Namazla İlgili Hadisler-3

0

BEŞİNCİ FASIL

ME´MUMLA (İMAMA UYAN) İLGİLİ HÜKÜMLER

SAFLARIN TERTİBİ, İKTİDANIN ŞARTLARI VE ME´MÛMUN ÂDABI HAKKINDA

ـ1ـ عن أبى مسعود البدرى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ رَسُولُ اللّهِ # يَمْسَحُ مَنَاكِبَنَا في الصََّةِ يَقُولُ: اسْتَووُا وََ تَخْتَلِفُوا فَتَخْتَلِفُ قُلُوبُكُمْ لِيَلِيَنِى مِنْكُمْ أُولُوا ا‘حَْمِ وَالنُّهى، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ. قالَ: أبُو مَسْعُودٍ: فَأنْتُمُ الْيَوْمَ أشَدُّ اختَِفاً[. أخرجه مسلم، وأبو داود والنسائى .

1. (2810)- Ebû Mes´ûd el-Bedrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazda omuzlarımıza eliyle dokunur ve:

“Düzgün olun, karışık durmayın, sonra kalblerinize de karışıklık ve ihtilaf girer. Hemen arkama, sizden akıl ve dirâyet sahibi olanlar dursun. Sonra tedricen bunları takibedenler, sonra da onları takıbedenler dursun” derdi.”

Ebû Mes´ud ilave eder: “Bugün sizler ihtilafta çok ilerisiniz.”[851]

AÇIKLAMA:

Dinimiz namazda safların düzgün olmasına çokca ehemmiyet vermiştir. Bu rivâyet Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namaza başlarken cemaati kontrol edip, eliyle uyarı ve düzeltmelerde bulunduğunu göstermektedir. Dahası, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) saflardaki karışıklığın kalplere de intikal edip, ihtilaflara sebep olacağına dikkat çekiyor; fikrî ve mânevî insicâmın, maddî intizam ve düzenden geçtiğine irşad buyuruyor. Tîbî der ki: “Hadis, kalbin âzâlara bağlı olduğunu, âzâlar karışıklığa düşünce kalplerin de karışacağını, karışan kalplerin fesada uğrayıp reis olması haysiyetiyle hepsini fesada sevkedeceğini ifade eder.” Resûlullah bu maddî tertipde, riâyet edilmesi gereken içtimâî hiyerarşiyi de gösteriyor: Ön safa ve hemen imamın arkasına akılca, dirâyetce mevkice, itibarca ileri olanlar durmalıdır; buna tedrîcen diğer saflarda da riâyet edilmelidir.

Nevevî der ki: “Bu hadiste, efdal olanın daha az efdale takdimi görülmektedir. Çünkü onlar ikrâma (yani kıymet verilmeye, hürmet edilmeye) daha layıktırlar. Ayrıca, ola ki imam (zuhûr eden bir özrü sebebiyle) yerine birini getirme ihtiyacı duyar; bu durumda da efdal olan evlâdır. Ve keza imamın hata, unutma gibi hallerinde onu ikâz etme işini de efdal olan daha iyi yapar, gayrısı yapamaz…”

Başka rivâyetler de gözönüne alınınca, “büyük”lerin sadece namazlarda değil her çeşit içtimâî tezâhürlerde, cemiyet ve cemaatlerde “daima öne” alınmasının sünnet olduğu görülür. Resûlullah “Küçüklerimize merhamet, büyüklerimize hürmet etmeyen bizden değildir” buyurur. “Bereket büyüklerimizdedir.” “Büyüğü büyükle” nevinden Efendimizin tavsiyesi çoktur.[852]

ـ2ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسولَ اللّهِ # قالَ: لِيَلِيَنِى مِنْكُمْ أُولُوا ا‘حَْمِ وَالنُّهى، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، وَإيَّاكُمْ وَهَيْشَاتِ ا‘سْوَاقِ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي.»النُّهى«: العقول وا‘لباب.و »هَيْشَاتُ ا‘سْوَاقِ«: اختط، وكثرة اللفظ .

2. (2811)- İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Benim hemen arkama sizden akıl ve dirâyet sahipleri dursun. Sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenler dursun. Çarşıların karışıklığından sakının.”[853]

AÇIKLAMA:

1- Ahlâm ve nühâ aynı mânaya gelir, bu da akıllar demektir. Ancak bazı âlimler, ulu´l-Ahlâm´la büluğa erenlerin kastedildiğini, ulu´n-Nühâ ile de ukalâ yani akıllıların kastedildiğini söylemiştir. Dilimizde bunu, yerine göre aklı başında olanlar, yaşını başını alanlar gibi tabirlerle karşılamak mümkündür. Biz hadiste akıl ve dirâyet sahipleri diye çevirmeyi daha muvafık bulduk. Şüphesiz bununla ilimce, tecrübe, mevki ve makamca ve hatta yaşça daha ileri olanlar, kısaca müslümanlarca “büyük” addedilenler kastedilmektedir. Hemen belirtelim ki sırf yaşça büyüklük bu meselede mutlak bir öncelik sağlamaz. İlimce, yetkice, makamca önde olan yaşça küçük de olsa “büyük” sayılmıştır.

“Onu takip edenler den maksad, belirtilen vasıflarda akıl ve dirâyet sahiplerine yakın olanlar demektir.

Resûlullah bu derecelemenin ehemmiyetini takrir için “onu takip edenler” tabirini üç kere tekrar buyurmuştur. Yani büyüklük sıralamasına tedrîcen riâyet edilecektir.

2- Heyşâtu´l-evsâk, çarşıların kargaşası diye çevirdiğimiz bu tabirle Nevevî´ye göre, çarşılardaki düzensizlikler, bağırıp çağırmalar, münâkaşa ve ihtilaflar, fitneler, aldatmacalar vs. hepsi kastedilmiş olmaktadır. Bazı âlimler: “Bu tabirle, çarşıdaki ihtilât´ın yani büyükküçük, aklı başında olan-olmayan, kadın-erkek herkesin karışıklığı kastedilmiş, namazda böyle olunmaması irşad edilmiştir” demiştir. Gerçekten de ilk safları erkekler, arka safı çocuklar, en son kısmı da kadınlar tutar. Namazda bunların karışması mevzubahis olmaz. Erkekler de kendi aralarında akıl ve dirâyet sahipleri ve ondan sonra da tekrar üç mertebe zikredilen derecelenme içerisinde yerlerini alacaklardır. Şârih Tîbî, bu sakınma emrinde, “nefislerinizi namaz esnasında çarşıpazarın meseleleriyle meşgul etmekten koruyun. Zîra bu beni takib etmenize mâni olur” mânasını görmenin de câiz olduğunu söyler.[854]

ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]صَلَّيْتُ مَعَ النّبىِّ # فَقُمْتُ عَنْ يَسَارِهِ فَأخذَ بِذُؤَابَتِى فَجَعَلَنِى عَنْ يَمِينِهِ[. أخرجه الستة .

3. (2812)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte (bir gece) namaz kıldım. Soluna duruvermiştim, perçemimden tutarak sağına koydu.”[855]

AÇIKLAMA:

1- Bazı rivâyetlerde daha sarîh geldiği üzere, İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) bir gece teyzesi Meymûne´nin -ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevceleridir- yanında geceler. Resûlullah mûtadı üzere gece kalkıp abdest alır ve namaza durur. Aynı odada misafir edilen çocuk İbnu Abbâs da kalkıp abdest alarak Resûlullah´a iktida eder. Ancak Efendimizin sol tarafında yer alır. Rivâyette görüldüğü üzere, perçeminden (bazı rivâyette “eli”nden, bazısında “başı´”ndan, “kulağı”ndan) tutup arkasından dolaştırarak sağ tarafına alır.

2- Rivâyet pek çok hüküm ihtiva etmektedir. Buhârî´de hadisin yirmiye yakın yerde tekerrür etmiş olması, hadisin ihtiva ettiği fıkhın çokluğunu göstermeye yeterlidir. Bazıları şöyle:

* İmam cemaatle kıldırmaya niyet etmese de ona uymak mümkündür. Sonradan cemaate niyet edilebilir. Sadece Ahmed İbnu Hanbel bunu nafilede caiz görür, farzda görmez.

* Me´mûm tekse imamın sağına, imama yakın ve hizasında bulunur. Âlimler, me´mûm imamın tam hizasında mı durmalı, yoksa az gerisinde mi durmalı İhtilaf etmişlerdir. Bu rivâyette bu husus sarîh değilse de bazı vecihlerinden “tam hizası” hükmüne delil çıkarılmıştır. İbrahim Nehâî: “İmama uyan tek kişi, arkasına durur, rükûya gittikten sonra, kavuşursa sağına durur” demiştir. Nehâî´nin bu hükme “ikinci bir şahıs da gelebilir” düşüncesiyle gittiği tahmin edilmiştir.

* Namazda iken imamın, sol tarafına duran kimseyi sağına alması, namazını bozan bir amel değildir, amel-i yesirdir.[856]

ـ4ـ وعن علقمة وا‘سود أنهما قا: ]اسْتَأذَنَّا عَلى ابنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فأذِنَ لَنَا، ثُمَّ قَامَ فَصَلّى بَيْنِى وَبَيْنَهُ، ثُمَّ قالَ: هكَذَا رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ #، فَعَلَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

4. (2813)- Alkame ve el-Esved dediler ki: “İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) un yanına girmek için kendisinden müsaade istedik. Bize izin verdi. Sonra kalkıp ikimizin arasında namaz kıldı. Sonra da: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın böyle yaptığını gördüm” dedi.”[857]

AÇIKLAMA:

Hadisi Ebû Dâvud, üç kişi beraber namaz kılarsa ne şekilde durmaları gerektiğine dair başlık attığı bir bâbta kaydeder. Hadiste geçen فَصَلَّى بَيْنِى وَبَيْنَهُ ibaresini ikimizin arasında namaz kıldı diye tercüme ettik. Daha açık mâna şudur: “İbnu Mes´ud, Alkame ile Esved´in arasına durarak namaz kılmıştır.” Yani üçü de yan yana durmuş, İbnu Mes´ud ortada yer almıştır, öne geçmemiştir. İbnu Sîrîn bu şekilde duruşlarını yer darlığı ile izah etmiştir. Nevevî bu tarzın bütün imamlara aykırı düştüğünü söyler. Zîra der, sahâbe devrinden bu güne kadar, bütün fakihler, imamdan maada iki kişi cemaat olursa onların arkada saf yapacaklarını söylemiş, Alkame ve Esved´e bu görüşlerinde muhalefet etmiştir.

Hadisin Müslim´deki vechinde, Alkame ve Esved´in İbnu Mes´ud´a ittibâen rükûda avuçlarını üst üste koyarak uyluklarının arasına yerleştirip, kollarını da dizlerine yapıştırdıkları belirtilir. Ulemâ bu tarza da muhalefet etmiştir (2589 numarada geçti).[858]

ـ5ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رسُولُ اللّهِ #: خَيْرُ صُفُوفِ الرِّجَالِ أوَّلُهَا، وَشَرُّهَا آخِرُهَا، وَخَيْرُ صُفُوفِ النِّسَاءِ آخِرُهَا، وَشَرُّهَا أوَّلُهَا[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

5. (2814)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Erkeklerin teşkil ettiği safların en hayırlısı birinci saftır. En kötüsü de en son saftır. Kadınların teşkil ettikleri safların en hayırlısı en son saftır, en kötüsü de en öndekidir.”[859]

AÇIKLAMA:

1- Ön safın erkekler için hayırlı olması, imama yakınlığı ve kadınlara uzaklığı sebebiyledir. Üstelik ön safta olanlar camiye daha erken gelmiş olma durumundadırlar. Son safın kötülüğü, kadınlar safına yakınlığı ve imamdan uzaklığı sebebiyledir. Ayrıca burada yer alanların mescide daha geç gelme durumları vardır.

Nevevî meseleye şöyle bir vuzuh getirir: “Erkeklere ait ön saflar her hâl ü kârda her zaman en hayırlıdır, arka saflar da daima kötüdür. Fakat kadın safları hakkında durum böyle değildir. Onların ön safı, erkeklerle aynı yerde namaz kılma durumuna bağlıdır. Eğer onlar erkeklerden tamamen ayrı bir şekilde namaz kılıyorlarsa, onların safları da erkeklerin saflarının hükmüne tâbidir: Ön saf en hayırlı saftır, arka saf en kötü saftır.”

2- Saflar için şerli veya kötü kelimelerinin kullanılması mecazidir, yani sevabca daha azdır demektir. Hakiki mânada şerli olması mevzubahis olamaz.[860]

ـ6ـ وعن النعمان بن بشير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَتُسَوُنَّ صُفُوفَكُمْ أوْ لَيُخَالِفَنَّ اللّهَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ، أوْ قَالَ: وُجُوهِكُمْ[. أخرجه الخمسة .

6. (2815)- Nu´man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ya saflarınızı düzeltirsiniz ya da Allah kalplerinize muhalefet atar -veya yüzlerinize…” demişti.”[861]

AÇIKLAMA:

1- Safları tesviye etmek (düzeltmek)ten maksad, saf tutanların aynı şekilde düzgün durmalarıdır veya safda mevcut açıklıkları kapamaktır. Bu da omuzlar değecek şekilde sık durmakla olur. Bu husus 2817 numaralı hadiste biraz daha açıklanacak.

2- Hadiste ifade edilen vaîd (tehdid) hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazı âlimler “Hadisi, zâhiri üzere anlamak gerekir, maksad yüzü ense tarafına koyarak veya buna benzer bir şekilde tabiî yaratılış yerinin değiştirilmesi yoluyla yüzün düzeltilmesidir” demiş ve başka bir hadis örnek verilmiştir: “İmamdan önce secdeden başını kaldıranların başlarını, Allah Kıyâmet günü eşek başına tahvil edecektir.” Buradaki vaîdle önceki vaîd mahiyetce birbirine benzetilmiştir.

Burada dikkat çekilecek bir incelik, beyan edilen vaîdin, işlenen cinâyet cinsinden olmasıdır. Burada muhalefet mevcuttur. Bazı âlimler bu noktadan hareketle cemaatle kılınan namazda tesviyenin vacib olduğunu söylemiştir.

Hadisin zâhire hamlini te´yid eden bir rivâyet Ahmed İbnu Hanbel´de gelmiştir: “Ya safları düzeltirsiniz ya da yüzleriniz silinir (yok edilir).” Bu meseleye şu âyetten de delil getirerek hadis de zâhirin esas alınmasını söyleyen âlim olmuştur: “Yüzleri silip arkaya çevirerek enseler gibi dümdüz yapmadan..” (Nisâ 47).

Hadisi mecaza hamledenler de olmuştur. Nevevî der ki: “Hadisin mânası şudur: “Aranızda düşmanlık ve buğz ve kalplerinize ihtilaf konulur.” Nitekim”falanın yüzü bana karşı değişti”deyince “Onun yüzünde, bana nefret zâhir oldu” anlaşılır. Zîra saflardaki muhalefetleri, zevâhirdeki muhalefeti ifade eder, zahirdeki ihtilaf da batında ihtilâflara sebep olur.”

Nevevî, bu te´vili Ebû Dâvud ve başka kaynaklarda gelen şu rivâyetin te´yid ettiğini söyler: “Ya da Allah kalplerinize muhalefet atar.”

Kurtubî de hadisi “İftiraka (ayrılığa) düşersiniz” diye anlamıştır.

Görüldüğü üzere her görüşün bir haklı yönü var. Birine doğru derken diğerini reddetmek mümkün değildir. İbnu Hacer´in belirtiltiği üzere “safta birinin diğerinden öne geçmesi, kibir zannı uyandırır, bu ise kalbi ifsad eder ve kopmaya dâvet çıkarır.”[862]

ـ7ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: سُوُّوا صُفُوفَكُمْ، فإنَّ تَسْوِيَةَ الصَّفِّ مِنْ تََمَامِ الصََّةِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

7. (2816)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Saflarınızı düzgün kılın, zîra safların düzeltilmesi namazın kemalin(i sağlayan şartlar)dandır.”[863]

ـ8ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: أقِيمُوا الصُّفُوفَ، وَحَاذُوا بَيْنَ المَنَاكِبِ، وَسُدُّوا الخَلَلَ، وَلِينُوا بأيْدِى إخْوَانِكُمْ، وََ تَذَرُوا فُرُجَاتِ الشَّيْطَانِ، وَمَنْ وَصَلَ صَفّاً وَصَلَهُ اللّهُ، وَمَنْ قَطَعَهُ قَطَعَهُ اللّهُ[. أخرجه أبو داود بطوله، والنسائِى من قوله: من وصل إلى آخره.»فُرُجَاتِ الشَّيْطَانِ«: هى الخلل التي تكون بين المصلين في الصفوف .

8. (2817)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Safları düz kılın, omuzları bir hizaya getirin, aradaki boşlukları kapatın, kardeşlerinizini (sizi düzeltmeye çalışan) ellerine arşı nezâketli olun. Arada şeytan gedikleri bırakmayın. Kim safa kavuşursa Allah ona kavuşur. Kim de saftan koparsa Allah da ondan kopar.”[864]

AÇIKLAMA:

1- Safların düz tutulmasından anlaşılan husus burada açıklık kazanıyor: Omuzlar bir hizada olacak, öne arkaya kaçan olmayacak, saftaki şahıslar arasında boşluk olmayacak yani kollar aşağı salınmış vaziyette durunca sağ ve soldaki kimselerin kollarına değecek.

2- Kardeşlerin ellerine yumuşak (veya nezâketli) davranmak demek, safı düzeltmek için, bizi ileri veya geri iten bir el olursa hemen itaat edip ileri veya geri kaymak demektir.

Bundan şu da anlaşılmıştır. Saf dolmuşken, arkadan gelen biri, safda boş yer bulamazsa, tek başına durmaması için ön saftan birini çekip, arkada iki kişilik bir saf teşkil eder. Bu, Peygamberimizin emridir. Öyleyse hadis demek istiyor ki: “Siz safta iken arkadan bir el sizi geri çekiyorsa ona hemen inkıyad edin, geride saf yapmak üzere arkaya çekilin, bu meselede zorluk çıkarmayın.”

3- “Saffa kavuşursa” tâbiri, saftaki açıklığı sağa sola kaymak sûretiyle kapatırsa demektir. Saftan kopmak, saftaki açıklığı kapamamak veya öne, arkaya veya bir yana kayarak açıklık meydana gelmesine sebep olmaktır.

Âlimlerimiz safa kavuşmayı sadece açıklığı kapamak olarak anlamamış, safa girmek, safda hazır olmak, yer almak olarak da anlamıştır. Saftan kopmayı da yine safa gelmemek olarak anlamışlardır.

Allah´ın kavuşması veya kopması, rahmetiyle muamele etmesi veya rahmetini esirgemesidir (el-iyâzu billah).[865]

ـ9ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ #: خِيَارُكُمْ ألْيَنُكُمْ مَنَاكِبَ في الصََّةِ[. أخرجه أبو داود .

9. (2818)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız, namazda omuzları en yumuşak olandır.”[866]

AÇIKLAMA:

Omuzu yumuşak olmak, safta iken birisi safı düzeltmek için sözle veya elini omuzuna koyarak müdahale edecek olsa gerekene hemen uymaktır. Hattâbî, bu tabiri şöyle anlamıştır: “Namazda sükûnet ve itmi´nânda olmak, sağa sola bakmayıp, omuzunu başkasının omuzuna sürtmemektir. Bir diğer vecih de şu olabilir: Gedikleri kapamak için yer darlığı sebebiyle safların arasına girmek isteyene mâni olmamak, bilakis bu gayesinde ona imkân tanımak, safların sağlamlaşması ve kalabalığın daha da sıklaşması için onu omuzuyla itmemek..”[867]

ـ10ـ وعن وابصة بن معبد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأى رَسُولُ اللّهِ # رَجًُ يُصَلِّى خَلْفَ الصَّفِّ وَحْدَهُ: فَأمَرَهُ بإعَادَةِ الصََّةِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

10. (2819)- Vâbisa İbnu Ma´bed (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah bir adam gördü, safın gerisinde tek başına namaz kılıyordu. Ona namazını yeniden kılmayı emretti.”[868]

AÇIKLAMA:

Safın arkasında tek başına namaz kılan me´mûmun durumu hakkında selef ihtilaf etmiştir. Bazıları: “Ne caizdir ne de sahihtir” demiştir. Böyle diyenler meyanında Nehâî, Hasan İbnu Sâlih, Ahmed, İshak, Hammâd, İbnu Ebî Leylâ, Vekî sayılabilir.

Bazıları da, bunu caiz görmüştür. Hasan Basrî, Evzâî, Mâlik, Şâfiî, Ashâbu´r-Rey bunlardandır.

“Caiz değil” diyenler, sadedinde olduğumuz hadise dayanırlar.

Keza Ahmed ve İbnu Mâce´nin tahric ettiği bir başka hadiste geçen şu ibare de bu görüşe delil kılınmıştır: “Namazına yönel, safın arkasında münferid namaz kılınmaz.”

