Hicretler

0

HİCRETLER BÖLÜMÜ
UMUMİ AÇIKLAMA
Din Ve Zaman
Kur´an´ın Zamanı İfade Şekli
Mutlak ve Mübhem Zaman
Muayyen Belli Zaman
Zamanın Sıkça Hatırlatılması
Kur´an´da Zamanın Taksimi: Takvim.
Bir Ayın Taksimatı
Günlük Zaman Ve Taksimi
TEBLİG, TERBİYE VE SİYASÎ TAKTİK AÇILARINDAN HİCRET
Giriş
I. Tabye Ve Taktik Olarak Hicret
a- Sabır
b- Hicret
c- Cihad:
II. Siyasî Vak´a Olarak Hicret
III. İrşad Ve Tebliğde Metod Olarak Hicret
Netice Olarak

HİCRETLER BÖLÜMÜ

UMUMİ AÇIKLAMA

Bu bölüm Kitabu´l-Hicreteyn yani İki Hicretler Kitabı adını taşır. İki hicretten maksad: Mekke´den Habeşistan´a yapılan hicretle, Mekke´den Medine´ye yapılan hicret kastedilir. Mutlak olarak hicret deyince Mekke´den Medine´ye olan hicret anlaşılır. Zira Fahr-ı Âlem Efendimiz de bu hicrete katılmıştır ve bu hicret İslam tarihinde çok ciddi bir dönüm noktasıdır. İslam´ın cemaatten devlete geçişi, sabırdan aksiyona; yani pasif aksiyondan fiilî aksiyona yani sabırdan, önce müdafaaya, sonra da fetihlere geçiş demektir. Manası ve hasıl ettiği neticeleri büyük olan bir hadisedir. İslam tarihinin belki de en mühim hadisesidir.

Bu bölümde, hicretle ilgili beş hadis yer almaktadır. Hadisler daha ziyade hicretin tarihî vak´a yönüne temas etmektedir. Halbuki hicret, İslam dininde derin manaları olan, günümüz Müslümanlarına bile yön veren, istikamet çizen, tercih amili olan, ufuk açan mesajlarla dolu bir mefhumdur, bir hayat görüşü, bir dava stratejisidir. Bu sebeple, hicretle ilgili gerekli açıklamaları bahsin sonunda dercedeceğimiz uzunca bir tahlile bırakarak, burada, hicretin siyasî yönüne rengini vuran bir anlaşma metnini kaydedeceğiz. İslam´ın İlk Anayasası olarak değerlendirilen bu vesika Medine´deki Müslümanlarla diğer gayr-i müslim cemaatlerin münasebetlerini, temel hak ve vazifelerini tesbit etmektedir. Resulullah, Medine´ye hicret eder etmez Medine´de mevcut, muhtelif dinî ve siyasî grupların temsilcilerini toplayarak bu metni hazırlamış, hepsinin Müslümanlarla ve kendi aralarında cereyan edecek münasebetlerini tanzim etmiştir. Hicretin siyasî ehemmiyetinin en bariz delillerinden biri olan bu vesikanın, Hicret Bölümü´nün giriş kısmında neşrini uygun buluyoruz.[1]

Medine Site Devleti Anayasası:

Rahman ve Rahim olan Allah´ın Adıyla

Madde 1- Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü´minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

Madde 2- İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.

Madde 3- Kureyş´ten olan muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

Madde 4- Benû Avf´lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (Müslümanların teşkil ettiği) her zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 5- Benû Haris´ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 6- Benû Sâide´ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´miler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 7- Benû Cuşem´ler kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 8- Benu´n-Neccar´lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 9- Benû Amr İbn Avf´lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 10- Benu´n-Nebit´ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 11- Benû´l-Evs´ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre harp esirlerinin fidye-i necatını mü´minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

Madde 12-a) Mü´minler, aralarında ağır malî mesuliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidye-i necat veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

Madde 12-b) Hiçbir mü´min, diğer bir mü´minin mevla(kendisi ile akdî kardeşlik rabıtası kurulmuş kimse)sına müracaat edemez. (Diğer okunuşa göre): Hiçbir mü´min diğer bir mü´minin mevlası ile onun aleyhinde olmak üzere bir anlaşma yapmayacaktır.

Madde 13- Takva sahibi mü´minler, kendi aralarında mütecavize veya haksız bir fiil ika´ını tasarlayan, yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü´minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

Madde 14- Hiçbir mü´min bir kâfir için, bir mü´mini öldüremez ve mü´min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

Madde 15- Allah´ın zimmeti (himaye ve teminatı) bir tektir: (Mü´ minlerin) en ehemmiyetsizlerinden birinin (himayesi) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira, mü´minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlası (kardeşi) durumundadırlar.

Madde 16- Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzaheretimize hak kazanacaklardır.

Madde 17- Sulh, mü´minler arasında bir ve tektir. Hiçbir mü´min Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer mü´minleri hariç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh ancak onlar (mü´minler) arasında umumiyet ve adalet esasları üzere yapılacaktır.

Madde 18- Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle münavebe edeceklerdir.

Madde 19- Mü´minler birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

Madde 20-a) Takva sahibi mü´minler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

Madde 20-b) Hiç bir müşrik, bir Kureyşlinin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir mü´mine bu hususta engel olamaz. (Yani, Kureyşlilere tecavüz etmesine mani olamaz.)

Madde 21- Herhangi bir kimsenin bir mü´minin ölümüne sebep olduğu kat´î delillerle sabit olur da, maktulün vesilesi (yani hakkını müdafaa eden) rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur; bu halde, bütün mü´minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helal (doğru) olur.

Madde 22- Bu sahife(yazı)nın muhteviyatını kabul eden, Allah´a ve ahiret gününe inanan bir mü´minin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helal (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösterene kıyamet günü, Allah´ın lanet ve gadabı nasib olacaktır ki, o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ne de bir taviz bedeli alınacaktır.

Madde 23- Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah´a ve Muhammed´e götürülecektir, selam O´na olsun.

Madde 24- Yahudiler, mü´minler gibi muharebeye devam ettiği müddetçe (kendi harb) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

Madde 25-a) Benû Avf Yahudleri mü´minlerle birlikte -(İbn Hişam´da bu, “maa” (yani “ile”) olarak; Ebu Ubeyd´de ise “min” (yani “den”) olarak zikredilir)- bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü´minlerin dinleri kendilerinedir. Buna, gerek mevlaları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.

Madde 25-b) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikab eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.

Madde 26- Benû´n-Neccar Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 27- Benû´l-Haris yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 28- Benû Saide Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 29- Benû Cuşem Yahudileri de Benu Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 30- Benû´l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

Madde 31- Benû Sa´lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Yalnız, kim ki haksız bir fiil irtikab eder veya bir cürüm ika eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır.

Madde 32- Cefne (ailesi) Sa´lebe´nin bir koludur; bu bakımdan Sa´lebeler gibi mülahaza olunacaklardır.

Madde 33- Benu´ş-Şuteybe de Benû Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

Madde 34- Sa´lebenin mevlaları, bizzat Sa´lebeler gibi mülahaza olunacaklardır.

Madde 35- Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitane), bizzat Yahudiler gibi mülahaza olunacaklardır.

Madde 36-a) Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse (Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere), Muhammed (s.a.v.)´in müsaadesi olmadan çıkmayacaktır.

Madde 36-b) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa, neticede kendini ve aile efradını mes´uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır. “Yani bu kaideye riayet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır.” Allah bu yazıya en iyi riayet edenlerle beraberdir.

Madde 37-a) (Bir harp vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

Madde 37-b) Hiç kimse müttefikine karşı bir cürüm ika edemez. Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

Madde 38- Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

Madde 39- Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimseler için Yesrib vadisi dahili (cevf), mukaddes (haram) bir yerdir.

Madde 40- Himaye altındaki kimse (car), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm ika edecektir.

Madde 41- Himaye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

Madde 42- Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler, arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vakalarını Allah´a ve Rasulullah Muhammed (s.a.v.)´e götürmeleri gerekir. Allah, sahifeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraberdir.

Madde 43- Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmayacaklardır.

Madde 44- Onlar (yani Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib´e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

Madde 45-a) Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, mü´minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak´aları müstesnadır.

Madde 45-b) Her bir zümre (gerek müdafaa ve gerekse sair ihtiyaçlar hususunda) kendilerine ait mıntıkadan sorumludurlar.

Madde 46- Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlalarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir.

Madde 47- Bu kitap (yazı), bir haksız fiil ika eden veya cürüm işleyen (ile ceza) arasına engel olarak giremez. Kim ki, bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki, Medine´de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm ikaı halleri müstesnadır. Allah ve Resulullah Muhammed (s.a.v.) himayelerini, (bu sahifeyi) tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.[2]

ـ5775 ـ1ـ عن البراء بن عازب رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]جَاءَ أبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه إلى أبي في مَنْزِلِهِ فَاشْتَرى مِنْهُ رَجًْ، فَقَالَ لِعَازِبٍ: ابْعَثْ مَعِي ابْنَكَ يَحْمِلْهُ الى مَنْزِلِِي، فَقَالَ أبِي: احْمِلْهُ فَحَمَلْتُهُ وَخَرَجَ أبِي مَعَهُ يَنْتَقِدُ ثَمَنَهُ. فَقَالَ لَهُ أبِي: يَا أبَا بَكْرٍ حَدِّثْنِي

كَيْفَ صَنَعْتُمَا لَيْلَةً سَرَيْتَ مَعَ رَسُولِ اللّهِ #؟ قَالَ: نَعَمْ، أسْرَيْنَا لَيْلَتَنَا وَمِنَ الْغَدِ حَتّى قَامَ قَائِمُ الظّهِيرَةِ وَخََ الطّرِيقُ َ يَمُرُّ فيهِ أحَدٌ، فَرفِعَتْ لَنَا صَخْرَةٌ طَوِيلَةٌ، لَهَا ظِلٌّ لَمْ تَأتِ عَلَيْهَا الشَّمْسُ بَعْدُ. فَنَزَلْنَا عِنْدَهُ فَأتَيْتُ الصَّخَرَةَ وَسَوَّيْتُ بِيَدِي مَكَاناً يَنَامُ فيهِ رسُولُ اللّهِ # في ظِلِّهَا، ثُمَّ بَسَطْتُ عَلَيْهِ فَرْوَةً، ثُمَّ قَلْتُ: نَمْ يَا رَسُولَ اللّهِ وَأنَا أنْفُضُ لَكَ مَا حَوْلَكَ، فَنَامَ وَخَرَجْتُ أنْفُضُ لَهُ مَا حَوْلَهُ، فَإذَا أنَا بِرَاعٍ مُقْبِلٍ بِغَنَمِهِ الى الصَّخْرَةِ يُرِيدُ مِنْهَا مِثْلُ الّذِي أرَدْنَا، فَقُلْتُ: لِمَنْ أنْتَ يَا غَُمُ؟ فَقَالَ: لِرَجُلٍ مِنْ أهْلِ الْمَدِينَةِ أوْ مَكَّةَ، فَقُلْتُ: أفِي غَنَمِكَ لَبَنٌ؟ قَالَ: نَعَمْ. قُلْتُ: أفَتَحْلُبُ؟ قَالَ: نَعَمْ. فَأخَذَ شَاةً، فَقُلْتُ: إنْفُضِ الضَّرْعَ مِنَ الشَّعْرِ وَالتُرَابِ وَالْقَذَى. فَفَعَلَ، وَحَلَبَ في قَعْبِ مَعَهُ كُثْبَةٌ مِنْ لَبَنٍ، وَمَعِي إدَاوَةٌ حَمَلْتُهَا لِلنَّبِيّ # يَرْتَوِي وَيَشْرَبُ وَيَتَوضَّأُ، فَأتَيْتُ النّبِيّ # وَهُوَ نَائِمٌ فَكَرَهْت أنْ أُوْقِظَهُ، فَوَقَفْتُ حَتّى اسْتَيْقَظَ. فَصَبَبْتُ علَى اللّبَنِ مِنَ المَاءِ حَتّى بَرَدَ أسْفَلَهُ فَقُلْتُ اشْرَبْ يَا رَسُولَ اللّهِ! قَالَ: فَشَرِبَ حَتّى رَضِيتُ، ثُمَّ قَالَ لِي: ألَمْ يَأنِ لِلرَّحِيلِ؟ قُلْتُ: بَلَى فَارْتَحَلْنَا بَعْدَ مَا زَالَتِ الشّمْسُ وَاتَّبَعَنَا سُرَاقَةَ بْنُ مَالِكِ بْنِ جُعْشَمٍ، وَنَحْنُ في جَلَدٍ مِنَ ا‘رْضِ، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ أُتِينَا. فَقَالَ: َ تَحْزَنْ إنَّ اللّهَ مَعَنَا، فَدَعَا عَلَيْهِ النّبيُّ #، فَارْتَطَمَتْ يَدُ فَرَسِهِ الى بَطْنِهَا. فَقَالَ: إنِّي قَدْ عَلِمْتُ أنَّكُمَا دَعَوْتُمَا عَليَّ فَادْعُوا لِي فَاللّهُ لَكُمَا أنْ أرُدَّ عَنَّكُمَا الطّلَبَ، فَدَعَا لَهُ النّبيُّ #، فَجَعَلَ َ يَلْقَى أحَداً إَّ قَالَ: قَدْ كُفِيتُمْ مَا هُنَا، فََ يَلْقَى أحَداً إَّ رَدَّهُ. قَالَ: وَوَفّى لَنَا[. أخرجه الشيخان .

»الجلدُ« ا‘رض الغليظة الصلبة.»وارتطمتْ« نشبت في ا‘رض ولم تكد تتخلص .

1. (5775)- Bera İbnu´l-Âzib (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh), evinde babama uğradı. Ondan bir semer satın aldı. (Babam) Âzib´e:

“Benimle oğlunu gönder, onu evime kadar götürüversin!” dedi. Babam bana:

“Haydi onu götürüver!” dedi. Ben de götürüverdim. Babam onunla beraber çıktı, bedelini alacaktı. Babam, Ebu Bekr´e:

“Ey Ebu Bekr! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la (hicret ettiğin) gece ne yaptınız ” diye sordu.

“Evet o gece yürüdük. Ertesi günü de öğle vaktine kadar yürüdük. Yolumuz tenha idi, hiç kimseye rastlamadık. Önümüze uzun bir kaya çıktı. Kayanın henüz güneşin değmediği bir gölgesi vardı. Yanına konakladık. Ben kayanın yanına geldim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, duldasından uyuması için elimle bir yeri düzledim. Sonra ortaya bir post yayıp:

“Ey Allah´ın Resulü! (Siz biraz istirahat buyurup şurada) uyuyun, ben etrafınızı gözetlerim!” dedim. Derken yatıp uyudu, ben de çıkıp etrafını gözetlemeye başladım. Kayaya doğru sürüsüyle gelmekte olan bir çobanla karşılaştım. O da bizim gibi gölgeye sığınmak istiyordu.

“Sen kimlerdensin ey delikanlı ” diye sordum. Medine veya Mekke´ den bir adama aitti. Ben tekrar:

“Koyununda süt var mı ” dedim.

“Evet!” dedi.

“Sağar mısın ” dedim.

Tabii dedi ve sağmak üzere bir koyun yakaladı.

“Memede kıl, toztoprak çerçöp olabilir, bunları bir çırp!” dedim. Dediğimi yaptı, beraberindeki bir kaba bir miktar süt sağdı. Benim de yanımda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) için taşıdığım bir kap vardı. İçmede, abdestte onu kullanırdı. (Sütü kendi kabıma aktararak) (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına geldim. Uyuyordu. Uyandırmak istemedim. Uyanıncaya kadar yanında durdum. Süte biraz su kattım, dibi serinledi.

“Ey Allah´ın Resulü, buyurun için!” dedim. O içti ben de memnun oldum. Sonra: “Yola koyulma vakti gelmedi mi ” dedi.

