Lanetleme ve Sövme

0

UMUMİ AÇIKLAMA

Daha önce mükerrer olarak lanet, sebb, şetm gibi kelimeler geçti ve her seferinde gerekli açıklamalar yapıldı. Bu kelimeler, lügat olarak mana farklılıkları taşırlarsa da örfî kullanışta müteradif gibidirler. Biri diğerinin yerine kullanılır. Dilimizde kötü söz söylemek şeklinde vasat bir ibare o kelimelerin karşılığı olabilir.

Müteakiben kaydedilecek ilk hadisten itibaren görüleceği üzere, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kötü sözlü olmayı mü´minlik vasfıyla bağdaştırmıyor. Mü´minin hangi çeşidi olursa olsun, kötü sözü ağzına almamasını emrediyor. Hayatının her anından, her anında yaptığı her fiilinden hesap vereceği bildirilen insanın ahirette hesabını zor vereceği amellerden olduğu için midir, kalplerde ve ruhlarda açtığı yaranın, kılıncınkinden, kurşununkinden daha derin olmasından mıdır, her ne ise “Allah´a ve ahirete inanan kimsenin hayır konuşması veya sükut etmesi” tavsiye edilmiştir hadislerde.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), sadece insanlara karşı kötü sözlü olmayı yasaklamaz, hayvanlara ve eşyaya da kötü söz söylenmemesini, lanet edilmemesini emreder.[1]

ـ5344 ـ1ـ عن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # لَيْسَ الْمُؤْمِنُ بِطَعَّانٍ، وََ لَعّانٍ، وََ فَاحِشٍ، وََ بَذِيءٍ[. أخرجه الترمذي.»الطَّعَّانُ« الذي يطعن في أعراض الناس ويقع فيها، ومنه الطعن في النسب، وهو القدح فيه.و»البََذَاءُ« الفحش في القول.

1. (5344)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Mü”min ne ta´n edici, ne lanet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayasızdır.” [Tirmizî, Birr 48, (1978).][2]

AÇIKLAMA:

1- Şarihler, mü´mine yakıştırılamayan bu vasıflara yer veren insanın tekfir edilmeyeceğini belirtirler. Bu maksatla mü´min kelimesini “kâmil mü´min” diye kayıtlarlar. Şu halde kötü söz sarfetme alışkanlığı olan insan imanını kaybetmez ise de imandaki kemali kaybeder. Mü´min kişinin, şahsî planda hadisi mutlak ifadesiyle anlayıp “ağzımdan çıkan kötü söz imanımı tehlikeye atıyor” diyerek kötü söz sarfetmekten kaçınması gerekir. Kulluk ve Fahr-ı Kâinat´a ümmetlik edebi bunu gerektirir. Fakat kötü söz sarfeden kimseleri tekfire yeltenmemek gerektiği de bilinmelidir.

2- Hadiste geçen kelimelerin hepsini kötü söz olarak anlamamız mümkün ise de, aralarında mana farklılıkları da var. Şöyle ki:

* Ta´n etmek: Ayıplamak, şerefini düşürmek, izzet-i nefsini kırıcı kusur izafe etmek demektir.

* Lanet etmek: “Allah´ın lanetine uğra”, “lanet olsun”, “mel´un” gibi tabirleri kullanmaktır. Allah´ın rahmetinden uzak olasın manasına gelir.

* Fahiş söz; kaba ve çirkin olan, kabalığı pek açık, söylenmesi çirkin olan sözdür, fuhşa müteallik müstehcen söz manasına da anlaşılabilir.

* Beziy; hayasız demektir. Zaten gerçek bir hayaya sahip olan insanın ağzından, önce vasfedilen kelamlar çıkmaz. en-Nihaye´nin açıklamasına göre beziy, lisanında fuhşiyat olan yani ağzı bozuk dediğimiz kimseye denmektedir.[3]

ـ5345 ـ2ـ وعن أبي الدَّرْدَاءِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَكُونُ اللَّعَانُونَ شُفَعَاء وََ شُهَدَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

2. (5345)- Ebu´d-Derda (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Laneti çok yapanlar kıyamet günü şefaatçi olamazlar, şehid de olamazlar.” [Müslim, Birr 85, (2598); Ebu Davud, Edeb 53, (4907).] [4]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste, kıyamet günü mü´minler muhtaç olanlara şefaatte bulunurlarken, dilinden laneti düşürmeyen kimselerin bu şerefe eremeyecekleri, dolayısıyla yakınlarına şefaat edemeyecekleri belirtilmektedir.

Lanetçi mü´minin şehid olamaması Nevevî tarafından üç ayrı manada izah edilmiştir:

1) En doğru ve en meşhur olanına göre: “Kıyamet günü diğer ümmetler üzerinde, peygamberlerin kendilerine Allah´ın risaletini tebliğ ettiklerine dair şehadette bulunamaz.

2) Dünyada şahidlik yapamazlar. Yani fıskları sebebiyle dünyada şahid olamazlar, şehadetleri kabul edilmez. Zira fasığın şehadeti merduddur.

3) Şehidlik nimetini tadamazlar. Yani Allah yolunda ölemezler.

“Şu da var ki, ayet ve hadislerde Allah´ın, Resulü´nün ve meleklerin lanetine müstehak oldukları belirtilenler var. Onlara lanet etmek bu yasağa girmez; zalimlere, Yahudi ve Hıristiyanlara, içkicilere, faiz yiyenlere… lanet gibi.[5]

ـ5346 ـ3ـ وعن سَمُرَةِ بنُ جُنْدُبِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # َ تََعَنُوا بِلَعْنَةِ اللّهِ وََ بِغَضَبِ اللّهِ وََ بِالنَّارِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

3. (5346)- Semüre İbnu Cündüb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Birbirinize, Allah´ın laneti, Allah´ın gadabı ve cehennem temennisiyle bedduada bulunmayın.” [Ebu Davud, Edeb 53, (4906); Tirmizî, Birr 48, (1977).][6]

ـ5347 ـ4ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قِيلَ يَا رَسُولَ اللّهِ! اُدْعُ اللّهَ عَلى الْمُشْرِكِينَ وَالْعَنْهُمْ. فقَالَ: إنِّي إنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً وََلَمْ اُبْعَثَ لَعّاناً[. أخرجه مسلم .

4. (5347)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a: “Ey Allah´ın Resulü! Müşriklere beddua et, onları lanetle!” denilmişti. Şu cevabı verdi:

“Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!” [Müslim, Birr 87, (2597)][7]

AÇIKLAMA:

Dinimiz mü´minleri birbirlerine kardeş kılmıştır. Ayette “Müminler birbirlerinin kardeşleridir” (Hucurat 10) buyrulmuştur. Dili, rengi, içtimâî seviyesi, maddî durumu ne olursa olsun birbirlerinin kardeşi olan mü´minler bir bedenin azaları mesabesindedirler ve dayanışma içinde olmaları gerekir. Birbirlerine dua edecekler, rahmet okuyacaklar “Ey Rabbimiz, beni, annemi, babamı ve mü´minleri hesap günü mağfiret buyur” (İbrahim 41) diyeceklerdir. Şu halde birbirine karşı ahlakı bu olması gereken mü´min, mü´min kardeşine nasıl bedduacı olur, lanetçi olur Mü´min kardeşe lanet, kişinin imanıyla, ahlakıyla ters düşmesi, tezad içinde kalması Allah´a ve Resulü´ne karşı gelmesi demektir. Hele âlemlere rahmet olarak gelen peygamberin lanetçi olması hiç düşünülemez. Bu sebeple Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), beddua etmesi talebini reddederek, “Ben rahmet olarak gönderildim, lanetçi değil” demiştir. Bu hususta da örneğimiz olan Efendimiz´in yolunda giderek, bilhassa mü´minlere karşı merhametkâr, sabırlı, bağışlayıcı, hayırhah, hayır dualar edici olmamız gerekir.[8]

ـ5348 ـ5ـ وعن أبي ذرٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ يَرْمِي رَجُلٌ رَجًُ بِالْفِسْقِ أوِ الْكُفْرِ إَّ رُدَّتْ عَلَيْهِ إنْ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُهُ كَذلِكَ[. أخرجه البخاري .