Safın gerisinde münferidin kılacağı namaza “sahihtir” diyenlerin delili, Ebû Dâvud´da, Ebû Bekre (radıyallâhu anh)´den yapılan bir rivâyettir. Orada Ebû Bekre mescide girdiği zaman Resûlullah´ın rükû yapmakta olduğunu, (rükuda yetişebilmek için) safa varmadan hemen rükûya vardığını, sonra durumu Resûlullah´a açınca, Aleyhissalâtu Vesselâm´ın: “Allah senin hırsını artırsın, artık iade etme..” dediğini görmekteyiz.

Âlimler, bu durumda verilen iade emrini, evla olana devamda mübâlağa için menduba hamletmişlerdir. İbnu Hacer der ki: “Ahmed ve başka bazısı bu iki hadisin arasını bir başka tarzda te´lif ettiler. Şöyle ki: “Ebû Bekre´nin hadisi âmm olan Vâbisa hadisini tahsis eder. Öyleyse, kim safın gerisinde münferid olarak namaza başlar sonra da rükû´dan kalkmazdan önce safa dahil olursa ona iade gerekmez, tıpkı Ebû Bekre hadisinde olduğu gibi… Aksi takdirde Vâbisa hadisinin âmm olan hükmü gereğince iade vacib olur.”[869]

ـ11ـ وعن أبى سعيد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَأى النّبىُّ # في أصْحَابِهِ تَأخُّراً فقَالَ: تقَدَّمُوا فَائْتَمُّوا بِى، وَلْيَأتَمَّ بِكُمْ مَنْ بَعْدَكُمْ. َ يَزَالُ قَوْمٌ يَتَأخَّرُونَ حَتَّى يُؤَخِّرَهُمُ اللّهُ[.

11. (2820)- Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ashâbında bir gerileme görmüştü:

“İlerleyin bana uyun. Sizden sonrakiler de size uysunlar. Bir kavm gerilemeye devam eder eder de Allah da onları geriletiverir” buyurdu.”[870]

AÇIKLAMA:

“Sizden sonrakiler de size uysun” demek, beni göremeyecek olanlar sizden görüp size uysunlar demektir. Hadisten, imamı göremeyen cemaatin, gördükleri cemaate bakarak imama iktida edebileceği hükmü çıkarılmıştır. Şa´bî gibi bazıları cemaatin cemaate uymasını câiz görmüştür. Her saf, arkasındaki safın imamıdır. Bu görüşü çoğunluk reddeder. Hadis, imamdan geri kalmayı zemmetmektedir.

Hadisin sonunda ifade edilen “Allah´ın, gerileyenleri geriletmesi”, onları cemaat feyzinden ve sevabından mahrum bırakması demektir.[871]

ـ12ـ وعن جابر بن سمرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ: أَ تَصُفُّونَ كَمَا تَصُفُّ المََئِكَةُ عِنْدَ رَبّهِمْ. قُلْنَا: وَكَيْفَ تَصُفُّ المََئِكَةُ؟ قالَ: يُتِمُّونَ الصُّفُوفَ المُقَدَّمَةَ، وَيَتَراصُّونَ في الصّفِّ[. أخرجهما مسلم وأبو داود والنسائى

»التراصُّ«: اجتماع وانتظام.قال اللّه تعالى: »كَأنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ«. أى متصل بعضه ببعض .

12. (2821)- Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Meleklerin Rabbleri indinde saf tutmaları gibi siz de saf tutmaz mısınız ” Biz:

“Melekler nasıl saf tutarlar ” dedik.

“Onlar dedi, ön safları tamamlarlar ve safda muntazam dururlar.”[872]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, meleklerin Cenâb-ı Hakk´a ibadetlerini yaparken veya Arş-ı Rahmân´ın çevresinde kıyam ederken saflar şeklinde durduklarını ifade etmekte ve saf şekillerini açıklamaktadır: Ön saflarda boşluk yok ve saflar düzgün.

2- Ön safların doluluğu demek, bir saf tam olarak dolmadan diğer bir saf başlatılmaz demektir.

3- Safın düzgün olması, arada boşluk bulunmaması, safta yer alanların birbirine değmesi demektir. يَتَرَ اصَّوْنَ “birbirlerine değmek” mânasına gelir. Hadiste geçen bu kelime âyette de geçmektedir: كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi yolunda, birbirine kenetlenmiş (yekpâre ve müstahkem) bir bina gibi, saflar bağlayarak çarpışanları sever” (Saff 4). Marsûs birbirine değen, yekpâreleşen demektir; kenetlenme diye de ifade edilmiştir.[873]

ـ13ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: لَوْ تَعْلَمُونَ مَا في الصَّفِّ ا‘وَّلِ مَا كَانَتْ إَّ قُرْعَةً[. أخرجه مسلم .

13. (2822)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Eğer birinci safta ne olduğunu bilseydiniz, mutlaka kur´a çekilirdi.”[874]

AÇIKLAMA:

Bazı âlimler, birinci saf´tan maksadın son safta bulunsa bile mescide ilk gelen olduğunu söylemiştir. İbnu Abdilberr: “İlk gelen, ön safta yer almasa bile sonradan gelip de zorla öne geçenden efdaldir” demişse de delilsiz iddiada bulunduğu söylenmiştir. Hadislerde geçen ilk saf ile imamı takip eden birinci saf kastedilmiştir. Bazı âlimler “imamı takip eden eksiği olmayan ilk tam saf kastedilmekte” demiştir. Şu halde esas olan birinci kaydettiğimizdir.

Âlimler ilk safa teşvikte şu maslahatları zikreder:

* Borçtan kurtulma yarışı vardır.

* Mescide erken girme vardır.

* İmama yakın olup onu dinleme, ondan öğrenme vardır.

* İmam takılırsa onu açma vardır.

* Önden geçenlerin vereceği rahatsızlıktan selamet vardır.

* Önünde olanı görmekten zihnin selamette kalması vardır.

* Secde mahallinin, öndekilerin vereceği bazı rahatsız edici şeylerden selameti vardır.

* Secde mahalli daha az çiğnendiği için daha pâktır.[875]

ـ14ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّمَا جُعِلَ ا“مَامُ لِيُؤْتَمَّ بِهِ، فإذَا كَبَّرَ فَكَبِّرُوا، وَإذَا رَكَعَ فَارْكَعُوا، وَإذَا قَالَ سَمِعَ اللّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ، فَقُولُوا: اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الحَمْدُ، وَإذَا صَلَّى قَائِماً فَصلُّوا قِيَاماً، وَإذَا صَلَّى قاعِداً فَصَلُّوا قُعُوداً أجْمَعُونَ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

14. (2823)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İmam, kendisine uyulmak için meşrû kılınmıştır. Öyleyse o tekbir getirdi mi siz de tekbir getirin. Rükûya gidince siz de rükûya gidin.” “Semi´allâhu limen hamideh” (Allah kendisine hamdedeni işitir) deyince “Allahümme Rabbenâ leke´lhamd” (Ey Rabbimiz hamdler sanadır) deyin. O ayakta namaz kılarsa siz de ayakta kılın, oturarak kılarsa siz de hepiniz oturarak namaz kılın.”[876]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, namazda imama uyan kimsenin namazla ilgili hususlarda imamı takip etmesi gerektiğini beyan ediyor. Bu cümleden olarak:

* Tekbirlerde,

* Rükûlarda,

* Secdelerde,

* Kuûd ve ka´delerde,

* Selamlarda, imama uyulacaktır… Bunlar icra edilirken daima imam tâkip edilecek, bu sayılanlar daima imamın peşinden yapılacak ve imamdan önce yapılmamaya dikkat edilecektir. Çünkü “imam kendisine uyulmak için meşrû kılınmıştır.” Bu fiilleri imamdan önce yapanları, Resûlullah´ın şiddetle tevbih edip azarladığını müteakiben kaydedeceğimiz iki hadiste (2824-2825) göreceğiz.

* Rükûdan kalkarken imam semi´allâhu limen hamideh deyince, cemaat aynı şeyi tekrar etmeyip, Rabbenâ ve leke´lhamd diyecektir.

2- Hadiste temas edilen mühim bir husus, imam herhangi bir mazeretle oturarak namaz kıldırdığı takdirde, cemaatin de oturarak namazını kılması meselesidir.

Bu mesele ulemâ arasında oldukça fazla münâkaşa edilmiştir. Çünkü bu mevzuya müteallik hadisler çoktur ve aralarında teâruz vardır. Bazı rivâyetler, Hz. Peygamber´in oturarak namaz kılarken, cemaatin de ayakta O´na uyduğunu ifade etmektedir. Sadedinde olduğumuz rivâyette olduğu üzere, bazı rivâyetler, imam hangi hal üzere kılıyorsa, cemaatin de o hal üzere uyması gerektiğini ifade etmektedir.

İmamların ihtilafı sadece rivâyet farklılığından ileri gelmez. Vak´aların ne zaman olduğu hususundaki mübhemlik de mevzubahistir. Ayrıca bazı rivâyetlerde diğerlerinde olmayan ziyade mevcuttur. Farklılıkların, mübhemliklerin sağladığı yorum ve değerlendirme imkânı, âlimleri ihtilaflı neticelere sevketmiştir.

İbnu Hacer´in kaydına göre Ashabtan bir kısmı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra oturduğu yerde namaz kıldırmış, cemaati ise ayakta kılmışlardır. Üseyd İbnu Hudayr, Hz. Câbir, Kays İbnu Kahd, Enes İbnu Mâlik (radıyallâhu anhüm) bunlardandır. İbnu Hibbân ve bazıları, ayakta kılan cemaatin oturarak kılan (özür sahibi) imama uyabilecekleri hususunda Ashabın icma ettiğini bile söylemiştir.

Rivâyetler arasındaki ihtilafı giderme hususunda âlimlerden bazıları, oturan imamın arkasında oturarak kılmayı emreden hadisin mensuh olduğunu söylemiş, bazıları da rivâyetleri cem´etmiştir. Cem´edenler, farklı hükümler ihtiva eden hadislerin farklı hallerle ilgili olarak vârid olduğuna dikkat çekerler, “her hadis ayrı bir durumla ilglidir” derler.

Buna göre, Hz. Peygamberin oturarak namaz kıldırma hadisesi, bir seferinde Efendimizin attan düşerek ayağının çıkmasına bağlıdır: Ebû Dâvud´da Hz. Câbir´in anlattığına göre, Efendimiz Medîne´de bir ata biner, ancak at, Aleyhissalâtu vesselâm´ı bir hurma kütüğünün üzerine atar ve ayağı çıkar. Müslim´in yine Câbir´den kaydettiği şu rivayet, mezkur hadise ile ilgili olmalıdır.: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) rahatsızlandı, biz de arkasında namaz kıldık. Efendimiz oturarak kılıyor. Ebû Bekir de O´nun tekbirlerini yüksek sesle tekrar ederek cemaate duyuruyordu. Bir ara (Resûlullah) bize baktı, kendisine ayakta uyduğumuzu gördü. Bunun üzerine oturmamızı işaret buyurdu. Biz de oturduk. Selam verince dedi ki:

“Siz nerdeyse İranlıların ve Bizanslıların işini yapayazdınız. Onların kralları otururken, kendileri ayakta dururlar. Sakın öyle yapmayın. İmamlarınıza uyun, onlar ayakta kılarlarsa siz de ayakta kılın, oturarak kılarlarsa siz de oturun.”

Bazı âlimlere göre bu hadise vefatıne yakın hastalandığı sırada oturarak namaz kıldırma hadisesi değildir. Resûlullah´ın vefatıne yakın oturarak kıldırdığı namazla ilgili rivâyet, cemaatin Resûlullah´a ayakta iktida ettiğini, Resûlullah´ın da bu hali gördüğü halde “oturun!” diye müdahale etmediğini ve böylece oturarak kıldıran imamın arkasında ayakta namaz kılmayı takrir ettiğini belirtir. Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, İmam Şâfiî ve Evzâî gibi bir kısım âlimler bu rivâyetle öncekinin mensuh olduğuna hükmetmişlerdir. Velîd İbnu Müslim´in rivâyetine göre İmam Mâlik´in görüşü de budur.

Ahmed İbnu Hanbel, neshi inkar eder. Ona göre, her iki hadisin de ayrı bir tatbik yeri vardır, yani hadisler iki ayrı halle ilgilidir. O iki halde onlarla amel edilir. Şöyle ki:

1) Vazifeli imam, namazı şifası umulan bir hastalık sebebiyle oturarak kıldırmaya durmaya başlarsa, bu durumda cemaat de oturarak kılar.

2) Vazifeli imam, namaza ayakta başlarsa cemaatinde onun arkasında namazı ayakta kılmaları gerekir, imama oturarak kılmayı icab ettiren bir hal ârız olmuş olmamış farketmez; cemaat namazı başladığı gibi (ayakta) devam ettirir. Nitekim rivâyetler, Resûlullah´ın ölüm sırasında hastalanınca, bu şekilde yaptığını, cemaatin ayakta kıldığını gördüğü halde müdahale etmemesi, bunu takrir ettiğini gösterir. Efendimizin takriri, bu halde cemaate, oturmanın gerekmediğine delil olur. Nitekim Hz. Ebû Bekr cemaate namazı ayakta kıldırmaya başladı, onlar da önceki haldekine muhalif olarak ayakta devam ettiler. Zîra zikredildiği üzere, öncekinde Hz. Peygamber namaza oturarak başlamış, arkadakiler ayakta devam edince, bunu doğru bulmamıştı.

İbnu Hacer, Ahmed İbnu Hanbel´e bu görüşünde bazı Şâfiîlerin de iştirak ettiğini belirtir. İbnu Huzeyme, İbnu´l-Münzîr, İbnu Hibbân gibi.

Son olarak şunu da belirtelim: İmam Muhammed ve İmam Malık´in meşhur kavline göre, Resûlullah oturarak kılarken cemaatin ayakta uyması ümmete delil olamaz. Zîra bu, Efendimizin hasâisine girer. Onun için tanınan bir ruhsattır, hasâisten olan, başkasına delil olamaz. Bu görüşü Hz. Câbir´den mürsel olarak rivâyet edilen şu hadis de te´yîd eder: “Benden sonra kimse oturarak namaz kıldırmasın.” Ancak ulemâ hadisin zayıf olduğuna dikkat çekmiştir.

DİKKAT: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, hastalığı sırasında Hz. Ebû Bekr´e uymasını esas alan bazı âlimler: “Vazifeli imam hastalığı sebebiyle cemaate oturarak namaz kıldırmaktansa, bir başkasını imâmete geçirmesi evladır” demiştir.[877]

ـ15ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: أمَّا يَخْشى أحَدُكُمْ إذَا رَفَعَ رَأسَهُ مِنْ رُكُوعٍ، أوْ سُجُودٍ قَبْلَ ا“مَامِ أنْ يَجْعَلَ اللّهُ رَأسَهُ رَأسَ حِمَارٍ، أوْ صُورَتَهُ صُورَةَ حِمَارٍ[. أخرجه الخمسة .

15. (2824)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden biri, rükû ve secdede başını imamdan önce kaldırdığı zaman Cenâb-ı Hakk´ın, (Kıyâmet günü) başını, eşek başına veya sûretine çevire(rek dirilte)ceğinden korkmaz mı.”[878]

ـ16ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]الَّذِى يَرفَعُ رَأسَهُ وَيَخْفِضُهُ قَبْلَ ا“مَامِ إنَّما نَاصِيَتُهُ بِيَدِ شَيْطَانٍ[. أخرجه مالك .

16. (2825)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) şunu söylemiştir: “Başını imamdan önce kaldırıp indiren kimsenin alnı şeytanın elindedir.[879]

ـ17ـ وعن البراء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كُنَّا نُصَلِّى مَعَ النّبىِّ # فإذَا قَالَ سَمِعَ اللّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ لَمْ يَحْنِ أحَدٌ مِنَّا ظَهْرَهُ حَتّى يَضَعَ النّبىُّ # جَبْهَتَهُ عَلى ا‘رْضِ[. أخرجه الخمسة .

17. (2826)- Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte namaz kılarken, o “semi´allâhu limen hamideh” deyince, bizden kimse, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) alnını yere koyuncaya kadar, sırtını eğmezdi.”[880]

AÇIKLAMA:

1- Son üç rivâyet imama uyan kimsenin imamdan önce hareket etmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Gerçi 2824 numaralı hadiste öncelikle rükû ve secdeden, başı imamdan önce kaldırmak mevzubahis edilmiş ise de 2825 numaralı hadiste imamdan önce secdeye gitmek de kaldırmaya dahil edilerek her ikisinden de zecr edilmiştir.

2- Başı imamdan önce kaldırmanın mesh gibi şiddetli bir ceza ile müeyyideye bağlanmasından, âlimler bu fiilin haram olduğunu istidlâl etmişlerdir. Nevevî buna dayanarak fiilin haram olduğunu söyler. Ancak cumhur böyle hareket eden musallinin günahkâr olduğuna ve fakat namazının yeterli olacağına, tekrar kılmak gerekmediğine hükmetmiştir. Yine de çoğunluk, böyle yapan kimsenin, başını geri koyup ne miktar erken kaldırmışsa bir o kadar imamdan sonra secdede kalması gerektiğini söyler. İbnu Ömer, “namaz bâtıl olur” kanaatindedir. Ehl-i zâhir ile Ahmed İbnu Hanbel (bir görüşünde) böyle hükmetmiştir.

3- Eşeğe benzetmenin hikmetini bazı âlimler şöyle izah ederler: “Burada meshle mânevî bir durum kastedilmiştir. Zira eşek aptallıkla mevsuftur. Bu mâna ile, namazın farzından ve imama uymaktan kendisine terettüp eden şeyleri bilmeyen câhil için istiâre edilmiştir.” Esasen, imamdan önce başını kaldıranlar çok olmasına rağmen, başı eşek başına çevrilen görülmediği için, hadisi zâhiriyle değil bu şekilde mecaz mânada anlamak daha uygundur. Zaten hadiste, başın mutlaka değişeceğini, ifade eden bir delil mevcut değildir.

Bazı âlimler, hissî veya mânevi veya her iki meshin fiilen vukûunu muhtemel görmüştür.

Bazıları da hadisi zâhirine hamletmiş ve meshin vukûunu esas almıştır. Nitekim bazı hadîslerde, bu ümmette hasf ve mesh´in meydana geleceği mevzubahis edilmiştir.

4- Hadiste müsâbakanın (imamdan evvel rükû ve sücûd´a gitme) yasak olduğu da açık olarak anlaşılmakta ise de mukârene (beraberlik) hakkında bir sarâhat yoktur. Bazı âlimler bunun da yasağa dahil olması kanaatindedir.

5- Sonuncu hadis (2826), imamla berâberliği (mukârene) yasaklamakta daha sarihtir. Bununla tuma´nînenin uzunca olmasına hükmedenler olmuştur. Hadiste, namaz sırasında, intikallerde imama uymak için ona bakmanın cevazı da mevcuttur.[881]

ـ18ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ أدْرَكَ رَكْعَةً مِنْ الصََّةِ مَعَ ا“مَامِ فَقَدْ أدْرَكَ الصََّةَ كُلَّهَا[. أخرجه الثثة وأبو داود .

18. (2827)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir kimse, namazdan tek rek´ati imamla kılabilmişse, namazın tamamını beraber kılmış gibi olur.”[882]

ـ19ـ وفي أخرى ‘بى داود: ]إذَا جِئْتُمْ إلى الصَّةِ وَنَحْنُ سُجُودٌ فَاسْجُدُوا وََ تَعُدُّوهَا شَيْئاً، وَمَنْ أدْرَكَ الرَّكْعَةَ فَقَدْ أدْرَكَ الصََّةَ[ .

19. (2828)- Ebû Dâvud´un bir diğer rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Siz namaza gelince biz secdede isek hemen secdeye katılın, fakat onu (rek´at veya başka) bir şey saymayın, tek rek´ate kavuşan namaza kavuşmuş sayılır.”[883]

ـ20ـ ولفظ مالك: ]مَنْ أدْرَكَ الرَّكْعَةَ فَقَدْ أدْرَكَ السَّجْدَةَ، وَمَنْ فَاتَتْهُ قِرَاءَةُ أُمِّ الْقُرآنِ فَقَدْ فَاتَهُ خَيْرٌ كَثِيرٌ[ .

20. (2829)- Muvatta´nın rivâyetinde şöyledir: “Rek´ate kavuşan secdeye kavuşur. Kim Fâtiha´ya yetişemezse, pek çok hayrı kaçırmış demektir.”[884]

AÇIKLAMA:

Bu hadis 2391 ve 2392 numaralı hadislerde genişçe açıklanmıştır. Mühim olan iki noktayı özetleyeceğiz:

* İkindi namazında bir rek´ati, vakti içinde kılan, namazını vakti çıksa da tamamlar, bu namaz sahihtir, ulemâ bunda icma eder.

