Faziletler 1. Bölüm

0

Fezail(Faziletler) Bölümü

FEZÂİL BÖLÜMÜ
(Bu bölümde sekiz bab vardır)
BİRİNCİ BÂB
BAZI PEYGAMBERLERİN FAZİLETLERİ
Hz. İbrahim´in Fazileti
Hz. Musa´nın Fazileti
Hz. Yûnus´un Fazileti
Hz. Dâvud´un Fazileti
Hz. Süleyman´ın Fazileti
Hz. Eyyüb´ün Fazileti
Hz. İsa´nın Fazileti
Hz. Hızır´ın Fazileti
İKİNCİ BÂB
HZ. RESULULLAH´IN FAZİLETLERİ
ÜÇÜNCÜ BAB
ASHABIN FAZİLETLERİ
BİRİNCİ FASIL
ÖZET OLARAK FAZİLETLERİ
İKİNCİ FASIL
TAFSİLATLI OLARAK FAZİLET VE MENKÎBELERİ
BİRİNCİ FER
BAZILARININ MÜŞTEREK FAZİLETLERİ
İKİNCİ FER´
HER BİRİNİN FARKLI FAZİLETLERİ
BİRİNCİ KISIM
ERKEKLERİN FAZİLETLERİ
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahu anh)
Hz. Ömer (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer Arasında Müşterek Hadisler
Hz. Osman (radıyallahu anh)
Hz. Ali (radıyallahu anh)
Hz. Talha İbnu Ubeyd (radıyallahu anh)
Hz. Zübeyr (radıyallahu anh)
Hz. Sa´d İbnu Ebî Vakkas (radıyallahu anh)
Hz. Saîd İbnu Zeyd (radıyallahu anh)
Hz. Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Ubeyde ibnu´l-Cerrah (radıyallahu anh)
Hz. Abbas İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh)
Hz. Ca´fer İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh)
Hz. Hasan ve Hüseyin (radıyallahu anhumâ)
Hz. Zeyd İbnu Hârise (radıyallahu anh)
Hz. Ammar İbnu Yasir (radıyallahu anh)
Hz. Abdullah İbnu Mes´ud (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallahu anh)
Hz. Huzeyfe İbnu´l-Yemân (radıyallahu anh)
Hz. Sa´d İbnu Muâz (radıyallahu anh)
Hz. Abdullah İbnu´l-Abbâs (radıyallahu anh)
Hz. Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)
Hz. Abdullah İbnu´z-Zübeyr (radıyallahu anh)
Hz. Bilâl İbnu Rabâh (radıyallahu anh)
Hz. Ubey İbnu Ka´b (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Talha el-Fârisî (radıyallahu anh)
Hz. Selmân el-Farisî (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Musa el-Eş´arî (radıyallahu anh)
Hz. Abdullah İbnu Selâm (radıyallahu anh)
Hz. Cerîr İbnu Abdillah el-Beceli (radıyallahu anh)
Hz. Câbir İbnu Abdillah İbni Harâm (radıyallahu anh)
Hz. Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh)
Hz. Berâ İbnu Malik (radıyallahu anh)
Hz. Sâbit İbnu Kays İbn Şemmâs (radıyallahu anh)
Hz. Adiyy İbnu Hatem (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)
Hz. Cüleybib (radıyallahu anh)
Hz. Hârise İbnu Sürâka (radıyallahu anh)
Hz. Hâlid İbnu´l Velîd (radıyallahu anh)
Hz. Amr İbnu´l-Âs (radıyallahu anh)
Hz. Ebû Süfyân (radıyallahu anh)Hz. Muâviye (radıyallahu anh)
İKİNCİ KISIM
KADIN SAHABELERİN FAZİLETLERİ
Hz. Hatice Bintu Huveylid (radıyallahu anhâ)
Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ
Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)
Hz. Safiyye (radıyallahu anhâ)
Hz. Sevde Bintu Zeme´a (radıyallahu anhâ)
Hz. Ümmü Eymen (radıyallahu anhâ)
ÜÇÜNCÜ FASIL
EHL-İ BEYTİN FAZİLETLERİ
DÖRDÜNCÜ FASIL
ENSAR´IN FAZİLETLERİ
BEŞİNCİ FASIL
BEDİR EHLİNİN FAZİLETLERİ
DÖRDÜNCÜ BÂB
İSLÂM ÜMMETİNİN FAZİLETLERİ
BEŞİNCİ BÂB
MUHTELİF CEMAATLERİN FAZİLETLERİ
(Burda beş fasıl vardır)
BİRİNCİ FASIL
KUREYŞ´İN FAZİLETLERİ
İKİNCİ FASIL
BAZI ARAP KABİLELERİNİN FAZİLETİ
ÜÇÜNCÜ FASIL
ARAPLARIN FAZİLETİ
DÖRDÜNCÜ FASIL
ACEM VE RUMLARIN FAZİLETİ
BEŞİNCİ FASIL
SAHABE DIŞINDA BAZI KİMSELERİN FAZİLETİ
Üveysü´l-Karânî rahimehullah
Necâşî rahimehullah Teâlâ
Zeyd İbnu Amr İbni Nüfeyl
Ebû Tâlib
Mâlik İbnu Enes (radıyallahu anh) Teâla
ALTINCI BÂB
BAZI ZAMANLARIN VE MEKANLARIN FAZİLETİ
BİRİNCİ FASIL
BAZI ZAMANLARIN FAZİLETİ
BAYRAM
ZİLHİCCEDEN ON GÜN
ARAFE GÜNÜ
ŞA´BAN´IN YARISI
CUM´A GÜNÜ
MUHARREM
GECE
İKİNCİ FASIL
BAZI MEKANLARIN FAZİLETİ
BİRİNCİ FER´
Mekke´nin fazileti
İKİNCİ FER´
Medine´nin Fazileti
Kuba Mescidi, Uhud Dağı, Akik ve Zü´l-Huleyfe
ÜÇÜNCÜ FER´
Yeryüzünde Bazı Mekanların Fazileti
Hicaz
Cezîretu´l-Arab
Yemen-Şâm
Beytu´l-Makdis
Vecc Vadisi, Mescidü´l-Işâr, Bazı Nehirler
YEDİNCİ BÂB
BAZI AMELLERİN VE SÖZLERİN FAZİLETİNİ BEYAN EDEN MÜSTAKİL HADİSLER
BİRİNCİ FASIL
Bazı Salavâtın Fazileti
İKİNCİ FASIL
Hasta Ziyaretinin Fazileti
ÜÇÜNCÜ FASIL
Bazı Müşterek ve Müteferrik Hadislerle Fazileti Belirtilen Amel ve Sözler
SEKİZİNCİ BÂB
HASTALIK, ÖLÜM VE MUSİBETLERİN FAZİLETLERİ
BİRİNCİ FASIL
HASTALIK VE MUSİBETLER
İKİNCİ FASIL
EVLADIN ÖLÜMÜ
ÜÇÜNCÜ FASIL
ÖLÜM VE ALLAH´A KAVUŞMAYI SEVMEK
BİRİNCİ BAB
BAZI PEYGAMBERLERİN FAZİLETİ

HZ. İBRAHİM ALEYHİSSELÂM VE OGLU

ـ4335 ـ1ـ عَنْ أنَسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]جَاءَ رَجُلٌ إلى رَسُولِ اللّهِ # فقَالَ: يَا خَيْرَ الْبَرِّيَةِ. فقَالَ #: ذَاكَ إبْرَاهِيمُ خَلِيلُ اللّهِ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي.»البريّة« الخلق .

1. (4335)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bir adam gelip:

“Ey Hayru´l-Beriyye (yaratılmışların en hayırlısı)” diye hitabetmişti. Aleyhissalâtu vesselâm hemen müdahale etti:

“Bu söylediğin İbrahim aleyhisselâm(ın vasfı)dır.” [Müslim, Fedâil 150, (2369); Tirmizî, Tefsir, Lem yekun suresi, (2349); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4672).][1]

AÇIKLAMA:

Ulema, âyet ve hadislere dayanarak, yaratılmışların en hayırlısının Resulullah olduğunu söyler. Hz. Peygamber´in, hadiste geçen sözü iki suretle tevil edilir.

* Ya bunu tevazu için söylemiştir, zira Hz. İbrahim, Resulullah´ın hem uzak dedesi, hem de Halîlullah´tır.

* Yahut da, Resulullah bu sözü, kendisinin insanlığın seyyidi olduğunu bilmezden önce söylemiştir. Nitekim bir hadislerinde “Ben kıyamet günü insanoğlunun seyyidiyim, fahir yok!” buyurmuşlardır. Keza: “Peygamberler arasında üstünlük iddia etmeyin” hadisi de, “Tefâhur maksadıyla üstünlük iddiasına kalkmayın” şeklinde açıklanmıştır. Sadedinde olduğumuz hadisi bazı alimler, “Kendi asrındaki insanların en hayırlısı idi” diye de tevil etmiştir. [2]

ـ4336 ـ2ـ وَعَنْ اِبْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ الْكَرِيمَ ابْنَ الْكَرِيمِ ابْنِ الْكَرِيمِ ابْنِ الْكَرِيمِ يُوسُفُ بْنُ يَعْقُوبَ بْنِ إسْحَاقَ بْنِ إبْرَاهِيمَ[. أخرجه البخاري .

2. (4336)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kerîm ibnu Kerîm İbni Kerim ibni Kerim: Yusuf İbnu Yâkup İbni İshak İbni İbrahim´dir.” [Buhârî, Enbiya 19, Tefsir, Yusuf 1.][3]

AÇIKLAMA:

1- Burada, “kerîm olmak” yani değerli olmak neseble tevil edilmiştir. Gerçekten Hz. İbrahim´e dayanan Hz. Yûsuf´un nesebinde hep peygamberler yer almaktadır. Böylesi bir nesebe sahip olan kimse nesebce ekrem olur.

2- Hz. İbrahim, Kur´ân-ı Kerîm´de zikri çokça geçen büyük peygamberlerden biridir. 69 kere ismi geçer. İkinci rivayette görüldüğü üzere bilinen diğer bir kısım peygamberlerin babası veya ceddidir. Hz. İshâk, Hz. İsmail, Hz. Yâkup, Hz. Yûsuf aleyhimüsselam gibi, Hz. Lut (aleyhisselâm)´ın da amcasıdır.

3- Hz. İbrahim´in diğer peygamberlere nazaran müstesna bir şahsiyeti vardır. Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ona sahip çıkma hususunda nizâ ederler. Kur´an meseleyi halleder: O ne Yahudi ne de Hıristiyan değildir, o Müslümandır. “İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. O hak dine yönelmiş bir Müslüman idi. O Allah´a ortak koşanlardan değildi.” [(Âl-i İmrân 67).]

4- Hz. İbrahim´in hayatı, Kur´ân-ı Kerîm´de oldukça teferruâtlı olarak anlatılır. Doğumu, babasıyla, puta tapan kavmiyle olan mücadelesi, putlara karşı ateşe atılışı, Ka´be´yi inşâ edişi, Allah´a oğlu İsmâil´i kurban etmesi hususunda gördüğü rüyası, oğlunu boğazlayacağı sırada koçun verilmesi vs. Kur´ân´da hayat hikâyesi bu kadar teferruâtıyla yer alan başka peygamber yoktur denebilir.

5- Hz. İbrahim, dinler tarihinde ve bilhassa tevhid tarihinde mühim bir halkayı teşkil eder. Bir kısım içtimâî ve beşeri müesseseler onunla başlar. Sünnet olma tatbikatını insanlığa ilk defa O getirmiştir. İlk misafir ağırlayan da odur.

Hz. İbrahim, herkesin üryân (çıplak) geleceği mahşerde ilk giydirilecek ve ayrıca Cennete ilk girecekler arasında yer alır.

6- Kâbe´yi kurup, hacc menasikini ilk tanzim eden de Hz. İbrahim´ dir. O´nun putları kırma hadisesi ve böyle bir an´aneyi başlatmış olması müstesna bir menkibedir. İnsanlık kıyamete kadar put kırma işinde O´ndan ilham almaya devam edecektir.

7- Kur´ân´daki şu cümlesi, hatırda her an canlı tutulması gereken bir hakikatı ifade eder: َاُحِبُّ اْŒفِلِينَ

“Fani olan şeyleri sevmem!” (En´âm, 76).

8- Hz. İbrahim Halîlu´r-Rahmân bilinir. Yani Allah´ın halîli, Halîl kelimesini kısaca dost olarak tercüme etmek mümkünse de bununlafarklı bir dostluğun ifade edildiğini belirtmemiz gerekir.

İbnu Hacer İbrahim kelimesinin Süryanice´de müşfik baba اَبٌ رَحِيمٌ mânasına geldiğini belirttikten sonra, Halil kelimesinin tahliline geçer ve der ki: Halîl, faîl veznindedir, fâil manasındadır. O, sadakat ve muhabbet manasına gelen hullet kelimesinden gelir. Ancak bu öyle bir muhabbettir ki, kalbe iyice nüfuz etmiş ve artık onun bir ihtiyacı, bir parçası haline gelmiştir. Bu mâna, Hz. İbrahim aleyhisselam´ın kalbinde mevcut olan Allah sevgisine nisbet edilince sahih olur. Ancak, onun Allah hakkında kullanılması mukabele yoluyla tevil edilince doğru olur.

Şunu da belirtelim ki, hullet´in aslının “saflama”, “paklama” olduğu da söylenmiştir. Hz. İbrahim´in halîl olarak tesmiyesi, bu açıdan, dostluğu da düşmanlığı da Allah adına yapmasındandır. (Yani dost olup sevmede, düşman bilip sevmemede tek ölçü Allah´tır. Niyetini, ölçüsünü kirleten bir başka gaye ve mülâhaza yoktur). Allah´ın O´na olan hullet´i ise O´na yardım ve O´nu imam kılmasıdır. Halîl kelimesinin hallet yani hâcet´den geldiği de söylenmiştir. Bu manada Halîl, Hz. İbrahim´in sadece Allah´la yetindiğini, ihtiyacının görülmesini sadece O´ndan bildiğini, (bir başka kapıya arz-ı hâcet etmediğini) ifade eder.

Hullet, sadâkat, meveddet ve muhabbet gibi manalar ifade etse de ulemâ, umumiyetle, hullet´le ifade edilen sevgi ve dostluğun, çok daha üstün bir dostluk olduğunu söylemekte ittifak etmiştir. Hadiste Resulullah´ın “Ben Rabbimden başka bir halil (dost) ittihaz etseydim…” demesi, O´nun insanlardan bir halil´i olmadığını ifade eder. Halbuki, dostları vardı. Öyleyse halîl çok daha yüksek bir dost olmalıdır. [4]

* HZ. MUSA ALEYHİSSELÂM

ـ4337 ـ1ـ عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]اِسْتَبَّ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِِمينَ وَرَجُلٌ مِنَ الْيَهُودِ. فَقَالَ الْمُسْلِمُ: وَالَّذِى اصْطَفَى مُحَمّداً عَلى الْعَالَمِينَ؛ وَقَالَ الْيَهُودِىُّ: وَالّذِِى اصْطَفى مُوسى عَلى الْعَالَمِىنَ. فَرَفَعَ الْمُسْلِمُ عِنْدَ ذلِكَ يَدَهُ فَلَطَمَ الْيَهُودىَّ فَذهَبَ الْيَهُودىُّ إلى النّبىِّ # فَأخْبَرَهُ. فَقَالَ: َ تُخَيِّرُونِى عَلى مُوسى، فإنَّ النَّاسَ يُصْعَقُونَ فَأكُونُ أوَّلَ مَنْ يُفِيقُ فإذَا مُوسى بَاطِشٌ بِجَانِبِ الْعَرْشِ، فََ أدْرِي أكَانَ مِمّنْ صُعِقَ فَأفَاقَ، أوْ كَانَ فِيمَن اسْتَثْنَى اللّهُ تَعالى[. أخرجه الخمسة إ النسائي. قوله »اصطفى« أى اختار.و»الصّعْقَةُ« الموْتِ والغشى.و»بَاطِشٌ« أىْ آخذٌ بِقَائِمَةِ الْعَرش.و»أفَاقَ« الْمَريضُ وَالمغْشىّ عَليه: إذا عادَ إلى صحّته .

1. (4337)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Müslümanlardan biri ile Yahudilerden biri aralarında münakaşa edip küfürleştiler. Müslüman öbürüne:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl´e kasem olsun!” diye yemin etti. Yahudi de: “Musa aleyhisselam´ı âlemler üzerine seçkin kılan Zât-ı Zülcelâl´e kasem olsun!” diye yemin etti. Derken, o böyle der demez, müslüman elini kaldırıp yahudi´ye bir tokat vurdu. Yahudi de doğruca Aleyhisselâtu vesselâm´a gidip hadiseyi haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Beni Hz. Musa´ya üstün kılmayın! Çünkü insanlar hep bayılacaklar. İlk kalkan ben olacağım. Ben ayılınca Hz. Musa´yı Arş´ın bir ucundan tutmuş göreceğim. Bilemiyorum. O, bayılıp hemen ayılanlardan mıdır, yoksa Allah´ın istisna ettiklerinden midir ” buyurdu.” [Buhârî, Husumât 1, Enbiya 34, 35, Rikâk 43, Tevhid 31; Müslim, Fezâil 160, (2373); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4671); Tirmizî, Tefsir, Zümer, (3240).][5]

AÇIKLAMA:

Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kıyametten bahseden bir ayete atıf yapmaktadır. Mezkur ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: (Mealen): “Sûra üfürülür ve Allah´ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra bir daha sûra üflenir ve onlar kabirlerinden kalkıp bakışırlar” (Zümer 68).

Âyete dikkat edersek sûr´a iki kere üfleneceğinden bahsetmektedir: Birinci üflemede, Allah´ın istisna kıldıkları dışında her canlı ölecektir. Demek ki bu üfleme ile âlemdeki bütün canlılar ölecek, Allah´ın istisna kıldıkları ölmeyecektir.

Sadedinde olduğumuz hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ikinci üfleme ile ilk uyananın kendisi olacağını, Hz. Musa´yı Arş´ın bir ucunu tutmuş görünce O´nun, birinci sûra üflemesinde ölüp kendinden önce mi dirildiğini, yoksa birinci sûrda Allah´ın istisna ederek ölmeyeceğini haber verdiği müstesnalardan mı olduğunu bilemediğini beyan etmiş olmaktadır. Şayet müstesnalardan ise bu Hz. Musa için istisnai bir fazilettir. İslâm âlimleri müstesna tutulacakların Cebrail, Mikâil, İsrâfil, Azrâil aleyhimüsselâm olduklarını söyler. Bazıları da “Hamele-i arş veya rıdvan melekleri, huriler, Mâlik (cennetin hazinedârı), Zebâniler (cehennemin bekçileri)” demiştir.

Hadisin bu şekilde izahı bir müşkil ortaya koymaktadır: Hz. Musa halen ölmüş bilindiğine göre, O´nun, sûra üflendiği zaman ölmekten istisna tutulanlar arasında olması nasıl mümkün olur Bunu söyleyebilmek için O´nun ölmemiş olduğunu, hayatta bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hz.İsa hakkında bunu söylemek mümkün ise de, Hz. Musa hakkında söylemek mümkün değildir. Çünkü, “onun ölmediğinden veya öldükten sonra tekrar hayata döndüğünden” bahseden bir rivayet mevcut değildir.

Kâdı İyaz bu müşkile dikkat çektikten sonra bir açıklama yapar: “Bana göre, hadiste zikri geçen bayılma hadisesi insanlar dirildikten sonra, göklerle yerin yarıldığı anda vukua gelecek bir bayılma olması muhtemeldir. Hadise bu şekilde bakınca âyetle arada ihtilaf kalmaz. Hadiste geçen ayılma kelimesi de bu manayı teyid eder. Zira, ayılma tabiri bayılanlar hakkında kullanılır. Ölenler için ayılmaktan değil, dirilmekten bahsedilir. Nitekim Hz. Musa´nın Tûr dağında tecellî-i ilâhî karşısında “bayılma”sı mevzubahisdir, “ölme”si değil.”

Kadı İyaz´a göre, hadiste geçen “Benden önce mi ayıldı bilmiyorum!” ifadesine, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ilk dirilecek insanın kendisi olacağını bilmezden önce söylemiş olmalıdır diye de tevil getirilmiştir. Gerçi, hadisten, Hz. Musa´nın ilk dirilenlerden olduğunu söylemiş olması da anlaşılabilir. Bu ilk dirilecekler, peygamberlerdir. Aynî, bu hadisi açıklama sadedinde peygamberlerin diri olduklarına dair bazı deliller kaydettikten sora der ki: “Peygamberlerin diri oldukları takarrur edince, onlar yerle gökler arasındadırlar. Sûr´a ölüm nefhası üfürülünce yer ve göklerdeki bütün hayat sahipleri ölecek, sadece Allah´ın istisna ettikleri ölmeyecektir. Peygamberlerden başkaları bu nefhada ölecek, peygamberler ise bayılacaktır. Sûr´a diriltme (ihya) nefhası üflendiği zaman ölmüş olanlar dirilecek, bayılmış olanlar ayılacaklardır. Durum böyle olunca, anlaşılıyor ki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ilk ayılan ve (peygamberler dahil) bütün insanlardan önce kabrinden ilk çıkan olacaktır. İşte, bu halden sadece Hz. Musa istisna edilmiş gözükmektedir. Hadiste, Resulullah tereddüt ifade ediyor: O daha önce mi dirilecek, yoksa bulunduğu hal üzere mi kalacak Bu hususu tam kestirememiş, tereddüt etmiştir. Her iki hale göre de Hz. Musa için bu durum başkalarına nasip olmayan büyük bir fazilettir.”

2- Hz. Musa da büyük peygamberlerden biridir. Kur´ân-ı Kerîm Hz. Musa´nın hayatına da geniş yer verir, pek çok teferruatı işler. Bilhassa Firavun´la olan mücadelesi birçok surelerde tekrar tekrar özetlenir. Hz. Musa´ya bir çok mucize verilmiştir. Ahkâmca zengin olan Tevrat´ın sahibidir. Mısır´da, Hz. Yusuf´tan sonra sayıları artan ve Firavunlarca köleleştirilmiş durumda olan İsrailoğullarını, Mısır´dan kaçırıp Kızıldeniz´i geçirmiş Sina´ya getirmiştir.

Kur´ân-ı Kerîm, Hz. Musa´nın büyüklüğüne iş´âren ona dokuz âyet verildiğini zikreder (İsra, 101). Bu ayetler (mucizeler), İbnu Abbâs´a göre şunlardır:

* Âsa,

* Yed-i beyza,

* Çekirge,

* Ekin biti,

* Kurbağa,

* Kan,

* Taş,

* Deniz,

* Tûr Dağı´nın İsrailoğullarını korkutması,

Bazılarına göre de bu dokuz emirdir:

* “Allah´a eş koşmayın.

* Haksız yere adam öldürmeyin,

* Zina etmeyin,

* Faiz yemeyin,

* Sihir yapmayın,

* Hüküm sahibine karşı müzevirlikte bulunmayın,

* İsrâfa sapmayın,

* Namuslu kadınları lekelemeyin,

* Muhârebeden kaçmayın.”[6]

* YÛNUS ALEYHİSSELÂM

ـ4338 ـ1ـ عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا يَنْبَغى لِعَبْدٍ أنْ يَقُولَ: أنَا خَيْرٌ مِنْ يُونُسَ بْنِ مَتَّى، وَنَسَبُهُ إلى أبِيهِ[. أخرجه الشيخان وأبو داود ولم يذكر أبو داود ونسبه الى أبيه.قالَ بَعْضُهُمْ: هذِهِ ا‘لْفَاظُ مُدْرَجَةٌ فِى الْحَدِيثِ مِنْ كََمِ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه فإنَّ يُونَسَ بْنِ مَتّى في هذَا الْحَذِيثِ مَنْسُوبٌ إلى أمِّهِ دُونَ أبِيهِ فَبَيَّنَ الرَاوِى بِقَوْلِهِ: وَنَسَبُهُ: أى النبي # إلى أبيه: أى دُونَ أمِّهِ، َ كَمَا فَعَلْتُ أنَا مَنْ نِسْبَتُهُ إلى أمه .

1. (4338)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir kulun: Benim, Yûnus İbnu Mettâ´dan hayırlı olduğumu” söylemesi uygun olmaz. Onun nesebi de babasınadır.” [Buhârî, Enbiya 35, Tefsir, Nisa 26, Tefsir, En´âm 4, Tefsir, Saffât 1; Müslim, Fezâil 166, (2376); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4669, 4670).]

Bazı âlimler demiştir ki: “Rivayette geçen “Onun nesebi babasınadır” cümlesi. Ebu Hüreyre´nin kelamıdır, bir derctir. Zira bu hadisteki Yunus İbnu Mettâ babasına değil, annesine nisbettir. Böylece râvi “Onun nesebi…” sözüyle, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hz. Yunus´u annesine değil, babasına nisbet ettiğini beyan etmiştir.”[7]

AÇIKLAMA:

1- Müellif İbnu Deybe´nin kaydettiği son açıklama Mettâ ismiyle ilgili bir münakaşaya parmak basmaktadır: Bazı alimlere göre bu, babasının ismidir; bazılarına göre de annesinin. Şu halde, Ebu Hüreyre, bu ihtilafta Mettâ´nın Hz. Yûnus´un annesinin değil babasının ismi olduğu görüşündedir.

2- Bu hadisi iki şekilde anlamak mümkündür:

a) Hiçbir kulun “Ben Yûnus´tan hayırlıyım” demesi münasib olmaz. Bu mânada Hz. Peygamber kendisini de kastetmiş olmaktadır. Çünkü O da bir kuldur. Dolayısıyla mâna şöyle olur: ” Benim bir peygamber olmama rağmen Hz. Yûnus´tan daha hayırlı olduğumu söylemem muvafık değildir.” Nitekim Taberânî´nin, Abdullah İbnu Cafer´den kaydettiği bir rivayette: “Bir peygamberin: ‘Ben Yûnus´tan hayırlıyım´ demesi muvafık olmaz” şeklinde gelmiştir.

b) Hadisten şu mâna da anlaşılabilmektedir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) demiştir ki: “Hiçbir kula, ben Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´in, Yûnus ´dan daha hayırlı olduğumu söylemesi muvafık olmaz.”

Her iki mâna aslında aynı neticeye çıkar ve Yunus aleyhisselâm´ın Resûlullah´tan daha efdal olduğu mânasına ulaşılır. İşte bu mâna

“Ben Hz. Adem´in evladlarının efendisiyim (en hayırlısıyım)” hadisine muhalefet ettiği için, hadisi âlimler müşkilatlı bularak, işkâli kaldırmak için bazı açıklamalar getirmişlerdir:

* Hattâbî der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ben Hz. Adem´in evladlarının efendisiyim” hadisiyle, Allah´ın kendisine lutfettiği fazilet ve efendiliği haber vermiş olmakta, Allah´ın üzerindeki nimetini belirtmekte, ümmetine, Hakk´a çağırdığı muhatablarına Rabbi´nin yanındaki yüce makamı, hususî yeri bildirmiş olmaktadır. Tâ ki, peygamberliğine inançları ve itaatine itikadları buna göre olsun. Ümmetine bu efdaliyet durumunu bildirmek ve açıklamak ona gerekli ve üzerine farzdı.

Ancak Hz. Yunus aleyhisselâm hakkındaki sözüne gelince, bu iki surette te´vil edilir:

1) “Bir kulun benim Yûnus İbnu Mettâ´dan hayırlı olduğumu söylemesi uygun olmaz” cümlesi ile kendinden başkalarını kasdetmiş olması mümkündür.

2) Bu ifade ile, başkalarının ve kendinin de dahil olduğu mutlak bir mâna kasdetmesi de mümkündür. Bu durumda bu sözün ondan sudûru, nefsinden bir fedakârlık ve Rabbine karşı bir tevazu izharıdır. Mâna şöyle olur: “Benim, ondan hayırlı olduğumu söylemem muvafık olmaz. Çünkü benim nail olduğum fazilet, Allah Teâlâ Hazretleri´nin bir lütfudur, onun hususi bir muamelesidir. Kendi kendime kazandığım bir başarı değildir, kendi kuvvetim ve gayretimle de ona ulaşmış değilim. Öyleyse onunla iftihar etmeye hakkım yok. Bana düşen, bu lütfa karşı Rabbime şükretmektir. (Ben bu lütfu da ilan ediyorum, çünkü “Allah´ın sana olan nimetini (gizleme), söyle, (ilan et!)” (Duhâ, 11) âyetiyle Rabbim bunu emrediyor.”)

* Doğruyu Allah bilir ama, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, betahsis Hz. Yûnus aleyhisselâm´ı zikretmesi, kanaatimce, Allah Teâlâ´ nın O´nun hakkında bize anlattığı şey sebebiyledir. Yani, kavminin verdiği ezaya karşı sabrının azlığıdır: Bu eza sebebiyle onlara öfkelenerek onları terkedip gitmiş, azim sahibi peygamberler gibi sabır gösterememiştir.”[8]

Ulemânın yaptığı iki te´vili böylece kaydeden Hattâbî devamla der ki: “Bu ikinci izah hadisin mânasına daha uygun ve evlâ olanıdır. Nitekim, bir başka tarîkte hadis şöyle gelmiştir: “Bir peygambere: ‘Ben Yunus İbnu Mettâ´dan hayırlıyım´ demesi yakışık almaz.” Burada ifadeyi, Aleyhissalâtu vesselam, kendisine has kılmamış bütün peygamberlere teşmil etmiş, böylece kendini de onlara dahil etmiştir. Bu rivâyet, Ebu Dâvud´da da gelmiştir.

Mezkur işkâli giderme sadedinde, bazıları, “Ben Âdem´ in evladlarının efendisiyim” hadisiyle, Kıyamet günü, şefaatiyle gelip, insanlara efendilik yapacağı zamandaki durumunu kasdetmiş olabilir” demiştir.”

3- Tevâzuunu ifade sadedinde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı, Kur´an´da hatası nazara verilmiş olan Yûnus aleyhisselâm´la mukayese etmeye sevkeden hususun anlaşılması için Hz. Yûnus´un kıssasını bilmek gerekmektedir:

Hz. Yûnus, Musul´un Ninova kasabasından idi. Orası yüzbinden fazla nüfuslu birşehirdi. Halkının ahlâkı bozulmuş ve puta tapmaya başlanmıştı. Hz. Yûnus, 30 yaşında halkı Hakk´a davet etmek üzere peygamber kılındı. Tam 33 yıl çalışmasına rağmen, iki kişi hariç kendisine kimse iman edip yolunu düzeltmedi. Sonunda halkı kendilerine yaklaşmakta olan büyük bir azabla korkuttu ve gün belirtti. Yine de dinleyen olmayınca, öfkeyle beldeyi terkedip, Dicle (veya Deniz) kenarına çekildi. Halk Hz. Yûnus´un sözünü dinlemese de azab ihtimalinden telaşlı, korkulu bir bekleyişe girmişti. Belirtilen gün gelince haber verilen azâbın belirtileri zuhur etmeye başladı. Halk yaptığına pişman oldu. Hz. Yûnus´u aradılar. Bunun üzerine şehri terkedip hariçte toplanarak hep birlikte tevbe ettiler. Allah, tevbelerini kabul ederek azabı geri çevirdi.

Kur´ân-ı Kerîm´in ilgili âyetlerini yorumlayan âlimler Hz. Yûnus´un, öfkeyle kavmini terkedişini, onun bir hatası (zelzelesi) olarak değerlendirir. Gerçi burada emre itaatsizlik mevzubahis değildir. Allah Teâlâ Hazretleri, “Şehirden çıkma!” emrinde bulunmuş değil, veya “şöyle yap!” demiş de, O, yapmamış değil. Ama “Şehirden çıkarken Hak Teâla´nın iznini almamıştır. İzin almalıydı, almamış olması bir zelle bir hatadır” denmiştir.

İşte bu hatası sebebiyle, şehirde olup bitenlerden habersiz olarak bir gemiye binen Yûnus aleyhisselâm, İlahî te´dibe mâruz kalır. Şöyle ki: Bindiği gemi arızalanıp yürümez hale gelince, gemiciler: Ôİçimizde efendisinden kaçan köle var´ deyip kim olduğunu tesbit için kur´aya başvurdular. Üç sefer tekrar edilen çekimde, kur´a her seferinde Hz. Yunus´a isabet etti. Onu, kaldırıp denize attılar. Derhal bir balık yuttu.

Hayatında çok tesbihte bulunan Hz. Yunus, balığın karnında derhal tesbihe başlayıp “Ey Rabbim! Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum” (Enbiya, 87) der. Hatasını itiraf eder, mağrifet diler. Allah O´nu bu tesbihinin hatırına mağfiret buyurur: “Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, Kıyamete kadar balığın karnında kalıp gitmişti” (Saffat 143-144).

İbnu Hacer´in kaydettiği “sahih” bir rivayette Hz. Yûnus´la ilgili kıssada şu ziyade yer almaktadır: “(Hz. Yûnus azab gelmezden önce şehri terkedip gitti. Sabah olunca şehre yaklaşıp baktı ki azab gelmemiş. Onların şeriatında yalan söyleyenler öldürülürdü. Bunun üzerine öfkeyle oradan ayrıldı, bir gemiye bindi. Gemide: “Sizinle birlikte Rabinden kaçan bir kul var, onu denize atmadıkça geminiz yürümez!” dedi. Gemiciler: “Ey Allah´ın peygamberi seni asla atmayız!” derler. Yûnus aleyhisselam:

“Öyleyse kur´a çekin!” dedi.

Kur´a çekerler. Üç kere tekrarlarlar. Her seferinde O´na çıkar. Onu denize atarlar ve bir balık yutar, denizin dibine götürür. Orada kumların tesbihini işitir ve “karanlıkta da َ اله اَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِين diye nida eder” (Enbiya 87).

Bezzâr´ın bir rivayetinde: “Allah, Yunus´u balığın karnında hapsetmek isteyince, balığa kemiklerini kırmamasını, etlerini zedelememesini emreti. Denizin dibine götürünce, Yûnus, Allah´ı tesbihe başladı. Melekler: “Ey Rabbimiz! biz, yakın bir yerden zayıf bir ses işitiyoruz” derler. Rab Teâlâ: “Bu Yûnus´tur” buyurur. Melekler, lehinde şefaatte bulunurlar. Allah balığa emreder, o da sahile atar.”

Hz. Yûnus´un balığın karnında kaldığı müddetle ilgili olarak, rivayetlerde; “40 gün, 7 gün, 3 gün, kuşluk vaktinden akşam vaktine kadar” gibi farklı rakamlar gelmiştir.

Karaya atılan Yunus aleyhisselâm, üzerinde tüyü olmayan, yumurtadan yeni çıkmış civciv gibi idi. Bitkin, halsiz vaziyette idi. Cenab-ı Hakk yaktîn bitkisi´nin altında gölgeledi. Yaktin´in iri yapraklı, çabuk büyüyen kabak bitkisi olduğu kabul edilir. Burada dinlenip kendine gelen Hz. Yunus, tekrar kavmine döndü. Kıl payı azabtan kurtulan Ninovalılar O´nu bir müddet dinleyerek istikâmete gelirler.[9]

4- Hz. Yûnus Kıssasındaki Hisse:

Kur´ân-ı Kerîm, geçmiş milletlerden, geçmiş insanlardan bahsetmekle bize sadece bir tarih bilgisi vermeyi kasdetmez. Her ne kadar geçmişin karanlık devirlerine de bir nur serpmek, maziyi bize aydınlatmak hizmetini de görüyor ise de, daha çok içinde yaşadığımız şartlarda takib edeceğimiz doğru yolu veya önümüze çıkacak farklı durumlar ve şahıslardan nelerin faydalı ve iyi, nelerin zararlı ve kötü olduğunu göstermeyi gaye edinir. Hatta bu ikinci gaye öncekinden daha mühimdir. Her mü´ mine, her insana bu suretle bir mesaj verir, bir rehber ve kılavuz olur. Hz. Yunus kıssasını, içinde bulunduğumuz şartlara tatbik ederek bir ders-i ibret halinde yorumlayan nefis bir parçayı Bediüzzaman´dan kaydediyoruz:

“İşte Hz. Yûnus aleyhisselâm´ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, su sergerdân küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor. Onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâyı nefsimiz, hûtumuzdur (balığımızdır), hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derec daha muzırdır. Çünki, onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüzmilyon seneler hayatın mahvına çalışıyor. Madem hakiki vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus aleyhisselâm´a iktidâen umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü´l Esbâb olan Rabbimize iltica edip َ اله اَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِين demeliyiz ve ayn-elyakin anlamalıyız ki, gaflet ve delâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevayı nefsin zararlarını defedecek yalnız o zât olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlik-ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, ahiretin icadiyle ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvâcından kurtaracak, haşa Zât-ı Vâcib-ül-Vücud´dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette O´nun izni ve idâresi olmadan imdat edemez ve halaskar olamaz. Madem hakikat-ı hal böyledir. Nasıl ki Hz. Yunus aleyhisselâm´a o münâcatın neticesinde hutu ona bir merkub (binek), bir taht elbahir (denizaltı) ve denizi bir güzel sahra; ve gece, mehtabı bir latif suret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırriyle َ الهَ اَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّى كُنْتُ مِن الظَّالِمين demeliyiz, َ اله اَِّ اَنْتَ cümlesiyle istikbalimize سُبْحَانَك kelimesiyle dünyamıza, اِنِّى كنْتُ مِن الظَّالِمين fırkasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celbetmeliyiz. Tâ ki, nur-u iman ile ve Kur´ân´ın mehtabıyla istikbalimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar (çağlar) emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur´ân-ı Hakim´in tezgahında yapılan bir sefine-i maneviye hükmüne geçen hakikat-ı İslâmiyet içine girip selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur´an´la, o terbiye-i Fürkâniye ile; nefsimiz bize binmeyecek, merkubumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanılmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.”[10]

* HZ. DÂVUD ALEYHİSSELÂM

ـ4339 ـ1ـ عَنْ أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # خُفِّفَ عَلى دَاودَ الْقُرآنُ، فَكَانَ يَأمُرُ بِدَوَابِّهِ أنْ تُسْرَجَ فَيَقْرَؤُهُ قَبْلَ أنْ تُسْرَجَ، وَكَانَ َ يَأكُلُ إَّ مِنْ عَمَلِ يَدَيْهِ[. أخرجه البخاري .

1. (4339)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Dâvud aleyhisselâm´a okumak (Kur´ân) kolaylaştırılmıştı. Böylece, hayvanının eğerlenmesini emreder, eğerlenmezden önce (baştan sona Kur´ân´ı) okurdu. O, kendi el emeğiyle kazandığından başka bir şey yemezdi.” [Buhârî, Enbiya 37; Büyû 15, Tefsir, Benî isrâil 5.][11]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste geçen el-Kur´ân´dan maksat okumaktır. Nitekim bazı rivayetlerde el-Kırâet kelimesi kullanılmıştır. Kıraat kelimesinin aslı toplamak (cem) manasına gelir. “Her şeyi kıraat ettim” demek, her şeyi cem ettim demektir. Her peygmaberin Kur´ân´ı, kendisine vahyedilen kitabıdır. Hz. Dâvud´un okuduğuna da Kur´ân denmesi, Kur´ân´a mucize vaki olduğu gibi ona da mucize vaki olduğuna işaret etmek içindir. Hz. Davud´a neyin okunması kolaylaştırılmıştı Bu açık değildir. Ulemâ “Tevrat´ın” veya “Zebur´un” okunması demekte ihtilaf eder. Bu tereddüdün sebebi Zebur´un tamamı mev´ize olması ve ahkâmı Tevrat´tan almaları sebebiyledir. Yani, onlar nezdinde her iki kitap da muteberdi. Katâde merhum demiştir ki: “Biz Zebur´un, hepsi de mev´ize ve senâ olan, içerisinde haramhelal, ferâiz ve hudud hiç bulunmayan 150 sureden müteşekkil olduğunu konuşurduk. Ahkâm meselesinde Tevrat esas alınırdı.”

İbnu Hacer, at eğerleninceye kadar Kur´ân´ın okunması ihbarını değerlendirerek, hadisten: “Bereket, bazan kısa bir anda tecelli eder de o kısa anda pek çok amel ortaya konur” hükmünü ifade ettiğini söyler. Nevevî der ki: “Bu hususta bana ulaşan haberlerin çoğu, bir kimsenin dört hatim gecede, dört hatim de gündüzde indirdiğini haber verir. Bazı sûfiler bu meselede mübâlağa ederek,aşırı iddialarda bulunmuştur. Gerçeği Allah bilir.”

Şu halde, İbnu Hacer tecelli eden harekete maddî, kemmî bir örnek vermekten kaçınırsa da, Nevevî gece ve gündüz bir günde en fazla sekiz hatim indirilebileceğine, aşırı iddialara itibar edilmemesi gereğine dikkat çeker. Ancak, hemen belirtelim ki, Kur´an okumada bir günde bir kaç hatim indirmek ideal olan okuyuş tarzı değildir.

2- Hz. Davud´un burada zikredilen mümtaz bir vasfı, kendi elinin emeğiyle rızkını temin etmesidir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir başka hadiste, “kişinin en temiz yiyeceğinin el emeğiyle kazandığı şey” olduğunu belirtir ve buna örnek olarak Hz. Davud´u gösterir:

“Kimse eliyle kazandığından daha hayırlı (temiz) bir şey yememiştir. Allah´ın Peygamberi Dâvud aleyhisselâm el emeğini verdi.”

İbnu Hacer, Hz. Dâvud´un el emeği olarak zırh yaptığını, onun zerrâd yani zırh ustası olduğunu, Allah´ın ona demiri yumuşattığını, yumuşayan demiri onun zırh yapmada kullandığını, Dâvud aleyhisselâm´ın, devrinin büyük krallarından biri olmasına rağmen yapıp sattığı zırhın parasından başka bir şey yemediğini belirtir. Nitekim sadedinde olduğumuz hadis, Hz. Dâvud´un binmek istediği zaman başkaları tarafından eğerlenen hayvanları olduğunu söylemekle, onun ciddi bir saltanata sahip olduğunu ima etmiş bulunmakta, bu imadan sonra “elinin emeğini yediğinden” bahsedince, onun verâsına dikkat çekmiş bulunmaktadır.

3- Davud aleyhisselâm´ın mümtaz bir diğer yönü, intikası ve dini hayatıdır. Her işinde Allah rızasını arardı. Allah´a yaptığı sesli zikirleriyle meşhurdur. Bazan onun, fevkalade güzel sesiyle yaptığı zikirlere dağ, taş, kuş ve hayvanlar iştirak ederdi. Geceleri teheccüde kalkar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın övdüğü ve ümmetine tavsiye ettiği savm-ı Davud denen gün aşırı oruç tutardı. Yani bir gün yer bir gün tutardı. Çok güzel bir hatipti. Belâgat sahibi idi. İsrâiloğullarının Tâlut´un komutası altında Amâlikalılar´la yaptığı savaşa katılıp müşriklerin lideri Câlut´u öldürmüş, böylece onların bozgununu kolaylaştırarak herkesin sevgi ve itimadını kazanmıştı. Tâlut´tan sonra da kral olmuştu. Kendisine peygamberlik de verilince iki vasfı birden nefsinde topladı.

Hükümdarlığının adilâne olmasına gayret eder, bu maksadla zaman zaman tebdil-i kiyafetle halk arasına çıkıp, “Davud´dan memnun musunuz ” diye sorar, idaresini halkın arzusuna göre yönlendirirdi. Bu suretle adilâne bir saltanatla kırk yıl kadar hüküm sürdü. Vefat edince yerine geçen oğlu Hz. Süleyman, hem saltanata hem nübüvvete mazhar oldu.

İsrâilî kaynaklar, Hz. Dâvud´un, Hz. Musa´nın vefatından 535 sene sonra hakkın rahmetine kavuştuğunu belirtir.[12]

* HZ. SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM

ـ4340 ـ1ـ عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: كَانَتِ امْرَأتَانِ مَعَهُمَا ابْنَهُمَا جَاءَ الذِّئْبُ فَذَهَبَ بِابْنِ إحْدَاهُمَا. فَقَالَتْ لِصَاحِبَتِهَا: إنَّمَا ذَهَبَ بِابْنكِ، وَقالَتِ ا‘ُخْرَى: إنَّمَا ذَهَبَ بابْنِكِ فَتَحَاكَمَتَا إلى داود عليه السّمُ فَقَضى بهِ لِلْكُبْرى فَخَرَجَتا عَلى سُلَيْمَانَ عَلَيْهِ السََّمُ فَأخْبَرَتَاهُ. فقَالَ: ائْتُونِى بِالسِّكِّينِ أشُقُّهُ بَيْنَهُمَا. فَقَالَتِ الصُّغْرى: َ تَفْعَلْ يَرْحَمُكَ اللّهُ، هُوَ ابْنُهَا، فقَضى بِهِ لِلصُّغْرى[. أخرجه الشيخان والنسائي .

1. (4340)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki kadın vardı. Bunların beraberlerinde iki de çocukları vardı. Bir kurt gelerek bu çocuklardan birini kapıp kaçırdı. Kadın, arkadaşına:

“Kurt senin çocuğunu kaçırdı!” dedi. Diğeri ise:

“Hayır, senin çocuğunu alıp gitti!” dedi.

Bunlar (ihtilafa düşüp) Hz. Dâvud aleyhisselâm´a dava açtılar. Hz. Dâvud, büyük kadın lehine hükmetti. Küçük, hükme razı olmayınca, davayı Hz. Süleyman´a götürdüler. Hz. Süleyman aleyhisselâm:”

Bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleyim, size birer parça vereyim!” diye hükmetti. Küçük kadın:

“Böyle yapma! Allah´ın rahmetine mazhar ol! Çocuk onundur!”dedi. Hz. Süleyman bu cevap üzerine çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti.” [Buharî, Ferâiz 30, Enbiya 40 (muallak olarak); Müslim, Akdiye 20, (1720); Nesâî, Kudât 14, (8, 235).][13]

AÇIKLAMA:

Burada, Hz. Süleyman´ın zekâveti görülmektedir. çünkü kadınların çocuklarına olan şefkatine göre meseleyi çözmüştür. Küçük kadın, çocuğunun kesilmesine gönlü razı olmadığı için “çocuk benim değil” demiştir.

Hadisin bir başka vechi daha açıktır: “Hz. Süleyman: “Onu ikiye bölün bir yarısını birine, bir yarısını birine verin” dedi. Büyük kadın: “Evet kesin!” dedi. Küçük kadın ise: “Hayır! çocuğu kesmeyin, çocuk onundur!” dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman, çocuğu küçük kadına hükmetti.”

Hz. Süleyman, hakim olarak küçük kadının itirafı ile amel etmiyor. “Çocuk büyüğündür” şeklindeki itirafına rağmen, çocuğun küçüğe ait olduğuna hükmediyor. Buradan hakikatın ortaya çıkarılabilmesi için hâkimin yapmayacağı bir şeyi “yapıyorum” demesinin cevazına, onların benzer bir kısım davranışlarda serbest olduğuna hüküm çıkarılmıştır.[14]

ـ4341 ـ2ـ وَعَنِ ابْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # لَمَّا بَنَى سُلَيْمَانُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ سَألَ اللّهَ خًَِ ثَثَةً: سَألَهُ حُكْماً يُصَادِفُ حُكْمَهُ، فَأُوتِيهِ؛ وَسَألَهُ مُلكاً َ يَنْبَغِى ‘حَدٍ مِنْ بَعْدِهِ، فأُوتِيهِ؛ وَسَألُ حِينَ فَرَغَ مِنْ بِنَاءِ الْمَسْجِدِ أنْ يَأتِيَهُ أحَدٌ، َ تَنْهَزُهُ إَّ الصََّةُ فىهِ أنْ يُخْرِجَهُ مِنْ خَطِيئَتِهِ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ[. أخرجه النسائي. »يَنْهَزُهُ« أى يُدْفِعُهُ وَيُحَرِّكُهُ .

2. (4341)- İbnu Amr İbni´l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyrudular ki:

“Hz. Süleyman Beytu´lmakdis´i bina ettiği zaman, Allah´tan kendisine üç imtiyaz vermesini istedi:

* İlahi hükme müsadif olacak (uygun düşecek) hüküm (verme kapasitesi) taleb etti; bu ona verildi.

* Kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir saltanat taleb etti; bu da ona verildi.

* Mescidin inşaatını bitirdikten sonra bu mescide sırf namaz kılmak için gelenlerin, oradan çıkarken, annelerinden doğdukları gündeki gibi bütün günahları affedilmiş olarak çıkmalarını yalvardı; bu duası da kabul edildi.” [Nesâî, Mesâcid 6, (2, 34); İbnu Mâce, İkâmetu´s-Salât 196, (1408).][15]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet, Hz. Süleyman´ın adalete çok ehemmiyet verdiğini, hükümlerinde isabetli olabilmek için Allah´tan yardım taleb ettiğini ve bu duasının kabul edildiğini göstermektedir. Esasen mülk ve saltanat taleb eden kimsenin, mülkünün kıyam ve bekası için adalet taleb etmesi gereklidir. Çünkü mülk onunla kaim ve dâim olur. Kur´an-ı Kerim zalimlerin mülkünün yıkıldığını haber verir.

2- Hz. Süleyman adalet dışında pekçok İlahi lütuflara, mucizelere mazhar olmuş bir peygamberdir. Cenâb-ı Hak onunla ilgili kıssada, yeryüzünde güçlü bir saltanat için gerekli olan şartları beyan eder: “Hz. Süleyman´ın etrafında, içerisine ifritlerin de bulunduğu bir istişâre heyeti var. Meseleleri onlarla tezekkür etmekte, fikirlerine başvurmaktadır. insanlar tarafından sesi işitilmeyen karıncaya varıncaya kadar hayvan ve kuşların dilini bilmektedir. Rüzgâr emrindedir, O´nun istediği yere kısa zamanda götürmektedir. Cinler, Hz. Süleyman taleb edince kaleler, heykeller, büyük havuzlar, çömlektencere gibi yemek kapları, yerden kalkmayacak büyüklükte ağır kazanlar yaparlardı” (Sebe, 13.)

Hz. Süleyman devrinde heykel haram değildi. Peygamberlerin ve diğer salih ve veli kimselerin heykelleri yapılır, hak onları görerek onların iyiliklerini hatırlar, kendileri de onlar gibi olmada gayrete gelirlerdi.

Hz. Süleyman, saltanat sahibi de olması sebebiyle, Kur´ân-ı Kerîm, onun diğer bir saltanat sahibi Sebe melikesi Belkıs´la münasebetini anlatır. Karşılıklı elçi teatisini, mektup ve hediye irsâlini, mektupta Hakka daveti, tehdidi, meselelerin çözümünde istişare ve adabını, Belkıs´ın Hz. Süleyman´a gelip teslim oluşunu anlatır. Bütün bu anlatımlarda Cenab-ı Hakk´ın Hz. Süleyman´a bahşettiği muhteşem saltanatın tasviri de yapılır.

3- Hz. Süleyman´ın mazhar olduğu mucizelerde insanlığın alacağı ibretler var. Zira Hz. Süleyman´ın mazhar olduğu üstünlükler, ayet-i kerime´de insanların ulaşamayacağı bir mahiyet taşıyan mucizeler suretinde değil, daha ziyade ona bahşedilen “ilim” sayesinde olduğu belirtilmektedir. Öyleyse insanlık ilmini artırarak onlara ulaşabilecektir. Kuşların dilini anlamak, karıncayla muhabere kurmak, cinleri bir kısım ağır işlerde istihdam etmek, uzak mesafedeki eşyayı göz açıp kapama anında nakletmek gibi Süleymanî imtiyazlar, ilim sayesinde insanlığın imkânları dahilindedir. Hatta Kur´ân-ı Kerim´in âyetlerine dayanarak, Kur´an´da tasvir edilen Süleymânî haşmetin, onun zatına mahsus olmak üzere ânî ve def´i bir surette verilmiş bir mucizenin beyanı olmayıp, onun zamanında zirveye ulaşan, ilme dayalı teknolojik seviyenin tasviri olduğu söylenebilir.

Bu hususu daha analşılır kılmak maksadıyla, mevzu üzerine, ilmî bir toplantıya sunduğumuz bir tahlili bu bahsin sonuna (4346 numaralı hadisi müteakip) Peygamberlerin Mucizeleri Ve İlim başlığıyla sunacağız. Orada yapacağımız iki tahlilden biri Hz. Süleyman aleyhisselam´la ilgili olacak.[16]

* EYYÛB ALEYHİSSELÂM

ـ4342 ـ1ـ عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ بَيْنَمَا أيُّوبُ يَغْتَسِلُ عُرْيَاناً خَرَّ عَلَيْه رِجْلُ جَرَادٍ مِنْ ذَهَبٍ فَجَعلَ يَحْثى في ثَوْبِهِ. فَنَادَاهُ رَبُّهُ: يَا أيُّوبُ ألَمْ أكُنْ أغْنَيْتُكَ عَمَّا تَرَى؟ قَالَ: بَلى يَا رَبِّ، وَلكِنْ َغِنَى عَنْ بََرَكَتِكَ[. أخرجه البخاري .

(4342)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Eyyub aleyhisselam üryan (çıplak) vaziyette yıkanırken üzerine altından bir yığın çekirge düştü. Eyyûb aleyhisselam hemen onu elbisesine avuç avuç koymaya başladı. Bunun üzerine Rabbi ona nida etti:

“Ey Eyyûb, ben seni bu gördüğün (dünyalıktan) müstağni kılmadım mı ” Eyyûp aleyhisselâm:

“Evet! Ey Rabbim! Velakin senin bereketine karşı istiğna yok!” diye mukabele etti.” [Buhârî, Gusl 20, Enbiya 20, Tevhid 35; Nesâî, Gusl 7,l (1, 200-201).] [17]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin bir başka vechi şöyledir: “…Eyyûb aleyhisselam elbisesinin bir kenarını açıp çekirgeleri koymaya başladı. O kenar dolunca diğer kenarını açıyordu.”

2- Cenâb-ı Hakk´ın Eyyub aleyhisselam´a nidasını, alimler “ilham vasıtasıyla” veya “vasıtasız” olarak yapmasının muhtemel olduğunu belirtirler.

3- Hz. Eyyûb, bir başka rivayette, ilâhî hitaba: “Evet sen beni müstağni kıldın ama, senin rahmetine kim doymuştur ki ” cevabını verir. Böylece mazhar olunan maddî zenginlikler de Allah´ın rahmeti olarak anlaşılmış olmaktadır.[18]

4- Hadisten Elde Edilen Bazı Fevâid:

* Şükrünü eda etme hususunda kendinden emin olan kimsenin, helal malı çoğaltma hususunda hırs göstermesi caizdir.

* Hayırlı mala “bereket” demek caizdir.

* Şükreden zenginin fazileti vardır.

5- Eyyûb aleyhisselâm, dûçâr olduğu ağır bir hastalığa karşı gösterdiği sabırla meşhurdur. Onunla ilgili olarak rivayet edilen hikâyelerin pek çoğu sıhhatçe güven verici değildir. İbnu Hacer, Buharî´nin bu rivayetler içerisinde, kendi şartına uyanı sadece sadedinde olduğumuz rivayet olması haysiyetiyle diğer rivayetlere yer vermediğini belirttikten sonra, onun hakkında gelen bir diğer sahih rivayetin şu olduğunu kaydeder. İbnu Ebî Hâtim, Hz. Enes´ten naklen kaydetmiştir: “Eyyûb aleyhisselâm hastalığa müptela oldu ve bunu onüç yıl çekti. Bu esnada kardeşlerinden ikisi dışında, uzakyakın herkes, onu terketti. Bu iki kişi her gün akşam ve sabah kendisine uğrarlardı. Biri diğerine dedi ki:

“Eyyûb büyük bir günah işlemiş olmalı. Değilse bu belâ şimdiye kadar ondan kalkardı!”

Diğeri, Eyyûb aleyhisselam´a bunu zikretti. O, bu sözü işitince çok üzüldü ve Allah´a dua etti. İhtiyacı için dışarı çıktı. Hanımı elinden tuttu. Eyyûb ihtiyacından boşalınca, kadını onu geri almada ağır davrandı. Cenab-ı Hak kendisine, “Ayağını yere vur!” diye vahyetti. Ayağını yere vurdu. Oradan bir göze kaynadı. Eyyûb aleyhisselâm gözenin suyunda yıkandı. Sağlıklı olarak geri döndü. Hanımı gelince onu tanıyamadı. Eyyub nerede diye sordu.

“Eyyûb benim!” dedi.

Onun iki harman yeri vardı. Bunlardan biri buğday, biri arpa içindi. Allah bir bulut gönderdi, buğday harmanına altın, arpa harmanına gümüş yağdırdı. Her ikisi de taştılar.” İbnu Abbâs (radıyallahu anh)´dan gelen bir rivayette şu ziyade var: “Allah ona cennet hullelerinden giydirdi. Hanımı gelince onu tanıyamadı ve sordu:

“Ey Allah´ın kulu! Burada bir hasta vardı, gördün mü Kurtlar onu götürmüş olmasın ” Eyyûb:

“Bak hele! Yahu o benim!” dedi.

Bir başka rivayette şu ziyade var: “…Bunun üzerine secdeye kapandı ve:

“Ey Rabbim izzetin adına yemin ediyorum, hastalığımı almayınca başımı kaldırmayacağım! dedi. Allah hastalığını aldı.”

Bir başka rivayette: “…Allah hanımına da gençliğini iade etti, öyle ki, Eyyub aleyhisselam´a yirmialtı erkek çocuk dünyaya getirdi” denir.

Burada kaydında fayda umduğumuz bir başka rivayete göre, Eyyub aleyhisselâm Vahranlıdır. Çokça malı, ailesi, evladu iyali vardır. Derken, yavaş yavaş malını, mülkünü evladlarını kaybeder. Ama o sabreder, Allah´tan sevab bekler. Musibeti daha da artar, bedeninde çeşitli hastalıklar zuhur eder ve şehrin dışına atılır. Kadını hariç herkes onu reddeder. Kadının ücret mukabili çalışarak para kazandığı, bununla kendisine yiyecek temin ettiği, sonunda hastalık bulaşır korkusuyla kimsenin iş vermediği, bunun üzerine uzun ve güzel olan iki saç örgüsünden birini keserek, eşraftan birinin kızına sattığı, onunla kendisi için iyisinden yiyecek satın aldığı kulağına ulaşır. Kadın bu yemeği kendisine getirince bu yemeği nasıl temin ettiğini söylemezse yemiyeceğine dair yemin eder. Kadın başını açar durumu gösterir. Eyyûb aleyhisselâm´ın üzüntüsü daha da artar ve bu esnada Kur´ânda zikri geçen duayı yapar: “Bana gerçekten zarar dokundu, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiya 83).

Hz. Eyyûb´la ilgili olarak, hanımının ismi, babası, yaşı, bela çektiği müddet vs. rivayetlerde farklı, ihtilaflı hususlar gelmiştir. Onlara girmeden, onun kıssası ile alâkalı olarak Bediüzzaman´ın yer verdiği bir özetlemeye ve bu kıssadan çıkardığı bir hisseye yer vereceğiz. O, önce Hz. Eyyûb aleyhisselâm´ın kıssasını şöyle özetler: “Pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azim mükâfaatını düşünerek kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış; sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-iİlahiyenin mahalleri olan kalp ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i ilahiye için demiş: “Yâ Rab zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel geliyor” diye münacaat edip, Cenâb-ı Hak o halis ve sâfi, garazsız, lillah için o münâcaatı gayet harika bir surette kabul etmiş; kemal-i afiyetini ihsan edip enva-i merhametine mazhar eylemiş.

Hazret-i Eyyûb aleyhisselam´ın zahiri yara hastalıklarının mukabili, bizim batınî ve ruhi ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hz. Eyyub´dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü, işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalp ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyûb aleyhisselam´ın yaraları kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyubiyye´ye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. Bâhusus nasıl ki o Hazretin yaralarından neş´et eden kurtlar, kalb ve lisanına ilişmişler; öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler, (neûzubillah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imânı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanisine ilişip zikirden nefretkarâne uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Hem meselâ: Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper olmazsa bütün ruhuyla cehenemin ademini arzu ettiğinden küçük bir emare ve bir şüphe, cehennemin inkarına cesaret veriyor. Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultân-ı Ezel ve Ebed´in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki: “Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir manevi adâvet-i ilâhiyyeyi işman eden bir inkar arzusu uyanır. Bir şüphe, vücûd-u İlâhiyyeye dair kalbe gelse, kat´î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helaket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki; İnkâr vasıtasıyla gayet cüz´î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukâkbil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdandaha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkeza bu üç misal kıyas edilsin ki بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ

sırrı anlaşılsın.”

Burada kaydedilen ayet: “…Bilakis, onların irtikab edegeldikleri (mâsiyet), kalplerini paslandırmıştır” (Mutaffifîn 14) mealindedir.[19]

* HZ. İSA ALEYHİSSELÂM

ـ4343 ـ1ـ عَنْ أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # مَا مِنْ بَنِى آدَمَ مَوْلُودٍ إَّ يَنْخُسُهُ الشَّيْطَانُ حِينَ يُولَدُ، فَيَسْتَهِلُّ صَارخاً مِنْ نَخْسَتِهِ إيَّاهُ، إَّ مَرْيَمَ وَابْنَهَا[. أخرجه الشيخان.»استهل« صياحُ المَوْلُودِ عند الودة.و»الصُّراخُ« الصّياح والبكاء .

1. (4343)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir.” [Buhârî, Enbiya 44, Bed´ü´l-Halk 11; Tefsir, Âl-i İmran 2; Müslim, Fezâil 147, (2366).][20]

ـ4344 ـ2ـ وَعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # أنَا أوْلى النَّاسِ بِابْنِ مَرْيَمَ في الدُّنْيَا وَاخِرَةِ، لَيْسَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ نَبِىٌّ، وَا‘نْبِيَاءُ إخْوَةٌ أبْنَاءُ عََّتٍ، أُمُّهَاتُهُمْ شَتَّى وَدِينُهُمْ وَاحِدٌ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.إذَا كَانَ ا‘خُوَّةُ ‘بٍ وَاحدٍ وَأُمَّهاتٍ شَتّى كَانُوا »أبْنَاءُ عََّتٍ« وَضِدُّهُ أبناءُ أخْيَافٍ، وَإذَا كَانُوا ‘بٍ وَاحِدٍ وَ‘مٍّ وَاحِدَةٍ فَهُمْ أعْيَانُ.

2. (4344)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben, dünyada da ahirette de Meryem´in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peyamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” [Buhârî, Enbiya 44; Müslim, Fezâil 145, (2365); Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4675).][21]

AÇIKLAMA:

1- Bu ikinci hadis Hz. Resulullah´ın Hz. İsa´ya insanların en yakını olduğunu belirtir. Buradaki yakınlıkla kastedilen husus, Hz. İsa´ya en yakın peygamber olmasındandır, arada bir başka peygamber mevcut değildir. Kirmanî der ki:

“Bu hadisle şu mealdeki “İbrahim´e insanların en yakını, ona uyanlarla, bu peygamberdir” (Âl-i İmrân 68) âyeti arasındaki uzlaşma şöyledir: Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın metbu (uyulan) ayetin ise tabi (uyan) olması haysiyetiyle varid olmuştur.” Ancak İbnu Hacer buna katılmaz. “Âyet de, hadis de aynı şekilde varid olmuştur, böyle bir ayırım yapmayı te´yid edecek delil yok. Gerçek şu ki, arada bir zıtlık yok ki cem etmeye ihtiyaç olsun. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İbrahim´e insanların en yakını olduğu gibi, Hz. İsa´ya da en yakını olmuştur. Birine yakınlık ona iktida yönüyledir; diğerine yakınlık ise zaman itibariyle yakınlık yönüyledir.”

2- Peygamberler baba bir kadeştirler. )عَلَّت( denmektedir.

* Babaları bir, anneleri ayrı kardeşlere “allat” عََّت

* Anaları bir , babaları ayrı kardeşlere “ahyaf” اَخْيَاف

* Annebaba bir kardeşlere “a´yan” اَعْيَان denmektedir.

3- Peygamberlerin dinlerinin bir olması, asıl itibariyle aynı olmasını ifade eder. Bu asıl, tevhid´dir. Ayrıca ahiret inancı, ibadet emri de müşterektir. Aralarındaki ayrılık, cemiyetlerin gelişen şartlarına tabi olarak ortaya çıkan bazı füru meselelerindedir.

4- Bu hadis, Hz. İsa ile Hz. Peygamber arasında bir peygamber gelmediğine dair istidlal etmeye sevketmiştir. Ancak bazı alimler, Yâsîn suresinde Ashâbu´l-Karye´ye gönderilen üç kişiyi gösterip: “Bunlar Hz. İsa´dan sonra gelen iki nebi idi” diye cevap vermiştir. İbnu Hacer “sadedinde olduğumuz hadis sahih, diğeri ise zayıftır” diyerek, bunun haberini esas almak gerektiğine dikkat çeker. Ayrıca şu ihtimale de yer verir: “Belki de hadisten murad, ÔHz. İsa´dan sonra müstakil bir şeriat getiren peygamber olmadı, gelenler Hz. İsa´nın şeriatını tahrire alıştılar´ demektir.”

Bu ihtilafın anlaşılması için şu noktanın hatırlanması gerekir: İslâm âlimleri umumiyetle nebi ile resul arasında fark görürler. Resul, yeni bir şeriat ve kitap getiren peygamberdir. Nebi ise önceki bir şeriatı ihyaya çalışan, kitabı olmayan peygamberdir.

5- Hz. İsa aleyhisselâm, diğer peygamberler arasında farklı bir vaziyet arzeder. Bu sebeple onun hakkında doğduğu günden itibaren başlayan bir kısım münakaşalar günümüze kadar devam etmiştir. Hz. İsa, bakire olan Hz. Meryem´den doğmuştur. Normal olarak Cenâb-ı Hak, insanların yaratılışını erkek kadın birliğine bağlamıştır. Hz. İsa´nın, hiç erkek görmeyen bir kadından doğması, ister istemez birtakım kuşkulara sebep olmuş, bizzat Kur´ân´ın yer verdiği iftiralara, ayıplamalara maruz kalmıştır. Ancak, Hz. Meryem, bu iftiralara cevap vermeksizin, beşikteki çocuğa işaret etmiş, çocuk olan İsa: “Ben Allah´ın kuluyum. O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Bulunduğum her yerde beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namaz ve zekatı emretti. Beni anneme itaatkâr kıldı. Beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün de, öldüğüm gün de, diri olarak haşredileceğim gün de selâmet üzerimedir” (Meryem 30-33) diyerek konuşur. Burada kendisinin kul ve peygamber olduğunu söyleyerek, ilahlaştıracak olan Hıristiyanlara da, annesini itham eden Yahudilere de cevap var. Kur´anî âyet şöyle noktalanır: “İşte Meryem oğlu İsa budur. O´nun hakkında ihtilafa düştükleri sözün doğrusu da böyledir” (Meryem 34)

Hz. İsa, Kur´ân-ı Kerîm´de Meryem oğlu İsa´dır. Her nerede zikri geçerse bu şekilde tesmiye edilir.