5. (5348)- Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime kendine dönderilir.” [Buhârî, Edeb 44).][9]

AÇIKLAMA:

Mü´mini, diğer mü´min kardeşine karşı tekfir edici veya tefsik edici olmaktan men etmede en müessir hadislerden biri bu hadis olmalıdır. Eğer “fasık” veya “kâfir” denen kimse fasık veya kâfir değilse, o kelime bunu söyleyen üzerine dönüyor. Kendisi fasık veya kâfir oluyor. Bir mü´mine fasık veya kâfir demenin ne manaya geldiğini bilen ve anlayan bir kimsenin bu meselede dikkatli olması gerekir.

Bu pek tehditkâr hadis, Buhârî hadisidir yani sahih hadistir ve muhtelif vecihlerde gelmiştir. Her bir veçhi aynı manayı te´yid eder. Yine Buhârî´de gelen hadislerde “mü´mine lanet onu katletmek” “mü´mini tekfir onu katletmek”, “mü´mine sövmek fısk” olarak ifade edilmiştir.

Bu hadislerde herhangi bir mübalağa olmadığını anlamak için şöyle bakabiliriz: Fısk, bir haramın alenen işlenmesidir. Lügat olarak da haddi aşmak, yasağı dinlememek manasına gelir. Namazı kılmamak, içki içmemek gibi. Şu halde bu yasakları yapan fasıktır. Dinimizin diğer bir yasağı yalan söylememek, mü´min kardeşine lanet etmemek, rahmet, mağfiret duasında bulunmaktır. Şu halde bu emre uymayanın fasık olacağı açıktır. Eğer fasık dediği kardeşi fasık değilse yalan söylemiş, iftira etmiş olmaktadır. Böylece fıska düşmektedir.

Küfür ithamı, daha büyük bir cinayettir. Dinimizin temel kaidelerinden biri “Ceza amel cinsindendir” şeklindedir. Öyleyse mü´min kardeşini tekfir etmekle işlenen cinayetin cezası, işlenen cinayet cinsinden olacaktır: Küfre düşmek.. El-ıyazu billah.

Bilhassa günümüzde, cehalet ve siyasî mülahazaların yönlendirdiği bazı şahısların ortaya attığı sloganların tesiriyle, ayet ve hadislerin pek kaba saba te´villeriyle mü´minleri tekfir meselesinde çok dikkat etmek gerekecektir. Hatta şahsî müşahedemiz, şahsî ilmimiz, kendini mü´min addeden bir kimse hakkında “küfrüne hükmetmemizi gerektirse bile te´vil edip bundan kaçınmak daha selametli bir yoldur.” Bir kâfire bile “ey kâfir!” diye hitap etmeyiz. Sözgelimi alışveriş yaptığımız kimse veya komşumuz bir Yahudi ve Hıristiyan olabilir. Hatta dinimiz Hıristiyan bir kadınla evlenme müsaadesi verdiğine göre zevcemiz Hıristiyan olabilir. Biz bunlara hitap ederken: “Ey kâfir!” diye hitap etmeyiz. Böyle hitapta bulunmayı dinimiz emir de etmiyor. Böyle bir hitap mürüvvete, sıla-i rahme aykırı olduğu için bunu din ne tecviz eder ne de hoş karşılar. Öyleyse “nazarımızda” küfre düşen bir insanı tekfir etmek, kâfir olarak teşhir etmek dinî bir emir değildir. Kaldı ki, onun hakkındaki hükmümüzde isabet ettik mi Kalbini yarmadığımıza, içine girmediğimize göre yanılma payımız da vardır. Öyleyse bu ihtimali düşünüp, tekfir etmek gerekir diye dinî bir emrin yokluğunu düşünüp, tekfir etmenin müeyyidesinin ağırlığını düşünüp, mü´mini tekfirden kaçınmak en selametli yoldur. Tekfir etmemekle hiçbir kayıp yok, ama tekfirde büyük risk var.

İbnu´l-Esir, en-Nihaye´de “Kim kardeşine “ey kâfir” derse, bu söz, ikisinden birine rücu eder, (itham edilen kâfir değilse itham eden kâfir olur)” hadisiyle ilgili şu açıklamayı yapar: “Hüküm böyledir. Çünkü ithamı yapan onun hakkında ya doğru söyledi ya da yalan. Eğer doğru söyledi ise, öbürü kâfirdir. Eğer yalan söyledi ise itham, Müslüman kardeşine olan tekfiri sebebiyle kendi üzerine döner. Küfür iki sınıftır:

* Biri, imanın aslını inkardır. İşte bu imanın zıddıdır.

* Diğeri, İslam´ın teferruatından birini inkardır. Bunu yapan, bu davranışı ile imanın aslından çıkmış olmaz.

Bir kısım alimler şöyle söylediler: “Küfür dört çeşittir:

1) Küfr-i inkârî: Bu, Allah´ı hiç tanımamak, varlığını itiraf ve kabul etmemekle hasıl olur.

2) Küfr-i cuhudî: Bu, Allah´ı bildiği halde inkardır; tıpkı İblis´in küfrü gibi; kalben Allah´ı bildiği halde diliyle ikrar etmez.

3) Küfr-i inadî: Kalbiyle itiraf ettiği, diliyle de itiraf ve ikrarda bulunduğu halde, hased ve tuğyan sebebiyle imanın gereğini din olarak benimsemez. Ebu Cehl´in küfrü bu nev´e girer.

4) Küfr-i nifakî: Diliyle ikrar ettiği halde kalbiyle inanmayan insanın küfrüdür.

Herevî der ki: “el-Ezheri´ye “Kur´an mahluktur” diyen kimse hakkında sorulmuş, buna kâfir denilebilir mi denmişti.

“Söylediği şey küfürdür!” diye cevap verdi. Sual kendisine üç kere tekrar edildi. Her seferinde aynı cevapta bulundu. Sonuncu cevabına şunu ekledi:

“Bazan Müslümanın ağzından küfür çıkar.

“İbnu´l-Esir, bu meselede başka tekfir ve te´vil örnekleri de verir:

* “Buna İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´ın bir ayetle ilgili cevabı da örnek verilebilir: Kendisine “Allah´ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte bunlar kâfirlerdir” (Maide 44) ayetinden sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “Onlar kâfirlerdir, fakat Allah´ı ve ahiret gününü inkar edenler gibi değillerdir.”

* Yine İbnu Abbas bir başka hadiste şöyle demiştir: “Evs ve Hazreç kabileleri, cahiliye devrindeki kusurlarını sayıp dökerek birbirlerini ayıpladılar. Bu, onları birbirlerine kılıç çekip saldırmaya sevketti. Bunun üzerine Allah Teala hazretleri şu ayeti inzal buyurdu: “Size Allah´ın ayetleri okunmakta olduğu ve aranızda Allah´ın Resulü de bulunduğu halde nasıl olur da küfredersiniz ” (Al-i İmran 101). Buradaki “küfür”le Allah´ı inkarı kastedilmez. Buradaki küfür, aralarındaki ülfet ve sevgi nimetine olan nankörlük, onun inkarıdır.

* İbnu Mes´ud´un bir hadisinde şöyle denir: “Bir kimse bir başkasına: “Sen bana düşmansın” dese, bunlardan biri İslam´ı inkar etmiştir.” Burada inkar (küfür) ile, nimetin inkarını kasdetmiştir. Çünkü Allah kalplerini kaynaştırmış, O´nun nimetiyle kardeşler olmuşlardır. İşte bu nimeti itiraf etmeyen onu inkar etmiş olur. (Bu inkar da Allah´ı ve ahireti inkar değildir, nimete nankörlüktür.)

* Bir başka hadiste “İntikamından korkarak yılan öldürmeyi terkeden küfretmiştir.” Yani nimete nankörlük etmiştir.

* Bir başka hadiste “Hayız halinde kadına temas eden küfretmiştir” hadisi de bunun gibi.

* Yıldızla ilgili hadis de böyle: “Allah yağmur yağdırır da, bir kısım insanlar bu sebeple kâfir olarak sabahlarlar ve şöyle derler: “Falan falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk.” Yani, bu meselede kâfirler yağmuru Allah´a değil, yıldıza nisbet etmiş oluyorlar.

* Şu hadis de buna örnektir: “[Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Cehennem bana arzedildi] ehlinin çoğunu, küfürleri sebebiyle kadınlar gördüm” buyurmuştu. “(Ey Allah´ın Resulü) dediler. Allah´ı mı inkar ediyorlar ” diye sordular. “Hayır dedi. Fakat iyiliği inkar ediyorlar, kocalarının iyiliğini inkar ediyorlar.”

* Şu hadis de bu gruba girer: “Müslümana sövmek fısk, öldürülmesi küfürdür.”

* “Babasından yüz çeviren, küfretmiştir” hadisi de böyle.

