Buharî, Cihâd 2,Rikâk 34; Müslim, İmâret 122, 123, 127, (1888); Ebu Dâvud, Cihad 5, (2485); Tirmizî, Fedâuilu´l-Cihâd 24, (1660); Nesâî, Zekât 74, (5, 83), Cihâd 7, (6, 11); İbnu Mâce, Fiten 13, (3978).][18]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, Allah yolunda cihadın değerini ve mücahidin elde edeceği derecenin üstünlüğünü bir başka üslupla dile getirmektedir. Âlimler, bu hadiste ifade edilen hükmü şu mealdeki âyetle te´yid ederler:

“Ey insanlar, sizi can yakıcı bir azabtan kurtaracak, kazançlı bir yolu size göstereyim mi Allah´a ve peygamberlerine inanırsınız. Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz, bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahlarınızı bağışlar, sizi içlerinde ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş budur” (Saff, 10-12).

2- Hadisin bir vechinde, “makamca insanların en hayırlısı”; bir diğer vechinde: “İnsanların imanca en mükemmeli” denmektedir. Şu halde, Allah yolunda malı ve canı ile cihad, bu mânaların hepsini ifade etmektedir. Kişi imanca üstündür, en faziletli ameli yapmaktadır, en yüce makamı elde edecektir.

Cihadın farz olarak terettüp ettiği bir anda ondan kaçmak herhalde iman eksikliğinin ifadesidir.

3- Âlimler şu noktayı da belirtir: Bu hadis diğer farz ve vacibleri ihmal ederek, sırf cihada atılan kişiyi kasdetmiyor. Diğer farz ve vaciblerini de yerine getirerek cihad yapan kimse bu hadiste zikredilen mücahiddir, bu takdirde nefsini de, malını da gerçek mânada Allah yoluna bezletmiş (koymuş) olur.

Cihad yapıyorum diye, sözgelimi, namazını ihmal edecek bir mücahidin hasbiliğini, ihlâsını izah etmek zordur. Cephede muharebe sırasında kılınacak namaza (Bakara 239) ve hatta bu vaziyette cemaatle kılınacak olanına bile yer verip teşvik eden ve Kitab-ı Mübin´inde bununla ilgili teferruat için âyetler tahsis eden (Nisa 102) Cenab-ı Hakk´a karşı, cihad ediyorum diye namazı terketmek her şeyden önce kulluk edebine yakışmaz. Kul, Rabbine karşı her an ve her halinde mahviyet, tezellül, samimi niyaz ve iltica içinde olmalıdır, edeb bunu gerektirir. Hal böyle iken namaz, oruç, istiğfar, kebâirden kaçınma.. gibi vecibelerini, “en büyük amel olan cihadı yapıyorum” diye ihmal etmek duadan da´vaya, niyazdan nâza geçmek olur, samimi hâleti soğuk hevayla tebdil olur.

4- Hadisin ikinci kısmında, mücahidden sonra gelen ikinci derecede makbul Müslüman tanıtılmaktadır: “Tenhaya çekilip, Allah´a ibadetini yapan kimse.” Tenha kelimesini “kuytu”, “köşe” “münzevihâne” gibi kelimelerle ifade etmek de mümkündür. Zira hadiste geçen şi´b kelimesi, aslında iki dağ arasındaki aralık mânasına gelir. Ancak maksad o değildir, tenha yer demektir.

Hadisin bu kısmı da farklı şekillerde rivayet edilmiştir. İbnu Abbas (radıyalahu anhümâ)´tan gelen bir vechi şu mealdedir: “Bir tenhaya çekilip, namazını kılıp, zekatını veren, insanların şerirlerini terkedendir.”

İnzivaya veya uzlete çekilme, cemiyeti terketme meselesini iyi anlamak, bunun şartlarını iyi tayin etmek gerekir. Cihad esnasında inzivaya çekilmek helal olmayacağı gibi ferdin durumuna göre, bazısı için helal olsa bile, bazısı için helal olmayabileceği de bilinmelidir. Ebu Hüreyre hazretlerinin (radıyalahu anh) rivayetine göre, bir adam, tatlı suyu bulunan, insanların pek uğramadığı kuytu bir yere rastlayarak, oraya çekilmek üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´den izin ister. Resûlullah, şöyle diyerek reddeder:

َ تَفْعَلْ فَإنَّ مَقَامَ اَحَدِكُمْ فِى سَبِيلِ اللّهِ اَفْضَلُ مِنْ صََتِهِ فِي بَيْتِهِ سَبْعِينَ عَاماً

“Sakın öyle yapma. Zira sizden birinin Allah yolunda kalması, evinde kılacağı yetmiş yıllık namazdan daha hayırlıdır.”

Bu talebte bulunan kimse hakkında bilgi verilmiyor ise de Allah yolunda kalabilecek biri olduğu anlaşılmaktadır: Yaşı, sıhhati, ilmî durumu, cemiyet içerisindeki itibar ve müessiriyeti sebebiyle Allah´ın rızasına muvafık bir kısım işler yapabilecektir: Cihad, emr-i bilma´ruf, iyi örnek, yardım vs. gibi. “Allah yolunda olmak” mutlaka düşmanla silahlı cihad yapmak olmadığı açıktır.

İnziva meselesi âlimlerce enine boyuna çokca münakaşa edilen bir konudur. Ayrıca belirteceğiz. Ancak, şu kadarını yeri gelmişken belirtelim ki, Cumhur-u ulemâ, inzivanın en meşru zamanının fitne, yani iç karışıklık hengâmı olduğunu söylemekte ittifak eder.

5- Hadiste geçen başka bir incelik daha var: يَدَعُ النَّاسَ مِنْ شَرِّهِ Bu ifade “insanların şerrinden kaçan” mânasına geldiği gibi “insanlara zarar vermeyi terkeden” mânasına da gelir. Bu sebeple tercümeyi biraz muğlak tutmayı tercih ederek: “İnsanları şerrinden bırakan” dedik.

Öyle durumlar ve şartlar vardır ki, kişi, insanların şerrinden kaçmakla derecesini yükseltebileceği gibi, başkasına zararlar vermekten uzak kalması da derecesini yükseltir. Ve üstelik, öyle şartlar olabilir ki, kişi “zararlı fiillerden kendisini tutsa” bile varlığı ile zararlar verebilir. Böyle durumlarda, şuurla, kasden insanlardan uzaklaşıp, inzivaya çekilmekle derecesini yükseltecektir. Bu şartları tâyin, Allah´ın mü´mine verdiği ferasete kalmıştır, bu feraset ona kifayet de eder, yeter ki her şeyinde “Allah yolunda olmayı” gaye edinsin ve O´nun rızasını arama vetîresine girmiş olsun. [19]

ـ11ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: أَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ النَّاسِ. وَشَرِّ النَّاسِ. إنَّ مِنْ خَيْرِ النَّاسِ رَجًُ عَمِلَ في سَبِيلِ اللّهِ على ظَهْرِ فَرَسِهِ أوْ ظَهْرِ بَعِيرِهِ أوْ عَلى قَدَمِهِ حَتَّى يَأتِيَهُ الْمَوْتُ. وَإنَّ مِنْ شَرِّ النَّاسِ رَجًُ يَقْرأُ كِتَابَ اللّهِ َ يَرْعَوِى بِشَئٍ مِنْهُ[. أخرجه النسائى.قوله »َ يَرْعَوِى« أى َ ينكَفُّ وََ ينزجر .

11. (996)- Ebu Saîdi´l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Size, insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vermiyeyim mi! İnsanların en hayırlısı o kimsedir ki, kendi veya başkasının atı sırtında ya da yaya olarak, ölünceye kadar Allah yolunda çalışır. İnsanların en şerlisine gelince o da, Allah´ın Kitab´ını okuyup (emir ve yasaklarına) riayet etmeyen kimsedir.” [Nesâî, Cihad 8, (6, 11-12).][20]

ـ12ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قال: ]قال رسول اللّه #: أَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ النَّاسِ؟ رَجُلٌ مُمْسِكٌ بِعِنَانِ فَرَسِهِ في سَبِيلِ اللّهِ تعَالى. أَ أخْبرُُكُمْ بِالَّذِى يَتْلُوهُ؟ رَجُلٌ مُعْتَزِلٌ في غُنَيْمَةٍ لَهُ يُؤدِّى حَقَّ اللّهِ تَعالى فِيهَا. أَ أخْبرُكُمْ بِشَرِّ النَّاسِ؟ رَجُلٌ يَسْأَلُ اللّهَ تَعالى وََ يُعْطى بِهِ[. أخرجه مالك والترمذى والنسائى .

12. (997)- İbnu Abbas (radıyalahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Size insanların en hayırlısını haber vermiyeyim mi! O, atının yularından Allah yolunda tutan kimsedir. (Hayırda) bunu takip edeni haber vermiyeyim mi O da koyunlarının peşine takılıp (insanları) terkeden, koyunlarda bulunan Allah´ın hakkını da ödeyen kimsedir.

Size insanların en kötüsünü de haber vermiyeyim mi! O da, Allah´ tan isteyip, Allah adına vermeyendir.” [Muvatta, Cihad 4, (2, 445); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 18, (1652); Nesâî, Zekât 74, (5, 83-84).][21]

AÇIKLAMA:

1- Atın yularından Allah yolunda tutmak, her an, Allah´ın rızasına uygun işler için hazır tutmaktır. Bu cihad da olabilir, başka bir faaliyet de olabilir.

2- İkinci derecede kıymetli amel olarak belirtilen inziva sırasında, zekâtın ihmal edilmemesi gereğine dikkat çekilmektedir.

3- Hadisin son kısmı Muvatta´nın rivayetinde mevcut değildir. Nesâî ve Tirmizî´de kaydedilen vecihleri Teysir´den birazcık farklı. İnsanların en kötüsü şöyle tarif edilir: رَجُلٌ يَسْألُ بِاللّهِ وََ يُعْطِى بِهِMânâsı şöyle olur: “Allah´ın adını vererek ister, Allah´ın adı verilerek kendisinden istenince vermez.”

Sindî´nin belirtiği üzere, dikkat edilince, burada iki çirkin iş birleştirilmiştir:

1- Allah´ın adını vererek istemek. Bu çirkindir, çünkü istenen kişi vermez veya veremeyecek durumda olursa, “Allah´ın adı verilmiş olmasına rağmen” neticenin hasıl olmaması hiç de hoş bir şey değildir. Mü´min kişi “Allah adına” dendi mi bunu hafife alamaz, isteneni yapamadığı takdirde eziklik, burukluk hasıl olur.

2- Allah´ın adı verilerek isteneni yapmamak: Mü´minin böyle bir davranışı tamamen edeb dışıdır. Allah adına isteneni imkan dahilinde ise yapmaktır.

Şu halde Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) hem Allah adına isteyerek karşı tarafı müşkil duruma sokan ve hem de Allah adına istendiği halde talebi yerine getirmeyen kimseyi insanların en kötüsü ilan etmektedir. Hadisteki يَسْألُ kelimesini يُسْألُ şeklinde meçhul okuyup: “Allah adı verilerek istendiği halde vermeyen…” diye anlayanlar da olmuştur. Her iki halde de kişiyi kötü kılan şey Allah´ın adına gösterilmesi gereken hürmet ve edebe riayetsizlik olmaktadır.[22]

ـ13ـ وعن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: سِيَاحَةُ أمَّتِى الْجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه أبو داود .

13. (998)- Ebu Ümâme (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

“Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır.” [Ebu Dâvud, Cihad 6, (2486).][23]

AÇIKLAMA:

Hadisin Ebu Dâvud´da kaydedilen aslına göre, bir adam, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´den seyahate çıkmak için izin ister. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır” diyerek izin vermez. Ancak, şârihler buradaki seyahatten muradın, memleketi terkederek sahrada yaşamak, cum´a ve cemaati terketmek olduğunu belirtirler.

Sirâcu´l-Münir´de, bu zatın Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´ den, ünsiyet ettiği çevreden, mübah şeylerden ve bir kısım lezzetlerden uzak kalarak, cum´a ve cemaatleri, ilim ta´limi ve benzeri şeyleri terkederek nefsine eziyet verip terbiye etmek düşüncesiyle izin istediğini belirtir. Resûlullah, Osman İbnu Maz´ûn (radıyalahu anh)´un bekârlık talebini reddettiği gibi, bu zâtın da cemiyeti terketmek düşüncesiyle sahraya gitme talebini reddetmiştr.[24]

ـ14ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: َ يَلِجُ النَّارَ رَجُلٌ بَكَى مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ تَعالى حَتَّى يَعُودَ اللّبَنُ في الضَّرْعِ، وََ يَجْتَمِعُ عَلى عَبْدٍ غُبَارٌ في سَبِيلِ اللّهِ وَدُخَانُ جَهَنَّمَ[. أخرجه الترمذى وصححه والنسائى .

14. (999)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah korkusuyla göz yaşı döken kimse, süt memeye geri dönmedikçe ateşe girmez. Bir kul üzerinde, Allah yolunda yapışan tozla, cehennemin dumanı biraraya gelmez.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 8, (1633); Zühd 37,(2372); Nesâî, Cihâd 8, (6,12).][25]

ـ15ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يقُولُ: عَيْنَانِ َ تَمَسُّهُمَا النّارُ؟ عَيْنٌ بَكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ، وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه الترمذى.

15. (1000)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim:

“İki göz vardır, onlara ateş değemez: Allah için ağlayan göz ile, Allah yolunda uyanık sabahlayan göz.” (Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 7, (1632).][26]

AÇIKLAMA:

Allah korkusuyla ağlamak, çoğu durumda Allah´ın emirlerine imtisal ve nehiylerinden kaçmanın sonucudur. Bu ise kullukta ileri bir mertebe demektir. Allah korkusuyla ağlamak bazan günahkârlığını idrâkten, içinde bulunduğu fenalıklardan rücû etmeye azmetmekten ileri gelir. Bu da ihlâsla yapılan bir tevbenin ifadesidir. Her iki durum da Erhamürrahimin olan Rab Teâla´nın mü´min kulunu bağışlayacağının alametidir. Resûlullah bunu müjdelemektedir.

“Allah yolunda uyanık sabahlayan göz” cümlesinde uyanık diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı olan تَحْرُسُ “korumak” kökünden gelir. Yani düşmanı gözetleyerek, nöbet bekleyerek sabahlayan demektir. Ancak hadis-i şeriflerde geçen “Allah yolunda” tâbiriyle her seferinde “düşman karşısında silahlı cihad yapan”ı anlamak hatalıdır. Çünkü, Resûlullah´ın hadislerinde cihadın tarifi yapılırken daha umumî mânalara da yer verilmiş, kişinin kendi nefsiyle yaptığı mücâdele de cihad mefhumuna dahil edilmiştir. Öyle ise Allah rızasını güden her gayret bir nevi cihaddır. Bu sebeple şârihler “ilim yaparak”, “ibadet ederek”, “haccederek”, “savaşarak” uyanık geçirilen bütün gecelerin buraya dahil olduğunu belirtirler. Ancak şunu da belirtmeliyiz ki fiilî savaş durumunda düşmana karşı din-i mübin-i İslâm ve Müslümanları, Müslüman vatanını korumak maksadıyla uyanık geçirilen geceler, hadisten öncelikle anlaşılması gereken mânâdır. Savaş zamanında bu hepsinden üstündür. Sulh zamanında da ilim için, ibâdet için uyanık geçirilecek geceler de niyete tabi olarak aynı ölçüde kıymetlidir.

Tîbî, “ağlayan göz” tâbiri ile, nefsine karşı cihad veren “âlim âbid”in kastedildiğini, çünkü âyet-i kerimede: “Allah´ın kulları arasında O´ndan korkan, ancak âlimlerdir” buyurulduğunu (Fatır 28) belirtir ve der ki: “Burada haşyet (korku) sadece âlimlere hasredilmekte, başkalarına sirâyet ettirilmemektedir. Böylece iki göz arasında, yani nefs ve şeytanla cihad edenin gözü ile küffarla cihad edenin gözü arasında bir nisbet ve ilgi hasıl olmuştur.”[27]

ـ16ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: َ يَجْتَمِعُ كَافِرٌ

وَقَاتِلُهُ في النَّارِ أبَداً، وَ يَجْتَمِعُ في جَوْفِ عَبْدٍ غُبَارٌ في سَبيلِ اللّهِ وَفَيْحُ جَهَنَّمَ وََ يَجْتَمِعُ في قَلْبِ عَبْدٍ ا“يمَانُ وَالحَسَدُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

16. (1001)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Rasulullah buyurdu ki: “Kâfir ile onu öldüren ebediyyen cehennemde bir araya gelmezler, keza bir kulun karnında, Allah yolunda (yutulmuş olan) tozla cehennem ateşi bir araya gelmezler, keza, bir kulun kalbinde imanla hased bir araya gelmezler.” [Müslim, İmâret 130, 131, (1891); Ebu Dâvud, Cihad 11, (2495); Nesâî, Cihâd 8, (6, 12-14); İbnu Mâce, Cihâd 9.][28]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kâfirle onu öldürenin ebediyyen cehennemde bir araya gelmeyeceklerini müjdeliyor. Kadı İyâz, bu mesele hakkında şu açıklamayı sunar: “Muhtemelen bu hüküm, kâfiri cihad sırasında öldüren Müslümana hastır. Bu ameli, Müslümanın günahlarına kefâret olur ve günahları sebebiyle cezalandırılmaz. Yahut bu katl işi, hususî bir niyet ve mahsus bir hale göre olmuşsa ceza yoktur. Veya mü´min cezasını cehennem dışında -mesela A´raf´ta cennete girmezden önce hapsi gibi- çekecektir ve fakat ateşe girmeyecektir. Veya cehennemde ceza çekse bile, kâfirlerin cezalandırıldığı yerin dışında ceza çekecektir ve asla biraraya getirilmeyecektir.

Kadı İyâz, iki sebeple bu ihtimaller üzerinde durmuştur:

a) Hadis mutlak gelmiştir, hangi şartlarda öldürülecek kâfirin sevab olduğu belirtilmemiştir. Halbuki dinimiz bu hususta kayıtlar koymuştur: Harp halinde, cihad esnasında… Sulh zamanında veya emân verilmiş kâfir öldürülemez.

b) Bir mü´min, cihada katılmış kâfir öldürmüş olsa bile bilâhere günahkâr olabilir ve bu günahları sebebiyle cezaya müstehak olur.

Şu halde bu hükümlerle, hadisin hükmünü te´lif etmek gerekmiştir. Kadı İyaz bunu yapar.

2- Hadisin ikinci kısmında, cihadın fazileti dile getirilmektedir. Allah yolunda çekilen zahmetler “toz yutmak”la ifade edilmiş olmaktadır. Allah için savaş Allah için ilim talebi, Allah için yardıma koşma gibi sırf o maksadla çekilen zahmetler günahlara kefâret olacaktır. Çektiği mezkur zahmete rağmen cezayı gerektiren bir günah işleyen kimsenin durumu hakkında, Kadı İyâz´ın yukarıda kaydettiğimiz tevilleri muteberdir.

3- Hadisin üçüncü hükmü hasedin aynı kalbte imanla bir araya gelmeyeceğini ifade etmektedir. Bu hadis, ıtlakı üzere alındığı takdirde hasedcilerin tekfir edilmesi gerekir ki bu da câiz değildir. Âlimlerimiz, bu çeşit ifadeleri, zikredilen kötülükten tağliz yoluyla zecretmeye hamleder ve imanı da “kâmil mânada iman”la kayıtlarlar. Böylece hadisin kelâmî açıdan şöyle anlaşılması gerekir: “Bir kulun kalbinde kâmil mânâda imanla hased bir araya gelmezler.”[29]

ـ17ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: مَنْ رَضِىَ بِاللّهِ رَبّاً، وَبِا“سْمِ ديناً، وَبِمُحَمًّدٍ رَسُوً وَجَبَتْ لَهُ الجَنَّةُ. فَعَجِبْتُ لَهَا. فَقُلْتُ: أعِدْهَا عَلىّ يَا رَسُولَ اللّهِ فَأعَادَهَا. ثُمَّ قَالَ: وَأخْرَى يَرْفَعُ اللّهُ بِهَا الْعَبْدَ مِائَةَ دَرَجَةٍ في الجَنّةِ، مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ كَما بَيْنَ السَّمَاءِ وَا‘رْضِ. قُلتُ: وَمَا هِىَ يَا رسُولَ اللّهِ؟ قالَ: الجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ، الجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ، الجِهَادُ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه مسلم والنسائى .

17. (1002)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün şöyle dedi:

“Kim Rabb olarak Allah´tan, din olarak İslâm´dan, peygamber olarak Muhammed´den râzı ise ona cennet vâcib olmuştur.” Bu söz hayretime gitti ve:

“- Ey Allah´ın Resulü, bir kere daha tekrar eder misiniz ” dedim. Aynen tekrar etti ve arkadan da şunu söyledi.

“- Bir başka şey daha var ki, Allah, onun sebebiyle, kulun cennetteki makamını yüz derece yüceltir. Bu derecelerden ikisi arasındaki uzaklık sema ile arz arasındaki mesâfe gibidir.” Ben:

“- Öyleyse bu nedir ” dedim. Şu cevabı verdi:

“- Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihad!” [Müslim, İmâret 116, (1884); Nesâî, Cihâd 18, (6, 19-20).] [30]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cihad sebebiyle mü´ minin kazanacağı derecelerin yüksekliğini belirtmektedir. Âlimler, hadiste zâhirî mânanın kastedilmiş olabileceği gibi, kinaye yoluyla mânevî mertebelerin kastedilmiş olabileceğini de söylerler. Zâhir esas alınırsa, derecelerden murad, görünürde birbirlerinden yüksek olan menziller, makamlardır. Bu ise, başka hadislerde, ehlü´lguraf´la ilgili olarak belirtildiği üzere cennet menzillerinin vasfıdır. Zira dışı içinden, içi dışından görünecek olan cennet köşklerinde (guraf) oturacak olanlar birbirlerini “parlak yıldızlar” olarak seyredeceklerdir:

إنَّ اَهْلَ الجَنَّةِ لَيَتَرَاءَوْنَ فِى الْجَنَّةِ اَهْلَ الْغُرَفِ كَمَا تَرَاءَوْنَ الْكَوْكَبَ الدُرِّىَّ الْغَارِبَ فِى اُفُقِ الطَّالِعِ فِي تَفَاضُلِ اَهْلِ الدَّرَجَاتِ. فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللّهِ اُولئِكَ النَّبِيُّونَ؟ فَقَالَ # بَلَى وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ وَأقْوَامٌ آمَنُوا بِاللّهِ وَصَدَّقُوا الرُّسُلَ

“Cennet ehli, guraf ehlini farklı dereceleri içinde seyredecekler, tıpkı, sizin doğu ufkunda batmakta olan parlak bir yıldızı seyrettiğiniz gibi.” Dinleyenler: “Ey Allah´ın Resûlü bunlar peygamberler midir ” diye sordular. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Evet, dedi. Nefsimi kudret elinde tutan Zât´a yemin ederim, onlar Allah´a inanıp peygamberleri tasdik eden kimselerdir.”

Şu halde bu ve benzeri rivayetler, sadedinde olduğumuz hadisi zâhirine göre anlamamıza imkân tanımaktadır. Ancak, buradaki dereceleri manevî dereceler olarak anlamak da mümkündür. Uhrevî hakikatleri gerçeğiyle kavramaya beşer olarak muktedir değiliz. İnanırız, mahiyeti için: “Allahu a´lem bi´ssevâb” (doğruyu Allah bilir) deriz.

Kadı İyâz şöyle der: “Allah´ın cennet ehline lutfettiği nimetler, kerametler, beşer aklına gelmeyecek kadar farklı ve çeşitlidir. Bunların birbiri arasındaki farklar da büyüktür. Fazilet ve kıymetce, aralarında sema ile arz arasındaki mesafe kadar üstünlükler vardır. Ancak önceki ihtimal (zâhirî mâna) daha kavidir.”[31]

ـ18ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: يَضْحَكُ اللّهُ تَعَالى إلى رَجُلَيْنِ يَقْتُلُ أحَدُهُمَا اŒخَرَ كَِهُمَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ، يُقَاتِلُ هذَا في سَبِيلِ اللّهِ

ثُمَّ يَسْتَشْهِدُ فَيَتُوبُ اللّهُ تَعالى عَلى الْقَاتِلِ فَيُسْلِمُ فَيُقَاتِلُ في سَبيلِ اللّهِ فَيَسْتَشْهِدُ[. أخرجه الثثة والنسائى.ومعنى »الضحك« هنا الرضى .

18. (1003)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah iki kişi hakkında güler: Bunlardan biri diğerini öldürmüş olduğu halde ikisi de cennete gider. Bunlardan diğeri, Allah yolunda cihad eder ve şehid olur. Allah katile mağfiretini ulaştırır, o da Müslüman olur, sonra Allah yolunda cihâda katılır ve şehid olur (Böylece her ikisi de cennette buluşurlar).” [Buharî, Cihâd 28; Müslim, İmâret 128,129, (1890); Muvatta, Cihâd 28, (2, 460); Nesâî, Cihâd 37, (2, 38); İbnu Mâce, Mukaddime 13, (191).][32]

AÇIKLAMA:

Hadiste, ölen ve öldüren her ikisinin de (ceza çekmezden) cennete gidebileceği bir durum anlatılıyor: Bir mü´min Allah için cihad ederken şehid düşer ve cennete gider.Onu öldüren kâfir sonra Müslüman olur ve o da cihâda katılır ve şehid düşer. Böylece her ikisi de cennetlik olur. İşte bu acib duruma Cenab-ı Hakk gülmektedir.

İfadeyi zâhirine göre alınca, gülmek tâbiri Allah hakkında muvafık düşmüyor. Çünkü bu insalara has bir vasıftır, ferahlık ve neşenin sebep olduğu bir hafifleme halidir. Şu halde Allah hakkında bunu; her ikisinin de yaptığı işlerin, Zat-ı Zülcelâl nezdinde makbuliyetinin delili olarak anlayacağız. Bu ilâhî memnuniyet “gülmek” suretiyle ifade edilmiştir, çünkü her ikisinin ameli birbirine zıttır ve ikisi de makbuldür. Nitekim hadisin bir başka vechinde “güler” diye değil; “hayret eder”, “şaşar” يَعْجِبُ مِنْ رَجُلَيْنِ diye gelmiştir.

Mamafih, Buharî bu “gülme”yi bir seferinde “rıza” olarak değil, “rahmet” olarak te´vil etmiştir. Ancak “rıza” ile te´vil daha uygun bulunmuştur. Hususan ضَحِكَ nin إلى harf-i cerri ile müteaddi kılınması, memnuniyet ifadesi olarak güleryüzle birine yönelmek mânasına gelmektedir.

Selef, çoğunlukla bu çeşit müteşabih ifadeleri te´vil etmemeyi tercih eder, hadisi rivayet etmekle yetinir. Müteahhirun ulemâ, Allah hakkında temel akideye ters düşmeyecek şekilde te´vil eder.[33]

ـ19ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: مَنِ احْتَبَسَ فَرَساً في سَبِيلِ اللّه إيمَاناً بِاللّهِ وَتَصْدِيقاًً بِوَعْدِهِ فَإنَّ شِبَعَهُ وَرِيَّهُ وَرَوْثَهُ وَبَوْلَهُ في مِيزَانِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، يَعْنِى حَسَنَاتٍ[ أخرجه البخارى والنسائى .

19. (1004)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim Allah´a iman ederek ve va´dini tasdik ederek, Allah yolunda (kullanmak üzere) bir at “tutarsa” bu atın yediği, teri, gübresi, bevli kıyamet günü terâzisine girecektir, yani sahibine sevap olacaktır.” [Buharî, Cihâd 46; Nesâî, Hayl 11.][34]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadiste “tutmak” olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı ihtibas´dır, vakfetmek, şahsî kullanımlardan hâriç tutmak gibi mânalara gelir. Bâzı alimler bu hadisten hareket ederek at ve benzeri şeylerin “vakf”ının câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Buradaki tutmak´ı beslemek olarak anlamak icab eder.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) savaşlarda atın gereğine birçok hadisleriyle dikkat çekmiş ve bu maksadla at beslemeye ümmetini teşvik etmiştir. Mezkur hadislerden biri şöyledir:

اَلْخَيْلُ مَعْقُودٌ فِى نَوَاصِيهَا الْخَيْرُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. اَلْخَيْلُ ثََثَةٌ فَهِىَ لِرَجُلٍ اَجْرٌ وَهِىَ لِرَجُلٍ سِتْرٌ وَهِىَ عَلى رَجُلٍ وِزْرٌ فَاَمَّا الَّذِى هِىَ لَهُ اَجْرٌ فَالَّذِى يَحْتَبِسُهَا فِى سَبِىلِ اللّهِ فَيَتَّخِذُهَا لَهُ وََ تُغَيِّبُ فِى بُطُونِهَا شَيْئاً إَّ كُتِبَ لَهُ بِكُلِّ شَىْءٍٍ غَيَّبَتْ فِى بُطُونِهَا اَجْرٌ وَلَوْ عَرَضَتْ لَهُ مَرَجٌ فَاطَالَ لَهَا فِى مَرْجٍ أوْ رَوْضَةٍ فَمَا اَصَابَتْ فِى طَيْلَهَا ذلِكَ فِى الْمَرْجِ اَوِ الرَّوْضَةِ كَانَ لَهُ حَسَنَاتٌ وَلَوْ اَنَّهَا قَطَعَتْ طَيْلَهَا ذلِكَ فَاسْتَنَّتْ شَرَفاً اَوْ شَرَفَيْنِ كَانَتْ آثارُهَا وَفى حَدِىثِ الْخَرْثُ وَاَوْرَاثُهَا حَسَنَاتٍ لَهُ. وَلَوْ اَنَّهَا مَرَّتْ بِنَهْيٍ فَشَرِبَتْ مِنْهُ وَلَمْ يُرِدْ اَنْ تُسْقَى كَانَ ذلِكَ حَسَنَاتٍ فَهِىَ لَهُ اَجْرٌ وَرَجُلٌ رَبَطَهَا تَفَيُّباً وَتَعفُّفاً وَلَمْ يَنْسَ حَقَّ اللّهِ عَزَّ وَجَلَّ فِى رِقَابِهَا وََ ظُهُورِهَا فَهِىَ لِذلكَ سَتْرٌ وَرَجُلٌ

“Kıyamete kadar atın alnına hayır bağlanmıştır. At, (besliyenler için) üç durumdadır: At vardır, besliyenine ücrettir, at vardır besliyenine (ateşe karşı) perdedir, at vardır sahibinin sırtına vebâldir.

1) Ücret olan at: Bu, sâhibi tarafından Allah yolunda kullanılmak üzere beslenen attır. Bu at, her ne yiyip karnına gönderirse, sâhibine, her birisi, bir ücret olur. Şayet (yolda giderken) önüne bir çayırlık çıksa ve sahibi onu oraya veya bir bahçeye bağlasa, ipinin uzanabildiği yere kadar çayır ve bahçeden yiyebildiği her şey ona bir ücret olur. At, ipini koparıp başını alıp bir kaç tepe gitse, bütün izleri -Hâris´in rivâyetinde- bu esnada bıraktığı bütün gübreleri sahibine ücret olur. Şayet at, bir nehre uğrasa ve ondan su içse, -sahibi orada sulamak istememiş bile olsa- bu da sahibine ücret olur.

2) Perde olan at: Bu, kişinin binek ihtiyacını görmek, bu işte başkasına muhtaç olmamak maksadıyla beslediği attır. Şu şartla ki, hayvana terettüp eden zekât, ihtiyaç sahiplerine iâreten vermek gibi Allah´ın haklarını unutmaz, öder. İşte bu at sâhibine (kıyamette ateşe karşı) perdedir.

3) Vebal olan at: Bu, sahibinin övünmek, gösteriş yapmak ve Müslümanlarla husumette bulunmak üzere beslediği attır. İşte bu at sahibinin üstüne bir yüktür…”

Askerî maksadlarla at beslemeye bundan daha müessir teşvik olamaz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) askeriyede, kıyamete kadar ata ihtiyaç duyulacağını belirtmektedir. Günümüzde, atın yerini motorlu vasıtalar almıştır. Benzin ikmalinin yapılamaması, motorlu vasıtaların temin zorluğu, yol bulunmayan dağlık arazi şartları gibi durumlarda, kesin sonuç alınması gereken savaş hallerinde kullanmak üzere, ihtiyatlı orduların en azından yedekte at bulundurmaktan kendilerini müstağni addetmeyecekleri açıktır.

3- Şârihler, atla ilgili olarak sayılan ve mizana gireceği belirtilen yem, su, ter… gibi teferruattan maksadın “sevab” olduğunu belirtirler. Şüphesiz o sayılanların maddî ağırlığı mevzubahis değildir. Hatta, bazı rivayetlerde “yediği yemin her bir danesi” denmek suretiyle Allah rızası için at besleme külfetine katlananın ne kadar büyük bir manevî ücrete nail olacağı tebârüz ettirilmiştir.

4- At günümüzde ordudan kaldırılmıştır. Hadiste, atın yerine geçen aynı hizmeti veren motorize vasıtaların edinilmesine, te´minine bir teşvik görmemiz mâkuldur, gereklidir.[35]

ـ20ـ وعن أبى مسعود البدرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]جَاءَ رَجُلٌ بِنَاقَةٍ مَخْطُومَةٍ إلى رسولِ اللّه #. فقَالَ هذِهِ في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى. فقَالَ #: لَكَ بِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ سَبْعُمِائةِ نَاقَةٍ كُلُّهَا مَخْطُومَةٌ[. أخرجه مسلم والنسائى .

20. (1005)- Ebu Mes´ud el-Bedrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a, yularlanmış bir deve getirerek: “Bu Allah yoluna bağışımdır” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama:

“- Buna karşılık sana, kıyamet günü, her biri yularlanmış yedi yüz deve vardır!” dedi. [Müslim, İmâret 132, (1892); Nesâî, Cihâd 46, (6, 49).][36]

ـ21ـ وعن عدى بن حاتم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سُئِلَ رسولُ اللّهِ #: أىُّ الصَّدَقَاتِ أفْضَلُ؟ قَالَ: إخْدَامُ عَبْدٍ في سَبِيلِ اللّهِ أوْ إظَْلُ فُسْطَاطٍ أوْ طَرُوقَةُ فَحْلٍ[. أخرجه الترمذى.قوله »طُروقَةُ فَحْلٍ« هى الناقة إذا كبرت وصلحت أن يعلوها الفحل وهى الحقَّةُ من ا“بل .

21. (1006)- Adiyy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a:

“- Sadakanın hangisi efdâl (Allah nazarında en kıymetli)dir ” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi:

“- Allah yolunda bir köleyi hizmete koymak veya Allah yolunda (askerler için) bir çadır kurmak (bağışlamak) veya döl alma yaşına basan bir deveyi (hibe, iâre veya karz suretinde) bağışlamak.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 5, (1626).][37]

ـ22ـ وعن زيد بن خالد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: مَنْ جَهّزَ غَازِيا في سَبِيلِ اللّهِ فقَدْ غَزَا، وََمَنْ خَلَفَ غَازِياً في أهْلِهِ بِخَيْرٍ فَقَدْ غَزا[. أخرجه الخمسة.