Günümüzde bile, “Hz. İsa´nın babası olmalıdır, tenasül kanunu böyledir, erkek olmadan kadın çocuk yapamaz” gibi iddialarla Hz. İsa´ya baba aramaya kalkanlara, Bediüzzaman, her kanunun istisnaları olduğunu, tenasül kanununa bağlı canlıların başlangıçta, ilk yaratılışında anasızbabasız meydana geldiklerini, halen yüzbinlerce nebat türünün, anababa ikilisine hacet kalmadan bahar mevsiminde husûle geldiklerini hatırlatarak cevaplandırır. Ayrıca o, kanunların da bir yaratanı olduğunu, Cenâb-ı Hakk´ın, yarattığı kanunlara mahkum olmadığını, iradesinin ve meşîetinin her şeyin üzerinde olduğunu göstermek için bütün kanunlara şaz düşen istisnalar yarattığını belirtir. Kur´ân-ı Kerîm´de: “Allah katında İsa´nın hali, Âdem´in yaratılışı gibidir…” (Meryem 58) buyurulduğunu hatırlatarak Hz. İsa´nın babasız yaratıldığı hususunu te´vil etmeye imkân olmadığını, böyle inanmak gerektiğini söyler. Tahlilini şöyle noktalar: “Acaba medbeinde ve hatta her senede bu kadar şazlarıyla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunun, bindokuzyüz senede bir ferdin şüzûzunu (kanundışı oluşunu) aklına sığdıramayan ve nusûs-u Kur´ânî´ye karşı bir te´vile yapışan bir aklın kaç derece akılsızlık ettiğini kıyas et…”

Hz. İsa´nın babasız dünyaya geldiğine inanan Hıristiyanlar aşırı giderek, “Onun babası Allah´tır, dolayısıyla o da Allah´ın oğludur, Allah´ tır” gibi iftikâr iddialarda bulunarak Hak´tan ayrılmışlardı. Kur´ân-ı Kerîm böylelerine de cevaplar verir. Bunlardan biri şudur: “Allah´ın evlad edinmesi olacak şey değildir. O her türlü noksandan münezzehtir. O, bir işi dilediği zaman ona Ôol´ der, o da oluverir” (Âl-i İmran 35)

Hz. İsa´ya otuz yaşında peygamberlik verilmiş, bir hidayet ve nur olarak İncil vahyedilmiştir. Yahudiler içerisinde olması sebebiyle onları hidayete, hak dine çağırmıştır. Ancak Yahudiler kendisinden mucize talebinde bulundular. O da ölüleri diriltmek, kör, abraş gibi o gün için tedavisi kâbil olmayan hastaları iyileştirmek nev´inden pek çok mucizeler gösterdi. Çamurdan yaptığı kuş şekline üfleyerek hayattar kılmak gibi harikalar ortaya koydu.

Her şeye rağmen Yahudiler, ona inanmamakta direndiler. Aslında Hz. İsa Tevrat´ı reddetmedi. Onun ahkâmını aynen kabul etti, önceki peygamberleri te´yid etti.

Netice itibariyle, Hz. İsa´ya inanan mü´minlerin sayısı oniki´de kalmıştır. Bunlara Havarî denir. Kur´ân-ı Kerîm´e göre, onlar, Hz. İsa´nın: “Allah´ın dinine hizmette ve O´nu muhafazada içinizden kimler bana yardım edecek ” sorusuna, hep birlikte: “Allah´ın dinine bizler yardım edeceğiz, bizler Ensârulllah´ız (Allah´ın yardımcıları)…” diye cevap verdikleri için Havârilere Ensarullah da denmiştir.

Hz. İsa, insanları hak dine davet ettikçe, Yahudiler ona karşı temerrüd ve düşmanlıkta ileri gittiler. Onun çalışmalarını engellemeye gayret ettiler. Sonunda onu da Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve daha nice peygamberler gibi öldürmeye karar verdiler. Bu maksadla içlerinden bir şahsı inanmış gibi aralarına soktular. Bu 13. şahıs onlara bunların faaliyetlerini, toplanma yer ve zamanlarını bildiriyordu. Öldürmeye azmettikleri zaman Cenâb-ı Hak Hz. İsa´ya şöyle vahyetti: “Ey İsa, seni ecelin geldiğinde öldürecek olan benim. Seni ben semaya yükselteceğim.

Yahudilerin suikastlerinden tertemiz kurtaracağım ve sana uyanları kıyamete kadar seni inkâr edenlere üstün kılacağım[22] Sonra dönüşünüz bana olacak ve ihtilafa düştüğünüz meselelerde hükmü ben vereceğim” (Âl-i İmran 55)

Cenab-ı Hak, bu münafığı yani 13. kişiyi -ki ismi Taytanos´dur- Hz. İsa´ya benzeterek, Hz. İsa yerine yahudilerin onu öldürmesini sağladı. Hz. İsa´yı da semaya yükseltti.

Hz. İsa´nın akıbeti hususunda Yahudi ve Hıristiyanlar ihtilaf etmişlerdir. Her ne kadar Yahudiler, “Biz öldürdük” deseler de şüphe içindeydiler. Hıristiyanlar da Hz. İsa´nın çarmıha gerildiğine inanırlar. Hatta Hz. İsa´nın Yahudilerin elinden kurtulmak için kaçıp gizlendiğini, çarmıha gerileceğinde çokça ağlayıp sızladığını da söylerler.

Gerçeği Kur´ân dile getirir:

“Onlar İsa´yı inkar etmeleri, Meryem´e pek büyük bir iftirada bulunmaları ve ÔAllah´ın Resûlü Meryem oğlu Mesîh İsa´yı biz öldürdük´ demeleri sebebiyle de lânete uğramışlardır. Onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat başkası ona benzetildi de onu öldürdüler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Kapıldıkları şey ancak bir zan ve tahminden ibarettir. Hakikatte ise Allah O´nu kendi huzuruna yükseltti. Allah´ın kudreti herkese galiptir ve O´nun her işi hikmet iledir” (Nisa 156-157)

İslâm itikadına göre, Hz. İsa, ruh ve cesediyle birlikte semaya yükseltilmiştir ve halen sağdır. Kıyamete yakın yeryüzüne inerek, Deccal´ı öldürecek, onun fikr-i küfrîsini, Mehdi ile işbirliği ederek ortadan kaldıracakdır. Bu hususta geniş bilgiyi kıyametle ilgili bölümde 5008 numaralı hadisten sonra vereceğiz.[23]

* HIZIR ALEYHİSSELÂM

ـ4345 ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّمَا سُمِّىَ بذلِكَ ‘نَّهُ جَلَسَ عَلى فَرْوَةٍ بَيْضَاءَ فَاخْضَرَّتْ

تَحْتَهُ[. أخرجه البخاري والترمذي.»الفَرْوَةُ« قِطْعَةُ نَبَاتٍ مُجْتَمَعَةٍ يَابِسَةٍ .

1. (4345)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Hızır´ın Hızır diye isimlenmesi şuradan gelir. O, kupkuru beyazlamış ot destesinin üzerine oturmuştu. Deste, altında derhal yeşerdi.” [Buhârî, Enbiya 27; Tirmizî, Tefsir, Kehf (3150).][24]

AÇIKLAMA:

1- Dinimizde Hızır olarak bilinen zât peygamber midir, büyük bir veli midir, ihtilaflı bir şahsiyettir. Kur´ân-ı Kerîm´de ismen zikri geçmeksizin Hz. Musa ile olan macerası zikredilir. Kehf sûresinin 65-82. âyetleri arasında yer alan bu macerada zikredilen zâtın Hızır olduğunu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hadislerinden öğreniyoruz.

Sadedinde olduğumuz hadis, Hızır´ın, bir ikram-ı İlâhi olarak üzerine oturduğu kuru otun yeşerdiğini, yeşillik manasına gelen hıdr kelimesinden iktibas olunarak, Hıdır (veya Hızır) dendiğini belirtiyor. Mamafih ferve kelimesinin otsuz arazi mânasına geldiği de belirtirler. Bu durumda otsuz, çıplak bir araziye oturduğu zaman, kerâmeten orasının yeşerdiği anlaşılır. Şarihler her iki manayı da benimserler ve her iki mânayı te´yid edecek rivayetler kaydederler. Bilhassa namaz kıldığı yerin çevresinin yeşillendiği de tasrih edilmiştir.

Hızır lakabını almazdan önce ismi ne idi, babasının ismi nedir, ne kadar yaşamıştır, peygamber midir, velî midir, hep ihtilaf edilmiştir. Meselâ teklif edilen isimler arasında: Belya, İlyas Yesa´, Âmir vs. de var. Bir rivayete göre Hz. İbrahim´den önce yaşamıştır ve Hz. İbrahim´in dedesinin amcaoğludur. Bazı rivayetlerde Hz. İbrahim´den önce mi yaşadı, sonra mı ihtilafı vardır. Bir rivayette künyesi Ebu´l-Abbâs´tır. Bir rivayette, Hz. Âdem´in oğlu Kâbil´in oğludur.

Câfer-i Sadık´ın babasından yaptığı bir rivayete göre, Zülkarneyn´in meleklerden bir arkadaşı vardı. Ondan, ömürünü uzun kılacak bir çare göstermesini talep etti. Melek ona hayat gözesini gösterdi. Karanlık içerisindeydi. Hızır önünde olduğu halde oraya gitti. Suyu Hızır bulup içti, Zülkarneyn bulamadı. Kâ´bu´l-Ahbar´ın bir rivayetine göre, insanlardan dört peygamber diridir ve arz ahalisi için emândır: İkisi yeryüzündedir: Hızır, İlyas; ikisi semâdadır: Hz. İsa ve Hz. İdris.

Ehl-i ilim umumiyetle Hızır´ın nebî olduğunu söylemiş, ancak resul mü, değil mi ihtilaf etmiştir.

Kuşeyrî başta olmak üzere bir kısım âlimler de velî olduğunu söylemiştir. Sa´lebî tefsirinde, bütün ülemânın onun görünmeyen, hayat sahibi bir zât olduğunda ittifak ettiğini belirtir. Der ki: “Dendiğine göre, âhir zamanda Kur´ân-ı Kerîm´in refedilmesiyle vefat edecektir.” Hızır aleyhisselam´ın nebi olduğu görüşünü iltizam eden Kurtubî şöyle bir delil de beyan eder: “Cumhura göre nebidir. Âyet-i kerîme de buna şehadet eder. Zira Allah nebisi (Hz. Musa), mertebece kendinedn dûn olan kimseden ilim tahsil edecek değildir. Ayrıca bâtınla ilgili hükme sadece nebîler muttali olabilir.”

İbnu Salâh: “Cumhur-u ulemâya ve onlarla birlikte olan ammeye göre, Hızır hayattadır. Bazı hadisçiler bunu inkâr etmekle şaz bir görüş ortaya atmış olmaktadır.” Bu meselede Nevevî de İbnu Salâh gibi hükmetmiş ve ilaveten: “Sufiler ve ehl-i salâh arasında bu meselede ittifak vardır. Üstelik onların Hızır aleyhisselâm´ı görmeleri, onunla biraraya gelmeleriyle ilgili hikâyeleri sayılamayacak kadar çoktur” der.

İbnu Hacer, Hızır aleyhisselâm´ın hâl-i hazırda mevcut olmadığını söyleyenlerin Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebu Ca´fer İbnu´l-Münâdî, Ebu Ya´lâ İbnu´l-Ferra, Ebu Tâhir el-İbâdî, Ebu Bekr İbnu´l-Arabî ve bir grup başkasının olduğunu kaydeder ve bunların görüşlerine delil olarak, Aleyhissalâtu vesselam´ın hayatının sonlarında ifade buyurduğu şu hadisi ileri sürdüklerini belirtir: “Bugün yaşayanlardan hiç kimse, yüz sene sonra yeryüzünde hayatta olmayacaktır.” Bu hadisi İbnu Abbâs´tan Buhârî rivayet etmiştir. Hiç bir sahîh haberde Hızır´ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a geldiğine, onunla beraber olup savaştığına dair rivayet gelmemiştir. Halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir günü: “Allahım, bu birlik helak olursa artık sana yeryüzünde ibadet edilmeyecek” buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu kadar kesin bir nefiyde bulunmazdı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah, Musâ´ya rahmet buyursun; keşke sabretseydi de Hızır´la onun haberinden bize anlatsaydı, ne hoş olurdu” buyurmuştur. Eğer Hızır mevcut olsaydı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu temennisi hoş olmazdı. Onu yanına getirtir, o da bu kısım acib şeyler gösterirdi. Resûlullah o zaman kafirleri bilhassa Ehl-i Kitabı fazlaca imâna davet ediyordu (onun bu çeşit yardımına muhtaçtı).

İbnu Hacer, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hızır´la karşılaşmasına dair bir rivayetin varlığını, ancak zayıf olduğunu kaydeder. Ondan sonra Hızır´ın görüldüğüne dair rivayetlerden örnekler verir ve hepsinin zayıf olduğunu belirtir.

Daha önce de kaydettiğimiz üzere, Bediüzzaman, Hızır ve İlyas aleyhimesselam´ın sağ olduklarını ve ikinci mertebe-i hayatta bulunduklarını, bizim gibi beşeriyat levâzımatıyla daimî mukayyed olmayıp bir vakitte pek çok yerlerde bulanabileceklerini, diledikleri takdirde bizim gibi yiyip içeceklerini ancak bizim gibi mecbur olmadıklarını belirtir.[25]

PEYGAMBERLER ARASINDA TAHYİR

ـ4346 ـ1ـ عن أبى سعيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تُخَيِّرُوا بَيْنَ ا‘نْبِيَاءِ[. أخرجه أبو داود .

1. (4346)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:

“Peygamberlerden birini diğerine üstün kılmayın.” [Ebu Davud, Sünnet 14, (4668).][26]

AÇIKLAMA:

Tahyir, hayır kelimesinden gelir. Burada “tafdil”, yani üstün kılmak manasınadır. Resulullah, “Bir peygamberin diğer bir peygamberden üstün olduğunu ileri sürmeyin” demektedir. Yahut: “Birinin tenkisini ve küçümsenmesini ifade edecek bir tarzda birini diğerine üstün tutmayın” demektir. Ulemâ böyle bir hali küfür olarak değerlendirir. Bütün peygamberler, peygamber olmak sebebiyle yüce bir makam tutarlar. Hepsine karşı hürmetle mükellefiz, salâtu selamla isimlerini zikretmemiz icabeder. Bazı alimler: “Nübüvvet yönüyle aralarında üstünlük iddia etmeyin, çünkü o noktada müsavidirler, aralarındaki üstünlük bazı hususiyetlerde ve bir kısım faziletlerdedir. Nitekim ayet-i kerimede “Biz kıssalarını zikrettiğimiz bu peygamberlerde bir kısmını diğerlerine üstün kıldık” (Bakara 253) buyrulmuştur” demişlerdir.

Hattâbî der ki: “Hadisin mânası, birini küçültecek tarzda aralarında üstünlük iddiasını terketmektir. Zira böyle bir hal, haklarında taşımamız gereken itikadın bozulmasına ve onların üzerimizde vâcib olan hukuklarının ihlal edilmesine müncer olabilir. Hadis onların hepsinin derecelerinin eşit olduğuna itikad etmemizi emretmiyor. Nitekim, âyet-i kerîme de eşit olmadıklarını beyan eder: “Biz kıssalarını zikrettiğimiz bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerine üstün kıldık” (Bakara 253).

Bu mesele 4335, 4336, 4338 numaralı hadislerde de izah edildi.[27]

* PEYGAMBERLERİN MUCİZELERİ VE İLİM

Aşağıda, Kur´ân´da zikri geçen mucizelerin ilmî bir yaklaşımla da anlaşılmaya çalışılmasının fayda ve hatta gereğine dikkat çeken bir tahlili, peygamberlerle ilgisi sebebiyle burada kaydedeceğiz.

Peygamber deyince, önce mucize akla gelir. Bu meselede öylesine kesin şartlanmışız ki, bir peygamberin üstünlüğünden, galebesinden veya başarısından sözedilse, hiç terüddüde yer vermeden bunları mu´cizelerle gerçekleştirdiğine hükmeder geçeriz. Meselenin bir diğer veçhesini, insânî imkânlara bakan yönünü veya bir başka ifade ile, ilmî yönünü hiç nazar-ı dikkate almayız. Bu durum bize peygamberlerden yapılacak istifadeyi azaltmaktadır.

Bu tebliğimizde, önce Hz. Süleyman, sonra da Hz. Nûh aleyhimesselâm örneğinden hareketle, mucizelere bir başka açıdan nazar edilmesini teklif edeceğiz. Kesin bir iddia olarak değil, bir mülâhaza hânesi açma teklifi olarak diyoruz ki: Kurân´da zikri geçen nebevî harikaların bir kısmı ilmî bir yaklaşımla izâh edilebilir ve günümüze bakan daha zengin mesajları ortaya çıkarabilir.

Karınca dâhil, hayvanlarla konuşmak, cinleri istihdam etmek, iki aylık yolu havada, bir günde almak; Sebe Melîkesi Belkıs´ın tahtını Yemen´den Kudüs´e göz açıp kapama müddetinde getirmek vs. gibi pekçok üstünlüklere mazhar olduğu Kur´ân-ı Kerîm´de belirtilen Hz. Süleyman´la ilgili âyetler yakından tahlil edilince bu mazhariyetlerin, diğer insanlar tarafından ulaşılamayacak Hz. İsa ve Havarilerinin mazhar olduğu gökten sofra inmesi veya Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam´ın mazhar olduğu ayın ikiye bölünmesi nev´inden mucizeler olmadığı, ilmî düsturlara dayandığı anlaşılmaktadır.

Nitekim Neml sûresinde, Hz. Süleyman aleyhissselâm´la ilgili olan pasajın (15-44. âyetler) ilk âyetinde şöyle buyurulmuştur: “Andolsun ki, Dâvud´a ve Süleyman´a ilim verdik. İkisi: ÔBizi mü´min kullarının çoğundan üstün kılan Allah´a ham olsun´ dediler” (15. ayet)

Bu âyette iki husus tebârüz ettirilmektedir:

1- Hz. Dâvud´la Hz. Süleyman´a ilim verildiği,

2- İlim verilmiş olmakla kazandıkları üstünlüğe hamdetmeleri.

Bir başka ifade ile, Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman, mazhar oldukları mucizelerle değil, kendilerine verilen müstesna ilimle üstünlük kazandıklarını belirtmiş olmaktadır.

Hemen belirtmek isteriz: Büyük insanlar, çevreleri ile büyüktür. Hususen ilimle mümtaz kılınan büyüklerin, âlimlerden müteşekkil bir çevreleri olmalıdır. Kur´ân-ı Kerîm, Hz. Süleyman için böyle bir çevreden, kitaptan, bir ilme sâhip kimselerden, devlet işlerinin istişâre edildiği zengin bir meclisten haber vermektedir.

Mevzumuz açısından can alıcı nokta budur: Hz. Süleyman aleyhisselâm´ın en büyük mucizesi bilinen Sebe Melikesi Belkıs´ın tahtını terfatu´l-aynda, Yemen´den Kudüs´e getirilme vak´asını gerçekleştiren, Hz. Süleyman´ın kendisi değil, kitaptan bir ilme sahip olduğu belirtilen birisidir ve şahıs Hz. Süleyman´ın istişâre meclisinde üyedir.

Âyet-i kerîme şöyle: “(Süleyman, yanındaki istişâre cemaatine şöyle dedi: “Ey cemaat, onlar (Bekıs ve kavmi), bana müslüman olarak gelmezden önce, onun (Belkıs´ın) tahtını hanginiz bana getirir ” Cinlerden bir ifrit dedi: “Sen yerinden kalkmadan önce getiririm. Muhakkak onu taşımağa gücü yeten güvenilir bir kimseyim.” Kendinde kitaptan bir ilmi olan biri de şöyle dedi: “Ben gözünü kırpmadan önce onu sana getiririm.” Derken Süleyman, tahtı yanında duruyor görünce dedi ki: “Bu Rabbimin fazlındandır. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağım ” (Neml 38-40).

Âyette dikkatimizi çeken bir-iki noktaya parmak basalım:

1- Kitaptan bir ilme sahip olan kimsenin cinlerden olmadığı açık. Zira, aynı sûrenin 17. âyetinde: “Bir de Süleyman´a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordular toplandı. Bütün bunlar sevk ve idâre olunuyorlardı” dendiğine göre, Hz. Süleyman´ın istişâre meclisinde yer alan ikinci önemli grup, insandır, melek değil. Öyle ise o kimsenin insan olduğu görüşünü taşıyan müfessirler daha haklı gözüküyorlar. Nitekim, tefsir kitapları İsrâilî rivayetlere dayanarak bu ilim sahibinin isminden bile bahseder: Farklı rivayetlere göre: Hızır´dır, Âsıt İbnu Berhayâ´dır, Belhaya´dır, Zü´n-Nur´dur.

2- O kimsenin ilim almış olduğ “kitap” nedir Herhalde, dinî bir kitap, sözgelimi Hz. Dâvud´a gelen Zebur olmamalıdır. Çünkü, dinî kitaplarda böyle bir tekniğin ilmi mevcut değildir, olamaz da.

3- İlmi, bir kısım kanun ve kaidelere dayanan kesin bilgi olarak anlayacak olursak, Hz. Süleymân aleyhisselâm´a verildiği belirtilen “ilmin” yazılmış bulunduğu bir kitabın sözkonusu olabileceği hükmünü âyetten çıkarabiliriz. Mamâfih, Hz. Süleyman´ın ilmini ihtiva eden kitapların varlığı, ölümünden sonra bunları cinlerin gömüldükleri yerden çıkardıkları vs… tefsir kitaplarında isrâilî unsurlarla tüllenmiş, ilmî aydınlığa henüz kavuşmamış ayrı bir pasajdır. Kur´ânda Kitap´la bazan Levh-i Mahfuz´un da kasdedildiği vâki ise de, sadedinde olduğumuz âyette bu mânada olması uzak ihtimaldir. Zira Levh-i Mahfuz (Kitab-ı Mübîn) ilmi, Allah´a has olan gayb kitabıdır. İnsanoğlu Allah´ın bilinmesine izin verdiği miktarı bilir, bu da insanlara peygamberlerle intikal eder. Öyle ise, orada geçen kitabın Hz. Süleyman´a lütf-u İlâhî olarak intikal ettirilen, “teknik”e müteallik ilimlere de yer veren bir kitap olduğu ve böylece onun mazhar olduğu bu ilmî mucizelerin, emsallerine insanların fen yoluyla ulaşabileceği istifadesine ulaşılabilir.

Bu açıklamalardan şu netice doğar: Hz. Süleyman aleyhisselâm´ın mazhar olduğu mucizeler, birkısım ilmî düsturlara dayanmaktadır. Bu düsturlar kitap halinde yazılmış olmakla kalmamış, birkısım insanlara da öğretilmiştir. Hz. Süleyman, bunlara vâkıf insanlardan müteşekkil güzîde bir cemaatle, saltanatını ve icraatını ilmî esaslar çerçevesinde yürütmüştür.

Eski devirlerde yaşayanların, Batılıların yakın zamana kadar ısrarla söyledikleri şekilde vahşî, câhil ve teknikten mahrum olmadıklarını gösteren bir başka haber, Hz. Süleyman´ın yaptırdığı camdan sarayla ilgili olanıdır. Âyet şöyle: “Ona (Belkıs´a): ÔSaraya gir´ dendi. O (Belkıs) sarayı görünce, derin bir su zannetti ve (ıslanmasın diye) eteğini kaldırarak bacaklarını da bir miktar açtı. (Süleyman): ÔO, camdan yapılmış şeffaf bir saraydır´ dedi” (Neml 44).

Bu âyet, o devirde çeşitli ilim ve tekniğin son derece geliştiğini ifâde eder. Çünkü mesken, inşaat, mühendislik ve mimarlıktan başka, demircilik, marangozluk, camcılık tezyîn, dekor gibi yüksek bir medeniyetin mahsulü olan pekçok zevk, sanat, ilim ve tekniği gerektiren bir sektördür.

Kendisine ilim verilmekle mümtaz kılındığı belirtilen saltanat sâhibi bir peygamberin hükümran olduğu bir cemiyette, böylesi bir ilimteknik seviyenin olmadığı ve bunların her seferinde mucizevî yollarla gerçekleştirildiği iddia edilemez.

Burada hatıra gelebiecek bir soru şudur: Hz. Süleyman bu kitabı ne yapmıştır.

Varlığı hususunda kesin bir iddia değil, sadece bir tahmin ve mülâhaza yürüttüğümüz bir kitabın ilmine, mahdut sayıda kimseler vâkıf olmuş olabilir. Onların ölümü ile ilim de kitap da ortadan kalkmış olabilir. Veya Hz. Süleyman´dan bir müddet sonra ortadan kalkmış olabilir. Nitekim İsrailoğlulları´nın tarihi, dinlerinin kitabı olan Tevrat´ın bile defalarca yokedilmesi vak´alarına sahne olmuştur. Öte yandan, dörtbin yıldan fazla bir müddet fiilen hükümran olan Mısır medeniyeti bile, devasâ piramidlerine rağmen, asırlar boyu unutulmuş; ancak, 19. yüzyıldan bu yana aydınlatılmaya başlanmış, dînî, tıbbî, edebî ve terbiyevî her çeşit kitapları ortaya çıkarılmıştır.[28]

HZ. SÜLEYMAN VE HAYVANLAR

Hz. Süleyman aleyhisselâm´la ilgili Kur´ânî kıssanın mühim bir mesajı hayvanlarla ilgili: Hz. Süleyman hayvanların dillerini bilmekte, Hüdhüd vs. ile konuşmaktadır. Âyette karınca ile de konuşmasına dikkat çekilmesi ayrı bir ehemmiyet taşır. Karıncaların, insanlarca işitilen bir sesi, görülen bir kulağı yok. Buna rağmen Hz. Süleyman onlarla muhabere edebilir. Öyleyse araştırıldığı takdirde, insanoğlu, onların bile muhabere sistemine girebilecektir.

Hz. Süleyman´ın bu mucizesini aktaran Kur´ânî kıssa, sesi işitilebilen pek çok hayvanın -belki de tamamının- muhabere sistemlerine insanların girip onları, insanlığın lehinde birkısım mühim hizmetlerde istihdam edilebileceklerine semavî bir irşad olmaktadır. Son çekirge istilasının, bir kere daha hatırlattığı, Bediüzzaman´a ait mevzumuzu ilgilendiren bir mülahaza şöyle: “… Meselâ çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar istifadeli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevî istifade ve teshîri ve telefon ve fonoğraf gibi câmidatı konuşturmak ve tuyûrdan istifade etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor…” [29]

HZ. NÛH ALEYHİSSELAM ÖRNEĞİ

Söylediklerimizi, Hz. Nuh´un gemisiyle ilgili âyetlere dikkat çekerek de takviye edebiliriz. Hz. Nuh aleyhisselâm´ın gemisiyle ilgili ayetlerde gelen geminin inşasıyla alâkalı bir kısım açıklamaları yakından incelersek, gemi inşa işinin, fevkalâde, şaşırtıcı bir mucizeye dayanmayıp, o devir insanlarına ulaşmış ve mâlum âletler kullanılarak, hiç de yadırganmayan bir çalışma vetîresiyle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki:

1- Gemi, birbirine sıkıca rabtedilmiş levhalardan yapılmıştır. Âyette Zâtı elvâh ve düsür olarak tavsir edilen (Kamer 15) elvâh, levhalar demektir. Levha tahtadan olmalıdır. Düsür, lügatte gemi levhalarını birbirine rabteden liften yapılmış ip mânasına gelir. Bu kelimeden, o vakit, henüz mâdenî çivinin bilinmediği; dolayısıyle, tahtaların ana kalaslara iplerle rabtedildiği mânası çıkabilir. Ancak, ağaçlardan tahta levhaların elde edilmesi, mutlaka balta, testere gibi mâdenî âletlerin varlığını zarurî kılacağından, mâdenciliğn bilindiği de anlaşılır. Öyle ise, düsür ile, mâdenî çivilerin kastedilmiş olması daha kuvvetli ihtimaldir. Nitekim, çoğunluk itibariyle müfessirler de düsür´den çivi ve perçini anlarlar.

Şu halde, bizzat âyetlerden hareket ederek, balta ve testere gibi mâdenî aletlerin imalinde gerekli olan bir sanayi dalının (metalürji), tâ Hz. Nuh aleyhisselâm zamanında var olduğuna hükmedilebilir. Bu da bize, çekiç, örs, kerpeten, iğne, gürz gibi âletlerin mevcudiyetini tâ Hz. Âdem aleyhisselâm devrine kadar uzayan rivayetlerin sıhhati hususunda kanaat verir.

Bu yorum, demirin Hz. Dâvud aleyhisselâm tarafından yumuşatıldığını haber veren âyete ters düşmez. Çünkü âyet, demirin Hz. Dâvud´la keşfedildiğini ifâde etmez. Belki, ondan itibaren geniş çapta kullanılmaya başladığını ortaya koyar. Nitekim, yine âyet-i kerîme Hz. Dâvud´un zırh yapma sanatında mahâretini haber verir. Öte yandan ilim adamları, halen ele geçirilmiş bulunan demirden mâmul en eski âletlerin M.Ö. 2700 yıllarına âit olduğunu tahmin ederken, demir devrinin, Kenan diyarında M.Ö. 1200 yıllarında başladığını kabul ederler. Hz. Dâvud aleyhisselam´ın, M.Ö. 1000 yılları civarında yaşadığı bilinmektedir. Arada görülen 200 yıllık farkın kısmen yorum, kısmen tahmin hatası olabileceği söylenebilir. Çünkü geçmiş devirleri anlatan kitaplarda rastlanan bilgi ve rakamlar hiçbir zaman kesinlik ifade etmez. Bunlar çoğunluk itibariyle, araştırıcıların tahmin ve yorumlarına dayanır. Meselâ Bronz devrinin M.Ö. 5000 ve 6000 yıllarında ortaya çıktığı kabul edilmektedir ki, arada 1000 yıl fark vardır.

Âyetlerde gemi ile ilgili olarak geçen bir başka ifade, bize daha ilgi çekici gözüküyor. Tennûr (fırın) kelimesi. Dilimizdeki tandır kelimesi buradan bozmadır. Bâzı müfessirler bu tâbire dayanarak, Hz. Nûh´un gemisinde buhar kazanının olabileceği tahminini de yürütürler. İlgili âyet şöyle: “Son azab emrimiz gelip de tennûr feveran edince (kazan kaynayıp fışkırınca) hemen ona, “her canlıdan birer çift koy” diye vahyettik” (Hud 40)

Gemi Allah´ın vahyi ile, murakabesi altında inşa edilmiştir.

Bu durumu belirten âyetlerden birinin meali şöyle: “Biz ona (Nûh´a) şöyle vahyettik: “Bizim nezaretimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap” (Mü´minûn 7).

Bu gemi mucizesi, su üzerinde nakil vasıtasının daha önce yokluğunu ifade etmez kanaatindeyiz. Çok basit ve ibtidai de olsa -en azından sandal veya sal şeklinde- deniz taşımacılığının varlığı kuvvetle muhtemeldir. Hz. Nuh gemi inşaatına ilâhî vahy ile azamet, sistem ve yeni teknikler getirmiş olmalıdır. Bizzât âyet-i kerîmenin ifadesiyle dağlar kadar dalgalara dayanabilecek sağlamlıkta (Hûd 42), en azından Hz. Nuh´un yaşadığı bölgelerde mevcut olan hayvanlardan birer çifti içine alabilecek büyüklükte -İsrailî kaynaklaragöre üç katlı- ve buharlı bir gemi, o devir için hârika bir inkılab, gerçek bir mucize olmalıdır.

İnşa sırasında, inanmayanların Hz. Nuh´un yanından her geçişlerinde kendisiyle alay ettiklerini haber veren âyet (Hûd 38), bu geminin belli bir ölçüde normal bir inşa devresi geçirdiğini gösterir. Kâfirlerin alay etmesi, bilinmeyen bir şeyin, mucizevî bir tarzda yeniden, yoktan inşasından dolayı olmayıp, sudan uzak bir yerde, böylesine iri bir geminin inşaası sebebiyle olmalıdır. Geminin inşaası, şakk-ı kamer mucizesinde olduğu gibi, inkârcılara karşı doğruluğunu ve peygamberliğini ispatlamak maksadıyla -taleb üzerine- gösterilmiş bir mu´cize değildir.

Elmalılı Hamdi Efendi, yukarıda tasvîr edilen evsaftaki, buharlı gemi hakkında: “O zaman böyle bir gemi yapılabilir miydi, yapılsa unutulur muydu ” şeklinde hatıra gelebilecek sorulara şu cevabı verir: “Bu vahy-i İlâhî ile yapılmıştır. Tecrübelerle elde edilen pek çok sanatın zamanla unutulmamasının tarihte örneği çoktur.”

İnsanlık tarihi içinde, en azından bazı peygamberler döneminde, ilme ve tecrübeye dayalı tekniğin gelişmiş olabileceğini kabul etmenin pratik faydaları var. Günümüz insanı, binlerce yıl önce yapılmış bir kısım san´at ve teknik eserlere sâhiptir. Arkeolojik kazılar bunlara yenilerini ekliyor. Bu eserler üzerinde incelemeler yapılmadıkça, hayranlık artıyor ve nasıl yapılmış olabilecekleri izahsız kalıyor.İnsanlığı mutlak bir vahşetle başlatıp, tedrîci gelişme ile Batı medeniyetine getirip, bunu en son en mükemmel bilen batılı espiri, mâziden intikal eden eserleri, vahşî, ilim ve teknikten mahrum bildiği insanlara yakıştıramadığı için, bunları gökten gelen devlerle izah etmeye kalkmıştır.

Hepimiz hatırlayacağız, birkaç yıl öncesi, biraz maddî, biraz da ideolojik maksadlarla fazlaca propagandası yapılan Tanrıların Arabaları adındaki kitap, uzun müddet efkâr-ı umûmiyeyi meşgul edip, kafaları bulandırmayı becermiştir. Kendi dışındakilere vahşi, geçmiş asırlara vahşet gözüyle bakan bir Batılının, maziden intikâl eden -başta Pirî Reis´imizin dünya haritası olmak üzere- bâzı hârika eserleri gökten gelen devlere yaptırması normaldir. Çünkü herşeyin vahşetten başlayıp, tedricî bir tarzda tekâmül ettiğine, sonunda Batı medeniyeti olarak zirveye ulaştığına inandınız mı, sözkonusu geçmişe ait harikalar ilimsiz dediğiniz, vahşi dediğiniz insanlara yakıştıramazsınız. Aksi takdirde kendinizle tezada düşersiniz. Şu halde bunların en zaruri izah yolu gökten inen devler olur. Öyle ise Batılı için böyle bir izah, onun düşünce tarzının gereğidir ve normaldir. Ancak, bu safsataların, müslüman çevrelerde mâkes bulması, gülünüp geçilecek yerde ciddiye alınıp münakâşa edilmesi, kafaların bulanması normal değildir. Biz müslümanlar, elimizde Kurân olduğu müddetçe geçmişe vahşet, eski insanlara vahşîler gözüyle bakamayız. Hz. Süleyman örneğinde olduğu üzere, ilâhî vahye mazhar ve bu yoldan teknik getiren peygamberlere inanıldığı müddetçe, keza peygamberlere gelen tekniğin, kitaba geçen ilmî düsturlarla öğretilmiş olabileceği ihtimalini akla veren Kur´ânî karîneler, âyetler olduğu müddetçe biz eski insanlara vahşiler gözüyle bakamayız. Bize göre insanlığın maddî terakkisi, mânevî durumu gibi, zikzaklar çizmiş, fevkalâde parlak dönemlerden sonra düşüşler, tedennîler kaydetmiş, sıçramalar yapmıştır.

Nitekim Kur´ân-ı Kerîm´de gelmiş bulunan birçok âyette, birkısım geçmiş milletlerin kuvvetçe daha ileri, mal ve evlatça daha çok oldukları (Tevbe 69, Fâtır 41, Muhammed 13 vs.) ve yeryüzünde daha çok ve daha sağlam eserler bıraktıkları (Mü´min 21, 28) ifade edilir. O kadar ki, “Anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıyacağı” kadar çok mal verildiği belirtilen Kârûn´dan söz edilirken bile, “Allah´ın öncekileri ondan daha güçlü ve topladığı şey fazla olan nice nesiller”den bahsedilir (Kasas 76-78). Bu mevzuda gelen âyetlerden sadece bir tanesinin meâlini kaydedeceğiz. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce geçmiş kimselerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı Ki onlar, kendilerinden daha kuvvetli idiler, yeryüzünü kazıp alt-üst ederek onlardan çok imâr etmiş kimseydiler ve onlara bürhanlarla peygamberler gelmişti. Böylece Allah onlara zulmetmiyor, onlar kendilerine zulmediyorlardı. Sonra Allah´ın âyetlerini yalan sayıp, onları alaya alarak kötülük yapanların sonu pek kötü oldu” (Rum 9-10).

Kur´ânî görüşe böylece parmak bastıktan sonra, tekrar biraz başa, Batı zihniyetini aksettiren mezkur kitaba, Tanrıların Arabaları´na dönüyorum. Doğruluk ve mükemmellliğinin fevkalade oluşu sebebiyle, Batılı olmayan biri tarafından, daha gerçek ifadesiyle, ilimden yoksun yarıvahşi bir millete mensup Pîri Reis tarafından yapıldığı için, Piri Reis´e ve onun şahsında insanlığa çok görülen bu eserin izahı sadedinde şu tekellüflü ve çocuksu ifadeye yer verilir: “Haritaların çizildiği dönemlerde, böyle bir teknik bulunmadığına göre, ne yolla çizildiklerini nasıl anlayacağız Düşünce boyutlarımızı aştığı ve mantık kaidelerine uymadığı için belki hiç aldırmayacağız. Ya da bütün cesaretimizi toplayarak haritaların bir feza gemisinden çekilen fotoğraflar aracılığı ile çizildiğini ileri süreceğiz. Piri Reis´in haritaları şüphesiz asıllarının kopyasının kopyasının kopyasıydı. Bununla birlikte asılları olduğunu ve onsekizinci yüzyılda çizildiklerini kabul etsek bile, nasıl çizildikleri yolunda en ufak bir açıklama yapamayız.”

Aslında müellifin harika olarak vasıflandırdığı her şeyi fezadan gelenlerle izah yolunu tutması, hükümlerinde muknî vesâikten ziyade, zihninde taşıdığı bir kısım peşin hükümlere dayandığının delili olmakta ve müellifin, farkında olmadığı fikrî bir bocalama içinde bulunduğu kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Meselâ Peru´da kuru çamurun içinde bulunmuş olan ve fevkâlâde mükemmelliği belirtilen bir takvimle alâkalı olarak: “Bu (mükemmellik) de onu tasarlayan, ortaya koyan ve kullananların bizden üstün bir uygarlık seviyesine ulaşmış olduğunu ispatlamaktadır” yorumunu yaptıktan sonra, “Kendimize olan sonsuz güvenimiz bu isbatı nasıl kabul edecek bilmiyorum” diyerek, Batılı üstünlük psikozunu ortaya koyar.

İşte bu psikozdur ki, sahiplerini, geçmiş asırları vahşete mahkûm etmeye, onlarda görülen kemâli, “vahşi”ye yakıştıramadığı için, izah sadedinde gülünç durumlara düşmeye sevkedecektir. Bir heykel üzerindeki şekillerde okunan bir kısım astronomik bilgilerle alakalı şu yorum kaydedilir: “Bu astronomi bilgisini, yapı sanatında bile pek çok geri olan iptidai insanlar mı biraraya getirmişti, yoksa bu bilgi dünya dışı bir kaynaktan mı gelmişti.”

Müellifin içine düştüğü tezadı ele veren bir başka ifadesi Tassili´deki (Sahra) bazı mağaralarda keşfedilen bir resimle alakalı . Der ki: “Resmin beş metre boyunda olması, onu yapan vahşinin hiç de sandığımız kadar vahşi olmadığını açıkça gösterir.”

Geçmiş devirlerde yaşamış olan insanların, Batılıların zannettikleri kadar vahşi olamayacakları ihtimaline yer veremeyince, müllifin kafasında sorular çoğalıyor: “..İptidaî mağara adamaları hangi eğitim, hangi öğretim sonucu takım yıldızlarını tam yerine çizmeyi başarmışlardır Kristal mercekler hangi yüksek tekniğin dükkanından çıkmadır 1800 santigrat dereceden sonra erimeye başlayan platini kimler eritmiş ve şekil vererek süs eşyası yapmıştır Boksitten büyük güçlüklerle elde edilebilen aliminyumu Çinliler hangi bilgilerle çıkarmışlardır ”

Bu çeşit madeni faziletleri sadece kendine mahsus gören örosantrik (eurocentrique) zihniyetin cevabı, kendini ehl-i akıl nazarında müdhike kılacak olsa da şudur: “Bizden önce, yüksek bir kültürün, ya da eşit seviyede bir teknolojinin varlığını kabul edemeyeceğimize göre, bir tek nazariye kalıyor: “[30]

UZAYDAN BİR ZİYARETÇİ.

“Hülâsâ, temelini büyük ölçüde pozitivistlerin -ve meselâ Darvin´in- tekâmülcü nazariyesinden alan bu sakat görüşten insanlığın kurtarılması, medeni terakki meselesinde Kur´ânî esprinin iyice anlaşılıp güzelce anlatılmasına bağlıdır. Bu da, peygamberlerin, insanlık tarihi içindeki gerçek yerlerine konmalarını gerektirecektir. O zaman göreceğiz ki, o yüce şahsiyetler sadece ruh ve maneviyatın mürşidleri değil, akıl ve zihinlerin de terbiyecisi, maddiyat ve tekniğin de pirleri, önderleridirler, her çeşit zanaatın hakiki ustalarıdırlar.[31]

İKİNCİ BAB

RESULULLAH´IN FAZİLET VE MENKIBELERİ

ـ4347 ـ1ـ عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أنَا أوَّلُ النَّاسِ خُرُوجاً إذَا بُعِثُوا، وَأنَا خَطِيبُهُمْ إذَا وَفَدُوا، وَأنَا مُبَشِّرُهُمْ إذَا أيِسُوا، وَلِوَاءُ الْحَمْدِ يَوْمَئِذٍ بِيَدِى، وَأنَا أكْرَمُ وَلَدِ آدَمَ عَلى رَبِّي وََ فَخْرَ[. أخرجه الترمذي .

1. (4347)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“İnsanlar (Kıyamet günü) diriltilecekleri zaman yerden ilk çıkacak olan benim. Onlar (huzur-u ilahiye) geldiklerinde (onlar adına) hatipleri ben olacağım. (Allah´ın rahmetinden) ümidlerini kestiklerinde (rahmet ve mağfireti) onlara ben müjdeleyeceğim. O gün Livâu´lhamd (şükür sancağı) benim elimde olacak. Ademoğlunun Allah´a en kerim olanı da benim. Bunda fahr yok!” [Tirmizî, Menakıb 2, (3614).][32]

AÇIKLAMA:

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada Rabb Teâla´nın kendisine tanıyacağı bir kısım lütufları zikretmektedir. Bunlar Aleyhissalâtu vesselâm´ı diğer peygamberlerden efdal ve üstün kılan faziletlerdir.

Sonunda, “Bunda fahr yok” diyerek bütün bu faziletlerin ilahi bir lütuf olduğunu, kendi nefsinden, kesbinden gelen, övünmeye medar olacak bir iktisab olmadığını belirtiyor. Kendi kesbiyle olmayan şeyle övünülmeyeceğine göre, ben de bunları zikretmekte övünmüş olmuyorum buyurmaktadır.

Müteakip hadiste, Resulullah´a lütf-u ilâhî olan diğer bazı faziletler daha zikredilecektir:

* Kıyamet günü peygamberlere imam olmak.

* Şefaat yetkisine sahip olmak gibi. mevzuyla ilgili açıklamayı 4349, hadisten sonra yapacağız.[33]

ـ4348 ـ2ـ وعن أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ كُنْتُ أنَا إمَامَ النَّبِيِّينَ وَخَطِيبَهُمْ، وَصَاحِبَ شَفَاعَتِهِمْ غَيْرَ فَخْرٍ[. أخرجه الترمذي .

2. (4348)- Ubey İbnu Ka´b (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kıyamet günü geldi mi, ben peygamberlerin imamı, hatibi ve (onlar arasında) şefaat (etmeye yetki) sahibi olacağım. Bunda övünme yok.” [Tirmizî, Menâkıb 3, (3617).][34]

ـ4349 ـ3ـ وَعَنْ جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أُعْطِيتُ خمْساً لَمْ يُعْطَهُنَّ أحَدٌ مِنَ ا‘نْبِيَاءِ قَبْلِى: كَانَ كُلُّ نَبِىٍّ يُبْعَثُ إلى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ الى ا‘حْمَرِ وَا‘سْوَدِ؛ وَأُحِلَّتْ لِىَ الْغَنَائِمُ وَلَمْ تَحُلَّ ‘حَدٍ قَبْلِى، وَجُعِلَتْ لِىَ ا‘رْضُ طَيِّبَةً وَطَهُوراً وَمَسْجِداً، فَأُيُّمَا رَجُلٍ أدْرَكَتْهُ الصََّةُ صَلّى حَيْثُ كَانَ، وَنُصِرْتُ بِالرُّعْبِ عَلى الْعَدُوِّ بَيْنَ يَدَىْ مَسِيرَةِ شَهْرٍ، وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ[. أخرجه الشيخان والنسائي.وزاد في رواية: ]بُعِثْتُ بِجَوَامِعَ الْكَلمِ[ .

3. (4349)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.

* Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara (Acemlere) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim.

* Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi.

* Yer bana tahur, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar.

* Ben, bir aylık mesafede olan düşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum.

* Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.” [Buhârî, Teyemmüm 3, Salât 56,l Humus 8; Müslim, Mesâcid 3, (521);

Nesâî, Gusl 26, (1, 210-211).]Nesâî bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir.

“Ben, cevami´u´lkelim (veciz sözler)le de gönderildim.”[35]

AÇIKLAMA:

1- Burada, rivayetin zahiri, Resulullah´ın sadece beş faziletle diğer peygamberlere üstün kılındığını ifade etmektedir. Halbuki Müslim´in Ebu Hüreyre´den kaydettiği bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm: “Ben peygamberlere karşı altı faziletle üstün kılındım” buyurmakta ve hadisin devamında buradaki faziletlerden sadece dördünü zikredip, az ileride temas edeceğimiz iki yeni fazilet daha ilave etmektedir.

Bu ihtilaf bazılarınca: “Resulullah beş dediği zaman kendisine verilen hususiyetlerden sadece beşine muttali olmuş, diğerlerine henüz muttali olmamış bulunabilir” diye te´lif edilmiştir.

Ancak alimler arasında, buradaki rakamı, kesin bir sayıya delalet eden bir rakam olarak görmeyip bu müşkilatı kökten reddeden de vardır.

Hadisin zâhiri, zikredilen bu beş vasfın Resulullah´tan önce kimseye verilmediğini ifade etmektedir ki, vak´a da budur. Hz. Nuh aleyhisselâm´ ın, tufandan sonra bütün yeryüzü ahalisine nebi olduğu söylenerek itiraz edilemez. Çünkü, yeryüzünde zaten ona inanıp, onunla kurtulanlar dışında kimse kalmamıştı. Onlara nebi oluşu, risaletinin başlangıcında böyle değildi. (Bütün insanlığı temsil eden bu bir avuç) insanlara peygamber oluşu, diğer insanların helak olup, yeryüzündeki insanların onlara inhisar etme hadisesine tesadüf etmiştir. Ama Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)´ın umumi olan peygamberliği, risaletinin bidayetinden başlar. Şefaat hadisinde geldiği üzere, Kıyamet günü, hesap için bekleşen insanların Hz. Nuh´a da Allah indinde lehlerine şefaat etmesi için başvurdukları zaman sarfedecekleri: “Sen Arz ehline Allah´ın ilk peygamberisin” sözünden murad, risaletinin umumi oluşu değildir. Bilakis, peygamber olarak gönderilişinin önceliğine tesbittir. Nitekim Kur´an-ı Kerim, birçok âyetinde Hz. Nuh´un kendi kavmine gönderildiğini beyan etmiştir. Başka kavme de gönderildiğinden hiç bahiste bulunmamıştır. Ancak şunu da belirtelim ki, bazı alimler Hz. Nuh´un risaletinin umumi olduğuna, onun yeryüzünde bulunanların hepsine beddua edip bunun sonucu olarak gemi ehli dışında kalanların tamamının boğulması hadisesiyle istidlal etmiştir. Demişlerdir ki: “Eğer Nuh aleyhisselâm hepsine gönderilmemiş olsaydı “Peygamber göndermedikçe biz, kimseye azab edici değiliz” (İsra 15) ayeti mucibince başka kavimlerin helak olmaması gerekirdi. Öyleyse o, bütün insanlığa gönderilmiştir.” Bu düşüncede olanlara şu cevap verilmiştir. “Nuh´un peygamberliği sırasında başka peygamberlerin de gönderilmesi caizdir. Nuh, onlara da iman edilmediğini dahi bilip hem kendi kavminden hem öbürlerinden iman etmeyenlere beddua etmiştir.” Bu iddiaya da şu güzel cevap verildi: “Lakin Nuh zamanında bir başkasına da peygamberlik geldiğine dair bize rivayet intikal etmemiştir. Bu durumda Peygamberimize tanınan hususiyetin manasının, şeriatının Kıyamete kadar bekası, Nuh ve diğerlerinin ise daha kendi zamanlarında veya kendilerinden sonra bir peygamberin gönderilip şeriatlarının neshedilmiş olması ihtimal dahilindedir. Hz. Nuh´un kavmini tevhide davet hadisesinin diğer insanlara da ulaşması, buna rağmen şirkte ısrar etmiş bulunmaları böylece azabı haketmiş olmaları da muhtemeldir.” İbnu Atiyye, Hûd Suresi´nin tefsirinde bu görüşe meyleder ve der ki: “Onun peygamberlik müddetinin uzunluğu sebebiyle risaletinin uzak veya yakın her tarafa ulaşmaması mümkün değildir.” İbnu Dakiku´l-İyd bunun makul yönünü şöyle gösterir: “Her ne kadar ahkam-ı fer´iyye´de her peygamber kendi kavmi ile sınırlandırılmış ise de tevhid´i tebliğde bazılarının bütün insanlığa yönelik bir vazife almış olması caizdir. Nitekim peygamberlerden bazıları şirkle mücadelede kendi kavimlerinden olmayanlarla da savaşmıştır. Tevhid onlara gerekli olmasaydı, onlarla savaşmazlardı.”

Hz. Nuh aleyhisselam´ın, Nuh kavmine gönderilmesi sırasında, yeryüzünde (bir başka kavmin) olmaması da ihtimallerden biridir. Böylece onun bi´setinin (gönderilmesinin), sırf kendi kavmi için olması sebebiyle hususidir ama, yeryüzünde başka bir kavmin bulunmaması gözönüne alındıkça, umumi bir risalet suretini kazanır. Ancak, bir başka kavmin varlığına müsadif olmaları halinde, Hz. Nuh onlara da gönderilmiş olamaz.

İbnu Hacer der ki: “Şârih Davudî bu meselede büyük bir gaflete düşerek dedi ki: “Hadiste geçen bunlar hiç kimseye verilmedi” ibaresi, “Bu beş şey, benden önce kimseye cem olmadı” demektir. Çünkü Nuh aleyhisselâm bütün insanlığa gönderildi. Diğer dört fazilete gelince, bunlardan hiçbiri, daha önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.”

Davudi, bu sözüyle, sanki hadisin sadece baş kısmını görmüş, son kısmından gafil olmuşa benziyor. Çünkü (aleyhissalâtu vesselâm) şu sözüyle “bütün insanlığa gönderilmek”le de hususiyet kazandığına hükmetmiştir: “…her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir.”

2- “…korku ile yardıma mazhar oldum” cümlesi bazı rivayetlerde “Düşmanlarımın kalbine korku atılır…” şeklinde gelmiştir. Hadisin zahiri, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a, lütfu ilahi olarak, bir aylık yürüme mesafesi uzakta bulunan düşmanlarının içine korku atılıp, böylece saldırılarının sırf korku sebebiyle önlendiği ifade edilir. Bu zahire göre bir başkası için bu mesafeden veya daha uzaktaki düşmana karşı korku ile yardım yoktur. Daha yakındaki için olabilir. Ancak Amr İbnu Şu´ayb rivayetinde gelen “Aramızda bir aylık mesafe bile olsa, düşmana karşı korku ile yardıma mazhar oldum” ibaresi, korku ile yardımın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a has olduğunu belirtir.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan sonra bu husisiyetten ümmeti de istifade edecek midir Bu husus kesin değil, muhtemeldir.

3- Hadiste yeryüzünün baştan sona mescid kılınması var. Yani her tarafında secde yapılabilir, secde için muayyen bir yer aramak gerekmez. Hadisi, daha önceki milletlerin dünyanın her yerinde ibadet yapamadıklarını ifade eder. Bu madde bazı farklı yorumlara tabi tutulmuştur.

* İbnu´t-Teymî der ki: “Bundan murad, “Arz benim için mescid ve temiz kılındı” demektir. Benden öncekiler için sadece mescid kılınmıştı, temiz kılınmamıştı. Zira Hz. İsa yeryüzünde seyahat eder, namaz vakti nerede girerse, orada namazını kılardı.” İbnu´t-Teymî´den önce Dâvudî de böyle demiştir.

* Bazı alimler de şöyle der: “Öncekilere, temiz olduğu hususunda kesin kanaat hasıl olan yerlerde ibadet etmeleri mübah kılınmıştı. Bu ümmete ise pis olduğu hususunda yakin hasıl ettikleri yerler dışında her yer temiz kılınmıştır.”

* En doğru açıklama Hattabi´ye aittir. Der ki: “Resulullah´tan önceki nebilere sadece hususi yerlerde ibadet etmeleri mübah kılınmıştı. Kilise, manastır, havra gibi.” Amr İbnu Şu´ayb´ın şu rivayeti de bunu te´yid eder: “…Benden önce kiliselerinde namaz kılarlardı.” Şu halde bu ibare münakaşayı bertaraf edip, yeryüzünün mescid olmasının Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bir hususiyeti olması meselesinde nass´dır. Bu söyleneni teyid eden bir rivayet Bezzar´da gelmiştir: “Geçmiş peygamberlerden hçbiri mihrabına gelmedikçe namaz kılmazdı.”

4- Hadisten tahur (temiz) olan bir şeyin bir başkasını da temizleyeceği (mutahhir olacağı) hükmüne varılmıştır. Zira tahurdan murad, tahir (temiz) olsaydı, bununla husuiyet sabit olmazdı. Hadis ise, hususiyeti isbat için beyan edilmiştir. İbnu´l-Münzir ve İbnu´l-Carud, Hz. Enes´ten şu rivayeti kaydederler: “Bana her temiz (tayyib) yer, mescid ve tahur kılındı.” Burada tayyib´in manası tahirdir. Eğer, tahur´un manası tahir olsaydı hasıl´ı tahsil gerekirdi.

Bu hadisle, bazıları teyemmüm de su gibi hadesi gidereceğine istidlal etmiş, “Çünkü ikisi de aynı vasıfta birleşmektedirler” demiştir. Ancak bu istitlal su götürür.

Ayrıca, yeryüzü nevinden her şeyle teyemmüm yapılabileceğine de hükmedilmiştir. Bu husus bir başka hadisle te´kid edilmişthir. “Arz benim ve ümmetim için her şeyiyle mescid ve tahur kılındı.”

5- Hadis, her nerede namaz vakti girerse namaz kılınacağını söyler. Burada, başka hadislerde gelen tasrihatla alimler şöyle derler: “Yeryüzü bana tahur kılındı. Ümmetimden kim namaz vaktine girer, su bulamazsa, toprakla teyemmüm yaparak hadesten temizlenir ve namazını kılar. Su yok diye namazı terketmez.” Ahmed İbnu Hanbel´in bir rivayetinde “(Namaz vaktine girer, su bulamazsa) üzülmesin), yanında suyu da mescidi de mevcuttur.”

6- Hadis ganimetin helal kılınmasını da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bir hususiyeti olarak ifade eder. Bu hususu açıklayan Hattabî der ki: “Önceki peygamberler iki kısımdı.

1) Bir kısmına cihad etme izni yoktu. Bunlara ganimet yoktu.

2) Bir kısmına cihad etme izni verilmişti. Ancak savaşta ganimet alsalar onu yeme izni yoktu. Bir ateş gelip hepsini yakıyordu. Bazı alimler Helal kılınmasından maksad ganimette dilediği gibi tasarruf etmedir” demiştir. Ancak doğru olanı, önceki görüştür.”

Cihad bahsinde ganimet meselesi genişçe açıklandı (1131 numaralı hadis görülsün, 5. cilt sayfa 231).

7- Resûlullah´ın bir hususiyeti ona şefaat yetkisinin verilmesidir. Buradaki şefaatten maksad; Kıyamet günü Mevkıf´te hesap vermek üzere bekleyen insanların hepsine şâmil olan ve onların bekleme sıkıntısından rahatlamalarını sağlayacak olan şefaat-i uzmâdır. Bunun vukuunda ülemâ ihtilaf etmemiştir.

Ancak bu şefaat hakkında şu görüşleri ileri sürenler de olmuştur:

* Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hasâisine giren şefaatten maksad “talebinde reddedilmemesi”dir.

* Bu şefaat, kalbinde zerre miktar imanı olanların cehennemden çıkması için yapacağı şefaattır. Çünkü, kalbinde fazlaca imanı olanlara, başkalarının şefaati de vaki olacaktır. (Bu görüş, Kadı İyaz´ındır).

* İbnu Hacer: “Bana öyle geliyor ki Kâdı İyaz´ın söylediği ile birinci şıkta zikredilen şefaat kastedilmiştir. Çünkü şefaatla ilgili hadiste her ikisi de mevzubahis edilmektedir” der.

* Beyhakî: “Resulullah´ın hususiyetini teşkil eden şefaatin, küçük ve büyük günahları işleyenlere yapılacak şefaat olması muhtemeldir. Çünkü, küçük günah sahiplerine başkaları da şefaat edecektir. Büyüklere ise sadece Resulullah şefaat edecektir” der.

* Kâdı İyaz, bazılarının: “Bu şefaatten maksad reddedilmeyecek olan şefaattir” dediğini nakleder.

İbnu Abbâs´ın bir rivayetinde, mealen: “Bana şefaat verildi, fakat ben onu dünyada kullanmayıp, ümmetim için ahirete bıraktım. Bu ahirette Allah´a şirk koşmayanlar lehinde olacaktır” denir. Amr İbnu Şu´ayb hadisinde: “…bu sizlerle, Allah´ın bir olup başka ilah olmadığına şehadet edenlerin lehine olacaktır” denmiştir. Bu hadisteki hususi şefaatten muradın, tevhid´ den başka salih ameli olmayan kimseleri ateşten çıkaracak olan şefaattir.

Bu hususta ülema, rivayetlerin ihtiva ettiği farklılıklara dayanarak başka görüşler de beyan etmişlerdir.

8- Hadiste “Ben ahmer (kırmızı) ve esved (siyah) olanlara da gönderildim” buyurulmaktadır. Ahmer´le Acemler yani Arap olmayanların, esved´le de Arapların kastedildiği ifade edilmiştir. Ancak ahmer´le insanlar, esved´le cinlerin kastedilmiş olabileceği de söylenmiştir. Aslındaiki mana da doğrudur. Zira Müslim´de gelen bir rivayette “Ben bütün mahlukata gönderildim” buyurulmuştur.

9- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın diğer peygamberlere karşı haiz olduğu üstünlükler meselesine gelince, açıklamamızın bidayetinde temas ettiğimiz üzere Müslim´in Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)´tan kaydettiği vechinde, iki fazilet daha ilave edilmektedir:

* “Bana cevâmi´u´lkelim verildi”

* “Benimle peygamberler mühürlendi”

Böylece iki hadiste zikredilen hasletlerin sayısı yediye çıkmaktadır. Müslim´in Huzeyfe (radıyallahu anh)´tan kaydettiği bir diğer hadiste -ki müteakiben gelecek- “üç” hasletle üstün kılındığını belirtir. Bunlardan ikisi farklıdır:

* “Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı:

* Bana, Bakara suresinin sonundaki şu iki ayet verildi: Bu ayetler Arş´ın altındaki hazinedendir.”

Böylece “âmener resul” diye bilinen ve aşır olarak da okunan bu âyetlerde zikri geçen:

* Ümmetinden Allah´ın eski ümmetlerdeki isr´i (ağır yükü) kaldırması ve tahammül edemeyeceği yükten sorumlu tutmaması ile,

* Ümmetinin hatâen yaptığından ve unutarak yapmadığından affedilmesi kastedilmiş olmaktadır. Bunlarla mezkur haslet dokuza çıkar.

İbnu Hacer, Ahmed İbnu Hanbel ve Bezzâr´ın Müsned´leri gibi Kütüb-i Sitte dışındaki bazı kitaplarda Resûlullah´ın hasâis´ini beyan eden rivayetlerle sayıyı onaltıya çıkarır:

* “Bana arzın anahtarları verildi” ِ

* “Ahmed diye isimlendirildim”

* “Ümmetimin en hayırlı ümmet kılındı”

* “Benim geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi”

* “Bana kevser verildi

* “Arkadaşınız Kıyamet günü Livâu´lhamd´in sahibidir”

* “Şeytanım kâfirdi, Allah ona karşı bana yardımcı oldu da müslüman oldu”

İbnu Hacer, tahkiki derinleştirenlerin, bu hasletlerin sayısını artıracağını belirttikten sonra Ebu Sa´id en-Neysâburî´nin Şerefu´l-Mustafa adlı kitabında Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, diğer peygamberlere imtiyaz teşkil eden hasetletlerinin altmışa çıktığını söylediğini belirtir.

Şu halde, hadislerde gelen bu çeşit rakamlar kesin bir miktara değil, öğrenmeyi kolaylaştırmak için parça parça tebliğe delalet etmektedir. Hadislerde çeşitli vesilelerle bu gruplamalara rastlanır; bazan büyük günahlarla ilgili olarak, bazan Allah´ın sevmediği hasletler olarak vs. farklı rivayetlerde farklı rakamlar ve farklı meseleler zikredilir. Bu çeşit ifadeler arasında tearuz aramak gerekmez. Mevzuun derinliğine, şumûlünün genişliğine, müfredatının çokluğuna bir delil olur.[36]

9- Hadisten Çıkarılan Bazı Fevâid:

Zikrettiklerimizden ayrı olarak şu hususlar da dikkat çekmektedir:

* Allah´ın nimetlerini saymak meşrudur.

* Sorudan önce ilim beyan edilmiştir.

* Arzda asıl olan temizliktir.

* Namazın sıhhati, bu maksadla yapılmış mescidlerde kılınmasına bağlı değildir. Nitekim “Caminin komşusunun namazı camide olursa muteberdir” hadisi zayıftır. Sahîh olduğu kabul edilse cemaate teşvikte mübalağa üslubunun ihtiyarı olarak te´vili gerekir.

* Serahsî, el-Mebsut´ta bu hadisle istidlal ederek insanın kerîm (değerli) bir varlık olduğuna dikkat çekmiştir. “Çünkü der insan su ve topraktan yaratıldı. Her ikisinin de temizliği (nasslarla) sabittir. Öyleyse bu durumda, insanın (aslının temizliği ve dolayısıyla) kerâmeti beyan edilmiş olmaktadır.”[37]

ـ4350 ـ4ـ وَعَنْ حُذَيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: فُضِّلْنَا عَلى النَّاسِ بِثََثٍ: جُعِلَتْ صُفُوفُنَا كَصُفُوفِ الْمََئِكَةِ، وَجُعِلَتْ لَنَا ا‘رْضُ كُلُّهَا مَسْجِداً، وَجُعِلَتْ تُرْبَتُهَا لَنَا طَهُوراً إذَا لَمْ نَجِدِ الْمَاءَ[. أخرجه مسلم .

4. (4350)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanlara karşı üç şeyle faziletli (üstün) kılındık:

* Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı.

* Arzın tamamı bize mescid kılındı.

* Toprak bize, su bulamadığımız zaman, tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı.” [Müslim, Mesâcid 4, (522).][38]

ـ4351 ـ5ـ وَعَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا مِنْ نَبِىٍّ مِنَ ا‘نْبِيَاءِ إَّ اُعْطِىَ مِنَ اŒيَاتِ مَا مِثْلُهُ آمَنَ عَلَيْهِ الْبَشَرُ، وَإنَّمَا كَانَ الَّذِى أُوتِيتُهُ وَحْياً أوْحَاهُ اللّهُ تَعالى إليَّ، فَأرْجُو أنْ أكُونَ أكْثَرُهُمْ تَابعاً يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه الشيخان .

5. (4351)- Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. Ama bana verilen (mucize) ise vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyamet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum.” [Buharî, Fezâilu´l-Kur´ân 1, δtisâm 1; Müslim, İman 239, (152).][39]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde de, diğer peygamberlere nasib olmayan bir hususiyetinden bahsetmektedir: Kur´ân´ın gelmiş olması. Aslında Aleyhissalâtu vesselâm başka mucizelere de mazhardır. Sanki onlar yokmuş gibi bir üslubla sadece Kur´ân-ı Kerîm´i medar-ı bahs etmesi, Kur´ân-ı Kerîm´in diğer mucizelerin hepsinin fevkinde yer tutmasından, onlarla kıyaslanamayacak kadar büyük bir ehemmiyet taşımasından ileri gelir. Bu noktada ilk akla gelen şudur: Resûlullah´ın mazhar olduğu diğer mucizelerin her biri cereyan ettiği anda ve müşahede eden insanlar için fiilî bir vak´adır. Meselâ bizler onlara da inanırız. Ama, kâfirler onlara efsâne diyebilirler. Halbuki Kur´ân-ı Kerîm her günün mucizesidir ve Kıyamete kadar mucize olarak kalmaya devam edecektir. Kur´ân-ı Kerîm´in: “Eğer kulumuz Muhammed´e indirdiğimiz Kur´ân´ın hak olduğunda şüpheniz varsa, haydi bir mislini getirin, cinler ve insanlar toplanıp birbirine yardımcı da olsalar bunu yapamazlar!” meâlindeki meydan okuyuşları hâlâ cevapsız kalmış, kimse bir benzerini yapamamıştır. Öyleyse, onun üzerindeki i´caz mühürü bütün haşmetiyle parıldamaktadır.

2- Hadisi açıklarken şarihler umumiyetle şu mânaya yer verirler: “Kendisiyle tahaddîde (meydan okumada) bulunduğum mucizem, bana gelmiş olan vahiydir, yani Kur´ân´dır. Çünkü O, çok açık bir i´caza (insanları aciz bırakan üstünlüğe) sahiptir. Hadisten murad başka mucizesi olmadığını söylemek değildir. Keza kendinden önceki peygamberlere gelen çeşitten mucize gelmediğini söylemek de kastedilmemiştir. Bilakis murâd, başkalarına benzeri verilmeyen, kendisine mahsus olarak verilen “en büyük mucize”dir. Çünkü her bir peygambere, kendine mahsus olmak üzere aynıyla bir başkasına verilmeyen mucize verilmiştir, o da kavmine bu mucize ile meydan okumuştur.

Her bir peygamberin mucizesi, hitab ettiği kavmin haline uygun olarak geliyordu. Nitekim Firavun kavminde sihir çok yaygındı. Hz. Musa aleyhisselâm mucize olarak, sihirbazların yaptıklarına benzer şekilde bir âsa getirdi. Ancak sihirbazların yaptığı numaraların hepsini yuttu. Bu mucize bir başka peygambere verilmemiştir. Keza Hz. İsa´nın ölüleri diriltmesi, tedavi edilemeyen dilsizleri, abrasları tedavi etmesi de böyledir. Çünkü, o devirde tabibler, hekimler fazlaca zuhur etmiş idiler. Hz. İsa da onların hâzık oldukları iş nev´inden, onların yapamayacakları bir şey getirmiştir. İşte bu prensip gereği, Resûlullah, içlerinden çıktığı Araplar arasında belâgat fevkalâde ileri bir seviyede olduğu için onlara Kur´ân´la geldi ve bir sûresinin mislini getirmeye çağırdı, ama onlar buna muktedir olamadılar.”

3- Sadedinde olduğumuz hadiste kastedilen murâd hususunda münferid görüşler de ileri sürülmüştür. Şöyle ki:

* “Kur´ân-ı Kerîm´in diğer mucizelerin hilafına ne suretçe, ne de hakikatce misli yoktur. Halbuki diğer mucizeler, benzerleri olmaktan hâlî değildir” denmiştir.

* “Her peygambere, sûreten veya hakîkaten misli kendinden öncekilere verilmiş olan mucizeler gelmiştir. Halbuki Kur´ân´ın misli daha önce hiçbir peygambere verilmiş değildir. Bu sebeple Aleyhissalatu vesselâm, sözüne: “Kıyamet günü etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum” temennisini ilave etmiştir´ denmiştir.

