İsim ve Künye Bölümü

0

BİRİNCİ FASIL
MAKBUL VE MEKRUH İSİMLER
İKİNCİ FASIL
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN İSİM KOYDUĞU KİMSELER
ÜÇÜNCÜ FASIL
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN DEĞİŞTİRDİĞİ İSİMLER
DÖRDÜNCÜ FASIL
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN İSİM VE KÜNYESİNİ ALMA HAKKINDA GELEN RİVÂYETLER
BEŞİNCİ FASIL
MÜTEFERRİK HADÎSLER.
İlk Libâs
İlk Gıda (Tahnik)
Dua
İlk Telkini
Sürur
Yedinci Gün
İsim
Akîka
Sünnet
Kızların Sünneti
Merâsim
Kulağın Delinmesi
Ezâ´yı Temizlemek
Başın Traş Edilmesi

İSİM VE KÜNYE BÖLÜMÜ
BİRİNCİ FASIL
MAKBUL VE MEKRUH İSİMLER
İKİNCİ FASIL
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN İSİM KOYDUĞU KİMSELER
ÜÇÜNCÜ FASIL
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN DEĞİŞTİRDİĞİ İSİMLER
DÖRDÜNCÜ FASIL
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN İSİM VE KÜNYESİNİ
ALMA HAKKINDA GELEN RİVAYETLER
BEŞİNCİ FASIL
MÜTEFERRİK HADİSLER
BİRİNCİ FASIL

MAKBUL VE MEKRUH İSİMLER

ـ1ـ عن أبى الدرداء رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ #: ]إنّكُمْ تُدْعَوْنَ يوْمَ القِيَامَةِ بأسمَائِكُمْ وَاَسْمَاءِ آبَاءِكُمْ فأحسنُوا أسماءَكُمْ[. أخرجه أبو داود .

1. (113)- Ebu´d-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın.”[1]

AÇIKLAMA:

İsimler, insan üzerinde te´sir ve telkin gücüne sahiptir. Bu sebeple isimlerin güzel olmasına dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de isim üzerinde ısrarla durmuştur. Sadece insanlardaki cahiliye devrinden kalma kötü isimleri değil, hayvan, eşya ve mekânlarla ilgili kötü isimleri de değiştirmiştir.

İsmin telkin gücünü kavramak için, bir peygamber ismi taşıyarak adı zikredildikçe o peygamberi anmak yeterlidir.

İsimler ümmet ve millet içerisinde birliği sağlayan hususlardan biridir. Bu sebeple bilinen, beğenilen, tarihten intikal eden müşterek isimlerin korunması gerekir.

Yukarıdaki hadiste, kıyamet günü isimlerimizle çağrılacağımız sebebi gösterilerek isimlerimizin güzel olması taleb edilmiştir. Bununla, söylediğimiz ve başka maslahatların da mevcudiyeti inkâr edilemez.

Taberânî´de gelen bir rivayet âhirette Allah´ın (kullarına bir lütfu olarak) örtmesiyle insanlar babalarının değil annelerinin adıyla çağrılacağı” belirtilmiştir. Alkamî şöyle der: “Bu iki hadis şöyle cemedilebilir: “Nesebi sahih olanlar babalarının, diğerleri ise annelerinin adıyla çağrılacaktır. Veya şöyle de denilebilir: Bazı kimseler de annelerinin isimleriyle çağrılacaklardır.”

Hadiste geçen: “İsimlerinizi güzel yapın” sözünden maksad “evlatlarınızın, yakınlarınızın ve hitmetçilerinizin…” demektir.[2]

ـ2ـ وعن ابنِ عمرَ رضِىَ اللّهُ عَنْهُمَا قال: قال رسُولُ اللّهِ #: ]أَحَبُّ ا‘سْمَاءِ إلى اللّهِ تعالَى: عبدُاللّهِ، وعبدُ الرحمنِ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذى .

2. (114)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah´ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman´dır.”[3]

AÇIKLAMA:

En güzel isimler, muhakakkak ki, Allah´ın (celle celâluhu) en çok sevdiği isimlerdir. Abdullah ve Abdurrahman isimleri, kişiye hem kulluğunu hatırlatıyor hem de Rabbisini en câmi isimleriyle tanıtıyor: Lafza-i Celal, Cenâb-ı Hakk´ın İsm-i zatîsi olup diğer bütün isim ve sıfatları câmidir. Rahmân da Cenâb-ı Hakk´ın cemalî isimlerinden olup, insanların yaşamak için muhtaç oldukları bütün rızıkları veren mânasındadır. Dolayısıyla Abdurrahman ismi, kula şükran ve minnettarlık vazifelerini hatırlatarak, ubudiyete müşevvik hisler hazırlar, telkin eder.[4]

ـ3ـ وعن أبى وهبٍ الجُشَمىِِِِّ رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ #: ]تَسمُّوا بأسماءِ ا‘نبِيَاءِ، وَأحَبُّ ا‘سماءِ إلى اللّهِ تعالى: عبدُاللّهِ، وعبدُالرحمنِ، وأصدقُهَا حارثٌ وهمامٌ، وأقْبَحُها حربٌ ومرّةُ[. أخرجه أبو داود، واللفظ له والنسائى مختصراً .

3. (115)- Ebu Vehb el-Cüşemî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah´ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman´dır. En sâdık olanları da Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir”[5]

AÇIKLAMA:

Hadiste geçen en sâdık tâbiri, ismin, türetildiği köke, mâna yönüyle uygunluğunu, sadâkatını ifade etmektedir. Bu açıdan Hâris, “kâsib” yani çalışıp kazanan demektir. Hemmâm da “isteyen”, “irade eden” mânasına gelir. Her insan mutlaka bir istek sahibidir.

Savaş demek olan Harb´in kötülüğü izah gerektirmez. Mürre: Acı mânasınadır. Acılık da insanlarca sevilen bir şey değildir. Dolayısıyla bu iki isim de çirkindir.[6]

ـ4ـ وعن أبى هريرة رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قال رسُولُ اللّهِ #: ]إنّ أخْنَعَ اسمٍ عندَ اللّهِ رجلٌ تُسَمّى مَلِكَ ا‘مكِ، َ مالِكَ إّ اللّهُ تعالى[.قال: سفيان رحمهُ اللّهُ تعالى: مثلُ شاهان شاهْ.قال أحمد بن حنبل رحمه اللّهُ تعالى: سألتُ أبا عمروٍ رحمه اللّهُ تعالى عن »أخنعَ« فقال أوضَعَ. أخرجه الخمسة إّ النسائى .

4. (116)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah katında en düşük (ahna´) isim Melikü´l-emlâk (mülklerin mâliki) ismidir. Allah´tan başka Mâlik yoktur.”

Süfyân merhum dedi ki: Şâhân Şâh bunun örneğidir.

Ahmed İbnu Hanbel merhûm dedi ki: “Ebu Amr merhum´a, ahna´ ne demek diye sordum, bana “en düşük” diye cevap verdi.”[7]

AÇIKLAMA:

İbnu Hacer´in bir tasrihi burada kayda değer. Der ki: “Süfyan İbnu Uyeyne´nin Arapça bir sözü, acemce olarak açıklamasına bazı şârihler taaccüp ederken, bazıları da kınadılar. Bizce, kınamaları Süfyan´ın gayesini anlamamalarından ileri gelmektedir. Çünkü, Şehinşah ismi o asırda çocuklara çokca konur olmuştu. “Süfyan, hadiste gelen kötülemenin Melîku´l-emlâk ismine münhasır olmayıp, hangi dilde olursa olsun bu mânaya gelen bütün isimlere şâmil olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Zemden murad budur.

Ulema, çocuklara bu ismi koymanın haram olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü, hadiste vaid şiddetli bir üslubla ifâde edilmektedir. Haram hükmü aynı mânaya gelen diğer isimlere de şâmildir: Ahkâmu´l-hâkimîn, Sultanu´s-selâtîn, Emîru´l-ümera gibi. Bâzı âlimler Kâdı´l-kudât, Hâkimu´l-hükkâm isimlerini de bu yasak isimlere dâhil etmişlerdir. Hâkimu´l-hükkâm aslında Allah´dır (celle celaluhu). Dindar ve fâzıl kimselerden pek çoğu Kâdı´l-kudât ve Hâkimu´l-hükkâm gibi isimleri kullanmaktan, hadiste Allah ve Resulü (aleyhissalâtu vesselâm)´ ın buğzettiği bildirilen Meliku´l-emlâk ismine kıyasla, kaçınmışlardır[8].

ـ5ـ ولمسلمٍ رحمهُ اللّهُ تعالى في أخرى ]أغيظُ رجل علَى اللّهِ تَعَالى يومَ القِيامَةِ وأخْبَثُهُ رجلٌ كانَ يسمّى ملِكَ ا‘مكِ، َ ملِكَ إّ اللّهُ تعالَى[ .

5. (117)- Müslim´in bir diğer rivayetinde şöyle buyrulmuştur:

“Kıyamet günü, Allah´ın en ziyade kızacağı en kötü kimse, adı Melikü´l-emlâk (Şehinşâh) olan kimsedir. Allah´tan başka Mâlik yoktur.”[9]

AÇIKLAMA:

Meliku´l-emlâk, bütün mülklerin sâhibi mânasına gelir. Mülklerin gerçek sâhibi Allah olması sebebiyle bu tâbir ancak Allah hakkında kullanılabilir ve insan hakkında kullanılması tevhid inancı taşıyan insanların Rablerine karşı takınmaları gereken edebe yakışmaz.[10]

ـ6ـ وعن جابر رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]أرادَ رَسُولُ اللّهِ # أنْ ينهَى عنْ أن يُسمّى بيعلى وبركةَ وأفلَحَ ويسارٍ ونافعٍ وبنحو ذلك. ثمّ رأيْتهُ سكتَ بعدُ عنها ثمّ قُبضَ ولم ينهَ عنهَا[. أخرجه مسلم وأبو داود، واللفظ لمسلم.زاد أبو داود رحمه اللّهُ تعالى فإن الرجلَ يقولُ أثَمَّ بركةٌ؟ فيقولون .

6. (118)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ya´la, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmişti. Sonra onun bu mevzuda sükut ettiğini gördüm. Sonra da yasaklamadan vefat etti.”

Ebu Dâvud´un rivayetinde şu ziyade mevcuttur: “…Zira kişi “Bereket burada mı ” diye sorar da “hayır yok!” diye cevap verirler.[11]

AÇIKLAMA:

Görüldüğü üzere, zihinde hoş olmayan mânalar hasıl edecek olan isimleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yasaklamış veya yasaklama arzusunu izhar etmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu davranışı, o isimleri koymayı önceden haram kılınarak istemiş olduğu halde sonradan vazgeçtiğini gösterir. Bu ise, kerâhet-i tenzîhiye ifâde eder, haram değil. Nevevî, kerahetin bu dört isme mahsus olmayıp, kıyasla benzer mânalar taşıyan başka isimlere de şâmil olduğunu gösterir.