* Sabah namazı için de Eimme-i Selâse (Ahmed, Şâfiî, Mâlik) aynı şekilde hükmetmiş ise de Hanefîler güneşin doğması ile sabah namazının bâtıl olacağına hükmetmişlerdir.[885]

ـ21ـ وعن علي ومعاذ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قا: ]قال رسولُ اللّهِ # إذَا أتَى أحَدُكُمْ وَا“مَامُ عَلى حَالٍ فَلْيَصْنَعْ كََمَا يَصْنَعُ ا“مَامُ[. أخرجه الترمذي .

21. (2830)- Hz. Ali ve Hz. Mu´âz (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Siz mescide geldiğinizde (cemaatle namaza başlanmış ise), imam (kıyâm, rükû, secde, kuûd) hangi hâl üzere olursa olsun hemen uyun ve yapmakta olduğunu yapın.”[886]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, cemaate uğrayan kimsenin hemen imama uymasını emreder. Avam, yanlış bir anlayışla imama kıyamda uymak için bekler. Halbuki bu hadis, böyle bir beklemeyi tecvîz etmiyor. İmam hangi hal üzere olursa olsun derhal uymayı emrediyor. Sözgelimi imama secde veya kuûd (oturma) halinde uymuş olsak, her ne kedar iki rivâyet önce, 2828 numarada kaydedilen hadîse göre, rükûyu kaçırdığı için bu secde ve kuûd rek´atten sayılmazsa da daha önce 2392 numaralı hadiste geçtiği üzere namazın bir secdesine bile yetişen kimse, cemaat sevabından nasibdâr olmaktadır. Öyle ise, imamı hangi hal üzere bulursa hemen uymak gereklidir.

2- Hadîsin arkasından Tirmizî, şu açıklamayı sunar: “Ehl-i ilim, amelde bunu esas almıştır. Derler ki: “Kişi gelince imam secdede ise, derhal secde etsin. Bu secde rek´at için kâfi değildir, çünkü rükûyu kaçırmıştır” İbnu´l-Mubârek imamla secdeyi tercih etmiştir. Bazı büyüklerden naklen demiştir ki: “(Bu secde rek´atten sayılmasa bile boşa yapılmış olmaz,) kişinin, başını o secdeden kaldırmazdan önce mağfiret olunması mümkündür.”

3- Cumhur-u ulemâ, imamla kılınan kısmın rek´at sayılması için rükûda uymayı şart koşmuştur. Şu halde, rükûda yetişemeyip, secdede imama kavuşan bir kimse sevaba iştirak etse de o rek´ati kaçırmış sayılır, imam selam verdikten sonra kalkıp eksik kalan rekâtleri tamamlayacaktır.

4- Bazı âlimler, cumhura muhalif olarak, imamla kılınan kısmın rek´at sayılması için Fâtiha´yı kıyamda okuyacak kadar kıyamda durup, Fâtiha´yı okumayı şart koşmuştur. Bu görüşte olan Zâhirîlere ve İbnu Huzeyme´ye göre, bir kimse rükûya yetişse de, Fâtiha okuyacak kadar kıyama yetişemese o rek´ate yetişmiş sayılmaz. İmamın arkasında kırâatin vücûbuna hükmeden Şâfiî ulemâsından birçoğunun bu görüşte olduğu belirtilmiştir. Buhârî, el-Kırâatu Halfe´l-İmâm adlı kitabında bu şartları zikretmiş ve onların delil ittihaz ettikleri şu rivâyeti de kaydetmiştir: “Kim rükûda imama kavuşursa hemen rükûya giderek imama uysun, ancak sonra o rek´atı iâde etsin.” İbnu Hacer, Ebû Hüreyre tarafından bu rivâyetin mevkuf olduğunu, merfû olmadığını belirtir. İbnu Hacer´e göre, bu görüşte olanlar öncelikle: “Fatiha´yı okumayanın namazı yoktur” hadisi ile “İmama yetiştiğinizi kılın kaçırdığınız kısmı tamamlayın” gibi daha sarîh ve sahih merfû hadisleri amellerine esas almışlardır.

Rek´atin sayılması için rükûya yetişmeyi kâfi gören cumhur, delil olarak Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) tarafından rivâyet edilen şu hadîse dayanır: “Kim cuma günü, namazın son rek´atinin rükûsuna yetişirse, (imam selam verince) bir rek´at daha ilave etsin.”[887]

ـ22ـ وعن همام بن الحارث: ]أنَّ حُذَيْفَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه أُمَّ النَّاسَ بالمَدَائِنِ عَلى دُكَّانٍ، فأخَذَ أبُو مَسْعُودٍ بَقَمِيصِهِ فَجَبَذَهُ. فَلَمَّا فَرَغَ مِنْ صََتِهِ قَالَ: ألَمْ تَعْلَمْ أنَّهُمْ كَانُوا يُنْهَوْنَ عَنْ ذلِكَ؟ قَالَ: بَلى. قَدْ ذَكَرْتُ حِينَ مَدَدْتَنِى[. أخرجه أبو داود .

22. (2831)- Hemmâm İbnu´l-Hâris anlatıyor: “Huzeyfe (radıyallâhu anh) Medâin şehrinde yüksekçe bir yerde durarak cemaate imam olmuştu. Ebû Mes´ud kamîsinden tutarak onu çekti. Namazdan çıkınca, Ebû Mes´ud:

“İnsanların bundan men edildiklerini bilmiyor musun ” dedi. Öbürü:

“Evet, ancak siz beni (gömleğimden tutup) çekince hatırladım!” dedi.”[888]

AÇIKLAMA:

Burada, imamın cemaatten daha yüksek bir yerde durarak namaz kıldırmasıyla ilgili nehy mevzubahistir. Hadiste geçen dükkân, dilimizdeki dükkân değildir. Bugün bu kelimeyi ticaret yapılan yer, ticâretevi mânasında kullanırız. Hadiste, oturmak için yapılan yüksekçe yer kastedilmektedir. Biz bunu divan, sedir gibi kelimelerle karşılamıyoruz, çünkü bunlar ev içi malzemesidir, müteharriktir. Dükkân, sâbittir. Belki peyke ile karşılamak mümkündür.

Ebû Dâvud´un aynı bâbta kaydettiği ikinci bir hadis, imamın cemaatten daha yüksek bir yerde durmasını yasaklamada daha vâzıhtır. Aynen şöyle: “Ammâr İbnu Yâsir (radıyallâhu anh), Medâin şehrinde halka namaz kıldırmak üzere öne geçip bir “dükkân”ın üzerine çıktı. Halk kendisinden aşağıda kalıyordu. Huzeyfe (radıyallâhu anh) hemen öne ilerleyerek Ammâr´ın elinden tuttu. Ammâr da ona uydu. Huzeyfe onu dükkandan aşağı indirdi.

Ammâr namazdan çıkınca Huzeyfe ona:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Bir kimse halka imamlık yapınca, halktan daha yüksek bir yerde durmasın” dediğini duymadın mı ” diye sordu. Ammâr:

“Bu sebepledir ki elimden tutup çekince sana uyarak aşağı indim!” cevabını verdi.”

Neylü´l-Evtâr´da denir ki: “Mescidde veya başka yerde olsun, imamın cemaatten daha yüksek bir yerde durarak namaz kıldırması yasaklanmıştır. Burası ister insan boyunda ister daha alçak, ister daha yüksek olsun, birdir. Çünkü hadiste yüksekliğin miktarı belirtilmeden yasak vârid olmuştur.” Resûlullah´ın minberüzerinde namaz kılmış olmasına gelince, bu hususu izâh sadedinde, “öğretmek maksadıyla” denmiştir. Müteakip hadiste görüleceği üzere yeni yapılan minberin üstünde namaza duran Efendimiz, namaz bitince yaptığı açıklamada “Namazımı bilmeniz için böyle yaptım” demiştir. Bu hadisten halka öğretmek gayesi güdüldüğü zaman imamın yüksekçe bir yerde namaz kılabileceğine cevaz da bulunmuştur. İbnu Dakîku´l-Îd: “Kim öğretme maksadı olmaksızın imamın yüksek yerde namaz kılabileceğine, bu sünnetten delil bulmaya kalkarsa yanlış iş yapmış olur” der ve bu istidlaldeki yanlışlığın mahiyetini açıklar.

Son olarak şunu belirtelim, İbnu Hacer´in de dikkat çektiği üzere, imamla cemaatin alçaklıkyükseklik bakımından farklı yerlerde durmaları câiz görülmüştür. İmam ve cemaatin aynı seviyede durmaları esas olmakla birlikte bir arşın miktarına kadar alçak veya yüksek bir yerde durulmasına maalkerâhe cevaz verilmiştir. Eğer imamın bulunduğu yükseklikte birkaç kişi cemaate dahil olursa kerahet kalmaz.[889]

ـ23ـ وعن أبى حازم بن دينار: ]أنَّ نَفَراً جَاءُوا إلى سَهْلِ بنِ سعْدٍ يَتَمَارُونَ في المنْبَرِ مِنْ أىِّ عُودٍ هُوَ؟ فقَالَ: أمَا وَاللّهِ إنِّى ‘َعْرَفُ مِنْ أىِّ عُودٍ هُوَ؛ وَمَنْ عَمَلَهُ، وَأىَّ يَوْمٍ جَلَسَ عَلَيْهِ. أرْسَلَ رسولُ اللّهِ # إلى فَُنَةٍ امْرَأةٍ مِنَ ا‘نْصَارِ أنْ مُرِى غَُمَكِ النَّجَّارَ أنْ يَعْمَلَ لِى أعْوَاداً أُكَلِّمُ النَّاسَ عَلَيْهَا فَعَمِلَ هذِهِ الثََّثَ الدَّرَجاتِ. ثُمَّ أمَرَ بِهَا رَسولُ اللّهِ # أنْ تُوَضَع هذا المَوْضِعَ: فَهِىَ مِنْ طَرْفَاء الْغَابَةِ. فقَامَ عَلَيْهِ # فَكَبَّرَ وَكَبَّرَ النَّاسُ وَرَاءَهُ وَهُوَ عَلى المِنْبَرِ ثُمَّ رَكَعَ فَنَزَلَ الْقَهْقَرَى حَتّى سَجَدَ في أصْلِ المِنْبَرِ، ثُمَّ فَرَغَ مِنْ صََتِهِ، ثُمَّ أقْبَلَ عَلى النَّاسِ فقَالَ: إنَّمَا صَنَعْتُ هذَا لِتَأتَمُّوا بِى وَلِتَعْلَمُوا صََتِى[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

23. (2832)- Ebû Hâzım İbnu Dînâr (rahimehullah) anlatıyor: “Sehl İbnu Sa´d´a bir grup insan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in minberinin hangi ağaçtan yapıldığı hususunda münâkaşa etmek üzere geldiler. Sehl:

“Ben onun hangi ağaçtan yapıldığını, kimin yaptığını, Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hangi gün üzerine oturduğunu biliyorum!” dedi ve açıkladı:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ensârdan falanca kadına bir adam gönderdi: “Marangoz kölene söyle, bana ahşaptan münasib bir şey yapsın da üzerine çıkıp halka hitabette bulunayım”´ dedi. Köle de O´na şu üç basamaklı şeyi imâl ediverdi. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bunun şu yere konmasını emretti. Mezkur minber, el-Gâbe´nin ılgın ağacından yapılmıştır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minberin üzerine çıkıp namaza durdu ve tekbir getirdi, cemaat de O´nunla birlikte arkasından tekbir getirdi. Sonra rükûya gitti, sonra geri geri gelerek minberden indi ve minberin dibinde secde yaptı,sonra namazdan çıktı, sonra halka yöneldi ve:

“Ben bunu, bana uymanız ve namazımı bilmeniz için yaptım” buyurdu.[890]

AÇIKLAMA:

1- Sadedinde olduğumuz hadis, birçok fıkhı ihtiva etmektedir:

* Herşeyden öce, duyulan ihtiyaç üzerine yeni bir teknik ortaya koyma örneği var: Hadisin başka vecihlerinde tasrîh edildiği üzere cemaatin artması üzerine arka kısımda kalan cemaat Resûlullah´ı yeterince işitemez hale gelir. Rivâyetler bazılarının Resûlullah´ı işitemeden geri döndüğünü belirtir. Hülasa değişen şartlar karşısında bazı rivâyetlerde halkın talebi üzerine, bazı rivâyetlerde Resûlullah´ın şahsen ihtiyaç duyması üzerine minber inşası işi konuşulur, tezekkür edilir. Neticede Aleyhissalâtu Vesselâm, herkesin görme ve işitmesine imkan tanıyacak bir yükseklikte konuşma çaresini minber inşasında bularak, bunun yapılmasına karar ve emir verir.

* Fen ve teknik gayr-ı müslimden alınabilir. Zîra hadiste görüldüğü üzere, minberi yapan usta, bir kadının kölesidir. Başka rivâyetlerde hıristiyan ve hatta Suriye menşe´li olduğu belirtilir.

* Örf, âdet ve mahallî görgüye uymayan bir şey yapan kimse, bunun sebep ve hikmetini etrafındakilere açıklamalıdır.

* Halife, imam veya bir başkası olsun, her hatibin, halka minberden hitabetmesi câizdir, meşrûdur.

* İmam, namazdaki fiilleri halka öğretmeyi de niyet ederse bu câizdir.

* Namazda amel-i yesîr câizdir. Resûlullah´ın arka arka yürüyerek minberden inmesi amel-i yesîr (az iş)dir, namazı bozmaz.

* İmamın yüksekte durması câizdir.

* Cemaate daha iyi görme ve işitme imkânı sağlayacağı için imamın minber edinmesi müstehabtır.

* Şükür veya teberrük her ne maksadla olursa olsun, yeni bir şeyin açılışını namazla yapmak müstehabdır.

2- el-Gâbe, kelime olarak “orman” demek ise de rivâyette bir ormanın adıdır. Medîne´nin dışında Şam yolu üzerinde bir ormanın adıdır. Bazı rivâyetler bu ormanın, cahiliye devrinden bir koruluk halinde intikal ettiğini, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın emri üzerine buraya ağaçlar dikilerek sıklaştırılıp orman haline getirildiğini ve Resûlullah´ın ayrıca: “Kim buradan bir ağaç keserse yerine bir ağaç diksin” emrini vererek ormanlardan istifade usulünü vazettiğini belirtir.[891]

3- Minberi inşa eden ustanın şahsiyeti, üzerinde ayrıca durulmaya değer bir noktadır. Zîra, onun hüviyeti çeşitli rivâyetlere göre farklıdır. Buhârî´nin Hz. Câbir (radıyallâhu anh)´den kaydettiği bir rivâyete göre Medîneli bir kadının, mesleği marangozluk olan Rûmî bir kölesidir. İbnu Sa´d´ın bir rivâyetinde Abbâs İbnu Abdulmuttalib´in Kilab isminde bir kölesidir. Abd İbnu Humeyd´in Müsned´inde geçen bir rivâyette ise, İbrahim isminde bir zattır. Hülasa en kavî rivâyet olan Buhârî´nin rivâyeti, sarih olarak mimarın Rûmî olduğunu ifade etmekten başka, İbnu Sa´d´daki rivâyette aslen hıristiyan olup sonradan müslüman olan Temîmü´d-Dârî´ nin: “Ey Allah´ın Resûlü! sana Şam´da inşâsını gördüğüm şekilde bir minber yapayım mı ” tarzındaki müracaatı da bu tekniğin daha çok hıristiyanlar tarafından kullanıldığını ve oradan iktibas edildiğini göstermektedir. İbnu Hacer çeşitli rivâyet ve izahları nazar-ı dikkate olarak minberin inşasında birçok kimselerin işbirliği yapmış olabileceğine hükmeder.

Minberin ne zaman inşâ edildiği ihtilaflıdır. Umumîyetle 7. veya 8. hicrî yıl olduğu kabul edilir.[892]

ـ24ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كانَ رَسولُ اللّه # يُصَلِّى مِنَ اللَّيْلِ في حُجْرَتِهِ وَجِدَارُ الحُجْرَةِ قَصِيرٌ فَرَأى النَّاسُ شَخْصَ النّبىِّ #. فقَامَ أُنَاسٌ يُصَلُّونَ بِصََتِهِ فَأصْبَحُوا فَتَحَدَّثُوا. فقَامَ الثَّانِيَةَ وقَامُوا فَصَنَعُوا ذَلِكَ ثََثاً، فَلَمَّا كَانَ بَعْدَ ذَلِكَ جَلَسَ فَلَمْ يخْرُجْ. فَلَمَّا أصْبَحَ ذَكَرُوا له ذلِكَ فقَالَ: إنِّى خِفْتُ أنْ تُكْتَبَ عَلَيْكُمْ صََةُ اللَّيْلِ[. أخرجه البخارى وأبو داود .

24. (2833)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) geceleyin duvarları alçak olan hücresinde namaz kılardı. Halk bu sebeple Aleyhissalâtu Vesselâm´ın karaltısını (silüetini) görürdü. Böylece onlar da kalkıp geceleyin, O´na uyarak O´nunki gibi namaz kıldılar. Sabah olunca bu durumu konuştular.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ikinci gecede de kalktı, halk da aynı şekilde yaptı. Üçüncü gece de aynı şey tekerrür etti. Bundan sonra Resûlullah oturdu ve çıkmadı.

Sabah olunca durumu medâr-ı bahs ettiler, sebebini sordular. Efendimiz şu cevabı verdi:

“Gece namazının sizlere farz olmasından korktum.”[893]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah´ın gece namazı kıldığı hücresinden maksad nedir Farklı rivâyetlerin delâletiyle şu iki ihtimal üzerinde durulmuştur:

a) Mescidin avlusunda yer alan hücrelerden biridir. Çünkü Ebû Nuaym´ın bir rivâyetinde “Zevcelerin hücrelerinden birinde gece namazı kılardı” denmiştir.

b) Bundan maksad, mescidde hasırla teşkil ettiği hususi hücre olabilir, çünkü Efendimizin gündüzleri üzerine oturup, geceleri de bölme olarak kullanarak mecsidde hücre teşkil ettiği bir hasırından bahsedilmektedir. Bu hadis Sahîheyn´de Hz. Âişe ve Zeyd İbnu Sâbit tarafından rivâyet edilmiştir.

2- Hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gıyabında, duvar gerisinde cemaatin kendisine uyarak nafile kıldığını göstermektedir. Bu hususu te´yid eden başka rivâyetler de mevcuttur. İbnu Ebî Şeybe´nin Sâlih Mevla´t Tev´eme´den kaydettiğine göre, Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)´le birlikte mescidin damında oldukları halde imama uyarak namaz kılmışlardır. Saîd İbnu Mansur, Hasan Basrî´nin imamın gerisinde veya çatının üzerinde imama uyarak namaz kılan kimse hakkında: “Bunda bir beis yok”dediğine dair rivâyet kaydetmiştir. Buhârî´nin kaydına göre Hasan Basrî hazretleri: “İmamla senin aranda nehir bile olsa zarar etmez” demiştir. Ebû Miclez: “Kişi, imamla arasında yol veya duvar da bulunsa ona uyulabilir, yeter ki imamın tekbirini işitsin” demiştir. İbnu Hacer, Mâlikîlerin de böyle hükmettiklerini belirtir.

Hanefîler, imamla cemaat arasında görmeye veya işitmeye mâni duvar bulunmamasını şart koşar, aksi halde iktida sahih olmaz. Keza imamla muktedi arasında veya önceki safla arkadaki saflar arasında fazla mesafe olursa bakılır: Cemaat mescid dışında ve aradaki mesafe bir saf bağlanacak miktardan az ise iktida sahihtir. Fazla ise sahih değildir. Mescidin içinde çoğunlukla bunun aranmıyacağına, herhangi bir köşesinde imama uyabileceğine hükmedilmiştir. Bu mevzu münâkaşalıdır. İlmihal kitaplarına bakılmalıdır.[894]

ـ25ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #. إذا سَمِعْتُمُ ا“قَامَةَ فَامْشُوا إلى الصََّةِ، وَعَلَيْكُمْ السَّكِينَةُ وَالْوَقَارُ، وََ تُسْرِعُوا فَمَا أدْرَكْتُمْ فَصَلُّوا وَمَا فَاتَكُمْ فَأتِمُّوا[. أخرجه الستة .

25. (2834)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İkâmetin okunduğunu duydunuz mu namaza yürüyün. Sâkin ve vakur olmayı unutmayın. Sakın koşuşmayın. Yetiştiğiniz yerden kılın, kaçırdığınız kısmı tamamlayın.”[895]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza gelirken acele etmemeyi tavsiye etmektedir. Bunun sebebi Müslim´in Ebû Hüreyre´den kaydettiği bir ziyadede açıklanmaktadır: “…zira biriniz namaza niyetle yürüyünce artık namazda sayılır.” Yani namaz için yürüyen, musalli hükmündedir. Öyleyse ona, musallinin itimad ettiği şeye itimad etmesi, musallinin kaçınması gereken şeyden kaçınması gerekir.