* “Atıcılığı terkeden, bir nimete küfretmiştir” hadisi de böyle.

Bu çeşide giren hadis çoktur.”

İbnu´l-Esir, küfür kelimesinin hadislerde değişik kullanılışlarına başka örnekler vererek açıklamasına devam eder. [10]

KÜFRÜN TEKFİR EDENE DÖNMESİ MESELESİ

Bu mesele, Müslümanların birliğe en ziyade muhtaç oldukları zamanımızda, iyi anlaşılması, söz ve tavırlarımızı ona göre ıslah etmemiz gereken bir meseledir. Ehemmiyetine binaen Buhârî şarihi İbnu Hacer´in hadisle ilgili kaydettiği açıklamalardan bazı özetlemeler kaydedeceğiz:

“Hadis, bir kimsenin: “Sen fasıksın” veya “sen kâfirsin” dediği takdirde bu ithamı yiyen kimsenin fasık veya kâfir olmaması halinde, söyleyen kimsenin bu mezkur vasfa müstehak olduğunu ifade eder. Ama, müttehem kişi dediği gibi ise, bu itham kendine dönmez. Ancak şunu da ilave edelim ki, bu ithamı yapan kimse, sözü hedefi bulduğu için kâfir veya fasık olmaz ise de, yine de ona sarfettiği “sen fasıksın” sözünün sureti sebebiyle günahkâr olmaktan uzak kalmaz.

Öyleyse bu ifade tarzı üzerinde durmak gerekmektedir. Şöyle ki: “Eğer bu sözüyle, ona nasihat etmek veya onun halini beyanla başkasının ibret almasını kasdetti ise, bu sözü sarfetmesi câiz olur. Fakat bu sözüyle onu kınamayı ve bu kınayıcı vasıfla teşhir etmeyi ve ona eza vermeyi kasdetti ise bu tabiri kullanması câiz değildir. Çünkü mü´min, muhatabının kusurunu örtmek ve ona gerçeği öğretmek, güzeli va´z u nasihat etmekle memurdur. Bunu da imkân nisbetinde rıfkla, tatlılıkla, yumuşaklıkla yapmalıdır. Bu vazifesini, şiddetle, kabalıkla yapması câiz değildir. Çünkü sertlik, onun fıskında iyice taassub ve ısrarına sebep olabilir. Nitekim birçok insanın tabiatında bu aksilik vardır. Hususen hayrı emreden kimse, makam itibariyle, emredilen kimsenin altında ise.

Müslim´in rivayetinde ibare şöyle gelmiştir: “Kim bir kimseye kâfir diyerek çağırırsa veya “Allah´ın düşmanı” dediği halde o kimse böyle değilse bu sözü kendi üzerine döner.”

Nevevî der ki: “Hadiste geçen “geri dönme” meselesinde ihtilaf edilmiştir.

* Bazıları: “Eğer, bu (tekfiri) helal gören biriyse, küfür üzerine döner” demiştir. Ancak hadisin siyakından bakarsak bu, uzak bir ihtimaldir.

* Bazıları: “Bu Hâricîlere hamledilir. Çünkü onlar mü´minleri tekfir ediyorlar” demiştir. Kadı İyâz, İmam-ı Mâlik´in böyle söylediğini nakleder. Bu da zayıf bir yorumdur. Çünkü ulemânın ekserisinin görüşüne göre, Hâricîler, bid´aları sebebiyle tekfir edilemezler. Buna göre, İmam-ı Mâlik´in sözünün muteber bir yönü var: Onlardan (Hâricîlerden) birkısmı, sahabeden Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın cennetlik olduklarına ve mü´min olduklarına şehadet ettiği kimseleri bile tekfir etmektedirler. Böylece onların tekfiri, Resûlullah´ın şehadetini tekzib manasına gelmekte, bu iş, onlardan te´vili yapılabilen basit bir tekfir etme fiilinin sâdır olmasından başka bir mahiyet kazanmaktadır.

Gerçek şu ki, sadedinde olduğumuz hadis, Müslümanı, Müslüman kardeşine bu sözü sarfetmekten zecretmek maksadıyla beyan edilmiştir ve bu da henüz ortada Hâricîler ve diğer fırkalar mevcut değilken söylenmiştir.

* Bazı âlimler: “Hadisin manası, kişinin arkadaşına izafe ettiği “eksiklik” ve “tekfir etme günahı” üzerine döner demektir” şeklinde yorumlamıştır. Bu yorum yabana atılmaz bir açıklamadır.

* Bazı âlimler: “Bu söz onu küfre götüreceğinden korkulur. Nitekim, günah küfrü hedefler, günahı devam ettiren ve günahta ısrar edenin kötü bir âkibete uğramasından korkulur” demiştir.

Bütün bu söylenenlerin ercah (en makbul) olanı şudur: “Müslüman olduğu bilinen biri hakkında böyle bir söz (tekfir) sarfeden kimse, itham ettiği kimse hakkındaki kâfir olduğuna dair zu´munu te´yid edecek bir şüphe (bir delil) getiremezse, o kimse ileride açıklayacağımız üzere kâfir olur. Hadisin manası ise: “tekfiri üzerine döner” demektir, küfrü değil. Sanki o, kendi emsalini tekfir ettiği ve İslâm dininin bâtıl olduğuna inanan kâfirden başka kimsenin tekfir etmeyeceği kimseyi tekfir ettiği için, kendisini tekfir etmiş olmaktadır. Bu hususu, hadisin bir tarikinde gelmiş olan “küfür ikisinden birine vâcib olmuştur” ibaresi te´yid eder.

Kurtubî der ki: “Şer´î lisanda her nerede küfür vaki oldu ise, bu, İslâm dininde şer´an zarurî olan malum bir şeyin inkârıdır. Nitekim, şeriatta küfür, ni´metlerin inkârı, mü´minin şükrünü terk ve O´nun hakkını yerine getirme işini ihmal manalarında gelmiştir.

Elhasıl, tekfir edilen kişi, gerçekten şer´an küfür addedilen bir inanç sebebiyle kâfir ise, tekfir eden doğru söylemiş olur, küfür ithamı onunla birlikte gider. Eğer kâfir değilse, bu sözün cinayeti ve günahı söyleyen üzerine döner.”

Tekfirin mükeffir üzerine dönmesi meselesinde bu açıklamayı en doğru te´vîl olarak tavsif eden İbnu Hacer, mevzuyla ilgili Ebu Dâvud´un Ebu´d-Derdâ´dan kaydettiği bir hadisle açıklamasını tamamlar: “Kul herhangi bir şeyi lânetleyince, lânet semaya çıkar, ama önünde sema kapılarını kapanmış bularak geri döner, arza iner. Sağa sola gider, gidecek bir yer bulamazsa lânet edilene uğrar. O buna ehilse mesele yok, değilse, lâneti yapana döner.”

Bu açıklamalar bize, Aleyhissalâtu vesselâm´ın “Allah ve ahirete inanan ya hayır konuşsun ya sükût etsin” irşadının bilhassa mü´mini tekfir veya tefsik etme meselesindeki ehemmiyetini bir kere daha ortaya koymaktadır.[11]

ـ5349 ـ6ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَلْمُسْتَبَّانِ مَا قَاَ، فَعَلى البَادِئِ مِنهُمَا حَتّى يَعْتَدى الْمَظْلُومُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي .

6. (5349)- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sövüşen iki kişinin söyledikleri(nin vebali), mazlum olan tecavüzde bulunmadıkça başlayana aittir.” [Müslim, Birr 68, (2587); Ebu Dâvud, Edeb 47, (4894); Tirmizî, Birr 51, (1982).][12]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, birbirlerine söven iki kişi ile ilgilidir. Böyle bir durumda sorumluluk, ilk defa söverek karşı tarafı da sövmeye zorlayan kimseye aittir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ölçüsü, hâdisenin çıkmasını imanlı vicdanlarda oldukça önler ve frenler. Çünkü, sorumluluktan korkan kişi ilk başlatan olmaktan kaçınır.

Hadiste geçen “mazlumun tecâvüzde bulunması”ından murad, kendisine sövülen kimsenin sövene daha fazla, daha şiddetle sövme suretiyle mukabelede bulunmasıdır. Dinimiz, bize yapılan kötülüğe misliyle mukabelede bulunmayı tecvîz eder. Affetmenin daha iyi olacağını da hatırlatarak bu cevazı verir ise de, bize yapılandan fazlasını yapmayı uygun bulmaz. Şu halde hadiste, yapılan miktarda kalmak şartıyla sövene söverek cevap vermek câiz olmaktadır. Bu cevazı ifade eden ayet de mevcuttur. “Ceza verecekseniz, uğradığınız muamelenin misliyle ceza verin. Eğer sabrederseniz, bu sabır, sahipleri için daha da hayırlıdır” (Nahl 126).