“Evet!” dedim. Güneşin zevalinden sonra hareket ettik. Peşimize Süraka İbnu Malik İbni Cu´şem düştü. Biz sert bir arazide yürüyorduk.

“Ey Allah´ın Resulü, bize yaklaştı!” dedim.

“Üzülme! Allah bizimledir!” buyurdu. Aleyhissalâtu vesselâm, Süraka´ ya beddua etti. Derhal atının ön ayağı karnına kadar yere saplandı. Süraka:

“Anladım ki, siz bana ilendiniz. Ne olur benim için dua edin. Allah için ben de takipçileri sizden geri çevireceğim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm dua ediverdi, adam kurtuldu ve geri döndü. Yol boyu her kime rastladı ise:

“Ben size bedel burada gereken (aramayı) yaptım (kimse yok)!” dedi. Böylece her kime rastladı ise geri çevirdi. Hülasa, bize verdiği sözü tuttu.” [Buharî, Menakıbu´l-Ensar 45, Lukata 11, Menakıb 25, Eşribe 12; Müslim, Zühd 75, (2009).][3]

ـ5776 ـ2ـ وعن أبى بكر رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]نَظَرْتُ إلى أقْدَامِ الْمُشْرِكِينَ، وَنَحْنُ في الْغَارِ، وَهُمْ عَلى رُؤسِنَا. فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ! لَوْ أنَّ أحَدَهُمْ نَظَرَ الى قَدَمَيْهِ ‘بْصَرَنَا فَقَال: يَا أبَا بَكْرٍ، مَا ظَنُّكَ بِاثْنَيْنِ اللّهُ ثَالِثُهُمَا؟[. أخرجه الشيخان والترمذي .

2. (5776)- Hz. Ebu Bekr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz mağarada iken müşriklerin ayaklarını görüyordum. Onlar bu sırada başlarımızın üstünde idiler.

“Ey Allah´ın Resulü dedim, onlar ayaklarının aşağısına bir bakacak olsa bizi mutlaka görürler!” dedim. Bunun üzerine:

“Ey Ebu Bekr! buyurdular, Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne zannediyorsun ” [Buharî, Fezailu´l-Ashab 2, Menakıb 45, Tefsir, Beraet 1; Müslim, Fezailu´s-Sahabe 1, (2381); Tirmizî, Tefsir, Tevbe, (3095).][4]

AÇIKLAMA:

1- Bu iki rivayet, birçok mucizelerin cereyan ettiği hicret hadisesinden bazı sahneleri anlatmaktadır. Birinci hadisin Ahmed İbnu Hanbel´deki veçhinde, Hz. Ebu Bekr´in semeri evine kadar taşıtma teklifine Hz. Azib (radıyallahu anhümâ), Ashab´ın sünnet rivayetine verdikleri ehemmiyeti aksettiren bir taleple cevap verir: “Sen bana, Resulullah´la beraber olduğun hicreti nasıl yaptığını anlatmazsan hayır!” Hz. Ebu Bekr bu talep üzerine anlatır.

2- Bazı rivayetlerde, Resulullah´ın Süraka´ya deriden mamul bir kâğıt üzerine yazılı bir eman vesikası verdiği belirtilir.

3- Rivayetler, Aleyhissalâtu vesselâm´ın en tehlikeli anlarda bile sükunet ve tevekkülünden bir şey kaybetmediğini göstermektedir: Gerek müsellah vaziyette Süraka´nın saldırısı, gerekse, mağaraya kadar takip edilişleri ve içeriden dışarıdakilerin ayaklarını görme, seslerini duyma derecesinde düşmanlarının yaklaşmasına rağmen “Allah bizimledir” teslimiyetini izharı, onun imanının teslimiyetinin kuvvetini göstermeye yeterlidir.

4- Hadiste, Hz. Resulullah ve Hz. Ebu Bekr´in çobanın sütünü içtikleri ifade edilmektedir. Başkasına ait olan bir koyunun sütünü nasıl içtikleri sorusuna muhtelif cevaplar verilmiştir:

* Araplar misafirperver oldukları için çobanlarına yolcuların ihtiyacını görme yetkisi vermişlerdir.

* Çoban Resulullah ve Hz. Ebu Bekr´in yakın dostlarından birine aitti. Bu takdirde caizdir.

* Resulullah ve Hz. Ebu Bekr muzdar kaldıkları için içmiş olabilirler.

5- Hadiste ayrıca Resulullah´ın mucizeleri, Hz. Ebu Bekr´in fazileti, büyüğe, küçüğe hizmeti, eman dileyene eman verilmesi gibi pekçok hususlar mevcuttur.[5]

ـ5777 ـ3ـ وعن عبداللّه بن السعدي رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]وَفَدْنَا عَلى النّبِيّ #، فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّهِ! إنّي تَرَكْتُ قَوْماً مِنْ خَلْفِي، وَهُمْ يَزعُمُونَ أنَّ الْهِجْرَةَ قَدِ انْقَطَعَتْ. فَقَالَ: لَنْ تَنْقَطِعَ الْهِجْرَةُ مَا قُوتِلَ الْكُفَّارُ[. أخرجه النسائي .

3. (5777)- Abdullah İbnu Sa´di (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına bir heyet olarak geldik. Ben:

“Ey Allah´ın Resulü! Muhakkak ki ben, arkamda, artık hicretin sona erdiğini zanneden bir kavim bıraktım” dedim. Aleyhissalâtu vesselâm: “Küffarla kıtal edildiği müddetçe, hicret sona ermeyecektir!” buyurdu.” [Nesâî, Bey´at 15, (7, 146).] [6]

ـ5778 ـ4ـ وعن يعلى بن أمية قال: ]جِئْتُ بِأبِي أُمَيَّةَ يَوْمَ الْفَتْحِ فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّه! بَايِعْ أبِي عَلى الْهِجْرَةِ. فَقَالَ: أُبَايِعُهُ عَلى الْجِهَادِ، وَقَدِ انْقَطَعَتِ الْهِجْرَةُ[. أخرجه النسائي .

4. (5778)- Ya´la İbnu Ümeyye anlatıyor: “Fetih günü babam Ümeyye´yi getirip: “Ey Allah´ın Resulü! Babamla hicret şartı üzere bey´at yap!” dedim. Ama O:

“Onunla cihad etme şartı üzerine bey´at yaparım, artık hicret sona ermiştir” cevabını verdi.” [Nesâî, Bey´at 15, (7, 145).][7]

AÇIKLAMA:

Bu iki rivayet hicretle ilgili birkaç temel telakkiyi vermektedir:

* Hicret bir ara zaruri idi. Bilhassa Medine´deki Müslümanların sayıca artması, güçlenmesi lazımdı. Hem de sağda solda münferid Müslümanlar ağır baskı altında kalarak İslam´ı yaşayamıyorlardı. Bu sebeple “hicret etmeyenin imanı makbul değildir” denecek derecede, Medine´ye hicret farz kılınmış, hicretin fazileti zihinlerde yer etmişti.

* Ama bu hal, Mekke´nin fethiyle sona erdi. Çünkü artık Müslümanlar güçlenmiş, fevç fevç insanlar ona dahil olmaya başlamıştı. Herkes dinini istediği yerde korkusuzca yaşayabilirdi. Resulullah, mükerrer beyanlarla Mekke´nin fethinden sonra hicretin sona erdiğini ilan etti. Fetihten sonra hicret üzere bey´at etmek isteyenleri geri çevirdi.

* Resulullah´ın “Fetihten sonra hicret yok” ifadesi zahirde mutlak ise de, “Medine´ye” diye kayıtlamak gerekmektedir. Çünkü Abdullah İbnu Sa´di rivayetinde de görüldüğü üzere düşmanla cihad yapıldığı müddetçe hicrete ihtiyaç duyulacak ve meşru varlığını kıyamete kadar devam ettirecektir.[8]

ـ5779 ـ5ـ وعن سهل بن سعد رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]مَا عَدُّوا مِنْ مَبْعَثِ النّبِىِّ # وََ مِنْ وَفَاتِهِ، مَا عَدُّوا إَّ مِنْ مَقْدَمِهِ الْمَدِينَةَ[. أخرجه البخاري .

5. (5779)- Sehl İbnu Sa´d (radıyallahu anh) anlatıyor: “(Sahabiler İslamî takvimin başlangıcını tesbit ederken) ne Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bi´set zamanına ne de vefat zamanına itibar etmediler. Fakat Medine´ye gelişine itibar ettiler.” [Buharî, Menakıbu´l-Ensar 48.][9]

AÇIKLAMA:

1- Cahiliye devrinde Arapların elbirlik kullandıkları sabit bir takvimleri yoktu. Mühim hâdiselere göre takvimler kullanılır, bir müddet sonra terkedilirdi.

Hicrî takvimi, duyulan ihtiyaç üzerine istişarelerle ilk defa kabul edip tatbikata koyan Hz. Ömer oldu. Cevherî, tarihte ilk takvimin Tufan´dan itibaren konduğunu belirtir. İslam´da ilk takvimin Hz. Peygamber devrinde, Medine´ye gelince konulduğuna, Aleyhissalâtu vesselâm´ın bu maksatla Rebiülevvel´i esas aldığına dair Zührî´den bir rivayet mevcut ise de, alimler bunu mu´dal bilir ve Hz. Ömer zamanında konduğunda ittifak ederler.

Süheylî, Ashab´ın, tarihi hicretle başlatma işini şu ayetten aldıklarını söyler: “…Senin namaz kılmana layık olan mescid, ilk günden beri takva üzerine kurulu bulunan mesciddir” (Tevbe 108). “Çünkü der, malum olduğu üzere, mutlak manada bir ilk gün yoktur. Öyleyse bu “ilk”lik muzmer olan bir şeye izafe edilecektir. Bu muzmer (kapalı) olan şeyde İslam´ın aziz olduğu, Resul-i Ekrem´in Rabbine emniyet içinde ibadet ettiği, mescidin yapılmasına başladığı zamandır, bu devrin ilk günüdür. Böylece, Ashab o günü tarih başlangıcı kabul etmede fikir birliğine vardılar. Onların fiilinden anlarız ki, Cenab-ı Hakk´ın “ilk günden beri” sözünü onlar, “İslamî tarihin ilk gününden beri” diye anladılar.

İbnu Hacer, Süheylî´nin bu yorumuna tamamen katılmayarak: “Hatıra öncelikle gelen, “İlk günden beri” kavl-i şerifinin manası Resulullah ve ashabının Medine´ye girdiği ilk gündür, doğruyu Allah bilir” der.

2- Sadedinde olduğumuz rivayet, takvimin başlangıcını tesbitte Ashab´ın, farklı görüşleri müzakere edip, “hicret”te karar kıldıklarını göstermektedir. Rivayette Resulullah´ın bi´set ve vefat zamanlarına itibar edilmediğinin belirtilmesi bunu ifade eder. Nitekim bu maksatla Aleyhissalâtu vesselâm´ın doğumu, bi´seti, hicreti ve ölümünün esas alınması müzakere edilmiştir. Nitekim İbnu Abbas´tan gelen bir rivayatte şöyle denir: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) takvim başlangıcı koymaya teşebbüs edince, sahabiler toplandı. Onlarla müzakere etti. Sa´d İbnu Ebi Vakkas, Aleyhissalâtu vesselâm´ın vefat zamanını esas almayı, Hz. Talha bi´setle başlatmayı, Hz. Ali hicretle başlatmayı, diğer bazıları da Resulullah´ın doğumunu esas almayı teklif ettiler. Hicretin on altı veya on yedinci yılında toplanan bu şûra, müzakereler sonunda Hz. Ali´nin teklifini kabulde ittifak etti. Ancak hangi ayın esas alınması hususunda da ihtilaf edildi. Abdurrahman İbnu Avf, haram ayların evveli olduğu için Receb´i, Talha da ümmetin mübarek ayıdır diye Ramazan´ı, Hz. Ali de sene başıdır diye Muharrem´i yıl başlangıcı olarak teklif ettiler. Bu meselede de Hz. Ali´nin görüşü kabul gördü.”

Hz. Ömer´i takvim meselesini ele almaya sevkeden amil hususunda kitaplarda muhtelif rivayetler var. Umumiyetle, Yemen´de mevcut olan tatbikatın, böyle bir şeye olan ihtiyacı hatırlattığını belirtir. İbni Sirin´den gelen bir rivayete göre: “Yemen´den gelen bir zat: “Ben Yemen´de tarih dedikleri bir şey gördüm. Şu yılda, şu ayda diye yazıyorlar” der. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bu güzel bir şey, öyleyse siz de tarihleyin” der ve şûrayı toplar. Bir başka rivayete göre, Ebu Musa (radıyallahu anh) Hz. Ömer´e “Sizden bana tarihsiz mektuplar geliyor” diye yazar, bunun üzerine Hz. Ömer şûrayı toplar. Bir diğer rivayete göre, Hz. Ömer´e ödeme zamanı Şaban yazan bir borç senedinin davası gelir. “Bu hangi Şaban, geçen mi, içinde bulunduğumuz mu, gelecek Şaban mı Şu halde insanlara bir şey (takvim) koyun ki bunu ona göre bilsinler” der.

Öyle anlaşılıyor ki, gelişen medeni medeni hayat ve devlet hayatı müslümanlara pekçok yönden takvime olan ihtiyacı duyurmuş, takvimsizlikten doğan pekçok hâdiseye şahid olunmuştur. Ortaya çıkan birikim, meseleyi ele almaya itmiştir.

* Son olarak şu hususu daha açık olarak tebarüz ettirmek isteriz: Takvim başı olarak hicret yılı esas alınmış olmakla beraber, yıl başı olarak Resulullah´ın hicret ettiği ay esas alınmamıştır. Çünkü hicret, Rebiülevvel ayında vuku bulduğu halde takvim, biraz geri alınarak Muharrem´de başlatılmıştır. Bunun gerekçesi olarak yukarıda da kaydedildiği üzere Muharrem´in (eskiden beri) yılbaşı sayılması” gösterilmiş ise de, İbnu Hacer, şöyle bir yorumda bulunur: “Çünkü hicrete azmetme başlangıcı Muharrem´de olmuştu. Şöyle ki (Akabede yapılan ikinci) bey´at, Zilhicce ayında vukua geldi. İşte bu hicretin mukaddimesi idi. Bu beyatten sonra ilk doğan hilal, Muharrem oldu. Hicret etmeye azm, Muharrem hilalinde oldu. Böylece takvimin Muharrem ayında başlatılması uygun ve münasip oldu. Takvimi Muharrem ayından başlatmaları hususunda, vakıf olduğum açıklamaların en kuvvetlisi (bence) budur.”[10]

I. İstidrad

Takvim meselesi, zaman anlayışının ortaya çıkardığı bir meseledir. Takvim, zamanı belli bir plana göre değerlendirme, amele tahvil etme endişesinin maddî ifadesidir, delilidir. Bidayetten beri büyük medeniyet kuran bütün cemiyetlerin takvimi vardır. Etiler, Sümerler, Mısırlılar gibi. Makro alanda takvim şeklinde ifadesini bulan zaman telakkisi sadece cemiyetin meselesi değil, aynı zamanda her ferdin meselesidir. Hayattaki başarılar zaman içinde gerçekleştirildiği için, gerek fertlerin ve gerekse milletlerin başarısını, kristalize olmuş, maddeye dökülmüş zaman olarak değerlendirebiliriz. Zamanını değerlendirme şuuruna eren, en büyük endişesi zamanı değerlendirme olan ferdler ve cemaatler terakki eder, bunu kaybedenler de tedennî.

Dinimizin büyük hedeflerinden biri de mensuplarında zaman şuuru uyandırmaktır. Bu sebeple her söylediğinin, her yaptığının iki melek tarafından yazıldığı bildirilmiş, büluğdan ölüme, her anından hesap vereceği inancı Kur´an ve hadislerde tekrarla işlenmiştir.