Şu veya bu ismin konmasındaki kerâhetin sebebi bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından belirtilmiştir: İsmin çeşitli şekillerde kullanılışı esasında zihne gelebilecek uygunsuz mânalardır. Bu mânalardan bir tânesine örnek de veriyor. Buna göre, Bereket adındaki kimse “orada mı ” diye sorulup da “Hayır burada Bereket yok!” diye verilecek cevap, zihinde hoş bir mânâ hâsıl etmeyecektir. Nevevî bu cevabın “bazı kimseleri teşâüme yani uğursuzluk çıkarmaya sevkedeceğini” kaydeder.[12]

ـ7ـ وعن أسلم مولى عمر ]أنّ عمر رَضِىَ اللّهُ عنهُ: ضَرَبَ ابناً لهُ يكنَّى أبا عيسَى، وأنّ المغيرةَ بنَ شعبةَ تكنَّى أبا عيسَى. فقال له عمرُ: أما يكفيك أن تكنّى بأبى عبدِاللّهِ. فقال: إن النبى # كنانى أبا عيسَى. فقال: إن رسُولَ اللّهِ # قَدْ غُفِرَ لهُ ما تقدمَ من ذنْبِهِ وَمَا تأخّرَ، وإنّا بعدُ في جلْجَتِنَا فَلمْ يزلْ يكنى بأبى عبدِاللّهِ حتّى هلكَ[. أخرجه أبو داود.»الجلج« بم ساكنة بين جيمين أوهما مفتوحة: هى حباب الماء في لغة أهل اليمامة أى تركنا في أمر ضيق كضيق الحباب. وقال ا‘زهرى: الجلجة واحدة الجَجِ وهى الرؤس ومعناه: وإنّا بعدُ في عناد أقراننا وإخواننا لمْ ندرِ ما يصنع بنا.

7. (119)- Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in azadlı kölesi Eslem anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), bir oğlunu Ebu İsa künyesini kullandığı için dövdü. Öte yandan Muğîre İbnu Şu´be (radıyallahu anh), Ebu İsa künyesini kullanıyordu. Hz. Ömer (radıyallahu anh) ona

“Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi ” dedi. Muğîre:

“Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´dir” cevabını verince, Hz. Ömer:

“Hz. Peygamer (aleyhissalâtu vesselâm)´in geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Biz ise bundan böyle sıkıntıdayız” dedi. Ölünceye kadar Muğire´yi “Ebu Abdillah” diye künyeledi.[13]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in Ebu İsa şeklinde künye kulanmasını kerih bulduğu görülmektedir. Çünkü bu künye Hz. İsâ (aleyhisselam)´ya baba nisbet etmek gibi menfi bir mânayı zihne getirmektedir. Muğîre İbnu Şu´be: “Bu künyeyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) verdi” deyince: Hz. Ömer (radıyallahu anh) bunun Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a has bir imtiyaz (hasâis´ten) olabileceğini ifade eden bir cevapta bulunur: “Biz hatalarımız sebebiyle nasıl bir muâmeleye maruz kalacağımızı bilemeyiz.” en-Nihâye´de kaydedildiği üzere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın geçmiş ve gelecek günahlarının mağfiretini müjdeleyen Fetih suresinin ilk âyetleri nâzil olunca Ashab şöyle demiştir: “Biz sıkıntıda kaldık. Bize nasıl bir muamele yapılacağını bilemiyoruz.”[14]

ـ8ـ وعن يحيى بن سعيد رَضِى اللّهُ عنهُ: ]أنّ رسُولَ اللّهِ # قالَ لِلقَحَةٍ تُحْلَبُ: منْ يحلُبُ هذهِ؟ فقام رجلٌ فقال: ما اسْمكَ؟ فقال مرةُ. فقال له اجلسْ، ثمّ قال: من يحلُبُ هذه؟ فقام رجلٌ فقال: ما اسمُكَ؟ فقال حربٌ. فقال: له اجلس، ثمّ قال: من يحلبُ هذه؟ فقام رجلٌ فقال له: ما اسمُكَ؟ فقال يعيشُ. فقال: احْلُبْ[. أخرجه مالك .

8. (120)- Yahya İbnu Sa´îd (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bol sütlü bir deve hakkında:

“Bunu kim sağacak ” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)

“İsmin ne ” dedi. Adam:

“Mürre (acı)!” deyince, ona:

“Otur!” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar

“Bunu kim sağıverecek ” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona da:

“ismin nedir ” diye sordu. Adam:

“Harb!” diye cevap verdi. Ona da

“Otur” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bu deveyi kim bize sağıverecek ” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu.

“Ya´îş (yaşıyor!)” cevabını alınca ona:

“Sen sağ” diyerek müsaade etti.”[15]

AÇIKLAMA:

Hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kötü isimlerle teşâümde bulunduğu zannını uyandırmaktadır. İbnu Abdilberr bu zannın yanlışlığını şöyle açıklar: “Bu rivayete dayanarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kötü isimler sebebiyle teşâüm´de bulunduğu söylenemez, çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yasakladığı bir şeyi dönüp kendisinin yapması muhaldir, bilakis bu, tefe´ül arama babından bir davranıştır, çünkü Ashâb´ına Harb ve Mürre isimlerinin kötülüğünü haber vermişti. Bu davranışıyla önceki sözünü te´yid etmiş oldu, neticede kimse bu isimleri koymadı.”

İbnu Abdilberr´in işaret ettiği yasaklama, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın teşâümle ilgili yasaklamasıdır. Dinimiz teşâümü yani şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı reddeder. Tefe´ül ise câizdir.[16]

İKİNCİ FASIL

HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN İSİM KOYDUĞU KİMSELER

ـ1ـ عن سهل بن سعد الساعدى رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]جَاءَ النبِىّ # إلى بَيْتِ فَاطِمَةَ رَضِىَ اللّهُ عنهَا فلمْ يَجِدْ علِيّاً كَرّمَ اللّهُ وَجْهَهُ فقال: أين ابنُ عمّكِ؟ فقالت: كانَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ شئٌ فغاَضَبَنِى فَخَرجَ، فقال النبىّ # “نسَان انظر أين هو؟ فقال: هُوَ في المسْجِد راقِدٌ. فَجَاءَهُ وَهُوَ مضْطَجعٌ وَقَدْ سقطَ رداؤُهُ عن شقِه فأصابهُ ترابٌ، فجعَل النبى# يقول: قُمْ أبَا ترابٍ قمْ أبَا ترابٍ. قال سهل رَضِىَ اللّهُ عنهُ: وََمَا كَانَ لَهُ اسمٌ أحبُّ إليهِ منهُ[. أخرجه الشيخان .

1. (121)- Sehl İbnu Sa´d es-Sâidi (radıyallahu anh) buyurdu ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Fâtıma (radıyallahu anhâ) annemizin evine uğramıştı. Hz. Ali (radıyallahu anh)´yi evde bulamayınca:

“Amca oğlun nerede ” diye sordu. Fatıma (radıyallahu anhâ):

“Aramızda bir şekerlenme oldu. Bunun üzerine bana kızdı ve çekip gitti” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birine:

“Hele bir arayıver nereye gitmiş” diye emretti.

“Mescidde yatıyor!” diye haber verince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanına gitti. Hz. Ali (radıyallahu anh) gerçekten yatıyordu ve üzerinden ridası düşmüş, (bu sebeple) toprağa bulanmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm),

‘Kalk ey Ebu Turâb, kalk ey Ebu Turâb (yani Toprak babası)’ diye seslendi.

Sehl der ki: Hz. Ali (radıyallahu anh)´nin en çok sevdiği ismi bu isimdi.[17]

AÇIKLAMA:

1- Burada baba tarafından akrabalara “amcaoğlu” demeye bir irşad mevcuttur, çünkü Hz. Ali (radıyallahu anh), Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ)nın değil babasının yani Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın amcasının oğludur.

2- Ayrıca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çeşit durumlarda dikkat celbedici (isti´taf) bir isim kullanmayı irşad buyurmaktadır. Sanki, Hz. Ali ile Fatıma arasındaki tatsızlığı sezmiş de bunun izâlesinde müessir olacak akrabalık bağ ve alâkaları hatırlatıyor gibi. Nitekim, Hz. Musa´nın kızması karşısında Hz. Hârun da ağabeyisi Musa (aleyhimâ´sselam)´ya “Ey annemoğlu” diye hitab etmiştir: “Ey annemoğlu sakalımı, başımı tutma…” (Tâha: 20/94).

3- Bu hadis, bir kimseye çocuğu dışında bir isimle de künye verileceğine delâlet eder, çünkü Hz. Ali (radıyallahu anh) “Ebu Turâb” diye künyelenmiştir.

4- Öfkelenmiş birisine şaka yaparak, öfkesinin teskin edilmesine de hadiste irşad mevcuttur.

5- Kızmış, gücenmiş birisine yakınlarının ilgi göstererek iltifat ve müdârede bulunarak gönlünü hoş etmeye çalışması gereği de hadisten anlaşılmaktadır. Zira Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ali´yi aramış bulmuş ve ona iltifatta bulunmuştur.

6- Baba kızının evine, kocasından izin almadan girebilir.[18]

ـ2ـ وعن أسماءَ بنتِ أبى بكرٍ رَضِىَ اللّهُ عنهما قالت: ]حَملتُ بعبدِاللّهِ بن الزُبيرِ بمكةَ قالتْ فَخَرَجْتُ وأنَا مُتمٌّ فقدمتُ المدينةَ فنزلتُ بِقُبَاءَ فولدتهُ فأتيتُ بِهِ رسُولَ اللّهِ # فوضعتهُ في حجرهِ فدعا بتمرةٍ فمضغهَا ثمّ تفلَ في فيهِ فكانَ أولَ شئٍ دخلَ جوفَهُ ريقُ رسُولِ اللّهِ #، ثمّ حنكهِ بِالتَّمْرَةِ، ثمّ دعا لهُ وَبَرَّكَ عليه، وسماهُ عبدَ اللّه فكان أولَ مولودٍ وُلدَ في ا“سْمِ ففرحوا بهِ فرحاً شديداً ‘نهم قيلَ لهم انّ اليهود قدْ سحرتكمْ فَ يولدُ لكمْ[. أخرجه الشيخان .

2. (122)- Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Mekke´de Abdullah İbnu Zübeyr (radıyallahu anh)´e hâmile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke´yi terkettim ve Medine´ye geldim, Kuba´ya indim. Abdullah´ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, tükrüğünden çocuğun ağzına bıraktı. Abdullah´ın midesine ilk inen şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın mübarek tükrükleri idi. Sonra (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine´de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü “Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız” diye bir şayia çıkarılmıştı”[19]

AÇIKLAMA:

1- Burada yeni doğan bir çocuğa yapılan muameleyle ilgili bir örnek görmekteyiz. Çocuk daha anne sütünü emmeden Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a götürülüyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çocuğu kucağına oturtup, ağzında yumuşatmış olduğu hurma ile çocuğun damağını oğuyor ki buna tahnik denmektedir. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua edip isim veriyor. Yukardaki rivayette geçen Abdullah İbnu Zübeyr örneği tek değildir. Medine´de ikamet eden Müslümanların müstemir âdeti budur. Çocukları doğunca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirirlerdi.