2- Hadiste dikkat edilirse, her iki taraf için de vebalden bahsedilmektedir. Başlayanın vebali açıktır. Öbürünün vebali, ilk başlayanı sövmeye sevkeden davranışıdır. Şu halde belli bir ölçüde ikisi de vebal taşımaktadır. Ancak mazlum taraf ölçüyü korursa, her iki vebal de başlayana gidiyor.[13]

ـ5350 ـ7ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: قَالَ

اللّهُ تعالى: يُؤْذِينِى اِبْنُ آدَمَ، يَسُبُّ الدَّهْرَ، وَأنَا الدَّهْرُ. بِيَدِى ا‘مْرُ أُقَلِّبُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارِ[. أخرجه الثثة وأبو داود.وقوله: »وَأنَا الدَّهْرُ« كانَ من عادة العرب ذم الدهر عند حدوث النوازل والنوائب اعتقاداً منهم أن الدهر: الزمان فاعل ذلك. فقال اللّه تعالى: أنا الدهر: أي أنا الذي احل بهم ذلك، الدهر الذي يزعمونه، واللّه أعلم .

7. (5350)- Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah Teâla hazretleri şöyle dedi: “Ademoğlu, dehre söverek beni üzüyor. Halbuki ben dehrim. Emir benim elimde. Gece ve gündüzü ben çeviririm.” [Buharî, Edeb 101, Tefsîr, Câsiye 1, Tevhîd 35, Müslîm, Elfâz 2, (2246); Muvatta, Kelâm 3, (2, 984); Ebu Dâvud, Edeb 181, (5274).][14]

AÇIKLAMA:

1- Hadis muhtelif şekillerde rivayet edilmiştir.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadisleriyle dehre sebbetmeyi yasaklamaktadır. Dehr mutlak zaman manasına gelir. en-Nihaye´de “Dehr: Uzun zaman ve dünya hayatı için isimdir” diye açıklanır. Kur´ân-ı Kerîm´den de anlaşılacağı üzere, cahiliye Arapları, hoşlarına gitmeyen hadiselerle karşılaştıkları zaman, dehri zemmedip, ona hakaretler savururlar, başlarına gelen musibeti ondan bilirlerdi. (Meâlen): “Dediler ki: “Ancak bir dünya hayatımız vardır. Burada ölür, burada yaşarız. Bizi helak eden de dehrdir.” Bu söylediklerine dâir hiçbir bilgileri yoktur. Sadece bir zanna kapılmış gidiyorlar” (Câsiye 24).

Hayır ve şer her şeyi yaratan, takdir eden Allah´tır. Bu sebeple hoşumuza gitmeyen şeyleri dehrden bilmek, bir nevî şirktir, tevhid inancını rencide eder. Bu sebeple Aleyhissalâtu vesselâm´ın diliyle, insanların dehr kelimesiyle kasdettikleri mananın Allah´a raci olduğu bildirilmiştir. Rab Teâlâ´nın “Ben dehrim, geceyi de gündüzü de ben çeviririm” veya bazı rivayetlerde geldiği üzere “Ben dehrim, günler ve geceler benimdir. Onları yeniler ve eskitirim. Krallardan sonra yeni krallar getiririm” veya “Ben dehrim, geceyi ve gündüzü de ben gönderirim, diledim mi onları tutarım da” denmesi, hoşumuza gitmeyen hadiseler sebebiyle zamana sebbedilmesinin mü´minin edebine uymadığını, o çeşit inançların yanlış olduğunu ifade eder. Alimler: “Kim herhangi bir fiili gerçekten dehre nisbet ederse küfre düşer” diye hükmetmiştir. Ancak, bu çeşit ifade, gerçek bir itikada mukarin olmaksızın dilden çıkacak olsa, küfre nisbet edilmez. Her hal u kârda bu nevî sözler kâfirlerin sözüne benzediği ve İslâm´ın tevhid inancına uygun gelmediği için mekruhtur, kaçınılması gerekir. Dilimizde, dehr kelimesi yerine felek kelimesi vardır. Bazan şans, tâlih kelimeleri bu manalarda kullanılır. “Felek ne verdi ki, neyimi alacak ” sözüne yaygınca yer verilir. Ne kadar mahzurlu olduğu izah gerektirmeyen bir husustur.

3- Kadı İyaz, bazı tahkiksiz ve bilgisiz kişilerin dehr kelimesini Allah´ın isimlerinden biri zannettiklerini belirtir ve “Bu yanlıştır, dehr dünya zamanının müddetidir” der.

4- Kurtubî, “Allah´ı üzme” tabirini, insanlardan hiçbir eziyetin Allah´a ulaşmayacağı gerçeğinden hareketle şöyle açıklar: “Bunun manası şudur: “İnsanlar bazan bana, üzülen kimseleri üzen tâbirlerle hitap eder. Halbuki Allah, kendisine eziyet ulaşmasından münezzehtir. Bundan murat, kimden böyle bir ifade sadır olmuş ise kendini Allah´ın gadabına maruz kılar demektir.”

5- “Ben dehrim” sözünü Hattâbî şöyle anlar: “Dehrin sahibi benim. Dehre nisbet edilen işleri çeviren de benim. Öyleyse kim hoşlanmadığı işlerin fâili bilerek dehre söverse, bu sövme, o işlerin gerçek faili olan Rabbine döner. Dehr ise, vukûa gelen işlerin zarfıdır.”[15]

ـ5351 ـ8ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ رَجًُ نَازَعَتْهُ الرِّيحُ رِدَاءَهُ فَلَعَنَهَا فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَلْعَنْهَا فإنّهَا مَأمُورَةٌ مُسَخَّرةٌ، وإنَُّ مَنْ لَعَنَ شَيْئاً لَيْسَ لَهُ بِأهْلٍ رَجَعَتِ اللَّعْنَةُ عَلَيْهِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

8.(5351)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Bir kişinin ridasını rüzgâr savurmuştu, tutup rüzgâra lanet etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) müdahele buyurdu:

“Sakın rüzgâra lanette bulunmayın. O memurdur, (Allah´ın emriyle) iş görmektedir. Şunu bilin ki, kim bir şeye haksızlıkla lanet ederse, lanet kendisine döner.” [Ebu Dâvud, Edeb 53, (4908); Tirmizî, Birr 48, (1979).] [16]

ـ5352 ـ9ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ هذِهِ الرِّيحَ مِنْ رَوْحِ اللّهِ، تَأتِى بِالرَّحْمَةِ وَتأتِى بِالْعَذَابِ! فإذَا رَأيْتُمُوهَا فََ تَسُبُّوهَا. وَاسْألُوا اللّهَ خَيْرَهَا، واسْتَعِيذُوا بِاللّهِ مِنْ شَرِّهَا[. أخرجه أبو داود .

9. (5352)- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bu rüzgâr, Allah´ın rahmetindendir. Rahmeti de, azabı da getirir. Onu görünce, sakın ona sövmeyin. Allah´tan rüzgârın hayr (getirmes)ini dileyin, şer (getirmes)inden Allah´a sığının.” [Ebu Dâvud, Edeb 113, (5097).][17]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde her gün esip duran rüzgâra dikkatlerimizi çekmekte, onların rastgele, tesadüfen esmeyip, Allah´ın irade ve emriyle, çok ciddî gayeler için estirildiğini belirtmektedir. Bazan rahmet için eser, bazan azab için eser. Kirlenen havayı temizlemesi, baharda bitki telkihini yapması, rahmet dolu bulutları sürüklemesi, herkesin idrak ettiği rahmetlerdendir. Ne var ki, onun esişi bazan da azab getirir: Çatıları uçurur, ekinlere, ağaçlara hasar verir. Bu da tesadüf değil, İlahî bir tecellidir. Kur´ân-ı Kerim, bir kısım azgın milletlerin rüzgârla helak edildiğini haber verir.[18]

ـ5353 ـ10ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تسُبُّوا ا‘مْوَاتَ فإنَّهُمْ قَدْ أفْضَوْا الى مَا قَدّمُوا[. أخرجه البخاري وأبو داود والنسائي .