Biz burada, zaman meselesini Kur´an-ı Kerim´in nasıl ele aldığını göstermek, bu mevzuya giren mesaildeki sistemi ve ısrarını ibraz etmek maksadıyla şu açıklamayı sunuyoruz:

Ümidimiz ve duamız yeniden diriliş dönemimizde, bunun zenbereğini teşkil edecek olan İslamî zaman telakkisini, Rabbimizin bu ümmet-i merhumeden esirgememesidir.[11]

Din Ve Zaman

Bugün Müslümanlar çoğunluk itibariyle zaman konusunda kaygısız hale gelmiş ise de, dinimiz, ana kaynaklarında, zaman meselesi üzerinde ısrarla durur. Bizzat Kur´an-ı Kerim, zaman üzerinde dikkatleri canlı tutmak için zamanı hatırlatan tabirleri sıkça kullanır. Ayetleri hadislerle birlikte mütalaa edince, şu husus açıkça görülür: Dinin bu iki kaynağı, yıllık, aylık, haftalık ve bilhassa günlük hayatın tanzimiyle ilgili çok ince teferruatlara yer vermektedirler. Her çeşit farz, vacib ve nafile namazlar, zaman tanzimine de yönelik gayeler taşımaktadırlar. Bu açıdan, din emirlerinin büyük çoğunluğuyla, insana zamanını âzamî ölçüde değerlendirmeyi öğretmektedir, hatta asıl gayesi budur denilebilir.[12]

Kur´an´ın Zamanı İfade Şekli

Kur´an-ı Kerim´de zaman mefhumu, çok çeşitli kelime ve tabirlerle ifade edilir. Buna rağmen bizzat zaman kelimesine rastlanmaz. “Zaman”, lügat açısından “uzun veya kısa olan vakit” manasına gelir, yani mutlak zamanı ifade eder. Kur´an, zaman yerine daha çok vakit kelimesini tercih eder ve kullanır. Bu kelime lügat yönüyle, “bir iş için belirlenen zamanın nihayeti” demektir. Yani belirli, sınırlı bir zaman ifade eden kelime, diğerine tercih edilmiştir. Bu tercihte, Kur´an-ı Kerim´in pratik gayesini görüyoruz. Yani fiilî hayatta, insan için pratik ve tatbikî olan mefhumlar daha mühimdir. Bunların hatırlatılması, nazarî, zihnî mefhumlara tercih ve takdim edilmiş olmaktadır. Zaman mes´elesi de böyle. Zamanla ilgili tabirlerin sayısı, insanın günlük hayatında arzettiği ehemmiyetle doğru orantılı olarak artmaktadır.[13]

Mutlak ve Mübhem Zaman:

Başka manaları yanında “zaman” manasını da taşıyan asr kelimesi 1 defa; başlangıcından nihayetine âlemi kucaklayan zaman manasına dehr kelimesi 2 defa; zamanda mübhem ve uzun bir müddet manasına hukub, ahkab 2 defa; yakın insanların yaşadığı devir manasına karn, kurun kelimeleri 20 defa geçer. Bu sonuncu kelime her defasında geçmiş devirleri kasteder.

Daha müşahhas, daha sınırlı zaman ifade eden kelimelerden “vakt” kökünden 13 ayrı kelime gelir. Vakt kelimesinden sonra saat kelimesine daha çok yer verilmiştir. 48 defa geçen bu kelime “zamanın bir cüz´ü, bir parçası” demektir. 40 yerde kıyamet manasınadır, 8 yerde de müddet ve sınırlı zaman manasında kullanılmıştır. Zamanın çok daha küçük cüz´ünü ifade eden an (ki dilimize de aynı manada girmiştir) çoğul olarak anâ şeklinde üç yerde geçer. Daha kısa bir müddet ifade eden lemhu´lbasar (göz açıp kapama vakti) tabiri de 2 yerde geçer. 35 kere geçen hîn de birşeyin husûl bulma vakti demek olup manaca mübhemdir, izafetle vuzuha kavuşur. Mutlak zaman Kur´an´da bazan da hînle ifade edilmiştir.[14]

Ebediyet mefhumu 117 defa (ebed kökünden 28 defa, huld kökünden 87 defa ve sermed kökünden 2 defa) geçer. Bunun çokluğunu yine pratiklik yönünden açıklamak mümkündür. Zira, Kur´an-ı Kerim´in ana davalarından biri ahiret ve binaenaleyh, ebedî hayattır. Ebediyeti hatırlatan kelimelerin çokluğu tabii ve hatta zaruridir (Bak: Şema 1).[15]

Muayyen Belli Zaman:

Mutlak manada veya mutlaka yakın mübhem, belirsiz müddette zamanı ifade eden kelimelerin azlığına mukabil, mutlak ve sonsuz zamanın yıl, ay, gün, gece, gündüz gibi çeşitli uzunlukta, fakat sınırlı, bölümlü, başlangıç ve sonuç hududları belli ve insan hayatı ile sıkı alâkalı muhtelif dilimlerini ifade eden tabirler çokça gelmiştir. Hatta bunlardan hangisi, bir ferd için daha ehemmiyetli ise o, diğerlerine nazaran, ehemmiyeti nisbetinde daha çok sayıda zikredilmiştir. Görüleceği üzere, yevm, yani “gün” kelimesi en çok zikredilen kelimedir.[16]

Zamanın Sıkça Hatırlatılması:

Kur´an-i Kerim´de zamanı hatırlatan kelimeler çoktur. Bunlardan direkt hatırlatanları çoğunlukla kaydettik. Sadece “gün”, “gündüz”, “gece” kelimeleri ile gündüz ve gecenin kısımlarına temas eden tabirlerin Kur´anda dağılımını gözönüne alacak olsak şu durumla karşılaşıyoruz: Kur´an-ı Kerim, ilk sayfalarından itibaren, en son sayfalarına kadar, hiç fasıla vermeden, okuyucusuna “zaman mefhumu”nu hatırlatmaktadır. Ve bu hatırlatmaların sayısı bir cüzden diğerine fazla fark etmemektedir. Sadece sonlarda bariz artış kaydeder ki, bu da sonlardaki surelerin kısalığından ve “namaz sureleri” olmaları hasebiyle en çok okuma şanslarına sahip olmalarından ileri gelir (Bak: Şema 2).[17]

Kur´an´da Zamanın Taksimi: Takvim

Söylediğimiz gibi, Kur´an, en ziyade “gün” kelimesi üzerinde durur ve zamandan münezzeh olan Allah nezdinde “gün”ün varlığından bahseder: “Rabbin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir” (Hacc 47; Secde 5).

Şu halde mahiyetçe ve uzunlukça çok farklı da olsa, Allah nezdinde bir İlahî günün varlığına dikkat çekilmiş olmaktadır. “İlahî gün”ün sarahaten zikri, dolaylı ve zımnî olarak İlahî yılın ve binnetice “İlahî takvim”in varlığını -ifham edip- hatıra getirir.

Kur´an´daki bu işaret, bizim için takvim meselesinin ciddiyet ve ehemmiyetini kavramada yardımcı olur. Pratik açıdan, mühim olan, arzî ve beşerî takvimdir. Bu mevzuda ise ayetler çoktur ve sarihtir: Yukarıda temas ettiğimiz şekilde geçmiş zamanlara delalet eden karn, kurun (çağ, çağlar) kelimelerine 20 yerde temas ettikten başka 21 yerde ay (şehr), 30 yerde de yıl (sene, âm, hıcec ve havleyn kelimeleriyle) mefhumlarına yer verir.

Şu ayatte bir yılın 12 ay olduğu, takib edilecek takvimde, kamerî esasa müstenid sistemin esas olduğu belirtilir: “Allah´ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah´a göre, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram ayıdır. Bu dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o (haram) ayları içerisinde nefsinize zulmetmeyin…” (Tevbe 36).

Şu ayette ise, sarih olarak takvimde kamerî sisteme uyulması emredilir. “(Ey Muhammed), sana hilal halindeki ayları sorarlar. De ki: “Onlar insanlara vakitlerin ve bilhassa hacc zamanlarının ölçüsüdür” (Bakara 189).

Dinî İşlerde Kur´anî Takvim Değişmemeli:

Az önce kaydettiğimiz birinci ayet, esasları kamerî sisteme dayalı bir takvim ortaya koymakla kalmaz, başka çeşit takvim kullanmayı da bir manada yasaklar. Şöyle ki: Ayetin yukarıda “öyleyse o (haram) ayları içerisinde nefsinize zulmetmeyin” şeklinde meali kaydedilen kısmı, icazı sebebiyle, “O aylar hakkında nefsinize zulmetmeyin” şeklinde anlaşılmaya da müsaiddir. Bu mananın içinde -en azından dinle ilgili işleri tanzimde- bir başka takvime uyma yasağı açıktır. Zira bu davranış nefse zulüm olarak tavsif edilmektedir. Nitekim kaydedeceğimiz müteakip ayet nesî -denen ve mahiyet itibariyle kamerî takvimde oynayarak dinî meseleleri güneş takvimine uydurmaktan ibaret olan cahiliye devri- tatbikatını “küfürde ileri gitmek” olarak ilan etmiştir: “Haram ayları geciktirmek (yani nesî) küfürde bir artıştır. Onunla kâfirler saptırılır. İnkâr edenler, Allah´ın haram kıldığı aylara sayıca uymak için, onu bir yıl haram, bir yıl helal sayıyor, böylece Allah´ın haram ettiğini helal kılıyorlar. Kötü işleri kendilerine güzel gösterildi. Allah o kâfirler güruhunu hidayete erdirmez.”[18]

Şu halde dinî emirleri bir başka takvime bağlamak, Kur´an´da menedilmiştir.[19]

Bir Ayın Taksimatı:

Zaman şuurunun yerleşmesi ve hayatî faaliyetlerin zaman içinde daha pratik dağıtılması için yılın aylara bölünmesi yeterli değildir. Öyle ise bir ay da, daha küçük bölümlere ayrılmalıdır.

Kur´an-ı Kerim´de haftayı ifade eden Arapça “üsbû” kelimesi geçmez. Ancak cumartesi manasına gelen “sebt” kelimesi yedi sefer geçer. Her seferinde, Yahudilerle -ki, ashabu´ssebt (cumartesi güncüler) olarak tavsif edilirler (Nisa 47)- ilgili olarak kullanılan (Bakara 65; Nisa 47, 154; A´raf 163 (üç kere) Nahl 124) bu kelimenin Arapça´ya, bu manada İbranice´den geçtiği ve yedi günlük bir zaman dilimi yani hafta manasına da geldiği şarihlerce belirtilir. Hicretten sonra, Müslümanlar arasında, cahiliye devrinin arubesi yerine kullanılmaya başlayan ve hafta manasına da kullanılan “cuma” kelimesi, haftalık farz namazı tesbit vesilesiyle Kur´an´da bir kere geçer (Cuma 9). Böylece Kur´an-ı Kerim, tarihin kaydettiği bütün medenî milletlerde görülen yedili haftalık sistemi te´yid etmiş olmaktadır. Çünkü cum´a günü (eskinin yevmü´l-arûbesi) o zamanın mutad takvim sisteminde yedi günde bir kere gelmektedir.[20]

Günlük Zaman Ve Taksimi:

Kur´an-ı Kerim zamanla ilgili olarak dikkat çekmede en büyük ağırlığı “günlük zaman”a verir. Bunu iki şekilde yapar:

1- “Gün manasına gelen yevm kelimesini çok sık tekrar eder. Bu kelime çeşitli şekillerde (müfred, cemi, tesniye, marife, nekre) 475 defa zikredilir.

2- Bir gün önce “gece” ve “gündüz” olmak üzere iki ana, sonra da, bunlardan her biri daha teferruatlı birçok tali bölümlere ayrılır ve bu bölümler çokça zikredilerek bir günün “kısım”lara taksimatı ve her bir kısmın ehemmiyeti üzerine şuurlar ve dikkatler canlı tutulur.

Hemen şunu belirtelim ki, Arapça´da leyl (gece) kelimesi, güneşin batması ile, sabahleyin fecr-i sadık denen ikinci fecrin doğuşuna kadar geçen zamanı ifade eder. Geri kalan müddete de nehar (gündüz) denir.[21]

Gündüz ve Taksimi: Günün bir yarısı olan gündüz (nehar) 57, diğer yarısı olan gece (leyl) 92 kere zikredilir.

Gündüz ile gece kelimelerinin tekerrür sayılarında “gece”nin lehine yarıya yakın fark gözükmekte ise de, gündüzün kısımlarıyla ilgili zikirler aradaki farkı azaltır. Şöyle ki: Gündüzle ilgili olarak sabah vakti, “subh” kelimesiyle 7 kere (bu kökten fiillerle 41´i bulur, ancak fiil halinde sabaha ermek manasından başka, “olmak” manası da var), “gudüvv” kökünden gelen kelimelerle 15, “bükre” kelimesiyle 9, “fecr” kelimesiyle 6 kere zikredilir. Ayrıca gündüzün diğer kısımlarını ifade eden duha (kuşluk) kelimesi 6, Tulûu´şşems (güneşin doğması) tabiri 2, zahire (öğle sıcağı vakti) kelimesi 1, felak (tan yeri) kelimesi 1, tarafeynnehar (güneşin iki tarafı) tabiri 1, etrafu´nnehar tabiri 1; dülûku´şşems (güneşin batıya meyli) tabiri 1 defa zikredilir. Bunların toplamı 50´ye ulaşır. Bunu, neharın zikir sayısı olan 57´ye ilave edince, gündüz vaktini hatırlatan zikirler 107´ye ulaşır.[22]

Gece ve Taksimi: Gece deyince güneşin batma anından şafağın sökmesine kadar geçen müddetin kastedildiğini daha önce belirtmiştik. Gece müddeti, yıllık olarak ele alınınca günün tam yarısı eder. Şu halde, bunun da ihmal edilmemesi, âzamî şekilde değerlendirilebilmesi için, tedkik, tanzim konusu yapılması gerekir.

Kur´an-ı Kerim, gündüz gibi, geceyi de birçok kısımlara ayırır ve herbirini çok sayıda zikreder: “İşa (yatsı) kökünden 13, asîl (akşam) kelimesi 7, ânâu´lleyl (gece saatleri) tabiriyle 3, gurûbu´şşems (güneşin batması) tabiriyle 2, ğasık (şiddetli karanlık) kelimesiyle 1, Gasaku´lleyl (gecenin ilk karanlığı) tabiriyle 1 kere, hîne tümsûn (akşam olunca) tabiriyle 1 olmak üzere, gecenin kısımları toplam 27 kere zikredilir. Bunu gecenin zikir adedi olan 92´ye ekleyince 117 rakamına ulaşırız (Bak: Şema 2). Gece manasına gelen beyat ile, bu kökten gelip gece geçirme manasına gelen fiiller bu rakamın dışındadır (onlar 8 adettir).

Gerek gündüz ve gerekse gece ile ilgili kısımlar, umumiyet itibariyle namaz vakitlerini tesbit ve tavsif maksadlarına raci olarak Kur´an´da zikredilmektedir. Bir başka ifade ile, bir günün belli başlı dönüm noktaları, günlük farz namazlarla işaretlenmiş, müşahhas hale getirilmiş olmaktadır.[23]

Namaz Vakitlerinin Zaman Taksimindeki Yeri: Yukarıdaki açıklamadan şu neticeyi çıkarabiliriz: Farz namazlarının mühim gayelerinden biri, Müslüman kimseye, günlük zamanını taksim ve programlama alışkanlığı kazandırmaktır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in fiilî tatbikatı ve emirlerinde göreceğimiz üzere, bu vakitler yatma, kalkma eve çekilme, istirahat, evi terketme, ziyaret, sohbet gibi günlük olarak yapmak zorunda olduğumuz bir kısım kaçınılmaz iş ve davranışların zamanlarını tesbit etmektedir.

Her namaz, bir zaman tanzimi olunca, Kur´an´da, namazdan bahseden bütün ayetler aynı zamanda “zaman şuuru” vermeyi gaye edinen ayetler sınıfına dahil olur. Kur´an´da namaz, en çok salat kelimesiyle ifade edilmiştir ve 100´e yakın miktarda zikri mevcuttur. Rüku, sucud, kıyam gibi başka kelimelerle ifade edilen namaz manası bu rakamın içine dahil değildir.