2- Resûlullah´ın tavsiye ettiği sekînet ile vekâr arasında bazı âlimlere göre fark yoktur ve te´kiden ikincisi de zikredilmiştir. Ancak Nevevî, fark görür ve der ki: “Zâhire göre ikisi arasında fark vardır. Sekînet, hareketlerde teennî ve alçaltmak, sağa sola bakmamak gibi.” Hadisin devamından namaza giderken isti´cal gösterip koşmanın vekâr´a aykırı olduğu hükmü çıkarılmıştır. Nevevî der ki: “Acele etmemeyi irşad buyurmakla Efendimiz, cemaate giden kimse namaza yetişmese bile, sevab elde etme gayesine ulaşır, çünkü niyet anından itibaren zaten namazdadır, musallidir. Acele etmemek, ayrıca daha çok adım atma imkânı sağlar. Zaten çok adım atılması bizzat istenen bir husustur.” Bu mevzuda bir çok hadis vârid olmuştur. Hz. Câbir´in Müslim´deki rivâyetinde “…Her bir adımınız için bir derece verilir” denilmiştir. Keza Ebû Dâvud´ daki:

“Biriniz güzel şekilde abdestini alır, sonra mescide müteveccihen çıkarsa sağ adımını attıkça Allah ona bir sevab yazar, sol adımını attıkça da bir günahını döker. Mescide gelip namazını cemaatle kıldı mı günahı affedilir. Geldiği vakit namazın bir kısmı kılınmışsa kalana uyar, geri kalanı da sonra tamamlarsa yine öyle olur. Mescide gelir, namazı kılınmış bulur, kendisi namazını kılar, yine öyle olur (yani tam kılmış gibi sevab verilir.)”

4- Bu rivâyetten, cemaatin azıcık bir cüzüne ulaşabilenin cemaat sevabını kazanacağı hükmü çıkarılmıştır. Çünkü “yetiştiğiniz kısmı kılın” buyrulmuştur. Buradaki مَا arapçada az veya çok bir cüz (parça) demektir. Bu hüküm cumhura aittir. Bazıları: “Bir rek´atten aza kavuşmakla cemaate kavuşulmuş olmaz” demiştir. Bunlar مَنْ اَدْرَكَ رَكْعَةً مِنَ الصَّةِ فَقَدْ اَدْرَكَ hadisini cuma namazı ile kıyaslayarak bu hükme varmışlardır.[896] Ancak bazı âlimler, “cuma namazının kendine has hükmü vardır, diğer namazlara kıyaslanması caiz değildir” diye cevap vermişlerdir.[897]

ـ26ـ وعن أسماء بنت أبى بكر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قالتْ: ]سَمِعْتُ رسولَ اللّه # يَقُولُ لِلنِّسَاءِ: مَنْ كَانَتْ مِنْكُنَّ تُؤْمِنُ باللّهِ وَالْيَوْمِ اŒخرِ فََ تَرْفَعْ رَأسَهَا حَتَّى يَرْفَعَ الرِّجَالُ رُؤُسَهُمْ كَرَاهِيَةَ أنْ يَرَيْنَ عَوْرَاتِ الرِّجَالِ[. أخرجه أبو داود .

26. (2835)- Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim, kadınlara diyordu ki:

“Sizden kim Allah´a ve âhiret gününe îman ediyorsa, erkekler başlarını kaldırıncaya kadar başını yerden kaldırmasın, böylece erkeklerin avretlerini görmekten korunmuş olur.”[898]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerde, kadınlara secdeden başlarını biraz geç kaldırmalarını tembihliyor. Bunun sebebi, hadisten de anlaşılacağı üzere, kadınların erkeklerin avretlerin görme tehlikesini bertaraf etmektir. Zira fakirlik sebebiyle yeterince ve uzunca giyinemeyen erkeklerin secde sırasında avretleri açılabilmekte ve arka taraflarında saf tutup namaz kılan kadınlar tarafından görülebilmektedir. Efendimiz bu muhâtaranın (riskin) bertaraf edilmesi için kadınlara secdeden başlarını kaldırmada acele etmemelerini tavsiye ediyor. Ebû Hüreyre der ki: “Ashâb-ı Suffe´den yetmiş kişi gördüm, içlerinde öyle kimseler vardı ki, üzerinde ridâ olarak boyunlarına bağladıkları ya bir izar ya da bir kisâ vardı. Bu, bazılarında bacakların yarısına iniyor, bazılarında da topuklarına kadar iniyordu. Avretlerinin görünmemesi için bunu eliyle topluyorlardı.” Sehl İbnu Sa´d (radıyallâhu anh) da şu kıymetli açıklamayı yapmıştır: “[Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında] insanlar, Hz. Peygamberle namaz kılarken izarları küçük olduğu için uçlarını dizlerine bağlıyorlardı. Kadınlara, “Erkekler doğrulup oturuncaya kadar başlarınızı secdeden kaldırmayın!” diye tembih edildi.”[899]

ـ27ـ وعن عبادة بن الصامت رَضِىَ اللّهُ َعنْهُ قالَ: ]صَلَّى بِنَا رسُولُ اللّهِ # بَعْضَ الصَّلَوَاتِ الَّتِى يَجْهَرُ فِيهَا بِالْقُرآنِ فَالتُبِسَتْ عَلَيْهِ الْقِراءَةُ. فَلَمَّا انْصَرَفَ أقْبَلَ عَلَيْنَا بِوَجْهِهِ فقَال: هَلْ تَقْرَءُونَ إذَا جَهَرْتُ بِالْقِرَاءَةِ؟ فَقَالَ بَعْضُنَا: إنَّا نَصْنَعُ ذلِكَ. قالَ: فََ. وَأنَا أقُولُ مَالِى يُنَازِعُنِى الْقُرآنُ؟ فََ تَقْرَءُوا بِشَىْءٍ مِنَ الْقُرآنِ إذَا جَهَرْتُ إَّ بِأُمِّ الْقُرآنِ[. أخرجه أصحاب السنن .

27. (2836)- Ubâdetu´bnu´s-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize, içinde Kur´ân´ın cehren okunduğu bir namaz kıldırdı. Namazda kırâatta bir iltibasta bulundu. Namazdan çıkınca yüzünü bize çevirdi ve:

“Kırâatı cehren okuduğum zaman siz de okuyor musunuz ” diye sordu. Bazılarımız:

“Evet bunu yapıyoruz!” dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Sakın ha! Ben kendi kendime: “Kim, ben okurken okuyarak benden okumayı kapmaya çalışıyor ” diyordum. Kur´ân´ı cehren okuduğum zaman, Kur´ândan Fatiha hariç hiçbir şeyi okumayın!” buyurdular.”[900]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin Ebû Dâvud´daki vechine göre, Resûlullah sabah namazını kıldırırken, cehrî olarak kırâatte bulunur. Ancak kırâat, Resûlullah üzerinde bir ağırlık hâsıl eder. Bunun üzerine selam verince:

“İmamınızın arkasında Kur´ân okuyor musunuz ” diye sorar. “Evet!” cevabı üzerine: “Fatiha´dan başka bir şey okumayın!”diye tembihte bulunur. Bu rivâyetten, cemaatin okuması sebebiyle Resûlullah´ın kırâatının, üzerinde ağırlık hâsıl ettiğini ve iltibas etmesine sebep olduğunu anlıyoruz.

2- Hadisin buradaki vechinde kırâatın iltibasa uğradığı ifade edilmiş iken başka vecihlerinde “Kırâat, üzerine ağırlık verdi” şeklinde de ifade edilmiştir. Bundan, telaffuzu ve kırâati cehren yapmanın meşakkatle ve sıkıntıyla yapıldığı ifade edilmektedir.

Şârihler, bu sözüyle Resûlullah´ın kendisi okurken başkasının okumasını yasakladığı hükmünü çıkarmışlardır. Nitekim Nesâî´nin bir rivâyeti şöyle tamamlanır: “…Halk bunu işitince, Resûlullah´ın Kur´ân´ı cehrî okuduğu namazlarda kırâati terketti.”

3- Hadisin zâhiri, cehrî olsun, sırrî olsun, her rek´atte Fatiha okumanın me´mûma vacib olduğunu ifade eder. Şâfiî ve bir kısım selef buna hükmetmiştir. Bu görüşte olanlar me´mûm Fatiha´yı sektelerde mi okumalı, imamla birlikte mi okumalı İhtilaf etmiştir. Âlimlerden bir grup: “Me´mûm imamın sırrî okuduğu namazlarda kırâat yapar, cehrî okuduklarında yapmaz” demiştir. Ahmed İbnu Hanbel, Mâlik, İshâk, Zührî, İbnu´l-Mübârek bu görüştedir.

Ashâb-ı Re´y, (Hanefîler) ve Süfyân-ı Sevrî ise: “İmam cehrî de okusa sırrî de okusa, me´mûm kırâat yapmaz” demiştir.[901]

ـ28ـ وعن عمران بن حصين رَضِىَ اللّهُ َعنْهما قال: ]صَلَّى رَسُولُ اللّهِ # الظُّهْرَ فَجَعَلَ رَجُلٌ يَقْرَأُ خَلْفَهُ بِسَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ ا‘عْلى. فَلَمَّا انْصَرَفَ قَالَ: أيُّكُمُ الْقَارِئُ؟ قَالَ الرَّجُلُ أنَا. قَالَ: قَدْ ظَنَنْتُ أنَّ بَعْضَكُمْ خَالَجَنِيهَا[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

28. (2837)- İmrân İbnu Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle namazına durdu. Bir adam da arkasında Sebbihisme Rabbike´l-A´lâ sûresini okumaya başladı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazdan çıkınca:

“Kimdi okuyan ” diye sordu. Adam:

“Bendim!” dedi. Bunun üzerine:

“Hakikaten anladım ki biriniz bunu benden cezbedip aldı.”[902]

AÇIKLAMA:

Önceki hadiste de belirtildiği üzere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu ifadeleriyle kendisi okurken cemaatin kırâatte bulunmasını hoş karşılamadığını izhâr etmiştir ve bu yüzden cemaat kırâatı terketmiştir. Yine önceki hadiste açıklandığı üzere, imamın arkasında kırâat meselesinde ulemâ üç ayrı görüşte ihtilaf etmiştir.[903]

ـ29ـ وعن المُسَوَّر بن يزيد المالكى قال: ]كانَ رَسُولُ اللّهِ # يَقْرَأُ في الصََّةِ فَتَرَكَ شَيْئاً لَمْ يَقْرَأْهُ. فقَالَ لَهُ

رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللّهِ تَرَكْتَ آيَةَ كَذَا وَكَذَا قال: فَهََّ أذْكَرْتَنِيهَا[.زاد في رواية: »كُنْتُ أرَى أنَّهَا نُسِخَتْ«.

29. (2838)- Müsevver İbnu Yezîd el-Mâlikî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazda (cehrî olarak) kırâatte bulunuyordu. Bir kısmını okumayı terketti. (Namazdan sonra, cemaatten) bir adam:

“Ey Allah´ın Resûlü, şu şu âyetleri okumayı terkettiniz!” dedi. Resûlullah:

“Niye bana hatırlatmadın ” buyurdular.

“Bir rivâyette şu ziyade gelmiştir: “(Adam)… ben onların neshedildiğini zannetmiştim.”[904]

AÇIKLAMA:

1- Müsevver İbnu Yezîd el-Mâlikî, sahâbîdir. Mâlikî nisbeti onun Benî Mâlik kabilesine mensub olmasından ileri gelir. Resûlullah´tan sadece sadedinde olduğumuz hadisi rivâyet etmiştir.

2- Bu rivâyet, namaz esnasında, imam kırâatı cehrî yaparken unutma, atlama gibi hatalar yaptığı takdirde hatırlatma yapmanın meşrûiyyetini göstermektedir. Kırâat sırasındaki hataları hatırlatmaya ıstılahî olarak feth denir; açma demektir. Sadedinde olduğumuz hadisteki feth Resûlullah´ın bazı âyetleri atlamasıyla ilgili… Okurken müteakip âyetleri hatırlayamamak durumunda veya bir başka sûreye geçiverme gibi durumlarda da feth gerekebilir.

3- Sahâbînin “Bu âyetlerin neshedildiğini zannettim” sözü, mühim bir hususu hatırlatmaktadır: Kur´ân-ı Kerîm´in nüzûlü sırasında, Resûlullah´ın sağlığında, bazı vahiyler hükmen, bazı vahiyler lafzen, bazı vahiyler de hükmen ve lafzen neshedilmiştir. Burada nesih konusuna girecek değiliz. Ancak bu rivâyet, lafzen neshedilip Kur´ân´dan bazı âyetlerin Resûlullah´ın sağlığında çıkarıldığını gösteren rivâyetlerden biridir. Esasen, her ramazanda yapılan arzalarda, o zamâna kadar gelen bütün vahiyler halkın huzurunda okunarak hataların tashihi sağlandığı gibi, bir de lafzan neshedilmiş bulunan âyetlerin çıkarıldığını daha önce belirtmiştik.[905]

İbnu Hibbân´ın rivâyetinde Müsevver´in nesh edilmiş olabileceği hususundaki zannını beyan edince, Aleyhissalâtu Vesselâm: “Hayır, onlar neshedilmedi” buyurmuştur.[906]

ـ30ـ وعن على رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَا عَلِىُّ َ تَفْتَحْ عَلى ا“مَامِ في الصََّةِ[. أخرجهما أبو داود .

30. (2839)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ey Ali, namazda (takılırsa) imamı açma!”[907]

AÇIKLAMA:

Bu hadisi rivâyet ettikten sonra Ebû Dâvud zayıf olduğunu belirtir. İhtiva ettiği hüküm itibariyle önceki hadise zıddır. Önceki hadis sıhhatce sahih olduğu için o amele esas alınmıştır. Ulemâ imamın takılması halinde açmanın meşruluğunda ittifak eder. Şâfiî, Mâlik ve Ahmed hazerâtı takılan imamı açmada beis görmezler. İbnu Mes´ud, Şa´bî, Süfyân-ı Sevrî gibi bir kısmı da açmayı mekruh addetmiştir. Ebû Hanîfe kayıtlayarak meşruluğuna hükmeder: “İmam, takılmanın açılma arzusunu izhar ederse, açılmalıdır. Açma, hiç şüphe yok ki, namazda kelamdır.”

Hz. Ali´nin açmaya teşvik sadedinde “İmamınız yemek isterse ona yemek verin” buyurmuştur.[908]

ـ31ـ وعن بِشر بن مِحْجنٍ عن أبيه: ]أنَّهُ كانَ في مَجْلِسِ رَسُولِ اللّهِ #: فَأُذِّنَ بِالصََّةِ فقَامَ رسُولُ اللّهِ # فَصَلَّى وَرَجَعَ وَمِحجَنٌ في مَجْلِسِهِ فقَالَ: مَا مَنَعَكَ أنْ تُصَلِّى مَعَ النَّاسِ، ألَسْتَ بِرَجُلٍ مُسْلِمٍ؟ قَالَ: بَلى، وَلَكِنِّى كُنْتُ قَدْ صَلَّيْتُ مَعَ أهْلِى. فَقَالَ لَهُ: إذَا جِئْتَ إلى المَسْجِدِ وَأُقِيمَتِ الصََّةُ فَصَلِّ مَعَ النَّاسِ وَإنْ كُنْتَ قَدْ صَلَّيْتَ[. أخرجه مالك والنسائى .

31. (2840)- Bişr İbnu Mihcan babasından anlattığına göre, babası (Mihcan) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın meclisinde idi. O sırada namaz için ezan okundu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kalktı, namaz kıldı ve döndü. Mihcan hâlâ yerindeydi.

“Herkesle beraber namaz kılmana mâni olan şey nedir, sen müslüman değil misin ” diye sordu. Mihcan:

“Elbette müslümanım, ancak ben âilemle namazımı kılmıştım!”dedi. Efendimiz:

“Mescide geldiğin zaman namaza kalkılırsa kılmış bile olsan cemaatle birlikte sen de kıl” buyurdu.”[909]

AÇIKLAMA:

1- Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sorusu tevbih ve azarlama makamında bir sorudur. Değilse, cemaatle namaza katılmamak müslüman olmamayı gerektiren bir durum değildir, bunu hiçbir âlim söylememiştir.

2- Hadis, önceden namaz kılınmış bile olsa, cemaate uğrayan kimsenin onlarla namaza katılmasının müstehab olduğunu gösterir: Bu ikinci namaz onun için nafile olur.[910]

ـ32ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ َعنْهما: ]وَسَأَلَهُ رَجُلٌ فقَالَ إنِّى أُصَلِّى في بَيْتِِى ثُمَّ أُدْرِكُ الصََّةَ مَعَ ا“مَامِ، أَفَأُصَلِّى مَعَهُ؟ فقَالَ نَعَمْ. قالَ الرَّجُلُ: فَأيَّتَهُمَا أجْعَلُ صََتِى؟ فقَالَ: أوَذلِكَ إلَيْكَ؟ إنَّمَا ذلِكَ إلى اللّهِ يَجْعَلُ أيَّتَهُمَا شَاءَ[. أخرجه مالك .

32. (2841)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´in anlattığına göre, bir adam kendisine sordu:

“Ben evde namazımı kılıp sonrada imamla namaza yetişiyorum; onunla da namaz kılayım mı ”

“Evet!”deyince adam tekrar sordu:

“Peki, bunlardan hangisini (farz olan) namazım yapayım ”

“Bu senin elinde mi dedi, bu Allah´a kalmıştır, dilediğini (asıl farz olan) namazın yerine sayar!”[911]

AÇIKLAMA:

Zürkânî, İbnu Habib ve Ebû´l-Velîd el-Bâcî´den şu açıklamayı kaydeder: “Hadisin mânası şudur: “Allah kabul edeceği namazı bilir. Ancak zahirde kabul edileni öncekidir. Bu hadise göre, her iki namazı da farz niyetiyle kılmak gerekir. Birini farz niyetiyle kılması halinde diğerinin nafile olacağından şüphe yoktur.”

Bazı âlimler de şunu söylemiştir: “Kılınan namazın kabulü meselesinde Allah´a tevekkül gerekir. Zîra Allah, niyyet ve ihlasa göre bazan farzı değil, nafileyi kabul eder: “Bu anlayışa göre, hadiste geçen “Bu, Allah´a kalmıştır” ibaresine rağmen “farz namaz öncekidir” diyenin sözü müdafaa edilemez.”[912]

ـ33ـ وعن سليمان مولى ميمونة عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ َعنْهما قالَ: ]قالَ رسُولُ اللّهِ #: َ تُصَلُّوا صََةً في يَوْمٍ مَرَّتَيْنِ[. أخرجه أبو داود .

33. (2842)- Süleyman Mevlâ Meymûne´nin İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´den naklettiğine göre, İbnu Ömer şunu anlatmıştır:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir günde aynı namazı iki sefer kılmayın.”[913]

AÇIKLAMA:

Görüldüğü üzere bu hadis, görünüşte önceki hadise muhalefet etmektedir. Çünkü önceki hadis, ikinci sefer namaz kılmaya ruhsat verirken bu vermemektedir. Ancak, Hattâbî aradaki ihtilâfı şöyle kaldırır: “Bu hadisteki yasak, hiçbir sebep yokken, şahsî tercih ve ihtiyarı ile aynı namazı ikinci bir kere daha kılmaya râcidir. Halbuki kişi bir sebebe binaen ikinci sefer kılabilir. Şöyle ki: “Namazını kıldıktan sonra namaz kılan bir cemaate uğrayan kimse -bu sebebe binaen -onlarla namazı tekrar kılar, tâ ki cemaat faziletine de erişsin. Böyle yapmakla, buna teşvik eden rivayetlere uymuş olur. Bu açıklama ihtilafı kaldırır.”

Neylü´l-Evtâr´ın kaydına göre, Ahmed İbnu Hanbel, İshâk İbnu Râhûye, Aleyhissalâtu Vesselâm´ın: “Bir günde aynı namazı iki kere kılmayın” sözünden şu mânayı anlamakta ittifak etmişlerdir: “Bu, bir kimsenin üzerinde farz olan bir namazı kılıp bitirdikten sonra kalkıp bir kere daha farz niyetiyle iade etmesidir. Ancak ikinci sefer, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu husustaki emrine ittibaen nafileye niyet ederek cemaatle kılabilir. Bu, namazı ikinci sefer iade değildir, zira birincisi farz, ikincisi nafiledir, bu durumda iade yoktur.”[914]

ـ34ـ وعن نافع: ]أنَّ ابنَ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ َعنْهما كانَ يَقُولُ: مَنْ صَلّى المَغْرِبَ وَالصُّبْحَ ثُمَّ أدْرَكَهُمَا مَعَ ا“مَامِ فََ يَعُدْ لَهُمَا[. أخرجه مالك .

34. (2843)- Nâfi (rahimehullah) anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) diyordu ki: “Kim akşamla sabahı kılar sonra da bu namazlarda imama yetişirse, onlara dönmesin.”[915]

AÇIKLAMA:

İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ), bu hadiste akşam ve sabah namazlarını kılan kimsenin, bunları imama yetişse de tekrar kılmamasını söylüyor. Bunun sebebi şöyle açıklanıyor:

a) Sabah namazından sonra nafile kılınması yasaktır.

b)Nafile namaz vitr (tek rek´atli) olamaz. Evzâî, Hasan Basrî ve Sevrî bu yorumdadırlar. İkindi namazından sonra -kılınacak namaz da mekruh olmasına rağmen- bu hususta nehiy vârid olmamıştır, çünkü İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ), keraheti güneşin sararmasından sonraya hamlederdi.