* “Ona verilen Kur´ân´a başkalarına verilenin hilâfına hayal ârız olmaz. O, mu´ciz bir kelamdı, hiç kimse ona benzeyeceği tahayyül edilebilecek bir şey getiremez. Çünkü öbür peygamberlerin mucizelerinde sihirbazların benzerini tahayyül ettirebileceği şeyler de vardır. Bu sebeple sihirle mucize arasını ayırmak isteyenin, aklını çalıştırması gerekir. Halbuki akıl bu işi yaparken hataya düşebilir. Bazan aklî muhakeme yapan kimse hataya düşerek sihirle mucizeyi eşit görebilir” denmiştir.

* “Bütün diğer peygamberlerin mucizeleri, onların asırlarının inkırâz bulmasıyla son bulmuştur. Mucizelerini sadece hazır olanlar görmüştür. Halbuki Kur´ân-ı Kerîm´in mucizesi Kıyamete kadar bâkidir. Üslûbuyla, belâgatıyla, gaybten haberleriyle harikulâdedir. Hiçbir asır geçmez ki, onun olacak diye haber verdiklerinden biri zuhûr etmesin. Bu hal onun davasının sahîh olduğuna delildir” denmiştir.

* “Geçmiş mucizeler hep hissî, yani beş duyu organı ile algılanacak çeşitten idi, gözle görülebiliyordu: Hz. Sâlih´in devesi, Hz. Musa´nın âsası gibi. Kur´ân-ı Kerîm´in mucizesi ise basîretle müşahede edilebilmektedir. Bu sebeple ona tabi olanların sayısı daha çoktur. Zira baştaki gözle müşahede edenler, müşâhede edilen şeyin inkirazıyla son bulur. Ama mucizeyi akıl gözüyle müşâhede edenler bâkidir. İlk müşâhitlerden sonra gelenler de müşâhede etmeye devam ederler” denmiştir.

İbnu Hacer der ki: “Bu sözlerin hepsini bir kelamda toplamak mümkündür. Çünkü bunların hepsi öz itibariyle birbirinin aynıdır.” Şarihimiz devamla, hadisin sonundaki “Ümid ederim, Kıyamet günü bana tâbi olanlar, hepsinin tâbilerinden çok olacak” cümlesini, Resûlullah´ın, sözünün başında zikrettiği müstemir Kur´ân mucizesinin bir sonucu olarak ilave ettiğine dikkat çeker. “Çünkü der, Kur´ân faidelerinin çokluğu, dâvet, hüccet ve olacağı ihbar gibi mühim hususları içine almakla, sağladığı menfaatlerin umûmiliği, keza hazır olanlara, gâib olanlara, bulunanlara, bulunacak olanlara umûmî faydalılığı sebebiyle (Kur´ân´dan istifade edeceklerin çok olacağını tahmin ederek) böyle bir ümitte bulunması pek muvafık düşmüştür. Gerçekten bu ümid tahakkuk etmiştir. Zira Aleyhissalâtu vesselâm, kendine tabi olanları en çok olan peygamberdir.”

Bazı âlimler Kur´ân-ı Kerîm´in i´cazını dört noktada hülâsa ederler:

1) Te´lifindeki güzellik, yani kelimelerin i´caz ve belâgat içerisinde kaynaşması.

2) Siyâk şekli ve üslûbu. Bu yönüyle, Arapların nazım ve nesirde belâgatıyla meşhur ediblerinin üslubuna muhalefet eder. Öyle ki, onların akılları da Kur´ân karşısında hayrete düştüler ve hayran kaldılar. Bir benzerini yapmaya

onları zorlayan pek çok sebebe rağmen bir benzerini getiremediler.

3) Geçmiş ümmetlerin ahvali ve ehl-i kitaptan pek nadir kimselerin ancak bilebildiği eski şeriatler üzerine olan beyanlar.

4) Vukûa gelecek hâdiselerden ihbârı. Bunların bir kısmı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, bir kısmı da daha sonraki asırlarda meydana gelmiştir.

Bu dört şey dışında, başka hususlarda da inkârcıları aciz bırakan âyetler vârid olmuştur. Buna rağmen, Resûlullah´ı tekzibe onları mecbur kılan pek çok sebepler vardı. Mesela yahudileri, ölümü temenni etmeye davet etmesi, Kur´ân´ı dinleyenin ürpermesi, okuyanın tekrardan usanmaması, dinleyenleri bıktırmak şöyle dursun, her tekrarda terâvet ve lezzetinin daha da artması, Kıyamete kadar korunması, çeşitli ilim ve marifetleri cem etmesi, insanları şaşırtan yönlerinin bitmeyişi, faydalarının tükenmeyişi.[40]

4- Kur´ân´ın İnkârcılarına Cevap:

Aşağıya, sadedinde olduğumuz hadisi şerh ederken Müslim şârihi merhum ve mağfur Ahmet Davudoğlu hocanın Kur´ân-ı Kerîm´in faziletini inkâr eden nâdanlara cevabî mahiyetteki nefis bir açıklamasını aynen kaydediyorum:

“Maalesef bugün bazı dinsizler her fırsatta Kur´ân-ı Azîmüşşân´a dil uzatmakta, onun hâşâ bir Arap düzmesi oluğunu iddia edecek kadar ileri gitmektedirler.

Bunların içinde: “Kur´ân´dan ne olacak O´nu ben de yazarım” diyen yiğitler bulunduğunu da işitiyoruz. Omuzlarının üzerinde kafa değil mankafa dolu birer susak taşıdıklarının bile farkına varamayan bu gafillerle ilmî münakaşaya girişmek abesle iştigal olur. Böylelere verilecek en kestirme cevabı biz yine Aziz Kitabımız Kur´ân-ı Kerîm´de buluyoruz: “Haydi (yiğitler), siz de şu Kur´ân gibi bir Kur´ân getiriverin!..”

Kur´ân´a nazîre yazacaklar çoktur; fakat ondört asırdır yazan yoktur. Neredesiniz be koç yiğitler!.. Tam 14 asırdır meydan sizin! O kadar kolay bir şeyi hâlâ hazırlayamadınız mı .. Bütün Kur´ân´a nazîre yazmak sizi terletecekse, ondan vazgeçtik; hiç olmazsa “Kurân sûreleri gibi on sûre getirin!..” bu da kâfî… Niye susuyorsunuz; onu da mı yapamayacaksınız Üzülmeyin canım! hiç olmazsa Kevser sûresi kadar, yani üç âyetten ibaret “Kur´an sûresi gibi bir sûre getirin!..” Ondört asırdır vaadlerinizi bekliyoruz. Artık bu kadarcığını da yapamazsanız yazıklar olsun size! Yiğitliği de batırdınız, insanlığı da… Bizim bildiğimiz; yiğit verdiği sözün üzerine can veren adamdır. Ya dediğini yapar; ya ölür. Siz hâlâ utanmadan yaşıyor, sıkılmadan insan arasına çıkıyorsunuz. Eyvahlar olsun size!..

Şimdi adam akıllı rezil oldunuz ya, biraz beni dinleyin! Siz bu kara sevdadan vazgeçin! Zira imkânı yok yapamazsınız. Güneşe tükürmeye kalkışan yakalarını kirletmekte kalır derler. Değil sizin gibi ismini bile kekelemeden söyleyemeyenler, fesâhat ve belâgat ile dünyaya ün salmış nice koç yiğitler ortaya çıkmış; fakat Kur´ân-ı Kerîm´in icâzı karşısında hiçbir şey yapamamış; yabancı köpekler gibi kuyruklarını kısarak kemâl-i rezâletle ortadan çekilmişlerdir. Peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Müseyleme´yi bu bâbda misâl göstermek kâfidir. Marifetlerini tarihten öğrenebilirsiniz!…

Ey Muannidler! Bilmiş olun ki Kur´ân-ı Kerîm´i değiştirmek veya ortadan kaldırmak şöyle dursun, O´nun bir harekesine bile dokunamayacaksınız. Neden biliyor musunuz Çünkü O´nu muhafaza eden bizzat Allah´tır. Teâlâ Hazretleri sair semavî kitapların muhafazasını o kitaplarla amel edenlere tevdi etmişti. Bugün bu kitapların hali meydandadır. Kur´ân-ı Azimüşşan´ı ise bizzat kendisinin muhafaza edeceğini bundan ondört asır önce: “Hiç şüphe yok ki o Kur´ ân´ı biz indirdik biz!.. Hem hiç şüphe yok ki biz onu mutlaka muhafaza edeceğiz” (Hicr 9) buyurarak cihana ilân etmiştir. Şurası calib-i dikkattir ki âyeti kerimede sekiz-on tane te´kid biraraya gelmiştir. Şöyle ki:

1) Bu âyet, ismi üstünde te´kid edatı olan “inne” ile başlamıştır.

2) “İnne”nin ismi cem´i mütekellim zamiri olup Allah´a raci´dir. Bu zamirin cemi´ oması ta´zim ve te´kid ifade eder.

3) “Nahnu” zamiri “inne”deki zamirin te´kididir. Yahut müptedadır. Her iki halde de te´kid bildirir.

4) “Nezzelnâ” fiilinin faili de tazim için cem´i´ sigası ile gelmiştir.

5) Cümle, isim cümlesidir. “Vav” ile yukarıya atfedilen ikinci cümlede hal yöne böyledir yani.

6) “İnne” tahkik ve te´kid edatıdır.

7) “Na” cemi´ mütekellim zamiridir.

8) “Lehu” câr ve mecrur olup kasır ve hasır için müteallakından önce zikredilmiştir.

9) “Lehâfizûn”un başındaki lâm, te´kid ifade eden lâm´ı haliyyedir.

10) Cümle isim cümlesidir.

Görülüyor ki, bu âyet-i kerimede tam on tane te´kid vardır. Acaba bunun hikmeti nedir Hikmetini anlamak için bir nebzecik Maâni ilmine müracaat edelim. O ilim diyor ki: Kendisine söz anlatlan kimse, ya hal-i zihindir, yani söylenilen şeyi yeni işitir. Yahut biraz bilir de tereddüt halindedir. Fakat hakikati öğrenmek ister; yahut da bilir de inkâr eder. İşte hâl-i zihin bulunan kimseye o söz hiç te´kidsiz anlatılır. Mütereddit bulunana te´kidli söylemek iyi olur; inkâr edene ise inkârının derecesine göre bir, iki veya daha fazla te´kid vasıtaları kullanılarak ifade etmek vaciptir. İlm-i Maâini´nin bize lazım olan izahatı burada bitti.

Şimdi düşünelim: Kur´ân-ı Kerim´e dil uzatmak cür´etkarlığında bulunan küstahlar, şüphesiz ki onu inkâr edenlerdir. Âyet zaten onlara cevap olarark nazil olmuştur. Arapçada te´kid vasıtaları çoktur. Bunlardan biri de sözü tekrarlamaktır. Âyetteki bu on te´kidi bir an için sözün tekrarı farzedersek, mütecavizlere Teâlâ Hazretleri bir şeyi tam on defa tekrarlayarak yani on defa onu ben indirdim ben muhfâza edeceğim buyurarak te´kid etmiş olur ki, bu iş, söz anlayan bir insan için kafasına odunla vurmaktan daha müessirdir. Üstelik te´kid münkire karşı yapıldığı cihetle on te´kid ona on defa kâfir demeyi de tazammum eder. Demek oluyor ki, Kur´ân-ı Kerîm´e dil uzatan hainler en azından on kat katmerli kâfirdirler. Bu mâna âyetten kinaye yolu ile çıkarılır.

Âyet-i kerîme iki tarafı da keskin bir kılıç gibi iki şey´e delildir. Yani hem Kur´ân´a dokunmak isteyenlerin dillerini kesmekte, hem de belâgata örnek olmaktadır.

Bu babta son sözüm şudur: Kuş beyni kadarcık bir beyne sahip olanlar bile düşünürlerse anlarlar ki, ondört asırdan beri bunca düşmandan bir tanesinin, Kur´ân-ı Kerîm´in bir âyetine dahi nazîre getirememesi, O´nun mucize olduğuna en büyük delildir.”[41]

ـ4352 ـ6ـ وعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أن رسُولَ اللّهِ # قَالَ: ]بُعِثْتُ مِنْ خَيْرِ قُرُونِ بَنِى آدَمَ قَرْناً فَقَرْناً، حَتّى كُنْتُ مِنَ الْقَرْنِ الَّذِى كُنْتُ مِنْهُ[. أخرجه البخاري.

6. (4352)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ademoğlu nesillerinin en temizinden süzüle süzüle gelerek bulunduğum nesilde ortaya çıktım.” [Buharî, Menâkıb 23.][42]

AÇIKLAMA:

Karn kelimesi, bir asırda yaşayan insanlar cemaatine denir. Dilimizde bu mânaya en yakın kelime nesildir. Bizim nesil deyince, kısmen bizimle beraber aynı zamanda yaşayan insanlar kastedilir. Âlimler karn ile ortalama yüz yılı kastetmişlerdir. Yetmiş yıl ve daha başka müddetlere de karn denildiği olmuştur. İbnu Hacer´in kaydettiğine göre karn´la kastedilen müddet hakkında “on” ile “yüzyirmi” yıl arasında değişen ihtilaflar olmuştur. Bu ihtilafı “karn, tamamen helak olup hiçbir ferdinin kalmadığı bir topluluktur” diyerek cem etmeye çalışan da olmuştur. Ancak çoğunlukla karn deyince yüz yıllık müddetin kastedildiği kabul edilmiştir.

Yapılan açıklamadan anlaşılacağı üzere karn, sadece zaman dilimi ifade etmez, o dilim içerisinde yaşamış bulunan insanları da ifade eder. Bu sebeple İbnu Hacer, “Birbirine yakın bir zamada belli ve muayyen bir işe iştirak etmiş kimseler” diye tarif ettikten sonra, “Bir din veya mezhep veya amel etrafında bir reis veya peygamber tarafından onlar zamanında toplanmış bulunan kimseler cemaati” diye tarif edildiğini de belirtir. Bu görüşe göre karn, belli bir vasıfla muttasıf olan, aralarında müşterek bir gaye ve yön bulunan insanların cemaatine denmiş olmalıdır. İbnu´l-Arabî, karn kelimesini akran kelimesinden geldiğini, dolayısıyla yaşıt insanlar neslini ifade ettiğini, bunun da 20-70 yıl arası bir müddet olduğunu, her devirde insanların ortalama ömrünün bu olması sebebiyle, en makul açıklamanın böyle demek olacağını söyler.

Sadedinde olduğumuz hadis, Resûlullah´ın Hz. Adem´den beri her seferinde zinadan uzak, nezih evlenmelerle teselsül edip, en sonunda bütün Araplarca sayılan ve sevilen Kureyş ve onlar içerisinde en ziyade itibar gören Benî Hâşimoğullarından geldiğini ifade etmektedir. Hadiste geçen قَرْنَا فَقَرْناً ibaresini değerlendiren âlimler, fe edatının fazilette tertibe delalet ettiğini, dolayısıyla Resûlullah´ın mensup olduğu neseb zincirinin, (aleyhissalâtu vesselâm)´ın doğumuna yaklaştıkça faziletinin arttığının ifade edildiğini söylerler. Nitekim Resûlullah´ın nesebi Hz. İbrahim´e kadar çıkmaktadır.

İbnu Sa´d´ın kaydettiği bir rivayette, Hişâm İbnu Muhammet İbnu´s-Sâib el-Kelbî babasından şunu nakleder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın beş yüz kadar büyükannesini yazdım, bunlar arasında hiçbirinde sifâh (zina) ve diğer câhiliye pisliklerinden birine rastlamadım.”[43]

ـ4353 ـ7ـ وَعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَثَلِى وَمَثَلُ ا‘نْبِيَاءِ قَبْلِى كَمَثَلِ رَجُلٍ بَنَى بَيْتاً فَأحْسَنَهُ وَأجْمَلَهُ إَّ مَوْضِعَ لَبْنَةٍ مِنْ زَاوِيَةٍ مِنْ زَوَايَاهُ فَجَعَلَ النَّاسُ يَطُوفُونَ بِهِ وَيَعْجَبُونَ لَهُ وَيقُولُونَ: هََّ وُضِعَتْ هذِهِ اللَّبْنَةُ؟ فَأنَا تِلْكَ اللَّبَنَةُ وََأنَا خَاَتَمُ النَّبِىِّينَ[. أخرجه الشيخان .

7. (4353)- Yine Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misâli, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): “Bu eksik kerpiç konulmayacak mı ” der. İşte ben bu kerpiçim ben peygamberlerin sonuncusuyum.” [Buharî, Menâkıb 18; Müslim, Fedâil 21, (2286).][44]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste, geçmiş peygamberler ve insanları irşad etmek üzere getirdikleri şeriatler, temelleri atılıp, üzerine duvarların örülmüş, tamamlanmak üzere tek kerpici eksik kalmış, mükemmel güzel bir binaya benzetilmektedir. İşte bu risalet binasını tamamlayacak sonuncu tuğla Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) olmuştur.

2- Hadisten şu hükümler çıkmaktadır:

* Meselelerin anlaşılmasını kolaylaştırmak için teşbihler yaparak temsiller getirmek câizdir.

* Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, diğer peygamberler üzerine fazileti vardır.

* Resûlullah son peygamberdi ve O´nunla şeriatler kemâle ermiştir. Her peygamberin şeriati kendine nisbetle kâmildir, ancak şeriat-ı Muhammediye´ye nisbetle eskiler eksik olmaktadır. [45]

ـ4354 ـ8ـ وَعَنْ أنَسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: آتِى بَابَ الْجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأسْتَفْتِحُ. فَيَقُولُ الْخَازِنُ: مَنْ أنْتَ؟ فَأقُولُ: مُحَمّدٌ. فَيَقُولُ: بِكَ أُمِرْتُ أنْ َ أفْتَحَ ‘حَدٍ قَبْلَكَ[. أخرجه مسلم .

8. (4354)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben kıyamet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Hâzin (kapıcı melek): “Sen kimsin ” diye seslenir. Ben:

“Muhammed´im!” derim. Bunun üzerine

“Sana açıyorum. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum!” diyecek!” [Müslim, İman 333, (197).][46]

ـ4355 ـ9ـ وعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]صَلّى النَّبِيُّ # الْعِشَاءَ. ثُمَّ انْصَرَفَ فَأخَذَ بِيَدِى حَتّى خَرَجَ الى بَطْحَاءِ مَكَّةَ فَأجْلَسَنِى وَخَطَّ عَليَّ خَطّاً، وَقالَ: َ تَبْرَحَنَّ مِنْ خَطِّكَ. فإنَّهُ سَيَنْتَهِى إلَيْكَ رِجَالٌ فََ تُكَلِّمْهُمْ. فإنَّهُمْ لَنْ يُكَلِّمُوكَ ثُمَّ مَضَى حَيْثُ أرَادَ فَبَيْنَا أنَا جَالِسٌ فى خَطِّى إذْ أتَانِى رِجَالٌ كَأنَّهُمُ الزُّطُّ أشْعَارُهُمْ تُوَارِى أجْسَامَهُمْ، َ أرَى عَوْرَةً وََ أرَى قِشْراً وَيَنْتَهُونَ إليَّ َ يُجَاوِزُونَ الْخَطَّ ثُمَّ يَصْدُرُونَ إلى رَسُولِ اللّهِ #. حَتّى إذَا كَانَ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ جَاءَنِى رَسُولُ اللّهِ # وَأنَا جَالِسٌ فَدَخَلَ عَلىَّ خَطِّى فَتَوَسَّدَ فِخِذِى فَرَقَدَ، وَكَانَ إذَا رَقَدَ نَفَخَ. فَبَيْنَا أنَا قاعِدٌ وهُوَ مُتَوَسِّدٌ فِخِذِى. إذْ أتَى رِجَالٌ عَلَيْهِمْ ثِيَابٌ بِيضٌ، اللّهُ أعْلَمُ مَا بِهِمْ مِنَ الْجَمَالِ، فَانْتَهَوْا إلىَّ، فَجَلَسَ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ عِنْدَ رَأسِهِ وَطَائِفَةٌ عِنْدَ رِجْلَيْهِ ثُمَّ قَالُوا بَيْنَهُمْ مَا رَأيْنَا عَبْداً قَطُّ أُوتِىَ مِثْلَ مَا أوِتِىَ هذَا النَّبِىُّ إنَّ عَيْنَيْهِ تَنَامَانِ

وَقَلْبُهُ يَقْظَانُ اضْرِبُوا لَهُ مَثً. مِثْلُ مُشَيِّدٍ بَنَى قصْراً ثُمَّ جَعَلَ مَائِدَةً، وَدَعَا النَّاسَ إلى طَعَامِهِ وَشرَابِهِ، فَمَنْ أجَابَهُ أكَلَ مِنْ طعَامِهِ، وَشَرِبَ مِنْ شَرَابِهِ، وَمَنْ لَمْ يُجِبْهُ عَاقَبهُ. قَالَ: ثُمَّ ارْتَفَعُوا وَاسْتَيْقَنَ # فقَالَ: سَمِعْتُ مَا قَالَ هؤَُءِ، وَهَلْ تَدْرِى مَنْ هُمْ؟ قُلْتُ: اللّهُ وَرَسُولَهُ أعْلَمُ. قَالَ: هُمْ الْمَŒئِكَةُ. قَال: فَتَدْرِى مَا الْمَثَلُ الَّذِى ضَرَبَُوهُ؟ قُلْتُ اللّهُ وَرَسُولُهُ اعْلَمُ. قَالَ: الرَّحْمنُ بَنَى الْجَنَّةَ، وَدَعَا عِبَادَهُ إلَيْهَا. فََمَنْ أجَابَهُ دَخَلَ الجَنَّةَ، وَمَنْ لَمْ يُجِبْهُ عَاقَبَهُ[. أخْرَجه الترمذي وصححه.وَالْمُرَادُ »بِالْقِشْرِ« الثِّيَابُ. أى َ أرَى عَوْرَةً مُنْكَشِفَةً مِنْهُمْ، وََ أرَى عَلَيْهِمْ ثِيَاباً تُغَطّى عَوْرَاتَهُمْ .

9. (4355)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) yatsı namazını kıldı. Sonra namazdan çıkınca elimden tuttu. Bathâ-i Mekke´ye kadar gidip orada beni oturttu. (Yere dairevî) bir hat çizip:

“Hattından dışarı çıkma! Sana bazı kimseler gelecek, sakın onlara bir şey söyleme. Zira onlar seninle konuşacak değiller!” buyurdu. Sonra dilediği yere çekip gitti. Ben çizgimin içinde otururken bana bir grup insan geldi. Esmer renkleriyle sanki Hindûlara benziyorlardı. (Pek uzun olan) saçları, vücutlarını öylesine örtmüştü ki, ne bir avret yerlerini ne de bir elbiselerini görüyordum. Bana kadar geldiler, ancak çizgiyi geçmediler. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)(ın gittiği yere) yürüdüler.

Gecenin sonuna doğru Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm), ben otururken yanıma geldi ve çizgiden içeri girdi. Dizime dayanıp yattı. Yatınca (ağzından) soludu. Ben oturuyordum, O da dizime dayanmış vaziyette böyle duruyorduk. Derken, üzerinde beyaz elbiseler olan bir grup adam geldi. Güzelliklerinin derecesini Allah bilebilir. Bana kadar yaklaştılar. Bir kısmı Aleyhissalâtu vesselâm´ın baş tarafına, bir kısmı da ayakları tarafına oturdular. Sonra aralarında konuşarak:

“Biz şimdiye kadar bu peygambere verilen gibisinin, bir başkasına verildiğini hiç görmedik. Bunun gözleri kapalı, kalbi uyanık. Ona bir misâl verin!” (dediler ve şu temsili anlattılar):

“Bir efendi köşk yaptırmış sonra bir ziyafet verip sofra kurmuş, insanları yiyip içmeye çağırmıştır. İcabet edenler gelip yemeğinden yiyip, suyundan içmiştir. İcabet etmeyenleri de cezalandırmıştır” dediler ve kalktılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da kendine geldi ve:

“Şunların ne dediklerini işittim. Onların kim olduklarını biliyor musun ” dedi. Ben: “Allah ve Resûlu bilir!” dedim.

“Onlar meleklerdi!” buyurdu ve ilave etti.

“Onların getirdikleri temsilin mânasını anladın mı ”

“Allah ve Resûlü bilir!” dedim. Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

“Rahman (Olan Rabbimiz) cenneti kurdu. Kullarını ona davet etti. Kim davete icabet ederse cennete girer, kim de icabet etmezse onu cezalandırır.” [Tirmizî, Emsâl 1, (2865).][47]

ـ4356 ـ10ـ وَعَنْ عَبْدِاللّهِ بْنِ هشَامٍ قَالَ: ]كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ # وَهُوَ آخِذٌ بِيَدِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فقَالَ عُمَرُ: يَا رَسُولَ اللّهِ ‘نْتَ أَحَبُّ إلىَّ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ إَّ نَفْسِى، فقَالَ #: َ، وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ حَتّى أكُونَ أحَبَّ إلَيْكَ مِنْ نَفْسِكَ. فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: فإنَّهُ اŒنَ ‘نْتَ أحَبُّ إلىّ مِنْ نَفْسِى. فقَالَ #: اَŒنَ يَا عُمَرُ[. أخرجه البخاري .

10. (4356)- Abdullah İbnu Hişâm (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalâtu vesselâm, Ömer (radıyallahu anh)´ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer:

“Ey Allah´ın Resûlü! Sen bana, nefsim hâriç herşeyden daha sevgilisin!” dedi. Resûlullah hemen şu cevabı verdi:

“Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!”

Hz. Ömer (radıyallahu anh):

“Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:

“İşte şimdi (kâmil imâna erdin) ey Ömer!” buyurdular.” [Buhârî, Fedailu´l-Ashab 6, İsti´zân 27, Eymân 3.][48]

AÇIKLAMA:

1- Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), imanda ulaşılacak en yüce mertebenin (rütbetu´l-ulya) anahtarını vermektedir: “Kişinin kendisine olan fıtrî sevgisinden daha ileri bir sevgi ile Resûlullah´ı sevmesi.” Hatta bazı zâhidler, hadiste Aleyhissalâtu vesselâm´ın şöyle söylediğini belirtmişlerdir: “Ey Ömer, sen benim rızamı, helâk olmaya bile götürecek olsa, kendi hevâna tercih etmedikçe beni sevme dâvanda doğru söylemiyorsun.” Hattâbi der ki: “Kişinin nefsini sevmesi tabiatında olan bir vak´adır, fıtrîdir. Başkasına olan sevgisi ise, sebeplerin tavassutu ile ihtiyaridir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ömer (radıyallahu anh)´a söylemiş bulunduğu ifadesinde, bu ihtiyarî sevgiyi kastetmiş olmalıdır. Çünkü tabiatın kalbedilip, üzerine yaratıldığı aslî şeklinin değiştirilmesi mümkün değildir.”

İbnu Hacer der ki: “Bu nokta-i nazardan, Hz. Ömer´in ilk cevabı, fıtratın ifadesi olmaktadır. Sonra düşündü ve istidlâl yoluyla anladı ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine, nefsinden daha sevgilidir. Şundan ötürü ki: O (aleyhissalâtu vesselâm), hem dünyada ve hem de ahirette felakete atıcı şeylerden kurtuluş sebebidir. Böylece ihtiyarının iktizası olan şeyi de haber vermiş oldu. İşte bunun için, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın cevabı: “İşte şimdi ey Ömer!” Yani: “İşte şimdi anladın ve gerektiği şekilde konuştun!” oldu.

Aynî, muhabbetin:

* İclal ve tazim muhabbeti: Babaya karşı muhabbet gibi;

* Merhamet ve şefkat muhabbeti: Evlada karşı muhabbet gibi;

* Müşâkele (benzerlik) ve istihsan muhabbeti: İnsanların birbirine muhabbeti gibi, olmak üzere üç kısma ayrıldığını belirttikten sonra, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu sevgilerin hepsini cem ettiğini belirtir.[49]

RESULULLAH´I SEVMEK NE DEMEK

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı nefsimizden de fazla sevmemizin gereğini sadece bu ve benzeri hadiseler beyan etmez; Kur´ânî vahiyler de bunu te´kid eder ve sıkça hatırlatır:”Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakınlarınız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler, size Allah´tan, Resulü´nden ve O´nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, o zaman Allah´ın azabı gelinceye kadar bekleyin. Allah, kendisine itaatten çıkmış fasıklar topluluğuna yol göstermez” (Tevbe 24).

Sevgi, kalbî bir hadise. Herkes peygamberi sevdiğini söyleyebilir, hatta sevmekte olduğunu zan da edebilir. İmanımızın sıhhatini mevzubahis eden bu mühim hadisede ne derece başarılı ve samimi olduk ve gerçeğe ulaştık endişesi, mü´minlerin birinci problemi olmaya sezadır. Kur´an-ı Kerim buna pek çok âyette yer verir, adeta maddî ölçüler koyar:

* Allah ve Resûlünün hükmüne itiraz etmemek: “Allah ve Peygamberi bir işe hükmettiği zaman, gerek mü´min olan bir erkek, gerek mü´min olan bir kadın için (ona aykırı olacak) işlerde kendilerine muhayyerlik yoktur” (Ahzab 36).

* Resulullah´ın konuştuğu yerde (meselelerde), susmak: “Ey iman edenler Sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin…” (Hucurat 2).

* Peygamberin verdiğini almak, yasakladığını terketmek: “Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasakladı ise ondan da sakının” (Haşr 7).

* İhtilafların çözümünde Resulullah´ı hakem yapmak: “Hayır öyle değil! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65.)[50]

* Sünnete Uymak:

Âlimler, âyetlerde ifade edilen meseleleri daha da müşahhas hale getirerek şöyle derler: “Resulullah´ı sevmek:

* Sünneti yaşamak;

* Sünnetin ihyasına, yaşanmasına çalışmak;

* Şeriatinden bid´ayı defetmek;

* Hayatında şeriatın mevcudiyetini temenni etmek;

* Hayatını ve malını şeriat yolunda harcamak. [51]

* Allah´ın Rızası Ve Sevgisi Sünnete Uymakla Elde Edilir:

Bir mü´minin en büyük ideali, kendisini Allah´a sevdirmektir. Yani O´nun rızasını kazanmak, gadabından korunmak. Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, hayır yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar: Allah´ın sevgisini kazanmak. Kaydedeceğimiz şu ayet bunun tek yolu olduğunu gösterir: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sünnetine uymak: “De ki: “Eğer Allah´ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân 31).[52]

Sevginin Mahiyeti:

İslâm alimleri, bu vesile ile sevginin mahiyetini tahlil ederek derler ki:”Muhabbet:

* Ya menfaata itikat etmektir;

* Veya buna tabi olan meyildir;

* Ya da iki taraftan birine vaki olarak hususiyet kazanan bir sıfattır.

Meyl´e gelince, bu da:

* bazan duyulardan birinin lezzet almasıyla hasıl olur; güzel bir surete meyil gibi;

* Bazan aklıyla lezzet aldığı şeyedir; fazilet ve kemâle olan sevgi gibi;

* Bazan kendisine yapılan ihsan (iyilik) veya kendisine gelecek bir zararı defetme gibi bir sebeple olur.

Şurası açık ki Resulullah´a meyledip sevmede bu üç sebebin üçü de mevcuttur. Zahiri ve batınî güzellikler ondadır, kemâlatın envaı ondadır, bütün mü´minlere sırat-ı mustakim hidayetini ihsan eden, ebedi cehennem belasından vikaye eden odur.”

Aynî der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sevgisi, O´na itaatte bulunma ve muhalefeti terketme iradesidir. Bu ise İslam´ın vaciblerindendir.” Nevevî de şöyle demiştir: “Hadiste kötülükleri emreden nefisle, mutmainne nefis arasında hüküm vermeye bir telmih var. Zira, kim mutmainne cihetini tercih ederse, Resulullah sevgisini üstün tutmuş olur. Kim de nefs-i emmare canibini tercih ederse onun hükmü bilakistir.” [53]

ـ4357 ـ11ـ وَعَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: وَالَّذِى نَفْسُ مُحَمّدٍ بيَدِهِ لَيَأتِيَنَّ عَلى أحَدِكُمْ يَوْمٌ وََ يَرَانِى، ثُمَّ ‘نْ يَرَانِى أحَبُّ إلَيْهِ مِنْ أهْلِهِ وَمَالِهِ مَعَهُمْ فَأوَّلُوهُ عَلى أنَّهُ # نَعَى نَفْسَهُ إلَيْهِمْ وَعَرَّفَهُمْ بِمَا يَحْدُثُ بَعْدَهُ مِنْ تَمَنِّى لِقَائِهِ عِنْدَ فَقْدِهِمْ مَا كَانُوا يُشَاهِدُونَ مِنْ بَرَكَاتِهِ، صَلَواتُ اللّهِ عَلَيْهِ وَسََمُهُ[. أخرجه الشيخان، وهذا لفظ مسلم .

11. (4357)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Muhammed´in nefsi yed-i kudretinde bulunan Zât-ı Zülcelâl´e yemin olsun ki, sizden birine, beni görmeyeceği bir gün gelecek ki, o gün beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacak.” Resulullah´ın bu sözünü, Ashab, kendilerine ölümünü haber veriyor diye yorumladılar. Bunun üzerine, ölümüyle kendisini kaybedince getirmiş olduğu bereketleri müşahede ettikleri müddetçe duyacakları, Aleyhissalatu vesselam´a kavuşma temennisini kasdettiğini bildirdi.” [Müslim, Fezail 142, (2364).][54]

ـ4358 ـ12ـ وَعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]قيلَ يَا رَسُولَ اللّهِ: مَتَى وَجَبَتْ لَكَ النُّبُّوَّةُ؟ قَالَ: وَآدَمُ بَيْنَ الرُّوحِ وَالْجَسَدِ[. أخَرجه الترمذي وصححه .

12. (4358)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: “Ey Allah´ın Resûlü! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu

Şöyle cevap verdi:

“Hz. Adem ruhla cesed arasında iken!” [Tirmizî, Menakıb 1, (3613).][55]

AÇIKLAMA:

1- Ulemanın açıklamasına göre, burada, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demek istemektedir: “Hz. Adem yeryüzüne suret olarak atılmış, henüz cesed giymemiş bir halde iken bana peygamberlik vacib oldu.” Yani, “Hz. Adem´in ruhu, henüz cesedine girmemiş iken…” Ahmed İbnu Hanbel´in Müsned´de, Buharînin el-Tarihu´l-Kebir´de, Ebu Nu´aym´ın ed-Delail´de ve diğer birçok alimlerce tahric edilen ve Hakim tarafından sahih olduğu tasrih edilen bir hadis şöyledir: “Ben yaratılışta peygamberlerin ilki, gönderilişte ise sonuncusuyum.”

Ancak halkın dilinde bu hadis şöyle bilinmektedir: “Adem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim.”

Kitaplarda hadisin başka değişik şekillerine de rastlanır. Esas olan Tirmizî´de yer alan sadedinde olduğumuz hadistir. İbnu Sa´d´ın kaydettiği bir rivayette “Ben yaratılışta insanların ilki, peygamber olarak gönderilişte sonuncusuyum” buyrulmuştur.

2- Münavi, sadedinde olduğumuz hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, kendisinin “ilk insan” veya “ilk mevcut” olduğunu değil, “ilk nebi” olduğunu söylemiş olmasına dikkat çeker ve bu ifade ile Aleyhissalatu vesselâm´ın, zamanın yaratıldığı ilk sıralarda “nübüvvetin varlığına işaret ettiğini” söyler. Aynen şöyle der: “Aleyhissalâtu vesselam, “Ben ilk insandım veya ilk var olan mevcuttum” demiyor. Bununla, nübüvvetinin, zamanın yaratılışının başında, âlem-i şehadette değil, alem-i gaybta mevcud olduğuna işaret etmiş olmaktadır. İsm-i Batın´daki zaman, cisminin varlığına ve ruhunun cisme irtibatına ulaşınca cereyan etmekte olan zamanın hükmü, İsm-i Zahir´e intikal etti. Böylece Aleyhissalatu vesselam, ruhuyla, cismiyle bizzat ortaya çıktı. Batında hüküm O´na aitti. Yani, nebiler ve resuller eliyle gelmiş olan bütün şeriatlerde hüküm batınen O´na aitti. Sonra hüküm zahirde de O´nun oldu. Böylece, İsm-i Bâtının ibraz etmiş olduğu her bir şeriat, İsm-i Zahir´in hükmüyle neshedildi; tâ ki, şeriat bir dahi olsa, iki ismin hükmünün ayrı olduğu beyan edilsin.”

Münavi, “Hz. Adem ruhla cesed arasında iken” ibaresini şöyle açıklar: “Yani Allah Teâla Hazretleri, Resulullah´a, daha insani bedenler icad edilmezden önce, henüz o ruh iken haiz olduğu mertebeyi haber vermiş olmalı, tıpkı insanoğlundan, daha cesedleri yaratılmazdan önce, misak almış olması gibi.” Bu mütâlaayı serdeden İbnu Arabî, -bazı alimlerce benimsenerek tekrar edilen- şu görüşe de yer vermiştir: “Allah Teâla Hazretleri Benî Adem´in sırtlarından zürriyetlerini alıp, onları nefislerine karşı şahit kılıp, “Rabbiniz değil miyim ” deyince, şu istişhada “Evet!” diye ilk cevap veren Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) olmuştur. İşte bu surette O, en son gönderilen olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.”

Bu sadedinde dense ki: Hz. Adem´in hakikatte topraktan kalıb halinde yaratıldıktan sonra ruh üflenmiş olan varlıktır, yani Adem deyince, ruh ve cesedin birleşmiş olduğu halde ortaya çıkan varlık anlaşılmaktadır. Bu durumda “Adem ruhle cesed arasında iken” sözü ne mâna taşır

Buna cevaben deriz ki: “Burada mecaz mevzubahistir. Yani, yaratılışı tam orlarak ortaya çıkmazdan öneki ve fakat tamamlanmaya yaklaşmış bulunan halinden mecazdır. Nitekim falanca “hastalıkla, sağlık arasındadır” deriz. Bu sözümüzle her iki hale de yakınlığını kasdetmiş oluruz.

Bu hadisle ilgili olarak Taceddin Subkî de şöyle bir açıklama yapar: “Şayet: Nübüvvet bir vasıftır, vasfın olabilmesi için onunla muttasıf olan mevsufun mevcut olması gerekir. Fiiliyatta da, doğumundan kırk yıl sonra peygamber olduğu halde varlığından ve irsalinden önce nasıl bu sıfatla tavsif edilebilir ” dersen, derim ki: Naslarda, Allah´ın, ruhları cesedlerden önce yarattığı gelmiştir. Öyle ise “Ben peygamberdim” sözüyle, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ruh-u şeriflerine, yahut da hakikat-ı Muhammediye´ye işaret etmiş olabilirler. Bilindiği üzere, hakikatlerin künhüne akıllarımız vakıf olamaz. Onları ancak yaratıcıları veya ilahî nurdan nasibedar olanlar anlayabilir. Alkamî, Ali İbnu´l-Hüseyin´den o da babası tarikiyle ceddinden merfu olarak şunu nakleder:

“Ben, Hz. Âdem aleyhisselam yaratılmazdan ondörtbin yıl önce, Rabbimin yanında bir nur olarak mevcuttum…”[56]

ـ4359 ـ13ـ وَعَنِ ابْنِ مَسْعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا مِنْكُمْ مِنْ أحَدٍ إَّ وَقَدْ وُكِّلَ بِهِ قَرِينُهُ مِنَ الْجِنِّ وَقَرِينُهُ مِنَ الْمََئِكَةِ. قَالُوا: وَإيَّاكَ يَا رَسُولَ اللّهِ. قَالَ: وإيَّاىَ إَّ أنَّ اللّهَ أعَانِنى عَلَيْهِ فأسْلَمَ، فََ يَأمُرُنِى إَّ بِخَيْرٍ[. أخرجه مسلم، وقد تقدّم في كتاب الغيرة من حديث عائشة بمعناه.»القرينُ« المصاحبُ، وكلُّ إنسانٍ فمعهُ قرينٌ من المئكة يأمرهُ بالخير ويُحَثَّهُ عليه، وقرينٌ من الشيطان يأمرهُ بضّدِ ذلك ويحثُّهُ عليه.

13. (4359)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sizden hiç kimse yoktur ki ona, biri şeytandan diğeri melekten olmak üzere yanından ayrılmayan iki “karin” tevkil edilmemiş olsun!”

“Size de mi ey Allah´ın Resûlü!” denildi.

“Bana da!” buyurdular. Ancak, Allah ona karşı bana yardım etti de o müslüman oldu. Artık o bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!” [Müslim, Münâfıkûn 69, (2814).][57]

AÇIKLAMA:

Burada, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın mümtaz hususiyetlerinden biri açıklanıyor. Şeytanının müslüman olması. Hadisin, Müslim´ de Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´dan rivayet edilen vechi daha açıktır. Hadisin mezkur vechi 4309 numarada kaydedildi. Gerekli bazı açıklamalar da orada sunuldu.

Burada şunu ilave edelim ki, başka hadislerde daha sarih olarak geldiği üzere insanın, biri şeytan diğeri melek olmak üzere iki karini vardır. Melek daima iyi şeyler, hayırlar telkin eder. Şeytan da kötü şeyler, şerler, küfürler, isyanlar ve hevâ telkin eder. Şu halde mü´min, içinden gelen iyi sesleri, melekten bilip onlara uymalıdır, kötü şeyleri de şeytandan bilip onlara uymamalıdır. Müslüman, bu seslerden birine, birinden diğerine uyup uymamakla imtihan edilmektedir.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şeytanın müslüman olması ve hayırdan başka bir şey emretmemesi, tebligatına olan güvenimiz bakımından mühim bir hadisedir. Böylece, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan varid olan hadisler hakkında suizan atmaya çalışacaklar, cevapları peşin almış oluyorlar. Esasen Aleyhissalâtu vesselâm, Abdullah İbnu Amr İbnu´l-As´a, hangi halde, ne suretle konuşursa konuşsun fem-i mübareklerinden Hak´tan başka bir şey çıkmayacağını yeminle söylemiştir (Bakınız 1. cilt sayfa 27).[58]

ـ4360 ـ14ـ وَعَنْ أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّه #: مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُسَلِّمُ عَليَّ إّ رَدَّ اللّهُ تَعالى عَليَّ رُوحِي حَتّى أرُدَّ عَلَيْهِ السََّمَ[. أخرجه أبو داود.

14. (4360)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bana bir mü´min selam verdi mi, kendisine mukabele etmem için Allah ruhumu bedenime iade eder. Ben de mutlaka selama mukabele ederim.” [Ebu Davud, Menasik 100, (2041).][59]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a ait bir başka hususiyeti daha beyan etmektedir: Herhangi bir mü´min kabrini ziyaret edip selam verdiği takdirde bu selam vesilesiyle Cenab-ı Hak, Aleyhissalâtu vesselâm´ın mübarek ruhlarını cesedine göndermekte ve Resulullah da bu selama mukabelede bulunmaktadır.

2- Hadisi bu zahiri manada anlayınca bazı müşkiller ortaya çıkacaktır. Şöyle ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ruhunun cesede her selam verişte girip çıkması gerekecek, bu hal bir meşakkat olmaktan öte, ölme ve dirilme hadiselerinin tekerrür etmeyeceğini ifade eden ayetlere de muhaliftir.[60] Ayrıca bu anlayış, peygamberlerin kabirlerinde diri olduklarını ifade eden mütevatir hadislere de muhalefet eder Öyle ise, zahir murad olamaz, te´vil edilmesi gerekir. Beyhakî der ki: “Nebilerin ruhu kabzedildikten sonra, ruhları tekrar kendilerine iade edilir. Onlar Rableri indinde, tıpkı şehidler gibi diridirler.”

Ortadaki müşkili çözmek sadedinde alimler muhtelif te´vil ve açıklamalar yaparak “redd” kelimesinin, hadiste “geri gönderme” yani “diriltme” manasında olmadığını gösterirler ve bu hususta ittifak ederler. Bu tevillerin hepsini burada zikretmek uzun kaçar. Bu sebeple sadece Suyutî merhumun açıklamasını kaydedeceğiz. Der ki:

“Redd lafzı bazan müfarakata (ayrılığa) delalet etmez, bilakis onunla, “mutlak oluş” ve “bu oluşun güzelliği” kinaye edilir. Bu, onunla arkadan gelen “ona selamı reddederim (mukabele ederim)” ifadesi arasındaki lafzî münasebeti müraattır. Şu halde redd kelimesinin hadisin başında gelişi, sonradan gelecek olan ikinci redd kelimesiyle münasebeti sebebiyledir. Öyleyse, burada bedenden ayrıldıktan sonra ruhun tekrar bedene gelmesi murad değildir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Berzah´ta melekut ahvaliyle meşguldür. Cenab-ı Hakk´ın müşahedesi ile müstağrıktır, tıpkı dünyada iken vahy hâletinde olduğu gibi. Şu halde haletten ifakatını redü´rruh (ruhun iadesi) tabiriyle ifade buyurmuştur.”

3- Aleyhissaltu vesselam, bu hadislerinde, kendisine salat-u selam okumaya teşvikte bulunmaktadır. Ebu Dâvud´un, hadisi “Kabirlerin Ziyareti” adlı bir babta kaydettiği de nazar-ı dikkate alınınca, kabrini ziyarete ve bu ziyaret esnasında selam vermeye teşvik manasının esas olduğu anlaşılır. Esasen bu sadedde başka rivayetler de var. Şöyle ki: “Kim bana kabrimin başında salat okursa, onu işitirim. Kim de bana uzaktan salat okursa o bana ulaştırılır.” “Yeryüzünde Allah Teala hazretlerinin seyyah melekleri vardır. (Ümmetimin selamını bana ulaştırırlar.”

İbnu Beşşar gibi bir kısım büyüklerden, Resulullah´ın kabri başında selam verdikleri vakit içeriden ve aleyke´sselam mukabelesini işittiklerine dair itiraflar rivayet edilmiştir.[61]

ـ4361 ـ15ـ وَعَنْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]لَمَّا كَانَ الْيَوْمُ الَّذِى دَخَلَ فِىهِ النَّبِىُّ # اَلْمَدِينَةَ أضَاءَ مِنْهَا كُلُّ شَىْءٍ، فَلَمَّا كَانَ الْيَوْمُ الَّذى مَاتَ فِيهِ أظْلَمَ مِنْهَا كُلُّ شَىْءٍ، وَمَا نَفَضْنَا أيْدِيَنَا مِنْ دَفْنِهِ حَتّى أنْكَرْنَا قُلُوبَنَا[. أخرجه الترمذي .

15. (4361)- Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Medine´ye girdiği gün, şehirdeki her şeyi aydınlık bürüdü, vefat etiği günde ise her şey karardı. Defin işinden çıktığımız zaman hepimiz kalplerimizi (vahyin inkıtaı sebebiyle) üzüntülü bulduk.” [Tirmizî, Menakıb 3, (3622).][62]

ـ4362 ـ16ـ وَعَنِ ابْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]تََ رَسُولُ اللّهِ #: رَبِّ إنَّهُنَّ أضْلَلْنَ كَثِيراً مِنْ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِى فإنَّهُ مِنِّى وَمَنْ عَصَانِى فإنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَقَوْلَهُ إنْ تُعَذِّبْهُمْ فإنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فإنَّكَ أنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ فَرَفَعَ يَدَيْهِ وَقالَ: اللَّهُمَّ أُمَّتِي،

وَبَكَى. فقَالَ اللّهُ عَزَّ وَجَلَّ: يَا جِبْرِيلُ اذْهَبْ إلى مُحَمّدٍ، وَرَبُّكَ أعْلَمُ فَأسْألْهُ مَا يُبْكِيهِ؟ فَأتَاهُ جِبْرِيلُ فَسَألَهُ، فَأخْبَرَهُ بِمَا قَالَ، وَهُوَ أعْلَمُ. فقالَ اللّهُ تَعالى: يَا جِبْرِيلُ، اِذْهَبْ الى مُحَمّدٍ فَقُلْ لَهُ: إنَّا سَنُرْضِيكَ في أُمَّتِكَ وََ نَسُوءُكَ[. أخرجه مسلم .

16. (4362)- İbnu Amr İbni´l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Hz. İbrahim´in duası olan): “Ey Rabbim şüphesiz ki o putlar insanlardan pek çoğunu saptırmıştır. Kim bana uyarsa muhakkak ki o bendendir. Kim de emirlerine karşı gelirse, şüphesiz ki sen çok bağışlayıcı, çok merhamet edicisin” (İbrahim 36) mealindeki ayeti ile, Hz. İsa´nın duası olan: “Eğer onlara azab edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette sen dilediğini yapmayı kadirsin ve sen herşeyi hikmetle yaparsın” (Maide 113) mealindeki ayeti tilavet buyurdu ve ellerini kaldırdı, şöyle yalvardı: “Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” ve ağladı. Allah Teala Hazretleri:

“Ey Cibril, Muhammed´e git! dedi, -Rabbin bildiği halde- niye ağladığını sor!” diye emretti: Cebrail aleyhisselam, O´na gelip niye ağladığını sordu. (Rabb Teâla´ya dönüp Muhammed´in) ne söylediğini -O çok iyi bildiği halde- haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâla Hazretleri:

“Ey Cebrail! Muhammed´e git ve ona söyle ki: “Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz, asla kederlendirmeyeceğiz.” [Müslim, İman 346, (202).][63]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet, ümmet hakkında müjde dolu bir hadistir. Bu müjdeyi, Duha suresindeki şu ayet teyid eder: “Ve elbette Rabbin sana razı olacağın ihsanlarda bulunacaktır” (Duha, 5). Bu ayet indiği zaman Resulullah: “O halde ümmetimden tek kişi cehennemde kaldığı müddetçe ben de razı olmam” buyurarak, ümmetten cehenneme gidecek olanları da haber vermiştir. Bu ve benzeri hadisler bizi itikâle sevketmemeli, bilakis ümmetine karşı bu kadar müşfik ve merhametkar bir peygambere layık olma gayretine sevketmelidir. Bu da O´nun sünnetine sıkı yapışmakla mümkündür. Çokça salat ve selam okumakla mümkündür.

2- Hadis, Cenab-ı Hakk´ın yanında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın mertebesinin ne kadar yüce olduğunu, Cenab-ı Hakk´ın O´nu razı etmek için her istediğini vereceğini ifade eder. Bu husus ümmet için son derece mühimdir. Zira Resulumüz, ümmetinin affını ısrarla isteyeceğini bildirmiştir: “Her peygamberin ümmeti hakkında yaptığı bir duası var. Ben duamı Kıyamet günü ümmetime şefaat için sakladım. ” Şu halde bu ve diğer şefaat hadisleriyle, sadedinde olduğumuz hadisler birleştirilince Muhamed ümmetinin, Kıyametin dehşetli anında Rab Teala´nın affına mazhar olmak gibi büyük bir bahtiyarlığa ereceği anlaşılır. هذا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

3- Hadis, dua ederken el kaldırmanın müstehab olduğunu da ifade eder. [64]

ÜÇÜNCÜ BAB

ASHABIN FAZİLETLERİNİN MÜCMEL ZİKRİ

BİRİNCİ FASIL

ÖZET OLARAK FAZİLETLERİ

ـ4363 ـ1ـ عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حَصِينٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِى، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ قَالَ عِمْرانُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: فََ أدْرِى أذَكَرَ بَعْدَ قَرْنِهِ قَرْنَيْنِ أوْ ثََثَةً ثُمَّ إنَّ بَعْدَهُمْ قَوْماً يَشْهَدُونَ وََ يُسْتَشْهَدُونَ، وَيخُونُونَ وََ يُؤْتَمَنُونَ، وَيَنْذِرُونَ وََ يُوَفُّونَ، وَيَظْهَرُ فِيهِمُ السِّمَنُ، زَادَ فِي روَايَة: وَيَحْلِفُونَ وََ يُسْتَحْلَفُون[. أخرجه الخمسة.وَزَادَ في رِواية للشَّيخَيْنِ وَلِلتِّرْمِذِىِّ، عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ: »تَسْبِقُ شَهَادَةُ أحَدِهِمْ يَمِينَهُ وَيَمِينُهُ شَهَادَتَهُ«.»القَرْنُ« الْعَصْرُ، وَهِىَ ا‘ُمَّةُ في كُلِّ عَصْرٍ مِنَ ا‘عْصَارِ كُلَّمَا انْقَضَى عَصْرٌ سُمِّيَ أهْلَهُ قَرْناً سَوَاءً طَالَ أو قَصُرَ، وَأرَادَ بقوله: »قَرْنِى« أصْحَابَهُ #.وقوله »وَيَظْهَرُ فيهِمُ السِّمَنُ« يَحْتَمِلُ أنَّهُ اَرادَ أنَّهُمْ يُحِبُّونَ التَّوَسُّعَ في الْمآكِلِ وَالْمَشَارِبِ وَهِىَ أسْبَابُ السِّمَنِ، وَقِيلَ: اَلْمَعْنى أنَّهُمْ يُحِبُّونَ اِسْتِكْثَارَ مِنَ ا‘مْوَالِ وَيَدَّعُونَ مَالَيْسَ لَهُمْ مِنَ الشَّرَفِ وَيَفْخَرُونَ بِمَا لَيْسَ مَعَهُمْ مِنَ الْخَيْرِ، كَأنَّهُ اِسْتِعَارُ السِّمَنِ في ا‘حْوَالِ عَنِ السِّمنِ في ا‘بْدَانِ .

1. (4363)- İmran İbnu Huseyn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmrân (radıyallahu anh) dedi ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” Bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin taleb edilmeden yemin ederler.” [Buharî, Şehâdât 9, Fezâilu´l-Ashâb 1, Rikak 7, Eymân 27; Müslim, Fezâilu´s-Sahâbe, 214, (2535); Tirmizî, Fiten 45, (2222), Şehâdât 4, (2303); Ebu Dâvud, Sünnet 10, (4657); Nesâî, Eymân 29, (7, 17, 18).][65]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, Ashab ve arkadan gelen Tâbiîn ve Etbauttâbiîn nesillerini tafdilde temel hadislerden biridir. Tahkik göstermiştir ki 13 ayrı sahabe tarafından rivayet edilmiştir ve bu sebeple, birkısım ülemâ, mütevatir olduğuna hükmetmiştir.

Hadis, mâna aynı kalmak şartıyla farklı lâfızlarla gelmiştir. Burada İmrân, sahabeden sonra iki nesil mi zikredildi, üç nesil mi zikredildi; tereddüt ifade eder. Çoğu rivayette bu şekk mevcut değildir. Ancak, İbnu Ebî Şeybe ve Taberânî´de Ca´de İbnu Hübeyre´den kaydedilen bir rivayette, “dördüncü asr”ın zikri de sabittir. Metin şöyle خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِى ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ يَلُونَهُمْ ثُمَّ اŒخَرُونَ آرْدَى. Sened sıkı ravilerden müteşekkil olmakla birlikte Ca´de İbnu Hübeyre´nin sahabeliği Tâbiîndendir.

İslâm ülemâsı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hadislerinden sonra, bağlayıcılık sırasında Ashab´ın hadislerini (mevkuf), Ashab´ın hadislerinden sonra Tâbiîn´in hadislerini (maktû), Tâbiînden sora Etbauttâbiîn´in hadislerini (buna da maktû denir) esas almada bu hadisi esas almıştır. Ondandır ki, Fıkıh mezhepleri, hep bu üç asırda yaşayan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) övgüsüne mazhar nesiller tarafından ortaya konmuştur. Fıkıh imamlarından İmam A´zam, Tâbiîndendir, diğerleri Etbauttâbiîndendir.

Övgüye mazhar bu üç nesle İslâm şeriatında selef veya mütekaddimûn da denir. Bu nesiller, Kur´ân-ı Kerîm´in de senâsına mazhar olmuştur. Onlar şeriata bağlılık, İslâm için fedâkarlık, harici baskı ve te´sirlerden uzaklık gibi istisnâî vasıflarla mümtazdırlar. Bunlar hakkında etraflı açıklamayı birinci ciltte kaydettiğimiz için tekrar etmeyeceğiz (5. cilt, sayfa 308 ve devamı).

2- Hadiste, şahidlik istenmediği halde kendiliklerinden şehadette bulunacaklar kötülenmektedir. Bundan, şahidlik yüklenmediği halde bunu kendi kendine yüklenen veya taleb edilmeyen şahidlik yapan kimselerin kastedildiği anlaşılmıştır.

Ancak hadis, bu mefhumuyla, Müslim´de gelen bir başka hadisle teâruz etmektedir: Zeyd İbnu Halid´den gelen rivayete göre, Aleyhissalâtu vesselâm: “Size şahidlerin en hayırlısını bildireyim: Kendisinden şahidlik istenmeden şahidlik yaparlar.”

Âlimler bu iki hadisi tercihte ihtilaf eder. İbnu Abdilberr, Zeyd hadisini -Medineliler rivayet ettiği için- tercih ede. Başkaları ise, sadedinde olduğumuz İmran hadisini -müttefekun aleyh olduğu için- Müslim´in teferrüdüne tercih eder. Bir grup âlim de farklı açılardan te´lif yollarını aramıştır.

* Zeyd hadisinden murad, “hak sahibi olduğu halde hakkını bilmeyen kişi lehinde, hakkının ortaya çıkması için “hakkı bilen” tarafından yapılan şehadettir. Böyle biri gelir, kişiye bildiği gerçeği haber verir veya bu hakkı bilen hak sahibi vefat etmiştir ve geriye vâris bırakmıştır. Şahid, onlara veya onlar adına konuşana gidip bildiğini söyler.” Bu te´vili İbnu Hacer “engüzel cevap” diye tavsif eder.

* Zeyd hadisindeki şehaddetten murad hisbe şehâdetidir. Bu, belli muayyen kişilerin hukukuna girmeyen meselelerle ilgilidir. Zira hisbe´ye, hukukullah´a, yahut azad etme, vakıf, umumî vasiyet, iddet, talak, hudud gibi şaibeli meselelere müteallik hukuk girer. Öyeyse İbnu Mes´ud hadisi insanların haklarına giren meselelerdeki şehadetle, Zeyd İbnu Hâlid hadisi ise hukukullah´a giren şehadetle ilgilidir.

* Hadisi, şehadetin yerine getirilmesindeki mübalağaya hamletmek de mümkündür. Bu takdirde, kişinin şahidliğini yerine getirmeye fevkalade hazır oluşu ve seve seve şahitlik yapma hali anlaşılacaktır. Bu hal, şahidliği taleb edilmeden şahidlik yapar diye ifade edilmiştir. Nitekim çok cömert insanı vasfederken “daha istenmeden verir” denmektedir. Maksat istenince derhal verdiğini ifade etmektedir.

Bu açıklamalar, “hakim nezdinde şehadet edası, hak sahibi tarafından talebten sonra olur” prensibine mebnidir. Böyle olunca, “Şahidlik istenmezden önce şehadette bulunanın zemmi, dava sahibinin haberi olmadan bildiği hususu kendiliğinden gelip mahkemeye zikreden kimseyle ilgilidir. Yahud “hisbe”ye giren ve şeriatın, gizlenmesini uygun bulduğu hususlarla ilgili olara yapılacak şahidliklerle ilgilidir. Bu çeşit bilgilerin taleb edilmeden ifşaı uygun görülmemiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zemmi bunlarla ilgili olsa gerektir” denmiştir.

Zâlim idareler devrinde, müslümanların birbirleri aleyhine, idarecilere yapacakları “hisbe”ye giren çeşitli ihbarları bu kısma dahil etmek gerekmektedir. Her devirde umumî veya mahallî zulüm eksik olmayacağı için, bu hususların müslümanlarca iyi bilinmesi gerekir.

Şunu da kaydedelim ki, bazı âlimler, sorulmazdan önce şehadette bulunmayı caiz addetmiş ve yasağı şu çeşit şahidliklere hamletmiştir:

* Yalancı şahidliği.

* Yeminli şahidlik, yani kişinin: “Allah şahidimdir şu hâdise şöyledir…” şeklindeki ifadesi. Çok yemin hoş görülmediği gibi, yemin mânası taşıyan bir üslubla yapılan şehadet de hoş karşılanmamıştır.

* Gayıb insanlar hakkında: “Şunlar cennetliktir, bunlar cehennemliktir” gibi delilsiz yapılan şahidliklerdir. Bunu da daha çok ehl-i bid´at yapmaktadır.

* Şahidliğe ehil olmadığı halde kendini şahit kılanla ilgilidir.

* Hak sahibi kendisinin şahid olabileceğini bildiği halde, hak sahibinin haberi olmadan şahidliğe koşar.

NOT: Hadiste geçen “şahidlikleri taleb edilmeden şahidlik yapanlar” sözünden hareketle şu hükme de varılmıştır.: “Bir kimse bir adamın: “Falancanın bende şu şu malı veya hakkı var” dediğini duysa, bu kimsenin bu duyduğu ile o taleb etmedikçe onun aleyhine şahidlikte bulunması câiz değildir. Ancak, bir kimse, bir adamın birini öldürdüğünü veya malını gasbettiğini gözleriyle görürse, bunu, şahidlik taleb edilmeden söylemesi caizdir.”

3- Hadiste nezirde bulunup da yerine getirmeyenler de kötülenmektedir. Nezir bahsi ileride müstakil olarak geleceği için (5727-5749. hadisler) burada teferruata girmeyeceğiz. Ancak şimdilik şu kadarını kaydetmede gerek var: Nezr, adak demektir. Kişi meşru olan şeylerden bir şey adadı mı, onun edası vacib olur.

4- Şişmanlık zuhûr eder ibaresi, arkadan gelen insanların çok yeyip içmeyi seveceklerini ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bunu hoş karşılamadığını ifade eder. Çok yeyip içme, şişmanlık sebebidir.

* Âlimler, fıtraten şişmanların bu zemme dahil olmadığını, kasden çok yiyerek şişmanlayanların zemmedildiğini belirtir.

* Bazıları burada kötülenen “şişmanlık”tan muradın mal toplamak olduğunu söylemiştir.

* Keza bazı âlimler de bundan muradın, kendilerinde olmadığı halde varmış gibi gösteren, kendilerinde bulunmayan mefahir ve şeref vesileleriyle muttasıflarmış, onlara sahiplermiş gibi göstererek, olmayan şeylerle böbürlenenler olduğunu söylemiştir.

Bunların hepsinin kastedilmiş olması da ihtimalden uzak değildir.

İbnu Hacer der ki: “Bu hadisi, Tirmizî, Hilâl İbnu Yasef İmrân´dan şu lafızla rivayet etti: “Sonra bir kavim gelir (iradî olarak) şişmanlarlar. Onlar şişmanlığı severler.” Bu vecih, şişmanlama meselesinde te´vile gitmeden, lafzın hakikatının kastedildiğini gösterir. Şu halde bu mâna, yapılan te´viller içerisinde evla olanıdır. Şişmanlık mezmumdur. Çünkü şişman kimse, meşhur olduğu üzere çoğu durumda anlayışca kıt, ibadette ağırdır.”

Zayıflamak iradî gayretle mümkün olduğuna göre, hadisi zâhiri üzere anlayıp şişmanların bundan kaçınması daha makul gelmektedir.[66]

ـ4364 ـ2ـ وَعَنْ جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَمَسُّ النَّارُ مُسْلِماً رَأنِى أوْ رَأى مَنْ رَآنِي[. أخرجه الترمذي .

2. (4364)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Beni gören veya beni göreni gören bir müslümana ateş değmeyecektir.” [Tirmizî, Menâkıb, (3857).][67]

ـ4365 ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَسُبُّوا أصْحَابِى؛ فَوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَوْ أنَّ أحَداً أنْفَقَ مِثْلَ أُحُدٍ

ذَهَباً مَا بَلَغَ مُدَّ أحَدِهِمْ وََ نَصِيفَهُ[. أخرجه مسلم .

3. (4365)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl´e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd´e hatta yarım müdd´e bedel olmaz.” [Müslim, Fedailu´s-Sahâbe 221, (2540).][68]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) pek çok hadislerinde Ashabını tebrie eder, takdir eder. Bazan ferdleri, bazan muhacirleri, bazan Ensarîleri, bazan, Gıfarî vs. olmak üzere grup grup tebrie ederken, bazan da mutlak olarak Ashabını tebrie eder, tebcil eder. 4364 numarada kaydedilen Hz. Câbir (radıyallahu anh) hadisi, hiçbir tefrike yer vermeden Ashabı ve Ashabı görenleri, yani tâbiîni tebcil etmekte, cennetle müjdelenmektedir.

4365 numaralı hadiste fitmeye karışankarışmayan ayırımı yapılmaksızın bütün sahabelere karşı mü´minlerin takınacağı edeb beyan ediliyor: Saygı. Onlara sebbetmek saygısızlığın, tenkitçiliğin bir ifadesidir. Sebb kelimesi, Arapçada, sövmek, hakaret etmek, kaba konuşmak, kırıcı konuşmak, lanet okumak, yuhlamak gibi her çeşit kötü sözü ifade eder. Şu halde, Ashab´a karşı bu vasfa giren sözlerin her çeşidinden kaçınmak gerekmektedir. Üstelik Ehl-i Sünnet ve´l Cemaat ülemâsı âyet ve hadislerde gelen Ashabı tebrie edici nassların ıtlakına bakarak tebrienin âmm olduğunu anlamış, hiç bir surette tefrike yer vermemiştir. Ashabı gruplara ayırıp, bir kısmını tebrie, diğerlerini tenkid ve tekfir gibi davranışlar ifrad ve tefridlerden kurtulamayan ehl-i bid´a dediğimiz şia fırkalarının işidir. Ehl-i Sünnet nazarında bütün Ashab bu meselede bir bütündür, en âmîsinden en âlimine, en faziletlisine kadar hepsi müberradırlar, hiçbirine dil uzatmak câiz değildir.

Nevevî der ki: “Fitnelere karışmış olsun olmasın, Ashab´a sövmek haramdır. Haram kılınan kötülüklerdendir. Çünkü, bütün Ashab müçtehid durumundadırlar. Onlar fitnelere, din adına yaptıkları içtihadlarla girmiştirler. Mükerrer sefer belirtildiği üzere, müçtehid, içtihadında hata da yapsa sorumlu değildir. Kâdı İyaz, Ashab´tan herhangi birine sövmeyi büyük günah addetmiştir. Bizim mezhebimize (Şafiî) ve cumhûra göre, Ashab´a söven öldürülmez, ta´zîr edilir. Bazı Mâliki âlimleri, öldürüleceğine hükmetmiştir.”

Âlimler, Ashab-ı Kiram´ın, arkadan gelecek bütün insanlara kıyasla daha efdal olduklarını, fazilette hiç kimsenin sahabîyi geçemeyeceğini söylemekte bu hadisi de delil göstermişlerdir. Onlar İslâm´ın bânileri durumundadırlar. İslâm binası onların maddî ve mânevî katkıları sayesinde vücut bulmuştur. Sebep olan, yapan gibidir kâidesince, arkadan gelen ümmetin hayırlarından da istifade etmeleri melhuzdur. Üstelik ameller şartlara göre değer kazanır. Ashab, kendilerinde yokken maddî bağışlarda bulundular, tehlike fevkalâde büyükken canlarını ortaya koydular. Bu şartlar içinde, işin başında, yapılan fedakârlıklar fevkalade kıymetli olacak ki arkadan geleceklerin yapacağı Uhud dağı cesâmetindeki bağış Ashabın yapacağı bir ve hatta yarım müdd miktarındaki bağışa denk olmuyor.

