Feraiz

0

FERAİZ VE MEVARİS (MİRASLAR) BÖLÜMÜ
MİRASIN SEBEPLERİ, MANİLERİ
UMUMİ AÇIKLAMA
FERAİZİN AHKÂMI VE VARİSLER
DEDE VE NİNE
KIZLAR VE KIZKARDEŞLER
ERKEK KARDEŞLER
CENİN
MÜLÂANE ÇOCUGU
MU´TEDDE (İDDET BEKLEYEN KADIN)
KELÂLE (NE EVLAD NE DE BABA BIRAKMADAN ÖLEN)
ZEVİL ERHAM
DİYETİN MİRASI
SADAKANIN MİRASI
VARİSLER CEMAATİ
VELA´NIN MİRAS OLMASI
ASABE´NİN MİRASI
RESÛLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM VE GERİDE BIRAKTIKLARININ MİRASI 27
RESULULLAH´IN GERİDE BIRAKTIGI MALLAR

FERAİZ VE MEVARİS (MİRASLAR) BÖLÜMÜ
(Bu bölümde üç fasıl vardır)
BİRİNCİ FASIL
MİRASIN SEBEPLERİ, MANİLERİ
İKİNCİ FASIL
FERAİZİN AHKAMI VE VARİSLER
Dede, Nine
Kızlar, Kızkardeşler
Erkek Kardeşler
Cenin
Veled-i Mülâane
Mutedde (İddet Bekleyen Kadın)
Kelâle (ne evlad ne de baba bırakmadan ölen)
Zevi´l-Erhâm
Miras-ı diyet
Miras-ı sadaka
Cemaat-ı varis
Miras-ı vela
Miras-ı asabe
ÜÇÜNCÜ FASIL
RESULULLAH (ALEYHİSSALATU VESSELAM)´IN MİRASI VE GERİDE BIRAKTIKLARI
FERAİZ BÖLÜMÜ
BİRİNCİ FASIL
MİRASIN SEBEPLERİ, MANİLERİ

UMUMİ AÇIKLAMA

Ferâiz kelimesi farizanın cem´idir. Fariza, mefrûza manasında yani ism-i mef´ul olarak kullanılmaktadır. Kesmek manasına gelen farz kökünden gelir. Arap فَرَضَتْ لِفَُنٍ كَذَا deyince “Ona maldan bir miktar kesip (ayırdım)” demiş olur. Bu yorum Hattabi´ye göredir. Bazı alimler, bu kelimenin yayın iki ucuna kiriş yerleştirmek maksadıyla oyuk açmak manasına gelen farzdan geldiğini iddia etmiştir. Ancak, “Bu ikinci manada Allah´ın farzettiği şeyler kastedilir. Bunlar, Allah´ın kullara mecbur ettiği şeylerdir (kul onun dışına çıkamaz)” denmiştir.

Ragıp der ki: “Farz, sert bir şeyi kesmek, onda iz meydana getirmektir. Mevaris şu ayette feraiz kelimesiyle hususileştirilmiştir: نَصِيباً مَفْرُوضاً “takdir edilmiş pay” (Nisa 7). Burada “miktar” veya “malum” veya “başkalarından kesilip ayrılmış” manalarına gelir. İbarenin geçtiği ayetin meali şöyle:

“Erkekler için anne ile babanın ve yakın akrabanın bıraktığı mirastan bir pay vardır. Kadınlar için de anne ile babanın ve yakın akrabanın bıraktığı mirastan bir pay vardır. Miras olarak kalan mal az olsun çok olsun, “onlar için takdir edilmiş birer pay vardır”; hiçbiri bundan mahrum bırakılamaz” (Nisa 7).”

Şu halde feraiz kelimesi mirastan varislere düşen hakları, payları ifade etmektedir. Bu paylar meselesi, ölen kimsenin bıraktığı malların çeşidine, geride bıraktığı şahısların akrabalık derecesine, onların kadın-erkek şeklindeki cinsiyetine, borç bırakıpbırakmadığı, vasiyette bulunupbulunmadığı gibi farklı durumlara bağlı olduğu için hesaplanması karmaşık bir konudur. Bu hususi bir ilim ister. Bu sebeple buna ilm-i feraiz denmiştir. Bu ilmi iyi bilenlere de ferazi denilir. Resûlullah ferâiz ilminin ihmal edilmemesine, zamanla bunu bilenlerin pek azalacağına dikkat çekmiştir. [1]

ـ4706 ـ1ـ عن أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَرِثُ الْمُسْلِمُ الْكَافِرَ، وََ الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ[. أخرجه الستة إ النّسَائِى، ولم يذكر مالك: و الكافر المسلم .

1. (4706)- Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:

“Müslüman kimse kafir kimseye varis olamaz; kâfir de Müslümana varis olamaz.” [Buharî, Feraiz 26; Müslim, Feraiz 1, (1614); Muvatta, Feraiz 10, (2, 519); Ebu Davud, Feraiz 10, (2909); Tirmizî, Feraiz 15, (2108).][2]

AÇIKLAMA:

“İslam dini farklı dinlere mensup olanların birbirlerine varis olamayacağını teşrî etmiştir. Yukarıdaki hadisi aynen bab başlığı yapan Buharî hazretleri, başlığın devamı olarak, İslam ulemasının ittifak ettiği bir hususu kaydeder: “…Mirasın taksiminden önce Müslüman olan kimseye miras yoktur.”

Ancak, hadis metninden bu hükmün çıkarılması ihtilaflı bir meseledir. Bir kısım alimler bu hükme giderken, diğer bir kısmı: “Bunun için başka delile ihtiyaç var” demiştir.

“Mirasın taksiminden önce Müslüman olan kimseye miras yoktur” diyenlere karşı çıkanlar der ki: “Kişi, mirasa, ölümle istihkak kesbeder. Öyleyse ölümle mal, sahibinin mülkiyetinden çıktı mı, artık varislerin hak sahibi olması için taksim beklenmez. Ölüden kendilerine intikal eden mala müstehak olmuşlardır; mal henüz taksim edilmemiş bile olsa.” İbnu´l-Münir burada şöyle bir temsil getirir: “Ölen bir Müslümanın, biri kafir biri Müslüman iki oğlu olsa, kafir olan oğlu, mal taksim edilmezden önce Müslüman olsa, cumhura göre bu oğlan mirastan pay alır. Buna sadedinde olduğumuz Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anh) hadisinin amm olan hükmü delalet eder. Ancak Hz. Muaz´dan gelen hadise göre Müslümanın varis olma nokta-i nazarı değişmektedir: Müslüman, kafire varis olabilmekte, kafir Müslümana olamamaktadır. Hz. MuazResûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “İslam artar, eksilmez”[3] hadisine dayanır.”

Birkısım alimler Ebu Davud´da (Feraiz 10) da gelmiş olan bu hadisin, ihticac edilmeyecek kadar zayıf olduğunu ileri sürmüştür. Müsedded´in bir tahricine göre, “biri Müslüman diğeri Yahudi iki kardeş, Yahudi olan babalarının ölümüyle miras hususunda ihtilafa düşerler ve Hz. Muaz İbnu Cebel´e başvururlar. İhtilafa göre Yahudi kardeş malın tamamına el koymuştur. Müslüman kardeş buna itiraz ederek, Hz. Muaz´a çıkmıştır. Hz. Muaz, Müslümanı da varis kılmıştır.”

İbnu Ebi Şeybe´nin, Abdullah İbnu Ma´kul tarikinden yaptığı rivayete göre, Hz. Muaviye “Biz Ehl-i Kitaba varis oluruz, onlar bize varis olamaz; tıpkı onların kızlarını nikahlamak helal olduğu halde, bizim kızlarımızın onlara helal olmadığı gibi” demiştir. Mesruk, Said İbnu´l-Müseyyeb, İbrahim Nehai ve İshak İbnu Rahuye de böyle hükmetmiştir.

Aksi görüşte olan cumhur der ki: “Bu hüküm, nassa muarız olan bir kıyastır. Halbuki nasstaki murad, (kıyasa gitmeye hacet bırakmayacak kadar) sarihtir. Böyle bir nass varken kıyasa gidilmez. Mezkur hadise gelince, maksud olan murad da nass değildir. Bilakis Müslümanın diğer din mensuplarına üstün olacağını ifade etmektedir. Bu üstünlüğün miras meselesiyle bir alakası yoktur. Nitekim bu hükme bir başka kıyas muaraza eder. Buna göre, tevarüs yani varis olma hadisesi, velayetle ilgilidir. Müslümanla kafir arasında Rab Teala´nın şu ayeti mucibince velâyet (dostluk) yoktur: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur” (Maide 51). Ayrıca, zımmî bir erkek harbî bir kadınla evlense, kadına varis olamaz. Böyle bir durumda zımmînin: “Ben Müslümana varis olurum. Çünkü onlar bizimle nikahlanıyorlar” demesi halinde delil ters dönmüş olur.”

Bu meselede, İbnu Hacer´in kaydına göre üçüncü bir görüş, “mirasın taksimini esas almaya” dayanır. Bu husus, Hz. Ömer, Hz. Osman, İkrime, Hasan ve Cabir İbnu Zeyd´den rivayet edilmiştir. Ancak Hz. Ömer´den bunun aksi görüş de rivayet edilmiştir.[4]

ـ4707 ـ2ـ وعن ابْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ وَجَابِرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَتَوارَثُ أهْلُ مِلَّتَيْنِ[. أخرجه أبو داود عن ابْنِ عَمْرو. والترمذي عنْ جابِرٍ .

2. (4707)- İbnu Amr İbni´l-As ve Hz. Cabir (radıyallahu anhüm) anlatıyorlar: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“İki farklı din mensupları birbirlerine varis olamazlar.” [Ebu Davud, Feraiz 10, (2911); Tirmizî, Ferâiz 16, (2109). Ebu Davud´un rivayeti İbnu Amr´dan, Tirmizî´nin rivayeti Hz. Cabir´dendir.][5]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisi, farklı dine mensup olan kafirlerin birbirlerine varis olamayacağına hükmedenler esas almışlardır. Ancak cumhur, hadiste geçen iki dinden biriyle “İslam”ın, diğeriyle “küfr”ün kastedildiğine hükmetmiştir. Böyle olunca bundan çıkacak hüküm, önceki hadisle müsavi olur.

Şafi, Hanefî başta olmak üzere ulâmanın çoğunluğuna göre, kafirler kendi aralarında birbirlerine varis olabilirler. Müslümanla aralarında tevarüs cereyan etmez.

2- Alimler zımmî ile harbî arasında fark gözetmişlerdir. Ebu Hanife zımmî ve harbî kafirlerin birbirlerine varis olamayacaklarını söylemiştir. Harbîler, Ebu Hanife´ye göre aynı diyarda olurlarsa tevarüs ederler. Şafii mezhebine göre böyle bir şart aranmaz.

3- Bir kısım alimler (Sevrî, Rebîa vs.) ise kafirleri üçe ayırmıştır:

* Yahudiler,

* Hıristiyanlar

* Diğerleri,

Bu üç dinden biri diğerlerine varis olamaz.

4- Medine ve Basra ulemâsından bir grup da şöyle demiştir: “Kâfirlerden her grup ayrı bir dindir. Öyleyse Mecusi, putpereste varis olamaz, Yahudi Hıristiyana varis olamaz.” Bu görüşte olan Evzâî daha da ifrata kaçarak; Aynı dine mensup iki farklı fırka, birbirlerine varis olamaz” demiştir.

5- Mürted hususunda ihtilaf edilmiştir:

* Şafiî ve Ahmed: “Mürted öldü mü malı bütün Müslümanlara fey´ (ganimet) olur” demiştir.

* Malik: “Malı fey´ olur. Ancak, irtidadıyla, Müslüman varislerini malından mahrum kılmayı kastetti ise, mal varislerinin olur” demiştir. Zındık hakkında da hükmü böyledir.

* Ebu Yusuf ve Muhammed´e göre “Mürtedin malı Müslüman varislerinin olur.”

* Ebu Hanife´ye göre: “İrtidatdan önce kazandıkları, Müslüman varislerindir. İrtidatdan sonraki kazandıkları devlet hazinesine gider.”

* Alkame gibi bazıları: “Onun malı, geçmiş olduğu din mensuplarına intikal eder” demiştir.

* Davud-u Zahiri: “Girdiği dine mensup varisleri bu mala müstehak olur” demiştir.[6]

ـ4708 ـ3ـ وعن أُسَامَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أنَّهُ قَالَ: ]يَا رَسُولَ اللّهِ! أيْنَ تَنْزِلُ غَداً في دَارِكَ بِمَكَّةَ؟ قَالَ: وَهَلْ تَرَكَ لَنَا عَقِيلٌ مِنْ رِبَاعٍ أوْدُورٍ، وَكَانَ عَقِيلٌ وَرِثَ أبَا طَالِبٍ هُوَ وَطَالِبٌ، وَلَمْ يَرِثْهُ جَعْفَرٌ وََ عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا ‘نَّهُمَا كَانَا مُسْلِمِينَ، وَكَانَ عَقِيلٌ وَطَالِبٌ كَافِرَيْنِ[. أخرجه الشيخان وأبو داود .

3. (4708)- Hz. Üsâme (radıyallahu anh)´ın anlattığına göre [haccı sırasında Aleyhissalâtu vesselâm´a] denmiştir ki:

“Ey Allah´ın Resûlü! Yarın nereye ineceksin, Mekke´deki evine mi “”Akil bize evbark bıraktı mı ki ” buyurdular.

“Akil ile Talip, Ebu Talib´e varis olmuşlardı. Ne Ali ne de Cafer (radıyallahu anhüma) ona varis olamamışlardı. Çünkü bu ikisi Müslüman idiler. Akil ve Talib ise kafirdiler.” [Buharî, Hacc 44, Cihad 180, Megazî 48; Müslim, Hacc 439, (1351); Ebu Davud, Feraiz 10, (2910).][7]

AÇIKLAMA:

1- Hadisle ilgili fıkha müteallik açıklamaya geçmeden önce, hadiste geçen isimler hakkında bilgi verelim: Akîl, Talip ve Cafer, Hz. Ali´nin kardeşleridir; yani Ebu Talib´in oğulları. Bir başka deyişle Resûlullah´ın amcaoğulları. Talip, hepsinin büyüğüdür, babaları künyesini ondan almıştır. Talip, Akil´den, Akil Cafer´den, Cafer de Ali´den onar yaş büyüktür. Şu halde en küçükleri Ali´dir. Hz. Cafer, Mute Savaşı´nda şehit olmuştur. Cafer-i Tayyar ve Zülcenâheyn diye de meşhurdur. Babalarının vefatında Akil ve Talip müşrik iseler de Akil, Hudeybiye´de Müslüman olacak, Tâlip ise küfrü üzerine ölecektir. Hadisin İbnu Mace´deki veçhinde Talip ve Akil´in Ebu Talip´e varis oldukları, Müslüman olmaları sebebiyle, Cafer ve Ali´nin varis olamadıkları ifade edilir.

2- Hadiste geçen ribâ kelimesi rab´ın cem´idir. Rab beytler (aile meskeni) ihtiva eden menzil demektir. Dar (mahalle) manasına geldiği de söylenmiştir.[8] Öyleyse dar ve riba kelimesinin yan yana kullanılmış olması ya tekid ifade eder veya ravinin “bu kelimelerden hangisi hadiste gelmişti” diye düştüğü şekki ifade eder. Tercümede evbark diyerek te´kid şıkkını esas aldık.

3- Bu hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Veda Haccı sırasında Hz. Üsâme´nin bir sorusuna cevabını aksettirmektedir. Üsâme (radıyallahu anh), Mekke´deki ikamet sırasında Aleyhissalâtu vesselâm´ın nerede ikamet edeceğini merak etmektedir. Eski doğup büyüdüğü evinde mi, başka bir yerde mi Çünkü, orası Akil tarafından çoktan satılmış durumdaydı. Rivayetler, hicretle birlikte Mekke´de olduğu gibi terkedilmiş olan Hz. Ali, Hz. Cafer ve Resûlullah´a ait akarları Akil´in sattığını ifade eder. Keza diğer muhacirlerin malları da müşrik yakınları tarafından yağmalanıp satılmıştı.

Şu halde Üsâme (radıyallahu anh)´nin sorusu, harp halinde yapılmış bu haksız tasarrufların meşruiyyet durumuna yönelik olabilir. Bu emrivakiyi Resûlullah kabulmu edecek, yoksa kabul etmeyip, o gün elinde tutanlardan geri mi alacak

Şarihler, bu hadisle ilgili açıklamalarında bir başka soruyu gündeme getirip münakaşasını yaparlar: Dini bakımdan ayrı bir statüye sahip bulunan ve haram olan Mekke´deki evlerin durumu nedir Satılabilir mi, satılamaz mı Orada şahsî mülk edilebilir mi, edilemez mi

Yine bu hadisle ilgili olarak üzerinde durulan bir husus, Kur´an´da geçen el-Mescidü´l-Haram´la kastedilen huduttur. Mekke´nin her tarafı mı, muayyen bir kısım mı

Hadisten, bir Müslümanın dar-ı harpte mülk edinmesi halinde, burası fethedilecek olsa o mülkün eski Müslüman sahibine ait olacağı hükmü de çıkarılmıştır.

Bu meseledeki ihtilaf, mevzu üzerine gelmiş bulunan farklı hadislerden ve farklı tatbikatlardan ileri gelir.