2- Abdullah (radıyallahu anh)´ın ilk doğan Muhâcir çocuğu olması da bilhassa belirtiliyor. Çünkü Yahudi ve münafıklarca çıkartılan bir şâyianın huzursuz edici te´sirlerini bertaraf etmişti. Şöyle ki, Mekke´den gelen Muhâcirler herşeylerini bırakarak kuru canlarıyla gelmişlerdi, bir kısım maddî sıkıntıları vardı. Buna intibakta zorluk çektikleri, Medine´nin rutubetli havası, değişik ictimâî muhiti de eklenince vatan hasretlerini artıran bir durum ortaya çıkmıştı. Onların bu çeşit sıkıntılarını istismar ederek Müslümanların moralini bozmak, huzursuzluklarını artırmak için plânlı, şuurlu çalışmalar da yapılıyordu. İşte bunlardan biri, Muhâcirlerin artık Medine´de doğum yapamıyacaklarına dair şâyia idi. “Yahudiler sihir yapmıştır, artık çocukları olmayacak” deniyordu. Yukarıda belirtmeye çalıştığmız hâlet-i rûhiye şartlarında bu çeşit sözler müessir olabiliyor, morali bozup sıkıntılara mukavemet gücünü za´fa uğratabiliyordu.

İşte Abdullah İbnu Zübeyr´in doğumu böyle menfi şartlarda serinlemeye, morallerin düzelmesine sebep olmuştu. Bir Yahudi hilesini bozmuştu.

3- Abdullah´ın ilk Muhacir çocuğu olmasını “Medine´de” diye kayıtlamak gerekir, çünkü Habeşistan´da Abdullah İbnu Ca´fer doğmuştur. Hicretten sonra Medine´de Ensar´dan da -bir rivayete göre- Mesleme İbnu Muhalled doğmuştur. en-Nu´mân İbnu Beşîr´in ilk olduğu da söylenmiştir.[20]

ـ3ـ وعن أبى موسى رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]وُلِدَ لِى غَُمٌ فأتيتُ بِه النَّبِىَّ # فَسَمَّاهُ إبْرَاهِيمَ وَحنكه بتمْرَةٍ وَدَعَا لَهُ بِالْبَرَكَةِ وَدفعه اِلَىَّ وَكَانَ اكْبَرَ ولد اَبِى مُوسى[. أخرجه الشَيْخَانِ .

3. (123)- Ebu Mûsâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirdim. İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikde bulundu. Sonra da “Mübarek olsun” diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. Bu çocuk, Ebu Musa´nın en büyük evladı idi.”[21]

ـ4ـ وَعَنْ اَنَسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قَالَ: ]ذَهبتُ بعبدِاللّهِ بنِ أبى طلحةَ إلى رَسُولِ اللّهِ # حينَ وُلِدَ وَهُوَ في عباءةٍ وهوَ يهنأُ بعيراً له فقال: هلْ معكَ تمرٌ؟ قلتُ نعم، فناولتُه تمراتٍ ف كهنّ ثم فغرَفاهَ الصبىِّ فمجهُ فيهِ فجعلَ يتلمظهُ فقال رَسُولُ اللّهِ #: انظُرُوا حُبَّ ا‘نْصَارِ التمرَ، وَسَماهُ عبدَاللّهِ[. أخرجه الشيخان وأبو داود واللفظ لمسلم ومعنى »يَهنأ« يطليه بالقطران .

4. (124)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Abdullah İbnu Ebi Talha´yı doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a götürdüm. Bebek bir bez içerisinde idi. Vardığımızda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesine katran sürüyordu.

“Beraberinde hurma da getirdin mi ” diye sordu.

“Evet” dedim ve birkaç tane hurma verdim. Onları ağzında çiğnedi, sonra çocuğun ağzını açtı. Ağzına tükrüğü püskürttü. Bebek, yalamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)

“Ensar´ın hurma sevgisine bakın (doğar doğmaz başlıyor)” diye latife etti ve çocuğu Abdullah diye isimledi.”[22]

AÇIKLAMA:

Ebu Talha, Hz. Enes´in annesi Ümmü Süleym´in ikinci kocasıdır. Doğan Abdullah, anne bir kardeşi olmaktadır.

Bu hadiste birçok mesele var:

1- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ev hizmetlerine katılması. Burada deve tımarı görülmektedir. Mevki ve makamı ne kadar yüce olursa olsun, kişinin bu çeşit şahsî işlerini görmesi, şerefini düşürmez.

2- Yeni doğan çocuğun tahnîki: “Tahnik ağızda bir şeyi çiğneyip yumuşattıktan sonra çocuğun ağzına aktarılması, onunla damağının oğulmasıdır. Böylece çocuk, gıdasını almada ilk temrini yapmış olur. Tahnik´i kurumuş hurma ile yapmak efdaldir. Bulunmadığı takdirde taze, yaş hurma ile de yapılabilir. Bunlar yoksa arı balını tercîh etmelidir. Bal da bulunmadığı takdirde tahnik´in, ateş görmemiş tatlı bir şeyle olması tercih edilmelidir.

Tahnik sırasında çocuğun ağzını açması, böylece konan şeyin midesine gitmesi gereklidir, buna dikkat edilmelidir.

3- Tahnik ve tesmiye işini sâlih birisine yaptırmak müstehaptır.

4- Çocuğun ismini doğduğu gün koymak câizdir.

Not: Daha geniş bilgi için 141 numaralı hadisin açıklamasına bakın.[23]

ـ5ـ وعن عائشة رضى اللّهُ عنها قالت: ]قلْتُ يَا رسُولَ اللّهِ: كلُّ صواحِبى لهنَّ كُنىً. قال: فاكْتُنِى بابْنِكِ عبداِللّهِ بن الزبيرِ فَكَانَتْ تكنَّى أمّ عبداللّهِ[. أخرجه أبو داود.وزاد رزين رحمه اللّهُ: فإن الخالة أمٌّ .

5. (125)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ):

“Ey Allah´ın Rasûlü, dedim, arkadaşlarımdan her birisinin bir künyesi var, (benim yok)”. Dedi ki:

“Oğlum Abdullah İbnu Zübeyr ile künyelen.” Aişe,

“Ümmü Abdillah (Abdullah´ın annesi)” diye künye almıştı”[24]

Rezîn merhum: “Teyze anne gibidir” ilavesini kaydetmiştir.[25]

AÇIKLAMA:

Künye, kinaye´den gelir. Birisini sarih olmayan bir şekilde zikretmeye kinaye denir. Araplarda künye, isme galebe edecek şekilde rağbettedir. Birçok kimseler künyeleri ile meşhurdur. Künye normalde ilk erkek çocuğa nisbetle elde edilir: Ebû fülan, Ümmü fülan gibi. Lakab medh veya zem ifade eden unvana denir. Arap örfünde erkek çocuğa sâhip olmak şeref vesilesidir.

– Bu sebeple ilk erkek çocuğunun isminden babalar ve anneler künye alır. Nitekim Hz. Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)´in oğlu Kasım´ın doğumundan itibaren Ebu´l-Kâsım yâni Kâsım´ın babası diye künye almıştır. Yukarıdaki son hadis, kadınların da künye aldıklarını, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin çocuğu olmadığı için tabiî şekilde künye alamamaktan üzülerek Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e başvurduğunu görüyoruz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Oğlum Abdullah´la künyelen” buyurmakla, Hz. Aişe´nin kız kardeşi Esmâ bintu Ebî Bekr´in oğlu Abdullah´ı işaret buyurmuştur. Bu Abdullah´ın doğumuyla ilgili açıklama az yukarıda 122 numaralı hadiste geçti.

Yukarıdaki rivayette Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin kız kardeşinin çocuğuna, yâni yeğenine “oğlum” diye işaret buyurulmuştur. Müellif Rezîn´in de kaydettiği üzere, bu ifade ile Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), teyzenin anne gibi yakın sayılması gereğine dikkat çekmiştir. Nitekim, bazı rivayetlerde amca için de “baba gibidir” buyrulmuştur.

Şunu da kaydedelim ki, künye kullanımı Arapça´da her zaman erkek evlad babalarına -veya annelerine- has değildir. Çok daha yaygın bir kullanımı vardır. Hadis rivayetinde en çok ismi geçen Ebû Hüreyre hazretleri, kedilerini çok sevdiği için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından Kedicik Babası mânasında Ebu Hüreyre diye künyelenmiştir. Az yukarıda (121. hadis) Hz. Ali (radıyallahu anh)´nin de Ebu´t-Turâb (yani Toprak Babası) diye künyelendiğini görmüştük. Enes´in henüz kuşlarla oynayan 5-6 yaşlarındaki küçük kardeşine de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Ebu Umayr diye künye taktığını rivayetinde görmekteyiz.[26]

ÜÇÜNCÜ FASIL

HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN DEĞİŞTİRDİĞİ İSİMLER

ـ1ـ عن عائشة رضى اللّه عنها قالت: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يُغيِّرُ اسمَ القبيحَ[. أخرجه الترمذى .

1. (126)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çirkin isimleri değiştirirdi” buyurmuştur.[27]

AÇIKLAMA:

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın çirkin (kabih) isimleri değiştirme prensibini belirtiyor. Arkadan gelecek rivayetlerde, değiştirilen isimlerden örnekler görülecektir.

Çirkin diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı kabîh´tir. Bu hasen´in zıddıdır. Hasen ise güzel demektir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın değiştirdiği isimlerin cümlesini “çirkin” kabul ederek tedkîk edecek olursak, hepsinin aynı çeşitten “çirkinlik”i taşımadığını görürüz.

Mesela müteakip hadiste Berre isminin değiştirildiğini görüyoruz. Berre, Birr kökünden müştaktır (türemiştir); iyi insan, kusursuz kimse gibi mânalara gelir. Bu ismi taşıyanın zihnine, kendini beğenme gibi bir mâna verebilir. Nitekim, bizzat hadisten öğreniyoruz ki Berre hakkında “O, kendini temize çıkarıyor” diye dedikodu yapılmıştır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kulağına bu söz gelince ismi Zeyneb´e çevirmiştir. Şu halde bundaki “çirkinlik” mânanın çirkinliğinden gelmiyor. “Kendinizi temize çıkarmayın, kimin muttaki (temiz) olduğunu O (Allah) çok iyi bilir” (Necm: 53/32) âyetine muhâlefetten ileri geliyor. Şu halde İslâm âdabına uymayan, kişiye gurur, kibir, aldanma telkin edecek isimler “çirkin” dir.

Keza, 129. rivayette gelen Ebu´l-Hakem veya 131´de geçen Aziz ismi de itikada müteallik İslâm edebiyle uyuşmadığı için çirkin addedilerek değiştirilmiştir.

Diğer taraftan 130 numaralı rivayette geçen Asram (kesik), 131´de geçen Hazn (sert), Âsi (itaatsiz), Atele (şiddet), Şeytan, Gurâb (karga), Muzdaci´ (yatan), Afire (çorak) vs. gibi isimleri de mânalarındaki çirkinlik sebebiyle beğenmemiş, bunları uygun isimlerle değiştirmiştir.[28]

Not: Dilimizde, Aziz, Kadîr gibi -yukarıda verilen ölçüye göre, mahzurlu olan isimler çocuklara verilmektedir. Bunlar Abdülaziz, Abdilkadîr´den kısaltma olmalıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk´a ait isimlerdir, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunlarla tesmiyeyi uygun görmemiş ve her seferinde değiştirmiştir.[29]

ـ2ـ وعن أبى هريرة رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]أنّ زَيْنَبَ بنتَ أبى سلمةَ كانَ اسمُها بَرَّةَ: فقيلَ تزكِّى نفسَها. فسماها رَسُولُ اللّهِ # زينبَ[. أخرجه الشيخان.