İlahi adaletin böyle hükmedip, ilahi rahmetin böyle tecelli ettiğini, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Allah adına haber verdikten sonra, mü´minlere, “İnandık, tasdik ettik ve teslim olduk ey Resûlümüz!” demekten başka ne gerekir [69]

ـ4366 ـ4ـ وعن أبى موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]صَلَّيْنَا الْمَغْرِبَ مَعَ رَسُولِ اللّهِ # فَقُلْنَا: لَوْ جَلَسْنَا حَتَّى نُصَلِّىَ مَعَهُ الْعِشَاءَ؟ فَجَلَسْنَا. فَخَرَجَ عَلَيْنَا. فقَالَ: مَا زِلْتُمْ هَا هُنَا؟ قُلْنَا: نَعَمْ. قَالَ: أحْسَنْتُمْ. ثُمَّ رَفَعَ رَأسَهُ إلى السَّمَاءِ، وَكَانَ كَثِيراً مَا يَرْفَعُ رَأسُهُ إلى السَّمَاءِ فَقَالَ: النُّجُومُ أمَنَةٌ لِلسَّمَاءِ. فإذَا ذَهَبَتْ النُّجُومُ أتَى السَّمَاءَ مَا تُوعَدُ، وَأنَا أُمَنَةٌ ‘صْحَابِى. فإذَا ذَهَبْتُ أتَى أصْحَابِى مَا يُوعَدُونَ، وَأصْحَابِى أمَنَةٌ ‘مَّتِى فإذَا ذَهَبَ أصْحَابِى أتَى أُمَّتِى مَا يُوعَدونَ[. أخرجه مُسْلِمٌ.»ا‘مَنَةُ« جَمعُ أمِينٍ، وَهُوَ الْحَافِظُ .

4. (4366)- Hz. Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: “Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve:

“Hâlâ burada mısınız ” buyurdular.

“Evet!” dedik.

“İyi yapmışsınız!” buyurdu ve başına semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Yıldızlar semanın emniyetidir.

Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir.” [Müslim, Fedâilu´s-Sahâbe 207, (2531).][70]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada şunu ifade buyurmuştur: “Yıldızlar semada müşahede etmekte olduğumuz nizamın bekçileridir. Kıyamet hengâmında yıldızların yok olmasıyla sema yarılacak, o da yok olup gidecektir. Burada vadedilen şeyden maksad Kıyâmettir.

Benim varlığım Ashab arasına çıkacak fitneleri önlemektedir. Ben gidince dâhilde bir kısım fitneler olacak, irtidad hareketleri olacak vs. Ashabın gitmesiyle de çeşitli bid´alar, kargaşalar çıkacak, kıyamet alâmetleri zuhur edecek demektir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böylece kendisinden sonra nâhoş hadiselerin zuhur edeceğini haber vermiş olmaktadır. Bunların hepsi söylediği şekilde çıkmış ve bu hadis, ihbar-ı gaybî nev´inden bir mucize sayılmıştır.[71]

ـ4367 ـ5ـ وعن بُرَيْدَة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ # مَا مِنْ أحَدٍ يَمُوتُ مِنْ أصْحَابِى بِأرْضٍ إَّ بُعِثَ لَهُمْ نُوراً وَقَائِداً يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه الترمذي .

5. (4367)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir yerde ölen Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.” [Tirmizî, Menâkıb (3864).][72]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde Ashab-ı Kirâm hazretlerinin kendinden sonra yeryüzüne gerek fetih ve gerekse neşr-i din için dağılacağını, gittikleri yerde şehid olmak, eceliyle ölmek gibi sebeplerle öleceklerini haber vermekte ve o bölgelerin müslüman ahalilerine, bu misafirlerinin kıymetini bilmelerini irşad buyurmaktadır: “Ashabım sıradan insanlar değildir, Allah nazarında dereceleri, makamları vardır. Cenab-ı Hak bir ikram ve taltif olarak, onları, kıyamet günü, öldükleri yerin ahalisine bir nur ve hidayet vesilesi ve cennete girmelerinde rehber kılacaktır.”[73]

ـ4368 ـ6ـ وعن سعيد ابْنِ المُسَيّب عن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: سَألْتُ رَبِّى عَزَّ وَجَلَّ عَنِ اخْتَِفِ أصْحَابِى مِنْ بَعْدِى؟ فَأوْحى إلىَّ يَا مُحَمَّدُ: إنَّ أصْحَابَكَ عِنْدِى بِمَنْزِلَةِ النُّجُومِ في السَّمَاءِ، بَعْضُهَا أقْوَى مِنْ بَعْضٍ، ولِكُلٍّ نُورٌ. فَمَنْ أخَذَ بِشَىْءٍ مِمَّاهُمْ عَلَيْهِ مِنْ اِخْتَِفَهُمْ فَهُوَ عِنْدِى عَلى هُدىً. قَالَ: وَقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أصْحَابِِى كَالنُّجُومِ بِأيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ[. أخرجه رزين .

6. (4368)- Saîd İbnu´l-Müseyyeb, Hz. Ömer (radıyallahu anh)´tan naklediliyor: “Demişti ki: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim, buyurmuştu ki: “Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti:

“Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir.”

Hz. Ömer der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:

“Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.” [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi´u´us-Sağîr´de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi´l-Berr, Câmi´u´l-İlm´de kaydetmiştir (2, 91).][74]

AÇIKLAMA:

Münâvî şu açıklamayı sunar: “Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffâri kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. Din onları kaynaştırdı, dünya ise ayırdı. Allah´da onlara, kesbettikleri (hataları sebebiyle), kendi şiddetlerini tattırdı.”

İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir.

Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta´n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta´n edilemezler. [75]

İKİNCİ FASIL

ASHABIN FAZİLET VE MENKIBELERİNİN YÜCELİGİ

(Bu fasılda iki fer´ var)

BİRİNCİ FER´

BİR GRUBA HAS MÜŞTEREK FAZİLETLER

ـ4369 ـ1ـ عَنْ سعيد بْنِ زَيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: أبُو بَكْرٍ في الْجَنَّةِ، وَعُمَرُ في الْجَنَّةِ، وَعُثْمَانُ في الْجَنَّةِ، وَعَلِيٌّ في الْجَنَّةِ، وَطَلْحَةُ في الْجَنَّةِ، وَالزُّبَيْرُ في الْجَنَّةِ، وَسَعْدُ بْنُ مَالِكٍ في الْجَنَّةِ، وَعَبْدُ الرَّحْمنِ بْنُ عَوْفٍ في الْجَنَّةِ، وَأبُو عُبَيْدَةَ ابْنُ الْجَرَّاحِ في الْجَنّةِ، وَسَكَتَ عَنِ الْعَاشِرِ. فَقَالُوا: مَنْ الْعَاشِرِ؟ فقَالَ: سَعِيدُ ابْنُ زَيْدٍ، يَعْنِى نَفْسَهُ. ثُمَّ قَالَ: واللّهِ لَمَشْهَدُ رَجُلٍ مَنْهُمْ مَعَ رَسُولِ اللّهِ # تَغَبَّرَ فيهِ وَجْهُهُ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِ أحَدِكُمْ عُمْرَهُ، وَلَوْ عُمِّرَ عُمْرَ نُوحٍ[. أخرجه أبو داود وهذا لفظه والترمذي .

1. (4369)- Saîd İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim:

“Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talhâ cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa´d İbnu Mâlik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrâh cennetliktir.”(Râvi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: “Onuncu kim ” diye sordular. (Bu taleb üzerine):

“Saîd İbnu Zeyd!” dedi. Yani bu, kendisi idi. Zeyd sonra ilave etti:

“Allah´a yemin ederim. Onlardan birinin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömür boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh aleyhisselâm´ın ömrü kadar uzun olsa bile.” [Ebu Dâvud, Sünnet 9, (4648, 4649, 4650).] [76]

AÇIKLAMA:

Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde aşere-i mübeşşere dediğimiz cennetle müjdelenenleri saymaktadır. Bunlar hadiste ismi geçen on kişidir Sahabeler arasında faziletce bunlar birinci sırayı teşkil ederler. Bunların ilk dördünün sıralanışında ittifak vardır. Ehl-i Sünnet, önce Ebu Bekr´in, sonra Hz. Ömer´in, sonra Hz. Osman´ın, sonra da Hz. Ali´nin geldiğinde ittifak eder. Bazı ehl-i sünnet âlimi, Hz. Ali´yi takdim etmiştir. Şia ise Hz. Ali´nin en efdal olduğunu iddia etmekle kalmaz; -râfizî takımında olduğu üzere- diğer büyükleri tekfir eder. Çok az sayıda sahâbe dışında, hepsini reddedip, tekfir ederler.[77]

ـ4370 ـ2ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أرْحَمُ أُمَّتِى بِأُمَّتِى أبُو بَكْرٍ، وَأشَدُّهُمْ في أمْرِ اللّهِ تَعالى عُمَرُ، وَأشَدُّهُمْ حَيَاءً عُثْمَانُ، وَأقْضَاهُمْ عَليٌّ، وَأعْلَمُهُمْ بِالْحَلِ وَالْحَرَامِ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ، وَاَفْرَضُهُمْ زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ، وَأقْرَؤُهُمْ أُبَىُّ ابْنُ كَعْبٍ وَلِكُلِّ اُمَّةٍ أمِينٌ، وَأمِينُ هذِهِ ا‘مَّةِ أبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ، وَمَا أظَلَّتِ الْخَضْرَاءُ وََ أقَلَّتِ الْغَبْرَاءُ اَصْدَقَ لَهْجَةً مِنْ أبِي ذَرٍّ أشْبَهَ عِيسى عَلَيْهِ السََّمُ في وَرَعِهِ. فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ: أنَعْرِفُ ذلِكَ لَهُ؟ قَالَ: نَعَمْ، فَاعْرِفُوهُ لَهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُم أجْمَعِينَ[. أخرجه الترمذي.»الْخَضْرَاءُ« السَّمَاءُ.و»إظَْلُهَا« تَغْطِيَتُهَا لِمَا تَحْتَهَا.وَ»الغَبراءُ« ا‘رْضُ.و»إقَلُهَا« حَمْلُهَا لِمَا فَوْقَهَا.و»اللَّهْجَةُ« اَللِّسَانُ وَالنُّطْقُ .

2. (4370)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ümmetimin(in ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olan kimse Ebu Bekr´dir. Onlar içinde Allah´ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer´dir. Haya cihetiyle en şiddetli olanı Osman´dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali´dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muâz İbnu Cebel´dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd İbnu Sâbit´tir. Kur´ân okumasını en iyi bileni Übey İbnu Ka´b´dır. Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrâh´dır. Ebu Zerr´den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, verâda Hz. İsa aleyhisselâm gibiydi.”

Hz. Ömer (radıyallahu anh) (hased etmişçesine): “Yani biz bu hasletin onda olduğunu kabul edecek miyiz ” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Evet. Bu hasletleri onda var bilin!” buyurdular.” [Tirmizî, Menakıb (3793, 3794).][78]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste Ebu Zerr (radıyallahu anh)´ın en doğru kimse olduğu ifade edilmektedir. Halbuki doğruluk deyince Ebu Bekr es-Sıddîk akla gelir. Âlimler bu hususta, Ebu Zerr´in doğruluğunun mutlak olmayacağını belirtirler. Buradaki hasr´dan murad onun sıdkında te´kîd ve mübalağa olduğu belirtilir. “Zira, derler, Ebu Zerr´in Hz. Ebu Bekir´den asdak (daha doğru) olacağını söylemek câiz olmaz. Çünkü o, bu ümmetin “sıddîkı”dır, peygamberlerden sonra da en hayırlısıdır. Resûlullah ise Ebu Zerr´den ve bütün ümmetten asdakdır.”

Hadis, Aleyhisselâtu vesselâm´ın, Ashabından mümtaz olanları kabiliyetleri ile tanıyıp, o yönleriyle ümmetine tanıttığını göstermektedir.[79]

ـ4371 ـ3ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قالَ: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنِّى َ أدْرِى مَا قَدْرُ بَقَائِى فِيكُمْ فَاقْتَدُوا بِالَّذِىنَ مِنْ بَعْدِى، وَأشَارَ إلى أبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُما. واهتَدُوا بِهَدْيِ عَمَّارٍ، وَمَا حَدَّثَكُمْ ابْنُ مَسْعُودٍ فَصَدِّقُوهُ[. أخرجه الترمذي.»الهَدْيُ« السَّمْتُ، والطَّرِيقةُ وَالسِّيرةُ .

3. (4371)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben aranızda ne kadar kalacağımı bilemiyorum. Benden sora “iki”ye uyun” dedi ve Ebu Bekr ile Ömer´e işaret etti. (Sözlerine devam ederek): “Ammar´ın davranışlarını örnek alın. İbnu Mes´ud ne söylemişse tasdik edin” buyurdu. [Tirmizî, Menakıb, (3804).][80]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada birkaç sahabeyi bilhassa tafdil buyurmaktadır.

1) Hz. Ebu Bekr ve Ömer (radıyallahu anhüma). Bu ikisinin faziletleri ümmetçe müsemmeldir.

2) Ammâr İbnu Yâsir (radıyallahu anh). Resûlullah, onun çok müstakim olduğunu böylece beyan etmiş olmaktadır. Bir başka hadislerinde Aleyhissalâtu vesselâm: “Ammar, ne zaman iki işten birini tercih durumunda kalsa mutlaka en hayırlısını seçer” buyurmuştur.

Ammâr (radıyallahu anh), Erkâm´ın evinde İslâm´a giren ilklerdendi. Annesi Sümeyye Hâtun´la birlikte çok sıkıntı çektiler, işkencelere maruz kaldılar. Sümeyye (radıyallahu anha) işkence altında can verenlerdendir. Ammâr´ın da bâğî bir grup tarafından öldürüleceğini Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) haber vermiş, bildirdiği aynen çıkmıştır ve Sıffîn´de şehid edilmiştir. Onun burada şehid edilmesi, bu vak´ada Hz. Ali taraftarlarının haklı, muhaliflerinin de haksız olduğunu böylece doğrulamış oldu.

Şehid olduğu zaman doksan küsur yaşında idi, (radıyallahu anh).[81]

ـ4372 ـ4ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أُرِيَ اللَّيْلَةَ رَجُلٌ صَالِحٌ كأنَّ أبَابَكْرٍ نِيطَ بِرَسُولِ اللّهِ #، وَنِيطَ عُمَرُ بِأبِي بَكْرٍ، وَنِيطَ عُثْمَانَ بِعُمَرَ، قَالَ جَابِرٌ: فَلَمَّا قُمْنَا مِنْ عِنْدِ رَسُولِ اللّهِ #، قُلْنَا: أمَّا الرَّجُلُ الصَّالِحُ فَرَسُولُ اللّهِ #، وَأمَّا تَنَوُّطُ بَعْضِهِمْ بِبَعْضٍ فَهُمْ وَُةُ ا‘مْرُ الَّذِى بَعَثَ اللّهُ بِهِ نَبِيَّهُ #[. أخرجه أبو داود.»قَوْلُهُ نِيطَ« أىْ علّق بهِ وضمّ إليهِ.

4. (4372)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Geceleyin (rüyamda) bana sâlih bir adam gönderildi. Sanki Ebu Bekr, Resulullah´a yamanmış gibiydi, Ömer de Ebu Bekr´e yamanmış gibiydi. Osman da Ömer´e yamanmış gibiydi.”

Câbir der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanından kalktığımız zaman dedik ki: “(Rüyanın yorumu şöyle olmalıdır): “Oradaki salih kimse Resulullah´tır. Onların birbirlerine yamanmaları, Allah´ın, peygamberleriyle gönderdiği işin (dinin) sorumluları olmalarıdır.” [Ebu Dâvud, Sünnet 9, (4636).][82]

ـ4373 ـ5ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رسُولُ اللّهَ #: رَأيْتُنِى دَخَلْتُ الْجَنَّةَ فَإذَا أنَا بِالرُّمَيْصَاءِ اِمْرَأةِ أبِي طَلْحَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما، وَسَمِعْتُ خَشْخَشَةَ فَقُلْتُ: مَنْ هذَا؟ قَالُوا: بَِلٌ؛ وَرَأيْتُ قَصْراً بِفِنَائِهِ جَارِيَةٌ. فَقُلْتُ: لِمَنْ هذَا؟ قَالُوا: لِعُمَرَ ابْنِ الْخَطَّابِ. فَأرَدْتُ أنْ أدْخُلَهُ فَأنْظُرَ إلَيْهِ، فَذَكَرْتُ غَيْرَتَكَ، فَوَلَّيْتُ مُدْبِراً. فَبَكَى عُمَرُ وَقَالَ: أعَلَيْكَ أغَارُ يَا رَسُولَ اللّهِ[. أخرجه الشيخان.»الْخَشْخَشَةُ« صَوْتُ السَّح

5. (4373)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben kendimi cennete girmiş gördüm. Derken Ebu Talha´nın hanımı Rumeysa ile karşılaştım (radıyallahu anhüma). Bir de hışırtı kulağına geldi.

“Bu kim(in hışırtısı) ” dedim.”

Bilâl(in)!” dediler. Avlusunda bir câriye bulunan bir köşk gördüm.

“Bu kime ait ” dedim.

“Ömer İbnu´l-Hattâb´ındır!” dediler. İçine girip bakmayı arzu ettim. Ancak senin kıskanç olduğunu hatırladım ve geri döndüm!”

Ömer, bu söz üzerine ağladı ve:

“Sana karşı da mı kıskanç olacağım ey Allah´ın Resûlü!” dedi.” [Buhârî, Ta´bir 31, 32, Bed´ü´l-Halk 9, Fezâilu´l-Ashab 19, Nikâh 107; Müslim, Fezailü´s-Sahâbe 21, (2395).][83]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste geçen Rumeysa (radıyallahu anhâ), Hz. Enes´in annesi olan Ümmü Süleym´dir. Rümeysâ, çapak manasına gelen ramas´dan ism-i tasgîrdir. Ümmü Süleym´in gözündeki çapak sebebiyle rumeysâ ona bir vasıf olmuştur. Asıl adı Sehle´dir. Başka isimlerde söylenmiştir.

2- Hadis, Hz. Ömer, Hz. Bilâl ve Ümmü Süleym´in cennetle müjdelenmelerini ifade ediyor. [84]

ـ4374 ـ6ـ وعن بريدة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَا بَِلُ بِمَ سَبَقْتَنِى الى الْجَنَّةِ؟ فَمَا دَخَلْتُ الْجَنَّةَ قَطُّ إَّ سَمِعْتُ خَشْخَشَتَكَ أمَامِى دَخَلْتُ الْبَارحَةَ الْجَنَّةَ فَسَمِعْتُ خَشْنَشَتَكَ أمَامِي، فَأتَيْتُ عَلى قَصْرٍ مُرَبَّعٍ مُشَرَّفٍ مِنْ ذَهَبٍ. فَقُلْتُ: لِمَنْ هذَا الْقَصْرُ؟ فَقَالُوا لِرَجُلٍ مِنَ الْعَرَبِ؛ فَقُلْتُ: أنَا عَرَبِىٌّ، لِمَنْ هذَا الْقَصْرُ؟ قَالُوا لِرَجُلٍ مِنْ قُرَيْشٍ فَقُلْتُ: أنَا مِنْ قُرَيْشٍ، لِمَنْ هذَا الْقَصْرُ؟ قَالُوا لِرَجُلٍ مِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ # فَقُلْتُ: أنَا مُحَمَّدٌ، لِمَنْ هذَا الْقَصْرُ؟ قَالُوا: لِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ! مَا أُذِّنْتُ قَطُّ إَّ وَصَلَّيْتُ رَكْعَتَيْنِ، وَمَا أُحْدَثْتُ قَطُّ إَّ تَوَضَّأْتُ عِنْدَهُ، وَرَأيْتُ أنَّ للّهِ عَلىَّ رَكْعَتَيْنِ. فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: بِهِمَا[. أخرجه الترمذي وصححه .

6. (4374)- Hz. Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ey Bilâl! Ne ile benden önce cennete girdin Her ne zaman cennete girdiysem, her seferinde önümde senin hışırtını işittim. Dün gece de cennete girmiştim, önümde (yine) senin hışıtrını duydum. Sonra altından şerefeler olan murabba bir köşke geldim.

“Bu köşk kimin ” diye sordum.

“Arapardan birinin!” dediler. Ben cevaben:

“Ama ben de bir Arabım, (benim olmadığına göre) bu köşk kimin ” dedim. Bunun üzerine:

“Kureyş´ten birinin!” dediler. Ben tekrar:

“Ben de bir Kureyşliyim, bu köşk kimin ” dedim. Bu sefer:

“Muhammed ümmetinden birinin!” dediler. Ben de:

“Muhammed benim, bu köşk kimin ” dedim. Bunun üzerine:

“Ömer İbnu´l-Hattâb´ın” dediler, (radıyallahu anh). Bunun üzerine Bilâl:

“Ya Resûlullah! Her ezan okuyuşunda iki rek´at namaz kıldım. Her ne zaman hades vaki oldu ise derhal abdest tazeledim ve Allah´a iki rek´at namaz kılmayı üzerimde borç gördüm” dedi. Bilâl´in bu açıklaması üzerine Aleyhisselâtu vesselâm:

“İşte bu iki şey sebebiyle (cennete girmede benden evvel davranmış olmalısın)” buyurdular. [Tirmizî, Menâkıb, (3690).][85]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, Hz. Bilâl (radıyallahu anh)´ın cennete girmede tekaddüm imtiyazına nail olmasını iki sebeple açıklamaktadır:

1) Ezanla ikâmet arasında kılınan iki rek´at namaz. Bazı âlimler bundan akşam namazını istisna tutmuşlardır: “Ezandan sonra hemen ikamet okunur, nafile kılmaya vakit yoktur” derler. Ancak, namazla ilgili bahiste de geçtiği üzere, akşam vakti girdikten sonra da iki rek´at nafile kılındığına dair rivayetler mevcuttur. Dolayısıyla sonradan istikrar bulmuş duruma göre değerlendirerek “akşam vaktinde, önce farz kılınır, nafileye yer yoktur” gibi bir mülahaza ile, hadisin beş vakte şamil olan ıtlakını dört vakitle kayıtlamak câiz olmaz.

2) Bilâl´e imtiyaz kazandıran ikinci husus, hades vaki olur olmaz abdest tazeleyip iki rek´at nafile kılmasıdır. Bu namaz da “mekruh vakitler dışında” diye kayıtlanmıştır. Ancak hadisi ıtlak üzere anlayıp, abdest üzerine kılınacak iki rek´atlik namazı mekruh vakitlerdeki yasaklamadan istisna kılmışlar her ne zaman abdest alınırsa iki rek´a nafile kılınabileceğini söylemişlerdi. Bu namaza âlimler şükür namazı derler: “Ezâ´nın izâlesi ve temizliğe ulaşmada Allah´ın tevfiki sebebiyle şükür.

2- Âlimler, Peygamberlerin rüyası haktır kaziyesinden hareketle, bu zikri geçen zâtların cennetlik olduklarına hükmetmişlerdir.[86]

ـ4375 ـ7ـ وعن عَمْرُو بنِ العاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]سَألْتُ رَسُولَ اللّهِ #: أىُّ النَّاسِ أحَبُّ إلَيْكَ؟ قالَ: عَائِشَةُ. قُلْتُ: وَمِنَ الرِّجَالِ؟ قَالَ: أبُوهَا. قُلْتُ: ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: عُمَرُ، فَعَدَّ رِجَاً[. أخرجه الشيخان والترمذي .

7. (4375)- Amr İbnu´l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sordum:

“(Ey Allah´ın Resulü!) İnsanların hangisi size daha sevgilidir ”

“Aişe!” buyurdular.

“Ya erkeklerden ” dedim

“Babası!” buyurdular.

“Sonra kim ” dedim.

“Ömer!” buyurdular ve başka bazı erkekler saydılar.” [Buharî, Meğâzî 63; Müslim, Fezâilu´s-Sahâbe 8, (2384); Tirmizî, Menâkıb, (3879).][87]

AÇIKLAMA:

1- Daha önce de geçtiği üzere (4303. hadis) Resûlullah, Amr İbnu´l-Âs (radıyallahu anh)´ı Zât u Selâsil gazvesine komutan tayin eder. Emri altına Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer gibi Ashab´ın büyükleri de asker olarak verilince, Amr´ın içinden: “Herhalde ben hepsinden efdalim, Resûlullah beni hepsinden çok seviyor olmalı” diye geçer. Bunu tahkik etmek üzere, sefer dönüşü, kendisine, kimin daha sevgili olduğunu sorar. Yukarıda görüldüğü üzere ilk sıralarda yer almadığını görerek, daha gerilerde isminin çıkmaması için, sorusunu devam ettirmekten vazgeçer.[88]

ـ4376 ـ8ـ وعن اُسامة بن زيد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كُنْتُ جَالِساً عِنْدَ النَّبِىِّ # إذْ جَاءَ عَلِيٌّ وَالْعَبَّاسُ يَسْتَأذِنَانِ. فقَال: أتَدْرِى مَا جَاءَ

بِهِمَا؟ قُلْتُ: َ قَالَ: لكِنِّى أدْرِى، ائْذنْ لَهُمَا، فَدَخََ فقَاَ: يَا رَسُولَ اللّهِ جِئْنَا نَسْألُكَ، أىُّ أهْلِكَ أحَبُّ إلَيْكَ؟ قَالَ: فَاطِمَةُ بِنْتُ مَحَمَّدٍ. قَا: مَا جِئْنَاكَ نَسْألُكَ عَنْ أهْلِكَ. قَالَ: أحَبُّ أهْلِى إلَىَّ مَنْ أنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِ وَأنْعَمْتُ عَلَيْهِ، يَعْنِى أسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما. قَاَ: ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: ثُمَّ عَليٌّ بْنُ أبِي طَالِبٍ. فقَالَ الْعَبَّاسُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: يَا رَسُولَ اللّهِ! جَعَلْتَ عَمَّكَ آخِرَهُمْ. فقَالَ: إنَّ عَلِيّاً سَبَقَكَ بِالْهِجْرَةِ[. أخرجه الترمذي .

8. (4376)- Usâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında oturuyordum. Ali ve Abbâs (radıyallahu anhümâ) gelip (huzuruna girmek için) izin istediler. Aleyhisselâtu vesselâm:”

Ne getirdiler biliyor musun ” buyurdular.

“Hayır, bilmiyorum!” dedim.

“Ama ben biliyorum, onlara izin ver!” buyurdular. (İçeri aldım), onlar da girdiler.

“Ey Allah´ın Resûlü! Ehlinden hangisi sana daha sevgili Sormaya geldik!” dediler.

“Ehlimin bana en sevgili olanı, kendisine (hidayet ederek) Allah´ın nimetlendirdiği, (azad edip evlat edinmemle de) kendimin ikram etmiş olduğu kimsedir!” buyurdu ve Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh)´ı zikretti.

“Pekalâ sonra kim ” dediler.

“Sonra Ali İbnu Ebî Tâlib!” buyurdular. Bunun üzerine amcası Abbas (radıyalluha anh):

“Ey Allah´ın Resûlü! Amcanı en sona bıraktın!” dedi.

“Ali hicrette senden önce davrandı!” cevabını verdiler” [Tirmizî, Menâkıb, (3821).] [89]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah´ın azad ettiği ve evlat edindiği kimse Üsâme değil, babası Zeyd´dir (radıyallahu anhümâ). Resûlullah´ın, Üsame´yi azad etmiş gibi ifadede bulunmasını ülemâ: “Bu iki nimette evlat babaya tabidir. Onun hükmüyle ifade edilmesi câizdir” diye açıklamıştır. Esasen, Resûlullah´ın, Zeyd´i, o suretle ifade etmesi, Zeyd´le ilgili olarak Kur´ân-ı Kerîm´de onun aynı tabirlerle tavsifi sebebiyledir: “Hani Allah´ın iman nasib ederek ikramda bulunduğu ve senin de azad edip evlatlık edinerek ikramda bulunduğun kimseye sen: “Hanımını bırakma, Allah´tan kork” diyordun” (Ahzâb 37).

2- Âlimler, bu hadisten hareketle sevgi sıralamasının kan yakınlığına göre değil, efdaliyete göre olması gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.[90]

ـ4377 ـ9ـ وعن ابْنِ عُمََرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كُنَّا نُفَضِّلُ بَيْنَ النَّاسِ زَمَانَ رَسُولِ اللّهِ # فَنَقُولُ: أبُو بَكْرٍ، ثُمّ عُمَرُ. ثُمَّ عُثْمَانُ، وََ يُنْكِرُ ذلِكَ عَلَيْنَا[. أخرجه البخاري وأبو داود والترمذي .

9. (4377)- İbnu Ömer (radıyallah anhümâ) anlatıyor: “Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında insanları derecelendirir ve şöyle sıralardık: [Ümmet-i Muhammed´in, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ dan sonra en efdali] Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman. [Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sıralamayı işitir] bize itiraz etmezdi (radıyallahu anhüm ecmaîn).” [Buhârî, Fezâilu´l-Ashâb 4, 7; Ebu Dâvud, Sünnet 8, (4627, 4628) Tirmizî, Menâkıb, (3707).][91]

AÇIKLAMA:

Hadiste, Hz. Osman´ın faziletçe Hz. Ali (radıyallahu anhümâ)´den önce olduğu te´yid edilmektedir. Ehl-i Sünnet´in cumhûru bu görüştedir. Bunu te´yid eden başka rivayetler de var. Ancak bu hususta farklı görüşler mevcuttur:

* Süfyan-ı Sevrî´nin Hz. Ali´yi efdal gördüğü, ancak bu görüşünden döndüğü rivayet edilmiştir.

* Huzeyme´nin de bu görüşte olduğu söylenmiştir.

* İmam Mâlik: “Bu ikisi eşittirler, birbirine tafdil edilmezler” demiştir. Yahya´l-Kattân ve müteahhirînden İbnu Hamza ve başkaları bu görüşü benimsemiştir. İbnu Abdilberr, bu görüşü beğenmez ve şahsi kanaatinde Hârun İbnu İshak´tan hikâye edilen şu rivayete dayanır:

Hârun der ki: “Ben İbnu Ma´in´in şöyle söylediğini işittim:

“Kim faziletleri Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali diye sıralar ve Ali´nin hizmetlerini ve faziletini tanırsa, o sâhib-i sünnettir.” Ben kendisine: “Bazılarının: “Ebu Bekr, Ömer ve Osman” deyip sükut ettiklerini söyledim. Onlar hakkında galîz tabirler kullandı” Bu rivayet tenkid edilerek: “İbnu Maîn, Hz. Osman sevgisinde aşırı gidip Hz. Ali´yi tenkîse yeltenen Osmancı takımı reddetmiş olmalı. Şüphesiz üçüne iktisâr edip, Hz. Ali´nin fazlını inkâr mezmundur” denmiştir.

İbnu Hacer, bu mesele ile ilgili tahlilini şöyle devam ettirir:

“İbnu Abdilberr şu iddiaya da yer vermiştir: “Bu hadis (sadedinde olduğumuz rivayet), Ehl-i Sünnet´in: “Hz. Ali, üçlerden sonra imamların en efdalidir” görüşüne de muhaliftir. Çünkü Ehl-i Sünnet, üçlerden sonra insanların en efdali olduğunda icma eder. Bu icma, İbnu Ömer hadisinin -sened İbnu Ömer´e kadar sahih de olsa- hatalı olduğuna delâlet eder.” İbnu Abdilberr´in bu iddiası da tenkid edilmiş ve şöyle denmiştir: “Ashab´ın o zaman, Hz. Ali´yi tafdilde sükût etmiş olmaları ilelebet tafdil etmedikleri mânasına gelmez. Nitekim mezkur icma İbnu Ömer´in kayıtladığı zamandan sonra hasıl olmuştur. Böylece onun hadisi hatalı olmaktan çıkar.”

İbnu Hacer der ki: “Kanaatimce, İbnu Abdilberr, burada Ubeydullah İbnu Ömer rivayetindeki ziyade sebebiyle inkârda bulunmaktadır. Bu ziyade [“(Biz, Ebu Bekr, Ömer, Osman diye sayar, ondan sonra) Resulullah´ın ashabı arasında dereceleme yapmadan hepsini terkederdik”] şeklindedir. Lakin bu rivayette Nafi teferrüd etmez.” İbnu´l-Maceşûn ona mütâbaat eder. Bunu Hayseme, Yusuf İbnu´l-Mâceşun babasından, o da İbnu Ömer´den tahric etmiştir: “Biz Resulullah zamanında (efdaliyet sıralamasında) Ebu Bekr, Ömer, Osman der, sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Ashabını bırakır, aralarında bir efdaliyet gözetemezdik.” Bununla birlikte, o zaman aralarında dereceleme yapmayı terketmelerinden bundan sonra Hz. Ali´nin diğerlerinden efdal olduğuna itikad etmemiş olmaları manası çıkmaz. Doğruyu Allah bilir, Nitekim İbnu Ömer (radıyallahu anh), Hz. Ali´yi diğer sahabelere takdim ettiğini itiraf etmiştir. Nitekim bu itiraf bir önceki babta kaydettiğim bir rivayette geçti.

İbnu Hacer´in atıfta bulunduğu rivayet şudur: İbnu Ömer der ki: “Biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında şöyle derdik.” Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) insanların en hayırlısıdır. Sonra Ebu Bekr, sonra Ömer gelir. Ali İbnu Ebî Talib (radıyallahu anh)´a ise üç haslet verilmiştir ki onlardan birinin bana verilmiş olması, bana kızıl develerden daha sevgilidir: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kızıyla onu evlendirdi ve kızı ona çocuk dünyaya getirdi. (Resulullah´tan sonra) mescidin bütün kapıları kapatıldı, onun kapısı kapatılmadı. Hayber günü sancağı ona verdi.” (Hadisi Ahmed İbnu Hanbel hasen senedle kaydetmiştir).

İbnu Hacer tahliline devam eder: “İbnu Ömer hadisinin bazı turukunda, mezkur hayırlı ve efdal olma halinin hilafetle ilgili hususta olduğu kaydedilmiştir. Bu rivayeti İbnu Asâkir Abdullah İbnu Yesâr, Salim´ den o da İbnu Ömer´den naklen kaydetmiştir: “Siz biliyorsunuz, biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında şöyle derdik: “Ebu Bekr, Ömer ve Osman yani hilafette (ki liyakatte) Bir diğer rivayet, Ubeydullah, Nafi´den, o da İbnu Ömer´den: “Biz Resulullah zamanında derdik ki: “Bu işe (hilafete) insanların en layıkı kimdir ve cevap verirdik: Ebu Bekr, sonra Ömer.”

Bazı alimler: Sahabenin en efdali, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sağlığında şehid düşendir” demiş, bazıları da ismen: “Cafer İbnu Ebî Talib´dir” demiştir. İmam Beyhakî, Şâfiî hazretlerinin şu sözünü kaydeder: “Ashab ve Tabiin Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali´nin (radıyallahu anhüm) efdaliyetinde icma etmiştir.”[92]

ـ4378 ـ10ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]كَانَ أُسَيْدُ بْنُ حُضَيْرٍ وَعَبَّادُ ابْنُ بِشْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما عِنْدَ رَسُولِ اللّهِ # في لَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَخَرَجَا مِنْ عِنْدِهِ فَإذَا بِنُورَيْنِ بَيْنَ أيْدِيهِمَا. فَلَمّا افْتَرَقَا صَارَ مَعَ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا نُورٌ[. أخرجه البخاري .

10. (4378)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Üseyd İbnu Hudayr ve Abbâd İbnu Bişr (radıyallahu anhümâ) karanlık bir gecede Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında idiler. (Sohbet bitince) yanından ayrıldılar. Derken önlerinde iki nur peydah oldu. Yolları ayrıldığı zaman her birinin bir nuru vardı.” [Buharî, Mesâ´ıd 78, Menâkıb 28, Menakıbu´l-Ensar 13.][93]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayetin bir başka veçhi, bu sahabelerin ellerideki nûrun, günümüzdeki pilli el feneri mahiyetindeki bir şeyden çıktığını tasvir eder. Şöyle ki: “Üseyd İbnu Hudayr ve Ensar´dan bir kişi daha, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında konuşmak üzere kaldılar. Çok karanlık bir gece idi. Gecenin bir müddeti geçtikten sonra çıktılar. Herbirinin elinde bir değnekcik vardı. Birinin değneği önlerini aydınlatır olduğu halde yürüdüler. Yolları ayrılınca diğerinin değneği de aydınlatmaya başladı. Her biri kendi deyneğinin ışığında yürüdü, böylece evlerine vardılar.”

2- Bu hadise Ashabın mazhar olduğu kerametlerden birini daha aksettirmektedir. Alimlerimiz bu ve benzeri rivayetlere dayanarak kerametin hak olduğuna hükmetmişlerdir. Keramet hususunda geniş açıklama daha önce geçti (4256. hadis). [94]

İKİNCİ FER´

SAHABELERDEN BAZILARININ FAZİLETLERİ

(İki kısımdır)

BİRİNCİ KISIM

ERKEKLER HAKKINDA

* EBU BEKR SIDDIK (radıyallahu anh)

ـ4379 ـ1ـ عن عائشةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها قَالَتْ: ]دَخَلَ أبُو بَكْرٍ عَلى رَسُول اللّهِ #: فقَالَ لَهُ #: أبْشِرْ فَأنْتَ عَتِيقُ اللّهِ مِنَ النَّارِ. قَالَتْ: فَمِنْ يَوْمَئِذٍ سُمِّى عَتِيقاً[. أخرجه الترمذي .

1. (4379)- Hz. Aişe anlatıyor: “Ebu Bekr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girmişti. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Müjde, (Ey Ebu Bekr!) Sen Allah´ın ateşten azad ettiği kimsesin!” buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi.” [Tirmizî, Menâkıb, (3679).][95]

AÇIKLAMA:

Hz. Ebu Bekr´in “Atik” diye isimlenmesi hususunda başka üç rivayet daha var:

* Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün dedi ki: “Ateşten azad edilen birini görmek isteyen Ebu Bekr´e baksın.”

* Musa İbnu Talha´nın rivayetine göre, annesi “Atik” diye tesmiye etmiştir.

* Yüzündeki cemal (güzellik) sebebiyle Resulullah ona “Atik” demiştir. [96]

ـ4380 ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أتَانِى جِبْرِيلُ فَأخَذَ بِيَدِى فَأرَانِى بَابَ الْجَنَّةِ الَّذِى تَدْخُلُ مِنْهُ أُمَّتِى. فقَالَ اَبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ يَا رَسُولَ اللّهِ: وَدِدْتُ أنِّى كُنْتُ مَعَكَ حَتّى أنْظُرْ إلَيْهِ فقَالَ: أمَا إنَّكَ يَا أبَا بَكْرٍ أوَّلُ مَنْ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِى[. أخرجه أبو داود .

2. (4380)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Cebrail aleyhisselam yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi.”

Hz. Ebu Bekr atılıp:

“Ey Allah´ın Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona ben de bakayım!” dedi.

Aleyhissalâtu vesselâm:

“Ey Ebu Bekr, ümmetimden cenete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi!” karşılığında bulundular.” [Ebu Davud, Sünnet, 9, (4652).][97]

ـ4381 ـ3ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا ‘حَدٍ عِنْدَنَا يَدٌ إَّ وَقَدْ كَافَيْنَاهُ بِهَا مَا خََ أبَا بَكْرٍ فإنَّ لَهُ عِنْدَنَا يَداً يُكَافِيهِ اللّهُ تَعالى بِهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَمَا نَفَعَنِى مَالُ أحَدٍ قَطُّ مَا نَفَعَنِى مَالُ أبِي بَكْرٍ، وَمَا عَرَضْتُ ا“سَْمَ عَلى أحَدٍ إَّ كَانَتْ لَهُ كَبْوَةٌ إَّ أبَا بَكْرٍ، فإنَّهُ لَمْ يَتَلَعْثَمْ، وَلَوْ كُنْتُ مُتّخِذاً خَلِيً َتّخَذْتُ أبَا بَكْرٍ خَلِيً أَ وَإنَّ صَاحِبَكُمْ خَلِيلُ اللّهِ تَعالى[. أخرجه الترمذي.يُقَالُ »كَبَا الْفَرَسُ« إذَا خَرّ لِوَجْهِهِ، والْمُرَاد أنَّ الصِّديقَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه لَمْ يَتَرَدَّدْ في تَصْدِيقِهِ # .

و»التَّلَعْثَمُ« التَّرَدُّدُ في الْقَوْلِ وَالْفِعْلِ والتَّتَعْتُعِ فيه.وقَوْلُهُ: »ولَوْ كُنْتُ مُتَّخِذاً خَلِيً إلى آخِرِهِ« حَاصِلُهُ أنَّ الْخَلَّةَ تَلْتَزِمُ فَضْلَ مُرَاعَاةٍ لِلْخَلِيلِ وَقِيَامٍ بِحَقّهِ وَاِشْتِغَالِ الْقَلْبِ بِأمْرِهِ، فَأخْبَرَ # أنَّهُ لَيْسَ عِنْدَهُ فَضْلٌ مَعَ خُلَّةِ الْحَقِّ لِخَلْقٍ ِشْتِغَالِ قَلْبِهِ بِمَحَبَّةِ رَبِّهِ فََ يَحْتَمِلُ مَيًْ إلى غَيْرِهِ .

3. (4381)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardımı varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr´in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Ben müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm. Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr´i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla´nın dostu (halilullah´tır).” [Tirmizî, Menakıb, (3662).][98]

ـ4382 ـ4ـ وعن أبى سعيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَطَبَ رَسُولُ اللّهِ # النَّاسَ فَقَالَ: إنَّ اللّهَ تَعالى خَيَّرَ عَبْداً بَيْنَ الدُّنْيَا وَبَيْنَ مَا عِنْدَهُ. فاخْتَارَ مَا عِنْدَهُ فَبَكَى أبُو بَكْرٍ فَعَجِبْنَا لِبُكَائِهِ أنْ يُخْبِرَ # عَنْ عَبْدٍ خُيِّرَ. فَكَانَ # هُوَ الْمُخَيَّرَ، وَكَانَ أبُو بَكْرٍ هُوَ أعْلَمُنَا. فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ مِنْ أمَنِّ النَّاسِ عَلىَّ في صُحْبَتِهِ وَمَا له أبَا بَكْرٍ، وَلَوْ كُنْتُ مُتَّخِذاً خَلِيً غَيْرَ رَبِّى تَّخَذْتُ أبَا بَكْرٍ خَلِيً، ولكِنْ أُخُوَّةُ ا“سَْمِ وَمَوَدَّتُهُ. َ يَبْقِيَنَّ في الْمَسْجِدِ بَابٌ إَّ سُدَّ إَّ بَابَ أبِي بَكْرٍ[. أخرجه الشيخان والترمذي.

4. (4382)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) halka hitab ederek buyurdular ki:

“Allah Teâla Hazretleri bir kulunu, dünya ile nezdindeki tercihte muhayyer bıraktı. O kul, Allah´ın nezdindekini tercih etti.”

Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı. Biz, Aleyhissalâtu vesselâm, Allah tarafından muhayyer bırakılan bir kul hakkında verdiği haber sebebiyle onun ağlamasına hayret ettik. Meğer, muhayyer bırakılan o kul Aleyhissalâtu vesselâm´ın kendisi imiş. Meğer bunu en iyi anlayan da aramızda Ebu Bekr imiş.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sohbetiyle olsun malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan Ebu Bekr´dir. Eğer, ben Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, mutlaka Ebu Bekr´i halil edinirdim. (Allah arkadaşınızı kendine halil kıldı). Ancak (aramızda) İslam kardeşliği ve İslam muhabbeti var [(bu) efdaldir].

Mescide açılan (hususi) hiçbir kapı bırakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr´in kapısı açık bırakılacak.” [Buharî, Fezailu´l-Ashab 3, Menâkıbu´l-Ensâr 45, Mesacid 80; Müslim, Fezâilu´s-Sahabe 2, (2382); Tirmizî, Menakıb, (3661).][99]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet Hz. Ebu Bekr´in feraset ve anlayışça ashabın hepsinden ileri olduğunu göstermektedir. Ayrıca, onun Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde fevkalade bir takdire mazhar olduğu da anlaşılmaktadır. Resulullah, bir rivayette yar-ı gar olan Ebu Bekr´in en kritik anlardaki beraberlik ve sohbeti ile ünsiyet sağlayıp mânevi destek oluşunun ehemmiyetine işaret etmektedir. Hicret sırasında ve bâhusus mağaradaki ve diğer nice beraberliklerin ehemmiyetine işareten ayet-i kerimede َ تَحْزَنْ اِنَّ اللّهَ مَعَنَا tesellisine yer verilmiş olması (Tevbe 40) Sıddîk hazretlerinin hadiste temas edilen “sohbet”inin ehemmiyetini gösterir. Hudeybiye sulhü sırasında herkes antlaşmadan memnuniyetsizlik izhâr ederken, Hz. Ebu Bekr´in teslimiyeti burada hatırlanması gerekli mânevi desteklerinden bir diğeridir.

Şu halde, hadiste geçen “sohbet”i dilimizdeki “karşılıklı konuşmak” manasında anlamayacağız. Bu mana da bulunmakla birlikte beraberlik manası esastır. Nitekim, sahabî kelimesi de sohbetten gelir. “Resulullah´la beraberliği olan, arkadaşlık eden” demektir. Öyleyse Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde, risalet-i Muhammediye´nin tebliğ, tesbit ve takririnde bir kelime ile hedefe ulaşmasında, Hz. Ebu Bekr´in “sohbet”inin katkısının ehemmiyetli olduğuna dikkat çekiyor. Öyleyse bu sohbetten murad sadece konuşma değil, ünsiyet, teselli, takviye, dayanışma, manevi destek vs. de maksuddur. Hz. Ebu Bekr´in hayatını ve Resulullah´la olan münasebetlerini bilenlere bu husus vâzıhtır.

2- “Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, Ebu Bekr´i halil tutardım” cümlesine gelince: Halil, sevgisi kalbe -hiçbir boşluk kalmaycak şekilde- nüfuz etmiş, umur-u esrarına girmiş dost demektir. Âlimler meveddet, hullet, muhabbet, sadakat gibi birbirinin yerine kullanılabilen yakın manadaki kelimelerin müteradif olup olmadıklarını münakaşa etmişlerdir. Lügatçilere göre hullet, sadakat ve meveddet demektir. Ancak hullet´in en yüksek mertebede sevgi olduğu da söylenmiştir. Nitekim, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ashabından bir kısmına -Ebu Bekr, Fatıma, Hz. Aişe, Hasaneyn, Usâme.. vs. gibi- muhabbet ve sevgisini izhar etmiş olmasına rağmen: “Rabbimden başka birini halil ittihaz etseydim…” demiştir. Demek ki, hulletle ifade edilen sevgi her çeşit eksiklikten uzak, benliğin tamamını saran bir sevgidir ki, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu derecedeki bir sevgiyi Allah´a tahsis etmiş olduğunu ifade buyurmuştur. Hadisin devamında, “Ebu Bekr´i halil ittihaz ederdim” demiş olması. Hz. Ebu Bekr´in yanında birinci sırada yer alan bir şahsiyet olduğunu ifade eder.

Zemahşerî, halil´i şöyle tarif eder: “Halil, sana boş anlarında muvafakat eden, yolda seninle yürüyen veya senin açığını kapayan veya senin açığını kapadığın veya senin evine giren kimsedir.” Sırrına nüfuz eden kimse” veya “Kalbinde kendisinden başkasına yer vermediğin kimse” gibi daha birçok açıklama da yapılmıştır.

Hz. Ebu Bekr´de hullet´e giren bu vasıflar, Resulullah´la olan münasebetlerinde azâmi mertebede mevcuttur. Hz. Ebu Hüreyre, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anhümâ) gibi bazılarının, zaman zaman Resulullah´tan “Halilim” diye söz etmiş olmalarının, yapılan açıklamalara ters düşen bir yönü olmamalıdır. Çünkü onların, Resulullah´ı kendilerine halil ittihaz etmeleri caizdir. Ancak onlardan birinin: “Ben Resulullah´ın haliliyim” demesi caiz olmaz. Nitekim Hz. İbrahim için Halilullah denir, ancak Allah için, Halilu İbrahim denmesi caiz olmaz.

3- Sadedinde olduğumuz hadis, Hz.Ebu Bekr´in mal cihetiyle İslâm´a katkılarına da temas etmektedir. Bu yönüyle de onun hakkını vermek gerekir. Zira Tebük seferi sırasında en fazla veren Hz. Ömer, malının yarısını verirken, Hz. Ebu Bekr, -ailesini Allah ve Resûlüne havale ederek,- malının tamamını bağışlamıştır. Hz. Aişe, babası vefat ettiği zaman tek dinar ve tek dirhem bırakmadığını ifade eder. Hz. Aişe´nin bir başka rivayetinde, Sıddık (radıyallahu anh)´ın Resulullah´a kırkbin dirhem infak ettiğini belirtir. Resulullah onun hakkını şöyle verir: “Aramızdan Ebu Bekr, bize insanların en büyüğüdür. O, beni kızıyla evlendirdi. Nefsini bana adadı. Malca da müslümanların en hayırlısıdır: O, maldan verdiği ile Bilal´i hürriyetine kavuşturdu, (bu malla) o beni hicret sırasında “Hicret evi”ne (Medine´ye) taşıdı.”

4- Hadisin sadedinde olduğumuz veçhinde “…Ancak (aramızda) İslâm kardeşliği ve muhabbeti var” denilmektedir Buhârî´nin bir başka rivayetinde “efdal” ziyadesi var. Bu sebeple onu, tercümede köşeli parantez arasında gösterdik. Ebu Yala´nın bir tahricinde ولكِنْ خُلّةُ اِسَْمِ اَفْضَل şeklinde gelmiştir. Yani “İslâm kardeşliği” yerine “İslam hulleti (dostluğu)” denmiştir.

İbnu Hacer der ki: “Bu ifadede işkal (yani izahı müşkil bir durum) var. Zira, hullet, uhuvvet-i İslam´dan efdaldir. Çünkü, hullet, uhuvveti ifade ettiği gibi fazlasını da ifade eder.” Buna cevap sadedinde dendi ki: “Ondan murad, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile İslâm meveddeti, başkasıyla İslam meveddetinden efdaldir.” Keza dendi ki: “Buradaki ifdal (daha iyi), fâdıl (iyi) manasındadır. Bu fazilete bütün sahbelerin iştirak etmeleri, söylediğimiz hususa aykırı düşmez. Zira Hz. Ebu Bekr´in üstünlüğü, diğerlerinden ayrı olarak bilinen bir husustur. İslâm kardeşliği ve İslam sevgisi müslümanlar arasında, dine yardım ve hak kelamın yüce kılınması ve çok sevap kazanma hususlarında pek farklı derecelerdedir. İşte bütün bunlarda Hz. Ebu Bekr´in hissesi herkesten fazladır.”

İbnu Hacer, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “Eğer bir halil ittihaz edcek olsaydım, Ebu Bekr´i halil yapardım” buyurmuş olmasının, başka hiç kimseye müyesser olmayan pek büyük bir menkîbe olduğunu belirtir. İbnu´l-Tîn, bu ibareyi bazı alimlerin şöyle yorumladıklarını nakletmiştir: “Eğer ben, herhangi bir kimseyi dine giren bir emirde hususi bir imtiyaza mazhar kılsaydım, bu, Ebu Bekr olurdu.” İbnu´t-Tîn ilave eder: “Bu ifadede Şia´nın “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Kur´ân´ la ve dinle ilgili bazı meselelerde, başka hiç kimseye nasib olmayacak şekilde Hz. Ali´yi bir kısım hususiyetlerle imtiyazlı kıldığı” şeklindeki idialarında onları tekzib vardır.”

5- Hadiste geçen son bir mesele, Hz. Ebu Bekr´in kapısı dışındaki kapıların kapanması meselesidir. İbnu Hacer, bu hususta şu açıklamayı kaydeder: “Hattabî, İbnu Battal ve başkaları dediler ki: “Bu hadiste Hz. Ebu Bekr´in açık bir şekilde hususiyeti gözükmektedir. Yine hadiste onun hilafete müstehak olduğunun kuvvetli bir delili vardır. Hususen, bu hadisin, Resulullah´ın hayatının sonunda Ashab´a, Ebu Bekr´den başka kimsenin imamlık yapmamasını emrettiği bir zamanda varid olması ayrı bir ehemmiyet taşır. Bazıları, “kapı” ile hilâfet kinaye edilmiştir, “örtülmesi” ile de hilafet talebi kinaye edilmiştir; sanki şöyle buyurmuştur: “Ebu Bekr´den başka kimse hilafet taleb etmesin, onun hilafeti talebinde bir beis yok” demiştir. İbnu Hibban bu görüşü benimsedi ve bu hadisi tahric ettikten sonra şu açıklamayı yaptı: “Bu hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan sonra onun halife olacağına delil var. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm: “Mescide açılan bütün havhaları (kapıları) benden kapayın” sözüyle, kendinden sonra halife olma hususunda herkeste uyanacak arzuları kesinlikle bertaraf etti.” Bazı alimler bu yorumu, “Ebu Bekr´in evi, Medine´nin banliyösündeki Sünuh nâm mevkide olması dolayısıyla, onun mescide açılan bir kapısı bulunmaması” gerçeğiyle de takviye ederler. Ancak bu isnad zayıftır. Zira, Hz. Ebu Bekr´in evinin Sünuh´te bulunması, mescide mücavir (komşu) bir evinin daha olmasına mani değildir. Sünuh´teki evi, Ensarî kardeşinin evi olabilir. Nitekim o sıralarda, Hz. Ebu Bker´in bir diğer zevcesi daha vardı: Esmâ Bintu Ümeys Bu husus bilittifak sabittir. Bazı rivayetlere göre (Hz. Aişe´nin annesi olan) Ümmü Ruman (radıyallahu anhâ) da o sıralarda sağdı.”

Müteakip açıklamalarda sıkça geçeceği için hemen belirtelim: Havha kapıdan ziyade “duvarda açılan oyuk, delik” manasına gelir, ışık almak gayesiyle açılır, yüksek de olabilir, alçak da. İstenen yere geçmeye imkan verecek şekilde geniş tutulabilir. Bu rivayetlerde havha ile böyle bir delik kastedildiği belirtilir.

Muhibbu´t-Taberî, İbnu Hibbân´ı tenkidle der ki: “Ömer İbnu Şehbe, Ahbâru´l-Medine´de zikreder ki: “Mescide açılan havhası (kapısı)nın kapatılmasına izin verilen Ebu Bekr´in evi, mescide bitişikti. Bu ev, kendisine gelen heyetlerden birine bir şeyler verme ihtiyacı hasıl oluncaya kadar elinde kaldı. O zaman evi sattı. Evi Ümü´lmü´minin Hz. Hafsa (radıyallahu anhâ) dörtbin dirhem ödeyerek satın aldı. Ev, Hz. Osman zamanında mescidin genişletilmesi arzu edilinceye kadar onun elinde kaldı. O zaman mescidi genişletmek maksadıyla müslümanlar ondan taleb ettiler. O vermeye yanaşmadı ve: “Pekiyi ben nasıl mescide gideceğim, yolum ne olacak ” dendi. Kendisine: “Sana ondan daha geniş bir ev verir, aynı şekilde yol da yaparız dediler Böylece o da razı oldu.”

İbnu Hacer devamla der ki: “Mescid etrafındaki kapıların kapanması ile alâkalı, zâhirleri buna muhalif başka rivayetler de var. Kaydettiği rivayetlerin bazıları, kapatılmaktan istisna edilen kapının Hz. Ali´nin kapısı olduğunu ifade eder. Bu rivayetlere göre, Ashab´tan bir kısmının evleri mescide açılmaktadır. Hatta, Hz. Ali´nin evine giden başka yol da mevcut değildir, cünüb bile olsa mescidden geçmektedir. Hz. Peygamber´in bu kapıları kapatma emri üzerine, rahatsızlık izhar edenler olur. Aleyhissalâtu vesselâm: “Vallahi ben kendi başıma hiçbir şeyi ne kaparım ne de açarım. Ancak bir şey bana emredildi mi ona ittiba ederim” diyerek, emrin ilahî menşeini gösterir.”

İbnu Hacer, Hz. Ali´nin kapısının istisna edildiğini ifade eden rivayetlerden bir kısmını kaydettikten sonra Hz. Ebu Bekr´in kapısını istisna eden hadislerle bunlar arasındaki tezadı giderme sadedinde zikredilen bazı mütalaaları kaydeder. Bu meyanda İbnu´l-Cevzî´nin, Hz. Ali´nin kapısını istisna kılan rivayetleri mevzu veya ma´ûl addederek ihticac dışı tuttuğunu, bunları Râfizilerin uydurduğuna hükmettiğini belirtir. Fakat kendisi, bu hadislerin tek başlarına alınsa bile ihticaca elverişli olduklarını, kaldı ki mecmuu itibariyle hayda hayda ihticaca elverişli olacaklarını söylemek İbnu´l-Cevzî´nin hükmünü şiddetle reddeder ve der ki: “İbnu´l-Cevzî bu hükmüyle şenî bir hata işlemiştir. Zira o, bu davranışıyla, iki kıssanın arasını cemetmek mümkün iken, arada muâraza var vehmine dayanarak sahîh hadisleri reddetme yolunu tutmuştur. Nitekim cem meselesine Bezzâr, Müsned´inde işaret eder ve der ki: “Hz. Ali´nin kıssası, Kûfe ehlinin hasen rivayetleriyle varid olmuştur. Hz. Ebu Bekr´ in kıssası ise Medine ehli´nin rivayetlerinde varid olmuştur, Kûfe ehlinin rivayetlerinin sabit olması halinde, bu iki rivayetin arası Ebu Sa´îdi´l-Hudrînin bir rivayetinin delaletiyle cemedilir. Bu, Tirmizî´de gelmiştir. Mezkur rivayete göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Bu mescide benden ve senden başkası cünüb olarak basamaz” buyurmuştur. Hadis şunu ifade eder: Hz. Ali´nin evine giriş veren kapı mescide açılıyor idi. Evinde ondan başka da kapı yoktu, bu sebeple Aleyhissalâtu vesselâm onun kapatılmasını emretmedi. Bunu, İsmâil el-Kâdı´nın Ahkâmu´l-Kur´ân´da el-Muttalib İbnu Abdillah İbni Hantab tarikinden kaydettiği şu rivayet de te´yid eder: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ali hariç kimsenin mescide cünüb olarak girmesine izin vermedi. Çünkü onun evi mescidde idi.”

İki rivayetin te´lifinin neticesi şudur: “Mescide açılan kapıların kapatılmasıyla ilgili emr-i nebevî iki kere vâki oldu. Birincide Hz. Ali´nin kapısının kapatılması istisna edildi. İkinci emirde ise, Hz. Ebu Bekr´in kapısı istisna edildi.” Ancak bu te´vil, Hz. Ali ile ilgili kıssada geçen kapının hakîki kapı, Hz. Ebu Bekr´in kıssasında geçen kapının da mecâzi olduğuna -onunla havha´nın murad olduğuna- hamledilince gerçekleşir. Sanki, ashab kapıların kapatılması emriyle kapılarını kapattılar, ancak onun yerine, mescide girişi imkân veren delikler (havha) açtılar. Bilahere, bunları da kapamakla emrolundular. İki hadisin arasını cemetmede bu yol tatminkâr sayılabilir. Ebu Ca´fer et-Tahâvî, Müşkilü´l-Asâr´da mezkur iki hadisin arasını cemde bu yolu takip etmiştir. Bu, o kitabın son üçte birinin baş kısımlarında yer alır. Ebu Bekr el-Kelâbâzî de Meâni´l-Ahbâr´da yer verir ve Hz. Ebu Bekr´in evinin mescidin haricinde bir kapısı, mescide açılan bir havhası olduğunu, Hz. Ali´nin evinin ise sadece Mescid´e açılan bir kapısı olduğunu tasrîh eder.”[100]

6- Hadiste Yer Alan Bazı Fevâid:

Hadiste, Hz. Ebu Bekr´in, zâhir olan, faziletini beyan dışında başka bazı fevaîd de mevcuttur. Ezcümle:

* Hz. Ebu Bekr, Rasûlullah´a halîl olmaya ehil idi.

* Halîl, bir başkasının istinakını reddetme sıfatına hâizdir. (Yani bir kimse iki ayrı halîl edinemez.)

* Mühim bir sebep olmadıkça, mescid yol olarak kullanılamaz.

* Dinleyenlerin anlayışlarını ve meraklarını tahrîk etmek için, tasrihten kaçıp, hususî bir remizle işârette bulunmak câizdir: Rasûlullah ecelinin yaklaştığını böyle haber vermiştir.

* Anlayışta âlimler arasında fark vardır.

* Anlayışı yüksek olana “daha bilgin” denebilir.

* Resûlullah´ın ahireti tercihinde, bize dünyalığı değil ahirete ait şeyleri tercihe teşvik var.

* İhsan edene teşekkür, lütfu sebebiyle medh u sena edilmesi gerekir.[101]

ـ4383 ـ5ـ وعن أبى الدَّرْدَاءِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]كُنْتُ جَالِساً عِنْدَ النَّبِىِّ # إذْ أقْبَلَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه آخِذاً بِطَرَفِ ثَوْبِهِ حَتّى

أبْدَى عَنْ رُكْبَتَيْهِ. فقَالَ # أمَّا صَاحِبُكُمْ فَقَدْ غَامَرَ. فَسَلَّمَ، وَقالَ: إنَّّهُ كَانَ بَيْنِى وَبَيْنَ ابْنِ الْخَطَّابِ شَىْءٌ، فَأسْرَعْتُ إلَيْهِ ثُمَّ نَدِمْتُ، فَسَألْتُهُ أنْ يَغْفِرَ لِى فَأبِى عَلَىَّ، فَأقْبَلْتُ إلَيْكَ، فقَالَ: يَغْفِرُ اللّهُ لَكَ يَا أبَا بَكْرٍ ثَثاً، ثُمَّ إنَّ عُمَرَ نَدِمَ، فأتَى مَنْزِلَ أبِي بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فقَالَ: أثَمَّ أبُو بَكْرٍ؟ فقَالُوا: َ. فَأتَى إلى النّبىِّ # فَسَلَّمَ فَجَعَلَ وَجْهُ النّبِىِّ # يَتَمَغَّرُ حَتّى أشْفَقَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَجَثَا عَلى رُكْبَتَيْهِ وَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ ، أنَا كنْتُ أظْلَمَ. فقَالَ النَّبِىُّ #: إنَّ اللّهَ بَعَثَنِى إلَيْكُمْ فَقُلْتُمْ كَذَبْتَ، وَقَالَ أبُو بَكْرٍ: صَدَقَ، وَوَاسَانِى بِنَفْسِهِ وَمَالِهِ، فَهَلْ أنْتُمْ تَارِكُونَ لِى صَاحِبِى مَرَّتَيْنِ أوْ ثَثاً. قَالَ: فََمَا أُوذِىَ بَعْدَهَا[. أخرجه البخاري.»غَامَرَ« أي خاصم. »والتمَغُّرُ« تَغَيُّرُ اللَّوْنِ مِن الغَضَب .

5. (4383)- Ebu´d-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında oturuyordum. Derken, Ebu Bekr (radıyallahu anh) elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, dizleri açılmış durumdaydı. Aleyhissalâtu vesselâm (onu bu halde görür görmez):

“Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!” buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve:”

(Ey Allah´ın Resûlü!) Benimle İbnu´l-Hattâb arasında bir şey (tatsızlık) oldu. Üzerine yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

“Ey Ebu Bekr! Allah sana mağfiret etsin!” buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da Ömer (radıyallâhu anh), davranışından pişman oldu. Ebu Bekr (radıyallahu anh)´ın evine gitti ve:”

Ebu Bekr evde mi ” diye sordu. “Hayır!” cevabını alınca, o da doğru Aleyhissalâtu vesselâm´ın yanına geldi ve selam verdi. Aleyhissalâtu vesselâm´ın yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı. Bu hal, Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)´ı korkuttu. Derhal diz çökerek:

“Ey Allah´ın Resûlü! Bu meselede (hata benim), ben zulmettim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm (hepimize):

“Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: “Sen yalancısın” dediniz. Ebu Bekr ise: “Doğru söyledin” dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi ” buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler.

Ebu´d-Derdâ der ki: “Bundan sonra, (Rasulullah´ın hatırı için) Ebu Bekr´e hiç eziyet edilmedi.” [Buharî, Fezailu´l-Ashab 5, Tefsir, A´raf 3.][102]

AÇIKLAMA:

1- Burada Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)´ın Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında nasıl bir mevki tuttuğu, hatırının ne derece yüce olduğu görülmektedir. Zira Hz. Ebu Bekr´i üzdüğü için Hz. Ömer´e öfkesini, herkesin pay alacağı bir üslubla açık ifade etmiştir. Hatta, hadiseyi anlatan başka rivayetlerde Resulullah daha kesin bir üslubla Hz. Ömer´e öfkesini izhar etmiştir. Ebu Ya´la´nın, Ebu Umâme´den kaydettiğine göre: “Ömer oturdu, Resulullah ondan yüzünü çevirdi. Sonra Ömer yer değiştirip Resulullah´ın önüne oturdu. Resulullah tekrar ondan yüzünü çevirdi. Ömer kalkıp Resulullah´ın tam önüne oturdu. Aleyhissalâtu vesselâm tekrar ondan yüzünü çevirdi. Bu sefer Ömer:

“Ey Allah´ın Resûlu! Benden yüz çevirmenizin sebebi, benden size ulaşan bir hatam sebebiyle olmalı! Siz benden yüz çevirirseniz hayatın bana ne hayrı olacak ” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:”

Ebu Bekr senden özür diler, sen kabul etmezsin ha!” buyurur.Bir başka rivayette: “Kardeşin senden bağışlamanı ister, sen bağışlamazsın ha!” der.

Hz. Ömer: “Seni hak ile gönderen Zat´a yemin olsun! O her ne zaman taleb etmişse mutlaka ben onu affetmişimdir. Allah, nazarımda, sizden sonra ondan daha sevgilisini yaratmamıştır” der. Hz. Ebu Bekr de: “Seni hak ile gönderen Zat´a yemin ederim, dediği doğrudur” diye Hz. Ömer´i tasdik eder ve barışırlar. [103]

2- Hadiste Mevcut Bazı Fevaid:

* Hz. Ebu Bekr bütün sahabelerden efdaldir.

* Fâzıl kişinin, kendinden efdalle çekişmesi uygun düşmez.

* Kişi yüzüne karşı medhedilebilir, ancak fitneye ve gurura düşmeyeceğinden emin olunmalıdır.

* İnsan beşeriyet icabı, öfkenin sevkiyle iyi olmayan şeyleri irtikab edebilir. Dinde fazilet sahibi kişi, bu durumda, hemen makul olana rücû etmelidir. Nitekim ayet-i kerimede de: “Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir arıza değdiği zaman iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki hakikatı görüp bilmişlerdir bile” (Araf 201) buyrulmuştur.

* Peygamberden başkası fazilette zirveye bile ulaşsa hatadan masun değildir.

* Mazlumdan af dilemek; helallik istemek müstehabtır.

* Arkadaşına kızan, onu ismiyle zikretmek yerine, babasına veya dedesine nisbet ederek söyleyebilir. Nitekim Hz. Ömer´e kızgın gelen Hz. Ebu Bekr “Ömer” dememiş, İbnu´l-Hattâb diyerek anmıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da Hz. Ali´yi İbnu Ebî Talib diye anmıştır. اَِّ اِذَا كَانَ ابْنُ اَبِى طَالِبٍ يُرِيدُ اَنْ يَنْكَحَ ابْنَتَهُ

* Diz avret değildir.[104]

ـ4384 ـ6ـ وعن ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قالَ: ]لَمَّا اشْتَدَّ بِالنّبِىِّ # الْمَرَضُ قِيلُ لَهُ في الصََّةِ. فقَالَ: مُرُّوا أبَابَكْرٍ فَلْيُصَلِّ بِالنَّاسِ فَقَالَتْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ إنَّ أبَابَكْرٍ رَجُلٌ رَقِىقُ الْقَلْبِ، وَإنَّهُ إذَا قَامَ في مَقَامِكَ َ يَكُادُ يُسْمِعُ النَّاسَ مِنَ الْبُكَاءِ، فَلَوْ أمَرْتَ عُمَرَ! فقَالَ: مُرُو أبَابَكْرٍ فَلْيُصَلِّ، فَعَاوَدَتْهُ. فقَالَ: مُرُوهُ فَلْيُصَلِّ، فَإنَّكُنَّ صَوَاحِبُ يُوسُفَ[. أخرجه البخاري.وَأرَادَ بِقَوْلِهِ: »إنَّكُنَّ صَواحِبُ يُوسُفَ« اِمْرَأةُ الْعِزِيزِ وَالنِّسَاءِ الَّتِى قَطَعْنَ أيْدَيَهُنَّ، أىْ إنكنَّ تُحْسِنَّ لِلرَّجُلِ مَاَ يَجُوزُ وَتُغْلِبْنَ عَلى رَأيهِ.