Nafileleri de gözönüne alınca, gecede beş adet namaz sözkonusudur. Farzlar akşam ve yatsıdır, vacib olan yatsıdan sonra kılınan vitr; nafileler de akşamyatsı arasında kılınan evvabin namazı ile, sabah vaktinden önce kılınan teheccüd namazıdır.[24]

Iı. İstidrad

Aşağıda sunacağımız yazı 21 Kasım 1979 tarihine müsadif 15. hicrî asrına giriş vesilesiyle yapılmış bir makaledir. Hicret hâdisesinin ehemmiyetini çok yönlü olarak kavramada yardımcı olacağı ümidiyle burada iktibasını uygun görüyoruz.[25]

TEBLİG, TERBİYE VE SİYASÎ TAKTİK AÇILARINDAN HİCRET

Giriş:

Lügatta “kişinin başkasını el veya dil veya kalben terketmesi” manasına gelen (1) hicret kelimesi, İslam kültüründe çok zengin manalar taşıyan bir tabir, bir mefhum olmuştur.

Hicret, “vak´a” ve “tabir” olarak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayat ve hadislerinde mühim bir yer tutar. Hatta “en mühim vak´a” ve “en mühim tabir”lerden biri olarak tavsif edilse mübalağa edilmemiş olur. Zira “hicret” , kuru bir tarihçinin iddia edeceği şekilde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatında belli bir tarihî vak´anın isim ve ünvanı olmaktan ibaret değildir. Hicret, aynı zamanda, irşad ve tebliğde metod, düşmanla münasebette siyasî taktiktir.

Hz. Ömer devrinde sahabelerin, Müslümanlar için bir takvim vazetme ihtiyacını duydukları vakit, takvimin başlangıç noktası olarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatında yer eden diğer mühim hâdiseler meyanında Mekke´den Medine´ye hicret vak´asını seçmiş olmaları, vak´a olarak “hicret”e onlarca atfedilen ehemmiyeti noktalar (2). Nitekim Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın doğumu, ilk vahyin gelişi, ilk tebliğ emri, Bedir Savaşı, Hudeybiye Sulhü, Mekke´nin Fethi, Veda Haccı ve bu sırada “Bugün dininizi ikmal ettim” (37 ayetinin inişi) gibi hâdiseler gerçekten, Resulullah´ın hayatında cereyan eden, İslam tarihinin mühim hadiseleridir, her biri takvim başlangıcı olarak alınabilecek vak´alardır. Ama bunlar arasından sadece hicret vakasının icma ile (4) seçilmiş olması “Hicret”in onlar açısından -münhasıran hâdise olarak değerlendirilmiş olduğunu farzetsek bile- ne kadar ehemmiyetli olduğunu ifadeye kâfidir. Kaldı ki, Hz. Ömer (radıyallahu anh) hicreti, “hakla batılın arasındaki fark” olarak vasıflar(5).

Şu halde, bu yazımızda, muhtelif yönleriyle “hicret”in ehemmiyetini belirtmeye çalışacağız. Makalede temas edeceğimiz ana başlıklar şunlardır:

I. Tabye ve Taktik Olarak Hicret: (Burada sabır, hicret ve cihadın birbirini tamamladığı açıklanacaktır.)

II. Siyasî Vak´a Olarak Hicret.

III. İrşad ve Tebliğde Metod Olarak Hicret.

IV. Terbiye Metodu Olarak Hicret.[26]

I. Tabye Ve Taktik Olarak Hicret

Hicret kelimesi, herşeyden önce bir hadiseyi, İslam tarihinin en mühim hâdisesini hatırlatır. Kelimenin kazandığı ehemmiyet ve taşıdığı öbür manalar da menşeini bu vak´adan aldıkları için önce bu noktadan başlamak gerekecek.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), cahiliye kelimesi ile ifade edilen öyle bir devirde gelmişti ki, o günün Arap cemiyeti, tarihinin en karanlık, en vahşetli devresini yaşıyordu. İnsanlar ilah diye hevesatlarının timsali olarak kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyorlardı. Kanun diye uyulan şey, kuvvetlinin arzusu idi. Köle ve kadınlar insan olmanın hürmet ve kerametinden nasibi olmayan kimseler olarak eşya muamelesi görüyorlardı. Fakir fukara da himaye ve desteksizlik altında eziliyordu. Kısacası bir avuç kuvvetli ve zorba dışında kalan insanlık, bugünkü hiçbir değer ölçüsüne sahip olmayan anarşiste av olma durumuna düşmüş müdafaasız, bîçare bir kimsenin durumunda idi.

İşte böyle bir hengâmede Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Allah´tan aldığı emirle insanların karşısına çıktı ve onlara şu mealde hitap etti: “Ey insanlar, elinizle yaptıklarınıza tapmak batıldır, hevesata uymak sapıklıktır. Başı boş değilsiniz, bu dünyada belli bir gaye için yaratılmışsınız, öbür dünya için imtihan olunmaktasınız. Hayır ve şer, iyi ve kötü yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Öyle ise, zulümden vazgeçin, zayıfın hakkını çiğnemeyin, haklının hakkını iade edin. Haksız yere kan dökmeyin, kimseye zulmetmeyin. Zayıfları, yetimleri ezmeyin, onları himaye edin. Köle ve fakirlere yardım edin. Kadınlara kötü muameleden vazgeçin, onları anneleriniz, kızlarınız ve kızkardeşleriniz bilin… vs.”

Hz. Peygamber´in bu davetine uymak, cemiyeti elinde tutan kuvvetli, zengin ve nüfuzlu azınlığın işine gelmiyordu. Rahatlarını bozmak istemiyorlardı. Hep istihkar edegeldikleri, zulmedegeldikleri zayıflar kitlesine değer vermek, insan muamelesi yapmak istemiyorlardı. Menfaatlerinin devamını eski düzenlerinin devamında görüyorlardı. Bu sebeple, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e şiddetle karşı koydular. Önceleri yalnız bırakmak, ciddiye almamak, alay etmek yolunu tuttular. Fakat etrafında köle, zayıf ve fakirlerin teşkil ettiği mü´minler halkasının gittikçe genişlemeye başladığını görünce taktiklerini değiştirerek zulüm ve işkenceye ve hatta mü´minleri öldürmeye başladılar.

İşte “hicret”i siyasî taktik olarak anlayabilmek için onu, müşriklerin mukavemet ve İslam´ı söndürme faaliyetlerine karşı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in dini “neşretmek” ve “yaşamak” için başvurduğu taktikleri tarihî sıra içerisinde incelemek gerekmektedir.

Bu noktayı ifade için, Hicret´i, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in İslam´ı neşirde, düşman tehdidine karşı başvurduğu üç ana taktikten biri olarak değerlendireceğiz. Öbür iki taktikten biri ve birincisi Sabır, diğeri Cihad´dır. Hicret ise, bu ikisinin ortasında yer alan mutavassıt safhanın ifadesidir.

Öyleyse, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), dini “yaşama” ve “tebliğ etme” vazifesini ifade ederken, düşmandan gelen mukabil tehdid ve tehlikeye üç suretle karşı koymuştur:

a- Sabır,

b- Hicret,

c- Cihad.

Şu halde, zahiren birbirinden farklı ve hatta zıd görünen bu üç şey, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatında hiç değişmeyen ve daima aynı kalan, “dini yaşama ve neşir” gayelerinin tahakkukunda, içinde bulunduğu şartlara muvafık olarak başvurmuş olduğu birer vasıtadan ibarettir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatında bu üç unsuru birbirinden ayırmak mümkün değildir. Şimdi bunlara kısaca bir göz atalım:[27]

a- Sabır:

Bildiğimiz üzere, hicretten önceki devre, Müslümanlar için, tahammülü zor bir devredir, her çeşit takip ve işkencelerle doludur. Müşrikler, alay (6), dayak (7) küfür (8), hakaretten (9) boykot (10) ve öldürmeye (11) varıncaya kadar işkencenin her çeşidine başvuruyorlardı (12). Bu yapılanlara dayanamayarak ölenler de eksik değildi(13).

İşte bu işkence ve takip devresinde Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıf idiler. Düşmandan gelen tehlikeye aynı şekilde fiilî bir mukabele derhal yok edilmelerine müncer olabilirdi. Bu sebeple, nazil olan ilk surelerde, sıkı sıkıya emredilen, ısrarla üzerinde durulan hususlardan biri de “sabır”dır. Mesela ilk nazil olan surelerden biri olan el-Asr suresinde: “Birbirlerine sabır tavsiye edenler” övülür (14). Bir diğer surede: “Sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir” (15) denir.

Bir kısım ayetlerde İlahî hitap doğrudan doğruya Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´edir: “Sen (habibim) şimdi sabret. Şüphe yok ki, Allah´ın vaadi haktır. (Buna) kat´î iman beslememekte olanlar zinhar seni (sabırsızlıkla) hafifliğe götürmesinler.” (16) “(Habibim) sen şimdilik güzel bir sabır ile katlan.” (17) “Rabbinin rızası için katlan” (18) vs. Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´den önce gelip geçen peygamberler de, kâfirlere karşı birer sabır örneği olarak takdim edilirler: “İsmail´i, İdris´i, Zülkifl´i de yâdet. Bunların her biri de sabır ve sebat edenlerdendi.” (19)

Hülasa, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu İlâhî emir ve ikazların sonucu olarak Mekke devresinde kendisine yapılan muamelelere aynı şekilde cevap vermedi, mukabele-i bi´lmisilde bulunmadı, sadece sabretti. Mü´minlere de kendisi gibi hareket etmeyi, karşılık vermeyip sabretmelerini emretti (20). Rivayetler, zulme maruz bir Müslümana rastladığı vakit, her seferinde: “Ey falanca, sabret, mükâfaatın cennettir!” dediğini belirtir (21)

Bu devrede Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) imanı, sabır olarak tarif edecek kadar “sabır”a önem vermiştir. Nitekim bazı rivayetlerde Müslüman olanların dördüncüsü olduğu belirtilen (22) Amr İbni Abese´nin: “İman nedir ” sorusuna Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselâm: “Sabır ve müsamahadır” cevabını vermiştir (23). Bir hadiste de sabır, ziya ve nur olarak tavsif edilir (24). Yani uyulduğu takdirde mutlaka hidayet ve aydınlığa götüren bir nur (25).

Birkısım Müslümanların, kendilerine işkence yapan kâfirlere, hiç olsun beddua etmesi için müracaat etmeleri üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) gayr-i memnûn olarak şu cevabı verdi: “Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardı ki, bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testerelerle ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara sabrettiler, imanlarından vazgeçmediler.” (26)

Hatta bazı rivayetlere bakılınca, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sabır hususundaki bu ısrarı -en azından bazıları nazarında- mutlak bir güçsüzlükten gelmiyordu. Bu belli bir mücadele vetiresinin kaçınılmaz bir safhasını teşkil ediyordu. Bu safhadan geçmek için, birkısım kimselerin nazarında mevcut nisbî bir güce rağmen, sabretmek gerekiyordu. Taberî´nin bir rivayeti bu hususu te´yid etmektedir. Der ki: “(Bir an oldu ki) Müslümanlar bu elîm vaziyete artık tahammül edemeyecek hale gelerek Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e şöyle dediler: “Biz kendimizi müdafaa edebilecek durumdayız. Zira bizim de akrabalarımız, adamlarımız var. Biz senden sadece mukabele etmek için müsaade talep ediyoruz. Sizin hâlâ sabra gücünüz varsa sabredin, artık bizim sabrımız kalmadı, kendimizi müdafaa etmemiz için bize müsaade et. Eğer vuruşmak gerekiyorsa vuruşacağız.” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in cevabı şu oldu: “Ben Allah´tan emir almadıkça size, kendiliğimden izin veremem, hiçbir şey söyleyemem.” O gece, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu hususta aydınlatılması için Allah´a yalvardı. Bu dua üzerine şu âyet nazil oldu: “(Ey Peygamber), daha önceki peygamberlerden azim sahibi olanların (ulûl-azm) sabrettikleri gibi sen de sabret. Onların azabı için acele etme.” (27). Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ertesi gün mü´minlere, bu âyeti okuyarak tekrar sabır tavsiye eder. (28).

O safhada, müsbet ve kesin bir neticeye ulaşmak çok şüpheli gözüküyordu. Bu yüzden sonucu meçhul maceraya müsaade yoktu. Sık sık gelen âyetler sabır emrediyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de bu emirlere uyarak sabrediyordu.

Bu davranışın başka neticeleri de vardı. Sabır, müstakim kalb ve gönüllerle bütün suçu “Rabbimiz Allah´tır” (29) demekten ibaret olan sabırlı ve sessiz mazlûmlar lehinde acıma ve şefkat gibi birkısım hisler uyandırıyordu. Bilhassa bunların yakınları ve akrabaları son derece hassaslaşıyor ve tahrik ediliyorlardı. Nitekim Allah´ın arslanı Hz. Hamza´nın İslâm´a girişine de böyle bir durum sebep olmuştur. Şöyle ki:

Bir gün, Ebû Cehl, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e çok ağır hakâretler yapar ve bununla da yetinemeyerek mübarek vücutlarından kanlar akacak kadar yaralayıcı darbelerle saldırıda bulunur. Bu şen´i tecavüze karşı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sabır ve sükûttan başka bir mukabelede bulunmaz. Bu hal, hâdiseye şahit olan bir kadının kendini tutamayarak hüngür hüngür saatlerce süren ağlamalarına sebep olur. Kadına tesadüfen rastlayan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in amcası Hamza radıyallahu anh, kadının bu dokunaklı ağlayışlarının sebebini sorup öğrenince, hâdiseden son derece müteessir olur. İntikam hisleriyle dolu olarak harekete geçen Hz. Hamza, Ebû Cehl´i yaralamakla kalmayıp, Müslümanlığını da ilân eder (30).

Kureyş müşriklerini, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´in bir hayli kuvvet ve izzet kazandığına hükmettirerek tecavüzlerini frenlemeye sevk eden (31) bu mutlu hadise Resûlullah´ın zulme ve tecavüze karşı sabrının bir meyvesi idi.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in zulüm ve işkencelere, bu safhada sabırla mukabele etmedeki, belirtmeye çalıştığımız gayesini, Hz. Hamza´ya bu vesile ile verdiği cevapta daha açık olarak görmekteyiz. İşkenceye şâhit olan kadının açıklaması üzerine yanına gelen amcası Hz. Hamza´ya, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle der: “Amcacığım, bırak beni, ne babası, ne annesi, ne amcası, ne de bir kimsesi olan bir adamla meşgul olma.”[28]

b- Hicret

Sabırdan sonra gelen ikinci safhadır. Sabrı gerektiren şartlarda lehte bir gelişme yok ise ve üstelik aleyhte olarak gittikçe artmış ve sabırla karşı konamayacak bir dereceye gelmişse, ya yok oluş kabûl edilecek veya orası terkedilecek, yani hicret edilecektir.

Burada en mühim husus, şartların hicreti gerektirecek dereceye ulaşıp ulaşmadığı hususunda verilecek karardaki isâbettir. Nasıl anlayacağız ki, artık hicret şartları tahakkuk etmiştir Bu kararı verirken eldeki ölçümüz ne olacaktır

Bu mühim noktanın çözümünde sosyolojiden istimdâd edebiliriz. Sosyologlar içtimâî şe´niyette tehdid ve baskı arttıkça mukavemet ve aksülamelin (reaksiyon) de artacağı, ancak tehdidin şiddeti belli bir haddi tecavüz ettiği takdirde mukavemetin kırılıp, gittikçe azalacağını ve hatta tamamen kaybolacağını müşahede ve tesbit etmişlerdir. Bu cümleden olarak A. Toynbee, yeryüzünde gelip geçen muhtelif medeniyetlerin terakkî ve tedennilerini bu tehdid -cevap (aksülamel), baskı- tepki kanunuyla izah ettikten sonra, tehdit arttıkça cevap ve tepkinin de ilânihâye artmayacağını, tehdidin belli bir derecesinden sonra azalıp tamamen söneceğini belirtir (32). Hatta kolaylık ve rahatın, medeniyet için zararlı olduğunu ifade eden (32/2) müellif terakkî için muhitin belli ölçüler dahilinde tehdid ve baskıda bulunmasının gereğinde israr eder. Terakkiye âmil olan tehdidli muhite o, “uygun vasat (=juste milieu)” der (33).

