Müsabaka ve Atıcılık

0

MÜSÂBAKA VE ATICILIK BÖLÜMÜ
UMUMÎ AÇIKLAMA
BİRİNCİ FASIL
Müsâbaka ve Atıcılıkla İlgili Hükümler
İslâm´a Göre Çocukların Oyunu
a) Oyunun Sünnetteki Yeri
b) Oyun Çeşitleri
1- Gayeli Oyunlar
Atıcılık
Binicilik
Yüzücülük
Yürüme ve Koşu
Güreş
Askerî Terbiye Yaşı
2- Oyalayıcı Oyunlar
3- Zararlı Oyunlar

İKİNCİ FASIL
ATIN VASIFLARI
MÜSÂBAKA VE ATICILIK BÖLÜMÜ
(Bu kitap iki fasıldır)
BİRİNCİ FASIL
MÜSÂBAKA VE ATICILIGA ÂİT HÜKÜMLER
İKİNCİ FASIL
ATIN VASIFLARIYLA İLGİLİ HADİSLER

UMUMÎ AÇIKLAMA

İslam, bazı sportif meşguliyetlere fazlasıyla ehemmiyet vermiştir. Ancak günümüzün spor anlayışıyla İslam´ınkini iltibas etmemek gerekir. Herşeyden önce her ikisinin gayeleri farklıdır. İslam, sporu askerî antrenman olarak değerlendirir. Meşru addettiği sportif faaliyetlerin hepsini bu açıdan yorumlamak, îzah etmek mümkündür. Meseleyi tersinden alırsak şu netice çıkar: Askerî antrenman olarak değerlendirilemeyecek meşguliyetler İslam açısından meşru olmaz, oyalanma veya oyalama, aldanma veya aldatılma vasıtaları olur. Bu açıdan akl-ı selim ile düşünülecek olunca “spor” adı takılan nice meşguliyetlerin bir aldatmaca ve zaman öldürme vasıtası olduğu kolayca anlaşılır. Hele sportif takımlardan birini tutmanın, bunların meselelerini takip edip münakaşasına zaman ayırmanın sporla uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, ebedî bir hayatı kazanmak üzere dünyaya gönderildiğine inanan mü´minlerin hayat felsefesine taban tabana zıttır. O´nun inancına göre insan, ömrü kısa, vazifesi çok bir misafirdir, sırtında emânet-i kübrâ vardır. O, mahdut olan ömür sermayesini, dünya ve âhirete faydası olmayan fuzûlî ve abes şeylerle heder etmeye me´zun değil, bilakis, cuma günü, Ramazan ayı, Kadir gecesi ve saat-i icâbet gibi Allah indinde kıymeti fazla olan vakitleri değerlendirme gayretine düşmek suretiyle hayatını bereketlendirmeye mahkumdur.

Evet, ebedî hayatını kurtarma endişesini taşıyan mü´minin günümüzde mühim vartalarından (risklerinden) biri, müzmin bir hastalık halinde yaygınlaştırılan bu sahte “spor” aldatmacasıdır. Bu mesele üzerinde ciddi şekilde düşünmek gerekiyor. Hissiyattan, peşin hükümden uzak olarak, iman gözlüğüyle meseleye eğilip, aklın, sağ duyunun hükmüyle kesin bir karar ve tavır ortaya koymak gerekmektedir.

Teysîr´in bu bahse almış olduğu hadisler, meseleye İslamî yaklaşımda yardımcı olacaktır. Biz, bu mevzunun ehemmiyetine binaen, 2218 numaralı hadisten sonra, çocukların hayatında spora tekabül eden “Oyun”la ilgili uzunca bir tahlilimizi dercedeceğiz. Oradaki açıklamalar ve kaydedilecek bazı ziyâde hadislerden de anlaşılacağı üzere, burada gerçek spora tavır almak diye birşey mevzubahis değil. Bilakis dinimiz buna teşviklerde bulunmuştur. İslam, aldatıcı boş oyalamacıları kapı dışarı etmiştir.[1]

BİRİNCİ FASIL

Müsâbaka ve Atıcılıkla İlgili Hükümler

ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسول اللّه #: َ سَبَقَ إَّ في خُفٍّ أوْ حَافِرٍ أوْ نَصْل[. أخرجه أصحاب السنن.والمراد »بالخُفِّ« ا“بل. و »بِالحَافِرِ« الخيل. و »بِالنَّصْلِ« السهم. »وَالسَّبقُ« بفتح الباء: الجُعْلُ، وبإسكانها مصدر سبقت أسبق سَبْقاً .

1. (2209)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şu üç şeyde armağan vardır: Deve yarışı veya at yarışı veya ok yarışı.”[2]

AÇIKLAMA:

1- Hattâbî: “Hadis, mükafaat ve armağanın bu üç şeyde yapılacak yarış sonunda verilmesinin uygun olacağını belirtmektedir” der. Böyle olunca Resûlullah başka çeşit yarışlar yapıp kazananlara armağan verilmesini tecviz etmemekte, helâl addetmemektedir.

2- Hadisin metninde at, deve, ok tabirleri geçmez; ata “tırnaklı”, deveye “mestli”, ok´a da “demirli” manalarına gelen kelimelerle işaret edilir. Âlimler bu tabirlerden maksadın at, deve ve ok olduğunu belirtmekten başka bu mânayı ifade edecek başka yarışların da helâl olacağını belirtirler. Sözgelimi Bagavî, Şerhu´s-Sünne´de: “At mânasına katır ve merkeb de girer; deve mânasına fil de girer, çünkü bu savaşta deveye ihtiyaç bırakmaz” der. Bazı âlimler ayakla yapılacak koşu yarışı ile taş (gülle) atılarak yapılacak müsâbakayı da buraya dahil etmiştir. Bu müsâbakaların “düşmanla savaşmaya hazırlık olmaları” sebebiyle armağan vermenin câiz olduğunu âlimler belirtir. Ortaya konan armağan, cihâda teşvik unsuru olmaktadır.

Said İbnu´l-Müseyyeb, harp hazırlığına girmeyen veya cihad için kuvvet kazanmaya yardımcı olmayan kuş, güvercin vs. ile yapılacak yarışlarda armağan almayı kumar ve haram olarak değerlendirmiştir. İbnu´l-Müseyyeb´ten taş atma hakkında sorulunca, “Bunda bir beis yok” demiştir.[3]

ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كانَ رسولُ اللّهِ # يُضَمِّرُ الخَيْلَ يُسَابِقُ بِهَا[. أخرجه أبو داود .

2. (2210)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) atı antremana tâbi tutar, (sonra da) onunla yarışa katılırdı.”[4]

AÇIKLAMA:

1- Antrenman diye çevirdiğimiz kelimenin aslı idmâr veya tadmîr´dir. Bu, atın kuvvetlenmesi için hususî bir beslenme rejimi uygulamaktır. Buna göre, önce bol gıda verilerek at şişmanlatılır ve güçlendirilir. Sonra yemi tedricen azaltılır. Bir odaya sokulup üzerine çul sarılır. Hayvan ısınır ve terler. Teri tamamen kuruyunca hayvanın eti hafifler ve koşmaya güç kazanır. İşte bu muameleye idmâr denmektedir.

2- Hadis, cahiliye devrinden beri atlara uygulanan idmârın meşruiyyetine delil olmaktadır.[5]

ـ3ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَبَّقَ رسولُ اللّه # بَيْنَ الخَيْلِ وَفَضَّلَ الْقَرْحَ في الغَايَةِ[. أخرجه أبو داود .

3. (2211)- Yine İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) atlar arasında yarışma yaptırdı. Hedefte, beş yaşına basanları tafdîl etti.”[6]

ـ4ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أجْرَى رسولُ اللّهِ # مَا ضَمَّرَ مِنَ الخَيْلِ مِنَ الحَفْيَاء إلى ثَنِيَّةِ الْوَدَاعِ، وَمَا لَمْ يُضَمِّرْ مِنَ الثِّنيةِ إلى مَسْجِدِ بَنِى زُرَيْقٍ[. أخرجه الستة .

4. (2212)- Yine İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), antrenmanlı atı el-Hafya´dan Seniyyetu´l-Vedâ´ya kadar koşturdu. Antrenmanlı olmayanı da Seniyyetü´l-Vedâ´dan Benî Zürayk Mescidi´ne kadar koşturdu.”[7]

AÇIKLAMA:

1- Antrenman (idmâr veya tadmîr) ile ne kastedildiğini 2210 numaralı hadiste açıkladık.

2- Resûlullah, antrenmanlı atların koşu hedefleri ile antrenmansız atların koşu hedeflerini farklı tutmuştur. Zira Süfyan-ı Sevrî´nin belirttiği üzere el-Hafya ile Seniyyetü´l-Vedâ´nın arası beş veya altı mil olduğu halde, Seniyye ile Mescid-i Zürayk´ın arasında bir mil civarında bir mesafe mevcuttur.

3- Bu rivayetin bazı vecihlerinde, İbnu Ömer´in bu müsâbakaya iştirak ettiği belirtilir. Bunun, râvilerce ilave edilen bir derc olabileceği de söylenmiştir. Hadisin bir başka vechinde İbnu Ömer´in: “Ben yarışçılar arasında idim, atım beni bir duvardan atlattı” açıklaması o yarışların engelli, ciddi yarışlar olduğunu gösterir.

4- Hadis, müsâbaka yapmanın meşru olduğunu, abes bir iş olmayıp, düşmana karşı savaşta aranan maksadların kazanılmasına götüren makbul bir riyazet olduğunu ifade eder. Bu rivayetle elde edilen marifetten, ihtiyaç anında istifade edilecektir. Öyle ise, müsâbaka, duruma göre mübah ve hatta müstehab bir ameldir. Kurtubî: “At vs. hayvanlar üzerinde yapılacak müsâbakanın cevazında alimler ihtilaf etmez. Ok yarışları, silah kullanma yarışları da böyle zîra bütün bunlarda harb için hazırlık vardır” demiştir.

5- Hadisten ayrıca, müsâbakalarda başlama ve bitme noktalarını önceden belirtmenin müstehab olduğu görülmektedir.

6- İbnu Hacer der ki: “Ulema, herhangi bir karşılık (armağan) mevzubahis olmadan yapılacak müsâbakanın cevazında icma eder.” Ancak, İmam Mâlik ve Şafiî (rahimehumullah) bunu, mestli (deve, fil), tırnaklı (at, katır, merkeb) ve demirli (ok, mızrak…) olanlarla sınırladılar. Bazı âlimler bu cevazı da “at”la kayıtlarken, Atâ; herşeye teşmil eder.

Âlimler, armağanı câiz görmekte de ittifak ederler, ancak: “Bunu, müsâbakaya iştirak edenlerin dışında birinin vermesi şartıyla” derler. Sözgelimi, müsâbakada atı bulunmayan imam gibi. Cumhur bazı kayıtlarla, armağanın müsâbakaya iştirak eden iki taraftan birinden olmasını da câiz addetmiştir. Ulemânın câiz görmediği armağan, kumar mânası giren armağandır. O da şöyle olur: Her iki taraf da kazanana vermek üzere armağan koyar. Kazanan ikisini de alır. İşte bu, haramdır. Bu husus, müteakip hadiste genişçe açıklanacaktır.