6. (4384)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hastalığı şiddetlenince, kendisine cemaate namazı kimin kıldıracağı soruldu.

“Ebu Bekr´e söyleyin, halka namazı o kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ):

“Ebu Bekr yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olsa (dayanamayıp ağlar ve ağlamaktan halka kıraati duyuramaz, (namaz kıldırma işini) Ömer´e emretseniz!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm yine: “Ebu Bekr´e söyleyin, namazı kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe önceki sözünü tekrar etti. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ona (Ebu Bekr´e) emredin, namazı kıldırsın!” dedi ve:

“Siz (kadınlar) kendi kafanıza göre düzende Hz. Yusuf´un kadın arkadaşları gibisiniz!” diye söylendi.” [Buhârî, Ezân 46.][105]

AÇIKLAMA:

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ileride hilafet meselesinde, ihtilafı önleyecek bir işaret olarak, sağlığında ve huzurunda, Hz. Ebu Bekr´ in imametini ısrarla arzu edip emir buyurduğu halde, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), daha pratik, günlük bir maksadla, bu emrin tashihi istikametinde fikir beyan eder. Resulullah´ın ısrarına, te´yidine rağmen, o da görüşünde ısrar eder. Hatta Buharî´nin aynı babta kaydettiği bir başka rivayete göre, Hz. Aişe, Hz. Hafsa´yı bularak, aynı gerekçeleri beyanla halka namazı Hz. Ömer´in kıldırmasını söylemesini rica eder. Hafsa (radıyallahu anhâ), Resulullah´a aynı şeyi söyler. Aleyhissalâtu vesselâm:”

Şu kadınlara bak! Sizler, mutlaka Hz. Yusuf´un kadın arkadaşlarısınız! Ebu Bekr´e söyleyin, halka namazı kıldırsın!” emreder. Resulullah´ın kendilerine kızdığını gören Hafsa (radıyallahu anhâ), Hz. Aişe´ye: “Senden hiçbir zaman hayır görmedim!” der ve o emrinden dolayı serzenişte bulunur.

2- Hadiste geçen: “Hz. Yusuf´un kadın arkadaşları” صَوَاحِبَ يُوسُف tabirine gelince sevâhib kelimesi sahibe´nin cem´idir, kadın arkadaş demektir. Yusuf ise Kur´an´da hikayesi geçen büyük peygamberlerden biridir. Öyleyse, Yusuf´un kadın arkadaşları´ndan maksad, Kur´an´daki kıssada oyunları tasvir edilen Mısır Azizi´nin karısı ve Yusuf´un güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlardır. Resulullah bu sözüyle, kadınların caiz olmayan şeyleri, erkeklere cazib göstererek onların reylerine galebe çaldıklarını ifade buyurmuştur.[106]

ـ4385 ـ7ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ أبُو بَكْرٍ يُصَلِّى لَهُمْ في وَجَعِ النبىِّ # الَّذِى مَاتَ فيهِ. فَلَمَّا كَانَ يَوْمُ اثْنَيْنِ وَهُمْ صُفُوفٌ في الصََّةِ فَكَشَفَ # سِتْرَ الْحُجْرَةِ، يَنْظُرُ إلَيْنَا وَهُوَ قَائِمٌ كَأنَّ وَجْهَهُ وَرَقَةُ مُصْحَفٍ ثُمَّ تَبَسَّمَ يَضْحَكُ فَهَمَمْنَا أنْ نَفْتَتَنَ مِنَ الْفَرَحِ بُرُؤْيَةِ النّبىِّ #. فَنَكَصَ أبُو بَكْرٍ عَلى عَقَبَيْهِ لِيَصِلَ الصَّفَّ، وَظَنَّ أنَّ رَسُولَ اللّهِ #: خَارِجٌ إلى الصََّة فأشَارَ إلَيْنَا النبىُّ # أنْ أتِمُّوا صََتَكُمْ، وَأرْخى السِّتْرَ، فَتُوُفِّىَ مِنْ يَوْمِهِ[. أخرجه الشيخان والنّسائِى .

7. (4385)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı vefata götüren hastalığı şiddetlendiği zaman, halka namazı Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) kıldırıyordu. Pazartesi günü, cemaat saf olmuş halde namaza durduğu sırada Aleyhissalâtu vesselâm hücresinin perdesini açtı, ayakta olduğu halde bize bakıyordu. Yüzü sanki bir mushaf yaprağı gibi (uçuk) idi. Sonra tebessüm ederek güldü. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı (böyle) görmenin sevinciyle namazı bozayazdık. Hz. Ebu Bekr derhal safta namaz kılmak üzere geri çekildi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namaza geldiğini zannetmişti. Ancak (aleyhissalâtu vesselâm), bize işaret ederek namazı tamamlamamızı söyledi ve perdeyi indirdi. O gün vefat etti.” [Buharî, Ezan 46, 94, Amel fi´s-Salât 6, Megâzî 83; Müslim, Salat 98; Nesâî, Cenaiz 7, (7, 4).][107]

ـ4386 ـ8ـ وعن عُرْوَةَ قَالَ: ]سَألْتُ عَبْدَ اللّهِ بْنَ عُمَر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما عَنْ أشَدِّ مَا صَنَعَ الْمُشْرِكُونَ بِرَسُولِ اللّهِ #. قَالَ: رَأيْتُ عُقْبَةَ بْنَ أبِي مُعِيطٍ جَاءَ إلى النَّبِىِّ # وَهُوَ يُصَلِّى، فَوَضَعَ رِدَاءَهُ في عُنُقِهِ، فَخَنَقَهُ خَنْقاً شَدِيداً. فَجَاءَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه حَتّى دَفَعَهُ. ثُمَّ قَالَ: أتَقْتُلُونَ رَجًُ أنْ يَقُولَ رَبِّى اللّهُ، وَقَدْ جَاءََكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ[. أخرجه البخاري.

8. (4386)- Urve (rahimehullah) anlatıyor: “Abdullah İbnu Ömer´e, müşriklerin Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a yaptıkları kötülüklerin en fenası hangisi idi diye sordum. Şunu anlattı:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken Ukbe İbnu Ebi Mu´ayt´ın kendisine gelerek ridasını boynuna geçirip şiddetli şekilde boğduğunu gördüm. O sırada Ebu Bekr (radıyallahu anh) gelerek onu itti ve:

“Sen, Rabbim Allah´dır dediği için mi bir adamı öldürmek istiyorsun O size Rabbinizden açık hükümler getirdi ” dedi. [Buharî, Fezâilu´l-Ashâb 5, Menakibu´l-Ensar 29, Tefsir, Mü´min 1.][108]

AÇIKLAMA:

Rivayette, müşriklerin Mekke´de Resulullah´a yaptıkları zulüm ve hakaretlerin birini görmekteyiz. Bu vak´a birçok tarikten, bazı farklı vecihlerle rivayet edilmiştir.

Hz. Ebu Bekr´in burada sarfettiği söz, Kur´an´da tekrar edilen bir vahiy olarak geçmektedir. Ayette buna yakın sözü sarfeden kimse Firavun ailesinden imanını gizleyen bir zâttır. Bu sözü Firavun, Hz. Musa´yı öldürmeye azmettiği zaman söyler (Mü´min 28).

Rivayette anlatılan vak´a, bidayetten başlayıp Kıyamete kadar devam edecek olan imanküfür mücadelesinde esasta bir şey değişmediğine, küfür cephesinin daima zulüm ve işkenceye başvurduklarına, mü´minlere söz, düşünce ve vicdan hürriyeti tanımadıklarına tipik bir örnek olmaktadır.[109]

ـ4387 ـ9ـ وعن سفيان قال: ]مَنْ زَعَمَ أنَّ عَلِيّاً كَانَ أحَقَّ بِا“مَامَةِ مِنْ أبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ فَقَدْ خَطَأ أبَابَكْرٍ وَعُمَرَ وَالْمُهَاجِرِينَ وَا‘نْصَارَ، وَمَا أرَاهُ يَرْتَفِعُ لَهُ مَعَ هذَا عَمَلٌ إلى السَّمَاءِ[. أخرجه أبو داود .

9. (4387)- Süfyan (rahimehullah) dedi ki: “Kim, Hz. Ali´nin imâmete, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer´den daha çok hak sahibi olduğu kuruntusuna düşerse, Hz. Ebu Bekir´i, Hz. Ömer´i, Muhacirleri ve Ensarları toptan hatakârlıkla itham etmiş olur. Bu bozuk akidesiyle onun amelinin semaya yükseleceğini zannetmiyorum.” [Ebu Dâvud, Sünnet 8, (4630).][110]

AÇIKLAMA:

Süfyan-ı Sevrî, Hz. Ali´nin hilafeti meselesinde Şiiler gibi yanlış bir kanaate saplanarak, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahu anhümâ)´ dan elyak olduklarını iddia edenlerin amellerinin indallah makbul olmayacağını söylemektedir. Ayet-i kerimede güzel sözlerin Allah´a yükseldiği, bunu da amel-i salih´in yükselttiği belirtilir (Fatır 10).

Ehl-i Bid´a dediğimiz, fırak-ı dalle´nin tekfiri hususunda Ehl-i Sünnet ve´lcemaat ihtilaf etmiştir. Esas olan tekfir etmemektir. Süfyan-ı Sevrî burada, hilafet meselesinde Ashabı hatakârlıkla itham manası taşıyan bir görüşü benimsemenin iman hayatı yönünden çok tehlikeli olduğuna ima etmektedir. Süfyân-ı Sevrî´nin görüşü hafife alınamaz. Çünkü o, selefin önde gelen müçtehid imamlarından biridir. Birçok meselede görüşüne müracaat edilir.[111]

* HZ. ÖMER´İN FAZİLETİ

ـ4388 ـ1ـ عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، ‘بِي بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: يَا خَيْرَ النَّاسِ بَعْدَ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللّهِ # فقَالَ أبُو بَكْرٍ: أمَا إذْ قُلْتَ ذلِكَ فَلَقَدْ سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: مَا طَلََعَتِ الشَّمْسُ وََ غَرَبَتْ عَلى رَجُلٍ خَيْرٍ مِنْ عُمَرَ[. أخرجه الترمذي .

1. (4388)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), Hz. Ebu Bekr´e:

“(Ey Ebu Bekr!) Allah´ın Resulu Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´dan sonra insanların en hayırlısı” diye hitab etmişti. Hz. Ebu Bekr:

“Sen böyle söylersen ben (de sana) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan işittiğimi söyleyeceğim. Demişti ki: “Güneş, Ömer´den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı.” [Tirmizî, Menâkıb, (36 85).][112]

ـ4389 ـ2ـ وعن ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اللَّهُمَّ أعِزَّ ا“سَْمَ بِأحَبِّ الرَّجُلَيْنِ إلَيْكَ؛ بِأبِي جَهْلٍ، أوْ بِعُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ. فَكَانَ أحَبُّهُمَا إلَيْهِ عُمَرَ[. أخرجه الترمذي.

2. (4389)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle dua etmişti: “Allahım, İslam´ı şu iki şahıstan sana en sevgili olanla aziz kıl: Ebu Cehil ile veya Ömer İbnu´l-Hattâb ile. Bunlardan Allah´a daha sevgili olanı Ömer´di.” [Tirmizî, Menâkıb, (3682).][113]

ـ4390 ـ3ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ اللّهَ تَعالى جَعَلَ الْحَقَّ عَلى لِسَانِ عُمَرَ وَقَلْبِهِ، وَقَالَ ابْنُ عُمَرَ: مَا نَزَلَ بِالنَّاسِ أمْرٌ قَطُّ. فَقَالُوا فيهِ، وَقَالَ فِيهِ عُمَرُ: إَّ نَزَلَ الْقُرآنُ فِيهِ عَلى نَحْوِ مَا قَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه الترمذي، وصححه .

3. (4390)- Yine İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah Teâla Hazretleri, hakkı, Hz. Ömer´in diline ve kalbine koydu.” İbnu Ömer der ki: “Halkın başına ne zaman bir iş gelse, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer (radıyallahu anh)´ın dediği üzere Kur´an´dan bir vahiy gelmiştir.” [Tirmizî, Menâkıb, (3683); Ebu Davud, Harâc 18, (2962).][114]

ـ4391 ـ4ـ وعن سالمٍ عن أبيه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]مَا سَمِعْتُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ لِشَىْءٍ قَطُّ إنِّى ‘ظُنُّهُ كَذَا إَّ كَانَ كَمَا يَظُنُّ. بَيْنَا عُمَرُ جَالِسٌ إذْ مَرَّ بِهِ رَجُلٌ جَمِيلٌ. فقَالَ عُمَرُ: لَقَدْ أخْطأ ظَنِّى، أوْ إنَّ هذَا عَلى دِينِهِ في الْجَاهِلِيَّةِ، أوْ لَقَدْ كَانَ كَاهِنَهُمْ، عَلي َّ بِالرَّجُلِ فَدُعِيَ لَهُ. فقَالَ لَهُ عُمَرُ: لَقَدْ أخْطأَ ظَنِّى أوْ إنَّكَ لَعَلَى دِينِكَ في الْجَاهِلَيَّةِ، أوْ لَقَدْ كُنْتَ كَاهِنَهُمْ في الْجَاهِلِيَّةِ فقَالَ: مَا رَأيْتُ كَالْيَوْمِ اسْتُقْبِلَ بِهِ رَجُلٌ مُسْلِمٌ. فقَالَ إنِّى أعْزِمُ عَلَيْكَ إَّ مَا أخْبَرْتَنِى. قَالَ: كُنْتُ كَاهِنَهُمْ في الْجَاهِلِيَّةِ. قَالَ: فَمَا أعْجَبُ مَا جَاءَتْكَ بِهِ جِنِّيَّتُكَ؟ قَالَ: بَيْنَمَا أنَا يَوْماً في السُّوقِ إذْ جَاءَتْنِى أعْرِفُ فِيهَا الْفَزَعَ. فقَالَتْ:

ألَمْ تَرَ الْجِنَّ وَإبَْسَهَاوَيَأسَهَا مِنْ بَعْدِ إنْكَاسِهَاوَلِحُوقِهَا بِالْقَِصِ وَأحَْسِهَاقَالَ عُمَرُ: صَدَقَ بَيْنَا أنَا قَائِمٌ عِنْدَ آلِهَتِهِمْ إذْ جَاءَ رَجُلٌ بِعِجْلٍ فَذَبَحَهُ فَصَرَخَ بِهِ صَارِخٌ، لَمْ أسْمَعْ صَارِخاً قَطُّ أشَدَّ صَوْتاً مِنْهُ يَقُولُ: يَا جَلِيحُ. أمْرٌ نَجِيحٌ. رَجُلٌ فَصِيحٌ. يَقُولُ: َ إلهَ إَّ أنْتَ، فَوَثَبَ الْقَوْمُ. فَقُلْتُ: َ أبْرَحُ حتّى أعْلَمَ مَا وَرَاءَ هذَا ثُمَّ نَادَى: يَا جَلِيحُ، أمْرٌ نَجِيحٌ. رَجُلٌ فَصِيحٌ. يَقُولُ: َ إلهَ إَّ اللّهُ. فَقُمْتُ فَمَا نَشِبْنَا أنْ قِيلَ هذَا نَبِىٌّ[. أخرجه البخاري .

4. (4391)- Salim, babası (radıyallahu anh)´tan naklediyor: “Dedi ki: “Ben Ömer (radıyallahu anh)´ın bir şey için: “Zannederim ki bu şöyledir” deyip de dediği gibi olmadığını hiç görmedim. (Nitekim bir gün), Ömer otururken güzel bir adam yanından geçti. Ömer: “Zannımda yanıldım.” Veya:

“Bu adam cahiliye devrindeki dini üzere devam etmektedir.” Veya:

“Bu, cahiliyede kavminin kahiniydi!” dedi ve: “Şu adamı bana çağırın!” buyurdu. Adam çağrıldı. Ömer:

“Zannımda yanıldım veya sen cahiliye devrindeki dinin üzeresin! veya cahiliyede sen onların kahini idin!” diyerek hakkındaki tereddütlerini dile getirdi. Adam:

“Bu günkü gibi bir gün görmedim (yani bugün gördüğüm şeyi hiç görmedim). Bugün müslüman bir kimse (olmayacak şekilde) karşılandı” dedi. Hz. Ömer: “Sana yemin veriyorum, benim istediklerimi doğru olarak söyleyeceksin!” buyurdu. Adam:

“Cahiliye devrinde ben onların kahinleri idim!” dedi. Ömer ona:

“Dişi cinninin sana getirdiği haberlerin en acayibi hangisi idi ” dedi. Adam: “Bir gün ben çarşıda iken, bana dişi cin geldi. Ondaki korkuyu biliyorum. Dedi ki: “Sen cinnî ve onun ye´sini ve başı üzerine devrilmesinden (yanı kulak hırsızlığından men olarak haber alamayışından) sonraki ümidsizliğini ve sırtlarına ince çullar konulmuş genç develerle yetişilip yakalamasını görmedin mi

Ömer şöyle dedi: “Doğru söyledi. Ben onların putlarının dibinde uyurken, bir adam bir buzağı ile geldi ve kesti. O zaman ona birisi öyle bir bağırdı ki, bu kadar yüksek sesle bağıran birisini hiç işitmemiştim. Şöyle diyordu:

“Ey celih (ey düşmanlığnı açığa vuran kimse)! Emrun necih (zafer bulmuş bir iş), recülün fasih (fasih konuşan bir adam) var. Senden başka ilah yoktur diyor!”

Oradaki cemaaat o adama doğru sıçradılar.

(Hz. Ömer devamla dedi ki): “Ben bunu görünce kendi kendime: “Ben bu işin arkasında ne olduğunu anlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım!” dedim. Sonra o zât yine bağırdı:

“Ey celîh, emrun necih, recülün asih (Ey düşmanlığını açığa vuran kimse! Muvaffak olacak bir iş, fasih konuşan bir adam (var!) Lailahe illallah! diyor!” Ben kalktım. Aradan çok geçmeden “Bir peygamber (çıktı)” dendi.” [Buhârî, Menâkıbu´l-Ensâr 35.][115]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayette Hz. Ömer´in konuştuğu zâtın kim olduğu belli değildir. Ancak başka rivayetlerde bunun Sevâd İbnu Karib olduğu belirtilmiştir. Rivayetten de anlaşılacağı üzere bu zât cahiliye devrinin kahinlerindendir. Bilahare Allah hidayet nasib etmiş, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Ashabından olma şerefine ermiştir.

Sadedinde olduğumuz rivayette, bununla karşılaşan Hz. Ömer´in, ondan eski bir hatırasını sormaktadır. Kahin, müslüman olmasına yardımcı olan hatırasını anlatır.

2- İbnu Hacer, rivayetlerin çoğunda, duyulan sesin ياآلُ ذُرَيْح diye başladığını belirtir ve Âl-i Züreyh´in meşhur bir Arap kabilesi olduğunu haber verir. Rivayetlerdeki farklılıklar umumiyetle hadisenin taaddüyle (birkaç tane olmasıyla) izah edilir.

Ebu Nuaym´ın ed-Delail´de kaydettiği bir rivayete göre, Ebu Cehl´in “Muhammed´i öldürene yüz deve” vaadetmesi üzerine bu maksadla yola çıkan -ve henüz müşrik olan Ömer İbnu´l-Hattâb- yolda bu gaybî sesi, bir buzağının karnından işitir ve kendisinden kastedildiğine hükmederek gidip müslüman olur. Buharî de bu kanaatte olacak ki, hadisi, Hz. Ömer´ in müslüman oluşuyla ilgili babta kaydetmiştir.[116]

ـ4392 ـ5ـ وعن عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]وَافَقْتُ رَبِّى في ثََثٍ، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ لَوِ اتَّخَذْتَ مِنْ مَقَامِ إبْرَاهِيمَ مُصَلَّى؟ فَنَزَلَ: وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إبْراهِيمَ مُصَلّى. وَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ: يَدْخُلُ عَلَيْكَ الْبِرُّ وَالْفَاجِرُ، فَلَوْ أمَرْتَ أُمَّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ يَحْتَجِبْنَ؟ فَنَزَلَتْ آيَةُ الْحِجَابِ. وَاجْتَمَعَ نِسَاءُ النَّبِىِّ # في الْغَيْرَةِ. فَقُلْتُ: عَسى رَبُّهُ إنْ طَلَّقَكُنَّ أنْ يُبْدِلَهُ أزْوَاجاً خَيْراً مِنْكُنَّ. فَنَزَلَتْ كذلِكَ[. أخرجه الشيخان.وزاد في رواية: »وفي أسارى بَدْرٍ« .

5. (4392)- Hz. Ömer (radıyallahu anh) demiştir ki: “Üç şeyde Rabime muvafakat ettim:

* (Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a): “Ey Allah´ın Resulü! Makam-ı İbrahim´de bir namaz yeri edinsen!” dedim, arkadan: “İbrahim´in makamını namazgâh edinin” (Bakara 125) ayeti nazil oldu.”

* “(Bir gün) “Ey Allah´ın Resulü! Huzurunuza iyiler de facirler de giriyor. Emretseniz de ümmühatu´lmü´minin örtünseler!” dedim. Bunun üzerine hicab (örtünme) ayeti nazil oldu.”

* “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hanımları kıskançlıkta birleştiler. Ben de: “O sizi boşarsa Allah O´na sizden hayırlısını verir” demiştim, bunun üzerine şu âyet indi. (Meâlen): “Rabbi O´na sizden daha hayırlı olan, Allah´a teslim olmuş, iman etmiş, ibadet ve itaatte sebat eden, günahlarından tevbe eden, Allah´a kullukta bulunan, orucunu tutan hanımlar nasib eder ki, onlardan dul olanı da bâkire olanı da bulunur” (Tahrim 5). [Buharî, Talâk 32, Tefsir, Bakara 9, Ahzâb 8, Tahrim 1; Müslim, Fezailu´s-Sahabe 24 (2399).] [117]

AÇIKLAMA:

Hz. Ömer, insanlığın iftihar edeceği büyük kapasite ve dirayet sahibi nadir kimselerden biridir. Öylesi yakınlarına sahip olmak, Resulullah´ın mazhar olduğu ilahi lütuflardandır. Hadiseleri anlamada, çare bulmada, takip edilen gelişme neticesine göre isabetli hedeflerin tahmin ve tesbitinde fevkalâde kabiliyet ve sezgi sahibi idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun bu yönünü bir Buhârî rivayetinde şöyle ifade buyurmuştur: “Sizden önceki ümmetlerde muhaddesler (yani ilhama mazhar olanlar) vardı. [Bunlar peygamber olmadıkları halde hakkı dile getirirlerdi.] Eğer ümmetimde bunlardan biri varsa o da Ömer´dir.”

Hz. Ömer (radıyallahu anh), gerek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sağlığında ve gerekse vefatından sonra çok isabetli teşhislerde bulunmuş, sâdık kararlar vermiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah hakkı, Ömer´in lisanı ve kalbine koymuştur” buyurarak bu hususu beyan eder. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Ömer´in isabetli tesbitlerinden üç tanesini gösteriyor. O´nun burada, vahye tevafuk eden görüşleri hususunda verdiği rakam, bilinen hadiselerin hepsini aksettirmez. Zira bu nevden vahye tekaddüm ve tevafuk eden beyanları sayıca çoktur. Daha önce açıkladığımız için burada tekrar etmeyeceğiz.[118]

* HZ. ÖMER´LE HZ. EBU BEKR ARASINDA MÜŞTEREK HADİSLER

ـ4393 ـ1ـ عَنْ أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: بَيْنَمَا رَاعٍ يَرْعَى في غَنَمِهِ إذْ عَدَا الذِّئْبُ فَأخَذَ مِنْهَا شَاةً، فَطَلَبَهَا حَتّى اسْتَنقَذَهَا مِنْهُ. فَالْتَفَتَ إلَيْهِ الذِّئْبُ، وَقَالَ: مَنْ لَهَا يَوْمَ السَّبُعِ، يَوْمَ َ رَاعِىَ لَهَا غَيْرِى؟ فقَالَ النَّاسَ: سُبْحَانَ اللّهِ! ذِئْبٌ يَتَكَلَّمَ. فقَالَ #: فَإنِّى أُؤْمِنُ بِهِ وَأبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ، وَمَا ثَمَّ أبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ[. أخرجه الشيخان والترمذي.

1. (4393)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir çoban sürüsünü otlatırken, bir kurt koşarak gelip, sürüden bir koyun kapar. Çoban kurtun peşine düşer ve koyunu ondan kurtarır. Ancak kurt, çobana dönüp bakar ve: “Bu koyunlara yırtıcı gününde, onlara benden başka çobanın olmadığı günde kim bakacak ” der.

Halk bunun üzerine: “Sübhanallah! Kurt konuşur mu ” diye hayrete düşerler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (onların bu tereddütleri üzerine):

“Buna ben inanıyorum, Ebu Bekr ve Ömer de inanıyor” der. Halbuki o sırada Ebu Bekr ve Ömer orada değillerdi.” [Buharî, Fezailu´l-Ashab 8, Hars 4, Enbiya 50; Müslim, Fezâilu´s-Sahabe 13, (2388); Tirmizî, Menâkıb, (3681, 3696).][119]

ـ4394 ـ2ـ وعند مسلم قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # بَيْنَا رَجُلٌ يَسُوقُ بَقَرَةً قَدْ حَمَلَ عَلَيْهَا، فَالْتَفَتَتْ إلَيْهِ. فقَالَتْ: إنِّى لَمْ أُخْلَقْ لِهذا ولكِنِّى خُلِقْتُ لِلْحَرْثِ فقَالَ النَّاسُ: سُبْحَانَ اللّهِ! تَعَجُّباً وَفَزَعاً بَقَرَةٌ تَتَكَلَّمُ. فقَالَ: إنِّى أُؤْمِنُ بِهِ وَأبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[.قَوْلُهُ: »مَنْ لَهَا يَوْمَ السَّبُعِ« أىْ مَنْ لَهَا يَوْمَ الْفَزَعِ وَعِنْدَ الْفِتَنِ حِينَ يَتْرُكُهَا النَّاسُ هِمًْ َ رَاعِىَ لَهَا نَهْبَةً لِلذِّئَابِ وَالسِّبَاعِ. فَجَعَلَ السَّبُعُ لَهَا رَاعِياً لِكَوْنِهِ مُنْفَرِداً بِهَا .

2. (4394)- Müslim´in bir rivayeti şöyledir: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir adam bir ineği sevkederken üzerine bindi. İnek adama bakıp dile geldi ve: “Ben bunun için yaratılmadım, ben ziraat için yaratıldım” dedi. Halk, hayret ve korku ile:

“Sübhanallah, konuşan bir inek ha!” dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Ben (onun konuşmasına) inanıyorum. Ebu Bekr ve Ömer de inanıyorlar, (radıyallahu anhümâ)” buyurdular.” [Müslim, Fezâilu´s-Sahabe 13, (2388).][120]

AÇIKLAMA:

1- Burada iki hadis, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer´in Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a iman ve teslimiyetlerindeki salabeti ifade etmektedir. Hayvan konuşur mu Mucize olarak elbette konuşur. Nitekim, Ashab bu hususta tereddüd izhar ederken, Aleyhissalâtu vesselâm inandığını ifade etmekte ve gıyablarında Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer adına onların da inandıklarını, onları takdir makamında beyan buyurmaktadır.

İbnu Hacer, burada zikri geçen çobanın kim olduğuna dair açıklamaya ve ismine rastlamadığını belirttikten sonra bazı karinelerden hareketle hadisenin Beni İsrail´de cereyan etmiş olacağını söyler.

Ancak, Ashab´tan bazılarına kurdun konuşma örnekleri Delail kitaplarında gelmiştir. Bunlardan biri Uhbân İbnu Evs´tir. Uhbân, kurdun kaptığı koyunu kurtarınca, kurt “Allah´ın bana lutfettiği rızkıma niye mani oluyorsun .” manasında konuşur. Uhbân, kurdun konuşması karşısında şaşkınlığını ifade eder. Kurt onu daha da şaşırtıcı konuşmasına devam ederek:

“Asıl şaşılacak şey şu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dır. Şu hurmalıklar arasında insanları Allah´a çağırıyor!” der. Uhbân, Resulullah´a gelerek müslüman olur.

İbnu Hacer, Uhbân´ın vak´ayı anlatırken, Hz. Ebu Bekr ve Ömer´in orada hazır bulunmuş olmalarının mümkün olduğunu, buna binaen Aleyhissalâtu vesselâm´ın “Ebu Bekr ve Ömer inanırlar” demiş olabileceğini kaydeder. Ancak, İbnu Hacer, Resulullah´ın bu sözü, onların imanlarındaki sıdk ve yakine muttali olarak sarfetmiş olma ihtimalini de zikreder. Ve: “Bu ihtimal rivayetin onların faziletleri meyanında zikredilmesine dahi muvafıktır” der.

2- Hadiste geçen yırtıcı günü tabiri mübhem bir ifadedir. İfadeyi açmada alimler farklı tevillere yer vererek ihtilaf ederler.

A) Kelime “sebu” okunursa:

* Bir açıklamaya göre: “Eğer vahşi hayvan koyunu kaparsa ondan kurtarılamaz. O durumda sürüyü benden başkası güdemez.” Yani, “Sen vahşiden kaçarsın, ben ise ona yakın olabilir, sürüden geride kalanı güdebilirim” (İbnu´l-Cevzî) demiş olmalıdır.

* Bir başka açıklamaya göre: “Vahşinin yanı arslanın musallat olduğu günde sen ondan kaçarsın, arslan da sürüden dilediğini alır ben ise geride kalırım, o zaman sürünün benden başka çobanı olmaz” demiş olmalıdır (Davudî).

* Şu da denmiştir ki: “Bu, fitne ile meşgul olunduğu sırada cereyan eder, koyun ihmal edilir. Arslanlar sürüyü yağmalar, yalnızlığı sebebiyle kurt, çoban gibi olur.”

B) Kelime seb´ okunursa:

* Bu, Kıyamet günü, haşrin vaki olacağı bir yer adı olabilir. (Ancak bu görüş, o gün kurt, koyun, çoban olmayacak diye tenkid edilmiştir.)

* Bu bir cahiliye hayvanının adıdır. O gün herkes eğlence ile meşgul olur. Çoban sürüden gafil kalır, kurt sürüye muktedir olur. Kurt, sürüye olan ikidarını ifadede mübalağa için “…benden başka çobanı yoktur” demiştir.

* Seb´ kelimesi ihmal manası taşımaktadır. Buna göre, “Sürünün istediği şekilde yayılmak üzere salıverilmesi günü” diye bir mana anlaşılabilir. Nevevî bu manayı esas alır.

* Yevmu´sseb´: “Yevmu´şşiddet (şiddet günü)dir” diyen de olmuştur.

Başka teviller de yapılmıştır, ancak hepsini kaydetmiyor. Müellif şu manayı dercetmiştir. “Her kim fitne sırasında ve korku gününde, sürüsünü başıboş; kurt ve arslanlara yem olarak başıboş mühmel ve çobansız bırakmışsa arslanı -sürüsüyle başbaşa olacağı için- ona çoban yapmış olur.”

2- Bu hadisler, harikulade hadisler karşısında hayrete düşmenin caiz olduğunu, bilgi ve maarifte insanların çok farklı derecelerde olduğunu ifade eder.[121]

ـ4395 ـ3ـ وعن الْخُدرىِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # إنَّ أهْلَ الدَّرَجَاتِ الْعُلَى يَرَاهُمْ مَنْ تَحْتَهُمْ كَمَا تَرَوْنَ النَّجْمَ الطّالِعَ في أُفُقِ السَّمَاءِ، وإن أبَا بَكْرٍ وَعُمَرَ مِنْهُمْ وَأنْعَمَا[. أخرجه أبو داود والترمذي.قوله: »وَأنْعَمَا« أىْ زَادَ في ا‘مْرِ وَتَنَاهَيَا فيهِ إلى غَايَتِهِ .

3. (4395)- Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Yüksek derece sahiplerini onların altında olanlar görür. Tıpkı sizin, semânın ufkunda doğan yıldızı görmeniz gibi. Ebu Bekr ve Ömer (radıyallahu anhümâ) onlardandır (yüksek derece sahiplerindendir) ve daha da ileridirler.” [Ebu Dâvud, Huruf ve´l-Kıraat, (3987); Tirmizî, Menâkıb, (3659).][122]

ـ4396 ـ4ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # ‘بِي بَكْرٍ وَعُمَرَ: هذَانِ سَيِّدا كُهُولَ أهْلِ الْجَنَّةِ مِنَ ا‘وَّلِينَ وَاخِرِينَ، إَّ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ[. أخرجه الترمذي .

4. (4396)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ömer ve Hz. EBu Bekr (radıyallahu anhümâ) için:”

Bu ikisi var ya, bunlar, öncekiler ve sonrakilerden cennetlik olan kühûlün efendisidirler.” [Tirmizî, Menakıb, (3366).][123]

AÇIKLAMA:

1- Kehl (cem´i kühûl): Otuz veya kırk ile ellibir yaş arasında olanlara denir. Dilimizde olgunluk yaşı olarak ifade ederiz. Aslında ahirette herkes otuzüç yaşında olacağı için orada kühûl, süyuh gibi değişik safhalar mevcut değildir. Bu rivayet, hadisin vürûd ettiği andaki onların halini ifade eder. Bazı âlimler: “Bundan murad müslümanlardan kehl olarak ölüp cenete girenlerin efendisi demektir. Onlar kühulun efendileri olunca cennet ehlinin efendileri olmaya evladırlar” demiştir.[124]

ـ4397 ـ5ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # اِقْتَدُوا بِالَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِي: أبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[. أخرجه الترمذي .

5. (4397)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Benden sonra şu ikiye iktida edin: Ebu Bekr ve Ömer (radıyallahu anhümâ).” [Tirmizî, Menâkıb, (3663, 3664).][125]

ـ4398 ـ6ـ وعن محمّد بْنِ الحَنَفية قالَ: ]قُلْتُ ‘بِي رَضِيَ اللّهُ عَنْه: يَا أبَتَ، أيُّ النَّاسِ خَيْرٌ بَعْدَ رَسُولِ اللّهِ #؟ قَالَ: أبُو بَكْرٍ. قُلْتُ:

ثُمَّ مَنْ؟ قَالَ: عُمَرُ، وَخَشِيتُ أنْ أقُولَ ثُمَّ مَنْ؟ فَيَقُولَ: عُثْمَانُ. فَقُلْتُ: ثُمَّ أنْتَ. قَالَ: مَا أنَا إَ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ[. أخرجه البخاري وأبو داود .

6. (4398)- Muhammed İbnu´l-Hanefiyye anlatıyor: “Babm (radıyallahu anh)´a dedim ki: “Babacığım, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan sonra insanların hangisi hayırlıdır ”

“Ebu Bekr! dedi.

“Sonra kim ” dedim.

“Ömer!” dedi.

Ben: “Sonra kim ” diye sormaya devam edip “Osman!” cevabını almaktan korktum da:”Sonra sen!” deyiverdim. Ama babam:

“Ben mi Ben sıradan bir müslümanım” dedi.” [Buharî, Fezâilu´l,Ashab 5; Ebu Dâvud, Sünnet 8, (4629).][126]

AÇIKLAMA:

1- Muhammed İbnu´l-Hanefiyye, Hz. Ali (radıyallahu anh)´ın oğludur. Hanefiyye´nin adı Havle Bintu Ca´ferdir.

2- Anlaşılacağı üzere Hz. Ali´nin oğlu Muhammed, babasından en efdal kimseyi öğrenmek ister. Hz. Ali, sırayla Ebu Bekr ve Ömer´i sayar. Üçüncü sırada babasının olduğu kanaatinde olan Muhammed, tevazu ile babasının Osman´ı söylemesinden korkarak, acele ederek babası Ali´yi zikrediverir.

Ancak Hz. Ali: “Ben müslümanlardan biriyim” yani “Sıradan bir müslümanım” demek suretiyle, büyüklüğü ile mütenasib bir tevazuda bulunur. Halbuki Hz. Ali, bunu söylediği sıralarda Hz. Osman şehid edilmişti ve kendisi hayatta kalanların en efdali idi. Bazı rivayetler, bu konuşmanın Nehrevan savaşından (Hicri 38) sonra olduğunu tasrih eder. İbnu Asakir´in bir tahricinde Hz. Ali: “Üçüncüsü Osman” demiştir.

Bu mesele hususundaki ihtilâfa daha önce yer verdiğimiz için tekrar etmiyeceğiz. Ancak şu kadarını söyleyelim: Ehl-i Sünnet, efdaliyet sırasının hilafet sırasına uygun olduğunu kabul eder. Bazıları bu meselede icma olduğunu söylemiştir. İcma iddiası gerçeği aksettirmez. Hz. Osman´la Hz.Ali´nin sırası meselesi ihtilaflıdır. Cumhur Hz. Osman´ı takdim etmiştir (radıyallahu anhüm ecmâin).[127]

* HZ. OSMAN (RADIYALLAHU ANH)

ـ4399 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]اِسْتَأذَنَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه عَلى رَسُولِ اللّهِ # وَهُوَ مُضْطجِعٌ عَلى فِرَاشِهِ َبِسٌ مِرْطِى فَأذَنَ لَهُ وَهُوَ عَلى حَالِهِ فَقَضَى إلَيْهِ حَاجَتَهُ. ثُمَّ انْصَرَفَ. ثُمَّ اسْتَأذَنَ عُمَرُ فَأذِنَ لَهُ وَهُوَ عَلى تِلْكَ الْحَالَةِ. فَقضَى إلَيْهِ حَاجَتَهُ. ثُمَّ انْصَرَفَ. ثُمَّ اسْتَأذَنَ عُثْمَانُ فَجَلَسَ رَسُولُ اللّهِ #، وَأصْلَحَ عَلَيْهِ ثِيَابَهُ، وَقَالَ اجْمَعِى عَلَيْكِ ثِيَابَكِ. فَأذِنَ لَهُ فَقَضَى إلَيْهِ حَاجَتَهُ ثُمَّ انْصَرَفَ. قَالَتْ: فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ، لَمْ أرَكَ فَزِعْتَ ‘بِي بَكْرٍ وَعُمَرَ كَمَا فزِعْتَ لِعُثْمَانَ؟ فقَالَ: إنَّ عُثْمَانَ رَجلٌ حَيِيٌّ، وإنِّى خَشِيتُ إنْ أذِنْتُ لَهُ وَأنَا عَلى تِلْكَ الْحَالَةِ أنْ َ يَبْلُغَ إليَّ في حَاجَتِهِ[. أخرجه مسلم.وفي رواية: ]أَ أسْتَحْيِى مِمَّنْ تَسْتَحِى مِنْهُ الْمََئِكَةُ[ .

1. (4399)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Hz.Ebu Bekr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girmek üzere izin istedi. Bu sırada Aleyhissalâtu vesselâm yatağı üzerinde yatmakta idi. Üzerinde benim bürgüm vardı. Resulullah halini bozmadan izin verdi. (Konuştular), meselelerini hallettiler. Hz. Ebu Bekr gitti. Bir müddet sonra Hz. Ömer girmek için izin istedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı halini hiç değiştirmeden ona da izin verdi. Ömer´in ihtiyacını da gördü. Sonra da gitti.

Bir müddet sonra Osman izin istedi. Bu sefer (aleyhissalâtu vesselâm) yatağında doğrulup oturdu. Üstünü başını düzeltti. Bana da: “Elbiseni üzerine topla!” emretti. Ve ona da girmesi için izin verdi. Onun da ihtiyacını gördü. Osman da gitti.

O gidince ben dayanamayıp: “Ey Allah´ın Resûlü! Ebu Bekir ve Ömer gelince istifini bozmadığın halde Osman gelince kendine çekidüzen verdin. Sebebi nedir ” diye sordum. Dedi ki:

“Osman çok utangaç birisidir. Ben istifimi hiç bozmadan eski halimde iken içeri aldığım takdirde arzusunu açmadan gideceğinden korktum.

“Bir rivayette: “Kendisinden meleklerin haya duydukları bir kimseden ben haya duymayayım mı ” demiştir. [Müslim, Fezailu´s-Sahâbe 36, (4201).][128]

ـ4400 ـ2ـ وعن عثمان بن عبداللّه بن موهبٍ قال: ]جَاءَ رَجُلٌ مِنْ أهْلِ مِصْرَ يُرِيدُ الْحَجَّ فَرَأى قَوْماً جَلُوساً. فقَالَ: مَنْ هؤَُءِ؟ قَالُوا: قُرَيْشٌ. قَالَ فَمَنِ الشَّيْخُ فِيهِمْ قَالُوا عَبْدُاللّهِ بْنُ عُمَرَ. فقَالَ: يَا ابْنَ عُمَرَ إنِّى سَائِلُكَ عَنْ شَىْءٍ فَحَدِّثْنِى عَنْهُ، هَلْ تَعْلَمُ أنَّ عُثْمَانَ فَرَّ يَوْمَ أُحُدٍ؟ قَالَ: نَعَمْ، فقَالَ هَلْ تَعْلَمُ أنَّهُ تَغَيَّبَ عَنْ بَدْرٍ وَلَمْ يَشْهَدْ؟ قَالَ: نَعَمْ. قَالَ الرَّجُلُ: هَلْ تَعْلَمُ أنَّهُ تَغَيَّبَ عَنْ بَيْعَةِ الرِّضْوَانِ فَلَمْ يَشْهَدْهَا؟ قَالَ: نَعَمْ. فقَالَ الرَّجُلُ: اللّهُ أكْبَرُ، ثُمَّ وَلّى. فقَالَ ابْنُ عُمَرَ: فَتَعَالَ أُبَيِّنْ لَكَ. أمَّا فِرَارُهُ يَوْمَ أُحُدٍ فَأشْهَدُ أنَّ اللّهَ عَفَا عَنْهُ وَغَفَرَ لَهُ. قَالَ اللّهُ تعالى: وَلَقَدْ عَفَا اللّهُ عَنْهُمْ؛ وَأمَّا تَغَيُّبُهُ عَنْ بَدْرٍ، فَإنَّهُ كَانَ تَحْتَهُ رُقَيَّةُ بِنْتُ رَسُولِ اللّهِ # وَكَانَتْ مَرِيضَةً. فقَالَ لَهُ النَّبِىُّ # أقِمْ مَعَهَا وَلَكَ أجْرُ رَجُلٍ مِمَّنْ شَهِدَ بَدْراً وَسَهْمُهُ؛ وَأمَّا تَغَيُّبُهُ عَنْ بَيْعَةِ الرِّضْوَانِ، فَلَوْ كَانَ أحَدٌ بِبَطْنِ مَكَّةَ أعَزَّ مِنْ عُثْمَانَ لَبَعَثَهُ مَكَانَهُ. فَبَعَثَ # عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عُنْهُ إلى مَكَّةَ، وَكَانَتْ بَيْعَةُ الرِّضْوَانِ بَعْدَ مَا ذَهَبَ عُثْمَانُ فقَالَ # بِيَدِهِ الْيُمْنى عَلى اليُسْرَى وَقَالَ: هذِهِ لِعُثْمَانَ، وَكَانَتْ يُسْرَى رَسُولِ اللّهِ # لِعُثْمَانَ خَيْراً مِنْ أيْمَانِهِمْ لَهُمْ ثُمَّ قَالَ ابْنُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما لِلرَّجُلِ: اذْهَبْ بِهَا اŒنَ مَعَكَ[. أخرجه البخاري والترمذي

2. (4400)- Osman İbnu Abdillah İbnu Mevhib anlatıyor: “Mısır ehlinden biri geldi, hacc yapmak istiyordu. Oturan bir grup gördü ve:

“Bunlar da kim ” dedi.

“Kureyşliler” denildi.

“Aralarındaki yaşlı zat da kim ” dedi.

“Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)” denildi. (Abdullah´a yaklaşarak)

“Sana bir şey soracağım, bana ondan haber ver. Hz. Osman Uhud günü (savaş meydanından) kaçmış mıydı, biliyor musun ” diye sordu. O da: “Evet!” dedi.

“Onun Bedir´de kaybolduğunu ve savaşta hazır bulunmadığını da biliyor musun ” diye sordu.

“Evet!” dedi. Adam bu cevap üzerine:

“Allahuekber!” deyip döndü. Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh):

“Gel!” dedi, sana açıklayayım: “Uhud´daki firarına gelince: ” şehadet ederim ki, Allah onu affetti, mağfirette bulundu. Nitekim Allah Teâla Hazretleri, haklarında şu ayeti indirdi: “Muhakkak ki iki ordunun karşılaştığı günde içinizden geri dönen kimseleri, Resulullah´ın emrine muhalefet gibi hareketleriyle kazandıkları bazı günahlar yüzünden şeytan kaydırmak istedi. Fakat gerçekten Allah onların günahlarını bağışladı…” (Âl-i İmran 155). Bedir´deki kayboluşuna gelince: Onun nikahı altında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ ın kerimeleri Rukiyye (radıyallahu anhâ) vardı ve hasta idi. Aleyhissalâtu vesselâm kendisine: “Rukiyye ile kal. Sana Bedr´e katılan bir kimsenin sevabı ve (ganimetten alacağı) pay var!” buyurdu. (O da bu istek üzerine kaldı). Bey´atu´r-Rıdvan´daki kayboluşuna gelince: Eğer Batn-ı Mekke´de ondan daha aziz biri olsaydı. (Resulullah), yerine onu gönderecekti. Aleyhissalâtu vesselâm, Mekke´ye onu gönderdi. Bey´atu´r-Rıdvan, Osman (radıyallahu anh) Mekke´ye gittikten sonra akdedildi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bey´at akdi sırasında sağ elini sol eli üzerine koyarak: “Bu da Osman yerine!” buyurdular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sol elinin Osman için hayrı, onların sağ elinin, kendileri için olan hayrından fazla idi.

Sonra İbnu Ömer (radıyallahu anh), adama:

“Haydi şimdi bu (anlattıklarımı) beraberinde götür!” dedi.” [Buhârî, Fezâilu´l-Ashab 7, Humus 14, Meğâzî 19; Tirmizî, Menâkıb, (3709).] [129]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, Hz. Osman (radıyallahu anh)´ın üç sebepten dolayı kınandığını göstermektedir. Ancak, Abdullah İbnu Ömer, kınayanların her üç meselede de haksız olduklarını belirtmekte ve sebeplerini göstermektedir:

1- Uhud´daki firar hususunda vahy-i ilahi ile sabit olan affa mazhariyeti var, artık söz seylemeye kimsenin hakkı olamaz.

2- Bedir savaşına katılmayışı Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın emri gereğidir, kendi isteği değildir. Bu emir de, hanımının hastalığı sebebiyledir. Resulullah´ın kerimeleri hastadır, bakıma muhtaçtır. Hz. Osman´ı bu seple geride bırakmıştır. Hatta Hakim´in bir rivayetine göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Rukiyye ile ilgilenmeleri için Osman´ı ve Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ)´i geride bırakmıştır. Zeyd İbnu Harise zafer müjdesini getirdiği sıralarda. Rukiyye (radıyallahu anhümâ), yirmi yaşlarında olduğu halde vefat etmiştir.

3- Bey´atu´r-Rıdvan´a katılamayışı da meşru bir sebebe dayanmaktadır. Resulullah onu Mekke´ye göndermişti. Bu gidiş resmi bir tavzif idi; Mekkelilere, müslümanların savaş için değil, umre için geldiklerini anlatacaktı. Hz. Osman Mekke´de tevkif edildi, vaktinde geri dönemedi. Bu sırada müslümanların kampında Hz. Osman´ın öldürüldüğü ve müşriklerin harbe girişecekleri haberi şayi oldu. İşte bu şayia üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ harb hazırlığına başladı ve ağaç altında, müslümanlardan, ölmedikçe geri dönüp kaçmayacakları hususunda meşhur bey´at´ı aldı. Şu halde, Hz. Osman´ın öldürüldüğü şayiası üzerine aktedilen bir bey´atta onun bulunamayacağı tabiidir.

Bezzâr´ın kaydettiği bir rivayetten öğrendiğimize göre, Abdurrahman İbnu Avf da bir ara mezkur üç meseleyi zikrederek. Hz. Osman (radıyallahu anh)´ı itab etmek ister. Hz. Osman, kaydedilen manada açıklamalar yaparak Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)´a cevap verir. Hatta Bey´atu´r-Rıdvan´la ilgili olarak “Resulullah´ın solu, hakkımda, benim sağımdan daha hayırlıdır” der.[130]

ـ4401 ـ3ـ وعن عبدالرَّحمنِ بن سَمُرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]جَاءَ عُثْمَانُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه إلى النّبىِّ # بِألْفِ دِينارٍ حِينَ جَهَّزَ جَيْشَ الْعُسْرَةِ، فَنَثَرَهَا في حِجْرِهِ فجَعَلَ # يُقِلِّبُهَا في حِجْرِهِ وَيَقُولُ: مَا ضَرَّ عُثْمَانَ مَا عَمِلَ بَعْدَ الْيَوْمِ مَرَّتَيْنِ[. أخرجه الترمذي.

3. (4401)- Abdurrahman İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Osman (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a ceyşü´l-Usre´yi (Tebük´e gidecek orduya) techiz ettiği sırada bin dinar getirdi ve Resulullah´ın kucağına döktü. Aleyhissalâtu vesselâm, parayı kucağında (eliyle karıştırıp) altüst etti ve şöyle dedi:

“Bugünden sonra Osman´a, (her ne) yapsa zarar vermeyecektir!” Ve bu sözü iki sefer tekrar etti.” [Tirmizî, Menâkıb, (3702).][131]

AÇIKLAMA:

Hadisin sonunda geçen “..Osman her ne yapsa zarar vermeyecek” sözü “Her ne günah işlerse zarar vermeyecek” demektir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bazı zamanlarda yapılan amelin az da olsa fevkalede kıymetli ve Allah´ın rızasına vesile olacağını belirtme sadedinde bu çeşit ifadelere yer vermiştir. Huneyn gazvesinde gece nöbeti tutan Enes İbnu Ebî Mersed el-Ganevi için de: “Bu hizmetten sonra, hiçbir (hayırlı) amel yapmasan da cennet sana vacib oldu” buyurmuştur (4289 numaralı hadiste geçti). Keza Hatib İbnu Ebî Beltea´ ya, Hz. Ömer tarafından ihanet olarak değerlendirilen davranışına rağmen, Bedir gazisi olması sebebiyle: “Belki de Allah Bedir gazilerinin haline muttali oldu da: “Artık dilediğinizi yapın, ben sizi affettim!” buyurdu” demiştir.

Zaten Hz. Osman Aşere-i Mübeşşere´dendir. Yani sağlıklarında cennetle müjdelenmiştir.[132]

ـ4402 ـ4ـ وقال عبدالرّحمن بن خبَّابٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]شَهِدْتُ رَسُولَ اللّهِ # وَهُوَ يَحُثُّ عَلى تَجْهِيزِ جَيْشِ الْعُسْرَةِ فقَامَ عُثْمَانُ بْنُ عفّان رَضِيَ اللّهُ عَنْه فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ عَلَيَّ مِائَةُ بَعِيرٍ بَأحَْسِهَا وَأقْتَابِهَا في سَبِيلِ اللّهِ. ثُمَّ حَضَّ عَلى الْجَيْشِ. فقَامَ عُثْمَانُ فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ عَليَّ مِائَتَا بَعِيرٍ بِأحَْسِهَا وَأقْتَابِهَا في سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ حَضَّ عَلى الْجَيْشِ. فقَامَ عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانَ فقَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ، عَلَيَّ ثََثُمِائَةِ بَعِيرٍ بِأحَْسِهَا وَأقْتَابِهَا في سَبِيلِ اللّهِ. قَالَ فَأنَا رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ #

يَنْزِلُ عَنِ الْمِنْبَرِ، وَهُوَ يَقُولُ: مَا عَلى عُثْمَانَ مَا عَمِلَ بَعْدَ هذِهِ، مَا عَلى عُثْمَانَ مَا عَمِلَ بَعْدَ هذِهِ[. أخرجه الترمذي .

4. (4402)- Abdurrahman İbnu Habbab (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ceyşü´l-Usre´yi techiz ederken şahid oldum.Osman İbnu Affân (radıyallahu anh) kalktı ve:

“Ey Allah´ın Resulü! dedi, yüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için (bağış olarak) bendendir!”

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordu için bağış, yapmaya tekrar teşvikte bulundu. Osman yine kalkıp:

“Ey Allah´ın Resûlü! Çuluyla, semeriyle ikiyüz deve Allah rızası için bendendir!” dedi. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordu için bağışta bulunmaya yine teşvikte bulundu. Osman tekrar kalktı ve:

“Ey Allah´ın Resûlü! dedi. Benden üçyüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için bağışımdır!”

Abdurrahman der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı minberden inerken gördüm, hem iniyor, hem de:

“Bu hayırdan sonra, Osman´ın yapacağı (kötü amel) aleyhine olmaz!” diyordu.” [Tirmizî, Menâkıb, (3701).][133]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet Hz. Osman´ın Allah yoluna bağışlamada ne kadar cömert olduğunu ifade ettiği gibi, bu çeşit bağışların ne kadar makbul ve mağfirete vesile olduğunu da ifade etmektedir. Yapılan bağış bazan geçmişteki günahların affını sağladığı gibi, gelecekte işlenecek günahların affına da yetebilmektedir. Hadisi şöyle yorumlayan da olmuştur. Bu “Bağıştan sonra, farz dışında hiçbir nafile amel yapması gerekmez. Zira bu ameli, yapacağı bütün nafilelere bedeldir.” Keza hadiste, Hz. Osman´ın hüsn-i hatimeye mazhar olacağının müjdesi de görülmüştür.[134]

* HZ. ALİ İBNU EBİ TALİB (RADIYALLAHU ANH)

ـ4403 ـ1ـ عَنْ أنس بن مالِكٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]بُعِثَ رَسُولُ اللّهِ

# يَوْمَ ا“ثْنَيْنِ وَصَلَّى عَلِىٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَوْمَ الثَُّثَاءِ[. أخرجه الترمذي .

1. (4403)- Hz. Enes İbnu Malik (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) pazartesi günü gönderildi. Hz. Ali (radıyallahu anh) da salı günü namaz kıldı.” [Tirmizî, Menâkıb, (3730).][135]

AÇIKLAMA:

Bazı alimler, bu hadise dayanarak Hz. Ali´nin erkeklerden müslüman olanların ilki olduğunu söylemişlerdir.[136]

ـ4404 ـ2ـ وعن ابْنِ عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]آخَى رَسُولُ اللّهِ # بَيْنَ أصْحَابِهِ فَجَاءَهُ عَلَيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فقَالَ: آخَيْتُ بَيْنَ أصْحَابِكَ وَلَمْ تُؤاخِ بَيْنِي وَبَيْنَ أحَدٍ. فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أنْتَ أخِي في الدُّنْيَا وَاŒخِرَةِ[. أخرجه الترمذي .

2. (4404)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ashabının arasını kardeşlemişti. Hz. Ali (radıyallahu anh) yanına geldi ve:

“Ashabınızın arasını birbirleriyle kardeşlediniz, ama beni kimseyle kardeşlemediniz!” dedi. Bunun üzerine (aleyhissalâtu vesselâm):

“Sen dünyada da ahirette de benim kardeşimsin!” buyudular.” [Tirmizî, Menâkıb, (3722).][137]

ـ4405 ـ3ـ وعن زيد بن أرقَمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ كُنْتُ مَوَْهُ فَعَلِيٌّ مَوَْهُ[. أخرجه الترمذي .

3. (4405)- Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur.” [Tirmizî, Menâkıb, 3714).] [138]

ـ4406 ـ4ـ وعن سَعْدِ بْنِ أبِي وَقّاصٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]خَلَّفَ النبِىُّ # عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه في غَزْوَةِ تَبُوكَ. فقَالَ يَا رَسُولَ اللّهِ: تُخَلِّفُنِى في النِّسَاءِ وَالصِّبْيَانِ؟ فقَالَ: أمَا تَرْضَى أنْ تَكُونَ مِنِّى بِمَنْزِلِةِ هرُونَ مِنْ مُوسى، إَّ أنَّهُ َنَبِيَّ بَعْدِي[. أخرجه الشيخان والترمذي .

4. (4406)- Sa´d İbnu Ebi Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük seferine çıkınca Hz. Ali´yi geride (Medine´de) bırakmıştı.

“Ey Allah´ın Resulü, siz beni çocukların ve kadınların arasında mı bırakıyorsunuz ” dedi (kalmak istemedi). Bunun üzerine (aleyhissalâtu vesselâm):

“Sen, Hz. Harun´un, Hz. Musa yanında aldığı yeri, benim yanımda almaktan razı değil misin Şu farkla ki, benden sonra peygamber yok!” buyurdular.” [Buhârî, Megâzî 78, Fezailu´l-Ashâb 9; Müslim, Fezailu´l-Ashab, 31, (2404); Tirmizî, Menâkıb, (3731).][139]

ـ4407 ـ5ـ وفي رواية لمسلم والترمذي: ]قَالَ # يَوْمَ خَيْبَرَ: ‘عْطِيَنَّ الرَّايَةَ غَداً رَجًُ يحِبُّ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيُحِبُّهُ اللّهُ وَرَسُولُهُ. قَالَ: فَتَطَاوَلَ النَّاسُ لَهَا فقَالَ: اِدْعُوا لِى عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَأُتىَ بِهِ أرْمَدَ. فَبَصَقَ في عَيْنَيْهِ، وَدَفَعَ إلَيْهِ الرَّايَةَ فَفَتَحَ اللّهُ عَلَيْهِ. قَالَ: وَلَمَّا نَزَلَتْ هذِهِ اŒيَةُ؟ تَعَالَوا نَدْعُ أبْنَاءَنَا وَأبْنَاءَكُمْ دَعَا # عَلِيّاً وَفَاطِمَةَ وَحَسَناً وَحُسَيْناً رَضِيَ اللّهُ عَنْهم. فقاَلَ: اللَّهُمَّ هؤَُءِ أهْلِي[. »الرَّمَدُ« مرض في العين .

5. (4407)- Müslim ve Tirmizî´nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hayber günü buyurdular ki:

“Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, O, Allah´ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever.”

Ravi devamla der ki: “Bu söz üzerine (beni mi seçer ümidiyle, (aleyhissalâtu vesselâm)´a görünmek için) boyunlarını uzattılar. Ama o:

“Bana Ali (radıyallahu anh)´ı çağırın!” buyurdular. Ali getirildi ama gözlerinden rahatsız idi. Hemen gözlerine tükürdü ve sancağı ona verdi. Allah Teala Hazretleri onun eliyle fethi müyesser kıldı.”

Ravi devamla der ki: Şu ayet indiği zaman “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı çağıralım…” (Al-i İmran 61) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hemen Ali´yi, Fatıma´yı, Hasan ve Hüseyin´i (radıyallahu anhüm ecmâin) çağırdı ve:

“Allahım, bunlar benim ailemdir” buyurdu.” [Müslim, Fezailu´l-Ashab 32, (2404); Tirmizî, Menakıb, (3726).][140]

AÇLIKLAMA:

1- Rivayetin birinci kısmında, Hayber´in fethi sırasında zuhur eden fezail-i Ali (radıyallahu anh) açıklanmaktadır.

Resulullah´ın teyidi ile Hz. Ali:

* Allah ve Resulünü samimyetle sevmektedir.

* Allah ve Resulü de onu sevmektedirler. Bu ne büyük bir mazhariyettir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın böyle bir vak´aya şehadeti bir kulun dünyada elde edebileceği nimetlerin makamların en büyüğü olsa gerektir. Bir tane dünya olsa, hepsinin bin yıllık saltanatı verilse bu mazhariyetin binde birine değmez. Çünkü dünyevi olanlar fanidir, ne kadar çok da olsa, büyük de olsa, müddeti uzun da olsa fanidir, sonunda bir katre serap olmaktadır.

* Hayber´in fethi Hz. Ali´nin eliyle müyesser olmuştur. Bununla ilgili bir kısım teferruat 4268 numaralı hadisin sonunda geçti. Burada şunu belirtmekte fayda var: Hayber´in fethi sırasında sancağın Hz. Ali´ye verilmesi hadisesi Ashab nazarında mühim bir vak´adır. Çünkü bu, Allah ve Resulünün o kimseyi sevdiğinin delili olmaktadır. Çünkü, bu önceden haber veriliyor. Binler dünya saadetine bedel olan bu mazhariyete ermek ümidiyle herkesin, başını uzattığı belirtilir. Hz. Ömer de vak´ayı anlatır ve der ki: “O güne kadar komutanlığı hiç arzu etmediğim halde, o gün acaba sancağı bana mı verir diye ümitlenerek, Resulullah´a görünmek için başımı ileriye doğru uzattım.”

* Hadisin ikinci kısmında, Hz. Ali´nin bir başka fazileti beyan edilmektedir. Hz. Ali ve evladı. Hz. Peygamber´in evlatları hükmündedir. Şöyle ki: Bu ayet, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a Necrân´dan gelen hıristiyanlar vesilesiyle nazil olmuştur. Bu hey´etle birkaç gün müzakereler edilmiş, Hz. İsa´nın şahsiyeti, peygamberliği hususlarında açıklamalar yapılmış, en sonunda onlara bu ayetle mübahale teklif edilmiştir. Yani, şayet bütün bu açıklamlara rağmen Hz. Muhammed´in risaletinin hak olduğuna kanaat getiremediyseniz, gelin elbirliğiyle Allah´a dua edelim, kim haksızsa Allah´ın, onlara bela indirmesini taleb edelim. Ayetin tamamı şöyle: “Sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle bu hususta mücadele edecek olursa, de ki: “Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendinizi ve kendimizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah´ın laneti yalancılar üzerine olsun!” (Al-i İmran 61).

Şu halde Resulullah´ın bu ilahi çağrıya hemen icabet zımnında Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin´in ellerini tutması, bu sayılanların -ki Ali dahil- Resulullah´ın çocukları yerine geçtiğini ifade eder. Bu durum Hz. Ali için şereflerden bir şereftir, (radıyallahu anh).[141]

ـ4408 ـ6ـ وعن زِرِّ بْنِ حُبَيْشٍ قالَ: ]سَمِعْتُ عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ: وَالَّذِى فَلقَ الْحَبَّةَ وَبَرَأ النَّسَمَةَ إنَّهُ لَعَهْدُ النَّبِىِّ ا‘ُمِّى إليَّ أنْ َ يُحِبُّنِي إَّ مُؤْمِنٌ وََ يَبْغَضُنِى إَّ مُنَافِقٌ[. أخرجه مسلم والترمذي والنّسائِِى.»الْحَبَّةُ« بفتحِ الحاء: الحنطةُ والشّعيرُ وَنَحْوَهُمَا، وبكسرها: البُذُورَاتُ.و»فَلَقَهَا« شَقَّهَا لِلنَّبَاتِ.و»النَّسَمَةُ« كُلُّ شَىْءٍ فيهِ رُوحٌ.وَ»بَرْؤُهَا« خلقها .

6. (4408)- Zirr İbnu Hubeyş (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallahu anh)´ın şöyle söylediğini işitim. “Daneyi açan, canlıları yaratan Zât-ı Zülcelal´e yeminle söylüyorum: Ümmî peygamberim (aleyhissalâtu vesselâm), bana şu hususu garantiledi: “Beni mü´min olan sevecek, münafık olan da bana buğzedecektir.” [Müslim, İman 131, (78); Tirmizî, Menâkıb, (3737); Nesâî, İman 20, (8, 117).] [142]

AÇIKLAMA:

1- Daneyi açan, tohumlardan filizi çıkaran demektir. Her gün seyrettiğimiz bu hadise, bize tabii ve normal gelir. Aslında büyük bir mucizedir. Basit bir danecik toprağa atılınca bazı kimyevi muamele geçirdikten sonra bir ağacın fabrikasını kendi kendine kurup ondan sonra yaprak, kereste, meyve, renk, koku, tad ve neler neler imal etmeye başlıyor. Bütün bu harikalar “danenin açılması” hadisesinin neticesidir. Bu sebeple Hz. Ali bu hadisenin sahibi Allah´a yeminle söze başlıyor. Esasen bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak: “Tohum ve çekirdekleri açan” diye tanıtılmaktadır (En´am 95).

2- Neseme, can taşıyan her şeye denmektedir. Öncelikle insan ve hayvan gibi mahlukat anlaşılır.

3- Ümmî, “umm”e yani anneye mensup demektir. Bununla okuma yazma bilmemek kinaye edilmiştir. Çünkü insan annesinden doğunca okuma yazma ve hiçbir şey bilmez. Bu hususu ayet-i kerime de teyid eder: “Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı ve şükrediniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi” (Nahl 78), Resulullah´ın ümmi olmasına rağmen Kur´an gibi bir kitap getirmesi, geçmiş ve gelecekten ve kâinatın mahiyetinden doğru, değiştirilemez, yanlışlığı idia ve ispat edilemez haberler vermesi, O´nun en büyük mucizelerinden sayılmıştır.

4- Hz. Ali (radıyallahu anh)´ı sevmek veya buğzetmek iman ve nifak alameti sayılmıştır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a yakınlığı, damadı olması İslam´a bunca hizmetleri, Resulullah ve diğer büyük sahabilerin takdirlerinden sonra onu sevmemek, nifaktan, küfürden başka neye delalet edebilir Asırların gerisinde kalmış öyle bir zatı sevmek de ancak iman sebebiyledir. Sözgelimi, Hint ve ya Çin tahrini ilgilendiren büyük şahıslara karşı “kin” ve “sevgi” duymayız, belki takdir ifade edebiliriz. Öyleyse kendimizle ilgi kurduklarımıza sevgi veya buğz hissederiz. Bu açıdan Hz. Ali´ye hissedeceğimiz sevginin imandan, buğzun da nifaktan gelmesi, inkârı mümkün olmayan bir hakikatın ifadesidir.[143]

ـ4409 ـ7ـ وعن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]دَعَا رَسُولُ اللّهِ # عَلِيّاً يَوْمَ الطَّائِفِ فَانْتَجَاهُ. فقَالَ النَّاسُ: لَقَدْ أطَالَ نَجْوَاهُ مَعَ ابْنِ عَمِّهِ. فقَالَ: مَا انْتَجَيْتُهُ، وَلكِنَّ اللّهَ تَعالى اِنْتَجَاهُ[. أخرجه الترمذي.وقال معنى قوله: »ولكِنّ اللّهَ انْتَجَاهُ« أيْ أمَرَنِي أنْ أنْتجى معه .

7. (4409)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Taif günü Hz. Ali (radıyallahu anh)´ı çağırdı ve onunla hususi konuşma yaptı. (Bu görüşme o kadar uzadı ki) halkn: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) amcasının oğluyla görüşmesini uzattı” dedi. (Resulullah bunu işitince):

“Onunla hususi görüşmeyi ben (kendi arzumla) yapmadım. Allah(ın arzusu ve emri ile Resulü) yaptı” açıklamasında bulundu.” [Tirmizî, Menâkıb, (3728).][144]

AÇIKLAMA:

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Tâif seferi sırasında Hz. Ali ile hususi şekilde fikir alışverişi yapar. Bu başbaşa görüşmesi, mutadın fevkinde ve dikkatleri çekecek kadar uzar ve bazılarının “Amcasının oğluyla konuşmasını uzattı” demesine sebep olur. Dikkat edersek bu dedikodu da bir rahatsızlığın ifadesi var: Resulullah´ı, amcasının oğlu ile risalet vazifesini taşıp hususileşen, hususi tarafı ağır basan bir görüşme yapmış olmakla itham var. Bunu sıkça gördüğümüz, her fırsatı aleyhte istismara tevessül eden nifak ehlinin söylemiş olması kaviyyen mümkündür. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Ashab´a verdiği “düşüncelerini çekinmeden söyleme terbiyesi”nin sonucu olarak samimi mü´minler tarafından söylenmiş olması da mümkündür. Şu veya bu hangi sebeple söylenmiş olursa olsun, Aleyhissalâtu vesselâm meseleye tavzih getirmiş, bu hususi uzun görüşmeyi risalet vazifesinin gereği olarak yaptığını ifade etmiştir. Ancak bunu ifade ederken ayet-i kerimede geçen bir üslubu ihtiyar etmiştir: “(Ey Habiim, Bedir savaşında müşriklerin her birinin gözüne ayrı ayrı ulaşan bir avuç toprağı) sen atmadın, Allah attı” (Enfal 17). Burada, fiiliyatta atan Resulullah olduğu halde Cenab-ı Hak, rızasına uygun olarak Cebrail´in talimiyle atmış olduğu ve bunun tesirini de bizzat halkettiği için bu atışı kendine nisbet etmektedir. Aleyhissalâtu vesselâm da sırf risalet hizmetini ilgilendiren bir görüşme yaptığını ve hatta Allah´ın irşadı üzerine bu görüşmeye yer verdiğini ima için: “Onunla ben görüşmedim, Allah görüştü” buyurmuştur.