Şüphesiz, gayemiz burada Toynbee´nin nazariyesinin izahı değildir. İçtimâî şuûnatta câri olan ve âdetullah dediğimiz kanunlar yardımıyla sabır safhasından hicret safhasına geçmeyi gerektirip, meşru kılan hududu tesbite çalışıyoruz.

Şu halde hemen diyebiliriz ki, müşriklerin mü´minler üzerindeki tehdid ve baskısı, dini “yaşamak” ve “neşretmek” şartıyla hayatta kalmaya imkân veremeyecek bir dereceye ulaşınca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hicrete izin ve karar vermiştir. Hz. Aişe´nin: “Mü´min, dini için Allah´a ve Resûlü´ne hicret etmek zorunda idi. Zira dinini tatbik etmekten alıkonmak korkusu vardı” sözü de bu durumu ifade eder (34). Nitekim, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mü´minlere dinlerini, emniyet içerisinde tatbik edebilecekleri yerlere (Habeşistan ve Medine gibi) hicret hususunda izin vermesine rağmen, kendisi Mekke´de kalmaya devam etti. Zira âilevî pozisyonu sebebiyle kendisine dokunamıyorlardı. Ebu Cehl´in teklifiyle, öldürülmesi hususunda bütün müşriklerce uygun görülen bir plân kabul edilip tatbikata konunca bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de hicrete karar verdi.

Şu halde hicret, bazı kereler yanlış olarak ifade edildiği gibi bir kaçış değil, bir arayıştır. Dinin, tamamen yok edilme noktasına gelen tehdit ve tehlikelerden kurtarılarak yaşatılmasına müsait vasatın aranmasıdır. Nitekim İbnu İshâk´ın bir tasrihine göre, hicret, sadece -herkesce maruf ve meşhur olan- Habeşistan ve Medine´ye değil, hayat emniyetinin ve dini yaşama imkânının bulunduğu “her bir cihete” yapılmıştır (35). Bu cümleden olarak hemen kaydedebiliriz ki, Zekvân İbnu Abdi Kays, Birinci ve İkinci Akabe biatlarında hazır bulunmuş bir Medineli olmasına rağmen, Hz. Peygamber henüz Mekke´de iken, Mekke´ye hicret etmiş ve Ashab arasında “ensârî muhâcirî” diye tanınmıştır (35/2). Aynı ensârî muhâcirî lakabıyla tanınanlardan Abbas İbnu Ubâde´yi (35/3) ve Abdullah İbnu Umeyr´i (35/4), Ukbe İbnu Vehb İbni Kelde´yi (35/5) burada zikredebiliriz.

Din, kendisine gaye olarak, fiilen yaşanmayı tesbit etmiştir. Bulunulan yerin şartları, bu gayenin tahakkukuna imkân vermeyecek duruma geldi ise, oradan hicret etmek şarttır, dinen vecibedir, vazifedir. Bu duruma düşen kimseleri, hicret etmediği takdirde Kur´ân-ı Kerîm mâzur addetmiyor ve kesinlikle sorumlu tutuyor. Bunlar, dinlerini yaşayabilecekleri uygun bir yer aramakla mükelleftirler. İşte âyet-i kerîme:

“Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne işte idiniz ” Onlar: “Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) aciz kimselerdik” derler. Melekler de: “Allah´ın arzı geniş değil miydi Siz de oradan hicret etseydiniz ya!” derler. İşte onlar (böyle). Onların barınakları cehennemdir. O, ne kötü bir yerdir.” (36)

Kur´ân-ı Kerîm diğer birçok âyetlerinde hicrete yer verir ve dini tatbik edemeyecek kadar zulme maruz olanları hicrete teşvik eder. Bunlardan birinde: “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde gidecek, barınacak birçok yerler de bulur, genişlik de bulur. Kim evinden, Allah´a ve O´nun peygamberlerine muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki, onun mükâfaatı Allah´a düşmüştür…” (37)

Şu âyette ise, muhitlerinin aşırı zulmü sebebiyle, çaresizlik içerisinde kalan kimselerin oradan çıkış yollarını aramaları ve bu duruma düşenler için de savaşmaya kadar varan yardım imkânlarının seferber edilmesi gereği ifade edilmektedir: “Size ne oluyor ki, Allah yolunda -ve acz ü ızdırap içinde bırakılıp: “Ey Rabbimiz bizi, ahalisi zalim olan şu memleketten (kurtarıp) çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardım yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda- düşmanla çarpışmıyorsunuz ” (38)

Hicreti, “dini yaşayıp neşredebilmek için müsait yer arama gayreti” olarak anlayınca, Hz. Peygamber´in hayatında bir değil, birçok “hicretler”e rastlarız. Şöyle ki:

1- Peygamberliğin ilk yıllarında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendi evini bırakarak Erkam´ın evine yerleşir. Kendi evinden Erkam´ın evine olan bu hicretin tek sebebi, Erkam´ın evinin durumu idi. Burası merkezî bir yer olan Safa üzerinde bulunması sebebiyle gerek Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hayatı, gerekse neşr-i din nokta-i nazarından çok daha emniyetli ve muvafık idi. Bilhassa hacılar ve yabancılar için uğrak yeri idi. Hz. Ömer radıyallahu anh dahil birçokları İslâm´a burada girdi. Hz. Ömer´in Müslüman olmasından sonra Müslümanlar, sayıca ve kuvvetce gizlenmeye hacet duymayacakları bir seviyeye ulaşarak buradan çıktılar (39).

2- Mekke müşriklerinin işkence ve baskıları güçsüz aileden olan Müslümanlar için tahammülfersa bir hal alınca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) böylelerine, Habeşistan´a hicret etmelerini tavsiye etti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) o zaman şöyle demişti: “Habeşistan´a gidin. Zira orada çok âdil bir melik var. Onun yanında kimseye zulüm edilmez, orası adalet ve doğruluk diyarıdır. Allah bu durumdan bir çıkış yolu yaratıncaya kadar orada kalın.” (40) Habeşistan´a olan hicret iki dalga halinde gerçekleşir.

Tarihçiler, bu hicretlerin sebebini Mekkelilerin Müslümanlara tatbik ettikleri ezici baskı ve bu baskı karşısında Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in yardım etme imkânlarından mahrum oluşuyla izah eder (41).

3- Ebû Tâlib´in ölümünden sonra, Kureyş´in tecavüzleri son derece artmıştı (42). Hz. Peygamber´i himaye eden Abdu Menafoğulları´na reis olan Ebû Leheb, Resûlullah´ı ailevî himayeye aldı ise de bu uzun sürmedi. Ebû Cehl´in dessas bir şekilde araya girmesiyle Ebu Leheb himayeyi kaldırdı (43). Hz. Peygamber´in durumu, aleyhinde artan bu gayretler sonunda son derece müşkil bir hal almıştı. Evinden nadiren çıkar olmuştu. Bu vaziyet karşısında dini neşretmek için Mekke´den daha emin bir yer te´min etmek maksadıyla Taif´e gitti (44). Ne var ki orada, yaptığı bütün temaslara rağmen istediği vasatı bulamayarak geri döndü.

4- Müslümanların emniyetini Medine´de garanti altına aldıktan sonra, bütün Müslümanlara, oraya hicret etmelerini, çok daha kesin bir dille emretti. Medine´ye şahsen hicret kararını -az önce de belirttiğimiz üzere- dini neşretmek ümidiyle birlikte, hayat emniyetini de tamamen kaybettiği bir anda verdi.

Hicretin burada kayda değen müsbet neticelerinden biri, sabırla ilgili olarak söylediğimiz gibi, hissî plândadır, şefkat ve merhamet duygularının tahrikidir. Nitekim, Amir İbnu Rebia´nın annesi, henüz müşrik olan İbnu´l-Hattâb´a: “Biz sizin zulüm ve işkencenizden kurtulmak için yurdumuzu (Habeşistan´a gitmek üzere) terk ediyoruz” dediği zaman, sertlik ve merhametsizliğiyle meşhur olan muhatabının (yani Hz. Ömer´in) fevkalâde merhamete, rikkate geldiğini belirtir. İbnu Hişâm´da bu muhavere, Hz. Ömer radıyallahu anh´ın Müslüman oluşu anlatılırken -onun Müslüman oluşunu hazırlayan sebeplerden biri olarak- nakledilmektedir. (45)

Hülâsa Mekke´de iken, müşriklerin, her çeşidiyle tatbike koydukları işkence ve zulümden ortaya çıkan tehdid ve tehlikeye mukavemette Müslümanların başvurdukları mütemmim iki silâh “sabır” ve “hicret”ti.[29]

c- Cihad:

Sabır ve hicreti tamamlayan üçüncü safha cihaddır. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselâm)´in hayatında cihad, şartların İslâm lehine geliştiği safhada düşman tehdidine karşı koymak için başvurulan bir vâsıtadır. Tıpkı sabır ve hicretin de başka şartlarda, aynı maksatla, başvurulan birer vasıta olmaları gibi.

On üç yıl Mekke devrinde mü´minlerin silahı sabırdır. Maddî mukabele kesinlikle yasaktır. Cihad izninin hicretten sonraya ait olduğu alimlerce kabul edilen bir hussutur (46). Cihada izin veren ayeti ihtiva eden Hacc suresinin bir kısım ayetleri Mekke´de nazil olmuş ise de, diğer bir kısım ayetleri Medine´de nazil olmuştur. Mekke veya Medine´de nazil olan ayetler hususunda müfessirler ihtilaf etmişlerse de (47) cihada izin veren ayetin Medenî olması kuvvetle muhtemeldir.

Meselenin incelikleri bir tarafa, şurası kesin ki, İbnu Kesir´in “en uygun (elyak) bir vakitte” meşru kılındığını belirttiği (48) cihadla ilgili olarak gelen ilk vahiy müteahhirdir ve izin de mutlak değil, mukayyeddir. “Kendileriyle mukatele edilen (yani düşmanların hücumuna uğrayan mü´min)lere, uğradıkları o zulümden dolayı, (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüphesiz ki, Allah onlara yardım etmeye elbette kemaliyle kadirdir. Onlar (o mü´minlerdir ki) haksız yere ve ancak “Rabbimiz Allah´dır” dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır.”(49)

Dikkat edilirse burada cihad izni kayıtlıdır ve sadece “kendileriyle mukatele edilen ve zulme uğrayanlar” olarak tavsif edilen Mekkeli muhacirlere hastır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hayatı incelendiğinde, Bedir Savaşı´na kadar olan gazvelerde hep muhacirlerin istihdam edildiği görülür.

Ancak Müslümanların siyasî durumu ve maddî gücü düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette cihad umumi bir vecibe halini alacaktır: “Size harp açanlarla, Allah yolunda , siz de döğüşün (müdafaa harbi yapın, ancak) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları (size harp açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onları, sizi çıkardıkları yerden (Mekke´den) çıkarın. Fitne katilden beterdir.” (50)

Burada, Müslümanları Mekke´den çıkarmış olan Mekkeliler mevzubahs edilmektedir. Bu ayet Hudeybiye Sulhü´nden önceye aittir (51). Bu vahiyden sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kendisiyle savaşanlarla savaştığı, savaşmayanlara dokunmadığı belirtilir.(52)

Daha muahhar bir vahiyde, “…O küfredenlerle (muharebede) karşılaştığınız vakit, boyunlarını vurun. Nihayet onları mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman artık bağı sıkı tutun” (53) denir. Bundan da sonra nazil olduğu anlaşılan bir diğer ayette daha kesin bir cihad emri vardır: “Ey peygamber, kâfirlerle, münafıklarla savaş, onlara karşı sert davran..” (54)

Kur´an-ı Kerim´in, Mekke´nin fethinden sonra verdiği cihad emrine gelince bu öncekilere nazaran daha sert, daha umumidir: “Haram ayları çıktığı zaman, artık o müşrikler, onları nerede bulursanız öldürün. Onları (esir alarak) yakalayın, onları hapsedin, onların bütün geçit yerlerini tutun…”(55)

Bu ayette de kastedilen kimselerin münhasıran müşrik Araplar olduğu anlaşılmaktadır. Fakat cihad emrini daha umumi, daha mutlak şekilde ifade eden ayetler de mevcuttur: “Kendilerine kitap verilenlerden, ne Allah´a ne ahiret gününe inanmayan, Allah´ın ve Peygamberinin haram ettiği şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselerle, zelil ve hakir kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar muharebe edin.”(56) “Yeryüzünde bir fitne kalmayıncaya ve din tamamiyle Allah´ın oluncaya kadar onlarla muharebe edin…”(57)

Hülasa etmek gerekirse; dinin tatbik ve neşrinde takip edilen İlahî tabye ve taktik, sabırla başlatılıp hicretten geçip müdafaa harbi yapma iznine ulaştıktan sonra, lehte gelişen siyasî şartlara ve elde edilen maddî ve kemmî insan gücüne paralel olarak cihad emirleri ağırlaşmış ve “yeryüzünde fitne kalmayıncaya, kâmil din İslam oluncaya kadar” olmak üzere mutlak bir şekil almıştır. Bu söylenen tedricî gelişmeyi, ölüm döşeğinde yatan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in en son ağzından çıktığı belirtilen bir kaç tavsiyesi arasında yer alan şu cümle noktalar: “Arap Yarımadası´ndan (Yahudileri ve Hıristiyanları) sürün, burada iki din beraber olmamalıdır.”(58)

Hülasa, sabır, hicret ve cihad, düşman tehdidine karşı koymada İslam´ın vazettiği aynı dinamik prensiptir. Birbirine zıdlık değil ayniyet sözkonusudur. Şartlara göre yağmur, kar, buz şeklinde değişik görünüşlerle karşımıza çıkmakla beraber hep aynı kalan su gibi, İslam´ın tehdide karşı kendisini muhafaza ve hedeflerine ulaşmada başvurduğu dinamik prensip, içtimâî şartlara göre sabır, hicret ve cihad şekillerine bürünmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinin şartlarındaki terakkiye tabi olarak gelen ayetlerde nasih, mensuh aramak da bizim için isabetli bir davranış olmaz. Ayetlerin geldiği şartları iyi bilerek, içinde bulunduğumuz şartlara bunların hangisinin muvafık düştüğünün iyi hesaplanması gerekir.[30]

II. Siyasî Vak´a Olarak Hicret

Hicret, bir başka açıdan dinin kurtarılışı manasına gelmektedir. Bilhassa Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Medine´ye hicretinden ve Medine´nin İslamî merkez vaziyetini ihrazından sonra, civardaki Müslümanların Medine´ye merkez-i İslam´a hicretleri bir başka mana, bir başka ehemmiyet taşımıştır.

Medine´ye hicret eden Mekkeli Müslümanlar orada bir Müslüman cemaat meydana getirmişlerdi. Yerli halktan da himayeci mü´minler vardı. Ancak, herşeye rağmen oradaki Yahudi, münafık ve müşrik kesafeti içerisinde sayıca azınlıkta idiler. Bilhassa Hz. Peygamber´in gelişiyle birçok menfaatlerinin haleldar olduğuna kani olarak gizliden gizliye muhalefet yürüten münafıklar sayıca çok, nüfuzca ağır idiler. Küçümsenemeyecek bir tehlike olduklarını defalarca ortaya koyacaklardır. Üstelik Mekkeli müşrikler de Medine´ye sığınmış olan Müslüman hemşehrilerinin peşlerini bırakmış değillerdi. Hatta Yahudilerle münasebet halinde idiler.