7- Hadis, müsâbakanın binilen atlarla olacağını da belirtir. Yani üzerinde binicisi olmayan, boş atları salmak suretiyle yapılan yarış caiz değildir.

8- Hadis, belli bir maksada mebnî olarak ihtiyaç halinde, hayvana eziyet veren acıktırma, koşturma gibi bazı muamelelerin yapılabileceğine delildir.

9- Mahlukâtı kendi gerçek yerine koymak gerekir. Nitekim Resûlullah, antrenmanlı atlarla, antrenmansız atları birbirinden ayırdı. Her ikisini de hallerine uygun mesafede ayrı ayrı koşturdu. Aksi halde birisi yorulmuş olacaktı.[8]

ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسول اللّه #: مَنْ أدْخَلَ فَرَساً بَيْنَ فَرْسَيْنِ وَهُوَ َ يَأمَنُ أنْ يُسْبَقَ فَلَيْسَ بِقِمَارٍ، وَمَنْ أدْخَلَ فَرَساً بَيْنَ فَرَسَيْنِ وَقَدْ أمِنَ أنْ يُسْبَقَ فَهُوَ قِمَارٌ[. أخرجه أبو داود .

5. (2213)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim, iki at arasına, geçeceğinden emin olunmayan bir üçüncü at dahil ederse, bu kumar olmaz. Kim de geçeceğinden emin olunan atı dahil ederse bu kumar olur.”[9]

AÇIKLAMA:

1- Şârihlerden Tîbî ve İbnu Melek, hadisi, tercümede kaydedildiği şekilde anlamışlardır: İki koşu atının arasına sokulan üçüncü atın kazanacağı önceden anlaşılırsa bu yarış câiz değildir, bu bir nevi kumardır. el-Muzhir: “Muhallil”in (araya giren üçüncü atlının), diğer iki yarış atına denk veya yakın koşu yapan bir at üzerinde olması gerekir. Eğer bu üçüncü atlı (muhallil), diğer iki atı geçeceğini önceden kesinlikle bildiği bir koşu atı üzerinde ise bu câiz olmaz, onun varlığı, yokluğu gibidir. Şayet diğer iki atı geçeceğini veya geçileceğini yakînî bir şekilde bilmiyor idiyse o zaman koşuya katılması câiz olur.

2- Kazanana verilecek armağan hususunda Bagavî, Şerhü´s-Sünne´de şunu kaydeder: “Müsâbakada armağana gelince, eğer imam tarafından veya halktan biri tarafından, birinci olana verilmek üzere belli bir armağan konmuş ise bu câizdir, öne geçen buna müstehak olur. Eğer armağan yarışçılardan biri tarafından konur ve bunu koyan diğerine: “Eğer beni geçersen, sana şu malı vermek bana borç olsun, şayet ben seni geçecek olursam senden hiçbir şey istemiyorum” derse bu da câizdir. Fakat her ikisi de mal koyup, birbirlerine: “Ben kazanacak olursam sen bana şu kadar borçlanacaksın, sen kazanacak olursan ben sana şu kadar borçlanacağım” diyerek anlaşsalar, bu câiz olmaz. Bu son durumda, ikisinin arasına bir üçüncü yarışcı (muhallil) girer ve birinci olursa, bu ortaya konan her iki armağanı da alır, kaybederse kendisine bir ödeme yapması gerekmez. Görüldüğü üzere, iki taraf arasında yapılmış olan gayr-ı meşru bir yarış akdi muhallilin araya girmesiyle meşruiyet kazanmış, kumar olmaktan çıkmıştır. Zîra kumarın özü, oyunda kişinin kazanma veya kaybetme durumlarında olmasıdır, ama üçüncü şahıs araya girince bu mâna kalkıyor. Şayet, muhallil evvel gelir, diğer yarışçı birlikte veya peşpeşe gelirlerse muhallil her iki armağanı da alır, iki yarışçı birlikte aynı anda gelir, muhallil arkadan gelirse kimse bir şey alamaz. İki yarışçıdan biri önce gelir onu muhallil takip ederse muhallil ikinci yarışçıyla birlikte gelse de, sonra gelse de birinci gelen, kendi koyduğunu korur, ikinci yarışcının koyduğunu da alır. Muhallil iki yarışçıdan biriyle beraber gelir sonra da ikinci yarışcı gelirse, iki birinci, sona kalanın koyduğu armağanı paylaşır.” (Aliyyü´l-Kârî´nin Mirkât´ından.)[10]

ـ6ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ للنَّبىِّ # نَاقَةٌ تُسْمَّى الْعَضْبَا َ تُسْبَقُ فَجَاءَ أعْرَابِىُّ عَلى قُعُودِ فَسَبَقَهَا فَشَقَّ ذلِكَ عَلى المُسْلِمِينَ. فقَالَ #: حَقٌّ عَلى اللّهِ أنْ َ يَرْتَفِعَ شَىْءٌ مِنَ الدُّنْيَا إّ وَضَعَهُ[. أخرجه البخارى وأبو داود والنسائى .

6. (2214)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Adbâ adında bir devesi vardır. Bu bütün yarışları kazanırdı. Bir gün binek devesi üzerinde bir bedevi geldi ve yarışta Adbâ´yı geçti. Bu durum Ashâb´ın ağrına gitti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), üzüntülerini yüzlerinden okuyunca şu açıklamayı yaptı:”

Yeryüzünde, yükselttiği herşeyi arkadan alçaltmak Allah üzerine bir haktır.”[11]

AÇIKLAMA:

1- Binek devesi diye tercüme edilen kelime kaûd´dur. Araplar binilecek yaşa gelen develere bu ismi vermişlerdir. En az iki yaşında kaûd olabilir. Altı yaşına kadar artık kaûd denir. Altıya basınca cemel denmektedir. Kaûd, erkek deveye denmektedir, dişiye kalûs denmiştir.

2- Adbâ, Resûlullâh´ın devesinin adıdır, kulağı kesik veya kulağı yarık mânalarına gelir. Resûlullah´ın bir de Kasvâ adında devesi vardır. Âlimler ikisi aynı deve mi, farklı farklı develer mi ihtilaf ederler. Bazıları: “Aynı devedir, Kasvâ, Adbâ, Ced´â diye isimleri vardır” diye hükmetmiştir.

İbnu Hacer hadisten şu nüktelerin çıktığını belirtir:

* Binmek ve üzerinde müsâbakaya katılmak için deve beslenmesi.

* Dünyaya karşı zühd var, zîra onda her yüksekliği alçalma takip edeceğine işaret edilmiş, dünyaya ait her kemâlin nâkıs olduğu belirtilmiştir.

* Tevazuya teşvik, övünmeme, iftiharı terke davet var.

* Resûlullah´ın güzel ahlak ve tevâzusu gözükmektedir.

* Ashâb´ın gönlünde Resûlullâh´ın büyüklük ve azameti anlaşılmaktadır.

* Müsâbakanın câiz olduğu ifade edilmektedir.

* Dünyayı alçaltmak Allah´ın değişmez bir kanunudur.

* Her akıl sahibinin dünya hususunda ölçülü olması, onu kazanma yarışında itidali, meşru sınırlara riayeti elden bırakmaması gerekir.

* Taberî demiştir ki: “Tevazuda hem dînî hem dünyevî maslahat var. Zîra, insanlar dünyada onu istimal etseler, aralarındaki kin ve buğz zail olur, gösteriş ve tefâhur yorgunluğundan âzad olup sükûna kavuşurlar.”[12]

ـ7ـ وعن فُقَيْمَ اللخمى قال: ]قُلْتُ لِعُقْبَةَ بنِ عَامِرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: تَخْتَلِفُ بَيْنَ هذَيْنِ الْغَرَضَيْنِ وَأنْتَ شَيْخٌ كَبِيرٌ وَيَشُقُّ عَلَيْكَ. فقَالَ: لَوَْ كََمٌ سَمِعْتُهُ مِنْ رسولِ اللّهِ # لَمْ أعَانِهِ، سَمِعْتُهُ يَقُولُ: مَنْ تَعلّمَ الرَّمْىَ ثُمَّ تَرَكَهُ فَلَيْسَ مِنَّا أوْ قَدْ عَصَى[. أخرجه مسلم.»ومعناه« الشئ مقاساته ومبسته .

7. (2215)- Fukaym el-Lahmî anlatıyor: “Ukbe İbnu Âmir (radıyallâhu anh)´e dedim ki: “Sen yaşlanmış bir ihtiyar olduğun halde bu iki hedef arasında gidip geliyorsun, artık bu sana meşakkat veriyor olmalı.”

Bana şu cevabı verdi:

“Eğer Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan işittiğim bir söz olmasaydı kendimi bu sıkıntıya atmazdım. Efendimizin şöyle söylediğini işittim:

“Kim atıcılık öğrenir ve sonra brakırsa o bizden değildir – veya: asi olmuştur.-“[13]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadislerinde Efendimiz, gençliğinde, atış yapmayı öğrenip sonradan bırakıverenleri tehdit etmektedir. Münâvî şu açıklamayı sunar: “Atış yapmasını bilmede dini müdâfaa ve düşmanı bertaraf etme ehliyeti vardır. Cihâd vazifesi bu sayede îfâ edilir. Unutacak kadar terkedilmesi halinde, kendisine terettüp eden vazifeyi yerine getirmesi mümkün olmaz. Tehdiddeki şiddet bu terkin haram olduğunu ve hatta büyük günah olduğunu ifade eder. Ancak Şafiî mezhebinde bu mekruhtur. İbnu Salâh, ok atmanın kılıç kullanmaktan efdal olduğuna hükmetmiştir. Zîra, her birinin fazileti, masiyet ehline karşı, ehl-i taate kazandırdığı güç ve kuvvete bağladır. Bu hususta atış daha üstündür.

2- Hadiste geçen “bizden değildir” sözü kâfir oldu mânasına gelmez, “bizim yolumuzda değildir”, “bizim sünnetimiz üzerine değildir” demektir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) pekçok merdud ahlakı bu ve benzeri bir tabirle reddetmiştir: “Kim (musibet karşısında) yanaklarına vurarak, üstünü başını yırtarak dövünürse ve cahiliye duasıyla dua ederse bizden değildir”; “Kim bizi aldatırsa bizden değildir” hadislerinde olduğu gibi. Bu davranışların zemmedildiği açıktır, ancak ulemâ bunu tekfir anlamamıştır.[14]

ـ8ـ وعن عقبة بن عامر رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسول اللّه #: إنَّ اللّهَ لَيُدْخِلُ بِالسَّهْمِ الْوَاحِدِ ثََثَةَ نَفَرٍ الجَنَّةَ: صَانِعَهُ يَحْتَسِبُ في صَنْعَتِهِ الخَيْرَ، والرَّامِىَ بِهِ، وَالمُمِدَّ بِهِ[ .

8. (2216)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah tek bir ok sebebiyle üç kişiyi cennete koyar:

1- Onu yapan; yeter ki bunu hayır maksadıyla yapsın.

2- Atan.

3- Atana ulaştıran.”[15]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), oku yapanın sevaba nâil olmasını niyetine bağlamıştır: Hayırda yani Hak yolunda cihadda kullanılmak niyetiyle yapmış olmak. Bundan şu anlaşılır. Sırf ticaret metâ´ı olarak veya hayır dışı bir maksadla yapılan oktan sevab umulamaz.