Şunu da kaydedelim: İmam Mâlik (rahimehullah) sadedinde olduğumuz hadisi kaydettikten sonra şu notu ekler: “Ben evinde namazını kılan bir kimsenin tekrar imamla kılmasında sadece akşam namazı için mahzur görürüm, diğerleri için görmem. Zîra, onu iade edecek olursa akşam namazı [tek olmaktan (vitr) çıkar], çift olur.[916]

Zürkânî der ki: “Muhammed İbnu´l-Hasan akşam namazının iade edilme yasağını, iade edilen namaz nafiledir, nafile namaz vitr (tek) olamaz diye sebebe bağladı.”

İbnu Abdilberr der ki: “Muhammed İbnu´l-Hasen´in beyan ettiği illet İmâm-ı Mâlik´in gösterdiği illetten daha güzeldir.”

İmam Şâfi´î ve diğer bazıları: “Mihcan hadisi (2840) mutlak olması sebebiyle bütün namazlar iade edilebilir, hadiste hiçbir vaktin namazı diğerinden tefrik edilip hususîleştirilmemiştir” demiştir.

Ebû Hanîfe ise: “Ne ikindi, ne akşam ne de sabah, hiçbiri iade edilemez” der. Muhammed İbnu´l-Hasen de imamın bu hükmünün illet ve sebebini şöyle açıklar: “Çünkü sabah ve ikindiden sonra nafile caiz değildir, ve nafile namaz tek (vitr) kılınamaz.”[917]

ـ35ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا أُقِيمَتِ الصََّةُ فََ صََةَ إَّ المَكْتُوبَةَ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

35. (2844)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Namaz için ikâmet okununca farzdan başka namaz yoktur (kılınmaz).”[918]

ـ36ـ وعن ربيعة بن أبى عبدالرحمن قال: ]كانَ ابنُ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ َعنْهما إذَا جَاءَ المَسْجِدَ وَقَدْ صَلّى النَّاسُ بَدَأَ بِالمَكْتُوبَةِ وَلَمْ يُصَلِّ قَبْلَهَا شَيْئاً[. أخرجه مالك .

36. (2845)- Rebîa İbnu Ebî Abdirrahman (rahimehullah) anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ), mescide geldiği vakit, cemaat namazı kılmış ise hemen farza başlardı, ondan önce başka namaz kılmazdı.”[919]

AÇIKLAMA:

1- Kaydettiğimiz iki hadisten birincisi, hiçbir kayda yer vermeksizin, mutlak bir ifade ile, ikâmet okunduktan sonra mescidde farzdan başka namaz kılınmayacağını ifade eder. Bu umumî yasağa sabah namazı da dahildir. Ancak sahâbe olsun tâbiîn olsun, daha sonrakiler olsun eslâf ulemâsı bu hususta ihtilaf etmiştir. İhtilafın mühim kısmı sabah namazının sünneti ile ilgilidir. Çünkü bazı rivâyetlerde “…sabah namazının sünneti hariç” istisnası kaydedilmiştir.

Netice itibariyle cumhur-u ulemâ sabahın sünnetini de dahil ederek, farza durulmuş ise, nafile kılınmayacağını söylemiştir.

Hanefîler sabahın sünnetini istisna ederler, farza durulmuş olsa bile, önce sünneti kılıp, sonra imama uymak gerektiğini söylerler.

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) hadisin zâhiriyle amel etmiştir. İbn Ömer, İbn Cübeyr, İbnu Sîrîn, Urve, Nehâî, Atâ, Şâfiî, Ahmed gibi bir çok seleften, ikâmet okununca nafile kılmanın -sabah dahil- mekruh addedildiğine dair rivâyet gelmiştir. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) ikâmetten sonra sabahın sünnetini kılanlara kamçıyla vururmuş.

İbnu Mes´ud, Mesrûk, Hasen, Mücâhid, Mekhûl, Hammâd İbnu Süleyman gibi bir kısım âlimlerden de bu hususta ruhsat rivâyet edilmiştir.

Zâhirîler daha da ileri giderek: “Nafileye başlamışsa ikâmet okununca namazı hemen kesip farza uyar” demiştir. Kerâhet taraftarı diğer âlimler “başlanan kesilsin” demez.

2- “Namaz için ikâmet okununca farzdan başka namaz yoktur” sözü, kılınması halinde o namazın bâtıl olduğunu kasdetmez.Daha ziyade sevabı kasdeder. Yani “ikâmetten sonra kılınan nafile namazın sevabı yoktur” demektir. Bâtıl olsaydı, bilâhere kaza edilmesini emrederdi. Şu halde namaz sahihtir, fakat sevabı yoktur.

3- 2845 numaralı hadiste, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´in farklı bir anlayışı gözükmektedir: Farz cemaatle kılındıktan sonra mescide gelmişse, sünnetleri terkedip sadece farzı kılmak… İbnu Ömer´e göre bu, evlâdır. Halbuki cumhur, vakit olduğu takdirde dileyenin farzdan önceki nafileleri kılabileceğine hükmetmiştir, vakit daralmışsa sünnetler terkedilip farz kılınır.[920]

ـ37ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ َعنْهما قال: ]قال رسُولُ اللّهِ #: إذَا قضَى ا“مَامُ الصََّةَ وَتَشَهّدَ فَأَحْدَثَ قَبْلَ أنْ يَتَكَلَّمَ فَقَدْ تَمَّتْ صََتُهُ وَصََةُ مَنْ خَلْفَهُ مِمَّنْ أتَمَّ الصََّة[. أخرجه أبو داود .

37. (2846)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“İmam namazı kılıp teşehhüdü tamamladıktan sonra, selam vermezden önce hades vâki olsa (yani abdesti bozulsa), namazı tamamlanmıştır, namazını tamamlayan cemaatteki diğer kimselerin namazı da tamamlanmıştır.”[921]

AÇIKLAMA:

Namazda teşehhüd miktarınca oturmak farz, sağa sola selâm sünnettir. Bu sebeple teşehhüd tamamlandıktan sonra hades vâki olsa bile, farz yerine gelmiş olacağından namaz tamamlanmış olur, selamın eksikliği bütünlüğe zarar vermez.

Ebû Hanîfe, hades âmmden olursa diye kayıtlamıştır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed böyle bir “kayd”a yer vermemişlerdir. Ebû Hanîfe´ye göre namazdan çıkış, kişinin fiiliyle olmalıdır, bu da niyetle, kasıtla gerçekleşir.

Hadisin zâhiri Ebû Yusuf ve Muhammed (rahimehumâllah)´in görüşüne muvafıktır.[922]

ـ38ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قالَ رسولُ اللّهِ # يُصَلُّونَ لَكُمْ، فإنْ أصَابُوا فَلَكُمْ. وَإنْ أخْطَئُوا فَلَكُمْ وَعَلَيْهِمْ[. أخرجه البخارى .

38. (2847)- Hz. Ebû Hüreyre anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “(İmamlar) sizin için kılarlar. Doğru kılarlarsa (sevabı) sizedir. Hatalı kılarlarsa (sizin namazınızın sevabı) sizedir, hata onların aleyhlerinedir.”[923]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste mef´ul mahzuftur, yani imamın neye isabet edeceği mübhem bırakılmıştır. Âlimler bunu başka hadislerin yardımıyla açıklığa kavuşturmuşlarsa da ihtilafa düşmüşlerdir. Çünkü bazı hadislerden namazın mükemmelliğine isabet “kıyâm, kırâat, rükû ve sücûdun şer´î ölçülere uygunluğu” anlaşılmıştır. Bazı hadislerden de vakte isabet´in kastedildiği anlaşılmıştır. Mesela Ukbe İbnu Âmir´in rivâyetinde Aleyhissalâtu Vesselâm: “Kim halka namaz kıldırır, vaktine de isabet ederse, sevabı hem kendine hem de cemaatedir” buyurmuştur.

Hadisin Ahmed İbnu Hanbel´de gelen bir vechinde şöyle denmiştir: “(İmamlar) namazı vaktinde kılar, rükû ve sücûdu tam yaparlarsa (sevabı) hem size hem onlaradır.” Bu rivâyet “isabet”ten maksadın sadece “vakt”e veya sadece “rükünlerin tamlık”ına olmadığını, bilakis daha şümullü olduğunu gösterir.

2- İbnu´l-Münzîr: “Bu hadis, imamın namazı bozulunca cemaatin namazı da bozulur” diyenleri reddeder” der.

3- Bazı âlimler: “Bu hadiste hem müttakinin arkasında ve hem de kendisinden korkulan fâcirin arkasında namaz kılmaya cevaz var” demiştir. Kendisinden korkulandan maksad, iktidar sahibi kimsedir. Yetki ve güç sahibidir, fâcirdir, namaz kıldırmak ister. Şu halde böylelerinin ardında kılınan namaz sahihtir.

4- Bağavî der ki: “Bu hadisten şu da anlaşılmaktadır: Halka namaz kıldıran kimse sonradan abdestsiz olduğunu anlarsa cemaatin namazı sahihtir, kendisi iade eder.”

5- Bazıları bu hadise dayanarak daha umumî bir hükümle şöyle demiştir: “Bir imam namazda rükun veya başka bir şeyi ihlal eden bir hata yapacak olsa, ona uyanlar bu eksikliğe yer vermedi iseler bu imamet sahihtir.” Şâfiî bu hükme: “İmam halife veya nâibi ise” kaydıyla katılır. Şâfiîlere göre, “cemaat, bir vacibin imam tarafından terkedildiğini bilmediği müddetçe o namaz sahihtir” bu esahh görüştür, ancak: “Hata, amd´in mukâbilidir” diyerek mutlak cevaza hükmedenler de olmuştur.[924]

YEDİNCİ BÂB

CUMA NAMAZI

(Beş Fasıldır)

*

BİRİNCİ FASIL

CUMA NAMAZININ FAZÎLETİ, VÜCÛBU, AHKÂMI

*

İKİNCİ FASIL

CUMANIN VAKTİ VE EZANI

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

HUTBE VE HUTBE İLE İLGİLİ HUSUSLAR

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

NAMAZVE HUTBEDE KIRÂAT

*

BEŞİNCİ FASIL

CAMİYE GİRME VE CÂMİDE OTURMA ÂDÂBI

UMUMÎ AÇIKLAMA

İbnu Hacer, cuma ile ilgili şu umumî bilgileri dermeyan eder:

1- Cuma İsminin Tarihçesi:

Cuma kelime olarak toplamak, bir araya getirmek mânasına gelen “cem” kökünden gelir. Cahiliye devrinde haftanın altıncı gününe cum´a değil arûbe denilirdi. Bu gün, İslam´dan sonra cuma ismini almıştır.

Bu ismin veriliş sebebiyle ilgili muhtelif görüşler var:

* Mahlukâtın mükemmel şekli o gün cem olundu, tamamlandı.

* Hz. Âdem´in yaratılışı o gün cem oldu, tamamlandı.

* Ensar, Es´ad İbnu Zürâre ile birlikte bir araya gelince, cemaatle namaz kılarlar ve o günü cuma diye isimlendirirler.[925]

* Ka´b İbnu Lüey, kavmini o gün toplar, haramlara ta´zîm göstermelerini emreder, kendi neslinden bir peygamber geleceğini haber verirdi. Bu sebeple cuma adı verildi.

* Bu toplanma işini yapanın Kusayy olduğu da söylenmiştir.

* Cuma isminin verilişi, o günde halkın namaz için toplanması sebebiyledir. İbnu Huzeyme bu görüşte ısrar eder, “çünkü der, bu İslâmî bir isimdir. Cahiliye devrinde yoktur, daha önce arûbe deniyordu”der.

İbnu Hacer, bu görüşe itiraz eder ve der ki: “Lügatciler der ki: “Arûbe cahiliye devrine ait eski bir isimdir.” Cuma için de şunu derler: “Bu arûbe denen gündür. Görünen şu ki: Araplar haftanın yedi gününün isimlerini zamanla değiştirdiler. Önceki isimler şöyle idi: Evvel (birinci gün, pazar) Ehven (pazartesi), Cebbâr (salı), Debbâr (çarşamba), Mü´nis (perşembe), Arûbe (cuma), Sebbâr (Cumartesi), Cevherî der ki: “Araplar, kadîm isimlendirmede pazartesi gününe ehven diyorlardı.” Bu da gösterir ki onlar haftanın günlerine yeni isimler verdiler. Bunlar hâlen herkesce bilinip kullanılan isimlerdir: es-Sebt (cumartesi), (el-Ehad) (pazar), el-İsneyn (pazartesi) vs. gibi…

* Arûbe´yi cuma olarak ilk isimlendirenin Ka´b İbnu Lüey´in olduğu da söylenmiştir. (Ferrâ bu görüştedir). İbnu Hacer der ki: “Bu durumda, arûbe´yi “cuma”ya cahiliye Araplarının çevirip, arûbe şeklindeki ismini de ibkâ ettiklerini söyleyenlerin, bunu te´yîd eden hususi rivâyete ihtiyaçları vardır (aksi takdirde desteksiz iddiada bulunmuş olurlar.)”

2- Cuma Gününün Fazîleti:Cuma gününü, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “mü´minlerin bayramı” olarak tavsif buyurur. Bayram, bir kısım imtiyazları ve hususiyetleri sebebiyle bir günün diğer günlerde olmayan, o güne has bazı umumi merasimlerle kutlanmasıdır. Her bayramda mutlaka bir kutlama ve merasim ve bunun da bir sebebi vardır. O halde, cum´a gününü kutlamaya sevkeden hususiyetleri nelerdir Şeriat kitapları, bu günün hususiyetleri üzerine otuzdan fazla kerâmet ve fazilet zikrederler. Bazılarını şöylece kaydediyoruz:

* Bayram günüdür, münferid oruç tutulmaz.

* O günün sabahında eliflâmmîm tenzîl ile Hel Etâ sûreleri, gündüz de Cuma ve Münâfikîn sûreleri okunur.

* Cuma günü gusledilir, koku sürülür, misvak kullanılır, en güzel elbiseler giyilir.

* Mescidler buhurlanır.

* Mescide erken gidilir.

* Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibadetle meşgul olunur.

* Sessiz durulur, hutbe dinlenir.

* Kehf sûresi okunur.

* İstiva vaktinde nafile kılma kerâheti kalkar.

* Namazdan önce yola çıkmak mekruhtur.

* Cuma namazına gidenin her adımına bir yıllık sevap katlanmıştır.

* Cehennem o gün kabarmaktan yasaklanmıştır.

* Duâların kabul edildiği icabet saati vardır.

* Günahlar o gün örtülür.

* Bu, ümmet için hayrı artırılmış bir gündür.

* Haftanın en hayırlı günüdür.

* Hayır o günde sâbitleşir, yüce ruhlar o gün toplanır.[926]

BİRİNCİ FASIL

CUMA NAMAZININ FAZİLETİ, VÜCÛBU VE AHKÂMI

ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الجُمُعَةِ غُسْلَ الجَنَابَةِ ثُمَّ رَاحَ إلى الجُمُعَةِ فَكَأنَّمَا قَرَّبَ بَدَنَةً، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعَةِ الثَّانِيَةِ فَكَأنّمَا قَرَّبَ بَقَرَةً، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعِةِ الثَّالثَةِ فَكَأنّمَا قَرَّبَ كَبْشاً اَقْرَنَ، وَمَنْ رَاحَ في السَّاعَةِ الرَّابِعَةِ فَكَأنَّمَا قَرَّبَ دَجَاجَةً، وَمَنْ راحَ في السَّاعَةِ الخَامِسَةِ فَكَأنَّمَا قَرَّبَ بَيْضَةً. فإذَا خَرَجَ ا“مَامُ حَضَرَتِ المََئِكَةُ يَسْتَمِعُونَ الذِّكْرَ[. أخرجه الستة .

1. (2848)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim cuma günü cenabet guslü ile gusül yapar, sonra cumaya giderse sanki bir deve kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim ikinci saatte giderse bir sığır kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim üçüncü saat giderse boynuzlu bir davar kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim dördüncü saat giderse bir tavuk kurban etmiş gibi (sevaba nâil) olur. Kim beşinci saatte giderse bir yumurta tasadduk etmiş gibi (sevaba nâil) olur. İmam (hutbeye) çıkınca melekler hazır olur, zikri dinlerler.”[927]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis cuma namazının diğer namazlarda olmayan bir hususiyetini belirtiyor: Bu namaza erken gelme hususunda gösterilecek gayret, hem mâlî ve hem de bedenî ibadet değerindedir. Böylece cum´a namazı, mâlî ve bedenî ibadetin sevabını cem etmiş olmaktadır. Bu ise başka namazlara tanınmayan bir imtiyazdır.

2- “Kim… yıkanırsa” ifadesine kadın-erkek, yaşlıgenç, hürköle… herkes dahildir, çünkü ifade mutlaktır.

3- Cenâbet guslü ile yıkanmaktan murad cenâbetten temizlenirken yıkandığı şekilde yıkanmaktır. Yani burun ve boğaza da şâmil olacak şekilde, mükemmel şekilde yıkanmak… Ancak bazı âlimler bu ifadede cum´a günü cimaya bir işaret olduğunu söylemiştir. “Buradaki hikmet derler, nefsin meşru yoldan sükûnete ermesi, böylece namaza giderken gözü, gördüğü şeylere kaymaktan korunmasıdır.” Böylece kadın da o gün yıkanmaya sevkedilmiş olur.

4- Hadiste geçen قَرَّب tabirini kurban etmek şeklinde tercüme ettik. Bundan maksad tasadduk´tur, yani Allah´ın yakınlık ve rızasını güderek deve (veya sığır veya koyun veya tavuk) kesip sadaka olarak dağıtmaktır. Hayvanlar hakkında kurban etmenin içinde kesmek de vardır. Yumurta bağışında kesme mânası olmadığı için “kurban” kelimesi dilimize uymaz, bu sebeple onu “tasadduk (bağış)” kelimesiyle ifade ettik. Keza tavuk için de kurban vasfı uygun düşmez. Şu halde kurbandan maksad tasadduktur.

Hadiste cumaya erken gelenlerin sevabını deve, sığır, davar, tavuk ve yumurta ile ifade edilmesini âlimlerden bazıları zâhirine hamlederek: Eğer kazanılan sevap cesed giyip maddîleşse belirtilen şekilde müşahhas bir hal alacağını söylemiş, bazı âlimler de: “Bundan maksad namaza erken gelenlerle geç gelenlerin aralarındaki farkı ve bu farkın büyüklüğünü göstermektir” demiştir. Mesela birincinin ikinciye kıymete nisbeti, deve ile sığır arasındaki nisbet gibidir vs.

5- Mâverdi, “imam (hutbeye) çıkınca melekler hazır olur” cümlesinden imamın erken çıkmasının müstehab olmadığı hükmünü çıkarmıştır. Ancak, “Camiye erken gelip, husûsî yerinde bekler, vakti gelince hutbe için çıkar” diye îtiraza cevap verilip iki hüküm te´lif edilmiştir.

6- Hadiste cuma günü yıkanmaya teşvik mevcuttur.

7- Cuma´nın ve cuma namazına erken gelmenin fazîleti beyan edilmiştir.

8- Hadis, fazilette insanların mertebelerinin amellerine göre olduğunu ifade etmektedir.

9- Sadaka, az da olsa şeriat nazarında hakir görülmez.

10- Deve kurban etmekle yapılan takarrüb, sığır kurban etmekten ileridir, efdaldir. Hedy (Mekke´de kesilecek kurban) hususunda ittifak edilmiş, dahâya (diğer kurbanlar) hususunda ihtilaf edilmiştir. Ancak dahâyada devenin efdal olduğu ekseriyetin görüşü olmuştur.

11- Saatin Beşe Taksimi:

Hadiste, camiye gidenler birinci saatle beşinci saat arasında olmak üzere beş mertebeye ayrılarak derecelendirilmiştir. Âlimlerden bir kısmı bundan maksadın cumaya erken gelenle geç gelenler arasındaki farkı, müşahhas misallerle gösterip erken gelmeye teşvik diye açıklamış ise de, bazı âlimler, başka incelikler ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Bu noktada yapılan münâkaşalara fazla girmek istemiyoruz. Ancak Resûlullah´ın hadislerinde ne gibi inceliklerin meknuz olduğunu, hadislere ilimle ve im´ân-ı nazarla bakınca ne büyük definelerin keşfedilebileceğini gösterme sadedinde ulemadan birkaç yorum kaydedeceğiz:

İbnu Hacer, bazı ihtilaflara dikkat çektikten sonra, hadisin bu vechinde, zamanın altı saate ayrılmış olma ihtimaline ve fakat râvinin, birini zikretmeyi ihmal etmiş olabileceğine dikkat çeker ve bu görüşünü te´yîden Nesâî´nin bir rivâyetinde tavukla yumurta arasında bir de serçe mertebesinin zikredildiğini hatırlatır. Bu ziyadeyi güçlendiren şâhidlerini de gösteren şârihimiz der ki: “Bu duruma göre, îmanın çıkışı altıncı derecenin sonundadır. Bütün bu yorumlar, saatlerden kastedilen şeyin, saat deyince, örf gereği zihne gelen şey olmasına bağlıdır. Ancak bu düşünce isabetli değildir, çünkü, murad bu olsaydı durum kış ve yaz günlerinde farklı olurdu. Çünkü gündüz vakti kısalıkta on saate uzunlukta ondört saate ulaşır.” Bu işkâli Kaffâl dile getirmiştir.