Bu ifadede, Hz. Ali (radıyallahu anh)´la ilgili ortaya çıkan şeref ve menkibe açıktır, (radıyallahu anh).[145]

ـ4410 ـ8ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]بَعَثَ رَسُولُ اللّهِ # بِبَرَاءَةٍ مَعَ أبِي بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، ثُمَّ دَعَاهُ. فقَالَ: َ يَنْبَغِِى ‘حَدٍ أنْ يُبَلِّغَ هذَا إَّ رَجُلٌ مِنْ أهْلِي فَدَعَا عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَدَعَاهُ إيَّاهُ[. أخرجه الترمذي .

8. (4410)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Berâet (Tevbe) sûresini, (Arafat´ta haçılara tebliğ edilmek üzere) Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)´ı göndermişti. Sonra onu çağırarak:

“Bunun, ehlimden olmayan bir kimse ile tebliğ edilmesi muvafık değil!” buyurdu. Hz. Ali (radıyallahu anh)´ı çağırarak sûreyi, (Arafat´ta okuması için) ona verdi.” [Tirmizî, Tefsir, Tevbe, (3089).][146]

AÇIKLAMA:

Burada, Berâet sûresinin tebliğ edilme vazifesinin Hz. Ali´ye verilmesi gözükmektedir. Hatta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bunun, aileme mensup olmayan biri tarafından tebliği muvafık olmaz” buyurmştur.

Bu ne demektir, niçin böyle yapmıştır sorusu hatıra gelmektedir. Bu hususun anlaşılması için öncelikle Berâet sûresinin, müşriklere bir ültimatom, yani, onlarla yapılan anlaşmaların müddetleri bitince yenilenmeyeceğinin ilanı olduğunu bilmek gerekir. Sûre: “Müşriklerden aranızda antlaşma bulunanlara bir ihtardır” diye başlar ve: “Dört ay müddetle yeryüzünde dolaşın. Ve bilin ki, Allah´ı âciz bırakacak değilsiniz ve Allah elbette kâfirleri rezil edecektir. Büyük hacc gününde Allah ve Resûlü´nden insanlara şunu ilan edin ki, Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Tevbe ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, bilin ki, Allah´ı âciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri ise acı bir azapla müjdele” (Tevbe 1-3)

Burada antlaşmaların dört ay sonra muteber olmadığı belirtilmekte, tevbe ederek İslâm´a davet edilmekte, gelmeyecek olanlar ise şiddetle tehdid edilmektedir. Müteakip âyette: “Müşriklerden aranızda antlaşma olup da bunu hiç bir şekilde ihlâl etmemiş ve kimseye, size karşı yardım etmemiş olanlar”a antlaşma müddetinin sonuna kadar dokunulmaması emredilmekte, müddet bitince onlar da diğerleri gibi aynı tehdide maruz bırakılmaktadır.

Şu halde günümüz diplomasisinin diliyle tam bir ültimatom olan bir sûre esas itibariyle antlaşmaların nakzını haber vermektedir.

Ülemâ der ki: “Hz. Ebu Bekir´den sonra Hz. Ali´nin gönderilmesindeki hikmet, bir Arap adeti gereğincedir: Bu adete göre, akdi, ancak onu yapan kimse veya aile yoluyla kendinden olan bir kimse bozabilir. Resûlullah bu davranışıyla mezkur âdete uymuş olmaktadır. Bu sebeple: “Onu sadece ben veya benim ailemden biri tebliğ edebilir” buyurmuştur.”[147]

* TALHA İBNU UBEYDULLAH (RADIYALLAHU ANH)

ـ4411 ـ1ـ عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ سَرَّهُ أنْ يَنْظُرَ إلى شَهِيدٍ يَمْشِي عَلى وَجْهِ ا‘رْضِ فَلْيَنْظُرْ إلى طَلْحَةَ بْنِ عُبَيْدِاللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه الترمذي .

1. (4411)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Yeryüzünde (iki ayak üzerinde) yürüyen bir şehid görmek isteyen Talha İbnu Ubeydullah (radıyallahu anh)´a baksın.” [Tirmizî, Menâkıb.][148]

ـ4412 ـ2ـ وعن قيس بن أبى حازمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأيْتُ يَدَ طَلْحَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه شََّءَ، وَقَى بِهَا رَسُولَ اللّهِ # يَوْمَ أُحُدٍ[. أخرجه البخاري.»الشَّلَلُ« فَسَادُ الْيَدِ لِمَرَضٍ أوْ قَطْعٍ .

2. (4412)- Kays İbnu Ebî Hâzım (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Talha İbnu Ubeydullah (radıyallahu anh)´ın, Uhud´da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı himâye ettiği elini kurumuş gördüm.” [Tirmizî, Fezâilu´l-Ashab 14.][149]

AÇIKLAMA:

1- Talha İbnu Ubeydullah beş-altı göbek yukarıda neseben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birleşir. Annesi Mekke´de müslüman olup hicret edenlerdendir. Talha (radıyallahu anh) da ilk müslümanlardandır. Resûlullah, daha hicretten önce Zübeyr´le Talha´yı kardeşlemiş, hicretten sonra da Ebu Eyyub el-Ensâri ile kardeşlemiştir. Aşere-i mübeşşeredendir ve şûra üyelerinden biridir. Resûlullah onu, Saîd İbnu Zeyd´le haber toplamak üzere Suriye cihetine çıkardığı için Bedr´e katılamamış, fakat Resûlullah´tan, talebi üzerine ganimetten pay almış, uhrevi sevabı da istemiş, Resûlullah onun da verildiğini müjdelemiştir.

Talha (radıyallahu anh), Uhud savaşının en kritik anında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan ayrılmayarak O´nu müşrik saldırılarına karşı müdâfaa etmesiyle tanınmış ve haklı bir takdire mazhar olmuştur. Buhârî´nin rivayetinde “Kendi sözlerine göre Talha ile Sa´d´dan başka herkesin dağıldığı hengâmda bu ikisi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanından ayrılmamışlardır.” Rivayetler, Uhud´da Resûlullah´a gelen saldırılara karşı elini gerdiğini, “darbelerin Aleyhissalâtu vesselâm´a bedel onun eline geldiğini”, “bir ok isabet ettiğini”, “yetmiş küsur isabet aldığını”, “(orta) parmağının kesildiğini”, “sol el yüzük parmağının dip mafsalından koptuğunu”, “sakatlanan bu eliyle Resûlullah´a kalkan yaptığını” te´yid eder. Ayrıca bu savaşta Resûlullah´ı sırtına alarak, daha emniyetli olan bir sekiye çıkarmış, saldırılardan emin kılmıştır. Zübeyr der ki: “Uhud günü Resûlullah´ın iki zırhı vardı. Bir seki´yi atlamak istedi, muvaffak olamadı. Altına Talha´yı yatırıp sırtına basarak sekiyi atladı.”

Talha (radıyallahu anh)´ın Kureyşin hukamâsından olduğu söylenmiştir. Cömertliği ve istenmeden bağışlamaları da dikkat çekecek dereceyi bulmuştur. Der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni, Uhud günü´nde Talhatu´l-Hayr, Usre günü´nde Talhatu´l-Feyyâz ve Huneyn günü´nde de Talhatu´l-Cevvâd diye tesmiye buyurdu.” Bu hal onun her savaşta bir başka kahramanlık izhâr ettiğini ifade eder.

Talha (radıyallahı anh), Cemel vak´asında Hz. Ali cephesinde, Hicrî 36 yılında şehid edilmiştir. Mervan İbnu´l-Hakem´in attığı bir okun sebep olduğu kan kaybından ölmüştür. Yaşı ihtilaflıdır. 60-75 arası değişir. Ölümünden yıllar sonra bir zât üç gün üst üste rüyasında Talha´nın: “Benim yerimi değiştirin” dediğini görür. Durumu İbnu Abbâs´a anlatır. Giderler, su akıntılarının kabri açtığını görürler. Vücudunun yeni gömülmüş gibi hiçbir değişikliğe uğramamış olması dikkat çeker. Ebu Bekre´nin evlerinden biri onbin dirheme satın alınarak oraya defnedilir (radıyallahu anh).

Hz. Ali der ki: “Kulağımla işittim. Resûlullah buyurdu ki: “Talha ve Zübeyr cennette benim iki komşumdurlar.” [150]

* ZÜBEYR İBNU´L-AVVÂM (RADIYALLAHU ANH)

ـ4413 ـ1ـ عن جابر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ لِكُلِّ نَبِىّ حَوَارِيّى وَإنَّ حَوَارِيّي الزُّبَيْرُ بْنُ الْعَوَّامِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه الشيخان والترمذي.»الحَوَاريُّ« خالصةُ ا“نْسَانِ وَصَفيّةُ الْمُخْتَصُّ بِهِ، وَقيلَ النَّاصِرُ .

1. (4413)- Hz. Câbir anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr İbnu´l-Avvâm´dır, (radıyallahu anh).” [Buharî, Fezailu Ashab 13, Cihad 40, 41, 135 Meğazi 29, Haber-i Vahid 2; Müslim, Fezailu´s-Sahabe 48, (2415); Tirmizî, Menâkıb, (3746).][151]

AÇIKLAMA:

1- Havari: Kelime olarak elbisenin yıkanıp paklanması manasına gelen tahvir´den gelir. Samimi dost, yardımcı, nâsih (hayrını isteyen= hayırhah) demektir. Hz. İsa´ya iman edip, onun yolunda ölmeye hazır olan gruptakilere de havari denmiştir. Katâde´nin havariyi “Hilafete salih olan” diye açıkladığı “vezir” de dediği rivayet edilmiştir. Kelimeyi halil, halis, nasir diye açıklayanlar da olmuştur.

2- Resulullah, Zübeyr İbbnu´l-Avvam (radıyallahu anh)´a bu iltifatı Hendek savaşı sırasında yapmıştır: “Kim düşman tarafından geçip bize haber getirecek ” diye sorunca, Zübeyr derhal atılarak: “Ben!” der. Aleyhissalâtu vesselâm soruyu üç kere tekrar eder, her seferinde Zübeyr: “Ben!” diyerek atılır. Onun tehlikeli bir vazifeye ısrarla sahip çıkması Aleyhissalâtu vesselâm´ı son derece memnun kılar ve bu memnuniyetini: “Her peygamberin bir havarisi vardır, benim havarim de Zübeyr´dir” iltifatıyla ifade buyurur.

3- Zübeyr İbnu´l-Avvam (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın halası Safiye bintu Abdilmuttalib´in oğludur. Babası da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevce-i pakleri Hz. Hatice´nin kardeşi Avvam İbnu Huveylid´dir.

Onbeş yaşında iken müslüman olmuştur. Başka yaşlarda olduğu da söylenmiştir. Her halukarda ilk müslümanlardandır. Hz. Ebu Bekir´den hemen sonra hidayeti bulmuştur, dördüncü veya beşinci müslüman bilinir. Habeşistan´a, Medine´ye hicret edenlerdendir. Aleyhissalâtu vesselâm Mekke´de muhacirler arasını kardeşleyince onu Abdullah İbnu Mes´ud´la kardeşlemiş idi. Medine´deki Ensâr-Muhacir arasında kardeşlemede Zübeyr´i, Seleme İbnu Selâme İbni Vakş ile kardeşledi.

Zübeyr, İslâm´ın büyük kahramanlarındandı. Eşca´u´n nâs yani insanların en şecâatlisi, en cesuru diye ün yapmıştı. İslam´da ilk kılıncı onun çektiği bilinir. Şöyle ki: Hicretten önce, Resulullah´ın müşrikler tarafından yakalandığı haberini işitir. Zübeyr hemen kılıncını çekip halkı yararak Resulullah´ı arar ve Mekke´nin üstünde görür. Aleyhissalâtu vesselâm onu böyle görünce: “Ey Zübeyr ne oluyor ” der Kulağına geleni söyler. Resulullah Zübeyr´e ve kılıncına duada bulunur. Kendi ifadesiyle Resulullah´la beraberlikte “fercine varıncaya kadar” yara almadığı uzvu kalmamıştır. Kureyza gününde Resulullah ondan memnuniyetini: “Annem babam sana feda olsun” diyerek ifade etmiştir. Bu tabiri Resulullah pek nadir kullanmıştı.

Zübeyr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte bütün gazvelere katılmıştır. Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Feth, Huneyn, Taif; Bedir´de sarı renkli bir sarık taşıyordu. Resulullah, meleklerin o gün Zübeyr´in simasında olarak savaşa katıldıklarını söylemiştir.

Cemel Vak´asında Zübeyr Hz. Ali karşısında mukatil olarak yer almıştı. Hz. Ali, ona Resulullah´ın: “Sen Ali´yle mukatele edeceksin fakat haksızsın” dediğini hatırlatır. Bunu hatırlayan Zübeyr savaşı terkeder.

Hz. Zübeyr, Hicretin 36. yılında şehid edilir. Öldüğü zaman 67 yaşında idi.[152]

* SA´D İBNU EBİ VAKKAS (RADIYALLAHU ANH)

ـ4414 ـ1ـ عن عَلِيٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]مَا سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يُفَدِّي أحَداً غَيْرَ سَعْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. سَمِعْتُهُ يَوْمَ أُحُدٍ يَقُولُ: اَرْمِ يَا سَعْدُ، فِدَاكَ أبِي وَأُمِّي[. أخرجه الشيخان والترمذي .

1. (4414)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Sa´d (radıyallahu anh)´tan başka kimseye “Annem babam sana feda olsun” dediğini işitmedim. Uhud Savaşında: “Ey Sa´d (okunu) at! Annem ve babam sana feda olsun!” dediğini duydum. ” [Buharî, Megazi 18, Cihad 80, Edeb 103; Müslim, Fezailu´s-Sahabe 41, (2411); Tirmizî, Menâkıb, (3756).][153]

AÇIKLAMA:

1- Burada Hz. Ali (radıyallahu anh) “Anambabam sana feda olsun” tabirini, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sadece Sa´d İbnu Ebi Vakas için kullandığını, başka birisi için kullanmadığını ifade eder. Ancak, önceki rivayette Hz. Zübeyr (radıyallahu anh) için de kullandığı ifade edilmişti. Alimler ihtilafı, “Hz. Ali, Zübeyr için de bu tabiri kulandığını işitmemiş olabilir, bununla kastedilen murad “Uhud savaşında” diye kayıtlamak olabilir” diyerek te´lif etmişlerdir. Zührî, Uhud´da Resulullah´ın “at!..” emri üzerine bir ok attığını rivayet eder.

2- Sa´d İbnu Ebi Vakkas (radıyallahu anh) Aşere-i Mübeşşere´dendir. Ebu İshak diye künyelenir. Altıncı müslümandan sonra İslam´a girmiştir, dördüncüden sonra olduğu söylenmiştir. Müslüman olduğu zaman 17 yaşındaydı. “Namaz farz edilmeden önce müslüman oldum” dediği rivayet edilmiştir. Ashabın on büyüğünden (sâdât) biridir. Hz. Ömer (radıyallahu anh)´ın vefat edince yerine halifeyi seçmek üzere vazifelendirdiği altı kişilik şura´nın da üyesidir. Bedir, Uhud, Hendek gibi Resulullah´ın katıldığı savaşların hepsinde hazır bulunmuştur.

İslam´da ilk kan akıtan kimse odur. Allah yolunda ilk oku da o atmıştır. Resulullah´ın annesi Beni Zühr kabilesindendi. Sa´d aynı kabileden olduğu için Sa´d´a Aleyhissalâtu vesselâm, “dayım” demiştir.

Mekke´de namaz ilk emredildiği sırada müslümanlar, dağlarda tenha yerlerde kılarlardı. Bir seferinde bir grup müşrik Sa´d´ı namaz kılarken görürler ve hakaret ederler. O da onlara karşılık verir. Aralarında kavga çıkar. Sa´d bir deve kemiği vurarak bir müşriğin kafasını yarar ve bu, Allah yolunda akıtılan ilk kan olur.

Hz. Ömer, Sa´d´ı İran´a gönderdiği ordulara komutan yapar. Nitekim Kadisiye zaferi onun eliyle kazanılmıştır. Celûla, Medâin şehirlerini o fethetmiş Kufe´yi o kurmuştur. Bilahare Hz.Ömer onu azletmiş ve “Hiyaneti veya aczi sebeiyle azletmediğini” açıklamıştır.

Sa´d, Resulullah´ın: “Allahım, Sa´d´ın duasını kabul et” duasına mazhar olmuş, ondan sonra her duası kabul edimiş, insanlar onun bedduasını almaktan korkmuş ve kaçınmıştır.

Hz. Sa´d, Hz. Osman (radıyallahu anh)´nın ölümü üzerine köşesine çekilmiş, hiçbir muharib hizbe katılmamıştır. Hatta oğlu Ömer ve yeğeni Haşim İbnu Utbe İbni Ebi Vakkas, onu hilafete çağırmışlarsa da kabul etmemiş, selameti tercih etmiştir. O, aradan çekilince Hz. Muaviye (radıyallahu anh), onu ve Abdullah İbnu Ömer ve Muhammed İbnu Mesleme´yi kendi tarafına çekmeyi arzulamış, onlara yazdığı mektuplarla Hz. Osman´ın kanını taleb etmeye davet etmiştir. Hepsi de bu davete uymayıp reddetmeyi uygun görmüştür.

Sa´d, müslüman olduğu ilk günlerde annesiyle yaşadığı bir macerayı şöyle anlatır: “Ben anneme karşı çok saygılı bir kimseydim. Müslüman olduğum zaman (annem bu saygımdan istifade ile beni İslam´dan döndürmek istedi ve):

“Ey Sa´d! Bu yaşamaya başladığın yeni din de ne Ya bu dinini terkedeceksin, yahut ölene dek yeyip içmeyi bırakacağım!” dedi. Ben kendisine:

“Anneciğim sakın böyle bir şey yapma. Zira ben kesinlikle dinimi bırakamam!” dedim. Yine de o yemeyi içmeyi bıraktı. Bu hal bir gün bir gece devam etti. Sabah olunca bayağı bitkin düşmüştü. Kendisine:

“Allah´a yemin olsun! Senin bin ruhun olsa, hergün birer birer çıkmaya başlasa, ben şu dinimi bu sebeple terkedecek değilim!” dedim Benim bu azmimi görünce, yeyip içmeye başladı. Bu hadise üzerine şu ayet indi, (mealen): “Eğer ilah olduğuna dair hiçbir delil bulunmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna tabi ol. Sonunda dönüşünüz banadır. Yaptıklarınızı ben size haber vereceğim” (Lokman 15).

Sa´d bu ayetin kendisiyle ilgili olarak nazil olduğunu söylerdi.

Sad, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan çokça hadis rivayet etmiştir. Onun rivayetlerini Sahabe ve Tabiinden pek çok büyükler sonraki nesillere intikal ettirdiler.

Sa´d Hicri 54 yılında, Medine´den yedi mil uzaklıktaki Akik´de vefat etmiştir. Medine´ye omuzlarda getirilmiş, namazını Mervan kıldırmış, Resulullah´ın zevceleri de namaza iştirak etmişlerdir. Oğlu Amir, Sa´d´ın “en son ölen muhacir” olduğunu söylemiştir.[154]

* SAİD İBNU ZEYD (RADIYALLAHU ANH)

ـ4415 ـ1ـ عن قيس بن أبى حازمٍ قال: ]سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ زَيْدٍ

رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ: واللّهِ لَقَدْ رَأيْتُنِى، وَإنَّ عُمَرَ لَمُوثِقِى عَلى ا“سَْمِ أنَا وَأُخْتَهُ قَبْلَ أنْ يُسْلِمَ عُمَرُ، وَلَوْ أنَّ أُحُداً انْقَضَّ لِلَّذِي صَنَعْتُمْ بِعُثْمَانَ لَكَانَ مَحْقُوقاً أنْ يَنْقَصَّ[. أخرجه البخاري .

1. (4415)- Kays İbnu Hazım anlatıyor: “Said İbnu Zeyd (radıyallahu anh)´ı dinledim, diyordu ki: “Vallahi ben şu halimi hatırlıyorum: “Allah´a yemin olsun, Ömer İslam´a girmezden önce, beni ve kızkardeşini müslüman olduk diye bağlamıştı. Eğer Osman´a yaptığınız (öldürme işin)den dolayı Uhud dağı yerinden gitse, gitmede haklı idi.” [Buharî, Menakıbu´l-Ensar 34, 35, İkah 1.][155]

AÇIKLAMA:

1- Said İbnu Zeyd, Hz. Ömer (radıyallahu anh)´nın eniştesidir. Burada Hz. Ömer´in, müslüman olmazdan öcne, eniştesine ve kızkardeşine zulmettiği, İslam´dan çevirmek için onlara hakaret ve tezlil olsun diye horlayıcı muameleler yaptığı anlaşılmaktadır. Sadedinde olduğumuz rivayete göre, onlara, köleye yapılan muamelede bulunmuş ve bağlamıştır. Kirmânî´nin hadisten “Said´in …bizi İslam´a tesbit edip takviye etmişti” demek istediğini anlamış olduğunu belirten İbnu Hacer, bu mananın yanlış olduğunu belirterek: “Sanki Kirmânî, hadiste geçen “müslüman olmazdan önce” ibaresini dikkatten kaçırmışa benziyor. Zîra Hz. Ömer, henüz kafirken kendisinden “İslam´a tesbit ve takviyenin vaki olması ihtimalden pek uzaktır. Böyle bir iddia zaten vaki olana muhaliftir” der. Hz. Said İbnu Zeyd ve hanımı, Hz. Ömer´den önce müslüman oldular. Esasen rivayetler, Hz. Ömer´in müslüman oluş sebebini, eniştesinin evinde okunan Kur´an´ı işitmesi olarak gösterirler.

2- Said İbnu Zeyd el-Kureyşî, Hz. Ömer´in eniştesi ve amcaoğludur. Ayrıca Said´in kızkardeşi Antike de Hz. Ömer´in nikahlısı idi. Said (radıyallahu anh) ilk muhacirlerdendir. Resulullah onu, Ubey İbnu Ka´b´la kardeşlemişti. Bedr´e katılamadı. Ancak (aleyhissalâtu vesselâm), ganimetten pay vermiş, sevabını da vaadetmiştir. Resulullah´ın onu Şam taraflarına casusluk vazifesi ile göndermiş olduğunu daha önce belirtmiştik (4411). Diğer gazvelerin hepsine de katılmıştır.

Said İbnu Zeyd Aşere-i Mübeşşeredendir. Hata yaparım korkusuyla Resulullah´tan hadis rivayet etmekten kaçınmıştır. Pek az rivayeti vardır. Onun yaptığı bir rivayet şudur: “Kim malını müdafaa ederken öldürülürse şehiddir.”

Said, duası makbullerdendi. Ervâ Bintu Üveys onu Medine valisi Mervân İbnu´l-Hakem´e: “Arazime tecavüz etti” diyerek şikayet etmişti. Mudafaada Said: “Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “Kim bir karışlık arazi gasbederse Kıyamet günü o arazi, yedi kat altıyla boynuna dolanır” dediğini işittim. Bunu işitmiş olan beni, arazi gasıbı mı zannediyorsunuz Allahım, eğer şu kadın yalancı ise gözlerini kör etmeden canını alma, kabrini de kuyusunun içinde kıl!” diyerek beddua eder. Kadın bir müddet sonra kör olur ve evinde yürürken kuyuya düşer ve orasını ona kabir yaparlar. Bundan sonra Medine´de şöyle demek adet olmuştur: “Allah Erva´yı kör ettiği gibi seni de kör etsin.”

Said İbnu Zeyd Yermuk savaşına ve Şam şehrinin (Dımeşk) kuşatılmasına iştirak etmiştir. Aşere-i Mübeşşere´nin, savaşta Resulullah´ın önünde, namazda hemen arkasında olduğu belirtilir.

Said İbnu Zeyd, hicretin 50. veya 51. yılında 70 küsur yaşlarında olduğu halde vefat etmiştir. Medine´nin banliyösü sayılan Akik´de 58. Hicri senesinde öldüğü de söylenmiştir. Abdullah İbnu Ömer yıkamış, tahnit etmiş ve namazını kıldırmıştır.[156]

* ABDURRAHMAN İBNU AVF (RADIYALLAHU ANH)

ـ4416 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالَتْ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # لِنسَائِهِ: إنَّ أمْرَكُنَّ لَمِمَّا يَهِمُّنِى مِنْ بَعْدِى، وَلَيْسَ يَصْبِرُ عَلَيْكُنَّ إَّ الصَّابِرُونَ الصِّدِّيقُونَ. ثُمَّ قَالَتْ ‘بِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِالرَّحْمنِ: سَقى اللّهُ أبَاكَ مِنْ سَلْسَبِيلَ الْجَنَّةِ، وَكَانَ ابْنُ عَوْفٍ قَدْ تَصَدَّقَ عَلى أُمُّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ بِأرْضٍ بِيعَتْ بِأرْبَعِينَ ألْفاً، وَقَالَ أبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِالرَّحْمنِ بْنِ عَوْفٍ: أوصى عَبْدُالرَّحْمنِ بِحَدِيقَةٍ ‘ُمَّهَاتِ الْمُؤْمِنِينَ بِيعَتْ بِأرْبَعَمِائَةِ ألْفٍ[. أخرجه الترمذي وصححه.»السَّلْسَبِيلُ« اسم عينٍ في الجنَّةِ.

1. (4416)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) hanımlarına:

“Ölümümden sonra beni üzecek şeylerden biri de sizin meselenizdir. Size ancak sıddîk (Hz. Aişe der ki yani mutasaddık) ve sabırlılar tahammül edebilir” der.

Hz. Aişe devamla, Ebu Seleme İbnu Abdirrahman´a dedi ki: “Allah senin babana cennetin selsebil çeşmesinden içirsin.”

İbnu Avf, Ümmühatu´lmü´minin´e tasadduk edenlerdendi, kırkbin dirheme satılan bir bahçe tasadduk etmiş idi. [Tirmizî, Menakıb, (3750).][157]

AÇIKLAMA:

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), vefatından sonra kendisini kederlendirecek durumlar arasında zevcelerinin durumlarını da saymaktadır. Çünkü onlar, dünya hayatı ile ahiret hayatından birini tercihte muhayyer bırakıldıklarında, ahiret hayatını tercih etmişlerdi. Bu sebeple onlara maddi bir miras bırakmamıştı.

2- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), zevcelerinin maddi ihtiyaçlarını temin yüküne, aza rıza gösterip çoğu vermek suretiyle nefsin muhalefetine, sabırlı olanlardan başka kimsenin tahammül edemeyeceğini belirtmektedir.

3- Rivayette Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)´ı takdir etmekte, cennetteki Selsebil adlı çeşmenin suyundan içmesi için dua etmektedir. Çünkü o, Ümmühâtu´lmü´minin´e cömert davranmıştır. Hususen kırkbin dirheme satın aldığı bir bahçeyi bağışlamıştır.

4- Abdurrahman İbnu Avf da Aşere-i Mübeşşeredendir. Künyesi Ebu Muhammed´dir. Cahiliye devrinde adının Abdu Amr veya Abdu´l-Ka´be olduğu belirtilir. Onu Abdurrahman diye Aleyhissalâtu vesselâm tesmiye buyurmuştur. Fil yılından on sene sona doğmuştur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Daru´l-Erkâm´a girmezden önce müslüman olmuştur. İslam´a ilk giren sekizler ve Hz. Ebu Bekr´in eliyle hidayete eren beşler arasında yer alır. Ayrıca ilk muhacirlerdendi. Önce Habeşistan´a sonra da Medine´ye hicret etti. Resulullah onu Sa´d İbnu Rebi ile kardeşlemişti. Bedir, Uhud ve sonaki bütün gazvelerde Aleyhissalâtu vesselâm´la hazır bulundu. Resulullah, onu Dümetu´l-Cendel´e Kelb kabilesine gönderdi, mübarek elleriyle sarığını sarıp ucunu iki omuzu arasında sarkıttı ve: “Fetihte bulunursan kralın kızıyla evlen” buyurdu.

Abdurrahman İbnu Avf, Hz. Ömer´in, kendinden sonra halife seçmeleri çin tayin ettiği altı kişilik istişare heyetinden biri idi. Bir sefer sırasında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun arkasında namaz kılmıştır.

Uhud savaşında 21 adet yara aldığı belirtilir. Ayağından aldığı bir yara sebebiyle topallamıştır.

Abdurrahman İbnu Avf zengin ve sehavetli idi. Bir günde otuz köleyi azad etmiştir. Sa´d ile kardeş kılınınca Sa´d kendisne: “Malım var aramızda ortaktır, iki hanımım var, bak dilediğini senin için boşayayım!” der. Abdurrahman: “Allah malını da ehlini de sana mübarek kılsın, sen bana çarşıyı göster!” der.

Kısa zamanda kazandıklarıyla düğün yapar. Zamanla servetini artırıp zengin olur. Öyle ki, bir seferde yediyüz deve onun adına buğday taşır. Bir gün Ümmü Seleme´nin yanına girip: “Valideciğim, malın çokluğunun beni helak etmesinden korkuyorum” der. O da: “Oğulcuğum Allah yolunda harca!” tavsiyesinde bulunur. Büyük bir yük kervanının Medine´ye gelmesi vesilesiyle Resulullah´ın: “Abdurrahman cennete emekleyerek girecek” sözü kulağına gelince, yiyecek yüklü yediyüz devenin hepsini yüküyle birlikte tasadduk eder. Onun, Resulullah´ın sağlığında bir seferinde 4 bin, bir seferinde 40 bin, bir başka seferinde yine 40 bin dinar tasadduk ettiğini, sonra iki ayrı seferde beşer yüz adet atlıyı Allah yolunda donattığı, bütün bu serveti ticaretle elde ettiği belirtilir.

Hz. Ömer vefat edince, şura´ya: “Kim kendini adaylıktan çıkarıp halife seçecek ” Kimse cevap vermeyince: “Ben adaylıktan çekiliyorum!” der ve birisini seçme işini üzerine alır. Birkaç gün çalışmadan sonra Hz. Osman´ı seçer ve ilk defa ona biat eder.

Hz. Halid İbnu Velid´le Abdurrahman İbnu Avf atışırlar. Halid (radıyallahu anh): “Yani bizden önce müslüman oldun diye bize büyüklük mü taslıyorsunuz ” der. Bu söz Aleyhissalâtu vesselâm´ın kulağına ulaşınca:

“Ashabımı bana bırakın! Ruhumu yed-i kudretinde tutan zat´a yemin olsun! Vallahi sizden biri Uhud miktarınca altın tasadduk etse, bu onların (evvelkilerin) infak ettiği bir ve hatta yarım müdd´üne denk olmaz” ferman eder.

Abdurrrahman İbnu Avf, Hicrî 31 yılında Medine´de yetmişbeş yaşında olduğu halde vefat eder. Ölünce ellibin dinar Allah yolunda bağışlanmasını vasiyet etmiştir. Ayrıca Bedir Ashabından her birine dörtyüz dinar verilmesini de vasiyet etmiştir. O zaman Bedir Ashabından yüz kişi hayatta idi. Hz. Osman dahil, hepsi bunu alır. Bir diğer vasiyeti de Allah yolunda bin at bağışı idi.

Geride kalan malı pek fazla idi. Bu meyanda külçe altın vardı, baltalarla kırılmış, kıranların elleri kabarmıştı. Kırda otlayan bin devesi, yüz atı ve üçbin koyunu vardı.[158]

* EBU UBEYDE İBNU´L-CERRAH (RADIYALLAHU ANH)

ـ4417 ـ1ـ عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: لِكُلِّ أُمَّةٍ أمِينٌ وَإنَّ أمِينَنَا أيَّتُهَا ا‘مَّةُ أبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[ .

1. (4417)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Her ümmetin bir emini vardır. Bizim eminimiz, ey ümmet, Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrah (radıyallahu anh)´tır.”[159]

ـ4418 ـ2ـ وفي رواية لمسلم: ]أنَّ أهْلَ الْيَمَنِ قَدِمُوا عَلى رَسُولِ اللّهِ #: فقَالُوا ابْعَثْ مَعَنَا رَجًُ يُعَلِّمُنَا السُّنَّةَ وَا“سَْمَ فَأخَذَ بِيَدِ عُبَيْدَةَ بنِ الْجَرَّاحِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه وَقالَ: هذَا أمِينُ هذِهِ ا‘مَّةِ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

2. (4418)- Müslim´in bir rivayetinde: “Yemenliler (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek: “Bizimle birlikte birisini gönder de bize sünneti ve İslam´ı öğretsin!” dediler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrah (radıyallahu anh)´ın elinden tutup:

“İşte bu, ümmetin eminidir!” buyurdu.” [Buharî, Fezâilu´l-Ashab 21, Megazî 72; Müslim, Fezâilu´l-Ashab 53, 54, (2419).][160]

AÇIKLAMA:

1- Ebu Ubeyde (radıyallahu anh)´ın ismi Amir ibnu Abdillah İbni´l-Cerrah´tır. Yedi göbek yukarıda Resullah´la birleşir.

2- Emin, güvenilen kimse demektir. Resulullah´ın mümtaz vasıflarından biridir. Cahiliye devrinde Muhammedü´l-Emin olarak şöhret yapmış idi. Aleyhissalatu vesselâm, Ashabını galib vasıflarıyla tesmiye etmiştir. Diğerleri de emin olmakla beraber, emanet Ebu Ubeyde´de galebe çaldığı için onu da bu suretle tesmiye ve taltif buyurmuştur.

3- Müslim´in bir rivayetinde “Ehl-i Yemen´e bedel Ehl-i Necran denmiştir. Burada ya Necran´ın Yemen´e yakınlığı sebebiyle, ravi tarafından yapılan bir tasarrufla aynı yer kastedilmekle birlikte, iki ayrı isim zikredilmiştir, yahut da iki ayrı hadise mevzubahistir. Ancak İbnu Hacer, önceki ihtimali müreccah bulur.

4- Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrah (radıyallahu anh) Aşere-i Mübeşşere´ dendir. Bedir, Uhud ve diğer bütün gazvelere Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte katılmıştır. Bu da ilk müslümanlardandır. Habeşistan´a ve Medine´ye hicret etmiştir, el-Kavi el-Emin diye çağrılırdı. Medine´ye hicret edince, Aleyhissalâtu vesselâm onu Ebu Talha el-Ensarî ile kardeşlemiştir.

Resulullah öldüğü gün, yerine bir halife seçilmesi meselesinde, Hz. Ebu Bekr; “Sizin için şu iki şahıstan şahsen razıyım; Ömer İbnu´l-Hattab ve Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrah” diyerek onu da aday göstermişti.

Şam şehrini fethetmek üzere Suriye´ye yürüyen ordu komutanlarından biri Ebu Ubeyde idi. Hz. Ömer halife olur olmaz Halid İbnu Velid´i azletti, Ebu Ubeyde´yi komutan tayin etti. Halid vazifeyi devrederken orduya:

“Size bu ümmetin emini komutan oldu!” buyurdu. Ebu Ubeyde de:

“Resulullah´ın: “Halid Allah´ın kılınçlarından bir kılınçtır” dediğini işittim” buyurdu.

Ebu Ubeyde Bedir savaşında babasıyla karşılaşır ve babasının üzerine üzerine geldiğini farkeder. İlk başta babasından kaçınmaya çalışırsa da bilahare mukabele eder ve öldürür. Bu hadise üzerine şu mealdeki ayet nazil olur. “Allah ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmin Allah ve Resulü´ne düşmanlık edenlere sevgi beslediğini göremezsin, isterse onlar babaları, evlatları, kardeşleri yahut aşiretleri olsun. Allah onların kalplerine imanı yerleştirmiş ve kendi tarafından bir nur ile kuvvetlendirmiştr. Ahirette de onları içinde ebediyyen kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah´tan. İşte onlar Allah´a tabi olan gruptur. Haberiniz olsun ki, Allah´a tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendisidir” (Mücâdele 22).

Hz. Ömer (radıyallahu anh) Şam´a geldiği zaman, oradaki ordunun komutanı olan Ebu Übeyde´nin evine uğrar. Evini fevklade bir sadelik içinde bulur. Sadece kılıncı ile kalkanından başka bir şey göremez.

“Evine biraz eşya temin etseydin!” der. Ebu Ubeyde:

“Ey Emir elmü´minin, eşya bizi gündüz uykusuna atar!” cevabını verir. Ebu Ubeyde´nin (Allah´a vereceği hesaptan korktuğu için): “Bir koç olmayı, sahibim tarafından kesilip etimin yenilmesini, suyumdan da çorba yapılmasını ne kadar isterdim” dediği rivayet edilmiştir.

Ebu Ubeyde, Betyu´l-Makdis´te namaz kılmak arzusuyla yola çıkar. Ürdün´ün Fıhl denen mevkiinde Hicrî 18 yılında ellisekiz yaşında olduğu halde vefat eder. İmvas taununda öldüğü de kuvvetli bir rivayettir. Öleceği sırada yerine Hz. Muaz´ı tayin eder, (radıyallahu anhüma).[161]

* ABBAS İBNU ABDİLMUTTALİB (RADIYALLAHU ANH)

ـ4419 ـ1ـ عن عَلىٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ آذَى عَمِّي فَقَدْ آذَانِي، وإنَّمَا عَمُّ الرَّجُلِ صِنْوُ أبِيهِ[. أخرجه الترمذي.»الصِّنْوُ« المِثْلُ .

1. (4419)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim amcama eziyet verirse mutlaka bana eziyet vermiştir. Şurası muhakak ki, kişinin amcası babası yerindedir.” [Tirmizî, Menakıb, 37 64).][162]

ـ4420 ـ2ـ وعن ابْنِ عبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # لِلْعَبَّاسِ: يَا عَمِّ إذَا كَانَ غَدَاةُ ا“ثْنَيْنِ فأتِني أنْتَ وَوَلَدُكَ حَتّى أدْعُوَ لَكُمْ بِدَعْوَةٍ يَنْفَعُكَ اللّهُ بِهَا وَوَلَدَكَ. قَالَ: فَغَدَا وَغَدَوْنَا مَعَهُ فَألْبَسَنَا كِسَاءً. ثُمَّ قَالَ: اَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِلْعَبَّاسِ وَوَلدِهِ مَغْفِرَةً ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً َ تُغَادِرُ ذَنْباً. اللَّهُمَّ احْفَظْهُ في وَلَدِهِ[. أخرجه الترمذي .

وزاد رزين في رواية: ]وَاجْعَلُ الخَِفََةَ بَاقِيَةً في عَقِبِهِ[ .

2. (4420)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abbas (radıyallahu anh)´a dedi ki:

“Ey amcam, pazartesi sabahı bana sen ve oğlun beraber gelin size dua edivereyim. Allah bu dua bereketine, sana da oğluna da hayırlar halketsin!”

İbnu Abbâs devamla der ki: “Abbâs gitti, biz de beraberinde gittik. (Resulullah) hepimize bir kîsa örttü; sonra da şöyle dua buyurdu:

“Allahım! Abbas´ı ve oğlunu mağfiretine erdir, öyle bir mağfiret ki zahiri batınî bütün günahlarına ulaşıp temizlesin, hiçbir günah hariç kalmasın. Allahım, ona çocuğu sebebiyle ikram et.” [Tirmizî, Menakıb, (37 66).]

Rezin bir rivayette şu ziyadeyi kaydetti: “Hilafeti onun neslinde baki kıl.”[163]

ـ4421 ـ3ـ وعن أبِي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # تَخْرُجُ مِنْ خُرَاسَانَ رَايَاتٌ سُودٌ َ يَرُدَّهَا شَىْءٌ حَتّى تُنْصَبَ بِإيلِيَاءَ[. أخرجه الترمذي .

3. (4421)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Horasan´dan siyah bayraklar çıkacak. Bu bayrakları hiçbir şey geri çeviremeyecek ve mutlaka İlya´ya (Küdus şehrine) dikilecek.” [Tirmizî, Fiten 79, (2270).][164]

AÇIKLAMA:

1- Bu üç rivayet Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın amcası Abbas (radıyallahu anh)´la ilgilidir. Birinci hadisin vürudu, Tirmizi´de bir sebeple izah edilmektedir: “Bir gün, Resulullah´ın amcası Abas (radıyallahu anh), Aleyhissalâtu vesselâm´ın yanına öfkelenmiş bir halde girer. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Seni öfkelendiren sebep nedir ” diye sorar. Abbas (radıyallahu anh):

“Kureyş´in bizimle alıp veremediği nedir Aralarında karşılaştıkları zaman birbirlerini güler yüzle karşılarlar, bizimle karşılaştıkları zaman suratları bin parça” der. Bu duruma Aleyhissalâtu vesselâm da öfkelenir. Öyle ki öfkeden yüzü al al olur ve şöyle buyurur:

“Nefsimi elinde tutan Zat´a yemin olsun! Siz Allah ve Resulü için sevmedikçe hiç kimsenin kalbine iman girmez!”

Sonra devamla der ki:

“Ey insanlar, bilin ki: Kim amcama eziyet verirse mutlaka bana da eziyet etmiş olur. Zira, kişinin amcası baba yerindedir.”

Şârihler, bu hadisin vürud sebebi olarak Kureyş´in kıskançlığını zikrederler. Ebu Cehil gibi bir takım kimseler, Abbas (radıyallahu anh)´la karşılaşınca Hak Teala´nın onlara lutfetmiş olduğu şerefi çekemeyerek, hased ediyorlar ve surat asıyorlardı. Birbirlerine izhar etikleri güleryüzden onları mahrum bırakıyorlardı. Nitekim bir seferinde Ebu Cehil bu hasedini şöyle ifade etmişti:

“Beni haşim, Ka´be´yle ilgili hizmetlerden raye ve sikayeyi, nübüvvet ve risaleti alınca geride kalan diğer Kureyşlilere daha ne kaldı ”

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mü´min olanların Allah ve Resulü için amcasını (ve diğer yakınlarını) sevmek zorunda olduklarını, imanla onlara buğzun bir arada bulunamayacağnı ifade buyurur. Esasen اَسْألُكُمْ اَجْراً اَِّ الْمَوَدَّةَ في الْقُرْبى ayetinde taleb edilen “sevgi”yi, alimler, “Âl-i Beyt´e gösterilecek sevgi” olarak da anlamışlardır. Öyleyse mü´min, bir emr-i ilahi olarak Âl-i Beyt´i sevmekle mükelleftir. Dolayısıyla Al-i Beyt´i Allah ve Resulü için sevmeyenlerin kalbinde gerçek iman yoktur.

2- Rezin´in ilave ettiği hadisle ilgili olarak Türbüşti der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu sözüyle, onların kendi yakınları olduğuna, onların, tek bir kisanın örttüğü tek bir nefis durumunda olduklarına işaret etmiştr. Duasıyla da Cenab-ı Hak´tan onlara rahmetini saçmasını taleb etmiştir. Resulullah onların üzerine tek bir kisa örtmekle, onları dünyada Allah´ın kelamını îla ve Resulü´nün davasına yardım için tek bir bayrak altında toplayacağına, ahirette de tek bir sancak altında toplanacaklarına işaret etmiştir.”

3- Abbas İbnu Abdulmuttalib (radıyallahu anh), Resulullah´a peygamberliğinin bidayetinden itibaren yardım eden yakınlarından biridir. Künyesi, Ebu´l-Fadl´dır. Anesi Nüteyle Bintu Cenab´tır. Rivayete göre, bu kadın Ka´be´ye örtü diken ilk Arap kadınıdır. Küçük oğlu Abbas kaybolur, “Bulunduğu takdirde Ka´be´ye örtü dikeceğim” diye adakta bulunur. Abbas ortaya çıkınca adağını yerine getirir.

Hz. Abbas, Resulullah´tan iki veya üç yaş büyüktür. Cahiliye devrinde Abbas, Kureyş´in reisi idi. Mescid-i Haram´ın imaret ve sikayet hizmetleri de ona terettüp ediyordu.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Medine´lilerle yaptığı Akabe bey´atında hazır bulundu, akdin gerçekleşmesinde katkısı oldu. Halbuki o sıralarda henüz müşrikti. Bedir savaşına zorla getirildi. Müslümanlar esir aldılar. Onun bağı sıkı idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), o gün amcasının durumu sebebiyle uyuyamadı. Sebebi sorulunca:

“Abbas´ın iniltileri sebbebiyle!” dedi. Biri kalkıp bağlarını gevşetiverdi. Resulullah diğer esirlerin bağlarını da gevşettirdi.

Abbâs (radıyallahu anh), esaretten kurtulmak için fidye ödedi. Ayrıca iki yeğeninin, Akil İbnu Ebi Talib ve Nevfel İbnu´l-Haris´in fidyelerini de ödedi. Bundan sonra da müslüman oldu. Bazıları hicretten önce müslüman olduğunu, ancak müslümanlığını gizlediğini, Meke´de kalıp müşriklerle ilgili haberleri Resulullah´a yazdığını belirtir. Ayrıca onun Mekke´deki varlığının, orada kalan diğer müslümanlara da bir takviye olduğu da belirtilir. Bir ara hicret etmek için izin istemiş ise de Aleyhissalâtu vesselâm: “Senin Mekk´deki ikametin daha hayırlı” diyerek izin vermemiş ve hatta Bedir savaşı sırasında “Abbas´a rastlarsanız sakın onu öldürmeyin. O zorla çıkarıldı” diye tenbih ve emirde bulunmuştur.

Resulullah, Abbas´a “Nasıl ben peygamerlerin sonu isem, sen de muhacirlerin sonuncususun” demiştir. O müslüman olduktan sonra Aleyhissalâtu vesselâm ona daima ikram ve iltifatta bulunmuş ve saygı izhar etmiştir. Abbas (radıyallahu anh)´ın Kureyş´e karşı zaafı vardı, onları kayırmak isterdi. Akıllı, müdebbir, isabetli görüş ve rey sahibi idi. Ashab, onun kadrini bilir, faziletini tanırdı. Ona öncelik verirler, onunla istişare ederler, re´yini esas alırlardı. Resulullah vefat edince, Resulullah´ın asabesi içinde en yakını idi, ona taziye verilmişti.

Bir çok hadis rivayet etmiştir. Onun rivayetlerinden biri şudur: “Kim Rab olarak Allah´ı, din olarak İslam´ı, peygamber olarak Muhammed´i tanır, razı olursa imanın tadına ulaşır.”

Hz. Abbas, Mekke´nin zenginlerindendi. 70 tane köle azad etmiştir.

Abbas´ın kızlar hariç on oğlu vardı. Fazl, Abdullah, Ubeydullah, Kusam, Abdrurahman, Ma´bed, el-Haris, Kesir, Avn, Temman. Hicrî 32 yılında Medine´de, Hz. Osman´ın şehadetinden iki yıl önce vefat etti. Ömrünün sonlarında gözlerini kaybetmiştir. Ölümünde 88 yaşında idi. Namazını Hz. Osman kıldırdı, (radıyallahu anhüma).[165]

* CAFER İBNU EBİ TALİB (RADIYALLAHU ANH)

ـ4422 ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: رَأيْتُ جَعْفَراً يَطِيرُ في الْجَنَّةِ مَعَ الْمََئِكَةِ[. أخرجه الترمذي .

1.(4422)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Caferi gördüm, cennette meleklerle birlikte uçuyordu.” [Tirmizî, Menâkıb, (3767).][166]

ـ4423 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كُنْتُ ألْصِقُ بَطْنِي بِالْحِصْبَاءِ مِنَ الْجُوعِ وإنْ كُنْتُ ‘سْتَقْرِئُ الرّجُلَ اŒيَةَ وَأنَا أعْلَمُهَا كَىْ يَنْقَلِبَ بِى فَيُطْعِمُنِى، وَكَانَ أخْيَرُ النَّاسِ لِلْمَسَاكِينِ: جَعْفَرَ بْنَ أبِي طَالِبٍ، كَانَ يَنْقَلِبُ بِنَا فَيُطْعِمُنَا مَا كَانَ في بَيْتِهِ، حَتّى إنْ كَانَ لِيُخْرِجُ إلَيْنَا الْعُكَّةَ الَّتِى لَيْسَ فِيهَا شَىْءٌ فَيَشُقُّهَا فَنَلْعَقُ مَا فِيهَا[. أخرجه البخاري والترمذي.»الْعُكَّةُ« ظَرْفُ السَّمْنِ.و»اللَّعْقُ« أخْذُ الطَّعَامِ بِا‘صَابِعِ وَلَحْسُهَا، وذلِكَ لِقِلَّةِ الشَّىْءِ .

2. (4423)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Açlıktan karnımı yere yapıştırdığım, yönlerini dönüp de halimi anlarlar da yiyecek ikram ederler umuduyla bildiğim ayetleri bana okumalarını taleb ettiğim zamanlar olurdu. Fakirlere en çok hayrı dokunan kimse Ca´fer İbnu Ebî Talib idi. Gerçekten (söylediğim durumlarda) o bizimle ilgilenir, evinde ne varsa ondan bize ikram ederdi. Öyle ki, bazan içi tamamen boşalmış olan yağ kilesini bize çıkarıp açıverir, biz de onun içinde kalan (bulaşığın)ı yalanırdık.” [Buhârî, Fezailu´-Ashab 10; Tirmizî, Menâkıb, (3770).][167]

ـ4424 ـ3ـ وعن البراء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # لِجَعْفَرِ بْنِ أبِي طَالِبٍ: أُشْبِهْتَ خَلْقِي وَخُلُقِي[. أخرجه الشيخان .

3. (4424)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Cafer İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh)´a dedi ki: “Sen bana hem huy ve hem de yaratılış yönüyle benziyorsun.” [Buharî, Megazî 43;0 Müslim, Cihad 90, (1783); Tirmizî, Menakıb, (3769).][168]

AÇIKLAMA:

1- Bu üç hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın amcalarından Hz. Cafer (radıyallahu anh)´ ın menkibesi ile alakalıdır. Hz. Cafer, Hz. Ali´nin anababa bir kardeşi idi. Hz. Ali´den hemen sonra müslüman olduğu için de ilk müslümanlardandı. Bazı kaynaklar 32. müslüman olduğunu belirtir. Habeşistan´a hicret edenlerdendi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onunla Necaşi´ye mektup göndermiş, hem oradaki muhacirlere başkan ve hem de Necaşi nezdindeki elçisi kılmıştı. Hayber´in fethedildiği gün, Habeşistan´dan Medine´ye gelir. Aleyhissalâtu vesselâm büyük sevinç izhar eder: Kucaklar, alnından öper ve: “Bilemiyorum, Cafer´in gelişi sebebiyle mi, Hayber´in Fethi sebebiyle mi daha çok sevinmeliyim!” der.

Birinci hadiste, Resulullah onu cennette uçar gördüğünü söylemektedir. Bu sebeple ona Caferu´t-Tayyar da denilmiştir. Bu lakabı Mu´te savaşında şehid düştüğü zaman almıştı. Zeyd İbnu Harise´den sonra bayrağı ve komutanlığı alan Hz. Cafer, ellerini kaybeder. Savaşı, anında Ashab´a, Medine´de safha safha haber veren Aleyhissalâtu vesselâm, Cafer´in şehadetini: “Kolları kesildi, ancak Allah onlara bedel iki kanat verdi, cennete uçuyor” diye müjdeler. Ölünce vücudunun ön kısmında 70´ten fazla yara sayılır.

Hz. Ebu Hureyre, ikinci hadiste onun cömertliğini, fakirlere karşı alakasını takdirle yadeder. Bu onun mümtaz yönlerinden biridir. Öyle ki, Aleyhissalâtu vesselâm ona Ebu´l-Mesakin yani Fakirlerin Babası lakabını takmıştır.

Resulullah şöyle demiştir: “Benden önce her peygambere yedi tane seçkin vezir verilmiştir, bana ise ondört tane verildi: Hamza, Cafer, Ali, Hasan, Hüseyin, Ebu Bekr, Ömer, Mikdad Huzeyfe, Selman, Ammar ve Bilal.” Resulullah Cafer´in ölümüne üzülmüş, gözlerinden akan yaşları tutamamıştır. Hz. Aişe: “Cafer´in ölüm haberi gelince Resulullah´ın yüzündeki hüznü okuduk” der.

Abdullah İbnu Cafer der ki: “Hz. Ali´den bir şey istediğim zaman yerine getirmezse “Cafer hakkına!” derdim ve o vakit mutlaka yapardı.”

Hz. Cafer şehid edildiği vakit 41 yaşında idi. Başka rakamlar da söylenmiştir, (radıyallahu anh).[169]

* HZ. HASAN VE HÜSEYİN (RADIYALLAHU ANHÜMA)

ـ4425 ـ1ـ عن البراء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ #، وَالحَسَنُ عَلى عَانِقِهِ، يَقُولُ: اللَّهُمَّ إنِّى أُحِبّهُ فَأحِبَّهُ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

1. (4425)- Hz. Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı gördüm. Hz. Hasan´ı omuzunda taşıyor ve de:

“Allahım, ben bunu seviyorum, onu sen de sev!” diyordu.” [Buhârî, Fezâilu´l-Ashab 22; Müslim, Fezâilu´s-Sahabe 58, 59, (2422); Tirmizî, Menâkıb, (3784).][170]

ـ4426 ـ2ـ وفي رواية للترمذي: ]أنَّ النبىّ # أبْصَرَ حَسَناً وَحُسَيْناً. فقَالَ: اللَّهُمَّ إنِّى أُحِبُّهُمَا فَأحِبَّهُمَا[ .

2. (4426)- Tirmizî´nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Hasan ve Hüseyin´e bakıp: “Allahım, ben bunları seviyorum, sen de sev!” buyurdu.” [Tirmizî, Menâkıb, (3784).][171]

ـ4427 ـ3ـ وعن عُقْبَةَ بْنِ الْحَارِثِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]صَلَّى أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه صََةَ العَصْرِ ثُمَّ خَرَجَ يَمْشِى وَمَعَهُ عَلِيٌّ، فَرَأى الْحَسَنَ يَلْعَبُ مَعَ الصِّبْيَانِ، فَحَمَلَهُ عَلى عَاتِقِهِ، وقَالَ: بِأبِي شَبِيهٌ بِالنَّبِيِّ لَيْسَ شَبِيهاً بِعَلِيٍّ، وَعلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَضْحَكُ[. أخرجه البخاري.

3. (4427)- Ukbe İbnu´l-Haris (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) (bir gün) ikindi namazını kıldı, sonra beraberinde Hz. Ali (radıyallahu anh) olduğu halde yürümeye başladı. Yolda Hz. Hasan´ı çocuklarla oynuyor gördü. Omuzuna alıp:

“Babam feda olsun! Ali´ye değil, Resulullah´a benziyor!” buyurdu. Hz. Ali de gülüyordu.” [Buharî, Fezâilu´l-Ashab 22.][172]

ـ4428 ـ4ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سُئِلَ النَّبِىُّ #، أىُّ أهْلِ بَيْتِكَ أحَبُّ إلَيْكَ؟ قَالَ: الْحَسَنُ وَالْحُسَيْنُ، وَكَانَ يَقُولُ لِفَاطِمَةَ: ادْعي لِي ابْنَيَّ فَيَشَمُّهُمَا وَيَضُمُّهُمَا إلَيْهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[. أخرجه الترمذي .

4. (4428)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a “Ehl-i Beyt´inden hangisini en çok seviyorsun ” diye sorulmuştu.

“Hasan ve Hüseyin!” diye cevap verdi. Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)´ya:

“Benim oğullarımı bana çağır!” emreder, onları getirtip koklar, kucaklardı.” [Tirmizî, Menâkıb, (3774).][173]

ـ4429 ـ5ـ وعن يَعْلَى بْنِ مُرَّةٍ قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: حُسَيْنٌ مِنِّي وَأنَا مِنْ حُسَيْنٍ، أحَبَّ اللّهُ تَعالى مَنْ أحَبَّ حُسَيْناً، حُسَيْنٌ سِبْطٌ مِنَ ا‘سْبَاطِ[. أخرجه الترمذي.»السِّبْطُ« ولَدُ الْوَلَدِ، وَأسْبَاطُ بَنِى إسْرائيل أوْدُ يعقوبَ وهم فيهمْ كالْقَبَائِل في العَرب، وقد جَعلَ النّبِىُّ #: حُسَيْناً وَاحداً منْ أودِ ا‘نْبِيَاءِ .

5. (4429)- Ya´lâ İbnu Mürre anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin´denim. Allah Hüseyin´i seveni sever. Hüseyin “esbat”tan biridir.” [Tirmizî, Menâkıb, (3777); İbnu Mâce, Mukaddime, (144).] [174]

AÇIKLAMA:

1- Esbat, “sıbt”ın cem´idir. Sıbt, çocuğun çocuğu (torun) manasına gelir. Bu manadan bakınca hadis: “Hüseyin evladımın evladlarındandır” manasını ifade eder. Böylece, Hz. Hüseyin´in kendinden bir parça olma keyfiyetini te´kid etmiş olmaktadır.

2- Sıbt, Kur´an-ı Kerim´de kabile manasına da kullanılmıştır. “Biz İsrailoğullarını oniki kabileye ayırdık.” (A´raf 160) ayetinde bu manadadır. Alimler hadiste, Hz. Hüseyin neslinden ayrı bir cemaatin meydana geleceğinin ihbar edildiğini anlamıştır. Nitekim o nesilden pek çok insan meydana gelmiş, İslam aleminin her tarafında İslâmî hizmetlerin başını çeken insanlar o mübarek şecere-i nuraniyenin meyveleri olarak başkalıklarını hissettirmişlerdir.

3- en-Nihaye´de sıbt kelimesinin ümmet manasına geldiği belirtilir. Bu durumda hadis, Hz. Hüseyin´in soyundan, hayırda giden bir ümmet hasıl olacağını haber vermiş olmaktadır. İbnu´l-Esir el-Cezerî açıklamasına devamla, Hz. İbrahim´in oğlu Hz. İshak´ın evladlarından hasıl olan esbatın, Hz. İsmail´in evladlarından hasıl olan kabileler menzilesinde olduğunu ifade eder.[175]

ـ4430 ـ6ـ وعن أبى سعيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: الْحَسَنُ وَالْحُسَيْنُ سَيِّداَ شَبَابِ أهْلِ الْجَنَّةِ. أخرجَهُ الترمذي وصححه .

6. (4430)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hasan ve Hüseyin, cennet ehlinin iki gencidir.” [(Tirmizî, Menâkıb, (3778).][176]

ـ4431 ـ7ـ وعن عبداللّهِ بن شدّادٍ عن أبيهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللّهِ # في إحْدَى صََتِى الْعِشَاءِ، وَهُوَ حَامِلٌ حَسَناً أوْ حُسَيْناً، فَتَقَدَّمَ النَّبِىُّ # فَوَضَعَهُ ثُمَّ كَبَّرَ لِلصََّةِ فَسَجَدَ بَيْنَ ظَهْرَانَى صََتِهِ سَجْدَةً أطَالَهَا، قَالَ أبِي: فرَفَعْتُ رَأسِى فإذَا الصَّبِىُّ عَلى ظَهْرِ رَسُولِ اللّهِ # وَهُوَ سَاجِدٌ، فَرَجِعْتُ إلى سُجُودِى. فَلَمَّا

قَضى رَسُولُ اللّهِ # الصََّةَ قِيلَ: يَا رَسُولَ اللّهِ إنَّكَ سَجَدْتَ بَيْنَ ظَهْرَانَى صَتِكَ سَجْدَةً أطَلْتَهَا حَتّى ظَنَنَّا أنَّهُ قَدْ حَدَثَ أمْرٌ أوْ أنَّهُ يُوحى إلَيْكَ. قَالَ: كُلُّ ذلِكَ لَمْ يَكُنْ، وَلكِنْ ابْنِى ارْتَحَلَنِى، فَكَرِهْتُ أنْ أعْجِلَهُ حَتّى يَقْضِي حَاجَتَهُ[. أخرجه النسائي .

7. (4431)- Abdullah İbnu Şeddâd, babası (radıyallahu anh)´tan naklediyor. Der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki akşam namazının(yani akşam ve yatsının) birinde yanımıza geldi. Hasan veya Hüseyin´den birini taşıyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öne geçip çocuğu yere bıraktı. Sonra tekbir getirip namaza durdu. Sonra namaz sırasında uzunca bir secde yaptı.”

Babam devamla dedi: “(Secde çok uzadığı için) başımı kaldırıp baktım. Bir de ne göreyim! Secdede olan Resulullah´ın sırtına çocuk binmiş duruyor. Ben hemen secdeme döndüm. Namaz bitince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a cemaatten:

“Ey Allah´ın Resulü! Namaz sırasında öyle uzun bir secde yaptınız ki, bir hadise meydana geldi zannettik veya sana vahiy indi zannettik!” diye soranlar oldu.

“Hayır! dedi, “bunlardan hiçbiri olmadı. Velakin, oğlum sırtıma bindi. Ben, acele edip hevesi geçmeden sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım (kendisi ininceye kadar bekledim).” [Nesâî, İftitah 83, (2, 229, 230).][177]

ـ4432 ـ8ـ وعن سلْمى اِمْرأةٍ من ا‘نْصَارِ قَالَتْ: ]دَخَلْتُ عَلى أُمِّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها وَهِىَ تَبْكِى. فَقلْتُ: مَا يُبْكِيكِ؟ قَالَتْ: رَأيْتُ اŒنَ رَسُولَ اللّه # في الْمَنَامِ وَعلى رَأسِهِ وَلِحْيَتِهِ التُّرَابُ. فَقُلْتُ: مَالَكَ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ قَالَ: شَهِدْتُ قَتْلَ الْحُسَيْنِ آنِفاً[. أخرجه الترمذي .

8. (4432)- Ensar´dan bir kadın Selma (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ümmü Sele´nin yanına girdim, ağlıyordu.

“Niye ağlıyorsun!” diye sordum. Bana şu cevabı verdi.

“Şimdi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı rüyamda gördüm. Başında ve sakallarında toprak vardı. “Neyiniz var, Ey Allah´ın Resulü ” dedim, “Az önce Hüseyin´in öldürüldüğüne şahid oldum” buyurdu.” [Tirmizî, Menakıb, (3774).][178]

ـ4433 ـ9ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أُتِىَ عُبَيْدُ اللّهِ بْنُ زِيَادٍ بِرَأسِ الْحُسَيْنِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَجُعِلَ في طِسْتِ، فَجَعَلَ يَضْرِبُ بِقَضِيبٍ في أنْفِهِ وَيَقُولُ: مَا رَأيْتُ مِثْلَ هذَا حُسْناً. فَقُلْتُ: أمَا إنَّهُ كَانَ أُشْبَهَهُمْ بِرَسُولِ اللّهِ #[. أخرجه البخاري والترمذي، واللّفظ له .

9. (4433)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ubeydullah İbnu Ziyad´a Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)´ın başı getirildi. Elindeki çubuğun ucuyla burnuna dürtüyor ve:

“Bu kadar güzelini de hiç görmedim!” diyordu. Ben de:”O, (Âl-i Beyt arasında) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a en çok benzeyeni idi” dedim.” [Buharî, Fezailu´l-Ashab 22; Tirmizî, Menakıb, (3780).][179]

AÇIKLAMA:

Ubeydullah İbnu Ziyad İbni Ebî Süfyan, Kûfe´de Yezid İbnu Muaviye´nin valisi idi. Hz. Hüseyin onun valiliği sırasında şehid edilmişti.[180]

ـ4434 ـ10ـ وعن عَمَّارَة بْن عُميرٍ قال: ]لَمَّا جِئَ بِرأسِ عُبَيْدِاللّهِ بْنِ زِيَادٍ وَأصْحَابِهِ نَضِّدَتْ رُؤُوسُهُمْ في الْمَسْجِدِ في الرَّحَبَةِ، فانْتَهَيْتُ إلَيْهِمْ وَهُمْ يَقُولُونَ: قَدْ جَاءَتْ، قَدْ جَاءَتْ. فإذَا حَيَّةٌ قَدْ جَاءَتْ فَجَعَلَتْ تَخَلَّلُ الرُّؤُوسَ حَتّى دَخَلَتْ في مِنْخَرِ عُبَيْدِاللّهِ بنِ زِيَادٍ، فَمَكَثَتْ هُنَيْهَةً ثُمَّ خَرَجَتْ، فَذَهَبَتْ ثُمَّ عَادَتْ فََدَخَلتْ فيهِ، فَفَعَلَتْ ذلِكَ مَرَّتَيْنِ أوْ ثََثاً[. أخرجه الترمذي وصححه.»نَضِّدَتْ« أى جَعَلَ بعضها فوق بعض مرتباً.

10. (4434)- Ammar İbnu Umayr (rahimehullah) anlatıyor: “Ubeydullah İbnu Ziyad ve arkadaşlarının kellesi geldikçe Kûfe´nin Rahabe mahallesinin mescidinde üst üste dizildi. (Seyirci kalabalığı) ben de yaklaştım.

“Geldi! Geldi!” diyorlardı. (Ne idi bu gelen Merak edip daha da yaklaştım). Meğerse bir yılanmış. (Nerden geldiyse) gelmiş, kelleler arasına girip (kayboluyor, tekrar) çıkıyordu. Derken Ubeydullah İbnu Ziyad´ın burun deliğine girdi ve orada bir müddet kaldı. Sonra çıkıp gitti ve kayboldu. Biraz sonra kalabalık tekrar bağırmaya başladı.

“Yine geldi! Yine geldi!”

Bu hal iki veya üç kere tekerrür etti.” [Tirmizî, Menâkıb, (3782).][181]

AÇIKLAMA:

1- Son on rivayet Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin´in menkibeleriyle ilgilidir. Müellifimiz, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu iki torununun menkibelerini beraber sunmuş, ayırmamıştır. Buhari´de dahi, onlar için bir bab ayrıldığını görmekteyiz. Bu birliğin sebebini İbnu Hacer bu iki zat´ın “bir çok menkibelerde müşterek olmalarıyla” açıklar. Muhtelif rivayetlerde raviler bir menkibe anlatırken menkibenin kahramanı “Hasan” mı, “Hüseyin” mi tereddütlü olarak kaydederler. Bunlar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın mübarek başlarındaki iki sevgili gözleri mesabesindedir, ayrılmaları mümkün değildir.

Hz. Hasan, Hicretin üçüncü yılında Ramazan ayında Medine´de doğmuş, elli senesinde zehirlenerek öldürülmüştür.

Hz. Hüseyin ise Hicri dördüncü yılın Şa´ban ayında dünyaya gelmiş, altmışbir senesinde Kerbelâ´da Aşura gününde şehid edilmiştir. Öldürülme hadisesi şöyle olmuştur. Hz. Muaviye (radıyallahu anh), oğlu Yezid´i yerine halife tayin ederek vefat edince, Kûfeliler Hz. Hüseyin´e yazarak kendisinin emrinde olduklarını bildirirler. Yezid İbnu Muâviye´ye biat etmemiş olan Hz. Hüseyin, Medine´den ayrılıp Mekke´ye gelir. Yezid´e biat etmeyenler arasında Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) gibi başka büyükler de var. Hz. Hüseyin, Kûfeliler´in mektubunu Mekke´de alır. Kufe´ye gitmek için yol hazırlığı yapar. Kardeşi Muhammed İbnu´l-Hanefiyye, İbnu Ömer, İbnu Abbas gibi birçok rey ehli zevat, Kufe´ye gitmesini tavsiye etmezler. Ancak Hz. Hüseyin: “Rüyada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı gördüm. Bana bir emirde bulundu, ben onu yerine getireceğim” diyerek gitmesine engel olanları dinlemez.