Keza, sarih olarak zikredilmemiş olsa da “atan” ve “atana ulaştıran” ların sevabları da hayır niyetlerine bağlı olmalıdır. Hayır dışı maksadlarla bu amellerin sevab getirmeyeceği, bilakis vebale sebep olacağı açıktır.

2- Bu hadisle Resûlullah´ın bütün bir harp sanayiine teşvik ettiğini söyleyebiliriz. Zîra günümüzde “atma” deyince artık ok anlaşılmaz. Füzeler, balistik ve nükleer başlıklı mermiler vs. hatıra gelir. Bunların hammaddesi, îmâli, nakli, depolanması, ihtiyaç ânında atılması pekçok yan hizmetleri gerektirir, maddî güç gerektirir. Doğrudan veya dolaylı olarak bu üç hizmetin (yani yapmak, atmak, taşımak) gerçekleşmesinde katkıda bulunan herkes niyetine göre sevap sahibi olacaktır. [16]

ـ9ـ وفي رواية: ]وَمُنَبِّلَهُ، وَارْمُوا، وَارْكَبُوا، وَأنَّ تَرْمُوا أحَبُّ إلىَّ مِنْ أنْ تَرْكَبُوا، كُلُّ لَهْوٍ بَاطِلٌ: لَيْسَ مِنَ اللّهْوِ مَحْمُودٌ إَّ ثََثٌ: تَأدِيبُ الرَّجُلِ فَرَسَهُ، وَمَُعَبَتُهُ أهْلَهُ، وَرَمْيُهُ بَقَوْسِهِ وَنَبْلِهِ فَإنَّهُمَّ مِنَ الحَقِّ، وَمَنْ تَرَكَ الرَّمْى بَعْدَ مَا عَلِمَهُ رَغْبَةً عَنْهُ فإنَّهَا نِعْمَةٌ تَرَكَهَا، أوْ قَالَ كَفَرَها[. أخرجه أصحاب السنن، وهذا لفظ أبى داود.»وَالمُنَبِّلُ« الذي يناول الرامى النّبْلَ ليرمى به، وهو الممِدُّ به.وقوله »كَفَرَهَا« أى جحدها .

9. (2217)- Bir rivâyette ise şöyle buyurulmuştur: “(Allah tek bir ok sebebiyle üç kişiyi cennete koyar: Yapan, yeterki hayır maksadıyla yapsın, atan) ve oku atana veren (münebbil). Atın, binin. Sizin (ok) atmanızı, ben binmenizde daha çok seviyorum. Her eğlence bâtıldır. Eğlenceleriniz içinde sadece şu üç şey (mübahtır), övgüye değer: Kişinin atını te´dib etmesi, hanımıyla mulatafede bulunması, yayla ok atıp, atılan okları toplaması. Bunlar Hakk´tandır. Kim öğrendikten sonra atışı, nefretle terkederse bilsin ki, bir nimeti terketmiştir -veya şöyle dedi-: “Bu nimete karşı nankörlük etmiştir.”[17]

AÇIKLAMA:

1- Münebbil, oku atan kimseye atması için veren adam demektir. Hattâbî bunun iki şekilde olduğunu belirtir:

a) Ya atan kimsenin yanındadır, yahut da arkasındadır, okları hazırlar, attıkça teker teker yenisini verir.

b) Atılan okları toplar, atana geri getirir.

2- Atın te´dibi, gazve niyetiyle atın ta´limidir. Ata koşmanın, atlamanın öğretilmesidir.

3- Nankörlükten murad, nimetin kıymetini takdir etmemek, gerekli şükrü yerine getirmemektir. Râvi “bir nimeti terketmiştir” mi dedi yoksa “nimete karşı nankörlük etmiştir” mi dedi, tereddüt göstermektedir. Hadisin daha önce kaydedilen veçhinde (2215): “Atıcılığı öğrenip de sonradan terkeden bizden değildir” dendiğini kaydetmiştik. [18]

ـ10ـ وعن سَلمةَ بن ا‘كوع رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَرَجَ رسولُ اللّهِ # عَلى نَفَرٍ مِنْ أسْلَمَ يَنْتَضلُونَ بِالسُّوقِ. فقَالَ: ارْمُوا بَنِى إسْمَاعِيلَ فَإنَّ أبَاكُمْ كَانَ رَامِياً، ارْمُوا وَأنَا مَعَ بَنِى فَُنٍ، فَأمْسَكَ أحَدُ الْفَرِيقَيْنِ بِأيْدَيهِمْ. فقَالَ: مَالَكمْ َ تَرَمُونَ؟ فقَالُوا: كَيْفَ تَرْمِى وَأنْتَ مَعَهُمْ، فقَالَ: ارْمُوا وَأنَا مَعَكُمْ كُلِّكُمْ[. أخرجه البخارى .

10. (2218)- Seleme İbnu´l-Ekva´ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çarşıda ok yarışı yapan Benî Eslem´den bir grupla karşılaşmıştı. Onlara: “Ey İsmailoğulları atın, zîra atalarınız atıcı idiler. Atın, ben falan kabileyi tutuyorum” dedi.

Bu söz üzerine bir grup atıştan vazgeçti. Efendimiz:

“Ne oldu, niye atmıyorsunuz ” diye sordu. Şöyle cevap verdiler:

“Nasıl atalım, siz öbür tarafı tutuyorsunuz!” Bunun üzerine:

“Atın! dedi, ben hepinizi, her iki tarafı da tutuyorum.”[19]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisi Buhârî, atışa teşvikle ilgili açtığı bir bâbta kaydeder.

2- Hadiste mübhem gelen atıcının ismi, Taberânî´nin bir rivayetinde sarih olarak gelmiştir: “Atın, ben Mihcen İbnu´l-Erda ile beraberim” buyurulur. Yayını bırakarak atıştan vazgeçenin de Nadla el-Eslemî olduğunu İbnu İshak Meğâzî´sinde belirtmiştir.

3- Bazı âlimler, bu hadisten bilistifade yarışcılar üzerinde hakimiyeti olan kimsenin, onlarla yarışa katılmaması gerekir hükmüne varmıştır. Bazıları da, buradaki imtinanın Resûlullah´ın tuttuğu tarafın manevî yardıma mazhar olarak kazanacağı düşüncesiyle karşı taraftan vukua geldiğini söylemiştir. Nitekim bir rivayetteki ziyade bunu te´yid eder. Bırakanlar: “Siz kimi tutarsanız o galebe çalar” derler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu davranışı normal karşılayarak: “Atın, ben hepinizden yanayım” buyurması mânidardır.

4- Ecdâd´ın, “baba” kelimesiyle ifade edilebileceğine bu rivayet delil olmuştur.

5- Hadis, bir işte mahareti olan kimsenin faziletini beyan ederek, övüp mensuplarının gönlünü almanın câiz olduğunu göstermektedir.

6- Resûlullah´ın yüce ahlaklarını, harple ilgili meselelerdeki hazâkatini de hadis bize ifade etmektedir.

7- Ataların güzel ahlakına tabi olup onlarla amel etmek mendubtur.

8- Ashâb´ın Resûlullah´a saygı hususunda ne kadar hassas olduğu, bu rivayette görülen bir diğer husustur. Bazı âlimlere göre, kazanmak azmiyle yapılan bir yarışta, Resûlullah bir tarafı tutunca, O´nun tarafının mağlub olmasını istemek, Ashâb´ın vicdanına ağır gelmiş olacak ki, yarışı terketmişlerdir.[20]

İslâm´a Göre Çocukların Oyunu:

Büyükler için spor ne ise çocuklar için de oyun odur. Hatta, çocukların hayatında oyun çok daha ehemmiyetli ve zaruret derecesinde gerekli bir yer tutar. Yeri gelmişken dinimizin bu husustaki teşriâtını belirtmeye çalışacağız:[21]

a) Oyunun Sünnetteki Yeri:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in de gerek çocuklar için ve gerekse büyükler için bazı kayıtlar çerçevesinde oyuna yer verdiği bilhassa çocukların oyununa daha çok önem verdiği görülmektedir. Rivayetler, “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” diyerek bütün babalara çocuklarını bizzat eğlendirmelerini emreden Hz. Peygamber´in Ashâb´a karışarak onlarla şakalaşıp latifeler yaptığı gibi, onların çocuklarıyla da oynadığını tasrih etmektedir. Deylemî´nin bir tahricinde Talha İbnu Ubeydullah´ın oğlu Ebû Umayr´la oynadığı, isim verilerek belirtilir: Kendi terbiyesinde bulunan torunları Hasan, Hüseyin ile hizmetine bakan Enes gibi yakınlarını, çocuklarla oynamak üzere sokağa salarak başka çocuklarla oynamaya teşvik ettiği gibi, yolda oynar rastladığı çocuklara da selam vererek iltifatta bulunmuş, torunu Hasan´ı sokakta çocuklarla oynar gördüğü halde mâni olmamıştır. Müsnedü Zeyd´de tahric edilen bir rivayete göre Hasan ve Hüseyin gecenin geç vaktine kadar Hz. Peygamber´in yanında oyunlarına devam etmişler, neden sonra “Annenizin yanına gidin” demiştir.

Hz. Peygamber´in çocukların oyunlarına mâni olmamak hususundaki gayretini şu rivayet de göstermektedir: Hâlid İbnu Saîd´in kızı Ümmü Hâlid anlatıyor: “Ben çocukken, üzerimde sarı bir kamîs olduğu halde babamla Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına gitmiştik. Resûlullah (elbisem için) “güzel, güzel” dedi. Ben (bu esnada) Resûlullah´ın (omuzları arasında yer alan keklik yumurtası büyüklüğündeki peygamberlik mührü ile oynamaya başladım. Babam beni bundan men etti ise de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bırak çocuğu” dedi ve sonra şunları söyledi: “(Üzerinde) eskit, (üzerinde) eskit, (üzerinde) eskit.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´le evlendiği zaman, “oyuncakları beraberinde, dokuz yaşlarında bir kız” olan ve hatta düğün hazırlıklarına başlandığı vakit iki hurma ağacı arasına kurulmuş bulunan salıncakta oynamakta iken annesi tarafından alınıp götürülen Hz. Âişe, mükerrer rivayetlerinde Resûlullah´ın, bebekleriyle oynamasına müsaade ettiğini belirtir: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu veselâm)´ın yanında bebeklerimle oynardım. Benimle oynayan arkadaşlarım da vardı. Resûlullah içeri girince onlar kaçarlar, fakat o, yeniden onları bana getirirdi, tekrar benimle oynarlardı” der.

Ebû Dâvud´un bir tahricinde, Hz. Âişe´nin çocukluğu geride bırakmış olması gereken bir yaşta bile, hâlâ oyuncaklara yer verdiği görülmektedir. Der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük veya Hayber seferinden dönmüştü. Evin ön kısmında örtü vardı. O sırada esen rüzgar, Âişe´nin oyuncak kızlarının üzerindeki perdeyi aralamıştı. Resûlullah “Ey Âişe, bu da ne ” dedi. “Kızlarım” dedim. Bunlar arasında parçadan iki kanat eklenmiş bir de at vardı, (onu göstererek): “Aralarında gördüğüm şu da ne ” dedi. “Bir at” dedim. “Ya üzerindeki ne ” dedi. “Kanatları” dedim. “Hiç kanatlı at olur mu ” diye takıldı. “Duymadın mı, Hz. Süleyman´ın kanatlı atı vardı” cevabım üzerine Resûlullah dişleri görününceye kadar güldü.”