10. (5353)- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölülere sövmeyin. Çünkü onlar (sağken hayırdan ve şerden) gönderdiklerine kavuştular.” [Buharî, Cenâiz 97, Rikâk 42; Ebu Dâvud, Edeb 50, (4899); Nesâî, Cenâiz 51, 52, (4, 52, 53).][19]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis kâfir, fâsık, mü´min ayrım yapmaksızın, mutlak bir şekilde ölülere sövmeyi yasaklamaktadır. Âlimler, hadisi başka rivayetler muvâcehesinde de değerlendirince, fâsık ve kâfirlerin ölülerine, sağların ibret alması melhuz ise sebbetmenin câiz olacağını söylemişlerdir.

2- Burada sebbetme´yi kötü yönleriyle anma olarak anlamak daha uygundur. Gerçi sebbetmek, sövmek, hakâret etmek şeklinde anlamaya da muvafıktır.

3- Kâfir ve fâsık ölüler hakkındaki sebbetme ruhsatını âlimler, Ashâbın, geçen bir cenaze hakkında menfi konuşması üzerine Resûlullah´ın: “(Sizin şehadetiniz sebebiyle ona cehennem vacib olmuştur.) Sizler Allah´ın yeryüzündeki şahidlerisiniz” manasındaki açıklamalarından çıkarmışlardır. Çünkü Resûlullah, o hadiste, ölü hakkındaki menfi konuşmalarına rağmen Ashab´a itabda bulunmamıştır.

4- Alimler, kâfir ve fâsık ölüye yapılacak sebb hayatta olan Müslümanı üzecekse, buna da cevaz vermezler. İbnu Battâl, ölüye sebbetmenin gıybet gibi olduğunu, gıybetin câiz olmadığı hallerde ölü hakkında sebbetmenin câiz olmayacağını söyler: “Kişinin ahvali çoğunluğuyla hayır üzere olduğu halde, bazı bozuk davranışları varsa gıybet câiz değildir. Eğer fıskını ilân eden bir fâsıksa o da gıybet edilmez; ölü de böyle..”

İbnu Hacer´e göre, hadiste gelen nehyin, definden sonrası için umumî olma ihtimali de var. Kişide mevcut kusurların söylenmesinin mübahlığı definden öncedir, bu da, sağlar arasındaki fâsıkların ibret alıp kendilerine gelmeleri içindir. Kabre kondu mu, gönderdiklerine kavuşmuş olması sebebiyle artık hakkında menfi konuşmaktan vazgeçilir. Rivayete göre Hz. Aişe radıyallahu anhâ, nazarında gıybeti câiz olan bir kimseyi (Yezid İbnu Kays el-Ercî) hayatı boyu lanet etmiş, öldüğünü işitince bundan vazgeçmiştir. Sebebi sorulunca, Resûlullah´ın yasakladığını hatırlatmıştır.[20]

ـ5354 ـ11ـ وعنِ الْمُغِيرَةُ بْنُ شُعبة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَسُبُّوا ا‘مْوَاتَ فَتُؤْذُوا ا‘حْيَاءَ[. أخرجه الترمذي .

11. (5354)- Muğîre İbnu Şu´be radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölüler hakkında kötü konuşmayın, sonra dirileri üzersiniz.” [Tirmizî, Birr 51, (1983).)[21]

AÇIKLAMA:

Bu mevzuda gerekli açıklamayı önceki hadiste yaptık. Burada ölüler kelimesinin başındaki eliflâm üzerinde duran bazı şarihlerimizin görüşünü kaydedeceğiz: “Bu, ahd içindir (yani bütün ölüleri değil, birkısmını kasdetmektedir.). Onlar da Müslümanların ölüleridir. Bu manayı Tirmizî´de gelen “Ölülerinizin hayırlarını yâdedin, kusurlarını zikretmeyin” hadisi de te´yid eder. Öyleyse kâfirlerin kötülüklerini zikretmede mahzur yoktur. Üstelik, onların şayet varsa, ölülerinin dürüstlük, köle azadı, yemek yedirmeleri nev´inden hayırlarını zikretmek de emredilmemiştir. Ancak bununla, onun zürriyetinden gelen bir Müslüman üzülecekse, bu takdirde onun kötülüklerini söylemekten de içtinab edilir.” Bu hususta kaydedilen bir örnek Ahmed İbnu Hanbel ve Nesâî´de gelen bir rivayettir. Buna göre: “Ensardan bir zat Hz. Abbâs´ın cahiliyedeki kusuru sebebiyle babasına hakâret eder. Abbâs radıyallahu anh da ona bir tokat akşeder. Adamın kavmi silahlarını kuşanıp gelirler ve Abbâs´a tokat vurmak isterler. Durum Hz. Peygamber´e ulaşınca minbere çıkar ve: “Ey insanlar, yeryüzü ahalisinden kim Allah´a en yakındır ” der. “Sen!” derler. “Öyleyse bilin buyurur Aleyhissalâtu vesselâm, Abbas bendendir, ben de ondan. Sakın ölülerimize kötü söylemeyin, dirilerimizi üzersiniz!” Halk gelip Aleyhissalâtu vesselâm´dan özür dilerler.” Bir rivayette Aleyhissalâtu vesselâm´ın Bedir´de öldürülen müşriklere kötü söylemeyi yasakladığını görüyoruz. Sebebini şöyle açıklar: “Onlara sebbetmeyin, çünkü söylediklerinizden hiçbir şey onlara ulaşmaz, üstelik hayatta olanları üzersiniz.”

Şu halde, kâfir ölüsü bile olsa, dile dolamazdan önce, bir maslahat olacak mı diye değerlendirmek gereklidir. Fayda değil, mahzur melhûz ise kötü söz sarfetmemek evladır.[22]

ـ5355 ـ12ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّه #: اذْكُروُا محَاسِنَ مَوْتَاكُمْ، وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِيهِمْ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

12.(5355)- Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölülerinizin iyiliklerini zikredin, kötülüklerini zikretmeyin.” [Ebu Dâvud, Edeb 50, (4900); Tirmizî, Cenâiz 34, (1019).][23]

ـ5356 ـ13ـ وعن عمران بن حصين رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]بَيْنَمَا رَسُولُ اللّهِ # في بَعْضِ أسْفَارِهِ وَامْرَأةٌ مِنَ ا‘نْصَارِ عَلى نَاقَةٍ لَهَا، فَضَجِرَتْ فَلَعَنَتْهَا، فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: خُذُوا مَا عَلَيْهَا وَدَعُوهَا فإنَّهَا

مَلْعُونَةٌ. قَالَ عِمْرَانُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: فَكَأنِّي أرَاهَا تَمْشِي في النّاسِ، مَا يَعْرِضُ لَهَا أحَدٌ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

13. (5356)- İmran İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir seferdeydi. Ensardan bir kadın devesinin üzerinde giderken yüksek sesle devesine lanet okudu. Bunu işiten Aleyhissalâtu vesselâm: “Devenin üzerindeki eşyaları alın ve deveyi salıverin, zira artık o lanetlenmiştir” buyurdular.”

İmran (radıyallahu anh) der ki: “Sanki ben deveyi insanlar arasında yürürken görür gibiyim, kimse ona dokunmuyordu.” [Müslim, Birr 80, (2595); Ebu Davud, Cihad 55, (2561).][24]

AÇIKLAMA:

Alimler, kadının lanet okuduğu devenin salıverilmesi hususundaki Nebevî emri iki şekilde yorumlamıştır:

* Bir kısmına göre, kadının laneti indallah hemen kabul görmüştür. Nitekim deve için mel´une (lanetlenmiştir) tabiri hadiste mevcuttur.

* Birkısmı da, “kadın (ve diğer Müslümanlar) bir daha hayvanlarını tel´in etmesin diye, kadına ceza olarak hayvanı salıvermesi emredilmiştir” der.

Bazı yorumcular, hadisin yine Müslim´de gelen bir başka veçhindeki “Üzerinde Allah´ın laneti bulunan bir deve bizimle beraber olmasın!” ibaresini nazar-ı dikkate alarak, “Bu deveden, Resulullah´ın olmadığı yerde binilmek, kesilmek, başka işlerde çalıştırılmak gibi yollardan biriyle istifade edilebilir” demiştir.[25]

ـ5357 ـ14ـ وعن زَيْدِ بْنِ خَالِدَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَسُبُّوا الدِّيكَ فإنَّهُ يُوقِظُ لِلصََّةِ[. أخرجه أبو داود .