Sayılan bu tehlikelere, her an bunlarla işbirliği yapabilecek durumda olan civardaki, henüz tamamı müşrik olan kabileleri de ilave edebiliriz. Bunlar, Medine´ye sığınmış olan bir avuç Müslümana karşı ittifak yapabilecek durumda idi. Nitekim Hendek Harbi´nde bütün bunların anlaşarak yekvücut hale geldiği de görülmüştü. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu tehlikeyi görüyor ve önüne geçmek için, müşrik kabilelerle ittifak, saldırmazlık, yardımlaşma anlaşmalarına varıncaya kadar (59) her çeşit siyasî tedbirleri alıyor, fırsatları âzamî şekilde değerlendiriyordu.

İşte bu tedbirlerden biri, Medine´de Müslümanları sayıca çoğaltarak fiilen kuvvet kazanmaktı. Sayıca çoğalmanın bir vasıtası Medine ahalisi içerisinde mühtedilerin sayısını artırmak ise, bir diğeri de civar kabilelerde İslam´a girenleri Medine´ye celbetmekti. Bu açıdan, Medine´ye hicret eden her Müslüman, şahsında İslam´ı kurtarmış olmakla kalmıyor, aynı anda, Medine´de Hz. Peygamber´in kuvvetini, siyasî ağırlığını artırarak İslam´ı takviye etmiş oluyordu.

Gerek Kur´an´da ve gerek hadislerde hicrete teşvikle ilgili olarak gelen ifadelerde bu siyasî gayeyi görmemek mümkün değildir.

Her ne pahasına olursa olsun, mü´minleri Medine´de toplamak, sağda solda hiçbir siyasî ağırlık ifade etmeyen münferid kimseleri küfre karşı tartılmakta olan Müslümanlığın Medine´deki kefesinde mizana dahil etmek gerekiyordu. Bu sebeple hicret “her inanan kimseye” FARZ ilan edildi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) “Hicret etmeyen kimsenin imanının makbul olmayacağını” ta´mim etti ve: “Bir müşrik, Müslüman olduktan sonra müşriklerden ayrılmadıkça Allah onun hiçbir amelini kabul etmez” (60) buyurdu. Bu hususu te´yid eden Kur´an-ı Kerim: “…İman edip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur…” (61) der. Birbaşka ayette de böylelerinin dost bile edinilmemesi emredilir: “…O halde, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dostlar edinmeyin. Eğer (aldırış etmeyip) yüz çevirirlerse onları nerede bulursanız yakalayıp tutun, onları öldürün.” (62) İbnu Abbas, ayetin hicret etmeksizin Mekke´de kalan ve haklarında nasıl davranacakları hususunda Medine´de Müslümanlarca münakaşa edilmekte olan bir grup Müslüman hakkında nazil olduğunu belirtir(63).

Hz. Peygamber hicreti “göçebe olmayan (yerleşik) bir kimse için felaketlerin en büyüğü” olarak tavsif eder(64). Şu halde mü´minlerin bu felaketi göze alarak Medine´deki merkezin takviyesine koşabilmeleri için onlar bu hususta, ziyadesiyle teşvik edilmeli, emre uyup uymamalarına müeyyide getirilmeli idi. Kur´an ve hadislerde, hicret etmeyenlerin imanlarının kabul edilmeyeceğine dair gelen yukarıda kısmen kaydettiğimiz ifadeler bu maksada racidir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hicretin ehemmiyetini zihinlere nakşetmede o kadar muvaffak olmuştu ki, artık Ashab: “Hicret etmeyen kimseler cennete giremeyecek” diyebiliyordu.

Diğer taraftan, bu hem meşakkatli ve hem de İslam´ın kurtarılması gibi büyük neticeli amele bir mü´min için arzu edilen manevî mükâfaatların en büyüğü vaadedilmişti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) en efdal amelin ne olduğunu soran kimseye: “Şu halde sana hicret gerekir, zira ondan daha efdal amel bilmiyorum” cevabını verir (66). Bir başka hadiste Resulullah, (Allah katında) en büyük mükâfaatın hicret edene verileceğini beyan eder(67).

Hicretin fazilet ve değerini Kur´an-ı Kerim birçok ayetleriyle mü´ min kalb ve gönüllerde tesbit eder. Şu ayette faziletli ameller sayılırken, hicret, imandan sonra zikredilir: “İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların Allah yanında derecesi çok büyüktür. Kurtuluşa (dünya ve ahiret saadetine) erenler de işte onların ta kendileridir. Rableri onlara rahmetini, rızasını, onlara içlerinde tükenmez ve ebedî bir naim (nimet) bulunan cennetleri müjdeler. Onlar orada ebedî ve sermedî kalıcıdırlar. Çünkü Allah katında muhakkak büyük ecir (ve mükâfaatlar) vardır.”(68)

“İşte hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, andolsun suçlarını örteceğim ve andolsun Allah canibinden bir mükâfaat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de sokacağım. (Daha büyük ve ) güzel mükâfaat ise Allah´ın yanındadır.”(69)

Kur´an ve hadiste gelen, hicrete teşvik hususundaki tahşidat, bu zor ve meşakkatli ameli mü´minler nazarında son derce mergub ve aranan bir amel haline getirmişti. Öyle ki, hicretten elde ettikleri fazilet ve üstünlük noktasında Ashab´ın -birbirleriyle tefahur- ve münakaşalarına bile rastlarız: Buhârî, Müslim ve diğer kitaplarda gelen bir rivayet, Hz. Ömer ile, Habeşistan´a hicret edenlerden olan Esma Bintu Üneys arasında geçen bir hadiseyi sergiler. Rivayette belirtildiği üzere, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bir defasında Esma´ya: “Biz hicret meselesinde sizden öndeyiz ve (bu sebeple) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde sizden daha efdaliz” demişti. Hz. Esma da bunun aksini iddia ederek kendilerinin (yani Habeşistan muhacirlerinin) daha önde ve daha efdal olduklarını iddia etti. Münakaşa ilerleyince meseleyi Hz. Peygamber´e vaz ederler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) anlaşmazlığı Hz. Esma (radıyallahu anhâ) lehine çözer: “Sizden, sadece bir hicret (Mekke´den Medine´ye) yapan birisi benim nazarımda , iki hicret (Mekke´den Habeşistan´a, Habeşistan´dan da Medine´ye) yapan birisinden daha efdal olamaz.” Bu cevap, Habeşistan muhacirleri arasında büyük bir sevinç ve memnuniyet hasıl eder. O kadar ki, onlar yanında Resulullah´ın bu sözü, dünyanın her şeyinden daha sevgili olur.(70)

Hicret, böylece mü´minler nazarında son derece değerli, son derece arzulanan, aranan kıymetli birşey durumuna geçince, bedeviler bile, geride mal, evlad, anne, baba, dünyalık her ne varsa hepsini terkederek “çok uzak yerlerden” (71) “hicret şartı” üzerine biat yapmak maksadıyla, Medine´ye, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e koşuyorlardı.(72)

Nuaym İbnu Abdillah (radıyallahu anh)´la ilgili fıkra hicretin ehemmiyetini takdirde bir başka örnektir: “Nuaym iyilik sever bir insandı. Kabilesinde ilk Müslüman olan kimse idi. Hicret etmek isteyince kabilesi senin dinin ne olursa olsun biz senden razıyız diyerek onu salmadılar. Böylece ilk iman edenlerden olduğu halde Hudeybiye´ye kadar hicret edemez.

Medine´ye geldiği zaman Resulullah fevkalâde iltifat eder, kucaklar, öper ve: “Senin kavmin sana benimkinden hayırlı!” buyurur. Nuaym:

“Hayır! Bilakis, senin kavmin daha hayırlı ey Allah´ın Resulü!” der. Resulullah:

“Kavmim beni memleketimden çıkardı. Senin kavmin seni salmadı” buyurur. Fakat Nuaym´ın cevabı cevapsız kalır:

“Ama ey Allah´ın Resulü! Senin kavmin seni Hicret´e çıkardı. Benim kavmim beni ondan mahrum etti.” (72/2)

Resulullah bu cevaba sükut eder. Aleyhissalâtu vesselâm´ın sükutu ikrardır.”

Hicretin ve hicret üzerine biatın Müslümanlar nazarında kazanmış olduğu ehemmiyeti göstermek için, hicret üzere biatın kaldırılmış bulunduğu Mekke Fethi´nden sonra bile, bu vasıfta biat yapabilmek için bazı Müslümanların şefaatçilere bile başvuracak kadar ısrar ettiklerini (73) kaydetmekte fayda var. Bunlardan birinin hikâyesi aynen şöyle:

Saffan İbnu Abdirrahman, Mekke´nin fethi günü, babasını Resulullah, (aleyhissalâtu vesselâm)´in huzuruna çıkartarak: “Ya Resulullah babamı hicretten mahrum etme), ona da bir nasib ayır” diye ricada bulunur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in: “Artık Mekke´nin fethinden sonra hicret kalkmıştır” diye menfi cevabı üzerine Saffan, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kendisine karşı hürmet ve sevgi ile dolu olduğu amcası Abbas (radıyallahu anh)´ı bularak babasının “hicretten bir nasib” alabilmesi, muhacir vasfının manevî mükâfaatından hissemend olabilmesi için, Resulullah nezdinde şefaatçi olmasını rica eder. Abbas da kabul eder.

Ancak, Arabistan müşriklerinin yegâne kal´a ve istinadgâhı olan Mekke´nin fethinden sonra İslam´ın artık takviye için muhacirlere ihtiyacı kalmamış olması ve Müslümanların da her yerde dinlerini istedikleri gibi tatbik edecek nüfuz ve pozisyonu elde etmiş bulunmaları sebebiyle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) “hicret müessesesi”ni kaldırmaya karar vermiştir, bu sebeple ricacı olarak gelen amcası Abbas´a cevabı menfidir ve şöyle der: “Mekke´nin fethinden sonra hicret mümkün değildir.” (74) Benzer bir talebe Mücaşi´ İbnu Mes´ud da Resulullah´tan: “Hayır! Artık seninle İslam üzere biat ederiz. Zira Fetihten sonra hicret yok” cevabını alır(74/2).

Burada Hz.Peygamber´in ilga ettiği hicret, İslam´ın yaşanabildiği ahalisi Müslüman olan bir beldeden bir başka Müslüman beldeye olan hicret, daha hususi manasıyla, Resulullah´ın sağlığında Mekke ve havalisinden Medine´ye olan hicretti. Bu hususu gerek raviler ve gerekse alimler te´yid ederler (75). Daha umumi manada hicretin devam ettiğini açıklayacağız.[31]

III. İrşad Ve Tebliğde Metod Olarak Hicret

Bu noktanın kavranabilmesi için, “hicret” kelimesiyle, buraya kadar üzerinde durduğumuz, İslam tarihinde, Resulullah devrinde cereyan eden belli bir vak´a veya vak´aları kasdetmeyeceğimizi belirtelim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın da buyurduğu gibi, vak´a olan hicreti, Mekke Fethi´nin gerisinde bırakacağız. Mekke Fethi´nden sonra, hicret, artık belli bir hâdise değil, bir mefhumdur, manadır. Her an, her yerde, her devirde, her gönülde, kıyamete kadar baki kalacak bir mefhum.

Öyle bir mefhum ki, -önceki izahlardan anlaşılacağı üzere- şe´ninde ferdî planda, İslamî yaşayışı arama, umumi planda, dini takviye ve kurtarma gibi iki mühim hakikat bulunduğu için şiddetle farz kılınarak, son derece övülerek değer ve muhteva kazandırılmış bir mefhum, imandan sonra en faziletli amel statüsü kazandırılmış; ehemmiyeti zihinlere, kalp ve gönüllere nakşedilmiş bir mefhum. Ondan bir hisse alabilmek için her çeşit dünyevî fedakârlıkları yaptıracak kadar, araya şefaatçılar koyduracak kadar, hakkında efdaliyet münakaşalarına ve Resul´ün hakemliğinde murafaaya tevessül edilecek kadar mü´minin ruhuna nakşolmuş; benliğinin herbir parçasına ehemmiyeti işlenmiş bir mefhum.

İşte Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mü´minlerin derununda böyle mualla bir makam almış; sırça, fildişi, elmas gibi dünyanın en kıymetli cevherlerinden inşa edilmiş saraylarına değişilmeyecek kadar üstün tutulmuş olan bu mefhumun, bu “hicret müessesesi”nin Mekke´nin fethiyle yıkılmasını, mü´minin iç âleminin bu semavî, bu cennetî saraydan boşaltılmasını istememiştir.

Bunun hem mana ve mefhum olarak devamını, ila nihaye devamını, hem de kendinden sonra gelecek olan mü´minlerin dahi bundan nasibdar olmalarını sağlamak için, her sözü her devirde her mü´min kulakta aynı değeri taşıyan, her kelamı bir nevi vahy-i İlahî olan, mübarek ağızlarından haktan başka bir şey çıkmayan Allah elçisi şöyle tebliğ buyurdu: “Hakiki muhacir, Allah´ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir.” (76) Diğer bir hadiste “Hicret ikidir, biri kötülüklerden hicret, diğeri de Allah ve Resulü´ne hicrettir” buyrulmuştur(76/2).

Aynı mana başka rivayetlerde daha farklı ifadelerle tebliğ ve te´yid edilmiştir: “…Hicret kötülüğü terk etmendir.” (77) “Hakiki muhacir, hata ve günahları terk edendir.” (78) “Hakiki muhacir, Allah´ın üzerine haram kıldığı şeyleri terk edendir.”(79)

Hicretin en efdalinin ne olduğunu soranlara Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın verdiği cevap da söylediklerimizi te´yid eder: “…Rabbimin hoşlanmadığı şeyleri terk etmendir” (80) vs.

Cenab-ı Hak´tan gelen ezelî hakikatları tebliğle muvazzaf olan selahiyetli makamın müjdelediği bu hicret, herkes için her zamanda mümkün ve vakidir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), “hicret”in mefhum olarak devamını sağlamaktan başka, din açısından, gerçekten son derece mühim olduğu halde avam-ı nas tarafından ehemmiyeti hakkıyla kavranamayacak olan bir kısım amellerin ehemmiyetini vicdanlarda tesbit maksadıyla da değeri herkesçe malum ve müsellem, zihinlere iyice yerleşmiş bulunan “hicret mefhumu”ndan istifade etmiştir. Bu cümleden olarak, çeşitli ayet ve hadislerle üzerinde ısrarla durulan “iyi niyet”, “cihada iştirak”, “anne babaya iyilik” gibi birçok ameller, lisan-ı nübüvvetle “hicret” ayarında ameller olarak ifade edilmişir. Mesela bir hadiste: “Mekke fethinden sonra hicret yok, ancak (aynı derecede sevap olan) cihad ve iyi niyet var. Cihada çağırıldığınız zaman (severek) koşun” (81) buyrulur

Nevevî´ninde ifade ettiği gibi, bu hadiste Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mesela niyeti hicretin yerine koymakla mutlak iyiliğe niyet etmeyi teşvik etmiş olmaktadır.(82)

Bir diğer hadiste, zor şartlar altında (fitnede) dinin her tatbikinin bir “hicret” olduğu (83), bir diğerinde anne ve babaya îfa edilecek hizmetin hicretten daha ehemmiyetli olduğu (84) belirtilir.

Füdeyk Ebu Beşir ez-Zebîdî (radıyallahu anh) Resulullah´a gelerek:

“Ey Allah´ın Resulü! İnsanlar zannediyorlar ki, hicret etmeyen helak olmuştur, (bu doğru mu )” diye sorar. Resulullah şu cevabı verir:

“Ey Füdeyk! Namazı kı, zekatı ver, kötülüklerden hicret et, ondan sonra yeryüzünde de dilediğin yerde otur!” (84/2).