* Sadedinde olduğumuz hadiste geçen Resûlullah´ın “Akil bize evbark bıraktı mı ” sözü ile Efendimiz´in, Akil´in tasarrufunu meşru addettiği manası çıkarılmıştır. Bu telakkiye göre, Akil´in tasarrufu cahiliye devrinde yapılmış olmasına rağmen, sonradan meşru addedilip kabul edilen bir kısım tasarruflar sırasına girer. Nitekim cahiliye devrinde nikahlananların sonradan nikahları yenilenmemiştir.

* Cumhur, bu hadise dayanarak Mekke´deki evlerin miras olacağına, alınıp satılacağına hükmetmiştir.

* Öte yandan Alkame İbnu Nadla´dan İbnu Mace´nin kaydettiği bir hadiste şöyle denir: “Resûlullah, Ebu Bekr ve Ömer öldükleri zaman Mekke´nin evlerine, sevâib (Allah için bağışlanan, bedava istifade edilen şey) deniliyordu. ihtiyaç duyan oturur, ihtiyaç duymayan da başkasını oturturdu.”

Bu hadisin munkatı ve mürsel olması sebebiyle zayıflığına dikkat çekilmiş olmakla beraber, İbnu Ömer, Mücahid ve Ata bu hadisin zahiriyle hükmetmişlerdir.

İbnu Hacer´in açıklamasını takip edelim: “Abdurrezzak, İbnu Cüreyc´ ten naklen der ki: “Ata, Harem bölgesinde kirayı nehyeder, “bana Hz. Ömer´in, Mekke´deki evlerin kapılanmasını yasakladı. Çünkü hacılar, evlerin arsalarına inmekte idi” derdi. Evine ilk kapı koyan kimse Süheyl İbnu Amr oldu ve bu hususta Hz. Ömer´e özür beyan etti.”

Tahavî´nin İbrahim İbnu Muhacir tarikiyle Mücahid´den nakline göre, Mücahid: “Mekke mübahtır; orada evbarkın satılması, evlerinin kiraya verilmesi haramdır” demiştir. Sevrî ve Ebu Hanife de aynı hükme varmıştır. Ebu Yusuf, Hanife´ye bu meselede muhalefet etmiştir. İmam Muhammed´in görüşünde ihtilaf edilmiştir. Cumhur caiz olduğuna hükmeder, Tahavî de cevaz hükmüne uyar, Alkame hadisinin bilfarz sahih olduğu kabul edilse bile az ilerde belirtilen tevile dayanılarak zahirine uyulmayış sebebi belirtilmiştir.

Şafiî hazretleri, Buhari´nin Kitabu´l-Hacc´da tahric ettiği Üsâme hadisiyle ihticac etmiştir. Şafiî merhum der ki: “Resûlullah, hadiste mülkü, hem kendine hem de satana (Akil´e) izafe etmektedir.” Şafiî´nin bu meselede bir diğer hücceti Resûlullah´ın fetih senesinde sarfettiği şu sözüdür: “Kim Ebu Süfyan´ın evine girmişse emniyettedir.” Burada evi Ebu Süfyan´a izafe etmiştir.

Şafiî gibi düşünen İbnu Huzeyme, ayetten delil getirmiştir: “O mallarda bir de evlerinden çıkarılıp mallarından mahrum bırakılmış fakir muhacirlerin hakkı vardır..” (Haşir 8). Allah Teala hazretleri, bu ayet-i kerimede Mekkeli muhacirlere evlerini nisbet etmektedir; tıpkı mallarını nisbet ettiği gibi. Eğer evler kendilerinin olmasaydı, kendilerinin olmayan evlerden çıkarılmış olmakla mazlum sayılmayacakladı.” İbnu Huzeyme devamla der ki “Eğer Akil´in sattığı evler mülk edinilmeyecek mahiyette olsaydı, o evlere Müslüman olmaları hasebiyle Ali ve Cafer evleviyetle müstehak olacaktı.” Büyu bölümünde görüleceği üzere, Hz. Ömer Mekke´de hapishane yapmak üzere bir ev satın almıştır. Abd İbnu Humeyd´in bir tahricinde Hz. Ömer´in, hacc sırasında Mekke evlerinin kapılarını kapamayı yasakladığına dair Nafi´in İbnu Ömer´den rivayet ettiği haber, bu söylediğimizle muaraza etmez. Abdurrezzak´ın Mücahid´den yaptığı bir tahrice göre, Hz. Ömer: “Ey Mekkeliler, evlerinize kapı koymayın, ta ki, uzaktan gelenler diledikleri yere insinler” demiştir. Bu rivayetin, Hz. Ömer´den bir başka veçhini de daha önce kaydettik. Bunların arasını şöyle cemetmek mümkündür. Hz. Ömer, dışardan gelenlere merhameten, onlardan kira alınmasını hoş karşılamamış olmalı. Bundan Mekke´deki evlerin alınıp satılmasını yasaklama hükmü çıkmaz. Ahmed İbnu Hanbel ve başkaları da bu görüşe meyletmiştir. İmam Malik´in bu meseledeki tutumu hususunda ihtilaf edilmiştir:

* el-Kadı İsmail der ki: “Kur´an´ın zahiri, bundan kastedilen şey içerisine, menasik ve namaz icra edilen mesciddir. Mekke´nin diğer evleri değil.”

* el-Ebheri der ki: “Malik ve ashabının kavli Mekke´nin savaşla fethedildiği hususunda ihtilaf etmez. Onların ihtilafı “Mekke´yi Resûlullah, hurmetinin büyüklüğü sebebiyle Mekke ahalisine bağışladı mı, yoksa Müslümanlara mı bıraktı ” hususundadır. Bu ihtilaf da, evlerinin satılması, kiraya verilmesi meselesindeki ihtilafa bais olmuştur. “Mekke savaşla fethedildi” diyenlerce racih olanı, “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Mekke´nin evlerini eski ahalisine bağışladığı”dır. Böylece Mekke´nin hükmü, savaşla fethedilen diğer beldelerin hükmünden farklı olmaktadır.” Süheylî ve başkaları bunu zikretmiştir.

* el-Mescidu´l-Haram´la kastedilen nedir Bu husustaki münakaşaya daha önce yer verdiğimiz için burada tekrar etmeyeceğiz (4583. hadis).

4- Hadiste mevzubahis edilen darın (yani evin) Haşim İbnu Abdi Menaf´a ait bulunan dar olduğu, bunun Haşim´den sonra oğlu Abdulmuttalib´e geçtiği, bunu Abdulmuttalib´in, hayatında oğulları arasında taksim ettiği, böylece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a da, babasının hissesi sebebiyle bir hak düştüğü, Aleyhissalâtu vesselâm´ın bu evde dünyayı şereflendirdiği belirtilir. İbnu Hacer, Resûlullah´ın evindeki, Akîl ve Talib´in tasarruflarını şöyle açıklar: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hicret edince, Akil ve Talib, “dar”ın tamamına, Müslüman olmamaları ve Resûlullah´ın da hicretle hakkını terketmiş olması haysiyetiyle tevarüs ettiler. Talib, Bedir´de öldürülünce, Akîl darın tamamını sattı.” el-Fakihî, bu darın Akil´in evladlarının elinde devam ettiğini, Haccac-ı Zalim´in kardeşi Muhammed İbnu Yusuf´a yüz bin dinara sattıklarını kaydetmiştir.

ed-Dâvudî ve başkası, hadisle ilgili farklı bir açıklama sunarlar: “Hicret eden mü´minlerin evini kafir yakınları satmışlardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), -onlardan İslam´a girenlerin kalplerini kazanmak için- bu cahiliye tasarruflarını te´yid etti.”

Hattabî der ki: “Bana göre, bu ev Akil´in mülkünde baki kalmış olsaydı bile, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), o eve yine de inmezdi. Çünkü o evler artık, Allah yolunda terkedilmiş evlerdi, bir daha onlara geri gelmezlerdi.” Ancak, Hattabî´yi bu görüşünde tenkid etmişler ve: “hadisin siyakı Akil´in evi sattığını ifade etmektedir. Hadisten şu mana çıkmaktadır: “Eğer Akîl satmasaydı Resûlullah ona inecekti” demişlerdir.

Şarihler, ilgili hadislerin şerhinde başka teferruata da inerler.[9]

ـ4709 ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: الْقَاتِلُ َ يَرِثُ[. أخرجه الترمذي .

4. (4709)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Katil varis olamaz.” [Tirmizî, Ferâiz 17, (2110).][10]

AÇIKLAMA:

Hadis, katilin maktule varis olamayacağını ifade etmektedir. Ulemâ çoğunluk itibariyle bu görüştedir. Katil hataen veya kasten de öldürse hüküm böyledir. Hz. Ömer, Ali ve Şureyh gibi meşhur kadılar, Şafiî, Ebu Hanife ve ashabı gibi imamlar hep aynı görüşü paylaşırlar. Maldan da diyetten de pay alamayacağını söylerler.

İmam Malik ve Nehâî, hataen katilin diyetten olmasa da maldan miras hissesi alacağını söylemişlerdir. Ancak alimler tahsis, delilsiz makbul değil demişlerdir.

Cabir İbnu Zeyd´den gelen bir rivayette daha sarih olarak: “Hangi erkek, bir erkek veya kadını âmden veya hataen öldürecek olsa onlardan buna miras yoktur; hangi kadın, bir erkek veya bir kadını âmden veya hataen öldürecek olsa o kadına bunlardan miras yoktur” denmiştir. [11]

ـ4710 ـ5ـ وعن سعيدِ بْنِ الْمُسَيَّبٍ قَالَ: ]أبِي عُمَرُ أنْ يُوَرِّثَ أحَداً مِنَ ا‘عَاجِمِ إَّ أحَداً وُلِدَ في الْعَرَبِ[. أخرجه مالِكٌ.وزاد رزين: »وَامْرَأةً جَاءَتْ حَامًِ فَوَلَدَتْ في الْعَرَبِ فَهُوَ يَرِثُهَا إنْ مَاتَتْ وَتَرِثُهُ إنْ مَاتَ، ومِيرَاثُهُ في كِتَابِ اللّهِ تعالى« .

5. (4710)- Said İbnu´l-Müseyyeb rahimehullah anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), Arap (memleketinde) doğmadıkça, Acem´den birini varis kılmaktan imtina etmiştir.” [Muvatta, Feraiz 14, (2, 520).]

Rezîn şu ilavede bulundu: “Hamile olarak gelip Arap (memleketinde) doğuran kadını da hariç kıldı. Bu durumda erkek, eğer ölürse kadına varis olur. Eğer erkek ölürse, kadın da ona varis olur. Erkeğin miras(taki pay nisbet)i Allah´ın kitabında vardır.”[12]

AÇIKLAMA:

Zürkânî´nin açıklamasına göre, İmam Malik´in İbnu´l-Müseyyeb´ten yaptığı bu rivayet, Arap olmayanlardan birinin, ölen bir kimse hakkında delil ve hüccete dayanmadan: “Ben onun yakınıyım, malına varisim” şeklinde bir iddiada bulunacak olsa, Acemler kendi aralarında bunu ikrar da edecek olsalar, Hz. Ömer´in bu iddiayı kabul etmediğini fade etmektedir. Ancak, bunun gerçek olduğu bilinir ve adil Müslümanların şehadetiyle sübut bulursa, bu durumda İslam memleketinde doğmuş biri gibi verâset hakkı doğar ve birbirlerine varis olurlar.

İmam Malik der ki: “Hamile bir kadın düşman diyarından gelse, Arap memleketinde doğum yapsa bu çocuk belli ki onundur; kadın ölse, çocuk ona varis olur; çocuk ölse, kadın ona varis olur. Kadının alacağı miras payı da Allah´ın kitabında belirtilmiştir; altıda veya üçte bir.”[13]

ـ4711 ـ6ـ وعن أبِى ا‘سْوَدِ الدُّؤَلِى قَالَ: ]أُتِِىَ مُعَاذٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه بِمِيرَاثِ يَهُودِيٍّ فَوَرَّثَهُ ابْناً لَهُ مُسْلِماً وَقَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: ا“سَْمُ يَزِيدُ وََ يَنْقُصُ[. أخرجه أبو داود .

6. (4711)- Ebu´l-Esved ed-Düelî anlatıyor: “Hz. Muaz´a bir Yahudinin miras meselesi getirildi. Onun Müslüman oğluna da mirastan pay verdi ve dedi ki: “İslam [galebe çalar, ona galebe çalınmaz], artar eksilmez.” [Ebu Davud, Feraiz 10, (2912, 2913).][14]

AÇIKLAMA:

1- 4706 numaralı hadiste geçtiği üzere Hz. Muâz, Müslüman kafirden miras alabileceği görüşünde idi. Bu sebeple, kendisine intikal eden -biri Yahudi, diğeri Müslüman- iki kardeşin, Yahudi babalarının mirasıyla ilgili ihtilaflarında, Müslüman kardeşin de mirasa iştirak etmesine hükmetmiştir. Kullandığı delil de yukarıda kaydedilen, Resûlullah´ın اِْسَْم يَزِيدُ وََ يَنْقُصُ sözüdür. Şarihler bu ibareye muhtelif manalar vermişlerdir.

* İslam, (kendisine dahil olanlarla) artar, (irtidad edenlerle) eksilmez.

* İslam, (fethedilen memleketlerle) artar, (keferenin galebe çalacağı diyarlarla) eksilmez.

* İslam´ın hükmü galebe çalar. Onun galebe çaldığı hususlardan biri, ebeveyninden biri Müslüman olan kimseye İslam hükmünün verilmesidir. Hz. Muâz bu manayı esas alarak, hadisten Müslüman kafire varis olacağına, fakat kafirin Müslümana varis olamayacağına hükmetmiştir.

2- Hadisin bazı vecihlerinde “İslam üstün olur, ona üstün olunamaz” ibaresi yer eder. Teysir´in metninde yok ise de köşeli parantez içine alarak bu ziyadeyi dercettik.[15]

ـ4712 ـ7ـ وعن عَمْرِو بْنِ شُعَيْبِ عَنْ أبِيهِ عَنْ جَدِّهِ قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أيُّمَا رَجُلٍ عَاهَرَ بِحُرَّةٍ أوْ أمَةٍ، فَالْوَلَدُ زِناً َ يَرِثُ مِنْ أبِيهِ وََ يَرِثْهُ[. أخرجه الترمذي ولم يذكر: وََ يَرِثُهُ.»المُعَاهَرَةُ« الزنا. و»الْمُعَاهِرُ« الزاني. و»عَهَرَ بِهَا« إذا زنِى بها .

7. (4712)- Amr İbnu Şuayb, an ebihi an ceddihi tarikiyle anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Hür veya cariye bir kadınla kim zina yaparsa, bundan hasıl olacak çocuk veled-i zinadır, ne o babasına, ne de babası ona varis olamaz.” [Tirmizî, Feraiz 21, (2114).] [16]

AÇIKLAMA:

İslâm uleması, bu hadise dayanarak veled-i zinanın babaya varis olamayacağına hükmetmiştir: “Çünkü derler, verasette asıl, nesebtir. Veled-i zina ile zani arasında nesep yoktur. Böyle olunca verasete hak kazanamaz.” Bu çocuğa da ne zani ne de yakınları varis olamazlar.

Tirmizî, ilim ehlinin bu hadisle amel ettiğini belirtir. [17]

İKİNCİ FASIL

FERAİZİN AHKÂMI VE VARİSLER

* DEDE VE NİNE

ـ4713 ـ1ـ عن ابْنِ الزبير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أنَّهُ كَتَبَ إلَيْهِ أهْلُ الْكُوفَةِ فِي الْجَدِّ فَقَالَ: أمَّا الّذِي قَالَ فيهِ رَسُولُ اللّهِ #: لَوْ كُنْتُ مُتَّخِذاً مِنْ هذِِهِ ا‘مَّةِ خَلِيً َتَّخَذْتُهُ فإنَّهُ نَزَّلَهُ مَنْزِلَةَ ا‘بِ. يَعْنِي أبَا بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ[. أخْرَجه البخاري. ومعناه: جعل الجدّ في منزلة ا‘ب، وأعطاه ما يأخذ ا‘ب من الميراث.

1. (4713)- İbnu´z-Zübeyr (radıyallahu anhümâ)´in anlattığına göre: Ehl-i Kûfe, kendisine yazarak dede hakkında sormuşlardı. O da şu cevabı vermişti: “Hakkında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Ben bu ümmet içerisinde birini kendime halil seçseydim, onu seçerdim” dediği kimse, yani Ebu Bekr, dedeyi (miras meselesinde) baba yerine koymuştu.” [Buhârî, Fezâilu´l-Ashab 5.][18]

AÇIKLAMA:

Görüldüğü üzere, Abdullah İbnu Zübeyr´e dedenin mirastan alacağı pay sorulmuş, o da Hz. Ebu Bekr´in bu meseledeki kanaatini yazarak cevap vermiştir. Bu cevaba göre, Hz. Ebu Bekr: “Dede, baba gibi mirastan pay almalıdır. Büyük babanın varlığı halinde kardeşler mirasa iştirak etmemelidir, miras tamamiyle dedeye kalmalıdır” diye fetva vermiştir.[19]

ـ4714 ـ2ـ وَعَنْ عِمْرَانِ بْنِ حُصَين رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا قَالَ: ]جَاءَ رَجُلٌ الى رَسُولِ اللّهِ #: فقاَل: إنَّ ابْنَ ابْنِي مَاتَ، فَمَالِي مِنْ مِيرَاثِهِ؟ قَال: لَكَ السُّدُسُ، فَلَمَّا وَلَّى دَعَاهُ. فَقَالَ: لَكَ سُدُسٌ آخَر؛

فَلَمَّا وَلّى دَعَاهُ وَقَالَ: إنَّ السُّدُسَ اŒخَرَ طُعْمَةٌ[. أخرجه أبو داود والترمذي.وقال أبو داود: قالَ قَتَادَةُ: فََ يَدرون مع أيّ شئ ورثه. قال قتادة: وأقلّ شئٍ ورث الجدّ السدس.يُقَال أعطاه هذا الشئ »طُعْمَةً« إذا أعطاه زائداً على حقه، أو أعطاه شيئاً يعطى غيره مثله .