Kadı Hüseyn buna şöyle cevap verir: “Saatler´den murad miktarı uzunluk ve kısalıkta değişmeyen (zaman dilimleri)dir. Gündüz oniki saattir, ancak bunlardan her biri artar ve eksilir, gece de böyle. “Vakit âlimleri bunlara “âfâkî saatler” derler.

Ebû Dâvud ve Nesâî´nin Hz. Câbir´den yaptıkları bir rivâyette: “Cuma günü oniki saattir” denmiştir. Bu ibâre, tebkîr (cumaya erken gelmeye teşvik) hadisinde zikredilmiş olmasa da (Tebkîr hadisinde gelen) saatlerden muradı yakalamada istifade edilir. Bazıları: “Saatlerden murad, günün başından zeval vaktine kadar erken gelenlerin mertebelerini beyandır, bu da beş kısma ayrılır”demiştir.

Gazâlî, daha bir cesur davranarak şahsî re´yi ile bir taksimde bulunmuştur. Der ki:

“Brinci saat, fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadardır.

İkinci saat, güneşin yükselmesine kadardır.

Üçüncü saat, güneşin genişlemesine kadardır.

Dördüncü saat, ayakların yanmasına kadardır.

Beşinci saat, zeval vaktine kadardır.”

İbnu Dakîku´l-Îd, Gazâlî´nin bu taksimine itiraz etmiş: “Hadisteki saatleri, ma´ruf saatlerle te´vil evlâdır, aksi takdirde bu beş sayısını zikretmenin bir mânası kalmaz, çünkü mertebeler çok farklıdır” demiştir.

Bir kısım Şâfiî ve Mâlikîler meseleye bir başka yaklaşımla çözüm getirirler. Derler ki: “Saatlerden kastedilen şey beş kısa lahza´dır. Bunlardan birincisi güneşin zevalidir, sonuncusu da hatibin minbere oturmasıdır.” Onlar bu açıklamayı yaparkan iki delil ileri sürdüler:

1) Saat kelimesi, mahdut olmayan bir zaman parçasına ıtlak olunur. Söz gelimi “falanca saatte geldim” dediğin zaman herhangi bir vakitte geldim demek istersin.

2) Hadiste “gitme” fiili için رَاحَ kullanılmıştır. Bu kelime, cuma´ya gitme saatini zevalden başlatır. Çünkü revâh lügat açısından zevalden başlayıp günün sonuna kadar olan yürüyüşü (gitmeyi) ifade eder. Gudüvv ise günün başından zevâle kadar yürüyüşü ifade eder.

Bu yoruma, revâh kelimesini Arapların “gitme” mânasında olmak üzere günün herhangi bir vaktindeki “gitmeler” için de kullandığı gösterilerek îtiraz edilmiştir. Hatta İbnu Hacer, hadisin başka vecihlerinde revâh yerine gudüvv ve başka kelimelerin de kullanıldığını örneklerle gösterir.

Görüldüğü üzere, hadiste gelen “saatler” tâbirini anlamakta âlimler farklı yorumlara yer vermişler, ihtilaflara düşmüşlerdir.[928]

ـ2ـ وفي رواية: ]إذَا كانَ يَوْمُ الجُمُعَةِ كَانَ عَلى كُلِّ بَابٍ مِنْ أبْوَابِ المَسْجِدِ مََئِكَةٌ يَكْتُبُونَ ا‘وّلَ فَا‘وّلَ. فإذَا جَلَسَ ا“مَامُ طَوَوُا الصُّحُفَ وَجَاؤُا يَسْمَعُونَ الذِّكْرَ[ .

2. (2849)- Bir rivâyette şöyle denmiştir: “Cuma günü olunca, mescidin her bir kapısında melekler vardır. İlk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlenmeye giderler.”[929]

AÇIKLAMA:

Burada geç kalmadan tahzir vardır. Zira melekler, imam minbere çıkıncaya kadar kapılarda durup gelenleri, geliş sırasına göre yazmakta, imam minbere çıkınca defterlerini kapayıp, hutbeyi dinlemeye gitmektedir. Böylece daha sonra gelenler kayıt dışında kalmaktadırlar.

Bazı rivayetlerde “defterlerin nurdan, kalemlerin nurdan” olduğu belirtilmiştir. Bu sarahate dayanan bir kısım âlimler bu meleklerin hafaza meleklerinden başka melekler olduğu hükmünü çıkarmışlardır.

“Sahifelerin (defterlerin) kapanması” ile, cumaya erken gelenlerin faziletlerini yazmaya mahsus defterlerin kapanması kastedilmiş olmalıdır. Zîra hutbeyi dinlemek namaza dahil olmak, zikir ve duâda hazır bulunmak, huşû, insât gibi fiillerin sevaplarını yazma işi devam edecektir. Bunları hafaza meleklerinin yazacağı kesindir. Bu durum da öbür meleklerin başka melekler olduğunu ifade eder.[930]

ـ3ـ وعن أوس بن أوس الثقفى رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ غَسَّلَ وَاغْتَسَلَ، وَبَكّرَ وَابْتَكَرَ، وَمَشَى وَلَمْ يَرْكَبْ، وَدَنَا مِنَ ا“مَامِ فَاسْتَمَعَ وَلَمْ بَلْغُ. كَانَ لَهُ بِكُلِّ خُطْوَةٍ عَمَلُ سَنَةٍ، أجْرُ صِيَامِهَا وَقِيَامِهَا[. أخرجه أصحاب السنن.وقالَ أبو داود: »سُئِلَ مَكْحُولٌ عَنْ غَسَّلَ وَاغْتَسَل؟ فقَالَ: غَسَلَ رَأْسَهُ وَجَسَدَهُ. وكَذلِكَ قالَ سَعِيدُ بنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ«.قوله »غَسَّلَ« أى جامع امرأته فأحوجها إلى الغُسل، وذلك يكون أغض لطرْفه إذا خرج إلى الجمعة، واغتسل هو بعد الجماع.وقيل »غَسَّلَ« أسْبَغ الوضوء وأكمله ثم اغتسل بعده للجمعة.»وَبَكَّرَ« أى إلى الصة في أول وقتها.»وابتكرَ« أدرك أولَ الخطبة .

3. (2850)- Evs İbnu Evs es-Sakafî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim (cuma günü) yıkar ve yıkanırsa, kim erkenden (mescide) gider ve hutbenin başına yetişirse, yürür ve binmezse, imama yakın durur, dinler, mâlâyâni söz etmezse ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır.”[931]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, cuma günü yıkanması üzerine vârid olmuştur: “Cuma günü” tâbiri rivâyetin bazı vecihlerinde yok ise de bazılarında mevcuttur.

2- Yıkar diye tercüme ettiğimiz غَسَّلَ kelimesini âlimler, iki mânaya te´vil etmişlerdir:

1) Başını yıkar, bu durumda ikinci kelime اِغْتَسَلَ “bedeninin geri kalan taraflarını yıkar.” Yani “yıkanır” mânasına anlaşılmıştır.

2) Hanımının da yıkanmasına sebep olur, yani cuma günü, hanımıyla münâsebet-i cinsiyyede bulunarak, onu da yıkanmaya mecbur eder, kendisi yıkanmış, onu da yıkamış olur. Böylece bu hadiste de, 2848 numaralı hadiste geçen cimaya zimnî teşvik tekrar ele alınmış olmaktadır.

Aynı mânada kullanılabilen bu iki kelimenin te´kîden yan yana kullanılmış olabileceği de söylenmiştir.

Şunu da belirtelim, hadisin Buhârî ve Ebû Dâvud´da gelen vecihleri, yukarıda kaydedilen birinci tefsirin tercihine kanaat vermektedir. Zira Ebû Dâvud´da “Kim başını yıkar ve yıkanırsa…” denmekte, Buhârî´nin bir rivâyetinde “…yıkanın ve başınızı da yıkayın” ibaresi yer almaktadır.

3) بَكَّرَ ve اِبْتَكَرَ kelimeleri de hem te´kîden yan yana gelimş, aynı mânada iki kelime olarak anlaşılmış, hem de biri erken çıkmak, diğeri de hutbenin başına yetişmek mânalarında te´vil edilmiştir.

Gerek yıkanma ve gerekse erken olma kelimelerinin aynı mânada te´kîden tekrar edilmiş olmalarına, yine aynı hadiste gelen “yürür ve binmezse” ibaresi örnek gösterilmiştir. “Yürümek” ve “binmemek” aynı mânanın iki ayrı kelimeyle ifadesidir.[932]

ـ4ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: يحْضُرُ الجُمُعَةَ ثََثَةُ نَفَرٍ: فَرَجُلٌ حَضَرَهَا يَلْغُو وَهُوَ حَظُّهُ مِنْهَا، وَرَجُلٌ حَضَرَهَا يَدْعُو، فَهُوَ رَجُلٌ دَعَا اللّهَ إنْ شَاءَ أعْطَاهُ وَإنْ شَاءَ مَنَعَهُ، وَرَجُلٌ حَضَرَهَا بِإنْصَاتٍ وَسُكُوتٍ وَلَمْ يَتَخَطَّ رَقَبَةَ مُسْلِمٍ وَلَمْ يُؤْذِ أحَداً، فَهِى كَفَارَةٌ لَهُ إلى الجُمُعَةِ الَّتِى تَليهَا وَزِيَادَةَ ثََثَةِ أيَّامٍ، وذلِكَ أنَّ اللّهَ تَعالى يَقُولُ: مَنْ جَاءَ فَلهُ عَشْرُ أمْثَالِهَا[.

4. (2851)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cuma namazına üç (grup) insan katılır:

1) Kişi var, namaza katılır, boş konuşma yapar. Bunun namazdan hissesi, o konuşmasıdır.

2) Kişi var namaza gelir duâ eder. Bu kimse Allah´a duâda bulunmuştur, Allah dilerse onun istediğini hemen verir, dilerse vermez.

3) Kişi vardır, namaza gelir sadece dinler ve sükut eder, mü´-minlerin arasından yararak geçmez, kimseye eza vermez. Onun bu namazı, daha önce geçen cumaya ve fazladan da üç güne kadar (günahlarına) kefarettir. Bu hal Cenâb-ı Hakk´ın şu sözüne binaendir: “Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir”[933] (En´âm 160).

AÇIKLAMA:

Resûlullah bu hadislerinde, cum´a namazına katılma âdâbını belirtmektedir. Bunu belirtirken, katılanları başlıca üç gruba ayırır:

1) Namaza katılmakla birlikte boş laf edenler: Cumada boş laf edenler deyince öncelikle hutbe sırasında konuşanlar hatıra gelir. Ancak 2778-2782 ve 2834 numaralı hadislerde geçtiği üzere, kişinin namaz maksadıyla evinden çıktığı andan itibaren namazda olduğu nazar-ı dikkate alınınca cuma namazına gitme niyetiyle evini terkettiği andan itibaren boş sözleri terkedip, zikir veya sükûn halinde olması, hutbe sırasında insât kelimesiyle ifade edilen can kulağıyla dinlemeye ehemmiyet vermesi gerekir.

“Boş söz” diye tercüme ettiğimiz lağv´ı “cuma edebine uymayan her söz” diye tarif edebiliriz. Resûlullah´ın Ebû Dâvud´da gelen tarifine göre şöyledir: “İmamın hutbe verirken yanındakine “sus dinle!”diyecek olursan “boş söz”de bulunmuş olursun.” Âlimler, cemaati yarmak vs. sûrette cemaate verilen eziyeti de lağv´e dahil ederler. İbnu Hacer bu kelimeyi açıklama sadedinde şu izahları kaydeder: “Ahfeş: “Şüphe ve bâtıla giren asılsız sözlere lağv” demiştir. İbnu Arefe der ki: Lağv, sözün düşüğüdür, doğrudan ayrılmaya da lağv denmiştir. وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا âyetine göre lağv günah demektir. Zeyn İbnu´l-Münîr: “Müfessirler sözü lağv “güzel olmayan söz” olduğunda ittifak eder” demiştir.

Şu halde, namazda konuşmak -veya hadisin son kısmından da anlaşılacağı üzere- cemaatin omuzlarını yararak ilerlemek sûretiyle başkasını rahatsız edenin cuma´dan elde edeceği nasib, başkalarına verdiği bu eziyetten ibarettir. Efnedimiz bu ifadeleriyle, her ne sûretle olursa olsun cemaate eziyet vermekten şiddetle zecretmiş olmaktadır. İbnu Hacer el-Mekkî, hadisin bu kısmını “(Hutbe sırasında) boş lakırdı eden kimsenin namaza katılmaktan alacağı hisse tam değildir, çünkü lağv, cuma sevabının kemâline mâni olur” diye anlar.

2) Cuma cemaatinin ikinci grubunu hutbe sırasında dua edenler teşkil etmektedir. Dua aslında zikir´dir, ibadet´dir. Ancak hutbe edebine aykırıdır. Hutbede takınılması gereken edeb olarak insât yani can kulağıyla dinlemek emredilmiştir. Öye ise dua, insât´a mânidir, terki evladır.

Şu halde hadis, Cenâb-ı Hakk´ın hutbe sırasında yapılan duayı aff, merhamet ve müsâmaha ile muamele ederek kabul buyurması da mümkündür. Emredilen edebe, yani sessiz durup can kulağı ile hutbeyi dinleme edebine aykırı hareket ettiği için ceza olarak, duasının kabul edilmemesi de mümkündür.

3) Cuma´ya katılan üçüncü grup kimseler, cemaati omuzlarından yarıp ilerlemek vs. sûretlerle rahatsız etmeksizin yerini alıp, hiç konuşmaksızın sükûnet içinde hutbeyi dinleyenlerdir. Âlimler, rahatsızlık verici sebepler meyanında yerinden doğrulmak yanındakine yaslanmak, bir âzâsının üzerine oturmak, seccâdesine rızasını almadan oturmak, pis koku neşretmek vs´yi de zikreder. Hadiste hem insât ve hem de sükût geçmektedir. Bunlar birbirine yakın mâna taşımaları sebebiyle umumîyetle, ikincisinin birinciyi te´kîden zikredildiği belirtilmiştir. Ancak insât´ın can kulağıyla dinleme mânasında minbere yakın olanlar hakkında, sükût da daha ziyade sessiz olma mânasında uzakta olanlar hakkında yani imamı yeterince işitmese de, hutbeyi anlayarak takip edemese de sükûnet içinde durmak mânasında kullanılmış olabileceğine dikkat çekilmiştir.

Biz, hadisin bu kısmında, cuma günü camiye erken gelmeye teşvik mânası da görmekteyiz. Çünkü erken gelenler ön saflarda, minbere yakın yerlerini alırken, başkalarının omuzlarını yararak eziyet verme durumuna düşmezler ve dahi insât yani “hutbeyi can kulağı ile dinleme” şansını da garantilerler.

4) “Onun bu namazı” diye tercüme ettiğimiz هِىَ zamirine, belirtilen edebler, hutbe, namaz hepsi dahildir. İşte böyle mükemmel olarak kılınan cuma namazı, kişinin on günlük küçük günahlarının kefaretine garanti olmaktadır.

Cuma´nın kefaret olduğu on gün, hadisin zâhirine göre “müteakip on gün” olarak anlaşılmaya müsait ise de, başka rivâyetlerin nassıyla, geçmiş cumaya kadar ve ondan önceki üç güne yani kılınan cumadan önce geçen son on güne şâmildir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), âdâbına uygun olarak kılınan bir cumanın on günü içine alan bir müddette işlenecek günahlara kefaret olacağı hususunda Kur´ân-ı Kerîm´in âyetinden delil getirmekte, mü´mini bu hususta iknâ etmek istemektedir.[934]

ـ5ـ وعن على رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال وهو على المنبر في الكوفة يخطبُ: ]إذَا كَانَ يَوْمُ الجُمُعَةِ غَدَتِ الشّيَاطِينُ بِرايَاتِهَا إلى ا‘سْوَاقِ فَيَرْمُونَ النَّاسَ بِالتَّرابِيثِ، أوْ قَالَ بِالرّبَائِثِ وَيُثبِّطُونَهُمْ عَنِ الجُمُعَةِ وَتَغْدُوا المََئِكَةُ فَيَجْلسُونَ عَلى أبْوَابِ المَسْجِدِ يَكْتُبُونَ الرَّجُلَ مِنْ سَاعَةٍ، وَالرَّجُلَ مِنْ سَاعَتَيْنِ حَتّى يَخْرُجَ ا“مَامُ. فَإذَا جَلَسَ الرّجُلُ مَجْلِساً يَسْتَمْكِنُ فِيهِ مِنْ اسْتِمَاعِ وَالنَّظَرِ فَأنْصَتَ وَلَمْ يَلْغُ كَانَ لَهُ كِفَْنِ مِنْ أجْر، فإنْ نَأى وَجَلَسَ حَيْثُ َ يَسْمَعُ فَأنْصَتَ وَلَمْ يَلْغُ كَانَ لَهُ كِفْلٌ مِنْ أجْرِهِ، وَإنْ جَلَسَ مَجْلِساً يَسْتَمْكِنُ فِيهِ مِنَ اسْتِمَاعِ وَالنَّظَرِ فَلَغَا وَلَمْ يُنْصِتْ كَانَ عَلَيْهِ كِفَْنِ مِنْ وِزْرٍ. فَإنْ جَلَسَ مَجْلِساً َ يَسْتَمْكِنُ فِيهِ مِنَ اسْتِمَاعِ وَالنَّظَرِ فَلَغَا وَلَمْ يُنْصِتْ كَانَ عَلَيْهِ كِفْلٌ مِنْ وِزْرٍ، وَمَنْ قَالَ لِصَاحبِهِ يَوْمُ الجُمُعَةِ صَهْ فَقَدْ لَغَا، وَمَنْ لَغَا فَلَيْسَ لَهُ في جُمُعَتِهِ تِلْكَ شَىْءٌ. ثُمَّ قالَ في آخِرِهِ: سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ يَقُولُ ذلِكَ[. أخرجهما أبو داود.»التَّرابِيثُ أوِ الرَّبَائِثُ« جمع رَبيثة وهى ما يحبس ا“نسان عن مَهامة ويشغله عنها ويُثَبِّطه.قال الخطابى »وَأمَّا التَّرَابِيثُ« فليس بشئ.وقوله »يَرْمُونَ« إنما هو فيرْبِثون الناس. كذا روى لنا في غير هذا الحديث.

»وَالكِفْلُ« النصيب. وقيل الضعف.»وَالْوِزْرُ« ا“ثم المثقل للظهر .

5. (2852)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) Kûfe´de hutbe verirken minberden şöyle seslenmiştir: “Cuma günü olunca şeytan çarşı ve pazara erkenden bayraklarıyla gider, insanlara binbir engel çıkararak mâni olmaya, onları cumadan (hiç olsun) geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar. Gelenleri birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hâl imam (hutbeye) çıkıncaya kadar devam eder. Kişi mescidde, imamı görüp, dinleyebileceği bir yere oturup, can kulağıyla dinledi ve konuşmadı mı, kendisine iki kat sevap vardır. Kişi uzakta kalır ve imamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir hisse sevap alır. Eğer, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki hisse vebal yazılır. Eğer, dileme ve görme imkânı olmayan bir yere oturur ve boş konuşur ve sessiz kalmazsa, ona bir hisse vebal vardır. Kimde yanındaki arkadaşına cuma günü “sus” derse “boş konuşmuş” olur. Kim de boş konuşur ise, o cumadaki sevaptan nasibsiz kalır.”

(Hz. Ali) konuşmasının sonunda şunu söyledi: “Ben bunu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan işittim.”[935]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet, cumaya erkenden gitmeyi teşvik eden hadislerden biridir. Hadiste sadece erken gitme değil, hutbe verecek hatibi görmeye ve dinlemeye imkân tanıyacak bir yere oturmayı da teşvik etmektedir. Hadiste sadece dinleme değil “görme” kaydının da konmuş olması bilhassa günümüz şartlarında akla gelebilecek bazı sorulara peşin cevap olur: Çünkü hoparlörler sayesinde dışarıda bile hutbeler eksiksiz dinlenebilir. Şu halde hatibin görülebileceği bir yeri kapmak için acele davranmak, bunu niyete koyarak hareket etmek esastır. Buna rağmen dışarıda kalanların insât ve sükût şartına riâyet etmeleri halinde, hadiste vaadedilen çifte sevaba nail olacakları rahmet-i ilâhiyeden umulabilir, çünkü mü´minin niyyeti esastır.