Az önce kaydettiğimiz, Mekke Fethi´nden sonra hicretin kalktığını ilan eden hadisin açıklaması sadedinde Tıybî (v. 743 h.) söylediklerimiz te´yiden şunları söyler: “Hadisin manası şudur: Vatanından ayrılıp Medine´ye gitmekten ibaret olan hicret bitmiş, yerini cihad sebebiyle ayrılmaya bırakmıştır. Binaenaleyh cihad sebebiyle hicret bakidir. Küfür diyarından kurtulmak, okumak için gurbete çıkmak, fitneden kaçmak gibi bir niyetle yapılan hicret de öyledir. Bunların hepsinde niyet muteberdir.”(85)

Görüldüğü üzere, bu çeşit rivayetlerde hicret, tarihî vak´a değil, o vak´adan ehemmiyet ve muhteva kazanmış bir mefhumdur. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın dini insanlara tebliğ; kalb, gönül ve fiillere tesbitte başvurduğu vasıtalardan bir vasıtadır, belli şartlarda gönüllerde inşa edilmiş bir müessesedir. Hicreti konu edinen birçok hadislerin gayesi bu müesseseyi ihya ve ibkadır, dinin zindelik ve müessiriyetini artırmada her an bu müesseseden istifade etmektir.[32]

IV. Terbiye Metodu Olarak Hicret

Hicretin bir diğer yönü terbiyevîdir. Bu yönüyle de hicret, ehemmiyetçe, diğer yönlerinden geri kalmaz. Yukarıda belirtilen ehemmiyetteki hicretlerle terbiye âlemimizde; günlük hayatımızda her vakit baş başa olduğumuzun bilinmesinde, her zaman belirtilen ehemmiyette hicretleri yapmakla imtihan edilmekte olduğumuzun idrak edilmesinde fayda var. Hicrî 15. asrı idrak edişimiz kutlanırken, İslam kültüründe yer etmiş bulunan hicret mefhumunun, sadece tarihî bir vak´a olarak belli bir takvime başlangıç noktası yapılması meselesi olarak ele alınmaması, mevzuun böylesine kısırlaştırılmaması için, hicretin bu yönünün de belirtilmesine ihtiyaç ve lüzum vardır.

Mevzuyu bu açıdan kavrayabilmek için, terbiyemuhit münasebetlerini belirtmemizde fayda var. Şunu hemen kaydedelim ki, fertlerde şahsiyeti inşa eden unsur ve amillerin başında içtimâî muhit gelir. Batıda, yakın zamana kadar, zengin aile çocuklarının fakir aile çocuklarına nazaran fıtraten daha zeki, daha kabiliyetli oldukları kabul edilir, hayattaki başarılı durumları bununla izah edilirdi. Bugünün batılı terbiyecileri, bu fikirden vazgeçmişlerdir. Onlara göre, zengin aileleri, çocuklarına doğumlarının ilk günlerinden itibaren sağladıkları maddî ve manevî imkanlar, çocuklarda mevcut fıtrî kaabiliyetlerin daha iyi gelişmesini sağlamaktadır (86). İşte bu haldir ki, asırlarca batı efkâr-ı umumiyesini aldatabilmiştir.

Artık bugün, gerek Doğulu, gerek Batılı bütün terbiyeciler, çocuğun gelişmesinde; kişinin iyi veya kötü, kâmil veya nakıs bir şahsiyeti kazanmasında en başta ailevî şartlar olmak üzere, muhitin kesin rolünü kabul etmektedir(87). Hiç kimse gayr-ı ilmîlik ve gayr-i ciddilik ithamına maruz kalmayı göze almadan aksini iddia edemez.

Hatta, toptan çevre şartlarını ele almadan her çeşit içtimâî ve kültürel değişimi okullar vasıtasıyla, okullarda istenen programı tatbik etmek suretiyle gerçekleştireceğine inanan acemi, yarı cahil, mütefelsif inkılabcılar, hatalarını, teşebbüslerinin kültürel tahrip ve fiyasko ile neticelendiğini gördükleri vakit anlarlar, fakat tashih veya ıslah için vakit çok geçmiş olur. Cezayirli mütefekkir Malik İbnu Nebi, bu hususta şunları söyler: “Ferd içtimâî vasıflarını mektepten almış olduğu formasyona değil, muhitine has şartlara borçludur. Kültür, mekteple ilgili bir hâdise olmaktan çok, muhite bağlı bir hâdisedir… Muhit kültürel değerlerin kalıbıdır… Mektep kültürün bir unsurudur, fakat kültür problemini mektebin halledeceği düşünülecek olursa, onun fonksiyonu hususunda aldanılmış olur.”(88)

Burada maksadımız, mektebin kültürel ve medenî hayattaki yerini tahlilden ziyade, muhitin terbiye nokta-i nazarından ehemmiyetine dikkat çekmek, ferd üzerinde muhitten gelen ve ferdî iradeyle yenilmesi hemen hemen mümkün olmayan birtakım emrivakilerin olduğuna dikkat çekmektir. Bu mühim noktayı belirtmede Üstad Bediüzzaman´ın görüşlerine de burada temas etmeden geçemeyeceğiz. Birçok vesilelerle muhitin kişi üzerindeki tesirlerine temas eden Bediüzzaman, bu meseleyi en güzel, en cami bir tarz ve vüs´atte içtihadla ilgili Yirmi yedinci Söz´de beyan eder. Sözkonusu risalede “İçtihad kapısı açık olmakla beraber oraya girmeye bazı maniler var” görüşünü izah sadedinde, büyük müçtehidlerin yetiştiği selef devrinde, içtihada kaabiliyetli olan kimselerin, o zamanki “içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye”nin tesiriyle çabuk parladığını söyler ve devamla der ki: “İşte o zamanda; zihinler, kalbler, ruhlar bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbinin marziyyatını anlamağa müteveccih olduğundan içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya herbir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına içtihada bir istidad izharını telkin ediyordu…”

Muhitin tesiriyle alâkalı tahliline devam eden Üstad, bu zamanda “Medeniyet-i Avrupa´nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyevînin ağırlaşmasıyla” başlamış olan muhitten ferdin aldığı tesirlerin, içtihada olan kaabileyetini gerileteceğini açıklayarak, Süfyan İbnu Uyeyne´yi misal verir: “İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur´an´ı hıfzedip, alimlerle mübahese eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekasında bulunsa, Süfyan´ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin” der.(89).

Bu ifadelerden, muhitin, kişinin şahsiyeti üzerindeki te´sirinin ağırlık ve miktarı meselesinde Bediüzzaman´ın yüzde doksan gibi büyük bir payı muhite ayırdığı sonucunu çıkarabiliriz.

Şu halde alimlerin ittifakla ifade ettikleri husus şudur: İnsan, içinde bulunduğu, yaşadığı muhite tabidir. İyi muhitten iyi, kötü muhitten de kötü tesirler alacaktır.

İşte, insan fıtratına hakim olan bu hakikatten dolayıdır ki, birçok dinî nasslar mü´minin, herşeyden önce, Müslüman bir muhitte yaşamasını emretmekte, gayr-i müslim bir muhitte yaşamaktan men etmektedir. Vazedilen ölçüye göre, mü´min, müşrikten “ateşleri birbirini görmeyecek kadar” uzak evlerde ikamet etmelidir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ben ateşleri birbirini görecek kadar müşriklerin arasında ikamet eden bir Müslümana (yardım etmek) (90)ten beriyim”(91) buyurur. Hadisin şarihlerinden Hattâbî (92), İbnu´l-Esir (93), Sindî ve Süyûtî (94) ittifakla bir Müslümanın evini, müşriklerden uzak tutması gerektiğini böyle davranmanın ona bir vecibe olduğunu belirtirler.

İbnu´l-Esir, sebep olarak müşriklerde ahde vefa ve emniyet olmadığını söylerse de, bizim açımızdan tatmin edici bir izah değildir. Çeşitli tedbirlerle onların ahd u emanı, kâmil manada gerçekleştirilse, garanti edilse bile, meselenin terbiyevî yönü halledilemez, terbiye için şart olan salih muhit kazanılamaz. Muhitin salih olma şartlarından biri Müslüman olmasıdır.

Hattâbî, bu hadisten, “bir Müslümanın ticaret maksadıyla dar-ı harbe gidip dört günden fazla orada ikamet etmesinin mekruh olduğu” hükmünü çıkarır. Hattâbî´nin rakam da vermesi, bu konudaki keraheti vurgulamaya raci olsa gerektir. Zira Münavî´nin de belirttiği üzere (95) bu ve benzeri hadisler kafirden akrabası olanı sıla-i rahimden men etmediği gibi, (uzun müddet ikamet olmadığı takdirde) ticaret, alışveriş gibi dünyevî işler için onlarla münasebetten de men etmiyor.

İbnu´l-Hacc el-Malikî, kâfir diyarına seyahat yasağını, “el-İslamu ya´lu vela yu´la aleyhi” yani “İslam daima galebe çalar, ona galib olunamaz” hadisinden çıkarır ve: “Eğer onların diyarına gidecek olursa, orada onların sözleri üstün olduğundan Müslüman seyyahın sözü kısık kalır, bu sebeple yasaklanmıştır” der(96).

Küfür diyarında bulunmakla alâkalı olarak ifade edilen tahdid ve kerahetin çeşitli yönleri olmakla beraber, bizim burada tebarüz ettirmek istediğimiz en mühim yönü terbiyevîdir. İslam dini sözkonusu keraheti muhitin ferd üzerinde, ferde rağmen icra edeceği telkin gücünü nazar-ı itibara alarak vazetmiştir. Öyle ise, mü´min muhitten gelecek te´sirler, dini yaşayış ve tefekkürüne tesir edecek bir müddete ulaşmadan yabancı muhitten ayrılmalıdır. İkamette bu sınırı aşan bir kimse: “Kim müşrikle bir olur, (yani muvafakat, refakat, onunla beraber yürüme)(97) ve (onun diyarında)(98) onunla ikamet ederse, aynen müşrik gibi olur” (99) hadisinin tehdidine hedef olur. Böyle bir durumda ona orayı terk, yani hicret terettüp eder.

Yukarıda Kur´an´dan kaydetmiş bulunduğumuz ayet, bu çeşit hicreti yapmamaktan herkesi mesul tutmaktadır: “Nefislerine zulmedenler oldukları halde, meleklerin canlarını aldığı kimselere melekler şöyle derler: “Ne işte idiniz ” “Biz yeryüzünde zaif kimselerdendik, hicret etmekten acizdik” derler. Melekler de “Allah´ın arzı geniş değil miydi, siz de oraya hicret etseydiniz ya” derler.”

Bu çeşit hicretin, “tevbeler kabul edilmeye devam ettiği (yani güneşin batıdan doğması gibi kıyametin büyük alâmeti zuhur etmediği) müddetçe” (100) “küffarla savaş edildiği müddetçe” (101) baki kalacağını Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) beyan eder.

İçtimâî muhitin kötülüğü elle, dille değiştirilmediği gibi, kalbî buğuzla da tesirinden kurtulamayacak kadar icbarî bir durum aldığı takdirde Müslümanın yapması gereken bu hicrete de aynen Resulullah devrinde yapılan hicret gibi ehemmiyet verilmiş, teşvik edilmiştir: “Her kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah´a ve Resulü´ne itaatle hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, onun ecri gerçekten Allah´a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (102) Hz. Peygamber´in: “Hicret, Allah´ın yasakladığı şeyi… Allah´ın hoşlanmadığı şeyi… Allah´ın haram kıldığı şeyi terketmektir” gibi ifadeleri terbiyevî maksatla yapılacak bu hicretleri ifade eder.

Terbiyevî şartları haiz olmayan gayr-i salih içtimâî muhiti behemahal terketmekle ilgili olarak Kur´an-ı Kerim´de Yahudilerin Mısır´dan çıkış hikâyesini (103) kavimlerinin küfründen dolayı onları terkederek mağaraya giren (104) Ashab-ı Kehf hikâyesini (105) görüyoruz. İbnu Haldun, Yahudilerle ilgili hikâyede, onların Mısır´dan çıktıktan sonra, Filistin´e geldikleri zaman, Hz. Musa´nın oradaki yerlilerle harbetme teklifine: “Ey Musa, o zalimler orada iken biz hiçbir zaman oraya giremeyiz. Artık sen ve rabbin beraber gidin de ikiniz harbedin, biz mutlaka burada oturucularız” (106) diye vaki itirazlarını, uzun zaman Mısır´da köle olarak yaşadıkları için şecaat, cesaret ve hamiyetlerini yitirmiş olmalarıyla izah eder. Onları, bu itirazına karşı Cenab-ı Hakk´ın cezalandırarak 40 yıl çölde “başıboş, şaşkın şaşkın dolaştırma” hadisesini de mevzumuz bakımından mühim bir izaha tabi tutar. Der ki: “Allah, onları başıboş oldukları yerde dönüp durmakla cezalandırdı. Mısır´la Şam arasındaki çölde kırk yıl dolaştılar. Bu esnada ne bir medenî beldeye (umran), ne de bir şehre uğradılar. Kur´an´ın anlattığı üzere Şam bölgesinde yaşayan Amalika ve Mısır´da yaşayan Kıbtîlerin kabalık ve sertliğinden dolayı başka insanlarla da karşılaşmadılar. Bu şaşkın dolaşmanın hikmeti ve maksadı, uzun müddet Mısır´da zillet, zulüm ve eziklik içinde yaşadığı için hamiyyeti gitmiş, tezellül ve meskenet kendine huy haline gelmiş olan eski neslin yok olup, onun yerine çölün hür havasında yetişen, tahakküm ve kahır çekmemiş izzet-i nefs ve hamiyyet sahibi yeni bir nesil yetişmesidir. Bundan anlarsın ki, kırk yıl bir neslin gidip, yeni bir neslin gelmesi için zaruri olan asgarî müddettir.”(107).

Bugün içtimâî intibakta zorluk çeken çocuklara tatbik edilen ve uygulanmasında ya çocuğu daha elverişli bir muhite götürmek veya aile, okul, yakın çevre gibi çocuğun temas ettiği çevreyi uygun hale getirmek şıklarından birine başvurulan, “çevre terapisi”ni (108) andıran bu duruma Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hadislerinde de enteresan misallere rastlarız. Başta Buhârî, Müslim olmak üzere, hadis kitaplarında (109) çeşitli vecihleriyle gelen bir hadiste Hz. Peygamber: “Sizden önce yaşayanlar arasında bir adam vardı, 99 kişi öldürdü…” diye hikâyeye başladıktan sonra bu adamın, bir gün yaptıklarından pişman olarak tevbe imkanı aradığını, tavsiye üzerine danışmak için gittiği birinci rahibin: “Buna tevbe mi olur!” cevabı üzerine onu da öldürdüğünü, adamcağızın soruşturmaya devam ettiğini ve kendisine, başvurmak üzere bir başka alim tavsiye edildiğini…” anlatır. Mevzumuz yönünden önemli olan, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in bu ikinci adamın ağzından naklen söylemiş olduğu sözlerdir. İbnu Mace´deki veçhinde aynen şöyle: “Bak hele! Seninle tebven arasına kim girebilir (Ancak), yaşamakta olduğun bu habis köyden çıkacaksın, zira seni bu cinayetlere iten, köyün bozulmuş içtimâî şartlarıdır, oranın kötü ortamıdır (110). Falanca köye gideceksin, o salih bir köydür. Orada Rabbine ibadet et.” Müslim´deki veçhinde: “…Falanca yere git, zira orada Allah´a ibadet eden insanlar yaşıyor, onlarla sen de ibadet et. Artık bir daha kendi beldene dönme, zira orası kötü bir yerdir” denmektedir.

Son olarak şunu belirtelim ki, terbiyevî endişeyle hicret edilmesi gereken içtimâî muhit tabiri içtimâî halkaların hepsini ifade eder. Yani, bu gayr-i salih muhit aile muhiti olabilir, arkadaş muhiti olabilir, meslektaşlar muhiti olabilir, komşular muhiti olabilir, köy, şehir veya en geniş şekliyle cemiyet muhiti olabilir. Şu halde dinin hicret emri hepsine şamildir.