2. (4714)- İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bir adam gelerek: “Oğlumun oğlu vefat etti. Ondan miras hakkım nedir ” diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Sana altıda biri var!” buyurdu. Adam dönüp gidince geri çağırdı ve:

“Sana diğer bir altıda bir daha var!” buyurdu. Adam dönüp gidince tekrar çağırdı ve:

“Diğer altıda bir, (hak değil) fazladan bir ikramdır!” buyurdu.” [Ebu Davud, Feraiz 6, (2896); Tirmizî, Feraiz 9, (2100).]

Ebu Davud der ki: “Katade şunu söyledi: “(Sahabe, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu kimseyi, başka) hangi varisler olduğu halde varis kıldığını bilmiyor.” Katâde devamla der ki: “Dedenin tevarüs ettiği en az miktar, altıda birdir.”[20]

AÇIKLAMA:

Şarihler, bu taksim sırasında, ölen torunun herkesçe bilinen iki kızı olması gerektiğini belirtirler. Böylece o iki kız evlada üçte iki düşecek, geriye üçte bir kalacaktır. Bu üçte birin yarısı -ki altıda bir eder- büyükbabaya kalmıştır. Bu altıda bir, büyükbabanın normal hissesidir. Geriye ikinci altıda bir kalmaktadır. Resûlullah, başka ehl-i feraiz (hisse düşen varis) olmadığı için bunu da dedeye tahakkuk ettirmiş. Ancak bunu, kanuni bir hisse sayılmasını önlemek için ikinci kere çağırarak vermiş; onun asabelikten gelen ziyade bir bağış olduğunu da ayrıca belirterek: “Diğer altıda bir tu´medir (ikramdır)” demiştir.

Tîbî der ki: “Bu meselenin şekli şöyledir: “Ölen kimse, geride iki kızla bu soru sahibini bırakmıştır. İki kıza üçte iki düşer, geriye üçte bir kalır. Aleyhissalâtu vesselâm, soru sahibine miras payı olarak altıda biri verdi. Çünkü o, ölenin dedesi idi. Adam bıraktı, o da çekip gitti. Sonra adamı geri çağırıp, ona diğer altıda biri de verdi. Böyle yapması, adamın kendisine düşen payın üçte biri olduğu zannına düşmesin diye idi. Hadiste geçen tu´menin burada, manası ta´sibdir, yani asabe olmaktan düşen bir ikram, yani “sana farz suretinde pay olmayan bir rızk”dır. Diğer altıda bire tu´me demiş, birinci altıda bire dememiştir. Çünkü birincisi “farz”, yani sabit miras payı idi. Pay, ikram gibi değildir. Muayyen olan miktarı değişmez, hep sabit kalır. Halbuki ikram sabit bir nisbet üzere değildir, değişir. Bu sebeple ona tu´me denmiştir.”

2- Katâde, “dedenin torundan en az altıda bir alacağını, bu altıda birin, onun normal payı (farz) olduğunu, duruma göre kanuni hakkı dışında bazı ikramlarda daha fazla olabileceğini” belirtiyor. Nitekim sadedinde olduğumuz hadiste Resûlullah ikinci bir altıda bir daha vermiştir.[21]

ـ4715 ـ2ـ وعن معاوية رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّّهُ كَتَبَ الى زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ يَسْألُهُ عَنْ الجَدِّ. فَكَتَبَ إلَيْهِ: كَتَبْتَ تَسْألُنِى عَنِ الجَدِّ، واللّهُ أعْلَمُ. فإنْ ذلِكَ مِمَّا لَمْ يَكُنْ يَقْضِى فيهِ إَّ ا‘ُمَراءُ، يَعْنِى الْخلفاءُ، وقَدْ حَضَرْتُ الْخَلِيفَتَيْنِ قَبْلَكَ يُعْطِيَانِهِ النِّصْفَ مَعَ ا‘خِ الْوَاحِدِ، وَالثُّلُثَ مَعَ ا“ثْنَيْنِ فَصَاعِداً، َ يَنْقُصُ مِنَ الثُّلُثِ وَإنْ كَثُرَ ا“خْوَةُ[. أخرجه مالك .

3. (4715)- Hz. Muaviye (radıyallahu anh)´nin anlattığına göre: “Kendisine dedenin miras payından soran Zeyd İbnu Sabit´e şöyle yazmıştır: “Bana yazarak dededen soruyorsun. Doğruyu Allah bilir. Bu mesele, ancak umeranın -yani halifelerin- hükmedeceği meselelerden biridir. Ben sizden önce iki halifeyi gördüm. Onlar ölenin tek bir kardeşi ile verasete iştirak eden dedeye malın yarısını veriyorlardı. İki ve daha fazla kardeş olması halinde üçte bir veriyorlardı. Erkek kardeşler çok da olsa dedenin payı üçte birden aşağı düşmezdi.” [Muvatta, Feraiz 1, (2, 510).][22]

ـ4716 ـ3ـ وعن بُرَيْدَةٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]جَعَلَ النَّبِىُّ #: لِلْجَدَّةِ السُّدُسَ إذَا لَمْ يَكُنْ دُونَهَا أُمٌّ[. أخرجه أبو داود.

4. (4716)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), büyükanneye, önünde, (ölenin) anne(si) olmadığı takdirde, altıda bir pay koydu.” [Ebu Davud, Feraiz 5, (2895).][23]

AÇIKLAMA:

Ölen torunun annesi olmadığı takdirde büyükanneye torundan altıda bir miras düşmektedir. Eğer ölen torunun annesi hayatta ise, büyükanneye mirastan pay düşmemektedir. Burada büyükanne anneanne veya babaanne olmuş farketmez, hükümleri birdir.[24]

* KIZLAR VE KIZKARDEŞLER

ـ4717 ـ1ـ عن ا‘سود بْنِ يزيد قال: ]أتَانَا مُعَاذٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه بِالْيَمَنِ مُعَلِّماً وَأمِيراً. فَسَألْنَآهُ عَنْ رَجُلٍ تُوُفَي وَتَركَ ابْنَةً وأُخْتاً. فَقَضَى ل‘بْنَةِ النِّصْفُ، وَلِ‘ُخْتِ النِّصْفُ، وَرَسُولُ اللّهِ # حَيٌّ[. أخرجه البخاريُّ، وهذا لفظه، وأبو داود .

1. (4717)- Esved İbnu´l-Yezid anlatıyor: “Bize (Yemen´e), Muaz (radıyallahu anh), muallim ve emir olarak geldi. Ona, bir kızla bir kızkardeş bırakarak ölen kimse(nin veraset durumu) hakkında sorduk. O, kız için yarım, kızkardeşi için de yarıma hükmetti. O sırada Aleyhissalâtu vesselâm sağdı.” [Buhârî, Ferâiz 6 12; Ebu Davud, Feraiz 4, (2893).][25]

AÇIKLAMA:

Hadiste, Hz. Muaz´ın hükmü belirtildikten sonra, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hayatta olduğu belirtilir. Bundan maksad Hz. Muaz´ın verdiği hükümlerde Aleyhissalâtu vesselâm´dan bir delile dayandığını; delil olmayan, yeni karşılaştığı meselelerde karar vermeyip, Efendimizden sorduğuna dikkat çekmektir. Böylece bu hükmün Hz. Mu-az´ın şahsî bir fetvası değil, sünnet-i nebeviyeye dayanan bir hüküm olduğu anlaşılır.[26]

ـ4718 ـ2ـ وعن هُزيل بْنِ شُرحبيل قال: ]سُئِلَ أبو مُوسى عَن بِنْتٍ وَبِنْتِ ابْنِ وَأُخْتٍ. فَقَالَ: لِلْبِنْتِ النِّصْفُ، وَلِ‘ُخْتِ النِّصْفُ؛ فَسُئِلَ ابْنُ مَسْعُودٍ، وَأُخْبِرَ بِقَوْلِ أبِي مُوسى؛ فقَالَ ابْنُ مَسْعُودِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: لَقَدْ ضَلَلْتُ إذاً وَمَا أنَا مِنَ الْمُهْتَدِينَ. ثُمَّ قَالَ: أقْضِى فِيهَا بِقَضَاءِ

رَسُولِ اللّهِ # لِ‘بْنَةِ النِّصْفُ، وَ‘بْنَةِ اِبْنِ السُّدُسُ تَكْمِلَةَ الثُّلُثَيْنِ، وَمَا بَقِىَ لِ‘ُخْتِ. فأُخْبِرَ أبُو مُوسى بَقُوْلِ ابْنِ مَسْعُودٍ. فقَالَ: َ تَسْأُلُونِى مَا دَامَ هذَا الْحَبْرُ فيكُمْ[. أخرجه البخاري وأبو داود والترمذي.»الحَبْرُ« بفتح الحاء وكسرها: العالم .

2. (4718)- Hüzeyl İbnu Şurahbil anlatıyor: “Ebu Musa (radıyallahu anh)´ya “Ölenin bir kızıyla kızkardeşinin oğlu ve [anababa bir]kızkardeşinin miras payından soruldu. Dedi ki:

“Kız için yarı, [anne baba bir]kızkardeş için de yarı. [İbni Mes´ud´a gidin, ondan da sorun. O da benim söylediğime muvafakat edecektir!] [Ebu Musa, fetvasında oğlan kardeşin kızına mirastan pay vermemişti.] Bunun üzerine doğru İbnu Mes´ud´a sorulmaya gidildi ve Ebu Musa´nın söylediği de kendisine haber verildi. İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) dedi ki: “(Eğer ben onun fetvasına uyarsam) dalalete düşmüş olurum ve hidayetten ayrılanlara katılırım!”

Sonra ilave etti: “Onlar hakkında, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ ın verdiği hükümle hükmedeceğim: “Kız için yarı, oğulun kızı için- üçte ikiyi tamamlamak üzere- altıda bir,[27] geri kalan da kızkardeş içindir!”

Ebu Musa´ya İbnu Mes´ud´un sözü haber verildi. Bunun üzerine:

“Bu derin alim aranızda olduğu müddetçe (müşkillerinizi) bana sormaya gelmeyin!” dedi. [Buhârî, Feraiz 7, 12; Ebu Davud, Feraiz 4, (2890); Tirmizî, Feraiz 4, (2094).][28]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin anlaşılmasını sağlayacak bazı ilave ibareleri tercüme zımnında parantez içerisinde dercettiğimiz için onları tekrar etmeyeceğiz.

2- Hadis, İbnu Mes´ud´un, miras meselesini Ebu Musa´dan daha iyi bildiğini, Ebu Musa´nın onun bu faziletini tasdik ve kabul ettiğini göstermektedir.

3- Hadisin Ebu Davud ve Tirmizî´deki veçhinde, soru sadece Ebu Musa´ya değil, Süleyman İbnu Rebia´ya da sorulur. Soru sahibine Ebu Musa ve Süleyman birlikte cevap verirler.

4- İbnu Mes´ud, oğulun kızına altıda bir nisbetinde pay ayırıyor.

5- “Geri kalan, kızkardeş içindir” ifadesinin gerekçesi: “Kızkardeş kızlarla birlikte asabedir” diye açıklanmıştır. Şöyle ki: Normalde kızların hakkı üçte ikidir. Tek olan kız çocuğu, bunun yarısı olan bir hisseyi alınca, geriye kızların hakkında altıda bir kalır. Bunu da oğulun kızı (veya kızları) alır. Terekeden geri kalan ise en yakın asabeye gider. Oğulun kızları “pay sahipleri” arasında yer almıştır. Öyleyse geriye kalan (üçte bir) da kızkardeş içindir.

Ebu Musa´yı, mirasın yarısını kızkardeşe vermeye sevkeden husus ayet-i kerimede: “Bir kimse ölür ve kendisinin çocuğu olmayıp da bir kızkardeşi bulunursa, mirasın yarısı onundur” (Nisa 176) buyrulmuş olmasıdır. Muhtemelen, ayette geçen veled (çocuk) kelimesinin kız-erkek her ikisini de ifade etmesi durumu nazardan kaçmıştır veya veled kelimesinin sadece erkek çocuğa has olduğunu irade etmiştir. Mamafih “kızkardeş için yarısı” hükmünü “pay” manasında değil, ikram manasında söylemiş olabileceği de ifade edilmiştir.

Hattâbî der ki: “Hadiste, kızkardeşlerin kızlarla birlikte asabe olduğu beyan edilmektedir. Bu görüş sahabeden bir cemaatin, tabiinin ve değişik beldelerin fukahasının umumunun görüşüdür. Ancak sahabeden İbnu Abbas bu meselede bütün ashaba muhalefet etmiştir. Ona göre, bir adam ölür ve geride bir kız ve anababa bir bir kızkardeş bırakırsa, mirasın yarısı kıza aittir. Kızkardeşe hiçbir şey düşmez.”[29]

* ERKEK KARDEŞLER

ـ4719 ـ1ـ عن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]إنَّكُمْ تَقْرَءُونَ هذِهِ اŒية: مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا اَوْ دَيْنٍ، وإنَّ رَسُولَ اللّهِ # قضَى بِالدَّيْنِ قَبْلَ الْوَصِيَّةِ، وإنَّ أعْيَانَ بَنِي ا‘مِّ يَتَوارَثُونَ دُونَ بَنِي الْعََّتِ. الرَّجُلُ يَرِثُ أخَاهُ بِيهِ وأُمِّهِ دُونَ أخِيهِ “بِيهِ[. أخرجه الترمذي.»اَعْيَانُ« اِخْوَةُ مِنَ اَبِ وَاُمُّ.و»العََّتُ« الذين أبُوهُمْ وَاحد وأمهاتهم شتى .

1. (4719)- Hz. Ali (radıyallahu anh) buyurmuştur ki: “Sizler şu ayeti okuyorsunuz: “…Bu hisseler, onların borçları ödendikten ve vasiyetleri yerine getirildikten sonradır…” (Nisa 12). Bilesiniz ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vasiyyetin yerine getirilmesinden önce borçlarının ödenmesine hükmetti. Annebaba bir kız ve erkek kardeşler, baba bir, anne ayrı kız ve erkek kardeşlerden önce birbirlerine varis olurlar. Erkek, annebaba bir erkek kardeşine, baba bir erkek kardeşinden önce varis olur.” [Tirmizî, Feraiz 5, (2095).][30]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Ali (radıyallahu anh) “şu ayeti okuyorsunuz, ama manasını, hükmünü yeterince biliyor musunuz ” demek istemiştir. Çünkü ayette önce vasiyet zikrediliyor, sonra da borç zikrediliyor. Halbuki, ehemmiyet yönüyle Resûlullah, borcu öne almıştır. Yani ölen kimsenin önce borçları tesviye edilecek, sonra vasiyetleri yerine getirilecektir.

2- Hz. Ali, ikinci olarak anababa bir kardeşlerle, baba bir-anne ayrı kardeşler mirasta birleşince, anababa bir kardeşler, yakınlık bağlarının daha güçlü olması sebebiyle varis olacaklarını, öbürlerinin varis olamayacağını ifade eder.[31]

* CENİN

ـ4720 ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَضى رَسُولُ اللّهِ #: في جَنِينِ امْرَأةٍ سَقَطَ مَيْتاً بِغُرَّةٍ: عَبْدٍ أوْ أمَةٍ. ثُمَّ تُوُفِّيَتِ الْمَرْأةُ الَّتِي قَضى لَهَا بِالْغُرَّةِ فَقَضى # أنَّ مِيرَاثِهَا لَبَنِيهَا وَزَوْجِهَا، وَأنَّ الْعَقْلَ عَلى عَصَبَتِهَا[. أخرجه الشيخان والترمذي.»الغُرَّةُ« عند العرب العبد أو ا‘مة. وعند الفقهاء ما بلغ ثمنه من العبيد نصف عشر الدّية.و»العقلُ« الدية.و»العاقِلَةُ« أقارب الرجل الذين يؤدون عنه ما يلزمه من الدية .

1. (4720)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ölü olarak düşürülen bir cenin için köle veya cariye bir gurreye hükmetti. Sonra lehine bir gurreye hükmedilen kadın ölmüştü. Aleyhissalâtu vesselâm, kadının mirasının oğullarına ve kocasına kalacağına, diyetinin de asabesine kalacağına hükmetti.” [Buhârî, Feraiz 11, Tıbb 46, Dyiat 25; Müslim, Kasame, 35, (1681); Tirmizî, Diyat 15, (1410), Ferâiz 19, (2112).][32]

AÇIKLAMA:

1- Hadise muhtelif tariklerde bazı açıklayıcı ziyadelerle rivayet edilmiştir. Buna göre, Hüzeyl´e bağlı Benî Lihyan´dan bir kadın, hamile olan kumasıyla ağız kavgası yapmış, sonra da çadır direği ile vurup önce karnındaki ceninin düşmesine, daha sonra da annenin ölmesine sebep olmuştur. Kavga eden bu kadınlar Hamel İbnu Malik´in hanımlarıdır.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), düşen cenin için bir gurreye hükmetmiştir. Gurre, köle demektir, kadın da olabilir, erkek de. Düşük yapan kadın da ölünce, öldüren kadının âkilesinin, yani baba tarafındaki akrabalarının diyet ödemelerine hükmetmiştir. Diyetin, cinayeti bizzat işleyene değil de âkilesine hükmetmesi, ortadaki vakanın gerçek bir cinayet olmamasındandır. İslam şeriatine göre, amden öldürme ile şibh-i amd´ın hükmü farklıdır. Amden öldürme, cinayetin öldürme aletiyle vuku bulmasıyla tahakkuk eder; kesici, yaralayıcı silahlarla yapılan öldürmeler bu sınıfa girer. Böyle olmayanlara şibh-i amd denir. Nitekim sadedinde olduğumuz rivayette çadır direğinin vurulması mevzubahistir. Amden öldürme ile şibh-i amd´le öldürmenin müeyyidesi de farklıdır. Ammde kısas esastır, şibh-i amde âkile´ye diyet terettüp eder.