2- Râvi, terâbîs kelimesinde şekke düşmüştür: “Terâbîs” mi işitti, rebâis mi işitti Hattâbi terâbîs´in müstâmel bir kelime olmadığını söyler. Şârihler rebîse´nin cem´i olan rebâis olması gereğine dikkat çekerler. Rebîse kişiyi hedefinden alıkoyan mâni, engel demektir.

3- Boş konuşmak diye tercüme ettiğimiz lağv düşük, bâtıl, reddedilmiş, hükmünü yitirmiş söz demektir. Bazı âlimler, “doğru olmayan söz”, “uygun olmayanın konuşulması” diye tarifler sunmuşlardır. Ancak sadedinde olduğumuz hadiste “Hutbe sırasındaki her çeşit söz”e lağv denmektedir, çünkü hutbede hazır olmanın edebi, hiçbir şey konuşmadan can kulağıyla dinlemektir. Hadis, hutbe sırasında konuşana “sus dinle!” mânasına اَنْصِتْ demenin lağv olduğunu söyleyince geri kalan sözlerin külliyen lağv olacağı açıktır. Zîra aslında yersiz konuşana “sus!” ihtarının , emr-i bil ma´ruf olduğu, dinin teşvik ettiği memduh ameller sırasına gireceği sarih bir durumdur. Önceki hadiste hutbe sırasında dua etmeye açıkca lağv denmemiş olsa bile o da yasaklanmaktadır, dolayısıyla duanın bile lağv´a nisbeti mümkündür. Nevevî, yanındakini konuşmaktan menetmek zorunda kalınca işaretle “sus” demenin uygun olacağını söyler, anlamadığı takdirde mümkün mertebe asgari bir kelamla susturmaya tevessül etmeyi tecviz eder.

Âlimler hutbe sırasındaki kelam haram mı, mekruh mu, mekruhsa tahrimî mekruh mu, tenzihî mekruh mu ihtilaf etmiştir. Şâfiî hazretleri bir kavlinde hutbeyi iki rek´at namaza bedel tutar. Bu açıdan hutbe sırasında konuşmak haramdır. Esahh olan kavline göre iki rek´ata bedel değildir, bu açıdan haram olmaz.

Keza ulemâ, hutbeyi işitmeyen kişiye işittiği durumdaki gibi can kulağı ile dinleme vaziyetinde (insât) durması gerekli midir diye de münâkaşa etmiştir. Cumhur, gereklidir!” derken, Ahmed İbnu Hanbel, İbrahim Nehâî ve iki kavlinden birinde İmam Şâfiî: “Bu durumda gerekmez” demiştir. İbnu Hacer, hutbe sırasında kelam tecviz edenlerden de bahseder, ancak bunları hutbede yersiz konuşma yapılma durumuna hamleder. Emevî idarecilerinin bazı yersiz davranışları hutbe sırasında seleften bir kısmının aksülameline sebep olmuştur.

Son olarak şunu da kaydedelim: el-Muğnî´de: “Namazda kelamı caiz kılan hallerin hutbede de caiz kılacağı hususunda ulemanın ittifak ettiğini” belirtir, gözleri kör olan kimseyi çukura düşmekten tahzîr gibi… İmam Şâfiî: “Birine fenalık geleceğinden korkan kimsenin, işaretle duyuramadı ise, sözle duyurmasında bir beis görmem” demiştir.[936]

ـ6ـ وعن طارق بن شهاب رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ #: الجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلى كُلِّ مُسْلِمٍ في جَمَاعَةٍ إَّ عَلى أرْبَعَةٍ: عَبْدٍ مَمْلُوكٍ، أوِ امْرَأةٍ، أوْ صَبىٍّ، أوْ مَرِيضٍ[. أخرجه أبو داود.وقال طارق: قد رأى النبى # وَهُوَ يُعَدُّ من أصحابه ولم يسمع منه شيئاً .

6. (2853)- Târık İbnu Şihâb (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cuma namazı, dört kişi hariç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vacib bir hakk´dır. Cumadan istisna edilen bu dört kişi şunlardır: Köle, kadın, çocuk ve hasta.”[937]

AÇIKLAMA:

1- Tarık İbnu Şihâb (radıyallâhu anh) cahiliye devrini yaşamış, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı görmüş sahâbîlerdendir. Ancak Hz. Peygamber´i hiç dinlemediği bilinmektedir. Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (radıyallahu anhümâ) zamanlarında otuzüç veya otuzdört adet gazveye iştirak etmiştir, 82 hicrî yılında vefat etmiştir (radıyallâhu anh). Şu halde bu rivâyet sahâbî mürseli´ne bir örnek olmaktadır.

2- “Cuma hakk´tır” ibâresi, cuma namazınınn Kitap ve Sünnet´le sâbit kesin bir farz olduğunu ifade eder. “Allah´ın kulları üzerindeki farz olan haklarından biri”diye te´vîl etmek de mümkündür.

3- Hadiste geçen her müslüman üzerine علَى كُلِّ مُسْلِمٍ tabiri, “cuma, farz-ı kifâyedir” diyecekleri reddedecek bir cevap teşkil eder.

4- “Cemaat içinde فِى الْجَمَاعَةِ tabiri, cuma namazının cemaat halinde kılınacağını, münferid kılınamayacağını gösterir. Ulemâ bu hususta icma eder.

Ancak kaç kişinin burada istenen “cemaat”i sağlayacağı hususunda ihtilaf edilmiştir.

* Ebû Hanîfe´ye göre imam hariç en az üç kişi cemaati teşkil eder. Bunların hutbeyi dinlemelerini de şart koşmaz. Hutbeyi imamdan başka iki kişi dinlese yeterlidir. Ehl-i Rey´den Evzâî´ye göre cuma günü için üç kişi de yeterlidir, yeter ki vali de olsun. Ebû Sevr, “Cuma için ayrı bir sayı aranmaz, diğer namazlar gibidir, iki kişiyle de kılınır” demiştir.

* Şâfiîler, “En az kırk kişi olursa cemaat teşekkül eder” derler. Şâfiîye göre bunlar hür ve mukîm olmalıdır.

* Ahmed İbnu Hanbel, İshâk İbnu Râhûye, Ömer İbnu Abdilaziz gibi bir kısım başka âlimler de cumanın farz olması için cemaatin en az kırk olmasını şart koşmuşlardır. Ömer İbnu Abdilaziz bunlardan birinin vâli olmasını şart koşar ise de Şâfiî böyle bir şart koşmamıştır.

* İmam Mâlik cemaat için rakam üzerinde durmamış: “Evleri birbirine muttasıl bir köyde bir araya gelinen bir mescid ve alışveriş mahalli (sûk) varsa oradaki cemaate cuma farz olur” demiştir. İmam Mâlik hazretleri de vali şartı koşmamıştır.

5- Cuma namazı kadınlara farz değildir. Ancak İmam Şâfiî yaşlı kadınların (acâiz) cemaate katılmasını müstehab görür.

6- Cumanın çocuklara vacib olmadığı hususunda ulemâ icma eder. Burada çocuktan maksad henüz bülûğa ermeyen kimsedir. Ancak mürâhik olduktan sonra, yani bülûğ çağına yaklaşınca, alıştırılmaları maksadıyla götürülmeleri, tevşik edilmeleri İslâmi terbiyenin gereğidir.

7- Hastaya meşakkate sebep olacaksa, cuma farz olmaz. Hiçbir meşakkat ve zararın mevzubahis olmadığı hafif hastalıklar cumanın farziyyetini kaldırmaz. İmam-ı Âzam, rehberi olsa bile, bunda meşakkat olduğu için, âmâya da cumanın farz olmayacağına hükmetmiştir. Ancak İmam Şâfiî, rehberi olan âmâya cumanın farz olduğunu söyler.

8- Köle hususunda ulema ihtilaflıdır. Hasan Basrî ve Katâde cumanın gidebilecek durumda olan kölelere de farz olduğunu söylemiştir. Evzâî ve Dâvud-ı Zâhirî´nin de bu görüşte olduğunu Suyûtî kaydeder.

9- Zührî, “Yolcu ezanı işitirse cumaya katılsın” demiştir. İbrahim Nehâî´nin de benzer bir fetvası mevzubahistir. Bu da gösterir ki cuma farz-ı ayn olan ibadetlerdendir.[938]

ـ7ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ َعنْهما: ]أن النبىّ # قالَ: الجُمُعَةُ عَلى كُلِّ مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ[. أخرجه أبو داود .

7. (2854)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ezanı her işitene cuma farzdır.”[939]

AÇIKLAMA:

Burada, hadisin zahiri, cumanın farz olması için ezanın işitilmesini şart koşar. Ama âyet-i kerîmede “işitme” değil, “okunma” zikredilmiştir:

“Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah´ın zikrine koşun” (Cuma 9). Ulemâ, bu sebeple hadisi: “Ezanı işitme gücünde olan herkese cuma farzdır” diye anlamıştır. Cumhur şöyle der: “Ezanı işitene ve işitme gücünde olana cuma farzdır, kişinin beldenin içinde veya dışında olması farketmez. ” Zeydü´d-Dîn el-Irakî´nin Şerhu´t-Tirmizî´de kaydına göre, İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel, bir şehir ahalisinin tamamına, -ezanı işitmemiş bile olsalar-, cumanın farz olduğunu söylemekte ittifak etmişlerdir.[940]

ـ8ـ وعن حفصة رَضِىَ اللّهُ َعنْها قالت: ]قال رسولُ اللّهِ # عَلى كُلِّ مُحْتَلِمٍ رَوَاحٌ إلى الجُمُعَةِ، وَعلى كُلِّ مَنْ رَاحَ إلى الجُمُعَةِ الْغُسْلُ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

8. (2855)- Hz.Hafsa (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Her ihtilam olan erkeğe cumaya gitmek vacibtir. Cumaya her gidene de gusül vacibtir.”[941]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, zahiri itibariyle âmmdır. Yani her büluğa erene cuma namazının farz olduğunu ifade etmektedir.Halbuki az yukarıda (2853) belirtildiği üzere kadına, köleye, yolcu ve hastaya cuma farz değildir, büluğa ermiş bile olsalar.

2- Rivâyetin devamında Ebû Dâvud şu açıklamayı kaydeder. “Kişi, fecr doğduktan sonra yıkanmış ise, cünüblükten yıkanmış bile olsa cuma yıkanmasının yerine geçer.”

Bu açıklama şunun için yapılmıştır. Ulemâ cuma günü başlamazdan önce, yani şafak sökmezden önce yapılacak guslün “cuma guslü” olmayacağını söylemekte ittifak eder. Öyle ise, hadiste emredilen “cuma guslü” nün gerçekleşmesi için cuma günü şafak söktükten sonra gusletmek gerekmektedir. İşte şafak sökmesinden sonra yapılacak gusül cünüplükten temizlenmek için dahi yapılmış olsa, bu “cuma guslü”nün yerine geçer, bir kere daha “cuma guslü” yapmak gerekmez. Ebû Katâde´nin çocuklarından birinden yapılan rivâyete göre, Ebû Katâde “Cuma günü cünüplükten temizlenmek için yıkanan, cuma için yıkanmış sayılır” demiştir.[942]

ـ9ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قال رَسُولُ اللّه # الجُمُعَةُ عَلى كُلِّ مَنْ آوَاهُ اللَّيْلُ إلى أهْلِهِ[. أخرجه الترمذي وضعفه .

9. (2856)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cum´a, geceleyin ailesine dönebilen herkese farzdır.”[943], [944]

AÇIKLAMA:

Bu hadisi kaydettikten sonra Tirmizî zayıflığına dikkat çeker. Tirmizî´nin kaydına göre bu hadisi, Ahmed İbnu´l-Hasen cuma namazının kimlere farz olduğu münâkaşasında istişhâd olarak Ahmed İbnu Hanbel´e rivâyet eder. Ahmed İbnu Hanbel, senedinde yer alan üç zayıf râvi sebebiyle bunun rivâyet edilmesine öfkelenerek: “Rabbine istiğfar et, Rabbine istiğfar et” der.

Tirmizî´nin açıklamasına göre, Ahmed İbnu Hanbel bu sözü, sadedinde olduğumuz rivâyetin “senedindeki zayıflık sebebiyle hiçbir kıymet atfetmediği için” söylemiştir.

Hadisin yeterince anlaşılması için, ister istemez bunun Tirmizî´de kaydediliş sebebini bilmemiz gerekecektir. Orada hadise “Ne miktar mesafeden cuma namazına gidilir ” adını taşıyan bir bâbta yer verilmiştir. Bâbın birinci rivâyetinde, “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize, Kuba köyünden cumaya gelmemizi emrederdi” hadisi kaydedilir.[945] Tirmizî: “Bu hadisi sadece bu vecihten biliyoruz, bu bâbta Resûlullah´tan sahih bir rivâyet yoktur” dedikten sonra ilave eder: “Ebû Hüreyre´den naklen Resûlullah´tan şu rivâyet de yapılmıştır: “Cuma namazı, gece, kimi ailesine sığındırırsa ona farzdır.” Yani mâna makam icabı şöyle olmalı: “Cuma namazı, geceleyin ailesine dönebilecek mesafede olan kimseye farzdır, bu durumda olan kimse dağda da olsa cumaya gelmelidir.” el-Müzhîr´in açıklamasına göre: “Cuma, oturduğu yerle cuma namazının kılındığı yer arasında, namazı edadan sonra oturduğu yere geceden önce dönmesine imkan tanıyacak bir mesafe bulunan kimseye farz olur.” Keza İbnu Ömer´den de “Gusül, cuma farz olana, cuma da geceyi ehlinin yanında geçirene vacibtir” dediği belirtilir. İbnu Hacer “Cuma, geceyi ehlinin yanında geçirene vacibtir” ibâresini şöyle açıklar: “Cuma namazı İbnu Ömer´e göre (namazdan sonra) gece bastırmadan evine dönmesi mümkün olan kimseye farzdır. Bundan daha uzak mesafede olana farz değildir.”

Bu açıklamalardan sonra Tirmizî´nin kaydettiği izâhı görebiliriz. Der ki: “Ehl-i ilim, cuma namazının kime farz olduğu hususunda ihtilaf ettiler. Bazıları “Gece, kimi evine sığındırırsa ona farzdır” demiştir. Bazıları da: “Cuma sadece ezanı işitene farzdır” demiştir. Bu Şâfiî, Ahmed ve İshak´ın kavlidir.

Bu mesafeyi müşahhas hale getirme sadedinde zikri geçen Kuba köyü Medîne´ye iki üç mil mesafededir.[946]

ـ10ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ َعنْهما قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ أدْرَكَ رَكْعَةً مِن الجُمُعَةِ أوْ غَيْرِهَا فَقَدْ تَمَّتْ

صََتُهُ[ .

10. (2857)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cuma namazından veya başkasından bir rek´ate yetişenin namazı tamam olmuştur.”[947]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, cuma dahil herhangi bir namazın rek´atini imamla kıldığı takdirde gerisini tek başına tamamlayınca, tamamını cemaatle kılmış hükmüne dahil olacağını yani cemaat sevabını kazanacağını ifade eder.

Bu bâbta daha geniş izah 2830 numaralı hadisin açıklamasında geçti, oraya bakılsın.[948]

ـ11ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ َعنْه: ]أن النّبىَّ # قالَ: مَنْ أدْرَكَ مِنْ صََةِ الجُمُعَةِ رَكْعَةً فَقَدْ أدْرَكَ[. أخرجهما النسائى .

11. (2858)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cuma namazından bir rek´ate yetişen, cuma namazına yetişmiştir.”[949]

AÇIKLAMA:

Bu hadis cumanın birinci rek´atinde imama yetişenin, ikinci rek´atı tek başına tamamlayabileceğini, böylece farz olan cuma borcunu eda etmiş olacağını ifade eder.[950]

ـ2859 ـ12ـ وعن رجل من أهل قباء عن أبيه وكانت له صحبة قال: ]أمَرَنَا النَّبىُّ # أنْ نَشْهَدَ الجُمُعَةَ مِنْ قُبَاءَ[. أخرجه الترمذي .

12. (2859)- Kuba ahalisinden bir adam -Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la sohbet etme şerefine ermiş bulunan- babasından naklen demiştir ki: “Resûlullah bize Kuba´dan (gelerek Medîne´de) cuma namazına katılmamızı emretti.”[951]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, az yukarıda 2856 numaralı hadisin açıklamasında geçti, oraya bakılsın.[952]

ـ2860 ـ13ـ وعن أبى الجعد الضُّمْرى رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ # مَنْ تَرَكَ ثََثَ جُمَعٍ تَهَاوُناً بِهَا طَبَعَ اللّهُ تَعالى عَلى قَلْبِهِ[. أخرجه أصحاب السنن .

13. (2860)- Ebû´l-Ca´d ed-Dumrî anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim önemsemiyerek üç cumayı terkedecek olursa, Allah onun kalbini mühürler.”[953]

ـ2861 ـ14ـ وعن سَمُرة جُندب رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]قال رسُولُ اللّهِ #: منْ تَرَكَ الجُمُعَةَ مِنْ غَيْرِ عُذْرٍ فَلْيَتَصَدَّقْ بِدِينَارٍ، فَإنْ لَمْ يَجِدْ فَبِنِصْفِ دِينَارٍ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

14. (2861)- Semüre İbnu Cündüb (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cuma namazını özürsüz olarak kim terkedecek olursa bir dinâr para tasadduk etsin, (bu kadar) bulamazsa, yarım dînâr tasadduk etsin.”[954]

ـ2862 ـ15ـ وعن أبى الملِيح عن أبيه واسمه عُمير بن عامر الهُذَلى رَضِىَ اللّهُ َعنْه: ]أنهُ

شَهِدَ النَّبىَّ # زَمَنَ الحُدَيْبِيّةِ في يَوْمِ جُمُعَةٍ وَقَدْ أصَابَهُمْ مَطَرٌ لَمْ يَبُلَّ أسْفَلَ نِعَالِهمْ فَأسَرَّهُمْ أنْ يُصَلُّوا في رِحَالِهِمْ[. أخرجه أبو داود .

15. (2862)- Ebû´l-Melîh, ismi Umayr İbnu Âmir el-Hüzelî (radıyallâhu anh) olan babasından naklen anlattığına göre, babası Hudeybiye seferi sırasında bir cuma günü, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte bulunmuştur. O gün, ayakkabılarının altını ıslatmayacak kadar yağmur yağmış, bunun üzerine Efendimiz, herkesin yerlerinde namaz kılmalarını emir buyurmuştur.”[955]

AÇIKLAMA:

1- Yukarıda kaydedilen son üç hadis cum´a namazını mâzeret olmaksızın terkedenlerle ilgilidir. Cuma namazı ilâhî bir emir olduğu için bunun özürsüz terki, gadab-ı ilâhîyi celbedecek bir isyan, bir cinâyettir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bunun müeyyidesini kalbin mühürlenmesi olarak ifade buyurmuştur. Âlimler mühürlenmeyi kalbe hayrın ulaşmasının menedilmesi diye açıklar. Bir rivâyette de: “Münafıklar listesine kaydedilir” denmiştir.

2- Müteakip hadis, bu ağır cezaya hedef olmak istemeden, ihmalkârlığına pişman olanlara, hatayı telafi yolu göstermektedir: Maddî kefâret…

Ancak, İbnu Hacer el-Mekkî tasadduk edilecek bu meblağın, cumayı terketmekten mütevellit günaha tamamen kefâret olmayacağını belirtir ve bir haberde “Cumayı özürsüz terkedene kıyamet gününden önce kefâret yoktur” buyrulmuş olduğunu hatırlatır. Ona göre, bu tasaddukla günahın hafifleyeceği ümit edilir. Sindî tasadduk etme hükmünün Kur´ân´da gelen “Muhakkak ki güzellikler, kötülükleri giderir” (Hûd 114) âyetine dayandığını belirtir. Bu hadiste tasaddukta bulunmaya emir istihbâbî bir emirdir, vücubî değil.

Her günaha olduğu gibi, cumayı terk günahına da behemahal tevbe gerekir. Maddî kefârette bulunsa da bulunmasa da tevbenin ihmal edilmemesi gerekir, zira her çeşit günahı ortadan kaldıran en müessir çare tevbedir.

3- Tasaddukun istihbâbî oluşuna delil, bağışlanacak meblağın miktarındaki muhayyerliktir. Sadedinde olduğumuz hadis, bulamayana “yarım dinar” tecviz ederken, Ebû Dâvud´da gelen bir diğer rivâyet: “Bir dirhem yahut yarım dirhem, veya bir sa´y yahut yarım sa´ buğday” arasında muhayyer bırakır.[956]

İKİNCİ FASIL

CUMANIN VAKTİ VE EZANI HAKKINDA

ـ2863 ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ َعنْه قالَ: ]كَانَ رَسولُ اللّهِ # يُصَلِّى الجُمُعَةَ حِينَ تَمِيلُ الشَّمْسُ[. أخرجه البخارى وأبو داود والترمذي .