2. (127)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Zeyneb Bintu Ebî Seleme´nin ismi Berre idi. “Nefsini tezkiye ediyor” denildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onu Zeyneb diye isimlendirdi.”[30]

ـ3ـ وعن ابن عباس رضِىَ اللّهُ عنهُما قال: ]كَانَ اسمُ جُوَيْرِيةَ بنتِ الحارثِ برّةَ، فَحَوَّلَ رَسُولُ اللّهِ # اسمَها جويريةَ، وَكَانَ يكرهُ أن يقالَ خرجَ من عند برةَ[. أخرجه مسلم .

3. (128)- İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Cüveyriye Bintu´l-Hâris´in ismi Berre idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun ismini Cüveyriye diye değiştirdi. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Berre´nin yanından çıktı” denmesini sevmiyordu.[31]

ـ4ـ وعن شريح بْنِ هانئ عن أبيه رضى اللّهُ عنه ]أنّ النبىّ # سَمِعَ قَوْمَهُ يُكنُّونَهُ بأبى الحكمِ، قال فدعانِى فقال: إن اللّهَ تعالى هو الحكَمُ وإليهِ الحُكْمُ فَلِمَ تُكنَّى بِأبى الحكمِ؟

فقلت: إنَّ قوْمِىَ إذا اختلفُوا في شئ أتونى فحكمتُ بينهم فرضى ك الفريقينِ بحكمى، فقال ما أحسنَ هذا، فما لكَ من الولدِ؟ فقلت: شريحٌ، ومسلمٌ، وعبدُاللّهُ. فقال: فمن أكبرُهم؟ فقلت: شريحٌ. قال: فأنتَ أبو شريحٍ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

4. (129)- Şureyh İbnu Hâni, (radıyallahu anh) babasından naklediyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kavmimin beni Ebu´l-Hakem diye künyelediklerini işitmişti. Beni çağırtarak:

“Hakem olan Allah´tır, hüküm de O´nadır, öyle ise, sen nasıl Ebu´l-Hakem künyesini taşırsın ” dedi. Ben açıkladım:

“Kavmim bir meselede anlaşmazlığa düşünce bana gelirler, ben hükme bağlarım. Her iki taraf da verdiğim hükme râzı olurlar.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Bu ne güzel şey ” buyurdu ve “Çocuklarından neler var ” diye sordu. Ben:

“Şüreyh, Müslim, Abdullah var” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“En büyüğü hangisi ” dedi.

“Şüreyh” dedim.

“Öyleyse, buyurdu, sen Ebu Şüreyh´sin”[32]

ـ5ـ وعن بشيرِ بن ميمونٍ عن عمه أسامةَ بن أخْدَرىٍّ ]أنَّ رجً كان اسمُهُ أصرَمَ فقال له النبى#: مااسمُك؟ فقال أصرمُ. فقال: بل أنت زُرْعةُ[. أخرجه أبو داود .

5. (130)- Beşîr İbnu Meymun, amcası Üsâme İbnu Ahdarî´den rivayet ediyor: Ahdarî diyor ki: “İsmi Asram olan bir adam vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona:

“İsmin nedir ” diye sordu. Adam

“Asram” diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Hayır sen Zür´a´ sın” buyurdu.[33]

AÇIKLAMA:

Asram´ın yasaklanışı taşıdığı mâna sebebiyledir: Kesik demektir. Zür´a ise ziraat, yani ekmek kökünden gelir, bitme, büyüme mânasını ifade eder, dolayısıyla Asram´ın zıddıdır.[34]

ـ6ـ وعن سعيد المسيب عن أبيه رَضى اللّهُ عنه ]أنّهُ جَاءَ اِلى النَّبِىِّ # فقالَ مَا اسمُكَ؟ قال: حَزْنٌ، قال: بل أنتَ سهلٌ. قالَ: َ أغَيِّرُ اسماً سمانيهِ أبى.قال ابن المسيب رحمه اللّهُ

فما زالَتْ فينَا الحَزُونَةُ بعدُ[. أخرجه البخارى وأبو داود.وفي رواية ‘بى داود قال: . السهلُ يُوطأُ ويُمتهَنُ.قال أبو داود رحمه اللّهُ: وغيّر رسُولُ اللّهِ # اسمَ العاصى وعزيز وعتلَةَ وشيطانِ والحكمِ وغرابٍ وحَبَّابٍ وشهابٍ فسماهُ هشاماً، وسمى حرباً سِلماً، وسمى المضطجَعَ المنبعثَ، وأرضاً تسمى عفرةً سماها خضِرةً، وشِعْبَ الضلةِ، سماها شِعْبَ الهدى، وبنِى الزِّنَيةِ سماها بنى الرُّشْدَةِ، وسمَّى بنى مغْوِيَةَ بنى رُشْدٍ .

6. (131)- Said İbnu´l-Müseyyeb babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: “Dedem, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a uğramıştı.

“İsmin ne ” diye sordu.

“Hazn (sert yer)” diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Hayır sen Sehl´sin” dedi. Müseyyeb:

“Olamaz, babamın verdiği bir ismi değiştiremem” dedi. İbnu´l-Müseyyeb ilâve ediyor:

“O günden sonra aramızda kabalık devam etti gitti.”

Ebu Dâvud´un rivayetinde şöyle demiştir:”…. Hayır sehl ezilir ve hakîr tutulur.”

Ebu Dâvud merhum der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Âsi, Aziz, Atele (şiddet, sertlik), Şeytan, Hakem, Gurâb (karga) Habbâb, Şihab isimlerini değiştirdi. Şihâb´ı Hişam, Harb´i Silm (sulh), Muzdaci´ı (yatan) Münbais (kalkan) yaptı. Afire (çorak) adını taşıyan bir araziyi de Hadire (yeşillik) diye, Şi´bu´d Dalâlet´i (sapıklık geçidi) Şi´bu´l-Hüdâ diye isimledi. Benu´z-Zinye´yi Benu´r-Rüşd olarak değiştirdi.”[35]

ـ7ـ وعن ابن عمر رضى اللّهُ عنهما: ]أنّ رسَولَ اللّهِ # غَيَّرَ اسمَ عاصِيةَ وسمّاهَا جَمِيلَةَ[. أخرجه مسلم والترمذى وأبو داود .

7. (132)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) ismini değiştirip Cemîle (güzel kadın) yaptı.[36]

ـ8ـ وعن مسروقٍ قال: ]ليقتُ عمرَ رضى اللّهُ عنه، فقال: من أنتَ؟ فقلت مسروقُ ابنُ ا‘جْدَعِ، فقال سمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُول: ا‘جْدَعُ شيطانٌ[. أخرجه أبو داود .

8. (133)- Mesruk anlatıyor: “Hz. Ömer´le karşılaştım. Bana

“Sen kimsin ” diye sordu.

“Mesruk İbnu´l-Ecda” dedim. Dedi ki:

“Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ” ecda şeytandır” dediğini işittim.”[37]

ـ9ـ وعن سهل بن سعد رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]أُتِىَ رَسُولُ اللّهِ # بِالْمُنْذِر ابْنِ أبى أُسَيْدٍ حينَ وُلِدَ فوضعهُ على فَخِذِهِ، وقال: ما اسمُهُ؟ قال: فنٌ. قال: ؟ لكن اسمُهُ المنذِرُ، فسماهُ يومئذٍ المنْذِر[. أخرجه الشيخان .

9. (134)- Sehl İbnu Sa´d (radıyallahu anh) anlatıyor: “el-Münzir İbnu Ebî Üseyd doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve:

“İsmi nedir ” diye sordu.

“İsmi falandır” diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Hayır! bunun ismi Münzir olacak” dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu.[38]

DÖRDÜNCÜ FASIL

HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)´İN İSİM VE KÜNYESİNİ ALMA HAKKINDA GELEN RİVÂYETLER

ـ1ـ عن أنس رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يوماً في البقيعِ فسَمِعَ قائً يقولُ: يا أبا القاسمِ، فردَّ رأسَهُ إليْهِ؟ فقال الرَّجُلُ: لم أعْنكَ يَارسُولَ اللّهِ، إنّمَا دَعَوْتُ فُناً. فقال رَسُولُ اللّهِ #: تَسمُّوا باسمِى وَ تَكنَّوْا بكنيتى[. أخرجه الشيخان والترمذى .

1. (135)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bakî´de idi. Kulağına bir ses geldi:

“Ey Ebu´l-Kâsım!” diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam:

“Ey Allah´ın Resûlu seni kastedmedim, ben falancayı çağırdım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

“İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!” buyurdu.[39]

AÇIKLAMA:

İslâm nokta-i nazarında çocuklara ve hatta eşyaya verilecek ismin ehemmiyetli bir husus olduğunu belirtmiştik. Bu meyanda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ismini ve künyesini kullanmak da mühim bir bahis olmuş burada da görüldüğü üzere müstakillen ele alınacak derecede üzerinde titizlikle durulmuştur. Konu üzerine, farklı yorumlara imkân veren pekçok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan bir kısmı bu bölüme alınmıştır. Kütüb-i Sitte dışında kaldığı için buraya alınmayan ancak, konunun îzâhında âlimlerce nazar-ı dikkate alınan başka rivayetler de var. Hatta bu rivayetlerin bir kısmı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan sonraki tatbikatla ilgili.

Hülasa farklı rivayetlerin çokluğu, âlimleri farklı görüşlere sevketmiştir. Bunları kısaca özetliyeceğiz:

1- Yukarıda kaydedilen ve emsali hadislerin zâhirini esas alarak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in “Ebu´l-Kâsım” künyesini mutlak olarak hiç kimseye câiz ve helâl görmeyenler, İmam Şâfiî ve Zâhirîler bu görüştedir.

2- İmam Mâlik ve diğer bir kısım selef ise, bu yasağın ilk devrelere ait olduğunu, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ölümüyle neshedildiğini söyler. Binâenaleyh Ebu´l-Kasım künyesini dileyen kullanabilir. Nevevî, bu görüşü benimseyenlerdendir. Asırlardan beri ümmetin tatbikatı da buna uygundur diyen Nevevî, bu tatbikattan ikinci görüşün doğruluğuna bir delil bulur. İlâveten, yukarıdaki hadisi zikrederek: “Ümmet, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın koyduğu yasağın geçici olduğunu, hayatı ile mukayyed bulunduğunu anlamış, vefatından sonra cevazına hükmederek kullanmıştır” der.

3- Üçüncü bir görüşe göre Ebu´l-Kâsım künyesi herkese değil, adı Muhammed veya Ahmed olanlara yasaktır. Başka isim taşıyanlar Ebu´l-Kâsım ünvanını kullanabilir. Bu görüşü destekleyen merfu bir rivayet (136 numaralı hadis), Câbir (radıyallahu anh) tarafından yapılmıştır.

4- Bir diğer görüşe göre yasak mensuh değildir. Ancak aslında Ebu´l-Kasım künyesini koymayı haram da etmiyor. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e olan hürmet ve saygının korunması için bir kerâhet söz konusudur ve bu tenzihî kerahettir, tahrimî değil. Muhammed İbnu Ebî Cemre bunu benimser.

5- Ebu´l-Kasım künyesi mutlak surette haramdır, bunun tahakkuku için Kâsım isminin de haram olması gerekir, çünkü bir kimse çocuğuna Kâsım ismini koydu mu ona Ebu´l-Kâsım denmesi önlenemez.

Bu iddia birinci görüşte ifrata kaçanlara mahsustur. Bu görüşü benimseyen Mervan İbnu Hakem Kâsım ismindeki oğlunun adını değiştirerek Abdülmelik koymuştur.