3- Ulema, düşürülen ceninin diyetinin bir gurre olduğunda ittifak eder. Cenin erkek olmuş, kız olmuş, azaları belli olmuş olmamış farketmez, hüküm aynıdır.

Ancak, cenin canlı doğar da sonra ölürse buna gurre değil, normal bir insanın diyeti gerekir. Bu durumda erkek için yüz deve, kız için elli deve vermek icap eder.

Gurreyi cani vermez, âkilesi öder. Hanefiler ve Şafiiler böyle hükmetmiştir. İmam Malik ve Basra ulemasına göre gurreyi cani öder.

İmam A´zam´la İmam Malik´e göre caniye kefaret lazım gelmez ise de, Şafii´ye ve bazı alimlere göre kefaret de lazımdır.[33]

ـ4721 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَضَى رَسُولُ اللّهِ #: أنَّ الْمَوْلُودَ إذَا اسْتَهَلَّ ثُمَّ مَاتَ وَرِثَ وَوُرِّثَ. وإذَا لَمْ يَسْتَهِلَّ فََ يَرِثُ وََ يُوَرِّثُ[. أخرجه أبو داود.»استَهَلَّ الْمَوْلُودُ« إذا بكى عند ودته و يكون ذلك إ من حي، وكذا إن وجد منه أمارة تدل على الحياة.

2. (4721)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), doğan çocuk ağlar sonra ölürse, varis olur ve ona varis olunur. Ağlamazsa (ölü doğarsa), ne varis olur ne de ona varis olunur.” [Ebu Davud, Feraiz 15, (2920).][34]

AÇIKLAMA:

Önceki hadiste de geçtiği üzere ölü doğan çocukla, diri doğup ölen çocuk arasında terettüp edecek ahkam yönüyle büyük fark var. Doğan çocuğun ağlaması, onun diri olarak doğmuş olduğunu tesbit eden alametlerden biridir; nefes alması, hapşırması, kımıldaması gibi başka alametler de canlılığa delil kılınabilir. Bir kimsenin vefatı sırasında varisi hamile ise, doğuma kadar miras taksimi yapılmaz. Çünkü ölü mü doğacak, diri mi; kız mı olacak erkek mi Bunlar miras taksimine müessir olacak amillerdir. Resûlullah´ın ağlamayı zikretmesi, doğum sırasında anneden ayrılır ayrılmaz, çocuklar çoğunlukla ağlarlar. Şu halde ağlama en belirgin canlılık alametidir.[35]

* MÜLÂANE ÇOCUGU

ـ4722 ـ1ـ عن مكحول قال: ]جَعَلَ رَسُولُ اللّهِ # مِيرَاثَ ابْنِ الْمَُعَنَةِ ‘ُمِّهِ ثُمَّ لِوَرَثَتِهَا مِنْ بَعْدِهَا[. أخرجه أبو داود.»اَلْمَُعَنَةُ« التي عنها زوجها وانتفى من ولدها .

1. (4722)- Mekhul anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mülâane (ile ayrılan karıkocanın) çocuğunun mirasını annesine kıldı, anneden sonra da annenin varislerine kıldı.” [Ebu Davud, Ferâiz 9, (2907).][36]

AÇIKLAMA:

Hadis, mülâane ile boşanan ailenin çocuğunu anneye vermekte, mirasını da anneye ve ondan sonra, belli bir tertip ve sıraya göre gelen annenin asabesine havale etmektedir.[37]

ـ4723 ـ2ـ وعن واثلة بن ا‘سقع رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: تَحُوزُ الْمَرْأةُ ثََثَةَ مَوَارِيثَ: عَتِيقََهَا، وَلَقِيطَهَا، وَولَدِهَا الَّذِى َعَنَتْ عَلَيْهِ[. أخرجه أبو داود والترمذي.»اَللَّقيطُ« الطفل الذي يوجد مرميا على الطريق يعرف أبوه

و أمه وهو حرّ وءَ عليه عند أكثر الفقهاء، وذهب بعضهم الى أن وءَ اللقيط لملتقطه، واحتج بهذا الحديث وليس بحجة عند ا‘كثر، و ثابت عند أكثر أهل النقل .

2. (4723)- Vasile İbnu´l-Eska (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kadın üç mirası toplar. Azadlısı(nın mirası), buluntusu(nun mirası), üzerine mülâane bulunduğu çocuğu(nun mirası).” [Ebu Davud, Feraiz 9, (2906); Tirmizî, Feraiz 23, (2116).][38]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, kadının üç ayrı mirasa hak sahibi olduğunu belirtir:

* Azadlısının mirası: yani bir kadının azad ettiği köle ölecek olsa, eğer başka varisi yoksa, azad eden kadın, onun mallarına varis olur. Azadlığa rağmen arada vela denen bir bağ devam eder.

* Buluntunun mirası: Bu umumî yerlerde, cami yol, park, dağ gibi yerlerde bulunup büyütülen çocuk, (bunlara lakit de denir). Bunların babaları belli değildir.

* Mülâane çocuğu: Yani kadının mülâane yoluyla kocasından ayrılmasına sebep olan çocuk. Şarihler, “Bu çocuğu baba nefyettiği için çocukla baba arasında nesep yoktur. Dolayısıyla birbirlerine varis olamazlar” derler. Ama anne cihetinden nesebi sabittir. Bu sebeple anneyle çocuk birbirlerine varis olurlar.[39]

* MU´TEDDE (İDDET BEKLEYEN KADIN)

ـ4724 ـ1ـ عن محَمّد بْنِ يَحْيى بنِ حِبَّانِ قالَ: ]كَانَ عِنْدَ جَدِّى حِبَّانَ امْرَأتَانِ: هَاشِمِيَّةٌ، وَأنْصَارِيّةٌ، فَطَلَّقَ ا‘نْصَارِيَّةَ، وَهِىَ تُرْضِعُ. فَمَرَّتْ بِهَا سَنَةٌ، ثُمَّ هَلَكَ وَلَمْ تَحِضْ. فقَالَتْ: أنَا أرثُهُ، لَمْ أحِضْ. فَاخْتَصَمُوا الى عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فقَضى لَهَا بِالْمِيرَاثِ فََمَتْهُ الْهَاشِمِيَّةُ. فقَالَ: هذَا عَمَلُ ابْنِ عَمِّكِ، هُوَ أشَارَ عَلَيْنَا بهذَا. يَعْنِى عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه مالك.

1. (4724)- Muhammed İbnu Yahya İbni Hibban anlatıyor: “Dedem Hibban´ın iki hanımı vardı. Biri Haşimiye, diğeri Ensariye idi. Dedem, Ensariye´yi, çocuğu meme verir halde boşadı. Kadının üzerinden bir yıl geçti, sonra dedem öldü, kadın hala hayız olmadı. Bunun üzerine:

“Ben kocama varis olurum, çünkü hayız olmadım!” dedi. Dava Hz. Osman (radıyallahu anh)´a intikal etti. Hz. Osman kadının mirasa iştirak etmesine hükmetti. Haşimiye kadın, bu kararı sebebiyle Hz. Osman´ı levmetti. Hz. Osman:

“Bu, senin amcaoğlunun işidir. Böyle hükmetmemize o işaret etti!” dedi. “Amcaoğlun” sözüyle Hz.Ali (radıyallahu anh)´yi kasdetmişti.” [Muvatta, Talak 43, (2, 572).][40]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, boşanan bir kadının, aradan bir yıl geçmesine rağmen hayız görmediğini belirtir. Bu hal, kadının çocuğunu emzirmesinden ileri gelmiş olmalıdır. Hz. Osman, bu kadının, ölen kocasına varis olacağına hükmeder.

Hz. Osman: “Amcaoğlun” tabiriyle Hz. Ali´yi kasdetmiştir. Haşimi kadının Hz. Osman´ın kararından memnuniyetsizlik izhar etmesi üzerine Hz. Osman´ın “Bu senin amcaoğlunun işi” demesi, bu hükmü Hz.Ali´nin vermiş olduğunu gösterir. Bilindiği üzere Hz. Ali, halifelere hep kadılık yapmıştır.

2- Hz. Osman´ın kadına: “Bu senin amcaoğlunun işi” demekle, kadını yatıştırmayı, gönlünü almayı düşünmüş olmalıdır.[41]

ـ4725 ـ2ـ وعن عبدالرَّحمنِ بْنِ هُرْمُزُ ا‘عْرَجِ: ]أنَّ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه وَرَّثَ نِسَاءَ ابْنِ مُكَمِّلٍ مِنْهُ، وَكَانَ طَلَقَّهُنَّ وَهُوَ مَرِيضٌ[. أخرجه مالك .

2. (4725)- Abdurrahman İbnu Hürmüz el-A´rac anlatıyor: “Osman İbnu Affan (radıyallahu anh) İbnu Mükemmil´in hanımlarını kendisine varis kıldı. İbnu Mükemmil hasta iken hanımlarını boşamıştı.” [Muvatta, Talak 41, (2, 572).][42]

AÇIKLAMA:

İbnu Mükemmil´in ismi Abdullah´tır. Kaynaklar onun üç hanımı olduğunu, Zühri´nin şeyhi bulunduğunu kaydeder. Abdurrezzak´ın belirttiğine göre, İbnu Mükemmil hasta olduğu halde hanımlarını boşadıktan sonra iki sene daha hayatta kalır. Ölümünden sonra, kadınların iddeti dolar dolmaz, Hz. Osman, kadınları kocalarının malına varis kılar. Hz. Osman´ın varis kılma sebebi, boşama hadisesinin hastalık sırasında yapılmış olmasıdır. Hz. Osman (radıyallahu anh)´ın bu hükmüne ashabtan kimse itiraz etmemiştir.[43]

ـ4726 ـ3ـ وعن ربيعة بن أبى عبد الرحمن قال: ]سَألْتِ امْرأةُ عَبْدِالرَّحْمنِ بْنِ عَوْفٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه الطََّقَ مِنْهُ. فقَالَ: إذَا طَهُرْتِ فآذِنِينِى. فآذَنَتْهُ فَطَلَّقَهَا ألْبَتَّةَ. أوْ تَطْلِقَةً كَانَتْ بَقِيَتْ لَهَا وَهُوَ مَرِيضٌ يَوْمَئِذٍ، فوَرَّثهَا عُثْمَانُ مِنْ زَوْجِهَا مِيرَاثَهَا بَعْدَ انْقِضَاءِ عِدَّتِهَا[. أخرجه مالك .

3. (4726)- Rebîa İbnu Ebi Abdirrahman anlatıyor: “Abdurrahman İbnu Avf´ın hanımı, ondan kendisini boşamasını talep etti. Abdurrahman: “Adetten temizlenince bana haber ver!” dedi. Kadın haber verdi. O da talak-ı bette ile (üç talakla) -veya baki kalan tek bir talakla- boşadı. Ne var ki Abdurrahman o gün hasta idi. Hz. Osman, kadının iddeti tamamlanınca kocasının malına onu da varis kıldı.” [Muvatta, Talak 40, (2, 571, 572).][44]

AÇIKLAMA:

Bu kadının adı Tümadır Bintu´l-Esbağ el-Kelbiyye´dir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Abdurrahman İbnu Avf´ı Kelb kabilesine gönderir ve: “Davetine icabet ederlerse meliklerinin kızıyla evlen!” emir buyurur. İslamî daveti kabul etmeleri üzerine bir müddet orada ikamet eder ve bu esnada Tümadır ile evlenir. Medine´ye dönüşte, onu beraberinde getirir. Bir Kureyşli ile evlenen ilk Kelbî kadının bu olduğu belirtilir.

Kaynaklarımız, kadının geçimsiz olduğunu, Hz. Abdurrahman´ın onu daha önceden iki talakla boşadığını, tek talak kaldığı halde geçimsiz davranışlarını devam ettirdiğini, Hz. Abdurrahman (radıyallahu anh), hastalanınca böyle bir durumda: “Allah´a yemin olsun. Eğer boşanma istemeye kalkarsan seni boşayacağım” dediğini, kadının da: “vallahi talep edeceğim” dediğini Abdurrahman´ın da: “Öyleyse hayız olup temizlenince bana haber ver!” dediğini kadının durumunu bildirdiğini, Abdurrahman-´ın da onu son defa boşadığını, sadedinde olduğumuz hadiste görüldüğü üzere, Hz. Osman´ın kadını Abdurrahman´a varis kıldığını belirtir.

Hz. Osman´ın varis kılış sebebi, kadını boşadığı sırada Abdurrahman (radıyallahu anh)´ın hasta bulunması ve bu hastalıktan hiç kurtulmadan ölmüş olmasıdır.

Şu halde, ölüme götüren hastalık sırasındaki boşama hadisesi muteber değildir.[45]

* KELÂLE (NE EVLAD NE DE BABA BIRAKMADAN ÖLEN)

ـ4727 ـ1ـ عن زيد بْنِ أسلم قال: ]سَألَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه رَسُولَ اللّهِ #: عَنِ الْكََلَةِ. فقَالَ لَهُ: تَكْفِيكَ مِنْ ذلِكَ اŒيةُ الَّتِى أُنْزِلَتْ في الصَّيْفِ في آخِرِ سُورَةِ النّسَاءِ.قَالَ راَويه: قُلْتُ ‘بِى إسْحَاقَ: وَهُوَ مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَدَعْ وَلَداً وََ وَالِداً؟ قَالَ: كذلِكَ ظَنُّوا[. أخرجه مالك.»آيَةُ الصَّيْفِ« الَّتِى في آخر سورة النساء: يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ في الْكََلَةِ.و»آيةُ الشِّتَاءِ« اŒية الّتِى في أولها: يُوصِيكُمُ اللّهُ في أوَْدِكُمْ اŒية .

1. (4727)- Zeyd İbnu Eslem (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a kelâle´(nin miras hissesin)den sormuştu.

“Bu yaz nazil olan, Nisa suresinin sonundaki ayet, bu meselede sana yeterlidir” buyurdular.

Hadisin ravisi der ki: “Ebu İshak´a sordum: “Kelâle, ne çocuk ne de baba bırakmadan ölen kimse değil mi ” Bana: “Böyle zannettiler!” diye cevap verdi.” [Muvatta, Feraiz 7, (2, 515); Müslim, Feraiz 9, (1617).]

Yaz mevsiminde indiği için “Yaz ayeti” denen ayet şudur: (Mealen “Senden fetva istiyorlar. De ki: “Varis olarak babası ve çocuğu bulunmayan kimsenin mirası hakkında Allah size hükmünü bildiriyor: Eğer bir kimse ölür ve kendisinin çocuğu olmayıp da bir kızkardeşi bulunursa, mirasın yarısı onundur. Eğer kadın ölür de çocuğu olmayıp geride sadece erkek kardeşi varis olarak bulunursa, mirasın tamamını alır. Varisler iki kızkardeş ise, mirasın üçte ikisi onlara aittir. Eğer varisler hem erkek, hem de kızkardeşler ise, erkeğe iki kız hissesi vardır.” Allah şaşırırsınız diye hükümlerini size böylece bildiriyor. Allah herşeyi hakkıyla bilir” (Nisa 176).

Kış mevsiminde indiği için kış ayeti denen ayet de, Nisa suresinin baş tarafındadır:

“Allah, miras taksimini size şöyle emrediyor: Size varis olan çocuklarınızdan erkeğe iki kız hissesi vardır. Çocuklar, hepsi kız olmak üzere ikiden fazla iseler, o zaman mirasın üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk sadece bir kızdan ibaretse ona mirasın yarısı verilir. Eğer ölenin çocuğu varsa, ölenin anne ve babasından herbirine altıda bir hisse vardır. Ölenin çocuğu olmayıp da sadece anne ve babası onun mirasçısı ise, o zaman annenin hakkı üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri de varsa, annenin hakkı yine altıda birdir. Bu hükümler ölünün borçları ödendikten ve usulü dairesinde vasiyeti yerine getirildikten sonra kalan mal içindir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size menfaatçe daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz; bu yüzden de onlar arasındaki miras taksimini size bıraktığımız takdirde adaletsizlik edersiniz. Bu hisseler ise, Allah katından birer hak olarak size emrolunmuştur. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir ve her işini hikmetle yerine getirir” (Nisa 11).[46]

AÇIKLAMA:

Kelâle ile ne kastedildiği hususunda pekçok görüş ileri sürülmüştür. Hz. Ebu Bekr´, kelâleyi “Varisleri arasında babası ve oğlu olmayan kimse” diye tarif etmiştir. Bu tarif, sahabe, tabiin ve arkadan gelen nesillere mensup ulemanın cumhuru tarafından benimsenmiştir.