Şârihler, cumhur-u ulemânın bu hadise dayanarak “kız çocuklarının ev işlerine ve çocuklarla ilgili işlere küçüklüklerinden itibaren alıştırılmaları için onlara oynamaları maksadıyla çeşitli oyuncak ve bebeklerin alınıp satılmasını tecviz ettiğini, bunun tasvir ittihazı yasağından hariç tutulduğunu” belirtirler. Bazı âlimler “bu hadis, suverin tahrîminden evvele aittir ve mensuhtur” demişlerse de, ekseriyet bu görüşü kabul etmemiştir. Yalnız Ahmed İbnu Hanbel bebeklerin başsız olması gerektiğine kânidir.

Hz. Peygamber´in bu sünnetinden mülhem olarak İslam terbiyecileri “babanın mübah oyun ve hoş sözlerle çocuklara karşı geniş davranmasını”, “herkesin kendi evinde (bir nevi) çocuk olmasını” tavsiye etmişlerdir. Birbirine yakın ifadelerle “çocuğa oynamayı” men edip devamlı ders çalışmaya zorlamak onun kalbini öldürür, zekasını iptal eder ve hayatının neşesini kaçırır. Sonunda çocuk dersten kurtulmak için hile düşünmeye başlar derler. Yeri gelmişken belirtelim ki, İslam âlimlerinin ittifakla üzerinde durdukları husus, çocukların mübah olan, bir başka deyişle hiç bir surette zararlı olmayan oyunlarla oynamalarına müsaade edilmesidir.[22]

b) Oyun Çeşitleri:

Oyunla ilgili rivâyetler incelenince Sünnet´te oyunların üç grupta mütâlaa edildiği anlaşılmaktadır:

1- Gayeli oyunlar,

2- Oyalayıcı oyunlar,

3- Zararlı oyunlar.

Şimdi bunları açıklayalım:[23]

1- Gayeli Oyunlar:

Bu grup oyunlar hayata hazırlayıcı mahiyettedir. Bunlara, gerek çocuklar ve gerekse büyükler teşvik edilmiştir. Erkekler için atış, yüzme, ata binme; kızlar için bebeklerle ve ev işleriyle ilgili oyunlar gibi.

Kız çocuklarının bebekleriyle ilgili olarak “ev ve çocuk işlerine alıştırıcı” olmaları sebebiyle iştirâlarının tecvizi, bunlardan beklenen terbiyevî maksadı apaçık görtermektedir.

Gayeli oyunlardan askerlikle ilgili oldukları için erkeklere ait olanlar üzerinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ısrarla durmuş, bunlara teşvik sadedinde pek çok hadis îrad etmişti. Bu meyanda en çok üzerinde durulanlar atıcılık, binicilik, yürüme ve yüzmedir. Hz. Peygamber bir babanın evladına kaşı vazifelerini sayarken “helal rızıkla beslemek”, “yazıyı öğretmek”le birlikte bunlardan atıcılık ve yüzme öğretmeyi de zikreder. Keza Tirmizî´nin “sahih” olduğunu tasrih ettiği bir rivayette, insanoğlunun bütün eğlenceleri bâtıl ilan edilirken “atma, binme, yüzme, yürüme ve hanımıyla eğlenme” bundan hariç tutulmuştur ve bunların “Hak´tan” olduğu tasrih edilmiştir.

Şimdi bunlarla ilgili teşvikleri ayrı ayrı görelim:[24]

Atıcılık:

Gayeli oyunlarla olarak tavsif ettiğimiz gruba dahil olanlar arasında fazla ehemmiyet verilen ve ısrarla üzerinde durulan budur. Hemen belirtelim ki -ilgili âyetin Hz. Peygamber tarafından yapılan tefsirinde göreceğimiz üzere-Resûlullah “atıcılık”ı tafdil ederken, “ok atma” diyerek, devrinde geçerli atma vasıtasıyla kayıtlamıyor, alelıtlak atmayı övüyor ki bu ifadeye -zamanımızdaki atom, roket vs. dahil- her devrin atma vasıtası girmektedir. Böylece “atma” fiili, üstünlüğünü koruduğu müddetçe, sünnetin -ve dolayısıyle âyetin- çağrısı aktüalitesini ve geçerliliğini bütün canlılığı ile muhafaza edecektir.

Kur´ân-ı Kerîm´de: “Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…” (Enfâl 60) âyetinde geçen kuvveti Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Bilesiniz ki kuvvet remy´dir, bilesiniz ki kuvvet remy´dir, bilesiniz ki kuvvet remy (atmak) dir” diyerek, te´kidli bir tarzda, kuvveti “atmak” olarak tefsir ederek “atma” ya ve “atıcılık”a müstesna bir yer vermiştir.

Atıcılık, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e göre, daha çocukken öğrenilip ölünceye kadar kaybedilmemesi gereken bir maharettir. Boş kaldıkça can sıkıntısı ârız oldukça, biraz eğlenme ihtiyacı duyuldukça en meşru vakit değerlendirme vasıtasıdır. Bir rivâyette: “Sizden birinizi gam ve sıkıntı bastığı zaman, yayını kuşanıp, kederini onunla dığıtmadan başka yapacak bir şeyi yoktur” demektedir. Müslim´in bir rivayetinde de: “Sizden hiç kimse oklarıyla eğlenmekten geri durmasın” der. Öğrendikten sonra atıcılığı bırakarak unutan kimse için; “Bizden değildir, veya (bana) isyan etmiştir”, “Allah´ın bir nimetine küfranda bulunmuştur” gibi ifade eden tabirler kullanılmıştır. Bir kısım rivayetler, Ashab´tan bazılarının bu çeşit tehdidlerden korkarak ihtiyarlık zamanlarında bile atış temrini (antrenman) yaptıklarını haber vermektedir.

Hz. Peygamber, atıcılığı “düsmanın hezimeti” diye vasıflandırır ve “atıcılık, binicilikten daha mühimdir” diyerek diğer askerî oyunlar arasında en mümtaz makamı buna verir. Utbe İbnu Ebî Hakîm´in rivayetine göre, yanında atış vasıtası olan “yay” zikredilen Resûlullah şunu söyler: “Hiçbir silah, hayırda onu geçememiştir.” Serahsî bu sözle, yayın cihad aletlerinin en kuvvetlisi olduğunu ifade ederek gazileri atış talimine teşvik ettiğini kaydeder. “Atıcılık öğrenin, zira iki hedef arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir” demiş olan Hz. Muhammed´in bir gün atış yapmakta olan bir gruba rastlayınca aynı sözü tekrar ederek, ayakkkabılarını çıkarıp, atış sahası içerisinde yalınayak yürüdüğünü görüyoruz.

Ashab´tan bir grubun eğlenmeye gittiği söylenince memnuniyetsizlik izhar ederken “atışa” gittiklerinin tasrihi üzerine, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in: “Atış eğlence değildir, atış eğlendiğiniz şeylerin en hayırlısıdır” dediğine şâhit olmaktayız. Bir başka rivayette de: “Melâike sizin hiçbir eğlencenizde bulunmaz, atış ve at koşusu hariç” demektedir. Atış sırasında atıcıların “vallahi isabet ettim, billahi isabet edeceğim” vs. gibi, birbirlerini tahrik edip şevke getirmek için yaptıkları yeminlerinden dolayı hânis olmayacakları belirtilmiş, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in yanlarına gelmesiyle bu çeşit sözleri terkedenler, devam etmeleri için teşvik edilmiştir.

Rivayetler, iyi atış yapanlara Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in fevkalade iltifatlarda bulunduğunu da göstermektedir. Uhud harbinde isabetli atışları sebebiyle Hz. Peygamber, başka hiç kimse için kullanmadığı “annem babam sana feda olsun” tabirini Sa´d İbnu Ebî Vakkas´a kullanmıştır -ki, Serahsî bu keyfiyeti, atıcılığın diğer oyunlara efdaliyeti hususunda zikrettiği deliller meyanında kaydeder- bu cümleden olarak, iyi atıcılardan olduğu tasrih edilen Ebû Talha, atış yaptığı zaman, okunun düstüğü yere Hz. Peygamber (aleyhisssalâtu vesselam)´in “boyunu uzatarak” baktığı rivayet edilir. Mamafih Allah rızası için attıktan sonra, her atışın isabet etse de etmese de “Kıyamet günü atıcı için bir nûr” olacağı, bir köle âzad etmiş gibi ateşten koruyacağı belirtilmiştir.

Bazan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in atış yarışlarında hazır bulunup, hatta taraf bile tuttuğuna şâhit olmaktayız. Ancak mukabil tarafın: “Siz o tarafı tuttunuz” diyerek atıştan vazgeçmesi üzerine Hz. Peygamber: “Atın! ben ikinizle de beraberim” diyerek taraf tutmaktan vazgeçer.

Bütün bu teşviklerin tabii bir sonucu olarak Ashab, atıcılığa önem vermiş, her fırsatta, hatta akşam namazından sonra hava kararıncaya kadar bile ok atışları yapmıştır. Hz. Enes (radıyallâhu anh)´in umumiyetle, kendisine atılan bir mindere oturduğu, bu sırada çocuğunun önünde ok atma talimleri yaptığı belirtilir. Bir seferinde atış yapan çocuklarına çıkagelen Enes (radıyallâhu anh) atışlarını isabetsiz bularak beğenmez, yayı ellerinden alıp birkaç atış yapar, hiçbiri de hedefinden şaşmaz. Ukbe İbnu Âmir ok atmanın faziletiyle ilgili hadisleri işitince: “Elim kesilmiş bile olsa ok atmayı bırakmayacağım” der.

Hz. Ömer de, gerek hutbelerinde Medîne halkına, gerek mektuplarında Şam, Azerbaycan gibi civar halklara; Ebû Ubeydeti´bnu´l-Cerrâh gibi komutanlarına yazarak yukarıda zikredilen hadisleri kaydedip atıcılık, binicilik, yüzme ve koşma gibi askerî tâlimlere (gayeli oyunlara) ehemmiyet verilmesi, bunların çocuklara öğretilmesi için sık sık talimatlar vermiştir.