22. (1007)- Zeyd İbnu Hâlid (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

“Kim Allah yolunda bir askerin teçhizatını temin ederse bizzat gaza yapmış olur. Kim, gazaya çıkan bir askerin geride kalan âilesine hayırlı himayede bulunursa gaza yapmış olur.” [Buharî, Cihâd 38; Müslim, Emâret 135, 136, (1899); Ebu Dâvud, Cihâd 21, (2509); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 6, (1628); Nesâî, Cihâd 44, (6, 46).][38]

ـ23ـ وعن أبى أيوب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ رسول اللّه # يَقُولُ: سَتُفْتَحُ عَلَيْكُمُ ا‘مصَارُ، وَسَتَكُونُ جُنُودٌ مُجَنَّدَةٌ تَقْطَعُ عَلَيْكُمْ؛ فِيهَا بُعُوثٌ يَكْرَهُ الرَّجُلُ مِنْكُمْ الْبَعْثَ فِيهَا فَيَتَخَلَّصُ مِنْ قَوْمِهِ ثُمَّ يَتَصَفَّحُ الْقَبَائِلَ يَعْرِضُ نَفْسَهُ عَلَيْهِمْ يَقُولُ: منْ أكْفِهِ بَعْثَ كَذَا وَكَذَا؟ أَ فَهُوَ ا‘جِيرُ إلى آخِرِ قَطْرَةٍ مِنْ دَمِهِ[. أخرجه أبو داود.»الْبُعُوثُ« جمع بَعْثٍ، وَهُم طاَئفة من الجيش يبعثون في الغزو كالسرية .

23. (1008)- Ebu Eyyub (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim şöyle demişti:

“Size bir çok memleketlerin fethi müyesser kılınacak. Oralarda (komşu küffarla cihad için) toplanmış askerî birlikler göreceksiniz. Size bu birliklerle sefere çıkmak vazifesi verilecek. Bazılarınız onlarla (hasbi olarak) sefere çıkmak istemiyerek, adamlarının arasından sıvışıp gazveye (ücretsiz) katılmamanın yollarını arayacak. Arkadan da kendileriyle anlaşacak kabileler araştırıp, onlara: “Falanca orduya size bedel katılmam için beni ücretle tutacak yok mu, falanca orduya size bedel katılmam için beni ücretle tutacak yok mu ” diyecek.

Bilesiniz, (hasbeten gazveye gitmekten kaçan bu adam) bir ücretlidir, son damlasına kadar kanını akıtsa da (gazi değildir, şehit sayılmaz, uhrevî ücretten mahrumdur).” [Ebu Dâvud, Cihâd 30, (2525).][39]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadiste, gazvenin Allah rızası için yapılmasını tavsiye etmektedir. Maaşlı asker, savaş sırasında ölse bile şehid addedilmeyecektir. Hattâbî bu hadise dayanarak: “Cihad için ücret akdi yapmak câiz değildir” demiştir. Ulemâ, bu şekilde ücretli olarak savaşa katılan kimse, elde edilen ganimetin paylaşılmasına iştirak eder mi, etmez mi diye münakaşa etmiştir. Evzâî hazretleri: “Askerlere hizmet etmek üzere katılan ücretlilere ganimetten pay yoktur” der. İshak İbnu Rahuye de bu görüştedir. Süfyân-ı Sevrî ise: “Gaza ve mukateleye iştirak etti ise, paylaşmaya da iştirak eder” demiştir. İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel: “Sefere katılmış ve mukâtele sırasında gâzilerle birlikte bulunmuş ise (bizzat savaşmamış olsa bile) paylaşmaya katılır” derler[40].[41]

ـ24ـ وعن زيد بن أسلم قال: ]كَتَبَ أبُو عُبَيْدَةَ إلى عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما يَذْكُرُ لَهُ جُمُوعاً مِنَ الرُّومِ وَمَا يَتَخَوَّفُ مِنْهُمْ. فَكَتَبَ إلَيْهِ عُمَرُ: أمَّا بَعْدُ فَإنَّهُ مَهْمَا يَنْزِلُ بِعَبْدٍ مُؤْمِنٍ مِنْ مَنْزِلِ شِدَّةٍ يَجْعَلُ اللّهُ تَعالى بَعْدَهُ فَرَجاً، وَإنَّهُ لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنَ، وَإنَّ اللّهَ تَعالى يَقُولُ في كِتَابِهِ: يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ[. أخرجه مالك .

24. (1009)- Zeyd İbnu Eslem anlatıyor: “Ebu Ubeyde, Hz. Ömer (radıyallahu anhümâ)´e yazarak Rum cemaatlerini ve bunlardan duyduğu endişeyi belirtti. Hz. Ömer (radıyallahu anh) kendisine şu cevabı verdi: “Emmâ ba´d: Bil ki, mü´min bir kula nerede bir şiddet inecek olsa Allah ondan sonra bir ferec (kurtuluş) verir. Zira bir zorluk iki kolaylığa asla galebe çalamaz. Cenâb-ı Hakk da Kur´ân-ı Kerim´inde şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihâda hazır bulunun, Allah´tan da korkun ki başarıya eresiniz” (Âl-i İmrân 200). [Muvatta, Cihâd 6, (2, 446).][42]

AÇIKLAMA:

Burda geçen “Zorluk, iki kolaylığa galebe çalamaz” tâbiri, Müstedrek´te merfu hadis olarak zikredilmiştir.

Rivayeti, Hasan-ı Basrî, mürsel olarak anlatır: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün, mesrur, müferreh ve güler halde çıkmıştı, şöyle dedi: “Zorluk, iki kolaylığa galebe çalamaz. Zira “Muhakkak ki güçlükle beraber kolaylık vardır, gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah 5-6).

Ebu´l-Velid el-Bâcî, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın âyette, “zorluk” ve “kolaylık” kelimeleri ikişer sefer geçtiği halde, kolaylığı “iki” zorluğu “bir” olarak te´vil edişini şöyle açıklar: فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً ayetinde zorluk العسر kelimesi ma´rifedir, bu sebeple istiğrâku´lcins ifade eder, yani bütün zorlukları içine alır. Böylece birinci العسر ikinciyi de içine alır ve ikisi bir sayılır. Halbuki “kolaylık” demek olan اَلْيُسْر nekredir. Bu sebeple birinci يُسر ün içinde ikinci يُسر mevcut değildir. Böylece iki “kolaylık” bir “zorluk” olmuş oluyor. Buharî hazretleri قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إَّ اِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ “De ki: “Bize iki iyiden, gazilik ve şehidlikten başka birşeyin gelmesini mi bekliyorsunuz ” (Tevbe 52) âyetinden sonra şu açıklamayı yapar: “Bu âyet iktiza eder ki Resûlullah´ın nazarında iki kolaylık; “murada erişmek” ve “ücret”tir. Öyleyse bir zorluk bu iki kolaylığa galebe çalamaz, zira mü´mine bunlardan biri mutlaka hasıl olacaktır.” Zafer muhtemel, “ücret” muhakkak, çünkü zafer için yapılan her gayrete ücret var. Zafer de oldu mu ücret çifte oluyor. O halde zorluk fütur vermemeli. [43]

İKİNCİ FASIL

ŞEHADET VE ŞEHİDİN FAZİLETİ

ـ1ـ عن أنس رضى اللّه عنه. قال: ]قال رسول اللّه #: مَا أحَدٌ يَدْخُلُ الجَنَّةَ يُحِبُّ أنْ يَرْجِعَ إلى الدُّنْيَا، وَلَهُ مَا عَلى ا‘رْضِ مِنْ شَئٍ إَّ الشَّهِيدُ، وَيَتَمَنَّى أنْ يَرْجِعَ إلى الدُّنْيَا فَيُقْتَلَ عَشْرَ مَرَّاتٍ لِمَا يَرَى مِنَ الْكَرامَةِ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود.وفي رواية: إّ الشّهِيدَ لما يَرَى مِنْ فَضْلِ الشَّهَادَةِ .

1. (1010)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehid böyle değil. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.”

Bir rivayette şu ziyade mevcut: “… Şehid hariç, o, şehidlik sebebiyle mazhar olduğu üstünlükler ve kerametler sebebiyle… (dönmek ister).” [Buharî, Cihâd 5, 21; Müslim,İmâret 108, 109, (1877); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 13, (1643); Nesâî, Cihâd 30, 6, 32).][44]

AÇIKLAMA:

Şehidin, mazhar olduğu üstünlükler, imtiyazlar sebebiyle yeryüzüne geri gelme temennisini belirten çok sayıda rivayet mevcuttur. Bazı rivayetlerde Cenâb-ı Hakk, şehidlere “Bir arzunuz var mı ” diye sorar, şehidler hiçbir arzularının olmadığını, sadece yeryüzüne dönerek Allah yolunda tekrar şehid olmayı temenni ettiklerini belirtirler. Bazı rivayetlerde şu muhâverenin Cenab-ı Hakk´la Hz. Hamza ve Mus´ab İbnu Umeyr (radıyallahu anhümâ) arasında geçtiği belirtilir:

“- Bir arzunuz var mı ”

“- Ruhlarımızı cesedlerimize geri koymanızı ve senin yolunda ikinci kere öldürülmemizi diliyoruz!”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), babası Uhud´da şehid olan Hz. Cabir (radıyallahu anh)´e bir gün şunu söyler:

“- Allah, babana ne söyledi haber vereyim mi Dedi ki: “Ey Abdullah! dile benden, istediğini vereyim.” Baban şunu söyledi: “Ey Rabbim, bana yeniden hayat ver, senin yolunda ikinci kere öleyim.” Allah ona: “Benden daha evvel kesin karar çıkmış bulunuyor: “Ölenler dünyaya artık dönmeyecekler!”

İbnu Battâl, sadedinde olduğumuz hadis hakkında şu değerlendirmede bulunur: “Bu hadis, şehid olmanın faziletini beyan zımnında gelen rivayeterin en güzelidir. Cihad hâriç, başka hiçbir hayırlı amelde nefs bezledilmez. Bu sebeple bunun sevabı büyüktür.”

Hadis, ölenlerin tekrar çeşitli şekillerde cesetlere girerek yeryüzüne döneceğini iddia eden her çeşit tenâsuhcu görüşlerin bâtıl olduğunu da kesin bir dille ifade etmektedir. Müslüman olarak ölen insanların ruhlarının şu veya bu maksadla tekrar cesed giyip yeryüzüne döneceğine inanmak, böylesi iddialara “olabilir” demek mümkün değildir. Hadis bu hususta nasstır ve pek zâhirdir.[45]

ـ2ـ وعن ابن أبى عميرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسول اللّه #: ‘نْ أقْتَلَ في سََبِيلِ اللّهِ تَعالى أحَبُّ إلىَّ منْ أنْ يَكُونَ لِى أهْلُ المدَرِ وَالْوَبَرِ[. أخرجه النسائى .

2. (1011)- İbnu Ebî Umeyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah yolunda öldürülmem; bana bütün evlerde ve çadırda yaşayanların benim olmasından daha sevgilidir.” [Nesâî, Cihâd 30, (6, 33).][46]

ـ3ـ وعن المغيرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال:] أخْبَرَنَا نَبِيُّنَا # عَنْ رِسَالَةِ رَبِّنَا أنَّهُ مَنْ قُتِلَ مِنَّا صَارَ إلى الجَنَّةِ فَنَحْنُ أحَبُّ في الْمَوْتِ مِنْكُمْ في الحَيَاةِ[.

أخرجه البخارى تعليقا إلى قوله إلى الجنة. وأخرجه بطوله رزين .

3. (1012)- Hz. Muğîre (radıyallahu anh) dedi ki: “Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm), Rabbimizin risaletini getirmiştir. Bir de bize bildirdi ki, bizden kim öldürülürse cennetlik olacaktır. Bu sebeple biz, ölümü, sizin hayatı sevdiğinizden daha çok seviyoruz.” [Buharî, Cizye 1, Tevhid 46, (Buharî, Kitabu´t-Tevhid´de muallak olarak kaydetmiştir. Rezîn tam olarak kaydeder).][47]

AÇIKLAMA:

Muğîre bu sözlerini Nehâvend şehrinde İran Valisi´ne karşı söyler. Buharî´de uzunca hikâye edildiği üzere Hz. Ömer (radıyallahu anh) Nu´mân İbnu Mukarrin komutasında bir orduyu -Müslüman olan Hürmüzân´ın tavsiyesi üzerine- İran´ın fethine yollar. Ordu, İran içlerinde ilerledikleri zaman Nehâvend civarında 40 bin kişilik İran ordusuyla karşılaşırlar. Orduya komutanlık eden bölge valisi Müslümanlardan elçi taleb eder. Muğîre ibnu Şûbe (radıyallahu anh) uygun görülür.

Vali, tercüman vasıtasıyla, istiskal edici bazı sözler sarfederek ne istediklerini sorar. Kaynakların kaydettiğine göre, debdebeli şekilde hazırlanmış tahta, altın ve ipeklilerle tezyin edilmiş mutantan ve muhteşem kıyafetlere bürünmüş, başında taç olduğu halde oturup Muğîre (radıyallahu anh)´yi karşılayan valinin söyledikleri arasında şu cümleler de var, ibretle okunmağa değer:

“Siz nesiniz Siz Araplar, yine açlık ve yokluğa uğradı da onun için geldi iseniz, gıda yardımı yapalım da dönün!” Bir başka rivayette:

“Siz Araplar, en çok açlık çeken, her çeşit hayırdan en uzak olan kimselersiniz. Ben şu esirlere emrederek sizi oklarla düzene sokmalarını da isteyebilirdim, ancak cifelerinizden iğrendiğim için bunu yapmadım.”

Muğîre (radıyallahu anh) hamd ve senadan sonra, -İbnu Ebî Şeybe´ nin rivayetine göre- şu cevabı verir:

“- Bizim sıfatlarımızla ilgili olarak söylediklerinizde hiçbir hata yapmadınız. Gerçekten biz öyleydik. Ama Allah bize Resûlünü gönderince iş değişti..”

Buharî´nin rivayetinde cevabı şöyledir:”- Biz Arap kavminden kimseleriz. Daha önceki şiddetli sefaletler, dehşetli derbederlikler içindeydik. Açlıktan derileri ve hurma çekirdeklerini emerdik, giydiklerimiz deri ve kıl, taptıklarımız taş ve ağaçlardı. Ancak biz bu halde yaşayıp giderken sema ve arzların Rabbi -zikri ulu, şâni yücedir- aramızdan, atasını ve annesini tanıdığımız birisini peygamber olarak yolladı. Rabbimizin elçisi olan Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bir olan Allah´a ibadet etmenize veya cizye ödemenize kadar sizinle harbetmemizi emretti. Keza Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm), bize, Rabbimizin risâletini bildirdi. Buna göre, bizden kim öldürülürse cennete gidecek, benzeri görülmemiş nimetlere kavuşacaktır. Sağ kalanlarımız da sizleri esir edecektir.”[48]

ـ4ـ وعن أبى قتادة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رَجُلٌ يَارَسُول اللّهِ أرَأيْتَ إنْ قُتِلْتُ في سَبِيلِ اللّهِ أتُكَفرُ عَنِّى خَطَايَاىَ؟ فقَالَ رسولُ اللّه #: نَعَمْ إنْ قُتِلْتَ وَأنْتَ صَابِرٌ مُحْتَسِبٌ مُقْبِلٌ غَيْرُ مُدْبِرٍ، ثُمَّ قَالَ كَيْفَ قُلْتَ؟ فَأعَادَ عَلَيْهِ. فقَالَ نَعَمْ إَّ الدَّيْنَ فَإنَّ جِبْرِيلَ أخْبَرَنِى بِذلِكَ[. أخرجه مسلم ومالك والترمذى والنسائى .

4. (1013)- Ebu Katâde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam sordu:

“- Ey Allah´ın Resûlü, Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi ”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Evet, sen sabreder, mükâfaat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!”diye cevap verdi. Ve adama sordu:

“- Nasıl sormuştun ”

Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı:

“- Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrâil bu hususu bana haber verdi!” [Müslim, İmâret 117, (1885); Muvatta, Cihad 31, (2, 461); Nesâî, Cihâd 32, (2, 33).][49]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin, aslında açıklayıcı bazı ziyadeler var. Bu ziyade sayesinde kul hakkının ehemmiyetinin daha da tebârüz ettirilmiş olduğunu görüyoruz. Buna göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamın sorusuna ilk cevabı verdikten sonra sükût buyururlar. Adam da oradan ayrılır. Bir müddet sonra Resûlullah:

“- Az önce sual soran kimse nerede ” diye aratır. Adam:

“- İşte benim”, diye yanına gelince:

“- Ne demiştin ” diye soruyu tekrar ettirir. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söyler:

“- Evet, ancak borç hariç. Bu hususu az önce Cibrîl (aleyhisselam), bana gizlice söyledi.”

2- Borçlu olmak aslında günah değildir. Günah olan borcu ödeme işini terketmektir. Hadisin zahirinden anlaşılıyor ki, kişi ödemeye gücü yettiği halde borcunu ödemezse günahkar olmaktadır. Suyutî, bazı âlimlerden naklen şunu kaydeder: “Bu hadiste, kul hakkının affedilmeyeceğine dikkat çekilmektedir. Çünkü kul hakkı, sıkıntı ve meşakkate dayanmaktadır. Hatta, affedilmeyecek borcun, kişinin kabahatinden ileri gelen borç olduğu da söylenebilir. Yani, kişi bu borcu, câiz olmayan bir tarzda yapmıştır: Hile ile veya gasb yoluyla almak gibi, sonra da bedeli zimmetinde borç olarak kalmıştır. Yahut da, ödememeye azmederek borçlanmıştır. Böylesi davranışlar, hatalar arasında sayılmaktan istisna edilmiştir. İstisnada esas, aynı cinsten olmaktır. Böylece câiz olan borç, bu istisnada meskût geçilmiştir. Öyle ise bu borç sebebiyle, sâhibi muâheze olunamaz, çünkü Cenab-ı Hakk´ın borç sahibi adına fazlından vermesi caizdir. “[50]

ـ5ـ وفي أخرى لمسلم عن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّهُ # قالَ: يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إَّ الدَّيْنَ[ .

5. (1014)- Müslim, Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallahu anhümâ)´dan şunu kaydeder:

“- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

“Şehidin -borç hariç- bütün günahları affedilir.” [Müslim, İmâret 118.][51]

ـ6ـ وعن فَضَالَة بن عبيد قال: ]سَمِعْتُ عُمَرَ بنَ الخَطَّابِ يَقُولُ: سَمِعْتُ النَّبىَّ # يَقُولُ: الشُّهَدَاءُ أرْبَعَةٌ: رَجُلٌ مُؤمِنٌ جَيِّدُ ا“يماَنِ لَقِىَ الْعَدُوَّ فَصَدَقَ اللّهَ

تَعالى حَتَّى قُتِلَ فَذلِكَ الَّذِى يَرْفَعُ النَّاسُ أعْيُنَهُمْ إلَيْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ هكَذَا وَرَفَعَ رَأسَهُ حَتَّى سَقَطَتْ قَلَنْسُوَتُهُ، فََ أدْرِى قَلَنْسُوَةَ عُمَرَ أرَادَ أمْ قَلَنْسُوَةَ النَّبىِّ #. وَرَجُلٌ مُؤْمِنٌ جَيِّدُ ا“يمانِ لَقِىَ الْعَدُوَّ فَكَأنَّمَا ضُرِبَ جِلْدُهُ بِشَوْكِ طَلْحٍ مِنَ الجُبْنِ أتَاهُ سَهْمُ غَرْبٍ فَقَتَلَهُ فَهُوَ في الدَّرَجَةِ الثَّانِيَةِ. وَرَجُلٌ مُؤْمِنٌ خَلَطَ عَمًَ صَالِحاً وَآخَرَ سَيِّئاً لَقِىَ الْعَدُوَّ فَصَدَقَ اللّهَ تعالى حَتَّى قتِلَ فذلِكَ في الدَّرَجةِ الثَّالِثَةِ. وَرَجُلٌ مُؤْمِنٌ أسْرَفَ عَلى نَفْسِهِ لَقِىَ الْعَدُوَّ فَصَدَقَ اللّهَ تَعالى حتّى قتِلَ فذلِكَ في الدَّرَجَةِ الرَّابِعَةِ[. أخرجه الترمذى.يقال »سهْمُ غَرْبٍ« با“ضافة وغيرها إذا لم يعرف من رمى به .

6. (1015)- Fadale İbnu Ubeyd anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)´i dinledim, “Hz. Peygamber´den işittim” diyerek şu hadisi rivayet etti:

“Dört çeşit şehid vardır:

1- İmanı kavî mü´min kişi düşmanla karşılaşır, öldürülünceye kadar Allah´a sadık kalır. İşte bu kıyamet günü, insanların gıbta ile gözlerini kaldırıp bakacakları gerçek şehiddir. -Bunu yaparken başını kaldırır ve kalansuvesi[52] yere düşer- (Fadâle der ki:) “Bu, Hz. Ömer´in kalansuvesi mi idi, yoksa Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kalansuvesi mi idi anlıyamadım.”

2) İmanı sağlam (ancak önceki kadar şecaat sahibi olmayan) bir mü´min düşmanla karşılaşır. Korkudan vücudu -talh ağacının dikeni batmış gibi-[53] titrer. Bu sırada gelen serseri bir ok darbesiyle hayatını kaybeder. Bu, ikinci derecede bir şehiddir.

3- İyi amelle kötü ameli karıştırmış mü´min kişi, düşmanla karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında (sabır ve şecâatte, şehidliğin mükâfaatını beklemekte) Allah´a sâdık kalır. Öldürülünce bu üçüncü mertebede bir şehid olur.

4. Günahkâr bir mü´min düşmanla karşılaşır, ölünceye kadar Allah´a sâdık kalır. Bu da dördüncü derecede bir şehid olur.” [Tirmizî, Fedailu´l-Cihad 14, (1644).][54]

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, her zaman akla gelebilecek bazı sualleri açıklığa kavuşturmaktadır:

a) Şehidler sahip oldukları yüce mertebede eşit midirler

Bu hadisten anlıyoruz ki, daha önceki amel durumuna, savaştaki ihlâs ve şecaat durumuna göre herkes farklı derecelere sahip olacaktır. Ancak, başlıca dört mertebede mütâlaa edilmelidirler. Buharî, şehadet meselesinde önceki amelin ehemmiyetine delil olarak Ebu´d-Derdâ´nın “Sizler amellerinizle mukâtele edersiniz” sözünü kaydeder. İbnu Hacer, bu sözün aslında, اَيُّهَا النَّاسُ عَمَلٌ صَالِحٌ قَبْلَ الْغَزْوِ فَإنَّمَا تُقَاتِلُونَ بِأعْمَالِكُمْ “Ey insanlar, gazveden önce sâlih amel işleyin, zîra, sizler amellerinizle mukâtele etmektesiniz” şeklinde olduğunu, başka kaynaklarda böyle geldiğini belirtir.

b) Fasık da şehid olabilir mi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “İmanı olan kimsenin, fâsık bile olsa, şehidlik ücretini alacağını” müjdeliyor.

c) Savaş esnasında geri hizmette olan, istirahat halinde iken veya tesâdüfi bir sebeple ölen de şehid midir Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle bir soruya da “evet” cevabını vermektedir.

2- Hadis şecâat ve korkaklık gibi hasletler insanda fıtrî de olsa, kuvvetli ve cesur mü´minlerin Allah nazarında daha sevgili olduklarını, onların derece yönüyle başka yönden emsal olanlara tefevvuk (üstünlük) sağlayacaklarını belirtir.

3- Hadiste geçen صَدَقَ اللّهَ حَتّى قُتِلَ “öldürülünceye kadar Allah´a sadık kaldı” tâbiri dikkat çekicidir. Bu, her mertebe şehâdette şart koşulan bir husustur. Yâni şehidlik mertebesini almanın vazgeçilmez şartı. Allah´a hangi hususta sâdık kalınacağını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hadiste açmamıştır. Şârihler bunu: “Allah´ın üzerine borç kıldığı şecaate sâdık kalarak” veya صَدَقَ diye şeddeli okuyup: “Şehâdet hususundaki va´dinde Allah´ı tasdik ederek” şeklinde açarlar. [55]

ـ7ـ وعن يحيى بْنِ سعيد ]أنَّ رسولَ اللّه # رَغَّبَ في الجِهَادِ وَذَكَرَ الجَنَّةَ، وَرَجُلٌ مِن ا‘نْصَارِ يَأكُلُ تمَرَاتٍ في يَدِهِ. فقَالَ: إنِّى لَحَرِيصٌ عَلى الدُّنْيَا إنْ جَلَسْتُ حَتَّى أفْرُغَ مِنْهُنَّ فَرَمى مَا في يَدِهِ وَحَمَلَ بَسَيْفِهِ فقَاتَلَ حَتَّى قتِلَ[. أخرجه مالك .

7. (1016)- Yahya İbnu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Bedir´de bizleri) cihâda teşvik etti, cenneti hatırlattı. Bu sırada Ensâr´dan biri, elindeki hurmalardan yemekte idi. Birden: “Ben şunları bitirinceye kadar oturacak olursam dünyaya fazla hırs göstermiş olacağım” dedi ve ellerindeki hurmaları fırlatarak kılıncını çekip öldürülünceye kadar savaştı.” [Muvatta, Cihâd 42, (2, 466); Buharî, Megâzî, 17; Müslim, İmâret 145, (1901).]

AÇIKLAMA:

Hâdise, Bedir Savaşı sırasında cereyan eder. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) savaşa başlamadan önce, askerleri teşcî edici, cesaret ve metanet verici bir konuşma yapmıştı. İbnu İshak´ın kaydettiği üzere şöyle hitab etmiş idi:

وَالَّذِى نَفْسِى بَيَدِهِ َ يُقَاتِلُهُمُ الْيَوْمَ رَجُلٌ فَيُقْتَلُ صَابِراً مُحْتَسِباً مُقْبًِ غَيْرَ مُدْبِرٍ إَّ اَدْخَلَهُ اللّهُ الجَنَّةَ

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin ederim, bugün her kim, şu müşriklerle sabrederek, Allah´ın sevabını umarak ve geri dönmeden hep ilerleyerek savaşır ve öldürülürse Allah onu mutlaka cennetine koyacaktır.”

Müslim´in rivayetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini de öğreniyoruz: “Haydi kalkın, genişliği semâvât ve arz olan cennete buyurun!”

Bunun üzerine Umeyr İbnu´l-Humâm atılarak:

“- Ey Allah´ın Resûlü! Genişliği semâvât ve arz olan cennet mi ” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “Evet”i üzerine: “Vay! Vay!” çeker. Resûllulah: “Niye vay! vay! dedin ” diye sorunca:

“- Cennetlik olmayı arzu ettim de onun için böyle söyledim, Ey Allah´ın Resûlü!” der.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Sen cennetliksin!” müjdesini verir.

Umeyr, hurmasını çıkararak yemeye başlar. Sonra: “Ben bu hurmaları tüketinceye kadar yaşayacak olursam bu uzun bir hayat olacak, cennete girmekte gecikeceğim!” der. Yanındaki bütün hurmaları yere atar, sonra ölünceye kadar savaşmak üzere müşriklere saldırır ve şehid düşer. Bir rivayete göre Bedir Savaşı´nda ilk şehid düşen bu zattır (radıyallahu anh).[56]

ـ8ـ وعن البراء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قالَ: ]جَاءَ رَجُلٌ مُقَنَّعٌ بِالحَدِيدِ فقَالَ يَا رسُولَ اللّهِ أُقَاتِلُ أوْ أُسْلِمُ. فقَالَ: أسْلِمْ ثُمَّ قَاتِلْ فَأسْلَمَ ثُمَّ قَاتَلَ فَقُتِلَ. فقَالَ النَّبىُّ #: عَمِلَ قَلِيً وَأجِرَ كَثيراً[. أخرجه الشخان، وهذا لفظ البخارى.»المُقَنَّعُ« هو المتغطِّى بالسح، وقيل المغطى رأسه به فقط .

8. (1017)- Hz. Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Zırh giyinmiş bir adam gelerek: “Ya Resûlullah! Hemen savaşa mı katılayım, Müslüman mı olayım ” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Müslüman ol, sonra savaşa katıl!” dedi. Adam Müslüman oldu, savaşa katıldı ve öldürüldü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun hakkında:

“- Az bir amelde bulundu fakat çok şey kazandı!” buyurdu. [Buharî, Cihâd 13; Müslim, İmâret 144, (1900).][57]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste zikri geçen kimsenin şahsiyeti belli değildir. Başka rivayetlerde de kesin bir şekilde belirtilmemiştir. Ancak, İbnu Hacer, bunun Amr İbnu Sâbit olduğu kanaatini izhâr eder. Zira bu zat hakkında sarîh olarak gelen bilgiler, bu hadiste geçen manaya muvafık düşmektedir:

İbnu İshak´ta gelen rivayete göre Amr İbnu Sâbit, “namaz kılmadan cennete giden kimse” olarak şöhret kazanmıştır. Ebu Dâvud ve el-Hâkim´in rivâyetlerine göre, Amr, câhiliye devrinden kalma faizleri sebebiyle İslâm´a girmemekte direnmekte idi. Uhud Savaşı sırasında: “Kavmim nerede ” der. Uhud´a çıktıklarını öğrenince, kılıncını kuşanıp onlara yetişir. Kavmi: “Bizim sana ihtiyacımız yok!” demişse de O: “Ben Müslüman oldum” der ve savaşa katılıp yaralı düşünceye kadar çarpışır. Sa´d İbnu Muâz (radıyallahu anh) yanına gelince: “Allah ve Resûlü lehine (Mekkelilere) kızarak savaştım” der. Sonra ölür ve namaz kılmadan cennete gider.”

Ebu Hüreyre´den gelen sahih bir rivayette:

اَخْبَرُونِى عَنْ رَجُلٍ دَخَلَ الجَنَّةَ لَمْ يُصَلِّ صََةً

“Bana, bir kerecik olsun namaz kılmadan cennete giden bir zattan bahsettiler. Bu kimse Amr İbnu Sâbit imiş” demiştir.

İbnu Hacer, bu mevzu üzerine gelen ve bazı ihtilaflı noktaları bulunan rivâyetleri telif ederek sadedinde olduğumuz hadiste zikri geçen mübhem zâtın Amr İbnu Sâbit olduğunu, bunun -diğer rivayetlerde doğrudan savaşa katılmış gibi gösterilmiş olmasına rağmen- önce Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´i görerek, -belki de savaş meydanında- İslâm´a girdiğini, sonra da hemen savaşa katılıp, hiç namaz kılma fırsatı bulmadan yaralanarak şehid düştüğünü belirtir. Şârihimiz Nesâî´nin tahric ettiği bir rivayette gelen şu ibârenin de bu açıklamayı te´yid ettiğine dikkat çeker:

اَنَّهُ قَالَ لِرَسُولِ اللّهِ # لَوْ اَنَّى حَمَلْتُ عَلى الْقَوْمِ فَقَاتَلْتُ حَتَّّى اُقَتِّلَ اَكَانَ خَيْراً لِى وَلَمْ اَصَلِّ صََةً؟ قَالَ. نَعَمْ

“Amr İbn Sâbit (radıyallahu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sordu: “Ben müşriklere saldırıp mukâtele etsem ve bu esnâda öldürülsem namaz kılmamış olduğum halde bana bir faydası olacak mı ” Resûlullah: “Evet olacak!” buyurdu.”[58]

ـ9ـ وعن راشد بن سعد عن رجل من الصحابة ]أنَّ رَجًُ قالَ يَا رَسُولَ اللّهِ: مَا بَالُ المُؤْمِنينَ يُفْتَنُونَ في قُبُورِهِمْ إَ الشَّهِيدَ؟ فقالَ: كَفَاهُ ببَارِقَةِ السُّيُوفِ عَلى رَأسِهِ فِتْنَةٌ[. أخرجه النسائى .

9. (1018)- Râşid İbnu Sa´d, ashaba mensup birinden naklen anlatıyor: “Bir zât Resûlullah´a gelip: “Ey Alah´ın Resûlü, niye şehid dışında kalan mü´minler kabirde imtihan edilirler ” diye sordu. Resûlullah şu cevabı verdi: “Şehidin ölüm anında tepesinin üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona kâfidir.” [Nesâî, Cenâiz 112.] [59]

AÇIKLAMA:

Kabir fitnesi, kabirde, Münker-Nekir adındaki meleklere verilecek hesaptır. Her mü´min orada imanı hususunda bir imtihandan geçecektir. İmtihan sonunda da, amel durumuna göre sıkıntılı veya sürurlu bir halde kıyameti, asıl büyük hesabı bekleyecektir. Hadislerde, gerek Münker-Nekir´in imtihanı ve gerekse kabir azabı “fitne” kelimesiyle ifade edilir.

Sadedinde olduğumuz hadisten öğreniyoruz ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Şehidlerin kabir fitnesine maruz kalmayacakları”na dâir beyanlarından sonra, bazıları bunun sebebini merak ederek sormuşlardır: “Her mü´min bu imtihandan geçerken, şehidler niye muaf tutulmuştur ” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölüm ihtimali içinde yapılan mücâdelenin zorluğunu ifâde için: “Tepede kılıç parıltısı olduğu halde cesaretle Allah için çarpışmak ve hayatını feda etmek, imânı isbat eden yeterli bir imtihandır” manasında: “Başın üzerindeki kılıç parıltısı imtihan olarak yeterlidir” diye cevap vermiştir:[60]

ـ10ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أنَّ رسولَ اللّه # قال: ]مَا يَجِدُ الشّهِيدُ مِنْ مَسِّ القَتْلِ إَّ كَمَا يَجِدُ أحَدُكُمْ مِنْ مَسِّ الْقَرْصَةِ[. أخرجه الترمذِى .

10. (1019)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Şehidin ölüm (darbesinden) duyduğu ızdırab sizden birinin çimdikten duyduğu ızdırap kadardır.” [Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 26, (1668).][61]

ـ11ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: عَجِبَ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعالى مِنْ رَجُلٍ غَرَا في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى فَانْهَزَمَ أصْحَابُهُ فَعَلِمَ مَا عَلَيْهِ فَرَجَعَ حَتَّى أرِيقَ دَمُهُ فَيَقُولُ اللّهُ تَعالى لِلْمَئِكَةِ انْظُرُوا إلى عَبْدِى رَجَعَ رَغْبَةً فِيمَا عِنْدِى وَشَفَقاً مِمَّا عِنْدِى حَتَّى أرِيقَ دَمُهُ أشْهدُكُمْ أنِّى قَدْ غَفَرْتُ لَهُ[.

11. (1020)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Rabbimiz, Allah yolunda savaşan şu kimseye taaccüb etmiştir: Arkadaşları hezimete uğra(yıp kaçmış)tır. Ancak O, (kaçmanın haram olduğunu düşünerek) kendisine düşen sorumluluğun idrakiyle geri dönerek, öldürülünceye kadar düşmanla çarpışmıştır. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, meleklere (iftiharla) şöyle der: “Şu kuluma bakın, benim nezdimde olan mükâfaatı) düşünüp katımda olan (cezâdan) korkarak geri döndü, öldürülünceye kadar savaştı.” [Ebu Dâvud, Cihâd 38, (2536).][62]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste, savaş sırasında, tek başına bile kalsa kaçmayıp sebat etmenin fazileti ifade ediliyor. Böyle bir askerden Cenâb-ı Hakk´ın memnuniyeti taaccüble ifade edilmiştir. “Taaccüb”, sebebi bilinmeyen bir durum karşısında duyulan hayrete ve hayranlığa ıtlak olunur. Her şeyi bilen Allah´ın tacccüb etmesi, hayrete düşmesi kelâmî açıdan yanlış olur, Zat-ı Akdes´i, insanlara benzetmek olur. Şu halde bu bir mecazdır, hakikatı ise, Allah´ın razı ve memnun olmasıdır.

Savaş şartlarında bir askerin davranışı neticeye müessir olabilir. Bir korkağın paniğe düşüp kaçması, öbürlerine de sirayet edebileceği gibi bir cengâverin sebatı da başkalarının sebatına sebep olabilir. Savaşı kazanmanın asıl sırrı, âyet-i kerime ile sabittir ki düşmandan daha sabırlı olmaya bağlıdır. (Âl-i İmrân 200).