14. (5357)- Zeyd İbnu Halid (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Horoza sövmeyin! Zira o, namaz için uyandırıyor.” [Ebu Davud, Edeb 115, (5101).][26]

AÇIKLAMA:

Horoz, namaz gibi dinen son derece ehemmiyetli ve kıymetli olan bir şeye uyandırdığı için mübarek sayılmıştır. Elbette kötü söze değil övülmeye ve sevilmeye layıktır. Bir başka hadiste (aleyhissalâtu vesselâm): “Horozun öttüğünü işittiğiniz zaman, Allah´tan fazlını talep edin. Zira horoz melaikeyi görmüştür…” buyurur.[27]

RESULULLAH ALEYHİSSALATU VESSELAM´IN LANET ETTİKLERİ

ـ5358 ـ1ـ عن أبي الطُّفَيْلِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أتَى رَجُلٌ عَليَّ بْنَ أبِى طَالِبٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. فقَالَ: مَا كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يُسِرُّ إلَيْكَ؟ فَغَضِبَ، وَقَالَ: مَا كَانَ يُسِرُّ إلىَّ شَيْئاً يَكْتُمُهُ النَّاسَ؛ غَيْرَ أنَّهُ حَدَّثَنِى بِأرْبَعِ كَلِمَاتٍ. قَالَ: ما هُنَّ؟ قَالَ: لَعَنَ اللّهُ مَنْ ذَبَحَ لِغَيْرِ اللّهِ، لَعَنَ اللّهُ مَنْ لَعَنَ وَالِدَيْهِ. لَعَنَ اللّهُ مَنْ آوَى مُحْدِثاً. لَعَنَ اللّهُ مَنْ غَيَّرَ مَنَارَ ا‘رْضِ[. أخرجه مسلم والنسائي.وزاد رزين عن ابن عبّاس: ]مَلْعُونٌ مَنْ صَدَّ أعْمَى عَنْ طَرِيقٍ. مَلْعُونٌ مَنْ وَقَعَ عَلى بَهِيمَةٍ مَلْعُونٌ مَنْ عَمِلَ عَمَلَ قَوْمِ لُوطٍ[.»المحدث« الذي قد أذنب ذنباً أو فعل أمراً منكراً، والمعنى من نصره ومنع منه، وضمه اليه ليحميه.و»منارُ ا‘رضِ« العمة التي تكون على الطرق والحدّ بين ا‘راضى .

1. (5358)- Ebu´t-Tufeyl (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ali İbnu Ebi Talib (radıyallahu anh)´e bir adam gelerek:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sana tevdi ettiği sır nedir ” diye sormuştu. Hz. Ali buna öfkelendi ve:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), halka gizlediği hiçbir şeyi bana sır olarak vermedi. Şu kadar var ki, bana dört kelime söyledi!” dedi. Adam:

“Nedir onlar, söyler misin ” deyince, Hz. Ali:

“Allah´tan başkasının adına kesene Allah lanet etsin. Ebeveynine lanet edene Allah lanet etsin. Bid´atçıyı himaye edene Allah lanet etsin. Tarlanın sınır taşlarını değiştirene Allah lanet etsin!” [Müslim, Edahi 43, (1978); Nesâî, Dahaya 34, (7, 232).]

Rezin, İbnu Abbas´tan şu ziyadede bulundu: “A´mayı yoldan men eden mel´undur. Bir hayvana temasta bulunan mel´undur. Lut kavminin pis işini yapan mel´undur.”[28]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Ali (radıyallahu anh)´ye, Resulullah´ın hususi talimde bulunduğu, başkalarından ayrı olarak ona bir kısım şeyler öğrettiği hususunda şüyû bulan dedikodular üzerine, kendisinden bu hususî bilgilerin ne olduğunu soranlar olmuştur. Hz. Ali bu çeşit sorulara daima hususi bir sırra, ayrı bir bilgiye sahip olmadığını belirterek cevap vermiştir. Böyle bir sırrı reddederken, bazı cevaplarda, kılıncında asılı olan tomarı istisna eder, tomarda ne var denilince, bazan bu hadiste geçen dört istisnayı, bazan da fıkha giren bazı meseleleri zikreder. Rafizîler tarafından çıkarılan dedikodular, Hz. Ali´ye Resulullah´ın siyasi vasiyette bulunduğunu, Hz. Ali´nin halife olmasını vasiyet ettiğini propaganda etmekteydi. Ama verilen cevaplarda hiçbir siyasi vasiyetin olmadığı belirtilmiştir.

Hz. Ali´nin kızması, sorulan soruların gerçekle hiçbir alâkasının bulunmayışı sebebiyledir. Böylece Rafızî, İmamiye ve Şiilerin iddiaları suya düşmüştür.

Bu bahis daha önce de geçti.

2- Anne ve babaya lanetle ilgili olarak 5232. hadiste açıklama geçti.

3- Allah´tan başkasının adına kesmek, İslam´ın yasakladığı bir husustur. Kesilen hayvanın helal olabilmesi için Allah´ın adıyla kesilmsi, İslam´ın bu meselede vazettiği adaba uyulması gerekir. Putlar için kesilen, müşrik kimsenin kestiği, keserken kasten besmelenin terkedildiği hayvanların eti yenmez. Bu husus, ilgili bahislerde açıklandı.[29]

ـ5359 ـ2ـ وعن عليٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَعَنَ رَسُولُ اللّهِ # آكِلَ الرِّبَا وَمُوكِلَهُ وَكَاتِبَهُ، وَمَانِعَ الصَّدَقَةِ، وَالْوَاشِمَةَ، وَالْمُسْتَوْشِمَةَ إَّ مِنْ دَاءٍ، وَالْمُحَلِّلَ وَالْمُحَلَّلَ لَهُ[. أخرجه النسائي.

2. (5359)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ribayı yiyeni, yedireni, riba akdini yazanı, sadakaya (zekata) mani olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı -hastalık sebebiyle olan hariç- hulle yapanı, hulle yaptıranı lanetledi.” [Nesâî, Zinet 25, (8, 147).][30]

AÇIKLAMA:

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde, mü´minler ve hatta hayvan ve eşya hakkında bile kullanılmasına cevaz vermediği “lanetleme”nin, kimler hakkında kullanılabileceğinin örneğini vermektedir:

1- Faizle ilgili muamelelere girişenler: Alan, veren, faizin girdiği akidleri yazan, şahidlik yapan vs. Riba veya faiz aynı manaya gelir, lügat olarak artmak, ziyadeleşmek demektir. İslam dini alışverişte faizi şiddetle yasaklamıştır.

Kur´an-ı Kerim birçok ayette faizin haram olduğunu belirtmiş, mü´minlere “faiz yemeyin” uyarısında bulunmuştur (Al-i İmran 130, Nisa 161, Rum 39). Faizle ilgili birkaç ayetlik uzunca bir pasaj aynen şöyle: “Faiz yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun)dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar. Böyle olması da onların: “Alım satım da ancak riba gibidir” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helal, ribayı haram kılmıştır. (Bundan böyle) kim Rabbinden kendisine bir öğüt gelip de (faizden) vazgeçerse, geçmişi ona, ve işi (hakkındaki hüküm) de Allah´a aittir. Kim de tekrar faize dönerse onlar o ateşin yaranıdırlar ki, orada onlar bir daha çıkmamak üzere ebedî kalıcıdırlar…

Allah ribanın bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah haramı helal tanımakta ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr hiçbir kimseyi sevmez.

Ey iman edenler! Gerçek mü´minler iseniz Allah´tan korkun, faizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın, almayın. İşte böyle yapmazsanız Allah´a ve peygamberine karşı harbe girmiş olduğunuzu bilin. Eğer (faizciliğe) tevbe ederseniz mallarınızın başları (sermayeleriniz) yine sizindir. Bu suretle ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz” (Bakara 275-279).

Ribanın ne olduğunu açıklama sadedinde Taberi, cahiliye âdetini anlatır: “Cahiliye devrinde kişi bir malı belirlenen bir vade ile satardı. Vade dolunca, borçlu borcunu ödeyemez ise vade uzatılır, borcu da artırılırdı.” İşte bu artma riba idi.

Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu´nda şer´an haram olan riba iki kısımda incelenir:

1) Riba-i fazl: Mevzunat (tartıya giren) veya mekilat (kile ile ölçülen, hacme giren) kabilinden olan şeyleri kendi cinsleri ile peşin olarak mütefazılan (artırılmış olarak) mübadele etmektir. Ağırlıkları müsavi iki altını iki buçuk altın veya iki altın ile şu kadar kuruşa filhal (aynı anda) satıp tekabuzda bulunmak (alışverişi tamamlamak) gibi.