6- Sadece Ebu´l-Kasım künyesi değil, Muhammed ismi de mutlak olarak yasaktır. Bu görüşte olanlar Hz. Ömer´in: “Kimseye herhangi bir peygamber adı koymayın” şeklinde yaptığı emrine dayanırlar. Bu emir de Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in şu sözüne dayanır: “Çocuklarına Muhammed ismi koyup sonra da onlara lânet ediyorlar.”

Ahmed İbnu Hanbel ve Taberânî şu vak´ayı rivayet ederler: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), bir ara Muhammed İbnu Abdilhamid´e, birisinin: “Ey Muhammed! Allah senin canını alsın…” diye galiz bir tâbirle hakaret ettiğine şâhid olur. Bunun üzerine, ismi Muhammed olan İbnu Zeyd İbni Ahtâb´a haber göndererek “Senin sebebinle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sövülmesini istemiyorum” diyerek, ismini Abdurrahman şeklinde değiştirmesini emreder.

İnsanlar arasındaki sövüşmeler sırasına Muhammed ismini taşıyanlara yapılacak hakaretlerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e karşı saygısızlık hisseden Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu meselede daha da ileri giderek, bütün Muhammed isimlerini yasaklamak ister. Bu maksadla yedi kişinin Muhammed diye isimlendiği Benu Talha´yı çağırtır, meseleyi arzeder. Ancak, en büyükleri olan Muhammed, Hz. Ömer (radıyallahu anh)´e:

“Allah´a kasem olsun, Muhammed ismini bana Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bizzat kendisi verdi” der. Bu açıklama üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh) onlara:

“Haydi, serbestsiniz, öyleyse kimse isimlerinize karışamaz” buyurur.

Bu rivayet Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in yasaklama kararından döndüğünü göstermektedir.

7- Son bir görüşe göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sağlığında, Ebu´l-Kasım künyesi, ismini taşıyanlar için bu yasak devam etmiştir. Başka isim taşıyanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´den sonra Ebu´l-Kâsım ünvanını alabilirler.

Ebu´l-Kâsım´dan başka bütün künyelerin kullanılabileceğinde ulema ittifak etmiştir.

Yukarıda kaydedilen bütün görüşler Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve Ashab´tan intikal eden sünnetlere dayanır.

Netice olarak bu münâkaşaları Buhârî´nin tasavvufi rivayetlerini Behcetu´n-Nüfus adıyla şerh eden Muhammed İbnu Ebî Cemre´nin görüşüyle sonuca bağlamak isteriz: “Cevazı esas alan üçüncü görüş râci ise de birinci görüşle amel evlâdır. Zira bunda hem -şüpheli bir amelin sebeb olacağı- mesuliyet yok, hem de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a hürmet daha çok.”

Atalarımızın Muhammed isminden kaçınarak aynı şeyi ifade eden “Mehmed” ismini vaz´etmeleri, eşine rastlanamayacak bir incelik örneğidir: Sevgisi için aynılık, saygısı için gayrılık. Kendisi asker, askeri mehmetcik. Ordusu peygamber ocağı ve İslâmî tarihî hep böyle.

Bu vesile ile atalarımızı rahmetle minnetle anar, milletimizi tekrar bu mukaddes yola, bin yıllık şerefli yola irşad etmesini Cenab-ı Mevlamızdan niyaz ederiz.[40]

ـ2ـ وعن جابر رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]وُلِدَ لرجُلٍ منّا غمٌ فسماهُ القاسمَ: فقلنَا نكنيكَ أبا القَاسم وَ نُنْعِمُكَ عيْناً. فأتَى النبىَّ # فذكرَ لهُ ذلكَ. فقالَ: اسْمُ ابنِكَ عبدُالرحمن[. أخرجه الخمسة إّ النسائى.زاد في رواية ]تسمُّوا باسمى و َتكنَّوْا بكنينِى فإنى إنّما جُعِلْتُ قاسماً أقْسِمُ بينكمْ[.وفي أخرى ‘بى داود قال: ]من تسمى باسمِى ف يتكنَّى بكنيتِى، ومن تكنَّى بكنيتِى ف يتسمَّى باسمِى[ .

2. (136)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bizden birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: “Sana Ebu´l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz” dedik. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e gelerek durumu arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine:

“Oğlunun adı Abdurrahmândır” dedi.

Bir rivayette şu ziyade var: “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim.”

Ebu Dâvud´un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin.”[41]

ـ3ـ وعن عائشة رضى اللّهُ عنها. أن امرأةً قالتْ يَا رَسُولَ اللّهِ: إنّى ولَدْتُ غماً فسمّيْتُهُ محمداً وكُنْيَتُهُ أبَا القَاسمِ، فذُكرَ لى أنك تَكْرَه ذلك. فقال: ما الذى أحلَّ اسمِى وحرَّمَ

كُنْيَتِى، أو ما الَّذِى حرّم كُنْيَتِى وأحَلَّ اسمى؟[. أخرجه أبو داود .

3. (137)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir kadın gelerek:

“Ey Allah´ın Resûlü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. Muhammed diye isim, Ebu´l-Kasım diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi, doğru mu ” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne ” veya “Künyemi haram kılıp ismimi helâl kılan şey de ne ” diyerek reddetti.[42]

AÇIKLAMA:

Rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in isim ve künyesini aynı şahsa vermenin haram ve mekruh olmadığını ifade eder. Ancak şârihler bu rivayetin senet yönüyle zayıflığına dikkat çekerler.[43]

ـ4ـ وعن محمد بن الحنيفة عن أبيه رضى اللّهُ عنهما قال: ]قلْتُ يَارسُولَ اللّهِ: أرَأَيْتَ إنْ وُلِدَ لِى بعدكَ ولدٌ أَأُسَمِّىهِ باسمِكَ وأُكنيهِ بكُنيتِكَ؟ قال نعمْ[. أخرجه أبو داود وهذا لفظه والترمذى وصححه، وزَادَ فيه قال: فكانتْ رخصةً لى .

4. (138)- Muhammed İbnu´l-Hanife, babasından (Allah her ikisinden de razı olsun) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e sordum:

“Ey Allah´ın Resûlü, sizden sonra bir oğlum olduğu takdirde, sizin isminizle isimlendirebilir, künyenizle de künyelendirebilir miyim, ne dersiniz ” Bana

“Evet” buyurdular.[44]

Not: Bu hadislerle ilgili açıklamayı babın ilk hadisi olan 135 numaralı hadisin arkasından kaydettik, oraya bakılsın.[45]

BEŞİNCİ FASIL

MÜTEFERRİK HADÎSLER

ـ1ـ عن ابن عمر رضِىَ اللّهُ عنهُما قال: ]أمَرَ رَسُولُ اللّهِ # بَتَسْمِيةِ الْمَوْلُودِ يومَ سابعِهِ، ووَضعِ ا‘ذى عنهُ، والعَقِّ عنهُ[. أخرجه الترمذى .

1. (139)- İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerin temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurdu.”[46]

AÇIKLAMA:

Beşinci fasıl´da kaydedilen hadislerin hepsi -en sondaki 142 numaralı olanı hâriç- yeni doğan bebeğe ilk günlerde yapılması gereken muâmelelerden bahsetmektedir. Gerekli olan açıklamayı 141 numaralı hadiste yapacağız.[47]

ـ2ـ وعن عائشة رضِىَ اللّهُ عنها قالت: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يُؤتِى بالصِبْيَانِ فيَدْعُو لهُمْ بِالْبَركَةِ وَيُحَنِّكُهُمْ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

2. (140)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için dua eder, tahnîkde bulunurdu.”[48]

ـ3ـ وعن أبى رافع رضِىَ اللّهُ عنهُ قال: ]رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ # أذَّنَ في أُذُنِ الحسنِ بنِ عليّ رضى اللّهُ عنه حينَ وَلدتْهُ فاطمةُ رَضِىَ اللّهُ عنها[. أخرجه أبو داود والترمذى وصححه.زاد رزين: وقرأ في أذنِهِ سورةَ ا“خص وحنَّكهُ بتمرةٍ وسماهُ .

3. (141)- Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ) oğlu Hasan (radıyallahu anh)´ı doğurduğu zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı kulağına ezan okurken gördüm.”[49]

AÇIKLAMA:

Yeni doğan çocuğa yapılması gereken bir kısım muâmeleler var. 139-141 numaralı hadisler bunlardan mühimlerine temas etmektedir. Tahnîk´le ilgili açıklamayı 124 numaralı hadiste kısmen yapmıştık. Burada, bebeğin sarılacağı bezden başlamak üzere, gösterilmesi gereken alâkaları, Hz.Peygamber´in Sünnetinde Terbiye adlı kitabımızdan bazı özetlemelerle aynen iktibası uygun buluyoruz.[50]

İlk Libâs:

Bir kısım hadisler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in doğumu yaklaşan kızı Fâtıma´ya, daha doğum yapmadan, hususî alâka gösterdiğini haber vermektedir. Hz. Fâtıma´nın doğumunda hazır bulunanlardan Sevde Bintu Misrah´ın özetleyeceğimiz şu rivayetinden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in doğacak çocuğun annesine gösterdiği ilgiden sonra, doğan çocukla ilgili olarak da evvelemirde çocuğun sarıldığı bezle alâkadar olduğunu öğrenmekteyiz: “Sevde´nin belirttiğine göre doğum sancısı başlar başlamaz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) gelir ve Hz. Fâtıma´nın hâlini hatırını sorduktan sonra:

“Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın” der. Çocuk doğunca Sevde göbeğini keser ve sarı renkli bir beze sarar. Az sonra gelen Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), doğum olup olmadığını, Fâtıma´nın hâl ve hatırını sorar. Sevde´nin:

“Yâ Resûlallah, çocuk doğdu, göbeğini kestim ve sarı beze sardım” cevabı üzerine Hz. Peyamber (aleyhissalâtu vesselâm) öfkelenir ve:

“Bana âsi oldun” der. Sevde´nin:

“Allah ve Resûlüne âsi olmaktan Allah´a sığınırım ya Resûlallah, ben onun göbeğini kestim, bunu yapmaya da mecburdum” cevabı üzerine

“çocuğu bana getir” der. Sevde çocuğu getirir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sarı bezi atar ve beyâz bir bez içerisine sarar. Tükrüğünden çocuğun ağzına koyarak onu yutmasını sağlar. Sonra Hz. Ali´yi çağırtır ve ne isim koyduğunu sorar…” vs.