Ancak, Kur´an´da iki ayrı ayette gelen bu kelime, farklı anlamlara müsait olduğu için ihtilaflara yol açmıştır. Nisa suresinin evvelindeki ayet, el-Vahidi´ye göre kışta inmiştir, sonundaki ayet ise yazda inmiştir. Kelâlenin zikredildiği evvelki ayetle, sondaki ayetlerde zikredilen diğer varisler farklıdır. Evvelki ayette, (Nisa 11) sözgelimi anne bir kardeşler mezkurdur, sondaki ayette (Nisa 176) annebaba bir kardeşler veya baba bir kardeşler mevzubahistir.

Sadedinde olduğumuz rivayetten anlaşılmakta ise de, Müslim´de gelen bir rivayet daha sarih olarak, kelâleyi anlamakta Hz. Ömer´in kesin bir neticeye varamayarak Resûlullah´a müracatta bulunduğunu gösterir. Resûlullah, Hz. Ömer´i ayetten anlayacağı hususla başbaşa bırakarak, ayete havale etmiştir.

“Hz. Ömer der ki: “Ben size, kendimden sonra nazarımda, kelâle kadar ehemmiyetli bir şey bırakmıyorum. Hiçbir şeyde Resûlullah´a kelâlede olduğu kadar çok başvurmadım. Resûlullah da bana kelâle meselesinde olduğu kadar hiçbir şeyde sert olmadı. Sonunda parmağıyla göğsüme dürttü ve:

“Ey Ömer! Nisa suresinin son ayeti sana yetmiyor mu ” dedi. Eğer ben yaşarsam kelâle hakkında (kesin bir hükümle) hükmedeceğim. Kur´an´ı okuyan da okumayan da onunla hükmedecek.”

Bu ayet, hasta yatağında yatan Hz.Cabir´in bir sorusu üzerine nazil olmuştur: Cabir İbnu Abdillah´ı Aleyhissalâtu vesselâm geçmiş olsun ziyaretine gelmişti.

“Ey Allah´ın Resulü, ben kelaleyim, mirasım nasıl olacak ” diye sordu. İşte bunun üzerine mezkur ayet nazil oldu. Ahkamla ilgili nazil olan son ayetin bu olduğu söylenir.[47]

* ZEVİL ERHAM

ـ4728 ـ1ـ عن محمّد بن أبى بَكْر بْنِ حَزْم: ]أنَّهُ سَمِعَ أبَاهُ كَثِيراً يَقُولُ: كَانَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه كَثِيراً ما يَقُولُ: عَجَباً لِلْعَمَّةِ، تُورَثُ وََ تَرِثُ[. أخرجه مالك .

1. (4728)- Muhammed İbnu Ebi Bekr İbni Hazm´ın anlattığına göre babasının sıkça şöyle söylediğini işitmiştir:

“Hz. Ömer (radıyallahu anh) pek çok defalar şöyle derdi: “Halanın haline hayret ediyorum! Kendisine varis olunur, fakat o varis olmaz.” [Muvatta, Feraiz 9, (2, 517).][48]

AÇIKLAMA:

1- Zevil erham zirahm´ın cem´idir. Zirahm lügat olarak, karabet sahibi, yani akrabalığı bulunan kimse demektir. Istılah olarak terikeden üçte bir, dörtte bir gibi muayyen bir hissesi olmayan herhangi bir akraba demektir. Halbuki asabeden olanın terikede belli bir payı vardır.

2- Muvatta´nın bir başka rivayetinde, Hz. Ömer´in, bazı şartlarda yeğeni kendisinden miras aldığı halde, hiçbir halde yeğeninden miras alamayan hala hakkında bir mektup bile yazdığını, sonra mektubu getirtip:

“Eğer halanın yeğenden miras almasını Allah dileseydi ayette buna yer verirdi!” diyerek ve bu sözü iki kere terar ederek mektubu suda yıkadığını görmekteyiz.[49]

ـ4729 ـ2ـ وعن أبى مُوسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اِبْنُ أُخْت الْقَوْمِ مِنْهُمْ[. أخرجه أبو داود، وأخرجه النّساء عن أنسٍ.وعنده »ابْنُ أخْتِ الْقَوْمِ مِنْ أنْفُسِهِمْ« .

2. (4729)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir kavmin kızkardeşlerinin oğlu, kendilerindendir.” [Ebu Davud, Edeb 121, (5122); Nesâî, Zekat 96, (5, 106); Buharî, Feraiz 24.]

Nesâî´de şu ibare de gelmiştir: “Bir kavmin kızkardeşlerinin oğlu, kendi nefislerindendir.”[50]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, kızkardeşten olan yeğenlerin, kendilerinden biri addedilmesini gerektiriyor. Ona terettüp edecek hüküm, kendilerine terettüp edecek hüküm gibidir. Böyle olunca, mesela zekatın haram olduğu Haşimiler hususunda onların yeğenlerine de bu hurmet sirayet ettirilmiş, Haşimîlerin kızlarının çocuklarına da zekat haram addedilmiştir.

Nevevî der ki: “Zevil erhamın da varis olması gereğine inananlar bu hadisle istidlal ettiler. Ancak cumhur şu cevabı verdi: “Bu hadiste, onların varis kılınmasının gerektiğini ifade eden bir açıklık mevcut değildir. Hadis yeğenlerle dayılar arasında bir bağın ve akrabalığın varlığını beyan etmektedir; veraset meselesine temas etmemektedir. Hadisin siyakı, ondan muradın, yeğenin yanında, sır ifşası ve benzeri meselelerde onun kendilerinden biri gibi olmasını iktiza etmektedir.”

Başka alimler de, yeğenin dayılardan biri olması meselesini, mirasla ilgili bulmaz. Yardımlaşma, dayanışma, iyilik, şefkat, ilgi gibi hususlardaki birlik ve beraberliğin kastedildiğini söylemiştir.

İbnu Ebi Cemre bir başka sebep görür: “Resûlullah´ın bunu söylemiş olmasındaki hikmet şudur: Cahiliye devrinde, kızkardeşlerinin çocukları şöyle dursun, kız evladlarının çocuklarına bile itibar edilmez, iltifatta bulunulmazdı. Aleyhissalâtu vesselâm bu kötü adeti iptal etmek istemiştir.”[51]

* DİYETİN MİRASI

ـ4730 ـ1ـ عن سعيدِ بْن الْمُسَيَّبْ قالَ: ]كَانَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ: الدِّيَةُ على الْعَاقِلَةِ وَهُمْ يَرِثُونَهَا، وََ تَرِثُ الْمَرْأةُ مِنْ دِيَةِ زَوْجِهَا. فقَالَ لَهُ الضَّحَّاكُ بْنُ سُفْيَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: إنَّ رَسُولَ اللّهِ #: كَتَبَ إليّ أنْ أُوَرِّثَ امْرَأةَ أشْيَمَ الضَّبَابِيِّ مِنْ دِيَةِ زَوْجِهَا، وَكَانَتْ مِنْ قَوْمٍ آخَرِينَ. فَرَجَعَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[. أخرجه أبو داود والترمذي وصححه .

1. (4730)- Said İbnu´l-Müseyyeb rahimehullah anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) diyordu ki: “Diyet âkile üzerinedir. Öyle ise akile(yi teşkil edenler) diyete varis olurlar; kadın (âkileden olmadığı için) kocasının diyetine varis olamaz.” Dahhak İbnu Süfyan (radıyallahu anh) kendisine (itiraz ederek) dedi ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana Eşyem ed-Dıbâî´nin hanımını kocasının diyetine varis kılmamı yazmıştı. Kadın bir başka cemaatten idi.” Bunun üzerine Hz. Ömer, önceki tatbikatından hemen vazgeçti.” [Ebu Davud, Feraiz 18, (2927); Tirmizî, Feraiz 18, (2111).][52]

AÇIKLAMA:

1- Rivayetin tam anlaşılabilmesi için âkile diye kime dendiğini hatırlamamız gerekecek. el-Mecma´da âkile: “Kişinin hataen öldürdüğü kimsenin diyetini ödemeye iştirak eden baba cihetinden gelen asabe ve akrabalarıdır” diye tarif edilmiştir. Istılahat-ı Fıkhiyye´de, Ömer Nasuhi Bilmen´in etraflıca açıkladığı üzere, âkile, İslam hukukuna has bir tabirdir: “Bir şahsın mensup olduğu ehl-i divanıdır veya onun asabesi ile aşiretidir veya beytu´lmaldir veya azad edilmiş bir şahsın mevlasıdır” diye açıklanmıştır. Bunların arasında yardımlaşma ve dayanışma vardır. Binaenaleyh böyle bir akile kendi efradından birinin, hata suretiyle veya şüpheli amd ile yaptığı cinayetin diyetini veya gurre denilen damânı usulü dairesinde te´diye etmekle mükelleftir. Şunu da kaydedelim ki, âkile tatbikatı divan ve aşiret hayatı cari olan Araplar için akvam-ı İslamiyeye mahsus olagelmiş, bu gibi teşkilatı olmayan diğer İslam kavimlerinde tatbik edilmemiş, cinayetlere terettüp eden diyeti cani bizzat tesviye etmişti” (Istılahat-ı Fıkhiyye 3, 53-59).

2- Şu halde, sadedinde olduğumuz rivayete göre, Hz. Ömer, öldürülen bir kimsenin diyetine kimler varis olacak meselesini, “diyet ödeme durumunda kimler iştirak edecekse onlara ödemek gerekir” şeklinde bir kıyasla çözmüş, erkeğin karısını diyetten hisse alacakların dışında tutmuştu. Çünkü kadın, kocanın âkilesi sayılmazdı.

Hz. Ömer´in bu tatbikatına, Resûlullah zamanında bedeviler arasında amil olarak vazife yapmış, icraatta bulunmuş olan Dahhak İbnu Süfyan muttali olunca itiraz etmiş, Aleyhissalâtu vesselâm bu meseleyle ilgili olarak kendisine yazdığı bir talimatı hatırlatmıştır.

Bu hatırlatmaya göre, öldürülen koca için ödenen diyete onun karısı da varisdir. Hz. Ömer, şahsî kıyasına dayanan önceki tatbikatından derhal rücu eder.

Bu rivayet de gösteriyor ki, Hz. Ömer gibi ilklerden ve Resûlullah´ın yakınlarından olan bir sahabe bile bir kısım sünnetleri bilmemektedir, daha sonra öğrenmiştir. Hz. Ömer ve hatta Hz. Ebu Bekir ve diğer bir kısım sahabiler için bunun örnekleri var.

3- Hadis, maktul için diyet ödeneceğini göstermekte, ayrıca diyetin, maktulün diğer malları gibi verasete dahil edileceğini ifade etmektedir. Ulemâ çoğunluk itibariyle böyle hükmetmiştir.

Ancak Hz. Ali (radıyallahu anh)´nin “diyetin varisleri arasında anne bir kardeşlerin, kocanın, karının yer almayacağı görüşünde olduğu” belirtilmiştir.[53]

* SADAKANIN MİRASI

ـ4731 ـ1ـ عن بريدةٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَتِ امْرَأةٌ رَسُولَ اللّهِ # فقَالَتْ: كُنْتُ تَصَدَّقْتُ عَلى أُمِّي بِوَلِيدَةٍ، وَإنَّهَا مَاتَتْ وَتَرَكَتِ الْوَلِيدَةَ. فقَالَ: قَدْ وَجَبَ أجْرُكِ، وَردَّهَا عَلَيْكِ الْمِيرَاثُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي.

1. (4731)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir kadın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip: “Ben anneme bir cariye tasadduk etmiş idim. Şimdi annem, cariyeyi bırakarak vefat etti” (deyip, hükmünü sordu). Aleyhissalâtu vesselâm:

“Sana onun sevabı vacip olmuştur. Miras yoluyla da cariye sana geri gelmiştir!” buyurdular.” [Müslim, Sıyâm 154, (1149); Tirmizî, Zekât 31, (667); Ebu Davud, Vesaya 12, (2877); Zekat 31, (1656).][54]

AÇIKLAMA:

Bu (ve müteakip) hadis, kişinin yakınlarına yapacağı bağışla, “bağış sevabı”nı aynen kazanacağını ifade ettiği gibi, bağış yapılan kimsenin vefat etmesi halinde, bağış yapan kimseye veraset yoluyla geri gelebileceğini ifade etmektedir. Veraset yoluyla geri gelen mal “bağış olma” vasfını artık kaybetmiştir. Dolayısıyla hadislerde şiddetle yasaklanmış olan “bağışından rücu etmek” fiiline girmez. Alimler büyük ekseriyetiyle veraset yoluyla geri gelen bu bağışın helal olduğuna hükmetmiştir. Ancak, “Bunun fakirlere sarfedilmesi gerekir. Çünkü artık bu, Allah´ın hakkı olmuştur” diyen de olmuştur.[55]

ـ4732 ـ2ـ وعن مالكٍ: ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنَّ رَجًُ مِنَ ا‘نْصَارِ تَصَدَّقَ عَلى أبَوَيْهِ بِصَدَقَةٍ فَهَلَكَا فَوَرِثَ ابْنُهُمَا الْمَالَ وَكَانَ نَخًْ. فَسَألَ رَسُولَ اللّهِ # عَنْ ذلِكَ. فقَالَ لَهُ: لَقَدْ أُجِرْتَ في صَدَقَتِكَ وَرَدَّهَا عَلَيْكَ الْمِيرَاثُ[ .

2. (4732)- İmam Malik´e ulaştığına göre, “Ensardan bir zat, ebeveynine bir bağışta bulundu. Bilahare ebeveyni vefat etti. Oğulları tekrar bu mala veraset yoluyla sahip oldu. Bu bir hurmalıktı. Oğlan, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bu hususta sual etti. Aleyhissalâtu vesselâm ona:

“Şurası muhakkak ki tasadduk sevabını aldım. Şimdi o malı (Allah) sana miras olarak geri gönderdi” buyurdu.” [Muvatta, Akdiye 54, (2, 760).][56]

* VARİSLER CEMAATİ

ـ4733 ـ1ـ عن ابْنِ عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كَانَ الْمَالُ لِلْوَلَدِ، وَالْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ، فَنَسَخَ اللّهُ مِنْ ذلِكَ مَا أحَبَّ فَجَعَلَ لِلذَّكَرِ مِثْلَ

حَظِّ ا‘نْثَيَيْنِ، وَجَعلَ لِ‘بَوَيْنِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسَ وَالثُّلُثَ، وَجَعلَ لِلْمَرْأةِ الثُّمْنَ وَالرُّبُعَ، ولِلزَّوْجِ الشَّطْرَ وَالرُّبْعَ[. أخرجه البخاري .

1. (4733)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “(Cahiliye devrinde ölen babanın) malı oğluna kalırdı. Vasiyet de valideyn için yapılırTdı. Allah Teala hazretleri bundan dilediği kısmı neshedip erkeğin hissesini kadının hissesinin iki misli kıldı, ebeveynden herbiri için (eğer çocuk varsa) altıda bir, üçte bir kıldı. Kadına (çocuk varsa) dörtte bir kıldı. Zevc´e, (çocuk yoksa) yarı, (çocuk varsa) dörtte bir miras payı kıldı.” [Buharî, Vesâyâ 6, Tefsir, nisa 5, Feraiz 10.][57]

AÇIKLAMA:

1- Hadis cahiliye döneminin veraset ve vasiyet usulü ile, İslam´ın yaptığı tadilatı belirtmektedir. Buna göre, Resûlullah, cahiliye devrinde, ölen babanın malının sadece oğluna kaldığını, vasiyetin de sadece anne ve baba lehine yapıldığını belirtmektedir. Bu durum, mirasla ilgili ayetler (Nisa suresi 11-12. ayetler) nazil oluncaya kadar devam eder. Resûlullah, Arap örfünü, İlahî bir müdahale olmadan değiştirmez. Mevzu üzerine bir vahiy gelinceye kadar onu uygulardı. Miras meselesinde de öyle yapıldığı, vahyin gelişine kadar eski sistemin aynen tatbik edildiği sadedinde olduğumuz hadiste geçen “Allah Teala hazretleri bundan dilediği kısmı neshedip..” ibaresinden anlaşılmaktadır.

Hatta hadisin Taberi´de geçen veçhi, hem eski sistemin ruhunu kavramak, hem de yeri gelince hasıl olan istiğrabı anlamak bakımından burada kayda değer: İbnu Abbas anlatıyor: “(Miras ayeti) nazil olunca, Ashab:

“Ey Allah´ın Resulü! Ata binemeyen, düşmana karşı savaşmayan, küçücük kız çocuğuna mirasın yarısını mı vereceğiz ” dediler.

İbnu Abbas devamla der ki: “Cahiliye devrinde, mirası ancak düşmanla savaşanlara verirlerdi.”

2- Bu hadiste çok sarih değilse de İmam Şafiî´ye “mütevatir” dedirtecek kadar yaygın rivayetlerde geldiğine göre, İslam şeriatı, mirasta hissesi olanlar lehine vasiyette bulunmayı yasaklamıştır. İlerde (5793-5804 numaralar arası hadisler) açıklanacağı üzere İslam, vasiyeti malın üçte bir nisbetini aşmayacak şekilde tecviz etmiş ve hatta vasiyette bulunmaya teşvik etmiştir. Ancak bu, varislerden biri lehine olmamalıdır.