Kezalik bir kile buğdayı, bir buçuk kile buğday ile peşin satıp kabzetmek gibi.

2) Riba-i nesîe: Ya bir cinsten iki şeyin birini diğeri mukabilinde veresiye olarak satmaktır veya başka başka cinslerden olup veznî, keylî veya ziraî veya adedî olmak hususunda müttehid bulunan iki şeyden birini diğeri mukabilinde veresiye olarak mübadele etmektir ki, miktarları müsavi olsa da yine caiz olmaz.

Mesela on dirhem gümüşü, on dirhem veya on bir dirhem veya dokuz dirhem gümüş mukabilinde veresiye olarak satmak -bir riba-i nesie olacağından- caiz değildir.

Kezalik iki kile buğdayı bir veya iki veya üç kile buğday mukabilinde veresiye olarak satmak caiz olmadığı gibi, iki kile buğdayı bir veya iki veya üç kile arpa mukabilinde veresiye olarak satmak da caiz olmaz.

Kezalik bir metre Şam kumaşını, yine aynı cinsten bir veya iki metre Şam kumaşı veya başka cinsten, mesela o kadar Basra kumaşı mukabilinde veresiye olarak satmak da caiz değildir.

Kezalik yüz yumurtayı, yüz veya yüz yirmi yumurta mukabilinde veresiye satmak da bu kabildendir.”

Ribayı fazlın haram oluşundaki illet “cins” ile “miktar”dır. Yani vezniyatta “vezn”, keyliyatta “keyl”dir. Ribayı nesienin haram oluşundaki illet ise “yalnız cins” ve “yalnız miktar”dır.

Şu halde cinsleri ve miktarları aynı olan şeylerde ribayı fazl cereyan ettiği gibi, yalnız cinsleri veya yalnız veznî, keylî, ziraî ve adedî olmak itibariyle miktarları aynı olan şeylerde de ribayı nesie cereyan eder.

2- Hadiste lanetlenen ikinci taife, sadakayı men edenlerdir. Sadaka hadiste zekat manasına gelir. Daha umumi bir tabirle, İslam devletine kişinin vermesi gereken her çeşit vergiler. Devlet, kendine düşen birkısım hizmetleri yürütebilmek için vergi almak zorundadır. Şu halde bunu vermeyenler Allah´ın lanetine müstehak olmaktadırlar.

3- Dövme muamelesi yapan ve yaptıranlar. Bu, tedavi gayesiyle olursa caiz kılınmıştır. Ancak süs maksadına yönelik olursa haram edilmiştir. dövme yaptırmak Allah´ın insana koyduğu fıtratı beğenmeyip değiştirmek manasını taşımaktadır. Estetik mülahazası ile fıtratı değiştirmeye yönelik müdahaleleri dinimiz kesinlikle yasaklar. Başka hadislerde dişlerin törpülenerek inceltilmesi, takma saç (peruk) takılması da zikredilir. Buna zamanımızda gündeme gelen yaşlanmadan mütevellit yüz kırışıklıklarını gidermek üzere yapılan ameliyatlar da ilave edilebilir. Keza, yanık gibi arazlarla hasıl olan çirkinliklere yapılacak cerrahi müdahaleler, bu söylenenden hariç tutulmalıdır. Zira bu ikincisi tedaviye girer.

4- Muhallil=boşanmış kadını, eski kocasına helal kılmak niyetiyle nikah yapan, Muhallel leh hulle yoluyla eski karısıyla yeniden nikahlanan. Dinimiz, boşanmış kadının eski kocasına dönmesini, bir başka erkekle evlenip boşanmış olma şartına bağlamıştır. Bu şart yerine geldikçe boşananların tekrar evlenmeleri haramdır. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu müessesenin suistimal edilmemesi için boşanmış kadının eski kocasına dönmesini sağlamak için bir kaç gün sonra hemen boşamak düşüncesiyle evlenen erkeği ve bu suretle evlenmişboşanmış eski karısıyla hemen nikah yapan eski kocayı da lanetlemiştir.

Dinimiz nikahın müebbet olmasını emreder. Muvakkat nikah kesinlikle haramdır. Muvakkat nikaha mut´a nikahı denmektedir. Cahiliye devrinde cari olan bu nikahı Resulullah bidayette yasaklamamış, hatta talep üzerine ruhsat da beyan etmiştir. Ancak Mekke Fethi sırasında kesinlikle yasaklamıştır. Bu yasağı işitmeyen bazı sahabilerin Resulullah´ın vefatından sonra da buna yer verdikleri görülmüş ise de, Hz. Ömer bunu işitince Nebevî yasağı hatırlatarak İslam´ın kesin hükmünü her tarafa ta´mim etmiştir. Hz. Ömer´in bu yasaklamasına hiçbir sahabi çıkıp da “Resulullah zamanında bu serbestti, senin böyle bir yasak koymaya hakkın yok” diye itiraz etmemiş ve dolayısıyle mut´a nikahının haram olması icma ile kesinlik kazanmıştır. Sünni mezhepler arasında bazı meselelerde ihtilaf var ise de mut´anın haram oluşunda hiçbir ihtilaf yoktur. Sadece Rafizîlerden bir kısmı, eski İran İbahîliğinin bir devamı olarak -nesihten önceki Nebevî ruhsatı delil yaparak- mut´a nikahının helal olduğunu iddia etmektedirler.

Hülasa, muhallil ve muhallel leh´in lisan-ı nübüvvetle tel´ini de mut´a nikahının haram olmasının bir delilidir. Hüllecilik, dinin en ziyade hassasiyet gösterdiği nikah müessesesi ile oynama, bir başka hadisin ifadesiyle dinle temerrüs (dinle kaşınma)dır. Allah´ın, peygamberlerin, meleklerin lanetine müstehak olmadır[31].[32]

ـ5360 ـ3ـ وعن محمد بن عبدالرّحمن عن أمِّه عمرة بِنْتِ عبدالرّحمن: ]أنَّ النّبِىَّ # لَعَنَ الْمُخْتَفِيَ وَالْمُخْتَفِيَةَ، يَعْنِى نَبَّاشَ الْقُبُورِ[. أخرجه مالك .

3. (5360)- Muhammed İbnu Abdirrahman, annesi Amra Bintu Abdirrahman´dan naklen anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) nebbaş (mezar soyan) erkek ve kadınlara lanet etti.” [Muvatta, Cenaiz 44, (1, 238).][33]

AÇIKLAMA:

Hadiste lanetlenen muhtefiden muradın nebbaş, yani mezarları açıp kefenlerini soyan kimseler olduğu hususu İmam Malik´e has bir tefsirdir. Ancak bu tefsire hiçbir alim itiraz etmemiştir.

Hadiste nebbaşlık tel´in edildiğine göre, bu fiil, diğer tel´in edilen ameller gibi (riba, içki, dövme, zekatın verilmemesi, hüllecilik) haram ameller arasına dahil edilmiş bulunmaktadır.

Alimler, nebbaşa hırsız muamelesi yapılıp yapılmayacağı hususunda ihtilaf etmiştir.[34]

ـ5361 ـ4ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَللَّهُمَّ إنِّى أتَّخِذُ عِنْدَكَ عَهْداً لَنْ تُخْلِفَنِيهِ، فإنَّما أنَا بَشَرٌ، فأىُّ الْمُؤْمِنِينَ آذَيْتُهُ، شَتَمْتُهُ، لَعَنْتُهُ، جَلَدْتُهُ، فَاجْعَلْهَا لَهُ صَةً وَزَكَاةً وَقُرْبَةً تُقَرِّبُهُ بِهَا إلَيْكَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه الشيخان .

4. (5361)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulllah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allahım, ben senden hulf etmeyeceğin bir ahd talep ediyorum. (Biliyorsun) ben bir beşerim. Hangi mü´mine (hataen) eziyet verir, kırıcı söz sarfeder, lanette bulunur, değnek vurup (canını yakar)sam bu haksızlığı onun hakkında, kıyamet günü bir rahmet, (sevabında) bir artış, sana bir yaklaşma vesilesi kıl.” [Buhârî, Da´avat 34; Müslim, Birr 90, (2601).][35]

ـ5362 ـ5ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]دَخَلَ على رَسُولِ اللّهِ # رَجَُنِ فَكَلَّمَاهُ بِشَىْءٍ َ أدْرِي مَا هُوَ، فأغْضَبَاهُ، فَسَبَّهُمَا وَلَعَنَهُمَا. فَلَمَّا خَرَجَا قُلْتُ: واللّهِ يَا رَسُولَ اللّهِ لِمَنْ أصَابَ مِنَ الْخَيْرِ شَيْئاً مَا أصَابَهُ هذَانِ. قَالَ: وَمَا ذاكِ؟ قُلْتُ: سَبَبْتَهُمَا وَلَعَنْتَهُمَا. قَالَ: وَمَا عَلِمْتِ مَا شَارَطْتُ عَلَيْهِ رَبِّي؟ قُلْتُ: َ؛ قَالَ: قُلْتُ: اللَّهُمَّ إنَّمَا أنَا بَشَرٌ فأيُّ الْمُؤْمِنِينَ سَبَبْتُهُ أوْ لَعَنْتُهُ فَاجْعَلْهَا لَهُ زَكَاةً وَأجْراً[. أخرجه مسلم .

