Hudud (hadler) Bölümü

0

HUDUD BÖLÜMÜ
BİRİNCİ BÂB
İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ
UMUMİ AÇIKLAMA
TA´ZİR
TA´ZİRİN MAHİYETİ VE MEŞRUİYYETİ
TA´ZİRİN EHEMMİYETİ VE NEVİLERİ
MÜRTED,YOLKESEN VE BÂGİ (İSYANCI) HAKKINDA TAHLİL
1- MÜRTEDLER
2- BÂGİLER (SİYASÎ SUÇLULAR)
FİTNE-İSYAN
BÂGİLERE KARŞI TAKİP EDİLECEK SİYASET
Bâğilere Söz Hürriyeti
3- YOL KESENLER (KUTTÂU´T-TARİK)
TEVBEKÂR BİR EŞKİYA
YOL EMNİYETİ VE MEDENİYET
CEZA VE AF
İKİNCİ BÂB
ZİNÂ HADDİ
BİRİNCİ FASIL
ZİNÂ HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER.
ZİNÂ NEDİR
CEZAYI DEVLET VERİR.
İKİNCİ FASIL
RESÛLULLAH´IN HADD TATBİK ETTİKLERİ KİMSELER
Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler
HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI HÜKÜMLER
ÜÇÜNCÜ BÂB
LİVATA (Homoseksüalite) VE HAYVANA TEMASIN HADDİ
DÖRDÜNCÜ BÂB
KAZF (İFTİRA) HADDİ
BEŞİNCİ BÂB
HADD-İ SİRKAT (HIRSIZLIK HADDİ)
ALTINCI BÂB
HADDÜ´L-HAMR
HAMR NEDİR
İÇKİ VE İDEOLOJİ VEYA SİNEGİ KARTALA HÂKİM KILAN SİLAH
YEDİNCİ BÂB
HADDLERDE ŞEFAAT VE MÜSAMAHA HAKKINDA
ÇOCUGUN CEZAÎ EHLİYETİ

HUDUD BÖLÜMÜ
Bu bölümde yedi bâb vardır
BİRİNCİ BÂB
İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ
İKİNCİ BÂB
ZİNÂ HADDİ
BİRİNCİ FASIL
İRTİDADLA İLGİLİ HÜKÜMLER
İKİNCİ FASIL
HZ. PEYGAMBER´İN HADD TATBİK ETTİGİ KİMSELER
ÜÇÜNCÜ BÂB
LÛTÎLİK VE HAYVANA TEMAS HADDİ
DÖRDÜNCÜ BÂB
KAZF (İFTİRA) HADDİ
BEŞİNCİ BÂB
HIRSIZLIK HADDİ
ALTINCI BÂB
HAMR (İÇKİ) HADDİ
YEDİNCİ BÂB
HUDUDA GİREN SUÇLARDA ŞEFAAT VE MÜSAMAHA
BİRİNCİ BÂB
İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ

UMUMİ AÇIKLAMA

Hudud kelimesi hadd´in cem´idir. Hadd, lügat olarak, sınır, iki şeyi birbirinden ayıran perde, bir şeyin son ucu gibi mânalara gelir. Dinî ıstılah olarak, dinin belirlediği bazı ağır cürümlere takdir edilen cezalara hadd denmiştr. Râğıb, Müfredât´ında: “Hudud´la, cürmün kendisi de kastedilir” der ve şu âyeti misal gösterir:

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وََ تَقْرَبُوهَا

“…Bu (hükümler) Allah´ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın” (Bakara 187). Kur´ân-ı Kerim, hakkında takdir edilen bir hüküm bulunan fiillere de hudud kelimesini kullanmıştır.

وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَقدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ

“Bunlar Allah´ın hudududur. Kim Allah hududunu (çiğneyip) aşarsa muhakkak ki kendisine yazık etmiş olur” (Talâk 1). Bu âyetler, helâl ile haramı ayırdıkları için bunlara hudud denmiş olmaktadır. Bazı âyetler, fiilin yapılmasını zecrederken, bâzıları da fiile ziyade ve noksanda bulunmayı zecreder.

Hadd cezasını tam kavrayabilmek için onu, İslâm dininin derpiş ettiği cezalar arasındaki hiyerarşik yerine koymamız gerekir. İslâm başlıca dört çeşit ceza vaz´etmiştir: En ağırından başlamak üzere:

1- Hadd cezaları: (Zinâ, iftira, içki, hırsızlık, yol kesme ve irtidâd için takdir edilen cezalar.)

2- Kısas ve diyet cezaları: Şahıs aleyhine işlenen cürümlerin cezalarıdır.

3- Ta´zir cezaları: Az sonra genişçe açıklanacağı üzere, bunlar dinin yasakladığı fiilleri işleyenlere uygulanan cezalardır. Miktarı âyet ve hadislerle tesbit edilmemiş, devlet reisine bırakılmıştır. Şartlara, devirlere göre artar, eksilir, mahiyeti farklı kılınabilir.

4- Te´dib: Terbiyevî maksadlara yönelik, baba, hoca, efendi gibi büyüklerin selâhiyetine bırakılan cezalardır.

Had cezâları, bizzat Allah tarafından konulmuştur. Tesbit ve tayini insanlara bırakılmamıştır. İbn-i Âbidin gibi bazı hukukçular, “Allah´ın hakkı olarak konulup takdir edildiğini” belirtirler. Bunlar, insanlar tarafından artırılıp eksiltilemezler, affedilemezler, bir başka cezaya tebdil edilemezler.

Hadd ve kısas cezaları, dinin gerçekleştirmeye korumaya çalıştığı temel hedeflere taarruz mahiyetindeki suçların cezasıdır.

Bilindiği üzere dinin gayesi beştir:

1- Dini muhafaza,

2- Nefsi muhafaza,

3- Aklı muhafaza,

4- Nesli muhafaza,

5- Malı muhafaza.

Öyleyse hadd ve kısasdiyet cezalarını bu açıdan değerlendirecek olursak, her birinin, dinin bu ana gayelerinden bir veya ikisini korumaya yönelik olduğu görülür.

Hemen ifade etmek isteriz, kısas ve diyet cezaları da Kur´ân-ı Kerim tarafından tesbit edilmiş olmaları sebebiyle birçok vasıflarıyla hadd cezalarına benzerlik arzederler.

İslâm uleması hudud´a irtidâd, zinâ, kazf (iftira), şürbü´lhamr (içki içmek, sarhoş etmese bile) ve hırsızlığı dahil etmede müttefiktir. Ancak, âriyet, malın inkârı, hamr dışındaki içkilerden çoğu sarhoş eden şeylerden içmenin, zinâ dışındaki bir suçla kazf (iftira) etmenin, kazf ve livâta ithamını -ki kendisiyle nikahı caiz olan biriyle bile olsa- ta´riz (kinaye) yoluyla yapmak, hayvana temâs, kadının insanla temas kuran maymun gibi hayvanla ciması, sihir yapmak, tenbellikle namazın terki, Ramazan´da meşru bir özür olmadan oruç yemek gibi fiillerin hudud sayılması ihtilâflıdır. Bunlar, uğrunda mukâtele edilmesi caiz olan suçların dışında kalır. Sözgelimi bir kavm zekât borcunu ödemediği taktirde onlara karşı harp ilan edilir.

Hadid yâni demir kelimesinin de hudud kelimesiyle aynı kökten geldiğine dikkat çeken İbnu Hacer merhum,

إنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ

“Allah ve peygamberine muhalefet (mümânaat) etmekte olanlar, muhakkak ki, kendilerinden evvelkilerin uğratıldıkları zillet gibi zillete giriftar edilmişlerdir..” (Mücâdile 5) âyetinde hudud kelimesiyle aynı kökten gelen يُحَادّونََ kelimesinin mümânaat etmek, yani karşı koyup engel çıkarmak mânasına geldiğine, burada mukatele´ye (savaşa) işaret etmek için hadid kelimesinin kullanılmış olma ihtimaline parmak basar.

Şu halde hudud´a giren fiili işlemede Allah ve Resûlü´ne karşı bir savaş, bir engelleme olduğu gibi, bu fiillere, Kur´ân-ı Kerim´in takdir ettiği cezaları vermek de onlara karşı bir savaş, onların cemiyete sirayetini önlemek, engellemek mânasında bir tedbir olmaktadır.[1]

TA´ZİR:

Hudud bahsinde ve daha başka bahislerde sıkça kullanılacak olan ta´zir cezasının mahiyetini yeterince kavrayabilmemiz için, Ömer Nasuhi Bilmen merhumun, Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu´ndaki ilgili bahisten bir parçayı, -parantez içerisine almak suretiyle belirttiğimiz- bir kaç açıklayıcı kelime ilâvesiyle aynen iktibas etmeyi uygun bulduk.[2]

TA´ZİRİN MAHİYETİ VE MEŞRUİYYETİ:

Ta´zir kelimesi lügatte men, red, icbar, tahkir, te´dib mânalarını ifade ettiği gibi nusret, iâne, takviye, tevkir, ta´zim mânalarını da ifade eder.

Hukuk bakımından ta´zir: “Hakkında muayyen bir ukûbet, bir hadd-i şer´i mevcut olmayan cürümlerden dolayı tatbik edilecek te´dib ve ceza” demektir.

Bu kelimenin lügavî mânalarıyla, ıstılâhî mânası arasındaki münasebet ise hafi (kapalı) değildir. Çünkü ta´zir, müessir bir ibret teşkil ederek başkalarını cürümlere mücaseretten (cesaret etmekten) men edeceği gibi mücrimleri de tekrar cürme mücaseretten men eder.

Diğer bir itibar ile ta´zir, haklarına tecavüz edilen veya mazlum mevkiinde bulunan kimselere karşı bir yardım, bir takviye mahiyetinde tecelli eder.

Diğer bir itibar ile de ta´zir, mücrimleri zulümden, denaet (alçaklık) ve ma´siyetten men ile tehzib-i ahlâka (ahlakı güzelleştirmeye) nail, vakar ve nezahete mazhar eder.

İşte bu gibi mülâhazalara mebni bir kısım cezalara “ta´zir” adı verilmiştir. Cem´i “ta´zirat”dır.

Ta´zirin meşruiyeti, Kitab ile, sünnet-i nebeviyye ile ve icma-ı ümmet ile sabittir. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz birisine “Ey muhannes” (kadınlaşmış) diye tahkirde bulunan bir şahsı ta´zir etmişti, diğer bir şahsı da töhmetten dolayı ta´zir olmak üzere habs buyurmuştu. Zeyleî.[3]

TA´ZİRİN EHEMMİYETİ VE NEVİLERİ:

Ta´zir, İslâm hukuku bakımından bir ceza, bir te´dib ve tehzib (güzelleştirme), bir siyaset-i şer´iyye mahiyetinde tecelli eder. Ta´zirin dairesi pek geniş, ehemmiyeti pek büyük, lüzumu pek âşikârdır.

Cemiyet hayatında bînihaye cürümler=günahlar, ma´siyyetler, memnu hareketler ve kusurlar vücuda gelebilir. Bunların bir kısmı hakkında muayyen, mahdud bir ceza-i şer´î yoktur, bir kısmı hakkındaki şer´î, muayyen cezalar da bazı şerâitin bulunmamasına mebni sükut edebilir. Halbuki herhangi bir cürmün, muzır bir hareketin mukabilinde bir ceza, bir mania bulunmaması içtimâî hikmete münafidir.

Binaenaleyh İslâm hukuku, bu husustaki pek geniş ceza ahkâmını ta´zir namı altında muhtevi bulunmuş, bunun takdirini ve tatbikini âmme riyasetini haiz olan ulü´l emrin ve onların naibleri olan hâkimler ile sair bir kısım devlet memurlarının rey ve ictihatlarına tevdi ve tefviz (emanet) eylemiştir.

Ta´zir ünvanı altındaki cezaların nevilerine gelince bunlar da başlıca şu on yedi kısma ayrılır:

1- Mücerred îlâm (duyurma): Bu, hâkimin mücrime “Sen şöyle yapmışsın” veya “Sen şöyle yapıyormuşsun” diye ihtar etmesidir.

Bu ihtar, hâkimin mücrime gönderilecek emini vasıtasıyla da yapılabilir.

2- Bilcelp îlam: Bu, hâkim tarafından mücrim, mahkemeye celb ve davet edilerek kendisine “Sen şöyle yapmışsın, veya yapıyormuşsun” tarzında bilmüvacehe (yüzyüze) yapılan ihtardır.

3- Vaaz ve nasihat: Bu hâkim tarafından mücrime intibahını calib olacak surette verilen öğütten ibarettir.

4- Sert yüz göstermek, meclisden çıkıp gitmek: Bu, hâkimin mücrime abusâne bir çehre ile bakmasından ve kendisinden münfail (tedirgin) olduğunu gösterir bir surette meclisi terk etmesinden ibarettir.

5- Tekdir ve tevbih: Bu hâkim tarafından mücrimi azarlamaktan ve kendisine sert lâkırdı söylemekten ibarettir.

6- Muvakkat habs: Bu, mücrimin ıslah-ı hâline medar olmak üzere muayyen bir müddet habs ve tevkif edilmesi demektir.

7- Müebbed habs: Bu, mücrimin fesadını def için ölünceye kadar habs edilmesi demektir.

8- Gayri muayyen habs: Bu, müddeti meçhul olup, mücrimin halini ıslah edeceği zamana kadar olan habs demektir. Buna “habsi meçhul” de denir.

Habs suretiyle ta´zir cezası, mücrimi resmî hapishanelerden birine koymak suretiyle olabileceği gibi kendi hanesinde tevkif ve ikamete memur etmek suretiyle de olabilir.

Habs müddetini takdir ve tayin ise hâkimin reyine muvaffezdir. Cinayetler ve hacr mebhaslerine de müracaat!

9- Nefy ve tağrib (sürgün etmek): Bu, mücrimin bir müddet bulunduğu beldeden başka bir beldeye uzaklaştırılmasından ibarettir. Bu müddeti tayin, hâkime aittir.

Ömer İbnu´l-Hattâb hazretleri, bazı kadınları fitneye düşürmesi melhuz bulunan “Nasr İbn-i Haccac” adındaki hüsn ve cemale malik bir genci Medine-i Münevvere´den nefy etmiş, bu mübarek beldeyi tathire (temizlemeye) lüzum gördüğünü söylemişti.

Mamafih Hazreti Ömer, başka bir şahsı da nefy etmişti, bu şahıs Rum diyarına iltihak ederek irtidad etmiştir. Bundan haberdar olan Hazreti Ömer: َ اَنْفِى بَعْدَهَا اَبَداً “Bundan sonra kimseyi nefy etmem” demiştir. İmam Ali Hazretleri de: كَفَى بِالنَّفى فِتْنَةً “Fitne için tağrib kafidir” demiştir, Bedayi.

Binaenaleyh nefy ve tağrib hususunda ihtiyatla hareket edilmesi lazımdır. Bir Müslümanı bir İslâm beldesine nefy etmek mahzurlu görüldüğünden onu ecnebi bir memlekete nefy etmek ise asla caiz görülemez.

(İmam Şafiî´ye göre ta´zir tarikiyle olan nefy müddeti hür hakkında bir seneden, rakik (köle) hakkında da altı aydan noksan olmak lazımdır.)

10- Teşhir: Bu, mücrimin yüzünü karaltarak veya kendisini bir merkebe tersine bindirerek şehir içinde dolaştırmak suretiyle olur. Yapılan cürmün bir münadi tarafından halka ilan edilmesi de bu kabildendir. Sirkat gibi, yalan yere şehadet gibi fazihaları (rezâletleri) irtikâb eden şahısları halka ilân etmeğe “tecris” adı da verilmiştir.

Tecris, bir nevi teşhir ve tefzih (rezil etme) demektir. Maamafih hadiselerin bir adamı tecribedîde (tecrübeli) kaviyyürrey bir hale getirmesine de “tecris” denilir.

11- Ukubetler ile tehdid: Bu, mücrime ıslâh-ı hal etmediği takdirde muhtelif ukubetlere maruz bırakılacağını ihtar etmektir.

12-Velâyetten me´muriyetten azl: Bu resmî veya gayri resmî vazifesini suistimal eden bir memurun, bir hâkimin, bir valinin memuriyetten azl ve menedilmesi demektir.

13- Kulak bükmek: Bu, mücrimin te´dib ve intihabı için kulağını çekip bükmekten ibarettir.

14- Darb=dayak: Bu mücrimin el ile veya bir değnek ile döğülmesinden ibarettir. Değnekle döğmenin miktarı, İmam-ı Âzam´a göre üçden nihayet otuz dokuz darbeye kadardır. İmam Ebu Yusuf´a göre hür hakkında üçden doksan beş veya doksan dokuz, rakik hakkında da üçden otuz dokuz darbeye kadardır.

İmamı Âzam hazretleri, rakikler hakkındaki haddi, İmam Ebu Yusuf hazretleri de hürler hakkındaki haddi mikyas tutmuştur.

Fukaha-i kiram, bir hadisi şerife mebni ta´zir darbelerini had darbelerinden biraz noksan olarak kabul etmiş bulunuyorlar.

Fukahadan bazıları, İmam Ebu Yusuf hazretlerinin reyini tercih etmiştir. Fakat ceza hususunda mücrimin lehine hareket edilmesi, ihtiyata daha muvafık olduğundan İmam-ı Âzam´ın re´yi mütün-i fıkhiyyeye (fıkhî metinlere) dahil daha müreccah bulunmaktadır, Bedayi.

(İmam-ı Mâlik´e göre bu ta´zir darbelerinin miktarı, İmamü´l-Müslim´in ve onun naibi olan hâkimlerin reylerine muhavveldir, bir maslahat görülürse had miktarından=yüz değnekten fazla da olabilir. Düsukî.)

(İbni Ebî Leylâ´ya göre ta´zirin en çoğu yetmiş beş değnektir. El-Muhallâ.)

(“İmam Şâfiî´ye göre bunlar, hür hakkında kırkdan, rakik hakkında da yirmiden noksan olmalıdır. Bir kavle göre de yirmi darbeden noksan olmalıdır. Tuhfetü´l-Muhtac.)

(İmam Ahmed´e göre de bu darbelerin miktarı, ondan ziyade olamaz. Nitekim bir hadis-i şerifte:

َ يجلد احد فوق عشر جلدَات اّ في حد من حدود اللّهِ تعالى

“Bir kimseye -hudud-u İlâhiyye´den olan had müstesna olmak üzere- on değnekten fazla vurulamaz)” buyurulmuştur.

Ancak bu hususta bazı müstesnalar vardır. Şöyle ki: Müşterek veya başkasıyla evli olan cariyesine veya evlâdının cariyesine veya bir meyteye tekarrüb eden şahsa doksan dokuz değnek vurulur. Ramazan-ı şerifde gündüzün içki kullanan şahıs hakkında da had ile beraber ta´zir olarak yirmi değnek vurulur. Keşşafül Kına.)(Zahirîlere ve Leys İbni Sa´d´e göre de ta´zir suretiyle darbın en çoğu on değnektir, bundan ziyade olamaz. el-Muhalla.)

(Hanefîlerin eâzimine (büyüklerine) göre darb ile olan ta´zirin hadd-i asgarîsi, hâkimin reyine muvaffezdir. Bu, iki veya bir darbeden ibaret de olabilir.

Dayak cezası, insanların haysiyetine, izzet-i nefsine münafi görülebilir. Fakat cezaların hepsinde de bu hal mevcutdur. Filhakika insanların izzeti nefsini rencide etmemek, Müslümanlıkta bir esastır. Fakat cemiyet arasında bir takım fena şeyleri irtikab ederek halka kötü bir nümune olan, bu suretle izzet-i nefsini kendi eliyle imhaya çalışmış bulunan mütecaviz bir şahsı dayak ile ıslaha çalışmak, âmmenin selâmeti için kabulüne ihtiyaç görülen bir çaredir. Kaabiliyetler, ma´siyyetler, mütefavit olduğundan hâkim, hikmet ve maslahata göre hareket eder, kanaat getirdiği bir ihtiyaca mebni dayak suretiyle ta´zir cihetine gider, buna bazan pek ziyade lüzum görülebilir.

Maamafih İmam Serahsî´ye göre safı´=sille vurmak suretiyle ta´zir, caiz değildir. Bir şahsın kafasına veya boynuna açık el ile vurmak, istihfafın en son derecesidir, bundan ehl-i kıble siyanet olur. Zeyleî, Reddü´l Muhtar: Hudud mebhasine de müracaat!

15- Katl: Bu da fesadı itiyad edip, başka suretle münzecir (caydırılmış) olmayan herhangi bir şeririn öldürülmesinden ibarettir. Buna “hadden katl” de denir ki, memlekette fesada sa´y eden herhangi bir şahsın, emr-i veliyyil emîr ile siyaseten katl edilmesi demektir.

16- Hedm-i beyt: Bu, her türlü fesadı ihtiyat eden şerir bir şahıs üzerine, bulunduğu odayı yıkmaktan ibarettir.

İçerisinde memnuattan biri irtikab edilen bir hanenin hakk-ı hürmet ve masuniyeti sâkıt olacağından ledel´maslaha (maslahat olunca) veliyyül emrin emriyle içine girilmesi ve zaruret ânında hedm edilmesi caizdir. Nitekim bir takım şakilerin tahassun ettikleri (sığındıkları) yerler, ledel´icab (gerekince) top ile veya saire ile yıktırılmıştır.

17- Nakdî ceza: Bu , mücrimden bir miktar para almaktan ibarettir. Bu para muhafaza edilir, hâlini ıslah ederse mücrime iade edilir, etmezse âmme masalihine sarf olunur.

Para almak suretiyle ta´zirin cevazına yalnız İmam Ebu Yusuf kail olmuştur. Sair müctehidler buna kail değildirler. Kat-ı uzuv (uzvu kesmek) suretiyle ta´zir caiz olmadığı gibi mücrimin emvalini elinden almak, itlâf etmek suretiyle de ta´zir caiz görülmemektedir. Bu zevat, böyle bir ta´zir usulüyle halkın emvaline bir takım kimselerin musallat olmalarına yol açılmış olabileceğini dermeyan ediyorlar. Mebsut, Fethü´l-Kadir, Dürr-i Muhtar, Redd-i Muhtar.

(Hanbelî fukahası da diyorlar ki, ta´zir, mal ahziyle, bir malî itlaf ile olamaz. Bu hususta istinad edilecek bir emr-i şer´î yoktur. Maamafih ta´zir, te´dib içindir. Te´dib ise itlâf suretiyle olamaz.

Hanbelîlere göre bir ta´zir usulü daha vardır ki, o da müteezzi olacağı (huzursuz) olacağı anlaşılan bir mücrimin başındaki saçları traş ettirmekten ibarettir. Mücrimin bundan müteezzî (huzursuz) olması, hakkında intibahı mucib bir ceza mahiyetinde bulunur. Keşşâfül Kına).

(Şafiîlerce mücrimin sakalını traş etmek suretiyle ta´zir caiz görülmüyor. Şafiî ve Hanbelî fukahasınca kabul edilmiş olan ta´zir nevilerinden biri de mücrimi diri olarak salb etmektir. Bunun müddeti üç günden ziyade olmaz. Mücrim bu müddet içinde yemeden içmeden ve ima ile namaz kılmadan men edilemez.

Şafiîlerden diğer bir kavle göre bu mücrim, namazlarını ima ile değil, bilâ ima kılabilir, buna muhalefet olunamaz. Tuhfetül Muhtac.)[4]

ـ1ـ عن زيد بن أسلم رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أنَّ رسولَ اللّهِ # قالَ: ]مَنْ غَيَّرَ دِينَهُ فَاضْربُوا عُنُقَهُ[. أخرجه مالك، وقال في تفسيره معناه: أنَّهُ مَنْ خَرَجَ مِنَ ا“سَْمِ إلى غَيْرِهِ مِثلُ الزَّنَادِقَةِ)ـ1( وَأشْبَاهِهِمْ، فأولئِكَ إذَا ظَهَرَ عَلَيْهِمْ يُقْتَلُونَ، وََ يُسْتَتَابُونَ ‘نَّهُ َ تُعْرَفُ تَوْبَتُهُمْ، فإنَّهُمْ كانُوا يُسرُّونَ الْكُفْرَ، وَيُعْلِنُونَ ا“سَْمَ، فََ أرَى أنْ يُسْتَتَابَ هؤَءِ إذَا ظَهَرَ عَلى كُفْرِهِمْ بِمَا يَثْبُتُ بِهِ. قالَ: وَا‘مْرُ عِنْدَنا أنَّ مَنْ خَرَجَ مِنَ ا“سَْمِ إلى الرِّدَّةِ أنْ يُسْتََتَابَ، فإنْ تَابَ، وَإَّ قتِلَ. قالَ: وَمَعْنَى قولِِهِ #: مَنْ تَرَكَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ: أىْ مَنْ خرَجَ مِنَ ا“سَْمِ إلى غَيْرِهِ، َ مَنْ خَرَجَ مِنْ دِينٍ غَيْرِ ا“سَْمِ إلى غَيْرِهِ، كمَنْ خَرَجَ مِنْ يَهُودِيَّةٍ إلى نَصْرَانِيَّةٍ، أو مَجُوسِيَّةٍ، وََمَنْ فَعَلَ ذلِكَ مِنْ أهْلِ الذِّمَّةِ لَمْ يُسْتَتَبْ وَلَمْ يُقْتَلْ[.

______________)ـ1( قال في القاموس: الزنديق بالكسر من يؤمن بآخرة، أو بالربوبية، أو من يبطن الكفر، ويظهر إيمان.

1. (1585)- Zeyd İbnu Eslem (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Dinini değiştirenin boynunu vurun.”

İmam Mâlik, bu hadisi Muvatta´da [Akdiye 15, (2, 736)] kaydeder ve hadis hakkında şu açıklamayı sunar: “Bu hadisin mânası şudur: “Her kim İslâm´dan çıkarak zındıklık ve benzeri bir dine girecek olursa, kendisine galebe çalındığı takdirde öldürülür. Öyle birine tevbe teklif edilmez. Zîra gerçekten tevbe edip etmediği bilinemez. Çünkü bunlar (galebeden önce) küfürlerini gizleyip, Müslüman olduklarını ilan ediyorlardı. Ben, böylelerinin küfrü, delille sübut bulduğu takdirde tevbe etmeye çağırılmalarını uygun bulmam, (tevbe etse de kabul edilmemeli).” Devamla der ki: “Bizim nezdimizde, esas olan şudur: “Bir kimse irtidad ederse tevbeye çağırılır, (kendisine galebe çalınmazdan önce) tevbe ederse (hayatı bağışlanır), aksi takdirde öldürülür.”

İmam Mâlik devamla der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Dinini terkedeni öldürün” hadisinin mânası: “Kim İslâm´dan çıkıp bir başka dine geçerse” demektir. “İslâm´dan başka bir dinden çıkarak bir diğer dine geçerse…” demek değildir. Sözgelimi Yahudiliği terkederek Hıristiyanlığa veya Mecusiliğe geçen kastedilmemiştir. Binaenaleyh ehl-i zimmeden herhangi biri böyle bir din değiştirmesi yapacak olsa ne tevbeye çağırılır, ne de öldürülür.”[5]

AÇIKLAMA:

Dinden çıkma hâdisesine irtidad veya ridde denir. İslâm dininden çıkana mürted denir. İrtidâd, büyük günahlardandır. Kişinin bütün hayır amellerinin sevabını yok eder. Hadisi açıklayan İmam Mâlik, esas itibariyle zındık oldukları halde Müslüman görünen kimselerin irtidâd etmeleri halinde, yakalanınca tevbesine güvenilmeyeceği kanaatindedir. Bu sebeple Mâlik´e göre onlara tevbe teklif edilmez, tevbekâr olup, İslâm´a geldiklerini beyan etseler bile bu tevbe onlardan kabul edilmez. İmam Şafiî tevbelerinin makbul olduğuna hükmeder. Ebu Hanife´nin onlar hakkında iki ayrı görüşü olmuştur.

Zındık, Kâmus´da: “Ahirete veya Rububiyete inanmayan veya küfrünü gizleyerek iman izhar eden kimse” diye açıklanır.

İmam Şâfiî (rahimehullah), hadisin âmm olan ifadesini biraz kayıtlayarak, zor karşısında dinini değiştiren kimseyi istisna tutar. Bu hükme giderken şu âyeti delil getirmiştir: إَّ مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنَّ بِاِيمَانِ “Kalbi iman üzere (sabit ve bununla) mutmain (ve müsterih) olduğu halde (cebr ü) ikrâhe uğratılanlar müstesna olmak üzere kim imanından sonra Allah´ı tanımaz, fakat küfre sine(-i kabul) açarsa işte Allah´ın gazabı o gibilerinin başınadır. Onların hakkı en büyük bir azabtır” (Nahl 106).

Hadisin hükmü bütün erkeklere şâmildir, bunda ulema icma eder. Kadına da şumûlünde Ahmed İbnu Hanbel, Şâfî, İmam Mâlik ve Cumhur ittifak ederse de İmam Âzam, öldürme hükmünü kadına teşmil etmez. Hanefîler, kadınların öldürülmesiyle ilgili nehye dayanarak: “Burada betahsis erkek zikredilmiştir, kadın hariçtir” demişlerdir. Keza: “Aslî küfürden tevbe kabul edilmediği gibi ârizî küfürden de kabul edilmez” derler.

Ancak İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´ın: “Kadın mürted de öldürülür” sözü delil getirilerek Hanefîlerin hükmüne itiraz edilmiş ve ilaveten: “Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)´in hilafeti sırasında irtidad etmiş olan bir kadını, henüz pek çok sahabe hayatta iken öldürttüğü, kimsenin buna itiraz etmediği” gösterilmiştir.

Hz. Muâz (radıyallahu anh), Yemen´e giderken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine, bu mevzu ile alâkalı olarak şunu söylemiştir: “İslâm´dan, herhangi biri vazgeçecek olursa, onu tekrar davet et, dönerse ne âlâ, dönmezse boynunu vur. Herhangi bir kadın İslâm´dan irtidad edecek olursa, onu da geri çağır, dönerse ne âlâ, dönmezse boynunu vur.”

Zürkânî: “Kaydedilen bu Muâz hadisi, sadedinde olduğumuz ihtilâfta nassdır, hükmüne uyulması gerekir” der.

Buhârî ve başka bir kısım kaynaklarda rivayet edilen bir kıssa da konumuza ışık tutar: İkrime´nin rivayetine göre: “Hz. Ali´ye bir kısım zındık getirilmişti. O bunları yaktırdı. Haber İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´a ulaşınca: “Onun yerinde ben olsaydım yaktırmazdım. Çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in yasağı var: َ تُعَذِّبُوا بعَذَابِ اللّهِ “Allah´ın azabı ile azab vermeyin.” Fakat öldürtürdüm, zîra Efendimiz مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ “Kim dinini değiştirirse öldürün” diye emrediyor.”

Bu rivayetin, Ahmed İbnu Hanbel, Ebû Dâvud ve Nesâî´de kaydedilen vechinde şu ziyade mevcuttur: “İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´ın bu sözü Hz. Ali´ye ulaşınca: “İbnu Abbâs´ın anası ağladı” der. Bu söz, bazılarına göre, İbnu Abbâs´ın kendisine itiraz etmiş olmasına Hz. Ali´nin memnun kalmadığını; Hz. Ali´nin hadiste gelen yasaklamayı tahrimî değil, tenzihî bir yasaklama anlamış olabileceğine delildir. Çünkü Hz.Ali (radıyallahu anh), yakmanın caiz olduğuna inanıyordu. Halid İbnu Velid ve diğer bazı Ashâb da bu görüşte idiler. Onlar bu davranışla, küffâra karşı şiddetli olmak, gözlerini yıldırmada mübâlağaya kaçmak gayesini güdüyorlardı.

Zürkânî der ki: Bu rivayet, Hz. Ali´ye nisbet edilen şu sözlere de muhalif değildir: “İbnu Abbâs´ın sözü Ali´ye ulaşınca, Ali: “İbnu Abbâs doğru söyledi” dedi.” Çünkü bu rivayetteki tasdiki, nehyin tenzihî bir yasak olmasından ileri gelir.

Fakat İbnu Abdilberr der ki: “Hadis bir çok vecihte, Hz. Ali´nin onları öldürttükten sonra yaktırdığını belirtmektedir.”

Şu halde, Hz. Ali, zındıkları diri diri yaktırmış değildir.

Son olarak Ukeylî´nin bir rivayetini kaydedelim: “Şia´dan bir grup Hz. Ali (radıyallahu anh)´ye gelerek:

“- Ey mü´minlerin emîri! Sen O´sun!” dediler. Hz. Ali:

“- (Anlayamadım) ben kim mişim ” diye sordu. Onlar yine:

“- Sen O´sun!” dediler. Hz. Ali tekrar:

“- Size yuh olsun, ben kim mişim ” dedi. Bu ısrar üzerine ağızlarından baklayı çıkarıp:

“- Sen Rabbimizsin!” dediler Hz. Ali (radıyallahu anh) onlara çıkışıp:

“- Yazık size, hemen bu düşünceyi terkedip tevbe edin!” dedi. Ancak onlar tevbeye gelmekten imtina ettiler. O da başlarını vurdurdu, sonra da:

“- Ey Kanber! Bana odun yığını hazırla!” diye emretti. Yerde onlar için hendekler kazdırdı ve cesetlerini oralarda yaktırdı.”[6]

ـ2ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كَانَ عَبْدُاللّهِ بْنُ سَعْدِ بْنِ أبِى السَّرْحِ يكْتُبُ لِرَسُولِ اللّهِ # فَأزَلَّهُ الشَّيْطَانُ فَلَحِقَ بِالْكُفّارِ، فَأَمََرَ بِهِ النَّبِىُّ # أنْ يُقْتَلَ يَوْمَ الْفَتْحِ فَاسْتَجَارَ لَهُ عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، فَأجَارَهُ #[ أخرجه أبو داود، وتقدم في حديث طويل في تفيسر سورة النحل: من رواية النسائى .

2. (1586)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Abdullah İbnu Sa´d İbni Ebi´s-Sarh Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e kâtiplik yapıyordu. Şeytan ayağını kaydırdı; adam irtidâd ederek kâfirlere sığındı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Fetih günü, onun öldürülmesini emretti. Ancak, Hz. Osman (radıyallahu anh) onu himayesi altına aldı. Resûlullah da bu himayeyi tanıdı.” [Ebu Dâvud, Hudud 1, (4358); Nesâî, Tahrimu´d-Dem 15, (7, 107). Bu hadis Tefsir bölümünde, Nahl sûresinin tefsiri sırasında Nesâî rivayeti olarak daha uzun bir hadiste geçmiştir.][7]

AÇIKLAMA:

Hadiste ismi geçen Abdullah İbnu Ebi´s-Sarh´ın hikâyesi 674 numaralı hadiste yeterince açıklanmıştır.[8]

ـ3ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّ ناساً مِنْ عُكْلٍ وَعُرَيْنَةَ)ـ1(، قَدِمُوا عَلى النَّبىِّ # وَتَكَلَّمُوا بِا“سَْمِ، وَقَالُوا يَا رسولَ اللّهِ: إنَّا كُنَّا أهْلَ ضَرْعٍ، وَلَمْ نَكُنْ أهْلَ رِيفٍ، وَاسْتَوْخَمُوا المَدِينَةَ فَأمَرَ لَهُمْ بِذَوْدٍ )ـ2( وََرَاعٍ، وَأمَرَهُمْ أنْ يَخْرُجُوا فِيهِ فَيَشْرَبُوا مِنْ ألْبَانِهَا وَأبْوَالِهَا، فَانْطَلَقُوا حَتَّى إذَا كانُوا بِنَاحِيَةِ الحَرَّةِ)ـ3( كَفَرُوا بَعْدَ إسَْمِهِمْ، وَقَتَلُوا رَاعِىَ النَّبىِّ #، وَاسْتَاقُوا الذّوْدَ، فَبَلََغَ ذلِكَ النَّبىَّ #، فَبَعَثَ الطّلَبَ في آثَارِهِمْ فَأمََرَ بِهِمْ فَسَمّروُا أعْيُنَهُمْ، وقَطَّعُوا أيْدِيَهُمْ، وَتُرِكُوا في نَاحِيَةِ الحَرَّةِ حَتَّى مَاتُوا عَلى حَالِهِمْ[. أخرجه الخمسة.قوله: »أهْلَ ضَرْعٍ«. أى بادية وماشية، »ولم نكن أهل ريف« الرِّيفُ: ا‘رض ذات الزرع والخصب.

______________

)ـ1( عكل بضم العين وبالكاف الساكنة: قبيلة من تيم لرباب، وعرينة: بضم العين، وفتح الراء المهملتين مصغر: حي من قضاعة وحي من بجيلة، والمراد هنا الثاني.)ـ2( الذود من إبل ما بين الثث إلى العشر، وفي رواية: )فأمر لهم بلقاح( وهي: النوق ذوات ألبان.)ـ3( الحرة: هي أرض ذات الحجارة السود، وفي ظاهر المدينة حرتان .

3. (1587)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına gelip:

“- Ey Allah´ın Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çiftçubukla uğraşan) köylüler değiliz” dediler. Bu sözleriyle, Medine´nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifade ettiler. Resûlullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm´dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´ın çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e ulaştı.

Resûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra´nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terkedilmelerini emretti.” [Buhârî, Muhâribin 16, 17, 18, Diyât 22, Vudû 66, Zekât 68, Cihâd 152, Megâzî 36, Tefsir, Mâide 5, Tıbb 5, 6, 29; Müslim, Kasâme 9, (1671); Tirmizî, Tahâret 55, (72), Et´ime 38, (1846); Ebû Dâvud, Hudud 3, (4364-4371); Nesâî, Tahrimu´d-Dem 7, (7, 93-98); İbnu Mâce, Hudud 20, (2578).][9]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, kaynaklarının çokluğundan da anlaşılacağı üzere, birçok farklılıklarla çeşitli vecihlerden rivayet edilmiştir. Yukarıdaki hadiste zikri geçmeyen bazı teferruatı gözönüne alarak hâdiseyi şöyle özetleyebiliriz: Ureyne ve Ukl kabilelerinden, bazı rivayetler de sekiz kişi oldukları belirtilen bir grup Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelirler. Ancak Medine´nin rutubetli havası onlara iyi gelmez ve hastalanırlar. Bunu, Medine´nin kendilerine uğur getirmediğine yorarlar ve hatta Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in huzuruna çıkarak yapmış oldukları biat akdini bozmak, İslâm´dan rücu etmek talebinde bulunurlar. Hz. Peygamber onlara hava değişikliği tavsiye ederek hazine develerinin otlatıldığı Kuba civarındaki Zü´l-Hader denilen yerdeki otlağa gönderir. Oradaki develerin sütünden ve bevlinden içmelerini tenbihler. Bu tavsiyelere uyup iyileşen bedevîler, irtidad ederler. Bununla da kalmayıp işi ihanete dökerek çobanlardan birinin gözlerini oyup el ve ayaklarını kesip sonra öldürürler, hazine develerini de kaçırmaya kalkarlar. Ancak kaçıp kurtulabilen bir çobanın ihbariyle duruma muttali olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), peşlerinden Kürz İbnu Câbir el-Gihrî komutasında yirmi kadar ensârî genci, bir de iz takipçisi (kâif) ile birlikte peşlerinden gönderir. Bunlar, hainleri kıskıvrak yakalayıp Medine´ye getirirler. Hz. Peygamber kısâsen gözlerinin oyulmasını, ellerinin ve ayaklarının kesilip bu halde Harra´nın bir kenarına atılmalarını, kızgın güneşin altında ölüme terkedilmelerini emreder ve öyle yapılır. Hz. Enes (radıyallahu anh) onlardan birini gördüğünü, susuzluktan ölene kadar toprağı yaladığını belirtir.

2- Müteakip (1588 numaralı) rivayette görüleceği üzere hadisin bazı vecihlerinde bu hâdise üzerine şu mealdeki âyetin indiği belirtilir: “Allah´a ve Resûlü´ne (mü´minlere) harp açanların, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadcılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Ahirette ise onlara (başkaca) pek büyük bir azab da vardır…” (Maide 33).

3- Kadı İyaz´ın açıklamasına göre, hadisi anlamada ulemâ ihtilaf etmiştir. Seleften bir kısmı, bu cezanın hudud ve muhariblerle ilgili (Maide 33) âyetler inmezden önce verildiğini, mezkur âyetler inince hadisin hükmünün neshedildiğini söylemiştir. Bazıları ise hadisin neshedilmediğini söylemiştir. Bu sonunculara göre muhariblerle ilgili âyetler bu vak´a ile ilgili olarak inmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da bu cezayı kısas olarak tatbik etmiştir. Çünkü mürtedler Müslüman çobana aynı şeyleri yapmışlardır.

Bazı âlimler müsle´ye haram derken, diğer bir kısmı “haram değil, tenzihen mekruh” demiştir.

4- Hz. Enes bir rivayette bu mürtedlerin su isteklerini ancak onlara su verilmediğini, toprağı yalayarak öldüklerini belirtir. Bu husus da âlimlerin bazı yorumlarına kapı açmıştır. Rivayetlerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in: “Su vermeyin” diye sarih bir sözü gözükmüyor. Ama su verilmeme vak´asından haberdâr olmadığını söylemek de zor. Üstelik, Ashab´ın sünneti de meşru bir hüküm taşır.

Kadı İyâz: “Öldürülmesi farz olan bir kimse su istese, kasden mâni olup da kendisine su vermeyerek iki azabın birlikte tatbik edilmesinin meşru olmayacağında ulemânın ittifak ettiğini belirtir. Nevevî bu görüşe itiraz ederek: “Bu sahih hadiste beyan olunmuştur ki, mürtedler çobanı öldürmüş, İslâm´dan dönmüşlerdir. Şu halde ne su istemede ne de başka hususta kendilerine hürmet kalmaz” der.

Yine Nevevî´nin kaydına göre, Şafiî ulemâsı şöyle demiştir: “Yanında tahâreti için gerekli olan suyu bulunduran bir şahıs, o suyu, ölümden veya şiddetli susuzluktan korkan bir mürtede verip de kendisinin teyemmüm etmesi câiz değildir. Ancak suyu isteyen kimse bir zımmî veya bir hayvan olsa vermek lâzım gelir, bu durumda suyu vermeyip abdest alması caiz olmaz.”

5- İmam Mâlik, bu hadise dayanarak, eti yenen hayvanların bevillerinin temiz oldğuna hükmetmiştir. Ahmed İbnu Hanbel, İmam Muhammed, Şâfiîlerden Istahrî ve Rüyânî, Şâ´bi, Atâ, Nehâî, Zührî, İbnu Sîrîn, Hakem ve Sevrî aynı kanaattedirler. Ebû Dâvud, İbnu Uleyye daha ileri giderek: “İnsan dışında -eti yensin, yenmesin- bütün hayvanların bevli ve fışkısı temizdir” demiştir.

Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Şâfiî, Ebu Sevr ve diğer bir çok ulemâya göre bütün beviller pistir. Ancak atfedilen az miktar bu hükme dahil değildir. Bunlara göre, Ureynelilere zarurete binaen ruhsat verilmiştir. Zaruret olmadan deve idrarının temiz olduğuna dair hadiste bir hüküm mevcut değildir. Birçok haramlar zaruret sebebiyle mübah kılınmıştır, ancak bunlar zaruret olmadığı takdirde yine haramdır. Sözgelimi harp halinde veya şiddetli kaşınma gibi durumlarda ortaya çıkan zarurete binaen ipekli elbise helâl olur. Bu gibi mazeretleri olmayana ipekli elbise haramdır.

* Haramla tedavi alelıtlak caiz değilse de haramda yüzde yüz şifa olduğu bilinirse caiz olur.

* Devlet reisi, kendisine gelen yabancıların her meselesiyle meşgul olur; tedavisiyle bile…

* İlaç kullanmak, vücuda faydası olan mutad ilacı almak meşrudur.

* Kısasda misilleme meşrudur.

* Mürted, tevbe etmeye çağırılmadan derhal öldürülür. Bunun vacib mi, müstehab mı olduğu hususlarında ihtilâf edilmiştir. Bazı âlimler: “Mürted muharebe ederse, katli vacib olur, tevbe etmesini beklemekte bir mâna kalmaz” demiş ve sadedinde olduğumuz hadisi bu iddiaya delil göstermiştir.[10]

ـ4ـ وعن أبى الزناد قال: ]لَمَّا قَطَعَ النَّبىُّ # الَّذِينَ سَرَقُوا لِقَاحَهُ وَسَمَلَ أعْيُنَهُمْ بِالنَّارِ عَاتبَهُ اللّهُ في ذلِكَ وَنَزَلَ: إنَّمَا جََزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللّهَ وَرَسُولهُ[. اŒية. أخرجه أبو داود والنسائى .

4. (1588)- Ebu´z-Zinad (merhum) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) develerini çalanların (el ve ayaklarını) kestiği, gözlerini de ateşle oyduğu zaman, Allah zülcelal hazretleri, Hz. Peygamber´i itab etti ve mesele üzerine şu âyeti inzal buyurdu: “Allah ve Resûlü´ne harp açanların cezası…” (Maide 33). [Ebu Dâvud, Hudud 3, (4370); Nesâî, Tahrîmu´d-Dem 7, (7, 100).][11]

MÜRTED,YOLKESEN VE BÂGİ (İSYANCI) HAKKINDA TAHLİL

Birbirine yakın benzerliği olan üç farklı fitne hareketini daha yakından tahlil etmeyi faydalı ve gerekli buluyoruz. İçinde yaşadığımız dahilî fitne şartları, bu hususlarda daha sistemli bilgi sahibi olmamızı gerekli kılmaktadır. Böylece, karşılaştığımız hâdiseler karşısında almamız gereken daha sağlıklı, daha meşru tavrı tesbitte fazla zorluk çekmeyiz. Üstelik, İslâm´ın bu mevzulardaki nokta-i nazarını bilmek, dinî kültürümüzün bütünlüğü için de gereklidir.[12]

1- MÜRTEDLER:

İster Müslüman ana babadan büyümüş, isterse önceden kâfir iken sonradan Müslüman olmuş bulunan bir kimse, İslâm dinini terkedecek olsa buna mürted denir. Dinden çıkma, ferdî olabileceği gibi, cemaatler şeklinde de olabilir. Her iki hâlde de devletin bunlarla mücadele etmesi gerekir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) dinden çıkanların öldürülmesini emretmiştir. Âlimler, umumiyetle, dinden çıkış sebeplerinin araştırılarak, iknâ yollarına başvurmayı, düşünerek geri dönmelerine, yaptıklarından pişman olup tevbe etmeye dâvet edilmelerini, bu maksadla bir müddet hapsedilmelerini vs. tavsiye ederler. Her şeye rağmen direnirlerse öldürülürler.