Mü´min savaşın en zor, hezimet anında bile canının derdine düşmemek, Allah´ın mükâfaat ve cezasını düşünerek, O´nun rızasına uygun olanı yapmakla mükelleftir. Böylesi bir hâl, zafer şansını artıracaktır.[63]

ـ12ـ وعن عبد الخبير بن قيس ثابت بن قيس بن شمّاس عن أبيه عن جده رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]جَاءَتِ امْرَأةٌ إلى رَسولِ اللّهِ # يُقَالُ لَهَا أمُّ خََّدٍ وَهِىَ مُتَنَقِّبَة تَسْألُ عَنِ ابْنٍ لَهَا قُتِلَ في سَبِيلِ اللّهِ. فقَالَ لَها بَعْضُ أصْحَابِهِ: جِئْتِ تَسْألِينَ عِنِ ابْنِكِ وَأنْتِ مُتَنَقِّبَةٌ؟ فقَالَتْ إنْ أُرْزَا ابْنِى فلَنْ أرْزَأ حَيَائِى. فقَالَ لَهَا النَّبيُّ #: ابْنُكِ لهُ اَجْرُ شَهِيدَيْنِ. قالتْ: وَلِمَ؟ قالَ: ‘نَّهُ قَتَلَهُ أهْلُ الْكِتَابِ[. أخرجهما أبو داود.

12. (1021)- Abdü´l-Habîr İbnu Kays İbni Sabit İbni Kays İbni Şemmâs an ebîhi an ceddihi[64] (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a Ümmü Hallâd adında bir kadın yüzü örtülü olduğu halde gelerek Allah yolunda öldürülmüş olan oğlu hakkında sormak istedi. Ashab´tan biri kadına: “Sen, yüzü örtülü olduğun halde gelip oğlundan mı soracaksın ” dedi. Kadın: Oğlumu kaybetti isem de hayamı kaybetmedim” dedi.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadına:

“- Oğlun iki şehid mükâfatı elde etmiştir!” dedi. kadın:

“- Bunun sebebi nedir, ey Allah´ın Resûlü “diye sorunca şu cevabı verdi:

“- Çünkü onu Ehl-i Kitap öldürdü!” [Ebu Dâvud, Cihâd 8, (2488).][65]

ـ13ـ وعن سَهْل بن حُنَيف رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أن رسولَ اللّه # قال: ]مََنْ سَألَ اللّهَ الشَّهَادَةَ بِصِدْقٍ بَلّغَهُ اللّه مَنَازِلَ للشُّهَدَاءِ، وَإنْ مَاتَ عَلى فِراشِهِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

13. (1022)- Sehl İbnu Huneyf (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Kim sıdk ile Allah´tan şehid olmayı taleb ederse, Allah onu şehidlerin derecesine ulaştırır, yatağında ölmüş bile olsa” buyurdu.” [Müslim, Cihâd 156, 157, (1908, 1909); Ebu Dâvud,Salât 361, (1520); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 19, (1653); Nesâî-Cihâd 36, (6, 36); İbnu Mâce, Cihâd 15, (2797).][66]

ـ14ـ وعن أبى مالك ا‘شعرى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ رسولَ اللّه # قال: مَنْ فَصَلَ في سَبِيلِ اللّه فَمَاتَ أوْ قُتِلَ أوْ وَقَصَهُ فَرَسُهُ أوْ بَعِيرُهُ أوْ لَدَغَتْهُ هَا İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/مَّةٌ أوْ مَاتَ عَلى فِرَاشِهِ بأىِّ حَتْفٍ شَاءَ اللّه تَعالى مَاتَ فَهُوَ شَهِيدٌ[. أخرجه أبو داود.

14. (1023)- Ebu Mâlik el-Eş´ârî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:

“Kim Allah yolunda evinden ayrılır, sonra da öldürülür, yahut atı veya devesi (yere atıp) boynunu kırar veya bir zehirli sokar veya yatağında ölür ise, Allah´ın dilediği hangi musibetle ölmüş olursa olsun şehit olarak ölür.” [Ebu Davud, Cihâd 15, (2499).][67]

ـ15ـ وفي أخرى له: ]قِيلَ ىَا نَبىَّ اللّهَ مَنْ في الجنَّةِ؟ فقَالَ: النَّبيُّ في الجنَّةِ وَالشَّهِيدُ في الجنَّةِ، وَالموْلُودُ في الجنَّةِ، وَالْوَئِيدُ في الجنَّةِ[. ومعنى »فصل« أى خرج .

15. (1024)- Ebu Dâvud´un bir diğer rivayetinde geldiğine göre, “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a: “Ey Allah´ın Resûlü, kim cennete gidecek ” diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: “Peygamber cennetliktir, şehid cennetliktir, çocuk(ken ölen) cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir.” [Ebu Dâvud, Cihâd 27, (2521).][68]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste suale maruz kalmadan cennete gidecekler belirtilmektedir. Peygamberler, şehidler, küçükken ölenler ve diri diri toprağa gömülen çocuklar.

Çocuk tâbirinin içine, büluğa ermeyen kız-erkek, düşük bütün çocuklar dahildir. Gayr-ı müslim çocuklarının durumu -çeşitli rivayetler muvâcehesinde- münâkaşa edilmiş ise de esas olan onların da cennetlik olmalarıdır.

Veîd, diri diri toprağa gömülen çocuklara denir. İslâm öncesi devirde Araplar ar duygusuyla kızlarını, açlık korkusuyla da (bâzı hallerde) erkekleri ve kızları diri diri toprağa gömerlerdi. Bu geleneğe Kur´ân-ı Kerim bazı âyetlerinde yer verir. Tekvir sûresindeki bir âyet şöyle buyurur:

وَإذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ بِاَىِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ

“Diri diri gömülen kız çocuğunun (kıyamet günü), hangi günahı için öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman…” (Tekvir 8-9). [69]

ـ16ـ وعن أبى النصر )ـ1( قال: ]مَرَّ النبىُّ # بِشُهَدَاءِ أحُدٍ. فقاَلَ هؤَُءِ أشْهَدُ عَليْهِمْ. فقَالَ أبوُ بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ألَسْنَا بِإخْوَانِهِمْ يَا رَسُولَ اللّه أسْلَمْنَا كَما أسْلَمُوا وَجَاهَدْنَا كَمَا جَاهَدُوا. فقَال #: بَلى؛ وَلكِنْ أدْرِى مَا تُحْدِثُونَ بَعْدِى فَبَكَى أبُو بَكْرٍ ثُمَّ قَالَ: وَإنَّا لَكَائِنُونَ بَعْدَكَ؟[. أخرجه مالك .

16. (1025)- Ebu´n-Nasr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Uhud şehidlerine uğradı ve: “İşte bunlar var ya, bunlar için şehadet ederim” dedi. Ebu Bekir (radıyallahu anh): “Ey Allah´ın Resûlü biz onların kardeşleri değil miyiz Onlar nasıl Müslüman oldularsa biz de Müslüman olduk, onların cihad etmeleri gibi biz de cihad ediyoruz!” dedi. Resûlullah şu cevabı verdi:

“- Evet (söylediğiniz hususlar doğru), ancak benden sonra ne gibi bid´alar çıkaracağınızı bilemiyorum.”

Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) ağladı, ağladı ve sonra:

“- Yani biz senden sonraya mı kalacağız (diye eseflendi).” [Muvatta, Cihâd 32, (2, 461-62).][70]

AÇIKLAMA:

Uhud´da 64´ü Ensar´dan, 6´sı Muhacirun´dan olmak üzere 70 Müslüman şehid düşmüş idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onların imanlarına ve İslâm adına gösterdikleri fedâkarlıklara şehâdet edeceğini belirtmiştir. İçlerinden gelerek bedenen, ruhen, mâlen fedakârlıklar yapmışlar, hiç tereddüde düşmeden evlâdlarının yetim ve hamisiz kalmalarını göze almışlardı. Meselâ Hz. Câbir (radıyallahu anh)´in babası 9 tane kız çocuğunu yetim bırakmıştı. Uhud şehidlerinin bir kısmından gelen menkıbeler gösteriyor ki, onlar bu fedakârlıkları yaparken sadece ve sadece Allah´ın rızasını düşünüyorlar, Rablerinin vaadettiği uhrevî makamlara bir an önce kavuşmak istiyorlardı. Mesela Enes İbnu´n-Nadr (radıyallahu anh) gibi bazıları savaşın bidayetinde: “Ben cennetin kokusunu duyar gibi oluyorum” diyerek savaşa katılmıştı. Bazısı, elindeki hurmaları atıp ölünceye kadar çarpışmıştı. Amr İbnu Cemûh gibi bazıları savaşa giderken: “Ya Rabbi, beni artık aileme döndürme (şehadeti nasib et)” diye dua etmişti. Bazıları yaşlı oldukları için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından şehirde bırakıldıkları halde, şehid olmak ümidiyle habersizce katıldılar. Sâbit İbnu Vakş ve Huseyl İbnu Câbir bunlardandı.

Hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Uhud şehidleri lehine ne hususlarda şehadet edeceği sarih olarak zikredilmemiştir. Bu, o zamanki muhataplarca malum idi. Nitekim yukarıda bazı hallerini belirttik. Şârihler “İmanlarının sıhhatine, büyük günahlardan uzak olduklarına, dini tebdil ve tağyir etmediklerine, dünya menfaatleri için aralarında rekâbet ve kıskançlık yapmadıklarına vs.” diye biraz daha açarlar.

Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)´in sondaki sorusu cevap bekleyen hakiki bir soru değildir. Resûlullah´tan ayrılmış, onu kaybetmiş olarak yaşayacağından duyduğu üzüntünün ifadesidir.

İbnu Abdilberr, bu hadise dayanarak Uhud şehidlerinin ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´den önce ölenlerin öbürlerinden efdal olduklarını söylemiştir. [71]

İKİNCİ BAB

CİHAD VE CİHADA MÜTEALLİK MESELELER
Bu Bab Beş Fasıldır

*

BİRİNCİ FASIL

CİHADIN VACİB OLUŞU VE CİHADA TEŞVİK

*

İKİNCİ FASIL

CİHADIN ÂDÂBI

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

CİHADA NİYETTE SIDK VE İHLAS

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

KITAL VE GAZVE AHKÂMI

*

BEŞİNCİ FASIL

CİHADA MÜTEALLİK SEBEPLER

BİRİNCİ FASIL

CİHADIN VACİB OLUŞU VE CİHADA TEŞVİK EDEN HADÎSLER

ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسُولُ اللّه #: الجِهَادُ وَاجِبٌ عَلَيْكُمْ مَعَ كُلِّ أمِيرٍ بَرّاً كانَ أوْ فَاجِراً، وَالصََّةُ وَاجِبَةٌ عَلَيْكُمْ خَلْفَ كُلِّ مُسْلِمٍ. بَرّاً كانَ أوْ فَاجِراً وَإنْ عَمِلَ الْكَبَائرَ، وَالصََّةُ وَاجِبَةٌ عَلى كُلِّ مُسْلِمٍ بَرّاً كانَ أوْ فَاجِراً وَإنْ عَمِلَ الْكَبَائِرَ[. أخرجه أبو داود .

1. (1026)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Emîriniz, fâzıl veya fâcir her nasıl olursa olsun, (onun emri altında) cihad etmeniz size farzdır. Keza, namazı da fâzıl veya fâcir ve hatta kebâir işlemiş bile olsa her Müslümanın, arkasında kılması bütün Müslümanlara farzdır.” [Ebu Dâvud, Cihâd 35, (2533).][72]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste iki ayrı mesele var:

1- Ulü´l-emre İtaat Mes´elesi,

2- Fâsık İmâm´ın Arkasında Namaz Meselesi.

Ehemmiyetine binaen ayrı ayrı açıklamaya çalışacağız.

1- ULÜ´L-EMRE İTAAT:

Dinimiz, ulü´l-emr yani emir verme yetkisi olanlara itaat etmeyi, İslâmî siyasetin mühim bir prensibi yapmıştır. Ayet-i kerime, itaat edilecek ulü´l-emrin Müslüman olmasını şart koyar (Nisa 4). Sadedinde olduğumuz hadiste de açık şekilde görüldüğü üzere, ulu´l-emre itaat için onda dindarlık aramak şart değildir. Şüphesiz ideal olanı, emir sahiplerinin dindar ve ehl-i takva olmalarıdır. Çünkü öylelerinin vicdanında Allah korkusu hâkim olduğu için icraatları adilane ve yolları istikâmet üzere olur. Ancak, fiilî vak´a, çoğu kere idealden uzaktır. Makamın yüksekliği, imkânların genişliği gibi durumlar, nefs-i emmâreleri şımartarak emir sahiplerinin kulluk hadlerini aşıp, tekebbür ve sefâhete düşmelerine ve hatta icraatlarında zulme kaçmalarına sebep olabilmektedir.

Halbuki ümmetin, bilhassa dış düşmanlara karşı birliğe, beraberliğe ve dayanışmaya ihtiyacı var. Üstelik dış düşmana karşı koyma işinde emir sahibi yani lider, ister istemez samimi olacaktır. Ümmetin mâruz kaldığı haricî tehlike, en fâsık bir liderin de menfaatlerine zıtdır: Makamı, itibarı, maddî gelirleri vs. hep tehdide maruzdur. Öyle ise, dış tehlike meselesinde ümmetin de, fâsık liderin de menfaatleri birleşmiştir. Ümmet, liderin fıskına bakarak cihad işini hafife alacak olursa umumi menfaatler haleldar olacak, İslâm beldesi küfrün istilâsına uğrayabilecektir. Hem Resûlullah “Allah bu dini fâcir bir kimse ile de kuvvetlendirir” buyurmuştur.

İşte bu ve benzeri mülâhazalarla İslâm âlimleri, fâsık da olsa ulü´l-emr´in yanında yer alarak samimiyetle cihada katılmanın vücûbunda ihtilaf etmezler. Esasen bu babta pekçok hadis varid olmuştur. İmamın fâsık ve günahkâr oluşunu âlimler “fısk ve günahı kendini ilgilendirir” diye değerlendirirler. Birliğin bozulması, fitneye sebebiyet vermesi endişesiyle “fasık imam azledilmelidir” diye bir kâide konmamıştır.[73]

İTAATLE İLGİLİ BAZI MESELELER

Ulü´l-emre itaat bahsi, her devirde ehemmiyetini koruyan dinî mevzulardan biridir. Bu sebeple mevzuya giren bazı meseleleri âyet ve hadislerin ışığı altında biraz daha açmada fayda görüyoruz.[74]

KUR´AN-I KERİM VE İTAAT

Kur´ân, birçok âyetlerinde bu meseleyi de alır. Esasen Müslüman, zımnen, Allah´ın emirlerine itaat etmeyi peşinen kabul etmiş insan demektir. Misak-ı evvel´in mahiyeti de temelde itaate dayanır: Uluhiyet´e emir, ubudiyete itaat düşmekte. Yani Allah emredecek, kul itaat. İslâm´ ın özü, bu emir-itaat sırrında düğümlenmektedir.

Dinin hakiki mânada tezâhürü, mü´min kişiye va´dedilen, dünyevî ve uhrevî nusret, zafer, mükâfaat ve nimetler hep bu “itaat” vazifesinin yerine getirilmesine bağlanmıştır. Dünyevî saâdet, içtimâî terakki, ferdî kemâlât hepsi “itâat” keyfiyyetine bağlıdır. Allah´a hakiki mânada itaat etmeyen kimse veya cem´iyyet dinin va´dettiği ne dünyevî, ne de uhrevî mükâfaatları beklemeye hak sahibi değildir: “Kim Allah´a ve Resûlü´ ne itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetine koyar” (Nisa 13).

“Kimler Allah´a ve Resûl´e itaat ederlerse, Allah´ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraber olur” (Nisa 69).

“Kim Allah´a ve Resûlü´ne itaat eder, Allah´tan korkar ve çekinirse işte onlar kurtuluşa erenler (üstün gelenler)dir” (Nur 52.)

“Allah´a ve O´nun Resûlü´ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile za´fa düşersiniz, rüzgârınız (kesilip) gider. Bir de sabr (ve sebat) edin (katlanın). Çünkü Allah sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).

İtaat Edilecek Üç Makam: Burada dinin, itaat edilmesi gerekli emirlerini saymaktan ziyade itaatin ehemmiyetini belirtmeye, “itaat edin” emrini nazar-ı dikkate vermeye çalışacağız.

İslâm dini itaat edilecek üç makam gösterir: Allah, Allah´ın Resûlü ve ulü´l-emr. ilk ikisine itaati, yanyana ve mükerrer seferler bizzat Kur´ân-ı Kerim dile getirir. Zira esas itaat Allah ve Resûlü´ne olan itaattir. Ulü´l-emre (yani otoriteye) olan itaat ise, onların emirleri Allah ve Resûlü´nün emirlerine uyduğu, muvafık düştüğü takdirde meşrudur, muteberdir. Maamafih, Kur´ân-ı Kerim´de bir kerede bu üç makam beraberce zikredilerek itaat emredilir:

“Ey iman edenler, Allah´a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah´a ve Peygamber´e döndürün, eğer Allah´a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir” (Nisa 59).

Ulü´l-emr: Halkımızın diline ulü´l-emr olarak, Kur´ân´daki şekliyle girmiş olan bu tâbire bazan “emir sahibi”, bazan “veliyyü´l-emr” şeklinde rastlarız. Aynı mânada olmak üzere sultan, imam gibi başka tâbirlerin kullanıldığına da rastlanır.

Sahabe ve Tabiin´den bu yana ulü´l-emirden kastedilen kimseler hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısmı bununla “ulemâ”nın kastedildiğini söylerken, diğer bir kısmı “ümerâ”nın kastedildiğini ileri sürmüştür. Bundan sadece Sahabe´yi anlayanlar da olduğu gibi, bütün memurları (vülât) anlayanlar da olmuştur.

Nevevî daha pratik bir târif kaydeder: “Ulü´l-emr, ümerâ ve vâlilerden, itaat edilmesi Allah tarafından vâcib kılınmış olan herkestir.” Ve bu târifin, halef ve selef -müfessir, fakih vs. her çeşit- âlim zümrelerinin ortak görüşü olduğunu belirtir.

Ömer Nasuhi Bilmen, fıkıh ıstılâhı olarak ulü´l-emr´i şöyle târif eder: “Yâ İslâm cemaatinin intihâbiyle veya kendisinin kuvvet ve nüfuzuyla hakimiyyet makamını ihrâz edip, Müslümanların bir emniyyet ve selâmet dâiresinde yaşamalarını te´mine muvaffak olan herhangi bir müslim zattır.”

Burada görüldüğü gibi, umumiyetle devlet reisi kastedilmekle birlikte, yerine göre, bugünkü tâbirle “otorite” denilen devleti temsil durumundaki herkes için ulü´l-emr tâbiri ıtlak olunabilir ve olunmaktadır. Şu halde imam, halife, emîr, âmil, me´mur, âmir, sultan vs. gibi kelimelerin herbiri ulü´l-emr mefhumunu ifade eder.[75]

Ulü´l-emr Etrafında Birlik: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) İslâm cemiyyetinin bütünlük ve haşmetini, sulh ve saadetini bir reis etrafında meydana getirilecek birlik ve berâberlikte gördüğü için lisanının bütün belâgat ve talâkatı ile bir imam (ulü´l-emr) etrafında toplanmaya teşvik etmiş, bölünüp dağılmaları, birlik ve cemaatten ayrılmaları şiddetle takbih etmiş, ayrılanları kınamış, tehdid ve terhibde bulunmuştur. İmam etrafındaki teşekkül etmesi istenen bu birlik ve beraberlik her şeyden önce imama itaate bağlıdır.

Buharî´nin Enes (radıyallahu anh)´ten kaydettiği bir rivayette: “Üzerinize, başı, kuru üzüm gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilse dinleyin ve itaat edin” denmektedir.

Müslim´in kaydettiği bir rivayette, Ebu Zerr: “Halîlim (Hz. Peygamber) bana: “Kolları kesik bir köle bile olsa emîri dinleyip itaat etmemi tavsiye etti” demektedir.

Şârihler, gerek “kuru üzüm”, gerekse “kolları kesik” tâbirleriyle emîrin nesebce düşük, görünüşçe çirkinliğinin ifade edilmek istendiğini, yani emire neseb ve fizyonomisine bakılmadan itaat etmek gerektiğini söylerler.

Bir diğer rivayet de şöyledir: “..Üzerinize, emîr olarak, bir Habeşli köle bile tayin edilse onu dinleyin ve itaat edin. Sizden biri İslâm´ı ile boynunun vurulması arasında muhayyer bırakılmadıkça itaate devam etsin. Böyle bir durumda boynunu uzatsın. Anasız kalasıca, dini gittikten sonra, onun ne dünyası kalır, ne de âhireti.”

Şu hadiste imama isyan kıyâmet alâmeti olarak zikredilir: “Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e kasem ederim ki, imamınızı öldürmedikçe, birbirinize kılıç çekmedikce ve dünyanıza şerirleriniz reis olmadıkça kıyâmet kopmaz.”

Bazı rivayetlerde emîre itaat Allah´a itaatle aynı ayarda tutulmaktadır: “Kim bana itaat ederse Allah´a itaat etmiş olur. Kim de bana isyân ederse Allah´a isyân etmiş olur. Emîrime kim itaat ederse bana itaat etmiş olur. Emîrime kim isyan ederse, bana isyân etmiş olur.”[76]

Biat Şartı İtaat: Bir kısım rivayetler, ilk Müslümanlar ile biat akdi yaparken, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in onlara her hâl ü kârda itaat etmeyi şart koştuğunu göstermektedir. Müslümanlığı kabul edilmesi için teklif edilen ilk şartlar arasında bunun zikri, otorite ve itaatten yoksun o devir Araplarının nazarında itaatin ehemmiyetini tesbit gayesini gütmelidir: Übâde tü´bnü´s-Sâmit der ki: “Biz, Allah Resûlü´ne, kolaylıkta olsun, zorlukta olsun; gönlünümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun… itaat etmek üzere biat ettik.”[77]

Hoşa Gitmese de İtaat: Sâdece yukarıda kaydettiğimiz Übâde tü´bnüs-Sâmit rivayetinde değil, başka sahabelerden de gelen biatla alâkalı pek çok rivayette, Hz. Peygamber´in itaat şartını koşarken, verilen emir hoşa gitse de, gitmese de, içinde bulunulan şartlar bolluk veya darlık her ne olursa olsun, imamdan küfrünü gerektiren bir hâl zâhir olmadıkça İTAAT ETMEK şartını çok vâzıh olarak duyurduğunu görmekteyiz.[78]

Allah İçin Biat: Her hâl ve şartda itaatin gerçekleşmesi için, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bey´at (biat) ve itaatin sırf Allah rızası için yapılması, buna dünyevî bir maksad dâhil edilmemesi için başkaca tenbihlerde bulunmuştur. Allah rızasından hariç dünyevî bir maksadla bey´atta bulunanlar hakkında şiddetli tevbih ve kınamalar gelmiştir: “Üç kişi vardır, kıyamet günü Allah onların ne yüzüne bakar, ne de onlarla konuşur, onların günahlarını da affetmez, onlara çok elim bir azab vardır: “…biri de dünyevî bir maksadla imama biat eden kimsedir. Öyle ki, istediğinden verilince itaat eder, verilmeyince itaati terkeder.”[79] Buraya kadar söylediklerimizi hülasa edecek olursak İslâm´ın hükmü şudur: “İmama, mâsiyet olmayan (yâni Allah´a isyâna götürmeyen) hususlarda itaat farzdır.” Zira “İmam -düşmanın saldırısına, insanların birbirlerine zulmüne karşı- bir perde gibidir, (o, şahsında nasıl olursa olsun), onun idaresi altında, -düşmanlara, âsilere ve her çeşit fesadçılara (yani anarşistlere) karşı- cihad edilir…”

2- FASIK İMAMIN ARKASINDA NAMAZ

Aslında bu bahsi, itaatle ilgili önceki bahisten tamamen ayırmak gerekmez, onun mütemmim bir parçasıdır. Zira, “İmam”, kelime olarak, hem namaz kıldıranın, hem de devlet reisinin müşterek adıdır. Hem imam, bir bakıma, devlet reisine niyabeten vazife yapar. Bu durum cum´a namazlarında pek vâzıhtır. Bu sebeple cum´anın şartlarından biri, resmî izindir.

İmamda aranan şartları; İslâm uleması, hadislere dayanarak şöyle tesbit etmiştir: İslâm, büluğ, akl, zükûret (erkek olmak), kıraat, özürlerden selâmet. Öyle ise bu şartları câmi olanlar imam olabilirler. Şüphesiz, cemaat arasında, bu şartları taşıyanlardan efdâl olanı, yani başka tâli vasıflarla temâyüz edeni imamlığa elyaktır ve tercih edilir. Sırayla âlim olmak, kıraati güzel olmak, muttaki olmak, yaşça büyük olmak; ahlâken üstün olmak, nesebce, sesce, kılık kıyafetçe, nezâfetçe güzel olmak gibi başka vasıflar da sayılmıştır. Bunlar gerekli, vâcib şartlar değildir, sıfatlarda eşitlik hâlinde tercih âmilleridir. Ev sâhibi veya bir mahallin vazifeli imamı, bu vasıfları taşımasa bile tercih olunur.

Şu halde, hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın koyduğu esasa göre, tercih ettirici sıfatları taşıyan elyâk bir kimse olmadıkça kebâir işlemiş de olsa fâsıkın arkasında namaz kılınacak, cemaat teşkil edilecektir. Meseleye temas eden âlimler, selefin de böyle yaptığını söylerler ve İbnu Ömer ve Enes (radıyallahu anhümâ) gibi Ashab´ın büyüklerinin Haccâc´ın arkasında namaz kıldıklarını belirtirler.

Şu hususu da belirtelim ki, Aliyyu´l-Kârî, sadedinde olduğumuz hadisi açıklarken, buradaki vücubun cevâz mânasında anlaşıldığını yani fâsık ve hatta ehl-i bid´anın arkasında namaz kılmanın cevâzına delalet ettiğini belirtir. Cevâz esas ise de Hanefilere göre mekruhtur. İmâm Mâlik ve İmâm Muhammed ise hiç câiz olamayacağı kanaatindedir.[80]

ـ2ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: جَاهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِأمْوَالِكُمْ وَأنْفُسِكُمْ وَألْسِنَتكُمْ[. أخرجه أبو داود والنسائى.

2. (1027)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.” [Ebu Dâvud, Cihâd 18, 2504); Nesâî,Cihâd 1, (6, 7).][81]

AÇIKLAMA:

1- Müşriklerle bizzat karşılaşarak cihad yapmanın vâcib olduğuna dair hadiste delil bulunduğunu âlimler belirtir. Bu vecibe, kendine bedel bir başkasını göndermekle ücretle birisini tutmakla kişinin uhdesinden düşmez. Keza hadiste Allah yolunda harcamak suretiyle de cihada iştirak vacibtir. Bu vecibe, daha ziyade parası olanlarla ilgilidir. Ancak emri yerine getirmek için fazla çalışarak para kazanıp, cihad maksadıyla harcamaya teşvik mevcuttur. Ashâb´tan fakir olanların, Allah yolunda nakdî harcamada bulunabilmek için hususî gayret göstererek para kazanıp sonra harcadıklarına örnekler var. Cihad maksadıyla yapılacak harcama silah, yiyecek, giyecek, binek veya başka levâzım için yapılabilir.[82]

2- Lisanla yapılan cihada gelince, Münzirî, bundan düşmanı hicvetmeyi anlamıştır. Delil olarak da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hz. Ömer (radıyallahu anh)´e yaptığı bir müdâhaleyi gösterir. Umretu´l-Kaza sırasında şâir sahâbilerden Abdullah İbnu Revâha (radıyallahu anh)´nın Resûlullah´ın huzurunda Kureyş´i hicveder mahiyette şiir okumasını Hz. Ömer, hoş karşılamayarak mâni olmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale ederek: خَلَّ عَنْهُ يَا عُمَرُ فَلَهِىَ اَسْرَعُ فِيهِمْ مِنَ النَّبِلَّ

“Ey Ömer! Abdullah´ı serbest bırak, onun hicivleri Kureyş´e oktan daha çabuk, daha çok tesir etmekte, yaralar açmaktadır.” Hassân İbnu Sâbit için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), aynı düşünce için müşrikleri hicvetmesi, onların şiir yoluyla yaptıkları taarruzları cevaplaması için Mescid-i Nebevi´de müstakil bir minber kurdurmuş idi.

Şüphesiz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “Müşriklere karşı… dilinizle de cihad edin” derken sadece onları hicvetmeyi kastedmemiştir. İlmî ve edebî nev´e giren her çeşit telkin ve karşı telkin, tez ve antitez, propaganda ve karşı propaganda, kelâmî hüccet ve cedel vs. hepsi dahildir.

Lisanla cihâdın mahiyeti zamana ve mekâna göre de farklılıklar arzedebilir. Kısacası küffârın bu dalda başvurduğu metod ve teknikleri iyi bilip, onlara aynıyla mukabele etmek gerekir.

Zamanımızda kitle yayın vasıtaları, kitap, mecmua, gazete, radyo, televizyon, video, plak vs.; edebî nev´e giren roman, hikâye, masal, mizah, karikatür vs. gibi insanların rağbet gösterdikleri her şeyin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın irşadlarında geçen “dille cihâd”a dâhil olduğu kanaatindeyiz.

Dil, insanları içten ve gönülden fethedeceği için onun tesiri oktan daha sür´atli ve daha kuvvetlidir.[83]

ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عنهما ]أنَّ رسولَ اللّه # قالَ يَوْمَ الْفَتْحِ: َ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ. وَلكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ، وَإذَا اسْتُنْفِرْتُمْ فَانْفِرُوا[. أخرجه الخمسة .

3. (1028)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke´nin fethi günü buyurdular ki:

“Artık bu fetihten sonra hicret yoktur. Fakat cihâd ve niyyet vardır. Öyleyse askere çağrıldığınız zaman hemen silah altına koşun!” [Buharî, Cihâd 1, 27, 194, Cizye 22, Hacc 43, Cezâu´s-Sayd 10; Müslim, İmâret 85, (1353), Hacc 445, (1353); Tirmizî, Siyer 33, (1590); Nesâî, Cihâd 15, (7, 146); Ebu Dâvud, Cihad 64, (2480).[84]

AÇIKLAMA:

Hadiste zikredilen “feth”den murad, Mekke´nin fethidir. Ulemânın açıkladığı üzere, fetihden önce Müslüman olan herkese Medine´ye hicret etmek farz-ı ayn idi. Çünkü, Medine´de Müslümanlar sayıca azdı, güçlenmeye muhtaç idiler. Mekke´nin fethinden sonra, Arabistan müşrikleri kabileler hâlinde İslam´a girdikleri için, artık sayı artmış, düşman tehlikesi de çok azalmış idi. Bu durum Medine´ye hicret gereğini de ortadan kaldırmış idi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fetihle birlikte hicreti yasakladı. Hicret şartı ile biat etmek isteyenler bile oldu, ama müsâmaha göstermedi, bu kimselere: “Fetihten sonra hicret yoktur, fakat cihâd ve niyet vardır…” diyordu.

Ancak, hicretin bir diğer sebebi daha var: Müslümanlara, dini sebebiyle eziyet. Müşrikler, İslâm´a girenleri, dinlerinden çevirebilmek için akla gelebilen her çeşit işkenceleri yapıyorlardı. İslâm´ı yaşayabilmek için o muhitin terki gerekiyordu. Bu şartlarda olan Müslüman, yaşayabilmek için dininden taviz vermek zorunda idi. İslâm dini, mensubuna, dinden taviz üzerine kurulacak bir hayat düzenini tecviz etmez. Müslüman, mutlaka dinini yaşayabileceği evladını İslâm üzere yetiştirebileceği bir muhit içerisinde yaşamak mecburiyetindedir. Böyle bir muhite hicret etmek gerekir. İslâm ulemâsı bu çeşit hicretin kıyâmete kadar bâki olduğu kanaatindedir. Delilleri de bâzı âyet ve hadislerdir: Bir âyet şöyle: “Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne işte idiniz ” Onlar: “Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) âciz kimselerdik” derler. Melekler de: “Allah´ın arzı geniş değil miydi Siz de oraya hicret edeydiniz ya!” derler. İşte onlar (böyle). Onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir” (Nisa 97).

Bu âyetle aynı mealde bir hadis de şöyle: أَنا بَرئٌ مِنْ كُلِّ مُسْلِمٍ يُقِيمُ بَيْنَ اَظْهُرِ الْمُشْرِكِينَ

“Ben müşrikler arasında yaşamaya devam eden her Müslümandan uzağım.”

Şu halde hadisin mânası, İbnu Hacer´in de dediği gibi “Medine´ye hicret” mânasında vatandan ayrılmak kalkmıştır, ama:

* Cihad maksadıyla vatandan ayrılmak bâkidir.

* İyi niyyetle yani küfür dünyasından kaçmak, ilim talebi için memleketi terketmek, fitne sırasında dinini kurtarmak gibi maksadlarla vatanı terketmek kıyamete kadar bâkidir.

Nevevî, bu hadise dayanarak, hicretin kalkmasıyla inkıtaya uğrayan hayır ve sevabın “cihâd” ve “iyi niyet”le kazanılabileceğini söyler. Ebu Bekir İbnu´l-Arabî, yasaklanan hicretin Medine´de bulunan Resûlullah´ın yanına sağlığında yapılan hicret olduğunu, Resûlullah´tan sonra, nefsinden korkan herkese hicret etme ruhsatının devam ettiğini söyler. Bu konu üzerine çok daha geniş bir tahlili 5775-5779. numaralı hadisler zımnında sunacağız.[85]

ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَغْزُُ وَلَمْ يُحَدِّثْ نَفْسَهُ بِغَزْوٍ مَاتَ عَلى شُعْبَةٍ مِنَ النِّفَاقِ[.قال ابن المبارك: فَنَرى أنَّ ذلِكَ كانَ عَلى عَهْدِ رسولِ اللّه #. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.

4. (1029)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim gazve yapmadan ve gaza yapmayı temenni etmeden ölürse nifaktan bir şube üzerine ölmüş olur.”

İbnu´l-Mübârek der ki: “Biz bunun Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sağlığına has bir keyfiyet olduğuna hükmetmiştik.” [Müslim, İmâret 158, (1910); Ebu Dâvud, Cihâd 18, (2502); Nesâî, Cihâd 2, (6, 8).][86]

AÇIKLAMA:

Hadis-i şerif, pek büyük sevap vâdedilmiş olan gazve gibi bir ibadeti temenni etmemeyi kulluk edebinin dışında ilân etmektedir. Müslüman, kulluğunun idrakinde olan, daima hayrı ve hayrın en büyüğünü arayan kimse olmalıdır. Öyle ise, içinde şehâdet gibi en büyük mertebeyi kazandıracak gazveye katılmayı temenni etmemek, gönlünden samimiyetle geçirmemek, kâmil mânada imanla bağdaşmayan bir durum, bir eksikliktir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu eksikliği “nifak” kelimesiyle ifade etmektedir. Hz. Peygamber devrinde münafıkların belli başlı eylemlerinden biri de “savaşlara katılmamak” idi (Tevbe 81, Feth 11-16).

İbnu´l-Mubârek merhum, bunu Resûlullah devri ile kayıtlı görmüş olsa da, diğer âlimler, çoğunlukla bu te´vilin muhtemel olduğu, hadisin, her devre baktığı, hükmünün kıyamete kadar bâki olduğu kanaatini izhâr etmişlerdir. Bu hadis, herhangi bir hayırlı işe niyet edip de yapamayan kimse ile, hiç niyet etmemiş kimsenin arasında büyük fark olacağına dikkat çekmektedir.

نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ “Mü´minin niyeti amelinden hayırlıdır” hadisi bir kere daha hatırlanabilir. Sadedinde olduğumuz hadis, gazve yapmış olmayı temenni ettiği halde gazve yapmadan ölen kimseye herhangi bir itab gelmiyeceğine delildir. Bir namazı vaktinin evvelinde kılmayıp, vaktinin sonlarında kılmaya niyet eden ve fakat kılma fırsatı bulamadan vefat eden kimse ile, keza, hacc farz olduğu halde ömrünün sonlarına tehir edip, haccedemeden ölen kimse hakkında âlimler ihtilaf eder: Bunlar te´hirleri sebebiyle günahkâr oldular mı, olmadılar mı Şurası muhakkak ki, böylelerinin sevabtan kayıpları büyüktür.[87]

ـ5ـ وفي رواية ‘بى داود عن أبى أمامة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]مَنْ لَمْ يَغْزُ وَلَمْ يُجَهّزْ

غَازِياً أوْ يَخْلُفْ غَازياً في أهْلِهِ بِخَيْرٍ أصَابَهُ اللّه تعالى بِقَارِعَةٍ قَبْلَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ[ .

5. (1030)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Kim bizzat gazveye katılmaz veya bir gaziyi techiz etmez veya bir gazinin ailesini hayırlı bir şekilde himaye etmez ise, Allah kıyamet gününden önce ona hiç beklemediği bir musibet ulaştırır.” [Ebu Dâvud, Cihâd 18, (2503).][88]

ـ6ـ وعن أبى النضر عن عبداللّه بن أبى أوفى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]إنَّ رسولَ اللّه # في بَعْضِ أيَّامِهِ الَّتِى لَقِىَ فِيهَا الْعَدُوَّ انْتظَرَ حَتَّى مَالَتِ الشَّمْسُ فَقَامَ فِيهِمْ فقَالَ: يَا أيُّهَا النَّاسُ َ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ العَدُوِّ وَاسْألُوا اللّهَ الْعَافِيَةَ، وَإذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا. وَاعْلَمُوا أنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ ظَِلِ السُّيُوفِ. ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ وَمُجْرِىَ السِّحَابِ وَهَازِمَ ا‘حْزَابِ اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .

6. (1031)- Ebu´n-Nadr merhum Abdullah İbnu Ebî Evfâ (radıyallahu anh)´dan naklen anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla karşılaştığı günlerden birinde, güneşin meyletmesini bekledi. Sonra kalkıp yanındakilere şöyle dedi: “Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah´tan afiyet dileyin. Ancak karşılaşacak olursanız sabredin, bilin ki cennet kılıçların gölgesindedir.”

En sonda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözlerini şöyle tamamladı:

“Ey Kitab´ı indiren, bulutları yürüten, (Hendek Savaşı´nda düşman müttefikler olan) Ahzâb´ı hezimete uğratan Rabbimiz, bunları da hezimete uğrat ve onlar karşısında bize yardım et!” [Buharî, Cihâd 156, 22, 32, 112, Temennî 8; Müslim, Cihâd 20, (1742), Ebu Dâvud, Cihâd 98, (2631).][89]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla mukâteleyi güneşin tepe noktasından batı cihetine meyletmesinden sonra yapmayı tercih ederdi. Sadedinde olduğumuz hadisin belirttiği hususlardan biri budur.

2- Hadiste temas edilen mühim hususlardan biri düşmanla karşılaşmayı temenni etmemek. “Cennet kılıçların gölgesindedir” diyecek kadar cihada ve mukâteleye ehemmiyet veren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, “düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin” demesi, ilk nazarda mütenâkız bir durum gözükebilir. Bunu açıklama sadedinde İbnu Battâl merhum: Buradaki yasaklamanın hikmeti şudur: Kişi, neticenin neye müncer olacağını bilemez. Bu tıpkı fitneden selâmet taleb etmeye benzer” demiştir. Nitekim Hz. Sıddik (radıyallahu anh): ‘َنْ أُعَافِى فَأشْكُرَ أُحَبُّ إلَىَّ مِنْ أنْ اُبْتَلِىَ فَأصْبِرَ”Afiyette olup şükretmeyi, imtihanda olup sabretmeye tercih ederim” demiştir.

İnsan kazanacağından emin olduğu imtihana şevkle girer. Ya netice meşkuk olursa, hangi savaşın neticesinden emin olunabilir

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyi yasaklamasını şu şekilde izah eden de olmuştur: “Çünkü karşılaşma temennisinde bir nevi kendini beğenme, mevcut asker adedine güvenme, kuvvetine itimad etme ve düşmanı mühimsememe mevcuttur. Bütün bu düşünceler ihtiyatlı ve basiretli olma esasına aykırıdır.” Mamafih, bu nehyi “düşmanla karşılaşmanın faydalı ve gerekli olduğunda şüpheye düşer veya zararlı olacağı hususunda kanaat hasıl ederse” şeklinde kayıtlara hamledip, bu durumlar mevzubahis olmadıkça mukâtelenin faziletli olduğu, emre itaat olduğu da söylenmiştir.

Birinci te´vili te´yid eden bir husus, düşmanla karşılaşma temennisini nehyettikten sonra, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Allah´tan âfiyet dileyin” demiş olmasıdır. Saîd İbnu Mansur´un bir tahrici de bu te´vili te´yid etmektedir:

َ تَمَنَّوْا لِقَاءَ الْعُدُوِّ فَإنَّكُمْ تَدْرُونَ عَسى اَنْ تَبْتَلُوا بِهِمْ

“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, bilemezsiniz, belki de onlarla musibete uğrayacaksınızdır.”

İbnu Dakiku´l-Îd şöyle demiştir: “Ölümle karşılaşmak, nefse, en zor gelen bir şey olması ve gaybî işler, gaybî olmayan kesin işler gibi olmaması sebebiyle, karşılaşma anında, arzu edilen şeyin cereyan edeceğinden emin olunamaz. Bu sebeple karşılaşmayı temenni etmek mekruh addedilmiştir. Keza, karşılaşmanın vukûu halinde, önceden kendi kendine verdiği söze muhalif hareket etme ihtimali de mevzubahistir, bu da nehyi gerekli kılan bir husustur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) karşılaşma ister istemez vukûa geldiği takdirde, sabredip metânet göstermeyi emretmektedir.”

3- Hadiste “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” denmektedir. İbnu´l-Cevzî: “Bundan murâd, cennetin kılıçla kazanılacağını belirtmektir” der. Hadisin bazı vecihlerinde ise: إنَّ الْجَنَّةَ تَحْتَ بَارِقَةِ السُّيُوفِ

“Cenet kılıçların parıltısı altındadır” denmiştir.

Kurtubî, hadisi açıklarken, bu vechini esas alır. Ona göre, bu ifade, vecizliği ve lafzî tatlılığından başka, ihtiva ettiği birçok belağat incelikleriyle en nefis müciz kelamlardan birini teşkil etmektedir: Zira bu söz:

* Cihada teşvik etmekte,

* Cihada mukabil büyük bir sevabın verileceğini bildirmekte,

* Düşmanla yakından vuruşmaya teşvik etmekte,

* Kılınç kullanmaya teşvik etmekte,

* Hücum anında askerlerin -kılınçların gölgesinde olacak şekilde- biraraya gelmelerine teşvik etmektedir.

4- Bu hadisten, bazı selef, düşmanı mübârezeye (teke tek vuruşmaya) çağırmanın yasaklandığı hükmünü çıkarmıştır. Hasan Basrî merhum bu görüştedir. Hz. Ali (radıyallahu anh) de: “Kimseyi mübârezeye çağırma. Çağrılırsan icâbet et, o zaman yardıma mazhar olursun, zira mübârezeye çağıran bâğîdir (haksız, âsi)” demiştir.

5- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hutbesinin sonunda dua ederken, Cenâb-ı Hakk´a hitab etmekte ve Rab Teâla´nın bazı vasıflarını zikretmektedir. Zikredilen bu vasıflarla Müslümanların mazhar oldukları yardım çeşitleri dile getirilmiştir. İbnu Hacer şu açıklamayı kaydeder:

a) مُنْزِلُ الْكِتَابِ “Kitabı indiren” ibaresiyle şu âyete işaret buyurulmuştur. (Meâlen): “Onlarla savaşın ki, Allah sizin elinizle onları azablandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü´minlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalplerindeki öfkeyi gidersin” (Tevbe 14-15).

b) مُجْرِى السَّحَابِ “Bulutları yürüten” ibaresiyle Allah´ın dileğine uygun olarak, bulutların bâzan rüzgârla tahriki, bazan rüzgârın esmesine rağmen yerinde durması, bazan yağmur yağarken bazan yağmaması gibi bulutların teshiriyle ilgili olarak ortaya çıkan kudret-i zâhirîye işaret etmektedir. Bulutların hareketiyle, mücâhidlere savaşırken hareketleri esnasında ulaştırılan yardıma işaret edilmiştir. Keza bulutun durması ile küffârın ellerinin mücâhidler karşısında tutulmasına, yağmurun inmesiyle, katledildikleri zaman elde edilecek ganimete, bulutun yokluğu ile onlardan hiçbir şey elde edilemediği zamanki hezimetlerine işaret etmektedir. Bütün bunlar, Müslümanlar için iyi olan hallerdir.

c) هَازِمُ ا‘حْزَابِ “Ahzâb´ı (müttefikleri) hezimete uğratan” ibaresiyle geçmiş nimetleri zikrederek tevessülde bulunmaya (yani ilticaya tutunmaya, mânevî sığınmaya) ve bütün hayırların Allah´dan geldiğini beyana işaret etmektedir.[90]

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu duasında sayılan üç nimetin büyüklüğüne bir uyarı mevcuttur. Zira, Kitab, yani Kur´ân´ın inmesiyle uhrevî nimet hasıl olmuştur: Bu İslâm´dır; bulutların yürütülmesi ile dünyevî nimetler hâsıl edilmektedir; bu rızıktır; Ahzâb´ın hezimetiyle (yani Hendek Savaşı´nın kazanılmasıyla) bu iki nimetin korunması sağlanmıştır. Şu halde bu dua ile Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiş olmaktadır: “Ey Rabbim! nasıl ki, bizi dünyevî ve uhrevî iki nimet ile perverde ettin ve onları korudu isen öyle de bunları ibka et, ebedî kıl.”

6- Bu hadisten şu hükümler de çıkarılmıştır:

* Düşmanla karşılaşınca Allah´a dua edip yardım taleb etmek müstehabdır.

* Mücâhidlere nasıl savaşacakları, nasıl hareket edecekleri hususunda talimatta bulunmak bilgi vermek müstehabdır.

* Cenâb-ı Hakk´a dua ederken esma-ı hüsnasını, geçmişte verdiği nimetleri zikrederek onların yüzü suyu hürmetine istemek müstehabdır.

* Vazife verirken, ahlâk ve edebe uymaya teşvik ederken, insan fıtratını gözönüne alarak uyanık ve canlı anları yakalamak, uyuşukluk ve gafletli anlardan sakınmak müstehabdır. Resûlullah bu sebeple güneşin meyil anından sonra hitapta bulunmuştur.

* Müslümanların maktülleri için umumî olarak “cennetlik” demek câizdir, fakat ferdî olarak “falanca cennetlik” diye ismen söylememek gerekir.[91]______________(4)

ـ7ـ وعن سلمة بن نفيلٍ الكندى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسولُ اللّه #: َ يَزَالُ مِنْ أُمَّتِِى أمَّةٌ يُقَاتِلُونَ عَلى الحَقِّ وَيُرِيعُ اللّهُ تعالى لَهُمْ قُلُوبَ أقْوَامٍ وَيَرْزُقُهُمْ مِنْهُمْ حَتَّى تَقُومَ السَّاعَةُ، وَحَتَّى يَأتِىَ وَعْدُ اللّهِ. الخَيْلُ مَعْقُودٌ في نَوَاصِيهَا الخَيْرُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَهُوَ يُوحِى إلىَّ أنِّى مَقْبُوضٌ غَيْرُ مُلَبَّثٍ، وَأنَّكُمْ تَتْبَعُونِى، أَ فََ يَضْرِبْ بعْضُُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ. وَعُقْرُ دَارِ الْمُؤمِنِينَ الشَّامُ[. أخرجه النسائى.»عُقْرُ الدَّار« بضم العين المهملة وفتحها: أصلها. وأشار بذلك إلى أن الشام تكون عند ظهور الفتن آمنة، والمسلمون بها أسلم .

7. (1032)- Seleme İbnu Nüfeyl el-Kindî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ümmetimden bir grup, hak yolunda mücadeleye (hiç ara vermeden) devam edecek, Allah da, onlar(la mücâdele sebebi) ile bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve bunlardan (alınanlarla) onların rızkını sağlayacaktır, bu hal kıyamet gününe, Allah´ın va´dinin gelme anına kadar devam edecektir. Atın, kıyamete kadar alnında hayır bağlıdır. Rabbim bana, aranızda kalıcı değil, gidici olduğumu, ruhumu kabzedeceğini, sizin de beni, (birbirinizin boynunu vuran gruplar olarak) takib edeceğinizi bildirdi. Sakın birbirinizin boynunu vurmayın. Mü´minlerin (fitne sırasında emniyette olacakları) asıl yerleri Şam´dır.” [Nesâî, Hayl 1, (6, 214-215).][92]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, biraz özetlenerek alınmış. Resûlullah bu sözü, bir kimsenin kendisine gelerek: “Ey Allah´ın Resûlü, insanlar atları kaldırdı, silahları da terketti, “Artık cihad bitmiştir, harbler de sona ermiştir” diyorlar” demesi üzerine söyler. Kendisine böyle söylenince cemaate yönelen Resûlullah: “Yalan söylüyorlar, asıl şimdi harb(in zamanı) geldi” diyerek söze başlar ve “Ümmetimden bir grup Hakk yolunda mücâdeleye kıyâmete kadar devam edecektir…” diye açıklamasını devam ettirir.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadiste, Müslümanlar ne kadar kötü şartlar yaşayıp, mağlubiyetlere düşseler, idarede müessiriyetlerini kaybetseler bile, Hakk´ın galebesi için çalışan grupların, her tarafta mevcut olacağını bildirmektedir. Bazı rivayetlerde, bu mücâdelenin, gizlilik içinde değil, açıktan açığa yapılacağı tasrih edilir. Bildiğimiz kadarıyla bütün baskılara, yasaklara, nefes kesen tedhişe rağmen, Rusya´da bile Hakk adına yapılan mücâdele gizliden gizliye devam etmiştir. Hadisler bunun açıktan olacağını da tasrih eder. Bir bölgede sindirilip gizliliğe itilse veya İspanya´da olduğu gibi tamamen söndürülse bile, bir başka yerde veya yerlerde İslâm mücâdelesi canlı kalacak, Hâlık için yapılan cihâdın sancağı gönderde dalgalanmaya kıyamete kadar devam edecektir. Hadis bunu haber vermektedir.

3- Atın alnına bağlanmış olan “hayr”ı âlimler “sevap”, “ganimet”, “izzet”, “makam”, “zafer” olarak te´vil etmişlerdir.

4- Hadisin, Nesâî´deki aslı “…Sizin de beni, birbirinizin boynunu vuran gruplar olarak takib edeceğinizi bildirdi” şeklinde devam eder. Teysir, bu kısımda bazı özetlemeler yapmış. Biz tercümede atılan kısımları parantez içerisinde gösterdik.

Hadisin devamında da bazı tasarruf var ise de mühim değil.

5- “Mü´minlerin asıl yerleri Şam´dır” ibaresini âlimler, “fitne zamanında” diye kayıtlayarak açıklığa kavuştururlar. Şâm eski metinlerde Suriye bölgesinin adıdır, bugünki Şam şehri değil. Şam şehrine Dımeşk denilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde Suriye henüz fethedilmiş değildir. Böylece hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın istikbali doğru olarak haber veren bir mucizesi olarak karşımıza çıkmaktadır: Kendisinden hemen sonra Suriye fethedilecektir. Bu sıralarda patlak verecek fitne hareketleri sırasında Irak ve Hicâz bölgeleri fitne hareketlerinden huzursuz olurken, Suriye bölgesi kargaşanın dışında kalacaktır. Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in şehâdeti ile başlayıp, Hz. Osman´ın şehadetiyle kızışıp Sıffin ve Kerbelâ hâdiseleriyle gelişen fitne hareketleri Suriye´ye sıçramamış, bazı sahabeler, fitnenin dışında kalmak için Suriye´ye hicret bile etmiştir.[93]

İKİNCİ FASIL

CİHAD´IN ÂDABI

ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كاَنَ رسولُ اللّه # إذَا غَزَا قالَ: اللَّهُمَّ أنْتَ عَضُدِى وَنَصِىرِِى. بِكَ أحُولُ وَبِكَ أصُولُ وَبِكَ أقَاتِلُ[. أخرجه أبو داود والترمذى .

1. (1033)- Hz.Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gazve yaptığı zaman:

“Ey Rabbim sen benim destekcim ve yardımcımsın. Senin sayende çâre düşünür, senin sayende saldırır, senin sayende mukâtele ederim” derdi. [Tirmizî, Da´avât 132, (3578); Ebu Dâvud, Cihâd 99, (2632).][94]

ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. ]أنَّ رسولَ اللّه # كانَ هُوَ وَجُيُوشهُ إذَا عَلوُا الثّنَايَا كَبَّرُوا، وَإذَا هَبَطُوا سَبَّحُوا فَوُضِعَتِ الصََّةُ عَلى ذلِكَ[ .

2. (1034)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve askerleri (sefer sırasında) tepeleri tırmandıkça tekbir getirirler, inişe geçince de tesbihte bulunurlardı. Namaz dahi buna göre vazedildi.” [Ebu Dâvud, Cihâd 78, (2595).][95]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet, sefer sırasında yolun durumuna göre Hz. Peygamber ´in farklı zikirlerde bulunduğunu belirtmektedir: Yamaçlarda tekbir, yâni Allahu ekber demek, inişlerde tesbih, yâni sübhânallah demek gibi. Rivâyet, ayrıca namazdaki tekbir ve tesbihlerin de buna benzeyerek namazda yer aldıklarını belirtmektedir.Yani rükû ve secde hallerine tesbih, rükû ve secdeden doğrulurken tekbir getirilmektedir. [96]

ـ3ـ وعن سلمة بن ا‘كوع رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]أمَّرَ عَلَيْنَا رسولُ اللّه # مَرَّةً أبَا بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ في غَزَاةٍ فَبَيَّتْنَا أُنَاساً مِنَ المُشْرِكِينَ فَقَتَلَهُمْ فَقَتَلْتُ بِيَدِى تِلْكَ اللَّيْلَةَ سَبْعَةً، هُمْ أهْلُ أبْيَاتٍ، وَكَانَ شِعَارُنَا: يَا مَنْصُورُ أمِتْ أمِتْ[. أخرجه أبو داود .

3. (1035)- Seleme İbnu´l-Ekvâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gazve sırasında başımıza Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)´i komutan tayin etti. Bu seferde müşriklerden bir gruba gece baskını yaptık. Onlardan çokça öldürüldü. Ben kendi elimle yedi kişi öldürdüm. Bunlar, farklı âilelerdendi. O gün parolamız: “Ey Mansur (yardım gören) öldür, öldür!” idi.” [Ebu Dâvud, Cihâd 78, (2596), 102, (2638).][97]

AÇIKLAMA:

Ebu Dâvud, bu rivayeti “parola” ile ilgili bir babta zikreder. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, sefere çıkıldığında, her grubun bir komutanı, bir sancağı olduğu gibi müstakil bir de parolası olurdu. Bu parola ile, bilhassa gece vakti birbirlerini tanırlardı. Hadislerde parola, “şiâr” kelimesiyle ifade edilmiştir.

Hz. Ebu Bekir´in komutan tayin edildiği bu seferde parola “emit emit ya Mansur!” olmuştur. Emit, öldür demektir. Mansûr, tefeül maksadını güder, zafere ulaşmış mânasında ve asıl muhatap askerlerdir. Ancak, gerçek öldüren Allah olması hasebiyle muhatabın Allah olduğu ve ibârenin şu mânaya te´vil edilmesi gerektiği de söylenmiştir: “Ey yardımcı (Nâsır)! düşmanı öldür.”[98]

ـ4ـ وعن المُهَلّب ]عَمَّنْ سَمِعَ النَّبىَّ # يَقُولُ: إنْ بَيَّتَكُمُ الْعَدُوُّ فَقُولُوا حم َ يُنْصَرُون[. أخرجه أبو داود والترمذى .

4. (1036)- Mühelleb İbnu Ebî Sufre (rahimehullah) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinleyen birisinden, Efendimiz´in şöyle söylediğini naklediyor: “Düşman size gece baskını yaparsa حم َ يُنْصَرُونَ Hâ- mim La yunsarûn deyin”. [Tirmizî, Cihâd 11, (1682); Ebu Dâvud, Cihâd 78, (2597).][99]

AÇIKLAMA:

Burada âni baskın yapan düşman karşısında söylenmesi gereken parola belirtiliyor. حم َ يُنْصَرُونَ ibaresinin bir dua olmayıp, haber olduğu belirtilir. Şayet “yardım görmesinler!” mâ8nasında dua olsa idi َ يُنْصَرُوا şeklinde cezm halinde olması gerektiği belirtilir. Bu bir ihbar olduğuna göre mana şöyle olmalıdır: “Vallahi onlar yardım görmeyecekler!”

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´tan yapılan bir rivayete göre Hâ Mim, Allah´ın isimlerinden biridir ve sanki düşmanın yardım görmeyeceğini kasemle ifade etmektedir. Hâ-Mim´in Allah´ın ismi olmasına itiraz edilmiş ve “zira, denmiştir, bunu te´yid eden başka rivayet mevcut olmadığı gibi, Allah´ın bütün isimleri açık bir mâna taşıdığı halde, bunun iki harfe ünvan olmaktan başka mânası yoktur.” Ancak, bu itiraza bunların bazı ilahî isimlere alem olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. Nitekim Atâ el-Horasanî demiştir ki: “Hâ harfi, Cenab-ı Hakk´ın şu isimlerinin baş harfidir: Halim, Hamid, Hayy, Hakîm, Hannân. Mîm harfi de şu isimlerin baş harfini temsil eder: Melik, Mecid, Mennân (Muktedir, Müntakim.)”

Aliyyu´l-Kârî´nin kaydına göre şu da söylenmiştir: “Hâ-Mim´le başlayan sûrelerin ayrı bir hususiyeti var. Bu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hususiyete Ashab´ın dikkatini çekmekte ve -mezkur sûrelerin şanlarının yüceliği ve makamlarının Allah nezdindeki şerefi sebebiyle- bunların zikrinin Müslümanların kendilerine nusret, düşmanlarına da bela gelmesini taleb ettikleri zaman başvuracakları vesilelerinden olduğunu bildirmek istemiştir. Bu sebeple onlara Hâ-Mim demelerini emretmiştir.”

Aynı açıklamaya göre َ يُنْصَرُونَ cümlesi “Pekâla! Hâ-Mim dedikten sonra ne demeliyiz.” şeklinde vâki olacak muhtemel bir soruya cevap olarak: يُنْصَرُونَ “Onlar yardım görmeyecekler!” deyin” şeklinde cevap cümlesi olmaktadır.Aliyyü´l-Kârî, hadis üzerine geniş açıklamalar sunar.[100]

ـ5ـ وعن كعب بن مالك رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رسولُ اللّه # إذَا أرَادَ غَزْوَةً وَرَّى لِغَيْرِهَا وَيَقُولُ: الْحَرْبُ خِدْعَةٌ[. أخرجه أبو داود .

5. (1037)- Ka´b İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gazveye çıkmaya karar verdiği zaman, şaşırtarak başka bir zan uyandırır ve: “Harb bir hiledir” derdi.” [Ebu Dâvud, Cihad 101, (2637); Buharî, Cihad 157; Müslim, Cihâd 18, (1740).][101]

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in askerî yönlerinden biri haber almaya önem vermesi ve haber sızdırmamak için gerekli tedbirleri almasıdır. Bu husus, siyaset-i Nebeviye´de mühim bir yer işgal eder. Sadedinde olduğumuz hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın umumî prensibini açıklıyor: Tevriye yapmak. Arapça´da tevriye, asıl gayesini gizlemek üzere yapılan aldatıcı davranışa denir, dilimizde şaşırtmak kelimesi tevriyeyi kısmen karşılar.

İslâm uleması, harpte düşmanı aldatmak için başvurulacak her çeşit hilenin câiz olduğunu söylemekte ittifak eder. Düşman karşısında tecviz etmedikleri tek husus, yapılan anlaşmanın, günü dolmadan bozulması, verilmiş olan emânın ihlâlidir. Bu iki fiile cevaz vermezler ve “haram” derler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yalana fetva verdiği üç yerden biri harptir.

İbnu´l-Münîr der ki: “Harb hiledir, demenin mânası, harbi yapan için en mükemmel, en iyi harb, hedefine, düşmanla karşılaşarak ulaşılan harp değil, onu aldatarak ulaşılan harptir. Zîra, karşılaşma, muhâtaralıdır (riskli). Halbuki aldatarak neticeye ulaşmada hiçbir risk (muhâtara) mevcut değildir.”

Şârihler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın el-Harbu hud´atun cümlesini ilk defa Hendek Harbi´nde telaffuz ettiğini belirtir.[102]

ـ6ـ وعن معاذ بن جبل رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: الْغَزْو غَزْوَانِ: فَأمَّا مَنِ ابْتَغَى وَجْهَ اللّهِ تَعالى وَأطَاعَ ا“مَامَ وَأنْفَقَ الْكَرِيمَةَ ويَاسَرَ الشَّريكَ وَاجْتَنَبَ الْفَسَادَ فَإنَّ نَوْمَهُ وَنَبْهَهُ أجْرٌ كُلُّهُ، وَأمَّا مَنْ غَزَا فَخْراً وَرِيَاءً وَسُمْعَةً وَعصَى ا“مَامَ وَأفْسَدَ في ا‘رضِ فَإنَّهُ لَمْ يَرْجِعْ بِالْكَفَافِ[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذى .

6. (1038)- Muâz İbnu Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

Gazve iki çeşittir: Birincisi kişinin Allah´ın rızasını aramak için yaptığı gazvedir. Bu maksadla gazve yapan imama da itaat eder, en kıymetli şeyini harcar, ortağına kolaylık gösterir, fesaddan kaçınır. Bunun uykusu da uyanıklığı da tamamen kendisi için ücret olur. Bir de övünmek, riyâkârlıkta bulunmak ve kendini satmak için savaşan, imama isyan eden, arzda fesad çıkaran kimse vardır. Böyle gazveden asgarî ücreti bile elde edemez.” [Ebu Dâvud, Cihad 25, (2515); Nesâî, Cihad 46, (6, 49); Muvatta Cihad 18 (2, 466).][103]

AÇIKLAMA:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cihada her katılan mücâhid için vâdedilen yüksek ücrete ulaşamayacağını belirtmekte, gerçek mücâhidin sırf “Allah rızası” için savaşması gerektiğini bildirmektedir. Hatta bu da yetmemekte, komutanlara itaatkâr olmaya, savaş sırasında başta canı olmak üzere, nazarında kıymetli olan her şeyi harcamakta cömert olmaya, arkadaşlarıyla iyi geçinip huzursuzluk çıkarmamaya dikkat etmesi gerekmektedir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ve benzeri beyanları, mücâhidlerin tâbi olmaları gereken iç disiplini ortaya koymaktadır. Bu çeşit açıklamalar, yapılan amelin “cihad” sayılabilmesi için uyulması gereken ciddî esaslar olduğunu ifade ederler. Bunlara uyulduğu takdirde asker, gerçek mücahid olacak, sadece mukâtele ânı değil, uyku ve istirahat anları da Allah indinde büyük ücret vesilesi olacaktır.

İkinci çeşit gazinin vasıfları da sayılmıştır; dünyevî maksadlarla savaşmak, itaatsizlik, geçimsizlik vs. Bu da ücretsiz dönecek veya ölecek ama şehid olmayacaktır.

Hadis, Allah rızası için savaşırken, disiplinsizlik yapanları, geçimsizlik çıkaranları ciddi şekilde uyarmaktadır. Demek ki, sâdece niyyet yeterli olmuyor, bunun gereği olan iyi amellerle niyetin ikmal edilmesi gerekmektedir.[104]

ـ7ـ وعن قيس بن عبّاد قال: ]كانَ أصْحَابُ رسول اللّه # يَكْرَهُونَ الصَّوْتَ عِنْدَ الْقِتَالِ[ أخرجه أبو داود .

7. (1039)- Kays İbnu Abbâd anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabı (radıyallahu anhüm) savaş sırasında ses çıkarmayı sevmezlerdi.” [Ebu Dâvud, Cihad 112, (2656).][105]

AÇIKLAMA:

1- Kays İbnu Abbâd, Ebu Abdillah el-Basrî, muhadramundandır, sîkadır. Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Ammâr (radıyallahu anhüm)´dan rivayetleri var. Kendisinden oğlu Abdullah ve Hasan Basrî rivayette bulunmuştur.

2- Ashab´ın hoşlanmadığı şey, zikrullah dışındaki gereksiz bağırıp çağırmalar, faydasız lakırtılar. Fukaha, savaş sırasında bağırıp çağırmanın, gereksiz yere ses yükseltip, lakırtı etmenin mekruh olduğuna bu hadisten delil çıkarmışlardır. Savaş esnasında ses çıkarmanın korku alâmeti sayılıp atâlete, gevşemeye sebep olacağı için yasaklanmış olabileceği belirtilmiştir. Sükût ise sebat ve metânete, kendinden emin olmaya delildir.[106]

ـ8ـ وعن أبى الدرداء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّهُ كانَ يَقِفُ حِينَ يَنْتَهِى إلى الدَّرْبِ في مَمَرِّ النَّاسِ إلى الْجِهَادِ فَيُنَادِى نِدَاءً يُسْمِعُ النَّاسَ: يَا أيُّهَا النَّاسُ مَنْ كانَ عَلَيْهِ دَيْنٌ وَيَظُنُّ أنَّهُ إنْ أصِيبَ في وَجْهِهِ هذَا لَمْ يَدَعْ لَهُ وَفَاءً فَلْيَرْجِعْ وََ يَتْبَعْنِى فَإنَّهُ َ يَعُودُ كَفَافاً[ أخرجه رزين .

8. (1040)- Ebu´d-Derdâ (radıyallahu anh)´nın anlattığına göre, cihâda giderken, yola çıkıp, halkın geçeceği yere durarak, herkese duyuracak şekilde şöyle bağırırmış: “Ey insanlar: Kimin üzerinde bir borç olduğu halde, cihada katılır ve bilirse ki, öldüğü takdirde bu borç ödenmeyecektir, hemen geri dönsün, sakın peşime takılmasın. Zîra, o, bu haliyle cihâdın karşılığını alamaz.” [Rezîn´in ilavesidir.][107]

ÜÇÜNCÜ FASIL

CİHADA NİYETTE SIDK VE İHLÂS

ـ1ـ عن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]سُئِلَ رسولُ اللّه # عَنْ الرَّجُلِ يُقَاتِلُ شَجَاعَةً، وَيُقَاتِلُ حَمِيَّةً، وَيُقَاتِلُ رِيَاءً، أىُّ ذلِكَ في سَبِيلِ اللّهِ؟ فقَالَ: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللّهِ هِىَ الْعَلْيَا فَهُوَ في سَبِيلِ اللّهِ[. أخرجه الخمسة .

1. (1041)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e, şecaat olsun diye veya hamiyyet (kavmi, ailesi, dostu) için veya gösteriş için mukâtele eden kimseler hakkında sorularak bunlardan hangisi “Allah yolunda”dır dendi. Resûlullah: “Kim, Allah´ın kelamı yücelsin diye mukâtele ederse, o Allah yolundadır” diye cevap verdi.” [Buharî, Cihad 15, Hums 10, İlm 35, Tevhid 28; Müslim, İmâret 149, (1904); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd 16, (1646); Ebu Dâvud, Cihâd 26, (2517); Nesâî, Cihâd 21; İbnu Mace, Cihâd 13, (2783).][108]

AÇIKLAMA:

Bu hadisin muhtelif vecihlerinde, savaşa sevkeden başka maksadların da zikredildiği görülmektedir: Ganimet elde etmek, intikam almak (gadab). Böylece rivayetlerin tamamında mukâtelede beş gâye güdüldüğü görülmektedir: Ganimet arzusu, şecâat, riyâ, hamiyyet, gadab.

Bunların her birinin iyi ve kötü taraflarını söylemek mümkündür. İbnu Battâl´a göre gadab ve hamiyet için yapılan mukâtele bazan Allah yolunda olabilir. Bu sebeple Resûlullah bunları ne red ne de kabul etmeden, altıncı bir maksad zikretmiştir: ”

Allah´ın kelâmı yüce olsun maksadıyla mukâtele eden Allah yolundadır.”Allah´ın kelâmı´ndan maksad Allah´ın İslam´a davetidir. Öyle ise sırf Allah´ın kelâmı yüce olsun gayesiyle savaşan Allah yolundadır, bu yüce maksada diğer beş maksaddan birini daha katan ihlâsı kaybeder ve asıl gâyesini ihlâl eder. Ancak mukâtelesine asıl maksad yapmamakla birlikte zımnî olarak yani tâli şekilde onlardan biri daha husûle gelse, bu ihlâsına zarar vermez, Cumhûr bu görüştedir.[109]

ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ رَجًُ قالَ يارَسُولَ اللّهِ: رَجُلٌ يُريدُ الجِهَادَ في سَبِيلِ اللّهِ وَهُوَ يَبْتَغِى عَرَضاً مِنَ الدُّنْيَا؟ فقَالَ َ أجْرَ لَهُ. فَأعَادَ عَلَيْهِ ثَثاً كُلُّ ذلِكَ يَقُولُ َ أجْرَ لَهُ[. أخرجه أبو داود .

2. (1042)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam gelerek Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e:

“Ey Allah´ın Resûlü, bir kimse Allah yolunda cihad arzu ettiği halde bir de dünyalık isterse durumu nedir ” diye sordu. Şu cevabı verdi:

“Ona hiçbir sevab yoktur!”

Adam aynı soruyu üç sefer tekrar etti, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da her seferinde:

“Ona sevab yoktur!” diye cevap verdi.” [Ebu Dâvud, Cihâd 25, (2516).][110]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet, önceki hadisi daha da açıklayıcı mahiyettedir. Mukâtelenin, Allah yolunda olması için ihlâs esastır, sırf Allah rızası için yapılması esastır. Gönlün derinliklerinde ganimet veya şöhret veya hamiyet gibi başka maksadların husulü de geçecek olursa, ihlâs kaybolacak ve yapılan amel Allah yolunda cihad olmaktan çıkacaktır. Bu hadisin Ebu Ümâme tarafından rivayet edilen vechinde, üçüncü sefer, َشَىْءَ لَهُ “Ona herhangi bir sevab yoktur” dedikten sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şunu ilâve etmiştir:

إنَّ اللّهَ َ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصاً وَابْتَغَى بِهِ وَجْهَهُ

“Allah, hâlis olmayan, sadece kendi rızasını taleb etmek için yapılmamış olan ameli kabul etmez.”