Muhtelif rivayetler, çocukların belli hedefler koyarak ok atışları yaparak eğlendiklerini göstermektedir. Bazı durumlarda çocukların çeşitli nev´den canlı hayvanları bile atışlarına hedef yaptıklarına rastlıyoruz ki, bu davranışlar şiddetle yasaklanmıştır. [25]

Binicilik:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) daha önce de zikrettiğimiz gibi, atıcılığı biniciliğe takdim etmekle beraber, bunun da ihmal edilmeyip behemahal öğrenilmesi ve çocuklara öğretilmesi, mümkün mertebe günlük eğlenceler arasına dahil edilmesi için ısrar etmiş at ve deve yarışlarına teşvik etmiştir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in zaman zaman koşu yarışları tertiplediği, bunları maddî ödüllerle mükâfatlandırdığı rivayetlerden anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlere göre -bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de, bir seferinde, antrenmanlı, bir seferinde antrenmansız deveyle olmak üzere- iki defa yarışa katılmış antrenmanlı deve ile altı mil mesafe tutan Hafya ile Seniyyetü´l-Vedâ arasında, antrenmansız deve ile bir mil mesafe tutan Seniyyetü´l-Vedâ ile Mescid-i Züreyk arasında koşmuştur. Fakat şu rivâyete bakarsak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in daha fazla binme yarışları yapmış olabileceği hükmüne varılabilir. Hz. Enes anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Adbâ adındaki devesini hiçbir deve geçemezdi. (Bir gün) bir bedevi devesiyle geldi. Hz. Peygamber onunla yarıştı. Müsâbakayı bedevî kazanmıştı ki bu durum müslümanların ağrına gitti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onları teskin için şunu söyledi: “Dünyada her yükselişe bir alçalış, (her kemale bir zeval), vermek Allah üzerine bir haktır.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in deve ile atı da yarıştırdığı rivayetlerde gelmiştir. [26]

Yüzücülük:

Çocukluğunda Medine´de öğrenmiş olduğu yüzücülüğü de takdir edip “atış ve yüzmeyi bilenlerden memnun kaldığı” belirtilen Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in yüzmeyi öğrenmeleri için de ümmetine teşvikleri mevcuttur. Kitabet, atıcılık ve biniciliğe olan teşvikleri meyanında yüzmenin de zikredildiğini görmüştük. Burada, aynı rivâyetleri tekrar etmeyeceğiz. Ancak şunu da belirtelim ki, müteakip devirlerde müslümanların yüzmeye yazıdan daha çok ehemmiyet verdikleri anlaşılmaktadır. Halîfe Abdülmelik, Şa´bî´ye (İbnu Kuteybe´nin rivâyetinde Haccac, oğlunun müeddibine): “Çocuklarıma yüzmeyi öğret, zîra kendileri için yazacak birini her zaman bulabilirler, fakat tehlike ânında kendileri yerine yüzecek birini bulamazlar” der. [27]

Yürüme ve Koşu:

Bazı rivâyetlerde atıcılık ve binicilikle birlikte yürümenin de tavsiye edildiğine, Ashâb´ın buna da ehemmiyet verdiğine şâhit olmaktayız. Ebû Zerr´den yapılan bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “İki hedef arasında koşan kimsenin her adımı için bir hasene mevcuttur” demektedir. Bir başka rivâyette: “Ok yarışı yapın, (vücudça) sertleşin, yalınayak yürüyün” buyurmaktadır. Hz. Ömer´in de: “Çocuklarınıza yüzmeyi, binmeyi öğretin ve hedefler arasında yalınayarak yürümeyi emredin” dediği rivayet edilir. Mücâhid de Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anh)´i hedef arasında çok hızlı koşarken gördüğünü, hedeflerden birine yaklaştıkça “işte geldim, işte geldim” dediğini rivâyet eder. Keza Huzeyfe´nin de Medâin´de izarsız olarak iki hedef arasında koştuğu rivâyet edilmektedir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in Hz. Âişe ile iki sefer koşu yarışı yaptığı, birincide Hz. Âişe´nin kazandığı, ikinci seferde şişmanlık sebebiyle, Hz. Âişe´nin kaybettiği ve koşuyu kazanan Hz. peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ona: “Bu, önceki koşuya bedeldir (ödeştik)” dediği rivayet edilmektedir. [28]

Güreş:

Bu gruba güreşi de katmak mümkündür. Muhammed İbnu Ebî Ali´den gelen mürsel bir rivâyet, Hz. Hasan´la Hüseyin´in, dedelerinin huzurunda güreştiklerini kaydeder. Rivâyette belirtildiğine göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Hasan tarafını tutar, sebebi sorulunca: “Cebrâil Hüseyin´e yardım etmektedir, ben de Hasan´a yardım etmeyi seviyorum” cevabını verir. İbnu Hişam´ın bir rivayetine göre bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de güreş yapmıştır. Mekke´nin ünlü pehlivanı Rükâne İbnu Abdi Yezid, müslüman olmak için, kendine göstermesi gereken bir mucize olarak, güreşmeyi ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in güreşte kendisini yenebilmesini şart koşar. Hz. Peygamber teklifi kabul eder ve pazularından son derece emin olan Rukâne´yi fevkalade şaşırtan bir netice hasıl olur: Güreşi kaybeder.

Yukarıda sayılan gayeli oyunlara teşvik edici hadislerden, İslam alimleri, harpteki mücadeleye yardımcı olacak her çeşit temrin ve alıştırma yapmaya bunlarda hazâkat ve maharet kazanmaya, uzuvların çeşitli riyazetlerle geliştirilmesine teşvik olduğu hükmünü çıkarmışlar “zîra bunda dîni aziz, düşmanı zelil kılma vardır” demişlerdir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) askerî mahiyetteki temrin ve oyunlara teşvikle kalmaz. Bunların yapıldığı vasıta ve bu işlerde kullanılan malzemelerin hazırlanmasına, ikmaline de aynı derecede ehemmiyet vermiştir, teşvik etmiştir. mesela en çok kıymet verilmiş olan “atıcılık”ın o zamanki vasıtası olan ok için şunu söyler: “Allah tek bir okla üç kişiyi cennetine kor:

1- Îmâli sırasında hayır murad etmiş olan imalcisi,

2- Onu atan kimse,

3- Oku (atıcıya) ulaştıran (yani taşıyan), îmâl edenle atan arasında vasıta olan.”

Keza biniciliğin vasıtası olan “at” besleyenler de son derece takdir edilmiş, cihad için beslenen atların yediği şeyler, ayağında hâsıl olan toz ve izler, hatta vücudundan çıkan ter, gübre ve bevl´e varıncaya kadar her bir şey için sahibine sevab hasıl olacağı ve Kıyamet günü mizana gireceği” tebşir edilmiştir.

Burada ilave edeceğimiz son bir nokta, mezkur malzemelerin menşei meselesidir. Rivâyetler harp malzemelerinin yerli olması gerektiğini ve yerlisi varken yabancı menşe´li malzemenin kullanılmaması icab ettiğini ifade etmektedir. İki ayrı tarikden bazı icmal ve tafsil farklarıyla gelen rivayete göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Hayber´in fethi sırasında “İran Yayı” (Kavsen Farisiyyen) taşıyan bir asker görür ve: “Onu at, zira bu yay ve bu yayı taşıyan, her ikisi de mel´undur. Siz Arap ok ve yaylarını kullanın. Zîra Allah, dininizi onunla aziz kıldı ve çeşitli memleketlerin kapısını onunla açıp fethettirdi” der. [29]

Askerî Terbiye Yaşı:

Aynı zamanda bir nevî askerî eğitim olan atıcılık, binicilik ve yüzmeyi öğrenip bunlarda maharet kazanma işine, mümkün mertebe erken yaşlarda başlandığını te´yid eden rivayetler mevcuttur. Bunlardan birinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in torunları Hasan ve Hüseyin´in, dedelerinin huzurunda ok atma müsâbakası yaptıklarını görüyoruz. Hz. Peygamber (alleyhissalâtu vesselâm)´in vefatında Hasan´ın 7; Hüseyin´in de 6 yaşlarında oldukları nazara alınırsa, ok atmaya çok erken yaşlarda başlatıldıkları anlaşılır.

Deve ve ata binme yaşı ile de ilgili olarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in katıldığını zikrettiğimiz yarışlarla ilgili rivâyeti verebiliriz. Zîra bu rivayetlerde, yarışmadaki müsâbıklardan birinin Abdullah İbnu Ömer olduğu belirtilir. Hadisenin yılı tasrih edilmemiş olmakla beraber Abdullah´ın Hendek savaşı sırasında 15 yaşına basarak harbe katılabildiğini biliyoruz. Mezkur yarışın Hendek harbinden önce cereyan etmiş olabileceği ihtimali nazara alınınca, askere katılma yaşlarına (yani 14-15 yaşlarına) gelmiş bulunan bir kimse, yarışa katılabilecek seviyede binicilikte hazâkat kazanmış olmaktadır. Esasen bu yaşta askere alınması demek, bu yaşa kadar askerliğin icap ettirdiği ok atma, kılıç kullanma, ata, deveye binme gibi maharetleri öğrenmiş olması demektir.

Son olarak, mezkur yaş meselesinde fiilî tatbikat hususunda bir fikir vermek üzere Kâbusnâme müellifinin bir kaydına nazar atabiliriz. Müellif çocuk için: “Kur´an´dan sonra (…) buğur bir silahşor üstâda ver, ta ki silahşorluk öğrene ve bile ki her bir silaha nice iş buyurmak gerek, yani oku nice atmak gerek, süngüyü nice dürtmek gerek ve kılıç nice urmak gerek ve ata nice binmek gerek bile. Çünkü tamam bu hünerleri öğrene ve fariğ ola gerektir ki oğlana suda yüzmek dahi öğredesin…” dedikten sonra hatıralarını anlatma zımnında, kendisinin Ebû Mansur Hâcib isminde bir silahşora 10 yaşında iken verilerek askerî eğitim aldığını, “ata binmek, süngü oynatmak, zıpkın atmak ve çevgen ile top vurmak ve kement atmak…” vs. öğrendiğini kaydeder.[30]

2- Oyalayıcı Oyunlar:

Bunlar çocukların hoş vakit geçirmelerine yardımcı olan oyunlardır. Yasaklanmış cinsten olmamak şartıyla meşgul edip eğlendirici her çeşit oyun burada mütalaa edilebilir. Şüphesiz bunlar da çocuklar için çeşitli yönlerden faydalıdır.

Bu çeşit oyunların da cevazına dair rivayetler mevcuttur. Resûlullah: “Toprak çocukların ilk baharıdır” buyurmakla, baharda her çeşit hayvanatın yayılıp eğlendikleri gibi, çocukların da toprak üstünde dağılıp oynayacakları oyunu tecviz etmiş oluyor.

Keza bir kısım hayvanlarla ve bilhassa kuş ve köpeklerle yapılacak oyunlar da tecviz edilmiştir. Burada şunu ilave edelim ki, gerek kuşlarla ve gerekse köpeklerle oynama cevazı daha ziyade çocuklarla ilgili olsa gelerek. Zîra Ebû Hüreyre´den gelen bir rivayette, güvercinle eğlenip peşinde koşan bir kimseyi gören Hz. Peygamber: “(Bu kimse) şeytanın peşinde koşan bir şeytandır” demiş, bir başka hadislerinde de: “Güvercinle oynama fakra sebep olur” diyerek bu davranıştaki kerâhete dikkat çekmiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in çok istisnâî haller dışında, Medîne´deki bütün köpeklerin öldürülmesi için verdiği mükerrer emirleri mevcuttur. Aynı şekilde Hz. Osman´ın da “Her hutbede” mutlaka “köpeklerin öldürülüp, güvercinlerin kesilmesini” emrettiğine dair rivâyetler de mevcuttur. İbnu Kayyim de Süfyan´dan: “Cülahik (denen bir atma aleti) ve güvercin ile oynamanın, Lût kavminin eğlencelerinden olduğunu işittik” dediğini nakleder. İbnu Kayyim, bu ve benzeri rivayetlere dayanmaktan başka, “halkın mahremiyetine ıttılaya sebep olur” gerekçesiyle damlar üzerinde güvercin kovalayarak eğlenmekten men etmeyi “veliyyü´l-emrin vazifeleri” meyanında zikreder.