Dinden çıkanın cizye vermesi kabul edilmez, sulh ve anlaşmaya yanaşılmaz. Onların kestikleri yenilmez, Müslüman kadın onlarla nikahlanmaz. Köle ise, münasebet-i cinsiye yapılmaz, köle olarak satılamaz, zîra ölüm veya tevbeden birini tercihe mecburdur.

Mürted öldürülünce yıkanmaz, kefenlenmez, namaz kılınmaz, cenâzesi Müslüman mezârlığına da konmaz, müşrik mezarlığına da. Bir çukura atılır. Malına Müslüman, kâfir kimse vâris olamaz, hazineye kalır.

Günümüzde müşâhedesi mümkün olan bazı durumlara açıklık getireceği için, şu pasajı Istılâhât-ı Fıkhiye´den, bazı Arapça tâbirleri hafifleterek aynen kaydetmeyi uygun görüyoruz:

“Ana ve babası Müslüman olan bir çocuk, onlara tâbi olarak Müslüman sayıldığı halde, kendisinden İslâm´a dair bir ikrar işitilmeksizin kâfir olarak bâliğ olacak olsa irtidad etmiş sayılmayacağından, katledilmez. Çünkü irtidad, tasdikten sonra vuku bulan bir tekzib demektir. Hâdisede ise kablelbüluğ bir tasdik bulunmamıştır. Zîra, tasdikin delili bulunan ikrar mevcut değildir. Şu kadar var ki, bu çocuk, kablelbüluğ ebeveynine tebeiyetle müslim hükmünde bulunmuş olduğu cihetle, büluğdan sonra görülen küfründen dolayı habs edilir. Emvali hakkında da mürted olanların kazançları hakkındaki hüküm cari olur. Çünkü kendisi hakikaten mürted sayılmasa da hükmen mürted bulunmuştur.

İrtidaddan rücu edip tekrar Müslüman olan bir şahıs, bu irtidâdından dolayı artık tazir ve tekdir edilmez. Çünkü böyle hareket, dine rücûuna mâni, bu hususta lâzım gelen tergib ve teşvike münâfi olabilir.[13]

2- BÂGİLER (SİYASÎ SUÇLULAR):

İslâm nokta-i nazarından nizamı bozucu hareketlerin hepsi aynı kategoriye dahil edilmez. Adi bir hırsızlık veya katl vak´ası ile, yol kesme vak´ası bir sayılmadığı gibi, irtidâd hâdisesi ile siyasî suç da bir sayılmaz.

Siyasî bir maksadla tevessül edilen eylemler ayrı bir kategoride mütâlaa edilirler. Fakihler siyasî suçlulara bâği (cem´i buğât) der ve bunları şöyle târif eder: “Bâği, caiz olan bir te´ville haksız yere imama karşı gelen destek ve kudret (menea ve savlet) sahibi kimselerdir.”

Bu tarife göre, meşru olan bir veliyyül emre veya naibine karşı, bir te´ville yani kendince doğru görülen bir te´vile, bir sebebe dayanarak isyan eden ve itaat dâiresinden çıkan, bununla beraber Müslümanların katlini, mallarının gasbını, zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen menea (destek, kudret) sahibi bir Müslümana da bâği denir.

Kendisine isyan edilmiş veliyyül emirden murad, Müslümanların bir emniyet ve selamet dairesinde yaşamalarını temine muvaffak olan Müslüman bir kimsedir. Bunun hakimiyet makamına cemaatin intibahları veya kendisinin kuvvet ve nüfuzuyla zorla gelmiş olması arasında fark yoktur. Halkın toplanıp, idaresi altında emniyetle yaşadıkları böyle bir veliyyül emre karşı -zulüm ve hıyanetten dolayı değil, belki onun makamına ondan ehak oldukları iddiasıyla- isyana kalkan bir grup, buğât´dan (âsi) sayılır.

İmama, zulmünden dolayı isyan edilmişse, bunlara bâği denmez. İmamın zulmünden vazgeçmesi, onlara adaletli olması gerekir. “Zülme karşı isyan edilmişse, halk, ne isyancıların aleyhine imama yardım etmelidir -zîra bu, zulme yardımcı olmak demektir- ne de isyancılara yardım etmelidir. Şâyet isyanları, kendilerine yapılan zulüm sebebiyle değil de hak ve makam iddiası sebebiyle vâki oldu ise, bunlar buğâtdır (âsidirler). Kıtâle gücü yeten herkes isyancıların bertaraf edilmesi için imama yardım etmesi gerekir. Zîra onlar Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in şu sözü mucibince mel´undurlar: “Fitne uyumaktadır, Allah, onu uyandırana lânet etsin.”

Bâğilik suçunun tam olarak teşekkül edebilmesi için dört şart aranır:

1- Suç ve cürümü işlemekten maksad devletin rejimini veya infaz heyetini azletmek veya itaatten, vergi vermekten kaçmak olmalıdır.

2- İsyancılar müteevvil olmalıdır. Yâni isyâna bir sebep göstermek ve bunda haklı olduklarına bir delil göstermelidirler.

3- Şevket (ve kuvvet) sahibi olmalıdır.

4- Fiilen isyan ve harbe tevessül etmelidir.

Kur´ân-ı Kerim´deki şu âyet, tasvirini yaptığımız bâği fitnesi ile alâkalı görülmüştür: “Eğer mü´minlerden iki zümre birbirleriyle döğüşürlerse, aralarını (bulup) barıştırın. Eğer onlardan biri, diğerine karşı hâlâ tecavüz ediyorsa siz, o tecavüz edenle Allah´ın emrine dönünceye kadar savaşın” (Hucurat 9).[14]

FİTNE-İSYAN:

Yeri gelmişken belirtelim ki, bâzı âlimler, “bâğilerin isyan hareketi” ile “fitne”yi tefrik ederek, fitne ismini sadece dünya saltanatı elde etmek için yapılan kıtâle ıtlak etmişlerdir. Onlara göre, isyan belli ise, buna fitne denmez, âsiye karşı mukatele yapılır ve o, itaate rücû edilinceye kadar peşi bırakılmaz. Bu söylenen, Cumhur´un görüşüdür.” İbnu Hacer, bir başka vesile ile fitnenin tarifini müstakilen ele alarak, fıkhî diyebileceğimiz, daha hususî bir tarif sunar: “Fitneden murad, dünyevî iktidar (mülk) talebindeki ihtilâftan doğan şeydir, öyle ki, bu ihtilâfda kim haklı kim haksız bilinmez.”[15]

BÂGİLERE KARŞI TAKİP EDİLECEK SİYASET:

Bâğiler isyân hazırlıkları içerisinde iken, fitnelerin önlenmesi gayesiyle hapsedilebilirlerse de fiilen katl ve kıtâle tevessül etmedikleri müddetçe kendilerine taarruz edilmez. Bunların fiil (eylem) hazırlığı yapmaları veya fiile geçmiş bulunmaları karşısında mukabil harekete geçmeden önce, veliyyül emr evvelâ adalet ve itaat dairesine, İslâm cemiyetinin re´yine dönmelerini, isyandan vazgeçmelerini söyler. Kabul ederlerse, zaten fesad önlenmiş olur; etmezlerse fesadlarını önlemek veya ortadan kaldırmak için mücadeleye girişilir.

Bâğilerle yapılan mücadele ve mukatele bir cihaddır. Bazı meselelerde cihad ahkâmı uygulanır. Mesela bâğiler tarafından öldürülenlere şehid muamelesi yapılır.Ancak bu cihad, müşriklerle yapılan cihaddan bazı noktalarda ayrılır: Kaçıp sığınacak bir dayanaktan (menea) mahrum olan esirler öldürülmez. Keza sığınıp kuvvet vereceği veya kuvvet alacağı bir destekçisi (menea) olmayan firarîler takip edilmez. Kaçmalarıyla fitneleri bitmiş demektir. Esâsen, -bunlar Müslüman olmaları sebebiyle- onlarla savaştan asıl maksad da zâten budur: Fitnelerini ortadan kaldırmak.

Harbe katılmadıkça kadınlar, çocuklar, yaşlılar öldürülmez, bunlar köle de yapılamaz. Pişman ve tevbekâr olanlar öldürülmez. Harb sırasında alınan malları ganimet olmaz, savaş bitince iâde edilir. Ancak silah ve binek hayvanlarından savaş esnasında istifade edilebilir.

Harp sırasında isyâncılar tarafından telef edilmiş bulunan şeylerin (gerek mal ve gerekse insan) hesabı sorulmaz. Harp hali dışında telef edilenin hesabı, telef edenden sorulur. Ancak bu çeşit cürümler, siyasî değil, âdi cürümler olarak değerlendirilir.[16]

Bâğilere Söz Hürriyeti:

Devletin müdahalesini gerektiren durumun gerçekleşmesi için, bâğilerin, “fiilen isyan haline geçmesi” şarttır. Bu safhadan önce müdahale edilmez. Bu hususu Abdülkadir Udeh şöyle ifade eder: “Bâğiler, inandıkları şeye, meşru olan sulh yolu ile davet (duyurma, propaganda etme) hakkına sahiptirler. Yani, onlar şer´î naslar hududunda kalmak şartıyla istediklerini söylemekte hürdürler. Hakkı temsil edenlere (ehl-i adl´e) de bunların fikirlerini reddetmek, bu fikirlerin çürüklüğünü onlara beyân etmek terettüp eder. Bu iki gruptan biri, sözlerinde veya çağrısında şer´î naslardan dışarı çıkarak, onlara tecâvüz vaziyetine geçecek olursa, cürüm işlemiş olur ve cezalandırılır. Ancak bu cürüm, bâği cürmü değil, âdi bir cürüm itibar edilir…”

Nitekim Hz. Ali, hutbe sırasında kendisine itiraz eden Hâricîler´e: “Sizi mescidimizden men etmeyiz, ganimet malından mahrum etmeyiz, siz bize saldırmadıkça biz size harp açmayız” demiş, onları cami ve cemaatten men etmemiştir. Ayrıca Hâricîler fiilî eyleme geçmedikçe, onların üzerine yürümemiştir de. Şöyle ki: Hâricîler Nehrevân´da Hz. Ali´den ayrılıp müstakil bir hizip teşkil ettikleri vakit, Hz. Ali onlara karşı -siz bize saldırmadıkça biz size harp açmayız kaidesince- savaşa tevessül etmemiş, bilakis başlarına bir âmil tayin etmiştir. Hâricîler, bir müddet amile itaat etmişlerse de bilahere onu öldürmüşlerdir. Hz. Ali, hâdiseyi yine siyasî bir suç olarak değil, âdi bir katl vak´ası olarak değerlendirmek istemiş ve bu maksadla katilin teslimini istemiştir. Onlar buna yanaşmayınca üzerlerine yürümüştür.

Menea yani destek ve kudret sahibi olmaması sebebiyle “siyasî cürüm” sayılmamakla beraber, umumiyetle sapık addedilecek bir fikrin, bâtıl olduğu isbât edilinceye kadar neşir serbestisine güzel bir misâl olarak burada kaydı gereken bir vak´a kendi tarihimizle, Osmanlılar´la alâkalıdır:

Kanunî devrinde, 1527 yılında, İstanbul´da Molla Kâbız Efendi adında bir âlim, alenî olarak Hz. İsâ´nın Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´den üstün olduğunu, İncil´in de Kur´ân´ın fevkinde bulunduğunu iddia eder. Payitahtta büyük bir gürültü vesilesi olan iddiaya padişah alâka gösterir. Kâbız Efendi, divan´da (perde gerisinde Padişâh olduğu halde) muhâkeme edilir. İlk celsede, görüşlerini âyet ve hadislerde vaz´eden Kâbız Efendi´yi, orada bulunan kazaskerler ilmen ilzam edemeyince “tehevvüre kapılarak” öldürülmesini emrederler. Fakat, Vezir-i Âzam İbrahim Paşa, kazaskerlerin ilmî yetersizliğini anlayarak meclisi tatil eder ve Kâbız Efendi´yi serbest bırakır. (Kendi ifadesiyle: “Kazaskerlerimizin şer´ ile def´e kudretleri olmayıp hışm u gazab ile cevap verirler, nice idelum, def-i meclis itdük…)

Müteakip bir celseye İstanbul Müftüsü Kemalpaşazâde çağırılır. Müftünün açıklamaları karşısında ilzam edilen Kâbız Efendi´den fikirlerinden rücu etmesi istenir. Israr edince idam edilir.[17]

3- YOL KESENLER (KUTTÂU´T-TARİK):

Fıkıh kitaplarında kâtıu´ttarik (cemi olarak kuttâu´ttarik) diye ifade edilen bu grup, sözünü ettiğimiz üç fitne grubunun en mühimmidir. Birçok durumlarda resmen “şehir eşkiyası” tâbirinin kullanılmasına da bakılacak olursa, zamanımızdaki anarşistler, en azından eylemleri itibâriyle, bu gruba benzetilebilirler. Bu sebeple, yol kesenlerle alâkalı bahsi biraz daha geniş tutmaya çalışacağız.[18]

Tenkil Âyeti: İnsanların huzurunu bozan eşkiyalarla mücâdelenin ehemmiyetine binâen, onlarla alâkalı gelen âyetin meâlini vererek bu meseleye girmeyi tercih ediyoruz. Zîra, görülecek ki, Kur´ân-ı Kerim de bu suçun ehemmiyetine binâen, meseleye teferruatlı olarak yer vermektedir:

“Allah´a ve Resûlü´ne (mü´minlere) harp açanların, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazvâri kesilmesi, yahud da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Ahirette ise onlara (başkaca) pek büyük bir azab da vardır. Şu kadar ki, siz kendileri üzerine kâdir olmazdan (kendilerini ele geçirmezden) evvel tevbe eden (muhariblerle yol kesen)ler müstesnâdırlar. Bilin ki, Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir” (Maide 33-34).

Âlimler tarafından geniş yorumlar yapılmış olan, esas itibâriyle yol kesenlerin kastedildiği kabul edilmekle beraber küfre düşen ve tedhiş yapanların da mevzubahis edildiği âyet-i kerimeden umumiyetle çıkarılan hükümleri burada kaydedeceğiz.[19]

Muharib (eşkiya): Evvelemirde, dilimize eşkiya olarak çevirdiğimiz, âyette geçen “harp açan” tâbiri üzerinde durulmuş ve bundan maksadın, Müslümanların malına, canına kasteden eşkiyalar yâni yol kesiciler olduğu belirtilmiştir. Ebû Bekr İbnu´l-Arabî, muharebeyi şöyle tarif eder: “Muhârebe, selb (soyma) kasdıyla silah çekmedir, harp kökünden gelir, bu da “silah çekerek Müslüman üzerinde bulunan şeyi soymak” istemektir.

Bedâyi´de silâh yerine sopa, taş, odun gibi şeyler kullanılmış olsa da fiilin eşkiyâlık sayılacağı belirtilir. Başta İmam Şâfiî olmak üzere birçok âlim, öldürme olmasa bile, silah çekerek mala kasteden kimseler bu şenî fiillerini dağda veya şehirde işleseler bile âyette zikredilen “muhârib (eşkiya)” sayılacağını kabul etmiştir. Ancak İmam Âzam ve İmam Muhammed, şehir dahilindeki vak´alarda imdat isteme imkânı olduğu için, bunların “eşkiyalık” değil, hırsızlık sınıfına dahil edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

İmam Mâlik, âyette kastedilen muharib´i (eşkiyayı) şöyle tarif eder: “Muharib; yol kesen, nerede olursa olsun insanları korkutup tedhişte bulunan ve yeryüzünde fesad çıkaran kimsedir. Bu fiillerde bulunan birisi, kimseyi öldürmemiş olsa bile muharibtir, yakalandığı takdirde öldürülür, öldürülmemiş ise imam (devlet reisi), öldürmek, asmak, çaprazlama el ve ayak kesmek, nefyetmek (sürmek) cezalarından birini vermekte serbesttir.” Yine İmam Mâlik´e göre, tedhiş işini alenî veya gizli yapması arasında fark yoktur. Mal talebiyle korkutmada bulunur, yol keser veya öldürürse, bu insanlarca duyuldu mu âyette zikredilen muharebe vaki olmuştur.

İbnu´l-Arabî´nin beyanına göre, muharibin tecziyesi için illâ da Müslüman malına göz dikmesi aranmaz. (Vatandaş durumunda zımmî) kâfirin malına vâki sataşma da aynı şekilde cezalandırılır.[20]

Muharib (eşkiya) Hırsızdan Farklıdır: “Yukarıda belirtilen fiil, şehir dışında vaki oldu ise, bunun hırsızlık sayılmayacağı hususunda ittifak vardır. Şehir dahilinde olduğu takdirde İmam Âzam ve Muhammed´e göre, -imdat taleb edileceği için- hırsızlık addedilmesi gerektiği söylenmiştir. Eşkiyanın hırsız sayılıp sayılmaması meselesi tecziye açısından mühimdir. Zîra hırsızın cezası, eşkiyânın cezasına nazaran hafiftir. Nisab miktarı (bir dinarın dörtte biri) mal çalan kimsenin cezâsı, elinin kesilmesinden ibaret olduğu halde, eşkiyanın cezâsı, âyette açıklandığı üzere farklıdır ve çok daha ağırdır.[21]

Muharibin Cezası: Eşkiya (muharib) hırsızlar grubunda mütâlaa edilmeyince, eşkiyalığın cezasının değişik olacağı açıktır. Nitekim açıklamasına çalıştığımız âyette, eşkiyalar için ölüm, asılma, çaprazlama el ve ayak kesilmesi, sürgün zikredilmektedir.

Âlimler bunlardan birinin verilmesi hususunda bâzı farklı yorumlar ileri sürmüştür. Umumiyetle kabul edilen esasa göre, âyet-i kerimede sayılan cezalardan biri, eşkiyaya suçunun nevine göre takdir edilir. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´tan gelen bir rivayete müsteniden başta İmam Şâfiî olmak üzere ekser ulemânın görüşüne göre, cezalar suçlara göre şöyle takdir edilir:

1- Mal almaksızın sadece öldüren, öldürülür.

2- Hem mal alıp hem öldüren, öldürülür ve asılır.

3- Öldürmeksizin sadece mal alan, çaprazlama el ve ayağı kesilir.

4- Sadece korkutma ve tedhişte bulunan, nefyedilir (sürgün cezası verilir).

İmam Âzam öldürme ve çalmayı beraber işleyen kimselere verilecek cezalarda devlet reisini şu üç cezadan birini vermekte muhayyer bırakır:

1- Sadece öldürmek,

2- Önce çaprazlama el ayak kesmek ve sonra öldürmek,

3- Önce öldürmek sonra asmak.

İmam Şâfiî ve Ebu Yusuf´a göre, böyle bir eşkiyanın (yani hem çalan hem öldüren) mutlaka asılması gerekir. Eşkiyanın asılı olarak herkesin göreceği şekilde teşhir edilmesi, bu cezanın verildiğinin herkesçe bilinmesi içindir. Böylece, insanlar benzeri suçu işlemekten zecredilmiş olurlar. Bu cezanın hadd kabul edilerek, maktulun velisi tarafından affedilebilme ihtimali olan kısas cezasının dışında bırakılması da cezanın, halka mâtuf zecr yönünden ehemmiyetini ifade eder.

Yol kesen eşkiyaya verilen ölüm cezası hakkında Abdülkadir Udeh şu açıklamayı yapar: “Bu ceza, insan tabiatıyla alâkalı bir bilgi üzerine mebnidir. Zîra, katili öldürmeye sevkeden şey, başkasını öldürerek, kendisi hayatta kalmayı tercih ettiren bir duygudur. Öyle ise, eğer başkasını öldüreceği sırada, kendisinin de aynı şekilde öldürüleceğini bilirse ekseriyetle öldürme işinden vazgeçer. İşte şeriat öldürmeye karşı ceza olarak, öldürülmeyi takdir etmekle, öldürmeye sevkeden subjektif amilleri, yine subjektif (ruhî) olan âmillerle bertaraf etmiş oluyor.[22]

Nefiyden Maksad: Dilimizde sürmek, sürgüne göndermek olarak ifade edilen nefyetmek´ten Kur´ân-ı Kerim´in muradı hususunda da değişik yorumlar olmuştur. İmam Şâfiî´ye göre, yakalanamayan eşkiyanın ebediyen takibata tutulmasıdır. Kanun kaçağı olarak, yakalanma korkusu ile diyar diyar dolaşmak durumunda olan eşkiya sürgün demektir. Yakalanınca âyette zikedilen cezâlardan uygun olanı uygulanır.

Ebû Hanife´ye göre, bundan maksad hapsetmektir. Bir mekâna tıkılan kimse, her çeşit dünyevî lezâizden mahrum kalacağından bir nevi “arzdan sürülmüş” durumundadır.

İbnu´l-Arabî de nefiyden hapsetmeyi anlar ve bir yerden bir başka yere sürmenin ceza sayılmaması gerektiğini iddia eder.

Bâzı âlimler, mal ve cana kasdetmeyen tedhiş hareketlerinin şöhret için yapılmış olabileceğini belirterek, sürgün edilmek suretiyle tedhişçinin humûle yani adı ve sanının bilinmezliğine mahkum edilmiş olacağını, kimsenin kendisinden bahsetmemesine vesile olacağını, böylece arzusunun zıddıyla cezalandırılmış olacağını söylerler.[23]

Mağlubiyetten Önce Tevbe: Kur´ân-ı Kerim´de yol kesen eşkiyalara (muhariblere) verilecek cezâlarla alâkalı pasajın sonunda yapılan istisna, yani “…Siz kendilerine kâdir olmazdan (kendilerini ele geçirmezden) evvel tevbe eden (muhariblerle yol kesen)ler müstesnadırlar, bilin ki, Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir” (Maide 34) âyeti, tevbekâr olan ve mukavemeti terk ederek teslim olan asilerin ceza dışı tutulmalarını gerektirmiştir. Hatta, “evvelce yapmış oldukları cerhden, katilden, ahz-ı maldan dolayı hukuk-u umumiye nâmına mes´ûl olmazlar. Bâzı fakihler, tevbelerin şâyan görülebilmesi için yolculardan almış oldukları malları da -mevcut ise aynen, değilse bedelen- sahiplerine iade etmeleri gerektiğini, aksi taktirde haklarındaki hadd cezasının sâkıt olmayacağını ileri sürmüşlerse de, râcih görüş sâkıt olacağına kaail olan görüştür.[24]

TEVBEKÂR BİR EŞKİYA:

Taberî´nin bu mevzu ile alâkalı olarak kaydettiği bir rivayeti buraya aynen alıyoruz. Bu misal bize, bu durumlarda affedilme ümidinin, nefsine uyarak hâdiseye sürüklenen bir çok şahısların belli bir andan sonra, fesad ve tahribatlarını daha ileri götürmelerini önleyeceğini göstermektedir. Hatta, âyet-i kerimeden, eşkiyaların bir müddet sonra pişmanlık psikolojisine düşeceklerini, af ümidinin, bu hâlet-i ruhiyede olan kimseleri ıslâh-ı nefs etmeye sevkedeceğini istidlâl edebiliriz:

“Ali el-Esedî (adında bir şahıs) eşkiyalık yaparak yol emniyetini bozdu. Bir kısım can ve mala kasdetti. Gerek imamlar ve gerekse halk onun peşine düştü, fakat ele geçiremediler. Bilahere tevbekâr olarak kendiliğinden geldi. Onun bu gelişi şöyle olmuştu: “Bu adam birisinin şu âyeti okuduğunu işitmişti: “(Ey Muhammed, insanlara) de ki: “Ey kendilerinin aleyhinde (günahda) haddi aşanlar. Allah´ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü, Allah bütün günahları affedicidir, şüphesiz ki O, çok affedici, çok merhamet sahibidir” (Zümer 53). Bu âyeti durup dinledikten sonra: “Ey Allah´ın kulu, bunu bir kere daha oku” dedi. Adam ona bir kere daha okudu. Eşkiya Ali bunun üzerine kılıcını kınına koydu, eşkiyâlıktan nâdim olarak alaca karanlıkta Medine´ye geldi. Önce bir gusül yaptıktan sonra doğru Mescid-i Nebevî´ye gitti. Sabah namazını kıldı ve Ebû Hüreyre´nin yanına, diğerleri gibi oturdu. Ortalık ağarınca halk bunu tanıdı ve üzerine yürüdü. Adamcağız: “Hayır bana dokunmaya hakkınız yok, siz bana galebe çalmadan ben kendiliğimden tevbekâr olarak geldim” dedi. Duruma müdahale eden Ebû Hüreyre de onu te´yiden: “Doğru söylüyor, dokunmayın” dedi ve elinden tutarak Mervân İbnu´l-Hakem´e götürdü. Mervân, bu sırada halife olan Hz. Muâviye´nin Medine valisi idi. Ebû Hüreyre ona: “İşte (şu meşhur eşkiya) Ali, tevbekâr olarak geldi, ancak ona bir şey yapma hakkınız yok, öldüremezsiniz de” dedi. Vali, bütün yaptıklarını affederek onu serbest bıraktı.” Rivâyetin devamında bu tevbekâr Ali´nin deniz savaşına katıldığı, Bizans gemisine geçerek onlarla savaştığı, bu meyanda bir gemiyi batırıp, içindekilerle sulara gömülüp şehid olduğu belirtilir.

Fıkıh kitaplarında da misal olarak Hâris İbnu Zeyd zikredilir. Bu da tevbekâr bir eşkiyadır. Hz. Ali Basra´daki valisine onun hakkında şunu yazar: “Hâris İbnu Zeyd yol kesicilerden idi, tevbe ederek ondan vazgeçmiştir. Artık ona hayırdan başka suretle târiz edilmeyecektir.”[25]

YOL EMNİYETİ VE MEDENİYET:

Daha önce belirttiğimiz üzere, dinin içtimâî hayatta gerçekleştirmek istediği gaye emniyet, nizam ve huzurdur. Bu sebeple en ağır cezaların içtimâî emniyeti ihlâl eden katil, hırsız, eşkiya gibi mücrimlere verildiğini ve bunlar arasında bilhassa yolkesenlere (eşkiya) hepsinden ağır cezalar takdir edildiğini gördük. Hattâ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Adiyy İbni Hâtim´e irad ettiği âtideki sözlerini nazar-ı dikkate alacak olursak, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yol emniyetini, ber devletin kudretini ve raiyyetine sağlayacağı maddî ve mânevî refâhı ifadede bir gösterge, bir mihenk yaptığı sonucunu çıkarabiliriz.

Sehâvetiyle meşhur olan Hâtim-i Tâî´nin oğlu Adiyy, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Müslümanlık hakkında bir kısım tereddütleri olan biri idi. Kızkardeşinin teşvikleriyle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı görmek üzere Medine´ye gelir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) evindeki tek minderini Adiyy´in altına serecek kadar -Tayy kabilesinin ona gösterdiği hürmete muvafık şekilde- alâka göstererek davranışlarıyla gönlünü bir hayli fethettikten sonra, şu hitâbede bulunur:

“Ey Adiyy! Senin bu dine girmene mâni olan şey, onlarda gördüğün fakirlik ise Allah´a yemin ederim ki, kısa zaman sonra mal (ve dünyalık) aralarında öyle artacak ki, ondan alacak kimse bulunmayacak. İslâm´a girmendeki tereddüdün Müslümanların sayıca az, düşmanlarının adetçe çokluğu ise, Allah´a kasem ederim ki, pek yakında Kadisiye şeh-rinden devesiyle kalkan bir kadının, tek başına hiç bir korku duymadan mekke´ye gelip şu Beyt´i ziyaret ettiğini işiteceksin. Yok eğer, tereddüdün mülk ve saltanatı başkalarının elinde görmenden ileri geliyorsa Allah´a yemin ediyorum, pek yakında Babil diyarının beyaz saraylarının Müslümanlarca fethedildiğini duyacaksın.”

Değil yol kesenleri, herhangi bir sebeple “Müslümanları, yollarında rahatsız edenleri” lânetleyecek, yoldan gelip geçenleri rahatsız eden bir ağaç dalını atan adamın cennetlik olduğunu müjdeleyecek kadar yola ehemmiyet veren Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ümmeti, müteakip devirlerde yol işlerine ayrı bir ehemmiyet verirler.

Bu cümleden olarak daha ikinci halife Hz.Ömer tarafından Mekke-Medine yolunun ele alınıp belli mesafelerde kuyular kazdırılarak konak ve dinlenme yerlerinin yaptırıldığı, Emevîler devrinde yollara, yürünen mesafeleri tesbit maksadıyla bugünkü kilometre levhaları gibi, her üç bin zira´ mesâfeye “mil” denen bir mesâfe “bina”sının yapılarak üzerine uzaklığı yazmaya varacak derecede yol işlerine gittikçe artan bir ihtimâm ve alâkanın verildiği görülmektedir. Yol emniyetinin devletin kudret ve milletin huzurunun bir miyarı olduğuna dair görüşümüzü te´yid eden Makrîzî´nin bir açıklamasına göre, “166 yılında Halife Mehdi tarafından Mekke, Medine, Yemen arasına deve ve katırların kullanıldığı posta teşkilatı kurduğunu… Şam yollarının çok bakımlı olup, konak yerlerinde yiyecek, içecek, yem nevinden yolcunun muhtaç olacağı her çeşit ihtiyacın karşılandığını, Kahire´den kalkan bir kadının yanına azık vs. almaksızın Şam´a yaya ve atlı gidebilecek kadar emniyet hâkim olduğunu, bu durumun 803 yılında Timur işgali vaki oluncaya kadar devam ettiğini” öğrenmekteyiz.

Devrimiz Türkiyesinde yol emniyetini bozan vak´aların kesafetinin devlet otoritesinin ağırlığıyla ters orantılı olarak artan bir seyir tâkip etmesi de medenî durumla yol emniyetinin sıkı irtibâtını te´yid eden bir delil olarak hatırlatmaya değer.[26]

CEZA VE AF

Tevbekâr yolkesenler (muharib) hakkında İslâm´ın getirdiği af müessesesine temas ettikten sonra, yanlış anlamaya meydan vermemek için kısa bir açıklamada bulunmak faydalı olacaktır. Zîra, İslâmiyet yukarıda belirtildiği üzere, bir taraftan muhâriblere ait suçlara nazaran daha ağır cezalar takdir ederken diğer taraftan âdi suçlara af bile tanımazken, tevbekâr olan muharibe af imkânı getirmesi tecziye mevzuundaki ana prensibe ve hâkim espriye ters düştüğü neticesi çıkarılabilir. Ancak meselenin üzerinde biraz durunca bunun böyle olmadığı, ortada tenâkuzun mevzubahis olamayacağı anlaşılır. Bu hususu Abdulkadir Udeh´in tahlillerinden telhisen sunacağımız bâzı iktibaslarla göstermeye çalışacağız.[27]

a. Cezadan Maksad: Her şeyden önce, fukâhaya göre, ceza vermekten maksad “beşerin halini ıslah ve insanları fenalıklara karşı korumaktır.” Hadd cezaları için de bunlara yakın üç gâye zikredilmiştir: “Emniyetin muhafazası, nizamın tesbiti, ahlâkın korunması.”

Bu sebeple her bir cezadan başlıca iki gaye güdülür:

1- Mücrimin te´dibi,

2- Diğer insanların zecri (yani aynı cürmü işlemekten caydırılması, ürkütülmesi ve korkutulması.)

Bu gâye ile, insanların hakkına temâs eden cürümlerin cezalarına caydırıcılık (zecr) yönünden bilhassa ehemmiyet verilmiştir. “İslâm dini hadd ile alâkalı cürümlerde, cemiyeti cürümden korumaya yönelmiş, mücrimin durumunu tamâmen ihmâl etmiştir. Bundandır ki, cezada şiddetli davranır ve cezaları sınırlayarak, ne kadıya, ne de veliyyül emre ceza üzerinde (azaltma, çoğaltma, değiştirme gibi) hiç bir selâhiyet tanımaz.

Hadd cezalarında şiddetli davranmasının sebebine gelince bu cürümler ağır sınıfa girmeleri sebebiyle bunlarda gevşeklik, kesinlikle ahlâkın bozulmasına, cemiyetin fesâda, nizâmın kargaşaya düşmesine ve cürümlerin artmasına sebep olur. Bunlarda şiddet göstermekle ahlâkın devamı, emniyet ve nizamın muhafazası, bir başka tâbirle cemiyetin maslahatı düşünülmüştür.”[28]

b. Mücrimin Psikolojisi: “Mücrimi öldürmeye ve yaralamaya iten âmil, umumiyetle, beka kaygusu ve galebe çalma sevgisidir. Öyle ise, mücrim bilirse ki, öldürdüğü avından sonra, kendisine hayatta kalma hakkı tanınmayacaktır, o zaman, avını hayatta bırakmak suretiyle kendine hayat imkânı tanır. Eğer bilirse ki, bugün birine galebe çaldığı takdirde, yarın mutlaka kendisi mağlub edilecektir, bir suç işleyerek avına galebe çalmadan vazgeçer.”

Kısacası cezadan maksad, evleviyetle âlemin nizâmını te´min olunca tecziye işinin şu vasıfları taşıması gerekir:

1- Ceza, mücrimi te´dib edici olduğu gibi, başkalarını da cürüm işlemekten men edici mâhiyette olmalıdır. Nitekim bâzı fakihler cezayı “fiilden önce men edici, fiilden sonra da zecredici” olarak tavsif etmiştir.

2- Cezanın sınırı cemaatin ihtiyaç ve maslahatına bağlıdır. Eğer cemaatin menfaati, cezada şiddeti gerektiriyorsa ceza şiddetli, tahfifi gerektiriyorsa ceza hafif olur. Cemaatin ihtiyacından fazla veya az ceza vermek doğru değildir.

3- Mücrimin şerrinden cemaati korumak için onun cemaatten çıkarılması veya hapsedilmesi gerekiyorsa onun öldürülmesi veya hapsedilmesi şarttır.

4- Ferdin ıslâhı ve cemaatin himâyesine götüren her ceza meşru bir cezadır, bu mevzuda muayyen bâzı cezalarla yetinip onlar dışına çıkmamak doğru değildir.

5- Mücrimi te´dibten maksad, ondan intikam almak değildir.[29]

c. Affın Hikmeti: Cezanın asıl hedefi, intikam almak olmayıp cemiyetin nizamını sağlamak, anarşiyi önlemek olunca, bu hedefe afla varmanın imkânı halinde, İslâmiyet onu da tecviz etmiştir. Yol kesme fazihasına teşebbüs ettikten sonra pişmanlık duyanları kurtarmak hikmetinden başka, “emsalleri tevbekâr olarak ıslâh-ı hâl kesbetmelerine sâik olmak” hikmeti de mevcut olan bu afla, yukarıda verdiğimiz Ali el-Esedî misalinde olduğu gibi, bir kısım kaabileyetlerin cemiyete kazandırılması ve ceza korkusuyla işleyeceği müteakip zararlardan cemiyeti korumak da şâri tarafından nazar-ı dikkate alınmış olmalıdır. [30]

İKİNCİ BÂB

ZİNÂ HADDİ

Bu bâbda iki fasıl mevcuttur:

*

BİRİNCİ FASIL

ZİNA HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

*

İKİNCİ FASIL

HZ. PEYGAMBER (aleyhissalâtu vesselâm)´İN

HADD TATBİK ETTİGİ KİMSELER

BİRİNCİ FASIL

ZİNÂ HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER

ZİNÂ NEDİR

Dinin meşrû kabul ettiği bir akde dayanmaksızın irâde ve ihtiyar ile yapılan haram bir mücâmâttır, yani çiftleşme. Bu cürmü işleyen erkeğe zâni, kadına da zâniye denir. Zinâ cürmünü kendi ihtiyar ve irâdesiyle yapmayan erkeğe fakihler, mezniyyün bih, kadına da mezniye veya mezniyyün bihâ demişlerdir.

Bir zinâ cürmünün haddi gerektirmes için, bazı şartlar aranır. Buna göre fiil:

* Dar-ı İslâm´da cereyan etmelidir.

* Fâil, mükellef (yani hukukî ehliyete sahip) olmalıdır.

* Mef´ûl, hâl-i hazırda veya daha önce müştehat[31] bulunan berhayat bir kadın olmalıdır.

* Bu kadın erkeğin cariyesi veya nikahlısı olmadığı gibi, arada kölelik ve nikahlılık ihtimali de bulunmamalıdır.

* Zinâ fiili şeriatın şart kıldığı bürhanlarla sübût bulmalı, kesinlik kazanmalıdır.

Bu sayılan şartlardan biri eksik olursa zinâ cürmü kesinlik kazanmaz, dolayısıyla hadd-i zinâ tatbik edilmez.

Bu şartların içtimâî olması sebebiyle erkek hakkında kesinlik kazanan hadd-i zinâ, nefsini rıza ile teslim eden kadına da tatbik edilir.

Mükellef olmayan bir kimse, bir kadınla gayr-ı meşrû surette mukârenette bulunacak olsa, ona hadd-i zinâ tatbik edilmez. Keza erkek ve kadın mükreh olarak yani zor altında mücâmaat edecek olsa onlara da hadd tatbik edilmez. Her ikisi de mükellef olduğu halde, biri mükreh diğeri muhtar olarak mücâmaatta bulunsalar mükreh olana hadd tatbik edilmez.[32]

Hadd-i Zinâ: Bu, yukarıda belirtilen şartların tahakkuk etmesiyle kesinlik kazanan zinâ cürmü sebebiyle bunu irtikab eden şahsa terettüp eden ukûbettir. Bu ukûbet (ceza) iki şekilde tecellî eder:

1- Recm (taşlayarak öldürme)

2- Celde (usul-ü dairesinde dayak).

Recm cezası muhsan ve muhsane olanlara tatbik edilir.

Şu yedi vasfı bulunan kimse muhsandır: Akıl, bülûğ, hürriyet, İslâm, sahih bir nikâhla evlenmiş olmak, zevcesinin de bu vasıfları taşıması, bu vasıfları taşıdıktan sonra aralarında mukârenetin vukû bulması.

Öyle ise mesela evlilik muamelelerini eksiksiz tamamlayan bir kimse henüz gerdek yapmamışsa muhsan değildir. Sözgelimi, böyle birisi zevcesi ile gerdekten önce, zinâ cürmünü işlese kendisine recm tatbik edilmez. Diğer şartlar da böyle. Bir tanesinin eksik olması, kişiden muhsan vasfını kaldırır, recm tatbikini düşürür. Gerdeğe girer, fakat sonra “temas olmadı” diye iddia ederse, hükümde ihtilaf edilmiştir. İbnu´l-Münzir, fâsid nikâh ve şüphe durumunda kişinin muhsan sayılmayacağında ulemânın icma ettiğini söyler.[33]

Mücâmaat (birleşme): Fakihler, cinsî mukârenete “zinâ” diyebilmek için erkekle kadın arasındaki birleşmede bazı vasıflar aramışlardır. Bu noktayı da gözönüne alınca, zinâ şöyle tavsif edilmiştir: Mükellef ve Müslüman bir kimsenin, nikâh veya kölelik sebeplerinden biriyle mukârenete şer´an mezun olmayan bir insana ön veya arka cihetinden bilâ şüphe taammüden vatiyde bulunmasıdır. İşte bu fiil haddi gerekli kılar.

Vatiy, haşefenin -haşefe mevcut değilse o miktarın- ön veya arka uzuvdan birinde tegayyüb etmesidir.[34] Vatiy, bazan, haşefenin haşefeye duhûlü (girmesi) şeklinde de tarif edilmiştir. Fakihler, duhûl sırasında, lezzete mâni olmayacak hafif bir hâil (perde) bulunsa da buna vatiy demişlerdir. Keza, bu duhûlün zinâyı müstelzim vatiy sayılması için inzal vukûunu, meni gelmesini şart koşmamışlardır.

Bu tarife göre, haşefenin duhûlü vukua gelmeyen mukârenetler vatiy sayılmaz. Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu´nda şu açıklama sunulur: “Müsâhaka: Tenâsül uzuvlarının biribirine temas ettirilmesi, aralarında nikâh veya mülk-i rakabe ile câriyelik bulunmayan kimseler hakkında haramdır. Maahâzâ bu, zinâ değildir. Çünkü bunda îlâc (idhâl) yoktur. Bunu irtikab eden kadınlar veya erkekler hâkimin içtihâdına göre te´dib edilirler. Nefsini sabiye veya behîmeye teslim eden bir kadın da bu te´dibe müstahak olur. Bu faziha, ya mükellef şahsın ikrarıyla veya iki adlin şehâdetiyle sabit olur.”[35]

ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: سَمِعْتُ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يَخْطُبُ وَيَقُولُ: ]إنَّ اللّهَ تَعالى بَعَثَ مُحَمّداً # بِالْحَقِّ، وَأنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ، فَكَانَ مِمَّا أنْزَلَ عَلَيْهِ آيََةَ الرَّجْمِ، فَقََرَأنَاهَا وَوَعَيْنَاهَا، وَرَجَمَ رسول اللّهِ # ورَجَمْنَا بَعْدَهُ، وَأخْشى إنْ طَالَ بِالنَّاسِ زمَنٌ أنْ يَقولَ قَائلٌ مَا نَجِدُ الرَّجْمَ في كِتَابِ اللّهِ تَعَالى فَيَضِلُّوا بِتَرْكِ فَرِيضَةٍ أنْزَلَهَا اللّهُ تَعالى في كِتَابِهِ، فإنَّ الرَّجْمَ في كِتَابِ اللّهِ حَقٌّ عَلى مَنْ زَنى إذَا أحْصَنَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ قَامَتِ الْبَيِّنَةُ، أوْ كَانَ حَمْلٌ، أوِ اعْتِرَافٌ وَاللّهِ لَوَْ أنْ يَقُولَ النَّاسُ: زَادَ في كِتَابِ اللّهِ تَعالى لَكَتَبْتُهَا[. أخرجه الستة .

1. (1589)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)´i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:

“Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´i hak (din ile) gönderdi ve O´na Kitab´ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah´da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah´ın kitabında indirdiği bir farzı terkederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah´da mevcut bir haktır. Allah´a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla´ nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah´a) yazardım.” [Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu´l-Ensar 46, Megâzî 21, İ´tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).] [36]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, hadis kaynaklarında farklı vecihlerle rivayet edilmiştir. Muvatta´nın bir rivayeti daha açıktır:

“Hz. Ömer (radıyallahu anh) haccdan çıkınca Medine´ye geldi. (Orada halka hitaben şunları söyledi: “Ey insanlar! Sizlere bir kısım sünnetler ve farzlar teşrî edildi. Size çok açık bir din bırakıldı. Recm âyeti hususunda kendinizi sakın tehlikeye atmayın. İçinizden biri: “Biz Allah´ın kitabında iki haddi[37] bulamıyoruz” diyebilir. Şurası muhakkak ki Resûlullah da, biz de (zinâ edenlere) recm uyguladık. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin ederim, insanlar “Ömer Kitabullah´a (onda olmayan şeyi) ilavede bulundu”demiyecek olsalar, (Kur´ân´ın sonuna) şu âyeti elimle yazardım: اَلشَّيخُ وَالشَّيْخَةُ إِذَا زَنَيَا فَارْجُمُو هُمَا اَلْبَتَّةَ “Yaşlı bir erkek ve yaşlı bir kadın zinâ edecek olurlarsa onları mutlaka recmedin.”

İmam Mâlik, burada geçen yaşlı erkek ve yaşlı kadın tâbirlerini “dul erkek”, “dul kadın” diye açıklar. Parantez içindeki ziyadeler başka rivayetlerden alınarak dercedilmiştir.

Nesâî´de Übey İbnu Ka´b´dan kaydedilen rivayette recm âyetinin Ahzâb sûresinde gelmiş olduğu belirtilir.

2- Neshle ilgili bahislerde geçtiği üzere, recm âyeti tilâveti mensuh, hükmü bâki âyetlerdendir. 947 numaralı hadiste de geçti.

3- İbnu Hacer: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in korktuğu husus vukua gelmiştir. Zîra Haricîlerin büyük çoğunluğu ile bir kısım Mu´tezile, recmi inkar ettiler” der.

4- Recm cezası Hz. Peygamber tarafından erkek olan Mâîz İbnu Mâlik el-Eslemî (radıyallahu anh)´ye tatbik edilmiştir. Mâiz, bizzat gelerek, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e zinâ yaptığını itiraf etmiştir. Resûlullah, onu üç sefer reddeder. Mâiz dördüncü sefer müracaat ederek zinâ yaptığını beyan edince, yakınlarına: “Bunun aklında bir eksiklik var mıydı ” diye sorar. “Yoktu!” cevabını alınca recmedilmesini emreder ve recmedilir

Kadın olarak da Gâmidiyye (radıyallahu anhâ) recmedilmiştir. Bu da kendisi gelip Hz. Peygamber´e “Ey Allah´ın Resûlü, beni temizle!” diye itirafta bulunmuş, Resûlullah onu: “Git!” diye geri çevirmiş, ancak o, ertesi günü tekrar gelip hâmile olduğunu da belirtmiştir. Resûlullah çocuğunu doğurmasını söylemiş, doğumdan sonra gelince “sütten kesilinceye kadar” mühlet vermiş, çocuk sütten kesilince tekrar gelen kadının recmedilmesini emretmiştir.

Gâmidiyye ile ilgili rivayette Hâlid İbnu Velid´in attığı taşın kadında açtığı yaradan yüzüne kan sıçrayınca, Halid (radıyallahu anh) kadına küfreder. Ancak Hz. Peygamber müdahele ederek:

“- Yapma! Ruhumu kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e yemin olsun, o öyle bir tevbede bulundu ki, öylesini alışveriş sahtekârları yapsaydı affa uğrarlardı” buyurur. Kadının cenaze namazını kıldırır ve defnedilir.