Nitekim Hz. Peygamber: “Kişi dostunun dini üzerinedir, öyle ise her biriniz, dost edindiği kimselere dikkat etsin” (111) diye arkadaş meselesine dikkat çekerken, Kur´an-ı Kerim de kesin bir üslubla bu meseleyi nazara verir: “Mü´minler, mü´minlerden ayrılıp kâfirleri dost edinmesin. Bunu her kim yaparsa Allah´la ilişiği kesilmiş olur.”(112)

Bu içtimâî muhitlerden en mühimi, her çeşit içtimâî müessese ve diğer içtimâî halkaların hepsini kuşatan cemiyet muhitidir. İmam-ı Malik: “Münkerlerin açıkça işlendiği yerden göçmek gerekir. Eğer kötülükler gizli olursa sadece işleyene zarar verir, aleniyet kesbeder de bertaraf edilmezse herkese zarar verir” demektedir(113). [33]

Netice Olarak:

Söylediklerimizi şöyle hülasa edebiliriz: Hicret, tarihî bir vak´a olarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in tebliğ vetiresi içerisinde başvurulan bir safhadır. Topyekun harp taktiğidir. Şartların, düşmandan gelen tehdid ve tehlikeyi sabırla bertaraf edilemeyecek kadar kötüleştiği, dini yaşama imkânı kalmadığı anda başvurulmuştur. Hicret kötü şartlardan kaçış değil, dini yaşatacak şartların aranışıdır. Taktik olarak tahammülü mümkün olmayan kötü şartların sabrıdır, cihadıdır. Bu açıdan sabır, hicret ve cihad birbirini tamamlayan İslamî intişar vetiresinin halkalarıdır.

Hicret mefhumunun tarihî vak´a yönünden ehemmiyetinin büyüklüğü, mü´minlerin zihinlerinde ona müstesna bir mevki kazandırmıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) tebliğ ve terbiyede bundan istifade maksadıyla: “Hakiki hicret kötülükleri terk etmektir” demiş, dinin övdüğü mühim amelleri yapmanın bir nevi hicret olacağını hatırlatmıştır.

Şu halde mü´minin önünde, dudaklarından sadece hak kelam çıkan Fahr-i Âlem (aleyhissalâtu vesselâm)´in “amellerin en üstünü” olarak müjdelediği hicreti hergün yapma imkânı vardır. 15. hicrî asra girerken bunun şuuruna ermek ve başkalarını da erdirmek vazife olsa gerektir.[34]

KAYNAKLAR

1. İsfehani, Ebu´l-Kasım el-Hüseyn ibnu Muhammed er-Rağıb (v. 502),

el-Müfredat Fi Garibi´l-Kur´an, Mısır 1961, s. 53.2.

Bak. Taberi, Muhammed İbnu Cerir (v. 310),

Tarihu´l-Mülûk, ve´l-Umem Mektebetu Hayyat, Beyrut, tarihsiz (ofset), 2, 252,

Hakim Ebu Abdi´l-İlah, en-Neysaburi (v. 405),

el-Müstedrek Ala´s-Sahibeyn, Haydarabad, Deken, 1335 (baskısından ofset), Beyrut 3, 14;

Buharî, Menakıbu´l-Ensar 48.3.

Kur´an, Maide 3.4. Taberi, a.g.e., 2, 252.5.

Aynı eser, aynı sayfa.6. İbnu Hişam, Ebu Muhammed Abdü´l-Melik (v. 218),

es Siretü´n-Nebeviyye, Mısır 1955, 1-2, 289, 408-409.7. A.e. 1-2, 318;

Taberi, a.g.e., 2, 224.8.

İbnu Hişam, a.g.e., 1-2, 291;

İbnu Sa´d, Ebu Abdillah Muhammed (v. 230),

Tabakatu´l-Kübra, Beyrut, 1960, 1,211.9.

İbnu Hişam, a.g.e., 1-2, 291;

Buhari es-Sahih, Kahire 1313 (baskısından ofset), 1958;

Taberi a.g.e., 2, 223-24.10.

İbnu Sa´d, a.g.e., 1, 208;

Taberi, 2, 22511.

İbnu Hişam, 1-2, 318, 320.12. Bak. Taberi, a.e.g., 2, 229; İbnu Hişam a.g.e., 1-2, 317-321.13. İbnu Hişam 1-2, 320.

14. Kur´an, el-Asr 3.15. Kur´an, Zümer, 10.16. Kur´an, Rum 6.17. Kur´an, Mearic 5.18. Kur´an, Müddessir 7.19. Kur´an, el-Enbiya 85-86.20. İbnu Hişam,a.g.e., 1-2, 406.21. A.e., 1-2, 320.22. İbnu´l-Esir, İzzü´d-Din Ebu´l-Hasen Ali İbnu Muhammed el-Cezerî (v. 630), Üsdü´l-Gabe Fî Ma´rifeti´s-Sahabe, Kahire, 1970, 4, 201.23. Ahmed İbnu Hanbel (v. 241) Müsnedu Ahmed, Kahire, 1313 (baskısından ofset), Beyrut, tarihsiz, 4, 385.24. Müslim, Ebu´l-Hüseyn Müslim İbnu´l-Hacc el-Kuşeyrî (v. 261). Sahihu Müslim, Kahire, 1955, Taharet 1,25. Nevevî, Muhyi´d-Din Ebu Zekeriyya Yahya (v. 677), Şerhu Müslim, Mısır, Tarihsiz, 3, 101.26. Buhari, a.g.e., Menakıbu´l-Ensar 63, 29 (5, 56,57); Ebu Davud, Süleyman İbnu´l-Eş´as es-Sicistanî el-Ezdî (v. 202), Sünenü Ebi Davud, Daru İhyaı´s-Sünneti´n-Nebeviyye, Tarihsiz, Cihad 106 (3, 47).27. Kur´an, Ahkaf 35.28. Taberi, a.g.e., 416.29. Kur´an, Hacc 39-40.30. Taberi, a.g.e., 2, 224; İbnu Hişam 1-2, 291-92.31. Taberi, a.g.e., 2, 224.32. Toynbee, Arnold J. L´Histoire (Fransızcaya çeviren: Elisabeth Julia), Gallimard, Paris 1951, p. 164.32. 2. A.e.g. p. 104.33. A.e., p. 158.34. Buhari, a.e., Megazî 53. (5, 194).35. İbnu Hişam, a.g.e., 1-2, 467.35-2. İbnu´l-Esir, Usdü´l-Gabe 2, 168.35-3. A.e., 3, 164.35-4. A.e. 3, 179.35-5. A.e., 3, 62.36. Kur´an, Nisa 97.37. Kur´an, Nisa 100.38. Kur´an, Nisa 75.39- İbnu Sa´d, a.g.e., 3, 242-43; İbnu´l-Esir, a.g.e., 1, 74; İbnu Abdi´l-Berr, Ebu Ömer Yusuf (v. 463), e-İsti´ab Fî Ma´rifeti´l-Ashab, Kahire 1328 (baskısından ofset), 1, 108.

40. Taberi, a.g.e., 2, 222; İbnu Hişam, 1-2, 322.41. Taberi, a.g.e., 2, 222; İbnu Hişam, 1-2, 321.42. Taberi, a.g.e., 2, 229.43. İbnu Sa´d, a.g.e., 1, 211.44. İbnu Sa´d a.g.e., 1, 211-12; Taberi, a.g.e., 2, 229-30.

45. İbnu Hişam, a.g.e., 1-2, 342.46. bak. Ebu Bekr İbnu´l-Arabi (v. 543), Ahkamu´l-Kur´an, Kahire, 1968, 3, 1295-96; İbnu Kesir İmadü´ddin Ebu´l-Fida İsmail (v. 774), Tefsiru´l-Kur´ani´l-Azim, Beyrut, 1966, 4, 648-49.47. Bak, Suyuti, Celalü´d-Din Abdurrahman Ebu Bekr (v. 911) Tefsiru Celaleyn, Dımeşk, 1378, s. 438; Hamdi Yazır, Hak Dini Kur´an Dili Türkçe Tefsir, İkinci Baskı, İstanbul, 1960, 5. 3379.48. İbnu Kesir, ag.e., 4, 648.49. Kur´an, Hacc 39-40.50. Kur´an, Bakara 190-91.51. Bak. İbnu Kesir, a.g.e., 1, 400-401.52. İbnu Kesir, a.g.e., 1, 400.53. Kur´an, Muhammed 4,54. Kur´an, Tahrim 9.55. Kur´an, Tevbe 5.56. Kur´an, Tevbe 29.57. Kur´an, Enfal 39.58. Malik İbnu Enes (v. 179), el-Muvatta, Mısır 1951, Medine 18, 19 (2, 204); İbnu Hişam, a.g.e., 3-4, 356.59. Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, Tercüme: Said Mutlu, İstanbul 1966, 1, 286-293.60. İbnu Hacer el-Askalanî (v. 852), Selamet Yolları, Tercüme: Ahmed Davudoğlu, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1972, 4, 94.61. Kur´an, Enfal 72.62. Kur´an, Nisa 89.63. İbnu Kesir, a.g.e., 2, 352.64. Nesâî, Ebu Abdirrahman Ahmed İbnu Ali İbni Şuayb (v. 303). Sünenün-Nesâî (el-Mücteba), Kahire, 1930 (Suyuti´nin şerhi ve Sindi´nin Haşiyesi ile birlikte), Bey´at 12 (7, 144).65. A.e., Bey´at 15 (7, 146).66. A.e., Bey´at 12 (7, 144).67. Nesai, Bey´at 12 (7, 144); Müsned-ü Ahmed, 2, 160, 191.68. Kur´an, Tevbe 20, 22; Bak Kur´an, Enfal 72, 75; en-Nahl 41, 110.69. Kur´an, Al-i İmran 195.70. Buhari, a.g.e., Megâzî 38 (5, 174-175); Müslim, Fedailu´s-Sahabe 169.71. Nesâî, a.g.e., Bey´at 12 (7, 144).72. A.e. Bey´at 10-11 (7, 143); Müslim, İmaret 87; Müsned-u Ahmed 2, 160.72-2.Usdü´l-Gabe, a.g.e., 5, 346.

73. Nesai, Bey´at 15; Buhari, Megazi 53 (5, 193); Müslim, İmaret 83-87.74. İbnu Mace, Ebu Abdillah Muhammed İbnu Yezid el-Kazvini (v. 275). Sünenü İbnu Mace, Kahire, 1952; Keffarat 12; Üsdü´l-Gabe,a.g.e., 3, 280.74-2. A.e., 5, 61.75. Bkz. İbnu Mace, Keffarat 12; Nevevî, Şerhu Müslim 13, 8; İbnu Hacer, Fethu´l-Bari, Mısır, 1959, 8, 229.76. Buhari, İman 4 (1, 9),Rikak 26 (8, 127); Nesaî, İman 9, (8, 105).76-2. Usdü´l-Gabe, a.g.e., 4, 185.77. Müsnedü Ahmed 4, 114.78. İbnu Mace, Fiten 2, (2, 1298).

79. Müsnedu Ahmed 3, 412; Ebu Davud, Vitr 12 (2, 69).80. Müsnedu Ahmed 2, 160, 191; 3, 391; 4, 385.81. Müslim, İmaret 85.82. Nevevî, Şerhu Müslim, 13, 8.83. Müslim, Fiten 130,84. Nesai, Bey´at 10 (7, 143).84-2. Üsdü´l-Gabe a.g.e., 4, 351.85. İbnu Hacer, Selamet Yolları 4, 95.86. Mialaret, Gaston Introduction a´la Pedagogie, PUF, Paris, 1967, p. 37.87. Bak. Cahız Ebu Osman Amr İbnu Bahr (v. 250), Kitabu´l-Hayevan, Beyrut, 1969, 4, 71; 5, 370; 7, 100; Maverdi Eb´l-Hasen Ali ibnu Muhammed (v. 450), Edebu´d-Dünya ve´d-Din İstanbul 1299, s. 188; İbrahim Hakkı Erzurumi (v. 1194), Marifetname, İstanbul, 1330, s. 95-96; Kınalızade Ali Efendi, Ahlak-ı Alaî (v. 980), Bulak, 1248, 2, 46; Spengler, Oswald, İnsan ve Teknik, Tercüme; Kamil Turan, Ankara 1973, s. 80.88. Malik İbnu Nebi, Perspectives Algeriennes Cezair, 1964, p. 41, 43.89. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, İstanbul 1962, s. 471.90.Sindî, Ebu´l-Hazen Muhammed İbnu Abdil Hadi (v. 1138), Haşiyetu´s-Sindi Ala´n-Nesaî, Mısır, 1349, 8, 36.91. Nesai, Kasame 25 (8, 36); Ebu Davud, Cihad 104, (3, 45).92. Hattabi, Ebu Süleyman Ahmed İbnu Muhammed (v. 388), Mealimu´s-Sünen, Haleb, 1932, 2, 272.93. İbnu´l-Esir, Mecdü´d-Din Seadat el-Mübarek İbnu Muhammed el-Cezeri (v. 606), en-Nihaye Fi Garibi´l-Hadis, Kahire 1963, 2, 117.94. Suyuti, Zehrü´r-Rüba (Şerhu´n-Nesai), Sünenü Nesâî ile birlikte basılmıştır, 8, 36.95. Münavi, Şemsü´d, -Din Muhammed Zeynü´d-Din Abdurrauf (v. 1031), Feyzu´l-Kadir Şerhu´l-Cami´us-Sağir, Beyrut, 1972 (Ofset, 6, 112).96. İbnu´l-Hacc el-Maliki Ebu Abdillah Muhammed İbnu Muhammed (v. 737) el-Medhal, basıldığı yer meçhul, 1293, 3, 105.97. Azimabadi, Ebu´t-Tayyib Muhammed Şemsü´l-Hakk, Avnu´l-Mabud, Medine, 1968, 7, 478.98. Münavi, a.g.e., 6, 109.99. Ebu Davud, Cihad 174 (3, 89).100. Müsnedü Ahmed 1, 192; 4, 62; Ebu Davud, Cihad 2, (3, 3).101. Nesai, Bey´at 15 (7, 146).102. Kur´an, Nisa 100.103. Kur´an, Maide 20.104. Kur´an, Kehf 16,105. Kur´an, Kehf 9-26.106. Kur´an, Maide 24.

107. İbnu Haldun Abdurrahman (v. 808), el-Mukaddime, Beyrut, tarihsiz, s. 141-142.108. Çağlar, Doğan, Uyumsuz Çocuklar ve Eğitimi. A.Ü. Eğitim Fakültesi yayını, Ankara, 1974. s. 218.109. Buhari, Enbiya 54; Müslim, Tevbe 46-47; İbnu Mace, Diyat 2, Müsnedü Ahmed 3, 20.110. Parantez içindeki sözler tarafımızdan konmuştur.111. Hakim, el-Müstedrek, 4, 171; Ebu Davud, Edeb 18.112. Kur´an, Al-i İmran 28,113. İbnu Ma´n ed-Dürrî Hüseyn İbnu Fahri´d-Din (v. 1109), Temyiz, Yzm. Damad İbrahim Paşa, Nu. 945, Varak 220/a.

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/192.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/192-197.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/199-200.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/200.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/200-201.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/201.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/202.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/202.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/202-203.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/203-204.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/204-205.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/205.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/205-206.

[14] Zamanla ilgili tâbirlerin târifleri, İsfehânî´nin Müfredâtu´l-Kur´ân´ından alınmıştır.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/206.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/206.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/206-208.

[18] Tevbe 37. Bu âyet, günümüzde de, meselâ Ramazan aynı devamlı kış mevsimine almayı teklif edenlere cevap olmaktadır.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/208-210.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/210.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/210-211.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/211.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/211.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/211-212.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/212.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/212-213.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/213-215.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/215-217.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/217-220.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/220-222.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/222-226.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/226-228.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/228-233.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/234.

Share.

About Author

Leave A Reply