3- Hadiste geçen “Ebeveynden herbiri için..” “üçte bir var” tabiri, Buharî´de, sadece hadisin Tefsir bölümündeki veçhinde geçer. Bu ziyadeyle ilgili olarak İbnu Hacer: “…Anne ve babadan herbirine, bir halde altıda bir, bir başka halde anneye üçte bir hisse vardır” şeklinde açıklar

4- Ölenin çocuğu veya (erkek kardeşi) olması halinde anne ve babasına eşit olarak altıda bir düştüğü halde, çocuk (veya oğlan kardeş) olmadığı takdirde babaya, -anneye nesbetle- daha çok verilmektedir. Süheylî bunu, “babanın infak ve yardım gibi hususlarda evlad üzerinde hukuku fazladır” diye açıkladıktan sonra: “Buradaki farklılığın, hayatta kaldığı müddetçe annesine daha çok saygı ve hürmette bulunması için oğlana yapılan emirle telafi edildiğini” söyler. Abd İbnu Humeyd, bazı alimlerin, evlad olduğu durumda babanın aldığı faazlalığı: “Baba erkek kardeşleri örter ve onların hisselerini alır. Zira evlenme masraflarını, nafakalarını, -anneler değil- babalar çeker” demiştir.[58]

Son satır cd’de yoktu. Elden yazıldı. Kontrol ediniz.

ـ4734 ـ2ـ وعن زيد بْنِ ثَابِتٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]وَلَدُ ا‘بْنَاءِ بِمَنْزِلَةِ ا‘بْنَاءِ إذَا لَمْ يَكُنْ دُونَهُمْ أبْنَاءٌ: ذَكَرَهُمْ كَذَكَرِهِمْ، وَأُنْثَاهُمْ كَأُنْثَاهُمْ، يَرِثُونَ كَمَا يَرِثُونَ وَيُحْجَبُونَ كَمَا يُحْجَبُونَ، وََ يَرِثُ وَلَدُ ابْنِ مَعَ ابْنِ ذَكَرٍ. فإنْ تَرَكَ ابْنَةً وابْنَ ابْنٍ ذَكراً فَلِلْبِنْتِ النِّصْفُ، وَ‘بْنِ اِبْنِ مَا بَقِيَ؛ لِقَوْلِ رَسُولِ اللّهِ #: ألْحِقُوا الْفَرَائِضُ بأهْلِهَا فمَا بَقِيَ فَهُوَ ‘وْلَى رَجُلٍ ذَكَرٍ[. أخرجه البخاري ترجمة .

2. (4734)- Zeyd İbnu Sabit (radıyallahu anh) anlatıyor: “Oğulların çocukları, kendileriyle ölü arasında başka bir erkek çocuk olmadığı takdirde, ölenin çocuğu menzilesindedir: Oğlanların erkek çocukları, ölenin erkek çocukları gibidir. Oğulların kız çocukları da ölenin kız çocuğu gibidirler. Oğulların çocukları, oğullar gibi miras alırlar. Oğullar kendilerinden aşağıdakilerden mirasına mani oldukları gibi, oğulların oğulları da kendilerinden aşağıdakilerin miras almasına mani olurlar. Oğulun çocuğu, oğulla birlikte miras alamaz.

Ölen kimse, bir kızla, bir oğulun oğluna bıraksa, kız yarı alır, geri kalanı da oğulun oğlu alır. Zira Aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur:

“Miras paylarını (Kur´an´da zikredilen) hak sahiplerine verin. Geri kalan, (baba tarafından) en yakın erkeğe aittir.” [Buhârî, Feraiz 7.][59]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisin birinci paragrafı Buharî´de bab başlığı olarak kaydedilmiştir ve mevkuf gözükmektedir. İkinci paragrafı ise İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´ın merfu bir rivayetidir.

2- Hadiste, ölen kimse ile oğlundan hasıl torununun -arada başka erkek çocuk olmaması halindeki- miras durumu açıklanmaktadır. Kendi öz oğlundan hasıl erkek torun bu durumda öz oğlu menzilesinde olmaktadır.

3- İbnu Abbas´ın sözünde (ikinci paragrafta) geçen feraizden -ki “miras payları” diye çevirdik- maksad Kur´an´da zikredilen paylardır. Bu paylar: Yarım, yarımın yarısı, yarımın yarısının yarısı: üçte iki (sülüsan), bu ikinin yarısı, bu ikinin yarısının yarısı. Bunlardan da murad belirtilen hisselere nass-ı Kur´an´la hak sahibi olanlardır. Nitekim bir başka rivayette “Malı, Allah´ın kitabında belirtildiği nisbetlere uygun olarak taksim edin” buyrulmuştur.

4- “En yakın erkeğe” tabiri, “ölene neseb itibariyle en yakın olan erkek” demektir. Burada ehak manasına değildir. Buradaki hadiste söylenen mana (evlâ) kelimesi ile ifade edilmişse de, bazı hadislerde اَدْنَى kelimesi kullanılmıştır ki, “en yakın” manasını ifade eder. Hattabi bunun “asabede en yakın erkek” manasına geldiğini belirtir. Bu, “asabe arasında farz ehli -yani mirasa iştirak edecekler- dışında ölene en yakın kim varsa hak sahibi olur. daha uzak olan değil” diye açıklanmıştır. Eğer eşit uzaklıkta birden fazla kimse varsa, hepsi eşit şekilde o paya iştirak ederler. Keza, bu hadiste ayrı anne ve ayrı babalardan gelenlerin kastedilmediği, -zira bunlar menzile itibariyle eşit olmaları sebebiyle aralarında evla yoktur- kastedilen şeyin amca ile hala, oğlan kardeşin kızı ile oğlan kardeşin oğlu; amcanın oğlu ile amcanın kızı olduğu belirtilmiştir. Buradan aynı annebabadan veya aynı babadan olan erkek kardeşle kız kardeş hariç tutulmuştur. Zira bunlar şu ayet gereğince mirasa iştirak ederler: “Eğer mirasçılar erkek veya kız kardeşler ise o zaman erkek için kızın iki hissesi vardır…” (Nisa 176). Bundan annebaba bir kız ve kızkardeşle beraber olan erkek kardeşte olduğu gibi daha kuvvetliyle örtülen de istisna kılınır. Keza şu ayet gereğince anne bir kız ve erkek kardeş de bundan hariç kalır: “…Ve bir erkek veya kız kardeşi varsa, onlardan herbiri için altıda bir hisse vardır” (Nisa 12). Bundan muradın, anne bir kardeşler olduğu hususunda icma nakledilmiştir. [60]

ـ4735 ـ3ـ وعن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]وَقَدْ سُئِلَ عَنِ ابْنَيْ عَمٍّ أحَدُهُمَا أخٌ ‘مٍّ وَاŒخَرُ زَوْجٌ. فقَالَ: لِلزَّوْجِ النِّصْفُ، ولِ‘خِ مِنَ ا‘مِّ السُّدُسُ، وَمَا بَقِيَ بَيْنَهُمَا نِصْفَانِ[. أخرجه رزين .

3. (4735)- Hz. Ali (radıyallahu anh)´den biri anne bir erkek kardeş, diğeri koca olan iki amca çocuğu hakkında sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “Koca için yarı, anne bir erkek kardeş için altıda bir, geri kalan da aralarında ikiye bölünür.” [Rezin tahric etmiştir. (Buharî´de muallak olarak gelmiştir: Feraiz 15).][61]

AÇIKLAMA:

Bu vak´a şöyle olmuştur. Bir adam bir kadınla evlenir. Kadın buna bir oğlan doğurur. Sonra kadın diğer biriyle evlenir, ona da bir oğlan doğurur. Sonra, ikinciden boşanan kadını bunun erkek kardeşi alır, buna da bir kız doğurur. Bu kız, ikinci oğlanın anne bir kardeşi ve aynı zamanda amcasının kızıdır. Bu kız, birinci oğlanla evlenir. Bu oğlan, kızın amca oğludur. İşte bu kız, iki amca oğulu bırakarak ölmüş olan kızdır.

Hz. Ali´nin fetvasından çıkan husus şudur: Kocaya koca olması haysiyetiyle mirasın “yarı”sı verilir. Diğerine, anne bir kardeş olması sebebiyle altıda bir verilir. Geriye üçte bir kalır, bu da asabe olmaları haysiyetiyle ikisi arasında taksim edilir. Böylece birinci için üçte ikisi “farz” ve asabelik sebebiyle sahih olur, diğerine de farz ve asabelik sebebiyle üçte bir sahih olur.[62]

ـ4736 ـ4ـ وعن زَينبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]اشْتَكَى نِسَاءٌ مِنَ الْمُهَاجِرَاتِ الى رَسُولِ اللّهِ #: ضِيقَ مَنَازِلِهِنَّ. فأمَرَ # أنْ تُوَرَّثَ دُورَ الْمُهَاجِرِينَ النِّسَاءُ فَمَاتَ ابْنُ مَسْعُودٍ فوَرِثَتْهُ امْرَأتُهُ دَاراً بِالْمَدِينَةِ[. أخرجه أبو داود .

4. (4736)- Zeynep (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Muhacir kadınlardan bir kısmı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a evlerinin darlığından ve kendilerinin evlerden çıkarıldıklarından şikayet ettiler. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kadınların muhacir evlerine varis kılınmalarını emretti.” [Ebu Davud, Harac 7, (3080).] [63]

AÇIKLAMA:

1- Fethu´l-Vedûd´da Sindî´nin kaydına göre, “o zamanlar bir kadının kocası vefat edince evi varisler alıyor, kadıncağız diyar-ı gurbette iyice yalnız kalıyor, başını sokacak bir mesken bulamıyor, sıkıntıya düşüyordu.” Şu halde sadedinde olduğumuz hadis bu sıkıntıyı aksettirmektedir. Bundan sonra Aleyhissalâtu vesselâm´ın emriyle muhacir kadınlar veraset yoluyla kocalarının evlerine sahip oluyorlar, orada yerleşip kalıyorlardı. Muhacir kadınları Medine´de yabancı olmaları haysiyetiyle, Resûlullah, miras taksimi esnasında kocalarının evlerini onlara vermeyi emretmiş olmaktadır. Hadis bunu ifade ediyor.

Hattabî, bir başka açıklama sunar: Buna göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Medine´de muhacirlere ev tahsis etmiş olmasıyla ilgili rivayet iki suretle tevil edilmiştir.

* Bu tahsis arsa tahsisidir, ta ki o arsalara herkes oturacağı evi yapsın. Bu duruma göre, herkes verilen o arsa üzerinde inşa ettiği binanın sahibidir.

* Muhacirlere ariyet olarak evler tahsis edildi. Bu durumda evlere sahip olmamaları gerekir. Zira miras, ancak gerçek şekliyle malik olunan mal üzerinde caridir.

Bazı alimler, bir başka ihtimale de yer vermiştir: “Evler, hayatları müddetince bu kadınlara verilmiş olabilir. Bu tam bir temlik değildir; tıpkı Aleyhissalâtu vesselâm´ın evleri gibi. Ezvac-ı Tahirat, Efendimiz´in vefatından sonra hücrelerinde baki kaldılar. Ama evler onlara miras olmadı. Nitekim Resûlullah “Biz miras bırakmayız, bizden kalan sadakadır” buyurmuştur.[64]

* VELA´NIN MİRAS OLMASI

ـ4737 ـ1ـ عن عمر بن شُعيبٍ عن أبيه عن جَدِّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَرِثُ الْوََءَ مَنْ يَرِثُ الْمَالَ[. أخرجه الترمذي.

1. (4737)- Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Mala kim varis olursa vela´ya da varis olur.” [Tirmizî, Feraiz 22, (2115).][65]

AÇIKLAMA:

Vela, burada verasete sebep olan hükmî bir akrabalık demektir. Bu akrabalık karşılıklı akidle teessüs edebileceği gibi köle azad etme sonucu da teessüs eder. Öncekine vela-i muvalat; sonuncuya da vela-i ataka denir.

Öyle ise hadiste denmek istenen şudur: “Erkek asabelerden kim mala varis olursa, aynı şekilde arada vela bağı olan kimsenin -mesela azadlının- malına da varis olur.” Asabe´ye kadınlar dahil olamayacağı için, velaya kadınların varis olamayacağı; ancak, köleyi kadın azad etmişse veya kadının azad ettiği azad etmişse, o takdirde varis olabileceği belirtilmiştir.[66]

ـ4738 ـ2ـ وعن عمرو بن شعيبٍ عن أبيه عن جَدِّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: الْوََءُ لِ‘كْبَرِ مِنَ الذُّكُورِ، وََ يَرِثُ النّسَاءُ مِنَ الْوََءِ إَّ وََءَ مَنْ أعْتَقْنَ أوْ أعْتَقَ مَنْ أعْتَقْنَ[. أخرجه رزين .

2. (4738)- Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) anlatıyor:

“Velâ, erkeklerden en büyüğe aittir. Kadınlar, velaya (iki durum dışında) varis olamazlar. Bu iki durum şudur: Bizzat azad ettikleri veya azad ettiklerinin azad ettikleri.” [Rezin tahriç etmiştir.][67]

AÇIKLAMA:

Önceki hadiste de geçtiği üzere, kadınlar asabeye dahil olmadıkları için vela sebebiyle doğacak mirasa varis olamıyor. Buna iki istisnai durum var: Köleyi bizzat azad etmişse; bu takdirde velâ şahsına aittir. Çünkü, daha önce geçtiği üzere velâ, azad edene aittir. Azad eden kadınsa vela onundur, azadlısının bıraktığı -varissiz- malına varis olur. Yahut da kadının azad ettiği kimsenin azad ettiği kimse aynı durumda başka varis bırakmadan ölürse bu mala o kadın varis olabilir. [68]

ـ4739 ـ3ـ وعن أبِى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أرَادَتْ عَائِشَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها أنْ تَشْتَرِيَ جَارِيَةً لِتَعْتَقَهَا فأبَى أهْلُهَا إَّ أنْ يَكُونَ لَهُمُ الْوََءُ. فَذَكَرَتْ ذلِكَ لِرَسُولِ اللّهِ # فقَالَ: َ يَمْنَعُكِ ذلِكِ، فإنَّمَا الْوََءُ لِمَنْ أعْتَقَ[. أخرجه مسلم .

3. (4739)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), azad etmek niyetiyle bir cariye satın almak arzu etti. Ancak, kölenin sahibi velânın kendilerine ait olmasını şart koşdu. Hz. Aişe durumu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a söyledi. Efendimiz:

“Bu şart sana mani olmasın, (zira batıldır); velâ, köleyi kim azad etmişse ona aittir!” buyurdu.” [Müslim, Itk 15, (1505).][69]

AÇIKLAMA:

Velâ, yukarıda belirttiğimiz gibi azad edilenle azad eden arasında devam eden hukuki bağ, bir akrabalıktır. Ölüm halinde birbirlerine veraset hakkı doğuran bir bağ. İslam, bu bağın köleyi satana değil, azad edene ait olduğunu teşrî etmiştir. Bu sebeple azad edilmek kaydıyla satın alınacak kölenin velâsının kendine ait olacağını söyleyen ve bu şartla satmayı kabul eden köle sahibinin böyle bir şart koşmaya hakkı olmadığı Resûlullah tarafından belirtilmiş olmaktadır.[70]

ـ4740 ـ4ـ وعن أبى بكر بْنِ عبْدِالرَّحْمنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هِشَام قَالَ: ]إنَّ الْعَاصَ ابْنَ هِشَامٍ هَلَكَ، وَتَرَكَ ثَثَ بَنِينَ: اِبْنَانِ ‘ُمٍّ، وَآخَرُ لِعِلَّةٍ. فَهَلَكَ أحَدُ اللَّذَيْنِ ‘ُمٍّ، وَتَرَكَ مَاً وَمَوَالِىَ فَوَرَثَهُ أخُوهُ الَّذِى ‘ُمِّهِ الْمَالَ وَوََءَ مَوَالِىهِ، ثُمَّ هَلَكَ الَّذِى وَرِثَ الْمَالَ وَالْوََءَ وَتَرَكَ ابْنَهُ وَأخاً ‘بِيهِ. فقَالَ ابْنُهُ: أنَا أحْرَزْتُ مَا أحْرَزَ أبِى. فقَالَ ا‘خُ: لَيْسَ كَذلِكَ إنَّمَا أحْرَزْتَ الْمَالَ فَقَطْ، وأمَّا وََءُ الْمَوَالِى فََ، أرَأيْتَ لَوْ مَاتَ أخِى الْيَوْمَ ألَسْتُ أرِثهُ أنَا، فاخْتَصَمَا الى عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فقَضَى بِالْوََءِ ‘خِى الْمَيِّتِ وَبِالْمَالِ “بْنِ الْمَيِّتِ[. أخرجه مالك.

4. (4740)- Ebu Bekr İbnu Abdirrahman İbni´l-Haris İbni Hişam anlatıyor: “As İbnu Hişam ölmüş, geride üç oğlan bırakmıştı. Bunlardan ikisi bir anadan, biri de bir başka anadandı. Aynı anadan olan iki oğlandan biri daha öldü. Bu da mal ve azadlılar bıraktı. Aynı anadan olan kardeşi mala ve azadlıların velâsına varis oldu. Sonra da mal ve velaya varis olan kardeş de öldü, geriye bir oğlanla, baba bir kardeşini bıraktı. Oğlu: “Ben babamın sahip olduğu şeylere sahibim!” dedi. Kardeşi de:

“Durum böyle değil. Sen sadece mala sahip olursun, azadlıların velasına sahip lamazsın! Bilmez misin, kardeşim bugün ölseydi, ben ona varis olmayacak mıydım ” dedi ve Hz. Osman (radıyallahu anh) nezdinde dava açtılar. O, velanın ölen kardeşe; malın da ölenin oğluna ait olduğuna hükmetti.” [Muvatta, Itk 22, (2, 784).][71]

* ASABE´NİN MİRASI

ـ4741 ـ1ـ عن أبِى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: أنَا أوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أنْفُسِهِمْ. فَمَنْ مَاتَ وَعَلَيْهِ دينٌ وَلَمْ يَتْرُكْ وَفَاءً فَعَلَيْنَا قَضَاؤُهُ، وَمَنْ تَرَكَ مَاً فَلِوَرَثَتِهِ. وفي رِوايةٍ: وَمَنْ تَرَكَ مَاً فَلْيَرِثْهُ عَصَبَتُهُ مَنْ كَانُوا[. أخرجه الخمسة إَّ النّسَائِى .