Keza, Yahudilerin mürâcaatı üzerine, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapan bir Yahudi çiftine de recm tatbik eder. Bunun tafsilatı 947. hadiste geçti.

5- Şarihler, “Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in: “İnsanlar: “Ömer Allah´ın Kitabına ilavede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini Kur´ân´ ın sonuna yazardım” demesini, mübalağaya ve recmi tatbik etmeye teşvike hamlederler. “Zîra, derler, âyetin lafzı neshedilse de mânası bakidir. Hz. Ömer gibi, fıkhı, ilmi yüce bir şahsiyetin lafzı neshedilen bir âyeti, Kur´ân-ı Kerim´e yazmaya kalkması düşünülemez.”

Kur´ân-ı Kerim, Ashab´ın huzurunda, bugünkü haliyle ihtilafsız olarak cem´edilmiştir. Recm âyetinin Kur´ân-ı Kerim´e lafzen girmeyeceği hususunda icma vardır. Resûlullah´a gelen vahiylerden bir kısmının lafzen, bir kısmının hükmen, bir kısmının hem lafzen ve hem de hükmen neshedildiği Ashab´ca bilinen bir husustur. Bu durumu açıklayan rivayetler gelmiş, ulema bunların değerlendirmesini yapmıştır. Daha önceki bahislerde, Resûlullah´ın her Ramazan ayında, o zamana kadar inmiş olan âyetleri önce Cebrâil (aleyhisselam)´e, sonra da halka okuyarak “arza” yaptığını, Cebrâil´e okuyarak hatası, yanlışı varsa tashih ettirdiğini, halka okumakla da onların hatalarını düzelttiğini, işte bu arzalarda, lafzı neshedilen vahiylerin de Kur´ân-ı Kerim´den çıkarıldığını belirtmiştik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ömrünün son Ramazan´ında arzayı iki sefer yapmıştır. Buna arza-i âhire denir.

6- Zinâ eden kadın ve erkek muhsan olduğu takdirde recm edilirler. Zinâ, itiraf veya beyyine ile sâbit olur.

İtiraf : Kişinin zinâ yaptığını kadıya gelip beyan etmesidir.

Beyyine: Şehâdeti makbul dört erkeğin veya sekiz kadının zinâya şahidlik yapmasıdır. Şahidlerin sayısı bu rakamdan aşağı düşerse zinâ suçu sübût bulmaz. Âlimler bu hususlarda ittifak ederler. Ancak itirafın sayısı ve şahidlerin sıfatları gibi bazı teferruatta ihtilâf vaki olmuştur. Sözgelimi Hanefîlerle Hanbelîler itirafın dört ayrı mecliste vaki olmasını şart koşarlar. İmam Mâlik ve Şâfiî´ye göre, kişinin zinâ yaptığını bir kere ikrar etmesi kâfidir, suç sübût bulur.

7- Gebelik zinâya delil olur mu Bu husus ihtilaflıdır. Hz. Ömer (radıyallahu anh)´e göre, gebelik zinâya delildir, recme sebep olur. İmam Mâlik ve ashâbı da aynı kanaattedirler: “Kocası veya efendisi bilinmeyen bir kadın gebe olur ve zinâya icbar edildiği de bilinmezse, recmi gerekir. Ancak yabancı ise ve çocuğun kocasından veya efendisinden olduğunu söylerse beyanına itibar edilir” demişlerdir.

İmam Âzam, Şâfiî ve ulemânın cumhuruna göre, gebelik mutlak surette zinâya delil olmaz. Bu hususta, kadının kocası veya efendisi olmuş olmamış, kadın yerli veya yabancı olmuş, zinâya mecbur edildiğini söylemiş, söylememiş hüküm aynıdır. Beyyine olmadıkça veya itirafta bulunmadıkça recmedilemez. Zîra şer´î hadler şüphe ile ortadan kalkar ve sâkıt olur.

Haddle ilgili teferruat müteakip hadislerde gelecek.[38]

ـ2ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قالَ اللّهُ تَعالى: وَالَّتِى يَأتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ. اŒيةَ إلى قَوْلِهِ: سَبيً، فَذَكَرَ الرَّجُلَ بَعْدَ المَرْأةِ، ثُمَّ جَمَعَهُمَا فقَالَ: وَاللَّذَانِ يَأتِيَانِهَا مِنْكُمْ، اŒية، فَنَسخَ اللّهُ ذلِكَ بآيةِ الجَلْدِ، فقَالَ: الزَّانِيَة وَالزَّانِى فَاجْلِدُوا وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ. ثُمَّ نَزَلَتْ آيَةُ الرَّجْمِ في النُورِ، فكانَ اول لِلْبِكْرِ، ثُمَّ رَفَعَتْهُ آيَةُ الرَّجْمِ مِن التَِّوَة، وَبَقِىَ الحُكْمُ بِهَا[. أخرجه أبو داود إلى قوله: مائة جلدةٍ، وأخرج باقيه رزين .

2. (1590)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Allahu Teâlâ Kur´ân-ı Kerim´inde: “Kadınlarınızdan fuhşu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şahid getirin. Eğer şehâdet ederlerse -onları ölüm alıp götürünceye, yahud Allah onlara bir yol açıncaya kadar- kendilerini evlerde alıkoyun (insanlarla ihtilattan menedin)” buyurdu. (Nisa 15). Cenab-ı Hakk, bu âyette (zinâ meselesinde) önce kadını zikrettikten sonra, erkeği kadınla birlikte ele alarak şöyle demiştir: “Sizlerden fuhşu irtikab edenlerin her ikisini de (kınayarak) eziyete koşun. Eğer tevbe edip (nefislerini) ıslah ederlerse artık onlara (eziyetten) vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden, en çok esirgeyendir” (Nisa 16). Cenab-ı Hakk bu âyeti, celde âyetiyle neshederek şöyle buyurdu: “Zinâ eden kadınla zinâ eden erkekten her birine yüzer deynek vurun. Eğer Allah´a ve âhiret gününe inanıyorsanız bunlara, Allah´ın dinini tatbik hususunda, acıyacağınız tutmasın. Mü´minlerden bir zümre de bunların azabına (bu cezalarına) şahid olsun” (Nur 2). Sonra Nur sûresinde recm âyeti nâzil oldu. Önceki (celdeyi emreden) vahiy bekâr (zâni) içindi. Sonra recm âyeti tilâvetten kaldırıldı, ancak hükmü bâki kaldı.” [Ebu Dâvud, Hudud 23, (4413). Bu rivayetin “…yüzer deynek vurun” ibaresine kadar olan kısım Ebu Dâvud´a aittir, mütebakisini Rezîn ilâve etmiştir.][39]

AÇIKLAMA:

Sahabe ve müctehid imamlar, muhsan olan kimsenin dileyerek, hür iradesiyle zinâ yapması halinde recmedileceği hususunda icma ederler. Haricîlerle bir kısım Mu´tezile -Kur´ân-ı Kerim´de zikri yoktur gerekçesiyle- recmi reddederler. Recme hükmeden Ehl-i Sünnet ve´l-Cemâat ulemâsı, bunu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ve Ashab-ı Kirâm´ın tatbikatına dayandırırlar. Çünkü önceki hadiste belirtildiği gibi onlar zamanında zânilere recm cezası tatbik edilmiştir.

Âyet-i kerimede zinâ eden kadınların evde alıkonmasının emredilmiş olmasını âlimler dikkate alarak: “Çünkü kadınların zinâya düşmelerinin sebebi, dışarı çıkmaları ve erkeklere karışmalarıdır, evlerde alıkondukları takdirde zinâ yapmaya muktedir olamazlar” demişlerdir.

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) der ki: “Bu âyet üzerine, kadın fuhuş irtikâb edecek olsa hapsedilirdi. Bu esnada ölen ölür, yaşayan evde kalmaya devam ederdi. Bu hal Nûr sûresindeki “Zinâ eden kadınla zinâ eden erkekten her birine yüzer deynek vurun..” meâlindeki âyet (Nur 2) nazil oluncaya kadar devam etti. Böylece Cenab-ı Hakk onlara, önceki âyette temas ettiği “yol”u (çareyi) göstermiş oldu. Bundan sonra, fuhuş irtikab edene celde (dayak) tatbik edilip serbest bırakılıyordu.”

Suyûtî der ki: “İslâm´ın ilk yıllarında, zinâ işleyenlerin hapsedilmeleri emredildi. Sonra onlara, bekâr iseler yüz deyneklik dayak ve bir yıllık sürgünle ve şayet muhsan iseler recm cezasıyla yol açılmış oldu.”[40]

ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ سَعْدَ بْنَ عُبَادَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قالَ يَارَسُولَ اللّهِ: أرَأيْتَ لَوْ وَجَدْتُ مَعَ أمْرأتِى رَجًُ أُمْهِلُهُ حَتَّى آتِىَ بَأرْبَعَةِ شُهَدَاءَ؟ فقَالَ #: نَعَمْ[. أخرجه مسلم، ومالك، وأبو داود.وفي أخرى لمسلم، وأبى داود قال: ]أرأيْتَ رَجًُ وَجَدَ مََعَ أمْرَأتِهِ رَجًُ أيَقْتُلُهُ؟ قَالَ رسول اللّه #: َ. قَالَ سَعْدٌ: بَلَى وَالَّذِى أكْرَمَكَ بِالْحَقِّ إنْ كُنْتُ ‘عَاجِلُهُ بِالسَّيْفِ قَبْلَ ذلِكَ، فقَالَ #: اسْمَعُوا إلى ما يَقُولُ سَيِّدُكُمْ[ .

3. (1591)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Sa´d İbnu Ubâde (radıyallahu anh): “Ey Allah´ın Resûlü, ne buyurursunuz, zevcemi bir erkekle yakalarsam dört şahid getirmek için bekleyecek miyim ” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Evet bekleyeceksin!” dedi.” [Müslim, Liân 14, (1498); Muvatta,Hudud 7, (2, 823); Ebu Dâvud, Diyât 12, (4532, 4533).][41]

Müslim ve Ebû Dâvud´un bir diğer rivayetinde: “Bir adam, karısının yanında bir yabancı yakalasa onu öldürebilir mi ne dersiniz ” diye sorar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Hayır!” deyince, Sa´d: “Bilakis evet! Seni hak dinle şereflendiren Allah´a yemin ederim, fırsatı yakalarsam ondan önce kılıncımı işletirim” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Efendinizin ne söylediğine bakın!” buyurur.[42]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, hadd cezasının tatbikinde şahidin gerekli olduğunu belirtmektedir. Sa´d İbnu Ubâde (radıyallahu anh) zânilerin cezalandırılması için dört şahidi şart koşan âyet-i kerime nazil olunca, Hz. Peygamber´e: “Kişi karısıyla bir erkeği yakalayacak olsa onu öldürmeyecek mi ” diye sorar. Resûlullah´ın “Hayır!” diye cevap vermesi üzerine: “Nasıl hayır! Seni hak din ile şereflendiren Zât-ı Zülcelâl´e kasem olsun evet!” diyerek reaksiyon gösterir. Ancak, Resûlullah´ın bazı açıklamaları sonucu hatasını itiraf eder.

Bu hâdiseyle ilgili teferruatı 1664 numaralı hadisten sonra yer vereceğimiz, “Cezayı Devlet Verir” adlı tahlilde sunacağız.

Ancak şunu hemen belirtelim ki, İslâm dininin, zinâ gibi insanların şeref ve hayatını ilgilendiren meselelerde işi ciddi tutması, cürmün sübûtunu dört erkek şâhid getirmek gibi pek ağır şartlara bağlaması, hele kocaya, karısıyla zinâ halinde yakaladığı erkeği öldürme hakkı tanımayışı dinimizin yüce yönlerinden biridir. Bu hususlardaki ruhsat, pek çok istismarlara, tecavüz bahanesine bağlanan haksız cinayetlere kapı açardı.

2- Resûlullah´ın Sa´d için “Efendiniz” demesi, Sa´d´ın Ensâr´ın şeflerinden biri olmasıdır. Malum olduğu üzere Ensar Evs ve Hazrec diye iki büyük gruba ayrılıyordu. Burada adı geçen Sa´d İbnu Ubâde, Hazrecîlerin reisi, Sa´d İbnu Muâz da Evsîlerin reisi idi (radıyallahu anhüm ecmain). Tercüme-i hal kitaplarında Sa´d İbnu Ubâde´nin çok kıskanç bir kimse olduğu belirtilir.[43]

ـ4ـ وعن أبى هريرة، وزيد بن خالد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قا: ]سُئِلَ رسول اللّهِ # عَن ا‘مةِ إذَا زَنَتْ وَلَمْ تُحْصَنْ؟ قال: إنْ زَنَتْ فَاجْلِدُوهَا، ثُمَّ إنْ زَنَتْ فَاجْلِدُوهَا، ثُمَّ إنْ زَنَتْ فَاجْلِدُوهَا، ثُمَّ بِيعُوهَا وَلَوْ بِضَفِيرٍ[. أخرجه الستة إ النسائى، وقال مالك: »الضّفيرُ« الحبل.وفي رواية: »فَيَجْلِدُهَا وََ يُثَرِّبْ عَلَيْهَا)ـ1(« .

4. (1592)- Ebu Hüreyre ve Zeyd İbnu Hâlid (radıyallahu anhümâ) şunu anlattılar: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a muhsan olmayan câriye zinâ yaparsa ne gerekir diye sorulmuştu, şöyle cevap verdi:

“- Câriye zinâ yaparsa ona celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın, yine zinâ yaparsa yine celde uygulayın ve sonra onu (kıldan mamul âdi) bir ipe mukabil de olsa satın gitsin.” [Buhârî, Büyû 66, 110,17; Müslim, Hudud 30, (1703); Muvatta, Hudud 14, (826); Tirmizî, Hudud 13, (1440); Ebu Dâvud, Hudud 33, (4469, 4470, 4471).][44]

______________ )ـ1( التثريب: التعيير. أي يجمع عليها العقوبة بالجلد وبالتعيير، وقيل: المراد يقنع بالتوبيخ دون الجلد.

Bir rivayette: “(Efendisi) ona celde tatbik etsin, bir de ayıplamasın” denmiştir.[45]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, zinâ yapan köleyi, ayıbını beyan etmek şartıyla satmanın caiz olduğunu belirtmektedir. İbnu Battal´a göre, zinâ yapan cariyenin satılmasını emretmekten Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın maksadı, cariyenin yaptığı işi kötülemekte mübâlağadır. Keza, hadiste zinâ işleyen câriyeye verilmesi gereken en uygun cezanın devamlı satılması olduğu bildirilmiş olmaktadır. Artık o, kötü alışkanlığı sebebiyle, halini düzeltinceye kadar hiçbir efendinin yanında sabit tutulmamalıdır. Böylece, satışlar, onu bundan vazgeçirmeyi gaye edinen bir uyarı da olmaktadır. Ayrıca yeni efendinin yanında iffet kazanacağı da umulabilir: Ola ki müşterilerden biri onu evlendirir veya evlenir, keza müessir bir irşadla veya korkutarak da iffetini korumasını sağlayabilir. Her hâl u kârda efendi değiştirmesinin müsbet, terbiyevî bir yönü olduğu kabul edilmiştir.

2- Burada câriyenin muhsane olmasından maksad evli olması değildir. İffet ve hürriyet (yani efendisi tarafından zinâya zorlanmamış) olmasıdır. Zîra kölenin zinâya mukabil cezası, evli de olsa bekâr da olsa celdedir. Ancak celde deyince, âyet-i kerimede köleler için takdir edilen celde anlaşılmalıdır. Zinâ sebebiyle köleye tatbik edilecek ceza, hür kimseye tatbik edilecek cezanın yarısıdır (Nisa 25), elli sopa vurulur. Ebu Hanife, İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel´in görüşleri böyledir. Köleler hakkında muhsan olmayı Kûfe ulemâsı ile İmam Mâlik “Müslüman olmak” diye anlamışlardır.

3- Köle zinâyı tekrarladıkça her seferinde hadd tatbik edilir. Ama, birkaç kere zinâ yaptığı ortaya çıksa hepsi için bir hadd tatbik edilir.

4- İmam-ı Âzam ve bir kısım fukahâ, köle ve câriyenin cezasını hâkimin vermesi gereğine hükmederken diğer üç mezhep imamları (Ahmed, Şâfiî, Mâlik) sahiplerince verilmesine hükmederler.

5- Zinâ köle ve câriye için değerini düşüren bir kusurdur. Ancak Hanefîler, âdet haline getirmemiş olmak kaydıyla köle hakkında kusur saymazlar.

6- Seleften bazıları, “Köle ve cariye evli değil iseler, zinâlar sebebiyle bunlara hadd tatbik edilemez” demişlerdir. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ), Tâvus, Atâ, İbnu Cüreyc ve Ebû Ubeyd´in bu görüşte olduğu belirtilmiştir. Onlara göre verilecek ceza “tedib” hududunda kalmalıdır.

7- Köleye iki ceza birden verilmemelidir. Yani hadd tatbik edilmeli, ayıplamada ileri gidilmemelidir.[46]

ـ5ـ وعن أبى عبدالرحمن السُّلَمِىِّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]خَطَبَ عَلِيٌّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فقَالَ: يَا أيُّهَا النَّاس أقِيمُوا الحُدُودَ عَلى أرِقّائِكُمْ مَنْ أحْصَنَ مِنْهُمْ وَمَنْ لَمْ يُحْصِنْ، فإنْ أمةً للنَّبِى # زَنَتْ فَأمَرَنِى أنْ أجْلِدَهَا، فأتَيْتُهَا فإذَا هِىَ حَدِيثَةُ عَهْدٍ بِنِفَاسٍ فَخَشِيتُ إنْ أنَا جَلَدْتُهَا فَتَلْتُهَا، فذَكَرْتُ ذلِكَ للنَّبىِّ # فقَالَ: أحْسَنْتَ أتْرُكْهَا حَتَّى تَتَماثَلَ[. أخرجه مسلم، وأبو داود والترمذى .

5. (1593)- Ebu Abdirrahmân es-Sülemî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz.Ali (radıyallahu anh) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kölelerinize -ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- haddleri tatbik edin. Zîra, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in bir cariyesi zinâ yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. (Dövmek üzere) yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Resûlullah´a arzettim. Bana:

“- İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma” dedi.” [Müslim, Hudud 34, (1075); Tirmizî, Hudud 13, (1441); Ebu Dâvud, Hudud 34, (4473).][47]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Ali (radıyallahu anh) kölelerin, hadd konusunda, ihmal edilmeyip, suç işledikleri takdirde onlara da tatbik edilmesini hutbesinde halka hatırlatmıştır. Zinâ edenlere, muhsan olsa da olmasa da hadd vurulmasını emreder. Halbuki önceki hadiste muhsan olmayan cariyenin hükmü “hadd” olarak zikredilmişti. Arada bir teâruz gözükmekte ise de hakikatte böyle bir durum yoktur. Çünkü, önceki hadis muhsan olmayanın hükmünü “celde (dayak)” olarak tesbit ettiği gibi, bu da muhsan olanın hükmünü celde olarak tesbit etmektedir. Kur´ân-ı Kerim: “Câriyeler muhsan oldukları halde fuhuş irtikab ederlerse, onlara muhsan olan hür kadınlara verilecek azabın yarısı vardır” (Nisa 25) buyurmaktadır. Âyeti değerlendiren âlimler, recm cezasının yarısı olmayacağını gözönüne alarak, celdenin yarısını anlarlar, dolayısıyla kölelere ceza, muhsan olsun olmasın, celdenin yarısı terettüp etmektedir. Her iki rivayet de bunu ifade etmiş olmaktadır.

2- Hadd tatbikinde gözönüne alınacak mühim bir prensip bu hadiste ifade edilmektedir: Hastalara, nifas olanlara, vs. iyileşinceye kadar hadd tatbik edilmez. [48]

ـ6ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قَضَى رسولُ اللّهِ # أنَّ عَلى الْعَبْدِ نِصْفَ حَدِّ الحُرِّ في الْحَدِّ الَّذِى يَتَبَعّضُ كَزِنَا الْبِكْرِ، وَالْقَذْفِ وَشُرْبِ الْخَمْرِ[ .

6. (1594)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hür kimseye terettüp eden haddin bölünebilen çeşidinin yarısını köleye hükmetti. Sözgelimi zinâ yapan bâkirenin haddi, iftira (gazf) haddi ve şürbü´lhamr (içki) haddi böyledir. (Bunlar bölünebilen haddlerdir, köleye hep yarısı tatbik edilir). [Rezîn ilavesidir.][49]

ـ7ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: ]أنَّهُ أقَامَ حَدّاً عَلى بَعْضَ إمَائِهِ فَجَعَلَ يَضْرِبُ رِجْلَيْهَا وَسَاقَيْهَا، فقَالَ لَهُ سَالِمٌ رَحِمَهُ اللّهُ: أيْنَ قَوْلُ اللّهِ تَعالى: وََ تَأخُذْكُمْ بِهِمَا رَأفَةٌ في دِينِ اللّهِ. فقَالَ: أتَرَانِِى أشْفََقْتُ عَلَيْهَا. إنَّ اللّهَ تَعالى لَمْ يَأمُرْنِى أنْ أقْتُلَهَا[. أخرجهما رزين .

7. (1595)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) hazretlerinden rivayete göre: Câriyelerinden birine hadd tatbik etmiş, bu maksadla ayaklarına ve bacaklarına vurmaya başlamıştı. Bunu gören Sâlim (rahimehullah) kendisine:

“- (Sen niye böyle yapıyorsun ) Cenab-ı Hakk´ın وََ تَأْخُذُ كُمْ بِهِمَا رَ أْفَةٌ فِى دِينِ اللّهِ “Bunlara Allah´ın dinini tatbik hususunda acıyacağınız tutmasın…” (Nur 2) sözü nerede kaldı ” der. Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) de:

“- Beni ona şefkatli davranıyor mu buldun Her halde Cenab-ı Hakk onu öldürmemi emretmedi” cevabını verir. [Rezîn ilavesidir.][50]

ـ8ـ وعن وائل بن حجر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]خَرَجَتِ امْرَأَةٌ عَلى عَهْدِ رسُولِ اللّهِ # تُرِيدُ الصََّةَ فَتَلَقَّاهَا رَجُلٌ فَتَجَلَّلَهَا فَقَضى: حَاجَتَهُ مِنْهَا فَصَاحَتْ فَانْطَلَقَ، وَمَرَّ عَلَيْهَا رَجُلٌ، فقَالَتْ: إنَّ ذلِكَ الرَّجُلَ فَعَلَ بِى كَذَا وَكَذَا، فَمَرَّتْ بِعِصَابَةٍ مِنَ المُهَاجِرِينَ، فقَالَتْ: إنَّ ذَاكَ الرَّجُلَ فَعَلَ بِى كَذَا وَكذا، فَانْطَلَقُوا فَأخَذُوا الرَّجُلَ الَّذِى ظَنَّتْ أنَّهُ وَقَعَ عَلَيْهَا فَأتَوْهَا

بِهِ، فَقَالَتْ: نَعَمْ هُوَ هَذَا، فَأتَوْا بِهِ النَّبىَّ #، فَلَمَّا أمَرَ بِهِ لِيُرْجَمَ قَامَ صَاحِبُهَا الَّذِى وَقَعَ عَلَيْهَا، فقَالَ يَارسُولَ اللّهِ: أنَا صَاحِبُهَا، فقالَ لَهَا: اذْهَبى فَقَدْ غَفَرَ اللّهُ لَكِ، وقالَ لِلرَّجُلِ قَوًْ حَسَناً، وَأمَرَ بِالرَّجُلِ الَّذِى وَقَعَ عَلَيْهَا أنْ يُرْجَمَ فَرُجِمَ، وَقَالَ: لََقَدْ تَابَ تَوْبَةً لَوْ تَابَهَا أهْلُ المَدِينَةِ لَقُبِلَ مِنْهُمْ[.وزاد الترمذى: ]وَلَمْ يَذْكُرْ أنَّهُ جَعَلَ لَهَا مَهْراً[. أخرجه أبو داود والترمذى .

8. (1596)- Vâil İbnu Hucr İbni Rebîa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sağlığında, namaz kılmak maksadıyla bir kadın evinden çıkmıştı. Yolda ona bir erkek rastladı. Kadına çullanıp ihtiyacını giderdi. Kadın bağırdı, adam ise sıvıştı gitti.

(Çığlığı üzerine) kadına bir erkek uğramıştı. Ona başından geçeni anlatıp, bir adam bana böyle böyle yaptı dedi. Sonra, bir grup muhacire rastladı, başından geçeni onlara da anlatıp: “Bir adam bana böyle yaptı!” dedi. Hep beraber yürüyüp, kadının kendisine tecavüz ettiği kimseyi yakalayıp kadına getirdiler. Kadın:

“- Evet bu odur ” dedi. Sonra adamı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in yanına götürdüler. Resûlullah adamın recmedilmesini emrettiği sırada, kadına tecavüz etmiş olan kimse kalkıp:

“- Ey Allah´ın Resûlü, suçlu benim!” diye itirafta bulundu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadına:

“- Git. Allah günahlarını affetti” dedi. Zan altında kalmış olan kimseye de güzel sözler söyleyip (gönlünü aldı). Mütecavizin recmedilmesini emretti ve recmedildi.

Sonra Resûlullah şunu söyledi:

“- Bu adam öyle bir tevbe ile tevbe etti ki, böyle bir tevbeyi Medine ahalisi yapsaydı kabul edilirdi.”

Tirmizî, şu ziyadede bulunmuştur: “Vâil (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kadına mehir takdir edip etmediğini zikretmedi.” [Tirmizî, Hudud 22, (1452); Ebû Dâvud, Hudud 7, (4379).][51]

AÇIKLAMA:

1- Şârihler burada bir müşkile dikkat çekerler. Resûlullah, birinci şahsın recmedilmesine, ikrar veya beyyine olmadan hükmetmiştir. Bu ise muhakeme usulüne aykırıdır. Recm için ya itiraf veya dört erkek şâhidin şehâdeti şarttır. Burada bunlar mevcut değildir. Dolayısıyla, kadının hadd-i kazf´a mahkum olması gerekirdi. Belki de, zanlı getirildi, mesele daha tahkik safhasında iken gerçek suçlu itirafta bulundu. Râvî vak´ayı zamanla unutup biraz değiştirerek bu şekilde anlatmış olabilir.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), günahını itiraf eden mütecavizi de itirafı sebebiyle övmüş olmakta, böyle yapmakla ihlâslı ve indallah makbul bir tevbe yaptığını belirtmektedir. Tevbesinin makbuliyetini ifade için: Medine halkına taksim edilse hepsinin affına yetecek kadar sevaplıydı mânasına gelen bir ifade kullanmıştır.

Aliyyü´l-Kârî bu ifadenin gerçek bir mânaya tekabül etmediğine, zîra tevbenin taksime ve bölünmeye kabil olmadığına dikkat çektikten sonra, Mâiz İbnu Mâlik hakkında söylediğinde olduğu şekilde bunu da mübalağaya hamletmek gerektiğini belirtir. Ancak Aliyyü´l-Kârî´ye tamamen katılmak da zor görülüyor. Zîra sevabın miktarı hadislerde ve hatta âyetlerde sayıyla yani miktarla ifade edilmiştir. Miktara, sayıya giren şeylerin taksimi, cüzlere ayrılması makuldür, mümkündür.

3- Hadisin sonunda Tirmizî´nin kaydettiği bir ziyade var. Orada Tirmizî, râvinin -ki büyük ihtimalle Vâil kastedilmiş olabilir- kadına Resûlullah´ın mehir takdir edip etmediğine dair bir zikirde bulunmadığına dikkat çekiyor. Sebebi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kadının bu gibi durumlarda mâruz kaldığı tecâvüzü maddî olarak telâfi eden bir meblağ takdir ederdi, başka hadislerde bu husus gelmiştir. Buna binâen Tirmizî eksikliğe dikkat çekmiştir.[52]

ـ9ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أُتِىَ عُمَرُ بِمَجْنُونَةٍ قَدْ زَنَتْ فَاسْتَشَارَ فِيهَا أُنَاساً فَأمَرَ بِهَا أنْ تُرْجَمَ، فَمَرَّ بِهَا عَلِيٌّ رَضِىَ اللّهُ عَنْه، فقََالَ: مَا شَأنُ هذِهِ؟ فقَالُوا: مَجْنُونَةُ بَنِى فَُنٍ زَنَتْ،

فَأمَرَ بِهَا عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْه أنْ تُرْجَمَ، فقَالَ: ارْجِعُوا بِهَا، ثُمَّ أتَاهُ، فقَالَ يَا أمِيرَ المُؤمِنِينَ. لَقَدْ عَلِمْتَ أنَّ رسولَ اللّهِ # قال: رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثََثٍ، عَنِ الصَّبِىِّ حَتَّى يَبْلُغَ، وَعَنِ النَّائِِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ، وَعَنِ المَعْتُوهِ حَتَّى يَبْرأ، وَإنَّ هذِهِ مَعْتُوهَةُ بَنِى فَُنٍ، لَعَلَّ الَّذِى أتَاهَا أتَاهَا وَهِىَ في بََئِهَا، فَخَلّى سَبِيلَها[. أخرجه أبو داود .

9. (1597)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer´e, zinâ yapmış olan deli bir kadın getirildi. (Recm edilip edilemeyeceği hususunda) halkla istişare ederek recmedilmesine hükmetti. Kadına Hz. Ali (radıyallahu anh) uğradı. (Hazırlığı görünce):

“- Bunun hâli nedir ” diye sordu. Kendisine: “Falanca kabileden deli bir kadındır, zinâ yapmıştır. Hz. Ömer (radıyallahu anh), recmedilmesine hükmetmiştir” dediler. Hz. Ali (radıyallahu anh):

“- Kadını geri götürün!” dedi, sonra Hz. Ömer´e uğrayıp:

“- Ey mü´minlerin emîri! Bilirsin ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثََثٍ عَنِ الصَّبى حَتَّى يَبْلُغَ وَعَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ وَعَنِ المَعْتُوهِ حَتَّى يَبْرَأَ

“Kalem üç kişiden kaldırılmıştır (artık onlar yaptıklarından sorumlu değildirler): Büluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, şifa buluncaya kadar bunamıştan.” Bu bîçare kadın falanca kabilenin bunağıdır. Ona tecavüz eden, muhakkak ki aklî noksanlığı sırasında tecâvüz etmiştir” dedi.” [Ebu Davud, Hudud 16, (4399, 4400, 4401, 4402).][53]

AÇIKLAMA:

1- İslâm fıkhında büyük bir ehemmiyet taşıyan bu hadis, bütün fukahaca benimsenmiştir. Bu hadis, kişiyi fiilinden sorumlu kılmada aklı ve irâdeyi vazgeçilmez bir şart kabul eder. Aklî kemâle ermeyen çocuğun hukuka ehil olmaması, onlar hakkında himaye edici pek büyük bir rahmet olmuştur. Çağlar boyu Avrupa dahi, bütün cemiyetlerde çocuklar ezilirken, İslâm dünyasında hukukî ehliyetsizlik sebebiyle büluğ çağına kadar sorumlu sayılmamış, mal ve can yönüyle velinin himayesine tevdi edilmiştir.

İslâm âleminde çocuklar mahkemeye bile nadir hallerde ve belli yaşlardan sonra celbedilirken, Batı´da, işlenen suç sebebiyle büyüklerle aynı cezaya çarptırılarak gerekiyorsa idam bile edilmiş, büyüklerle birlikte aynı hapishanelere atılmıştır. Bu durumun çocuk fıtratına uygun gelmediğini Batı, ilk defa 19. asrın sonlarında anlamaya başlamış, çocukların hukukî ehliyetsizliği, ayrı mahkemelerde muhakemesi, apisten ziyade ıslah evlerine, koruyucu ailelerin yanına verilmesi gibi fikir ve müesseseleri geliştirmiş ve bu paralelde bir hayli yol almıştır. Oradan bize de “çocuk mahkemeleri” fikri gecikerek geçmiştir. (1661. hadiste geniş bilgi vereceğiz.)

2- Âlimler, bu hadise dayanarak çocukların şer fiillerinin yazılmadığını kabul ederken, başka hadislerden hareketle hayırlı fiillerin yazıldığını, bu fiillerin, hem çocuğun terbiyecileri durumundaki anne ve babasına ve hem de kendisine uhrevî faydalar sağlayacağını belirtirler. Nitekim 1561. hadiste geçtiği üzere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “çocuğun haccının makbul olduğunu, ona hacc yaptıran annesine de sevab geleceğini” beyan etmiştir. Keza bir başka hadiste “Çocuklara namazı emredin” buyurulmuştur. Kısacası çocuklar hakkında hayır kaleminin yazmaya başladığını gösteren rivayetler mevcuttur.[54]

ـ10ـ وعن حبيب بن سالم رَضِىَ اللّهُ عَنْه ]أنَّ رَجًُ يُقَالُ لَهُ عَبْدُالرَّحْمنِ ابْنُ حُنَيْنٍ وَقَعَ عَلى جَارِيَةِ امْرَأتِهِ، فَرُفِعَ إلى النُّعْمَانِ بْنِ بَشِيرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْه وَهُوَ أمِيرٌ عَلى الكُوفَةِ فقَالَ: ‘قْضِيَنَّ فِيكَ بِقَضَاءِ قَضى بِهِ رسولُ اللّهِ # إنْ كَانَتْ أحَلَّتْهَا لَكَ جَلَدْتُكَ مِائَةَ جَلْدَةٍ، وَإنْ لَمْ تَكُنْ أحَلَّتْهَا لَكَ رَجَمْتُكَ بِالْحِجَارَةِ فَوَجَدَهُ قَدْ أحَلَّتْهَا لَهُ فَجَلَدَهُ مِائَةَ جَلْدَةٍ[. أخرجه أصحاب السنن .

10. (1598)- Habib İbnu Sâlim (rahimehullah) anlatıyor: “Abdurrahman İbnu Huneyn denen bir adam karısının câriyesine temasta bulundu. Hâdise, Kûfe emîri Nu´man İbnu Beşir (radıyallahu anh)´e götürüldü.

“- Ben, dedi, hakkınızda, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hükmüyle hükmedeceğim: Eğer zevcen, câriyeyi sana helâl ederse, yüz deynek yiyeceksin, helâl etmezse recmedileceksin..”

Sonra (tahkik etti) karısının câriyeyi adama helâl ettiğini görünce, emîr yüz deynek vurdu.” [Tirmizî, Hudud 21, (1451); Ebu Dâvud, Hudud 28, (4458, 4459); Nesâî, Nikâh 70, (6, 124); İbnu Mâce, Hudud 8, (2551).][55]

AÇIKLAMA:

İbnu´l-Arabî, bu hadiste geçen hükümle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Bu eza hududa girmez: ta´zir ve te´dibe girer. Çünkü ona tatbik edilmesi gereken hadd, celde değildir.”

İbnu´l-Arabî´nin hükmünü şöyle açıklayabiliriz: Muhsan olan kimsenin haddi celde değil recmdir. Adam evli olduğuna göre muhsandır. Recme hükmedilmeyişinin sebebine gelince, muhtemelen, kadının, câriyesini kocasına helâl kılmış olmasıdır. Aslında ferclerin âriyeti caiz değilse de, bu âriyet, zayıf da olsa bir şüpheye sebep olmakta, adama caiz olabileceği kanaatini vermektedir. Fakihler böyle bir durumun, adam hakkında hafifletici bir özür sayılabileceğine hükmederler. Hafifletici bir sebep, haddlerin düşmesine sebeptir. Dolayısıyla, adamdan recm cezası düşmüş, Nu´man, te´dibî mahiyette olmak üzere yüz sopaya hükmetmiştir.

Ancak şunu da belirtelim ki, zevcesinin câriyesine temasta bulunan erkeğe verilecek hüküm fukaha arasında ihtilâflıdır. Hz. Ali ve İbnu Ömer (radıyallahu anhüm) başta bir kısım sahabe, recmedilmesi gereğine hükmetmiştir. İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) ise hadd olmayacağı, ta´zir edileceğine hükmetmiştir. Ahmed ve İshâk da yukarıda kaydettiğimiz Nu´mân İbnu Beşir hadisiyle amel etmişlerdir.[56]

ـ11ـ وعن سلمة بن المحبق رَضِىَ اللّهُ عَنْه ]أنَّ رسولَ اللّهِ # قَضى في رَجُلٍ وَقَعَ عَلى جَارِيَةِ امْرَأتِهِ، إنْ كانَ اسْتَكْرَهَهَا أنَّهَا حُرَّةٌ، وَعَلَيْهِ لِسَيِّدَتِهَا مِثْلُهَا وإنْ كَانَتْ طَاوَعَتْهُ فَهِىَ لَهُ وَعَلَيْهِ لِسَيِّدَتِهَا مِثْلُهَا[. أخرجه أبو داود والنسائى .

11. (1599)- Seleme İbnu Muhabbak (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hanımının câriyesine temas eden bir adam hakkında şöyle hükmetti: “Eğer, adam câriyeyi zorladı ise, câriye hürdür, adam, câriyenin efendisine (yani karısına) mislini borçlanmıştır, câriye rıza göstermişse, câriye adamın olur, câriyenin efendisine, onun bir mislini borçlanır.” [Ebu Dâvud, Hudud 28, (4460, 4461); Nesâî, Nikâh 70, (7, 124); İbnu Mâce, Hudud 8, (2553).][57]

AÇIKLAMA:

Bu hükmün, önceki hadiste ortaya çıkan hükme hiç uymadığı açıktır. Orada hadde hükmedilirken, burada maddî ödemelerle mesele halledilmektedir. Hattâbîder ki: “Ben bu hadisle amel edip, bu şekilde fetva veren tek bir fakih bilmiyorum. Öyle ise, bu rivayetin mensuh olması gerekir.” Beyhakî de Sünen´inde benzer bir ifade ile: “Her tarafdaki fakihlerin kendilerinden önceki Tâbiin gibi bu hadisle amel etmemekte icma etmiş olmaları, -şayet sabitse- bu hadisin, hudud üzerine vârid olan ahbarla neshedildiğine delil teşkil eder” der. Arkadan, Eş´as´ın şu sözünü kaydeder: بَلَغنِى اَنَّ هَذَا كَانَ قَبْلَ الْحُدُودِ “Bana ulaştı ki, bu hadisin hükmü, hududla ilgili ahkâmın vahyinden önce muteber idi.”[58]

ـ12ـ وعن البراء رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]مَرَّ بِى خَالِى أبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ وَمَعَهُ لِوَاءٌ فَقُلْتُ: أيْنَ تُرِيدُ؟ فقَالَ: أمَرَنِى رسولُ اللّه # إلَى رَجُلٍ تَزَوَّجَ امْرَأةَ أبِيهِ أنْ آتِيَهُ بِرَأسِهِ[. أخرجه أصحاب السنن. )اللِّوَاءُ( الراية .

12. (1600)- Berâ İbnu´l-Âzib (radıyallahu anh) anlatıyor: “Dayım Ebu Bürde İbnu Niyâr -beraberinde bir bayrak olduğu halde- bana uğradı. Kendisine nereye gideceğini sordum.

“- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana babasının hanımıyla evlenen bir adamın kellesini getirmemi (ve malına da el koymamı) emretti, ona gidiyorum” diye cevap verdi.” [Tirmizî, Ahkâm 25, (1362); Ebu Dâvud, Hudud 27, (4456, 4457); Nesâî, Nikâh 58, (6,109-110); İbnu Mâce, Hudud 35, (2607).][59]

AÇIKLAMA:

1- Hadis üzerine ihtilâf edilmiştir. Oldukça farklı şekillerde rivayet edilmiştir. Mesela bir rivayet şöyledir: “Birgün kaybolan devemi ararken, beraberlerinde bayrak olan bir grup süvari gördüm, bir bedevînin evine girip boynunu vurdular. Adamın günahı nedir diye sorduğumda: “Babasının hanımıyla evlenmiş” dediler, hem de Nisa sûresini okuduğu halde. Halbuki orada: وََتَنكِحُوا مَا نَكَحَ ابَاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ “Babalarınızın evlenmiş olduğu kadınları nikâhlamayın” buyurulmuştur (Nisa 22).”

2- Ölen babalarından dul kalan veya babaları tarafından boşanmış olan hanımlarla evlenmek cahiliye âdeti idi. Onlar bu işi helâl addediyorlardı. Kur´ân-ı Kerim bunu kesinlikle haram kılmıştır. Bunu bile bile, bir kimsenin babasının hanımıyla evlenmesi, haramı helâl addetmesi irtidad sayılmış, bu sebeple de öldürülmüştür.

Bazı âlimler, bu hadise dayanarak: “İmamın, bu meselede olduğu üzere, şeriatın kesin emirlerine muhalefet eden kimsenin katlini emretmesi caizdir” demişlerdir.

Ancak, rivayetin, daha ziyade, irtidâda hamledilmesi gerekmektedir. Yani, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın öldürülmesini emrettiği bu kimse, yaptığı işin haram kılındığını bilmekte idi. Öyle ise onu irtikab etmesi, haramı helâl addetmesinden ileri gelmiştir, bu ise küfrü mucib bir durumdur, mürted ise öldürülür.

Burada, İmam-ı Mâlik´in: “Katletmek de ta´zir cezalarına dahildir” hükmüne örnek bulunmuştur.

Kezâ, bir günahı helâl addederek işleyen kimsenin kanı döküldükten sonra malının müsâdere edilmesinin caiz olduğu hükmü de bu rivayetten çıkarılmıştır.[60]

ـ13ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: مَنْ وَقَعَ عَلى ذَاتِ مَحْرَمٍ، أوْ قَالَ. مَنْ نَكَحَ مَحْرَماً فَاقْتُلُوهُ[. أخرجه رزين .

13. (1601)- Hz. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle emretti: “Kim, nikâhı haram olan bir akrabasına cinsî temasta bulunursa -veya şöyle demişti; kim haram yakını ile evlenirse- onu öldürün.”[61]

ـ14ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه ]أنَّ رَجًُ كانَ يُتَّهَمُ بِأُمِّ وَلَدِ رسولِ اللّهِ فقَالَ لِعَلِيٍّ رَضِىَ اللّهُ عَنْه: اذْهَبْ فَاضْرِبْ عُنُقَهُ، فَأتَاهُ فَإذَا هُوَ في رَكِىٍّ)ـ1( يَتَبَرَّدُ، فقَالَ لَهُ: اخْرُجْ فَنَاوَلَهُ يَدَهُ فَأخْرَجَهُ، فَإذَا هُوَ مَجْبُوبٌ لَيْسَ لَهُ ذَكَرٌ، فَكَفَّ عَنْهُ وَأخْبَرَ بِهِ النَّبىَّ # فحَسَّنَ فِعْلَهُ[.زاد في رواية وقال: ]الشَّاهِدُ يَرَى مَاَ يَرَى الْغَائِبُ[. أخرجه مسلم .

14. (1602)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ali (radıyallahu anh)´ ye : “Git boynunu vur!” diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde (yıkanıp) serinliyor buldu.

“Çık dışarı!” diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali, adamın mecbub (burulmuş) ve tenâsül organından mahrum olduğunu gördü. Artık ona dokunmayıp, durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e haber verdi. Resûlullah, onu, davranışı sebebiyle takdir etti.”

Bir rivayette şu ziyade gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Şahid, gâibin görmediğini görür” buyurdu”. [Müslim, Tevbe 59, (2771).][62]

AÇIKLAMA:

1- Ümmü veled, efendisinden çocuk doğuran câriyedir. Bir kimse câriyesi ile temas sonucu çocuk sahibi olur ve onun kendinden olduğunu ikrâr ederse, o câriyeye ümmü veled denir. Efendisi, artık onu satamaz. Adam âzad etmeden vefat edecek olsa, câriye hür olur, mirasçılarına kalmaz.

2- Mecbub, tenâsül uzvu kesilmiş erkektir.

3- Rivayette kastedilen ümmü veled, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Mısırlı câriyesi Mâriye (radıyallahu anhâ)´dir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a İbrahim´i doğurmuştur.

4- Nevevî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in “öldür” emrini, bir başka sebeple vermiş olma ihtimaline dikkat çeker ve bâzı âlimlerin, ölümü gerektiren bir nifakı olabileceği ihtimali üzerinde durduklarını belirtir. Kadı İyâz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gerçeği bilerek Hz. Ali´ye bu emri vermiş olabileceğini de söyler. Yani, istemiştir ki, gerçek Hz. Ali´nin müşâhedesi ile ortaya çıksın da câriyesi hakkındaki töhmet izâle olsun. Nitekim öyle olmuştur.[63]

ـ15ـ وعن سهل بن سعد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَى النَّبىَّ # رَجُلٌ فَأقَرَّ عِنْدَهُ أنَّهُ زَنَى بِامْرَأةٍ سَمَّاهَا لَهُ، فَبَعَثَ # إلى المَرْأةِ فَسَألَهَا عَنْ ذلِكَ فَأنْكََرَتْ أنْ تَكُونَ زَنَتْ فَجَلَدَهُ الحَدَّ وَتَرَكَهَا[ .

15. (1603)- Sehl İbnu Sa´d (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek ismini de verdiği bir kadınla zinâ yaptığını itiraf etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadına adam göndererek meseleyi sordurdu. Kadın, zinâ ettiğini inkâr etti. Bunun üzerine, adama hadd celdesi tatbik etti, kadına dokunmadı.” [Ebu Dâvud, Hudud 31, (4466).] [64]

AÇIKLAMA:

1- Zinâ itirafında bulunan kimseye Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in celde uygulaması, o kimsenin muhsan olmadığını, yani henüz bekâr olduğunu göstermektedir; değilse böyle bir durumda hüküm celde olacak demek değildir. Kadının terkedilmiş olması, itiraf etmemesi sebebiyledir. Adamın iddiasını tevsik edecek bir başka beyyine de bulunmadığına göre, ona ceza vermek usul açısından mümkün değildir.[65]

ـ16ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما ]أنَّ رَجًُ مِنْ بَكْرِ بْنِ لَيْثٍ أتَى النَّبىَّ # فَأقَرَّ عِنْدَهُ أنَّهُ زَنَى بِامْرَأةٍ أرْبَعَ مَرَّاتٍ فَجَلَدَهُ مِائَةَ جَلْدَةٍ وَكانَ بِكْراً ثُمَّ سَألَهُ الْبَيِّنَةَ عَلى المَرأةِ فَقَالَتْ: كَذَبَ وَاللّهِ يَارسُولَ اللّهِ، فَجَلَدَهُ حَدَّ الْفِرْيَةِ ثَمَانِينَ[. أخرجهما أبو داود .