Çocukların kuşla oynayabileceği kanaatine mütemayil gözüken Münâvî de, kanat tüylerinin kesilmiş olma şartını, zaafının şiddetinde hemen hemen ittifak edilen bir hadisten istidlal ederek “aksi halde kuşla oyun, mekruh olan tetayyur ve müsâbakaya müncer olur” der.

Her hâl u kârda kerâheti ifade eden hadisler, vaktini değerlendirme durumunda olan büyüklerin (mükelleflerin) kuşlarla boş vakit geçirmelerine hamledilerek rivâyetler arasındaki teâruz te´lif edilebilir. Nitekim, önce de kaydettiğimiz üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), mü´min kişinin yürüme, binme ve ok atma talimleri yapması ile hanımıyla eğlenmesi dışındaki bütün eğlencelerini bâtıl addetmiş, aradığı kimsenin eğlenmeye gittiği söylenince: “Oyun için yaratılmadık” diyerek büyüklerin maksatsız, sırf hoş vakit geçirmeye matuf eğlenceleri hoş karşılamadığını ifade etmiştir. Ayrıca muhtelif rivayetlerde, “çok gülmenin kalbi öldürüp, fakirlik getireceği” sebebiyle Allah´ın en çok nefret ettiği üç şeyden biri gösterilerek hoş karşılanmamış ve ısrarla “az gülmek” tavsiye edilmiştir. Bu çeşit ifadeler de, eğlencede büyüklerin ölçülü olmasını istemektedir. Nevevî fazla gülmeye ve kalbin kasavetine sebep olarak zikrullahtan ve dinin mühim meselelerini tefekkürden alıkoyacak kadar ifrat ve ısrarla devam edilen her eğlencenin yasaklanmış olduğunu söyler. İmam Şâfiî de: “Eğlence, dindar ve mürüvvet sahibi kimselerin sanatı olmamalı” diyerek kerâhetini ifade eder.

Sünnette rastlanan ve “oyalayıcı grub”a dahil edebileceğimiz diğer bir kısım eğlenceler bayram, düğün, sünnet düğünü, istikbal merasimi… gibi çeşitli vesilelerle yapılan şenliklerdir. Bunların meşruiyeti ve çocukların Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in devrinde bunlara iştirakleriyle ilgili misaller “Büyüklerle Münasebet” kısmında zikredilmiştir.[31]

3- Zararlı Oyunlar:

Bunlar dinen yasaklanmış olan kumar, tetayyur (uğursuzluk çıkarma), bahisli müsâbakalar gibi oyunlardır. Bunlarla behemahal yasaklanmış bir husus bulaşmaktadır veya bulaşması muhtemeldir. Güvercinle ilgili teferruâtta da görüldüğü üzere, aslında meşru olan bütün oyunlar bu şekle döküldüğü takdirde zararlı ve menhî gruba girer. Yasaklanmış olan veya bu hüviyete girmiş olan oyunlardan çocukların korunması gerekmektedir. “Allah´ın her yasakladığı şey, büyük günahtır, hatta çocuğun kumar oynaması bile” diyen Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) çocuğun bu işteki mesuliyetini onun anne, baba gibi sorumlusuna yüklemektedir: “Çocuğun cevizle (kumar) oynar görüp de kulağını çekmeyen ebeveynin kırk gün namazı kabul edilmez.”

Bu gruptan, bir de o devirde bilinip de yasaklanmış oyunlar vardır. Bunlardan biri tavladır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Kim tavla ile oynarsa Allah ve Resûlüne isyân etmiştir” der. Müslim´de de tahric edilen bir diğer rivayette tavla oynamanın tahrimiyeti: “Tavla oynayan, elini domuzun etine ve kanına batırmış gibidir” sözleriyle ifade edilmiştir. Nâfi´nin rivayetine göre “İbnu Ömer aile efradından tavla oynayanı yakalarsa oynayanı döver, oyun aletini de kırardı.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında pek yaygın olmadığı -ve belki de bilinmediği- anlaşılan satranç için de kerâhet ifade edilmiş, ancak nass yokluğu sebebiyle kesinlikle tahrimine hükmedilmemiştir. İmam Şâfiî, tahrimi hususunda tavakkufu tercih ederken, İbnu Teymiyye tahrimine kâil olur ve edille ikamesine çalışır. Hattâbî (v. 388): “Bazı âlimler, harb ahvali ve düşmanın hilesi üzerinde düşünmeye sevkedeceği zannıyla satranç oyununa ruhsat verdiler” dedikten sonra, bununla kumara yer verilmeden oynansa bile, oynayanların bir çoğu namazı vaktinden te´hir etmeye; birçoğu da dilinden kötü söz eksik etmemeye mütemayil olduklarından, bununla iştigal edenlerin mürüvvetlerini kaybedeceklerini, şehadetlerinin makbul olmayacağını söyler.

Mûsikî için de durum aynıdır. Bayram, düğün gibi hususî durumlarda tecviz edilmiş olan mûsikî, bunun dışında kerih addedilmiştir. Sûfilerin raksa cevaz istidlâl etmelerine imkan veren bazı rivâyetler de bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in bayram günü eğlence ve şenlik yapan Habeşli çalgıcıları dinleyip oyuncuları seyrettiği sabit ise de, yine bizzat Hz. Peygamber tarafından mûsikî “Kalbte nifakı yeşertici” olarak tavsif edilmiştir. İbnu Abbas, Kur´ân-ı Kerîm´de geçen: “İnsanlardan kimi de vardır ki Allah yolundan bilmeyerek saptırmak ve o yolu eğlence yerine tutmak için bâtıl ve boş lafa müşteri çıkar…” (Lokman 6) âyetinde geçen “bâtıl ve boş laf”la mûsikî ve benzeri şeylerin kastedildiğini söylemiştir.

Gazâlî mûsikinin kalbe son derece müessir olduğunu, ancak kalbde mevcut olan şeyi ortaya çıkardığını, iyilik varsa iyiliğin, kötülük varsa kötülüğün “mevzun nağmelerle” ortaya çıkacağını söyler ve bu konuda alimlerin münakaşalarını sunar. Mûsikî konusuna hususi bir bahis ayıran İbnu Haldun bilhassa harpte askerlerin cesaretini artırıcı bir te´sire sahip olduğunu belirtir. Günümüz terbiyecileri de mûsikînin çocuk şahsiyetinin gelişmesinde müessir olduğunu söylemektedirler.

Hülasa etmek gerekirse musikinin insan üzerindeki te´siri, bidayetten beri, İslam âlimlerince de kabul edilmiş olmasına rağmen, birinci planda menfî te´sirleri nazara alınarak çocukların terbiyelerinde fazla yer verilmemişe benziyor. Hatta Ömer İbnu Abdilaziz´in, çocuğunun müeddibine: “Bana sikalardan ulaştığına göre, müzaifin sesi ve şarkıların dinlenmesi kalpte nifakı yeşertir, tıpkı suyun bitkileri yeşertmesi gibi” diye yazdığı rivayet edilir ki, bu söylediğimizi te´yid eder.

Ancak tekrar belirtelim ki sünnetten intikal eden rivayetlerde mutlak bir tahrim mevzubahis değildir. Bu sebepledir ki âlimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Üstelik bayram ve düğünlerde de mübahtır. Şu halde herşeyde olduğu gibi mûsikînin de fazlası ve havâiliğe atacak miktar ve çeşidi menhi addedilmiş olmalıdır. Aksi takdirde, insan hayatında yokluğu düşünülemeyen bir şeyin tamamen yasaklanmış olması gerekir ki, buna ne sünnette ne de âlimlerde rastlanır.[32]

İKİNCİ FASIL

ATIN VASIFLARI

ـ1ـ عن أبى وَهب الجُشَمى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه #: عَلَيْكُمْ مِنَ الخَيْلِ بِكُلِّ كُمَيْتٍ أغَرَّ مُحَجَّلٍ، أوْ أشْقَرَ أغَرَّ مُحَجَّلٍ، أوْ أدْهَمَ أغَرَّ مُحَجَّلٍ. قِيلَ ‘بِى وَهْبٍ لِمَ فُضِّلَ ا‘شْقَرُ؟ قال: ‘نَّ النبى # بَعَثَ سَرِيَّةً فَكَانَ أوَّلَ مَنْ جَاءَ بِالْفَتْحِ صَاحِبُ أشْقَرُ[. أخرجه أبو داود والنسائى.وعنده: ارْتَبِطُوا الخَيْلَ وَامْسَحُوا بِنَوَاصِيهَا وَأكْفَالِهَا وَقَلِّدُوهَا وََ تُقَلِّدُوها ا‘وْتَارَ.وَمَعْنَى: َ تقلدوها ا‘وتار: أنهم كانوا يقلدون خيلهم ا‘وتار من العَيْنِ فَأعْلَمَهُمْ أنْ ذلك َ يَرُدُّ من قدر اللّه شيئاً. وقيل: معناه تطلبوا عليها ا‘وتار التى وُتِرْتُمْ بها في الجاهلية .

1. (2219)- Ebû Vehb el-Cüşemî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Size alnı sakar, ayakları sekili kahverengi atı veya alnı sakar ayakları sekili kızıl atı veya alnı sakar, ayakları sekili siyah atı tavsiye ederim.”

Ebû Vehb´e: “Kızılın tafdil edilişinin sebebi nedir ” diye soruldu. Şu cevabı verdi:

“Çünkü, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir seriyye göndermişti. Zafer haberini ilk getiren kızıl atın sahibi idi.”[33]

Nesâî´de şu ziyade vardır: “(Allah yolunda) at besleyin, alınlarından ve arkalarından okşayın. Boyunlarına takı bağlayın fakat kiriş bağlamayın.”

“Kiriş bağlamayın” ibaresi şunu ifade eder: Araplar cahiliye devrinde nazar değmesine karşı atlarına kiriş bağlarlardı. Bu hadisle Resûlullah bu işin, Allah´ın kaderinden hiçbirşeyi geri çeviremeyeceğini onlara bildirmiş oldu. Mamafih bu ibarenin: “Atın üzerinde, cahiliye devrindeki gibi intikam almaya kalkmayın” mânasını taşıdığı da söylenmiştir. (Zîra evtâr, “vitr” kelimesinin de cem´idir. Vitr, intikam demektir.”[34]

AÇIKLAMA:

1- Görüldüğü üzere, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) atların rengine ve alacasına göre onların değerlendirmesini yapmakta, renkleri ve alacaları atları tercihte miyar olarak kullanmaktadır.

Hadiste geçen kümeyt, siyah ve kızıllığı eşit seviyede olan renktir, dilimizde kahverengi diyoruz. Eğarr: Sakar dediğimiz alındaki beyazlıktır. Muhaccel, ayaklarındaki beyazlıktır, seki diye ifade ederiz. Askar, kızıl dediğimiz, saf kırmızıdır, insan teninde olunca beyaza çalan kızıllıktır. Atlarda daha ziyade yele ve kuyruktaki renktir. Siyahın galebe çalmasıyla kümeyt (kahverengi) denen renk ortaya çıkar.