1. (4741)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben mü´minlere, kendi nefislerinden evlayım. Öyleyse kim üzerinde borcu olduğu halde ölür, bunu ödeyecek mal bırakmazsa, onu ödemek bana aittir. Kim de mal bırakarak ölürse bu mal varislerine aittir. -Bir rivayette- Kim bir mal bırakmışsa, buna, kim olursa olsun asabesi varis olur.” [Buharî, Feraiz 4, 15, 25, Kefalet 5, İstikra 11, Tefsir, Ahzab 1, Nafakat 15; Müslim, Feraiz 16, (1619); Tirmizî, Feraiz 1, (2091); Cenaiz 69, (1070); Ebu Davud, Harâc 15, (2955).][72]

ـ4742 ـ2ـ وعن المِقْدَام رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ تَرَكَ كََّ فإلِيَّ، وَمَنْ تَرَكَ مَاً فَلِوَرَثَتِهِ، وَأنَا وَارِثُ مَنْ َ وَارِثَ لَهُ أعْقِلُ عَنْهُ وَأرِثُهُ وَالْخَالُ وَارِثُ مَنْ َ وَارِثَ لَهُ. يَعْقِلُ عَنْهُ، وَيَفُكُّ

عَلَيْهِ عَانِيَهُ وَيَرِثُهُ[. أخرجه أبو داود .

2. (4742)- Mikdam (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim külfet bırakırsa yükü banadır. Kim de mal bırakırsa bu varislerinedir. Ben varisi olmayanın varisiyim. Onun yerine diyet öderim, ona varis de olurum. Dayı da varisi olmayanın varisidir, ona bedel diyet de öder. Esirine de ona (fidye ödeyerek) kurtarıverir, ona varis de olur.” [Ebu Davud, Feraiz 8, (2900).][73]

AÇIKLAMA:

1- Külfet diye çevirdiğimiz كَلَ hem “borç” ve hem de “evlad u iyâl” manasına gelir. Öyleyse manası: “Bakıma muhtaç kimseler bırakarak ölen kimse gamlanmasın. Onların bakımı, himayesi bana aittir, bana sığınabilirler. Borç bırakmışsa borcunu da öderim” demek olur. Bir rivayette “…banadır” yerine “Allah ve Resûlüne´dir” şeklinde gelmiştir.

2- Resûlullah, varisi olmayana varis olacağına ve varisine, hîn-i hacette terettüp edecek, diyetini vermek, esirinin esaretten kurtulmasına maddi katkıda bulunmak gibi hizmetleri yerine getireceğini ifade ediyor. Bu ifadeler, Resûlullah´ın devlet reisi şahsiyeti gözönüne alındıkta, İslam devletinin, Müslüman vatandaşı karşısındaki hukuki vaziyetini ortaya koyar.

3- Dayının verasetine gelince: Normal olarak dayı varis olamaz. Ancak, hadis hiçbir asabesi olmayana dayının varis olacağını, diyetini ödeyeceğini belirtmektedir. Zevil erhamın varis olacağını söyleyenler bu hadisle ihticac etmişlerdir. Ancak hadisin zayıf olduğu, bu babta kavi bir hadis gelmediği kabul edilmiştir. Ulemâ, Resûlullah´ın, bu hadiste, başka varis olmama hallerinde dayıya ikram (tu´me) nev´inden verdiğini, bunun bir miras olmadığını söylemiştir. Aleyhissalâtu vesselâm´ın, dayıya, malda noktalanacak şekilde ölüye halef kılması ve buna miras demesi, mecaz nev´indendir. Tıpkı şu deyimlerde olduğu gibi; “Açlık, yiyeceği olmayan kimsenin yiyeceğidir” sabır, hilesi olmayanların hilesidir.”[74]

ـ4743 ـ3ـ وللترمذي عن عائشة مرفوعاً: ]الخَالُ وَارثُ مَنْ َ وَارِثَ لَهُ فقَطْ[. »الكَلُّ« العيال والثقل.

3. (4743)- Tirmizî´de Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´den merfu olarak şu rivayet gelmiştir: “Dayı, sadece varisi olmayana varis olur.” [Tirmizî, Ferâiz 12, (2105).][75]

AÇIKLAMA:

Hadisi kaydeden Tirmizî, hadis hususunda Ashab´ın ihtilaf ettiğini, bir kısmının dayı, teyze, hala ve amcayı varis kıldığını belirtir. “Ulemanın çoğu bu hadisle amel ederek zevilerhamı ehl-i ferâiz ve asabenin bulunmaması halinde varis kıldı” der. Zevil erham burada asabe ve ehl-i ferâiz dışındaki yakınlar mânasına gelir. Ashabın çoğu (Hz. Ömer, Ali, İbnu Mes´ud, Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrah, Muâz İbnu Cebel, Ebu´d-Derda, İbnu Abbas ve başkaları) zevil erhamın varis olacağı görüşündedirler. Tâbiînden Alkame, Nehâî, Şureyh, Hasen, İbnu Sîrîn, Atâ, Mücâhid, Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer vs. de bu görüşü benimsemişlerdir. Ancak Zeyd İbnu Sabit ile sazz bir rivayette İbnu Abbâs: “Zevil erhama miras yoktur, ehl-i ferâiz ve asabe yoksa mal beytulmale konur” demişlerdir. Tabiînden Said İbnu Müseyyeb ve Said İbnu Cübeyr bu görüşü benimsemiştir. İmam Mâlik, Şâfiîde bunu tercih etmişlerdir. Birinci görüş sahipleri sadedinde olduğumuz hadisten başka واُولُوا اَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلَى بِبَعْضٍ ayeti ile لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَك الْوَالِدَانِ وَاَقْرَبُونَ وَلِلنّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَك الْوَالِدَانِ وَاَقْرَبُونَ. ayetlerine dayanırlar. Zira burada akrabaların terekedeki hakkı mutlak olarak ifade edilmektedir.[76]

ـ4744 ـ4ـ وعن عائِشة رَضِيَ اللّهُ عَنْهَا قَالَتْ: ]مَاتَ مَوْلى لِرَسُولِ اللّهِ # وَتَرَكَ شَيْئاً وَلَمْ يَدَعْ حَمِيماً وََ وَلَداً. فَقَالَ #: أعْطُوا مِيرَاثَهُ رَجًُ مِنْ أهْلِ قَرْيَتِهِ[. أخرَجه أبو داود والترمذي. »الْحَمِيم«: القريب .

4. (4744)- Tirmizî´de Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´den merfu olarak, şu rivayet edilmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bir azadlısı vefat etti ve mal bıraktı. Geride ne evladı ne de bir yakını yoktu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Mirasını köyünden bir adama verin!” emretti.” [Ebu Dâvud, Ferâiz 8, (2902); Tirmizî, Ferâiz 213, (2106).][77]

AÇIKLAMA:

Ölen kimse, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın azadlısı olması haysiyetiyle, geride hiçbir yakınını da bırakmayınca, malın Resûlullah´a kalması gerekir. Ancak, peygamberler miras bırakmadıkları gibi hiç kimseye varis de olmazlar. Bu durumda malın beytülmale gitmesi gerekir. Ancak Resûlullah, azadlı adına bir sadaka olması düşüncesiyle, bir fakire verilmesini, bu fakirin de azadlının köy halkından olmasını uygun görmüş olmalıdır (el-Kâdî). Neylü´l-Evtar´da Şevkânî der ki: “Bunda, malum bir varisi olmayanın mirasını, kendi memleketinden birine vermenin cevazına delil var.”[78]

ـ4745 ـ5ـ وعن بريدة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَى رَجُلٌ رَسُولَ اللّهِ # فقَالَ: إنَّ عِنْدِى مِيرَاثَ رَجُلٍ مِنَ ا‘زْدِ، وَلَسْتُ أجِدُ أزْدِيّاً أدْفَعُهُ اليهِ. قَالَ: فاذْهَبْ فَالْتَمِسْ أزْدِيّاً حَوًْ. قَالَ: فأتَاهُ بَعْدَ الْحَوْلِ فقَالَ: لَمْ أجِدْ أزْدِيّاً أدْفَعُهُ اليْهِ. قَالَ: فاَنْطَلِقْ فَانْظُرْ أوَّلَ خُزَاعَيٍّ تَلْقَاهُ فَادْفَعْهُ إلَيْهِ. فَلَمَّا وَلّى قَالَ: عَليَّ بِالرَّجلِ. فَلَمَّا جَاءَهُ قَالَ: اُنْظُرْ كُبْرَ خُزَاعَةَ فَادْفَعْهُ إلَيْهِ[. أخرجه أبو داود.»الْكُبْرُ« بضم الكاف جمع ا‘كبر، وهم المشايخ، وقيل أراد به أقربهم الى الجلد اول، ولم يُرد كبر السن، وقد احتج بهذا الحديث قوم على توريث الرجل ممن يسلم على يده من الكفار، وخالفهم أكثر. الفقهاء، وجعلوا معنى الحديث ا“يثار بالبّر ورعي الذمام والصلة ونحو ذلك، وضعفوا هذا الحديث .

5. (4745)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a geldi ve: “Bende Ezd´den birisinin mirası var. Ben onu verecek bir Ezdli bulamıyorum (ne yapayım )” dedi. Aleyhisselâtu vesselâm:

“Git bir yıl bir Ezdli ara!” emretti. Adam bir yıl sonra tekrar geldi ve “Mirası verecek bir Ezdli bulamadım!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Git bak; karşılaşacağın ilk Huzâî´ye malı ver!” buyurdu. Adam geri dönünce: “Adamı bana çağırın” emretti. Adam çağırıldı. Gelince:

“Huzâa´nın en yaşlısına bak, malı ona ver!” buyurdu.” [Ebu Dâvud, Ferâiz 8, (2903, 2904).] [79]

AÇIKLAMA:

Ezd, Yemen´de bir kabile adıdır. Kabilenin ecdadı Ezd İbnu Gavs´a dayandığı için bu ismi almıştır. Ensarın aslı da buna dayanır.

Ezdli birisi olmayınca, Huzâa´dan birinin tavsiye edilişinin sebebi, Huzâanın Ezd´in bir kolu olmasındandır.

Hadiste kavmin en yaşlısı )كُنْر( ´ndan murad, en-Nihaye´de açıklandığına göre, kabilenin ceddine, diğer efrada nazaran en yakın olan kimse demektir. Bir bakıma en büyük olan manasına gelir.

Bazıları hadisten, kişinin, küffardan İslam´a girmesine vesile olduğu kimseye varis olabileceği hükmünü çıkarmıştır. Ancak çoğunluk, hadisin zaafına hükmederek bu istidlali benimsememiştir.[80]

ـ4746 ـ6ـ وعن ابْنِ عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]مَاتَ رَجُلٌ وَلَمْ يَدَعْ إَّ غَُماً لَهُ كَانَ أعْتَقَهُ. فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: هَلْ لَهُ أحَدٌ قَالُوا: َ. إَّ غَُماً كَانَ أعْتَقَهُ. فَجَعَلَ # مِيرَاثَهُ لَهُ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

6. (4746)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Bir kişi ölmüş, geride azad ettiği bir köleden başka [varis]bırakmamıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bu adamın geride bıraktığı bir adamı var mı ” diye sordu.

“Hayır yok! Sadece azad etmiş olduğu bir kölesi var!” dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mirasını azadlısına verdi.” [Ebu Davud, Ferâiz 8, (2905); Tirmizî, Ferâiz 14, (2107).][81]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın buradaki tavrı da 4743 numaralı hadistekinin aynısı olmaktadır; varisi olmayan kişinin mirasını beytülmale değil, ona en yakın kimseye vermektedir. Şurehy ve Tavus: “Azadlı”ya (başka varis olmayınca) “azad eden” varis olduğu gibi, “azadlı” da (başka varis yoksa) “azad eden”e varis olur” demiştir.[82]

ـ4747 ـ7ـ وعن عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]اَللَّقِيطُ حُرٌّ، وَمَالُهُ لِبَيْتِ الْمَالِ، وَكَذَا السَّائِبَةُ[. أخرجه رزين.

7. (4747)- Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Lakit (buluntu) hürdür (ölünce) malı da beytülmale aittir. Saibe de böyledir [hürdür]” buyurdu. ” [Rezin tahric etmiştir. (Hadisi Buhari mullak olarak kaydetmiştir: Feraiz 19.)][83]

AÇIKLAMA:

Lakit, mükerrer sefer açıkladığımız üzere sahipsiz olarak bulunan çocuklardır. Cami veya kilise avlusuna, sokağa, kıra terkedilen çocuklar gibi. Bunlara devlet sahip çıkmak zorundadır. Hukuken hürler ahkamına tabidirler.

Saibe: Cahiliye Arabı, bazan köleyi azad ederken şöyle derdi: “Sen saibe olarak hürsün!” Bu şekilde azad edilen köle üzerinde hiçbir kimsenin vela hakkı olmazdı. Saibe, lügat olarak, hayvanın dilediği şekilde otlaması manasına gelen bir kökten gelir. İslam´da bu şartla aza etmek mekruh addedilmiştir, ama batıl değildir. Mübah diyen şaz kalmıştır. Velanın varlığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Teferruata girmeyeceğiz. [84]

ÜÇÜNCÜ FASIL

RESÛLULLAH ALEYHİSSALÂTU VESSELÂM VE GERİDE BIRAKTIKLARININ MİRASI

ـ4748 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]سَألَتْ فَاطِمَةُ أبَا بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما أنْ يَقْسِمَ لَهَا مِيرَاثَهَا مِمَّا تَرَك رَسُولُ اللّهِ #. فقَالَ: إنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَالَ: َ نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ. فَغَضِبَتْ فَهَجَرَتْهُ. فَلَمْ تَزَلْ كذلِكَ حَتّى تُوُفِّيَتْ، وَعَاشَتْ بَعْدَ رَسُولِ اللّهِ # سِتَّةَ أشْهُرٍ إَّ لَيَالِىَ. ثُمَّ فَعَلَ ذلِكَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فأمَّا صَدَقَتُهُ بِالْمَدِينَةِ فَدَفَعَهَا عُمَرُ الى عَلِيٍّ وَعَبَّاسٍ، وَأمْسَكَ خَيْبَرَ وَفَدَكَ، وقال: هُمَا صَدَقَةُ رَسُولِ اللّهِ # كَانَتَا لِحُقوقِهِ الَّتِى تَعْرُوهُ وَنَوائِبِهِ، وَأمْرُهُمَا الى مَنْ وُلِيَ ا‘مْرُ بَعْدَهُ. قَالَ: وَهُمَا عَلى ذلِكَ الى الْيَوْمِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي، ولفظ البخاري مختصر .

1. (4748)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ), Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)´den, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bıraktığı maldaki hissesini taksim edivermesini talep etti. Hz. Ebu Bekr, ona şu cevabı verdi:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bize varis olunmaz, bıraktığımız sadakadır” buyurmuştu.”

Hz. Fatıma bu cevaba öfkelendi ve Hz. Ebu Bekr´e küstü, ölünceye kadar da konuşmadı. Zaten Aleyhissalâtu vesselâm´dan sonra altı ay kadar hayatta kalmış (ve rahmet-i Rahman´a kavuşmuştu.)

Sonra Hz. Ömer (radıyallahu anh) bunu yaptı: Medine´deki sadakasını Hz. Ali ve Abbas (radıyallahu anhümâ)´ya verdi. Hayber ve Fedek´teki (sadakasını) kendi elinde tuttu ve: “Bu iki arazi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın karşısına çıkan hakları ve hadiseleri içindi. (Şimdi) bu iki arazinin işi, Resûlullah´tan sonra devlet işini eline alan halifenin tasarrufuna kalmıştır” dedi. Ravi devam eder: “Bu iki yer, bugüne kadar aynı minval üzere devam etmiştir.” [Müslim, Cihad 52, (1759); Ebu Davud, Harac 18, (2968, 2969); Nesâî, Kasmu´l-Fey 1, (7, 132); Buharî, Ferâiz 4, -Buharî muhtasar olarak almıştır.][85]

ـ4749 ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]جَاءَتْ فَاطِمَةُ الى أبى بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فقَالَتْ: مَنْ يَرِثُكَ. فقَالَ: أهْلِى وَوَلَدِى. قَالَتْ: فَمَالِي َ أرِثُ أبِي؟ فقَالَ سَمِعْتُهُ يقُولُ: َ نُورَثُ، وَلكِنْ أعُولُ مَنْ كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَعُولُهُ، وَأُنْفِقُ عَلى مَنْ كَانَ يُنْفِقُ عَلَيْهِ[. أخرجه الترمذي .

2. (4749)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ), Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh)´in yanına gelip:

“Sana kim varis olacak ” diye sordu.

“Ehlim ve çocuğum!” cevabını alınca: “Öyleyse ben niye babamın bıraktığına varis olamıyorum ” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr:

“Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Bize varis olunamaz!” dediğini işittim. Ancak ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın geçimini sağladıklarının geçimlerini sağlarım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın nafaka verdiklerine ben de nafakalarını veririm!” dedi.” [Tirmizî, Siyer 44, (1608).][86]

ـ4750 ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]أرَادَ نِسَاءُ رَسُولِ اللّهِ # حِينَ تُوُفِّيَ أنْ يَبْعَثْنَ عُثْمَانَ الى أبي بكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما يَسْأَلْنَهُ مِيرَاثَهُنَّ. فقَالَتْ عَائِشَةُُ: ألَيْسَ قَدْ قَالَ رسُولُ اللّهِ #: َ نُورَثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ[. أخرجه الثثة وأبو داود .