16. (1604)- İbnu Abbâs hazretleri (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Bekr İbnu Leys kabilesinden bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek, bir kadınla (itiraf ederek) dört kere zinâ yaptığını söyledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona yüz sopa vurulmasına hükmetti. Zîra adam bekârdı. Sonra, kadın aleyhine beyyine sordu. Kadın:

“- Ey Allah´ın Resûlü! Vallahi yalan söylüyor” dedi. bunun üzerine, Resûlullah , adamı iftira (kazf) haddine, yani seksen sopaya mahkum etti.” [Ebu Dâvud, Hudud 31, (4467).][66]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisle önceki hadis arasında farklılık mevcuttur. Zîra önceki hadiste, zinâ yaptığını itiraf eden kimseye Resûlullah zinâ haddi tatbik ederken, bu ikinci rivayette hem zinâ ve hem de kazf haddi tatbik etmiş olmaktadır.

2- Âlimler bu meselede ihtilâflı hükme giderler. İmam Mâlik ve Şâfiî hazretleri Sehl İbnu Sa´d (radıyallahu anh)´ın rivayetini esas alarak: “Muayyen bir kadınla zinâ itirafında bulunan kimse, kazf değil, zinâ ile cezalandırılır” demişlerdir.

Ebû Hanife ve Evzâî ise: “Sadece kazf haddine mahkum edilir, zîra kadının inkârı (zinâ haddini kaldıran) bir şüphedir” demişlerdir. Bu görüşe: “İyi ama, kadının inkârı, erkeğin itirafını iptal etmez” diye cevap vermişlerdir.

İmam Muhammed, -İmam Şâfiî ve başka fakihten de rivayet ederek- hem zinâ ve hem de kazf haddine mahkum edilmesi gereğini söylemiştir. Bu görüşte olanlar, sadedinde olduğumuz İbnu Abbâs hadisini delil gösterirler.

Şevkânî, İmam Muhammed´i te´yid eder ve “İki ayrı nokta-i nazardan hadisin zâhiri bunu gösteriyor” der ve açıklar:

a) “Sehl hadisinin nihâî hükmüne göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), o adama kazf haddi tatbik etmemiştir. Bu durum, onunla kazfın düşeceği hususunda istidlâl etmeyi gerektirmez; çünkü, bu kadının böyle bir talepte bulunmamış olmasından ileri gelme ihtimali mevcuttur veya, İbnu Abbâs hadisinin hilâfına, onda kazf cezasını düşüren bir sebebin bulunması da muhtemeldir, nitekim İbnu Abbâs hadisinde, adama hadd-i kazf uygulanmıştır.

b) Kazf delillerinin zâhiri bunun âmm olduğunu ifade eder. Öyle ise, bu âmm hükümden ancak kesin bir delil ile hariçte kalınabilir. Halbuki aynı halde olan kimsenin kâzif (iftiracı) olduğunu Hz. Peygamber tasdik etmiş, hadd-i kazfı uygulamıştır.”[67]

CEZAYI DEVLET VERİR

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bütün sünnetleri insanlık için rahmettir. Ancak imam olmak yani devleti temsil etmek vasfına giren sünnetlerini ferdler tatbik edemezler. O vasfı temsil eden yetkili şahıs ve makamlar bu çeşit sünnetin tatbikatını gerçekleştirirler. Bunun bilinmemesi, Müslümanları yanlış davranışlara itebilir. Bir kısım suçlara cezasını ferdlerin vermeye kalkması dine rağmen din için yapılan çok tehlikeli bir hâl ortaya çıkarır. Yanlışlığı tavsifte anarşi kelimesi bile hafif kalır.

Yaşanan şartlarda şer´î hükümlerin tatbikatta olmayışı, cezaların ferdlerce verilemeyeceğinin iyice bilinmeyişi bazı hamiyet-i diniye sahiplerini yanlış davranışlara itebileceği gerçeğinden hareketle, konuyla ilgili şu açıklamayı sunmakta fayda umuyoruz:

“Esasen bir suçluya cezanın verilmesi birkaç safhadan geçer:

a) Suçun sübûtunun tahkiki,

b) Suça muvafık cezaya hükmetmek,

c) Bu cezayı infaz etmek.

İslâm dini, bu işleri resmen tayin edilmiş kadı ile, veliyyü´l-emr veya nâibine bırakır. Bir kısım ağır suçlar vardır ki, bunlara verilecek cezanın şekil ve miktarı nasslarla belirlenmiştir ki onlara hudud denir. Devlet reisi veya hâkim bu cezaları azaltıp çoğaltamaz, birbirleriyle tebdil edemez. Sadece kısas ve diyet cezalarında mağdurun veya velisinin af hakkı vardır.

Hadd cezasına giren fiillerin tecziyesini mağdur talep etse de etmese de fark etmez, devletçe te´dibi şarttır.

Cezanın devlet reisi veya naibi tarafından icra edilmesi gereğinde bütün fakihler müttefiktirler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Hulefâ-i Râşidîn devrinde onların izni olmadan hadd tatbik edilmemiştir.

Şöyle bir sual akla gelebilir: Kısas ve diyet icrasını mağdur veya mağdurun velisi de icra edebilir. Şâyet bu ruhsata dayanarak mağdur, câniye kısas yapsa, meselâ A şahsı, B şahsının kolunu kopardı ise, B şahsı, kadı´nın hükmünden önce davranarak kısas olarak A şahsının kolunu kesse durum ne olur

Bu durumda B şahsı, kendisine karşı işlenen suçun sübûtu halinde, kol kesme suçunu işlemekle suçlanamaz ise de -zîra hakkı olan bir şeyi yapmış oluyor- aceleciliği ve hakkını münâsib olan vakit girmeden önce aldığı ve kısasla alâkalı icraatı yapmakla vazifeli olan devlet makamlarını dinlememiş olduğu için ta´zir cezası ile cezalandırılır.

Eğer, hâkimin, suçlu hakkında “kısas edilmelidir” diye hükmü vaki olmazdan önce, kısasa tevessül eden kimse suçu isbat edemezse, yani iddia edilen suç sübût bulmazsa kısas yapan kimse o fiilinden dolayı mücrim olarak muhakeme edilir. Meselâ, A şahsı, “oğlumu öldürdü” iddiasıyla B şahsını öldürse, bilahere yapılan tahkikte, B şahsının bu cinayeti işlediği objektif deliller muvacehesinde tam bir kesinlik kazanmasa, A şahsı “ammden katl” suçuyla cezalandırılır. Gerek birinci misalde ve gerekse ikinci misalde zikredilen kol koparma ve oğlunu öldürme iddiaları, aslında pekâla iftira olabilir. Kol kazaen kopmuştur veya oğlu kazaen ölmüştür de, bu fırsatı değerlendirmek isteyen kazazede ortadaki kazaya cürüm rengi vererek, düşmanından intikam alma peşindedir. İşte bu çeşit durumların ortaya çıkmaması için İslâm dini, suçun tesbitinde hüküm verme işini kadıya bırakmıştır.

Aynı kaide mürted hakkında da câridir. “Veliyyü´l-emrin müsaadesi olmaksızın, böyle bir harekette bulunmuş olan şahsa (yani mürtedi öldüren kimseye) te´dib-i şer´î lâzım gelir.”

Keza yol kesenler hakkında da durum aynıdır. Onları cezalandırma işi veliyyü´l-emr veya naibine aittir. Ne yolu kesilmiş olan ne de maktullerin velileri, suçluları cezalandıramazlar. Hatta denir ki: “Yol kesicilik töhmetiyle mahpus bulunan bir şahsı kendisine isnâd edilen cürüm daha sâbit olmadan (maktulun velisi dışında) bir kimse âmmden öldürse, bu kimse hakkında kısas lazım gelir, velev ki bilahere o cürüm beyyine ile sabit olsun. Çünkü hâkim tarafından deminin hılline (öldürülmesine) hükmedilmedikçe, o şahsın ismeti, hürriyet-i hayâtiyesi mücerred töhmet ile mürtefi olmaz (ortadan kalkmaz).”

İslâm´ın bu prensibi, yani cezayı verme işini devlete bırakma prensibi, cemiyette vukûu muhtemel pek çok suistimalleri ve bunlardan teselsül edecek fitneleri kökten keser. Halk mahkemesi, kan dâvası fezâhet ve rezaletleri hakikî mü´minler arasında bu sebeple olamaz.[68]

Hz. Peygamber´den Bir Misâl: Cezânın devlet tarafından verilmesi gereğini ifade etme zımnında, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sünnetinden zinâ ile alâkalı bir vak´a gerçekten ikna edicidir.

İbnu Abbâs´tan gelen rivayete göre, “Namuslu ve hür kadınlara (zinâ isnadıyla) iftira eden, sonra (bu babta) dört şahit getirmeyen kimseler(in herbirine) de seksen değnek vurun.. onların ebedî şahidliklerini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir” meâlindeki âyet geldiği zaman, Ashâb´tan kıskançlığı ile meşhur Sa´d İbnu Ubâde, “Ayet böyle mi Yani, ben hain kadının dizlerinde yabancı bir erkeği çökmüş olarak yakalayacağım da, dört şahid getirinceye kadar onu hiç rahatsız etmeyeceğim, hiç kımıldatmayacağım öyle mi Hayır, Allah´a kasem olsun, ben dört şahit getirinceye kadar o hacetini görür (gider). Şayet karımın yanında bir erkek görecek olsam hiç aman vermeden, önce kılıcımın keskin ağzıyla vurur tepelerim” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cemaatte bulunanlara: “Sa´d´ın bu kıskançlığına şaşıyor musunuz Emin olunuz ki, ben ondan daha kıskancım. Allah da muhakkak ki benden ziyade kıskançtır. Bu sebepledir ki, kullarına (gizli ve açık her çeşidiyle) fevâhişi (yani çirkin söz ve uygunsuz fiileri) yasakladı. (…Tevbe ve pişmanlıktan Allah kadar hoşlanan bir başkası da yoktur. Bu sebeple ateşle korkutan, cennetle müjdeleyen (elçiler, peygamber)ler gönderdi)” der.

Hz. Sa´d bunun üzerine, “Ey Allah´ın Resûlü, bu (söylediğiniz) haktır ve Rabb Teâla´nın indinden gelmiştir, fakat ben (ilk defa duyunca işte böyle bir) tuhaf oldum” der.

Bu hadiste Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Sa´d İbnu Ubâde´ye, sanki şöyle demek istediği ifade edilmiştir: “Allah senden daha kıskanç olduğu halde özür beyanını (tevbe ve pişmanlık) seviyor ve ancak hüccet ortaya çıktıktan sonra muâheze ediyor, o halde sana ne oluyor da bu halde öldürmeye tevessül ediyorsun!”

İmam Şafiî, bu rivayete dayanarak, karısıya zinâ ederken yakaladığı kimseyi öldüren kocayı, delille ispatlayamadığı takdirde ölüme mahkum eder.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in suç, objektif delillerle sübût bulmadıkça, vicdanî kanaatiyle ceza vermediğini şu rivayetten daha vâzıh olarak anlarız: İbnu Mâce´de kaydedilen -ki kısmen Buhârî de almıştır- bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle der: “Eğer ben bir kimseyi delilsiz olarak recmetseydim falanca kadını recmederdim. Zîra hakkındaki şüpheyi, sözleri, dış görünüşü ve yanına giren kimse(ler) te´yid etmektedir.”

Nevevî´ye göre “Burada, üzerine delil gösterilemeyen, kadın tarafından da itiraf edilmeyen, buna rağmen pek çok kimsenin işitmiş bulunduğu bir kötülük, kadından zuhur ettiği şuyû bulan bir kötülük kastedilmektedir. Bu rivayet de ifade ediyor ki, bir fenalık haberinin yaygınlaşmasına dayanarak hadd tatbik edilmez, mutlaka delil aranır.”[69]

Hz. Ömer´den Bir Misal: İbnu Abbâs´tan gelen bir rivayete göre, adamın biri, fuhuş ithamında bulunduğu câriyesini ateşin üzerine oturtarak fercini yakar. Hâdiseyi duyan Hz. Ömer (radıyallahu anh) adamı çağırtarak sigaya çeker:

“Fuhuş yaptığını bizzat gördün mü ”

“Hayır!”

“Pekâla, kendisi itiraf etti mi ”

“Hayır!”

Hz. Ömer adamı döver ve şunu söyler: “Eğer Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in: “Efendiye kölesi sebebiyle kısas yapılmaz” dediğini işitmeseydim sana kısas uygular (seni aynı şekilde yakar)dım” der. [70]

İKİNCİ FASIL

RESÛLULLAH´IN HADD TATBİK ETTİKLERİ KİMSELER

ـ1ـ عن بريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَى مَاعِزُ بْنُ مالِكٍ ا‘سْلَمِىُّ رَضِىَ اللّهُ عَنْه النَّبِىَّ # فقَالَ يَا رسُولَ اللّهِ: إنِّى ظَلَمْتُ نَفْسِى وََزَنَيْتُ، وَإنِّى أُرِيدُ أنْ تُطَهِّرْنِى فَرَدَّهُ، فَلَمَّا كَانَ مِنَ الْغَدِ أتَاهُ، فقَالَ يَارسُولَ اللّهِ: إنِّى قَدْ زَنَيْتُ، فَرَدَّهُ الثَّانِيَةَ، فَأرْسَلَ رسولُ اللّهِ # إلى قَوْمِهِ فقَالَ: هَلْ تَعْلَمُونَ بِعَقْلِهِ بَأساً تُنْكِرُونَ مِنْهُ شَيْئاً: فقَالُوا: مَا نَعْلَمُهُ إَّ وَفِىَّ الْعَقْلِ مِنْ صَالِحِينَا فِيمَا نَرَى فَأتَاهُ الثَّالِثَةَ فَأرْسَلَ إلَيْهِمْ أيضاً فَسَألَ عَنْهُ، فَأخْبَرُوهُ أنَّهُ َ بَأسَ بِهِ وََ بِعَقْلِهِ، فَلَمَّا كَانَ الرَّابِعَةَ حَفَرَ لَهُ حُفْرَةً، ثُمَّ أمَرَ بِهِ فَرُجِمَ. قالَ: فَجَاءَتِ الغَامِديَّةُ، فقَالَتْ يَارسُولَ اللّه: إنِّى قَدْ زَنَيْتُ، فَطَهِّرْنِى فَرَدَّهَا، فَلَمَّا كَانَ مِنَ الْغَدِ قَالَتْ يَارسُولَ اللّهِ: لِمَ تَرُدُّنِى؟ لَعَلكَ أنْ تَرُدَّنِى كَمَا رَدَدْتَ مَاعِزاً فَوَاللّهِ إنِّى لَحُبْلَى. قَالَ: إمَّا َ فَاذْهَبِى حَتَّى تَلِدِى، فَلَمَّا وَلَدتْ أتَتْهُ بِالصَّبِىِّ في خِرْقَةٍ. قالَتْ: هذَا قَدْ وَلَدْتُهُ. قَالَ: فَاذْهَبِى فَأَرْضِعِيهِ حَتَّى تَفطُمِيهِ، فَلَمَّا فَطَمَتْهُ أتَتْهُ بِالصَّبِىِّ فِي يَدِهِ كِسْرَةُ خُبْزٍ، فقَالَتْ: هذَا يَا نَبىَّ اللّهِ قَدْ فَطَمْتُهُ وَقَدْ أكَلَ الطَّعَامَ، فَدَفَعَ الصَّبىَّ إلى رَجُلٍ مِنَ المُسْلِمِينَ، ثُمَّ أمَرَ بِهَا فَحُفِرَ لَهَا إلى صَدْرِهَا، وَأمَرَ النَّاسَ فَرَجَمُوهَا فَأقْبلَ خَالِدُ بْنُ الْوَلِيدِ رَضِىَ اللّهُ عَنْه بِحَجَرٍ فَرَمَى رَأسَهَا فَنَضَحَ الدَّمُ عَلى وَجْهِهِ فَسَبَّهَا، فَسَمِعَ النَّبىُّ # سَبَّهُ إيَّاهَا، فقََالَ مَهًْ يَا خَالِدُ: فوَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً

لَوْ تَابهَا صَاحِبُ مَكْسٍ لَغُفِرَ لَهُ، ثُمَّ أمَرَ بِهَا فَصَلَّى عَلَيْهَا وَدُفِنَتْ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

1. (1605)- Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm)´a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (radıyallâhu anh) gelerek:

“- Ey Allah´ın Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni temizlemeni istiyorum” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu reddetti (geri çevirip meselenin üzerine gitmedi). Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine:

“- Ey Allah´ın Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!” diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamın kavmine birisini yollayarak:

“Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı “diye tahkik ettirdi. Ancak hep beraber:

“Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl (ve feraset) sahibi biliyoruz” dediler. Mâiz üçüncü sefer müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler.

Adam dördüncü sefer müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı.

Râvi der ki: Gâmidiye adında bir kadın da gelerek:

“Ey Allah´ın Resûlü, ben zina fazîhasını işledim. Beni temizle!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), onu da geri çevirdi. Ertesi gün gelen kadın:

“Ey Allah´ın Resûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah´a kasem olsun ben hamileyim de!” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

“Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel” dedi. Kadın gitti, çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi.

“İşte çocuk, doğurdum!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!” buyurdu. Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı.

“Ey Allah´ın Resûlü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu Velid (radıyallâhu anh) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hâlid´in kadına küfrettiğini işitince:

“Ey Hâlid ağır ol!” dedi ve ilâve etti:

“Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl´e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şâyet alışverişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi!”

Sonra Resûlullah (tekfin) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi.” [Müslim, Hudud 22, (1695); Ebû Dâvud, Hudud 24, 25, (4434, 4441).][71]

AÇIKLAMA:

1- İslâm dini, insanlar arasında işlenen cürümler içerisinde en ibaretâmiz cezayı zinâ fazihasına takdir etmiştir: Recm, yani taşlayarak öldürme… Cezanın ağırlığı, işlenen bu fiilin çirkinliğinden ve Allah indinde kötülüğünün büyüklüğünden ileri gelir. Bir insanın, ceza olarak taşlanarak öldürülmesi, işlediği cürmün büyüklüğünü idrakte hissî bir şok sağlar. Cezanın ağırlığı nisbetinde, tatbikini imkânsız kılacak şartlar koşulmuştur: İtiraf veya dörtten aşağı düşmeyecek sayıda, fiil halinde görgü şahidi. Bu durum, recm vak´asını İslâm cemiyetlerinde parmakla sayılacak kadar azaltmıştır. Ancak, zinâ hadiselerinin İslâm cemiyetlerinde asgarî seviyede sınırlandırılmasında, mü´minlerin bunun cezasının recm olduğunu bilmeleri yetmiştir.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, recm tatbikatının bir kaç örneği var. Hemen hepsi de itirafa dayanır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Allah´ın gizlemiş olduğu günahı insanlara açmamayı, bir başka ifade ile kişinin hâkimin önüne giderek yaptığı suçları beyan etmemesini tavsiye ettiği halde, bazı zânilerin taşlanarak öldürüleceklerini bile bile “Zinâ yaptım beni temizle!” diye Hz. Peygamber´e müracaat etmiş olmaları onların imanlarının derecesini ifade eder.

3- Hadiste dikkatimizi çeken mühim bir husus, zinâ yaptığını itiraf eden kimseye Hz. Peygamber´in yüz çevirmesi veya adamı geri göndermesidir. Yani, tavrı ile, zinâyı itiraf etmesini hoş karşılamıyor. Adamı ve kadını geri çevirmek, -başka rivâyetlerde itirafta bulunan adama- sırt çevirmek gibi davranışlara, bir de adam hakkında tahkikat devreye giriyor: Adamın aklî muvazenesi yerinde mi, arada sırada da olsa aklından şüphe ettirecek davranışları olmuş mudur soruşturmuştur. * üslim´in bir rivâyetinde Resûlullah, Mâiz´in sarhoş olup olmadığının tedkik edilmesini işaret buyurur, cemaatte bulunan bir adam kalkıp ağzını koklar ve şarap kokusu bulamaz.

Resûlullah´ın bu tavrı sadece Mâiz´e karşı değil, Ezd kabilesinin Gâmid kolundan olan ve rivâyetlerde Gâmidiye nisbetiyle zikri geçen kadına da öyle davranır, geri çevirir. Hattâ kadın: “Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri çevirmek istiyorsun” der.

4- Yine dikkat çeken bir husus, zinâ itirafında bulunanlara: “Kiminle zinâ yaptın ” diye sorulmuyor. İtirafı yapan erkekse, “hangi kadınla ” veya kadınsa “hangi erkekle ” diye öbür suçluyu arama cihetine gidilmemiştir.[72]

5- Hadisten çıkarılan bazı hükümler

Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler:

1) Hanefîlerle, Hanbelîler, bu hadisi esas alarak, zinâ ikrarının makbul olması için dört ayrı mecliste yapılması gereğine hükmetmişlerdir.

İmam Mâlik ve Şafiî hazretleri ise, bir kere ikrarın yeterli olacağına hükmederler. Onlar bu hükme giderken bir başka hadisi esas alırlar.

2) Hadisten, delinin suç ikrarının makbul olmayacağı hükmü çıkarılmıştır. Âlimler bunda ihtilâf etmezler.

3) Kişinin kendi aleyhine ikrarı makbuldür, ikrarıyla hesaba çekilir.

4) Kişinin ikrardan dönmesi kinayeli olarak telkin edilebilir, dönecek olursa makbuldür. Ancak bu telkin insanların haklarına giren suçlarla, zekât ve kefaret gibi malî olan Allah haklarında caiz değildir.

5) Hadd-i şer´îden hükümdar haberdar olmalıdır. Ancak tatbikatında birini vekil bırakabilir. İmam Âzam ve İmam Ahmed ise: “Recm sırasında Müslümanların reisinin mutlaka hazır bulunması lâzımdır. Zinâ beyyine ile sabitse şahidler de hazır bulunur ve ilk taşı onlar atarlar. İkrarla sübut bulmuş ise ilk taşı reis atar” derler. Mâlik ve Şafiî´ye göre, Müslümanların reisinin recm yerinde hazır bulunması şart değildir.

6) Kişiye hadd olarak recm kâfidir. Recm ve hadd her ikisi de tatbik edilemez.

7) Recmedilerek öldürülen erkek ve kadınlar için mezar kazılıp kazılmayacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Ebû Hanife, Malik ve Ahmed İbnu Hanbel´in meşhur kavline göre kazılmaz. Katâde, Ebû Yusuf, Ebû Sevr ve bir rivâyette Ebû Hanife´ye göre kazılır. Malikîlerin bir kısmı: “Beyyine ile recmedilenler için kazılır, ikrarla recmedilenler için kazılmaz” demiştir.

Şafiîler bu hususta üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

a) Kadın için mezar kazmak müstehabtır, zîra tesettürüne yardım eder.

b) Bu iş sultanın emriyle olur, dilerse kazdırır, dilerse kazdırmaz.

c) Kadının zinâsı beyyine ile sabit olmuşsa mezar müstehabtır, ikrar ile sübut bulmuşsa müstehab değildir. Esahh olan kavil de budur.

8) Recm taş, tuğla parçası, kemik, sopa gibi şeylerle yapılmalıdır. Bu hususta ittifak vardır.

9) Hadd-i şer´î günahın kefaretidir.

10) Tevbe ile büyük günahlar da affedilir. Bu hususta icma mevcuttur. Sadece katilin affı hususunda İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) Cumhur´a muhalefet ederek, affedilmeyeceğini söylemiştir.

Şârihler: Mâiz ve Gâmidiye´li kadının niçin tevbe ile yetinmeyip, hadd-i şer´înin tatbik edilmesinde ısrar ettikleri sorusunu şu şekilde cevaplandırırlar: “Haddin tatbiki günahlara kesinlikle kefarettir. Ancak tevbenin makbuliyetinde yakin elde edilemez, kabul edilebileceği umulur, o kadar. Kesinlikle: “Tevbe kabul ediliştir” denemez. Bu sebeple günahtan temizlendikleri hususunda emin olmak isteyen Mâiz ve Gâmidiyye´li kadın, hadd-i şer´înin tatbik edilmesini ısrarla istemişlerdir.

11) Gebe kadın, çocuğunu doğurmadıkça recmedilemez. Bu meselede çocuğun zinâdan olmasıyla kocadan olması arasında fark yoktur. Kısas meselesi de böyledir.

12) Kadın muhsane olduğu takdirde o da recmedilir.

13) İmam-ı Âzam´la bir rivâyette İmam Malik´e göre, kadın doğurunca bekletilmeden recmedilir, çocuğuna süt vermesi veya sütanne bulması beklenmez. İmam Şafiî, Ahmed, İshak ve Malikîlerin meşhur kavline göre, kadın, çocuğuna sütanne buluncaya kadar recmedilmez. Süt anne bulamazsa sütten kesinceye kadar anne recmedilmez.

14) Zâninin tevbesi, hadd-i şer´îyi ondan kaldırmaz.

15) Recmedilen kimseye cenâze namazı kılınıp kılınmayacağı ihtilâflıdır. Ahmed İbnu Hanbel ve İmam Mâlik´e göre, Müslümanların reisine ve fazilet sahibi kimselere bu namaza katılmak mekruhtur, böylelerinin namazlarını başkaları kıldırmalıdır. Ancak cumhur-u ulemâ böyle bir ayırım yapmaz.[73]

ـ2ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]أمَرَ رَسُولُ اللّه # بِرَجُلٍ زَنَى فَجُلِدَ الحَدَّ، ثُمَّ أُخْبِرَ أنَّهُ مُحْصِنٌ فَأَمَرَ بِهِ فَرُجِمَ[. أخرجه أبو داود .

2. (1606)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapmış olan bir kimse için celde ile hadd tatbik edilmesini emretti. Sonra, onun muhsan olduğu bildirildi. Bu sefer recmedilmesini emretti ve recmedildi.” [Ebû Dâvud, Hudud 24, (4438, 4439).][74]

AÇIKLAMA:

Azîmâbâdi der ki: “Bu hadiste, imam hududdan birini emreder, sonra da o hususta yanıldığını anlarsa, doğru olan ne ise ona rücû ederek şer´î vacibi tatbik etmesi gerektiğine delil vardır.”[75]

ـ3ـ وعن عمران بن الحصين رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أتَتِ امْرَأةٌ مِنْ جُهَيْنَةَ رَسولَ اللّهِ # وَهِىَ حُبْلَى مِنَ الزِّنَا، فقَالَتْ يَا رسولَ اللّهِ: أصَبْتُ حَدّاً فَأقِمْهُ عَليَّ فَدَعَا نَبىُّ اللّهِ # وَلِيَّهَا فقَالَ: أحْسِنْ إلَيْهَا، فَإذَا وَضَعَتْ فَأتِنِى بِهَا، فَفَعَلَ فَأمَرَ بِهَا فَشُدَّتْ عَلَيْهَا ثِيَابُهَا، ثُمَّ أمَرَ بِهَا فَرُجِمَتْ، ثُمَّ صَلَّى عَلَيْهَا، فقَالَ عُمَرُ: أتُصَلِّى عَلَيْهَا وَقَدْ زَنَتْ؟ فقَالَ #: لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً لَوْ قُسِّمَتْ بَيْنَ سَبْعِيْنَ مِنْ أهْلِ المَدِينَةِ لَوَسِعَتْهُمْ، وَهَلْ وَجَدْتَ أفْضَلَ مِنْ أنْ جَادَتْ بِنَفْسِهَا للّهِ عَزَّ وَجَلَّ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

3. (1607)- İmrân İbnu´l-Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a Cüheyneli, zinâdan hamile kalmış bir kadın geldi ve:

“- Ey Allah´ın Resûlü! Ben bir hadd cürmü işledim, cezasını bana tatbik et” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da kadının velisini çağırıp:

“- Buna iyi muamelede bulunun. Çocuğu doğurunca kadını bana getirin!” buyurdu. Velisi öyle yaptı. (Doğumdan sonra gelince) Resûlullah kadının elbisesini üzerine bağlamalarını emretti. Sonra taşlamalarını söyledi ve taşlandı. Üzerine cenaze namazı kıldırdı. (Bunu gören) Hz. Ömer:

“- Bu zâniye kadına namaz mı kıldırıyorsun ” dedi. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz:

“- Bu öyle bir tevbe yaptı ki, onun tevbesi Medine ahalisinden yetmiş kişiye taksim edilseydi onların hepsini rahmete bandırırdı. Sen Allah için canını vermekten daha efdâl bir amel biliyor musun ” diye cevap verdi.” [Müslim, Hudud 24, (1696); Tirmizî,Hudud 9, (1435); Ebû Dâvud, Hudud 25, (4440, 4441); Nesâî, Cenâiz 64, (4, 63).][76]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste geçen bir kısım hususlar daha önceki hadislerde açıklandı. Burada dikkatimizi çeken husus, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, kadının velisine yaptığı tenbihtir: “Buna iyi muamelede bulunun.” Muhtemelen, velisi kadına “Ailemize ar getirdin, yüz karası oldun” vs. şeklindeki sözleri ve başkaca davranışlarıyla eziyet vermekte idi. Durumu anlayan Resûlullah bundan vazgeçmelerini emretmiştir.

2- Elbisenin bağlanması, taşlama sırasında vücudunun açılmaması içindir. Çünkü, ölüm anında, kişi maruz kalacağı ızdırabın sevkiyle üstünü başını yolabilir, açılan kısımlarına ilgisiz kalabilir. Bu sebeple Cumhur, kadının oturmuş halde taşlanması, erkeğin de ayakta taşlanması gereğine hükmetmiştir. İslâmî espri, hiçbir surette kadının avret yerlerinin açılma şenâetini hoş karşılamaz, bu meselede kayıdsız kalmaz. Hülasa ulemâ oturarak taşlanmasını tesettürün muhafazası için en uygun tarz kabul etmiştir.[77]

ـ4ـ وعن أبى هريرة، وزيد بن خالد الجهنىّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما ]أنَّ أعْرَابِيّاً أتى النَّبىَّ # فقَالَ يَارسُولَ اللّهِ: أنْشُدُكَ بِاللّهِ إَّ قَضَيْتَ لِى بِكِتَابِ اللّهِ تَعالى، فقَالَ اŒخَرُ، وَهُوَ أفْقَهُ مِنْهُ: نَعَمْ فَاقْضِ بَيْنَنَا بِكِتَابِ اللّهِ تَعالى، وَائْذَنْ لِى، فقَالَ #: قُلْ، فقَالَ: إنَّ ابْنِِى كَانَ عَسِيفاً عَلى هذَا فَزَنَى بِامْرَأَتِهِ، وَإنِّى أُُخْبِرْتُ أنَّ عَلى ابْنِى الرَّجْمَ

فَافْتَدَيْتُ مِنْهُ بِمِائَةِ شَاةٍ وَوَلِيدَةٍ، فَسَألْتُ أهْلَ الْعِلْمِ فَأخْبَرُونِى أنَّ عَلى ابْنِى جَلْدَ مِائَةٍ وَتَغْرِيبَ عَامٍ، وَأنَّ عَلى امْرَأةِ هَذَا الرَّجْمَ؟ فقَالَ: وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ ‘قْضِيَنَّ بَيْنَكُمَا بِكتابِ اللّهِ تَعالى: الْوَلِيدَة، وَالْغَنَمُ رَدٌّ عَلَيْكَ، وَعَلى ابْنِكَ جَلْدُ مِائَةٍ وَتَغْرِيبُ عَامٍ اغْدُ يَا أُنَيْسُ ـ لِرَجُلٍ مِنْ أسْلََمَ ـ إلى امْرَأةٍ هذَا، فإنْ اعْتَرفَتْ فارْجُمْهَا، فَغَدَا عَلَيْهَا فاعْتَرَفَتْ، فَأمَرَ بِهَا النَّبىُّ # فَرُجِمَتْ[. أخرجه الستة.وقال مالك »الْعَسِيفُ«: ا‘جير .

4. (1608)- Ebû Hüreyre ve Zeyd İbnu Hâlid el-Cühenî (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Bir bedevî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek:

“- Ey Allah´ın Resûlü, Allah aşkına, hakkımda Allah´ın kitabıyla hükmet!” diye yemin verdi. Bundan daha fakih olan bir diğeri de:

“- Evet aramızda Kitabullah´la hükmet, bana da izin ver!” talebinde bulundu. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz:

“- Meramını söyle! (seni dinliyorum)” dedi. Adam:

“- Oğlum bunun yanında işçi idi. Karısıyla zinâ yaptı. Bana, “Oğlun için recm gerekir” dediler. Ben de hemen oğlum namına yüz koyunla bir cariyeyi fidye verdim. Sonra bir de ilim adamlarına sordum. Bana: “Oğluna yüz deynek ve bir yıl sürgün cezası gerekir; bu adamın karısına da recm cezası icabeder” dediler” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Ruhumu kudret elinde tutan Zât´a yemin olsun ikinizin arasını Kitabullah´a uygun şekilde hükme bağlayacağım: Cariye ve koyunlar sana geri verilecek. Oğluna yüz sopa ve bir yıl sürgün tatbik edilecek” buyurdu. Sonra, Eslemli bir adama seslendi:

“- Ey Üneys! bu zâtın hanımına git, eğer zinâyı itiraf ederse onu recmet gel!”

Üneys, kadına vardı. O suçunu itiraf etti. Resûlulluh (aleyhissalâtu vesselâm) emretti, kadın recmedildi.” [Buhârî, Muhâribîn 30, 32, 34, 38, 46, Vekâlet 13, Şehâdât 8, Sulh 5, Şurût 9, Eymân 3, Ahkâm 39, Haberu´l-Vâhid I, İ´tisâm 2; Müslim, Hudud, 25, (1697, 1698); Muvatta, Hudud 6, (2, 822); Tirmizî, Hudud 8, (1433); Ebû Dâvud, Hudud 25, (445); Nesâî, Kudât 21, (8, 240, 241); İbnu Mâce, Hudud 7, (2549).][78]

AÇIKLAMA:

1- Burada, bedevînin Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e yemin vererek söze başlaması, Resûlullah´a olan itimadsızlığından değildir. Arap örfünde yemin vererek söz etmek, talebde bulunmak cari bir âdettir. Zaman zaman hadislerde rastlanır. Açıklamalar buna daha ziyade bedevîlerin, henüz fazla incelmemiş kimselerin başvurduğunu ifade etmektedir. Nitekim daha fakih yani ilim ve anlayışça daha ileri olduğu belirtilen ikinci şahıs Resûlullah´a yemin vermemiştir. Rivâyette geçen

اَفْقَهُ مِنْهُ (ondan daha anlayışlı, bilgili) tâbiriyle belki de, bugünün tâbiriyle, “daha kültürlü” “daha nazik” denmek istenmiştir.

2- Rivâyetten anlaşıldığı üzere işçinin babası, oğlunu zinânın cezasından fidye ödeyerek kurtaracağını, zinâ ile ortaya çıkan hukukî durumun mağdur koca ile oğlan tarafı ilgilendiren bir husus olduğunu zannetmiş ve derhal kocanın memnun kaldığı maddî bir meblağ ödeyerek sulh olmuştur.

Ancak, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın da irşad buyurduğu üzere, zinâ vak´asının değerlendirilmesi bu çerçevede kalmamaktadır. Bir yönü ile beşerî hukuku ilgilendirse bile bir yönü ile hukukullaha girmektedir. Meselenin, mücrim tarafla mağdur tarafın mutabık kalacakları bir formülde çözüme bağlanması mümkün değildir. Bu dâvanın, konuyu ilgilendiren nasslarla âyet ve hadislerle hükme bağlanması gerekmelidir. Resûlullah, babanın, kocaya fidye olarak verdiği koyun ve develeri iade etmiş, zinâya adı karışan kadının -itiraf etmesi halinde- recmedilmesini söylemiştir. Oğlanın celdeye mahkum edilmesi bekârlığı sebebiyledir.

3- Recm ile ilgili âyet Kur´ân-ı Kerim´de yer almadığına göre, rivayette geçen Kitabullah tâbirinden maksad Kur´ân-ı Kerim değil, “Allah´ın hükmü”dür, bir bakıma Allah´ın yazısı demektir.

4- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in burada: “Ey Üneys, bu zatın hanımına git, eğer zinâyı itiraf ederse recmet, gel!” demesi ve ikrarı dört kere tekrar ettirmeyi tenbih etmemesi, bazı âlimlerin dikkatini çekmiştir. Onlar bu rivâyete dayanarak: “Zinânın, itiraf yoluyla sübûtunda itirafın dört ayrı mecliste dört kere tekrarı gerekmez, bir kerecik itiraf da yeterlidir” demişlerdir. İmam Mâlik ve Şâfiî bu görüştedir. Hanefîlerle Hanbelîlerin bir başka hadisi esas alarak dört ayrı ikrarla zinânın sübut bulacağına hükmettiklerini daha önce belirtmiştik (1605. hadis).

5- Âlimler bir başka noktaya da dikkat çekmişlerdir: Zinâ haddi, iddia ve ithamla değil bilakis itiraf ve beyyine ile sübût bulur, kesinlik kazanır. Öyleyse Resûlullah niçin Üneys´i hemen recm vazifesiyle göndermiştir

Bunun cevabını şöyle verirler: Üneys, kadına, hakkındaki ithamı haber verecektir. Kadın bunu ya reddedip hadd-i kazf talebinde bulunacak yahut da kabul edip, suçunu itiraf edecektir. Nitekim iddiayı kabul ederek recm cezasını çekmiştir.[79]

6- Hadisten çıkarılan bazı hükümler.

HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI HÜKÜMLER

1) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında başkalarından da fetvâ sorulmuştur. Öyle ise, bir âlim kendinden daha büyük bir kimsenin bulunduğu yerde fetva verebilir.

2) Fâsid antlaşma merduddur. Böyle bir antlaşma ile mala temellük edilemez, iadesi gerekir.

3) Şer´î haddler fidye ile değiştirilemez.

4) Muhsan (evli) kimseye recm ve celde cezası beraberce uygulanmaz, sadece recm uygulanır.

5) Şafiî mezhebine göre, bekâr zâni´ye celde cezası ile birlikte sürgün cezası da verilir. İmam-ı Âzam´a göre sürgün cezası verilmez.

6- Dışarı çıkmayı âdet edinmeyen kadın mahkemeye gelmeye mecbur edilmez, hüküm verecek hâkim onun bulunduğu yere gider.[80]

ـ5ـ وعن مالك رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]بَلَغَنِى أنَّ عُثْمَانَ رَضِىَ اللّهُ عَنْه أُتِىَ بِامْرَأةٍ ولَدَتْ في ستّةِ أشْهُرٍ فَأَمَرَ بِرَجْمِهَا، فقَالَ عَلِيٌّ رَضِىَ اللّهُ عَنْه: إنَّ اللّهَ تَعالى يَقُولُ: وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ)ـ1( ثََثُونَ شَهْراً، وقَالَ: وَالْوَالِدَاتِ يُرْضِعْنَ أوَْدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أرَادَ أنْ يُتِمَّ الرِّضَاعَةَ، فَالْحَمْلُ سِتَّةُ أشْهُرٍ، فََأمَرَ عُثْمَانُ بِرَدِّهَا فَوُجِدَتْ قَدْ رُجِمَتْ[ .

5. (1609)- İmam Mâlik diyor ki: “Bana ulaştığına göre, Hz. Osman (radıyallâhu anh)´a evliliğinin altıncı ayında doğum yapan bir kadın getirildi. Derhal recmedilmesini emretti. Ancak Hz. Ali (radıyallâhu anh):

“- Cenab-ı Hakk, Kur´an-ı Kerim´de وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلثُونَ شَهْرًا “(İnsanın anne karnında) taşınma ve sütten kesilmesi (müddeti) otuz aydır…” (Ahkâf 15) buyuruyor. Keza bir başka âyette de:

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ اَوَْدَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ “Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. (Bu hüküm) emmeyi tamam yaptırmak isteyenler içindir…” (Bakara 233) buyurmaktadır. Bu durumda hamilelik müddeti altı aydır.” Bu açıklama üzerine Hz.Osman (radıyallahu anh) kadının geri gönderilmesini emretmişti, ancak kadın recmedilmiş bulundu.” [Muvatta, Hudud 11 (2, 825).][81]

AÇIKLAMA:

Hz.Osman (radıyallâhu anh)´ı, evliliğinin altıncı ayında doğum yapan kadın hakkında zinâ hükmünü vermeye sevkeden husus, doğumların normalde dokuz ayda olmasıdır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “İlim şehrinin kapısı” olarak tavsif ve takdir buyurduğu Hz. Ali (radıyallahu anh), Kur´ân-ı Kerim âyetlerine olan nafiz ve derin vukufuna dayanarak -pek nadir bile olsa- altı ayda doğum olabileceğini açıklamış ve Hz. Osman (radıyallâhu anh)´ı da bu hususta ikna etmiştir. Ancak bu esnada hüküm kadına infaz edilmiştir.

İbnu Ebî Hatim´in rivâyetinin sonunda, Hz. Ali´nin açıklamasını beğenen Hz. Osman (radıyallâhu anhümâ)´ın: وَاللّهِ مَا فَطَنْتُ لِهَذَا “Vallahi ben bunu kavrayamamıştım” dediği belirtilir.

Abdurrezzak´ın bir rivâyeti, Hz. Osman´dan önce benzer bir hâdisenin Hz. Ömer´e intikal ettiğini ve Hz. Ömer´in meseleyi Ashab´la istişare ettiğini, meseleyi, kaydettiğimiz şekilde Hz. Ali´nin çözdüğünü belirtir.

Bu durum, Hz. Osman´ın önceki yani Hz. Ömer zamanında cereyan etmiş olan vak´ayı hiç işitmediğini gösterir.

Her hâl u kârda bu hâdiseler, Hz. Ali (radıyallâhu anh)´nin Kur´ân-ı Kerim´in inceliklerini kavramada Hz. Ömer ve Hz. Osman gibi Ashab-ı Güzin´in diğer büyükleri arasında nasıl imtiyazlı ve üstün bir yer tuttuğunu göstermesi bakımından da ayrı bir ehemmiyet taşır.[82]

ـ6ـ وعن أبى إسحاق الشيبانى رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَألْتُ ابْنَ أبِى أوْفَى هَلْ رَجَمَ رسولُ اللّه #؟ قالَ: نَعَمْ. قُلْتُ: قَبْلَ سُورَةِ النُّورِ، أوْ بَعْدَهَا؟ قالَ: َ أدْرِى[. أخرجه الشيخان.

6. (1610)- Ebû İshâk eş-Şeybânî (rahimehullah) anlatıyor: “İbnu Ebî Evfâ (radıyallâhu anh)´ya:

“- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hiç recm tatbik etti mi ” diye sordum. Bana: “Evet!” cevabını verdi. Ben tekrar:

“- Nûr sûresinin nüzûlünden önce mi, sonra mı ” diye sordum. “Bilmiyorum!” dedi.” [Buhârî, Hudud, 21, 37; Müslim, Hudud 29, (1702).][83]

AÇIKLAMA:

1- Recm tatbikatının Nur sûresinin nüzûlünden önce olması halinde, bu sûrede, zâniye celde hükmü gelmiş olmakla recmin bununla neshedildiği söylenebilecektir. Recm, Nur sûresinin nüzûlünden sonra tatbik edilmiş olma durumunda, celdenin muhsan hakkında neshedilmiş olduğuna delil çıkarılabilecektir. Böyle bir değerlendirmeye: “Bunda, Kitab´ın sünnetle neshedilme durumu mevzubahistir, bu ise ihtilaflı bir mevzudur” diye itiraz edilebilir ise de şöyle cevap verilmiştir: “Ulemânın kabul etmediği husus, Kitab´ın haber-i vahidle neshidir, haber-i meşhur ile neshine itiraz edilmemiştir. İbnu Hacer burada nesh değil tahsisin mevzubahis olduğunu, âyetteki celde hükmünün muhsan olmayanlara tahsis edildiğini belirtir.

2- İbnu Ebî Evfâ, recm hâdisesinin Nur sûresinden önce mi, sonra mı vukua geldiğini bilmediğini söylemektedir. Ancak Nur sûresinden sonra olduğuna dair delil mevcuttur. Zîra sûrenin nüzûlü ifk hâdisesi sırasında vukua gelmiştir. Gerçi bu hâdise dördüncü hicri yılda mı, beşinci veya altıncı hicrî yılda mı meydana geldi, ihtilaflıdır. Ama recm hâdisesinde Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) de hazır bulunduğuna göre, yedinci yıldan sonra cereyan etmiş olmalıdır, zîra o, yedinci hicrî yılda İslâm´la müşerref olmuştur.

3- İbnu Ebî Evfâ´nın “bilmiyorum” demesi, faziletli, büyük kimselerin “bilmiyorum” diye cevap vermekle faziletlerinden bir şey kaybetmeyeceğine, böyle dediği için ayıplanamayacağına delildir. Bilakis bu cevap onun araştırıcı olduğuna, söyledikleri şeylerde titiz davrandığına delildir, övülmesini gerektiren bir cevaptır.[84]

ـ7ـ وعن الشعبى رَضِىَ اللّهُ عَنْه ]أنَّ عَلِيّاً رَضِىَ اللّهُ عَنْه حِينَ رَجَمَ المَرْأةَ ضَرَبَهَا يَوْمَ الخَمِيسِ، وَرَجَمَهَا يَوْمَ الجُمُعَةِ، وَقَالَ: جَلَدْتُهَا بِكِتَابِ اللّهِ، وَرَجَمْتُهَا بِسُنَّةِ رسولِ اللّهِ #[. أخرجه البخارى.