2- “Ata evtar takmayın” ibaresine gelince, buradaki evtar kiriş mânasına gelen vetr´in cem´i olduğu gibi, intikam mânasına gelen vitr´in de cem´idir. Âlimler, hadise her iki mânayı da tatbik ederler. Nitekim Teysîr müellifi, kaydettiği açıklamada iki mânaya da dikkat çekmiştir. Uzak mânayı veya zayıf görüşü sunarken kullanılan kîle (denildi ki) tabiriyle takdim edilen bu ikinci mânada “atın intikam almada değil, Allah yolunda cihadda kullanılması” emredilmiş olmaktadır.[35]

ـ2ـ وعن أبى قتادة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسول اللّه #: خَيْرُ الخَيْلِ ا‘دْهَمُ ا‘قْرَحُ ا‘رْثَمُ ثُمَّ ا‘قْرَحُ المُحَجَّلُ طُلُقُ الْيَمِينِ، فإنْ لَمْ يَكُنْ أدْهَمَ فَكُمَيْتٌ عَلى هذِهِ الشّيَةِ[. أخرجه الترمذي.»ا‘قْرَحُ« الذي في جبْهَتِهِ قَرْحَةٌ، وهي بياض يسير في وسطها.»وَا‘رْثمُ« الذي في شَفَتِهِ العليا بياض.»وطَلُقُ الْيَمِينِ« بضم الطاء والم: غير مَحَجَّلِهَا.»وَالشّيَةُ« كل لون خالف مُعْظَمَ لون الخيل وغيره .

2. (2220)- Hz. Ebû Katâde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Atların en hayırlısı alnında küçük bir sakar, üst dudağında beyaz beneği olan siyahtır. Bunun üç ayağı sekili, ön sağ ayağı sekisiz siyah takip eder. Eğer siyah değilse alacası, böyle olan kahverengi hayırlıdır.”[36]

AÇIKLAMA:

1- Edhem, siyahlığı koyu olan demektir. Hiç beyazlığı olmayan simsiyah ata cevn denmiştir. Akrah, alındaki azıcık bir beyaz beneğin adıdır. Benek büyük olursa gurre denir. Dilimizdeki sakar daha ziyade gurreyi karşılar. Akrah´ı benekle ifade edebiliriz, ancak benek dilimizde, hayvanın her tarafındaki aklığı ifade için kullanılır.

2- Ersem, hayvanın üst dudağındaki beyazlığa denmiştir. Aliyyü´l-Kârî´ye göre, bununla, burnundaki beyazlığın da kastedildiğini söyleyen olmuştur. Muhaccel, üç veya dört ayağında veya arka ayaklarında seki olan atdır. Muhaccel denebilmesi için sekinin bileklerden yukarıda, dizlerden aşağıda olması gerekir. Bu sınırlar arasındaki beyazlık az veya çok olmuş farketmez, bu hayvana muhaccel denir. Tuluku´l-Yemîn ön sağ ayağı beneksiz demektir. Tuluk, “mutlak” yani beneksiz demektir. Hadisin Câmi´u´s-Sağîr´deki vechi mutlaku´lyemîn şeklindedir. Kümeyt, kızılsiyah arasındaki renktir. Sibeveyh bunu esfer (sarı) diye de ifade etmiştir.[37]

ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّه #: يُمْنُ الخَيْلِ في شُقْرِهَا[. أخرجه أبو داود والترمذي.»اليُمْنُ« البَرَكَةُ .

3. (2221)- Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Atın bereketi kızıllığındadır” buyurdu.”[38]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullâh´ın kızıl atta bereket bulmasının sebebi önceki hadiste belirtilmiştir.

2- Münavî´ye göre, önceki hadiste siyahın tafdil edilmesi ile bu hadiste kızılın tafdil edilmesi arasında bir teâruz yoktur. Zîra, tafdil cihetleri farklıdır. Çünkü siyah, hayırlı olmakla, kızıl da bereketli (uğurlu) olmakla tafdil edilmiştir. Öyleyse birinde hayır, öbüründe bereket bulunması câizdir. Veya bu iki hadisten biri mutlak tafdile delalet etmeyen bir sebeple tahric edilmiştir. Veya alnında ve dudağında beyaz beneği olan siyah tafdil edilmiş olmakla, üç vasfın beraberliği ile hayırlı olmuştur. Bereket de kızıllığa, diğer iki vasfın katılmasıyla hâsıl olmuştur. [39]

ـ4ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ رسولُ اللّهِ # يَكْرَهُ الشِّكالَ في الخَيْلِ، وَهُوَ أنْ يَكُونَ الْفَرَسُ في رِجْلِهِ الْيُمْنِى بَيَاضٌ وفي يَدِهِ الْيُسْرَى، أوْ يَدِهِ الْيُمْنِى وَرِجْلِهِ اليُسْرَى. وقِيلَ: الشِّكَالُ أنْ يَكُونَ ثََثُ قَوَائِمَ مُحَجَّلَةً وَوَاحِدَةٌ مُطْلَقَةً أوْ الثَّثُ مُطْلَقَة وَوَاحِدَةٌ مُحَجَّلَةً وََ يَكُونُ الشِّكَالُ إَّ في رِجْلٍ، وَقِيلَ اخْتَِفُ الشِّيَةِ بِبَياضٍ في خَِفٍ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

4. (2222)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şikâl attan hoşlanmazdı. Bu, atın ön sağ ve arka sol ayağında veya ön sol, arka sağ ayağında (çaprazlama) seki bulunmasıdır. Ancak şikâl için şöyle diyen de olmuştur: “Atın üç ayağının sekili, birinin sekisiz olmasıdır veya üçünün sekisiz, birinin sekili olmasıdır, şikâl sadece arka ayakta olur. Şu da söylenmiştir: “Şikâl, beyazlı alaca ihtilafının çaprazlama olmasıdır.”[40]

AÇIKLAMA:

Rivâyette yer alan şikâl ile ilgili açıklama Resûlullah´ın sözü değildir. Râvilerden biri tarafından yapılmıştır. Tarifteki işkâlin de râviye ait olduğu açıktır. Şikâl hakkında İmam Nevevî daha başka tarifleri de kaydeder. Şikâlattan kerâhet duymanın sebebi hususunda bazı şârihler: “Böyle bir atın kösteklenmiş atlara benzemesindendir” demiştir. Köstekli at yürüyemez. Bu çeşit atların necib olmayacağı, yani ırk olarak asil olmayacağı da söylenmiştir. Fakat buradaki gerçek sebebi Allah bilir, söylenenler hep tahmin ve yorumdan ibarettir, rivâyete dayanmaz.[41]

ـ5ـ وعن عروة بن الجعد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسول اللّه #: الخَيْلُ مَعْقُودٌ في نَوَاصِيهَا الخَيْرُ: ا‘جْرُ وَالمَغْنَمُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود .

5. (2223)- Urve İbnu´l-Ca´d (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Atın alnına hayır bağlanmıştır: “Bu hayır), sevap ve ganîmettir. Bu hal kıyamete kadar bâkidir.”[42]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devirlerinde en iyi savaş vasıtası olan atın bu maksadla beslenmesini pek çok hadislerinde teşvik buyurmuşlardır. İbnu Hacer, bu hadisi rivâyet eden Sahâbi´nin (Urvetu´bnu Ebi´lca´d) yetmiş kadar at beslediğine işaret eder.

At beslemeye teşvik eden hadisler, bunun Allah rızası için” beslenmesini şart koşar. Bu maksadla beslenmeyecek atın hayır değil, vebal olduğu da sarih olarak ifade edilmiştir. Buhârî ve diğer kaynaklarda gelen bir hadis meâlen şöyle: “At üç kısımdır: Adam atı Allah yolunda kullanmak üzere beslemektedir. Onu çayıra veya bahçeye bağlayınca, ipi bu çayır ve bahçeden her ne yeme imkanı verirse, bu yedikleri ona hep sevap yazılır, At bu esnada ipini koparıp kaçsa, birkaç tepeyi aşsa, bu sırada bıraktığı mayısları, hasıl ettiği izleri sahibine ücret olur. At, bir nehri geçerken su içse, adam sulamak niyetinde olmamış bile bulunsa bu da ona hasenât ve sevap olur.

Atın vebal olduğu kimseye gelince, bu atı fahr, gösteriş ve müslümanlara düşmanlık maksadıyla besleyen kimsedir. Böyle bir at besleyene yüktür, vebaldir.”

Hadisin Müslim ve Nesâî´deki vechinde sahibine (ateşe karşı setr ve) örtü olan atın, nakil ihtiyacını görmek, başkasına muhtaç olmamak, zenginliğin gereğini yerine getirmek gibi maksadlarla beslenen, komşu ve dostların ihtiyaçları olduğu zaman sakınılmayan, bazı yorumlarda zekâtı verilen attır.

Ahmed İbnu Hanbel´in bir rivayeti bu hususta câmî bir muhtevadadır: “Atın alnına hayır bağlanmıştır. Bu Kıyâmete kadar ebediyyen böyle olacaktır. Kim onu Allah yolunda kullanmak maksadıyla edinir, Allah yolunda harcadığını düşünerek onun için harcarsa artık atın açlığı da tokluğu da, suya kanması da susaması da, çıkardığı mayısları da bevlleri de Kıyamet günü, besleyenin mizanında kurtuluştur. Kim de onu gösteriş için, desinler için, tereffüh ve eğlence için beslerse, artık hayvanın açlığı da tokluğu da, suya kanması da susaması da, çıkardığı mayısları da, bevlleri de Kıyamet günü sahibinin mizanında hüsrandır.”

Şârih Hattâbî der ki: “Bu hadis, at edinmek suretiyle kazanılan malın, en hayırlı, en temiz mal olduğuna işaret eder. Araplar “mal”ı hayır diye de isimlendirirler.”

Kadı İyâz, bu hadise dayanarak: “Hayır atın alnında bağlı olduğuna göre, atda uğrsuzluk olamaz. Öyle ise: “Uğursuzluk üç şeydedir: Kadın, at ve ev” hadisinde kastedilen atın cihad atı olmaması muhtemeldir. Zîra bu maksadla hazırlanan at hayır ve bereketle has kılınmıştır, onda uğursuzluk olamaz.” Zürkânî der ki: “Veya şöyle de söylenebilir: “Hayır ve şerrin aynı zatta ictimâı mümkündür. Hayır, ücret (sevap) ve ganimetle tefsir edilmiştir. Bu durum, aynı atla insanların uğursuzluk çıkarmalarına mâni değildir.”[43]

ـ6ـ وعن عُتْبَةَ بن عبداللّه السلمى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: َ تَقُصُّوا نَوَاصِىَ الخَيْلِ وََ أعْرَافَهَا وََ أذْنَابَهَا فإنَّ أذْنَابَهَا مَذَابُّهَا، وَمَعَارِفَهَا دِفَاؤُهَا، ونَوَاصِيهَا مَعْقُودٌ فِيهَا الخَيْرُ[. أخرجه أبو داود .