Yezid, Kufe´ye Ubeydullah İbnu Ziyad´ı vali tayin eder, ayrıca Kufe´ye müteveccihen yola çıkan Hz. Hüseyin´i karşılamak üzere ordu hazırlar. Başına Ömer İbnu Sa´d İbnu Ebi Vakkas´ı komutan yapar ve Hz. Hüseyin´e karşı kazanacağı zafere mukabil Rey valiliğini vaadeder. Ömer İbnu Sa´d, Hz. Hüseyin´i karşılar ve Kufe valisi Ubeydullah İbnu Ziyad´ın emrine uyma talebinde bulunduktan sonra, saldırıya geçerek Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)´ı ve beraberinde bulunan aile halkından 19 kişiyi şehid eder. Toplam öldürülenlerin sayısı 72´dir. Ömer İbnu Sa´d bunların başlarını kopartarak Ubeydullah İbnu Ziyad´a gönderir. İbnu Ziyad Kufe´de halkı toplayıp başları getirtir. Halkın gözü önünde elindeki çubukla Hz. Hüseyin´in başına dürter, dudaklarının arasına geçirir ve kaldırmaz. Bu hakareti gören Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh):

“Kaldır çubuğu, kendisinden başka ilah olmayan Zat´a yemin olsun, ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın dudaklarını bu dudakların üzerinde onları öperken gördüm!” der ve kendini tutamayıp ağlar. Zalim İbnu Ziyad:

“Allah, gözlerini ağla(maktan çıkar)sın. Allah´a yemin olsun, eğer bunak ihtiyarın teki olmasaydın kelleni uçururdum!” der. Zeyd İbnu Erkam orayı terkeder ve şöyle söylenir:

“Ey Arap cemaati! Bugünden sonra artık kölesiniz. Hz. Fatıma´nın oğlu Hüseyin (radıyallahu anh)´ı katlettiniz, başınıza İbnu Mercane´yi (Ubeydullah İbnu Eyd´i kasteder) emir yaptınız. O sizin hayırlılarınızı öldürecek, şerlilerinizi de köle yapacaktır.

Buhârî ve Tirmizî, Ubeydullah İbnu Ziyâd zalimiyle ilgili rivayeti Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin´in menkîbeleri ile ilgili babta kaydetmiştir. Çünkü o rivayetlerde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kurretu´l-ayn´ı ve reyhanesi olan Hz. Hüseyin´in mübarek başlarına karşı hakâretâmiz davranışlarının cezasını, Cenab-ı Hakk´ın daha dünyada iken verdiğini ifade etmektedir: Birden ortaya çıkan ince bir yılan mükerrer seferler ağzından girip burnundan çıkıyor, burundan girip ağızdan çıkıyor ve sonra kayboluyor. Bu, Hz. Hüseyin (radıyallahu anh)´a yapılan harekete karşı Cenab-ı Hakk´ın bir âyeti, bir ibrettir.

Cenab-ı Hak bu zâlimin ölümünü İbrahim İbnu´l-Eşter eliyle hicrî 66 yılında gerçekleştirmiştir. İbrahim´i, Muhtar İbnu Ebî Ubeyde es-Sakafî, İbnu Ziyâd´ı öldürmesi için yollamıştı. İbrahim İbnu´l-Eşter, zalimi, Musul´a beş fersah mesafede el-Câzir´de adamlarından bir kısmıyla öldürür. Onun ve adamlarının kelleleri getirilip muhtar´ın önüne atılır. Rivayette görüldüğü üzere ince bir yılan gelerek kelleler arasında dolaşıp İbnu Ziyâd´ın burnuna, ağzına girer çıkar. el-Muhtâr es-Sakafi İbnu Ziyâd ve diğer zalimlerin kellelerini Mekke´ye Muhammed İbnu´l-Hanefiye´ye gönderir. Abdullah İbnu´-Zübeyr´e gönderdiği de söylenmiştir. Bunlar Mekke´de teşhir edilerek Hz. Hüseyn´in intikamının alındığı halka gösterilir. İbnu´l-Eşter, İbnu Ziyâd ve hempalarından öldürülenlerin başsız cesetlerini yaktırır.

Irak ehlinden bir adam gelerek İbnu Ömer´den, elbiseye isabet eden sivri sineğin kanının hükmünü sorar. İbnu Ömer, şu cevabı verir:

“Şuna bakın, neden sual etmekte! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın oğlunu öldürdüler, sivri sineğin kanından sual ediyorlar. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Hasan ve Hüseyin, dünyadaki iki reyhanım!” dediğini işittim.”

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin her ikisinin de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a benzediği rivayetlerde gelmiştir. Hz. Hasan baştan göğüse kadar kısmıyla, Hz. Hüseyin ise göğüsten ayaklara kadar olan kısmıyla Aleyhissalâtu vesselam´a benzemektedir. İbnu Hacer, bu vesile ile Aleyhissalâtu vesselâm´a benzerlik arzeden diğer bir kısım şahısların ismini kaydeder: Ca´fer İbnu Ebi Tâlib, oğlu Abdullah İbnu Ca´fer, Kusâm İbnu Abbâs İbni Abdulmuttalib, Ebu Süfyan İbnu´l-Harîs İbni Abdilmuttalib, Müslim İbnu Akîl İbni Ebi Tâlib, Benî Hâşim dışından: es-Sâîb İbnu Yezîd el-Muttalibî (İmam-ı Şafi´î´nin yukarı dedesi), Abdullah İbnu Âmir İbnu Kereyz el-Ahşemî, Kâbis İbnu Rebî´a İbni Adiy; Resûlullah´ın kızı Fatıma, oğlu İbrahim, Ca´fer İbnu Ebi Tâlib´in iki oğlu: Abdullah ve Avn, Resûlullah´a benzeyenlerin sayısı bazı tahkiklerde 15´e kadar çıkarılmaktadır.

Bazı rivayetler, Hasan ve Hüseyin isimlerinin cahiliye devrinde bilinmediğini, Araplardan kimsenin bu isimlerle tesmiye edilmediğini, ilk defa Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu isimleri torunlarına koyduğunu belirtir. Hatta rivayetler, doğdukları zaman, önce ilk oğulları olan Hz. Hasan´a, babaları Ali (radıyallahu anh) tarafından Harb isminin konduğunu, Resûlullah´ın bunu kabul etmeyip Hasan koyduğunu, ikinci oğullarına da, Ali efendimizin yine Harb ismini koyduğunu, Resûlullah´ın yine kabul etmeyip Hüseyin olarak tesmiye buyurduğunu belirtir.

Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ), Hz. Hasan´ın doğumundan sonra sadece bir tuhur müddeti geçtikten sonra Hz. Hüseyin´e hamile kalmıştır. Dolayısıyla aralarında bir yaş farkı vardır. Katâde, ikisinin doğumları arasında bir yıl on gün fark olduğunu söyler.

Hz. Hasan (radıyallahu anh) halim, kerim ve verâ sahibi idi. Verâsı ve fazileti onu mülk ve dünyayı terke çağırmış, o da bu davete icabet etmiştir. İslâm tarihinde Hz. Hasan´ı takdirde yâd ettirecek örnek davranışı, bu vasıflarının gereği olarak ortaya çıkmıştır: Hz. Muâviye (radıyallahu anh)´ ın ordusu ile kendisine bağlı askerlerden müteşekkil iki ordu karşılaşıp savaşa tutuşacakları bir hergâmda Hz. Muâviye ile anlaşarak hilafeti ona terketmiş, böylece dünya saltanatı için müslüman kanının dökülmesini önlemiştir. Der ki: “Bir avuç bile olsa kan akıtarak Muhammed ümmetine halife olmak istemem.” Hz. Muâviye ile hilafet hususunda anlaşmak suretiyle Aleyhissalâtu vesselâm´ın bir mucizesini izhar etmiş oldu. Zira Aleyhissalâtu vesselam: “Bu oğlum seyyiddir. Allah onunla iki müslüman kitlenin arasını sulh edecektir” buyurmuştu. Hilafeti Hz. Muâviye´ye teslim tarihi biraz ihtilâflıdır. Bu ihtilafa göre, Hz. Âli´nin vefatından hilafeti teslime kadar geçen halifelik müddeti altı aydan biraz fazla veya sekiz ay kadardır.

Hz. Muâviye ile Kûfe´ye vardıkları zaman ve halk Hz. Muâviye´ye biat edince, Amr İbnu´l-Âs, Hz. Muâviye´ye:

“Emret! Hasan da halka hitab etsin” der. Hz. Muâviye buna yanaşmak istemez, fakat Amr ısrar eder:

“Ancak ben arzu ediyorum. Zira o bu işlerden anlamaz, konuşsun da beceriksizliği ortaya çıksın!” der.

İkna olan Hz. Muâviye:

“Ey Hasan kalk, aramızda geçen (antlaşma)dan halka konuş!” der. Hz. Hasan (radıyallahu anh) kalkıp hamd ve senâdan sonra şu beliğ hitabette bulunur:

“Ey insanlar! Allah bizim evvelimizle (Hz. Peygamber´i kasteder) sizlere hidayet verdi, sonuncumuzla (kendini kasteder) kanlarınızın dökülmesini önledi. Bilesiniz, en zeki insan takva sahibi olandır, en âciz olan da fâcir kimsedir. Ben ve Muâviye´nin ihtilafa düştüğümüz bu işe gelince: Ya o buna benden daha çok hak sahibidir veya benim hakkımdır. Ben bu hakkı Allah için ve Muhammed ümmetinin salâhı ve sizlerin kanını dökmemek için ona terkettim!”

Sonra Hz. Muâviye´ye yönelir ve şu âyeti okur: “Olur ki tehdid edildiğiniz şeyin gecikmesi, sizin için bir imtihan ve belli bir vakte kadar elinize verilmiş bir fırsattır, onu da ben bilemem” (Enbiya 111).

Hz. Muaâviye (radıyallahu anh) bu belâgat karşısında bozulur ve hutbeyi kesmesini emreder. Amr´a da:”

Sen bunu istemiştin!” der.

Hz. Hasan (radıyallahu anh)´ın vefat tarihi ihtilaflıdır: Hicrî 49, 50, 51 yılları denmiştir.

Ölüm sebebi zehirdir. Hanımı Ca´de Bintu´l-Eş´as zehir içirmiştir. Zehrin tesiri hasıl olunca, kırk gün kadar altına leğen tutulmuştur. Öyle ki biri kaldırılınca diğeri konmuş. Bunun tesiriyle vefat etmiştir.

Kardeşi Hüseyin (radıyallahu anh): “Seni kim zehirledi ” diye sorunca:

“Onları öldürmek mi istiyorsun Hayır. Ben Allah´a havale ediyorum!” der, söylemez. Öleceğine yakın Hz. Aişe´ye haber salarak Resûlullah´ın yanına gömülme izni ister. O da “Pekiyi´ der. Ancak iktidarda bulunan Emevî ailesi buna razı olmaz. Hz. Hüseyin, huzursuzluk çıkmaması için bu meselede ısrar etmez. Hz. Hasan´ın vasiyeti esnasında sarfettiği: “Mani olurlarsa Bakî´u´l-Garkad´a defnedin” sözü esas alınarak Bakî´ul-Garkad´a defnedilir.

Ömer İbnu Ebî Seleme (radıyallahu anh) “Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb 33) âyetinin Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)´nın evinde indiğini, bu inince Aleyhissalâtu vesselâm´ın Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali´yi çağırtıp üzerlerine bir kısâ (örtü) gererek:

“Bunlar benim Ehl-i Beyt´imdir. Rabbim bunlardan ricsi (günahı) gider, bunları tertemiz kıl” dediğini belirtir.

Zeyd İbnu Erkâm (radıyallahu anh) Âl-i Beyt´in dindeki ve ümmet içerisindeki makamlarının yüceliğini belirten şu hadisi haber verir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben size, temessük edip sıkı sarıldığınız takdirde dalâlete düşmekten korunacağınız iki şey bırakıyorum: Bunlardan her biri diğerlerinden daha büyüktür: Kitabullah. Bu, semadan arza uzanan Allah´ın ipidir. Diğeri Ehl-i Beytim olan yakınlarımdır. Bu iki şey, Kevzer havzının başında buluşuncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaktır. Bu iki şey hakkında benden sonra nasıl davranacağınıza iyi bakın.

“Kurtubî, bu hadiste Ashab-ı Kisâ´nın kastedildiğini belirttikten sonra, hadîsi şöyle anlar: “Eğer kitaba uyup emirlerini tatbik eder, nehiylerinden kaçarsanız ve de Âl-i Beytimin hidayeti ile yolunuzu doğrultur, onların sîretine iktida ederseniz hidayeti bulursunuz ve dalaletine düşmezsiniz” Kurtubî devamla der ki: “Bu vasiyet ve bu büyük te´kid, Âl-i Beyt´e ihtiram´ın, itaatin, onları büyüklemenin ve sevmenin, tıpkı terkine, kimseye hiçbir özür olmayan müekked farzları yerine getirmenin vücubu derecesinde bir vâcîb olduğunu ifade eder. Bu hüküm onların Resûlullah´a olan malum yaknılıkları sebebiyledir. Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm onları kendinden bir cüz ilan etmiştir. Çünkü onlar, Aleyhissalâtu vesselâm´dan neş´et eden usûlü ve fürûu idiler…[182]

* HZ. RESULULLAH´IN HZ. HASAN VE HZ. HÜSEYİN´E SEVGİSİ VE BUNUN SEBEBİ

Siyer ve hadis kitapleri, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (radıyallahu anhümâ)´ya karşı gösterdiği ilgi ve sevgi ile doludur.

Zaman olmuştur, yerde dört ayak olup sırtına bindirip eğlendirmiştir.

Zaman olmuş, sırtüstü yatıp karnına oturtmuş, bu sırada üzerine akıtmalarına bile seyirci olmuş, mâni olmak isteyenlere müdahele edip: “Oğlumun akıtmasını kestirmeyin!” diyerek engel olmuştur.

Pek çok seferler birini bir omuzuna öbürünü diğer omuzuna alıp gezdirmiştir.

Zaman olmuş, hutbe okurken tökezleyerek mescide giren torununu kaldırmak üzere kesip kucaklayarak minberin üzerine oturtmuş, hutbesine devam etmiştir.

Onları her fırsatta alınlarından, yanaklarından ve dudaklarından, göbeklerinden ve hatta üzümcüklerinden öpmüştür.

Onları öven, sevgisini ifade eden medh u senalarda bulunmuştur, dualar etmiştir.

Onların dünyevî ve uhrevî halleriyle ilgili ihbarlarda bulunmuştur.

Kısacası Kıyamete kadar insanlığa gerekli olan hidayeti sunmak, dünya ve ahiret saadetleri için muhtaç olacakları düsturları, esasları vaz´etmek gibi pek büyük işlerle meşgul olan Fahr-ı Âlem´in hayatında iki küçük torununun tuttuğu yer, gördüğü ilgi, mûtadın, alışılmışın ve olması gerekenin çok ötesinde olmuştur. Ancak tahkik göstermiştir ki, bu ilgi ve alâka, kan bağının, nesebî duyguların bir gereği ve sevki ile olmamış, Aleyhissalâtu vesselâm´ın bütün insanlığa müteveccih olan risalet vazifesinin gereği olarak meydana gelmiştir. Bu hususta Bediüzzaman merhumun nefis bir açıklamasını kaydediyoruz:

“Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselâm, külli ve umumî vazife-i nübüvvet içide bazı hususî, cüz´i maddelere karşı azim bir şefkat göstermiştir.

Zahir hale göre o azim şefkati, o hususî cüz´î müddelere sarfetmesi, vazife-i Nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatta o cüz´î madde, küllî, umumî bir vazife-i Nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş. Meselâ: Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Hazret-i Hasan ve Hüseyn´e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i Nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir. Evet, Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)´ı kemal-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)´dan teselsül eden nuranî nesli, mübarekinden Gavs-ı Âzam olan Şâh-ı Geylanî gibi çok mehdimisal verese-i Nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (s.a.s) olan zatların hesabına Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)´ın başını öpmüş ve o zatların istikbalde edecekleri hizme-i kudsiyelerini nazar-ı Nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)´ın başını öpmüş. Hem Hazret-i Hüseyin´e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin (radıyallahu anh)´ın silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynel-Âbidin, Câfer-i Sâdık gibi eimme-i âlişan ve hakiki verese-i Nebeviye gibi pek çok mehdimisal zevât-ı nuraniyenin namına ve Din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına boynunu öpmüş kemal-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir. Evet Zat-ı Ahmediyye´nin (s.a.s.) gaybâşina kalbiyle, dünyada Asr-ı Saadetten ebed tarafından olan Meydan-ı Haşri temâşâ eden ve yerden cenneti gören ve zeminden gökteki melâikeleri müşahede eden ve zaman-ı Âdemden beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hadîsatı gören, hatta Zat-ı Zülcelâl´in rü´viyetine mazhar olan naraz-ı nuranîsi, çeşm-i istikbalbînisi, elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin´in arkalarında teselsül eden aktâb ve eimme-i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu namına başlarını öpmüş. Evet Hazret-i Hasan (radıyallahu anh)´ın başını öpmesinden Şâh-ı Geylânî´nin hisse-i azîmesi var.”

Bediüzzaman, bahsin devamında Resûl-i Ekrem´in, ümmeti, Âl-i Beyt´i etrafında toplanmaya ehemmiyet verdiğini belirttikten, Âl-i Beyt´in “Sünnet-i seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyt” olduğuna dikkat çektikten sonra şunu söyler: “İşte bu sırra binâendir ki, Kitap ve Sünnet´e ittiba ünvanıyla bu hakikat-ı hadisiye bildirilmiştir. Demek ki Âl-i Beyt´ten vazife-i risaletçe muradı Sünnet-i seniyyesidir. Sünnet-i seniyyeyi terkeden hakiki Âl-i Beyt´ten olmadığı gibi Âl-i Beyt´e hakiki dost da olamaz.”[183]

* ZEYD İBNU HARİSE VE OGLU ÜSAME (RADIYALLAHU ANHÜMA)

ـ4435 ـ1ـ عن ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]بَعَثَ رَسُولُ اللّهِ # بَعْثاً وَأمَّرَ عَلَيْهِمْ أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما، فَطَعَنَ بَعْضُ النَّاسِ في إمَارَتِهِ. فقَالَ النَّبِىُّ #: إنْ تَطْعُنُوا في إمَارَتِهِ، فَقَدْ كُنْتُمْ تَطْعُنُونَ في إمَارةِ أبِيهِ مِنْ قَبْلُ، وَأيْمُ اللّهِ إنْ كَانَ لَخَلِيقاً لِ“مَارَةٍ، وَإنْ كَانَ لَمِنْ أحَبِّ النَّاسِ إلَيَّ. وَإنَّ هذَا لِمَنْ أحَبِّ النَّاسِ إليَّ بَعْدَهُ[. أخرجه الشيخان والترمذي.يُقَالُ فَُنٌ »خَلِيقٌ بهذاَ ا‘مْرِ« إذَا كَانَ أهًْ لَهُ وَهُوَ لَهُ حَقيقٌ .

1. (4435)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) askeri bir sefere hazırlamış, askerlerin başına da Üsame İbnu Zeyd´i komutan yapmıştı. (Üsâme siyahi bir azadlının oğlu olması hasebiyle) onun komutanlığından memnun kalmayan bazı kimseler dedikodu yaptılar. (Söylenen yersiz sözler kulağına ulaşmış olan) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Onun komutanlığı hususunda dedikodu yapan sizler, aynı dedikoduyu daha önce babasının komutanlığı için de yapmıştınız. Allah´a yemin olsun! O komutanlığa layık idi. Ve o, bana, insanların en sevgililerindendi. Bu da, bana ondan sonra insanların en sevgili olanlarındandır” buyurdu.” [Buhârî, Fezâilu´l-Ashab 17, Megâzî 42, 87, Eymân 2, Ahkam 33; Müslim, Fezailu´s-Sahabe 63, (2426); Tirmizî, Menakıb, (3819).][184]

ـ4436 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]فَرَضَ عُمَرُ ُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ

رَضِيَ اللّهُ عَنْهما في ثََثَةِ آَفٍ وَخَمْسَمِائَةٍ، وَفَرَضَ لِى في ثََثَةِ آَفٍ. فَقُلْتُ: لِمَ فَضَّلْتَ اُسَامَةَ عَلَيَّ؟ فَوَ اللّهِ مَا سَبَقَنِي إلى مَشْهَدٍ. فقَالَ: يَا بُنَيَّ كَانَ زَيْدٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أحَبَّ إلى رَسُولِ اللّهِ # مِنْ أبِيكَ، وَكَانَ أُسَامَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أحَبَّ إلى رَسُولِ اللّهِ # مِنْكَ، فآثَرْتُ حُبَّ رَسُولِ اللّهِ # على حُبِّي[. أخرجه الترمذي .

2. (4436)- Yine İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Ömer, Üsame İbnu Zeyd´e (fey´den) üçbinbeşyüz (dirhemlik) pay ayırmıştı. Bana ise üçbin (dirhemlik) pay verdi.

“Niye Üsâme´yi benden üstün tuttun Vallahi hiçbir savaşta benden ileri geçmiş değil (yani ben de onun katıldığı her savaşa katıldım) dedim. Bana şu cevabı verdi:

“Ey oğulcuğum! Zeyd (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde babandan daha sevgili idi. Üsame (radıyallahu anh) da Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a senden daha sevgilidir. Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sevgisini kendi sevgime tercih ettim.” [Tirmizî Menâkıb, (3815).][185]

AÇIKLAMA:

Zeyd İbnu Harise, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın azadlısıdır ve azadlılarının en meşhurudur. Üsâme de onun oğlu olduğu için Ebu Üsame diye künyesi vardır. Resulullah her iksisini de çok sevdiği için Hubbu Resulullah (Allah Resulünün sevgilisi) bilinirlerdi.

Zeyd İbnu Harise, cahiliye devrinde bir baskınla kaçırılıp, Ukaz panayırında köle olarak satılmıştı. Hakim İbnu Hızam onu, halası Hatice Bintu Huveylid adına satın almıştı. Bilahare Hz. Hatice (radıyallahu anhâ), onu zevci Aleyhissalâtu vesselâm´a, Mekke´de daha peygamberlik gelmezden önce bağışlayacaktır. O sıralarda, henüz sekiz yaşında bir çocuktur.

Zeyd´in babası bir ara amcasıyla gelip onu kurtarmak ister. Resulullah, gitmek isterse serbest olduğunu bildirir. Zeyd babasıyla dönmektense Resulullah´ın yanında kalmayı tercih eder. Aleyhissalâtu vesselâm onu azad edip evlatlık edinir. Bu hadiseden sonra Mekkeliler ona Zeyd İbnu Muhammed (Muhammed´in oğlu Zeyd) diye isim takar. Ancak sonradan gelen bir vahiy bu tesmiyeyi yasaklar ve herkesin gerçek babalarıyla çağırılmasını emreder. (Mealen): “Onları kendi babalarına (nisbet ederek) çağırın. Allah katında doğru olan budur…” (Ahzab, 5).

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zeyd´i, Hamza İbnu Muttalib ile kardeşlemişti.

Zeyd, Bedir savaşına katılanlardandı. Hatta Medine´ye zafer ve nusret haberini de ilk getiren o idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu, azatlısı Ümmü Eymen ile evlendirmişti. Bu evlilikten Üsame (radıyallahu anh) dünyaya geldi. Zeyd ayrıca Resululah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hala kızı olan Zeyneb Bintu Cahş´la da evlenmiş, ancak imtizaç edemeyerek boşanmışlardır. Onun boşamasından sonra Zeyneb (radıyallahu anhâ) ile Resûl-i Ekrem, emr-i ilahi ile evlenmiştir (Ahzab 37). Münafıklar, o zamanın örfünü esas alarak “Oğlunun hanımıyla evlendi” diye dedikoduya girişirler. Haklı oldukları yön, Resulullah´ın, azadlısı olan Zeyd´e “Oğlum!” demekte olması, Zeyd´in de Zeyd İbnu Muhammed diye anılması idi. Mesele üzerine gelen vahiy dedikoduyu kesti: “Muhammed sizden hiçbir erkeğin babası değildir. Lakin O, Allah´ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur” (Ahzab 40). Böylece peygamberlik sebebiyle veya üvey evlatlık yoluyla birbirlerine “baba-oğul” nazarıyla bakmakla hatta öyle tesmiye etmekle neseb bağının hükmü hasıl olmayacağı belirtilmiş ve bu evlilikte hiçbir eksik tarafın olmadığı anlaşılmış oldu.

Zeyd İbnu Harise´nin Resulullah´ın nezdindeki yerini belirtme zımnında Hz. Aişe der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zeyd´i bir seriyye´ye göndermişse mutlaka komutan yapmıştır. Eğer sağ olsaydı, onu yerine halife tayin ederdi.” Resulullah Suriye´ye ordu çıkardığı zaman Zeyd´i komutan yapmıştı. Mu´te savaşında Ca´fer´le birlikte şehid oldukları zaman onların ölümlerine Resulullah ağlamış, şehid olduklarına şahidlik etmiştir. Kur´an-ı Kerim´de peygamberler dışında hiçbir sahabinin ismi geçmediği halde, Zeyd´in ismi bir yerde zikredilmiştir. Bu da onun için bir şereftir.

Zeyd İbnu Harise Hicri 8. senede Mu´te gazvesinde şehid düşmüştür, (radıyallahu anh).

2- Üsâme İbnu Zeyd, Resulullah´ın terbiyesinde yetişmiş bahtiyarlardandır. Hz. Aişe der ki: “Üsâme bir gün kapının eşiğine takılıp düştü, alnı kanadı. Aleyhissalâtu vesselâm bana: “Şu kanı temizleyiver!” dedi. Ben iğrenerek ağırdan almıştım. Resulullah o kanı emip püskürttü ve şöyle dedi: “Eğer Üsâme kız olsaydı, (ona güzel elbiseler) giydirir, takılar takar (onu cazip kılar)dım.” Üsame´yi Resulullah kendi evladı gibi sever, öper, kucağına alır, hayvanının terkisine bindirirdi.”

Babası gibi o da Aleyhissalâtu vesselâm´ın en çok sevdiği kimselerden bilinirdi. Resulullah nezdinde görülecek işler için halk Hz. Üsâme´ye müracaat edip onun tavassutunu te´mine çalışırlardı. Çünkü Aleyhissalâtu vesselâm onu hiç kırmak istemezdi. Hatta bir seferinde hırsızlığı sübut kazanan bir kadın için de, hadd tatbik edilmemesi için onu şefaatçi yaparlar. Ancak Resulullah, Üsame´ye:

“Allah´ın hududunda şefaat olmaz, kızım Fatıma da çalmış olsa ellerini keserdim.” diyerek kızar.

Hz. Üsâme, bir savaşta, teke tek mubare ettiği kimsenin, sonunda kelime-i şehadet getirmesini, ölümden kurtulmak için yaptığına hükmederek kaale almayıp öldürmüştür. Resulullah bunu işitince: “kalbini açıp baksaydın samimi olup olmadığını anlardın” diye cidi şekilde azarlar. Üsâme bu işten öyle pişman olur ki, “Keşke o güne kadar müslüman olmasaydım da müslüman olarak öyle bir hatayı işlememiş olsaydım” der. Bu pişmanlık ona, Hz. Ali´nin katıldığı dahili fitnelerden dışarıda kalmaya yetmiştir. Hatta yanında yer almak teklifinde, Hz. Ali´ye şu cevabı vermiştir: “Sen elini yılanın ağzına soksan, elimi ben de sokmaya hazırım. Ancak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın o adamı öldürdüğüm zaman bana ne dediğini sen de işittin.”

Bu rivayette Üsame der ki: “Ben o zaman Allah´a söz verdim. Lailâleillah diyen hiç kimse ile savaşmayacağım.”

Hz. Üsâme, Hz. Muâviye (radıyallahu anh)´ın hilafetinin son demlerinde Hicri 58 veya 59´da vefat etmiştir, (radıyallahu anh).[186]

* AMMAR İBNU YASİR (RADIYALLAHU ANH)

ـ4437 ـ1ـ عن عليِّ بْنِ أبى طالبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]اِسْتَأذَنَ عَمَّارٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه عَلى رَسُولِ اللّهِ #. فقَالَ: اِئْذَنُوا لَهُ، مَرْحَباً بِالطَّيِّبِ الْمُطَيَّبِ[. أخرجه الترمذي .

1. (4437)- Hz. Ali İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ammar (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girmek için izin istedi.

“Ona müsâde edin, girsin!” buyurdular. Ammâr girince de:

“Tayyib ve mutayyeb Ammar´a merhaba!” diyerek selamladılar. ” [Tirmizî, Menakıb, (3799).][187]

AÇIKLAMA:

Tayyib, tahir (temiz) demektir. Mutayyeb de temizlenmiş demektir. Ammar (radıyallahu anh)´ın tayyib ve mutayyeb olarak tavsifi, onun fıtraten temizliğini, şeriatle ve onunla amel etmekle deha da temizlendiğini, böylece içiyle dışıyla temiz bir hal aldığını ifade etmektedir. Böylece Radıyallahu anh´ın temizliği mübalağa ile ifade edilmiş olmaktadır.[188]

ـ4438 ـ2ـ وعن عِكْرمة قال: ]قالَ لِى ابْنُ عَبَّاسٍ وَِبْنِهِ عَلِيٍّ اِنْطَلِقَا الى أبِي سَعِيدٍ، فَاسْمَعَا مِنْ حَدِيثِهِ فَانْطَلَقْنَا فإذَا هُوَ في حَائِطٍ يُصْلِحُهُ. فأخَذَ رِدَاءَهُ فَاحْتَبَى. ثُمَّ أنْشَأ يُحَدِّثُنَا حَتّى أتَى عَلى ذِكْرِ بِنَاءِ الْمَسْجِدِ. فقَالَ: كُنَّا نَحْمِلُ لَبِنَةً لَبِنَةً، وَعَمَّارٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَحْمِلُ لَبِنَتَيْنِ لَبِنَتَيْنِ. فَرآهُ النَّبِىُّ #، فَجَعلَ يَنْفُضُ التُّرَابَ عَنْهُ وَيَقُولُ: وَيْحَ عَمَّارٍ؟ تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ؛ يَدْعُوهُمْ إلى الْجَنَّةِ وَيَدْعُونَهُ إلى النَّارِ[. أخرجه البخاري، ولَمْ يَذْكُرْ تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ، وأخرجها ابُو بَكْرٍ البَرْقَانِىُّ وا“سْمَاعِيلِىُّ.»وَيْحَ« كلمة تقال في حال الشفقة والتعطف.»وَوَيْسُ« كلمةٌ تقال لِمَنْ يترحّم عليه ويترفّق به .

2. (4438)- İkrime (radıyallahu anh) anlatıyor: “İbnu Abbas (radıyallahu anh), bana ve oğlu Ali´ye:

“Ebu Said´e gidin, onun rivayet ettiği hadisi dinleyin! dedi. Biz de gittik. Onu, bakımını yapmakta olduğu bir bahçede bulduk.” (Bizi görünce) ridasını alıp sarındı. Sonra bize (en baştan) anlatmaya koyularak, mescidin inşaasını zikretmeye kadar geldi ve:

“Biz kerpiçleri tane tane taşıyorduk. Ammar (radıyallahu anh) ise (biri kendi, biri de Resulullah adına) ikişer ikişer taşıyordu. Resulllah (aleyhissalâtu vesselâm) onu gördü. Üzerindeki toprakları çırpmaya başladı ve:

“Vay Ammar´a! Onu bâği (asi) bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!” buyurdu.” [Buhârî, Salât 63, Cihad 17, (Buharî´nin rivayetinde “Onu baği bir grup öldürecek” ibaresi mevcut değildi. Bu ibare Ebu Bekr el-Berkânî ve el-İsmaili´nin rivayetinde mevcuttur.][189]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, Ammar İbnu Yasir´in din hizmetindeki şevkini göstermektedir.

* Hadis rivayet ederken, ona saygı ifadesi olarak kılıkkıyafetçe hazırlık yapmanın, başka meşguliyeti terketmenin müstehab olduğunu da göstermektedir.

* Bir kimse ilmin tamamını elde edemez. Bu sebeple İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), oğlunu Ebu Said´e gönderip ondan hadis dinlemesini söylemiştir. Bu gönderişten maksad, âli isnad talebi de olabilir. Çünkü Ebu Said, İbnu Abbas´tan sohbet itibariyle akdem, sema itibariyle de daha fazladır.

* Selefin tevazusu da gözükmektedir. Bahçesinin bakımı ile bizzat meşgul olmak, Ebu Said´in şe´ni olmaktadır.

* Fazilet ehlinin faziletini itiraf ve takdir örneği de görülmektedir.

* İlim taliplerine ikram ve ihtiyaçlarının görülmesine öncelik tanınmaktadır. Nitekim Ebu Said kendi işini bırakıp, hadis taliplerine hadis rivayet edivermiştir.

* Hayır işlerinde meşakkati ihtiyar etmek caizdir.

* Reis´in işini yapmak gibi davranışlarla reise saygı ve onu büyüklemek caizdir.

* Mescid inşaası faziletli bir ameldir.

2- Ammar, Sıffin´de öldürülmüştür. Hz. Ali cephesinde idi. Karşı tarafta ise Hz. Muaviye vardı. Hz. Muaviye´nin yanında bir kısım sahbe de vardı. Bu durumda şu soru hatıra gelebilir: “Onların ateşe çağırmaları nasıl caiz olur.”

Bu soruya İbnu Hacer şu cevabı verir:

“Onlar, cennete çağırdıklarını zannediyorlardı. Onlar müçtehid oldukları için, zanlarına uymaları sebebiyle levm edilemezler. Cennete çağırmaktan murad, onun sebebini çağırmaktadır. Bu da imama itaattır. Nitekim Hz. Ammar, onları Hz. Ali´ye itaat etmeye çağırıyordu. O sırada itaat edilmesi vacib olan imam da Hz. Ali idi. Öbürleri ise bunun hilafına çağrı yapıyorlardı. Lakin onlar da kendilerine zahir olan te´vil sebebiyle mazur durumda idiler.”

İbnu Battal, Mühelleb´e uyarak der ki: “Bu mütâlaa, kendilerine Hz. Ali tarafından Ammar´ın gönderilip onunla cemaate uymaya çağırılan Havariç hakkında da caridir. Ashabtan hiçbiri hakkında sahih değildir.” Bu mütalaaya şarihlerden bir cemaat katılmıştır. Ancak birkaç açıdan bu görüş mualleldir:

1) Hariciler, Hz. Ali´nin üzerine, Ammar´ın katlinden sonra yürüdüler. Bu hususta ehl-i ilim arasında bir ihtilaf yok. Zira Hariciler hadisesinin ibtidası Hakem (tahkim) vak´asının hemen arkasından başlar. Tahkim hadisesi ise, Sıffin´deki savaşın bitmesiyle vukua gelmiştir. Halbuki Ammar´ın katli, kesinlikle bu hadiselerden evvel meydana gelmiştir. Hal böyle iken, Hz. Ali´nin, onu ölümünden sonra göndermesi nasıl mümkün olur

2) Hz. Ali´nin, Ammar´ı kendilerine gönderdiği kimseler, Kûfe ahalisi idi. Onu Hz. Aişe ve berberindekilere karşı, asker toplayıp savaşmak için, Cemel vak´asından önce göndermişti. Aralarında Sahabe´den bir cemaat vardı. Bunlar Hz. Muaviye ile beraber sahabiler gizli faziletli kimselerdi ve hatta efdal olanlar da vardı.

3) İbnu Battal, bu nakıs rivayette gelen haberi esas alarak, şerhte bulunmuştur. Halbuki, hadisi şöyle açıklamak mümkündür. Ateşe çağıranlardan murad, Kureyş kafirleridir. Nitekim bu hususu bazı şarihler belirtmiştir. Lakin Sahih-i Buharî´nin İbnu´s-Seken ve Kerime nüshalarında gelen, Sağanî´nin, -Firebri´nin kendi el yazması nüshasıyla karşılaştırdığını zikrettiği- bir nüshasında da sabit olan bir ziyade, oradaki muradı tavzih eder ve açıklar ki, zamir katillere racidir, onlar da Suriyelilerdir. Bu açıklamaya göre “ateşe çağıranlar”dan Sahabe´yi anlamak münasib olmaz.

3- Hadiste geçen ve Buharî´nin yer vermediği belirtilen “Ammar´ı baği bir cemaat öldürecek” ibaresinin, sahabeden bir çokları rivayet etmiştir. Katâde İbnu´n-Nu´man, Ümmü Seleme, (Müslim´de); Ebu Hüreyre (Tirmizî´de), Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (Nesaî´de); Osman İbnu Avfân, Huzeyfe, Ebu Eyyub Ebu Rafi, Huzeyme İbnu Sabit, Muâviye, Amr İbnu´l-As v.s. (Taberani ve diğer eserlerde).

4- Bu hadis, Resulullah´ın bir mucizesini ortaya koymaktadır. Zira haber verdiği gibi, Ammar´ı bağî bir cemaat öldürmüştür.

5- Bu rivayetten, Hz. Ali ve Hz. Ammar´ın fazileti ve ayrıca ihtilaflarda Hz. Ali´nin haklı taraf olduğu anlaşılmakta, aksini iddia edenlerin haksızlığı gözükmektedir.[190]

ـ4439 ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا خُيِّرَ عَمَّارٌ بَيْنَ أمْرَيْنِ إَّ اخْتَارَ أرْشَدَهُمَا[. أخرجه الترمذي .

3. (4439)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ammar hangi meselede muhayyer bırakılmışsa mutlaka en doğrusunu seçmiştir.” [Tirmizî, Menâkıb, (3800).][191]

AÇIKLAMA:

Ammâr´ın iki şeyden en doğruyu seçmiş olması, ihbar-ı nebevisinden hareketle, dahili ihtilaflarda Hz. Ali´nin isabet ettiğine ve Hz. Muaviye´ nin hata ettiğine hükmedilmiştir. Zira Ammar, ihtilafta Hz. Ali tarafını seçmiştir.[192]

ـ4440 ـ4ـ وعن عَمْرو بْنِ شُرَحْبِيلَ عَنْ رَجُلٍ مِنْ أصْحَابِ النَّبِى # قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مُلِئَ عَمَّارٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه إيماناً إلى مُشَاشِهِ[. أخرجه النّسائِى.»الْمُشَاشُ« جمع مشاشةٍ، وهى رُؤوُسُ العِظَامِ اللَّيِّنَةِ الَّتِى يمكن بضعها .

4. (4440)- Amr İbnu Şurahbil, Resulullah´ın ashabından bir kişiden naklediyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ammar kıkırdaklarına kadar iman doldurulmuştur.” [Nesâî, İman 17, (8, 111).][193]

AÇIKLAMA:

Ammar İbnu Yâsir, kendisi, annesi ve babası Mekke´de ilk defa müslüman olanlardandır. Annesi Sümeyye Hatun (radıyallahu anhâ) Allah yolunda işkence çekenlerden olmakla kalmamış, İslam´ın ilk şehidi olma şerefini de elde etmiştir. Ammar da çok işkence görenler arasında yer alır. Ammar´ın babası Yasir, aslen Yemen´lidir. Diğer iki kardeşi, Haris ve Malik ile birlikte bir dördüncü kardeşlerini bulmak maksadıyla Mekke´ye gelirler. Yasir, Mekke´de kalır, öbür ikisi Yemen´e döner. Yasir, Mekke´de Beni Mahzum´dan Ebu Huzeyfe İbnu´l Muğîre ile halif olur, yani onlarla dostluk akdi yaparak himayelerini alır. Onun Sümeyye adındaki cariyesi ile evlenir. Ammar, işte bu evlilikten dünyaya gelir. Ebu Huzeyfe, Ammar´ı azad eder. Böylece Amar Beni Mahzum´un mevlası (azadlısı) olur.

Ammar, Süheyb İbnu Sinan ile birlikte, Resulullah Daru´l-Erkâm´da iken müslüman olur. Bazı rivayetlerde Ammar, otuz küsuruncu müslüman olarak zikredilir ise de Mücâhid´in bir rivayetine göre müslümanlıklarını aleniyete vuran ilk yediden biridir:

1) Hz. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm),

2) Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh),

3) Hz. Bilal (radıyallahu anh),

4) Hz. Habbab İbnu Eret (radıyallahu anh),

5) Hz. Süheyb İbnu Sinan (radıyallahu anh),

6) Hz. Ammar İbnu Yasir (radıyallahu anh),

7) Hz. Sümeyye (radıyallahu anhâ) (Ammâr´ın annesi).

Ammâr´ın Habeşistan´a hicret edip etmediği ihtilaflıdır. Ancak pek çok işkenceye maruz kaldığı bilinmektedir. Öyle ki bir gün müşrikler onu yakalayıp çokça işkence yaparlar ve Resulullah´a sebbedip putlarını hayırla yadetmesine kadar işkenceyi kaldırmazlar. Bunu yapınca bırakırlar. Ammar, Resulullah´a gelip durumu üzüntü ve mahcubiyet içinde anlatır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Kalbini nasıl buluyorsun ” diye sorar. Ammar:

“İman hususunda mutmain!” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm:

“Onlar yine işkence yapacak olurlarsa sen yine aynı şekilde hareket et!” diye izin verir. Şu ayetin bu hadise üzerine nazil olduğu belirtilmiştir:

“Kalbi imanla dolu olduğu halde inkara zorlananlar müstesna, kim iman ettikten sonra tekrar kafir olur ve gönül rızasıyla küfrü kabul ederse, öylelerinin üzerine Allah´tan bir azab vardır. Onların hakkı pek büyük bir azabtır” (Nahl 106).

Yukarıda belirttiğimiz üzere, Ammar´ın Mekke´de sığıntı durumunda olması, onları ailevi ve kabilevi himayeden mahrum bırakıyordu. Bu sebeple müşrikler Yasir ailesinin ferdlerine diledikleri gibi işkence yapıyorlardı. Resulullah (aleyhissalâtuvesselâm), Ammar´a anesine, babasına zaman zaman uğrayıp teselli veriyor: “Ey Yasir ailesi, sabredin, size cennet vaadedilmiştir” diyordu. Resulullah daha sonra: “Benden sonra, Ebu Bekr ve Ömer ikilisine iktida edin, Ammar´ın istikametiyle istikametlenin, İbnu Ümmi Abd´in (İbnu Mes´ud´un) ahdine temesük edin” diyecektir.

Ammar (radıyallahu anh) Medine´ye hicret etmiş, Resulullah´la birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Bey´atu´r-Rıdvan´a iştirak etmiştir.

İlk mescidi Ammar (radıyallahu anh)´ın inşa ettiği belirtilir. Hakem İbnu Uteybe anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye ilk gelişinde bir kuşluk vakti inmişti. Ammar (radıyallahu anh):

“Biz Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a öğle sıcağına karşı gölgelenmek istediği zaman gölgeleneceği ve namaz kılacağı bir yer yapmalıyız!” dedi ve taş toplayarak Kuba Mescidi´ni inşa eti. Bu İslam´da inşa edilen ilk mesciddi ve bunu Ammar inşa etmitşi.

“İbnu Ömer anlatıyor: “Yemâme savaşında Ammar´ı (en önde) bir kayanın üstünde gördüm, mücahidleri şöyle teşci ediyordu.

“Ey müslümanlar! Cennetten mi kaçıyorsunuz! Bana doğru bana doğru gelin! Ben Ammâr İbnu Yasir´im. Bana gelin!”

İbnu Ömer devamla der ki: “Ben onun kulağını gördüm, (bir darbe ile) kopmuş sallanıyordu. O ise aldırmadan bütün şiddetiyle savaşıyordu.”

Hz. Ömer, Ammar´ı Kufe´ye vali tayin etti ve halka şöyle yazdı: “Size Ammâr´ı emir olarak gönderiyorum, Abdullah İbnu Mes´ud´u da vezir ve muallim olarak. Bu ikisi Muhammed´in ashabının seçkinlerindendir, onlara iktida edin.”

Ammar İbnu Yâsir bilahere Hz. Ali´ye refakat etmiş, Cemel ve Sıffın savaşlarında sahabenin bir alemi gibi hareketle, Hz. Ali´nin haklılığına inanarak savaşmıştır. Sıffin savaşında 93 veya 94 yaşında olduğu halde şehit düşmüştür, sene: 37 hicrî, Hz. Ali onu elbisesiyle, yıkamadan defneder.

Huzeyme İbnu Sabit Cemel savaşına Hz. Ammar´la birlikte Hz. Ali´nin safında katılmış, fakat hangi tarafın haklı olduğu hususunda mütereddid olduğu için kılıç çekmemiştir. Sıffin´e de katılmış, yine kılıç çekmemiştir. Ancak, Ammâr şehid edilince kılıcını çekip savaşmış, bu davranışının sebebini:

“Ben kulaklarımla (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Ammar´a: “Seni asi bir grup öldürecek!” dediğini işittim” diyerek açıklamıştır. Ammar öldürülünce Huzeyme (radıyallahu anh): “Artık hakikat bana zahir oldu!” der, ilerler ve ölünceye kadar mukatelede bulunur.[194]

* ABDULLAH İBNU MES´UD (RADIYALLAHU ANH)

ـ4441 ـ1ـ عن عبدالرَّحْمن بنِ يزيد قال: ]سَألْتُ حُذَيْفَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه عَنْ رَجُلٍ قَرِيبِ السَّمْتِ وَالدَّالِّ وَالْهَدْىِ مِنْ رَسُولِ اللّهِ #، حَتّى نَأخُذَ عَنْهُ. فقَالَ: مَا نَعْلَمُ أحَداً أقْرَبَ سَمْتاً وَهَدْياً وَدَّ بِالنَّبِىِّ # مِنْ اِبْنِ أُمِّ عَبْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه حَتّى يَتَوَارَى مِنَّا فِي بَيْتِهِ[. أخرجه البخاري والترمذي .

1. (4441)- Abdurrahman İbnu Yezid anlatıyor: “Huzeyfe (radıyallahu anh)´a, içiyle dışıyla, hal ve hareketleriyle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a en çok benzeyen şahıs kimse, onu bize söyle de kendisinden hadis dinleyelim” diye sordum. Bize şu cevabı verdi:

“Biz içiyle dışıyla, hal ve hareketleriyle, evinin duvarlarıyla gizleninceye kadar Resulullah´a en çok benzeyen, İbnu Mes´ud (radıyallahu anh)´tan başka birisini tanımıyoruz: [Buharî, Fezailu´l-Ashab 27, Edeb 70; Tirmizî, Menâkıb, (3809).][195]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayette, İbnu Mes´ud´un bir menkibesi olarak Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a siret ve suretiyle, hal ve davranışlarıyla çokça benzerliği ifade edilmektedir. Rivayette dikkatimizi çeken husus, dış hayatının benzerliği hususunda garanti verilmiş olmasıdır. Ravi: “Evine girdikten sonraki halini bilmiyorum, evinin duvarları iç hayatını görmemize manidir” diyerek özür beyan etmektedir. Hadisin bir başka veçhinde bu beznerlik “evinden çıkışı ile girişine kadarki müddet içinde” diye ifade edilir. Bu ifadeden, ev hayatında benzemediği manası çıkmaz, bilakis dışardaki yaşayışındaki benzerliğin katiyeti hususunda itminan ve kesinlik ifade eder. Evinin içinde ise, ailesine karşı Resulullah´ın davranışlarından fazla veya eksik olabilir. Huzeyfe bize gördüğü hususlarda garanti vermektedir.

2- Hadiste geçen semt, din işinde iyi görünüş demektir. Ancak işlerdeki iktisad ve orta yol da semt´le ifade edilmiştir. Dell, yürümede, konuşma ve sair davranışlarda güzel hareket etmek demektir. Yol´a da delil ıtlak olunur. Hedy de dell gibi iyi davranış, yol gibi manalara gelir. Ebu Ubeyd, “hedy” ve “dell”in birbirine yakın manalar ifade ettiğini, sekinet vakar, heybet ve manzar (görünüş) ve şemaili ifade etmede kullanıldığını, semt ile de hayır ve diyanet cihetinden iyi görünüşün ifade edildiğini, zinet ve maddi cihetten güzel manzaranın başka kelimelerle ifade edildiğini belirtir. Bu kelimelerle, daha ziyade, dıştan bakışla görülen ahlak ve davranış güzellikleri ifade edildiği için tercümemizi içiyle dışıyla, hal ve hareketleriyle diye daha umumi bir ifade ile yaptık.

3- Abdullah İbnu Mes´ud´un hayat tarzında, Resulullah´la fazla benzemesi şüyû bulduğu için ashabının O´na benzeme hususunda gayret ettiği belirtilmiştir. Ebu Ubeyd, Garibu´l-Hadis´inde şu rivayeti kaydeder: “Abdullah İbnu Mes´ud´un arkadaşları (ashabı), onun semt, hedy ve dell´ine dikkat ederler, kendilerini bu hususta ona benzetmeye çalışırlardı. Sanki bunları öyle davranmaya sevkeden husus, Huzeyfe hadisi idi.”

Buhârî, el-Ebedü´l-Müfred´de Zeyd İbnu Vehb tarikinden şunu kaydeder: “İbnu Mes´ud´un: “Bilesiniz, ahir zamanda iyi davranış (hüsnü´lhedy), bazı amelden daha hayırlıdır” dediğini işittim.”

Alimler, bu nevi sözler içtihada girmeyeceği için rivayet, İbnu Mes´ud´ un şahsî sözü gibi görünse de, bu rivayetin Resulullah´ın sözü olduğuna hükmetmişlerdir. İbnu Hacer, Abdullah İbnu Mes´ud (radıyallahu anh)´ın bu bilgisi sebebiyle hal ve etvarını Resulullah´a benzetme hususunda hırs göstermiş olabileceği yorumuna yer verir. Şarih Davudî, Huzeyfe´nin bu sözü ile İmam Malik´in şu sözünü biraz mütearız bulur: “Resulullah´ın etvarına (hedyin) en çok benzeyen Ömer´di, Ömer´e en çok benzeyen de oğlu Abdullah´tı: Abdullah´a en ziyade benzeyen de oğlu Salim´di.”

Davudî devamla: “Huzeyfe´nin sözü, İmam Malik´in sözüne takdim edilir” demiştir. Bazı şarihler: “İmam Malik diyanet yönünü kastetmiş olabilir. Huzeyfe de davranışlarını kasdetmiş olabilir” diyerek iki rivayeti cem´ etmiştir. Mamafih, Hz. Huzeyfe´nin sözü, Hz. Ömer´in vefatından sonra varid olmuş olabilir. İmam Malik´in sözünü te´yid eden bir rivayet Buhârî´ de Hz. Cabir´den gelmiştir: “Ashabtan hiçbiri, Resulullah´ın yoluna Hz. Ömer kadar sıkı bağlı değildir.”

Hz. Aişe´nin bir şehadeti ise şöyle:

“Ben etvarıyla (semt, hedy, dell) Resulullah´a Fatıma (radıyallahu anhâ) kadar benzeyen birini görmedim.”

Bu rivayet, “kadınlar arasında” denilerek öncekilerle cemedilebilir.

Hz. Ömer der ki:

“Resulullah´ın etvarını görmek kimi sürura garkedecekse Amr İbnu´l-Esved´in etvarına baksın.

Bu rivayet de öncekilerle, “Sahabeden sonra…” kaydı konularak te´lif edilir. Rivayete göre Amr İbnu´l-Esved´i hacc sırasında gören İbnu Ömer (radıyallahu anh) da şöyle demiştir:

“Ben namazıyla, etvarıyla, huşûuyla, giyinişiyle Resulullah´a bu adam kadar benzeyen birisini görmedim.”[196]

ـ4442 ـ2ـ وعن مسروقٍ وشقيقٍ قا: ]قَالَ عبْدُاللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: وَالَّذِى َ إلهَ غَيْرُهُ مَا نَزَلَتْ سُورَةٌ منْ كِتَابِ اللّهِ إَّ وَأنَا أعْلَمُ أيْنَ أُنْزِلَتْ، وََ أُنْزِلَتْ ايَةٌ مِنْ كِتَابِ اللّهِ تَعالى إَّ وَأنَا أعْلَمُ فِيمَ أُنْزِلَتْ، وَلَوْ أعْلَمُ أَحَداً أعْلَمُ مِنِّي بِكَتَابِ اللّهِ تَعالى تُبْلُغُهُ ا“بْلُ لَرَكِبْتُ إلَيْهِ[. أخرجه الشيخان والنّسائى .

2. (4442)- Mesruk ve Şakik (rahimehümallah) anlatıyorlar: “Abdullah İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) dedi ki: “Kenisinden başka ilah olmayan Zat-ı Zülcelâl´e yemin olsun, Kur´an´dan nazil olan her bir surenin nerede indiğini, her bir ayetin de ne sebeple indiğini mutlaka biliyorum. Eğer bilsem ki, bir kimse Kitabullah´ı benden daha iyi bilmektedir ve ona da deve ulaşabilmektedir, mutlaka binip giderim.” [Buharî, Fezâilu´l-Kur´ân 8; Müslim, Fezailu´s-Sahabe 114, (2462) Nesâî, Zinet 10, (8, 134).] [197]

ـ4443 ـ3ـ وعن أبِي مُوسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَدِمْتُ أنَا وَأخِى مِن اليَمَنِ فَمَكَثْنَا حِيناً وَمَا نَرَى ابْنَ مَسْعُودٍ وَأُمُّهُ إَّ مِنْ أهْلِ بَيْتِ رَسُولِ اللّهِ # مِنْ كَثْرَةِ دُخُولِهِمْ عَلى رَسُولِ اللّهِ ولُزُومِهِمْ لَهُ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

3. (4443)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Yemen´den ben ve kardeşim beraber (Medine´ye) geldik. Bir müdet kaldık. Bu esnada İbnu Mes´ud ve annesini, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına çok girip çıkmaları ve beraberliklerinin fazlalığı sebebiyle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın aile efradından olduklarına hükmetmiştik.” [Buharî, Fezailu´l-Ashab 27, Megazî 74; Müslim, Fezâilu´s-Sahabe 110, (2460); Tirmizî, Menakıb, (3808).][198]

ـ4444 ـ4ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَمَّا نَزَلَتْ لَيْسَ على الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا إذَا مَا اتَّقُوا اŒية. قالَ لِي رسولُ اللّهِ #: أنْتَ مِنْهُمْ[. أخرجه مسلم والترمذي .

4. (4444)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Şu ayet indiği zaman (mealen): “İman edip güzel işler yapanlar, haramdan sakınıp iman ederek güzel işler yaptıkları, sonra yine haramdan kaçınmaya devam edip imanlarında sebat ettikleri, sonra da takvayı kalplerinde iyice kökleştirip iyilikte bulundukları takdirde, onların, haram şeyleri, henüz haram kılınmazdan önce tatmış olmalarından dolayı üzerlerine bir günah yoktur. Zira Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever” (Maide 93) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: “Sen bunlardan birisin” buyurdu.” [Müslim, Fezailu´s-Sahabe 109, (2459); Tirmizî, Tefsir, Maide, (3056).][199]

AÇIKLAMA:

1- Abdullah İbnu Mes´ud (radıyallahu anh), Hz. Ömer´den de önce müslman olanlar arasında yer alır. Said İbnu Zeyd ve zevcesi Fatıma Bintu´l-Hattab ile beraber İslam´a girmiştir. Bir rivayette, ilk altının altıncısı olduğunu söyler.

Müslüman oluşuyla ilgili olarak şunu anlatır: “Ben henüz büluğa ermemiş bir çocuktum. Ukbe İbnu Ebî Mu´ayt´ın davarını otlatıyordum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), yanında Ebu Bekr olduğu halde bana uğradılar.

“Ey oğlan, sütün var mı ” buyurdular.

“Evet var ama, bunlar bana emanettir (size veremem, ihanet olur), dedim.”

“Öyleyse tekenin aşmadığı (kısır, sütsüz) bir keçi getir!” buyurdular. Ben de bir oğlak getirdim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu tuttu, memesini meshetmeye ve dua etmeye başladı. Derken süt indi. Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) çukur bir taş getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm içine sağdı. Sonra Ebu Bekr´e: “İç” dedi. Ebu Bekr içti. Sonra da Aleyhissalâtu vesselam içti. Sonra memeye:

“Büzül!” diye emretti. Meme büzülüp eski haline döndü. Ben gelip:

“Ey Allah´ın Resûlü! Bana bu kelâmdan -bu Kur´ân´dan- öğret” dedim. Başımı meshedip:

“Sen muallem (yetiştirilmiş) bir çocuksun!” buyurdular.

“İbnu Mes´ud der ki: “Ben bizzat Aleyhisssalâtu vesselam´ın ağzından yetmiş sure aldım. Bu hususta hiçbir insan benimle niza edemez.”

Mekke´de, Kur´ân-ı Kerîm´i Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan sonra cehren ilk okuyan Abdullah İbnu Mes´ud´dur. Kendisi şöyle anlatır: “Resûlullah´ın ashabı bir gün toplanıp şöyle dediler: “Vallahi Kureyş hâla şu Kur´ân´ı, birinin alenen okuduğunu işitmedi. Hangi babayiğit bunu onlara işittirecek ” Abdullah İbnu Mes´ud atılıp:

“Ben” dedi. Ashab:

“Biz sana kötülük yapmalarından korkarız, biz daha ziyade geride aşireti olan ve bu aşireti tarafından kötülük yapmak isteyenlere karşı korunacak olan birini kastettik!” dediler. Fakat O:

“Bana müsaade edin, Allah beni koruyacaktır!” diye ısrar etti. Ertesi gün kuşluk sıralarında Makam´a geldi. Kureyş de orada grup grup oturmaktaydı. İbnu Mes´ud Makam´ın yanına dikilip yüksek sesle: “Bismillahirrahmanirrahim, er-Rahman, Alleme´l Kur´ân” diye Rahman sûresini okumaya başladı. Müşrikler:

“İbnu Ümmî Abd ne diyor ” diye sormaya, düşünmeye başladılar. Sonradan farkına varıp:

“Galiba Muhammed´in getirdiği şeyden okuyor” dediler. Kalkıp yüzüne yüzüne vurmaya başladılar. O, Allah´ın dilediği kadar okuduktan sonra kaçıp arkadaşlarının yanına geldi. Darbeler yüzünde iz bırakmıştı. Arkadaşları:

“İşte hakkında korktuğumuz şey bu idi!” dediler. İbnu Mes´ud:

“Allah düşmanları, şu andaki kadar nazarımda küçülmemişlerdir. Dilerseniz yarın aynısını tekrar edeyim!” dedi. Onlar: “Bu kadarı yeter. Onlara hoşlanmadıklarını dinlettin” dediler.

Abdullah müslüman olur olmaz, Aleyhissalâtu vesselâm yanına almış, hizmetlenmiştir. Resûlullah, Abdullah´a Müslim´deki rivayete göre şu talimatı verir: “Senin yanıma girmen için iznin, perdenin kaldırılması ve benim fısıltımı işitmendir. Bu seni yasaklayıncaya kadar böyle devam edecektir.”

İbnu Mes´ud, hem Habeşistan´a hem de Medine´ye hicret edenlerdendir. İki kıbleye de namaz kılmıştır. Bedir, Uhud, Hendek, Bey´atu´r-Rıdvan ve diğer gazvelerin hepsine Aleyhissalâtu vesselâm´la birlikte katılmıştır. Resûlullah´tan sonra Yermük´e de katılmıştır. Ebu Cehl´in kellesini Bedir´de Resûlullah´a o getirmiştir. Aleyhissalâtu vesselâm onu cennetle müjdelemiştir.

Bir seferinde Aleyhissalâtu vesselâm, İbnu Mes´ud´dan Nisa sûresini okumasını talep etmiş, “Kur´ân sana indi, benden okumak mı talep ediyorsun ” sualine de: “Ben Kur´ân´ı başkasından dinlemeyi severim” der. İbnu Mes´ud okur ve ة فكيف اذا جئنا من كل امة بشهيد âyetine gelince Aleyhissalâtu vesselâm ağlar.

Abdullah İbnu Mes´ud, Resûlullah´la hususiyeti olan sahabelerdendir. Nitekim 4443 numaralı hadiste de görüldüğü üzere dışardan bakan bir müşahid bu içlidışlılığı, bu beraberliğin çokluğuna bakarak İbnu Mes´ud´un Resûlullah´ın aile efradından biri olduğuna hükmedebilmektedir. Resûlullah, Abdullah´daki ilmî kapasite ve öğrenme şevkini keşfedince, geleceğin bir Kur´ân ve sünnet üstadı olarak yetişmesi için kasd-ı mahsusla kendisi ile beraberliğine imkân tanımış olmalıdır. Bu beraberliğin bir neticesi olarak her sûrenin nerede indiğini, her âyetin ne sebeple, kimin hakkında indiğini bilecek kadar (4442. hadis) Kur´ân´la ilgili ilmini arttırmıştır. Abdullah İbnu Mes´ud, Ashab´ın âlim olanlarından ve ayrıca Allah´ın müyesser kıldığı talebelerle ilmi, her tarafa neşredilenlerdendir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) onu Kûfe´ye muallim ve vezir olarak tayin etmiş, böylece Kûfe´de, bilahere inkişaf edip ayrı bir ekol halinde İslâm kültür tarihine ismini verecek olan Kûfe mektebi´nin ilk üstadı, belki de kurucu üstadı olmuştur. Hanefî mezhebi, esas itibariyle İbnu Mes´ud´un rivayetlerine, fetvalarına dayanacaktır. Hz. Ömer, Kûfelilere: “…Abdullah´ı size göndermekle, sizi kendime tercih etmiş olmaktayım” diyerek hem Abdullah´ın kadrini yüceltmiş, hem de oraya gitmesinin ehemmiyetini ifade etmiş oluyordu.

Bir gün Resûlullah, İbnu Mes´ud´a bir ağaca çıkıp kendisine oradan birşey getirmesini emreder. Ağaca çıkınca bacaklarının inceliğine Ashab güler. Aleyhissalâtu vesselam:

“Niye gülüyorsunuz Kıyamet günü onun bir ayağı Mîzan´da Uhud dağından daha ağır olacak!” buyurur.

Bir gün İbnu Mes´ud, Hz. Ömer´in yanına gelir. Ancak, boyunun kısalağı sebebiyle oturanlar arasında neredeyse görünmez olur. Hz. Ömer onu görünce gülmekten kendini alamaz. İbnu Mes´ud yaklaşır, Hz. Ömer´e konuşur ve onu güldürür. Sonra ayrılır. Gözüyle görünmez oluncaya kadar onu takip eden Hz. Ömer (radıyallahu anhüma), “İlim dolu bir çıkın” der.

Abdullah hastalanır. Hz. Osman ziyaretine gelir. Aralarında şu konuşma geçer:

“Hastalığın nedir ”

“Günahlarım!”

“Canın neyi çekiyor ”

“Rabbimin rahmetini!”

“Sana bir tabib göndereyim mi ”

“Beni tabib hasta etti.”

“Sana ihsan göndereyim mi ”

“İhsana ihtiyacım yok!”

“Kızlarına kalır.”

“Kızlarımın fakra düşmesinden mi korkuyorsun Hayır. Ben kızlarıma her gece Vâkı´a sûresini okumalarını söyledim. Ben Aleyhissalâtu vesselâm´ın: “Kim Vâkı´a sûresini okursa asla fakirlik görmez” dediğini işittim” der.