7. (1611)- Şa´bî (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallâhu anh), kadını remettiği zaman onu perşembe günü dövdü, cuma günü de recmetti. Ve şunu söyledi: “Ona Kitabullah(ın hükmü) ile celde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sünneti ile de recm tatbik ettim.” [Buhârî, Hudud 21.][85]

AÇIKLAMA:

1- Burada zikri geçen kadın Şürâhetü´l-Hemdaniyye´dir. Zinâ suçuyla Hz. Ali´ye getirilmiştir. Hz. Ali (radıyallâhu anh) çocuğunu doğurması için geri çevirmiş, sonra ona kadın akrabalarından en yakın olanını getirtip çocuğu teslim etmiş ve kadını recmetmiştir.

2- Bazı rivâyetlerde Hz.Ali´nin, bu durumu tavzih için bir kısım sualler sorduğunu görmekteyiz:

“- Belki de erkek seni zinâya zorlamıştır ”

“- Hayır!”

“- Sen uyurken, (rızan olmadan) sana gelmiştir ”

“- Hayır!”

“- Kocan düşmanlarımızdan biridir ”

“- Hayır!”

Bu cevaplardan sonra Hz. Ali (radıyallâhu anh) kadının hapsedilmesini emretti. Doğum yapınca bir perşembe günü çıkarttı, yüz deynek vurdurdu. Sonra tekrar hapse gönderdi. Cuma günü bir çukur kazdırıp taşlattı.”

3- Burada Hz. Ali (radıyallâhu anh)´nin kadına önce celde, sonra recm tatbik ettiği görülmektedir. Übey İbnu Ka´b (radıyallâhu anh)´ın da bu görüşte olduğu rivâyet edilmiştir. Hazimî´nin kaydına göre, Ahmed, İshâk, Dâvud-ı Zâhirî ve İbnu´l-Münzir muhsan olan zâniye, önce celde sonra recm tatbik edileceğine hükmetmişlerdir. Cumhur ise iki haddin birleştirilmeyeceğine hükmetmiştir. Bu görüş Ahmed İbnu Hanbel´den de rivayet edilmiştir. Cumhur bu görüşe Mâizle ilgili hadisi delil yapar ve bunun, hem celde hem de recm ifade eden Ubâde hadisini neshettiğini söyler. Ubâde hadisi şöyledir:

اَلثَّىِّبُ بِالثَّىِّبِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالرَّجْمُ وَالْبِكْرُ بِالْبِكْرِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالنَّفْىُ “Dul dulla zinâ yaparsa yüz sopa ve recm, bekâr bekârla zinâ yaparsa yüz sopa ve sürgün cezası uygulanır.” (Bu hadis Müslim´de gelmiştir.) [86]

ـ8ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]زَنَى رَجُلٌ وَامْرَأةٌ مِنَ الْيَهُودِ. فقَالَ بَعضُهُمْ لِبَعْضٍ: اذْهَبُوا بِنَا إلى هذَا النَّبىِّ، فَإنَّهُ نَبىٌّ بُعِثَ بِالتَّخْفِيفِ، فإذَا أفْتَانَا بِفُتْيَا دُونَ الرَّجْمِ قَبِلْنَاهَا، وَاحْتَجَجْنَا عِنْدَ اللّهِ تَعالى بِهَا، قُلْنَا فُتْيَا نَبىٍّ مِنْ أنْبِيَائِكَ، فَأتَوُا النَّبىَّ # وَهُوَ جَالِسٌ في المَسْجِدِ في أصْحَابِهِ، فَقَالُوا يَا أبَا الْقَاسِمِ: مَا تَرَى في رَجُلٍ وَامْرَأةٍ زَنَيَا، فَلَمْ يُكُلِّمْهُمْ كَلِمَةً حتَّى أتَى بَيْتَ مِدْرَاسِهِمْ، فقَامَ عَلى الْبَابِ فقَالَ: أنْشُدُكُمُ اللّهَ الَّذِى أنْزَلَ التَّوْرَاةَ عَلى مُوسى، مَا تَجِدُونَ في التَّوْرَاةِ عَلى مَنْ زَنَى إذَا أحْصَنَ؟ قَالُوا: يُحَمَّمُ وَيُجَبَّهُ ويُجْلَدُ، وَالتَّجْبِيهُ: أنْ يُحْمَلَ الزَّانِيَانِ عَلى حِمَارٍ، وَتُقَابَلَ أقْفِيَتُهُمَا وَيُطَافُ بِهِمَا. قَالَ: وَسَكَتَ شَابٌّ مِنْهُمْ، فَلَمَّا رَآهُ النَّبِىُّ # سَكَتَ ألظَّ بِهِ النِّشْدَةِ، فقَالَ: اللَّهُمَّ إذْ نَشَدْتَنَا فَإنَّا نَجِدُ في التَّوْرَاةِ الرَّجْمَ، فقَالَ النَّبِىُّ #: فَمَا أوَّلُ مَا ارتَخَصْتُمْ أمْرَ اللّهِ تَعالى؟ قالُوا: زَنَى ذُو قَرَابَةٍ مِنْ مَلِكٍ مِنْ مُلُوكِنَا فَأخَّرَ عَنْهُ الرَّجْمَ، ثُمَّ زَنَى رَجُلٌ آخَرُ في أُسْرَةٍ مِنَ النَّاسِ، فأَرَادَ رَجْمَهُ فَحَالَ قَوْمُهُ دُونهُ وَقَالُوا: َ يُرْجَمُ صَاحِبُنَا حَتَّى تَجِئَ بِصَاحِبِكَ فَتَرْجُمَهُ، فاصَّلَحُوا هذِهِ الْعُقُوبَةَ بَيْنَهُمْ، فقَالَ #: فَإنِّى أحْكُمُ بِمَا في التَّوْرَاةِ، فأمَرَ بِهِمَا فَرُجِمَا فقَالَ الزُّهْرِىُّ: فَبَلَغَنَا أنَّ هذِهِ اŒيَةَ نَزَلَتْ فِيهِمْ: إنَّا أنْزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدىً وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أسْلَمُوا، وَكَانَ النَّبِىُّ # مِنْهُمْ[ أخرجه أبو داود.ومعنى »ألَظ به«: أى ألح في سؤاله وألزمه إياه .

8. (1612)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Yahudilerden bir kadınla bir erkek zinâ yaptılar. Birbirlerine: “Bizi şu peygambere götürün. Çünkü bir kısım hafifletmeler getiren bir peygamberdir. Bize recm dışında fetvâlar verirse kabul eder, Allah indinde O´nun hükmünü kendimize delil kılarız ve: “Peygamberlerinden bir peygamberin bize verdiği fetvalar(la amel ettik, hevamıza uymadık) deriz” dediler.

Mescidde ashabıyla birlikte oturmakta olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek:

“- Ey Ebû´l-Kasım, zinâ yapan kadın ve erkek hakkında kanaatin nedir ” dediler. O, onlara tek kelime söylemeden Beyt-i Midrâslarına geldi. Kapıda durarak:

“- Hz. Musa (aleyhisselam)´ya kitabı indiren Allah aşkına söyleyin, muhsan olan birisi zinâ yapacak olursa bunun Tevrat´taki hükmü nedir ” diye sordu.

“- Yüzü siyaha boyanır, eşek üzerine ters bindirilir ve dayak atılır.” -Hadiste geçen tecbiye: Zânileri, enseleri birbirine bakacak şekilde bir eşeğe bindirilip, bu halde sokaklarda dolaştırılmasıdır- Râvi devamla der ki: “Yahudilerden bir genç (bu cevaba katılmayap) susmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun suskunluğunu görünce sualinde ısrar etti. Bunun üzerine genç: “Madem ki sen bize Allah´ın adına yemin veriyorsun (gerçeği söyleyeceğim): “Biz Tevrat´ta recm emrini görüyoruz” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Allah´ın emrini hafifletmenizin başlangıcı nasıl oldu ” diye sordu. (Genç) şu cevabı verdi:

“- Krallarımızdan birinin bir yakın akrabası zinâ yaptı. Kralımız, recmi ona tatbik etmedi. Sonra halka mensup bir aileden bir erkek zinâ yaptı. Bunu recmetmek istedi. Ancak adamın kavmi buna mani olup:

“- Sen yakınını getirip recmetmedikçe biz de adamımızın recmedilmesine müsaade etmeyeceğiz!” dediler. Bunun üzerine, aralarında şimdiki cezayı vermek üzere anlaşıp sulh yaptılar.

(Bu açıklama üzerine) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Ben Tevrat´taki âyetle hükmediyorum!” dedi ve onların recmedilmelerini emretti ve recmedildiler. Zührî (rahimehullah) der ki: “Bana ulaştığına göre şu âyet bunlar hakkında nazil olmuştur:”

Şüphesiz ki Tevrat´ı biz indirdik. Ki onda bir hidâyet, bir nur vardır. Kendisini (Allah´a) teslim etmiş olan (İsrail) peygamberleri, Yahudilere ait (dâvalarda) onunla hükmederlerdi…” (Ma-ide 44). Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlardan biri idi.” [Ebû Dâvud, Hudud 26, (4450, 4451).] [87]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, Yahudilerin kitaplarındaki zinâ ile ilgili recm hükmünden kaçmak maksadıyla Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a müracaat edişlerini göstermektedir. Ancak, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) niyetlerini azçok sezmiş olacak ki, sorularına cevap vermede isti´cal göstermemiştir. Hatta rivâyetten, zinâ ile ilgili İslâmî hükmün henüz vahyedilmediği de anlaşılmaktadır. Nitekim bâzı şarihler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in, recmi ilk defa bu hadiste görüldüğü üzere, Yahudilere tatbik ettiğini, Müslümanlara tatbik edilen recm vak´alarının bundan sonra cereyan ettiğini söylemişlerdir.

2- Hadiste geçen Beyt-i Midrâs, Yahudilerin o zaman tedrisatta bulundukları binadır. Bir nevi kültür merkezi ve kulüp durumunda bir toplanma yeri olduğu anlaşılmaktadır. Nihaye´de midras için: “(Yahudilerin), kitaplarını (halka) ders verip öğreten kimse” açıklaması kaydedilir. Ayrıca, bu kelimenin “tedrisat yaptıkları yer”, “tedrisat mahalli”, “medrese” mânasına da kullanıldığına dikkat çeker ve mif´al bâbının mekân için kullanılmasının garib olduğunu belirtir.

3- Hadis metninde, tecbih üzerine yapılan açıklama, İbnu Hacer´e göre Zührî´ye ait bir derctir. Nihâye´nin sunduğu açıklamaya göre tecbih, bir merkebin üzerine, birinin sırtı diğerinin sırtına bakacak şekilde iki kişinin binmesidir. Tecbihin, cebhe (= yüz ) kelimesinden alındığı tahmin edilmiştir.

4- Rivâyette geçen genç, başka rivâyetlerde gelen sarahate göre Abdullah İbnu Selâm´dır. Yani, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´i gördüğü zaman: “Bu simada yalan yoktur” diyerek Müslüman olan genç bir Yahudi âlimi.

5- Şu halde Abdullah İbnu Selâm´ın açıklamasına göre, recm hükmünün Yahudiler arasında tatbikattan kaldırılışı, adaletin, mevki ve itibar sahiplerine tatbik edilmek istenmeyişinden kaynaklanmaktadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), muhtelif hadislerinde içtimâî felâketlerin, medenî yıkımların hep buradan kaynaklandığını, yani kanunların gözde ve güçlü insanlara tatbik edilmeyip avamdan olan zayıflara tatbik edilmesinden ileri geldiğini söyler ve adaletin tatbikinde hiç bir kayırmaya yer vermemesinde ısrar eder. Bir seferinde çok itibarlı bir kadının, hırsızlık sebebiyle kolunun kesilmesine hükmedilince, kadını kurtarmak için şefaatte bulunanları şiddetle tevbih ve reddetmiş: “Allah´ın hududunda mı şefaatçi oluyorsunuz! Allah´a kasem olsun, Muhammed´in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı mutlaka elini keserdim” demiştir.

6- Âyet-i kerime, Tevrat´ın Hz. Musa´dan sonra gelmiş bulunan peygamberler için de ahkâmı tatbik edilen şeriat kitabı olduğunu belirtmektedir.

Âyet-i kerimede, Tevrat´ı tatbik eden İsrail peygamberlerinin “Kendisini (Allah´a) teslim etmiş olanlar” yani Müslümanlar olarak tavsif edilmiş olmaları, Müslümanlara teşrif ve Yahudilere ta´rizdir. Çünkü onların peygamberleri de, Allah indinde makbul yegane din olan İslâm dinini uygulamışlardır. Kendileri ise şahsî değişiklikler yaparak, tahriflerde bulunarak bu asıldan yani İslâm´dan uzaklaşmışlardır, recm meselesindeki tahrifatlarında olduğu gibi.

Resûlullah, tıpkı önceki İsrail peygamberleri gibi recmi aynen tatbik ederek, onlardan biri olmaktadır. Şu halde, Yahudilikle Müslümanlık arasında hâl-i hazırda bir fark var ise de bu fark, Yaudilerin tahrifatından ileri gelmekte, onların -Allah´ın emirlerine uymuş bulunan peygamberlerin- seviyesinde fark bulunmamaktadır.[88]

ـ9ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: ]أنَّ الْيَهُودَ جَاءُوا إلَى رسولِ اللّهِ # فَذَكَرُوا لَهُ أنَّ أمْرَأةً مِنْهُمْ وَرَجًُ زَنَيَا، فقَالَ لَهُمْ #: مَا تَجِدُونَ في التَّوْرَاةِ في شَأنِ الرَّجْمِ؟ فقَالُوا: نَفْضَحُهُمْ وَيُجْلَدُونَ، فقَالَ عَبْدُاللّهِ بْنُ سََمٍ: كَذَبْتُمْ إنَّ فِيهَا الرَّجْمَ فأتَوْا بِالتَّوْرَاةِ فَنَشَرُوهَا فَوَضَعَ أحَدُهُمْ يَدَهُ عَلى آيَةِ الرَّجْمِ، ثُمَّ جَعَلَ يَقْرَأُ مَا قَبْلَهَا وَمَا بَعْدَهَا، فقَالَ عَبْدُ اللّهِ بْنُ سََمٍ: ارفَعْ يَدَكَ فَرَفَعَ يَدَهُ فإذَا فيهَا آيَةُ الرَّجْمِ، فقَالُوا: صَدَقَ يَا مُحَمَّدُ فِيهَا آيَةُ الرَّجْمِ فَأمَرَ بِهِمَا فَرُجِمَا. قَالَ ابْنُ عُمَرَ: فَرَأيْتُ الرَّجُلَ يَحْنِى عَلى المَرْأةِ يَقِيهَا الحِجَارَةَ[. أخرجه الستة إ النسائى .

9. (1613)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Yahudiler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip, kendilerinden bir erkekle kadının zinâ yaptığını söylediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara:

“- Recm hakkında Tevrat´ta ne buluyorsunuz ” diye sordu. Onlar:

“- Teşhir edip rezil ederiz ve dayak atarız” dediler. Abdullah İbnu Selam (radıyallâhu anh):

“- Yalan söylüyorsunuz. Zinânın Tevrat´taki cezası recmdir” dedi. Hemen Tevrat´ı getirip açtılar. İçlerinden (Abdullah İbnu Surya adında) biri elini recm âyetinin üzerine koydu. Sonra, âyetten önceki kısımlardan okumaya başlayıp (kapadığı kısmı atlayarak arka kısmını okumaya devam etti. Abdullah İbnu Selam (radıyallâhu anh) müdahale edip:

“- Kaldır elini!” dedi. Adam elini çekti, tam orada recm âyeti mevcut idi. Bunun üzerine:

“- Ey Muhammed, Abdullah doğru söyledi. Tevrat´ta recm âyeti mevcuttur!” dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) derhal o iki zâninin recmedilmesini emretti ve recmedildiler.”

İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) der ki: “Erkeğin, atılan taşlara karşı korumak için, kadının üzerine eğildiğini gördüm.” [Buhârî, Hudud 37, 24, Cenâiz 61, Menâkıb 26, Tefsir, Âl-i İmran 6, İ´tisâm 16, Tevhid 51; Müslim, Hudud 26, (1699); Muvatta, Hudud 1, (2, 819); Tirmizî, Hudud 10; Ebû Dâvud, Hudud 26, (4446, 4449).][89]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste geçen rezil etmekten maksad, önceki hadiste zikredildiği üzere, zânilerin yüzünü kömürle kararttıktan sonra bir merkebe sırt sırta gelecek şekilde bindirip sokaklarda dolaştırıp teşhir etmektir.

2- Hadis, Yahudilerin Tevrat´ta olmayan şeyi ona nisbet ettiklerini, Tevrat´a dayanarak yalan söylemekten çekinmediklerini göstermektedir.

3- Bu rivâyet, kişinin muhsan sayılması için Müslüman olmasının şart olmadığını ifade eder. Nitekim İmam Şafiî ve Abdullah İbnu Hanbel bu görüştedirler. Malikîler ve Hanefîlerin büyük çoğunluğu kişiyi muhsan addetmek için Müslüman olmayı şart koşarlar ve derler ki: Bu hadiste Resûlullah İslâm´a göre değil, Tevrat´a göre hükmetmiştir. Ancak, “Tevrat´ta muhsan olmayana recm vardır” diyenler isabet etmezler, zîra, Taberânî´de Hz. Ebû Hüreyre´den gelen bir rivâyet Tevrat´taki recm âyetinden bahsederken şöyle demektedir: اَلْمُحْصَنُ وَالْمُحْصَنَةُ إِذَا زَنَيَا فَقَامَتْ عَلَيْهِمَا الْبَيِّنَةُ رُجِمَا… “Muhsan ve muhsane olan erkek ve kadın zinâ edecek olurlar, bu da beyyine ile ispatlanırsa her ikisi de recmedilirler. Kadın hamile ise çocuğu doğuruncaya kadar mühlet tanınır.”

4- Rivâyet, ehl-i zimmetin birbirine şahidliğinin kabul edileceğine delildir.

5- Hâkim, güvenilir durumundaki tek bir tercümanla iktifa edebilir.[90]

ÜÇÜNCÜ BÂB

LİVATA (Homoseksüalite) VE HAYVANA TEMASIN HADDİ

Livata, Lût kavminin içine düştüğü cinsî sapıklıktır; homoseksualite de denir. Bu, erkeğin erkekle, kadının kadınla cinsî temasta bulunmasıdır. Dinimizin bu işi zinâdan da çirkin bir ahlaksızlık kabul etmiş, şiddetle yasaklamıştır.

Hadis, sadece faili, yani, erkeğe temas eden erkeği değil, mef´ûlü de yani kendisine cinsî temas yaptırtan erkeği de mahkum etmekte, ikisinin de öldürülmesini emretmektedir.

Kur´ân-ı Kerim Lût kavminin helâk oluşunun sebebini bu ahlaksızlığa bağlar. Şu halde, bu küçümsenecek bir içtimâî bozukluk değil, insanlığın ciddi bir meselesidir. Kur´ân her asra hitab ettiğine göre, onda yer eden meseleler asıl itibarıyla geçmişi anlatsa bile, hal ve istikbâle de parmak basmaktan uzak değildir. Öyle ise livata her zaman için insanlığın karşılaşabileceği bir ahlakî çöküş, içtimâî bir musibet kaynağıdır. Günümüzde ortaya çıkan ve tıbbî yollarla tedavisi ve önlenmesi henüz imkân dahiline girmemiş bulunan AİDS afetinin de livatanın yaygın olduğu çevrelerde çıkmış olması ve yayılma sebebinin de esas itibariyle livata ve zinâ olması , üzerinde durulması gereken bir husustur. Dinimizin cinsî hayatın disipline edilmesi hususunda gösterdiği hassasiyetin hikmeti şimdi daha iyi anlaşılmış olmalıdır. Haram yollardan cinsî tatmin arayanlara karşı İslâm´ın koyduğu müeyyideleri fazla sert ve hatta gayr-i medenî bulanlar, AİDS vak´asının, cinsî sapıklar yüzünden bütün insanlığı ve medeniyeti tehdit eder bir hal alışı karşısında insafa gelmeli, hakkı teslim etmeli değil midir![91]

ـ1ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال النَّبىُّ #: مَنْ وَجَدْتُمُوهُ يَعْمَلُ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ فاقْتُلُوا الْفَاعِلَ وَالْمَفْعُولَ بِهِ[. أخرجه الترمذى قال: وكذَا روى عن أبى هريرة.و‘بى داود عن ابن عباس ]في الْبِكْرِ يُوجَدُ عَلى اللُّوطِيَّةِ أنَّهُ يُرْجَمُ[.

1. (1614)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kimin Lût kavminin sapık işini yaptığını görürseniz, fâili de mef´ûlü de öldürün.” [Tirmizî, Hudud 24, (1456); Ebû Dâvud, Hudud 29, (4462, 4463).] Tirmizî, Ebû Hüreyre´nin de böyle bir rivâyette bulunduğunu belirtir. Ebû Dâvud´da İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ)´tan yapılan bir rivâyette: “Livata yaparken yakalanan bekâr (yani muhsan olmayan kişi) de recmedilir” denmiştir.[92]

AÇIKLAMA:

Livata yapanlara tatbik edilecek hadd hususunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüştür:

Şâfiî´nin iki görüşünden daha zâhir olanına göre -ki Ebû Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüştedir- failin haddi, zinâ haddidir. Yani muhsan ise recmedilir, muhsan değilse yüz sopa vurulur. Mef´ûle ise Şâfiî´ye göre, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa, kadın da olsa, erkek de olsa yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası verilir.

İmam Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel başta, diğer bir kısım âlimlere göre, livata yapanın cezası recmedilmektir, muhsan da olsa gayr-ı muhsan da olsa farketmez.

İmam Şâfiî´nin ikinci bir görüşü, sadedinde olduğumuz hadisin zâhirine uygun olarak fâilin de mef´ûlün de öldürülmesidir.

Öldürülüş tarzı hususunda: “O pis işi yaptıkları ev tepelerine yıkılır” diyenler olmuştur. “Uçurumdan atılarak öldürülür” diyenler de olmuştur.

Ebû Hanife: “Bunlar azarlanır, levmedilir fakat hadd uygulanmaz” demiştir.

Münzirî´nin et-Tergib ve´t-Terhib´de yazdığına göre, halifelerden dört tanesi livata yapanı yakmıştır: Hz. Ebû Bekir, Hz.Ali, Abdullah İbnu´z-Zübeyr ve Hişâm İbnu Abdilmelik.

İbnu Ebî´d-Dünya ve Beyhakî´nin rivâyetlerine göre, Halid İbnu´l-Velîd, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anhümâ)´e yazar ki, bir Arap karyesinde kadın gibi nikâhlanan bir erkeğe rastlamıştır. Hz. Ebû Bekir, bu haber üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabını toplayıp ne yapmak gerektiği hususunda fikirlerini alır. Hz. Ali (radıyallâhu anh): “Bu günahı tarihte tek bir ümmet işlemiştir. Bildiğiniz gibi Allah da o kavmi helâk etmiştir, ben bu adamın yakılmasını uygun görüyorum” der. Bunun üzerine bütün Ashab´ın re´yi onun yakılması hususunda icma etti. Hz. Ebû Bekir de (Halid İbnu Velid´e yazarak) adamın yakılmasını emretti.” [93]

ـ2ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ عَلِيّاً رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أحْرَقَهُمَا، وَأنَّ أبَا بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ هَدَمَ عَلَيْهِمَا حَائِطاً[. أخرجه رزين .

2. (1615)- Yine İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ)´ın rivâyetine göre, Hz. Ali, livata yapan çifti yaktırmıştır. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) üzerlerine bir duvarı yıktırmıştır.” [Rezîn ilavesidir.][94]

ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال النَّبىُّ #: مَلعُونٌ مَنْ عَمِلَ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ[. أخرجه رزين .

3. (1616)- Hz.Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Lût kavminin iğrenç fiilini işleyen kimse mel´ûndur.” [Rezin ilavesidir. (Münzir´de kaydedilen uzunca bir hadisin parçasıdır).][95]

ـ4ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال النَّبىُّ # إنَّ أخْوَفَ مَا أخَافُ عَلى أُمَّتِى عَمَلُ قَوْمِ لُوطٍ[. أخرجه الترمذى .

4. (1617)- Hz.Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ümmetim için en ziyade korktuğum şey Lût kavminin amelidir” buyurdular.” [Tirmizî, Hudud 24, (1457); İbnu Mâce, Hudud 12, (2563).][96]

ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أنَّ رسولَ اللّه # قالَ: ]مَلْعُونٌ مَنْ أتَى امْرَأةً في دُبُرِهَا[. أخرجه أبو داود .

5. (1618)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Kadına dübüründen temas eden mel´undur” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Nikâh 46, (2162).][97]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, kadınlara arka uzvundan temas etmenin haram olduğuna delâlet eder. Esâsen Kur´ân-ı Kerim, “Kadınlarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza (ön tarafa) nasıl isterseniz öyle varın!” (Bakara 223) meâlindeki âyeti ile ekine elverişli cinsî uzva teması irşad etmiştir. Birçok hadiste Resûlullah sarih bir ifade ile arka uzuvdan teması şiddetle yasaklamıştır. Müteakip hadis bu rivâyetlerden biridir. Burada kaydedilmeyen bir Tirmizî hadisi de şöyledir: “Hayızlı kadına arka uzvundan temas eden, kahine giden, Muhammed´e ineni inkâr etmiştir.”[98]

ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما أنّ رسول اللّه # قال: ]َ يَنْظُرُ اللّهُ تَعالى إلى رَجُلٍ أتَى رَجًُ، أوِ امْرَأةً في دُبُرِهَا[. أخرجه الترمذى .

6. (1619)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allahu Teâla hazretleri, erkeğe temas eden veya kadınlara arka uzvundan temas eden erkeğe (kıyamet günü rahmet nazarıyla) bakmaz.” [Tirmizî Radâ 12, (1165).][99]

ـ7ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: مَنْ أتَى بَهِيمَة فاقْتُلُوهُ وَاقْتُلُوهَا مَعَهُ، فَقِيلَ بْنِ عَبَّاسٍ: مَا شَأنُ الْبَهِيمَةِ؟ قالَ: أََرَاهُ لِئََّ يُؤكَلَ لُحْمَهَا أوْ يُنْتَفَعَ بِهَا وَقَدْ فُعِلَ بِهَا ذلِكَ[. أخرجه أبو داود والترمذى.ولهما أيضاً عنه، قال: ]لَيْسَ عَلى الَّذِى يأتِى الْبَهِيمَةَ حَدٌّ[ .

7. (1620)- Yine İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün” buyurdu.” İbnu Abbâs´a: “Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün )” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “(Bu hususta Resûlullah´tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifade edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muamele yapılmıştır.” [Ebû Dâvud, Hudud 30, (4464); Tirmizî, Hudud 23, (1454).]

Ebû Dâvud ve Tirmizî´de şu rivâyet de gelmiştir: “Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir.”[100]

AÇIKLAMA:

Şârihler, dört mezhep imamlarının, hayvana temas eden kimsenin öldürülmeyip ta´zir cezasına maruz bırakılacağında müttefik olduklarını belirtirler. Hadis bu büyük amelden zecre (yasaklamaya) hamledilmiştir. Ulemâ, bu mevzuda İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ)´ın şu sözünü esas almıştır:

مَنْ اَتَى بَهِيمَةً فََ حَدَّ عَلَيْهِ “Hayvana temas edene hadd yoktur.” Atâ da bir soru üzerine, hayvana temas mevzuunda hadd olmadığını söyledikten sonra, “Bu kabih bir ameldir, kabihi takbih edin” diye cevap vermiştir. [101]

DÖRDÜNCÜ BÂB

KAZF (İFTİRA) HADDİ

ـ1ـ عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمّا نَزَلَ عُذْرِى قَامَ رسولُ اللّهِ # عَلى المِنْبَرِ فَذَكَرَ ذلِكَ وَتََ ـ تَعْنِى القُرْآنَ ـ فَلَمَّا نَزَلَ مِنَ المِنْبَر أمَرَ بِرَجُلَيْنِ وَالمَرأةِ فَضُرِبُوا حَدَّهُمْ، تَعْنى حَسَّانَ بْنَ ثَابِتٍ، وَمِسْطَحَ بْنَ أثَاثَةَ، وَحَمْنَةَ بِنْتََ جَحْشٍ[. أخرجه أبو داود .

1. (1621)- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Maruz kaldığım iftiradan beni temize çıkaran vahiy indiği zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minbere çıkıp, durumu hatırlattı ve ilgili âyeti (Nur 11-23) tilavet buyurdu. Minberden inince iki erkek ve bir kadına kazf haddi vurulmasını emretti. Ve derhal icra edildi. Burada hadd icra edilen şahıslar Hassân İbnu Sâbit, Mistah İbnu Üsâse ve Hamnâ Bintu Cahş (radıyallâhu anhüm) idi.” [Ebû Dâvud, Hudud 35, (4474, 4475).][102]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) kendisine yapılan iftiradan beraetini ifade eden vahyi özür kelimesiyle ifade ediyor: “İftiradan berî olduğumu ifade eden âyet, vahiy geldiği zaman” demeyip, “özrüm indiği zaman” diyor. Tercümeyi kastedilen mânaya göre yaptık.

2- Hz. Aişe´ye iftira (İfk) hâdisesini 715 numaralı hadiste bütün teferruatıyla anlattığımız için oraya müracaatı tavsiye ediyor, burada tekrar anlatmıyoruz.[103]

ـ2ـ وعن أبى الزناد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]جَلَدَ عُمَرُ بْنُ عَبْدِالْعَزِيز رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ عَبْداً في فِرْيَةٍ ثَمَانِينَ. قالَ أبُو الزِّنَادِ: فَسألتُ عَبْدَ اللّهِ بْنَ عَامِرِ بْنَ رَبِيعَةَ عَنْ ذلِكَ فقَالَ: أدْرَكْتُ عُمَرَ بْنَ الخَطَّابِ، وَعُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ، وَالخُلَفَاءَ، وَهَلُمَّ جَرَّا فَمَا رَأيْتُ أحَداً جَلَدَ عَبْداً في فِرْيَةٍ أكْثَرَ مِنْ أرْبَعِينَ[. أخرجه مالك.

2. (1622)- Ebû´z-Zinâd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ömer İbnu Abdilaziz (radıyallâhu anh) iftira sebebiyle bir köleye seksen sopa vurdu. Ebû´z-Zinâd der ki: “Bu hüküm hakkında, Abdullah İbnu Âmir İbni Rebîa´ya sordum. Bana şu cevabı verdi:

“- Ben, Osman İbnu Affân ve arkadan gelen diğer halifelerin zamanlarına yetiştim, hiç birisinin iftira sebebiyle köleye kırktan fazla vurduğunu görmedim!” [Muvatta, Hudud 17, (2, 828).][104]

AÇIKLAMA:

Zürkânî der ki: “Bu rivâyet, selefin iftira için seksen sopa hükmünü hür kimselere tatbik ettiklerine delildir. Selefi buna sevkeden şu âyet-i kerimedir: فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ “Cariyelere, muhsan olan kadınlara terettüp eden azabın yarısı vardır” buyurmaktadır.[105]

ـ3ـ عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: إذَا قَالَ رَجُلٌ لِرَجُلٍ يَايَهُودِىُّ: فاضْرِبُوهُ عِشْرِينَ، فإنْ قال يَا مُخَنَّثُ فَمِثْلُهُ، وَمَنْ وَقَعَ عَلى ذَاتِ مَحْرَمٍ فَاقْتُلُوهُ، هَذَا إذَا عَلِمَ[. أخرجه الترمذى .

3. (1623)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir insan diğer bir insana: “Ey Yahudi” diye hitab edecek olursa ona yirmi sopa vurun. “Ey muhannes (kadınlaşmış)” diyecek olursa yine o kadar ceza verin. Nikâhı haram olan birine, bunu bilerek muvakaa (aşk-ı memnû) yaparsa öldürün.” [Tirmizî, Hudûd 28, (1462).][106]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşine onu rencide edecek hitapta bulunmamasını emretmiştir. Hatta bu meseleye âyet-i kerimenin de yer verdiğini görürüz: “Ey iman edenler, bir kavm diğer bir kavm ile alay etmesin… Birbirlerinizi kötü lakablarla çağırmayın” (Hucurât11).

Sadedinde olduğumuz hadis, Müslümanın imanî vasfını reddedici hitaplardan kaçınmaya bilhassa dikkat çekip, bunu bir nevi iftira sayarak ciddi bir müeyyideye bağlamaktadır. Âlimler, “…Ey Yahudi!… demeyin” yasağıyla, “Ey Hıristiyan!..”, “Ey Mecusi!…”, “Ey kâfir!” gibi benzer hitapların da yasaklandığını anlamışlardır. Tîbî, Ey Yahudi! ifadesinde tevriye sanatı olduğunu, bu sözle küfür ve zillet kastedildiğini, çünkü “Yahudi” kelimesinin küçüklük ´e mesel olmak üzere zikredildiğini belirtir.

2- Nikâhı haram olan birisine bilerek cinsî temasta bulunmak da ölümü gerektiren bir cürümdür. Bu hadiste emir mutlaktır. Yani “Bu muvâkaayı bilerek yapan, muhsan mı, değil mi bakılmaz, öldürülür” mânası esastır.

Ahmed İbnu Hanbel bu hadisin zâhirine göre hükmetmiştir. Başkaları, bu ifadeyi zecre hamledip böyle bir teması, diğer zinâ hâdiseleri gibi değerlendirip fail muhsansa recme, gayr-ı muhsansa celdeye mahkum etmek gerektiğini söylemişlerdir. [107]

BEŞİNCİ BÂB

HADD-İ SİRKAT (HIRSIZLIK HADDİ)

Sirkatin dilimizdeki karşılığı hırsızlıktır. Başkasının malını gizlice almak mânasına gelir. Fakihler hırsızı şöyle tarif ederler: Başkasının mülkü olduğu kesinlikle bilinen nisab miktarı veya kıymeti nisab miktarını bulan korunan bir malı gizlice alan akil ve bâliğ kimsedir. Bu vasıflardan biri olmazsa haddi gerektiren şer´î hırsızlık tahakkuk etmemiştir. Nisabtan az olan malın alınması, çalanın çocuk olması, korunmayan bir malın alınması gibi… Cenâb-ı Hakk malın korunmasını hırsızlığı yasaklayıp, hırsıza ağır müeyyide getirmek suretiyle bağlamıştır.

Hırsızlığın cezası, hudud denen ağır suçlar sınıfına girer. Müeyyide âyetle tesbit edilmiştir. İnsanlar bunun cezasını azaltıp çoğaltamazlar, bir başka cezaya çeviremezler, affedemezler. İlgili âyet şöyle buyurur:

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا اَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبا نَكَاً مِنَ اللّهِ

“Erkek ve kadın hırsızın -o, irtikâb ettiklerine bir karşılık ve Allah´tan ibret verici bir ukubet olmak üzere- ellerini kesin…” (Maide 38).

Âyette sağ veya sol el olduğu belirtilmemiş ise de ulemâ sağ elin kesileceğinde icma etmiştir. Ancak yanlışlıkla sol el kesilecek olursa, bu şer´î cezanın yerine geçer mi geçmez mi ihtilâf edilmiştir. Zinâ ile ilgili âyette kadın önce zikredilirken, hırsızlıkla ilgili âyette erkek önce zikredilmiştir. Âlimler bunu, hırsızlığı daha ziyade erkeklerin, zinâyı da kadınların yapmasıyla izah ederler. “Çünkü derler, zinânın davetçisi kadındır, o rıza göstermese erkek bu işe tevessül edemez.”

İslâm mal emniyetini mühim bir esas kabul etmiş, malını müdafaa ederken öldürülenin şehid olacağını bildirmiştir. Hırsıza, elini kesmek gibi ağır bir ceza vermesinin felsefesi, mal emniyetine verdiği ehemmiyette ifadesini bulur. Mala yapılan gasp, yağma, kaçırma gibi diğer tecâvüzler hırsızlık sayılmamıştır ve çalanın cezası bu kadar ağır tutulmamıştır. Zîra bunlar hırsızlığa nazaran daha az vuku bulur. Ayrıca bunları beyyine ile ispat etmek kolaydır ve hükümete başvurunca geri alınabilir. Üstelik kişi, daha tedbirli ve dikkatli olmak suretiyle bunların vuku ihtimalini azaltabilir. Fakat hırsızlık öyle değildir, tedbiri yok gibidir.

Bu sebeplerle ceza, psikolojik şokla hissiyatın ve ruhun derinliklerinde caydırıcılık hasıl edecek şekilde ağır takdir edilmiştir: Elin kesilmesi… Hırsızlığa niyet edecek kimseyi, yakalanma halinde elinin kesilme ihtimali ciddi şekilde düşündürecek ve caydırıcı etki yapacaktır. Hanefîlerin el-İhtiyar adlı kitaplarında şu izaha yer verilir: “Öyle insan vardır ki, onu ne akıl durdurabilir ne de nakil. Bu kimselere ne diyanet tesir eder, ne de mürüvvet ve emanet gibi yüce duygular. Şâyet el kesmek, asmak ve benzeri ağır cezalar olmasaydı, bu kimseler başkalarının mallarını inâd olsun diye aşikâre almaktan veya gizlice çalmaktan çekinmezlerdi. Bu durumun getireceği fesad açıktır. Şu halde, fesadın önlenmesi, nizamın sağlanması için hırsıza bu ağır caydırıcı cezanın verilmesi münasip ve gerekli olmuştur. Kesme emri mutlak geldiğinden, elin kesilmesi hususunda hür ile köle eşittir…” Çocuk ve deli cezaya ehil sayılmadıkları için, hırsızlıkları sebebiyle elleri kesilmez.

Hırsızlığa şüphe getiren her şey el kesme cezasını kaldırır. Çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hududa giren dâvalarda “şüphe” nin hafifletici bir sebep olarak hadd cezasını düşüreceğini belirtmiştir.

إِدْرَأُوا الْحُدُودَ بِالشُّبُهَاتِ Söz gelimi: Mal atılmış mı, korunmakta mı şüpheli ise hadd kalkar. Alınan malın başkasına ait olduğu kesinlikle bilinmelidir. Çalınan malı sahibinin istemesi de şarttır.

Malın korunması örfe göre değişebilir. Korunmayan malın çalınması haddi gerektirmez. Nebbâş denen kefen soyguncusunun eli kesilmez, çünkü kefen korunmaz.

İlk defa çalanın sağ eli bilekten kesilir. İkincide sol ayağı, üçüncüde sol eli, dördüncüde sağ ayağı kesilir. Hanefîlere göre ikinci hırsızlıkta sol ayağı kesilir. Bir daha çalarsa artık el ayak kesilmez; tevbe edinceye kadar hapsedilir.

İmam Mâlik, İmam-ı Âzam, Şâfiî ve Cumhur-u ulemâ elin bilekten ayağın da topuktan kesileceğine hükmetmişlerdir. Hz. Ali, İmam Ahmed ve Ebû Sevr ayağın yarıdan kesileceğini söylemişlerdir. Seleften bazıları elin dirsekten, diğer bazıları da omuzdan kesileceğini söylemiştir.[108]

ـ1ـ عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمْ تُقْطَعْ يَدُ سَارِقٍ عَلى عَهْدِ رسولِ اللّهِ # في أدْنى مِنْ ثَمَنِ المِجَنِّ تُرْسٌ أوْ جَحَفَةُ)ـ1(، وَكَانَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا ذَا ثَمَنٍ[

:______________)ـ1( المجن. بكسر الميم، وفتح الجيم. وهو مفعل من اجتنان، وهو استتار مما يحاذره انسان في الحرب، والجحفة: بفتح الجيم والحاء، ثم فاء: هي الدرقة، وقد تكون من خشب أو عظم، وتغلف بالجلد أو غيره، والترس مثله، ولكن يطابق فيه بين جلدين.

1. (1624)- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, hırsızın eli, bir deri kalkanın değerinden daha düşük bir eşya için kesilmezdi. Kalkan, türs veya hacefe diye iki çeşitti, ikisinin de belli bir değeri vardı.” [Buhârî, Hudud 13; Müslim, Hudud 5, (1684); Muvatta, Hudud 24, (2, 832); Tirmizî, Hudud 16, (1445); Ebû Dâvud, Hudud 11, (4383); Nesâî, Sârik 9, (8, 77-81).][109]

AÇIKLAMA:

Hadiste, kolun kesilmesini gerektiren asgarî nisab belirtilmektedir: Kalkanın fiyatı. Bu miktar kalkandan kalkana değişir. Normalde en düşük değerde olanın fiyatı esastır. Hz. Aişe iki çeşit kalkandan söz etmektedir: Türs ve hacefe. Türs tahta veya kemikten yapılıp üzerine deri ve benzeri bir zar geçirilen korunma aleti olarak ifade edilir. Hacefe de kalkandır. Bazı âlimler “ikisi aynıdır” demiş, bazıları “bunun derisinin çift kat olacağını” söylemiştir.

Nisabda kalkan esas alınınca, onun değerinin de cari olan para biriminden bilinmesi gerekir. Rivâyetlerde, o devirde en ucuz kalkan fiyatının üç dirhem olarak geldiği belirtilir. Bu sebeple bazı âlimler bunu esas alarak üç dirhemden daha ucuz bir mal için el kesilmeyeceğini söylemiştir.

İbnu Hacer, rivâyetlerin ihtilâfı sebebiyle, ulemânın nisab konusunda, yirmi farklı görüş ileri sürdüklerini belirtir; ne kadar değersiz bile olsa çalınan her şey için kol kesilebileceğine hükmeden Zâhirîlerden tek dirhem, iki dirhem, üç dirhem; çeyrek, yarım, dört dinara kadar çıkan.., daha aşağısı için kol kesilmez diyen görüşler de vardır.

Ulemânın bu meselede yaptıkları ihtilâf, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´tan gelen rivâyetlerin ihtilâfından ve bunların değerlendirme ve yorumunda vardıkları farklı neticelerden ileri gelir. Şerh kitaplarında farklı görüşler beyan edilirken, âlimlerin kendi mezhep görüşlerinin haklılığını gösterme sadedinde taassuba düşüp mukabil görüşlerin hatasını belirtmede sert ifadelere yer verdiklerine bile rastlanır. Biz meselenin o cihetine ve hatta görüşlerin dayandıkları delillerin tahliline girmeden, başlıcalarını kaydedeceğiz

1- Zâhirîlere göre, el kesmek için, çalınan malın nisabı aranmaz, azçok müsavidir. Hasan-ı Basrî ve Haricîler ile Şâfiî âlimlerinden İbnu Bintu´ş-Şâfiî de bu görüştedirler.

2- İmam Şâfiî´ye göre, nisab, çeyrek altın dinar veya o kıymette maldır. Hz. Aişe, Ömer İbnu Abdilaziz, Evzâî, Leys, Ebû Sevr, İshak, İmam Mâlik, Ahmed ibnu Hanbel vs. de bu görüştedirler.

3- Hz. Ömer, Süleyman İbnu Yesâr, İbnu Şübrüme, İbnu Ebî Leylâ ve bir rivâyette Hasan-ı Basrî gibi bir grup selef, eli kesmeyi gerektiren nisabın beş dirhem olduğunu söylemiştir.

4- Ebû Hanife ve ashabına göre nisab on dirhemdir, daha az değerdeki çalıntı için el kesilmez.

5- İbrahim Nehâî´ye göre nisab 40 dirhemdir, yani dört altın dinar.

Müteakip rivâyetlerde bu görüşlerin dayandığı deliller kısmen beyan edilmiş olacak.[110]

ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]قَطَعَ النَّبىُّ # سَارقاً في مَجنٍّ قِيمتُهُ ثَثَةُ دَرَاهِمَ[. أخرجهما الستة

2. (1625)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç dirhem kıymetindeki bir kalkanı çalan hırsızın elini kesti.” [Buhârî, Hudud 13, Müslim, Hudud 6, (1684); Muvatta, Hudud 24, (2, 832); Tirmizî, Hudud 16, (1445); Ebû Dâvud, Hudud 11, (4484); Nesâî, Sârik 9, (8, 77-82).][111]

AÇIKLAMA:

Hadiste, hırsızın elini bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kesmiş gibi bir ifade mevcuttur. Bu, “kestirdi” veya “kesilmesine hükmetti” demektir. Bu çeşit haddlerin icrasını bizzat Resûlullah yapmazdı.[112]

ـ3ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: لَعَنَ اللّهُ السَّارِقَ يَسْرِقُ الْبَيْضَةَ فَتُقْطَعُ يَدُهُ، وَيَسْرِقُ

الحَبْلَ فَتُقْطَعُ يَدُهُ. قالَ ا‘عْمَشُ: وَكَانُوا يَرَوْنَ أنَّهَ بَيْضُ الحَدِيدِ، وَإنَّ مِنَ الحِبَالِ مَا يُسَاوِى دَرَاهِمَ[. أخرجه الشيخان والنسائى .

3. (1626)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Allah, bir yumurta çalıp da eli kesilen, bir ip çalıp da eli kesilen hırsıza lânet etsin.”

A´meş der ki: “Buradaki yumurtadan maksadın demir topağı olduğu, bazı iplerin de üç ve daha fazla dirhem ettiği kanaatinde idiler.” [Buhârî, Hudud 13, 7; Müslim, Hudud 7, (1687); Nesâî, Sârik 1, (7, 65).][113]

AÇIKLAMA:

Muhtemelen burada Resûlullah “yumurta” ve “ip”le elin kesilmesine sebep olan asgarî nisâbı kastetmiştir.Yani ip, yumurta gibi kıymetsiz şeyleri çalarak hırsızlığa alışan kimse, bu değersiz şeylerle alıştığı hırsızlık sebebiyle elini kaybedebilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumu hatırlatarak daha işin başında, ehemmiyetsiz gibi görünen bu alışkanlıklara düşülmemesini ikaz buyurmaktadır.