Şunu da ilâve edelim: İbnu Ebî Cemre´ye göre, “Cihâdın asıl sâiki, Allah´ın kelâmını yüceltme maksadı olunca, bu meyanda ikinci bir maslahatın da husule gelmesi, ameldeki ihlâsa zarar vermez”, âlimler bu görüştedir. [111]

ـ3ـ وعن شَدَّاد بن الهاد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ رَجًُ مِنَ ا‘عْرَابِ جَاءَ فَآمَنَ بِالنَّبىِّ # ثُمَّ قَالَ: أهَاجِرُ مَعَكَ؟ فَأوْصَى بِهِ النَّبىُّ # بَعْضَ أصْحَابِهِ فَكَانَتْ غَزَاةٌ غَنِمَ النَّبىُّ # فِيهَا شَيئاً فَقَسَّمَ وَقَسَمَ لَهُ. فقَالَ مَا هذَا؟ فقَالَ: قَسَمْتُهُ لَكَ. قَالَ: مَا عَلى هذَا اتَّبَعْتُكَ، وَلَكِنْ اتَّبَعْتُكَ عَلى أنْ أرْمَى إلى ههُنَا، وَأشَارَ بِيَدِهِ إلى حَلْقِهِ بِسَهْمٍ فَأمُوتَ فَأدْخَلَ الْجَنَّةَ. فقَالَ إنْ تَصْدُقِ اللّهَ يَصْدُقْكَ، فَلَبِثُوا قَليً ثُمَّ نَهَضُوا في قِتَالِ الْعَدُوِّ فَأتِىَ بِهِ النَّبِىُّ # مُحْمُوً قَدْ أصَابَهُ سَهْمٌ حَيْثُ أشَارَ. فقَالَ النَّبىُّ #: أهُوَ هُوَ؟ قَالُوا: نَعَمْ. قالَ: صَدَقَ اللّهَ فَصَدَقَهُ. ثُمَّ كُفِّنَ في جُبَّةِ النَّبىِّ # ثُمَّ قَدَّمَهُ فَصَلَّى عَلَيْهِ فَكَانَ مِمَّا ظَهَرَ مِنْ صََتِهِ: اللَّهُمَّ هذَا عَبْدُكَ خَرَجَ مُهَاجِراً في سَبِيلِكَ فقُتِلَ شَهِيداً وَأنَا شَهِيدٌ عَلى ذلِكَ[. أخرجه النسائى .

3. (1043)- Şeddâd İbnu´l-Hâd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir bedevî gelerek Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a iman etti. Sonra da sordu:

“Seninle hicret edeyim mi ”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu ashabından birine teslim edip meşgul olmasını söyledi. Sonra yapılan gazvede Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir miktar ganimet elde etmişti. Bunu taksim etti ve bedevîye de bir pay ayırdı. Bedevî:

“Bu nedir ” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bu payı sana ayırdım” dedi. Adam:

“Ben bunun için sana tâbi olmuş değilim, ben -eli ile boğazını göstererek- şuraya bir ok atılıp ölmem ve cennete gitmem için sana tâbi oldum” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da:

“Sen Allah´a sâdık oldun mu o da sana sâdık olur (dilediğini verir)” dedi.

Askerler bir müddet durdular. Sonra düşmanla mukâtele etmek üzere kalktılar. Adamcağızı, az sonra sırtlayıp Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e getirdiler. Tam gösterdiği yere bir ok isabet etmiş ve ölmüştü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bu, o adam mı ” diye sordu:

“Evet, odur!” dediler.

“Öyleyse o Allah´a doğru söyleyip sadâkat gösterdi, Allah da ona sadâkat gösterdi” dedi.

Adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın cübbesi ile kefenlendi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenazeyi öne çıkardı, üzerine namaz kıldı. Okuduğu duadan işitilenler arasında şu da vardı: “Ey Allahım, bu senin bir kulundur. Senin yolunda hicret etmek üzere memleketinden ayrıldı. Şehid olarak öldürüldü. Ben buna şâhidlik ediyorum.” [Nesâî, Cenâiz 61, (4, 60, 61).][112]

AÇIKLAMA:

Bu rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in şehid üzerine cenâze namazı kılması mevzubahis olmaktadır. Halbuki Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre şehide namaz kılınmaz, şehid yıkanmaz da; şehid olduğu elbise ile birlikte olduğu gibi defnedilir. Bu sebeple hadisteki فَصَلَّى عَلَيْهِ tâbiri biraz münakaşa edilmiştir. Nevevî: “Burada salâttan maksad, namaz değil dua dır.” der. Böyle olunca, şehide namaz kılmamış, ölüler için yaptığı mutad dualarından birini yapmıştır. Nevevî, buna delil olarak Buharî´nin bir rivayetini gösterir. Mezkur rivayette Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Uhud şehidleri için sekiz yıl sonra dua ettiği belirtilir ve bu dua salât (= namaz) kelimesiyle ifade edilir:[113]

صَلَّى رَسُولُ اللّهِ # عَلى قَتْلَى اُحدٍ بَعْدَ ثَمَانِى سِنِينَ

ـ4ـ وعن عبدالرحمن بن أبى عُقْبة عن أبيه. »وكان مولى من أهل فارس« قال: ]شَهِدْتُ معَ النَّبىِّ # أحُداً فَضَرَبْتُ رَجًُ مِنَ المُشْرِكِينَ فَقُلْتُ خُذْهَا وَأنَا الْغَُمُ الفَارِسىُّ. فَالْتَفَتَ إلىَّ النّبىُّ # فقَالَ: هًَّ قُلْتَ وَأنَا الْغَُمُ ا‘نْصَارِىُّ إنَّ ابنَ أخْتِ الْقَوْمِ مِنْهُمْ، وَإنَّ مَوْلى الْقَوْمِ مِنْهُمْ[. أخرجه أبو داود .

4. (1044)- Abdurrahman İbnu Ebî Ukbe, babasından naklediyor. Babası İran asıllı bir azadlı idi. Der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Uhud Savaşı´na katıldım. Müşriklerden bir adama darbeyi indirdim ve: “Al, bu sana benden, ben İranlı bir köleden!” dedim. (Sözlerimi işitmiş bulunan) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana doğru baktı ve: “Niye, ben Ensarî bir köleyim demedin Bir kavmin kızkardeşlerinin oğlu o kavimden sayılır” dedi. [Ebu Dâvud, Edeb 121, 5/23; İbnu Mâce, Cihâd 13, (2784).] Bu hadisin son cümlesi yani, اِبْنُ اخْتِ الْقَوْمِ مِنْهُمْ ibaresi diğer kitaplarda da yer alır. [Buharî, Ferâiz 24, Tirmizî, Menâkıb 85, (3897); Nesâî, Zekât 96, (5, 106); Müslim, Zekat 133, (1059).][114]

AÇIKLAMA:

Ebu Davûd, merhum, bu rivayeti, Asabiyet Babı adını verdiği bir başlık altında kaydeder. Asabiyet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın aynı babta kaydedilen bir hadisinde, “kişinin kavmine zulümde yardımcı olmasıdır” diye tarif edilir. Bugünkü karşılığı ırkçılıktır. İslâm, ırkçılığı reddeder. Bu sebeple, bir cemiyette bulunan ırkî azınlıkların, milliyet yönüyle kendilerini bulundukları cemiyetten saymaları prensibini vazetmiştir. Burada mezkur prensibin tatbikatına canlı bir örnek görmekteyiz: Kendisini İranlı bilen bir köle Müslüman, Müslümanlarla birlikte Uhud Savaşı´na katılır. Mekkeli bir müşriğe kılıcıyla darbesini indirirken, o zamanın âdeti üzerine kendisini tanıtır: “Ben İranlı bir köle falanca!”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale ederek, kendini Ensârî olarak tanıtmasını söyler ve prensip vazeder: “Bir kavmin kızkardeşinin oğlu o kavimden sayılır.” Burada “kızkardeşinin oğlu” tâbiriyle, kavim içinde yer alan, kan bağı bulunmayan azınlıkların kastedildiği açıktır.

Hemen belirtelim ki, düşmanına öldürücü darbeyi indirirken kişinin kendisini tanıtması, o devirde câri olan bir âdettir; böylece Secâat arzederek iftihar etmiş, övünmüş olmaktadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buna karşı çıkmıyor. Kendisini Ensarî olarak tanıtmamış olmasına karşı çıkıyor. Çünkü bir kavmin içinde yaşayıp, bir kısım hukukî, içtimâî, örfî bağlarla bağlanan kişi artık onlardandır. Bu keyfiyet مَوْلَى الْقَوْمِ مِنْهُمْ “Bir kavmin azadlısı onlardandır” şeklinde de ifade edilmiştir. Yanında sır ifşâsından, yardımlaşma, sevgi, meşveret gibi pek çok bağlarla bağlanarak kederde ve sevinçte müştereklik sebebiyle aralarında kader birliği hâsıl olan kimselerin, kendilerini, kan farklılığı sebebiyle ayrı hissetmelerini İslâm tecviz etmiyor. İslâm´da madde değil mâna, kan değil ideal birliği, -temel prensiplerini iman esaslarının oluşturduğu- kültür birliği mühimdir. [115]

DÖRDÜNCÜ FASIL

KITÂL VE GAZVE AHKÂMI

ـ1ـ عن بريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رسول اللّه # إذَا أمَّرَ ا‘مِيرَ عَلى جَيْشٍ أوْ سَرِيَّةٍ أوْصَاهُ في خَاصَّتِهِ بَتَقوى اللّهِ تَعالى وَمَنْ مَعَهُ مِنَ المُسْلمِينَ خَيراً، ثُمَّ قالَ: اغْزُوا بِسْمِ اللّهِ في سَبيلِ اللّهِ، قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللّهِ، اغْزُوا وََ تَغُلُّوا وََ تَغْدُرُوا وََ تُمَثِّلُوا وََ تَقْتُلُوا وَلِيداً. فَإذَا لََقيتَ عَدُوَّكَ مِنَ المُشْرِكِينَ فادْعُهُمْ إلى ثَثِ خَِلٍ، فَإنْ أجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُمْ: ادْعُهُمْ إلى ا“سَْمِ، فإنْ أجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وَكُفَّ عَنْهُم، ثُمَّ ادْعُهُمْ إلى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إلى دَارِ المُهَاجِرِينَ، وَأخْبِرْهُمْ إنَّهُمْ إنْ فَعَلُوا ذلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ، وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَيْهِمْ، فإنْ أبَوْ أنْ يَتَحَوَّلُوا مِنْهَا فأخْبِرْهُمْ أنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأعْرابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِى عَلَيْهِمْ حُكْمُ اللّهِ تعالى الَّذى يَجْرِى عَلى الْمُؤمِنِينَ وََ يَكُونَ لَهُمْ في الْغَنِيمَةِ وَالْفَئِ شَئٌ إَّ أنْ يُجَاهِدُوا مَعَ الْمُسْلِمِينَ وَإنْ هُمْ أبَوْا فَسَلْهُمُ الْجِزْيَةَ، فإنْ هُمْ أجَابُوكَ فَاقْبَلْ مِنْهُمْ وكُفَّ عَنْهُمْ. فإنْ أبَوْا فَاسْتَعنْ بِاللّهِ تعالى عَلَيْهِمْ وَقَاتِلْهُمْ، وَإذَا حَاصَرْتَ أهْلَ حِصْنٍ فَأرَادُوكَ أنْ تَجْعَلَ لَهُمْ ذِمَّةَ اللّهِ تعالى وَذِمَّةَ نَبِيِّهِ فََ تَفْعَلْ، وَلَكِنْ اجْعَلْ لَهُمْ ذِمَّتَك وَذِمَّة أصْحَابِكَ، فَإنَّكُمْ إنْ تَخْفُرُوا ذِمَّتَكُمْ وَذِمَّة أصْحَابِكُمْ أهْوَنُ مِنْ أنْ تَخْفَرُوا ذِمَّة اللّهِ تعالى وَذِمَّة رسولهِ #. وَإذَا

حَاصَرْتَ أهْلَ حِصْنٍ وَأرَادُوكَ أنْ تُنْزِلَهُمْ عَلى حُكْمِ اللّهِ تعالى فََ تُنزِلْهُمْ عَلى حُكْمِ اللّهِ تعالى، وَلَكِنْ أنزِلْهُمْ عَلى حُكْمِكَ، فإنَّكَ َ تَدْرِى أتُصِيبُ فِيهِمْ حُكْمَ اللّهِ تَعالى أمْ َ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .

1. (1045)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir ordunun veya seriyyenin başına komutan tayin ettiği zaman, -hassaten komutana- Allah´a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder ve sonra şunları söylerdi: “Allah´ın adıyla ve Allah´ın rızası için savaşın. Allah´ı inkâr eden kâfirlerle çarpışın. Gazâ edin fakat ganimete hıyanet etmeyin, haksızlıkda bulunmayın, ölülerin vücudlarına sataşıp burun ve kulaklarını kesmeyin, (önünüze çıkan) çocukları öldürmeyin!

Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce üç şeyden birine çağır: Bunlardan birine cevap verirlerse onlardan bunu kabul et ve artık dokunma!

Önce İslâm´a dâvet et. İcâbet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek. Sonra onları yurtlarından muhâcirler diyarına hicrete dâvet et. Ve onlara haber ver ki, eğer bunu yapacak olurlarsa Muhacirler´e va´dedilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir. Hicretten imtina edecek olurlarsa bilsinler ki, Müslüman bedevîler hükmündedirler ve Allah´ın mü´minler üzerine câri olan hükmü onlara icra edilecektir; ganimet ve fey´den kendilerine hiçbir pay ayrılmayacaktır. Müslümanlarla birlikte cihâda katılırlarsa o hâriç, (o zaman ganimete iştirak ederler.)

Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse, onlardan cizye iste, müsbet cevap verirlerse hemen kabul et ve onları serbest bırak.

Bundan da imtina ederlerse, onlara karşı Allah´tan yardım dile ve onlarla savaş. Bu durumda bir kale ahâlisini muhâsara ettiğinde onlar senden Allah ve Resûlü´nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etme; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanı. Zira sizin kendi ahdinizi veya arkadaşlarınızın ahdini bozmanız, Allah´ın ve Resûlü´nün ahdini bozmaktan ehvendir.

Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, senden Allah´ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse sakın onlara Allah´ın hükmünü tatbik etme, lâkin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah´ın onlar hakkındaki hükmüne isâbet edip etmeyeceğini bilemezsin.” [Müslim, Cihâd 3, (1731); Tirmizî, Siyer 48, (1617), Diyât, 14, (1408); Ebu Dâvud, Cihâd 90, (2612, 2613).][116]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, yola çıkarılan ordu ile alâkalı bazı mühim esasları tesbit etmektedir:

1. Komutana ve askerlere verilecek talimat: Birçok rivayetlerde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, askerleri yola vurmazdan önce bazı nasihatlarda bulunduğunu, bu meyanda düşmana karşı nasıl davranmaları gerektiğini ana hatlarıya hatırlatmaktadır.

a) Komutana hususi tavsiye: Öncelikle takva yani Allah´tan korkmak hatırlatılmaktadır. Aslında takva herkes için gerekli olmakla birlikte, betahsis komutana hatırlatılmasında, şârih Tîbî şu inceliği tesbit eder: Komutan, kendi kendine daha titiz, daha şiddetli davranmalı, emri altındaki Müslümanlara karşı suhuletle ve merhametle muâmele etmelidir. Nitekim hadiste: يَسِّرُوا وََتُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وََتُنَفِّرُوا

“Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin” buyrulmuştur.

b) Hepsine müşterek talimat: Cihadı Allah için ve Allah adına yapmak. Bunun gerçekleşmesi için Allah´ın koyduğu prensiplere uymak; ganimetten çalmamak, çocukları öldürmemek, başka rivayetlerde kadınlar, muhârib olmayan yaşlılar, din adamları da zikredilir. Ölülere müsle´de bulunmamak. “Müsle” ölünün burnunu, kulağını kesmek, gözünü oymak, ciğerini sökmek gibi, hakaket olsun diye yapılan kötü muamelelerdir. Dinimiz bunları yasaklıyor.

* Başka rivayetlerde komutana itaat, arkadaşlarıyla iyi geçinmek, savaş sırasında geri kaçmayıp sabretmek, sebat etmek gibi başka teferruatlar da zikredilir.

* Düşmana saldırmazdan önce İslâm´ı teklif etmek[117], kabul etmezlerse cizye teklif etmek, en son durumda savaşa karar vermek.

* Karşılaşılan insanların Müslüman olup olmadıklarını tahkik ve meselâ ezan sesi duyulan bir köye saldırmamak, ganimet için saldırmamak, herhangi bir anlaşma yapıldığı takdirde verilen sözde durup, ahdini bozmamak… vs. orduya verilen müşterek tâlimat arasında yer alan hususlardır. Hadislerde gelen bu paraleldeki örneklere dayanarak fukaha, “İmamın (veya ona bedel ordu çıkaran başkomutanın), kumandan ve emrindeki diğer askerlere, yola çıkmazdan önce hitab ederek,

Allah´tan korkmalarını, emirleri altındakilere iyi muamele etmelerini tavsiye etmesi, harp esnasındaki vazifelerini ve kendilerine nelerin haram, helâl mekruh veya müstehab olduğunu bildirmesi gerekir” demişlerdir.

2- Hadiste geçen, “muhâcirler diyarına hicrete dâvet” meselesi, Müslüman olan yeni kabileler için cârî idi. “Bunu yapacak olurlarsa Muhacirler´e vaadedilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir” sözü, onlar hicret ettikleri takdirde “Muhacir” statatüsüne girecekler demektir. Gerek “sevap” yönüyle ve gerekse “fey´e iştiraki hak etme” yönüyle Muhâcirler avantajlı idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Muhacirler´e, cihada çıkış anından itibaren -imam her ne vakit emretmişse- düşmanın karşısında yeterli sayıda kimsenin bulunup bulunmamasına bakmadan, infak ederdi. Halbuki muhâcir olmayanlar böyle değildi. Zira, düşmanın karşısında, yeterli miktarda asker olursa, muhâcir olmayanların çıkması vâcib değildi. Şu halde hadiste geçen “Muhacirler´e terettüp eden vecibe”den maksad budur, yani gazveye çıkma vecibesi.

Hicretten imtina etmeleri halinde “Müslüman bedevîler hükmünde” olmaları, “dâr-ı küfürde değil, kendi bölgelerinde kalan bedevîler hükmünde olmaları” demektir. Çünkü Müslüman olup da dâr-ı küfürde kalanlara Allah ve Resûlü´nün hiç bir zimmeti olmayacağı, onların imanlarının bile makbul olmayacağı ayetlerle bildirilmiştir. (Nisa 89, 97; En fal 72). Hicret etmeyenlere bu hadiste كَاَعْرَابِ المسلمين “Müslüman bedevîleri gibidir” denmiştir. Sadedinde olduğumuz rivayet böylelerine, “Allah´ın mü´ minler üzerine câri olan (namaz, zekat… gibi ibâdete giren farzlar, kısas, diyet gibi cezâî hükümler) hükmünün icra edileceğini bildirir. Tirmizî´nin rivâyetinde اَنَّهُمْ يَكُونُونَ كَأَعْرَابِ الْمُسْلِمِينَ يَجْرِى عَلَيْهِمْ مَا يَجْرِى عَلَى اَْعْرَابِ denir. Yani “Bedevîlere icra edilen ahkâm” tatbik edilir tabirine yer verilir.

3- Muhâsara edilen kale ahalisinin emân talebi üzerine yapılacak antlaşmayı Allah ve Resûlü adına değil, kendi adınıza yapın, tenbihi de dikkat çekicidir. Nevevî, bu nehyin (yasaklamanın) “tenzihî” bir yasak olduğunu belirtir. Yani mutlaka uyulması gereken kesin bir emir olmayıp “kendi adınıza yaparsanız daha iyi, daha isabetli olur” mânasında bir tavsiye olduğunu söyler. “Çünkü, der, bazı ahvalde, bu zimmetin hakkını bilmeyenler, yapılan ahdi bozuyorlar, hususan bedevîler ve askerlerin ekserisi, ahdin hürmetini ihlâl ediyorlar.” Buradan anlaşılıyor ki ihlâle uğrayacağı kaçınılmaz olan anlaşmayı Allah adına yapmanın mesuliyeti büyüktür. Allah ve Resûlü adına yapılan anlaşmalara mutlak riâyet gerekir. Aksi halde kaçınmak evlâdır.

4- Şârihler, bu hadisin, son paragrafında geçen “…Sakın onlara Allah´ın hükmünü tatbik etme, lakin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah´ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezsin…”[118] cümlesinden hareket eden bâzı alimler: “Bu hadiste, bir mesele üzerine farklı hüküm getiren müctehidlerden her biri musib (doğruyu bulmuş) değildir, içlerinden sâdece bir tanesi musibtir, o da nefsülemirde Allah´ın verdiği hükme muvâfık olandır” görüşüne delil bulunduğunu söylemiştir. Ancak, “Her müçtehid musibdir” diyenler şu cevabı vermişlerdir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Allah´ın onlar hakkındaki hükmüne isabet edip etmeyeceğini bilemezsin” sözünün mânası: “Sen, bu konuda bana bir vahyin inip inmediğinden emin olamazsın, halbuki kendi hükmünde kesin olabilirsin” demektir. Nitekim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Sa´d İbnu Muâz (radıyallahu anh)´ın Benî Kureyza Yahudileri üzerine hakemliğiyle ilgili olan Ebu Saîd rivayetinde: “Onlar hakkında Allah´ın hükmüyle hükmettin” demişti. Bu mâna Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra ortadan kalkmıştır. Öyle ise, her müctehid musibdir” Aliyyü´l-Kârî, Mu´tezile ve bir kısım Ehl-i Sünnetin böyle hükmettiğini belirtir.

5- İmam Mâlik, Evzâî ve diğer bazı fakihler, bu hadise dayanarak, “Cizye, Arap olsun, acem olsun, kitâbî olsun, Mecûsi veya bir başka dine mensup olsun bütün gayr-i müslimlerden alınır” demişlerdir.

İmam Âzam´a göre, cizye, Arab´ın müşrikleri ile Mecusileri müstesna olmak üzere bütün kâfirlerden alınır.

İmam Şâfiî´ye göre, Arap olsun, acem olsun yalnız Ehl-i Kitap ile Mecûsilerden alınır.[119]

ـ2ـ وعن عبداللّه بن عون قال: ]كَتَبْتُ إلى نَافِعٍ أسألُهُ عَنْ الدُّعَاءِ قَبْلَ الْقِتَالِ، فقَالَ: إنَّمَا كانَ ذلكَ في أوَّلِ ا“سَْمِ، وَقَدْ أغَارَ رسول اللّه #

عَلى بَنِى المُصْطَلِقِ وَهُمْ غَارُّونَ وَأنْعَامُهُمْ تُسْقَى عَلى الماءِ فََقَتَلَ مُقَاتِلَتَهُمْ وَسَبَى ذَرَارِيَّهُمْ وَأصَابَ يَوْمَئِذٍ جُوَيْرِيَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها. حَدثنى بذلك عبداللّه بن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما وكان في ذلك الجيش[. أخرجه الشيخان وأبو داود. ومعنى »غَارُّونَ« أى غافلون .

2. (1046)- Abdullah İbnu Avn anlatıyor: “Nâfi´ye yazarak savaştan önce (müşrikleri İslâm´a) davet etme hususunda sordum. Şu cevabı verdi: “Bu İslâm´ın başında idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Müstalik´e ani baskın yaptı. Adamları gâfildi, hayvanları su kenarında sulanmakta idi. Savaşabilecekleri öldürdü, kadın ve çocuklarını da esir etti. O gün Cüveyriye (radıyallahu anhâ) validemizi esir almıştı.

Bunu bana Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) rivayet etti. Abdullah bu orduya asker olarak katılmıştı.” [Buharî, Itk 13; Müslim, Cihâd 1, (1730); Ebu Dâvud, Cihâd 100, (2633).][120]

AÇIKLAMA:

Nâfi, İbnu Ömer´in yetiştirdiği büyük muhaddislerdendir, azatlısıdır. Bu rivayet önceki hadiste yer alan mühim bir prensibe muhalefet etmektedir. Düşmanla karşılaşınca önce İslâm´a dâvet. Nâfi´nin İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´den işittiğine göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu prensibi sonradan uygulamamıştır. En güzel örnek Benî Mustalik Gazvesi´dir. Burada, gaflet anlarında âni baskın yapılmıştır. Başta Nâfi olmak üzere bazı âlimler, bu rivayetten hareketle, İslâm dâvasını işitmiş olan kâfirlere, İslâm´a davet etmeksizin, savaş açmanın câiz olduğuna hükmetmişlerdir. Bu görüş, bu mevzu üzerine ileri sürülen üç farklı görüşün en sahihi kabul edilmiştir. Bu görüşleri şöyle özetleyebiliriz:

1- Kâfire haber vermek, mutlak olarak vacib değildir.

2- Mutlak olarak vâcibtir.

3- İslâm dâveti ulaşmayanlara duyurmak vacib ise de, ulaşanlara duyurmak vacib değildir, ancak dâvet edilmesi yine de müstehabdır. İlim adamlarının çoğunlukla bu görüşü benimsediği belirtilir. Bunu te´yid eden sahîh rivayetler mevcuttur. [121]

ـ3ـ وعن أبى موسى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رسولُ اللّه # إذَا بَعَثَ أحَداً مِنْ أصْحَابِهِ في بَعْضِ أمْرِهِ قالَ: بَشِّرُوا وََ تُنَفِّرُوا، وَيَسِّرُوا وََ تُعَسِّرُوا[. أخرجه مسلم .

3. (1047)- Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbından birini herhangi bir iş için gönderince şu tenbihte bulunurdu; “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın.” [Müslim, Cihâd, (1732).][122]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet, bir vazife ile gönderilen herkese, suhûletli davranması için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın tenbihte bulunduğunu açıkca ifade etmektedir. Yine Müslim´in rivayetine göre Ebu Musa´ya ve Hz. Muâz´ı Ebu Bürde ile Yemen´e gönderirken onlara da aynı tenbihi yapmış ilâveten “geçimli olun, ihtilâflı, geçimsiz olmayın” demiştir.

Nevevî der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu kelimelerde bir şeyle onun zıddını cemedip birleştirmiştir. Zira bu iki zıd ayrı ayrı vakitlerde yapılır. Şayet sâdece birini söyleyip mesela: “Kolaylık gösterin” demiş olsaydı, bir veya bir kaç kere kolaylıkta bulunup, çoğu işlerinde zorluk çıkaran kimse bu söze uyduğunu söyleyebilirdi. “Zorlaştırmayın” da demiş olunca, her çeşit durumda bütün çeşitleriyle zorlaştırmayı nefyetmiş olmaktadır. Asıl istenen de budur.”

Hadiste şu hükümler de görülmektedir:

1- Allah´ın fazlından, sevâbının büyüklüğünden, ihsanının bolluğundan, rahmetinin genişliğinden bahsederek hep müjdeleyici olmalı, tebşir edici şeyleri hiç zikretmeden sadece korkutucu ve tehdid edici şeylerden bahsederek ürkütmemeli, nefret ettirmemeli.

2- Yeni Müslüman olanların gönlünü kazanmaya gayret edip, onlara karşı sertlikten kaçınmalıdır.

3- Keza çocuklardan bülûğa erme çağına yaklaşanlara, büluğa yeni erenlere, herhangi bir günahtan tevbe edip rücû edenlere mülayim ve mültefit olmalı, bunları ibadet ve mükellefiyetlere tedricî olarak yavaş yavaş, azar azar alıştırmalıdır. Nitekim teklife giren bütün İslâmî emirler tedricen gelmiştir. Buna dâhil edilmek istenen gence veya girmek arzu eden yabancıya kolaylık gösterilirse, bu ona hafif gelir ve kendiliğinden yavaş yavaş artırır. Ama aksine işin başında zorluk çıkarılır veya yapabileceği hususunda tereddüde düşürülürse, bu vaziyette girse bile, korkulur ki şevkle devam edemez, amellerinden zevk alamaz ve tamamen bırakır.

4- Valilere, memurlara, halka rıfkla, merhametle davranmaları emredilmelidir.

5- Bir işte, idârede, hizmette vs. de müşterek vazife almış olanlar iyi geçinmeli, ihtilâftan kaçınmalıdırlar. Çünkü mühim, gayr-ı mühim bütün işler ittifak olursa başarılır ve netice alınır. İhtilâfın girdiği yerde maksad elden kaçar.

6. İmam (devlet reisi), tâyin ettiği memurları Hz. Muaz ve Ebu Musa (radıyallahu anhümâ) gibi fevkalâde fâzıl ve sâlih kişiler bile olsalar hayır tavsiyede bulunmalıdır. Zira “Öğüt, mü´minlere fayda verir.” (Zâriyât 55).[123]

ـ4ـ وعن سمرة بن جندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: اقْتُلُوا شُيُوخَ الْمُشْرِكِينَ وَاسْتَبْقُوا شَرْخَهُمْ، يَعْنِى مَنْ لَمْ يَنْبُتْ[. أخرجه أبو داود والترمذى .

4. (1048)- Semure İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Müşriklerin yaşlılarını öldürün, fakat tıfıllarına (şerh) yani henüz tüyü çıkmayanlara dokunmayın.” [Ebu Dâvud, Cihâd 121, (2670); Tirmizî, Siyer 28, (1583).[124]

AÇIKLAMA:

Hadisin aslında geçen şeyh yaşlı demektir. Bu kelimenin muhtelif kullanışları var. Pir-i fâni mânasına da gelir. Ancak şârihler, bu hadiste eli kılınç tutan yaşlı erkek mânasında kullanıldığını belirtirler.

Şerh kelimesi de genç mânasına da kullanılır ise de burada henüz tüyü bitmeyen yani büluğa ermeyen çocuk demektir. Dilimizde biraz âmiyâne de olsa “tıfıl” kelimesini bu mânada kullanırız. Tüyün çıkması, büluğa ermenin maddî alâmeti kabul edilmiştir. Bazı ihtilâflı durumlarda bu, mi´yar olarak alınmıştır. Benû Kureyza Yahudileri, ihânetleri sonucu olarak, hakemleri Sa´d İbnu Muaz tarafından

çocukların dışında kalanların öldürülmesine hükmedilince, çocukların tesbiti şüpheli durumlarda tüy kontrolüyle yapılmıştır.

Başka hadislerde, savaşta savaşamayacak durumda olan yaşlıların ve kadınların öldürülmesi sarih olarak yasaklanmıştır. َ تَقْتُلُوا شَيْخًا فَانِيًا Bu yasakla yukarıdaki hadis arasında bir tezad mevzubahis değildir.[125]

ـ5ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]وُجِدَتِ امْرَأةٌ مَقْتُولَةٌ في بَعْضِ مَغَازِى رسولِ اللّه #، فَنَهَى رسولُ اللّه # عَنْ قَتْلِ النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ[. أخرجه الستة إ النسائى .

5. (1049)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın katıldığı gazvelerden birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine kadınları ve çocukları öldürmeyi yasakladı.” [Buharî, Cihâd 147, 148; Müslim, Cihâd 24, (1744); Muvatta 3, (2, 447); Tirmizî, Cihâd 19, (1569); Ebu Dâvud, Cihâd 34, (1667); İbnu Mâce, 30, (2841).][126]

AÇIKLAMA:

Kadın ve çocuğun öldürülmesini yasaklayan muhtelif rivayetler mevcuttur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman öldürülmüş kadınlara rastladıkça yasağı tekrarlamış ve hatırlatmıştır. İbnu Hacer´in şerhte kaydettiği bir rivayete göre, Taif´de öldürülmüş bir kadın gören Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Ben kadınları öldürmeyi yasaklamadım mı, bunu kim öldürdü ” diye sorarak meselenin üzerine gider. Bir adam atılarak açıklar:

“Ben ya Resûlullah. Ben onu tutup bineğimin arkasına almıştım. Beni aşağı düşürüp öldürmeye teşebbüs etti, ben de öldürdüm.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadının gömülmesini emreder.

İmam Malik ve Evzâî hazretleri, Resûlullah ´ın bu husustaki hassasiyetine binâen şu hükme varırlar: “Kadın ve çocuğun (savaşta) öldürülmesi hiçbir surette câiz değildir, öyle ki, ehl-i harb, kadın ve çocukları kendilerine kalkan yapıp gerisinde siperlenseler veya bir kaleye veya gemiye girip beraberlerinde çocukları ve kadınları alıp perde olarak tutsalar onlara öldürücü atış yapmak veya sığınaklarını yakmak caiz olmaz.”

İmam Şâfiî ve Kûfîler (Hanefî ulemâsı): “Kadın savaşçı (olarak askerlere karışmış) ise öldürülmeleri câizdir” demişlerdir.

Mâlikîlerden İbnu Habîb: “Kadının savaşa katılması öldürülmesine kasdetmek için yeterli değildir, bizzat öldürme işine mübâşeret etmiş ve buna kasdetmiş olması şarttır” der. Mürahik çocuğun durumu da aynıdır.

İbnu Battâl´ın nakline göre, bütün ulemâ, kadın ve çocuğu öldürmeye kasdetmenin câiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Kadın için: “Zayıf olmaları sebebiyle”, çocuklar için de: “Küfre düşmekte kâsır olmaları sebebiyle” derler ve ilâve ederler: “Her ikisinden de istifâde etme imkânı vardır…”[127]

ـ6ـ وعن النعمان بن مُقَرِّنْ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]غَزَوْتُ مَعَ رسُولِ اللّه # غَزَوَاتٍ، فَكَانَ إذَا طَلَعَ الْفَجْرُ أمْسَكَ عَنِ الْقِتَالِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ، وَإذَا طَلَعَتْ قَاتَلَ حَتَّى إذَا انْتَصَفَ النَّهَارُ أمْسَكَ حَتَّى تَزُولَ الشَّمْسُ، فَإذَا زَالَتْ قَاتَلَ حَتَّى الْعَصْرِ ثُمَّ أمْسَكَ حَتَّى يُصَلِّى الْعَصْرَ ثُمَّ قَاتَلَ؛ وَكانَ يَقُولُ: عنْدَ هذِهِ ا‘وْقَاتِ تَهِيجُ رِيَاحُ النَّصْرِ وَيَدْعُو المُؤمِنِينَ لِجُيُوشِهِمْ في صَلَوَاتِهِمْ[. أخرجه أبو داود والترمذى .

6. (1050)- Nu´mân İbnu Mukarrin (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birçok gazvelere katıldım. (Şunu gördüm): Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), şafak sökünce, güneş doğuncaya kadar mukâteleyi durdururdu. Güneş doğunca öğle vaktine kadar tekrar mukâteleye geçerdi. Tam öğle vaktinde mukâteleyi durdurur, güneş batıya meyledinceye kadar ara verirdi. Meyledince, ikindi vaktine kadar mukâtele eder, ikindi vaktinde ikindi namazını kılıncaya kadar ara verir, sonra tekrar mukateleye geçerdi. (Ashab) derdi ki: “Bu vakitte (yani güneşin zevali vaktinde) yardım rüzgârları eser, mü´minler namazlarında orduları için dua ederler.” [Tirmizî, Siyer 46, (1612); Ebu Dâvud, Cihâd 111, (2655); Buharî, Cizye 1.][128]

AÇIKLAMA:

Nu´man İbnu Mukarrin (Nu´mân İbnu Amr İbni Mukarrin el-Müzenî) (radıyallahu anh), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e Müzeyne kabilesinden 400 kişilik bir heyetle gelip Müslüman olanlardandır. Basra ve sonra da Kûfe´de yaşamıştır. Nehâvend ordusunda Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in âmili idi, fetih günü şehid olmuştur (radıyallahu anh).

Bu rivayet Buhârî´de kısmen, Ebu Dâvud´da muhtasar olarak yer alır. İbnu Hacer, rivâyette inkıta olduğunu belirtir.

Rivâyete dikkat edilince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namaz vakitlerinde kâfirlerle mukâteleden kaçındığı görülmektedir. Zira o vakitlerde ibadetle meşguliyet esastır. Rivâyetin sonundaki: “Bu vakitlerde yardım rüzgârları eser…” cümlesi ilk nazarda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sözü gibi gözükmekte ise de, şârihler, bunu Ashab´ın söylediğini tasrih ederler. Nitekim Tirmizî´nin rivâyetinde وَكَانَ يَقُولُ şeklinde değil, وَكَانَ يَقُالُ şeklinde, yani: “Denilirdi ki:…” diye gelmiştir.