3. (4750)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hanımları, Resûlullah vefat ettiği zaman Hz. Osman´ı, Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anhümâ)´e gönderip miras hisselerini talep ettirmek istediler. O zaman ben onlara: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bize varis olunmaz, bıraktığımız sadakadır!” demedi mi (nasıl miras talep edebilirsiniz ” dedim ve onları, bu niyetten vazgeçirdim.)” [Buharî, Feraiz 3; Müslim, Cihad 51, (1758); Muvatta, Kelam 27, (2, 993); Ebu Davud, Harac 19, (2976, 2977).][87]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), sadedinde olduğumuz hadislerde, sadece kendisinin değil, peygamberler cemaatinden hiçbirinin malına varis olunmadığını, peygamberlerin bıraktığı bütün malların sadaka olduğunu belirtiyor. Şu halde peygamberlerin mirasçıları olmamıştır.

2- Ulema, bunun hikmetini şöyle belirtir: “Peygamberlerin malları miras yoluyla helal olsaydı, mirasçıları arasında onların ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler bulunabilir, hatta mirasçılarına mal topladığını zannedenler de çıkabilirdi. Bu suretle su-i zanda bulunanların hali harap olur; insanlar da peygamberlerden nefret ederdi. Bu açıdan Neml suresinde geçen “Süleyman, Davud´a mirasçı oldu” (16. ayet) ifadesi müşkilat arzeder ise, de buradaki “miras”tan muradın mal değil peygamberlik, ilim ve hikmet olduğu belirtilmiştir.”

Resulullah´ın varis olunamaz olmasının hikmetleri meyanında, Aleyhissalâtu vesselâm´ın ümmetine “baba” gibi olması da gösterilmiştir. Eğer ona varis olunsaydı bütün ümmet onun varisi durumunda olacaktı ki bu da o malın umumi bir sadaka durumunda olduğu manasını ifade eder. Birçok alim, Resûlullah´ın varis olunamaz oluşunu onun hasaisinden addetmiştir.

3- Hz. Fatıma´nın Hz. Ebu Bekir´le miras hussundaki ihtilafı daha önce açıklandı.[88]

* RESULULLAH´IN GERİDE BIRAKTIGI MALLAR

ـ4751 ـ1ـ عن عمرو بْنِ الْحَارث الخزاعى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]مَا تَرَك رَسُولُ اللّهِ #: دِيناراً وََ دِرْهَماً وََ عَبْداً وََ أمَةً وََ شَيْئاً إَّ بَغْلَتَهُ الْبَيضَاءَ وسَِحَهُ، وَأرْضاً جَعَلَهَا ‘بْنِ السَّبِيلِ صَدَقةً[. أخرجه البخاري والنسائي .

1. (4751)- Amr İbnu´l-Haris el-Huzâî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (öldüğü vakit geride) ne dinar, ne dirhem, ne öle, ne cariye ne de başka bir şey bıraktı. Onun bıraktıkları beyaz katırı, silahı ve yakınları için tasadduk ettiği bir tarladan ibaretti.” [Buhârî, Vesaya 1, Cihad 61, 86, Humus 3, Megazî 83; Nisâî, Ahbas 1, (6, 229).][89]

ـ4752 ـ2ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]مَا تَرَكَ رَسُولُ اللّهِ # دِيناراً وََ دِرْهماً وََ شَاةً وََ بَعِيراً وََ أوْصَى بِشَىْءٍ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي .

2. (4752)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (öldüğü vakit) ne dinar, ne dirhem, ne koyun ve ne de deve bıraktı. Hiçbir vasiyette de bulunmadı.” [Müslim, Vasiyyet 18, (1635); Ebu Davud, Vsaya 1, (2863); Nesâî, Vesaya 2, (6, 240).][90]

AÇIKLAMA:

1- Bu iki rivayet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, ölünce parapul nevinden miras bırakmadığını ifade etmektedir. Bıraktığı şey, bir beyaz katırla silahıdır. Arazi de bırakmış ise de bunu yolcuların ihtiyaçlarına sarfedilmek üzere tasadduk etmiştir.

2- Hadiste köle de bırakmadığı belirtilir. Bu, Resûlullah´ın hiç köle kullanmadığı manasına gelmez. Sağlığında azad etmiş olduğunu ifade eder.

3- Hz. Aişe hadisinde, ilaveten Resûlullah´ın herhangi bir vasiyette de bulunmadığı belirtilir. Bu “vasiyet”ten maksadın ne olduğu, hadisin Buharinin megazi bölümünün sonlarında da dercedilen veçhinde görülmektedir: Resûlullah´ın Hz. Ali´ye hususi bir vasiyette bulunup bulunmadığı Hz. Aişe´ye sorulur. O da bu soruya cevap sadedinde, Resûlullah´ın, son nefesini kendi kucağında verdiğini, bu halde iken Ali´ye nasıl vasiyette bulunabileceğini söyleyerek reddeder.

Daha önce vasiyette bulunmuş olabileceği iddiasına karşı alimlerimiz: “Bu da olamaz. Çünkü bizzat Hz.Ali´nin, Resûlullah´tan Kur´an ve bir de kılıcının kabzasına asmış olduğu bir tomar kağıttan başka hususi bir talime mazhar olmadığını itiraf eden beyanlar gelmiştir” derler. Bu beyanlar pek çok rivayette te´yid ve te´kid edilmiştir. Şu halde, böyle bir iddia Şia´nın ifratkar iddialarından biri olmaktan öte bir değer taşımamaktadır.

Hattabî, burada kastedilen vasiyetten bilhassa maddi şeyleri anlamak gerektiğine dikkat çeker. Resûlullah bu çeşitten mal ve bunlara müteallik vasiyet bırakmamıştır. Ama bunun dışında bazı vasiyetlerde bulunmuştur:

* Namazın vaktinde kılınması.

* Kölelere iyi muamele edilmesi.

* Yahudi v e Hıristiyanların Arabistan´dan çıkarılması.

* Medine´ye taşradan gelen heyetlere hediye verilmesi.[91]

ـ4753 ـ3ـ وعن يُونُسِ بْنِ عُبَيْدِ مَوْلى مُحَمّد بْنِ القَاسم قال: ]بَعَثَنِى مُحَمّدُ بْنُ الْقَاسِمِ الى الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما أسْألُهُ عَنْ رَايَةِ رَسُولِ اللّهِ # مَا كَانَتْ؟ فقَالَ: كَانَتْ سَودَاءَ مُرَبَّعَةً مِنْ نَمِرَةٍ[. أخرجه أبو داود والترمذي.»النَّمِرة« بردة من صوف يلبسها ا‘عراب .

3. (4753)- Yunus İbnu Ubeyd Mevla Muhammed İbnu´l-Kasım anlatıyor: “Muhammed İbnu´l-Kasım, beni Bera İbnu Azib (radıyallahu anh)´e gönderip, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sancağının neden yapılmış olduğunu sormamı emretti. (Ben de gidip sordum). Şu cevabı verdi:

“Sancağı siyahtı. Kaplan alacası şeklinde olacak bezden dört köşeli idi.” [Ebu Davud, Cihad 76, (2591); Tirmizî, Cihad 10, (1680).][92]

ـ4754 ـ4ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ لِوَاءُ رَسُولِ اللّهِ # يَوْمَ دَخَلَ مَكَّةَ أبْيَض[. أخرجه الترمذي .

4. (4754)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Mekke´ye girdiği gün bayrağı beyaz renkliydi.” [Tirmizî, Cihad 9, (1679); Ebu Davud, Cihad 76, (2592).][93]

ـ4755 ـ5ـ وعن ابْنِ عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كَانَتْ رَايَةُ رَسُولِ اللّهِ # سَوْدَاءَ وَلِوَاؤُهُ أبْيَضُ[. أخرجه الترمذي .

5. (4755)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bayrağı siyah, sancağı beyazdı.” [Tirmizî, Cihad 10, (1681).] [94]

ـ4756 ـ6ـ وعن سماكِ بْنِ حَرْب عن رجل من قومه عن آخر منهم قال: ]رَأيْتُ رَايةَ رَسُولِ اللّهِ # صَفرَاءَ[. أخرجه أبو داود .

6. (4756)- Simak İbnu Harb, -kavminden bir adamdan, bu da onlardan bir başkasından naklen- anlattığına göre, adam: “Resulullah´ın bayrağını sarı gördüm!” demiştir. [Ebu Davud, Cihad 76, (2593).][95]

AÇIKLAMA:

Son üç rivayet Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bayrak ve sancakları hakkındadır. Önce liva ve raye kelimelerini açıklayalım. Türbüşti: “Raye, harbin sorumlusunun taşıdığı alemdir. Savaşı bunun altında yürütür, savaşanlar bunu merkez alıp ona yönelirler” der. Livayı da şöyle tarif eder: “Emir nereye giderse beraberinde giden birliğin alametidir.” Müslim şerhinde Nevevî: “Raye küçük alemdir, liva büyük alemdir” der. İbnu´l-Arabî, livayı “Mızrağın ucuna bağlanan ve üzerinde olan şey; rayeyi de, rüzgarın dalgalandırmasına terkedilmek üzere bağlanan şey” diye tarif eder. Ahteri, livayı sancak, rayeyi de sancak kelimesiyle karşılar. Şu halde biri diğeri yerine kullanılabilen iki kelimedir.

Kadı İyaz, “bayrağın renginin siyah olması, uzaktan bakınca galib ve hakim görüntünün siyah olmasını ifade eder, halis, saf siyah olmasını değil” der. Delil olarak bir diğer rivayetteki nemire kelimesini gösterir. Bu, kaplan rengindeki alaca renkli kumaş demektir. Yani kaplanda olduğu gibi siyah ve beyaz çizgilerin bulunduğu alaca renkli kumaş. Kumaş bu haliyle kaplana (nemr) benzediği için nemre denmiştir.

Rivayetlerdeki farklılık, İbnu Hacer´e göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın farklı zamanlarda değişik renkli sancaklara yer verdiğini ifade eder. Rivayetler, (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Beni Süleym´e kırmızı, Ensar´a sarı bayrak bağladığını kaydeder. Bir rivayete göre Resûlullah´ın bayrağının üzerinde Lailahe illallah, Muhammedun Resûlullah yazılıdır. Sa´d İbnu Malik el-Ezdi´ye verdiği bayrak ise siyah renkli ve üzeri beyaz hilallidir. Bazı alimler İslam´ı temsil eden hilalin buradan geldiğini söyler.[96]

ـ4757 ـ7ـ وعن عاصم ا‘حْول قال: ]رَأيْتُ قَدَحَ رَسُولِ اللّهِ # عِنْدَ أنسِ بْنِ مَالِكٍ، وَكَانَ قَدِ انْصَدَعَ فَسَلْسَلَهُ بِفِضَّةٍ. قَالَ: وَهُوَ قَدَحٌ

عَرِيضٌ مِنْ نُضَارٍ. قَالَ مَعْمَرٌ: وَالنُّضَارُ شَجَرٌ بِنَجْدٍ؛ وَقَالَ أنَسٌ: لَقَدْ سَقَيْتُ رََسُولَ اللّهِ # في هذا الْقَدَحِ مَاَ أُحْصِى. قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ سِيرِينَ رَحِمَهُ اللّهُ: وَقَدْ رَأيْتُ ذلِكَ الْقَدَحَ وَكَانَ فيهِ حَلْقَةٌ مِنْ حَدِيدٍ فأرَادَ أنَسٌ أنْ يَجْعَلَ مَكَانَهَا حَلْقَةً مِنْ فِضَّةٍ أوْ ذَهَبٍ. فقَالَ أبُو طَلْحَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: َ تُغَيِّرْ شَيْئاً فَعََلَهُ رَسُولُ اللّهِ # فَتَرَكَهُ؛ وَقَالَ أنَسٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: لَقَدْ سَقَيْتُ رَسُولَ اللّهِ # بِقَدَحِي هذَا الشَّرَابَ كُلّهُ: الْعَسَلَ، وَالنَّبِيذَ، وَالْمَاءَ، وَاللَّبْنَ[. أخرجه البخاري.»النُّضَارُ« قِيل: هو خشب أثل يكون بالغور .

7. (4757)- Asım el-Ahvel anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın su bardağını Enes İbnu Malik (radıyallahu anh)´in yanında gördüm; bardak çatlamıştı. Enes onu gümüş (halkalar) ile bağlayıp tutturmuştu.” Asım ilaveten dedi ki: “O nudâr ağacından yapılmış geniş, [güzel] bir bardaktı.”

Ma´mer der ki: “Nudar, Necid´de yetişen bir ağaç çeşididir.”

Enes der ki: “Ben bu bardakla, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sayamayacağım kadar çok su verdim!”

Muhammed ibnu Sirin rahimehullah der ki: “Ben bu bardağı gördüm. Onun demirden bir halkası vardı. Enes onun yerine gümüşten veya altından bir halka koymak istemişti. Ebu Talha kendisine:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yapmış olduğu bir şeyi değiştirme!” dedi. O da bundan vazgeçti.

Enes (radıyallahu anh) der ki: “Ben bu kadehimle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a her çeşit meşrubat içirdim: Bal, nebiz, su ve süt!” [Buharî, Eşribe 30, Humus 5, (Hadis bu veçhiyle Buhari´de mevcut olmayıp Ahmed İbnu Hanbel´in Müsned´inde gelmiştir: 3, (247).][97]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şahsî eşyalarından olan tahta bir bardağı mevzubahis edilmektedir. Arapçada kadeh olarak ifade edilen bu kap, dilimizde tahtadan olması haysiyetiyle çanak veya kap kelimeleriyle çevrilmesi daha uygun olabilir. Günümüzde, küçük çapta böylesi eşyalar ahşaptan mamul olduğu takdirde tahta çanak veya su kabı demeyi tercih ederiz. Bardak öncelikle camdan mamul olanlar için kullanılır.

2- Kurtubî, eski bir Buharî nüshasında Ebu Abdillah el-Buharî´nin: “Ben bu bardağı Basra´da gördüm, ondan su içtim” dediği ve Nadr ve İbnu Enes´in mirası arasından sekiz yüz bin dirheme satın aldığı notuna rastladığını kaydetmiştir.

3- Hadiste bazı fevaid mevcuttur.

* Gümüşten sap, parça gibi kakma kullanılması caizdir. Keza zincir, halka da kullanılabilir. Ancak bu meselede ulemâ ihtilaf etmiştir. Hattabi şu açıklamayı sunar:

** Sahabe ve tabiinden bir cemaat gümüşten mamul sap, halka vs. kakma kullanmayı mutlak olarak men etmiştir. İmam Malik ve Leys bu görüştedir. Malik merhumun, az bir gümüşün caiz olacağını söylediği de rivayet edilmiştir.

** İmam Şafii mekruh addetmiştir ve: “Gümüş üzerinden içmiş olmaması için” demiştir.

** Bazıları bu hadisten hareketle: “Kerahet, gümüş kakmanın su içerken ağza değecek yerde olmasına mahsustur” demiştir. Hanefiler bu şekilde tasrihte bulunurlar. Ahmed, İshak ve Ebu Sevr de bu görüştedir.

** Gümüş kakmalı kabın kullanılmasının caiz olduğuna inananlardan İbnu´l-Münzir: “Gümüşlenmiş kap “gümüş kap” değildir” der.

** Şafii mezhebinde takarrur eden görüş şudur: “Kaptaki kakma iri olur ve zinet maksadı taşırsa haramdır. Ama bir ihtiyaca mebni olursa mutlak surette caizdir.”

** Bazı alimler bu meselede altın kakma ile gümüş kakmayı bir addederler. [98]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/300.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/301.

[3] Bu hadisin geniş açıklaması 4711 numaralı hadiste gelecek.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/301-302.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/302-303.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/303-304.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/304.

[8] Arapçada dâr: Aynı avlu etrafında kümelenen aile meskenleri mânâsına gelir. Akrabaların meskenidir. Birçok ailelerin ayrı ayrı meskeni aynı avluya açılarak dışarıya karşı yekparelik arzeder. Bunu mahalle kelimesiyle karşılamak daha muvafık gözüküyor.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/304-308.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/308.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/308.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/309.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/309.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/309-310.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/310.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/310.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/311.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/312.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/312.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/313.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/313-314.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/314.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/315.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/315.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/315.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/315.

[27] Tîbî, “Altıda biri, yarıya izafe edince, onu üçte ikiye tamamlarsın” der. Bu durumda geri kalan üçte bir olur.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/316.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/316-317.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/317-318.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/318.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/318.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/318-319.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/320.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/320.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/320.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/320.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/321.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/321.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/322.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/322.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/322.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/322-324.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/323.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/323-324.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/324-325.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/325-326.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/326.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/326-327.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/327.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/327-328.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/328.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/328-329.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/330.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/330.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/330.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/331.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/331-332.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/332.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/333.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/334.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/334.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/334.

[64] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/335.

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/336.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/336.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/336.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/336.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/337.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/337.

[71] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/338.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/338.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/339.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/339.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/340.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/340.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/340.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/340-341.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/341.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/342.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/342.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/342.

[83] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/343.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/343.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/344-345.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/345.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/345-346.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/346.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/346-347.

[90] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/347.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/347-348.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/348.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/348.

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/348.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/349.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/349.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/350.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/350-351.

Share.

About Author

Leave A Reply