Hırsıza Allah´tan lanet edilmeye gelince: Bu, muayyen bir şahıs zikredilerek yapılmış bir lanetleme değildir, mutlaktır. Muayyen bir şahsa lanet tecviz edilmez ise de, bu hadis mutlak şekilde lanet okumanın caiz olacağını göstermektedir. Bazı âlimler, hadd icra edilmezden önce mücrime lanet okumanın caiz olacağını; hadden sonra ise, -hadd işlenen günaha keffaret olacağı için- lanetin caiz olmayacağını söylemiş ise de buna da itiraz edenler olmuştur.[114]

ـ4ـ وعن أمية المخزومى رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]أُتِىَ النَّبىُّ # بِلِصٍّ قَدِ اعْتَرَفَ وَلَمْ يُوجَدْ مَعَهُ مَتَاعٌ، فقَالَ لَهُ: مَا إخَالُكَ سَرَقْتَ؟ فَقَالَ: بَلى، فَأعَادَ عَلَيْهِ مَرَّتَيْنِ أوْ ثَثاً كُلُّ ذلِكَ يَعْتَرِفُ، فَأمَرَ بِهِ فقُطِعَ وَجِئَ بِهِ، فقَالَ #: اسْتَغْفِرِ اللّهَ وَتُبْ إلَيْهِ، فقَالَ: أسْتَغْفِرُ اللّهَ تَعالى وَأتُوبُ إلَيْهِ، فقَالَ #: اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ ثَثاً[. أخرجه أبو داود والنسائى .

4. (1627)- Ümeyye el-Mahzûmî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bir hırsız getirildi. Suçunu itiraf etmişti. Ancak çaldığı eşya beraberinde bulunmadı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (hadden kurtarmak maksadıyla): “Senin çaldığını zannetmiyorum” dedi. Hırsız: “Hayır çaldım” diye te´yid etti. (Resûlullah) sözlerini aynı şekilde iki veya üç kere tekrar etti.
Sonunda, elinin kesilmesini emretti ve kesildi. Sonra hırsız Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirildi. Efendimiz:

“- Allah´a tevbe ve istiğfarda bulun!” diye nasihat etti. Adamcağız:

“- Allah´a tevbe ediyor, O´ndan mağfiret diliyorum” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da:

“- Allahım, onu mağfiret et!” diyerek üç kere duada bulundu.” [Ebû Dâvud, Hudud 8, (4380); Nesâî, Sârik 3, (8, 67).][115]

AÇIKLAMA:

1- Rivâyette, hırsız yakalanmış ve suçunu itiraf da etmiş olmasına rağmen, çaldığı eşya fiilen görülmediği için, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a “çalmadım” dese hadden kurtulma şansı mevcuttur. Bu sebeple, Hz. Peygamber, adamı hadde maruz kalmaktan kurtarmak maksadıyla, “Senin çaldığını zannetmiyorum” diyerek telkinde bulunur. Ancak adam, belki de dinin bu meseledeki esprisini bilmediği için gerçeği itiraftan ayrılmıyor.

2- Âlimler, bu hadisten hareketle, mücrime onu hadden kurtaracak telkinin caiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır.

3- Hadisten anlaşılan diğer bir husus, mücrime, tevbe etmesini söyleme gereği. O, bu sözü dinleyerek istiğfarda bulunacak olursa, Allah´tan mağfireti için dua edilecektir.[116]

ـ5ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها ]أنَّ قُرَيشاً أهمَّهُمْ شَأنُ المَخْزُومِيَّةِ الَّتِى سَرَقَتْ، فقَالُوا: مَنْ يُكَلِّمُ فِيهَا رسولَ اللّهِ #؟ فقَالُوا: وَمَنْ يَجْتَرِئُ عَلَيْهِ إَّ أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما. حِبُّ رسولِ اللّهِ #، فَكَلَّمَهُ أُسَامَةُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ فََقَالَ: أتَشْفَعُ في حَدٍّ مِنْ حُدُودِ اللّهِ تَعالى؟ ثُمَّ قَامَ فَاخْتَطَبَ، ثُمَّ قَالَ: إنَّمَا أهْلَكَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ أنَّهُمْ كَانُوا إذَا سَرَقَ فِيهِمُ الشَّرِيفُ

تَرَكُوهُ، وَإذَا سَرَقَ فِيهِمُ الضَّعِيفُ أقَامُوا عَلَيْهِ الحَدَّ، وَايْمُ اللّهِ لَوْ أنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا[. أخرجه الخمسة.وفي رواية أبى داود والنسائى عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّ امْرَأةَ مَخْزُومِيَّةً كانَتْ تَسْتَعِيرُ المَتَاعَ[.زاد النسائى: ]عَلَى ألْسِنَةِ جَارَاتِهَا وَتَجْحَدُهُ فَأمَرَ النَّبىُّ # بِقَطْعِ يَدِهَا[ .

5. (1628)- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Hırsızlık yapan Mahzumlu kadının durumu Kureyşlileri fazlasıyla üzdü.

“- Bu kadın hakkında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nezdinde kim müessir bir şefaatte bulunabilir ” diye adam aradılar.

“- Bu işe, sadece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın çok sevdiği Üsâme İbnu Zeyd (radıyallâhu anhümâ) cür´et edebilir” dediler. Üsâme (huzura çıkarak), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a şefaat talebinde bulundu. Efendimiz:

“Allah´ın hududundan bir hadd hususunda şefaat mi taleb ediyorsun ” diye çıkıştı. Sonra kalkıp cemaate şu hitabede bulundu:

“- Sizden öncekileri helâk eden şey şudur: İçlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptı mı onu terkedip (ceza vermezlerdi). Aralarında kimsesiz zayıf birisi hırsızlık yapınca derhal ona hadd tatbik ederlerdi. Allah´a yemin olsun! Muhammed´in kızı Fatıma hırsızlık yapmış olsa mutlaka onun da elini keserdim.” [Buhârî, Hudud 11, 12, 14, Şehâdat 8, Enbiyâ 50, Fedâilu´l-Ashâb 18, Megâzî 52; Müslim, Hudud 8, 1688; Tirmizî, Hudud 9, (1430); Ebû Dâvud, Hudud 4, (4373, 4374); Nesâî, Sârik 5, (8, 74, 75).][117]

Ebû Dâvud ve Nesâî´nin, İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ)´den kaydettikleri bir rivâyette şöyle denmiştir: “Mahzum kabilesinden bir kadın, mal istiâre ederdi.”

Nesâî´de şu ziyade mevcuttur: “Mahzumlu kadın (tanınmış komşularının) diliyle bazı malları âriyet olarak almıştı.”

AÇIKLAMA:

1- Nesâî´nin rivâyetindeki bir açıklamaya göre bu kadın, Mekke Fethi Seferi sırasında hırsızlık yapmıştır. Bazı zinet eşyalarını, tanınmış kimseleri araya koyarak iâreten almış, sonra satıp parasını temellük etmek istemiş, ancak, bu ihaneti açığa çıkartılarak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a götürülmüştür. Resûlullah hadde hükmedince kadını kurtarmak isteyenler, Resûlullah nezdinde şefaati muteber birisini aramışlar, Resûlullah´ın çokca sevgi ve takdirlerine mazhar Üsâme (radıyallâhu anh)´yi uygun bulup göndermişlerdir.

Üsâme maksadını ifade edince, Hz. Peygamber öylesine öfkelenir ki, vech-i mübarekleri renklenir.

2- Rivâyetler, sonradan kadının samimiyetle tevbe edip, İslâm´ı tam yaşadığını, evlenip aile kurduğunu belirtir. Hz. Aişe: “Bu işten sonra bana gelir, ben de onun hacetini Resûlullah´a intikal ettirmede aracı olurdum”der.

3- Bazı rivâyetler de, kadının âriyet olarak aldığı zinetleri sattığı, bu yüzden elinin kesildiği ifade edilir. Bir kısım alimler, bundan hareketle, emaneten alınan eşya, değerce nisap miktarında ise, inkârı halinde elinin kesileceğini söylemiştir. Ahmed İbnu Hanbel ve İshak İbnu Râhuye bu görüştedir. Fakat Medine ve Kûfe ulemâsı ile cumhur ve Şâfiîler: “Emaneten alınan malın inkârı ile el kesilmez” derler. Nevevî bu görüşü te´yiden şu açıklamayı yapar: “Hadis kadının elinin, hırsızlığı sebebiyle kesildiğini ifade eder. Emaneten alıp inkar, bu ayrı bir durumdur. Rivâyette bunun da zikri, kadını tavsif ve tarif etmek içindir, elinin o yüzden kesildiğini belirtmek için değildir. Nitekim rivâyetin bazı vecihlerinde: “Kadın hırsızlık etti ve eli hırsızlık sebebiyle kesildi” diye sarih olarak ifade edilir. Binaenaleyh rivâyetleri te´lif etmek için bu rivâyeti de nazar-ı dikkate almak gerekir, çünkü anlatılan hâdise, aynı hâdisedir.”

Bu rivâyetten âlimler şu hükmü çıkarmışlardır: Hududa giren bir suç işlenir, bu da imama (veya naibi, kadı gibi resmî makamlara) ulaşırsa bunu örtbas ettirmek, affettirmek için yapılacak her çeşit teşebbüs haramdır. Ama resmiyete intikal etmeden yapılırsa caizdir.

Hadd dışında kalan suçlar için şefaat her zaman ve şartlarda caizdir.[118]

ـ6ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]سُئِلَ النَّبىُّ # عَنِ الثَّمَر المُعَلّقِ)ـ1( فقَالَ: مَنْ أصَابَ بِفيهِ مِنْ ذِى حَاجَةٍ غَيْرَ مُتَّخِذٍ خُبْنَةً فََ شَئَ عَلَيْهِ[. أخرجه أصحاب السنن، وهذا لفظ الترمذى .

وزاد أبو داود والنسائى: ]وَمَنْ خَرَجَ مِنْهُ بِشَئٍ فَعَلَيْهِ غَرَامَةُ مِثْلِهِ وَالْعُقُوبَةُ وَمَنْ سَرَقَ مِنْهُ شَيْئاً بَعْدَ أنْ يُؤْوِيهُ الجَرِينَ)ـ2( فَبَلَغَ ثَمَنَ المِجنِّ)ـ3( فَعَلَيْهِ الْقَطْعُ، وَمَنْ سَرقَ دُونَ ذلِكَ فَعَلَيْهِ غَرَامَةُ مِثْلِهِ وَالْعُقُوبَةُ[.وزاد النسائى: ]وََ قَطْعَ في حَرِيسَةِ الجَبَلِ، فَإذَا ضَمّهَا المُرَاحُ قُطِعَتْ في ثَمَنِ المِجَنِّّ[.»الخُبنَةُ« مَا يُحْمَلُ في الحضن، وقيل: مَا يؤخذ في خبنة الثوب، وهو ذيله.»وَالحَريسَةُ« السرقة.»وَحَريسَةُ الجَبَلِ« أيضاً: الشاة التي يدركها الليل قبل أن تصل إلى مأوَاها.»وَالَمُرَاحُ« بضم الميم: الموضع الذي تأوى إليه الماشية لي .

)ـ1( الثمر المعلق: هو الشجر قبل قطعه.

)ـ2( الجرين: موضع يجمع فيه التمر للتجفيف كالبيدر الحنطة.

)ـ3( ثثة دارهم، أو اربع دينار كما ورد في رواية الترمذي، أو عشرة دراهم، أو دينار كما جاء في رواية بي داود.

6. (1629)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a dalındaki meyveden sorulmuştu. Şu cevabı verdi:

“- İhtiyaç sahibi olmak kaydıyla, eteğine almaksızın, sadece yiyene bir şey gerekmez.” [Tirmizî, Büyû 54, (1289); Ebû Dâvud, Hudud 12, (4390); Nesâî, Sârik 11-12, (8, 84-86).]

Ebû Dâvud ve Nesâî´de şu ziyade mevcuttur: “Kim ağaçtan beraberinde meyve götürürse, aldığının bedelini iki katıyla borçlanır ve ayrıca ceza da çeker. Kim de kurutma yerine getirilmiş olan meyveden bir şeyler çalar ve bunun miktarı da bir kalkanın değerine ulaşırsa kolunun kesilmesi gerekir. Kim de bu miktardan az çalarsa aldığı miktarın iki misli borç öder ve ayrıca ceza çeker.”

Nesâî´de şu ziyade vardır: “Meradan çalınan koyun için el kesilmez. Eğer bu hayvan ağılda idiyse kalkan değerinde olanı için el kesilir.[119]

AÇIKLAMA:

1- Metinde غَرَامَةُ مِثْلِهِ “…bir mislini borçlanır” ibaresi, aslında غَرَامَةُ مِثْلَيْهِ “…iki misli borçlanır” şeklindedir. Tercümede düzelttik.

2- Meyve henüz toplanıp işlenme mahalline getirilmemiş ise, ihtiyaç sahibinin ondan yemesine bu hadiste ruhsat verilmektedir, yeter ki eteğine veya sepetine de almamış olsun.

3- Ahmed İbnu Hanbel´in bir rivâyetinde durum biraz daha açıklanarak ifade edilmiştir:

وَمَنِ احْتَمَلَ فَعَلَيْهِ ثَمَنُهُ مَرَّتَيْنِ وَضَرْبُ نِكَالٍ “Kim beraberinde taşırsa değerini iki katıyla öder, ayrıca ibret dayağı atılır.” Böylece hadiste zikredilen ukubetten (cezadan) ne kastedildiği anlaşılmış olmaktadır.

Bagavî´nin Şerhu´s-Sünne´de belirttiğine göre, İmam Mâlik ve Şâfiî (rahimehumallah): “Meyve, ağaçtan toplanmış, korunma altına alınmışsa bundan almak haramdır, alınan nisab miktarını bulursa el kesmeyi gerektiren hırsızlık olur” diye hükmetmişlerdir. Ebû Hanife bu meselede Râfi´ İbnu Hudeyc´in -Ebi Dâvud´da- rivâyet ettiği, َقَطْعَ فِى ثَمَرٍ وََ كَثَرٍ “Meyve ve hurma özü[120] sebebiyle el kesilmez” hadisinin zâhirini esas alarak, taze meyve sebebiyle el kesilemeyeceğine hükmetmiştir. Meyve ağacın başında olsun, korunma altına alınmış olsun farketmez, çünkü hadiste “meyve” mutlak gelmiştir.

Ebû Hanife merhum, et, süt ve içecekleri de buna kıyas ederek, tazelerinden el kesilmeyeceğine hükmetmiştir.

Sübülü´s-Selâm´da bu hadisten çıkarılan hükümler şöyle hülâsa edilir:

1- Muhtaç kişinin, açlığını gidermek için yiyecek miktarda meyve alması mübahtır.

2- Beraberinde meyve götürmesi haramdır. Götürmek üzere aldığı, şu durumlardan biriyle olur:

a) Meyve toplanıp işlenme mahalline konmadan önce alınmıştır, bu durumda borçlanma ve ceza vardır.

b) Meyve toplanıp, işlenme yerine getirildikten sonra alınmıştır. Bu durumda alınan miktar nisaba ulaşırsa eli kesilir.[121]

ـ7ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: َ قَطْعَ في كَثَرٍ، وََ ثَمَر مُعَلّقٍ، وََ حَرِيسَةِ جَبَلٍ، وََ على خِيَانَةٍ، وََ في انْتِهَابٍ، وََ خَلِيسَةٍ[. أخرجه رزين.»الْكَثَرُ« جمار النخل.»والخَلِيسَةُ« الشئ المختلس المسلوب المنهوب .

7. (1630)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hurma özü için, ağacın başındaki meyve için, dağda otlayan (ağıla girmemiş) koyun için, ihanet edilen emânet için, yağmalanılan için, kapıp kaçırılan için el kesilmez.” [Rezin ilavesidir.][122]

AÇIKLAMA:

Rezin´den kaydedilen bu rivâyet lafzan olmasa da mânen Kütüb-i Sitte´de yer alır. Nitekim ilk kısmında temas edilen hurma özü, ağacın başındaki meyve, dağda otlayan koyunla ilgili hüküm önceki hadiste geçti. Geri kalan kısımla ilgili olarak Hz. Câbir (radıyallâhu anh)´den Tirmizî ve Nesâî´de gelen bir rivâyet şöyle: لَيْسَ عَلَى خَائِنٍ وََ مُنْتَهِبٍ وََ مُخْتَلِسٍ قَطْعٌ “Hâine, yağmacıya, kaçırana el kesme yoktur”.

Hâini, İbnu´l-Hümam şöyle izah eder: “Kendisine itimâd edilerek âriyet veya emânet yoluyla verilen bir mala el koyarak zayi olduğunu iddia eden veya bu malın kendisine âriyet veya emânet olarak intikal etmiş olduğunu inkâr eden kimsedir. Hâini: “Mal sahibine hayırhah görünerek malını gizlice alan kimse” diye de tarif etmişlerdir.

Müntehib: Göz göre göre alan, yağmalayan kimseye denir.

Muhtelis: Bu da, bir malı el çabukluğu ile, evden veya sahibinin elinden kapıp alan demektir.

Mutarrızî, el-Muğrib´de ihtilâsı: “Bir şeyi âşikâre yani açıktan açığa sür´atle almak” diye tarif eder, kapmak kelimesiyle ifade edilir. Dolayısıyla muhtelis´e de kapkın diyebiliriz, ancak kapkın tâbirimiz bu mânada dilimizde ıstılahlaşmış değildir.

Nevevî, Müslim Şerhi´nde -bahsin bidâyetinde de belirttiğimiz üzere-Kadı İyâz´dan şu açıklamayı iktibas eder: Allahu Zülcelal hazretleri el kesme cezasını sadece hırsız için vacib kılmıştır. Kapma, yağma, gasb gibi diğer merdud amellere el kesme hükmü koymamıştır. Çünkü, bunlar hırsızlığa nisbetle nadirattandır. Ayrıca, devlet makamlarına müracaatla bunların geri alınmasını taleb etme imkânı da vardır, hırsızlığın aksine bunlar için beyyine (ıspatlayıcı delil) ikâme etmek de kolaydır. Bu sebeplerle hırsızlığı daha büyük bir suç kıldı, çok ağır bir ceza takdir etti, tâ ki onu men etmede, ona tevessülden caydırmada daha müessir olunsun”.[123]

ـ8ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]جِئَ إلى النَّبىِّ # بِسَارِقٍ فقَالَ: اقْتُلُوهُ، فقَالُوا يَارسولَ اللّهِ: إنَّمَا سَرَقَ، فقَالَ: اقْطَعُوهُ فَقطِعَ، ثُمَّ جِئَ بهِ الثانِيَةَ؟ فقَالَ: اقْتُلُوهُ، فقَالُوا يَا رسولَ اللّهِ: إنَّمَا سَرَقَ؟ فقَالَ: اقْطَعُوهُ، ثُمَّ أُتِىَ بِهِ الرَّابِعَةَ، فقَالَ: اقْتُلُوهُ، فقَالُوا يَا رَسُولَ اللّهِ: إنَّمَا سَرَقَ، فقَالَ: اقْطَعُوهُ، فَأُتِىَ بِهِ الخَامِسَةَ، فقَالَ: اقْتُلُوهُ. قَالَ جَابِرٌ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: فَانْطَلَقْنَا بِهِ فَقَتَلْنَاهُ، ثُمَّ اجْتَرَرْنَاهُ فَألْقَيْنَاهُ في بِئْرٍ، وَرَمَيْنَا عَلَيْهِ الحِجَارََةَ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

8. (1631)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm)´a bir hırsız getirilmişti.

“-Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine:

“-Ey Allah´ın Resûlü, bu adam sadece çaldı” denildi. Bunun üzerine

“-Öyleyse (elini) kesin!” dedi ve derhal eli kesildi. Sonra aynı adam ikinci sefer getirildi. Yine:

“-Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine:

“-Ey Allah´ın Resûlü, bu adam hırsızlık yaptı” dendi. Bunun üzerine

“-Öyleyse kesin!” dedi ve derhal (sol ayağı) kesildi. Sonra üçüncü sefer getirildi ve hırsızlık yaptığı söylendi. Hz. Peygamber:

“-Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine:

“Ey Allah´ın Resûlü, bu adam hırsızlık yaptı” denildi. Bunun üzerine:

“-(Sol elini) kesin!” diye emretti. Sonra aynı adamı dördüncü kere getirdiler.

“-Öldürün onu!” buyurdu. Kendisine:

“-Ey Allah´ın Resûlü, bu adam hırsızlık yaptı” dediler. Bunun üzerine

“-(Sağ ayağını da) kesin!” diye emir buyurdu. Aynı adam beşinci sefer getiririldi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

“Öldürün onu” diye emretti. Hz. Câbir (radıyallâhu anh) der ki: “A-damı götürüp öldürdük. Sonra sürüyerek götürüp bir kuyuya attık. Üzerini de taşla doldurduk.” [Ebû Dâvud, Hudud 20, (4410); Nesâî, Sârik 15, (890, 91)[124]

AÇIKLAMA:

Muhaddisler, bu hadisin, senette yer alan Mus´ab İbnu Sâbit sebebiyle zayıf olduğunu belirtirler. Esasen şeriatte hırsızlık sebebiyle ölüm cezası yoktur. Tîbî merhum hadisin zayıflığı meselesine girmeden, mâkul bir açıklamasını yapar. Kütüb-i Sitte hadislerini za´fı sebebiyle reddetmektense, makul açıklamasını yapmanın daha faydalı olacağı inancındayız. Bu sebeple, Tîbî´nin yorumunu kaydediyoruz: “Herifin kuyuya atılması, hakaret ve alçaklığı sebebiyle öldürülmüş olduğuna delil olur. Çünkü, davranışı hiçbir surette Müslümana yakışmaz. Büyük günah irtikab etse bile mücrimin hurmeti korunur ve namazı kılınır, hususen hadd tatbik edilip günahından temizlenmesinden sonra. Mamafih bu adamın irtidat etmiş olması, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, buna vâkıf olmuş bulunması da muhtemeldir. Nitekim irtidât etmiş olan Ureynelilere de böyle şiddetli davranmış ve hatta müsleye yer vermişti. Herifin, kesimden sonra öldürmeyi gerektiren (küfür ve isyan dolu) sözler sarfetmiş olması da muhtemeldir”.

Hattâbî der ki: “Ben, kişinin ne kadar tekrar etse bile hırsızlığı sebebiyle kanını mübah addeden tek bir fakih görmedim. Ancak İmam Mâlik´in mezhebinde denir ki, yeryüzünde fesad çıkaranların teczi yerinde imamın içtihad yetkisi vardır, dilerse had´de ziyadede bulunabilir, öldürülmesini uygun gördüğü taktirde öldürtebilir. Bu nokta-i nazardan, hadiste durumu beyan edilen ve ölümüne hükmedilen hırsız, yeryüzünde fesad çıkaranlardan biri telâkki edilmiş olabilir. Bu hususu te´yid eden karine, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hırsız için, birinci gelişinde: “Öldürün” demiş olmasıdır. Demek ki, adam fesadıyla meşhur birisi idi. Değilse ilk gelişinde “öldürün!” diye emir vermezdi.

İmam Şâfiî: “Bu ve başka hadiste geçen, (dördüncü seferde) öldürme hükmü mensûhtur. Bu hususta ulemâ arasında bildiğim kadarıyla ihtilâf mevcut değildir” der.

Bazı şârihler: “Şâyet hadis sahihse, bu tatbikat, Allah´ın vahyi ile Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a has bir fiil kabul edilmelidir” demiştir.

Hulâsa hadisle ilgili bu ve başka bir kısım yorumlar, hadisin ulemânın ittifakla benimsediği hükme uymayan bir muhtevâ taşıması sebebiyle yapılmıştır. Hiçbir âlim, hırsızlık sebebiyle ölüme hükmetmemiştir.[125]

ـ9ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: إذَا سَرَقَ الْعَبْدُ فَبِيعُوهُ وَلَوْ بِنَشٍّ)ـ1([. أخرجه أبو داود والنسائى.»النَّشُّ« النصف من كل شئ .

______________ )ـ1( النش بفتح النون، وتشديد الشين عشرون درهما نصف أوقية، والمعنى بعه ولو بثمن بخس.

9. (1632)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm): “Köle hırsızlık yaparsa, onu bir mangıra da olsa satın gitsin”´ buyurdular.” [Ebû Dâvud, Hudud 22, (4412); Nesâî, Sârik 16, (8,91).][126]

AÇIKLAMA:

1- Hırsızlık, köle için değerini düşüren bir kusurdur. Satılırken kusurunun belirtilmesi gerekir.

2- Bir mangır diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı neşş´dir. Neşş, “yarım” mânasına gelir. 40 dirhem ağırlığında olan bir okiyyenin yarısına da neşş denmiştir. Bu durumda, lügat olarak 20 dirhemlik bir ağırlığı ifade eder ise de, hadiste “ne kadar ucuza gitse de” mânasında kullanılmıştır. Bu mânada dilimizde, bir mangır veya bir pul tâbirleri kullanılmaktadır. Eskiler, gâvur parasıyla bir paraya derlerdi.

Aliyyu´l-Kârî, Şerhu´s-Sünne´den naklen şu bilgiyi kaydeder: “Âlimler dediler ki: “Bir köle hırsızlık yaptı ise, kaçmış da olsa, kaçmamış da olsa eli kesilir”. İbnu Ömer´den rivâyet edildiğine göre, onun bir kölesi kaçakken hırsızlık yapmıştı. Bunu Saîd İbnu´l-Âs´a göndererek elini kesmesini istedi. Saîd: “Kaçak kölenin hırsızlığı sebebiyle eli kesilmez” diye bu işten imtina etti. Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ): “Bu hükmü hangi kitapta bulmuşsun ” diyerek kesilmesini emretti ve eli kesildi.”

Ömer İbnu Abdilaziz´in de hırsızlık yapan kölenin elini kestirdiği rivâyet edilmiştir. İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve fukahanın kâhir ekseriyeti böyle hükmetmiştir.[127]

ـ10ـ وعن أزهر بن عبداللّه الحرازى ]أنَّ قوْماً مِنَ الْكَِعِيِّينَ سُرِقَ لَهُمْ مَتَاعٌ فَاتَّهَمُوا أُنَاساً مِنَ الحَاكَةِ، فَأتَوْا بِهِمُ النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: فَحَبَسَهُمْ أيّاماً، ثُمَّ خَلَّى سَبِيلَهُمْ، فَأتَوُا النُّعْمَانَ فقَالُوا: خَلَّيْتَ سَبِيلَهُمْ بِغَيْر ضَرْبٍ وََ امْتِحَانٍ، فقَالَ لَهُمْ النُّعْمَانُ: مَا شِئْتُمْ. إنْ شِئْتُمْ ضَرَبْتُهُمْ، فإنْ خَرَجَ مَتَاعُكُمْ فَذَاكَ، وَإَ أخَذْتُ لَهُمْ مِنْ ظُهُورِكُمْ مِثْلَ مَا أخَذْتُ مِنْ ظُهُورهِمْ، فقَالُوا هذَا حُكْمُكَ؟ فقَالَ هذَا حُكْمُ اللّهِ، وَحُكْمُ رسُولِهِ #[. أخرجه أبو داود والنسائى .

10. (1633)- Ezher İbnu Abdillah el-Harâzî anlatıyor: “(Yemenli) Kelâ´ kabilesinden bir grubun malı çalındı. Bunlar, bir kısım dokumacıları itham ettiler. Dokumacıları alarak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)´in ashabından olan Nu´mân İbnu Beşîr´e getirdiler. Nu´mân onları bir kaç gün hapsetti, sonra salıverdi. (Şikâyetçiler), Nu´mân´a gelip: “Sen onları dayaksız, azarsız salıverdin, olur mu ” dediler. Nu´mân onlara:

“-Ne istiyorsunuz Onları dövmemi istiyorsanız döverim. Malınız çıkarsa alırsınız. Ama dövdüğüm halde malınız çıkmazsa, onlara vurduğum kadar da size vururum” dedi.

“-Yani hükmün bu mu ” dediler. Nu´mân (radıyallâhu anh):

“-(Hayır bu benim değil), Allah ve Resûlü´nün (aleyhissalâtu vesselam) hükmüdür´” cevabını verdi.” [Ebû Dâvud, Hudud 10, (4382); Nesâî, Sârik 2, (8, 66).] [128]

AÇIKLAMA:

Töhmet durumunda hapsetmek dinimizde caizdir. Şârihler töhmet üzerine, Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)´in bazılarını hapsettiğini kaydederler.

Ebû Dâvud, rivâyetin sonuna açıklayıcı mahiyette şu notu ekler: “Nu´ mân (radıyallâhu anh), onları bu sözüyle korkutmuştur. (Hadis, ithama mâruz kalan kimsenin) suçu itiraf etmedikçe dövülemeyeceğini ifade eder”

Sindî´ye göre, Ebû Dâvud hazretleri, bu açıklayıcı notla, hırsızlık suçuyla ittiham edilenleri dövmenin helâl olmayacağına işaret etmiş olmaktadır. Çünkü, Nu´mân İbnu Beşîr: “Onları dövmek caiz olsaydı, itham edilen suçu ispatlanmaması halinde, kısas olarak sizin de dövülmeniz gerekirdi” mânasında ifadede bulunmuştur.

Hülâsa, fukaha bu hadisten, hırsızın konuşturulması için dövülemiyeceği, ancak hapsedilebileceği hükmünü çıkarmıştır.[129]

ـ11ـ وعن أبى ذرّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]دَعَانِى رسولُ اللّه # فقالَ: كَيْفَ أنْتَ إذَا أصَابَ النَّاسَ مَوْتٌ يَكُونُ الْبَيْتُ فِيهِ بِالْوَصِيفِ، يَعْنِى الْقَبْرَ؟ قُلْتُ اللّهُ وَرسُولُهُ أعْلَمُ، أوْ مَا خَارَ لى اللّهُ ورسولُهُ؟ قَالَ: عَلَيْكَ بِالصَّبْرِ، أوْ قَالَ تَصْبِرُ. قَالَ حَمَّادٌ: فَبِهذَا أخَذَ مَنْ ذَهَبَ إلى قَطْعِ النَّبَّاشِ ‘نَّهُ دَخَلَ عَلى المَيِّتِ بَيْتَهُ[. أخرجه أبو داود.»الْبَيْتُ« القبر، والمراد أن الموت يكثر حتى يباع موضع قبر بعبد .

11. (1634)- Hz. Ebû Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “(Bir gün) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni çağırarak:

“-İnsanlara (kitleler halinde) ölüm gelip, ev, yani kabir köle mukabilinde temin edilince halin ne olacak ” buyurdu. Ben:

“-Allah ve Resulü bilir- veya Allah ve Resulü benim için neyi (uygun bulup) seçerlerse olur-” diye cevap verdim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“-Sana sabır tavsiye ederim -veya sabret-” buyurdu.”Hammâd der ki: “Nebbâşın (yani mezarları açarak kefenleri çalanların) eli kesilmelidir” diye hükmedenler bu hadisle amel ettiler. Çünkü, nebbâş ölünün evine girmiş olmaktadır”. [Ebû Dâvud, Hudud 19 (4409).][130]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), vefatından sonra ve Ebû Zerr-i Gıfârî hazretleri henüz sağ iken, fitne çıkıp pek çok insanın öldürülmesine sebep olacağını mucizâne haber vermiştir.

Hadiste geçen vasîf köle demektir. İnsanların çokça ölmesi sebebiyle kabir yerinin ancak bir köle mukabilinde satın alınabilecek kadar kıymetleneceği ifâde edilmiştir, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beyt (ev) kelimesiyle kabri kasdetmiştir. Nitekim, bu husus metin içerisinde açıklanmıştır. Bu açıklayıcı cümlenin Ebû Zerr veya bir başka râvi tarafından yapılmış olabileceği belirtilmiştir.

Hammâd, hadiste kabre beyt denmiş olmasından hareketle, kabrin kefeni koruduğunu, korunan bir şeyi çalanın eli kesilir kaidesince nebbâşın elinin kesilmesi gerektiği hükmünü çıkarmıştır. Ancak Aliyyu´l-Kârî bu görüşü reddeder ve der ki: “Kabre, hükmen veya hakikaten Ô”beyt (ev)” denmesinin cevazından onun korunmuş olduğu hükmü çıkmaz. Malumdur ki, kapalı kapısı veya bekçisi olmayan evden bir şey alan kimsenin eli kesilmez. Ne var ki, örfen korunmuş addedilen her şey için korunmuş tâbiri kullanılır. Bu sebepledir ki, nebbâşın elini kesme meselesinde âlimler ihtilâfa düşmüştür.

İbnu´l-Hümâm der ki: “Nebbâş adı verilen ve definden sonra ölülerin kefenlerini soyan kimsenin eli kesilmez. Ebû Hanife ve İmam Muhammed böyle hükmederler. Ebû Yusuf ve geri kalan üç imam “kesilir” demişlerdir. Hz. Ömer, İbnu Mes´ud ve Hz. Aişe de (radıyallâhu anhüm) böyle hükmetmişlerdir. Ulemâdan Ebû Sevr, Hasan Basrî, Şafiî, Şa´bî, Nehâî, Katâde, Hammâd ve Ömer Abnu Abdilaziz de bu görüştedirler. İbnu Abbâs, Sevrî, Evzâî, Zührî´nin kavilleri de İmam-ı Âzam´ın kavline benzer”.[131]

ـ12ـ وعن عبدالرحمن بن عوف رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ # َ يُغَرَّمُ صَاحِبُ سَرِقَةٍ إذَا أُقِيمَ عَلَيْهِ الحَدُّ[ .

12. (1635)- Abdurrahman İbnu Avf (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesslâm) :”Hırsız , kendisine hadd tatbik edildi ise borçlandırılamaz” buyurdu”. [Nesâî, Sârik 17 (8, 93).] [132]

AÇIKLAMA:

Hırsıza hadd tatbik edilince çalmış olduğu mal aynıyla bulunmuş ise alınır. Bulunamadı ise, hadd icrasından sonra terkedilir. Artık tazmin de ettirilemez. İmam-ı Âzam bu hadisle amel etmiştir.

Cumhur, hadisin mürsel oluşundan hareketle amele elverişli bulmaz. Nitekim mürsel hadis bazı fakihler nazarında hüccettir, bazıları nazarında değildir. İmam Âzam nazarında mürsel hadis hüccettir. İmam Âzam´ın görüşüne katılmayanlar “Müslümanın malı ismete sahiptir ve bu sabittir” derler.[133]

ـ13ـ وعن أسيد بن حضير رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أنَّ النَّبىَّ #: ]قَضى أنَّهُ إذَا وَجَدَهَا: يَعْنِى السَّرِقَةَ. في يَدِ الرَّجُلِ غَيْرِ المُتَّهَمِ، فإنْ شَاءَ أخَذَ بِمَا اشْتَرَاهَا، وَإنْ شَاءَ اتَّبَعَ سَارقَهُ، وَقضى بِذلِكَ أبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما[. أخرجهما النسائى .

13. (1636)- Üseyd İbnu Hudayr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vessâlam) şöyle hükmetti: “Kişi çalınan malını, hırsızlık ittihamı yapılmayan kimsenin elinde görünce dilerse malını hırsıza ödemiş olduğu bedeli ona ödeyerek alır, dilerse, hırsızın peşine düşer”.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (radıyallâhu anhüm) böyle hükmettiler. ” [Nesâî, Büyu´ 96 (7,313).][134]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet, çalınan malı mal sahibi, çalanda değil de hırsızın sattığı müşteride gördüğü taktirde, müşteriyi mağdur etmemek için, ödediği parayı vererek kurtarmayı mal sahibine tavsiye etmektedir. Ancak, bu mevzuda Semüre İbnu Cündeb tarafından rivâyet edilen bir diğer hadis, çalınan malı, eski sahibi, müşteride bulduğu taktirde almasını, parasını hırsızdan müşterinin aramasını tavsiye etmektedir. Ulemâ çoğunlukla kaydedeceğimiz bu ikinci hadisle amel etmeye meyletmiştir.

اَلرَّجُلُ اَحَقُّ بِعَيْنِ مَالِهِ إِذَا وَجَدَهُ وَيَتْبَعُ الْبَائِعُ مَنْ بَاعَهُ

“Kişi (çalınan) malını aynıyla bulursa onu alma hakkına sahiptir. Müşteri, ödediği parayı satandan (hırsızdan) geri alır”.

Hattâbî gasbedilen, çalınan, kapıp kaçırılan vs. malların hep bu hükme tabi olduğunu belirtir. [135]

ـ14ـ وعن جنادة بن أمية عن بسر بن أرطاة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ: َ تُقْطَعُ ا‘يْدِى في السَّفَرِ[. أخرجه أصحاب السنن، وعند الترمذى: في الْغَزْوِ .

14. (1637)- Cünâde İbnu Ümeyye´den rivâyete göre, Büsr İbnu Ertât (radıyallâhu anh) demiştir ki: “Resûlullah (aleyissalâtu vesselâm)´ı dinledim: “Seferde eller kesilmez” diyordu.” Tirmizî´deki rivâyette “gazvede.” denmiştir. [Tirmizî, Hudud 20, (1450), Ebû Dâvud, Hudud 18, (4408); Nesâî, Sârik 16, (8,91).][136]

AÇIKLAMA:

1- Ebû Dâvud´daki rivâyet, hadisin vürud sebebini de göstermektedir: “Biz, denizde Büsr İbnu Ertât ile beraberdik. Misdar adında bir hırsız getirildi, bir deve çalmıştı. Büsr: “Ben Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm)´ın: “Gavze sırasında eller kesilmez” dediğini işittim” dedi. Eğer bu rivâyet olmasaydı hırsızın elini kesecektik”.

2- Görüldüğü gibi, bazı rivâyetlerde “gavzede”, bazı rivâyetlerde “seferde” denmektedir. Şârihler seferden de maksad gazve seferidir, yani askerî sefer kastedilmiştir derler.

3- Gazve sırasında el kesmenin yasaklanması, mücrimin düşman tarafına kaçma korkusuna dayanmaktadır. Bu sebeple sefer dönüşü kesilmesi uygun görülmüştür.

Evzâî, bu hükmün sâdece hırsızlık haddine has olmayıp, aynı mânayı taşıyan zinâ haddi, kazf haddi vs.´ye şamil olduğunu söylemiştir. Ancak Cumhûr´un görüşü bunun hilâfınadır: Hadler hazerde de seferde de uygulanmalıdır.

Aliyyu´l-Kârî, Türbüştî´nin: “Belki de Ezvâî, kolu kesilenin fitneye düşerek dar-ı harbe geçeceği ihtimalini düşündü veya, emir gazveye giderken hırsızın elinin kesilmesi, düşmana karşı gücü zayıflatır ve bir fayda sağlamaz diye değerlendirerek, ordunun dönme zamanına kadar tehirini uygun gördü” dediğini kaydeder.

Kadı İyaz: “Resûlullah (aleyhisalâtu vesselâm) bu yasakla, ganimetten çalanın elinin kesilmesini yasaklamayı arzu etmiş olabilir” diyerek meseleye bir başka buud getirmiştir.

Cumhur´un görüşü Ubâde (radıyallâhu anh)´nin şu rivâyetine dayanır:

جَاهِدُوا النَّاسَ فِى اللّهِ الْقَرِيبِ وَالْبَعِيدِ وََ تُبَالُوا فِى اللّهِلَوْمَةَ َئِمٍ وَأَقِيمُوا حُدُودَ اللّهِ فِى الْحَضَرِ وَالسَّفَرِ

“Allah yolunda, insanlarla uzakta da yakında da cihad edin. Allah yolundaki bu cihadınızda kınayanların kınamalarına aldırmayın. Allah´ın hududunu hazerde ve seferde ikâme edin”.[137]

ـ15ـ وعن الشعبى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّ رَجُلَيْنِ: شَهِدَا عَلى رَجُلٍ أنَّهُ سَرَقَ فقَطَعََهُ عَليٌّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ، ثُمَّ ذَهَبَا وَجَاءَا بِآخَرَ وَقاَ: أخْطَأنَا في ا‘وَّلِ فأبْطَلَ عَليٌّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ شَهَادَتَهُما، وَغَرَّمَهُمَا دِيَةَ ا‘وَّلِ، وَقالَ: لَوْ عَلِمْتُ أنَّكُمَا تَعَمَّدْتُمَا لَقَطعْتُكُمَا[. أخرجه البخارى ترجمة .

15. (1638)- Şâ´bî (rahimehullah) anlatıyor: “İki kişi, üçüncü bir şahsın hırsızlık yaptığına dair şahitlikte bulundular. Bunun üzerine Hz. Ali (radıyallâhu anh) adamın kolunu kesti. Bu iki kişi gidip bir müddet sonra diğer bir adamı getirip: “Biz hata etmişiz, hırsızlığı yapan o değilmiş (bu imiş)” dediler. Hz. Ali (radıyallâhu anh) bunların şahidliğini iptal ederek (getirdikleri bu şahıs aleyhinde kabul etmedi. Ayrıca) onlara, önceki adamın diyetini yükledi ve: “Bilsem ki siz bu işi bilerek yaptınız, kollarınızı keserdim” dedi”. [Buharî, Diyât 21 (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir).][138]

AÇIKLAMA:

Buhârî, bu eseri, “Bir cemaat bir şahsa zulmetseler (yaralasalar, öldürseler, çalsalar, iftira etseler vs.) bunlardan bir tanesi mi cezalandırılır, yoksa cürme iştirak edenlerin hepsi aynı cezaya eşit şekilde çarptırılırlar mı (yani hepsine kısas mı uygulanır) ” diye başlayan uzun bir babın başlığı zımnında kaydeder. Aynı başlıkta “hepsine kısas uygulanır” hükmünü teyid eden çeşitli tatbikat örnekleri kaydeden Buhârî, bab başlığına şöyle devam eder: “İbnu Ömer der ki: “Bir köle gizlice öldürülmüştü. Ömer İbnu´l-Hattâb: “Bilsem ki, bunun öldürülmesine Sana ahalisi iştirak etti, hepsini öldürtürdüm” dedi.”

Muğire İbnu Hakim babasından naklediyor: “Dört kişi bir çocuğu müşterek öldürmüşlerdi. Hz. Ömer dördünün de öldürülmesini emretti…”

İbnu Hacer, Buharî´nin senetleri atarak, özetleyerek kaydettiği bu vak´aların kaynaklarını, hâdiselerin mahiyetini vs. Fethu´l-Bârî´de uzun uzun kaydeder.[139]

ALTINCI BÂB

HADDÜ´L-HAMR

HAMR NEDİR

Kur´an-ı Kerim´de içki ve uyuşturucularla ilgili yasak dile getirilirken, münhasıran belli bir maddeye has olan bir kelime değil, daha ziyade, insanda belli bir “hal”e sebebiyet veren bir maddenin ismi kullanılmıştır. Böylece yasak, münhasıran muayyen bir madde için değil, söylediğimiz “hâl”i hâsıl eden bütün maddeler için gelmiş olmaktadır.

Sözkonusu “hâl” aklın örtülmesidir. Öyle ise yasak aklın örtülmesine sebep olan bütün maddeler içindir. Kur´an-ı Kerim´in bu maksadla kullandığı kelime hamr´dır. Hamr, lügat olarak, bir şeyi örtmek mânasına gelen bir kökten türemiştir. Arapça´da şahitlikten kaçarak gördüğünü gizlemek, utanmak, örtmek, örtü, kapak gibi pekçok kelime aynı kökten gelir. Kelime âyete şöyle geçer:

“Ey iman edenler, HAMR (içki), kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçınınız ki muradınıza eresiniz. Şeytan, hamrda ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah´ı anmaktan ve namazdan alı koymak ister. Artık siz (hepiniz) vazgeçtiniz değil mi ” (Maide 90-93).

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Kur´an´da geçen hamr kelimesinin belirttiğimiz şekilde anlaşılması, eksik veya yanlış te´vil ve yorumlarla gayesinden saptırılmaması için, كُلُّ مُسْكِرٍ خَمْرٌ “Aklı örtüp sarhoşluk veren herşey, Kur´an-ı Kerim´de yasaklanmış olan hamr´dır” buyurmuştur.

Bu Nebevî irşad gözönüne alınınca şeytanların ortaya atıp câhillerin aldandıkları: “Kur´an şarabı haram etmiştir, rakıyı, birayı haram etmemiştir” veya “Şarap içmek rakı içmekten daha büyük günahtır, çünkü Kur´an´da şarap ismen zikredilmiş, rakı zikredilmemiştir” gibi sözlerin ne kadar yanlış ve hakikatten uzak oldukları anlaşılır.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), hamr konusunda ileri sürülecek başkaca mugalataları önlemek için çeşitli uyarmalarda da bulunmuştur:

1- “Ümmetim hamr´a başka bir ad takarak onu içecektir”. Bu hadis, “Kur´an´da şarap haram edilmiştir, bira değil” diyenlere cevap verir.

2-“Bilesiniz üzümden hamr yapılır, hurmadan hamr yapılır, baldan hamr yapılır, arpadan hamr yapılır, buğdaydan hamr yapılır, (mısır ve pirinçten hamr yapılır). Ben sizi sarhoş eden her şeyden yasaklıyorum.”

Bu hadis de, “Kur´an´da üzümden yapılan şarap haram edilmiştir, bira arpadan yapılmadır, haram değildir” sözüne cevaptır.

3- “Sarhoş eden bir şeyin azı da çoğu da haramdır”. “Bir küpü (farak) içilince sarhoş olunan şeyin bir avucu dahi haramdır”

Bu hadisler de: “Dinimiz sarhoş olmayı haram kılmıştır, sarhoş etmeyecek az bir miktar, haram değildir” diyenlere cevap vermektedir.

Kısacası dinimiz, aklı örten ve sarhoşluk veren her şeyi -içki nevinden olsun, başka nevden olsun, az olsun, çok olsun, sarhoş edecek miktarda olsun, etmeyecek miktarda olsun- kesinlikle yasaklamıştır. Daha fazla açıklamayı içkilerle ilgili bahse (2263-2279 numaralar arasında kalan hadisler) bırakarak burada, içki yasağını ihlâl edenlere İslâm´ın derpiş ettiği hadle ilgili hadislere geçiyoruz:[140]

ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]ضَرَبَ النَّبىُّ # في الخَمْرِ بِالْجَرِيدِ وَالنِّعَالِ وَجَلَدَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أربَعِينَ[. أخرجه الخمسة إ النسائى.وفي رواية للترمذى: ]أُتِىَ رسولُ اللّهِ # بِرَجُلٍ قَدْ شَرِب الخَمْرَ فَجَلَدَهُ بِجَريدَةٍ نَحْوَ أربَعِينَ، وَفَعَلَهُ أبُو بَكْرٍ، فَلَمَّا كانَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: استَشَارَ النَّاسَ، فقَالَ عَبْدُالرَّحْمنِ بْنُ عَوْفٍ: أخَفُّ الحُدُودِ ثَمَانُونَ، فَأمَرَ بِهِ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ[ .