5. (5362)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına iki kişi girdi. Resulullah´a bir şeyler söylediler. Fakat ne söylediklerini bilmiyorum. Söyledikleriyle Aleyhissalâtu vesselâm´ı kızdırmışlardı. Onlara lanet etti, sebbetti (kırıcı konuştu). Adamlar çıkınca:

“Vallahi Ey Allah´ın Resulü! Bunların kazandığı hayrı kim kazanabilir ” dedim.

“Bu da ne ” buyurdular.

“Onlara lanet ettin, sebbettin” dedim.

“Benim Rabbime ne şart koştuğumu bilmiyor musun Dedim ki: “Allahım, ben bir beşerim. [Beşerin razı olduğu gibi razı olur, beşerin kızdığı gibi kızarım.] Öyleyse mü´minlerden hangisine [hak etmediği halde]lanet edersem, sebbedersem bunu onun hakkında [tahur (günahlarından temizlik vesilesi)], (sevabında) bir artış ve ücret kıl” buyurdular.” [Müslim, Birr 88, (2600).][36]

AÇIKLAMA:

Bu iki hadis, Resulullah´ın ümmetine karşı şefkatini ne kadar ileri götürdüğünü göstermektedir. Zira herhangi birini yanlışlıkla üzme ihtimaline karşı, bunun o kimse hakkında bir rahmet olması için Rabbinden ahidde bulunmuştur. Hadis, bu muhtevasıyla ilk nazarda bazı suallere sebep olabilmekte, peygamber yanlışlıkla da olsa haksız fiil ve sözde bulunur mu sorusunu akla getirmektedir. Bu meseleye açıklık getirenler olmuştur. Mesela Şarih Mazirî der ki: “Eğer “hak etmeyene Resulullah nasıl bedduada bulunur ” denilirse şöyle cevap verilir: “Hak etmeyene لَيْسَ لَهَا بِاَهْلٍ tabiri “senin indinde hak etmeyen” demektir. “Benim beddua ettiğim sırada zahirde hak etmeyen, bize intikal eden haline ve cinayetine uymayan” demek değildir. Sanki Aleyhissalâtu vesselâm şöyle demek istemiştir: “Yaptığı işin iç yüzü senin indinde kendisinden razı olduğun şekilde olan kimse hakkında, bana akseden dış görünüşüne uygun olarak yaptığım bedduayı, onun hakkında günahlarından bir temizleme, sevabında bir artış vesilesi kıl.” Mazirî devamla der ki: “Bu mana sahihtir, muhal olan hiçbir yönü yoktur. Çünkü, Aleyhissalâtu vesselâm zahire göre hareket ederdi. İnsanların iç hesabını Allah´a havale ederdi.”

İbnu Hacer der ki: “Bu söz, Resulullah, hükümlerinde zahirî delillere dayanarak hareket ederdi” diyenlerin sözüne mebnidir. Ama, “O hep vahye müstenid konuşurdu” diyenlere göre, bu cevap tatminkâr olmaz.”

Mazirî devamla der ki: “Eğer “Ben de beşer gibi öfkelenirim” sözünün manası nedir ” denilirse -ki bu söz, bedduanın öfke sebebiyle vaki olduğunu, şeriatın muktezasıyla vaki olmadığını gösterir- bundan da yeni sorular çıkar.

Buna cevabımız şudur: Muhtemeldir ki, Aleyhissalâtu vesselâm kişi hakkındaki sebbi, laneti ve dövmesi ile suçluya ceza olarak tatbikte veya bu cezaları terkederek bunlar dışında bir vasıta ile zecretmede muhayyer bırakıldığı sebb, lanet ve döğmeleri kasdetmiştir. Bu durumda, onun öfkesi, kendisini lanet etme veya dövme ruhsatıyla göndermiş olan Allah için olmuş olur, bu da şeriatten hariç bir davranış değildir.”

Mazirî devamla der ki: “Bu halin, bir şefkat ve ümmete Allah´ın hududunu aşmaya karşı korkmayı öğretmek maksadıyla varid olması da muhtemeldir. Sanki Aleyhissalâtu vesselâm, öfkenin, caniyi cezalandırmada -öfkenin yokluğu durumunda meydana gelmeyecek- ziyade bir ceza vermeye kendini sevketmesinden duyduğu korkuyu izhar etmektedir. Yahut, caniyi cezalandırmada -öfkelenmeseydi meydana gelmeyecek olan azıcık bir ceza artmasından korkusunu izhar etmiş olmaktadır. Böylece bu, peygamber hakkında caiz görenlerin kavlince- küçük günahlardan sayılır yahut da küçük günah olmaksızın hasıl olan zecr olmuş olur.

Lanet ve sebbin Aleyhissalâtu vesselâm´dan kasıdsız olarak vukuu da muhtemeldir. Bu durumdaki lanet ve sebbin hükmü Allah rızası için ve kabul edilmesi arzusuyla yapılan lanet gibi olmaz.”

Kadı İyaz bu son ihtimali tercih etmiştir. Bu maksadla der ki: “Aleyhissalâtu vesselâm´ın zikrettiği sebb ve bedduanın, bizzat kastedilmeyen, niyet de edilmeyen, Arap âdetince sözlerinin gelişi icabı, münasebetsiz haller karşısında itabı te´kiden kendiliğinden dile geliveren, vukua gelmesi hiç niyet edilmeyen ifadelerden olması muhtemeldir.” Sonra Hattabî “Sağ elin toprağa bulansın” tabirini misal verir. -Nitekim bizde de anneler çocukları için “Allah canını alsın” diye sıkça kullanırlar, ama gerçekten canını almasını kasdetmezler. Hatta dikkatli anneler: “Allah canını almasın…” demeyi tercih eder.- Hattâbî devamla der ki: “Aleyhissalâtu vesselâm, herşeye rağmen bu kasıtsız bedduasının, duaların kabul gördüğü saat-i icabeye rastlamasından korkarak bu nahoş sözün, söylediği mü´min hakkında rahmet ve yakınlık vesilesi olmasını Rabbinden ahdetmiştir.”

Kadı İyaz mesele üzerine son bir yorum daha ilave ederek der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), öfkeli halde iken de ancak hakkı söyler, hak olanı yapardı. Fakat Allah adına olan öfkesi, ona, muhalifinin cezalandırılmasında sabır ve teenniyi terkettirir ve ta´cile sevkederdi. Bu hususu Hz. Aişe´nin şu sözü te´yid eder: “Aleyhissalâtu vesselâm hiçbir vakit nefsi için intikam peşinde koşmadı. Onun tecyizesi, Allah´ın haramlarının ihlaline karşı idi.”

Esasen, Resulullah pek nadir durumlarda öfkelenmiş, kırıcı sözler sarfedip ceza verme cihetine gitmiştir. Yukarıdaki bütün yorumlar pek nadir olan vakalarla ilgilidir. Bu da şahsıyla ilgili değil, Allah rızası, dinin menfaatiyle, tebliğle ilgilidir.

Bize her hususta en güzel örnek veren Resulümüze sünnetleri, kelamları adedince salat ve selam olsun! [37]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/142.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/143.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/143.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/143.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/144.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/144.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/144-145.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/145.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/145.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/145-148.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/149-151.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/151.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/151.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/152.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/152-153.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/153.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/154.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/154.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/154.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/154-155.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/155.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/155-156.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/156.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/157.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/157.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/157.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/157-158.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/158-159.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/159.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/160.

[31] Mut´a nikâhı ile ilgili geniş bir tahlili kitabımızın nikâhla ilgili bölümünde, birinci faslın sonunda bulacaksınız. (5651. hadisin sonunda).

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/160-163.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/163.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/163.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/163-164.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/164.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/164-166.

Share.

About Author

Leave A Reply