Kezâ Hz. Ali´den gelen bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in: “Doğan çocuğa süt vermezden önce bana haber et, benden önce süt verme” meâlinde Hz. Fâtıma´ya emir verdiği belirtilir. Hz. Ali, Fâtıma´nın Hz. Hasan´ın doğumunda bu emri yerine getirdiğini, Hz. Hüseyin´in doğumunda yerine getirmediğini ve babası gelmezden önce süt emzirmiş bulunduğunu zikreder. Ayrıca Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Hasan´ın ağzına kendisinin bilmediği bir şey koyduğunu, bu sebeple de Hasan´ın Hüseyin´e nazaran daha bilgili (a´lem) olduğunu ifade eder.[51]

İlk Gıda (Tahnik):

Bu iki hadisten anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber yeni doğan çocuğun midesine ilk inen gıdâya dikkat etmektedir ve bunun ana sütünden başka bir şey olmasını istemektedir. Nitekim muhtelif rivayetler, bu ihtimâmı sâdece kendi torunları için göstermeyip umûmî bir prensip hâlinde bütün Müslüman çocuklarına teşmîl ettiğini ifâde etmektedir. Hz. Aişe, doğduğu zaman çocukların Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e getirildiğini, O´nun da bunlarla hayır dua edip tahnik´de bulunduğunu belirtir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in tahnik ettiklerinden Ebû Mûsâ´nın oğlu İbrâhim, Münzir İbnu Ebi Useyd, Abdullâh İbnu Abbâs, Abdullâh İbnu Zübeyr vs. sayılabilir. Hattâ Enes´den gelen bir rivayete göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), doğumu yaklaşan Ümmü Süleym´e (Enes´in annesi) Enes´le haber salarak:

“Çocuğun göbeğini kesince bana haber ver ve benden evvel ağzına hiçbir şey koyma” diyerek mesaj yollamıştır. Ümmü Süleym istenen şekilde hareket eder. Bebeği götüren Enes, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´i bir bahçede bulur, o da çocuğu acve denen iyi cins hurmadan üç adediyle tahnîk eder. Kaynaklarımızda tahnik edilmek üzere getirilen çocukların zaman zaman Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in üzerine akıttıklarına dâir teferruâta da rastlanır.

Gerek kızı Fâtıma´ya, gerek Ümmü Süleym´e: “Benden evvel çocuğun ağzına bir şey koymayın” diye haber salması, bu emrin uygulandığı Hz. Hasan´ın, emrin uygulanmadığı Hz. Hüseyn´e nazaran daha a´lem olduğunun Hz. Ali tarafından itirafı, tahnik meselesinin terbiyede ihmâl edilmemesi gereken bir husus olarak anlaşıldığını göstermektedir.

İslâm terbiyecileri bu sünneti, çocuğu bir âlime götürerek tahnîk ettirmek sûretiyle ibka ettirmişlerdir.[52]

Dua:

Çocuk dünyaya gelince ilk yapılan muâmelelerden bir diğeri de duadır. Tahnik için getirilen çocuklara aynı zamanda dua da edildiğini, Hz. Aişe´den Müslim´den gelen bir rivayet te´yid etmektedir. Yine Hz. Aişe´den Ebû Dâvud´da tahric edilen bir vecihte “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e çocuklar getirilirdi, O da onlara bereketle dua ederdi” denmektedir. Buhârî´nin bu mevzu için: “Çocuklara bereketle dua ve başlarını okşama babı” meâlinde bir bab ayırmış olması da, meselenin sünnetteki ehemmiyetini tescîl eder.

Mu´âviye İbnu Kurre´nin şu sözlerinden, doğumda verilen ziyâfetten bir gâyenin de çocuk için başkalarının duasını kazanmak olduğu anlaşılmaktadır. Diyor ki “Oğlum Iyas dünyaya geldiği vakit Ashâb-ı Nebîden bir gurub dâvet ettim. Onlara ziyâfet verdim. Yemeği yedikleri zaman dua ettiler. Ben onlara: “Siz dua ettiniz, Allâh duanızdan dolayı sizleri mübârek kılsın. Şimdi de ben dua edeceğim siz âmin deyin” dedim ve çocuk için dini ve aklı hususunda pek çok dualarda bulundum…

Hemen şunu ilâve edelim ki çocuğa yapılan dua doğumunun ilk gününde tahnik sırasında yapılan duadan ibâret değildir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ileri yaştaki çocuklara da dua ettiğini mânevî tevâtür derecesini bulan rivayetler te´yid etmektedir.

Pek çok misâlden birkaçını zikredelim. Hz. Hasan ve Hüseyin´e “Euzu kema bikelimatillahi’t-tammeti min kulli şeytanin vehametin vemin kulli aynin lametin.” sözleriyle her vesilede dua eder ve bu dua ile Hz. İbrâhim´in İsmâil ve İshâk´a dua ettiğini kaydederdi. Enes´in rivayetine göre Ensâr´ı sık sık ziyaret Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in âdeti idi. Bu ziyaretlerde evlere yaklaşınca Ensâr çocukları etrâfını sarar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de onlara selam verir ve dua ederdi. İbnu Abbâs:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) beni kucakladı ve: “Allah´ım buna hikmeti öğret” diye dua etti” der. Enes´e de “Mal ve evladını çok ve ömrünü uzun kılması ve verdiklerinin Enes hakkında hayırlı ve mübârek olması için dua etmiştir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) nazarında dua; mü´minin silâhı, dinin direği, semâvât ve arzın nûrudur.[53]

İlk Telkini

ilk telkinden murâd, çocuğun kulaklarına okunan ezan ve ikâmettir. Rivayetler, Hz. Hasan ve Hüseyin doğdukları zaman Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in, kulaklarına, aynen namazda okunan ezanla ezan okuduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´den “Kimin bir çocuğu olur da sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa ona “Ümmü Sıbyân (denen ve çocuklardan ayrılmayan bir cin)” zarar vermez” şeklinde bir tavsiye rivayet edilmişse de, sened yönüyle nakkâdlarca zayıf olduğu ileri sürülmüştür.

Her hâl u kârda Hakîm tarafından sahîh, Tirmizî tarafından hasen, -sahih- kabul edilen birinci rivayet, müşâhedemizin, her çeşit idrâk, tefehhüm ve ifâdeden uzak bildiği çocuğun daha ilk günden ihmâl edilmeyip, iyi telkinata maruz kalması gerektiği fikrine canlı bir remz olmaktadır. İslâm terbiye ve ahlâkçılarına “Tahsîl ve terbiyenin mevsimi beşikten mezâra kadardır” hükmünü verdiren bu ve benzeri hadisler olsa gerek.[54]

Sürur:

Çocuğu “semeretu´l-kulûb (kalblerin meyvesi)” ve “kurretu´l-ayn (gözün nuru)” olarak tavsif eden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) için doğum büyük bir sevinç vesîlesidir. Nitekim oğlu İbrâhim doğunca kendisine doğum müjdesini getiren mevlâsı (âzadlı köle) Ebû Râfi´e bir köle hediye etmiştir. Ashâb´ın sünnetinde aynı sürurun bir başka tezâhürüne rastlamaktayız. Bu da doğum vesîlesiyle ziyafet vermektir. Buhârî, el-Edebü´l-Müfred´de bu konu ile ilgili olarak “ed-Da´vetu fi´l-Velâde (Doğum vesilesiyle ziyafet verme)” ismi altında bir bâb ayırır. İbnu Hacer de doğum vesîlesiyle ziyâfet vermenin meşruiyyetini belirtir ve bu vesîle ile ziyâfete müteallik geniş bir malumat sunar. Doğum vesîlesiyle ziyafet verenlerden Mu´âviye İbnu Kurre, sofrasına çağırdığı Ashâb gurubunun çocuk için dua etiklerini tasrih eder.

Yeri gelmişken hatırlatalım ki, Kur´ân-ı Kerîm´de de doğacak çocukla ilgili haberler “müjdelemek” mastarıyla gelmiştir. Hz. İsmâil (aleyhisselam)´in, Hz. İshâk (aleyhisselâm)´in, Hz. Yâkub (aleyhisselâm)´ un Hz. Yahyâ (aleyhisselam)´nın verilişleri müjde olarak bildirilmiştir. Doğum sırasında izhâr-ı sürur, câhiliye devrine aykırı olarak, kız ve erkekler her ikisi için de yapılmalıdır. Câhiliye Arapları erkekler doğduğu, kızlar da öldüğü zaman ebeveyni tebrik ederdi.[55]

Yedinci Gün

İbnu Abbas´dan gelen bir rivayet, çocuğun doğumunun yedinci gününde yedi şey yapmanın sünnet olduğunu beyân eder.

1- İsim verilir ve sünnet edilir,

2- Ondan eza bertaraf edilir,

3- (Kızsa) kulağı delinir,

4- Akîka kesilir,

5- Başı traş edilir,

6- Akîka kurbanının kanı sürülür,

7- Traş edilen saçın ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilir.

Akîka ve buna müteallik olarak yapılan ameliyenin yedinci güne te´hirini Dihlevî, ilk günlerde aile halkının doğum yapan anne ve yeni doğan çocukla meşgul olmaları, kurbanlığın bulunması vs. ise, hususî bir gayret ve meşgûliyet gerektirdiği hikmetine bağlar.

Şimdi yedinci günde yapılacak bu işleri kısaca görelim:

İsim:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in hassasiyetle üzerinde durduğu bir husus çocukların ismidir. Bir kısım hadisler, Resûlu Ekrem´in doğumun daha birinci gününde çocuğa isim verdiğini teyid ederse de diğer bir kısım hadisler yedinci günü tesmiye edilmesinin gerektiğini ifade etmektedirler. Hadislerdeki bu ihtilâflı durumu Buharî, ilgili bâba: “Akîka kurbanı kesmeyecekler için çocuğun doğduğu günün akşamı tesmiyesi bâbı” diyerek başkasında rastlanmayan latif bir te´lifle halleder. İbnu Hacer´in de belirttiği gibi Buhârî´nin mezkur babında doğumun ilk günü tesmiye edildikleri zikredilen çocuklar için akîka kurbanı kesildiğine dâir sarahat mevcût değildir. Nitekim az sonra görüleceği üzere akîka kurbanı vücûbiyetten çok, istihbab ifâde eden bir tavsiyedir.

Her hâl u kârda tesmiyeyi 7. günü yapma şıkkı da iltizam edilse “daha önce isme muhtaç değildir” gerekçesi ne nass ne de makulat yönünden pek o kadar geçerli görülmüyor. Zirâ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) düşük çocukların bile tesmiye edilerek gömülmesini emretmektedir.

Tesmiyede dikkat edilecek husûs, çocuğa verilecek ismin güzel olmasıdır. Sünnet her babanın evladına karşı vazifelerinden biri olarak ona güzel bir isim vermesini zikreder ve şöyle emreder: “Siz kıyâmet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel kılın”. Mânevî tevâtür derecesini bulan rivayetlerin tesbit ettiği üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir çok kimsenin ismini kötü olduğu için değiştirmiştir. Güzel isimle ilgili olarak sünnette gelen ısrardan mülhem olarak, birçok âlimler ismin müsemmâya te´sir edeceğini ileri sürmüşlerdir.[56]

Akîka:

Akîka kurbanı, eski câhiliye Arabları tarafından yapılagelen bir âdetti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), “Sehavet çağrısına uyup, cimriliği red, Hıristiyanların vaftizine mukâbil bir fiilin, Hanîfler nezdinden de bulunması istihbab, hac sırasında yapılan traş ve kurban menâsikine teşebbühle millet-i İbrâhim´e intisabın ilânı” gibi hikmetleri mutazammın olması hasebiyle Müslümanlar için de meşru kılarak: “Her çocuk akîkası ile rehinlenmiştir, yedinci günü onun adına kurban kesilir, saçı traş edilir ve isim konur.” demiştir.