1. (1639)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûllullah (aleyhissalâtu vesselâm), hamr için, hurma dalları ve nalınlarla hadd vurdu. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) kırk darbeyle hadd vurdu”. [Buharî, Hudud 2, 4; Müslim, Hudud 37, (1706); Tirmizî, Hudud 13, (1343); Ebû Dâvud, Hudud 26, (4479).] [141]

AÇIKLAMA:

Hamr içenlere verilecek ceza hususu biraz münakaşalıdır. Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm) ve Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) zamanlarında kırk kadar darbe imiş, Hz. Ömer zamanında bu hal bir müddet devam etmiş ise de bilahere tedricen artırılarak 80 darbeye kadar çıkarılmıştır. Hz. Ömer´in artırmasının sebebi, gittikçe artan refah sebebiyle içki istihlâkinin fazlalaşması, Hz. Peygamber zamanındaki haddin küçük görülerek kaale alınmamasıdır. Halkın verimli arazilere gidip, bağ bahçe işlerini geliştirdiği, bu sebeple içenlerin çoğaldığı ve hatta Halid İbnu Velid´in bu mevzuda mektup yazdığı belirtilir. Hz. Ömer, bunun üzerine yasağın daha müessir olabilmesi için, müeyyidenin ağırlaştırılmasını uygun görür. Hatta -müteakip rivâyetlerde görüleceği üzere, yüce Halife (radıyallâhu anh) meseleyi istişare konusu yapar. Muhacir, Ensar ve Ashab´ın fikirlerini alır. Abdurrahman İbnu Avf: Kur´ân´da zikri geçen haddlerin en hafifi olan 80 darbeyi tavsiye eder. Hz.Ali (radıyallâhu anh) de bu neticeye ulaşan bir görüş ortaya koyar: “Bir kimse şarap içerse sarhoş olur, sarhoş olan hezeyanda (saçmalama) bulunur. Hezeyan yapan iftira da atar, iftiranın cezası Kur´an´da 80 sopadır”. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِى وَسُنَّةِ الْخَلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ مِنْ بَعْدِى “Benim sünnetime ve benden sonra da Hulefâ-i Râşidin´in sünnetine sarılın” hadisini esas alan İslâm ulemâsı, bu meselede Hz. Ömer zamanındaki icmayı esas almıştır.

Aynî, değişen şartlara göre, Hz. Ömer´in hadd-i hamrı artırdığını belirttikten sonra: “Eğer Ömer bu zamana yetişseydi, muasırlarımız için onun iki misline hükmederdi” der.

İçki haddi uygulanırken ne ile vurulmalı meselesi de bazı izahlar gerektirmektedir. Sadedinde olduğumuz rivâyet hurma dalı ve ayakkabı (nalın) ile vurulabileceğini gösterir. Bazı rivâyetler elbiseden de söz eder. Kamçı hususunda ihtilâf edilmiştir.

İbnu Hacer bu meselede üç görüşten bahseder:

a) En doğru görüşe göre: Kamçı ile vurmak caizdir, ancak ellerle, ayakkabılarla ve elbise ile vurmakla iktifa edilmesi de caizdir.

b) Kamçı ile vurulmalıdır.

c) Kamçısız vurulmalıdır.

Kamçı ile vurmayı caiz görenler, kamçının sopa ile kamış arası kalınlıka olmasını şart koşarlar. Hurma dalı ve benzeri şeyleri tecviz edenler, bunların yaş kuru arası ve mûtedil olmasını şart koşarlar.

Vururken de ne çok şiddetli, ne de çok hafif olmayıp vasat olması, vuran kimsenin elini başından daha yukarı kaldırmaması şart koşulmuştur. Kamçıya karşı olanlar, “kamçı ile vurulurken ölüm olursa vurana diyet gerekir” demişlerdir.

İbnu Hacer vurulacak cisimle ilgili ihtilâf hakkında şu açıklamayı yapar: “Müteahhirundan bazıları orta bir yol tutarak: “Mütemerrid yani içkide ısrarlı olanlara kamçı, zayıflara ve mütemerrid olmayanlara durumlarına göre elbisenin kenarı veya ayakkabılar kullanılır” demiştir. Uygunu da budur.”[142]

ـ2ـ وعن ثور بن زيد الدّيلى ]أنَّ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ اسْتَشَارَ في حَدِّ الخَمْرِ، فقَالَ لَهُ عَلِيٌّ: أرَى أنْ تَجْلِدَهُ ثَمَانِينَ جَلْدَةً، فإنَّهُ إذَا شَرِبَ سَكِرَ، وَإذَا سَكِرَ هَذَى، وَإذَا هَذَى افْتَرى فَجَلَدَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ثَمَانِينَ جَلْدَةً في حَدِّ الخَمْرِ[. أخرجه مالك .

2. (1640)- Sevr İbnu Zeyd el-Dîlî anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallâhu anh), hamr için uygulanması gereken haddin miktarı hususunda (Ashabla) istişarede bulundu. Hz. Ali (radıyallâhu anh): “Seksen sopa vurulmasını uygun görüyorum” dedi. Çünkü kişi, içince sarhoş olur, sarhoş olunca hezeyana düşer (saçmalar), hezeyana düştü mü iftira atar. (İftiranın cezası ise 80 sopadır). Böylece Hz. Ömer (radıyallâhu anh) içki içenler için haddi 80 sopa takdir etti.” [Muvatta, Eşribe 2, (2, 842).][143]

AÇIKLAMA:

Önceki hadiste geçti.

ـ3ـ وعن عبدالرحمن بن أزهر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]أُتِىَ رسولُ اللّهِ # بِشَارِبِ خَمْرٍ وَهُوَ بِحُنَيْنٍ فَحَثَى في وَجْهِهِ التُّرَابَ، ثُمَّ أمَرَ الصَّحَابَةَ فَضَرَبُوهُ بِنِعَالِهِمْ وَمَا كَانَ في أيْدِيهِمْ حَتَّى قَالَ لَهُمْ: ارْفَعُوا، ثُمَّ جَلَدَ أبُو بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ أرْبَعِينَ، ثُمَّ جَلَدَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ صَدْراً مِنْ إمَارِتِهِ أرْبَعِينَ، ثُمَّ جَلَدَ

ثَمانِينَ في آخِرِ خَِفَتِهِ، وَجَلَدَ عُثْمَانُ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ الحَدَّيْنِ كِلَيْهِمَا ثَمَانِينَ وَأوبَعِينَ، ثُمَّ أثْبَتَ مُعَاوِيَةُ الحَدَّ ثَمَانِينَ[. أخرجه أبو داود .

3. (1641)- Abdurrahman İbnu Ezher (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Huneyn´de iken Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e şarap için bir adam getirildi. Resûlullah (tahkiren) yüzüne toprak saçtı. Sonra Ashab´a emretti, ayakkabılarıyla ve ellerinde bulunan (deynek, çubuk vs) başka şeylerle adama “Yeter, çekin ellerinizi” deyinceye kadar vurdular. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de içki içenlere kırk darbe vurdurdu. Arkadan Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de halifeliğinin başlangıcında kırk sopa vurdurmaya devam etti. Ancak, hilâfetinin sonunda (insanlar azıp fısk artınca) seksen sopa vurdurdu.

Hz. Osman (radıyallâhu anh) ise iki kere hadd uyguladı: Birini kırk, diğerini seksen yaptı. Hz. Osman´dan sonra Hz. Muâviye (radıyallâhu anh) haddi seksende sâbit kıldı.” [Ebû Dâvud, Hudud 37, (4487, 4488).][144]

AÇIKLAMA

Açıklama için babın ilk hadisine (1639) bakılsın.

ـ4ـ وعن عليّ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]جَلَدَ رسُولُ اللّهِ # أرْبَعِينَ، وَأبُو بكْرٍ أرْبَعِينَ، وَعُمَرُ ثَمَانِينَ، وَكُلٌّ سُنَّةٌ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

4. (1642)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “İçki haddi için, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kırk, Hz. Ebû Bekir kırk, Hz. Ömer (radıyallâhu anhümâ) seksen sopa vurdular. Hepsi de sünnettir. (Bu bana daha hoş geliyor).” [Müslim, Hudud 38, (1702); Ebû Dâvud, Hudud 36, (4480, 4481).][145]

ـ5ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ النَّبىُّ #: مَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ فاجْلِدُوهُ إلى الرَّابِعَةِ فَاقْتُلُوهُ[. أخرجه أبو داود والنسائى.

5. (1643)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim (ısrarla) içki içerse dördüncü sefere kadar kamçılayın, sonra (devam ederse) öldürün.” [Ebû Dâvud, Hudud 37, (4482); Tirmizî, Hudud 15, (1444).]

Ebû Dâvud´un, Kabîsa İbnu Züeyb (radıyallâhu anh)´den yaptığı bir rivâyette şöyle denmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a şarap içmiş bir adam getirildi. Hemen celde yapıldı, sonra tekrar getirildi, yine celde yapıldı, sonra tekrar getirildi, yine celde yapıldı, sonra tekrar getirildi yine celde yapıldı ve öldürme kaldırıldı. Artık, ölüm cezası bir ruhsat olarak kaldırılmıştı.”[146]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet farklı şekillerde gelmiştir. Hepsi de ilk üçte ceza olarak dayak atmayı, dördüncü seferde öldürmeyi emreder. Tirmizî´nin Buharî´den kaydettiği bir açıklamaya göre, bu emir, içki yasağının konduğu bidâyete aittir. Sonradan neshedilmiştir. Cumhur bu görüştedir. Bir kimse, içki yüzünden öldürülmez, dördüncü değil onuncu kere içmiş olsa bile.

Yine Tirmizî´nin, İlel kısmında açıkladığına göre, bu hadisle amel eden tek fakih çıkmamıştır. Dolayısıyle, bu hadisle amel etmeme hususunda icmâ hasıl olmuştur. Bazı alimler: “Hadis, hükmüyle amel edilmemesiyle hasıl olan icma ile mensuhtur” demiştir.

Yine Tirmizî, içki sebebiyle kimsenin öldürülmeyeceğini te´yid eden rivâyetlerden şunu kaydeder: “Allah´tan başka ilah olmadığına şehâdet eden Müslüman kişinin kanı şu üç sebep dışında helâl olmaz: Cana can kısas, dul zâni, dininden dönen.”

Bazı âlimler: “Bu hadis, gerçek öldürmeyi değil şiddetle dövmeyi kastediyor” demiştir.

Şunu da belirtelim ki, müteahhirînden bazıları, bu hadisle amel edilmesi gerektiğini söylemiştir. Suyûti ve Sindî bunlardandır. Suyûti, Tirmizî´ye yaptığı Hâşiye´de, dördüncüde öldürmeyi ifade eden ondan fazla sahih ve sarih rivâyet kaydeder. Mensuh olduğunu söyleyenler muteber bir delil gösterememişlerdir.[147]

ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ النَّبىَّ # لَمْ يُقِتْ في الْخَمْرِ حَدّا، وَإنَّ رَجًُ شَرِبَ فَسكِرَ فَلُقِىَ يَمِيلُ في الْفَجِّ)ـ1( فأُتِىَ بِهِ النَّبىُّ #، فلَمَّا حَاذَى بِدَارِ الْعَبَّاسِ رَضِىَ اللّهُ عَنْه انْفَلَتَ، فَدَخَلَ عَلى الْعَبَّاسِ فَالْتَزَمَهُ)ـ2(

فَذُكِرَ ذلِكَ للنَّبىِّ # فَضَحِكَ وَقاَلَ: أفَعَلَهَا، وَلَمْ يَأمُرْ فِيهِ بِشَئٍ[. أخرجه أبو داود.ومعنى »لم يُقِتْ« بضم أوله وكسر ثانيه لم يُقَدِّر ولم يحده بعدد مخصوص .

6. (1644)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hamr hususunda kesin bir hadd takdir etmedi. Bir adam içmiş, sarhoş olmuştu. Caddede yalpa yaparken kendisine rastladı. Adamı hemen tutup Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirmek için harekete geçtiler. Adam, Abbâs (radıyallâhu anh)´ın evinin hizasına gelince boşanıp kaçtı ve Abbâs´ın evine girerek ona iltica etti. Durum Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a anlatılmıştı, güldü ve: “Yani o, bunları (kaçma, girme ve iltica) yaptı mı ” dedi. Hakkında herhangi bir emir vermedi.” [Ebû Dâvud, Hudud 36, (4476).][148]

AÇIKLAMA:

Hattâbî, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu sarhoş karşısındaki tavrından, haddu´lhamr´ın haddler içerisinde en hafifi olduğuna delil bulur. Ancak Hattâbî şu ihtimal üzerinde de durur: O zâtın Hz. Abbâs (radıyallâhu anh)´ın evine girmesiyle ona dokunulmamış olması, bu zâtın ikrârı veya âdil kimselerin şehadetiyle suçunun sübut bulmaması sebebiyledir. Mümkündür ki, sokakta herhangi bir sebeple yalpa yaptığını görenler bunu sarhoşluktan yaptı zannettiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), sarhoşluk görmedi ve bu yüzden onu terketti, hadd vurmadı.”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Allah´ın hududu meselesindeki titizliği gözönüne alınınca, bu tahminin oldukça kuvvetli bir ihtimal olduğu söylenebilir. Aksi halde, hududun tatbikatında gevşeklik gösterilmiş, açıkgöz olan kayırılmış olur ki, bu adalet sistemine olan güveni ve sistemin itibarını sarsar.[149]

ـ7ـ وعن عمير بن سعيد النخعى قال: ]سَمِعْتُ عَلِيّاً رَضِىَ اللّهُ عَنْه يقُولُ: مَا كُنْتُ ‘قيمَ عَلى أحَدٍ حَدّاً فَيَمُوتَ فأجِدَ في نَفْسِى

مِنْهُ شَيْئاً إَّ صَاحِبَ الخَمْرِ فإنَّهُ لَوْ مَاتَ وَدَيْتُهُ)ـ1(، فإنَّ رسولَ اللّهِ # لَمْ يَسُنَّهُ[. أخرجه الشيخان، وأبو داود، وقال: لَمْ يَسُنَّ فِيهِ شَيئاً اِنَّمَا هُوَ شئٌ قُلْنَاهُ نَحْنُ[ .

)ـ1( الفج: الطريق الواسع بين الجبلين، والمراد به هنا أحد طرق المدينة.)ـ2( أي التجأ الشارب إلى العباس، واعتنقه مستشفعا به.

7. (1645)- Umeyr İbnu Said en-Nehaî (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallâhu anh)´yı dinledim, şunu söylemişti: “Ben hadd vurduğum kimselerden biri ölecek olsa, içimde üzüntü duymam, ancak içki sebebiyle hadd vurduğum ölürse onun üzüntüsünü hissederim. Çünkü o ölecek olsa (yakınlarına) diyet öderim. Zîra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) içkinin haddi ile ilgili (kesin bir miktarı) sünnet kılmadı. İçki haddiyle ilgili miktarı biz takdir ettik.” [Buhârî, Hudud 4; Müslim, Hudud 38, (1707); Ebû Dâvud, Hudud 36, (4486).][150]

AÇIKLAMA:

1- Hattâbî der ki: Hadd tatbiki sırasında mücrim ölecek olsa, haddi icra eden kimseye tazminat ödemesi terettüp etmez. Bu hususta ulemâ ittifak eder. Ancak içki haddi sebebiyle vurulan hadd sırasında ölüm vukua gelse buna diyet ödemek gerekir.

İmam Şâfiî bu meselede, hadd tatbikatında kullanılan vurma âletini gözönüne alır: “Eğer kamçı ile vurulmuş ve ölmüşse diyet ödenir, kamçı dışında bir şey ile vurulursa ölse bile diyet gerekmez. Bu meselede diyetin ödenmesi imamın akîlesine terettüp eder. Keza kırktan fazla vurulsa ve ölüm meydana gelirse yine diyet ödenir.”

2- Hz. Ali´nin: “Resûlullah içki haddi ile ilgili (kesin bir miktarı) sünnet bırakmadı” sözü ile, bazı içki içenlere 40 sopa vurdurduğuna dair rivâyetleri İbnu Hacer şöyle te´lif eder: “Resûlullah 80 sopayı sünnet kılmadı veya kırk darbeden fazlası için herhangi bir sünnet bırakmadı” demektir. Nitekim Hz. Ali´nin “…içki haddiyle ilgili miktarı biz takdir ettik” sözü bunu te´yid eder. Bu sözüyle Hz. Ali, Resûlullah´tan sonra Hz. Ömer´in artırmış olduğu miktara işaret eder. Hz. Ali´nin içtihadlarıyla yapılan bu arttırma ile irâde-i İlâhiyeye muvafık hareket edip etmemekten endişe duyduğu ve hatta korktuğu görülmektedir.

3- Hz. Ali´nin, “Resûlullah onu sünnet kılmadı” tâbirindeki zamirle “darbın sıfatı” kastedilmiş olabilir. Yani bu durumda mâna şöyle olur: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kamçı ile dövmeyi sünnet kılmadı, içki içenleri, el, ayakkabı, hurma dalı, elbisenin kenarıyla dövmeyi sünnet kıldı.” Beyhakî bu hususa dikkat çeker.[151]

)ـ1( دفعت ديته وليائه.

ـ8ـ وعن ابن شهاب رَضِىَ اللّهُ عَنْه ]أنَّهُ سُئِلَ عَنْ حَدِّ الْعَبْدِ في الخَمْرِ، فَقِيلَ: بَلَغَنِى أنَّ عَلَيْهِ نِصْفَ حَدِّ الحُرِّ[. أخرجه مالك .

8. (1646)- İbnu Şihâb (rahimehullah)´a:

“- Köle içki içecek olursa ona tatbik edilecek haddin miktarı nedir ” diye sorulmuştu, şöyle cevap verdi:

“- Bana ulaştığına göre, ona, hüre verilen cezanın yarısını uygulamak gerekir. Hz. Ömer, Hz. Osman ve İbnu Ömer (radıyallâhu anhüm ecmain) içkide, kölelerine, hürlere tatbik ettikleri haddin yarısını tatbik ederlerdi.” [Muvatta, Eşribe 3, (2, 842).][152]

ـ9ـ وعن ابن المسيب قال: ]غَرَّبَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْه رَبِيعَةَ بْنَ أُمَيَّةَ في الخَمْرِ إلي خَيْبَرَ، فَلَحِقَ بِهِرَقْلَ فَتَنَصَّرَ، فقَالَ عُمَرُ: َ أُغَرِّبُ بَعْدَهُ مُسْلِماً[. أخرجه النسائى .

9. (1647)- Said İbnu´l-Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallâhu anh), içki sebebiyle Rebîa İbnu Ümeyye´yi Hayber´e sürdü. Oradan kaçıp Herakliyus´a giderek Hıristiyanlığa geçti. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) bu hâdise üzerine: “Bundan böyle hiçbir Müslümanı sürmeyeceğim” dedi. [Nesâî, Eşribe 47, (8, 319).][153]

AÇIKLAMA:

Aslında hududa giren sürgün cezası sâdece zinâda vardır, içki haddinde sürgün cezası yoktur. İmam, ta´zir selâhiyetine dayanarak, bu çeşit cezalar verebilir. Şu halde Hz. Ömer, sürgün cezası vermeyeceğim demekle haddin miktarında kısıntı yapmış olmuyor, “ilave olarak verdiğim sürgün cezasını vermeyeceğim” demiş oluyor.[154]

ـ10ـ وعن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْه ] أنَّ رَجًُ: كانَ يُلَقَّبُ حِمَاراً، وَكَانَ يُضْحِكُ رسولَ اللّه # أحْيَاناً، وكَانَ رسولُ اللّهِ # قَدْ جَلَدَهُ في الشَّرَابِ، فأُتِىَ بِهِ يَوْماً فَأمَرَ بِهِ فَجُلِدَ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ: اللَّهُمَّّ الْعَنْهُ، مَا أكْثَرَ مَا يُؤتَى بِهِ، فقَالَ #:

َ تَلْعَنُوهُ، فَوَاللّهِ مَا عَلِمْتُ إَّ أنَّهُ يُحِبُّ اللّهَ وَرَسُولَهُ[. أخرجه البخارى.وفي رواية ‘بى داود عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه: ]َ تَقُولُوا هذَا، ولكِنْ قُولُوا: اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ، اللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ[ .

10. (1648)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Lakabı Hımâr olan bir adam vardı. Bu zat zaman zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı güldürürdü. Hz. Peygamber bu adamı, içki sebebiyle dövdürmüştü. Bir gün yine içki suçuyla getirildi. Resûlullah emretti, celde uygulandı. Cemaatten birisi: “Allah´ım şu adama lânet et! Kaç sefer içki sebebiyle getirildi, bir türlü ıslah olmuyor)” diye beddua etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“- Ona lânet etmeyin. Allah´a yeminle söylüyorum, bu adam hakkında bildiğim bir şey varsa o da Allah ve Resûlü´nü (samimiyetle) sevmiş olmasıdır” buyurdu.” [Buhârî, Hudud 5.]

Ebû Dâvud´da, Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)´den kaydedilen bir rivâyette: “Böyle söylemeyin, fakat şöyle deyin: “Ey Allahım, ona rahmet et, onun taksiratını affet!” buyurmuştur.[155]

AÇIKLAMA:

1- Burada lakabı zikredilen sahabi, Nuaymân İbnu Amr (radıyallâhu anh)´dır. Akabe, Bedr ve sonraki savaşlara katılmıştır. Çok şakacı olduğu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı güldürecek söz ve davranışlarda bulunduğu belirtilir. Meselâ Medine´ye turfanda bir şey gelince borçlanarak alıp Resûlullah´a hediye ettiği, borç ödeme zamanında, adamı Resûlullah´a götürüp, Hz. Peygamber´e ödettiği, keza zaman zaman borçla aldığı yağ ve balları Hz. Peygamber´e hediye ettiği, borç ödeme zamanında Hz. Peygamber´e ödettiği belirtilir. Hz. Ebû Bekir´le çıktığı Şam Seferi sırasında, eşyaların başını bekleyen arkadaşı Süveybıt´ı, gıyabında “kölem” diye yoldan geçen kervana on deveye satar ve tenbih eder: “O inatçıdır, köle değilim der, inanmayın.” Süveybıt´ı bağlayıp götürürler. Neden sonra durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir adam göndererek kurtarır.

İbnu Hacer, bu zatla ilgili rivâyetlerin ihtilâflı olduğunu, te´lif edebilmek için iki şahsın varlığını kabul etmek gerektiğini söyler: 1- Nuayman, 2-Abdullah İbnu Nuayman. Bizim için teferruat gereksiz.

2- Lanet , Arapça´da iki mânada kullanılır:

a) Sebb yani hakaret, kötü söz mânasında.

b) Allah´ın rahmetinden uzak kalması. Bu, kelimenin aslî mânasıdır.

Bir Müslümanın diğer bir Müslümana lanet edip edemeyeceği hususunda İslâm ulemâsı bazı görüşler ortaya koymuştur:

* Âlimler, hadd tatbik edilen günahkârlara aslî manada lanetin kullanılmasını tecviz etmezler. Çünkü tatbik edilen haddin işlediği günaha kefaret olacağı, böylece günahtan kurtulacağı kabul edilmiştir. Hususan, hadiste belirtildiği üzere, Allah ve Resûlü´nü seven kimse için bu mânada lanet etmenin haram olduğu belirtilmiştir. Böylelerine Allah´tan af ve mağfiret dilemek mendubtur. Bu görüş sahipleri, kişi dinden çıkmadıkça, günahı sebebiyle lanet etmeye cevaz vermezler.

* Zelle sebebiyle lanet mutlak olarak yasaktır.

* Günahı açıktan işleyenlere lanet etmek caizdir.

* Muayyen bir kimse hakkında lanet mutlak olarak yasaktır.

* Muayyen olmayan kimse hakkında caizdir. Çünkü bu, kötü fiilden zecrdir, caydırmadır. Ama bu, muayyen kimse hakkında eza ve sebbdir, halbuki Müslümana eza yasaklanmıştır.

Nevevî´nin, el-Ezkâr´da bahsettiğine göre günahlardan birini işlediği bilinen bir kimsenin şahsına bedduada bulunmak, hadisin zahirine göre haram olmamalıdır. Gazali ise haram olduğuna işaret etmiştir. Demiştir ki: “Lanetin mânası, bir insan için kötülük istemektir, meselâ: Allah onun bedenine sıhhat vermesin! demek gibi. Bunlar hep mezmumdur.”

Muayyen şahsa, cürmü sebebiyle, beddua edilebileceği kanaatinde olan Nevevî, cevaza delâlet eden hadisler meyanında, Resûlullah ´ın “Sağ eliyle ye!” emrine: “Muktedir olamıyorum” diye muhalefet edene: “Muktedir olma!” diye bedduasını misal verir. “Bunda, şeriatın hükmüne muhalefet edene beddua etmenin caiz olacağına delil vardır” der. Buhârî gibi bazıları, masiyetle muttasıf olanlara, isimlerini zikretmeden, umumî bir üslubla beddua etmenin caiz olacağına hükmetmişlerdir.

Bu sonuncu görüşü daha hikmetli bulan İbnu Hacer: “Bir kimsenin ismen lanet edilmesi, onu günahta ısrara veya tevbesinin kabulü hususunda ye´se atabilir, halbuki, beddua ve lânet, muayyen bir şahsa değil, günahla muttasıf olanlara umumî bir üslubla yapılacak olsa, bu o günahı işlemekten bir zecr ve caydırma ve işleyen kimseyi de ondan koparma ve uzaklaştırma olur” der.

Yeri gelmişken, Bulkînî´nin bir açıklamasını kaydedelim: Ona göre, yatağa davet ettiği karısı imtina edecek olursa, koca, şahsen beddua edebilir. Çünkü hadiste, böylesi kadınlara, sabah oluncaya kadar meleklerin lanet ettiği belirtilmiştir. Bazıları: “Burda lanet okuyan melektir, insanlar melekleri kendine örnek yapamaz…” gibi mülahazalarla bu meselede tevakkufu ihtiyar edenlere: “Melekler masumdur, masumlar örnek alınabilir” diye cevap vererek, Bulkînî´yi te´yid edenler olmuştur.

3- Ulemâ, bu rivâyetten hareketle, “mürtekibü´lkebîre (büyük günah işleyen) kâfirdir” diyenleri reddetmiştir. Çünkü öylelerine lanet yasaklanıyor, üstelik dua emrediliyor.

4- Hadis, yasakları irtikab etmenin Allah ve Resûlü´nü sevmeye mani olmadığını göstermektedir. Mürtekibü´lkebîrenin kalbinde samimi şekilde Allah ve Resûlü´nün sevgisi bulunabilir. Bu husus, sadedinde olduğumuz hadiste, bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kelamıyla sarihan ifade edilmiş olması, mesele üzerine mülahaza yürüteceklere en müskit cevaptır.

5- Keza, bu hadis, kendisinden mükerrer sefer masiyet sâdır olan kimsenin kalbinden Allah ve Resûlü´nün sevgisinin çıkıp gitmeyeceğine delil olmaktadır. Şu halde, bir başka hadiste ifade edilen: “İçki içen, mü´min olduğu halde içki içmez” hadisinde, imanın nefyi kastedilmediği, kemâli kastedildiği şeklindeki yorumu, bu hadis te´yid eder. Yani o ifadede Resûlullah : “İçki içen kâfir olmuştur” demek istememiş, “Kişi kâmil bir imana sahip olarak içki içmez. İçki, imanı zayıflatır, derecesini düşürür” demek istemiştir. Ancak, hadiste şu mâna dahi mevcuttur ve bunun esas alınması gerekir: Günahkârın kalbinde Allah ve Resûlü´ne olan sevginin devam etmesi mutlak değil, mukayyeddir, bir şarta bağlıdır. O şart da günaha düşmüş olmasına pişman olması ve kendisine hadd tatbik edilmesidir. Böylece mezkur günah, ondan silinir. Böyle yapmadığı, günahları kalbten temizlemediği takdirde, kalbinin tekrarlar sebebiyle o günah üzere karar kılacağından korkulur. Çünkü, başka hadislerde her işlenen günahın kalpteki iman nurunu azalttığı, siyah lekeleri artırdığı belirtilmiştir.

6- Bu hadis, dördüncü veya beşinci sefer içki suçuyla gelen kimsenin öldürülmesine dair emrin neshedildiğini gösterir. İbnu Abdilberr bu şahsın elli seferden fazla bu suçla getirildiğini kaydetmiştir. [156]

İÇKİ VE İDEOLOJİ VEYA SİNEGİ KARTALA HÂKİM KILAN SİLAH

Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu.

Yunus Emre

Batı, alkolün ne derece güçlü bir silah olduğunu geçmiş asırlarda keşfetmiştir. Öylesine güçlü ki, en ileri ateşli silahlar bile ona yetişememektedir.

Fethedilen Amerika kıtasında Kızılderililerin mukavemeti içki ile kırılmış, Afrika ve Okyanus adalarında birçok yerli kavimlerin nesilleri ve isimleri yeryüzünden içki ile silinmiştir. Kendi kitaplarında okuduğumuza göre, Batılı sömürgeciler, fethettikleri topraklardaki yerli ahaliye, bedava denecek derecede ucuz ve bol miktarda içki vererek, onları önce sarhoş, sonra da alkolik etmişlerdir. Bundan sonraki vetireyi anlamak zor değil.

Herkesi saran alkol iptilası… Ve “zevkinden başka bir şey düşünmeyen” insanlar yığını veya sürüsü…

Bu hâle gelmiş bir halka artık cemaat veya cemiyet denemez. Zîra insanları birbirine bağlayarak onlardan bir cemiyet meydana getiren şey, aralarında yaşayan mânevî bağlar, içtimâî değerlerdir: Din ve insanlık duygusu, aile ve akrabalık endişesi, şeref, haysiyet ve vatan hissi gibi. Bunları kaybeden insanlar artık yığındır, sürüdür, cemiyet değil.

Avrupalı fiilen keşfetmiştir ki zevkinden başka düşüncesi kalmayan alkoliklerde bu hisler külliyyen kaybolmakta.. neticede âileler çözülmekte ve dağılmakta, doğum korkunç şekilde düşmekte.. mevcut nüfus da çeşitli hastalıkların da araya girmesiyle hızla eriyip gitmekte.

Ve Batı istilâsına mukavemet, sıfıra müncer olmakta…

Bundan kolay, bundan kârlı istila yolu olur mu

Bu silahsız, kansız, kavgasız istilâ metodunun keşfi, atomun keşfinden daha ehemmiyetli olmaz mı

Nitekim İngiltere, 19. asırda bu yolla koca Çin kıtasını istilâya kalkmış, daha da müessir olabilmek için alkollü içkileri de yeterli bulmayarak, afyon başta olmak üzere uyuşturuculara başvurmuş, Hindistan´dan istihsal ettiği afyonu zorla Çin´e satmaya kalkmış.. Çin buna mukavemet edince de, satışı zorla gerçekleştirmek için silaha sarılmıştır. 1839-1842 yılları, İngilizlerin uyguladıkları “içki ve uyuşturucular vasıtasıyla Çin´i istilâ planları”nın “Afyon Harbi” adıyla tarihe geçen silahlı safhasını teşkil eder.

“Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir dünya gördü tozunu.”

Osmanlı Devleti´ni yıkmada da içki ve kadın önde gelen silah olmuştur. Şurda burda baş çekip halkı isyana teşvik eden liderler hep bu yolla, casuslar tarafından elde edilmiş, satın alınmış ve ikna edilmişlerdir. Bu konuda teferruat ve ibretâmiz canlı örnekler görmek, Arabistan, Yemen isyancılarının İngiliz ajanlarınca nasıl önce iğfal edilip sonra da isyana sürüldüklerini anlamak isteyenlere Doç. Dr. İhsan Süreyya Sırma´nın vesikalara dayanarak hazırladığı “Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri” adlı kitabını tavsiye ederiz.[157]

İçki aleyhine beynelmilel teşkilatlar kuran, nutuklar çeken günümüz Batısı, bu huyundan vazgeçmiş olabilir mi

Bu soruya “evet!” demek büyük bir gaflet, hatta gafletin ötesinde aptallık olur. Batı, dünyayı istilâ planında, bu silahın ehemmiyetini fazlasıyla takdir etmekte ve kullanmaya devam etmektedir. Batı´nın yaygarası, biraz da zararın kendine dokunmasından, silahının geri tepmesinden ileri gelmektedir. Zamanımızda içki ve uyuşturucular Batı gençliğinde bütün şiddetiyle yıkıma başlamıştır. Kader-i İlâhî belki de böyle cezalandıracaktır.

Ancak şunu iyi bilmemiz gerekmektedir: Bizim gibi geri kalmış, Batı´nın zebunu olmuş memleketlerde, şimdilerde, içki ve uyuşturucularla ifsad işi yerli ajanlarla, görünmez baskı güçleriyle, aldatıcı sloganlarla yürütülmektedir. Neokoloniyalizm denen yeni sömürgecilik metodu bu değil mi

Yani Batı menfaatlerini, üçüncü dünya ülkelerinde, halkın her an reaksiyon gösterebileceği Batılı askerler, Batılı koloniler, Batılı elemanlarla değil, yerli elemanlarla yürütmek. Yani içki, para, kadın gibi vasıtaları kullanarak, kafası, vicdanı, fikriyatı satın alınmış yerli aydınlarla. Mahallî kanı taşıyan, mahallî dili konuşan, mahallî kıyafeti taşıyan, pekçok zahiriyle özbe öz mahalli olan fakat, düşüncesiyle, fikriyle çalınmış aydınlarla… Batı´nın isteğine, menfaatlerine uygun hareket eden aydınlarla…

Üçüncü dünya ülkelerinde, Batı istilâ siyasetinin nüfuzu ve kontrolü altına düşen bir çok çevrelerde bugün hâlâ, terfi ve terakkinin, yeni ünvanlar iktisabının tavizsiz şartlarından biri içki içmektir. İçki içmeyenler o muhitlere alınmazlar. Ferdler, çeşitli vesilelerle yapılan içkili merasimlerde sıkca imtihandan geçirilirler. Bunlar, zâhirde masum bir anma, bir karşılama veya uğurlama merasimidir, bir yıldönümüdür, normal bir toplantıdır. Gerçekte ise, içkiye alıştırma ve içmeyenleri tesbit ameliyesidir. İçmeyenlerin belli safhalardan sonra yeni terfiler almaları hiç mümkün değildir. Çünkü kilit noktalarına yerleştirilmiş, memleketin âlî menfaatlerine hükmeden satılmış-aldatılmışlar içkiye zebun olmayanları istedikleri gibi kullanamazlar. Çünkü içki içmeyenler, “irtica”, “çağdışı” ve benzeri kelimelerle ifade edilen Avrupa menfaatlerine zıt değerler taşıyor demektir, yerli değerlere bağlı, millî menfaatleri ön plana alabilecek demektir. Bu ise Avrupa menfaatlerinin hükümranlığını haleldar eden bir durumdur. Buna göz yumulamaz, müsamaha edilemez. Öyle ise yükselmek isteyen, üst makamlara liyakatini(!) yani millî ve mahallî menfaat ve değerleri, -gösterilen basit bir menfaat karşılığında- bir çırpıda tekmelemeye müheyya olduğunu isbatlamalıdır. Öyle ise yükselmek isteyenler bu isbatın en müessir, en mukni ve mücerreb delili olan içkiperestlik dinine intisab etmelidir; çünkü içkiye alışanlar potansiyel olarak; mübtelâ olanlar da fiilî olarak zevklerinden başka bir şey düşünmeyen robot insanlardır.

Üçüncü dünya ülkelerinde, alkol mübtelâları vasıtasıyla Avrupa menfaatleri adına fethedilmiş olan nice Alamut kaleleri vardır.

Rus halkı, Sovyet içtimâî hayatına intibak edebilmek için alkol almanın zaruretine öylesine inandırılmıştır ki, aileler çocuklarını, daha ilkokul çağında iken alkole alıştırmaktadırlar. Bunun niçinini anlamakta bir sağlık bakanının 1980´de sarfettiği şu söz bize yardımcı olur: “Alkoliklerin sayısında artma olduğunu istatistiklerin göstermesi bizi sevindirir.”

Neticede Rusya´da nüfusun tamamına yakını alkolizmin tehdidi altına düşer, alkolden ölenlerin sayısı Amerika´ya nisbeten bin kat artar ve gazetelerde okuduğumuz üzere, Rus Devleti, kurtuluşu, alkolü yasaklamakta görmeye başlar.

Ve İslâm dinindeki, “alkolün damlasının dahi haram olduğu” hükmünün yüceliği, fıtrîliği bir kere daha ortaya çıkar.

Devletimizin, telâfisi zor noktalara gelmeden, Avrupa´nın sömürü silahı olan alkol konusunda daha ciddi tedbirler almasını temenni ederiz. [158]

YEDİNCİ BÂB

HADDLERDE ŞEFAAT VE MÜSAMAHA HAKKINDA

ـ1ـ عن يحيى بن أبى راشد عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما ]أنَّهُ سَمِعَ رسولَ اللّهَ # يَقُولُ: مَنْ حَالَتْ شَفَاعَتُهُ دُونَ حَدٍّ مِنْ حُدُودِ اللّهِ تَعالَى، فَقَدْ ضَادَّ اللّهَ عَزَّ وَجَلَّ، وَمَنْ خَاصَمَ في بَاطِلٍ وَهُوَ يَعْلَمُ لَمْ يَزَلْ في سَخَطِ اللّهِ تَعالى حَتَّى يَنْزعَ، وَمَنْ قَالَ في مُؤمِنٍ مَالَيْسَ فِيهِ أسْكَنَهُ اللّهُ رَدْغَةَ الخَبَالِ)ـ1( حَتَّى يَخْرُجَ مِمَّا قال: وَمَنْ أعَانَ عَلى خُصُومَةٍ بِظُلْمٍ، فقَدْ بَاءَ بِغَضَبٍ مِنَ اللّهِ تَعالى[. أخرجه أبو داود.»الرَّدْغَةُ«: بسكون الدال وتحريكها بعدها غين معجمة: الطين والوحل الكثير .

)ـ1( جاء في الحديث: أن الخبال عصارة أهل الناء. والخبال في أصل: الفساد، ومعنى أنه يخرج مما قال أن يتحلل من ذلك المسلم الذي قال فيه القول.

1. (1649)- Yahya İbnu Ebî Râşid´in İbnu Ömer´den naklettiğine göre, İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işitmiştir: “Kim şefaat ederek, Allah´ın haddlerinden birinin tatbik edilmesine mani olursa Aziz ve Celil olan Allah´a muhalefet etmiş olur. Kim bilerek bâtıl bir dâvayı kazanmaya çalışırsa ondan vazgeçinceye kadar Allah kendisine buğzeder. Kim mü´mine onda olmayan bir kötülüğü nisbet ederse, bundan tevbe edinceye kadar cehennemliklerin vücudlarından çıkan irinlerden hâsıl olan çirkefin içine iskan eder. Kim haksız bir dâvaya yardımcı olursa, Allah´ın gazabını kazanmış olarak döner.” [Ebû Dâvud, Akdiye 14, (3597, 3598).][159]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, şefaat yaparak, nüfuzunu kullanarak, baskı yaparak vs. hangi suretle olursa olsun haddlerden birinin infazına mani olmanın büyük günah olduğunu ifade ediyor. Çünkü Allah´a muhalefet etmek büyük günahtır. İslâm dini her hususta hatta ta´zire giren suçlarda bile şefaatte bulunmayı hoş karşılamış, fakat hududa giren cürümlerde bunu haram addetmiştir (1628. hadise ve açıklamasına bakılsın).

2- Kişinin bâtıl dâvayı bilmesi, kendisinin haksız olduğunu veya karşı tarafın haklı olduğunu bilmesidir. Şu halde açılan bir dâvada haksız olduğu halde, haklı mı haksız mı durumunu bilmeyen veya şüphe üzerinde olan kimse bu tehdidin altına girmez. Öyle duyduğunu anladığı veya karşı tarafın haklılığını bildiği dâvaları, mü´min kişi, kazanma derdine düşmemelidir, tâkip etmemelidir.[160]

ـ2ـ وعن الزبير بن العوام رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّهُ لَقِىَ رَجًُ قَدْ أخَذَ سَارِقاً يُرِيدُ أنْ يَذْهَبَ بِهِ إلى السُّلْطَانِ فَشَفَعَ لَهُ الزُّبَيْرُ لِيُرْسِلَهُ، فقَالَ: َ حَتَّى أبْلُغَ بِهِ إلى السُّلْطَانِ، فقَالَ الزُّبَيْرُ: إنَّمَا الشَّفَاعَةُ قَبْلَ أنْ يُبَلَّغَ السُّلْطَانُ، فَإذَا بُلِّغَ السُّلْطَانُ لُعِنَ الشَّافِعُ وَالمُشَفَّعُ[. أخرخه مالك .

2. (1650)- Zübeyr İbnu´l-Avvâm (radıyallâhu anh)´ın anlattığına göre, hırsızı yakalayıp sultana götürmekte olan bir adama rastlar. Zübeyr adamı salıvermesi için lehinde şefaatte bulunur. Adam:

“Hayır, sultana ulaştırıncaya kadar onu salmam” der. Zübeyr (radıyallâhu anh) şu açıklamayı yapar:

“Şefaat, sultana ulaşmadan önce caizdir. Sultana ulaştı mı, ondan sonra şefaat yapan da, şefaati kabul eden de mel´undur.” [Muvatta, Hudud 29, (2, 835).][161]

AÇIKLAMA:

Hududa giren suçlar, sultana veya ona bedel hüküm verecek olan kimseye intikal ettikten sonra affetmek, şefaat etmek mümkün değildir. Bu paralelde yapılacak işlerin daha önceden yapılması gerekir. Bunun Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´tan bir örneğini müteakip rivâyette göreceğiz.

Dârakutnî´nin Hz. Zübeyr (radıyallâhu anh)´den kaydına göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): اِشْفَعُوا مَالَمْ يَصِلْ إِلَى الْوَالِى فَإِذَا وَصَلَ إِلَى الْوَالِى فَعَفَا فََ عَفَا اللّهُ عَنْهُ

“Mücrimlere şefaatinizi suçlu valinin önüne çıkmazdan önce yapın. Dâva valiye vardıktan sonra şefaatte bulunsanız, o da affetse Allah valiyi affetmez” buyurmuştur.

İbnu Abdilberr der ki: “Ben bunun aksini bilmiyorum. Günahkârlar lehine şefaat, dâva sultana ulaşmazdan önce güzeldir, hoştur, ama ona ulaştı mı cezayı vermesi üzerine borçtur.”[162]

ـ3ـ وعن صفوان بن أمية رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّهُ تَوَسَّدَ رِدَاءَهُ في المَسْجِدِ، وَنَامَ فَجَاءَهُ سَارِقٌ فَأخَذَ رِدَاءَهُ، فَأَخَذَ صَفْوَانُ السَّارِقَ، فَجَاءَ بِهِ إلى رَسولِ اللّهِ # فَأَمَرَ بِهِ أنْ تُقْطَعَ يَدُهُ، فقَالَ صَفْوَانُ: إنِّى لَمْ أُرِدْ هذَا يَارسُولَ اللّهِ، هُوَ عَلَيْهِ صَدَقَةٌ، فقَالَ رسولُ اللّهِ #: فَهََّ قَبْلَ أنْ تَأتِيَنِى بِهِ[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذى .

3. (1651)- Saffan İbnu Ümeyye (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Mescide uyumak üzere ridasını yastık yaparak uzanmıştı. Uyurken bir hırsız gelip ridasını aldı. Ama Saffan (uyanarak) hırsızı yakaladı, doğru Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e götürdü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) derhal elinin kesilmesini emretti. Saffan:

“Ey Allah´ın Resûlü, ben bunu istememiştim, ridam ona sadaka olsun!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Onu bana getirmezden önce niye yapmadın ” diyerek, teklifi reddetti.” [Ebû Dâvud, Hudud 14, (4394); Nesâî, Sârik 4, (8, 68); Muvatta, Hudud 28, (2, 834).][163]

ـ4ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: ]قَالَ رسول اللّه #: ادْرَءُوا الحُدُودَ عَنِ المُسْلِمِينَ مَا اسْتَطَعْتُمْ، فَإنْ كَانَ لَهُ مَخْرَجٌ فَخَلُّوا سَبِيلَهُ، فإنَّ ا“مَامَ إنْ يُخْطِئ في الْعَفْوِ خَيْرٌ مِنْ أنْ يُخْطِئَ في الْعُقُوبَةِ[. أخرجه الترمذى.و‘بى داود عنها: ]أنَّ رسول اللّهِ # كانَ يقُولُ: أقِيلُوا ذَوِى الهَيْئَاتِ)ـ1( عَثَراتِهِمْ إَّ الحُدُودَ[.

______________ )ـ1( هم أصحاب المروءات. والخصال الحميدة الذين يعرفون بالشرّ فيزلّ أحدهم الزلة.

4. (1652)- Hz. Aişe anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Elinizden geldikçe hadd cezalarını Müslümanlardan defedin. (Muteber) bir özrü varsa hemen salıverin. Zîra imamın yanlışlıkla affetmesi yanlışlıkla ceza vermesinden daha hayırlıdır.” [Tirmizî, Hudud 2, (1424).]

Ebû Dâvud´da yine Hz. Aişe´den gelen bir rivâyette: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “İtibarlı kimselerin hudud dışındaki zellelerinden vazgeçin” buyurmuştur.” [Ebû Dâvud, Hudud 4, (4375).][164]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet mevkuf ve merfu olarak gelmiştir. Haddlerin tatbikatında titiz olmayı, kesinlik kazanmadıkça, sübutta şüphe bulundukça haddleri tatbik etme cihetine gitmemeyi emretmektedir.Bir başka rivâyette de, إِدْرَئُوا الْحُدُودَ بِالشُّبُهَاتِ “Şüpheler sebebiyle hadd tatbikatını terkedin” denmektedir.