Şârihler, ikindi namazından sonraki vaktin, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından bilhassa arandığını belirtirler. “Çünkü, derler, bazı peygamberlere Cenab-ı Hakk´ın nusret ve yardımı hep ikindiden sonra gelmiştir. Buna delil olarak şu hadis gösterilir:

عَنِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: غَزَا نَبِىُّ مِنَ اْ‘َنْبِيَاءِ فَدَنَا مِنَ الْقَرْيَةِ صََةَ الْعَصْرِ اَوْ قَرِيبًا مِنْ ذَلِكَ فَقَالَ لِلشَّمْسِ إِنَّكَ مَأْمُورَة وَأَنَا مَأْمُُورٌ اَللَّهُمَّ اَحْبِسْهَا عَلَيْنَا فَحُبسَتْ حَتَّ حتَّى فَتَحَ اللّهُ عَلَيْهِ

Ebu Hüreyre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Gazveye çıkan peygamberlerden biri, ikindi vakti sırasında veya ikindiye yakın bir zamanda fethedeceği köye yaklaştı. Güneşe: “Ey güneş nasıl sen bir memursan, ben de bir memurum” dedi ve Allah´a yönelerek: “Ey Rabbim, güneşi durdur, vakit çıkmadan gazvemizi tamamlayalım” diye dua etti. Güneş durduruldu. Allah´ın yardımı ile köy fethedildi.”

Rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın diğer vakitlerdeki savaşma keyfiyeti قَاتل (savaştı) diye mâzi ile ifade edilirken, ikindi vaktindeki savaşının يقَاتل (savaşır) diye muzârı ile ifâde edilmiş olmasını, şârih Tîbî, ikindi vaktinin taşıdığı bu hususiyet ve sırda arar ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kendi için bu vakti hâssaten aradığına dikkat çeker.

İkindi sırasında esen rüzgâr da Müslümanlar tarafından yardım rüzgârı olarak değerlendirilmiştir. Çünkü, Cenab-ı Hakk, Müslümanlara Hendek Savaşı sırasında rüzgârla yardım etmiş, Ahzâb´ın (müttefik orduların) dağılıp gitmeleri rüzgârla sağlanmıştı.

Rivayette son olarak -Ashâb´ın sözü olarak- bir hususa daha yer verilmektedir: Mü´minlerin gazaya çıkan orduları için duaları. Buna -kunut duası şeklinde- namazın içinde yer verildiği gibi, namazın arkasından yapılan dualar esnasında da yer verilmiştir. Günümüzde bile İslâm ordularının zaferi için dua yapılır. Anlaşılacağı üzere bu güzel âdet, menşeini Ashab´tan almaktadır.[129]

ـ7ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رَسولُ اللّهِ # يُغِيرُ عِنْدَ صََةِ الصُّبْحِ، وَكانَ يَسْتَمِعُ فَإذَا سَمِعَ أذاناً أمْسَكَ وَإَّ أغَارَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .

7. (1051)- Hz. Enes (radıyallahu anh): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), sabah vakti baskın yapardı. (Yaklaştığı yerleşim bölgesine) kulak kabartır, (ezan okunup okunmadığını kontrol eder) ezan sesi işitecek olursa durur, işitmezse saldırıya geçerdi.” [Müslim, Salât 9, (382). Tirmizî, (Siyer 48, (1618); Ebu Dâvud, Cihâd 100, (2634).][130]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in gazveye çıktığı vakit, yerleşim bölgelerine geceleyin yaklaşmayı tercih ettiğini göstermektedir. Sabaha doğru yaklaşmışsa ezan vaktini bekler, ezan okunup okunmadığını kontrol eder, şâyet ezan sesi duyarsa baskın yapmaz, duymayacak olursa baskın yapardı. Arapça´da اَغَارَ “aniden basmak” mânasına gelir. Askerî hareketlerde başarının sırrı, büyük ölçüde, ani baskına dayanır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) gazvelerde askerî prensiplere âzamî ölçüde riayetkâr olmuştur. Düşmanın tertib almasına imkân tanımadan âni basabilmek için istihbârat meselesine ziyade ehemmiyet verdiğini, “Harb bir hiledir” diyerek aldatıcı, şaşırtıcı davranışlarla, kendi hazırlığını gizlediğini belirtmiştik (Bak 1037 hadis). Bu davranışın düşmanı gafil avlamaya, âni baskın yapmaya matuf olduğu açıktır.

Önceki rivayetle bunun arasındaki farklılığı ezan işitme durumuyla izah edebiliriz: “Ezan işitince mü´minlerin olduğu da anlaşıldığı için, yanlışlıkla onlara zarar gelmemesi için, güneş doğuncaya kadar saldırıya geçmezdi.” Şüphesiz bu davranış müşrik ve Müslümanların karışık olduğu yerlerle ilgili. Müslümanların bulunmadığı kesinlikle bilinen hedefler, bu hadiste ifâde edildiği üzere fecr vaktinden sonra âni baskına mâruz bırakılması normaldir.

2- Alimler bu rivâyetten şu hükümleri çıkarmışlardır:

a) Ezan İslâm´ın şiâr ve alemidir. Bir beldede bunun terki câiz değildir. Bir belde halkı elbirliği terkettiği takdirde sultanın onlarla savaşması gerekir (İmam Muhammed´in fetvası).

b) İslâm kendilerine ulaşmış olanlara, İslâm´a girme dâveti yapılmadan âni baskın yapılabilir. (Bak. 1045. hadis).

c) Delile dayanarak hüküm vermek câizdir, çünkü Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sâdece ezan işitmiş olmakla kıtâlden vazgeçmiştir.

d) Kan dökme meselesinde ihtiyatta en muvafık olan (ahvat) ile amel esastır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aralarında Müslüman bulunabilir ihtimaliyle baskını terkediyor, ezanı bekliyor. Ayrıca, Tirmizî´nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “Allahu ekber, eşhedu enlailahe illallah” sözünü işitmesiyle baskından vazgeçtiği belirtilir. Bu sesin, İslâm´a delalet etmeme ihtimaline rağmen baskından vazgeçilmesi ahvat´la amele delil olmaktadır.

e) Tekbir Müslümanlara has bir şiârdır.

f) Tekbirin işitilmesiyle, bir köy halkı hakkında “Müslümandır” diye hükmedilebilir.[131]

ـ8ـ وعن عصام المزنى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رسولَ اللّه # إذَا بَعَثَ جَيشاً أوْ سَرِيَّةً يَقُولُ لَهُمْ: إذَا رَأيْتُمْ مَسْجِداً أوْ سَمِعْتُمْ مُوذِّناً فََ تَقْتُلُوا أحداً[. أخرجه أبو داود والترمذى .

8. (1052)- İsâm el-Müzenî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir ordu veya seriyye yola çıkardığı zaman, askerlere şunu tenbihlerdi: “Bir mecsid görür veya müezzini işitirseniz, orada kimseyi öldürmeyin.” [Ebu Dâvud, Cihâd 100, (2635); Tirmizî, Siyer 2, (1549).][132]

AÇIKLAMA:

Şârihler bu hadisi şöyle anlarlar: “Bir yerde Müslüman olduğuna delalet eden herhangi bir alâmete rastlarsanız, mü´mini kâfirden tefrik edinceye kadar kimseyi öldürmeyin.”[133]

ـ9ـ وعن الحارث بن مسلم بن الحارث عن أبيه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]بَعَثَنَا رسولُ اللّه # في سَرِيَّةٍ فَلَمَّا بَلَغْنَا المَغَارَ اسْتَحْثَثْتُ فَرَسِى فَسَبَقْتُ أصْحَابِى فَتَلَقَّانِى أهْلُ الحَىِّ بِالرَّنِينِ. فَقُلْتُ لَهُمْ قُولُوا: َ إلهَ إَّ اللّهُ تُحْرَزُوا فَقَالُواهَا: فََمَنِى أصْحَابِى وَقَالُوا حَرَمْتَنَا الْغَنِيمَةَ، فَلَمَّا قَدِمْنَا عَلى رسولِ اللّه # أخْبَرُوهُ بِالَّذِى صَنَعْتُ فَدَعَانِى فَحَسَّنَ لِى مَا صَنَعْتُ؛ ثُمَّ قَالَ لِى: أمَّا إنَّ اللّهَ تَعالى قَدْ كَتَبَ لَكَ بِكُلِّ إنْسَانٍ مِنْهُمْ كَذَا وَكذَا مِنَ ا‘جْرِ، وَقَالَ: أمَّا إنِّى سَأكْتُبُ لَكَ بِالْوَصَاةِ بَعْدِى ففَعَلَ وَخَتَمَ عَلَيْهِ وَدَفَعَهُ إلىَّّ[. أخرجه أبو داود .

9. (1053)- El-Hâris İbnu Müslim İbni´l-Hâris babasından [Müslim İbnü´l-Hâris (radıyallahu anh)]´den naklediyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi bir seriyye ile gazveye gönderdi. Baskın mahalline vardığımız zaman, atımı hızlandırdım ve arkadaşlarımı geçtim. Köy halkı beni imdât çığlıklarıyla karşıladı. Ben onlara: Lâilâhe illallah deyip kendinizi koruyun dedim. Öyle yaptılar. Arkadaşlarım beni bu davranışım sebebiyle “Ganimeti bize haram ettin” diyerek ayıpladılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına dönünce, yaptığımı ona haber verdiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni çağırttı. Yanına varınca davranışımdan dolayı takdir etti ve: “Bilesin, Allah (celle celaluhu) senin için, o kurtardığın insanlardan her birisi sebebiyle şu şu kadar sevab yazmıştır” buyurdu. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: “Sana kendimden sonra bir tavsiye yazacağım” dedi ve yazıp, üzerini mühürleyip bana verdi.” [Ebu Dâvud Edeb 110, (5080).][134]

ـ10ـ وعن جندب بن مكيث رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]بَعَثَ رسولُ اللّه # سَريَّةً فَكُنْتُ فِيهِمْ فَأمَرَهُمْ أنْ يَشُنُّوا الْغَارَةَ عَلى بَنِى المُلَوَّحِ فَخَرَجْنَا حَتّى كُنَّا بِالْكَدِىدِ لَقِينَا الحَارِثَ بْنَ الْبَرْصَاءِ الليْثِىَّ فَأَخَذْنَاهُ فقَالَ: إنَّمَا جِئْتُ أُرِىدُ ا“سْمَ، وَإنَّما خَرَجْتُ

إلى رسول اللّه #. فَقُلْنَا: إنْ تَكُ مُسْلِماً فَلَنْ يَضُرَّكَ رَبْطُنَا يَوْماً وَلَيْلَةً، وَإنْ تَكُ غَيْرَ ذلِكَ نَسْتَرْثِتْ مِنْكَ فَشَدَدْنَاهُ وَثَاقاً[. أخرجه أبو داود .

10. (1054)- Cündeb İbnu Mekîs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) benim de katıldığım bir seriyye gönderdi. Orduya Benu´l-Mülevvah kabilesine baskın yapılması talimâtını verdi. Yola çıktık. Kedîd nâm mevkiye geldiğimiz zaman el-Hâris İbnu´l-Bersâ el-Leysî ile karşılaştık. Onu yakaladık. Bize:

“- Ben Müslüman olmak arzusuyla geliyordum. Memleketten de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gitmek düşüncesiyle ayrılmıştım” dedi. Kendisine:

“- Eğer Müslümansan bizim sana bir gün bir gecelik bağımız zarar vermez, dediğin gibi değilsen sana karşı tedbirimizi tam yapmış oluruz” dedik ve bağlarını daha bir sıkıladık.” [Ebu Dâvud, İmâret 137, (1896).][135]

ـ11ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]بَعَثَ رسول اللّه # بَعْثاً إلى بَنِى لِحْيَانَ ثُمَّ قَالَ: لِيَنْبَعِثْ مِنْ كُلِّ رَجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا وَا‘جْرُ بَيْنَهُمَا[ .

11. (1055)- Ebû Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Lihyan kabilesine bir askerî birlik gönder(meye karar ver)mişti: “Her iki kişiden biri atılsın, sevapta ortak olacaklar” buyurdu. [Müslim, İmâret, 1896.][136]

ـ12ـ وفي رواية ]ثُمَّ قَالَ لِلْقَاعِدِ أيُّكُمْ خَلَفَ الخَارِجَ في أهْلِهِ وَمَالِهِ بِخَيْرٍ فَلَهُ مِثْلُ نِصْفِ أجْرِ الخَارِِجِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

12. (1056)- Ebu Said (radıyallahu anh)´in bu rivâyeti bir başk vecihte şöyledir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Benî Lihyân´a bir müfreze gönderdi. (Bunu tertiplerken) şöyle demişti: “Her iki kişiden biri (orduya katılmak üzere) çıksın!”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), sonra oturanlara: “Sizden kim, gidenin ailesine ve malına iyi şekilde nezâret eder, hâmi olursa, ona gidenin sevabının yarısı eksiksiz verilir” buyurdu. [Ebu Dâvud, Cihâd 21, (2510).][137]

AÇIKLAMA:

Herhangi bir cihada bir beldedeki bütün erkeklerin katılması gerekmeyebilir. Böyle hallerde akrabalık, komşuluk gibi aralarında yakınlık bulunanlar anlaşmalı olarak bazıları cihâda giderken bazıları geride kalır ve bu kalan, gidenin ailesine ve malına hayırlı şekilde himâyede bulunur, yardımcı olursa, gidenin sevabına aynen ortak olacağı belirtilmektedir. Hadiste geçen: “Her iki kişiden biri” demek, “Her kabileden yarısı” demektir.

Birinci rivâyette “ortaklık” mevzubahis olduğu halde, ikinci rivayette “gidenin sevabının yarısı” denmekte, arada bir tearuz gözükmektedir. Ancak şârihler: “Sevab ortadan bölününce her iki tarafa da eşit pay düşeceğinden arada gözüken ihtilaf kalkar, teâruz kalmaz” demişlerdir.[138]

ـ13ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كُنْتُ في سَرِيَّةٍ فَحَاصَ النَّاسُ حَيْصَة فَكُنْتُ فِيمَنْ حَاصَ، فَلَمَّا نَفَرْنَا قُلْنَا كَيْفَ نَصْنَعُ وَقَدْ فَرَرْنَا مِنَ الزَّحْفِ وَبُؤْنَا بِالْغَضَبِ؟ فَقُلْنَا نَدْخُلُ المَدِينَةَ فََ يَرَانَا أحَدٌ. فَلَمَّا دَخَلْنَا المَدِينَةَ قُلْنَا: لَوْ عَرَضْنَا أنْفُسَنَا عَلى رَسُولِ اللّه #، فإنْ كاَنَ لَنَا تَوْبَةٌ أقَمْنَا، وَإنْ كانَ غَيْرُ ذلِكَ ذَهَبْنَا. فَأتَيْنَاهُ فَقُلْنَا نَحْنُ الْفَرَّارُونَ. فَأقْبَلَ عَلَيْنَا وَقالَ: َ. بَلْ أنْتُمُ الْعَكَّارُونَ فَدَنَوْنَا فَقَبَّلْنَا يَدَهُ. فَقَالَ: أنَافِئَةُ المُسْلمِينَ[. أخرجه أبو داود والترمذى.»حَاصَ النَّاسُ حَيْصَةً« أى جالوا جولة يريدون الفرار. »وَالْعَكَّارُونَ« أى الكرارون إلى الحرب، والعطافون نحوها.

13. (1057)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Ben bir seriyyeye katılmıştım. Askerler (bir ara) bir firarda bulundu, ben de onlar arasında idim.[139] Oradan uzaklaşınca: “Şimdi ne yapacağız, cihaddan kaçtık, Allah´ın gazabıyla dönüyoruz” diye müzâkere ettik. Sonunda: “Medine´ye girelim, bizi kimse görmez” diye düşündük.

Ancak Medine´ye varınca: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gidip, kendimizi arzederek, bizim için bir tevbe imkânı varsa onu yerine getirsek, yoksa geri gitsek” diye kararlaştırdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a uğrayıp “Biz firarileriz!” dedik. Bize yaklaşarak:

“- Hayır siz, firârîler değil, savaşa tekrar dönmek üzere manevra yapmış kişilersiniz” buyurdu. Kendisine yaklaştık, mübarek ellerinden öptük. Bize: “Ben Müslümanların ilticâgâhıyım” dedi.” [Ebu Dâvud, Cihâd 106 (2647); Tirmizî, Cihâd 36, (1716)].[140]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet, cepheden kaçtıktan sonra kusurunu idrak edip, itirafta bulunan, pişmanlık izhar eden bir grup askere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın davranışını göstermektedir. Onların: “Firârîleriz” şeklindeki tavsiflerini reddedip: Siz “akkârûn”sunuz demesi düşünülmeye değer bir aksülameldir. Biz bu tâbiri “manevracılar” diye tercümeyi uygun bulduk. Çünkü akkâr, bizzat Tirmizî tarafından: “Harpten kaçmayı düşünmeyip, imama yardım etmek için imamın yanına gelen” diye açıklanır. Bazı şârihler de: “Bir şeyden yüz çevirdikten ayrıldıktan sonra tekrar ona gitmek” diye açıklarlar. Bu mâna, savaşa tatbik edilince “tekrar dönmek üzere, mukâteleyi terketmek” olur. Bu ise, teknik tâbiriyle “manevra”dır. Düşmana kaçıyor intibâını vererek mevzilerinden -kovalamak ve tâkip etmek üzere- çıkmalarını sağlamak, daha uygun mevkilerde savaşa çekmek gibi maksadlarla başvurulan bir tabye (taktik)dir.

Hadisin sonunda, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “Ben Müslümanların ilticâgâhıyım” sözü var. Burada ilticagâh diye çevirdiğimiz kelime فئة dir. Bu lügat olarak, ordunun gerisinde bulunup, korku veya hezimet halinde iltica edeceği ihtiyat birliğe denmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisini”fie” olarak tanıtınca, ibâreyi “Ben Müslümanların korku, hezimet gibi durumlarda sığınacağı ihtiyat kuvveti mesâbesindeyim” yani “ilticagâhıyım” diye anlamak muvâfık düşer.

Şimdi bu açıklamadan sonra, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sözündeki mânayı kelimenin kalıplarından çıkararak, gerçek mefhumuna şöyle oturtabiliriz: “Sizler cepheyi terkederek “savaştan kaçma” cürmü işleyen kimseler değilsiniz, bilakis siz, manevra gereği geri çekilip, askerî bir kaide olan “ihtiyat birliğine katılma” prensibine uygun hareket eden manevracılar durumundasınız.”

Begavî´ye göre, kaydedilen bu mânada söylenmiş olan بَلْ أنتمُ الْعَكَّارُونَ وَأنَا فِئَتِكُمْ sözünde, kendini savaş kaçkını zanneden sahabelerin mazur addediliş sebebi mevcuttur. Çünkü Kur´ân-ı Kerîm, savaştan kaçmayı büyük günah ilân ederken iki şart tahtında olan kaçmayı istisna kılmıştır:

1- Tekrar geri dönmek üzere çekilmek.

2- İhtiyat birliğine iltica etmek. Ayet meâlen şöyle: “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah´dan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüştür.” (Enfal 16). Bu âyetin إَّ متحرفَا لقتالٍ او متحيِّزاً الى فِئَةٍ ibâresinde فئة tâbiri aynen geçmektedir. Şu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “Ben mü´minlerin fiesiyim” diyerek bu âyete atıf yapmış, kendisine gelenlerin mazur addediliş sebebini de beyan etmiştir.625 ve 626 numaralı hadislerin açıklamasında etraflıca belirtildiği üzere, Müslümanlara, bidayette, bizzat âyet-i kerimenin (Enfal 65) nassı ile, “20 kişinin 200 kişiye karşı sabırla ceng etmesi, geri çekilmemesi” emredilmişti. Bu, sonradan hafifletilerek, “100 kişinin 200 kişi karşısında sabredip dayanması” (Enfal 66) emredildi. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´ın bu âyetler vesilesiyle sunduğu açıklama, sadedinde olduğumuz hadisin anlaşılmasında faydalı olacaktır. Der ki: “Üç kişiden kaçan Müslüman (Enfal sûresinin 16. ayetinde tehdid edilen) firarî sayılmaz, ancak iki kişiden kaçan firarî sayılır.” Bagavî der ki: İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) bu sözüyle “Şayet bir Müslüman iki kâfirin önünde, -savaşa tekrar dönmek veya ihtiyat kuvvetine sığınmak maksadıyla olmaksızın- kaçacak olursa Cenab-ı Hakk´ın âyet-i kerimede beyan buyurduğu ağır cezaya müstehak olur.” Bu ceza, az yukarıda kaydettiğimiz üzere, “Allah´dan bir gazaba uğramak, döneceği yer cehennem olmak”tır.

Bagavî, devamla der ki: “Müslümanın her biri karşısındaki düşmanın sayısı ikiden fazla olursa, bu durumda kaçana itab yoktur. İki kişinin önünden kaçan kimseye, kaçış sırasında imâ ile namaz kılma ruhsatı da yoktur. Çünkü o, tıpkı yol kesici gibi âsidir, yaptığı iş büyük günahtır (kebâir´den).”[141]

ـ14ـ وعن نجدة ابن عامر الحرورى ]أنَّهُ كَتَبَ إلى ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما يَسْأَلُهُ عَنْ خَمْسِ خِصَالٍ: أمَّا بَعْدُ فَأخْبرْنِى هَلْ كانَ رسول اللّه # يَغْزُو بِالنِّسَاءِ؛ وَهَلْ كانَ يَضْرِبُ لَهُنَّ سَهْماً؛ وَهَلْ كانَ يَقْتُلُ الصِّبْيَانَ؛ وَمَتى يَنْقِضِى يُتْمُ الْيَتِيم؛ وعَنِ الخُمُسِ لِمَنْ هُوَ؟ فقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: لَوَْ أنْ أكْتُمَ عِلْمًا لمَا كَتَبْتُ إلَيْهِ فَكَتَبَ إلَيْهِ ابْنُ عبَّاسٍ: كَتَبْتَ تَسْألنِى هَلْ كاَنَ رَسولُ اللّه # يَغْزُو بِالنِّسَاءِ؟ وَقَدْ كانَ يَغْزُو بِهنَّ فَيُدَاوِينَ الجَرْحَى، وَيُحْذَيْنَ مِنَ الْغَنِيمَةِ، وَأمَّا بِسَهْمٍ فَلَمْ يَضْرِبْ لَهُنَّ، وَإنَّ رَسول اللّه # لَمْ يَكُنْ يَقْتُلُ الصِّبْيَانَ فَ تَقْتُلْهُمْ؛ وَكَتَبْتَ تَسْألُنِى مَتَى يَنْقَضِى يُتْمُ الْيَتِيمِ: فَلَعَمْرِى إنَّ الرَّجُلَ لَتَنْبُتُ لِحْيَتُهُ وَإنّهُ لَضَعِيفُ ا‘خْذِ لِنَفْسِهِ، فإذَا كانَ آخِذاً لِنَفْسِهِ مِنْ صَالِحٍ مَا يَأخُذُ النَّاسُ فقَدْ ذَهَبَ عَنْهُ الْيُتْمُ؛ وَكَبَتْتَ تَسْألُنِى عَنِ الخَمُسِ لِمَنْ هُوَ، وَأنَا أقُولُ هُوَ لَنَا فَأبى عَلَيْنَا قَوْمُنَا ذلِكَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .

14. (1058)- Necdet İbnu Âmir el-Harûrî´den rivâyet edildiğine göre, İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´a yazarak beş haslet hakkında sormuştur.

* Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gazveye çıkarken kadınları da alır mıydı

* Kadınlara ganimetten pay ayırır mıydı

* Savaş sırasında çocukları öldürür müydü

* Yetimin yetimliği ne zaman kalkar

* Hums (ganimetin beşte biri) kimler içindi

(Râvilerden Yezîd İbnu Hürmüz der ki:) İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), (mektubu yazarken şöyle) dedi: “Bir ilmi gizleme durumuna düşmüş olmasaydım asla cevap vermezdim.” Sonra şu cevabı yazdı: “Bana yazıp “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gazveye kadınları da götürüp götürmediğini” sordun. Evet, kadınları gazveye götürürdü. Onlar yaralıları tedavi ederlerdi. Kendilerine de ganimetten bir şeyler verilirdi. Hisseye gelince, kadınlara belli bir hisse ayrılmazdı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gazve sırasında çocukları öldürmezdi. Öyle ise onları sen de öldürme.

Yine sen bana yazıp: “Yetimin yetimliği ne zaman kalkar ” diye soruyorsun. Kasem olsun kişi vardır, sakalı çıktığı (büluğa erdiği) halde hakkını almaktan hâlâ acizdir.Öyle ise kendisi için, başkalarının aldığının iyisinden alan kimseden yetimlik kalkar.

Yine sen bana yazıp “humstan kimlere verileceğini” soruyorsun. Ben: “Bu bize âittir” demiştim. Ancak kavmimiz bunu bize vermekten imtina etti.” [Müslim, Cihad 137, (1812); Tirmizî, Siyer 8, (1556); Ebu Dâvud, Cihâd 152, (2727, 2728).][142]

AÇIKLAMA:

1- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´a mektup yazarak bazı sorular yönelten Necdet İbnu Âmir el-Harûrî, Hâricî mezhebine mensup bid´at sâhibi birisidir. Bu sebeple İbnu Abbâs ondan hoşlanmamaktadır. Aslında onun mektubuna cevap vermek istemiyor, ama, ilmî bazı şeyler sorulduğu için, ilmi ketm etmenin mesuliyetinden korkarak istemeye istemeye cevap veriyor.

2- İbnu Abbâs´ın cevabından kadınların, bazı geri hizmetlerde vazife alabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, onların gazveye olan bu iştirakleri, ganîmet taksiminde “pay”a iştirak hakkı tanımıyor, bahşiş ve atiyye nevinden radh denen ve -belli bir miktar ve nisbeti olmaksızın- komutanın takdirine bağlı bir ihsan veriliyor. Ebu Hanîfe, Sevrî, Leys, Şâfiî ve birçok cemâhir bu görüşte ittifak etmiştir. Evzâî hazretleri: “Mukatele eder, yaraları tedavi ederse kadın da “pay”a iştirak eder” demiştir. İmam Malik: “Kadına atiyye de verilmez” demiştir. Ancak bu iki görüş de merduddur, çünkü sadedinde olduğumuz sahih hadise muhaliftir.

3- Savaş sırasında ehl-i harbin çocukları, savaşa iştirak etmemiş oldukları takdirde öldürülmeleri haramdır. Şafiî hazretleri ile Kûfîler, savaşa iştirak edenlerin öldürüleceğini söylerler. Mâlik ve Evzâî hazretleri yasağın mutlak olduğunu söylemiş ise de kıtâle fiilen mübâşeret edecek olursa kadınlarda olduğu gibi onların öldürülmesi de câiz görülmüştür. Ulemâ bu hususta ihtilâf etmez. Hadisin Müslim´de yer alan bir vechinde “Çocukları sen de öldürme” cümlesinden sonra şu ziyade yer alır: “Ancak, Hızır, çocuğu öldürürken çocuk hakkında onun bildiğini sen de bilirsen o hâriç.” Burada, Kur´ân-ı Kerim´de geçen Hızır kıssasına atıf yapılır. Kıssada Hızır, zâhiren masum görünen bir çocuğu, -kıssanın sonunda geçen “onu ben kendi fikrimle yapmadım” ibaresinden de anlaşılacağı üzere- Allah´ın emriyle öldürmüştür. Şu halde “Sana da böyle İlahî bir emir gelmedikçe öldürme” demiş olmaktadır. Peygamberlerden başkası böyle bir emir alamayacağına göre, çocuk öldürmek kesinlikle yasaklanmış olmaktadır.

4- Yetimliğin sona ermesi ile ilgili soruda, “Yetim çocuk ne zaman malı ve şahsı ile ilgili hususlarda müstakillen karar ve tasarruf yetkisine sahip olur ” denmektedir. Bilindiği üzere, bütün çocuklar rüşdüne ermedikçe hukukî ehliyetten mahrumdurlar. Alışveriş akdi yapamazlar, cezâî ehliyetleri yoktur veya nâkıstır. Bu mesele yetim çocuklarda daha ziyade gündemdedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın َ يُتْمَ بَعْدَ الحُلْم “Rüyadan (büluğ) sonra yetimlik yoktur” hadisini esas alan Şâfiî, Mâlik ve bir kısım cemâhîr-i ulemaya göre, büluğla yetimin şahsından yetimlik kalkar.

Ancak bazı alimler sâdece büluğ veya yaşın ilerlemesi ile yetimliğin kalkmayacağı kanaatindedir. Bunlar, çocuğun dini ve malı hususunda rüşdün zuhur etmesi şartını koşarlar. Ebu Hanife “25 yaşına basınca, malı zabtedemeyecek durumda bile olsa, ondan çocukluk hükmü kalkar, reşid olur, malında tasarruf eder, binâenaleyh bu yaşta malının teslim edilmesi vacibtir” der. Ancak İmam Mâlik ve bir kısım cemâhir-i ulemâ, kendinde tebzir (malı israf) hakim olan büyükten, yaşı ne olursa olsun hacr´in kalkmayacağı görüşündedir.

5- Hadiste geçen beşte bir´den (hums) murad, Nevevî´nin belirttiğine göre humsu´lhums´tur, yani ganimetin devlet tasarrufuna kalan beşte birin beşte biridir.[143]

Ayet-i kerimede bu, zi´lkurba´ya (Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yakın akrabalarına) tahsis edilmiştir (Enfal 41). Ancak bu meselede ulema ihtilâf etmiştir. Şâfiî hazretleri, İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´la aynı kanaattedir: Fey ve ganimetin beşte birinin beşte biri, zi´lkurbâ´ya aittir. Zi´l-Kurba ise, Şâfiî ve ekserî ulemâya göre Benî Hâşim ve Beni´l-Muttalib´dir.İbnu Abbâs hazretlerinin: “Kavmimiz bunu (humsu´lhumsu) bize vermekten imtina etti” sözü, “İdaredeki Emevîler, bu hakkı bize tanımaya yanaşmadılar, onlar bu payı amme hizmetlerinde harcıyorlar” demektir.

Ebu Dâvud´un Sünen´inde gelen rivayette, Hâricî Necdet bu sualleri İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´a Abdullah İbnu Zübeyr fitnesi zamanında sormuştur. Bu hâdise, hicretten 60 küsur yıl sonra cereyan etmiştir.

Şafiî hazretleri: “İbnu Abbas, “Kavmimiz bunu bize vermekten imtina etti” sözüyle Sahâbe´den sonra gelenleri kastedmiş olabilir ki bunlar da Hz. Muâviye´nin oğlu Yezid´dir” der.[144]

ـ15ـ وعن أم عطية رَضِىَ اللّهُ عَنْها. قالتْ: ]غَزَوْتُ مَعَ رسول اللّه # سَبْعَ غَزَوَاتٍ أخْلُفُهُمْ فِي رِحَالِِهِمْ: أصْنَعُ لَهُمُ الطَّعاَمَ، وَأُدَاوِى الْجَرْحَى، وَأقُومُ عَلى المَرْضى[. أخرجه مسلم .

15. (1059)- Ümmü Atiyye (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte yedi ayrı gazveye çıktım. Ordugâhlarda ben geride kalır, askerlere yemek yapar, yaralıları tedavi eder, hastalara bakardım.” [Müslim, Cihâd 142, (1812).][145]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet de kadınların, geri hizmetler görmek üzere savaşa katılabileceğini göstermektedir. Ümmü Atiyye “geride kaldığını” ifade ediyor. Yani bizzat düşmanla mukâtele yapmak üzere ileri hatta katılmıyor. Mutfak, temizlik, tedavi, tamir, hayvan bakımı gibi, orduya terettüp eden “geri hizmetler” veya “destek hizmetleri” îfa ediyor. Gazveye katılmada Ümmü Atiyye münferid bir örnek değildir. Hz. Enes´ten gelen bir rivayet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gazvelere, Ensar´dan bir grup kadınla çıktığını belirtir.

Ancak başka rivayetler nazara alınacak olursa kadınların savaşta silahlı mücâdeleye iştirak ettikleri de görülür. Bizzat Müslim´in bir rivayetinde Hz. Enes´in muhterem vâlideleri Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ) hatun, Hüneyn Savaşı´nda hançer taşımıştır. Hançeri gören Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Bu hançer de ne ” diye sorar. Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ):

“- Şu müşriklerden biri yaklaşacak olursa bununla karnını deşmek için yanıma aldım!” açıklamasında bulunur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu cevab karşısında sâdece güler. “Niye silah alıyorsun, kadınlara yasaktır ” gibi bir müdâhalede bulunmaz. Allah´ın sıyrılmış kılıncı ünvanıyla meşhur yüce sahâbî Hâlid İbnu Velîd komutasında cereyan eden Yermuk Harbi´nde kadınların Bizanslılara karşı bilfiil çarpıştıkları târihen sâbittir. Öyle ki Fütuhu´l-Büldan ve el-Kâmil fi´t-Tarih gibi tarihî kaynaklar kadınların bu savaşını “pek şiddetli” diye tavsif ederler.

Bazı âlimlerimiz kadınların savaşa katılma keyfiyetinin sonradan neshedildiğini söylemiştir. Ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra (hicrî 13) cereyan eden 100 kadarı Bedrî olmak üzere bin kadar sahâbinin katıldığı bu savaşta kadınların yer almış olması, keza Kıbrıs´ın fethinde, Hz. Enes´in teyzesi Ümmü Harâm (radıyallahu anhâ)´ın bulunması[146] gibi muahhar örnekler nesh meselesini ihtiyatla karşılamamız için yeterlidir. Ne var ki, Müslümanların sayıca çoğalması, askerliğin muvazzaf, sistemli bir mahiyet kazanması gibi durumlar, kadınların askere alınmasına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmış olabilir. Günümüz şartlarında da ihtiyaç yoktur. Ama, İslâm´ın bu meseledeki sözü nedir denecek olursa, red cevabında kesin ve aceleci olmamak gerektiğini söyleyebiliriz. Öyle ise: “Cihadda asl olan erkeklerin yapmasıdır. İhtiyaç halinde kadına da başvurma kapısı açıktır” diyebiliriz.[147]

ـ16ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ] بَعَثَنَا رسولُ اللّه # فقَالَ: إنْ وَجَدْتُمْ فَُناً

وَفَُناً )رَجُلَيْنِ مِنْ قُرَيْشٍ( فَأحْرِقُوهُمَا بِالنَّارِ. فَلَمَّا أرَدْنَا الخُرُوجَ قَالَ: كُنْتُ أمَرْتُكُمْ أنْ تُحْرِقُوا فَُناً وَفَُناً، وَإنَّ النَّارَ َ يَعَذِّبُ بِهَا إَّ اللّهُ تَعالى، فَإنْ وَجَدْتُمُوهُمَا فَاقْتُلُوهمَا[. أخرجه البخارى وأبو داود والترمذى .

16. (1060)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi (bir tecziye vazifesi ile Mekke´ye) gönderdi ve (Kureyş´ten iki kişinin ismini vererek) : “Falanca ve falancayı yakalayabilirseniz onları ateşte yakın” dedi. (Hazırlıkları bitirip) tam Medine´den ayrılacağımız sırada (bizi çağırtarak): “Ben size falan ve falanı yakmanızı emretmiştim. (Sonra düşündüm ki) ateşle yakma cezasını vermek Allah´a aittir. Onları yakalarsanız öldürün.” [Buhârî, Cihâd 149; Ebu Dâud, Cihâd 122,(2674); Tirmizî, Siyer 20, (1571).][148]

AÇIKLAMA:

1- İbnu Hacer, bu seriyyeye Hamza İbnu Amr´ın komutanlık yaptığını, öldürülmesine karar verilen iki kişiden birinin Hebbâr İbnu´l-Esved, diğerinin de Nâfî İbnu Abdi Kays olduğunu belirtir. Bunların suçu, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Ebu´l-As´la nikahlı olan kızı Zeyneb (radıyallahu anhâ)´in, Medine´ye müteveccihen Mekke´den ayrıldığı sırada yolda önünü kesip, tartaklamaları ve bunun sonucu olarak düşük yapmasıdır.