Akîka kurbanı ile ilgili hadislerin bir kısmı zahiren vücubiyyeti ifade ederken diğer bir kısmı da sâdece istihbâb ve mendubiyyet ifâde etmektedir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bizzat kendisi, torunları Hasan ve Hüseyin için birer koçla akîka kurbanı kesmiş olmasına, akîka hakkında soranlara da: “Çocuğu doğan istediği takdirde kurban kessin” demiş olmasına rağmen, bu hususta bir grub: “bid´adır”, diğer bir grup da “vâcibtir” diyecek kadar ifrat ve tefrîte düşmüşlerdir. Ashâbdan bâzısı müstahab olduğunu ifade için mübalağalı bir ifâde ile: “Bir kuş da olsa akîka kesmek müstehâbdır” demiştir. Keza rivayetler Hz. Fâtıma (radıyallahu anhâ)´nın çocukları Hasan ve Hüseyin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm için Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) ve Urvetu´bnu Zübeyr (radıyallahu anh)´in erkek her bir çocukları için birer koç kurban ettiklerini bildirmektedir. Enes (radıyallahu anh)´den gelen bir rivayette “Bi´setten yâni peygamberlik geldikten sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in bizzat kendisi için de akîka kurbanı kestiğini” öğreniyoruz.

Hadisler, hey´et-i umumiyyesi ile akîkanın, doğumun yedinci gününde olmasını emretmesine rağmen Hâkim´in Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´ dan bir tahricine göre yedisinde yapılmadığı takdirde 14 veyâ 21. günlerinde de olabileceğini ifade eder. İbnu Hacer: “Muhtar olan 7. gün olmakla beraber bülûğ yaşına kadar akîka yapılabileceğini, yapılmadığı takdirde bülûğla sâkıt olacağına kail olanlardan bahseder. Yedi günü doldurmadan ölenler için akîka terettüp etmez. Abdurrezzak´ın Musannaf´ında rastladığımız bir teferruata göre, kesme çocuğun başını traşa tekaddüm etmelidir. Akîkanın eti diğer kurbanlarda olduğu gibi yenilir ve hediye de edilir. Yine Hâkim´in bir tahricine göre Hz. Hüseyin için kesilen akîkanın bacağının ebeye verilmesi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından emredilmiştir.

Akîka, Arapların câhiliye âdetlerinden olması hasebiyle bununla ilgili bir kısım âdab ve örfleri vardı. Bu cümleden olarak kesilen kurbanın kanından çocuğun başına sürülürdü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu yasaklamış, onun yerine za´ferân veya halûk sürülmesini emretmiştir.

Ebû Dâvûd´da Katâde´den gelen ve akîka kanından çocuğun başına sürülmesini ifade eden hadis, bizzat Ebû Dâvud tarafından tenkid edilerek hadisi Katâde´den rivayet eden Hemmam´ın “Yusemma: isim verilir” tabirini “Yudemma: kân sürülür” şeklinde ifâdeye dökerek yanıldığına dikkat çekilmiştir. Ebu Dâvûd, hadisin “kan sürülür” şekliyle amel edilmeyeceğini söyler. Fethu´l-Bârî´de, Katâde´nin bu meseleye İslâmî âdâbı beyân değil, câhiliye devrini tasvîr maksadıyla temâs etmiş olabileceği görüşü kaydedildikten sonra İbnu Abdilberr´in: “Hemmâm hıfzını tam yapmış, vehim ve hatâya düşmemiş ise bu mensuhtur” dediği zikredilir. Bundan sonra İbnu Hacer bu hadisin mensuh olduğuna delâlet eden muhtelif rivayetler zikreder.

Şu hâlde bazı âdab ve terbiye kitablarında akîka kanından çocuğun alnına sürüleceğine dâir gelen beyanlar, ekseri rivayetlere muhâlif düşmekle ma´lûl ve en azından mensuh durumda olan bir hadise istinâd etmektedir. Kezâ yurdumuzda çeşitli vesilelerle kesilen kurbanın kanından ilgili şahısların alnına sürülme âdeti de menşeini bu rivayetten almış olabilir.[57]

Sünnet

Bir kısım hadislerde Sünnet beş fıtrattan biri olarak zikredilir: “Beş şey fıtrattandır: 1- Hıtân (sünnet), 2- Etek traşı, 3- Koltuk altının yolunması, 4- Tırnakların kesilmesi, 5- Bıyıkların kesilmesi.”

Fıtrat kelimesi ile, “geçmiş enbiya ve şeriatlerin üzerinde müttefik oldukları ve bizim de uymamız gereken dinî esâslar” olarak anlaşılınca hitânın çok eskilere uzanması ve muhtelif milletlere şâmil bir örf olması îcâbeder. Kitâb-ı Mukaddes´te sünnetle (hitân) ilgili en eski haberler Yahûdiler ve Mısırlılar üzerine gelmiştir. Puchmann, sünnet üzerine yazdığı kitapta bu ameliyenin eksikliğini ifade için mübalağalı bir üslubla: “Milyonlarca seneden beri cârî, insanlar arasında mevcûd ameliyelerin en eskisi” olarak tavsîf eder. Sözüne delîl olarak eski kaynaklara atfen Mısırlılar, Koptlar, Habeşli zenciler vs. tarafından çok eski devirlerde tatbîk edildiğini gösterir. Nitekim milâttan önce beşinci asırda yaşamış olan Heradot, Mısır´ın bu âdetinden, istihzâî bir tarzda: “Temizliği çirkin olmaya tercîh ettikleri için temizlik uğruna sünnet olurlar” diyerek söz eder.

Bir kısım hadislerde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sünneti ilk defa Hz. İbrahim´in teşrî ettiğini bildirir. Bizzat Hz. İbrahim´ in sünnet olduğundan da söz eden rivayetler onun sünnet yaşı husûsunda çok farklı rakamlar verirler. Bunlardan bâzılarına nazaran sekiz, bazılarına nazaran 80 ve hattâ 120 yaşlarında sünnet olmuştur.

Kelime-i Şehâdette olduğu gibi Müslümanla kâfiri birbirinden ayıran bir alamet olarak telakki edilen sünnet ameliyesi, bâzı âlimlerce vâcib ve hattâ farz denecek kadar mühim dinî bir emir kabûl edilmiştir. Şâfiîler “Bülûğ yaşına ermezden önce çocuğu sünnet etmek velîsine vâcibtir” der. Bir kısım âlimler de sünnet olmadıkça, mühtedînin Müslümanlığının nâkıs olacağına, sünnetsizin namazının câiz olmıyacağına, kestiğinin yenilmeyeceğine, Kâ´be´yi tavaf edemiyeceğine hükmetmiştir. Hadis de bu hususta “İslâm´a girince küfür tüyünü at, sonra sünnet ol” diye emreder. Hülâsa bazı âlimlere: “Hayatına mâl olacak dahi olsa”, yaşlı kişinin bile sünnet olması gerektiği hükmünü verdirecek kadar bu meseleye ehemmiyet verilmiştir.

Sünnetin yapılacağı zaman husûsunda da ihtilaf mevcuttur. Bu konudaki bir kısım hadisler, doğumun yedinci gününü sünnet günü olarak tâyin etmesine rağmen, Cumhur bunu istihbâb mânasında anlayarak belli bir vakitle tahdîd etmemek gerektiği, hele küçükken sünnet etmenin vâcib olmadığı hükmüne varmıştır. Bu meyânda “çocuğu ancak on ve daha ileri yaşlarda -namaz için- dövmeye müsâade eden hadisleri” de nazar-ı itibâra alan bir kısım âlimler, sünnet etmenin dayaktan daha çok ezâ vereceğini gözönüne alarak büluğdan önce sünnet etmeye haram diyecek kadar ileri gitmişlerdir.

Sünnetin ileri yaşlarda olması gerektiğine inananların delillerinden biri, Buhârî´nin şu tahricidir: “İbnu Abbâs´a soruldu: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) vefat ettiği zaman sen ne kadardın Cevâben: “O zaman ben sünnetliydim” der ve ilâve eder: “O vakit, idrâk edinceye kadar, erkekleri sünnet etmezlerdi.”

Doğumun ilk günden (başlayıp yedinci günü, yedi yaş, dişeme yaşı (yedi yaş civarı), 7-10 yaş arası, onuncu yaş, büluğ yaşı gibi çeşitli vakitler üzerine yapılan ihtilafı Mâverdi şöyle neticeye bağlar: Sünnet için iki vakit mevcûddur: 1- Vakt-i vücûb, 2- Vakt-i istihbab. Vücub vakti büluğ zamanıdır. İstihbâb vakti bülûğdan önceki yaşlardır. Muhtâr olan da doğumun yedinci günüdür. Nevevî de doğumun yedinci gününde sünnet etmeyi müstehab addeder.[58]

Kızların Sünneti:

Kızların da sünnetinden bahseden bir hadiste: “Hıtân, erkekler için sünnet, kadınlar için mekrüme (şeref verici)dir” denmektedir. Senedindeki zayıflığa rağmen hükmüyle amel eden Ebû Hanîfe, hadisin zâhirine bakarak, sünneti erkekler için mendub, Şâfiî ise her ikisi için de vâcib hükmünü çıkarmıştır. Her hâl u kârda sünnet mevzûunda kadınlarla ilgili olarak da İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı, bu meyânda, Maşrık kadınları ile Mağrib kadınlarının fizyolojik bakımdan farklı olduklarını kabul ederek Maşrık kadınlarındaki yaradılıştan gelen fazlalık sebebiyle, sünnetle yükümlü olduklarına, öbürlerinde ise böyle bir fazlalığın bulunmayışı sebebiyle sünnetle yükümlü olmadıklarına hükmetmişlerdir.

Rivayetler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında, bizzat Medine´de, kızların sünnet edildiğini ve sünnet etmeyi kendilerine meslek edinmiş kadınların bile bulunduğunu ifâde etmektedir. Mezkûr rivayetlerden, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in kızların sünnet edilmeleriyle yakînen ilgilenip sıhhata uygun bir tarzda olması için tâlimât verdiğini de öğrenmekteyiz. Ebû Davûd´un rivayeti şöyle: “Medine´de bir kadın (ki ismi Ümmü Atiyye´dir) kızları sünnet ediyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “Fazla derin kesme, böyle yapman hem kadın için ahzâ (en ziyâde haz ve lezzet vesîlesi) hem de kocası için daha hoştur” der. Hz. Ali´den gelen bir rivayette sünnetci kadına Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in birisini yollayarak (çağırttığını) ve “Sünnet ettiğin zaman üstten hafifçe kes, fazla dipten kesme…” dediğini öğreniyoruz. Kızları bu şekilde sünnet etmenin sebep ve maslahatı -ki Ebû Dâvûd´un rivayetinde “kadın için ahzâ, kocası için daha hoş”diye ifade edilmişti- farklı rivayetlerde aynı mânâyı müfid olarak değişik kelimelerle ifâde edilmiştir: Münâvi, mezkur hadisi şerh sadedinde, kadınlardaki sünnet mahallinin derin kesilmesi hâlinde, kadının cinsî arzusunun söneceği, binnetice kocası ile cimâdan nefret sonucu zinaya kadar gidebileceği husûsunu belirtir. Kezâ Ebû Dâvud şârihi Azimâbâdî de aynı hadisin şerhinde bu meselenin kadının ve kocasının cinsî hayatında meydana getireceği te´sîrlere genişçe yer verir.[59]

Merâsim:

Bazı rivayetler, bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde sünnet ameliyesi ile ilgili olarak ziyafet verilmediğini kaydederse de, diğer bir kısım ve senedce daha kavî olduğu kabul edilen rivayetler Ashâb´dan bir çoğunun sünnette eğlenceye de yer veren husûsî bir merasim yaptıklarını ifade etmektedir: “Abdullâh´ın rivayetine göre, babası Hz. Ömer, bir çalgı sesi duyunca endîşelenir, ancak bunun düğün veya sünnet eğlentisi olduğu söylenince sükut ederdi. Buhârî el-Edebü´l-Müfred´de, Abdullâh İbnu Ömer´in iki oğlunu beraberce sünnet ettirip koç kestiğini, Ümmü Atiyye´nin kızkardeşi Aişe´nin de sünnet edilen kızları eğlendirmek için çalgıcı Adiyy´i çağırttığını kaydeder.