Şârih Muzhir der ki: “Hadis şunu demektedir: Hadd cezalarını, imkânınız ölçüsünde imama ulaşmazdan önce defedin. Zîra imam, hatâen aff cihetine giderse, hatâen hadd cezası vermesinden hayırlıdır. Zîra imama hadd suçu geldi mi ceza vermesi vacibtir.”

Tîbî der ki: “Bu hadisin mânası şu hadisin mânasını te´yid eder:

تَعَافُوا الْحُدُودَ فِيمَا بَيْنَكُمْ فَمَا بَلَغَنِى مِنْ حَدٍّ فَقَدْ وَجَبَ

“Haddleri kendi aranızda affedin, (affı bana bırakmayın). Bana bir hadd intikal ederse onun infazı vâcib olur (af mümkün değildir.)”

Bu hadislerde hitap bütün Müslümanlaradır. Yani, dâva imama veya mahkemeye intikal etmeden hududun af, şefaat gibi yollarla terkedilmesi, resmiyete intikal ettirilmemesi.

Resmiyete intikal edince, imama ve kadıya af veya müsamaha terettüp etmez, bunlar şüphelerle hududu defetmeye çalışırlar. Nitekim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), günahını itiraf edenlere “Sende delilik var mı ” veya “Muhsan mısın ” diye sormuş. Mâiz hakkında: “Onda delilik var mı ” “içmiş olmasın ” diye soruşturmuş, haklarında haddi tatbik etmemeyi meşru kılacak bir şüphe kapısı, bir özür aramıştır. Bütün bu örnekler, imamın haddleri şüphelere dayanarak terketmekle vazifeli olduğuna bir tenbihtir, uyarıdır. (Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şüphe aramasıyla ilgili örnekler için 1605. hadis görülebilir).

2- Ebû Dâvud´dan kaydedilen hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) itibarlı kimselerin -ki zevi´lhey´ât diye geçer ve İmam Şâfiî bunu: “Kendisinden hile zuhur etmeyen” diye açıklar- hudud dışındaki zellelerini cezalandırma cihetine gitmemeyi tavsiye etmektedir. Zelle veya asre, ayak kayması, iradî olarak düşünülerek yapılmayan hata mânasına gelir. Şu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mü´minlerin hata ve kusurlarının üzerine gidilmemesini umumî olarak daha müsamahalı, bunları teşhir ve tecziyede daha dikkatli olunmasını emretmiş olmaktadır. Burada hitap öncelikle ceza verecek olan makama, imamadır.

Hattâbî der ki: “Hududa girmeyen suçların cezasını takdir yetkisi imama aittir. Bu rivâyet imamların ta´zirde muhayyer olduğunu göstermektedir, dilerse ceza takdir eder, dilerse terkeder. Ta´zir de hadd gibi vâcib olsaydı, itibarlılarla itibarlı olmayanlar eşit olurlardı.”[165]

ـ5ـ وعن ابن المسيب رضِىَ اللّهُ عَنْهُ ]أنَّ رَجًُ مِنْ أسْلَمَ يُقَالُ لَهُ هَزَّالٌ شَكا رَجُ)ـ1( إلى رسول اللّهِ # بِالزِّنَا، وَذلِكَ قَبْلَ أنْ يَنزِلَ: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ المُحْصَنَاتِ. اŒيَةَ، فقَالَ النَّبىُّ # يَا هَزَّالُ: لَوْ سَتَرَتْهُ بِرِدَائِكَ لكَانَ خَيْراً لَكَ[. أخرجه مالك، وأبو داود .

5. (1653)- İbnu´l-Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: “Eslem kabilesinden Hezzâl denen bir adam, bir başkasını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a zinâ isnad ederek şikâyet etti. Bu hâdise: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ “Namuslu ve hür kadınlara (zinâ isnadıyla) iftira atan, sonra (bu babta) dört şahit getirmeyen kimselerin her birine de seksen deynek vurun” (Nur 4) âyetinin nüzûlündan önce idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama: “Ey Hezzâl, onu ridân ile örtseydin, senin için daha hayırlı idi” dedi.” [Muvatta, Hudud 3, (2, 821); Ebû Dâvud, Hudud 6, (4377).][166]

AÇIKLAMA:

Bazı rivâyetlerde, Hezzâl´ın cariyesine Mâiz´in muvâkaada bulunduğu, bunun üzerine, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e Mâiz´i şikâyet ettiği belirtilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mübalağalı bir üslubla (ridanla Mâiz´i ______________)ـ1( الرجل: هو ما عز بن مالك أسلمى.

örtseydin diyerek) Müslümanın setredilmesini, hadd cezasına çarptırılması için isticâl gösterilmemesini tavsiye etmiş bulunmaktadır. Ancak, daha önce açıklandığı üzere (1605. hadis) Mâiz, gelip günahını itiraf edecek ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de recme mahkum edecektir.[167]

ـ6ـ وعن هانئ بن نيار رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ النَّبىَّ # يَقُولُ: َ يُجْلَدُ فَوْقَ عَشْرَةِ أسْوَاطٍ إَّ في حَدٍّ مِنْ حُدُودِ اللّهِ تَعالَى[. أخرجه الشيخان وأبو داود .

6. (1654)- Hâni´ İbnu Niyâr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah´ın haddlerinden bir hadd olmadıkça hiç kimse on kırbaçtan fazla dayağa mahkum edilemez” buyurdu.” [Buhârî, Hudud 42; Müslim, Hudud 40, (1708); Ebû Dâvud, Hudud 39, (4491); İbnu Mâce, Hudud 32, (2601).][168]

AÇIKLAMA:

Bu, ulemânın çokca ihtilâf ettiği bir hadistir. Haddler dışında ne miktar ceza verilebilir Bu bahsin giriş kısmında da belirttiğimiz gibi hadd dışında te´dib ve ta´zir cezaları da var. Te´dib, terbiyevî maksadlara yönelik belli kayıt ve şartlar tahtında anne, baba, koca veya hoca gibi büyüklerin sorumlulukları altındakilere uyguladıkları cezalardır. Ta´zir ise miktarı imama veya hâkime bırakılan haddlerin dışında kalan cezalardır. Şu halde, sadedinde olduğumuz hadis, te´dib ve ta´zir suçlarının on darbeyi geçmemesini âmirdir.

Ancak ulemâ, başka rivâyet ve karineleri de dikkate alarak farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbnu Hacer bunların bir kısmını Buhârî Şerhi´nde hülâsa eder. Biz de mevzuyu oradan yapacağımız bazı iktibaslarla aydınlatacağız: Açıklamasına haddin tarifiyle başlayan şârih der ki: “(Hadiste geçen) hadden murad, Şâri tarafından ne miktar dövüleceği belirtilen cürümdür veya hususî dayaktır veya hususî ukubettir. Bu meselede ittifak edilen suçlar: Zinânın aslı, hırsızlık, sarhoş edici şeyin içilmesi, zinâ iftirası, katl, cana can kısas, organlarda kısas, irtidad edenin öldürülmesi. Ancak son İki suçun (kısas ve mürtedin öldürülmesi) hadd sayılıp sayılmayacağında ihtilâf edilmiştir.”

İrtikab edenin cezayı hak ettiği bir kısım cürümler vardır, bunlara verilecek cezaya hadd denir mi denmez mi ihtilâf edilmiştir. Bunlar: Âriyet olarak alınan şeyi inkâr, livata (homoseksüalite), hayvana temas, kadının erkek hayvanı üzerine çekmesi, müsâhaka (tenasül organlarını birbirine değdirmek suretiyle tatmin), zaruret olmadığı halde kan, meyte (lâşe) ve domuz eti yemek, sihir yapmak, içki iftirasında bulunmak, tenbellikle namazı terketmek, Ramazan orucunu mâzeretsiz yemek, zinâ yaptı diye ta´rizde (16) bulunmak.

Bazı âlimler, sadedinde olduğumuz hadiste geçen hadden maksadın hakkullah olduğunu söylemiştir. İbnu Dakîki´l-Îd der ki: “Bana ulaştı ki, bazı muasır âlimler bu mânayı şöyle takrir etmişlerdir: “Haddi, zikredilen miktarı belli cezalara tahsis etmek fukâha tarafından vaz´edilmiş ve benimsenmiş bir durumdur. Ancak şeriat örfünde, başlangıçta, büyük küçük her mâhiyete hadd denmekte idi.” İbnu Dâkîki´l-Îd bu görüşü şöyle tenkid eder: “Burada zâhirden ayrılma var. Bu iş nakille mümkündür. Asıl olan naklin yokluğudur.” Devamla der ki: “Şâyet biz, hukukullaha giren her bir hakta on adetden fazla vurmaya müsaade edersek bize kendisiyle menetmeyi sağlayacağımız bir şey kalmaz. Zîra, sayıları belli olan haramlar dışında kalan şeyler haram değildir. Ta´zir ise, haram olmayan şeyde meşru olmaz. Öyle ise, (şeriatın belirlediği suçlar dışında kalan bir fiil için haddler hakkında konan miktardan) daha fazla ceza vermenin bir mânası kalmaz.”

İbnu Hacer bu mütâlayı kaydettikten sonra der ki: “İbnu Dakîki´l-Îd´in işaret ettiği muasırı, İbnu Teymiyye´dir. Mezkur sözü, onun arkadaşı İbnu´l-Kayyim benimsemiş ve demiştir ki: “Burada verilecek doğru cevap şudur: “Burada hududdan kastedilen şey, Allah´ın emir ve nehiyleridir. Nitekim şu âyette kastedilen de budur: وَمَنْ يَتَعَدَّحُدُودَاللّهِ فَاوُلئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “…Bunlar Allah´ın hudududur (emirleri, kanunları), kim bunlara uymazsa onlar zâlimdirler” (Bakara 229). Bir başka âyette hududa uymayanlar için: فَقَدْظَلَمَ نَفْسَهُ “…nefsine zulmetmiştir” (Talâk 1) buyurulmuştur. Bir başka âyette de: تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ فََ تَقْرَبُوهَا “Bunlar Allah´ın hudududur (yasakları), sakın onlara yaklaşmayın” (Bakara 187) buyurulmuştur. Bir başka âyette: وَمَنْ يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا “Kim de Allah ve Resûlü´ne isyan eder ve Allah´ın hududunu (sınırlarını) çiğneyip geçerse, onu içinde ebedî kalacağı bir ateşe koyar” (Nisa 14) buyurulmuştur.” Sonra İbnu´l-Kayyim: “Ma´siyete girmeyen te´diblerde ondan fazla vurulmaz, babanın evlâdını te´dibi gibi” der.

İbnu Hacer, bu iktibastan sonra kendi görüşünü şöyle açıklar:

“Günah ameller (meâsi) bir kısım derecelere ayrılabilir. Hakkında verilecek

———————

(16) Burada ta´rîz´den kastedilen şey, açık bir iftira yâni kazf olmayıp zina ettiğini imâ eden, zihne bu mânayı ilham eden ifâde tarzıdır. cezanın miktarı belirlenmiş olan suçlarda ceza artırılamaz, bu asılda müstesna kılınmıştır. Hakkında ceza belirlenmemiş olan suça gelince, eğer bu büyük bir suçsa, buna -tıpkı işaret edilen âyetlerde olduğu üzere- “hadd” denmesi ve cezasının artırılması, müstesnaya dâhil edilmesi caizdir. Eğer bu küçük bir suçsa, işte, artırma câiz değildir sözüyle bu kastedilmiştir. Takiyuddin İbnu Dakîki´l-Îd´in mezkur muasırından kaydettiği görüşü -şâyet kasdı bu idiyse- bertaraf eder.

İbnu Mâce ta´zirle ilgili olarak Ebû Hüreyre´den şu rivâyeti kaydeder: َ تَعْذِرُوا فَوْقَ عَشَرَةِ اَسْوَاطٍ “On kamçıdan fazla ta´zir cezası vermeyin.” Selef, bu hadisin delâlet ettiği hükümde (medlulünde) ihtilâfa düşmüştür. Leys, ve -meşhur kavlinde- Ahmed, İshak ve bazı Şafiîler bunun zâhirini esas almıştır. Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanife´nin iki arkadaşı (İmam Muhammed ve Ebû Yusuf): “On kamçıdan fazla ceza caizdir” demişlerdir. Ancak ziyade edilebilecek miktarda tekrar ihtilafa düşmüşlerdir. Şâfiî: “En az miktardaki hududa ulaşmamalıdır” demiştir. Ayrıca en az miktardaki hududdan ne anlamalıdır, hür kimsenin hududunu mu kölenin hududunu mu (Zîra köleye tatbik edilen hadd, hüre takdir edilenin yarısıdır). Bu hususta iki kavl var:

Bir kavle göre her ta´zir, kendi cinsinden bir hadde göre tesbit edilir ve o haddin miktarını aşmaz.

Diğer bir görüşe göre: Bu imama kalmıştır, dilediği miktarda takdir eder. Ebû Sevr bu görüştedir.

Bu hususta şu farklı görüşler rivâyet edilmiştir:

* Hz. Ömer´in Ebû Musa (radıyallâhu anhümâ)´ya: “Ta´zir cezasında yirmi kamçıdan fazla vurma” diye yazdığı belirtilmiştir.

* Hz. Osman´a göre ta´zir otuz kamçıdır.

* Hz. Ömer´in kamçıyı 100´e çıkardığı da mervîdir.

* İbnu Mes´ud, Mâlik, Ebû Sevr ve Atâ´dan, “Ta´zir cezası, şuçu mükerrer işleyene verilmelidir, bir kere işleyene ne hadd, ne ta´zir vardır” dediği rivâyet edilmiştir.

* Ebû Hanife ta´zirin kırk kamçıdan az olmasına hükmetmiştir.

* İbnu Ebî Leylâ ve Ebû Yusuf: “Doksan beş kamçıyı geçmemeli” demişlerdir.

* İmam Mâlik ve Ebû Yusuf´tan bir rivâyete göre “seksen kamçıya ulaşmamalıdır.”

Bu kaydedilenler, hadisle ilgili söylenenlerden bir kısmıdır.

* Bazıları, hadiste kaydedilen tahdidin sopa (celde) ile ilgili olduğunu söylemiştir. Meselâ, çubuk veya elle vurmada on vuruştan fazla olabilir, ancak hududun en azını geçemez. Şafiîlerden İstahrî böyle demiştir. İstahrî, bunu söylerken darb (vurma) lafzıyla gelen rivâyeti görmediğini ortaya koymuştur.

* Bazıları, bu hadisin mensuh olduğunu söylemiştir. Neshe, Ashâb´ ın (bununla amel etmeme hususundaki) icmâı delâlet eder. Bununla Tâbiin´den herhangi birinin amel etmiş olması da reddedilmiştir. Fukahâdan Leys İbnu Sa´d´ın görüşü budur.

* Bazıları bu hadisin, kendisinden daha kuvvetli olan bir şeye muhalefet ettiğini, bu şeyin te ta´zirin hududa muhalif bir ceza olduğu hususundaki icma olduğunu söylemiştir. Bunlara göre, sadedinde olduğumuz hadis ise ta´ziri on ve daha aşağısı ile sınırlamakta ve böylece bir nevi hadd olmaktadır, halbuki ta´zirin miktarını, sayı yönüyle değil, teşdid ve tahfif yönüyle takdir etme işinin imama bırakıldığı hususunda da icma vardır. Zîra ta´zir, (insanları kötülükten) caydırmak için meşru kılınmıştır: İnsan vardır sözden anlar vazgeçer, insan vardır şiddetli dayak da fayda etmez. Bu sebeple herkese uygulanacak ta´zir durumuna göre farklı olabilir.

Bu görüş de tenkid edilmiş ve: “Hadd cezası ferde göre artmaz, eksilmez” denmiş, keza: “Tahfif ve teşhid müsellemdir ancak, mezkur adede müracaat edilmekle birlikte ferdlerdeki cayma durumu nazara alınmamaktadır. Nitekim hadd cezasının kötülükten caydıramadığı insanlar var, buna rağmen (böylelerini illa da caydırmak için) hadd cezasına ta´zir eklenmez. Şâyet her ferd ayrı ayrı nazara alınacak olursa haddin artırılması veya suçluya haddle birlikte ta´zir cezasının da verilmesi gerekir” denmiştir.

Kurtubî, Cumhur´un sadedinde olduğumuz hadisin delalet ettiği mâna ile hükmettiğini söylemiştir. Ancak Nevevî bunun aksini söylemiştir. Esas olan da Nevevî´nin sözüdür, çünkü, bu hadisle hükmeden bir sahabe bilinmiyor. ed-Dâvudî bu hususta özürde bulunarak: “Bu hadis İmam Mâlik´e ulaşmamıştır, o, cezanın, işlenen günaha uygun olması kanaatinde idi, böyle bir görüş, hadisin ona ulaşması hâlinde onun (Mâlik´in) bundan yüz çevirmeyeceğini gösterir, öyle ise, kendisine ulaşan kimsenin bu hadisle amel etmesi gerekir” der.[169]

ـ7ـ وعن حكيم بن حزام رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]نَهى رسولُ اللّهِ # أنْ يُسْتَقَادَ في المَسْجِدِ، وَأنْ تُنْشَدَ فِيهِ ا‘شْعَارُ، وَأنْ تُقَامَ فِيهِ الحُدُودَ[. أخرجه أبو داود.

7. (1655)- Hakîm İbnu Hizâm (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mescidde kısas infazını, şiir okunmasını ve haddlerin tatbik edilmesini yasakladı.” [Ebû Dâvud, Hudud 38, (4490).][170]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, ibâdetten başka -istirahat, hasta ve yaralıların tedavisi, misafirlerin ağırlanması, hapis.. gibi birçok- maksadla kullanılmış olan mescidde aslında meşru olan üç şeyin yasaklandığını ifade ediyor:

1- Kısas infazı: Yani bir adamı haksız yere öldüren kimsenin öldürülmesi, sakatlayan kimsenin sakatlanması… Bazı şârihler bu yasağı, mescidin kanla kirleneceği sebebiyle izah ederler. Maamafih: “Mescid bu maksadla inşa edilmemiştir” diyen de olmuştur.

2- Şiir inşadı: Bundan daha ziyade kötü şiirlerin kastedildiği belirtilmiştir.

3- Hadd tatbiki: İnsanlara müteallik veya Allah´a müteallik her çeşit hadd cezalarının icra ve infazı. Bu çeşit infazlar mescidin hürmetini bozacağı gibi, kirlenmesine de sebep olabilecektir. Aliyyu´l-Kârî ayrıca, mescidlerin zikrullah ve namaz için bina edildiğini, hadd infazı için inşâ edilmediğini kaydeder.[171]

ـ8ـ وعن أبى أمامة بن سهل بن حنيف عن بعض أصحاب رسول اللّه # من ا‘نصار قال: ]اشْتَكى رَجُلٌ مِنَ ا‘نصَارِ حَتَّى أُضْنِىَ، فَعَادَ جِلْدَةً عَلى عَظْمٍ، فَدَخَلَتْ عَلَيْهِ جَارِيَةٌ لِبَعْضِهِمْ فَهَشَّ)ـ1( لََهَا فَوَقَعَ عَلَيْهَا، فَدَخَلَ عَلَيْهِ رِجَالٌ مِنْ قَوْمِهِ يَعُودُونَهُ، فَأخْبَرَهُمْ بِذلِكَ، وقَالَ: اسْتَفْتُوا لِى رسول اللّه # فإنِّى وَقَعْتُ عَلَى جَارِيَةٍ دَخَلَتْ عَلَىَّ، فَذَكَرُوا ذلِكَ لِرَسُولِ اللّهِ #، وَقَالُوا مَا رَأيْنَا بِأحَدٍ مِنَ الضُّرِّ مِثْلَ الَّذِى هُوَ بِهِ، وَلَوْ حَمَلْنَاهُ إلَيْكَ لَتَفَسَّخَتْ عِظَامُهُ، مَاهُوَ إَّ جِلْدٌ عَلى عَظْمٍ، فَأمَرَ رسولُ اللّه # أنْ يَأخُذُوا لَهُ مِائَةَ شِمْرَاخٍ)ـ2( فَيَضْرِبُوهُ بِهَا ضَرْبَةً وَاحِدَةً[. أخرجه أبو داود والنسائى.

______________

)ـ1( أي ارتاح وخفَّ، وفي القاموس: الهشاشة والهشاش: ارتياح والخفة والنشاط.)ـ2( الغصن من العثكال الذي يكون عليه التمر.

8. (1656)- Ebû Ümâme İbnu Sehl İbni Huneyf, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Ensârî bazı sahabelerinden naklen anlatıyor: “Ensâr´ dan bir adam hastalandı ve çöktü, öyleki bir kemik bir deriye döndü. Bir ara Ashab´dan birine ait bir cariye hastanın yanına girmişti. Adam, ona müncezib oldu ve temasta bulundu. Bu sırada, kavminden kendisine geçmiş olsun ziyaretine gelenler oldu. Yaptığı işi onlara haber verdi ve:

“Benim için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sorun, ben yanıma giren bir cariyeye temasta bulundum” dedi. Durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e anlattılar ve ilâveten:

“Hiç kimsede hastalığın bu derece şiddetlisini de görmedik. Adamı sana getirmeye kalksak kemikleri kırılıp dağılacaktır, bir kemik bir deriden başka bir şey değil!” dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Yüz tane hurma çubuğu alın, (bunları tek bir sopa halinde bağlayıp) adama bir kere vurun!” diye emretti.” [Ebû Dâvud, Hudud 34, (4472); Nesâî, Kudât 22, (8, 242); İbnu Mâce, Hudud, 18, (2574).][172]

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki rivâyet, hadisin Ebû Dâvud´daki vechidir. İbnu Mâce´nin rivâyeti, bunu mânen desteklemektedir. Hadisin Nesâî´deki vechinde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın adama hastalığı sebebiyle acıdığı, bu sebeple cezayı hafiflettiği belirtilir. Hadisin bir vechinde, yüz tane ince dal (şimrâh) ihtivâ eden bir hurma dalı (=iskâl) getirip onunla bir kere vurduğu belirtilir. İskâl diye hurma salkımını taşıyan dala denir.

Hadis, hadd sırasında sopa darbesine dayanamayacak olan hastaya, üzerinde yüz ince çubuk ihtiva eden bir hurma salkımı veya buna benzer bir şey vurulabileceğine delil olmaktadır. Ancak bu vuruşta, daldaki bütün çubukların suçluya değmesi şarttır. Maamafih değdiği hususunda duyulacak itimad yeterlidir diyen de olmuştur.

Şevkânî, bu çeşit hilenin şer´an caiz olduğunu söyler ve Kur´ân´dan şu âyeti delil gösterir:

وَخُذْ بِيدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وََتَحْنَثْ “Eline bir demet sap al da onunla vur. Yemininde durmazlık etme” (Sad 44). (17)İbnu´l-Hümâm der ki: “Bir hasta zinâ yapar ve muhsan olduğu için de hak ettiği hadd recm ise hadd tatbik edilir, çünkü zâten ölümü haketmiştir. Bu hâlde ______________(17) Ayet, Hz. Eyyup´la ilgili. Tefsirlerde gelen açıklamaya göre, hastalığı sırasında, bir gün çağırdığı zaman hanımı hizmetine geç gelmişti. İyileşince, yüz sopa vuracağına yemin etti. Kadın ihlâs ve sadakatla hizmet etmekte olduğu için, Eyyup Peygamber (aleyhisselam)´e, yüz ekin sapından yapacağı değnekle bir kere vurması, böylece yeminini yerine getirmesi vahyedilmiştir. recmedilmesi evlâdır. Ancak (muhsan değilse ve dolayısıyla ona terettüp eden) hadd celde (dayak) ise, iyileşinceye kadar dövülmez. Zîra, bu durumda celde tatbik edilmesi, onun helâkına sebep olabilir, adam ise buna müstehak değildir. Eğer, iyileşme ümidi olmayan bir hasta ise, Hanefîlere ve Şâfiîlere göre, yüz şimrâh (ince çubuk) ihtiva eden bir hurma dalı (iskâl) bir kere vurulur. Her şimrâhın bedenine ulaşması şarttır. “Bu durumda, iskâlin (hurma dalının) açık vaziyette olması gerekir” denmiştir.[173]

ـ9ـ وعن عليّ رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّهِ #: مَنْ أصَابَ حَدّاً فعُجِّلَ عُقُوبَتُهُ في الدُّنْيَا، فاللّهُ أعْدَلُ مِنْ أنْ يُثَنِّىَ عَلَيْهِ الْعُقُوبَةَ في اŒخِرَةِ، وَمَنْ أصَابَ حَدّاً فَسَتَرَهُ اللّهُ تَعالى عَلَيْهِ وَعَفَا عَنْهُ، فَاللّهُ أكْرَمُ مِنْ أنْ يَعُودَ في شَئٍ قَدْ عَفَا عَنْهُ[. أخرجه الترمذى .

9. (1657)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bir hadd cürmü işler de, cezası dünyada verilirse, Allah´ın adaleti kuluna âhirette ikinci sefer ceza vermeye müsaade etmez. Kim de bir hadd cürmü işlemiş, Allah da onun günahını örtmüş ve affetmiş ise, Allah´ın keremi affettiği şeyden dolayı ona dönüp ceza vermeye müsaade etmez.” [Tirmizî, İmân 11, (2628).][174]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, gizli işlenen bir günâhın açıklanmamasına ve tevbe ile af talebinde bulunulmasına teşvik etmektedir. Bu mânayı te´yid eden başka rivâyetleri de gözönüne alan İslâm uleması: “Başkasına gizli kalan günahları örtmek açıklamaktan daha iyidir” demekte müttefiktir.

2- İbnu Cerir der ki: “Bu hadiste (işlenen cürme terettüp eden) haddin dünyada yerine getirilmesi, -mahdud (yani hadd cezasını çeken kimse) tevbe etmese bile- günahına kefâret olur. Aksi hâlde kebâir ehli, Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaat´in görüşü hilâfına ebedî cehennemlik olur. Zîra dünyevî ceza, tevbe de etmek şartıyla günâha kefâret olsaydı, bu hüküm âhirette de câri olur, dolayısıyla tevhid ehli için ateş cezası, onları, -dünyada yapılmış bir tevbenin yokluğu sebebiyle- ebedî cehennemden kurtaramazdı.

Nassların: “Muvahhidler, cehennemde ebedî kalamazlar” şeklindeki açıklaması, belirtilen görüşü reddeder. [175]

ـ10ـ وعنه رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللّه #: رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثََثَةٍ: عَنِ النَّائِمِ حَتَّى يَسْتَيْقِظَ، وَعَنِ الصَّبِىِّ حَتَّى يَحْتَلِمَ، وَعَنِ المَجْنُونِ حَتَّى يَعْقِلَ[. أخرجه أبو داود والترمذى.وزاد أبو داود في أخرى: ]وَعَنِ الخَرِفِ[.)ـ1(

)ـ1( الخرف: الذي فسد عقله لكبر سنه.

10. (1658)- Yine Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ” Kalem üç kişiden kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, ihtilâm oluncaya kadar çocuktan, aklı erinceye kadar mecnundan.” [Ebû Dâvud, Hudud 16, (4398, 4403); Tirmizî, Hudud 7, (1423); Nesâî, Talâk 21, (6, 156); Ebû Dâvud, diğer bir rivâyette şu ziyadeyi kaydetmiştir: “…yaş sebebiyle aklı fesâda uğrayandan…”][176]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet, kişiye hukukî ehliyetin tanınması ve bir kısım mükellefiyetlerin yüklenmesi gibi pek ciddi meselelerde atıfda bulunulan mühim bir hadistir. Âlimler bu hadiste zikredilen “kalem” ve “kalemin kaldırılması” gibi ibarelerin hem mecaz ve hem de hakikat olabileceğini belirtmişlerdir. Mecaz olması durumunda bunlarla adem-i teklif´in kinaye edildiğini belirtirler. Çünkü teklif, yazmayı gerektirir. Nitekim âyet-i kerimede Müslümanların oruç mükellefiyeti: كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ “Size oruç yazıldı” (Bakara 183) diye ifade edilmiştir. Yazı için, yazma âleti olan kalem gerekli olduğuna göre, teklif için kalem lazımdır. Öyle ise kalemin kaldırılması, teklifin kaldırılmasını ifade eder. Sonuç olarak bu üç grup insandan teklifin yani sorumluluğun kaldırılmış olduğu kalemin kaldırılmasıyla ifade edilmiş olmaktadır.

Kalemle hakikat murad edilmiş olması halinde, o: اَوَّلُ مَاخَلَقَ اللّهُ اَلْقَلَمُ فَقَالَ لَهُ اُكْتُبْ فَكَتَبَ مَا هُوَ كَائِنٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامةِ “Allah´ın ilk yarattığı şey kalemdir. Onu yaratınca, “Yaz!” diye emretti. O da kıyamete kadar olup bitecekleri yazdı” hadisinde zikredilen kalemdir. Kulların iyi ve kötü bütün fiillerini bu kalem hakikaten yazmıştır. Kezâ taatlerin sevabını, kötülüklerin cezalarını da bu kalem eksiksiz yazmıştır. Allah, işte bu kalemi yaratmış ve yazmasını emredip, kıyamete kadar cereyan edecek şeyleri yazması için Levh-i Mahfuz´un üzerine koymuştur. O da bu emre uyarak herşeyi yazıp tamamladı.

Çocuğun, mecnunun ve uyuyanın fiillerinden dolayı onlara günah yoktur, kalem de günah yazmamaktadır, bununla onlara teklif de yoktur. Allah, diğer şeyler arasında kalemin bunları yazmamasına hükmetmiştir.

Hemen belirtelim ki, günümüzde çocuk meselesini her yönüyle müstakillen ele alıp, binası, hâkimi, kanunu ve usul-i muhakemesi ayrı çocuk mahkemeleri kuran Batı´da bile yakın zamana kadar, çocuklar, işlediği suça göre, idam edilmeye varıncaya kadar, büyüklerle aynı hukukî sorumluluğa tabi iken, Müslümanların tâ bidâyetten beri bu hadise dayanarak çocukları, yaptıklarından sorumlu tutmamış olması müstesna bir hususiyet, İslâm´a has bir orijinalitedir. Çocuğun sorumluluğa geçiş hali, rivâyetin farklı vecihlerinde değişik kelimelerle ifade edilmiştir: حَتّى يَشُبَّ “…genç oluncaya kadar”,حَتَّى يَكْبُرَ “…büyüyünceye kadar”, حَتَّى يَبْلُغَ “…büluğa erinceye kadar.”[177]

ÇOCUGUN CEZAÎ EHLİYETİ

Günümüzde, çocuk meselesi, ayrı bir çocuk antropolojisinden söz edilecek kadar farklı bir yaklaşımla ele alınmıştır. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de çocuk mahkemelerinin kurulması için kanun çıkarılmıştır. Böylece, çocukla ilgili meseleler güncellik kazanmıştır. Bu meselede son gelişmelerle insanlığın nasıl İslâmî espriye yaklaştığını, bir başka ifade ile, İslâmî teşriatın nasıl en modern tesbitlerden daha genç daha tâze olduğunu göstermek için şunları belirtmede fayda ümit ediyoruz:

Cezaî Ehliyet

Çocuk mevzuunda İslâmiyet´in öncülük ettiği bir başka mesele, çocuğun cezaî ehliyeti meselesidir. İslâm dini nazarında, büluğ çağına kadar çocuk cezaî ehliyete sahip değildir, işlediği suç sebebiyle büyükler gibi cezalandırılamaz. Bu hukukî muamelenin mesnedi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in şu sözüdür: “Büluğa erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, sıhhat buluncaya kadar mecnundan kalem kaldırılmıştır (işledikleri, suç yazılmaz).”

Bu hadisi esas alan âlimler, “çocuk” tâbiriyle “doğumla büluğ arasında olan herkes”i anlayarak, henüz büluğa ermemiş bulunan kimseleri cezaî ehliyetten mahrum addetmişlerdir. Ancak temyiz yaşına basmamış olanlarla, basmış yani mümeyyiz addedilenler arasında tefrik yaparak iki gruba ayırırlar:

1. Gayr-i bâliğ ve gayr-ı mümeyyiz olanlar: 0-7 (veya 8) yaş arasında olanlar. Bunlara hiçbir ceza uygulanmaz.

2. Gayr-i bâliğ ve fakat mümeyyiz olanlar (vasatî 15 yaşa kadar). Bunlara, suçları ne olursa olsun ta´zir adı altında bir nevi te´dib ve terbiye uygulanır. “Çocukların fiilleri, cinâyetle mevsuf olmadıkları için” uygulanan ceza ukubet tarikiyla değildir, te´dib ve tehzib tariki iledir ve ıstılahda “te´diben ta´zir” denir. Hukukçularımızdan Prof. Dr. Naci Şensoy çocuğa uygulanan bu cezanın terbiyevî tabiatını şöyle ifade eder:”

17´ye baliğ olan ve ta´zir altında toplanan cezalardan, suç işlemiş mümeyyiz sabi hakkında sadece i´lam, bilcelp i´lam, va´z ve nasihat, tevbih ve tekdir, sert yüz göstermek gibi hâkimin ahval ve şeraiti ve hususiyle failin bir mümeyyiz sabi oluşunu gözönünde bulundurmak mecburiyetinde olduğu ve bir cezadan ziyade küçüğün psikolojisine ve manevî durumuna hitabı mutazammın ve îfa ettiği fiilin kötülüğünü anlatmaya matuf ve bir müellifin de işaret ettiği vechile sırf terbiyevî tedbir nevinden olan kabil-i tatbiktir.”

İslâm´ın bu mevzudaki öncülüğünü anlamak için “kadim Hint, Çin, Mısır, Sümer, Asur, Bâbil, Eti, İbrâni milletlerinin hukukunda suç işlemiş kimselerin mes´uliyetlerinin muhtelif yaş derecelerine göre tesbit ve tayin edilmediğini.. bu milletlerden intikal eden kanunnâmelerde.. yaş küçüklüğünün cezaî mes´uliyeti hafifleteceğine müteallik bir işarete dahi tesadüf edilmediğini.. bu çok eski devirlerde suç işlemiş kimselerin yaşları nazar-ı itibara alınmaksızın (büyüklerle) aynı derecede mes´ul addedildiklerini” bilmek gerek.

Tarihî gelişmeyi tasvir ederek sırayla Roma, Justinyen, Kilise ve Cermen hukuklarında hâkim olan espriyi kısa kısa belirten Naci Şensoy, sözü Avrupa´ya getirerek şu açıklamayı sunar: “Fransa´da ilk defa 1791 kanunudur ki cezayı tahfif eden sebepler meyanında küçüklerin durumunu da tesbit etmiş, 1910 kanunu ve küçüklüğe müteallik diğer bazı kavanin (kanunlar) bu duruma bugünkü şeklini vermiştir.”

İngiltere´de “19. yüzyıla gelinceye kadar bir suç işleyen büyüklerle küçükler ve çocuklar arasında hiçbir fark gözetildiğine rastlanmadığını, hapiste, büyüklerle küçükler, hatta cins farkı bile gözetilmeksizin aynı yerde yatıp kalkmakta olduklarını” belirten bir diğer hukukçumuz: “18. yüzyılda bile, eve girmek ve hırsızlıktan suçlu sayılan 8-12 yaş arasındaki çocukların bile, ölüm cezasına çarptırıldığını” kaydeder.

Amerika Birleşik Devletleri´nde de bu husustaki kanunî tatbikatın Fransa ve İngiltere´den farkı olmadığı, hatta “ilk çocuk mahkemesinin kurulduğu şehir olan İllinois´de 1899´dan önce, ceza kanununun, suçlu çocuk mevzuunda tesis ve tesbit eylemiş olduğu bazı suçlardan dolayı takip ve muhakeme olunduğu, bu yaştan sonra da cezaî ehliyet bakımından yaşlı bir insan gibi telakki edilerek, kendisi için hiçbir hafifletici sebep kabul olunmadığı ve büyük suçluların tâbi bulunduğu takip ve muhakeme usullerine tâbi bulunduğu” belirtilir.[178]

Çocuk Mahkemesi

Çocuğu himâye meselesinde, Batı medeniyetinin , son asırda tesis ettiği takdire şayan müesseselerden biridir. İslâm tarihinde böyle bir müesseseye rastlanmaması tabiidir. Zîra cezaî ehliyet meselesinde, İslâm´ın çocuğa bakış zâviyesi farklıdır. Nitekim, batılı insana bu mahkemelerin lüzumunu duyuran başlıca âmil, çocuğun büyükten farklı olduğunun kabul edilmesi, onların da büyükler gibi aynı hapishanelere konmalarındaki mahzurların, bir kısım araştırma ve müşahedeler sonunda, zamanımızda idrak edilmesi olmuştur. Bu hususu bir müellifimiz aynen şöyle dile getirir:

19. asrın başında, küçüklerin işledikleri suçların çoğalması, Amerika´da fikirleri işgal eylemeye başladı. Yapılan tetkikler küçüklerin fena muhitlerde yetişmeleri ve âilelerin fakir olması ve işlenen suçlara ait neşriyat ve çocuklarda taklit ve kendinden bahsettirmek zaafının fazla olması hususları ve câniler gibi muhakeme olarak bütün gazetelerin kendilerinden bahseylemesini meziyet olarak saymak temayülleri ve bunlara benzer bir çok içtimâî, ruhî amiller, onları yalnız başına ve hatta çeteler kurarak suç işlemeye zorladığı sonucunu vermiştir. Bu incelemeler umumî efkâra ve kanun vazı´larına “küçükler için ayrı kanunlar vaz´ı ve adliyeden ayrı yerlerde, basit döşenmiş mahkemeler kurulması ve mahkemelerin gizli cereyan etmesi ve adliyedeki hâkimlerden başka vasıfları bulunan hâkimler tayin edilmesi” düşüncelerini ilham eylemiştir.

Çocukların, yargı işlerinde büyüklerle bir tutulmasının mahzurlarını, Prof. Dr. Rasim Adasal da şöyle dile getirir: “Klasik adalet mekanizmasına göre, suçlu çocuğu da yargılamak ve ondan sonra da diğer vatandaşlar gibi genel ceza evlerine göndermek icab eder. Fakat bu safhalara kadar çocuk, jandarmaların elinde ve karakollarda bir müddet sürünür. Cezaevlerinde cinâyetler işlemiş, büyük dolandırıcılıklarda bulunmuş bir sürü profesyonel ve tehlikeli suç hareketleri ile karşılaşılır. Ve bunların menfi telkinleri altında, bunların ruhlarını benimser ve birçok ahlâksızlıklara alışır. Mahkemenin azametli kuruluşu ve ciddiyeti, hâkimlerin giyinme tarzları, avukatların münakaşaları ve çok defa dinleyen halk kalabalığı da çocuk ruhuna derece derece tesirler yapar.”

Artık iyice anlaşılmıştır ki, cemiyetin vazifesi, muayyen bir devre içinde bulunan çocukları cezalandırmak değil, ıslah etmektir. Islah için de meselenin hukukun sahası dışına çıkarılması, ceza telakkisinden uzak bulundurulması iktiza etmektedir.

Cürüm yapmış çocuğun bir büyük gibi suçlu sayılmaması istikametinde gelişen bu fikir, birçok münakaşalardan sonra, ilk defa Amerika´da, Massachussets, İllinois ve Chicago´da 1899 yılında çocuk mahkemelerinin kurulmasını netice verdi.

Bundan sonra, 1908´de İngiltere ve Almanya´da, 1912´de Fransa ve Belçika´da, 1914´de İtalya´da bu mahkemeler kurulmaya başladı.

Bu mahkemelerle birlikte cezaî ehliyet yaşı da söz konusu olmaya başlamış, çocukların hangi yaşa kadar ceza konusu olmayacağı, hangi yaşa kadar hafif ceza verileceği, hangi yaştan sonra da tam cezaya ehil olacağı tesbiti işi ele alınmıştır. Bu duruma göre, muhtelif memleketlerde ceza dışı bırakılan yaş hudutları şöyledir.

Belçika: 16; Almanya, Danimarka, İtalya, Rusya: 14; Fransa: 13; Macaristan, Norveç: 12; Türkiye: 11; Yunanistan, Bulgaristan: 10; İspanya: 9; İngiltere: 8.

Bu yaşlara kadar olan çocuklar suçsuz sayılmış, daha ileri yaşlarda da nâkıs mesuliyet esası kabul edilmiştir. Meselâ Fransa´da nâkıs mesuliyet yaşları 13-16, 16-18 yaşları arasıdır. İngiltere´de 8-14,14.-17 yaşlarıdır. Almanya´da da 1923, 1933, 1935 ve 1939 yıllarında yapılan muhtelif tadillerle çocuklarla alâkalı hükümler ıslâh edilmiştir. Meselâ 18 yaşına kadar işlenen suçların cezası hafiftir.

Naci Şensoy, İslâm´da cezaî ehliyet hududu olarak tesbit edilen büluğ için şu değerlendirmede bulunur: “Cezaî mesuliyete esas alınan büluğ, kadim garb memleketlerine nisbetle, bir taraftan, bu mesuliyete sebep gösterilmek bakımından çok daha mukni, diğer taraftan, tesbit edilmiş yaş hadleri itibariyle çok daha ihâtalı ve dakik tetkiklere tabi tutulmuş bulunmaktadır.”

Son olarak şunu belirtmek isteriz ki, çocuk, cürmünden dolayı cezaya ehliyet meselesinde büyükle bir tutulmamakla beraber, kendisine karşı işlenen cürümlerde büyükle bir telâkki edilmiştir ve mücrim, o cürmü aynen bir büyüğe karşı işlemiş gibi ceza görmektedir. Bu hususu, İmam-ı Muhammed (rahimehullah) şöyle hülâsa eder: “Kişinin nefsine ve uzuvlarına terettüp eden diyet meselesinde çocuk, bâliğ gibidir. Dil, el, ayak ve benzeri bir uzvun kesilmesi ile ondan hasıl olan menfaat ortadan kalkıyorsa, mücrim bunun diyetini tam olarak ödemek zorundadır.”[179]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/181-183.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/183.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/183.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/183-188.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/189.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/189-191.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/191-192.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/192.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/193.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/193-195.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/195-196.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/196.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/196-197.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/197-198.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/198.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/198-199.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/199-200.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/200.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/200-201.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/201.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/201-202.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/202-203.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/203.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/203.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/203-204.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/204-206.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/206.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/206-207.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/207.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/207.

[31] Müştehat : Kendisine şehvet duyulan demektir. Yani erkeklerde cinsî, şehvanî duyguları tahrik edecek halde olan kız ve kadın demektir.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/209.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/210.

[34] Haşefe: Erkeklerde cinsi organın baş kısmıdır. Sünnet olmazdan önce, kabukla örtülüdür. Bu sebeple sünnet mahallinden önceki uç kısım olarak ifâde edilir. Keza kadın uzvunun uç kısmına da haşefe denmiştir.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/210-211.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/211.

[37] İki hadden maksad celde ve recmdir. Kur´ân´da celde zikredilir, recm zikredilmez. Celde evlenmemiş zânilere tatbik edilendayak cezasıdır.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/212-214.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/214-215.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/215-216.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/216.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/216.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/216-217.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/217.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/218.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/218-219.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/219.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/219.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/220.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/220.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/221-222.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/222.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/223.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/223-224.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/224.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/224-225.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/225.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/225-226.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/226.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/226-227.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/227.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/227-228.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/228.

[64] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/228.

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/229.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/229.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/229-230.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/230-232.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/232-233.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/233.

[71] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/235-236.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/236-237.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/237-239.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/239.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/239.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/239-240.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/240.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/241-242.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/242-243.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/243.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/243-244.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/244.

[83] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/245.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/245.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/246.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/246.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/247-248.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/249-250.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/250-251.

[90] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/251.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/252.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/253.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/253.

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/254.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/254.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/254.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/254.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/254-255.

[99] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/255.

[100] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/255.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/255.

[102] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/256.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/256.

[104] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/257.

[105] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/257.

[106] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/257.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/257-258.

[108] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/259-260.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/261.

[110] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/261-262.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/262.

[112] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/262.

[113] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/263.

[114] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/263.

[115] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/263-264.

[116] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/264.

[117] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/265.

[118] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/265-266.

[119] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/267.

[120] Keser, hurma ağacının ortasından çıkan yenilebilir bir yağ maddesi, bir hurma ifrâzatı, ki hurma özü diye tercümeyi uygun bulduk.

[121] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/268.

[122] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/269.

[123] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/269-270.

[124] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/270-271.

[125] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/271-272.

[126] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/272.

[127] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/272-273.

[128] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/273.

[129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/274.

[130] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/274-275.

[131] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/275.

[132] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/275.

[133] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/276.

[134] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/276.

[135] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/276.

[136] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/277.

[137] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/277-278.

[138] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/278.

[139] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/278.

[140] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/279-280.

[141] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/280.

[142] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/281-282.

[143] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/282.

[144] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/283.

[145] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/283.

[146] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/284.

[147] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/284.

[148] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/285.

[149] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/285.

[150] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/286.

[151] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/286.

[152] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/287.

[153] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/287.

[154] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/287.

[155] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/288.

[156] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/288-290.

[157] Aslında içki ve uyuşturucuların fitneciler tarafından kullanılışı tarih boyunca görülmüştür. Meşhur Alamut kalesini, fethedilmez şekilde tahkîm ederek, orada yetiştirdiği fedaileriyle, Selçuklular döneminde ortalığı dehşete sokan Hasan Sabbah´ın silahı da içki ve uyuşturucular olmuştur. Fedailerinin, uyuşturucularla nasıl hazırlandığı kitaplarda teferruatlı olarak açıklanır.1980 öncesi anarşi hâdiselerinde cesaret şurubu, cesaret hapı gibi adlar altında bu maddelerin ne kadar yaygın şekilde kullanıldığını gazetelerden, resmî beyânatlardan ibretle tâkip etmiştik.

[158] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/291-294.

[159] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/295.

[160] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/295-296.

[161] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/296.

[162] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/296-297.

[163] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/297.

[164] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/298.

[165] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/298-299.

[166] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/299.

[167] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/300.

[168] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/300.

[169] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/300-303.

[170] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/304.

[171] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/304.

[172] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/305.

[173] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/305-306.

[174] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/306.

[175] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/306.

[176] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/307.

[177] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/307-308.

[178] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/308-310.

[179] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/310-311.

Share.

About Author

Leave A Reply