İbnu Mes´ud (radıyallahu anh), Hicrî 32 yılında Medine´de vefat etmiştir. Zübeyr´e vasiyet eder, Baki´e gömülür, namazını Hz. Osman kıldırır. Zübeyr veya Ammâr İbnu Yâsir´in kıldırdığı da söylenmiştir. Öldüğü zaman 60 küsur yaşında idi. Öldüğünü Ebu´d-Derda duyunca: “Yerine bir benzerini koymadan gitti” der. [200]

* EBU ZERR EL-GIFÂRÎ (RADIYALLAHU ANH)

ـ4445 ـ1ـ عن أبى ذَرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَقَدْ صَلَّيْتُ قَبْلَ أنْ ألْقَى النَّبِىُّ # بِثََثِ سِنِينَ. قِيلَ لِمَنْ؟ قَالَ: للّهِ. قِيلَ: فَأيْنَ تَوَجَّهْتَ؟ قَالَ: حَيْثُ يُوَجِّهُنِى رَبِّى، أُصَلِّى عِشَاءً، حَتّى إذَا كَانَ آخِرُ اللَّيْلِ أُلْقِيتُ كَأنِّى خِفَاءَ حَتّى تَعْلُونِى الشَّمْسُ. فقَالَ أُنَيْسُ: إنَّ لِى بِمَكَّةَ حَاجَةً فَاكْفِنِى، فَانْطَلَقَ، حَتّى إذَا أتَى مَكَّةَ فَرَاثَ عَلَيَّ، ثُمَّ جَاءَ فَقُلْتُ: مَا صَنَعْتَ؟ قَالَ: لَقِيتُ رَجًُ بِمَكَّةَ عَلى دِينِكَ يَزْعُمُ أنَّ اللّهَ تَعالى أرْسَلَهُ. قُلْتُ: فَمَا يَقُولُ النَّاسُ؟ قَالَ يَقُولُونَ: شَاعِرٌ كَاهِنٌ، سَاحِرٌ؛ وكَانَ أُنَيْسٌ أحَدَ الشَّعَرَاءِ. فَقُلْتُ: مَا تَقُولُ أنْتَ؟ قَالَ: لَقَدْ سَمِعْتُ قَوْلُ الْكَهَنَةِ فَمَا هُوَ بِقَوْلِهِمْ. وَقَدْ وَضَعْتُ قَوْلَهُ عَلى أقْرَاءِ الشِّعْرِ فَمَا يَلْتَئِمْ عَلى لِسَانِ أحَدٍ بَعْدِى أنَّهُ شِعْرٌ. واللّهِ إنَّهُ لَصَادِقٌ وَإنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ. قُلْتُ: فَاكْفِنِى حَتّى أذْهَبَ فَأنْظُرَ، قَالَ: فَأتَيْتُ مَكَّةَ. قَالَ: فَتَضَعَّفْتُ رَجًُ مِنْهُمْ. فَقُلْتُ: أيْنَ هذَا الرَّجُلُ الَّذِى تَدْعُونَهُ الصَّابِىءَ؟ فَأشَارَ إليَّ. فقَالَ: الصَّابِئُ الصَّابِئُ. فَمَالَ عَلَىَّ أهْلُ الْوَادِى بِكُلِّ مَدَرَةٍ وَعَظْمٍ حَتّى خَرَرْتُ مَغْشِيّاً عَليَّ. قَالَ: فَارْتَفَعْتُ حِينَ ارْتَفَعْتُ كَأنِّى نُصُبٌ أحْمَرُ. فَأتَيْتُ زَمْزَمَ فَغَسلْتُ عَنِّى الدِّمَاءَ وَشَرِبْتُ مِنْ مَائِهَا، وَلَقَدْ لَبِثْتُ ثَثِينَ مَا بَيْنَ لَيْلَةٍ وَيَوْمٍ، مَا كَانَ لى طَعَامٌ إَّ مَاءُ زَمْزَمَ. فَسَمِنْتُ حَتّى تَكَسَّرَتْ عُكَنُ بَطْنِى وَمَا وَجَدْتُ عَلى كَبِدِى سَخْفَةَ جُوعٍ. فَبَيْنَا أهْلُ مَكَّةَ في لَيْلَةٍ قَمْرَاءَ إضْحِيَانِ، إذْ ضُرِبَ عَلى أصْمِخَتِهِمْ فَمَا يَطُوفُ بِالْبَيْتِ أحَدٌ، وَإذَا اِمْرَأتَانِ مِنْهُمْ تَدْعُوَانِ إسَافاً وَنَائِلَةَ. قَالَ: فَأتَتَا عَلَىَّ في طَوافِهِمَا. فَقُلْتُ: أنْكِحَا إحْدَاهُمَا ا‘ُخْرَى. قَالَ: فمَا

تَنَاهَتَا عَنْ قَوْلِهِمَا حَتّى أتَتَا عَلَيَّ في طَوَافِهِمَا. فَقُلْتُ: هُنٌ مِثْلُ الْخَشبَةِ. فَانْطَلَقَتَا تُوَلْوََنَ وَتَقَوَْنِ: لَوْ كَانَ هَاهُنَا أحَدٌ مِنْ أنْفَارِنَا؟ فَاسْتَقْبَلَهُمَا رَسُولُ اللّهِ # وَأبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه وَهُمَا هَابِطَانِ. فَقَاَ: مَا بِكُمَا؟ قَالَتَا: الصَّابِئُ بَيْنَ الْكَعْبَةِ وَأسْتَارِهَا قَاَ: مَا قَالَ لَكُمَا؟ قَالَتَا: إنَّهُ قَالَ كَلِمَةً تَمْ‘ُ الْفَمَ فَجَاءَ رَسُولُ اللّهِ # حَتّى اسْتَلَمَ الْحَجَرَ. فَطَافَ بِالْبَيْتِ هُوَ وصَاحِبُهُ. ثُمَّ صَلّى. فَلَمَّا قَضَى صََتَهُ. قَالَ أبُو ذَرٍّ: فَكُنْتُ أوَّلُ مَنْ حَيَّاهُ بِتَحِيِّةِ ا“سَْمِ فَقُلْتُ: السََّمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّهِ. فقَالَ: وَعَلَيْكَ وَرَحْمَةُ اللّهِ. ثُمَّ قَالَ: مِمَّنْ أنْتَ؟ قُلْتُ: مِنْ غِفَارٍ قَالَ: فَأهْوَى بِيدِهِ فَوَضَعَ أصَابِعَهُ عَلى جَبْهَتِهِ. فَقُلْتُ في نَفْسِى: كَرِهَ أنْ اِنْتَمَيْتُ إلى غِفَارٍ فَذَهَبْتُ آخُذُ بِيَدِهِ فَقَدعَنِى صَاحِبُهُ، وَكَانَ أعْلَمَ بِهِ مِنِّى، ثُمَّ رَفَعَ رَأسَهُ فَقَالَ: مَتَى كُنْتَ هَاهُنَا؟ قَالَ: قَدْ كُنْتُ هَاهُنَا مُنْذُ ثَثِينَ بَيْنَ لَيْلَةٍ وَيَوْمٍ. قَالَ: فَمَنْ كَانَ يُطْعِمُكَ؟ قُلْتُ: مَا كَانَ لِى مِنْ طَعَامٍ إَّ مَاءُ زَمْزَمَ، فَسَمِنْتُ حَتّى تَكَسَّرَتْ عُكَنُ بَطْنِى، وَمَا أجِدُ عَلى كَبِدِى سَخْفَةَ جُوعٍ. فقَالَ: إنَّهَا مُبَارَكَةُ، وَإنَّهَا طَعَامُ طُعْمٍ. فقَالَ أبُو بَكْرٍ: يَا رَسُولَ اللّهِ، اِئْذَنْ في طَعَامِهِ اللَّيْلَةَ. فَانْطَلَق رَسُولُ اللّهِ # وَأبُوبَكْرٍ وَانْطَلَقْتُ مَعَهُمَا. فَفَتَحَ أبُو بكْرٍ بَاباً فَجَعَلَ يَقْبِضُ لَنَا مِنْ زَبِيبِ الطَّائِفِ. فَكَانَ ذلِكَ أوَّلَ طَعَامٍ أكَلْتُهُ بِهَا ثُمَّ غَبَرْتُ مَا غَبَرْتُ ثُمَّ أتَيْتُ رَسُولَ اللّهِ # فقَالَ:

إنِّى قَدْ وُجِّهْتُ إلى أرْضٍ ذَاتِ نَخَلٍ َ أُرَاهَا إَّ يَثْرِبَ، فَهَلْ أنْتَ مُبْلِغٌ عَنِّى قَوْمَكَ؟ عَسى اللّهُ أنْ يَنْفَعَهُمْ بِكَ وَيأجُرَكَ فِيهِمْ؛ فَأتَيْتُ أخِى أُنَيْساً. فقَالَ: مَا صَنَعْتَ؟ قُلْتُ: صَنَعْتُ أنِّى قَدْ أسْلَمْتُ وَصَدَّقَتُ. فقَالَ: مَا بِى رَغْبَةٌ عَنْ دِينِك، وَانِّى قَدْ أسْلَمْتُ وَصَدَّقْتُ. قَالَ: فأتَيْنَا أُمَّنَا فقَالَتْ: مَا بِِى رَغْبَةٌ عَنْ دِينِكُمَا، وَإِنّى قَدْ أسْلَمْتُ وَصَدَّقْتُ. فَاحْتَمَلْنَا حَتّى أتَيْنَا قَوْمَنَا غِفَاراً فَأسْلَمَ نِصْفُهُمْ، وَكَانَ يَؤُمُّهُمْ أيْمَاءُ بْنُ رَخْضَةَ الْغِفَارىُّ، وَكَانَ سَيِّدَهُمْ؛ وَقَالَ نِصْفُهُمْ. إذَا قَدِمَ رَسُولُ اللّهِ # الْمَدِينَةَ أسْلَمْنَا. فَقَدِمَ رَسُولُ اللّهِ # الْمَدِينَةَ فَأسْلَمَ النِّصْفُ الْبَاقى. وَجَاءَتْ أسْلَمُ فقَالَتْ: يَارَسُولَ اللّهِ! إخْوَانُنَا: نُسْلِمُ عَلى الَّذِى أسْلَمُوا عَلَيْهِ؛ فَأسْلَمُوا. فقَالَ #: غِفَارٌ، غَفَرَ اللّهُ لَهَا، وَأسْلَمُ سَالَمَهَا اللّهُ تَعالى[. أخرجه مسلم، وهذا لفظه .

1. (4445)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh):

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile karşılaşmazdan önce üç yıl ibadet ettim” demişti. Kendisine: “(Bu ibadeti) kimin için yaptın ” diye sordular.

“Allah için!” cevabını verdi. Tekrar:

“Pekiyi nereye yönelerek yaptın ” denildi.

“Rabbim beni nereye yöneltmiş idiyse oraya!” dedi ve açıklamaya devam etti: “Akşam vakti namaza başlıyor, gecenin sonuna kadar devam ediyordum. O zaman kendimi bir örtü gibi atıyor, güneş tepeme yükselinceye kadar öyle kalıyordum. ( Bir gün kardeşim) Üneys bana:

“Benim Mekke´de görülecek bir işim var. Sen bana başgöz ol (eksikliğimi duyurma) dedi ve Mekke´ye gitti. Oraya varınca bana dönmekte gecikti. Nihayet geldi.

“Ne yaptın ” dedim.

“Mekke´de bir adama rastladım, senin (gibi farklı bir) din üzerine yaşıyor. Ancak O, kendisini Allah Teâlâ´nın gönderdiğini zannediyor” dedi.

“Halk ne diyor ” diye sordum.

“Halk mı Halk O´na şair diyor, kâhin diyor, sâhir (sihirbaz) diyor!” dedi. Esasen Üneys şâirlerden biriydi. Tekrar sordum:”Pekâlâ sen ne diyorsun “”Ben dedi, kâhinlerin sözünü işittim, bilirim. Onun ki kâhin sözü değil. Onun söylediklerini şiir çeşitlerine tatbik ettim. Hiçbirine uygun gelmiyor. Benden sonra kimse O´na şiir diyemez. Vallahi O doğru sözlüdür, kâhinler ise hep yalancıdırlar!” dedi. Bu açıklama üzerine ben ona:

“Öyleyse benim işlerime de sen başgöz ol, bir de ben gidip göreyim!” dedim.”

Ebu Zerr, gerisini şöyle anlatır:

“Mekke´ye geldim. Halktan zayıf bir adam buldum. Ona: “Şu Sâbî (sapık) dediğiniz adam nerede diye sormuştum. Adam, beni göstererek:

“Burada bir sâbiî var! Burada bir sâbiî var!” diye bağırmaya baladı. Derken vâdi halkı kesek ve kemiklerle üzerime hücum etti. Bayılarak yığılmış kalmışım.

Kendime gelip kalktığım zaman kırmızı bir dikili taş gibiydim. Zemzem´e kadar gittim. Kanlarımı yıkadım, suyundan biraz içtim.

Böylece otuz gün, gece ile gündüz arası kaldım. Bu esnada zemzem suyundan başka hiçbir taam almadım. Buna rağmen şişmanladım ve karnımın kavrımları arttı. Ciğerimde açlık hissi duymadım. Mekkeliler, ay ışığı olan bir gecede uyurken Beytullah´ı tavaf eden yoktu. Onlardan sadece iki kadar, İsâf ve Naile (adındaki putlarına) dua ediyordu. Tavafları sırasında bana kadar geldiler. (Dayanamayıp):

“Onları birbirlerine nikâhlayıverin bari!” dedim. Onlar dualarından vazgeçmeyip, tavaflarını yaparken yanıma kadar geldiler. Bu sefer:

“Onlar(a niye tapıyorsunuz) Odundan farkları ne ” dedim. Kadınlar:

“(İmdat!) burada bir adam yok mu ” diye velvele kopararak gittiler. Tam o sırada kadınları Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Ebu Bekr (radıyallahu anh), tepeden inerlerken karşılayıp:”

(Niye bağırdınız) başınıza ne geldi ” derler. Kadınlar (onları daha tanımadan):

“Kâ´be ile örtüsü arasında bir sâbiî (sapık) var!” derler. Onlar sorarlar:

“Size ne dedi ”

“Bize ağzı dolduran (ağza alınmaz) sözler söyledi” derler. Derken Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) geldi, Haceru´l-Esved´e istilâmda bulundu, arkadaşıyla birlikte Beytullah´ı tavaf etti. Sonra namaz kıldı. Namazını bitirince, -Ebu Zerr der ki: “Aleyhissalatu vesselâm´ı İslâm selâmı ile ilk selamlayan ben oldum.- “Esselâmu aleyke ya Resûlullah. (Ey Allah´ın Resûlü! Selam üzerine olsun)!” dedim. Bana:

“Ve aleyke ve Rahmetullah. (Selam senin üzerine olsun, Allah´ın rahmeti de)!” diye mukabele etti. Sonra:

“Sen kimlerdensin ” diye sordu.”

Gıfâr´danım!” dedim. Bunun üzerine eliyle eğilerek parmaklarımı alnına koydu. İçimdem: “Galiba kendimi Gıfâr´a nisbet etmemden hoşlanmadı” dedim. Elinden tutmak üzere ilerledim. Fakat arkadaşı bana mâni oldu. Onu benden iyi biliyordu. Sonra başını kaldırıp sordu:”

Buraya ne zaman geldin

“Otuz gündür burdayım!” dedim.

“Sana kim yiyecek verdi ” dedi.

“Zemzen suyundan başka bir yiyeceğim olmadı. Şişmanladım bile. Öyle ki karnımın kıvrımlları arttı. Ciğerimden açlık hissi de duymadım!” dedim

“Zemzem suyu mübarektir. O hakikaten besleyici bir gıdadır!” buyurdu. Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh):

“Ey Allah´ın Resulü! Bana müsaade et, bu geceki yiyeceğini ben ikram edeyim!” dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Ebu Bekr (radıyallahu anh) gittiler, onlarla ben de gittim.

Ebu Bekr bir kapı açtı. Taif kuru üzümünden benim için bir avuç çıkarmaya başladı. Bu, Mekke´de yediğim ilk yemekti. Orada kaldığım kadar kaldım. Sonra Resulullah´a geldim. Bana dedi ki:

“Ben hurmalıklı bir yere sevkedileceğim. Burasının Yesrib olduğu kanaatindeyim. Sen kavmine benden mesaj götür. Umarım, sayende Allah onları hayırla menfaatlendirecek ve onlar sebebiyle de sana sevap verecek.”

Bundan sonra ben kardeşim Üneys´e geldim. Bana:

“Ne yaptın diye sordu. Ben:

“Müslüman oldum ve (Muhammed´in hak bir peygamber olduğunu) tasdik ettim” dedim.

“Ben senin dinine karşı değilim. Ben de müslüman oldum ve tasdik ettim” dedi. Sonra kalkıp annemize geldik. (Durumu anlattık). O da bize:

“Ben sizin dininize karşı değilim. Ben de müslüman oldum ve tasdik ettim!” dedi. Sonra kalkıp hayvanlarımıza binip kavmimiz Gıfar´a geldik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın mesajını getirdik. İlk anda) yarısı müslüman oldu. Eyma İbnu Rahza el-Gıfârî müslüman olanların imamlığını yürütüyordu, bu onların efendisi idi. Diğer (müslüman olmayan) yarı:”

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye gelince müslüman oluruz!” dediler. Derken (aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye geldi. O geri kalan yarı da müslüman oldu. Bir müddet sonra Eslem kabilesi de gelerek:

“Ey Allah´ın Resûlü! (Gıfarlılar) bizim kardeşlerimizdir. Onların müslüman oldukları şey üzere biz de müslüman oluyoruz!” dediler ve onlar da müslüman oldular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Gıfâr´a Allah mağfiretini bol kılsın. Eslem´i de Allah selamete kavuştursun!” diyerek o iki kabileden memnuniyetini ifade buyurdular.” [Müslim, Fezâilu´s-Sahâbe 132, (2473). Metin Müslim´in metnidir.][201]

ـ4446 ـ2ـ وفي رواية له وللبخاري: ]لَمَّا بَلَغَ أبَا ذَرٍّ مَبْعَثُ النَّبِىِّ #. قالَ ‘خِيهِ: اِرْكَبْ الى هذَا الْوَادِى فَاعْلَمْ لِى عِلْمَ هذَا الرَّجُلِ الَّذِى يَزْعَمُ أنَّهُ نَبِىٌّ يَأتِيهِ الْخَبَرُ مِنَ السَّمَاءِ، وَاسْمَعْ مِنْ قَوْلِهِ ثُمَّ ائْتِنِى. فَانْطَلَقَ ا‘خُ حَتّى قَدِمَ وَسَمِعَ مِنْ قَوْلِهِ. ثُمّ رَجَعَ إلى أبِي ذَرٍّ: فقَالَ لَهُ: رَأيْتُهُ يَأمُرُ بِمَكَارِمِ ا‘خَْقِ، وَكََماً مَاهُوَ بِالشِّعْرِ. فقَالَ: مَا شَفَيْتَنِى مِمَّا أرَدْتُ. فَتَزَوَّدَ وَحَمَلَ شَنَّةً لَهُ فِيهَا مَاءٌ حَتّى قَدِمَ مَكَّةَ، فَأتَى الْمَسْجِدَ فَالْتَمَسَ النَّبِىَّ #، وَهُوَ َ يَعْرِفُهُ، وَكَرِهَ أنْ يَسْألَ

عَنْهُ حَتّى أدْرَكَهُ بَعْضُ اللَّيْلِ فَاضْطَجَعَ فَرآهُ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَعَرَفَ أنَّهُ غَرِيبٌ. فَلَمَّا رَآهُ تَبِعَهُ فَلَمْ يَسْألْ وَاحِدٌ مِنْهُمَا صَاحِبَهُ عَنْ شَىْءٍ حَتّى أصْبَحَ. ثُمَّ احْتَمَلَ قِرْبَتَهُ وَزَادَهُ الى الْمَسْجِدِ فَظَلَّ ذلِكَ الْيَوْمَ وََ يَرَاهُ النَّبِىَّ # حَتّى أمْسى. فَعَادَ الى مَضْجَعِهِ. فَمَرَّ بِهِ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فقَالَ: أمَا آنَ لِلرَّجُلِ أنْ يَعْرِفَ مَنْزِلَهُ؟ فَقَامَ وَتَبِعَهُ وََ يَسْألُ وَاحِدٌ مِنْهُمَا صَاحِبَهُ عَنْ شَىْءٍ حَتّى إذَا كَانَ يَوْمُ الثَّالِثِ فَعَمِلَ ذلِكَ فَأقَامَهُ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه مَعَهُ. ثُمَّ قَالَ: أَ تُحَدِّثُنِى مَا الَّذِى أقْدَمَكَ هذَا الْبَلَدَ؟ قَالَ: إنْ أعْطَيْتَنِى عَهْداً وَمِيثَاقاً لَتُرْشِدَنَّنِى فَعَلْتُ فَفَعَلَ فَأخْبَرْتُهُ فقَالَ: أنَّهُ حَقٌّ، وَهُوَ رَسُولُ اللّهِ فَإذَا أصْبَحْتَ فَاتَّبِعْنِى، فإنِّى إنْ رَأيْتُ شَيْئاً أخَافُ عَلَيْكَ قُمْتُ كَأنِّى أُبِقُ الْمَاءَ، فإنْ مَضَيْتُ فَاتَّبِعْنِى حَتّى تَدْخُلَ مَدْخَلِى. فَفَعَلَ فَانْطَلَقَ يَقفُوهُ حَتّى دَخَلَ عَلِىٌّ عَلى النَّبِىِّ # فَدخَلَ مَعَهُ وَسَمِعَ مِنْ قَوْلِهِ، وَأسْلَمَ مَكَانَهُ. فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ #: ارْجِع الى قَوْمِكَ فَاخْبَرَهُمْ حَتَّى يَأتِيكَ اَمْرِي، فَقَالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ ‘صْرُخَنَّ بِهَا بَيْنَ ظَهْرَانَيْهِمْ. فَخَرَجَ حَتّى أتَى الْمَسْجِدَ فَنَادَى بِأعَْ صَوْتِهِ: أشْهَدُ أنْ َ إلهَ اللّهُ، وَأنَّ مَحُمَّداً رَسُولُ اللّهِ وَثَارَ الْقَوْمُ فَضَرَبُوهُ حَتّى أوْجَعُوهُ فَأتى الْعَبَّاسُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَأكَبَّ عَلَيْهِ. فَقَالَ: وَيْلَكُمْ، ألَسْتُم تَعْلَمُونَ أنَّهُ مِنْ غِفَارٍ؟

وَأنَّ طَرِيقَ تُجَّارِكُمْ الى الشَّامِ عَلَيْهِمْ، فضأنْقَذَهُ مِنْهُمْ. ثُمَّ عَادَ مِنَ الْغَدِ لِمِثْلِهَا فَثَارُوا عَلَيْهِ فَضَرَبُوهُ، فَأكَبَّ عَلَيْهِ الْعَبَّاسُ فَأنْقَذَهُ. فَكَانَ هذَا أوَّلَ إسَْمِ أبى ذَرٍّ الْغِفَارِىِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[.»الخِفَاءُ« بكسر الخاء المعجمة: كساءٌ يُطرَحُ على السِّقَاءِ.وقوله: »فَرَاثَ« أىْ أبْطَأ.و»أقَراءُ الشعر« طرائقهُ وَأنواعه، واحدُها: قَرءٌ بفتح القَافِ.و»المَدَرَةُ« الطِّينَةُ الْمُسْتَحْجَرَةُ.وقوله: »كَأنَى نُصُبٌ أحْمَرُ« أرَادَ أنَّهُمْ ضَرَبُوهُ حَتّى أدَمُوهُ فصَارَ كَأنّهُ نُصُبٌ أحْمَرُ، والنصب الحجر أو الصنم الَّذِى كانُوا يَنْصِبُونَهُ في الجَاهِلِيَّةِ وَيَذْبَحُونَ عَليهِ فَيَحْمَرُّ من دم الْقُرباَنِ والذَّبَائِحِ.و»سَخَفَةُ الْجُوعِ« رِقَّتُهُ وَهَزَالُهُ.و»لَيْلَةُ إضحيَانِ« أى مَضِيئُةُ َغَيْمَ فيها.و»ا‘صْمَخَةُ« جَمْعُ صِمَاخٍ، وَهُوَ ثُقُبُ ا‘ُذْنِ.و»الضَّرْبُ« هَاهُنَا: اَلْمَنْعُ مِنَ اِسْتِمَاعِ، وَكَنّى بِهِ عَنِ النَّوْمِ الْمُفْرِطِ.و»إسَافٌ وَنَائِلَةُ« صَنَمَانِ يَزْعُمُ الْعَربُ أنَّهُمَا كَانَا رَجًُ وَاِمْرَأةً فَزَنَيَا في الْكَعْبَةِ فَمُسِخاً.و»الهَنُ« عُنِىَ بِهِ الذِّكْرُ.و»الْوَلْوَلَةُ« اِسْتِغَاثَةُ والصَّيَاحُ.و»ا‘نْفَارُ« الْجَمَاعَةُ: أىْ مِنْ أصْحَابِنَا وَجَمَاعَتِنَا، وَهُوَ مِنَ النَّفَرِ الَّذِينَ مِنَ الثََّثَةِ الى الْعَشَرَةِ .

وَقَوْلَهُمَا: »كَلِمَةً تَمَ‘ُ الْفَمَ« أرَادَتَا أنَّهَا عَظِيمَةٌ تُقَالُ.و»القَدْعُ« اَلْمَنْعُ وَالْكَفُّ.و»طَعَامُ طُعْمٍ« أىْ شَبْعٍ، يَعْنِى أنَّهُ يُشْبِعُ وَيَكُفُّ الْجُوعَ وَيَكْفى مِنْهُ.و»الغَابِرُ« هَاهُنَا: اَلْبَاقِى وَهُوَ مِنَ ا‘ضْدَادِ.و»ظَهْرَانِى الْقَوْمِ وَا‘مْرِ« أىْ وَسَطُهُ وَفيمَا بَيْنَهُ .

2. (4446)- Ebu Zerr´in Buhari´de gelen bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bi´set (peygamber olarak gönderildi) haberi Ebu Zerr (radıyallahu anh)´a ulaşınca, kardeşi (Üneys)´e:

“Devene bin! Şu vadiye (Mekke´ye) git! Kendisini peygamber zanneden ve semadan haber geldiğini söyleyen şu adam hakkında bana bilgi edin, sözlerini dinle ve bana getir!” dedi. Kardeşi gidip, Mekke´ye vardı. Onun sözlerinden dinledi. Sonra Ebu Zerr´in yanına döndü ve şu bilgiyi verdi:”

Onu gördüm. İnsanlara güzel ahlakı emrediyordu. (İnsanlara getirdiği) kelam da şiir değil.”

Ebu Zerr (kardeşinin anlattıklarını tatminkar bulmayarak), kardeşine:

“Arzuladığım kadar merakımı gideremedim!” dedi. Azık hazırladı. İçerisine su olan dağarcığını yüklenip yola çıktı. Mekke´ye geldi. Mescide uğrayıp Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı kolladı. Esasen O´nu tanımıyordu. Doğrudan sormayı da uygun görmedi. Böylece birkaç gece geçirdi. Tutup (bir kuytuya) yattı. Derken Ali (radıyallahu anh) onu görüp, bir yabancı olduğunu anladı. Onu görünce takip etti. Bu ikisinden hiçbiri diğerine herhangi bir şey sormadı. Bu suretle sabaha erdiler. Sonra kırbasını ve azığını Mescid´e taşıdı. O gün de öyle geçti ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı akşama kadar göremedi. Bunun üzerine yattığı yere döndü. (Az sonra) Ali (radıyallahu anh) ona uğradı ve adama:

“Yerimi öğrenme zamanı gelmedi mi ” dedi. Böylece Ebu Zerr´i kaldırdı ve beraberinde götürdü. (Ebu Zerr onu geriden takip etti.) Birbirlerine hiçbir şey söylemediler. Üçüncü güne ermişlerdi. O gün de aynı şekilde hareket ettiler. Ali onu beraberinde ikamet ettirdi. Ve:

“Seni bu memlekete getiren sebebi bana söylemez misin ” diye sordu. Ebu Zerr:

“Bana yardımcı olup yol göstereceğin hususunda ahd-u misakda bulunur (kesin söz verir)sen açıklarım!” dedi. Ali söz verdi, o da açıkladı. Ali dedi ki:

“O haktır ve Allah´ın Resulüdür. Sabah olunca peşimi takip et. Ben, senin hakkında korktuğum bir şey görürsem, sanki su döküyorum gibi doğrulurum, değilse yürümeye devam ederim. Böylece girdiğim yere sen de girinceye kadar beni takip et!”

Ali böyle yaptı. O da onu takip edip geldi. Ali, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girdi. O da onunla birlikte içeri daldı. Resulullah´ın sözünü dinledi ve anında müslüman oldu. Resulullah kendisine:

“Hemen kavmine dön. (Gördüklerini) onlara haber ver. Emrim sana gelinceye kadar (orada kal)” ferman etti. Ebu Zerr de:

“Nefsim elinde olan Zat´a yemin olsun, ben de haberi onlar arasında bağırarak söyleyeceğim!” dedi. Oradan çıkıp Mescid´e geldi. Yüksek sesle:

“Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah!” dedi. Halk üzerine atılıp, onu iyice dövdüler, canını pek yaktılar. derken Abbas (radıyallahu anh) gelip üzerine kapanarak (mani oldu).

“Yazık size! Bunun Gıfarlı olduğunu, Şam´a giden tüccarlarınızın yolunun oradan geçtiğini bilmiyor musunuz ” diyerek onu ellerinden kurtardı.

Ebu Zerr, ertesi günü aynı şeyi tekrarladı. Mekkeliler, üzerine atılıp tekrar dövdüler. Yine Abbas üzerine kapandı ve onu kurtardı

(Ravi der ki): “Bu, Ebu Zerr el-Gıfârî´nin müslüman oluşunun başlangıcı oldu.” [Buharî, Menâkıbu´l-Ensar 33, Menâkıb 10.][202]

AÇIKLAMA:

1- Hadisi anlatan İbnu Abbas´tır. Ancak İbnu Abbas (radıyallahu anh), vak´ayı Ebu Zerr el-Gıfarî´nin kendisinden naklen anlatmaktadır.

2- Ebu Zerr el-Gıfârî hazretleri, Ashab arasında müstesna bir şahsiyettir. Kendi anlatımından kaydedilen iki rivayetten de vazıh olarak anlaşılacağı üzere, herşeyden önce, kendisine islami davet yapılmadan, kendi kendine, içinden gelen merakla araştırıp, Resulullah´ı bulmuş ve hemen müslüman olmuştur. Onun İslam´a girişi bi´setin ikinci veya üçüncü yılı içerisinde olmalıdır. Bazı rivayetlerde ilk beş müslümandan beşincisi olduğu söylenebilecek kadar, müslümanlığı eskidir.

3- Ebu Zerr´in ismi hususunda çok ihtilaf edilmiştir. Cündeb İbnu Cünâde diyenler daha çoktur. Ancak Büreyr İbnu Adillah, Büreyr İbnu Cünâde, Büreyre İbnu Işrıka, Cündeb İbnu Abdillah, Cündeb İbnu Seken gibi başka isimler de ileri sürülmüştür. Annesi Remle bintu´l-Vukey´a (radıyallahu anhâ)´dır.

Ebu Zerr (radıyallahu anh), Ashab´ın büyüklerindendir. Daha Resulullah´ın bi´setini duymazdan önce kendi kendine ibadete başlamış olması, duyar duymaz, tahkik için kardeşi Üneys´i Mekke´ye yollaması, onun getirdiği haberle tatmin bulmayıp bizzat kendisinin Mekke yollarına düşmesi, onun ne derece manevi bir potansiyel taşıdığını, nasıl bir maneviyat adamı olduğunu göstermektedir. İslam olduktan sonra büyük ekseriyete ters düşen nevi şahsına münhasır bir İslam anlayışına ermesi ve bu münferidlik içinde hayatının sona ermesi, hep onun yaratılıştan sahip olduğu bu manevi potansiyelin kesafet ve sikletinden ileri gelmektedir. Ekseriyete şaz, düşen bu Ebu Zerrî anlayış İslam´a garib mi kalmaktadır. diye bir soruya tereddütsüz verilecek cevap: “Hayır! Asla!”dır. Zira, onun hak olan teferrüdünü, tavizsizliğini fıtratbin basîriyle keşfedip okuyan Resululah: “Allah Ebu Zerr´e rahmet buyursun, o tek başına yürür, (tek başına yaşar), tek başına ölür, tek başına haşr olur” diyerek, münferid de olsa o yolun hak olduğunu beyan etmiş, tebcil buyurmuştur. İslam sünnete ters düşmeyen farklı anlayışların hepsini meşru addeder. Sünnet ise zengin mi zengin.

Ebu Zerr, zahid bir kimsedir. Ashab arasında dünyaya en az kıymet veren odur. Resulullah onun zühdünü: “Ebu Zerr, ümmetim içerisinde Hz.İsa´nın zühdünü yaşayan kimsedir” sözleriyle ifade buyurmuştur.

Onun şahsiyetinde, ilmin de yüksek mertebede yer aldığını belirtmeliyiz. İlminin Abdullah İbnu Mes´ud´a denk olduğu kabul edilmiştir. Hz. Ali “Ebu Zerr, insanların öğrenmekten aciz kalacağı derecede ilim kesbetti. Ancak sonradan (dağarcığının) ağzını sımsıkı bağlayıp, dışarıya bir şey sızdırmadı” der. Böylece onun geniş ilmine rağmen, bu ilmi neşretme gayretine girmediğine dikkat çeker.

Ebu Zerr´i diğer sahabelerden farklı kılan zühdü, onu, birkaç dinar ve hatta birkaç dirhem biriktirmeyi Tevbe suresinde zikri geçen “kenz” kabul etmeye itmiştir. Bu sebeple, kendisine beytu´lmaldan verilen tahsisatı o gün fakirlere dağıtmayı prensip edinmiştir. Ebu Zerr, Resulullah´ın: “Kıyamet günü, makamca bana en yakın olacak kimse, dünyayı terkettiği zaman, benim kendisini bıraktığım heyette olan kimsedir” hadisine uyarak, Resulullah zamanındaki heyetini ve hayat standardını değiştirmemeye gayret etmiş ve diğer sahabelerin hiçbiri buna riayet edemedikleri için, Kıyamet gününde Resulullah´a yakınlık kazanacağını ifade etmiştir.

Resulullah´ın vefatından sonra Şam´da yaşayan Ebu Zerr, Hz. Muaviye´nin sultanlar gibi debdebeli yaşayışını tenkid etmiş, bunun sünnete aykırı olduğunu, israf olduğunu söylemiş ve bu sözleri halk üzerinde te´sir halketmişti. Onun bu müessiriyetinden rahatsızlık duyan Hz. Muaviye, Halife Hz. Osman (radıyallahu anh)´a şikayet eder. Halife, Ebu Zerr´i Medine´ye çağırır, oradan da Rebeze´ye gönderir ve orada ikametini uygun görür. Hcri 31´de Rebeze´de vefat eder, (radıyallahu anh).

Resululah onun doğru sözlülüğünü takdiren: “Onun gibi doğru sözlü birisini ne yer taşıdı, ne de gök gölgeledi” buyurur (4370´de açıklandı). Bedir savaşına katılmamıştır ama Hz. Ömer, tahsisatta onu Ashab-ı Bedr´e ilhak etmiştir. İbnu İshak´ın Sire´sinde kaydedildiğine göre, Resulullah´a tebük seferine katılmayanlar haber verilip: “Falan da katılmadı” denince: “Bırakın onu, eğer onda bir hayır varsa Allah onu size ilhak edecektir! Hayır yoksa, Allah ondan sizi selamette tutuyor demektir” derdi. Ebu Zerr devesi ile yola çıkar, ancak deve bir türlü sür´at yapamayınca, deveyi bırakır, malzemesini sırtına alır, geriden tek başına yaya olarak orduya yetişmeye çalışır. Bir ara, Resulullah´a geriden birinin yaya gelmekte olduğu haber verilir. Efendimiz: “Bu Ebu Zerr ola!” buyururlar. Yaklaşınca gerçekten onun olduğu anlaşılır ve Aleyhissalâtu vesselâm´a Ebu Zerr diye haber verirler. Aleyhissalâtu vesselâm:”

Allah Ebu Zerr´e rahmet buyursun. O tek başına yaşar, tek başına ölür, tek başına haşrolunur” buyururlar.

Yukarıda belirtildiği üzere, Ebu Zerr pek çok hususta münferid kalmış, münferid yaşamış ve münferid ölmüştür. [203]

* HUZEYFE İBNU´L-YEMAN (RADIYALLAHU ANHÜMÂ)

ـ4447 ـ1ـ عَنْ حُذَيْفَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]سَألَتْنى أُمِّى مَتَى عَهْدُكَ بِرَسُولِ اللّهِ #؟ فَقلْتُ: مَالِى بِهِ عَهْدٌ مُنْذُ كَذَا وَكَذَا، فَنَالَتْ مِنِّى. فَقُلْتُ لَهَا: دَعِينِى آتِى رَسُولَ اللّهِ # فَأُصَلِّى مَعَهُ الْمَغْرِبَ وَأسْألُهُ أنْ يَسْتَغْفِرَ لِى وَلَكَ. فَأتَيْتُهُ فَصَلَّيْتُ مَعَهُ الْمَغْرِبَ فَصَلّى حَتّى صَلّى الْعِشَاءَ ثُمّ انفَتَلَ فَتَبِعْتُهُ فَسَمِعَ صَوْتِى فَقَالَ: مَنْ هذَا: حُذَيْفَةُ؟ قُلْتُ: نَعَمْ قَالَ: مَا حَاجَتُكَ؟ غَفَرَ اللّهُ تَعَالى لَكَ و‘ُمِّكَ. إنَّ هذَا مَلَكٌ لَمْ يَنْزِلِ ا‘رْضَ قَطُّ قَبْلَ هذِهِ اللَّيْلَةِ، اسْتَأذَنَ رَبَّهُ أنْ يُسَلِّمَ عَلَيَّ وَيُبَشِّرَنِي أنَّ فَاطِمَةَ سَيِّدَةُ نِسَاءِ أهْلِ الْجَنَّةِ، وَالْحَسَنَ وَالْحُسَيْنَ سَيِّدَا شَبَابِ أهْلِ الْجَنَّةِ[. أخرجه الترمذي .

1. (4447)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Annem bana: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı (en son) ne zaman gördün ” diye sordu. Ben:

“Şu şu zamandan beri görmedim!” dedim. Annem bana (kızdı ve) azarladı. Bunun üzerine:

“İzin ver Aleyhissalâtu vesselâm´a gideyim, akşam namazını O´nunla kılayım ve bana da sana da mağfiret dileyivermesini taleb edeyim!” dedim. (O gün) Aleyhissalâtu vesselâm´a gittim. Akşamı onunla kıldım. Yatsıyı da kılıncaya kadar (orada nafile) namaz kıldı. Sonra ayrıldı. Ben de peşine düştüm. Derken sesimi işitti.

“Bu kim Huzeyfe değil mi ” dedi.

“Evet, Huzeyfe´dir!” dedim.

“Hacetin nedir Allah Teala Hazretleri sana da, annene de mağfiret buyursun. Şu bir melektir. Bu geceden önce arza hiç inmemiştir. Bana selam vermek ve Fatıma´nın cennetteki kadınların efendisi olduğunu, Hasan ve Hüseyin´in de cennetteki gençlerin efendisi olduğun bana müjdelemek için Rabbinden izin istedi” buyurdu.” [Tirmizî, Menâkıb, (3783).] [204]

ـ4448 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالُوا يَا رَسُولَ اللّهِ لَوِ اسْتَخْلَفْتَ؟ فَقَالَ: إنِّى إنِ اسْتَخْلَفْتُ فَعَصَيْتُمُوهُ عُذِّبْتُمْ وَلَكِنْ مَا حَدَّثَكُمْ بِهِ حُذَيْفَةُ فَصدِّقُوهُ، وَمَا أقَرَأكُمْ عَبْدُ اللّهِ بْنُ مَسْعُودٍ فَاقْرَءُوهُ[. أخرجه الترمذي .

2. (4448)- Yine Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ashab:

“Ey Allah´ın Resulü! yerinize bir halife tayin etseniz!” demişti. Şu cevapta bulundu:

“Ben birini yerime koysam, sonra da siz ona isyan etseniz, azaba maruz kalırsınız. Velakin, siz, Huzeyfe´nin size rivayet edeceği sözleri tasdik edin, Abdullah İbnu Mes´ud´un okuyacağını okuyun.” [Tirmizî, Menakıb, (3814).][205]

AÇIKLAMA:

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde ümmet için her devirde, her mekanda ve her zamanda, her an ehemiyet taşıyan şeye dikkat çekmekte ve sanki şöyle demektedir: “Benim yerime birini seçmem sizler için çok ehemmiyetli değil, ehemmiyeti olmayan meseleyi bırakın. Velakin kitapla ve sünnetle amel etmek sizin için çok daha ehemiyetlidir. Bunlara dört elle sarılın.” Bilhassa Huzeyfe´yi zikretmesi, onun Resulullah´ın sahib-i sırr´ı olmasından ileri gelir. Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) münafıklarla ilgili sırlara vakıf idi. Herkes hayırdan sorarken, o hep şerden ve arkadan çıkacak fitnelerden sorardı. Resulullah o hususlarla ilgili birçok malumatı kendisine sır olarak tevdi etmiş idi. Dünyevi fitnelere karşı halkı uyaran o idi. Adullah İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) da uhrevi fitnelere karşı uyarma yapardı.

2- Bu hadiste, Resulullah´ın vefatından sonra halife seçimi esnasında Abdullah İbnu Mes´ud´un sarfettiği muknî sözlerle o meselenin hallindeki müsbet katkılarına da işaret etmiş olabilir. Zira o, hilafete Hz. Ebu Bekr´in seçilmesinin gerektiğini söyledikten sonra şu gerekçeyi ileri sürmüştü:

“Biz Resulullah´ın sağlığında öne geçirip, arkasında namaz kıldığı kimseyi, hilafet meselesinde geri atamayız. Nasıl olur da Aleyhissalâtu vesselâm´ın dinimizle ilgili olarak razı olduğu kimseden biz dünyamız hususunda razı olmaz, öne geçirmeyiz ”

Bu hususu te´yid eden bir Tirmizî hadisi şöyledir: “Benden sonra, Ashabımdan Ebu Bekr ve Ömer ikilisine iktida edin. Ammar´ın istikametiyle istikametlenin, İbnu Mesud´un vasiyetine de yapışın.” (4371 numaralı hadise bakılsın.)

Bu hadisin başında Hz. Ebu Bekr ve Ömer´e iktida emredildikten sonra, aynı hadisin sonunda İbnu Mes´ud´un vasiyetine temessük (yapışma) emredilmiş olması, bu vasiyetin Hz. Ebu Bekr´e uyma hususundaki vasiyetiyle ilgili olduğu düşüncesine kuvvet veriyor. Efendimiz, mucize olarak istikbâlbin nazarıyla İbnu Mes´ud´un o tavsiyesini görmüş ve ashabına ona uymalarını vasiyet etmiştir.

3- Huzeyfe İbnu´l-Yeman´ın adı, Huzeyfe İbnu Hısl İbni Cabir´dir. Yeman ismi babasınının lakabıdır. Kavminde bir kan davasına karıştığı için Yemen´den kalkıp Medine´ye gelmiş ve orada, Beni Abdu´l-Eşhel ile halif olup yerleşmiştir.

Uhud´a katılmış, o savaşta babasını kaybetmiştir.

Huzeyfe´nin en bariz vasfı Resulullah´ın münafıklar hakkında sahib-i sırr´ı olmasıdır. Aleyhissalâtu vesselâm kimlerin münafık olduğunu sadece Huzeyfe´ye söylemiş idi. Bunu herkes biliyordu. Hatta, Hz. Ömer bir ara: “Benim memurlarım arasında münafık var mı.” diye sormuş, “Evet! bir tane!” cevabını alınca, “O kimdir ” diyerek öğrenmek istemiş, ancak Huzeyfe: “Söylemem! demiştir. Huzeyfe, bir müddet sona Hz. Ömer´in onu azlettiğini söyler.

Hz. Ömer (radıyallahu anh), bir kimse öldüğü zaman, Huzeyfe´nin cenaze namazına katılıp katılmadığını sordurur, katılmış ise kendisi de iştirak edermiş.

Huzeyfe Nihavent savaşına katılmıştır. Komutan Nu´mân İbnu Mukaran şehid olunca, bayrağı alır. Bundan sonra Hamedan, Rey, Dinever onun eliyle fethedilir. el-Cezire´nin fethinde hazır bulunur. Nusaybin´e yerleşir ve orada evlenir.

Huzeyfe´nin diğer bir hususiyeti, sakınmak için şerden sormasıdır. “Herkes hayırdan sorarken ben kendimi korumak için şerden sorardım” der. Bu sebeple fitneye müteallik hadisleri çokça rivayet etmiştir. Müşrikler misak aldığı için Bedr´e katılmadığını daha önce belirtmiştik. Hendek savaşı sırasında küffar´dan haber getirmesi için geceleyin onların arasına gönderilmiştir.

Hz. Ömer, bir vali tayin ettiği zaman, tayin kararnamesine, gideceği yer ahalisine hitaben: “Size falancayı şu kadar ücretle gönderiyorum” diye yazardı.Huzeyfe´yi Medâin´e vali olarak gönderince, karanameye: “…Ona itaat edin ve istediğini verin” diye yazar. Huzeyfe Medâin´e gelince köy muhtarları (Dehâkin) onu karşılayıp kararnameyi okurlar.

“Ne miktar itiyorsan söyle!” derler. Huzeyfe (radıyallahu anh):

“Aranızda kaldığım müddetçe yiyeceğim ekmeğimi ve merkebimin yemini istiyorum” der. Hz. Ömer geri çağırdığı zaman, yolda karşılar. Bakar ki, gönderdiği zamanki kılıkkıyafeti içerisinde. Onun bu tevazuundan memnun kalarak kucaklar ve:

“Sen benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim!” der.

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh), Hz. Osman´ın şehadetinden kırk gün sonra, Hicrî 36 yılında vefat eder. Ölüm gelince çok fazla hayıflanır. Niçin ağladığı sorulunca:

“Dünyaya esef ederek ağlamıyorum, bilakis ölüm benim için daha sevgili. Ancak, ne üzerine öleceğimi bilemiyorum: Rıza üzerine mi, gadab üzerine mi ” der. Ölüm geldiği zaman:

“İşte dünyadaki en son ânım! Allahım, biliyorsun ki ben seni seviyorum, sana kavuşmamı mübarek kıl!” der ve ruhunu teslim eder, (radıyallahu anh).[206]

* SA´D İBNU MU´ÂZ (RADIYALLAHU ANH)

ـ4449 ـ1ـ عن البراء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أُهْدِىَ لِرَسُولِ اللّهِ # جُبَّةٌ مِنْ سُنْدُسٍ، وَكَانَ يَنْهَى عَنِ الْحَرِيرِ، فَعَجَبَ النَّاسُ مِنْهَا. وَفي روايةٍ: ثَوْبُ حَرِيرٍ فَجَعَلْنَا نَلْمُسُهُ وَنَتَعَجَّبُ مِنْهُ. فقَالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَمَنَادِيلُ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ في الْجَنَّةِ خَيْرٌ مِنْ هذَا[. أخرجه الشيخان والترمذي.»السُّنْدُسُ« مَا رَقَّ مِنَ اِبْرِيسِمِ.و»ا“سْتبرقُ« مَا غَلُظَ مِنْهُ.

1. (4449)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sündüs bir cübbe hediye edildi, elimizle yoklamaya başladık, hepimiz hayran olmuştuk”

“Nefsim (kudret) elinde olan Zât´a yemin olsun, Sa´d İbnu Mu´âz´ın cennetteki mendilleri bundan hayırlıdır” buyurdular.” [Buharî, Libas 26, Bed´ül-Halk 8, Menâkıbu´l-Ensâr 12, Eymân 3; Müslim, Fezail 126, (2468); Tirmizî, Menâkıb, (3846).][207]

ـ4450 ـ2ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اِهْتَزَّ الْعَرْشُ؛ وفي رواية: اِهْتَزَّ عَرْشُ الرَّحْمنِ لِمَوْتِ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه الشيخان والترمذي.و»اِهْتِزَازُ الْعَرْشِ« كِنَايَةٌ عَن اِرْتياحِهِ بروحه حين صُعِدَ بِها لكرامَتِهِ عَلى ربّهِ، وكلُّ مَنْ خَفَّ ‘مْرٍ وارْتاحَ له فقَد اهْتَزّ لهُ، والمعنَى فرحَ أهْلُ العَرْشِ لِقُدومِهِ على اللّهِ لِمَا رَأوْا مِنْ مَنْزِلَتِهِ وَكرَامَتِهِ وفَضْلِهِ .

2. (4450)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sa´d İbnu Mu´âz´ın vefatından Arş titredi. -Bir rivayette “Arş-ı Rahmân titredi” buyurmuştur-” [Buharî, Menâkıbu´l-Ensâr 12; Müslim, Fezailu´s-Sahâbe 125, (2467); Tirmizî, Menâkıb, (3847).][208]

ـ4451 ـ3ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَمَّا حُمِلَتْ جَنَازَةُ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قالَ الْمُنَافِقُونَ: مَا أخَفَّ مَا كَانَتْ جَنَازَتُهُ؛ يَعْنُونَ لِحُكْمِهِ في بَنِى قُرَيْظَةَ. فَبَلَغَ ذلِكَ رَسُولَ اللّهِ #. فقَالَ: إنَّ الْمََئِكَةَ كَانَتْ تَحْمِلُهُ[. أخرجه الترمذي.

3. (4451)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Sad İbnu Mu´âz (radıyallahu anh)´ın cenazesi taşındığı zaman münafıklar: “Cenazesi ne kadar hafif!” dediler. (Bu sözleriyle) Benî Kureyza hakkındaki hükmünü kastediyorlardı. Bu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kulağına ulaştı. Hemen şunu söyledi: “Onun cenazesini melekler taşıyordu. (Bu sebeple insanlara hafif geldi).” [Tirmizî, Menâkıb, (3848).][209]

AÇIKLAMA:

Sa´d İbnu Mu´âz, Ensâr´ın bir yarısını teşkil eden Evslilerin lideri idi. Müslümanlara muallim ve İslâm´ın neşri için Resûlullah tarafından Medine´ye gönderilen Mus´ab İbnu Umeyr´in eliyle İslâm´a girmiş idi. Müslüman olur olmaz kavmi Abdu´l-Eşhed´i toplayıp: “Müslüman oluncaya kadar erkeklerinizin de kadınlarınızın da bana konuşması haramdır” der. Derhal hepsi müslüman olur

Sa´d İbnu Mu´âz (radıyallahu anh) İslâm´a fevkalâde hizmeti geçen zatlardan biridir. Medine´de İslâm´ın bidayette kökleşip inkişafında ve Resûlullah´ın himayesinde, katkısı büyük olmuştur. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına katılmıştır. Hendek´te koldaki ana damardan isabet alarak yaralanır. Yaralanan Sa´d şöyle dua eder: “Ey Allahım! Kureyş´le yapacak daha savaşımız varsa o savaş için ömrümü uzat! Ben, Resûlüne eza veren, onu yalanlayan ve yurdundan çıkaran bir kavimle savaşmaktan hoşlandığım kadar başka bir şeyden hoşlanmam. Eğer onlarla aramızdaki savaş sona erdiyse şu yaramı şehâdete vesile kıl. Benî Kureyza´dan içim rahata kavuşmadan canımı alma!” Resûlullah onun tedavisiyle daha yakından ilgilenebilmek için Mescid´in içerisine çadır kurdurarak, oraya yatırmış, kanı durdurabilmek için dağlama tatbik etmiştir. Bir ara kesilen kan, Benî Kureyza hakkındaki hükmünden sonra tekrar akmaya başlar. Bütün ihtimama rağmen kan durdurulamaz ve kan kaybından vefat eder. Ancak ölmezden önce, savaş sırasında müslümanlara ihanet ederek Kureyş´le işbirliği yapmaya kalkan Benî Kureyza yahudilerinin cezalandırılmasında hakem olmuş, onların hakettikleri ve “Allah´ın hükmüne muvafık düşen” cezayı vermiştir: “Mukatillerin öldürülmesi, kadın ve çocukların esir edilmesi, mallarının taksimi.”

Sa´d İbnu Mu´âz´ın vefatı anında Cebrâil aleyhissalâm Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip: “Ey Allah´ın Resûlü! Kendisine sema kapıları açılan ve Arş´ı titreten bu zât kimdir ” der. Aleyhissalâtu vesselâm, elbisesini çekerek çarçabuk dışarı çıkar, Sâ´d´ın vefat etmiş olduğunu görür.

Resûlullah cenazesini defnedip dönerken sakallarının üstünden gözyaşları süzülür. Resûlullah, Sa´d´ın cenazesine, daha önce Arz´a ayak basmamış olan yetmiş bin meleğin indiğini, (onun gelmesinden duyduğu sevinç ve neşe ile) Arşu´r-Rahmân´ın ihtizaza gelip deprendiğini söylemiştir.

Sa´d´ın vefatı sebebiyle Arş´ın ihtizaza gelmesi ile ilgili hadis, bir çok Sahabî tarafından rivayet edilmiştir: Câbir, Ebu Saîd el-Hudrî Esîd İbnu Hudayr, Rümeyse, Esmâ Bintu Yezîd, Abdullah İbnu Bedr, İbnu Ömer (radıyallahu anhüm ecmâîn).

Tîbî, münafıkların sarfettiği “Sa´d´ın cenazesi ne kadar hafif” sözüyle, Sa´d´ı kötülemeyi gaye edindiklerini, Benî Kureyza hakkında verdiği hükümde adaleti gözetmeyip zulme yer verdiğine dair kanaatlerini izhar ettiklerini belirtir. İşte onların bu “hakaret niyetlerine”, Resûlullah cevap maksadıyla anında: “Onun cenazesinin hafifliğinin, ona tazîmen meleklerin taşımasından ileri geldiğini” söylemiştir.

Sa´d´ı unutulmaz kılan hizmetlerinden biri olarak Bedir savaşı bidâyetindeki tavrı ve sözleri zikredilir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kureyş´in kervanının önünü kesmek gayesiyle Medine´den ayrılmış, müslümanlar hedefe doğru yol alırken, yarı yolda kervanın kaçtığı, Kureyşlilerin savaşmak üzere yola çıktıkları haberi gelince, Resûlullah, kendileriyle sadece kendisini ve müslümanları himaye etmeleri hususunda antlaşma yapmış olduğu Ensâr´ın bu yeni durumda isteyerek savaşa katılmalarını arzu ediyor, ancak açıktan söylemiyordu. Bu sebeple Ashâb´ın ve bâhusus muhacirlerin sözcüleri durumunda olan Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer gibi büyüklerle istişare ederek mevzuya girer. İşte bu sırada Sa´d İbnu Mu´âz, zekavat ve ferasetiyle Aleyhissâlatu vesselâm´ın niyetini sezer ve Resûlullah´ı son derece memnun edecek şu konuşmayı yapar:

“Allah´a kasem olsun, sanki siz bizi (Ensârîleri) kastediyorsunuz!” der ve “Evet!” karşılığını alınca, sözlerine devam eder:

“Biz sana inanmış ve seni tasdik etmişiz, senin getirdiğin şeriatın hak olduğuna şehadet etmişiz. Seni dinleyip itaat edeceğimize dair garanti vermişiz. Öyleyse ey Allah´ın Resûlü, dilediğine karar ver, biz seninle beraberiz. Seni Hak ile gönderen Zât-ı Zülcelal´e yemin olsun şu denize yürüyecek olsan biz de seninle birlikte dalacağız ve bizden tek kişi geri kalmayacak. Bizi yarın düşmanla karşılaştırmandan rahatsız olmayacağız. Bizler harp sırasında sabırlı, karşılaşma esnasıda da sebatkâr kişileriz. Umulur ki, Allah sizi memnun kılacak şeyi aramızda murad edecektir. Bizi Allah´ın bereketiyle sevket!”

Resûlullah bu sözlere son derece memnun kalır ve düşmanla karşılaşma hususunda şevke gelir.

Hâdiseyi anlatan İbnu´l Esîr: “Sa´d İbnu Mu´âz´a fahr için bu vak´a kâfidir, gerisini terkediyoruz” der.[210]

* ABDULLAH İBNU ABBÂS (RADIYALLAHU ANHÜMÂ)

ـ4452 ـ1ـ عن ابْنِ عبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قالَ: ]ضَمَّنِى رَسُولُ اللّهِ # الى صَدْرِهِ، وَقالَ: اللّهُمَّ فَقِّهْهُ في الدِّينِ وَفي روايةٍ: اللّهُمَّ عَلِّمْهُ الْكِتَابَ. وفي أُخْرى: الْحِكْمَةَ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

1. (4452)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni sinesine bastırdı ve: “Allahım, bunu dinde fakîh kıl” diye dua etti.” Bir başka rivayette: “Allahım ona Kitab´ı öğret!”; bir diğer rivayette: “Hikmeti öğret” demiştir.” [Buharî, Fezâil´l-Ashâb 24, İlm 17, Vudû 10, İ´tisam 1; Müslim, Fezâilu´s Sahâbe 138, (2477); Tirmizî, Menâkıb, (3823, 3824).][211]

AÇIKLAMA:

Abdullah İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) Resûlullah´ın en ziyade sevdiği amcalarından Abbâs İbnu Abdilmuttalib´in oğludur. Annesi Lübâbetü´l-Kübrâ Bintu´l-Hâris´tir. Aynı zamanda Hâlid İbnu Velîd´in teyzesinin oğludur. Habru´l Ümme denmiştir. İlminin genişliğine telmihen Bahr lakabı da verilmiştir. İbnu Ömer onun için: “Muhammed´e ineni en iyi bilen insan” demiştir.

İbnu Abbas hakkında yeterli bilgiyi birinci ciltte kaydettiğimiz için (s. 81 ve devamı) burada hayatı ve şahsiyeti hakkında teferruata girmeyerek, sadece sadedinde olduğumuz hadisle ilgili bazı açıklamalar kaydedeceğiz:

* İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ), bu duanın bereketine Kur´ân-ı Kerîm´i tefsir´de, ümmetin en büyük müfessir alimi olmuştur.

* Burada, Resûlullah´ın İbnu Abbas´a yaptığı duanın üç veçhi kaydedilmiştir. Başka vecihler de farklı kitaplarda gelmiştir:

** “Allahım ona kurân´ın te´vilini öğret”.

** “Allahım İbnu Abbâs´a hikmet ver ve te´vîli öğret”.

** “Allahım onu dinde fakih (anlayışlı) kıl, Kurân´ın te´vilini öğret.

“* Burada hikmetle ne kastedildiği hususunda da ülemâ ihtilaf etmiştir. Başlıca şu görüşler ileri sürülmüştür:

** Sözde isabetlilik denmiş.

** Allah adına anlama,

** Sıhhatine aklın şehadet ettiği şey denmiş,

** Vesveselerle ilham arasını tefrike yarayan nur denmiş,

** Bazıları, Kur´an demiştir.

** Kur´ân´la amel denmiştir.

** Sünnet denmiştir.

** Haşyet denmiştir.

** Akıl denmiştir.

Şarihler, İbnu Abbâs (radıyallahu anhüma)´nın izhar ettiği hal´e bakarak, Aleyhissalâtu vesselâm´ın onun için yaptığı duanın Allah indinde kabule mazhar olduğunu belirtirler. “Zîra derler, tefsir bilmek, din ilminde diğer sahabeler arasında mümtaz bir mevki tutmaktadır.”

Fıkıh kelimesi de, fehim yani anlayış mânasına gelir. Şu halde dinde fakih olmak, “dinde anlayış sahibi olmak” mânasına da gelir. Bu mâna “din ilmini bilmek” manasına da şâmildir.[212]

* ABDULLAH İBNU ÖMER (RADIYALLAHU ANHÜMÂ)

ـ4453 ـ1ـ عن عبداللّه بن عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]رَأيْتُ كَأنَّ بِيَدِى قِطْعَةً مِنِ اسْتَبْرَقٍ وَلَيْسَ مَكَانٌ أُرِيدُهُ مِنَ الْجَنَّةِ اَِّ طَارَتْ بِى

اِلَيْهِ. قَالَ: فَقَصَصْتُهَا عَلى حَفْصَةَ: فَقَصَّتْهَا عَلى النَّبِىِّ # فقَالَ لَهَا إنَّ أخَاكِ رَجُلٌ صَالِحٌ لَوْ كَانَ يَقُومُ مِنَ اللَّيْلِ قَالَ: فَمَا تَرَكْتُ قِيَامَ اللَّيْلِ بَعْدَ ذلِكَ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

1. (4453)- Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “(Rüyamda) elimde bir istirak parçası gördüm. Cennette her nereye istedi isem bu parça beni (bir kanat gibi) oraya uçuruyordu. Rüyamı (kızkardeşim) Hafsa´ya anlattım, O da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a anlatmış. Aleyhissalâtu vesselâm, Hafsa´ya:

“Kardeşin Abdullah (Allah´ın ve kulların hakkına riayet eden) sâlih bir insan, keşke geceleyin de namaza kalksa!” buyurmuş. Ben bu vak´adan sonra gece namazını hiç bırakmadım.” [Buharî, Fezâilu´l-Ashab 19, Mesâcid 58, Teheccüd 2, 21, Tâbir 25, 35, 36; Müslim, Fezâilu´s-Sahâbe 139, (2478); Tirmizî, Menâkıb, (3825).][213]

AÇIKLAMA:

Abdullah İbnu Ömer hakkında birinci ciltte yeterli bilgi verdiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz. (1. cilt, s. 71-74).[214]

* ABDULLAH İBNU´Z-ZÜBEYR (RADIYALLAHU ANHÜMÂ)

ـ4454 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالتْ: ]أوَّلُ مَوْلُودٍ وُلِدَ في ا“سَْمِ عَبْدُ اللّهِ ابْنِ الزُّبَيْرِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فَأتَوْا بِهِ النَّبِىَّ # فَأخذَ تَمْرَةً فَََكَهَا. ثُمَّ أدْخَلَهَا فيهِ. فَأوَّلُ مَا دَخَلَ بَطْنَهُ رِيقُ رَسُولِ اللّهِ #[. أخرجه الشيخان .

1. (4454)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “İslâm´da doğan ilk çocuk Abdullah İbnu´z-Zübeyr (radıyallahu anhümâ)´dır. Doğunca onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirdiler. Bir hurma alarak ağzında gevdi, sonra (sevdiği şeyi) çocuğun ağzına soktu. Karnına ilk giren şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın tükrüğü oldu.” [Buhârî, Menâkıbu´l-Ensâr 45; Müslim, Adâb 26, (2146).] [215]

AÇIKLAMA:

Abdullah İbnu Zübeyr´in “ilk çocuk” olmasından maksad, hicretten sonra Medine´de doğan ilk çocuk olmasıdır. Değilse, Habeşistan´da Abdullah İbnu Ca´fer doğmuştur. Hicretten sonra Medine´de Ensâr´dan ilk doğan çocuk Mesleme İbnu Mahled olmuştur. Nu´man İbnu Beşîr´in, ilk doğan çocuk olduğu da söylenmiştir. Sadedinde olduğumuz hadis Abdullah İbnu Zübeyr´in, hicretin birinci yılı içinde doğduğunu ifade etmektedir. Vâkidî ise hicretten 20 ay sonra, ikinci yılda doğduğunu söylemiştir. Ancak önceki ifade esas kabul edilmiştir.

Abdullah´ın doğumu müslümanlar arasında büyük bir sevince ve ferahlamaya sebep olur. Çünkü yahudiler: “Biz muhacirlere sihir yaptık, artık onların çocuğu olmayacak” diye maneviyat bozucu propagandalar yapmışlardı. Memleketleri olan Mekke´den ayrılmış, malsız, mülksüz ve de maddî sınkıntı içinde olan ve üstelik Medine´nin rutubetli havasına henüz intibak edememiş olmakla birtakım rahatsızlıklara mâruz kalmış olan muhâcir kitle üzerinde bu propagandaların menfî tesirleri oluyordu. Şu halde Abdullah (radıyallahu anh)´ın doğumu, yahudi propagandasının yalandan ibaret olduğuna yakîn hasıl ederek menfi havayı fevkalâde kırmış olacak ki müslümanlar safında büyük bir sevinç ve rahatlama hasıl etmiştir.[216]

ـ4455 ـ2ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]رَأى رَسُولُ اللّهِ # في بَيْتِ الزُّبَيْرِ مِصْبَاحاً. فقَالَ يَا عَائِشةُ، مَا أرَى أسْمَاءَ إَّ قَدْ نُفِسَتْ فََ تُسَمُّوهُ حَتّى أُسَمِّيَهُ. فَسَمَّاهُ عَبْدَاللّهِ، وَحَنَّكَهُ بِتَمْرَةٍ بِيَدِهِ[. أخرجه الترمذي .

2. (4455)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zübeyr´in evinde bir kandil görmüştü:

“Ey Aişe dedi. Ben Esmâ´yı nifas olmuş (doğum yapmış) zannediyorum. Sakın çocuğa isim koymayın, ben isim koyacağım.!”

Sonra ona Abdullah ismini koydu ve elindeki bir hurma ile de tahnîk yaptı.” [Tirmizî, Menâkıb, (3826).][217]

AÇIKLAMA:

1- Tahnîk: Yeni doğan çocuğa süt vermezden önce yapılan bir muameledir. Şöyle ki hurma ağızda gevilir, sonra bu hurma gevişi ile çocuğun damağı ovulur. Böylece bebeğin midesine ilk giren şey hurma suyu olur. Bu, müstehabdır.

Hadis, yeni doğan çocuğa isim koymak, tahnîk yapmak gibi muamelelerle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bizzat ilgilendiğini göstermektedir.

2- Abdullah İbnu Zübeyr, Resûlullah´ın baldızı olan Esmâ Bintu Ebî Bekr´in oğludur. Baba tarafından büyükannesi Safiyye Bintu Abdilmuttalib´tir -ki Resûlullah´ın halasıdır-. Hz. Aişe de teyzesidir. Annesi Esma´ya hamile olarak Medine´ye hicret etmiştir. Hicretten sonra hamile kaldığı da söylenmiştir.

Abdullah, çok oruç tutan, geceleri çok kalkan, uzun uzun namaz kılan, şecâ´at sahibi bir kimsedir. Zamanını üçe taksim etmiştir: Bir gece sabaha kadar kıyam eder, bir gece sabaha kadar rükû eder, bir gece de sabaha kadar secde ederdi. Müslim İbnu Yennâk der ki: “Bir gün İbnu´z-Zübeyr bir rükûda bulundu, ben, o sırada Bakara, Âl-i İmrân, Nisa ve Mâide sûrelerini okudum, o hâlâ doğrulmamıştı.” Cum´a´dan cum´a´ya hiç iftar etmeden oruç tuttuğu, açınca da cüz´î bir şey yediği belirtilir. Daha yedi veya sekiz yaşında iken babası onu Resûlullah´a biat etmeye getirmiş, Aleyhissalâtu vesselâm tebessüm buyurarak biat almıştır.

Abdullah İbnu´z-Zübyer İfrikiye´nin fethinde bulunmuş ve gerçekleştirmiştir.

Hz. Muâviye (radıyallahu anh) vefat edince, oğlu Yezîd´e biat etmemiş, Yezîd onu itaate getirmek için Müslim İbnu Ukbe´yi göndermiş, Müslim de Medine´yi muhasara etmiş ve Medineliler meşhur Harra vak´asını yaşamışlardır. İbnu´z-Zübyer´le savaşmak için buradan Mekke´ye hareket eden Müslim yolda ölmüş komutayı Husayn İbnu Nümeyr es-Sekûfî almış, Hicrî 64 yılında Zübeyr´i muhasara etmiştir. Bu muhasara sırasında Ka´be yakılmış ve bu yangında Hz. İbrahim´in İsmail´e bedel kurban ettiği koçun boynuzu da yanmıştır. Yezîd ölünceye kadar muhasara sürmüş, o zaman Huseyn, Abdullah´a -aralarında cereyan eden savaşta ölenlerin kanı heder olmak kaydıyla- biat etmeyi ve birlikte Şam´a gitmeyi ve orada hilafete oturtmayı teklif etmiş, ancak Abdullah: “Ben ölenlerin kanını heder edemem (cezasız bırakmam)” diyerek teklifi kabul etmemiştir. Husayn da: “Seni dâhi veya mâhir sayanı Allah çirkin kılsın. Ben seni hilafete çağırıyorum, sen ise beni katle!” demiştir.

Yezîd´in ölümünden sonra Abdullah´a biat edilir. Hicâz, Yemen, Irak, Horasan ahalisi ona itaat eder. İbnu´z-Zübeyr, Abdulmelik İbnu Mervân babasından sonra başa geçinceye kadar hilafette kalır. Şam ve Mısır´ı disipline sokunca ordu hazırlar. Irak´a yürür. Mus´ab İbnu´z-Zübeyr´i katleder. Hicaz´a Haccac İbnu Yusuf´u (Haccac-ı Zalim) gönderir. Haccac Abdullah´ı Mekke´de muhasara eder. Yıl 72, Zilhicce, Ebu Kubeys dağına mancınık kurar. Ka´be´ ye taş atmaktan çekinmez. Muhasara 73 yılının Cemadiyelâhire ayında Abdullah´ın şehid edilmesine kadar sürer.

Abdullah hilafeti sırasında Ka´be´nin tamirini yeniler, Hıcr´ı ona dahil eder. Ancak şehid edildikten sonra, Abdülmelik İbnu Mervan Ka´be´yi önceki haline çevirtir ve Hıcr´ı binanın tekrar dışında bıraktırır.

Abdullah İbnu´z-Zübeyr´in annesi Esma, bu vesile ile zikri gereken bir dirayet ve şecaat örneğidir. Haccac´la savaş sırasında oğlu Abdullah´a fevkalade destek vermiştir: Urve İbnu´z-Zübeyr anlatıyor. “Abdullah (radıyallahu anh)´ın katlinden on gün kadar önce, muhasara şiddet kesbetmişti. Abdullah´ın yanına annesi Esma müsellah olarak girer. Abdullah:

“Ölümde rahat var!” der. Annesi:

“Belki de bunu benim için temenni etmiş olmalısın! Ama ben senin iki tarafından biri bana getirilmezden önce ölmek istemiyorum: Ya öldürüleceksin, bu durumda sevabını ümid edip sabredeceğim, yahut da düşmanına galebe çalacaksın ve için huzur bulacak!” der. Abdullah güler.

Öldürüldüğü gün gelince, annesinin yanına girdi. Annesi:

“Ey oğlum, sakın ölüm korkusuyla onlardan nefsine züll getireceğinden korktuğun bir mütareke kabul etmeyesin. Allah´a yemin olsun izzetle gelecek bir kılınç darbesi, zilletle gelecek bir kamçı, darbesinden daha hayırlıdır” der. Abdullah dışarı çıkar, Ka´be´de, saldırganlarla kahramanca çarpışır. Hangi köşeye hücum etmiş ise oradaki Şamlı askerleri hezimete uğratır. Ancak Safa tepesi cihetinden gelen bir taş iki gözünün arasına isabet eder ve yıkılmasına sebep olur. Şamlılar başına toplanıp şehid ederler.”

Ya´la İbnu Harmele der ki: “İbnu´z-Zübeyr´in öldürülmesinden sonra Mekke´ye girdim. Annesi geldi. Uzun boylu, yaşlı bir kadındı. Gözleri kapanmıştı, başkası yediyordu. Haccac´a:

“Bu suvariye inme zamanı gelmedi mi ” dedi. Haccac ona:

“Münafık (oğlun) mu ” dedi. Esma:

“Hayır, vallahi o münafık değildi, bilakis çok oruç tutan, geceleri çok kalkan, (günlerce iftar etmeksizin) oruç tutan bir kimseydi” dedi. Haccac:

“Çekil buradan, sen bunamış bir ihtiyaresin!” diye bağırdı. Esmâ:

“Hayır, vallahi bunamadım! Ben muhakkak ki Resulullah´ın şöyle söylediğini işittim: “Sakif´ten bir yalancı, bir de mübir (insanları helak eden, yakıp yıkan) çıkacak.” Yalancıyı gördük, mubir´e gelince, o mübir de sensin.” Esma, yalancı sözü ile Muhtar İbnu Ebî Ubeyd´i kastediyordu.”

Abdullah İbnu´z-Zübeyr İbnu Hacer´e göre 73 senesinin Cemâdi´l-Ulâ ayında şehid edilmiştir, (radıyallahu anh).[218]

Share.

About Author

Leave A Reply