Sünnet vesilesiyle yapılan dâvete i´zâr dendiğini kaydeden İbnu Hacer kız ve erkek için herhangi bir tefrikden bahsetmezken, Muhammed İbnu´l-Hâcc el-Mâlikî: “Erkek çocukları sünnet ederken alenî yapıp izhar etmenin, kız çocuklarını sünnet ederken gizli yapıp mahfî bırakmanın” sünnet olduğunu söyler.[60]

Kulağın Delinmesi:

Yedinci günde yapılması gereken ameliyelerden biri de çocuğun kulağının delinmesi olduğu daha önce zikredilmişti. Bu, zinet maksadıyla kız çocukları için tanınan bir cevâzı ifâde eder. Erkek çocukların kulaklarının delinmesi mekruhtur. Hanbelîler, -hasıl edeceği elem sebebiyle- kızlar için de kerâhetine hükmetmiş olsalar da Hanefîler, câhiliyye âdetlerinden biri olmasına rağmen sünnette nehiy gelmemiş bulunmasına binâen tecviz etmişlerdir.[61]

Ezâ´yı Temizlemek:

Yedinci günde çocuğa tatbik edilecek muâmeleleri beyan eden rivayette kız, erkek tefriki yapılmaksızın akîka kesip “ezâ”nın temizlenmesi emrediliyordu. Müteaddid hadislerde mükerreren gelen bu “ezâ”nın temizlenmesinden maksad nedir Şârihler, umumiyetle ezâ ile, başın traş edilmesini anlamış iseler de bundan murâdın “câhiliyye devrinde câri olan akîka kurbanının kanından çocuğun başına sürme âdetinden men” “sünnet etme”, “doğum sırasında bulaşmış olan pisliklerin temizlenmesi” olduğunu söyleyenler de olmuştur. Taberânî´de İbnu Abbâs´dan gelen “Ondan ezâ temizlenir, başı traş edilir” rivayetinde ezânın temizlenmesi ve traş, ayrı ayrı zikredilmiş olmasını nazar-ı itibara alan İbnu Hacer, ezânın temizlenmesi tâbirini, “başın traş edilmesi”nden daha umumî bir mânâya hamletmenin daha doğru olacağını kaydeder. Buna delîl olarak bazı rivayetlerde “ezâ” kelimesinin yerine “akzâr” kelimesinin de geldiğini gösterir, fakat müşahhas ve belli bir mânayı tercîh etmez.

Kelimenin lügat mânası da bu husûsta bize yardımcı olmamaktadır. Zira, lügatta büyük olmayan zarar ve ayıp (kusur) mânâlarına gelen bu kelimenin hadiste yoldan gelip geçenleri rahatsız eden herşey, beden, elbise vs.´ye bulaşan pislik, hacc sırasında başta peyda olan bit, pire gibi rahatsız edici şey, başkasına sebep olunan huzursuzluk, sıkıntı vs. çeşitli mülâhazalarda kullanılmıştır. Aynı kelime Kur´ân-ı Kerîm´de de hadiste olduğu gibi muhtelif mânalarda müteaddid seferler istimâl edilmiştir.

Yedinci günde çocuğa yapılması gereken yedi ameliyeyi sayan hadiste de görüldüğü gibi “başın temizlenmesi ayrıca zikredilmiş olmasına nazaran, İbnu Hacer´in de dediği gibi, bunu sâdece traşa hamletmek oldukça zor olsa gerek. Şu hâlde bunu İbnu´l-Esîr´in en-Nihâye´de belirttiği üzere “saça, necasete ve doğum sırasında çocuğun başına bulaşmış olan her çeşit pisliğe” teşmil etmek gerekmektedir.[62]

Başın Traş Edilmesi

Akîkayı emreden hadisler, umumiyetle çocuğun başının traş edilmesini ve saçın ağırlığınca altun veya gümüş tasadduk edilmesini emretmektedir. Rivâyetler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in torunları Hz. Hasan ve Hüseyin´le bizzat ilgilenip onlar için akîka kestiğini, kızı Fâtıma´ya da: “başlarını traş edip ağırlığınca tasaddukta bulunmasını” emrettiğini; Hz. Fâtıma´nın, Hasan, Hüseyin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm (radıyallahu anhüm ecmaîn) her birinin saçlarını traş edip ağırlığınca gümüş tasadduk ettiğini, hatta Hüseyin´in saçının bir dirhem geldiğini bildirmektedir.

Dehlevî bu tasadduku, çocuğun, cenin halinden bebeklik haline geçmesi gibi son derece mühim bir nimete şükrân borcunun ifâdesi olarak değerlendirir.[63]

ـ4ـ وعن يحيى بن سعيد ]أنّ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عنْهُ قالَ لِرَجُلٍ: مَا اسمُكَ؟ قال جمرَةٌ. قال ابنُ مَنْ؟ قال ابنُ شهابٍ. قال ممَّن؟ قال من الحرَقةِ. قال أينَ مسكنُكَ؟ قال بِحَرَّةِ النَّارِ قال بأيَّهَا؟ قال بذاتِ لظى. قال عمر رضىَ اللّهُ عنه: أدْرِكْ أهلكَ فقدِ احتَرقُوا، فَكانَ كَمَا قال عمر رَضِىَ اللّهُ عنهُ[. أخرجه مالك.

4. (142)- Yahya İbnu Saîd anlatıyor: “Hz. Ömer bir adama:

“İsmin nedir ” diye sordu. Adam

“Cemre (kor)” dedi.

“Kimin oğlusun ” diye tekrar sordu. Adam:

“İbnu Şihâb (alev) deyince

“Kimlerden ” dedi. Adam:

“Hurakalardan.”

“Eviniz nerede ” diye sordu.

“Harretu´n-Nâr´da” cevabını alınca,

“Hangisinde ” dedi.

“Zâtı Lezâ´da” cevabını alınca; Hz. Ömer (radıyallahu anh)

“Âilene yetiş, yanıyorlar!” dedi. Gerçekten durum aynen Hz. Ömer´in dediği gibiydi”[64]

AÇIKLAMA:

İmam Mâlik bu rivayeti “Mekrûh isimler” adını taşıyan babta kaydeder. Babta adamın adı olan Cemre´den evinin bulunduğu yerin adı olan Zâtı Lezâ´ya varıncaya kadar bütün isimler “ateş”le ilgili bir mâna ifade etmektedir. Şu halde bu gibi isimlerden kaçınılması tavsiye edilmiş olmaktadır.[65]

——————————————————————————–

[1] Ebu Dâvud, Edeb: 69, (4948); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/424.

[2] Müslim, Âdâb: 2, (2132); Ebu Dâvud Edeb: 69, (4949); Tirmizî, Edeb: 64, (2835); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/424-425.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/425.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/425.

[5] Ebu Dâvud, Edeb: 69, (4950). Metin Ebu Dâvud´a aittir, Nesaî´de muhtasar olarak kaydedilmiştir [Hayl: 3 (6, 218, 219)]; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/425-426.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/426.

[7] Buhârî, Edeb: 114; Müslim, Edeb: 20, (2143); Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4961); Tirmizî Edeb: 65, (2839); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/426.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/426-427.

[9] Müslim: Adâb: 21; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/427.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/427.

[11] Bu hadisi Müslim, Âdab: 13, (2138); ve Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4960) rivayet ettiler. Hadisin metni Müslim´e aittir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/427-428.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/427-428.

[13] Ebu Dâvud, Edeb: 72, (4963); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/429.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/429.

[15] Muvatta, İsti´zan: 24 (2, 973); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/429-430.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/430.

[17] Buhârî, Salat: 58, Fadaili´l-Ashab: 9, Edeb: 113, İsti´zân: 40; Müslim, Fedailu´s-Sahâbe: 38, (2409); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/431.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/432.

[19] Buhârî, Menâkibu´l-Ensâr: 45, Akîka: 1, Müslim, Âdâb: 26, (2146); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/432-433.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/433-434.

[21] Buhârî, Akîka: 1; Müslim, Adab: 24, (2145); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/434.

[22] Buhârî, Cenâiz: 42, Akîka: 1; Müslim, Âdab: 22, (2144); Ebu Dâvud, Edeb: 69, (4951) Hadisin metni; Müslim´deki metindir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/434.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/435.

[24] Ebu Dâvud, Edeb: 78, (4970).

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/435.

[26] Ebu Dâvud, Edeb: 112; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/436.

[27] Tirmizî, Edeb: 66, (2841); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/437.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/437-438.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/438.

[30] Buhârî Edeb: 108; Müslim, Edeb: 17, (2141); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/438.

[31] Müslim, Edeb: 16, (2140); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/438.

[32] Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4955); Nesâî, Kadâ: 7, (8, 226-227); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/439.

[33] Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4954); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/439.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/439.

[35] Buhârî, Edeb: 107-108; Ebu Davud, Edeb: 70, (4956); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/440.

[36] Müslim, Edeb: 14, (2139); Tirmizî, Edeb: 66, (2840); Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4952); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/440.

[37] Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4957); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/441.

[38] Buhârî, Edeb: 108; Müslim, Edeb: 29, (2149); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/441.

[39] Buhârî, Menâkıb: 20, Edeb: 106; Müslim, Âdab: 1 (2131); Tirmizî, Edeb: 68, (2844); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/442.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/442-445.

[41] Buhârî, Edeb: 105, 106, 109, Menâkıb: 20; Müslim, Adâb: 2, (2133); Ebu Dâvud, Edeb: 74 (4965); Tirmizî, Edeb: 68, (2845); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/445.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/446.

[43] Ebu Dâvud Edeb 76, (4968); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/446.

[44] Ebu Dâvud, Edeb: 76, (4967); Tirmizî, Edeb: 68, (2846). Yukarıdaki metin Ebu Dâvud´undur. Tirmizî, hadise, “sahîh” demiştir, ayrıca: “Burada bizim için ruhsat var” diye kaydetmiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/446.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/446

[46] Ebu Davud, Edâhî: 21, (2837); Tirmizî, Edâhî: 23, (1522), Edeb: 63, (2834), [Tirmizî´de hadis İbnu Ömer´den değil, Amr İbnu Şu´ayb an ebîhi an ceddihi tarîkindendir. Burada bir sehiv söz konusu -Nesâî, Akîka: 5, (7, 166); İbnu Mâce, Zebâih: 1, (3165)- dur.]; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/447.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/447.

[48] Müslim, Edeb: 27 (2147); Ebu Dâvud, Edeb: 116, (5106); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/447.

[49] Ebu Dâvud, Edeb: 116, (5105); Tirmizî, Edâhî: 17, (1514). Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Rezîn şu ziyadeyi kaydeder: “Kulağına İhlas sûresini okudu, hurma ile tahnik etti ve ismini koydu.” İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/448.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/448.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/448-449.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/449-450.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/450-451.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/451.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/452.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/452-453.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/453-454.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/454-456.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/456-457.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/457.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/457-458.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/458.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/458-459.

[64] Muvatta, İsti´zân: 25 (2, 973); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/459.

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/459.

Share.

About Author

Leave A Reply