6. (2224)- Utbe İbnu Abdillah es-Sülemî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Atın alnındaki tüyleri kesmeyin (boynunun üstündeki) yeleleri de kesmeyin, kuyruğundaki tüyleri de. Çünkü kuyruğu sinekleri vs. kovalar, yeleleri onu ısıtan elbisesidir, alnı ise orada hayır bağlıdır.”[44]

ـ7ـ وعن جرير رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأيْتُ النَّبىَّ # يَلْوِى نَاصِيَةَ فَرَسٍ بِأصْبُعِهِ وَيَقُولُ: الخَيْلُ مَعْقُودٌ في نَوَاصِيهَا الخَيْرُ إلى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، ا‘جْرُ وَالْغَنِيمَةُ[. أخرجه مسلم والنسائى .

7. (2225)- Hz. Cerîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı atın alnındaki tüyleri parmaklarıyla bükerken gördüm. Büküyor ve şöyle diyordu: “Atın alnına Kıyamet gününe kadar hayır bağlanmıştır. Bu hayır sevap ve ganimettir.”[45]

ـ8ـ وعن يحيى بن سعيد قال: ]رُؤِىَ النَّبىُّ # يَمْسَحُ وَجْهَ فَرسِهِ بِرِدَائِهِ. فَقِيلَ لَهُ في ذلِكَ فقَالَ: إنِّى عُوتِبْتُ اللّيْلَةَ في الخَيْلِ[. أخرجه مالك .

8. (2226)- Yahya İbnu Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ridası ile atının alnını okşadığı görüldü. Bunun sebebi sorulunca şu cevabı verdi:

“Ben bu gece at mevzuunda azarlandım.”[46]

AÇIKLAMA:

Zürkânî´nin şerhte kaydettiği bir başka rivayette mesele biraz daha açıklık kazanmaktadır: “Cebrail geceleyin, ata hor muamele sebebiyle beni azarladı.” Vak´anın rüyada veya uyanıklık halinde olabileceği, ancak uyanıklık halinde olmasının kuvvetli ihtimal olduğu belirtilir.

Bu rivayetler Resûlullah´ın ata olan sevgisini de göstermektedir. Nesâî´nin Hz. Enes (radıyallâhu anh)´ten kaydettiği bir rivayet şöyledir: “Resûlullâh´a kadınlardan sonra en ziyade sevgili olan şey at idi.” İbnu Abdilberr, Resûlullah´ın at hakkında kullandığı övücü ifadeleri başka hiçbir hayvan hakkında kullanmadığını, dolayısiyle bu hadiste, atın, diğer hayvanların hepsine tafdil edildiğini söyler.[47]

ـ9ـ وعن أبى ذرّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسُولُ اللّه #: مَا مِنْ فَرَسٍ عَرَبِىٍّ إّ يُؤْذَنُ لَهُ عِنْدَ كُلِّ سَحَرٍ بِكَلِمَاتٍ يَدْعُو بِهِنَّ: اللَّهُمَّ خَوَّلْتَنِى مَنْ خَوَّلْتَنِى مِنْ بَنِى آدَمَ وَجَعَلْتَنِى لَهُ فَاجْعَلْنِى أحَبَّ أهْلِهِ وَمَالِهِ إلَيْهِ، أوْ مِنْ أحَب أهْلِهِ وَمَالِهِ إلَيْهِ[. أخرجه النسائى .

9. (2227)- Hz. Ebû Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hiçbir Arabî at yoktur ki, her seher vaktinde şu kelimelerle dua etmesine izin verilmesin: “Ya Rabbi, Beni insanoğlundan dilediğine temlîk ettin, beni onun malı kıldın. Öyleyse beni, ona onun en sevgili malı, en sevgili ehli kıl” veya “Beni ona, onun en sevgili malından ve ehlinden biri kıl.”[48]

AÇIKLAMA:

Senet yönüyle hasen olan bu hadisi Nesâî, “Atın duası” adını verdiği bâbta kaydeder. [49]

ـ10ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ النَّبىُّ # يُسَمى ا‘نْثى مِنَ الخَيْلِ فَرَساً[. أخرجه أبو داود .

10. (2228)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dişi ata feres derdi.”[50]

ـ11ـ وعن سَهْل بن سعد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ لِرَسُولِ اللّهِ # فَرَسٌ في حَائِطِنَا يُقَالُ لَهُ اللَّخِيفُ[. أخرجه البخارى.وَيُرْوَى بِالحَاءِ والخَاءِ مُكَبَّراً وَمُصَغَّراً.

11. (2229)- Sehl İbnu Sa´d (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bizim bahçemizde bir atı vardır, adı el-Lahîf idi.”[51]

AÇIKLAMA:

Rivayetin Buhârî´deki aslında atın adı Lahîf olduğu gibi Luhayf olduğu da kayıtlıdır. Luhayf (noktasız “ha” ile) olduğu takdirde uzun kuyruklu mânasında kullanılmış olabileceğini bazı şârihler ifade eder, çünkü kelimenin aslı, yerde sürünmek mânasını ifade etmektedir. Lahîf (noktalı “hı” ile) olduğu takdirde uygun bir mâna verilememiştir. Ancak İbnu Hacer, “hı” yerine “cim” ile Lacîf şeklinde bazı rivayetlerde geldiğini, bunun ise demir kısmı geniş olan ok mânasına geldiğini İbnu´l-Esîr´den naklen kaydeder. Dolayısiyle at, sür´ati sebebiyle “ok” diye isimlenmiş olabilmektedir.

Bir başka rivayette mezkur bahçede Resûlullah´ın üç atının bulunduğu, atların Lizâz, ez-Zarif, ve el-Luheyf diye tesmiye edildikleri belirtilir.[52]

ـ12ـ وعن علي رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أُهْدِيَتْ للنَّبىِّ # بَغْلَةٌ فَرَكِبَهَا. فَقُلْتُ لَهُ: لَوْ حَمَلْنَا الحُمُرَ عَلى الخَيْلِ فَكَانَتْ لَنَا مِثْلَ هذِهِ؟ فقَالَ: إنَّمَا يَفْعَلُ ذلِكَ الَّذِينَ َ يَعْلَمُونَ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

12. (2230)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bir katır hediye edilmişti, ona bindi. Ben kendisine:

“Eşekleri atlara aşırtsak da bunun gibi katırlar elde etsek olmaz mı ” dedim. Şöyle cevap verdi:

“Bunu (şeriatın bu meseledeki hükmünü) bilmeyenler yapar.”[53]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in katıra binmekle beraber, merkeble atın çiftleştirilerek katır elde edilmesini hoş karşılamadığını ifade etmektedir. Hattâbî merhum Resûlullah´ın kerâhetinin sebebini şöyle izah eder: “Eğer merkebler atlara bindirilecek olursa, atların sayısı azalır, artmaları kesilir ve atlardan hasıl olan faydalar muattal olur. Halbuki at, binmede, hızlı gitmede, takipte, cihadda, ganimetler elde etmede kendisine muhtaç olunan bir hayvandır. Üstelik eti de yenir. Daha başka faydaları da var. Katırda bu faydaların hepsi yoktur. Öyle ise, ondan istifadenin artması için neslinin çoğalması gerekir.”

Tîbî de şöyle der: “Belki de ata merkebi bindirmek câiz değildir de, katıra binmek ve ona sahip olmak câizdir. Nitekim resim de böyle; onu yapmak haramdır, ama minder ve halı üzerine işlenmiş olanları kullanmak mübahtır.”

2- Resûlullah´ın “Bunu, bilmeyenler yapar” sözü ile “Şeriatin bu husustaki ahkamını bilmeyenler, evlâ ve hikmete uygun olanı bilmeyenler” kastedildiği belirtilir. Ayrıca kerâhetin sebebi hususunda: “Âdi olanı, hayırlı olanla değiştirmek” olduğu için dahi denmiştir.

3- Bu hadisten hareketle katır beslemenin câiz olduğuna hükmedilmiştir. Zîra Resûlullah´ın bindiğini ifade etmektedir. Katıra binmek câiz olmasaydı Efendimiz de binmezdi. Ayrıca, Kur´ân-ı Kerîm dahi, katırın binek olarak yaratıldığını zikreder: “Sizin için atları, katırları ve merkebleri binek ve süs hayvanları olarak yaratmıştır…” (Nahl 8). [54]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/47.

[2] Ebû Dâvud, Cihad: 67, (2574); Tirmizî, Cihâd: 22, (1700); Nesâî, Hayl: 14, (6, 226, 227); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/48.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/48.

[4] Ebû Dâvud, Cihâd: 67, (2577); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/49.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/49.

[6] Ebû Dâvud, Cihâd: 67, (2576); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/49.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/49.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/49-50.

[9] Ebû Dâvud, Cihâd: 69, (2579); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/51.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/51-52.

[11] Buhârî, Cihâd: 59, Rikâk: 38; Ebû Dâvud, Edeb: 9, (4802); Nesâî, Hayl:14, (6, 227); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/52.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/52-53.

[13] Müslim, İmâret 169, (1919); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/53.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/53-54.

[15] Ebû Dâvud, Cihâd: 24, (2513); Tirmizî, Fedâilu´l-Cihâd: 11, (1637); Nesâî, Cihâd: 26, (6, 28), Hayl: 8, (6, 222, 223); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/54.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/54.

[17] Ebû Dâvud, Cihâd: 24, (2513); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/55.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/55.

[19] Buhârî, Cihâd: 78, Enbiyâ: 12, Menâkıb: 4; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/56.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/56-57.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/57.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/57-58.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/58-59.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/59.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/59-61.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/61-62.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/62.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/62.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/62-63.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/63-64.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/64-65.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/65-67.

[33] Ebû Dâvud, Cihâd: 44, (2544); Nesâî, Hayl: 3, (6, 218, 219)

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/68-69.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/69.

[36] Tirmizî, Cihâd: 20, (1696, 1697); İbnu Mâce, Cihâd: 14, (2789); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/69-70.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/70.

[38] Ebû Dâvud, Cihâd: 44, (2545); Tirmizî, Cihâd: 20, (2454); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/70.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/70.

[40] Müslim, İmâret: 102, (1875); Ebû Dâvud, Cihâd: 46, (2547); Tirmizî, Cihâd: 21, (1698); Nesâî, Hayl: 4, (6, 219); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/71.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/71.

[42] Buhârî, Cihâd: 43, 44, Humus: 8; Müslim, İmâret: 98, (1873); Tirmizî, Cihâd: 19, (1694); Nesâî, Hayl: 7, (6, 222); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/71.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/72-73.

[44] Ebû Dâvud, Cihâd: 43, (2542); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/73.

[45] Müslim, İmâret: 97, (1872); Nesâî, Hayl: 7, (6, 221); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/73.

[46] Muvatta, Cihâd: 47, (2, 468); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/73.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/73-74.

[48] Nesâî, Hayl 9, (6, 223); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/74.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/74.

[50] Ebû Dâvud, Cihâd: 45, (2546); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/74.

[51] Buhârî, Cihâd: 46; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/75.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/75.

[53] Ebû Dâvud, Cihâd: 59, (2565); Nesâî, Hayl: 10, (6, 224); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları :8/75.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/75-76.

Share.

About Author

Leave A Reply