Said İbnu Mansur´un tahricinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir: “Ben (yakma suretiyle ceza vermekten) Allah´a karşı haya duydum, Allah´ın cezasıyla cezalandırmak hiç kimseye yakışmaz.”

2- Cezalandırma heyeti Hebbâr´ı yakalayamazlar Hebbâr, Mekke fethinden sonra Ci´râne´de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı bularak Müslüman olur. Anlatıldığına göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girdiği görülünce, bir adam üzerine atılmak üzere kalkar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Otur” diye işaret buyurur. Hebbâr, kelime-i şehâdet getirerek Müslümanlığını ilan eder. Ve: “Senden diyar diyar kaçtım. Acemlerin memleketine gidecektim. Sonra hatırladım ki, sana karşı câhillik edenlere karşı affın, müsâmahan, iltifatın büyüktür. Ey Allah´ın Resûlü! Biz ehl-i şirk idik, Allah seninle hidâyet verdi, seninle bizi felâketten kurtardı. Benim cehâletimi, benden size ulaşan kötülükleri de bağışla! Ben yaptığım kötülükleri ikrar, günahımı itiraf ediyorum!” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Allah sana İslâm´ı nasib etmekle iyilikte bulunmuş. İslâm daha önce yapılan (kötülük)leri örter” diye cevap vererek affettiğini ilân eder.

Üsdü´l-Gâbe´de kaydedildiği üzere, Hebbâr (radıyallahu anh) Medine´ye gelince ona laf atarak hakâret edenler olur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a şikâyet eder: “Öyle yapanlara sen de (aynı şekilde) sebbederek cevap ver!” buyurur.

3- Nâfi İbnu Abdi Kays´ın âkibeti hakkında bilgiye rastlanmaz. İbnu Hacer, Müslüman olmadan ölmüş olabileceği ihtimâli üzerinde durur.

4- Yakma suretiyle tecziye meselesine gelince, bu hususta selef ihtilâf etmiştir. Hz. Ömer, İbnu Abbâs ve Ömer İbnu Abdilaziz (radıyallahu anhüm) başta birçokları, suç ne olursa olsun; küfür, mukâtele, kısas vs. kerih addederler. Hz. Ali, Hâlid İbnu´l-Velîd başta diğer bazıları da câiz addederler. Şârih Mühellib mevzu hakkında şu bilgiyi verir: “Bu hadisteki yasaklama, tahrim ifâde etmez, bilakis Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın tevâzu maksadıyla rücû ettiğini ifade etmektedir. Yakarak cezalandırmanın cevâzına sahâbelerden bâzılarının tatbikatı delâlet eder: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ureynelilerin gözlerini kızgın demirle oydurmuştur.[149] Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh), asileri Ashab´ın huzurunda (Medine musalahasında) yaktırmıştır. (Hz. Ali bir kısım Hâricileri yaktırmıştır.) Hâlid İbnu´l-Velîd, mürtedlerden bazılarını yaktırmıştır. Medine âlimlerinin çoğu, kale ve gemilerin, içindekileriyle birlikte yakılmasını tecviz etmiştir. Sevrî ve Evzâî bu görüştedirler.”

Ancak İbnu´l-Münîr ve diğer bazıları buna itiraz ederek demişlerdir ki: “Bu zikredilen örneklerde cevâza delil yoktur. Şöyle ki: “Ureynelilerle ilgili haber, bir kısastır (Ureyneliler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in çobanlarının gözlerini oymuşlardı), veya mensuhtur. Sahâbelerden bazılarının tecviz etmesi de delil olamaz, zira diğer bir kısım sahâbelerin yasaklamalarına muhaliftir. Kale ve gemilerin yakılma izni, düşmana zafer kazanmanın başka yolu kalmaması şartıyla kayıtlıdır. Ayrıca, bâzı âlimler bu cevâzı da, “kale ve gemide kadın ve çocuk yoksa” şartına bağlamışlardır, cevaz mutlak değildir.” Bu babtaki hadis ise, pek açıktır, tahrim mevcuttur. Önce verilen “yakılma” emri neshedilmektedir. Nesh vak´ası, vahiyle olmuştur veya şahsî ictihadıyla olmuştur, farketmez.”

5- Hadisten çıkartılan bazı hükümler:

a) Bu hadiste bir meseleye içtihad ederek karar verdikten sonra ondan dönmenin caiz olduğu gözükmektedir.

b) Hüküm verirken, iltibası önlemek için delilin zikredilmesi müstehabtır.

c) Hudud ve benzeri suçların peşine düşmek gerekir, zira, fazla zamanın geçmesi, hakedenden cezayı kaldırmaz.

d) Bit, pire gibi canlıları da ateşle öldürmek mekruhtur.

e) Sünnet, sünetle neshedilir, bu hususta ittifak var.

f) Bir hükmün, daha amel edilmeden veya amel etme imkânı bulmazdan önce neshi caizdir.[150]

ـ17ـ وعن عروة قال: ]حدّثنى أسامة بن زيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. أنَّ رسول اللّه # كانَ عَهدَ إلَيْهِ قَالَ اغْزُ عَلى أبْنَى صَبَاحاً وَحرِّقْ. قِيلَ ‘بى مِسْهَرٍ: أُبْنَى؟ قال: نعَمْ نَحْنُ أعْلَمُ هِىَ يُبْنَى فَلَسْطِينَ[. أخرجه أبو داود.»ابْنَى وَيُبْنى« اسم موضع بين عسقن والرملة من أرض فلسطين .

17. (1061)- Urve, Hz. Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ)´den naklen anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: “Übnâ´ya sabahleyin baskın yap ve yak” dedi.” Ebu Müshir´e soruldu. Übnâ nedir

“- Evet, haklısınız dedi, bunu biz daha iyi biliriz. O, (bildiğimiz) Filistin´deki Yübnâ´dır.” Übnâ veya Yübnâ, Filistin´de, Askalân ile Ramle arasında bir yerin adıdır.” [Ebu Dâvud, Cihâd 90, (2616).][151]

AÇIKLAMA:

Buradaki yakma emri, ağaçların, ekinin, evlerin yakılmasına şâmildir. Baskının sabahleyin yapılması, gâfil yakalanmaları içindir. [152]

ـ18ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسول اللّه #: إذَا قَاتَلَ أحدُكُمْ فَلْيَجْتَنِبِ الْوَجْهَ[. أخرجه الشيخان .

18. (1062)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Sizden iki kişi kavga edecek olursa, yüze vurmaktan kaçınsınlar” buyurdu.” [Buharî, Itk 20; Müslim Birr 117, (2613).][153]

AÇIKLAMA:

1- Yüze vurmayı yasaklayan bu hadis, kitaplarda muhtelif şekillerde yer alır: Burada “Birbirinizle kavga ederken” dendiği halde, başka rivayetlerde “kölenizi döverseniz…”, “hizmetçinizi döverseniz…”, “biriniz kardeşiyle dövüşürse…”, “…yüze tokat vurmasın”, “…yüze vurmaktan sakınsın” gibi ifadelere yer verilmiştir. Dövüşmek قَاتَلَ ile ifade edilmiştir. Dövmek ضَرَبَ ile ifade edilmiştir. Mamafih, bâzı şârihler قَاتَلَ tâbirini de ضَرَبَ gibi anlamak gereğine dikkat çekerler.

İster dövüşmek, ister dövmek, her hal u kârda “yüze vurmaktan sakınmak” emredilmekedir. Başka hadisler nazar-ı dikkate alınınca ister “hadd”, ister “ta´zir” ve isterse “te´dib”[154] maksadıyla olsun, bütün vurmalarda yüzden sakınmak esastır. Bir hadis şöyle اِرْمُوا وَاتَّقُوا الْوَجْهَ “(Zina yapanlara) taş atın, ancak başa atmaktan kaçının.”

2- Yüze vurmak niçin yasak

Ulema yüze vurmanın niçin yasaklanmış olabileceği sorusunu sormuş ve cevap aramıştır. Nevevî´nin kaydettiğine göre bâzı âlimler: “Yüze vurmak yasaklanmıştır, çünkü yüz latif bir organdır, insandaki güzellikler onda toplanmıştır. İnanın, dış âlemi algıladığı uzuvların (dil, göz, kulak, burun gibi) çoğu yüzde toplanmıştır. Vurma ile bunlardan bazısının veya tamamının zarar görmesinden korkulur. Zira bu organlar, herhangi bir darbeden zarar görecek şekilde açıkta ve korunmasızdırlar. Darbelerden bunlardan birinin umumiyetle zarar gördüğü de bilinmektedir.”

Bu mâkul, güzel bir açıklama ise de, bizzat rivayetlerde gelen bir açıklama bir başka sebep beyan etmektedir: Müslim´in bir rivayetine göre, فَإنَّ اللّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلى صُورَتِهِ “… zira Cenab-ı Hakk Âdem´i kendi sureti üzere yarattı.” Burada “kendi” diye tercüme ettiğimiz zamir kime delalet ediyor. Bu noktada ihtilâf edilmiştir. Çoğunluğa göre, bu dövüleni gösterir. Bu durumda mâna şöyle olur: “Kölenin yüzüne vurmayın, zira Allah Âdem´i onun suretinde yaratmıştır.” Bazı âlimler bu zamirle Allah´ın kastedildiğini söylemiştir, delilleri de, hadisin bazı vechinde “.. Allah´ Âdem´i Rahmân suretinde yaratmıştır” denmiş olmasıdır. Bu te´vile göre mâna şöyle olur: “Kölenin yüzüne vurmayın, zira Allah, Âdem´i, Rahman sureti üzere yaratmıştır.”

Bu te´vilde Allah´ı mahlûkata benzetme mevzubahis olacağı için, bazı âlimler, bu vechin adem-i sıhhatine hükmederek te´vili redederler. Mazirî: “Bu ziyâdenin sıhhatine hükmedilecek olsa mânayı: “Allah, Âdem´i, Bârî Teâlâ´ya layık vech üzere yaratmıştır” diye tevil gerekir demiştir.

İbnu Hacer, bu vechin sıhhatli tarikten geldiğini, bir kalemde reddedilemeyeceğini belirttikten sonra bu mânayı daha sarih olarak ifade eden bir başka vecih daha kaydeder: مَنْ قَاتَلَ فَلْيَجْتَنِبِ الْوَجْهَ فَإنَّ صُورَةَ وَجْهِ ا“نْسَانِ عَلى صُورَةِ وَجْهِ الرَّحْمنِ

Ebu Hüreyre´den yapılan bu rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır: “Kim (bir kardeşiyle) dövüşürse yüze vurmaktan sakınsın. Zira insan yüzünün sureti Allah´ın yüzünün suretinde yaratılmıştır.”

Hadis muhtelif vecihlerden gelmekte, sıhhati hususunda fazla tereddüde mahal kalmamaktadır. Hadisin mânasını zâhiri üzere kabul etmek mümkün olmayacağına göre, Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaat´in itikad esaslarına muvâfık düşecek bir mânaya te´vil etmek gerekecektir. Bunun en muvafık bir te´vilini Bediüzzaman yapar. Der ki: “Şu mezkur hadis-i şerîfin çok maksadından birisi şudur ki: İnsan ism-i Rahman´ı tamamıyla gösterir bir surettedir.” Müteâkiben açıklandığı üzere Cenâb-ı Hakk´ın isimleri kainatta tecelli etmektedir, Rahmân ismi de. Her mevcudatta farklı derecelerde Allah´ın isimlerini okumak mümkün. İşte insan yüzü, Rahmân ismini en mükemmel, en eksiksiz şekilde gösteren bir ayna durumundadır. Yüzde Rahman ismi âzamî derece bir tecelliye mazhar olmuştur. Şu halde, bu ismin hürmetine onun aynası durumunda olan yüze vurulmamalıdır.” Bizce bu ikinci te´vil daha muteber gözükmektedir. Zira, recm gibi ölüm cezasına mahkûm edilen birinin bile yüzüne vurma yasağını, yüzdeki organlardan birinin sakatlanma ihtimali ile izah mânasız kalır. Ama her iki te´vilin de bir vechi, haklı olduğu yeri var.[155]

ـ19ـ وعن ابن يعلى قال: ]غَزَوْنَا مَعَ عَبْدِالرَّحْمنِ بْنِ خَالِدِ بْنِ الْوَلِيدِ: فَأُتِىَ بِأرْبَعَةِ أعَْجٍ مِنَ الْعَدُوِّ فَأمَرَ بِهِمْ فَقُتِلُوا صَبْراً بِالنَّبْلِ، فَبَلَغَ ذلِكَ أبَا أيُّوبَ ا‘نْصَارِىَّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. فقَالَ: سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَنْهى عَنْ قَتْلِ الصَّبْرِ، فَوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَوْ كَانَتْ دَجَاجَةٌ مَا صَبَرْتُهَا، فَبَلَغَ ذلِكَ عَبْدَالرَّحْمنِ فَأعْتَقَ أرْبَعَ رِقَابٍ[. أخرجه أبو داود .

19. (1063)- İbnu Ya´lâ anlatıyor: “Abdurrahman İbnu Hâlid İbnu Velîd ile birlikte gazveye çıktık. Bize, düşmandan, ızbandut gibi dört tanesini yakalayıp getirdiler.Derhal öldürülmelerini emretti ve hemen ok atılarak öldürüldüler.[156] Bu haber Ebu Eyyub el-Ensârî (radıyallahu anh)´ye ulaştı. O şunu söyledi: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit öldürmeyi yasakladı. Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl´e kasem olsun, (değil insan) bir tavuk bile olsa onu öldürücü atışlar için hedef kılmayız.” Ebu Eyyub´un bu sözü Abdurrahmân´a ulaşınca dört köle âzad etti.” [Ebu Dâvud, Cihâd 129, (2687).][157]

ـ20ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسول اللّه # أعَفُّ النَّاسِ قِتْلَةً أهْلُ ا“يمَانِ[، أخرجه أبو داود .

20. (1064)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Öldürme hususunda insanların en iffetlisi iman ehlidir.” [Ebu Dâvud, Cihâd 120, (2666).][158]

AÇIKLAMA:

Öldürmede iffetli olmak, öldürürken merhametli davranmak, belli kaidelere riayet etmek, işkence yapmamak, müsle yapmamakdır. Dinin bu hususta koyduğu yasaklar mevcuttur. Bu hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “Mezkur yasaklara uygun, en ahlâkî öldürme tarzı ile ölüm cezası veren insanlardır” buyurmaktadır. Günümüzde de esirlere yapılacak muamele ve öldürme cezalarıyla ilgili bir kısım yasaklar konmuş ise de yeterince bunlara uyulduğu görülmez. Roma´da tatbik edilen acıktırılmış vahşî hayvanlara atarak öldürmekten, ayaklarından taş bağlayıp denize atmaya, açlığa terkederek öldürmeye; beton dökerek öldürmekten işkencelerle öldürmeye kadar pek çok öldürme çeşidi İslâm´ da yasaklanmıştır. Şu halde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öldürmenin de nezâheti bulunduğunu, bu nezâhete en ziyade iman sâhiplerinin riayet ettiğini ifade etmiş olmaktadır. Zira iman sahipleri, kâfirlerin hilafına, bütün mahlûkâta karşı, kâfir bile olsa, yaradandan ötürü şefkat ve merhamet duyar. Öldüreceği canlının, herşeyden önce, Allah´ın mahluku olduğunu, Allah´ın rızası için öldürdüğünü, bu rızanın da dinin koyduğu çerçeve dışına çıkmamakta olduğunu bilir, bu çerçeveye uyar.[159]

ـ21ـ وَعَنْ عَبدِاللّهِ بْنِ يَزِيدٍ اَنْصَارِىّ رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]نَهى رَسُولُ اللّه # عَنِ النُّهى وَالمُثْلَةِ[ أخرجه البخاري .

21. (1065)- Abdullah İbnu Yezid el-Ensârî (radıyallahu anh) der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nühbâ (arsızlıkla alma) ve müsle´yi yasakladı.” [Buharî, Mezâlim 30, Zebâih 25.][160]

AÇIKLAMA:

Nühbâ, nehb´den gelir. Nehb, kapmak, yağmalamak mânasına gelir. Şârihler, bunu “Başkasının malını, gözü önünde arsızlıkla, rızası olmadan almak” diye açıklarlar. Esasen, söylendiği gibi arsızlıkla alınan mala da nühbâ denmiştir. Şârihler bu yasağın ganimet malına da şâmil olduğunu, komutanın taksiminden önce eşitliğe riayet etmeden kapıp alınacak bir malın da nühbâ sayılacağını belirtirler. Müsle de, ölünün kulak ve burnunu koparmak, gözünü oymak, karnını deşmek , ciğerini sökmek gibi, ölüye kötü muamelede bulunmaktır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çeşitli fırsatlarda bu yasakları tekrarla hatırlatmıştır.[161]

ـ22ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. قال: ]كَانَ الْمُشْرِكُونَ عَلى مَنْزِلَتَيْنِ مِنَ النبى #

وَالْمُؤمِنِينَ. كَانُوا مُشْرِكِى أهْلِ حَرْبٍ يُقَاتِلُهُمْ وَيُقَاتِلُونَهُ، وَمُشْرِكى أهْلِ عَهْدٍ َ يُقَاتِلُهُمْ وََ يُقَاتِلُونَهُ، فكَانَ إذَا هَاجَرَتِ الْمَرأةُ مِنْ أهْلِ الحَرْبِ لَمْ تُخْطَبْ حَتَّى تَحِيضَ وَتَطْهُرَ، فَإذَا طَهُرَتْ حَلَّ لَهَا النِّكاحُ، فإنْ هَاجَرَ زَوْجُهَا قَبْلَ أنْ تَنْكِحَ رُدَّتْ إلَيْهِ. فإنْ هَاجَرَ مِنْهُمْ عَبْدٌ أوْ أمَةٌ فَهُمَا حُرَّانِ، لَهُمَا مَا لِلْمُهَاجِرِينَ ثُمَّ ذَكَرَ مِنْ أهْلِ الْعَهْدِ مِثْلَ حَدِيثِ مُجَاهِدٍ رَحِمَهُ اللّهُ؛ فَإنْ هَاجَرَ عَبْدٌ أوْ أمَةٌ لِلْمُشْرِكِينَ مِنْ أهلِ الْعَهْدِ لَمْ يُرَدُّوا وَرُدَّتْ أثمَانُهُمْ، قَالَ وَكانَتْ قُرَيْبَةُ بِنْتُ أبِى أمَيَّةَ تَحْتَ عُمَرَ بْنِ الخَطَّابِ فَطَلَّقَهَا فَتَزَوَّجَهَا مُعَاوِيَةُ بْنُ أبِى سُفْيَانَ، وَكَانَتْ أمُّ الحَكَمِ تَحْتَ عِيَاضِ بْنِ غُنْمٍ الْفِهْرِىِّ فَطَلَّقَهَا فَتَزَوَّجَهَا عَبْدُاللّهِ ابْنُ عُثْمَانَ الثَّقَفِىُّ[. أخرجه البخارى .

22. (1066)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Müşrikler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve mü´minler karşısında iki kısımdı. Ehl-i harb olan müşrikler, ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendileriyle savaş halinde idi. Bir de ehl-i ahd yani aralarında antlaşma yapılmış olan müşrikler vardı. Onlarla savaşılmıyordu. Onlar da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a karşı savaşmıyorlardı. Ehl-i harb´ ten bir kadın hicretle geldiği zaman, hayız olup temizleninceye kadar evlenmek üzere istetilmiyordu. Temizlenince onun nikâhlanması helâl oluyordu. Şayet nikâhtan önce, kadının kocası da hicret ederek gelecek olsa, kadın kendisine veriliyordu. Ehl-i harbten bir köle veya câriye hicret edecek olsa bunlar hür olur ve Muhâcirler´in bütün haklarını elde ederler.”

Sonra İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), -Mücâhid´in rivâyetinde olduğu şekilde- Ehl-i ahd´la ilgili olarak rivâyete devam etti: “…kendileriyle antlaşma yapılmış müşriklere ait bir köle veya câriye hicret edecek olsa, bunlar da iâde edilmezlerdi, ancak değerleri ne ise o ödenirdi.” İbnu Abbâs devamla der ki: “Kureybe Bintu Ebî Umeyye Hz. Ömer´in yanında idi, boşadı. Kadınla, Muâviye İbnu Ebî Süfyân evlendi. Ümmü´l-Hakem Bintü Ebî Süfyan da Iyâz İbnu Ganem el-Fıhrî´nin nikâhı altında idi. O da bunu boşadı. Ümmü´l-Hakem´le de Abdullah İbnu Osmân es-Sakafî evlendi.” [Buharî, Talâk 19.] [162]

AÇIKLAMA:

1- Hanefîler, bu hadisin zâhiriyle amel ederek, hicretle dar-ı harpten gelen kadının bir hayız müddetinden sonra nikâh edilebileceğini söylemiştir. Ancak Cumhur, hicret etmesi ve Müslüman olmasıyla birlikte hür sayıldığı için, esirlerin hilâfına, üç temizlik müddetinin beklenmesi, ondan sonra nikâhlanması gerekeceğine hükmetmişlerdir. Bu mesele âlimler arasında ihtilâflı bir mevzudur.

Bu meselede İbnu Abbas (radıyallahu anh): “Bir Hıristiyan kadın, kocasından bir müddet önce Müslüman olsa artık kocasına haram olur” demiştir. Bu hükme sevkeden âyet-i kerime şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Mü´min kadınlar, hicret ederek size gelirlerse onları deneyin, hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların mü´min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar, o kâfirlere (eski kocalarına) helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Kâfirlerin bu kadınlara verdikleri mehirleri iâde edin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenizde bir engel yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, onlara verdiğiniz mehri isteyin. Kâfir erkekler de hicret eden mü´min kadınlara verdikleri mehirleri istesinler…” (Mümtahine 10).

İhtilâf, kocanın, iddet içerisinde Müslüman olmasından doğmaktadır. Atâ, bu durumda “kadın yeni bir nikâh ve yeni bir mehirle eski kocasına dönmek isterse dönebilir” demiştir. Bu görüş bu meselede esas olmuştur. Hicretle gelen mü´min kadına, iddeti içerisinde evlenme teklifi yapılamayacağı prensibi esas alınınca İbnu Abbâs´la Atâ´nın görüşleri birleşmiş olmaktadır. Kûfe uleması (Hanefîler) bu durumda “kocasına Müslüman olması teklif edilir” şartını koyarlar.

2- Hadiste ismi geçen Kureybe Bintu Ebî Ümeyye, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevcesi olan Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)´nin kızkardeşidir. Hz.Ömer müşrike kadınları mü´minlere haram kılan âyet (Mümtehine 10) nâzil olduğu zaman Mekke´de iken evlenmiş olduğu ve henüz Müslüman olmayan iki hanımını boşar. Bunlardan biri Kureybe´dir. Kureybe´nin Müslüman oluşu hakkında gelen ihtilâflı rivayetler ve bunların İbnu Hacer tarafından te´lifine müteallik teferruata burada yer vermeyeceğiz. İkinci hanım da Ümmü Gülsüm Bintu Amr´dır, bu Abdullah´ın annesidir. Bununla Ebu Cehm İbnu Huzeyfe evlenir. Ebu Süfyan da, Ebu Cehm de henüz müşriktir.

3- Şunu bilmek gerekir: Mezkur âyet, Hudeybiye Sulhü üzerine nâzil olmuştur. Sulh anlaşmasının maddeleri arasında, Mekkelilerden Müslüman olup da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e iltica eden çıkacak olursa, bunların Mekkelilere iade edilmesi de vardı. Bu maddeye göre mülteci Müslüman erkekler iade edilmişti. Kadın mültecilerin de iadesi sulh anlaşmasında var mıydı, yok muydu bu husus, rivayetlerde münakaşalı ise de, yukarıda zikri geçen âyet, kadınların iadesini yasaklamış ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da iâde etmemiştir. Antlaşmaya kadınların iâdesinin de dahil edilmiş olduğu kanaatinde olduğu anlaşılan İbnu Kesir, tefsirinde mezkur âyetin sünneti tahsis ettiğini ve hatta Kur´ân´la sünnetin tahsisine bu âyetin en güzel örnek teşkil ettiğini belirtir. Seleften bâzısı, tahsise değil, neshe örnek olduğunu, bu âyetin ilgili sünneti neshettiğini söylemiştir.

Ayet-i kerimenin emri üzerine, müşriklere iade edilmeyen mülteci kadınlardan bilhassa Ümmü Gülsüm Bintu Ukbe İbni Ebî Muayt ismen zikredilir. Çünkü bunu geri almak için iki erkek kardeşi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a müracat ederler. Ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), âyet-i kerimenin nehyi sebebiyle iade etmez.

Bu sulh anlaşmasından sonra iltica eden kadınlar iâde edilmemiş ise de, kocalarına mehri ödenmiştir. Kölelerin de bedeli ödenmiştir. Bu ödemelerin “sulh” sebebiyle olduğu bilhassa belirtilir. İbnu Kesir´in kaydettiği rivayetlere göre, âyetin emrine mü´minler harfiyyen uyup, boşadıkları kadınlara mehirlerini ödedikleri halde, müşriklerden boşanan Müslüman kadınlara müşrikler mehirlerini ödememişlerdir. Bu durumdan mağdur olanlara âyet-i kerimenin emriyle (Mümtahine 11), hazineden (ganimetten) ödeme yapılmıştır.

4- Ayet-i kerime, bu çeşit mülteci kadınların, gerçekten mü´min olup olmadıkları,yani imanları gereği mi bu iltica ve muhâcereti gerçekleştirdikleri hususunda emin olmak için imtihan edilmelerini emreder. Hatta sûre, Mümtahine ismini de buradan alır. Acaba bu imtihanın keyfiyeti nedir Nasıl cereyan etmiştir, çünkü iman dâhilî, kalbî ve enfüsî bir keyfiyettir, bunun hâricen görülmesi mümkün değildir, anlaşılması ise oldukça zordur.

Rivayetler bu sualimizi cevaplayacak açıklığa sahiptir:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) imtihan vazifesini Hz. Ömer (radıyallahu anh)´e vermiştir.

2- Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu kadınlara -İbnu Abbâs, Mücâhid, İkrime ve Katâde´den gelen rivayetlere göre- Allah adına yemin vererek şu hususları taleb etmiş ve sormuştur:

* Kocasına olan buğzu sebebiyle mi hicret etti

* Bir yerden bir başka yere gitmek arzusuyla mı hicret etti

* Dünyevî bir arzu ile mi hicret etti

* Allah ve Resûlü´nün sevgisiyle mi hicret etti

* Allah´ın bir ve Hz. Muhammed´in kulu ve elçisi olduğuna şehâdet.

* Bir kimseye aşk sebebiyle mi hicret etti

* Kocası ile olan geçimsizlik sebebiyle mi, İslâm´a ve Müslümanlara olan muhabbet sebebiyle mi hicret etti

Allah adına verilen yeminle alınan cevaplar, iman lehine olursa kabul edilip reddedilmedikleri, aksi takdirde kocalarına iade edildikleri belirtilir.

İbnu Kesir, imtihan âyetinde geçen: “Onların mü´min kadınlar olduklarını öğrenirseniz, kâfirlere geri çevirmeyin” ibâresinden hareketle: “İmana yakînî şekilde ıttıla peyda etmenin mümkün olduğuna bu âyette delil vardır” der.

3- Bu âyet, evlenme meselelerinde mühim bir değişiklik getirerek o güne kadar serbest olan müşriklerle evlenmeyi yasaklamıştır: Ne erkek, ne kadın, herhangi bir Müslüman, müşrik biri ile evlenemez, haramdır. Bu âyetten önce Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kızı Zeyneb (radıyallahu anhâ) bile müşrik olan Ebu´l-As´ın nikâhında kalabilmiş ve Bedir esirleri arasında bulunan Ebu´l-As, Zeyneb´in -annesi Hatice tarafından hediye edilmiş- kolyesi ile esaretten kurtarılmaya çalışmıştı.[163] Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “kızı Zeyneb (radıyallahu anhâ)´i Medine´ye göndermesi” şartı ile Ebu´l-Âs´ı -kolyeyi iade ederek ve başka bir maddî talebde de bulunmaksızın- serbest bırakmıştı. Zeyneb (radıyallahu anhâ) Medine´ye gelmiş, hicrî sekizinci senenin başlarında kocası Müslüman oluncaya kadar ayrı yaşamış, Müslüman olunca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yeni bir nikah ve mehre luzüm görmeden iade etmişti. Mamafih nikahı yenilediği de söylenmiştir. Bu âyetten önceki tatbikatta, Müslümanlarla müşrikler arasındaki evlenme rahatlığını belirtmek için yine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´tan misal göstermek gerekirse, Ebu´l-Âs örneği zikredilebilir. Bir ara müşrikler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a kötülük olsun diye, dindaşları olan Ebu´l-Âs´a Zeyneb (radıyallahu anhâ)´i boşamasını söylerler, Ebu´l-Âs reddedince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebu´l-Âs´a teşekkür eder. [164]

BEŞİNCİ FASIL

CİHADA MÜTEALLİK SEBEPLER

ـ1ـ عن عبداللّه بن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رسول اللّه #: مَا مِنْ غَازِيَةٍ أوْ سَرِيةٍ تَغْزُو في سَبِيلِ اللّهِ تَعالى فَيَسْلَمُونَ وَيُصِيبُونَ إَّ تَعَجَّلُو ثُلُثَىْ أجْرِهِمْ. وَمَا مِنْ غَازِيَةٍ أوْ سَرِيَّةٍ تَخْفِقُ وَتُخَوِّفُ وَتُصَابُ إَّ تَمَّ أجْرُهُمْ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى.»تَخفُقُ أى تصيب شيئاً من المغنم .

1. (1067)- Abdullah İbnu Amr İbnu´l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah yolunda cihada çıkıp gazve yapan selamete erip ganimetle dönen her ordu ve her seriyye ahirette elde edeceği mükâfaatın üçte ikisine dünyada kavuşmuş olur. Hiçbir ganimet elde edemeyen, korku geçiren ve musibetlere mâruz kalan her ordu ve her seriyye ise (ahirette) tam ücrete erer.” [Müslim, İmâret 153, (1906); Ebu Dâvud, Cihâd 13, (2785); Nesâî, 15, (6, 17, 18); İbnu Mâce, Cihâd 13,(2785).][165]

AÇIKLAMA:

Rivâyetin Müslim ve Nesâî´deki aslında, muzaffer olarak ve ganimet alarak dönen gazilerin, ücretlerinin üçte ikisini dünyada peşin olarak aldıkları belirtildikten sonra şu ilave de yer alır: وَيَبْقَى لَهُمُ الثُّلُثُ “Ücretlerinin üçte biri (ahirete) kalır.”

Hadis-i şerif, cihâda mukabil dünyada şeref ve ganimetten nasibini alanla, savaşta mağlub düşen veya hiçbir dünyevî nasib elde edemeyen, sadece korku ve meşakkat çeken gazilerin uhrevî mükâfaatta eşit olmayacaklarını ifade ediyor. Çükü dünyada elde edilen ganimet vs. cihad ameline terettüp eden mükâfaatın bir cüz´ünü teşkil etmektedir. Nevevî, bu mânanın, sahâbeden bu mevzu üzerine gelen meşhur ve sahih rivayetlerin ruhuna uyan yegâne te´vil olduğunu, hadisin zahirine uygun düşen mânanın da bu olduğunu, Kadı İyâz´ın da bu mânayı benimsediğini belirtir. Bazı yorumların, -gazveye katılanların sevabca eşit olacakları ve ganimetin sevabı eksiltmeyeceği iddiasından hareketle- bu hadisin sahih olmayacağı düşüncesine saplandıklarını belirten Kadı İyaz, bu fikrin fâsid olduğunu söyler ve delillerini çürütür.

Nevevî´nin bu meyanda kaydettiği delillerden biri birçok sahâbenin şu mânadaki beyanlarıdır: مِنَّا مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَأكُلْ مِنْ اَجْرِهِ شَيْئاً وَمِنَّا مِنْ اَيْنَعَتْ له ثمرته

“İslâm için cihâd eden bir kısım arkadaşlarımız, emeklerine terettüp eden ücretten hiçbir şey yemeden şehid olup gittiler (Uhud´da şehid olanlar gibi). Bazı arkadaşlarımız ise meyvelerinin dünyada iken olgunlaştığını gördüler (fütuhât devrini yaşayan, bolluğa erenler gibi).” Hz. Ömer ve Habbâb İbnu Eret (radıyallahu anhümâ) başta, birçok ashâb bu konuda yakınır ve hatta: “Sakın bütün ecrimizi dünyada yemeyelim ” diye endişe ifade ederler.

Bu hadisin hükmünü kabul etmeyenlerin en ziyade dayandıkları şey Sahiheyn´de kaydedilen ve mücahidin sevabla ve ganimetle döneceğini beyan eden hadistir. Nevevî şöyle cevaplar: “Bu iki rivayet arasında teâruz mevcut değil ki birine râcih deyip kabul ederken, diğerine de mercuh deyip reddedelim.Çünkü bu hadiste mücâhidin sevapla ve ganimetle döneceği söylenirken ganimetin sevabı azaltacağına veya azaltmayacağına temas edilmemiştir, keza ganimet alanla almayanın sevabı eşit olacak da denmemiştir, mutlak bir ifâde ile mücâhidin hem sevap ve hem de ganimetle döneceği ifade edilmiştir. Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, mutlak olan öteki rivayeti mukayyed hâle getirmiştir. Usul kaidesidir: “Mukayyed, mutlaka tercih edilir ve bu şarttır.”[166]

ـ2ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. قال: ]كُنَّا مَعَ رسول اللّه # في غَزَاةٍ. فقَالَ: إنَّ بِالْمَدينَةِ رِجَاً مَا سِرْتُمْ مَسِيراً وََ قَطَعْتُمْ وَادِياً إَّ كَانُوا مَعَكُمْ حَبَسَهُمُ الْعُذْرُ[. أخرجه مسلم، وأخرجه البخارى وأبو داود عن أنس .

2. (1068)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz bir gazvede Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik, bir ara şöyle buyurdular: “Medine´de kalan öyleleri var ki, kateddiğiniz her mesafe ve geçtiğiniz her vâdide aynen sizinle berabermiş gibi sevabınıza eksiksiz ortak oluyorlar. Bunlar, (cihada katılmayı cân u gönülden arzulayıp da) özürleri sebebiyle orada kalanlardır.” Bu rivayeti Buhârî ve Ebu Dâvud, Hz. Enes (radıyallahu anh)´ten tahric etmişlerdir. [Müslim, İmâret 159, (1911).][167]

AÇIKLAMA:

Mü´minin hayatında niyetin ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösteren hadislerden biri budur. Samimiyetle niyet ettiği hayırlı bir amele, meşru bir mazeretle iştirak edemeyen kimse, yapanların sevabına aynen iştirak etmiş olmaktadır.

Buradaki hadis, sefer gibi meşakkatli ve meşakkati nisbetinde de sevablı olan cihad amelinden misal vermektedir. Cihada, hastalık, sakatlık veya geride verilen bir vazifenin ifası gibi herhangi bir mazeretle iştirak edemeyen niyet sahiplerinin cihad sevâbına aynen iştirak ettiği belirtilmektedir. Vekî´nin rivâyetinde bu daha açık bir dille mâzurların fiilen cihad eden gaziler gibi sevaba nail olacakları belirtilir. Bu hadis, herhangi bir seferle mukayyed olmayıp âmdır. Âlimler bu durumdan hareketle cihadın farz-ı ayn oduğunu söylerler ve umumî bir seferberlikte cihâda katılmaya her mü´minin niyet etmesinin farz olduğunu belirtirler.

Bu hadisi, mânen te´yid eden âyetler de vardır. Nisâ sûresinde, cihad eden mü´minlerin cihad etmeyen mü´minlere faziletce üstünlüğü belirtilirken, “cihad etmeyen”den maksadın “özürsüz olarak yerlerinde oturanlar” olduğu belirtilir. (95-96. âyetler). Nitekim bu istisnâî hüküm, âmâ sahâbîlerden İbnu Ümmi Mektûm´un cihâda iştirak edemediği için sevaptan mahrum kaldığını düşünerek Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a beyan ettiği üzüntüsü üzerine nâzil olmuştur.

Öyle anlaşılıyor ki, İslâm cemaati, Allah´ın rızasını tahsil yolunda halis niyetiyle bütünleşebilmekte, yüz binlerce, belki de milyonlarca parçadan teşekkül eden bir fabrika hükmüne geçebilmektedir. Her ferd bu fabrikanın ürün vermesinde bir rol, bir pay sahibi olmakta, böylece: “Bu üründe katkım var” diyebilmektedir. Dinimizin bildirdiği üzere, burada her iştirakçi, niyetine göre neticeden yüksek pay alabilmekte, en geride kalan en önde gidenle paya eşit şartlarla iştirak edebilmekte ve hatta geçebilmektedir.

Bu bütünleşme, bu iştirakın sırrı samimi niyet ve ihlâsta yatmaktadır.[168]

ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ رسُولَ اللّه # يَقُول: عَجِبَ رَبُّنَا مِنْ

قَوْمٍ يُقَادُونَ إلى الجَنَّةِ بِالسََّسِلِ[. أخرجه البخارى وأبو داود. وقال: يعْنِى ا‘سيرَ يُوثَقُ ثُمَّ يُسْلِمُ .

3. (1069)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim şöyle diyordu: “Zincirlere bağlı olarak cennete sevkedilen bir zümrenin haline Rabbimiz taccüb (hayret) etti.”

Ebu Dâvud: “Harp esiri yakalanır, zincire vurulur sonra da Müslüman olur” diyerek açıklamıştır. [Buharî, Cihâd 144; Ebu Dâvud, Cihâd 124, (2677).][169]

AÇIKLAMA:

Şârihler, burada mecazî mâna kastedilebileceği gibi, hakikî mânasının da kastedilmiş olabileceğini belirtirler.

Taaccüb, mahiyeti bilinmeyen şey karşısında duyulan histir, dilimizde şaşkın olmak diye karşılanır. Tabii ki Allâmu´lguyûb olan Cenâb-ı Hakk´ın taccübe düşmesi sözkonusu olamaz. Bunu, Allah hakkında “memnun kalmak”, “razı olmak”, “takdir etmek” gibi uygun mânalarda te´vil etmek gerekir.

Hadisin mânasına gelince, harpte esir edilip zincirlere vurulan esirler, bilâhere İslâm´ı öğrendikten sonra gönül hoşluğu ile Müslümanlığı benimseyerek cennete giderler. Hadiste, ilk baştaki ikrâh yani zorlama, zincir olarak ifâde edilmiş olmaktadır. Tîbî: “Zincirden muradın, kişiyi dalâlet derekelerinden kurtarıp hidâyet derecelerine yükselten câzibe-i Hak olabileceğini” söylemiştir. Ancak şu hadis yukarıda verilen mânanın daha sahih olduğunu teyid etmektedir:

Ebu´t-Tufeyl Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´tan anlatıyor:

رَأيْتُ نَاساً مِنْ اُمَّتِى يُسَاقُونَ إلى الْجَنَّةِ فِى السََّسِلِ كَرْهاً قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ مَنْ هُمْ؟ قَالَ: قَوْمٌ مِنَ الْعَجَمِ يَسْبِيهِمُ الْمُهَاجِرُونَ فَيُدْخِلُونَهُمْ فِى ا“سَْمِ مُكْرِهِينَ

“Ümmetimden bir grubun, cennete, zincirlerle zorla sevkedileceğini gördüm.” Ben: “Ey Allah´ın Resûlü, bunlar kim ” diye sorunca: “Onlar, dedi; Arap olmayanlardan bir kavimdir, Muhâcirler onları esir ederler, zorla İslâm´a sokarlar.”

Fazla taraftar bulmayan bir izaha göre, bunlardan maksat, kâfirler tarafından esir edilip zincire vurulan ve o halde ölen Müslümanlardır. [170]

ـ4ـ وعن أبى هريرة أيضاً رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّه #: إنَّمَا ا“مَام جَُنَّةٌ يُقَاتَلُ بِهِ.[ أخرجه الخمسة إ الترمذى .

4. (1070)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretlerinin anlattığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur:”İmam bir perdedir, onunla birlikte (düşmana karşı) savaş yapılır.” [Buhârî, Cihâd, 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 43, (1841), Ebu Dâvud, Cihâd 163, (2757); Nesâî, Büyû 30, (7, 155).[171]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, çeşitli vecihlerde rivayet edilen bir hadistir. İmamın gereğini ve ona itaati tesbit eder. Buhârî´deki vechi daha da uygundur:

مَنْ أطَاعَنِى فَقَدْ اَطَاعَ اللّهَ وَمَنْ عَصَانِى فَقَدْ عَصى اللّهَ وَمَنْ يُطِعِ اَمِيرَ فَقَدْ اَطَاعَنِى وَمَنْ يَعْصِى ا‘مِيرَ فَقَدْ عَصَانِى. وَإنَّمَا ا“مَامُ جُنَّةٌ يُقَاتِلُ مِنْ وَرَئِهِ وَيُتَّقى بِهِ فَإنْ اَمَرَ بِتَقْوَى اللّهِ وَعَدَلَ فَإنَّ لَهُ بِذلكَ أجْراً وَإنْ قَالَ بِغَيْرِهِ فَإنَّ عَلَيْهِ مِنْهُ

Yani: “Kim bana itaat ederse, Allah´a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse Allah´a isyan etmiş olur. Emîre itaat eden, bana itaat etmiş olur, kim emîre isyan ederse bana isyan etmiş olur. İmam bir perdedir, onun gerisinde düşmanla savaşılır, onunla korunulur. Şayet Allah´tan korkmayı emreder ve adaletli olursa, bu sebepten sevâba nâil olur, aksini yaparsa o yüzden de vebâle girer.

“İmamdan murad, âmme işlerini yürüten herkes, her memurdur. Her memur, kendisine terettüp eden hizmetlerde, halka karşı âmir durumunda olabilir.

İmam için cünne yani perde denmesi, halk adına düşmana muhatap olması, düşmanın eza ve istilasından halkı, askeriyle, tedbiriyle korumasından ileri gelir.

Bu mevzu üzerine geniş bilgi Hilâfet ve İmâret bölümünde gelecek (1702-1743 numaralı hadisler).[172]

ـ5ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ. ]أنَّ فَتىً مِنْ أسْلَمَ قَالَ يَارسُولَ اللّهِ: إنِّى أُريدُ الْغَزْوَ وَلَيْسَ لى مَالٌ أتَجَهَّزُ بِهِ. قَالَ: ائْتِ فََُناً فَإنَّهُ كانَ قَدْ تَجَهَّزَ فَمِرضَ.فأتَاهُ

فقَالَ: إنَّ رسولَ اللّه يَقْرَأُ عَلَيْكَ السََّمَ وَيَقُولُ: أعْطِنِى الَّذِى تَجَهَّزْتَ بِهِ. فقَالَ ‘هْلِهِ يَافَُنَةُ أعْطِيهِ الَّذِى تَجَهَّزْتُ بِهِ وََ تَحْبِسِى عَنْهُ شَيْئاً مِنْهُ، فَوَاللّهِ َ تَحْبَسِى مِنْهُ شَيْئاً فَيُبَارِكَ لَكَ فِيهِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

5. (1071)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Eslem kabilesinden bir genç: “Ey Allah´ın Resûlü! Ben gazveye katılmak istiyorum, ancak gazve için gerekli techizâtı temin edecek malım yok!” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

-“Öyleyse falancaya git. O hazırlık yapmıştı ama hastalandı (gelemeyecek)” dedi. Genç o adama gidip:

“- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sana selamı var, cihâd için hazırladığın techizâtı bana vermeni söyledi” dedi. Adam, ismen çağırarak hanımına:

“- Hanım! cihad için hazırladığım teçhizâtı şu gence ver, onlardan hiçbir şeyi alıkoyup esirgeme, Allah´a kasem olsun, esirgemeden her ne verirsen hakkında mübârek kılınır” dedi.” [Müslim, İmâret 134, (1894); Ebu Dâvud, Cihâd 177, (2780).][173]

AÇIKLAMA:

Bu hadis hayra sebep olmanın da hayır ve sevap olduğunu ifâde etmektedir. Ulemâ, hayır için hazırlanan bir malın, başka bir hayırda da harcanabileceğine, bu hadisten delil çıkarmıştır. Nezir ederse, hayrı, nezrettiği şeyde harcaması gerekir. Ancak, şartlar, bu harcamayı nezrettiği şeyin dışında yapmasının daha hayırlı olacağını gösterirse, nezre rağmen hayrın sarf mahallini değiştirebilir, fakat nezir kefâreti öder. Böylece hayrını daha da artırmış olur.[174]

ـ6ـ وعن سمرة بن جُندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]أمَّا بَعْدَ فإنَّ النَّبىَّ # سَمَّى خَيْلَنَا خَيْلَ اللّهِ تعالى، وَكانَ يَأمُرُنَا بِالْجَمَاعَةِ إذَا فَزِعْنَا، وَالصَّبْرِ وَالسَّكِينَةِ إذَا قَاتَلْنَا[. أخرجه أبو داود .

6. (1072)- Semure İbnu Cündeb (radıyallahu anh) (bir gün) dedi ki: “Emmâ ba´d, bilesiniz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) atlarımıza “Allah´ın atları” diye isim verdi. Bize, korktuğumuz zaman cemaat olmamızı, savaştığımız zaman da sabırlı ve sâkin olmamızı emrederdi.” [Ebu Dâvud, Cihâd 54, (2560).[175]

AÇIKLAMA:

1- Emmâ ba´d, Arapça´da asıl mevzuya geçerken kullanılan bir tâbir olup dilimizde karşılığı mevcut değildir. Hatip hitab ederken, kâtip mektubunu yazarken, İslâmî âdabtan olan hamdele ve salveleden sonra asıl konuya geçerken emmâ ba´d der veya yazar.

2- Atların “Allah´ın atı” diye isimlendirilmesi, tefe´ül için olmalıdır. Hem de Allah yolunda cihadda kullanıldığı, esas bu maksadla beslendiği içindir. Atı besleyen, tımar eden, külfetini çeken kimse ona Allah´ın atı gözüyle bakınca nokta-i nazarı, ilgisi, sevgisi herhalde farklı olacaktır. Eşyaya verilen isim devamlı bir telkin vesilesidir. Ata (veya hayırda da kullanılabilecek muâdili eşyaya) bu neviden isimler vermenin müstehab olacağı, mü´minin hayra olan niyyetine bu tesmiyenin ne kadar müessir olacağı açıkça görülmektedir.

Hadis, Ebu Dâvud´da “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), korktuğumuz zaman, atımızı Allah´ın atı diye isimlendirdi” şeklindedir. Şârihler, “Korktuğumuz zaman” tâbirini “yardım istediğimiz zaman” şeklinde anlamanın da uygun olduğunu belirtirler. Ancak ifâdede “fürsan (=süvâri)” kelimesinin hazfedilmiş olduğunu ve dolayısıyla ibarenin şöyle olması gerektiğine de dikkat çekilmiştir: يَافُرْسَانُ خَيْلِ اللّهِ “Ey Allah´ın atlarının süvarileri!…” Nitekim, Askerî´nin el-Emsâl´inde, Enes´in bir rivayetine göre: “Hârise İbnu´n-Nu´mân: “Ey Allah´ın Resûlü, demiştir, şehid olmam için bana dua buyurun” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua edivermiştir. Bir gün: “Ey Allah´ın atları binin” diye bir ses işitilmiştir. Hârise, ata binen ilk süvari ve şehid olan ilk süvâri olmuştur.” Burada “Ey Allah´ın atları”, Ey Allah´ın atlarının süvârileri demektir.

Âzimâbâdî, kaydetiği bâzı yorumlardan sonra hadisin son kısmında kastedilen mânanın şu olduğunu belirtir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) savaştığımız zaman cemaat olmamızı, sabır ve sükûnetimizi muhafaza etmemizi emrederdi.”[176]

ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رسولُ اللّه #: خَيْرُ الصَّحَابَةِ أرْبَعَةٌ، وَخَيْرُ السَّرَايَا أرْبَعُمِائَةٍ، وَخَيْرُ الجُيوشِ أرْبَعَةُ آَفٍ، وَلَنْ يُغْلَبَ اثْنَا

عَشَرَ ألْفاً مِنْ قِلَّةٍ[. أخرجه أبو داود والترمذى .

7. (1073)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “En hayırlı arkadaş (grubu) dört kişiliktir. En hayırlı askerî birlik dört yüz kişiliktir. En hayırlı ordu dört bin kişidir. On iki bin kişi, sayıca az diye mağlub edilemez.” [Ebu Dâvud, Cihâd 89, (2611); Tirmizî, Siyer 7, (1555); İbnu Mâce, Cihâd 25, (2827).][177]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste geçen arkadaştan murad, yolculuk sırasındaki arkadaştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yalnız başına, “müsafirlik” mesafesini bulan (takribi 90 km) uzaklığa yola çıkmayı tavsiye etmez. Hatta iki kişiyi de tavsiye etmez. Üçe cevâz verir ise de bu hadiste arkadaş olarak dört kişilik grubun en iyi olacağını belirtmektedir. Bu tavsiye vecibe ifade etmez, az da çok da olabilir. Gazzâlî, İhyâ´da dörtteki hikmeti şöyle açıklar: “Yolcu, sefer sırasında kendisini muhâfaza edecek birine muhtaçtır. Keza bazı ihtiyaçları için yol esnasında şuraya buraya gitme ihtiyacı da duyar. Şâyet üç kişi olsalar, ihtiyacı için ayrılacak olan tek başına gider. Bu durumda yanında ünsiyet edeceği biri olmayacağından ruhen sıkılır. İhtiyaçlar için iki kişi beraber çıksalar, eşyaların başında kalan, yalnız kalır. Bu hem tehlikelidir, hem de ruhuna sıkıntı verir. Öyle ise dörtten az olan bir ekip yol ihtiyacını yeterince karşılayamaz. Beşinci ise, ihtiyaçtan fazladır. Arkadaş çok olunca sohbet bile yapılamaz.

Şu halde, hadiste, en hayırlı arkadaş grubun dört olduğuna dair delil mevcuttur. Hadiste “En hayırlı arkadaş dörttür” tâbiri içinde, zımnen; dörtten az sayıdaki arkadaş grubunda da -hazer veya sefer halinde- hayır vardır” mânası mevcuttur. Ancak, Amr İbnu Şuayb´ın rivâyet ettiği bir hadiste “üç”ten az olan ekib için “şeytân” tâbiri kullanılmıştır: اَلرَّاكِبُ شَيْطَانٌ وَالرَّاكِبَان شَيْطَانَانِ وَالثََّثَة رَكْبٌ

“Bir yolcu şeytadır, iki yolcu iki şeytandır, üç yolcu bir ekiptir.”

Taberî der ki: “Buradaki zecr (yasaklama), edeb ve irşâd zecridir, tahrim zecri değildir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tek kişinin seyahatinde yalnızlıktan mütevellit mahzurlar olduğu için bunu yasaklamıştır, değilse, yalnızlık haram değildir.”

Gerçek şu ki, âlimler bu meselede farklı fetvalar vermişlerdir. İhtiyaca, şartlara göre yalnız olmak da gerekebilir. Nitekim casuslar, öncüler, haber toplayıcıların yalnız olması gerekmektedir.

2- Askerî birlik diye tercüme ettiğimiz seriyye sayısı dört yüz civarında olan bir müfrezedir, ordunun bir bölümüdür. Aşağı yukarı günümüzün taburuna tekâbül eder. İbrahim Harbî: “Seriyye, dört yüz civarındaki süvarî birliğidir” diye tarif etmiştir. Geceleyin yol alıp, gündüz gizlendiği için seriyye dendiği ifade edilir. Çünkü serâ سَرَى “geceleyin yürüdü” demektir.

İbnu´l-Esîr, bu açıklamaya katılmaz. Ona göre: “Bu, sayısı dört yüze ulaşan askerî bir birliktir, cem´i serâyâ gelir. Seriyye denmesi, bunların askerlerin en hayırlı kısmından seçilen bir hülâsa olmasındandır; “sırrî”, nefis demektir. Bu miktar bir müfrezeye seriyye denmesi (hareket kaabiliyetinin fazla olması sebebiyle) gizlice, hiç sır vermeden düşmana nüfûz etmesinden de olabilir.”

İbnu Raslân şu açıklamayı yapmıştır: “Seriyyenin hayırlısı dört yüz” diye sınırlandırılması.. Bedir Ashâbı´nın üç yüz küsur olmasından ileri gelebilir. Bu duruma göre, en hayırlı seriyye üç yüzdört yüz ile dört yüzbeş yüz arasındaki seriyyedir.

3- “On iki bin sayıca az diye mağlub edilemez” sözü, bu sayı bir ordu için ideal miktardır. Bu miktardaki bir ordu düşman karşısında mağlup düşmüşse bunun mağlubiyet sebebi sayısının azlığından değildir. Ebu Ya´lâ el-Mevsilî´nin Müsned´inde »… اِذَا صَبَرُوا وَاتَّقُوا« ziyadesi vardır. Mâna şöyle olur: “Sayısı on iki bini bulan ordu sabreder ve takvaya riâyet ederse sayı azlığı sebebiyle mağlup düşmez.” Öyle ise bu sayıdaki bir İslâm ordusu mağlupsa “azlık”tan başka sebep aramak lazım: Sayıya güvenmek, şeytanın içlerine savaşı kazanacak güçte oldukları, şecaat sahibi bulundukları, fazlasıyla maddî kudrete sahip oldukları hususunda attığı telkinler sonucu kendilerine fazla güvenerek (Allah´ı unutmak, alınması gereken bir kısım tedbirleri ihmâl etmek) gibi. Nitekim Huneyn Savaşı´nda sayıları on iki bin olan İslâm ordusu, çokluklarına ve sayılarına güvenmişler: “Bugün bizi sayıca azlık mağlub edemez” demişlerdi. Fakat ilk vehlede dağıldılar, sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gayreti ile toparlanıp galebe çaldılar. Âyet-i kerime meâlen: “Huneyn günü çokluğunuzla böbürlenmiştiniz, size hiçbir faydası olmadı….” (Tevbe 25) der.

Âlimler bu hadise dayanarak “Müslümanların adedi on iki bine ulaşınca, düşman sayılamayacak kadar çok da olsa cepheyi terketmek haramdır” demişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak 1057 numaralı hadisin açıklaması da görülmelidir. [178]

ـ8ـ وعن أبى طلحة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رَسولُ اللّه # إذَا ظَهَرَ علَى قَوْمٍ أقَامَ بِالْعَرْصَةِ ثََثَ لَيَالٍ[. أخرجه الخمسة إ النسائى .

8. (1074)- Ebu Talha (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir kavme galebe çalınca, (evler arasındaki) boş bir arsada üç gece ikâmet ederdi.” [Buharî, Cihad 185, Megâzî 7; Müslim, Cennet 78, (2875); Tirmizî, Siyer 3, (1551); Ebu Dâvûd, Cihâd 131, (2695).][179]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın askerî harekâtıyla ilgili mühim bir prensibini görmekteyiz: Fethedilen yerde üç gece ikâmet. Mühellib bunu: “Askerleri ve hayvanları dinlendirmek için” diye açıkladıktan sonra, “fethedilen yer düşmana ve gelip geçene karşı emniyetli ise” diye bir şart da belirtir. İbnu´l-Cevzî şöyle der: “Maksad galebenin tesirini artırmak, ahkâmı infâz etmek ve (gözdağı vererek aleyhte) toplanmayı azaltmaktır, sanki şöyle demektedir: “Haydi, kuvvetli olan, kendine güvenen buyursun, işte buradayız.”

İbnu´l-Münîr de şu yorumu yapmıştır: “Bu kalıştan maksad, muhtemelen, meâsi işlenmiş olan bu bölgeye, zikrullah ve şeâir-i İslâmiye´yi izhar etmek suretiyle mânevî bir ziyâfette bulunmaktır. Bu zikir ve şeâirin izharı mânevî bir ziyafet hükmüne geçerse bunun üç gün devam etmesi gerekir, zira ziyafetin müddeti üç gündür.” Muhakkak ki her te´vilin bir vechi, bir haklılığı var.[180]

ـ9ـ وعن عمران بن الحصين رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كانَتْ ثقِيفٌ حُلَفَاءَ لِبَنِى عُقَيْلٍ، فَأسَرَتْ ثَقِيفٌ رَجُلَيْنِ مِنْ أصْحَابِ رسولِ اللّه #، وَأسَرَ أصْحَابُ رسولِ اللّه # رَجًُ مِنْ بَنِى عُقَيْلٍ وَأصَابُوا مَعَهُ الْعَضْبَاءَ فَأتَى عَلَيْهِ رسولُ اللّه # وَهُوَ في الْوَثَاقِ فقَالَ يَا مُحَمَّدُ. فقَالَ مَا شَأنُكَ؟ فقَالَ بِمَ أخَذْتَنِى وَأخَذْتَ سَابِقَةَ الحَاجِّ؟ يَعْنِى الْعَضْبَاءَ. قَالَ أخَذْتُكَ بِجَرِيرَةِ حُلَفَائِكَ ثَقِيفٍ. ثُمَّ انْصَرَفَ عَنْهُ فَنَادَاهُ يَا مُحَمَّدُ، يَا مُحَمَّدُ، وَكانَ # رََفِيقاً رَحِيماً. فَرَجَعَ إلَيْهِ فقَالَ: مَا شأنُكَ؟ فقَالَ: إنِّى مُسْلِمٌ. فقَالَ: لَوْ قُلْتَهَا وَأنْتَ تَمْلِكُ أمْرَكَ أفْلَحْتَ كُلَّ الْفََحِ، ثُمَّ انْصَرفَ عَنْهُ فََنَادَاهُ

فَأتَاهُ. فقَالَ: مَا شَأنُكَ؟ قَالَ: إنِّى جَائِعٌ فأطْعِمْنِى، وَظَمْآنٌ فاسْقِنِى. قال: هذِهِ حَاجَتُكَ فَافْتُدِى بِرَجُلَيْنِ. قَالَ: وَأسِرَتِ امْرَأةٌ مِنَ ا‘نْصَارِ وَأُصِيبَتِ الْعَضْبَاءُ فَكَانتِ الْمَرأةُ في الْوَثَاقِ. فَكَانَ الْقَوْمُ يُرِيحُونَ نَعَمَهُمْ بَيْنَ يَدَىْ بُيُوتِهِمْ فَانْفَلَتَتْ ذَاتَ لَيْلَةٍ مِنَ الْوَثَاقِ فَأتَتِ ا“بلَ، فَجَعَلتْ إذَا دَنَتْ مِنَ الْبَعِيرِ رَغَا فَتَتْرُكُهُ حَتَّى انْتَهَتْ إلى الْعَضْبَاءِ فَلَمْ تَرْغُ وَهِىَ نَاقَةٌ مُنَوَّقَةٌ: أىْ مُدَرَّبَةٌ، وَرُوىَ مُدَرَّبَةٌ، وَرُوىَ مُجَرَّسَةٌ. قالَ: فقَعَدَتْ في عُجُزِهَا ثُمَّ زَجَرَتْهَا فَانْطَلَقَتْ وَنَذِرُوا بِهَا فَطَلَبُوهَا فَأعْجَزَتْهُمْ. قَالَ: وَنَذَرَتْ للّهِ تعالى إنْ نَجَّاهَا اللّهُ عَلَيْهَا لَتَنْحَرَنَّهَا. فَلمَّا قَدِمَتِ الْمَدِينَةَ: رَآهَا النَّاسُ فقَالُوا: الْعَضْبَاءُ نَاقةُ رسولِ اللّه # فقالت: نذرت ان نجانّى اللّه نحرنّها فاتوا رسولَ اللّهِ # فَذكَرُوا ذلِكَ لَهُ. فقَالَ: سُبْحَانَ اللّهِ؟ بِئْسَمَا جَزَتْهَا، نَذَرَتْ إنْ نَجَّاهَا اللّهُ تعالى عَلَيْهَا لتَنْحَرَنَّهَا. َ وَفَاءَ لِنَذْرٍ في مَعْصِيَةٍ، وََ فِيمَا َ يَمْلِكُ ابنُ آدَمَ[. أخرجه مسلم وأبو داود. وأخرجه الترمذى منه طرَفاً يسيراً.»المُدَرَّبَةُ« المخرّجة المؤدّبة التى ألفتِ الركوب وعُوِّدت المشى في الدروب. »وَالمُجَرَّسَةُ« بالجيم والسين المهملة: المجربة المدربة في الركوب والسير .

9. (1075)- İmrân İbnu´l-Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Sakif, Benî Ukayl´in müttefiki idi. Sakîfliler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabından iki kişiyi esir ettiler. Buna mukabil Müslümanlar da Benî Ukayl´dan bir kişiyi esir ettiler, adamla birlikte Adbâ adlı deveyi de ele geçirdiler. Adam bağlı halde iken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanına geldi. Adam:

“- Ey Muhammed!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Ne istiyorsun ” diye sordu:

“- Beni niye yakaladınız, hacıları geçene (yani Adbâ´ya) niye el koydunuz ” dedi:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) meseleyi büyütmek için:

“- Seni müttefiklerin olan Sakif´in cinayetinden dolayı yakaladım!” cevabını verdi, sonra oradan ayrılıp gitti. Adam tekrar seslenerek:

“- Ey Muhammed! Ey Muhammed” dedi. Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) merhametli ve nezâketli idi. Adama dönerek:

“- Ne istiyorsun ” dedi. Adam:

“- Ben Müslümanım!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Sen bunu, daha önce, kendi umuruna mâlik iken söylemiş olsaydın, tamamiyle kurtulurdun” dedi ve adamdan uzaklaştı. Adam tekrar:

“- Ey Muhammed, ey Muhammed!” diye bağırdı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) geri gelerek:

“- Ne istiyorsun ” dedi. Adam:

“- Açım, doyur beni, susadım, su ver bana!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Hacetin bu mu ” dedi. Adam öbür iki kişiye mukabil fidye yapıldı.”

Râvi İmrân sözüne şöyle devam etti: “Ensâr´dan bir kadın esir edildi. Adbâ dahi ele geçirildi. Kadın bağa vurulmuştu. Halk develerini evlerinin önünde dinlendiriyorlardı.

Bir akşam bu kadın ipten boşanarak develerin yanına geldi. Kadın deveye yaklaştı mı deve böğürüyordu. O da birini bırakıp öbürüne yaklaşıyordu. Sonunda Adbâ´ya yaklaştı. Bu böğürmedi.

Râvî der ki: “Bu pişkin bir deve idi” -bir rivayette: “O terbiyeden geçmiş bir deve idi” denmiştir. Ebu Dâvud´da: “Uysal bir deve” denmiştir- Kadın devenin arkasına bindi, hayvanı sürüp yola revân oldu.

Kadının kaçtığını hissettiler, arayıp taradılar, ama bulamadılar. Kadın, Allah kendisine kurtulma nasib ederse, deveyi Allah için kurban etmeyi adadı. Medine´ye gelince, halk onun kurtulduğunu görünce: “Adbâ, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın devesi!” diye bağrıştı. Kadın:

“- Ben nezretmişim. Allah beni kurtarırsa onu kurban edeceğim diye!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip bu durumu haber verdiler. O:

“- Sübhânallah! Hayvancağıza ne kötü mükâfaat vermiş: Allah onu, bunun üzerinde kurtarırsa o tutup bunu kesecek ha! Olacak şey mi Hayır! Günah olan bir nezre uyulmaz, şahsen sâhip olmadığı bir şey üzerine yaptığı nezre de uymaz!” dedi.” [Müslim, Nüzûr 8, (1641); Ebu Dâvud, Eymân 28, (3316).][181]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) düşmanla olan münasebetlerini, devrinin harp kaidelerine göre yürütmüştür. Esir edilen Müslümanları kurtarabilmek için, o da düşman taraftan -ve burada olduğu üzere- düşmanın müttefikinden bazılarını esir almıştır. Nitekim, esir Müslümanların kurtarılmasında fidye edilmiştir.

2- İkinci vak´ada Ensâr´dan esir edilen kadın, Ebû Zerr Gifârî (radıyallahu anh) hazretlerinin hanımıdır.

3- Adbâ, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın devesidir, kaliteli, kapasiteli, iyi yetiştirilmiş bir devedir. Hızlı koşmasıyla meşhurdur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona binerek katıldığı deve yarışmalarında hep kazanırdı. Rivâyette geçen “hacıları geçen” tâbiri devenin bu vasfını belirtir. Muhtemelen, hac kâfilelerinde başkasına ön vermeyip en önde yer almakla temâyüz ettiği için bu vasıf deveye verilmiş olabilir. Rivayetten de anlaşılacağı üzere deve aslen Benî Ukayl´den birine aittir, ancak sonradan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Kasvâ ve Ced´a adında başka develerinin de ismi geçer. Ancak bunlar aynı devenin farklı isimleri mi, ayrı ayrı üç deve mi ihtilaf edilmiştir. Şurası muhakkak ki, o zamanın şartlarında bir ailenin birden fazla devesi olması lüks ve israf değildir, normaldir.

4- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) “Ben Müslümanım” diyen esire: “Bu sözü, daha önce, kendi umuruna mâlik iken söylemiş olsaydın, tamamiyle kurtulurdun” demekle şunu ifade etmiştir: “Esir olmazdan önce Müslüman olsaydın, seni ne esir eder, ne de malını ganimet olarak alırdık. Ama şimdi kısmî bir kurtuluşa erdin. Artık seni öldürüp öldürmemekte muhayyer değiliz, hayatın garanti altında, fakat esir olarak tutmak, bağışlamak veya fidye mukabili bırakmakta muhayyeriz, mal iddiasında da bulunamazsın.”

Bu cevap İslâm´ın harp hukukuyla ilgili bir hükmünü beyan etmektedir: Bir esirin Müslüman olması ganimet sahiplerinin onun üzerindeki haklarını düşürmüyor, önceki mallarına istihkak kazandırmıyor. Esîr olmazdan önce Müslüman olan, ganimet malı olmaktan kurtulur.

5- Bu rivayet Müslim ve Ebu Dâvud´da nezir yani adakla ilgili bölümde kaydedilmiştir. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, rivayetin en sonunda kaydedilen sözü nezirle ilgili mühim iki esas vazetmektedir:

1) Günah olan bir şeyi işlemek üzere yapılan nezre uyulmaz.Yani, şarap içmek, zina yapmak, annebabaya itaatsizlik etmek gibi dinin yasakladığı amelleri yapmak üzere edilen nezirler bâtıldır. Bunlara “nezirdir” diye uyulmaz. Bu çeşit nezirlere uymayan kimseye yemin kefâreti de gerekmez. Ebu Hanife, Şâfiî, Mâlik hazretleri Dâvud-ı Zâhirî ve cumhur-u ulemâ bu hükümde birleşirler. Sâdece Ahmed İbnu Hanbel, bir başka hadisle istidlâl ederek bu durumda yemin kefâreti vermek gerektiği görüşündedir. Mezkur hadisi Hz. Aişe rivâyet etmiştir: yani: َ نَذْرَ فِى مَعْصِيَةٍ وَكَفَارَتُهُ كَفَارَةُ يَمِينٍ

“Günah amele nezredilmez, (edilmişse îfa edilmez, kefarette bulunulur) kefareti de yemin kefâretidir.” Muhaddisler bu rivayetin zayıf olduğunda ittifak ederler.

2) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu hadiste beyan ettiği ikinci hüküm “Kişi, sâhip olmadığı bir şeye nezrederse uyulmaz (batıldır)” ifadesidir. Yani nezir yapan birisi nezrini kendi mülkünde olmayan bir şeye izâfe ederse demektir. Sözgelimi: “Allah hastama şifa verirse falancanın kölesini âzad edeceğim” veya “elbisesini veya evini tasadduk edeceğim” demesi gibi.

Ancak, o anda zimmetinde olmayan bir mala izâfeten nezirde bulunursa bu nezir sahihtir, borçlanmış olur. Sözgelimi: “Allah hastama şifa verirse Allah için bir köle âzad edeceğim” dese, o sırada kölesi veya köleyi satın alabilecek bir malı olmasa bile nezri sahih olur, hastası iyileştiği takdirde bir köle âzad etmesi gerekir.

6- Bu hadisten, kadınların, dâru´lharpten dâru´l-İslâm´a hicret, kötülük yapmak isteyenlerden kaçma gibi zarurî durumlarda tek başına yola çıkabileceği hükmü çıkarılmıştır. Bilindiği üzere şeriat-ı garrâmız, kadınların “sefer mesâfesine” yalnız başlarına yolculuk yapmasına cevaz vermez, yanında, kocası veya nikah düşmeyen bir mahremi bulunacaktır. Bu rivayetten kadının belirtilen zarurî hallerde seyahat yapabileceği hükmüne varılmıştır.

7- İmam Şâfiî ve bazı âlimler bu hadisten hareketle: “Küffâr, Müslümanların malını ganimet olarak aldıkları takdirde, bu mala onlar temellük edemezler, yani Müslümanlar o malı tekrar ele geçirecek olsalar, eski sâhibine verilir, Müslümanların ganimeti sayılmaz” demiştir. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Kişi sâhip olmadığı bir şey üzerine yaptığı nezre uymaz” diyerek, kadının bindiği Adbâ´nın kadına ait olmadığını ima etmiş olmaktadır. Ancak Ebu Hanîfe ve diğer fakihler ehl-i küfür, Müslümanların malını yağmalayıp ganimet yaptıkları takdirde, onların mülkü sayılacağı görüşündedirler.[182]

ـ10ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]المُشْرِكُونَ أرَادُوا أنْ يَشْتَرُوا جَسَدَ رَجُلٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ فَأبى رسولُ اللّه # أنْ يَبِيعَهُمْ[. أخرجه الترمذى .

10. (1076)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Müşrikler, bir müşrikin cesedini parayla satın almak istediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun para ile satılmasına karşı çıktı.” [Tirmizî, Cihâd 35, (1715).][183]

AÇIKLAMA:

Burada müşriklerin para vererek almak istedikleri belirtilen cesed, Nevfel İbnu Abdillah İbni´l-Muğîre´ye aittir. Bu herif, Hendek Savaşı sırasında büyük bir cür´etle hendeği atlayıp Müslümanlar tarafına geçmeyi becermişti, ancak hemen gebertildi. Mekkeliler, onun cesedini para vererek satın almayı teklif ettiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu işitince: َ حَاجَةَ لَنَا بِثَمَنِهِ وََ جَسَدِهِ

“Bizim ne onun cesedine, ne de cesedinden gelecek paraya ihtiyacımız var” buyurmuş ve cesedin teslim edilmesini söylemiştir. Halbuki, Mekkeliler bu cesed için on bin dirhem teklif etmişlerdi.

İslâm fukahası bu ve benzeri hadislere dayanara müşriklerin cifelerinin para mukabili satılmasının câiz olmadığı hükmünü ortaya koymuşlardır. “Cife satışı, cifeye mukabil para alınması caiz değildir, çünkü ölmüştür, ölüye temellük etmek, ona mukâbil bir ivaz almak caiz değildir” derler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cife ve putların satılmasını haram kılmıştır.[184]

Share.

About Author

Leave A Reply