1. (2863)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cumayı (öğleyin) güneş meyl edince kılardı.[957]

ـ2864 ـ2ـ وفي أخرى للبخارى: ]كَانَ # إذَا اشْتَدَّ الْبَرْدُ بَكّرَ بِالصََّةِ، وَإذَا اشْتَدَّ الحَرّ أبْرَدَ بِالصَةِ: يَعْنِى الجُمُعَةَ[ .

2. (2864)- Buhârî´nin bir diğer rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) soğuk şiddetlenince namazı erken (ilk vaktinde) kılardı. Sıcak şiddetlenince namazı-yani cum´a´yı- (öğleyin biraz) serinleyince kılardı.”[958]

ـ2865 ـ3ـ وعن سهْل بن سعد رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]كُنَّا نُصَلِّى مَعَ النَّبىّ # الجُمُعَةَ ثُمَّ تَكُونُ الْقَائِلَةُ[. أخرجه الخمسة إ النسائى.وفي أخرى: »مَا كُنَّا نَقِيلُ وََ نَتَغَدَّى إَّ بَعْدَ الجُمُعَةِ«.

Tirmizî ve Muvatta dışındaki diğer kitaplarda Seleme İbnu´l-Ekvâ´dan gelen bir rivâyette: “Sonra cumadan çıktığımızda duvarların diplerinde, gölgelenebileceğimiz bir gölge olmazdı” denmiştir.[959]

ـ2866 ـ4ـ وعن السائب بن يزيد رَضِىَ اللّهُ َعنْه قال: ]كَانَ النّدَاءُ يَوْمَ الجُمُعَةِ أوَّلَهُ إذَا جَلَسَ ا“مَامُ عَلى المِنْبَرِ عَلى عَهْدِ رسولِ اللّهِ # وَأبِى بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِىَ اللّهُ َعنْهما. فَلَمَّا كَانَ عُثمَانُ وَكَثُرَ النَّاسُ زَادَ النِّدَاءَ الثَّالِثَ عَلى الزَّوْرَاءِ. فَثَبَتَ ا‘مْرُ عَلى ذلِكَ[. أخرجه الخمسة إ مسلماً .

4. (2866)- es-Sâib İbnu Yezîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (radıyallahu anhümâ) devirlerinde cuma namazının ilk ezanı, imam minbere oturunca okunurdu. Ancak Hz. Osman zamanı olup cemaat artınca, emri üzerine (Medine çarşısında) Zevrâ nâm yerde üçüncü bir ezan daha okundu. (Cum´a ezanı işi) bu şekilde sâbitleşti.”[960]

AÇIKLAMA:

1- Bu dört rivâyet cuma ezanının okunduğu vakti belirlemektedir. Birinci hadiste (2863), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ´in cuma namazını, öğlede güneşin batıya kaymasından sora kıldırdığı sarîh olarak ifade edilmiştir. Bu, cuma namazının kılınabileceği ilk vakit olmaktadır. Güneşin tam tepede olduğu anda her çeşit namaz mekruhtur. Batı cihetine meyline zevâl denir. Şu halde hadîs, zevalle birlikte cuma vaktinin başladığını ifade etmektedir. Cumhur-u ulemâ bunu esas almıştır. Ahmed İbnu Hanbel, zevâldan önce de kılınabileceğini, bunun câiz olduğunu söylemiştir. Mücâhid cumanın da bir nevi bayram olmasını nazar-ı dikkate alarak bayram namazı vaktinde de kılınabileceğin söylemiştir. Mâlikîlerden İbnu Kudâme´nin de buna uygun kavli rivâyet edilmiştir.

2- Şu halde cumanın vakti, cumhura göre öğlenin vaktidir. Öğle namazını da, -bütün namazlar gibi ilk vaktinde kılmak (2378) esas ise de -sıcak günlerde sıcağın biraz kırılması için tehir etmenin efdal olduğunu görmüş idik (2393. hadis). 2864 numaralı hadis, cuma namazının da aynen öğle gibi, sıcak günlerde te´hîr edildiğini göstermektedir. Seleme İbnu´l-Ekvâ´dan kaydedilen rivâyet de cuma namazının tam zeval esnasında yani vaktin girdiği ilk anda kılındığını gösterir, çünkü işte o sıradadır ki duvarların gölgelenebilecek kadar gölgeleri olmaz. Bu ifâdeden “Duvarların hiç gölgesi yoktur” mânası çıkmaz. Bilakis güneş batıya döndüğü için gölge az da olsa vardır, ancak gölgelenebilecek yeterlilikte değildir.

3- Son rivâyet, cum´a günü okunan ezanlar hakkında bilgi vermektedir. Hadisin başka vecihlerinin de yardımıyla anlaşılan şudur: “Hz. Osman (radıyallâhu anh)´a gelinceye kadar, cuma günü bir ezan bir de ikâmet okunmaktadır. Nesâî´de Zührî´den kaydedilen bir rivâyet Hz. Bilâl´in ezanı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minbere oturunca, ikâmeti de hutbeyi tamamlayıp, minberden inince okuduğunu belirtir. Sadedinde olduğumuz rivâyet, Hz. Osman´ın üçüncü bir ezanı emrettiği belirtir. İbnu Ebî Zi´b´den Vekînin bir rivâyetinde Hz. Osman´ın “Birinci ezan”ı emrettiği belirtilir. Aslında bu ifadeler arasında tezad mevcut değildir. Çünkü, Hz. Osman üçüncü bir ezan daha emretmiştir, fakat bu, vaktin girmesi ânında Medîne ahâlisine vaktin girdiğini duyurmak için çarşıda Zevrâ denen yerde okunacaktır. Şu halde Hz. Osman´ın emrettiği bu “üçüncü” ezan, okunuş sırası itibariyle birinci sırada yer almaktadır.

4- “Cuma ezanı işi bu şekilde sâbitleşti” sözü, bugün memleketimizde de uygulanan şeklin Hz. Osman´ın emri ile olduğunu ifâde eder. Yani vakit girince cuma vaktinin girdiğini belirten, minarelerden okunan ezan birinci ezandır. Bu, diğer vakitlerde okunan ezan gibidir. İşte Hz. Osman bunun okunmasını emretmiştir. Diğer iki ezandan biri imam minbere çıkınca, hutbeden önce caminin içinde okunan ezandır. Üçüncüsü ise, hutbe bitince, imam minberden inince okunan ikâmettir. Buna ezan denmesi tağlib tarîkiyledir. Şu halde son ikisi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer zamanında mevcut olduğu halde birincisi mevcut değilmiş. Bu sebeple birinci ezana “sonradan konma” mânasına bid´at diyen de olmuştur.[961]

ÜÇÜNCÜ FASIL

HUTBE VE HUTBE İLE İLGİLİ HUSUSLAR

ـ2867 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ َعنْهما قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يَخْطُبُ خُطْبَتَيْنِ كَانَ يَجْلِسُ إذَا صَعِدَ عَلى المِنْبَرِ حَتَّى يَفْرُغَ المُؤَذِّنُ ثُمَّ يَقُومُ فَيَخْطُبُ. ثُمَّ يَجْلِسُ فََ يَتَكَلّمُ. ثُمَّ يَقُومُ فَيَخْطُبُ[. أخرجه الخمسة وهذا لفظ أبى داود .

1. (2867)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki hutbe okurdu. Minbere çıkınca otururdu. (Bu esnada müezzin ezan okurdu). Müezzin ezanı bitirince kalkar ve hutbeyi okur, sonra tekrar oturur ve (bu sırada) konuşmazdı. Sonra kalkar (ikince defa) hutbe okurdu.”[962]

ـ2868 ـ2ـ وللنسائى: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يَخْطُبُ الْخُطْبَتَيْنِ قَائِماً وَكَانَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمَا بِجُلوسٍ[ .

2. (2868)- Nesâî´nin rivâyetinde: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakta iki hutbe verir, bunların arasını (kısa) bir oturuşla ayırırdı” denmiştir.[963]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyetler hutbenin belli bir âdâb çerçevesinde verildiğini göstermektedir.

* Minbere hutbe için çıkınca oturmakta, bu esnada müezzin ezan okumaktadır.

* Hutbe, ezanı müteakip iki parçalı olarak ayakta okunmaktadır.

* İki hutbenin arası kısa bir oturuşla ayrılmaktadır.

* Oturma esnasında konuşma yoktur.

2- İki hutbe arasında oturmaya İmam Şâfiî vacib demiştir. İlk çıkıştaki oturmaya vâcib dememiş olması tenkid mevzuu edilmişse de bazı Şâfiîler: “Bu her rivâyette mezkûr değildir” diye cevap vermişlerdir. Bu rivâyette İmam Mâlik´in, meşhur rivâyette de Ahmet İbnu Hanbel´in bu meselede Şâfiî gibi hükmettiği belirtilmiştir. el-Muğnî´de âlimlerin çoğunlukla bu oturmaya vâcib demediği belirtilir. Bu oturma celsetü´l-istirâha (33) kadar veya bir ihlas okuyacak kadar kısadır. Bunun hikmeti husûsunda ihtilaf edilmiştir:

* “İki hutbe arasını ayırmak için” denmiştir.

* “İstirahat için” denmiştir.

* Tahâvî: “İki hutbe arasında oturmak vâcibtir diyenler, hutbelerin ayakta okunmasına da vacibtir demelidirler” demiştir.[964]

ـ2869 ـ3ـ ولمسلم والنسائى عن كعب بن عجرةَ: ]أنَّهُ دَخَلَ المَسْجِدَ وَعَبْدُ الرَّحْمنِ ابْنُ أُمِّ الحَكَمِ يَخْطُبُ قَاعِداً. فقَالَ: انْظُرُوا إلى هذَا الخَبِيثِ يَخْطُبُ قَاعِداً، وَاللّهُ تَعالى يَقُولُ: وََإذَا رَأوْا تِجَارَةً أوْ لَهْواً انْفَضُّوا إلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِماً[ .

3. (2869)- Müslim ve Nesâî´nin Ka´b İbnu Ucre (radıyallâhu anh) den yaptıkları bir rivâyete göre Ka´b, mescide girince Abdurrahmân İbnu Ümmi´l Hakem´i oturarak hutbe verir görmüş ve derhal müdâhele etmiştir:

“Şu habîse bakın hele! Oturarak hutbe veriyor. Halbuki Cenâb-ı Hakk Kitab-ı Mübîn´inde (meâlen): “Onlar bir ticâret, yahud bir oyun, bir eğlence gördükleri zaman ona yönelip dağıldılar ve seni ayakta bıraktılar” (Cuma 11) buyurmuştur.[965]

AÇIKLAMA:

1- Abdurrahman İbnu Ümmü´l-Hakem es-Sakafî Şam´da Emevî vâlilerindendir. Kendisini halife Abdü´l-Melik istihlâf etmiş idi. Rivâyetten Emevî idarecilerinin dinî an´aneye olan lâkaydlıklarından birine daha şahid olmaktayız. Ancak yüce sahâbî Ka´b İbnu Ucre (radıyallâhu anh), davranışının bizzat Kur´ân´da tesbît edilen hutbe edebine uymadığını pervasızca vâlinin yüzüne vurmuştur.

2- Ka´b İbnu Ucre´nin okuduğu âyet, Resûlullah´ın hutbeyi ayakta verdiğini ifade etmektedir. لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى

ـ2870 ـ4ـ وعن عمارة بن رُويْبَة: ]أنَّهُ رَأى بِشْرَ بْنَ مَرْوَانَ يَخْطُبُ عَلى المِنْبَرِ رَافِعاً يَدَيْهِ. فقَالَ: قَبَّحَ اللّهُ تَيْنِكَ الْيَدَيْن الْقَصِيرَتَيْنِ، لَقَدْ رَأيْتُ رَسولَ اللّهِ # مَا كَانَ يَزِيدُ عَلى أنْ يَقُولَ بِيَدِهِ هكذَا، وَأشَارَ بِأُصْبُعِهِ المُسَبِّحَةِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى .

4. (2870)- Umâre İbnu Rüveybe (radıyallâhu anh)´nin anlattığına göre, Bişr İbnu Mervân´ı, minberde ellerini kaldırarak hutbe verirken görmüş ve derhal müdahale etmiştir:

“Allah şu iki kısa elin belasını versin.(34) Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı gördüm, eliyle şundan fazla kaldırmazdı” dedi ve şehâdet parmağıyla işaret etti.”[966]

AÇIKLAMA:

1- Nevevî der ki: “Hadis, hutbe sırasında elleri kaldırmamanın sünnet olduğunu gösteriyor. Bu, İmam Mâlik, Ashabımız (Şâfiîler) ve başkalarının kavlidir. Ancak Kadı İyâz bir kısım selef ve bazı Mâlikîlerden eli hutbede kaldırmanın mübah olduğunu söylediklerini nakletmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), cuma hutbesinde yağmur taleb ettiği zaman ellerini kaldırmıştır. Öncekiler bu mütalaaya: “Mezkûr kaldırmanın bir sebebe binâen olduğunu” söyleyerek cevap vermişlerdir.

2- Umâre hadisinde, “elin kaldırılması”ndan murad nedir Dua sırasındaki kaldırma mı, yoksa konuşma sırasındaki kaldırma mı Bunun cevabında ihtilaf edilmiştir. İki duruma da ihtimal verilmiştir. Konuşma sırasında kaldırma diyenler, hatiplerin, dinleyenlerin dikkatlerini çekmek için konuşma esnasında elkol hareketi yaptıklarını misal vermişlerdir.

3- Hadiste el hakkında kullanılan يَقُولُ هَكَذَا tâbirini يُشِيرُ هَكَذَا diye yorumlamışlardır. Çünkü Arapçada elin fiili “söz”le ifade edilebilmektedir. Yani el şöyle yapıyor, diyeceği yerde “el şöyle söylüyor” diyebilmektedirler.[967]

ـ2871 ـ5ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رَسولُ اللّهِ # إذَا خَطَبَ احْمَرَّتْ عَيْنَاهُ، وَعََ صَوْتُهُ، وَاشْتَدَّ

وَالْوُسْطَى. وَيَقُولُ؛ أمَّا بَعْدُ: فإنَّ خَيْرَ الحَدِيثِ كِتَابُ اللّهِ تَعالى، وَخَيْرَ الهَدْىِ هَدْىُ مُحَمَّدٍ #، وَشَرَّ ا‘ُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا، وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضََلَةٌ. ثُمَّ يَقُولُ: أنَا أوْلى بِكُلِّ مُؤْمِنٍ مِنْ نَفْسِهِ: فَمَنْ تَرَكَ مَاً فَ‘َهْلِهِ، وَمَنْ تَرَكَ دَيْناً أوْ ضَيَاعاً فَإلىَّ وَعلىَّ[. أخرجه مسلم والنسائى .

5. (2871)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hutbe verdi mi gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artardı. Sanki bir orduya “Düşmanınız akşama veya sabaha size baskın yapacak!” diye tehlikeyi haber veren komutan gibi (fevkalde ciddî bir edâ ile):

“Ben size, Kıyâmet şu iki parmak kadar yakınlaşmış olduğu bir zamanda peygamber gönderildim” der ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yaklaştırarak gösterir, sözlerine şöyle devam ederdi:

“Emmâ bâd! Bilesiniz, sözlerin en hayırlısı Kitabullah´tır. En güzel yol da Muhammed´in yoludur,. İşlerin en şerlisi de sonradan ihdâs edilenlerdir. Her bid´at dalâlettir.”

Ayrıca şunları da söylerdi:

“Ben her mü´mine kendi nefsinden daha yakınım. Nitekim, kim bir mal bırakırsa bu ailesi içindir. Kim bir borç veya (bakıma muhtaç) horanta bırakırsa bu bana aittir ve benim üzerimedir.”[968]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet, hutbe sırasında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hutbede işlediği mevzuya göre tavır aldığını ifade etmektedir. Mevzu ciddi meseleleri ihtiva ediyor, hatırlatmalarda bulunuyorsa akşama veya sabaha herşeyi mahvetmek, hayata son vermek üzere gelecek düşman baskınını haber veren bir komutanın ciddiyetini takınıyor, yüzü kızarıyor, sesinin tonu artıyor vs.

Şüphesiz, mevzuya uygun bir tavrın takınılması, zoraki, yapmacık bir hal değil, tabii bir durum, anlatılan meselelerin ehemmiyetini rûhen yaşamanın, yakînî bir imanla tasdikin neticesidir. Bu hal, muhakkak ki muhatap üzerinde hâsıl olması arzulanan te´sirin tahakkukunda rol oynar. Böylece (aleyhissalâtu vesselâm), hatiplik san´atının esaslarını da vazetmiş olmaktadır.

2- Şurası muhakkak ki Resûlullah´ın hadiste tasvir edilen hali, her hutbesine mahsus değildir. İnzâr ve tehdîd mevzularını işleme zamanlarına mahsustur.

3- Resûlullah´ın şehadet parmağı ile orta parmağını yan yana getirerek göstermesi, bunların yakınlığına telmihan, Kıyametin yakınlığını ifade için olabileceği gibi, bu ikisi arasında üçüncü bir parmak bulunmaması sebebiyle, kendisi ile Kıyamet arasında başka bir peygamberin olmayacağına işaret maksadıyla da olabilir.

Resûlullah´tan günümüze kadar, şu kadar zamanın geçmesi, hadiste ifade edilen Kıyâmet yakınlığını cerhetmez, çünkü dünyanın ömrüne nisbet edilince bu müddet gerçekten çok az bir şey olur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kıyâmetin yakınlığını başka hadislerde de ele almıştır. Bunlardan biri şöyle: “Dünyanın ömrü yedi basamaktır, ben yedinci basamakta gönderildim.” Bir diğeri de şöyle: “İsrâfil (aleyhisselâm)´i gördüm, sûr´u kapmış, üfürmek için kendisine izin verilmesini bekliyor.” Kur´ân-ı Kerîm´de de: “Kıyamet saati yaklaştı, ay ikiye ayrıldı” (Kamer 1) buyrulmuştur.

4- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in mü´minlere nefislerinden daha yakın olması Kur´ânî bir vecibedir. Her mü´min, Resûl-i Ekrem´i nefsinden malından, yakınlarından, ticaretinden vs. her şeyden daha çok sevmekle mükelleftir, ilâhî emirdir, mü´min ve müslüman olmanın bir gereğidir. Bir âyette meâlen şöyle buyurulur: Der ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşeriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korkageldiğiniz bir ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah´tan onun peygamberinden ve O´nun yolundaki bir cihaddan daha sevgili ise, artık Allah´ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah fâsıklar gürûhunu hidâyete erdirmez” (Tevbe 24).

5- Ölen kimsenin borcunun Resûlullah üzerine olması, ihtilaf edilmiş bir husustur. Çünkü, bir kısım hadisler, Resûlullah´ın, bir ara borçlanmayı yasakladığını ve hatta borçlu ölenlerin cenaze namazına bile katılmadığını belirtir. Bu hadis ise, borçlunun borcunu üzerine aldığını beyan etmektedir. Âlimler yasağın iktisâdî darlığın hakim olduğu fetihler öncesi devreye ait olduğunu, fetihlerden sonra servete kavuşulması ile Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, fakirlerin borçlarını ödediğini belirtir.

Münakaşa edilen diğer bir kısım: Borçlu ölenin borcunu ödemek, Resûlullah´ın şahsıyla ilgili bir hususîyeti midir, yani hasâis´ten midir, yoksa devlet başkanlığı vasfının bir gereği midir Eğer hasâisten ise Resûlullah´ tan sonra, borçluların borcunu ödeyivermek devlete terettüp eden bir vazife olmaz. Bilakis, devlet başkanlığının gereği ise, İslâm devletine, borçluların borcunu ödeyivermek kaçınılması mümkün olmayan bir vecîbe olur.

Biz burada münâkaşanın detayına girmeden, devlet hazinesinin harcama kalemlerini sayan âyet-i kerîmede, birkalemi de gârimîn yani “borçlular” teşkil ettiğini belirtmek isteriz (Tevbe 60).

Şu halde hadis, rivâyetteki “ödeme işi”nin hasâisten addedilmediği takdirde, en azından imkan olduğu hallerde borçlunun borcunu ödeme işini devlete vecibe kılar. Hasâîs´ten addedilme halinde devlet, zengin bile olsa, borçluyu borçtan kurtarma işinden sorumlu olmaz.[969]

ـ2872 ـ6ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ رسولُ اللّهِ # إذَا تَشَهَّدَ قالَ: الحَمْدُ للّهِ نَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ، وَنَعُوذُ بِاللّهِ مِنْ شُرُورِ أنْفُسِنَا، مَنْ يَهْدِهِ اللّهُ فََ مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فََ هَادِى لَهُ. وَأشْهَدُ أنْ َ إلَهَ إَّ اللّهُ، وَأشْهَدُ أنّ مُحَمّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ أرْسَلَهُ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً بَيْنَ يَدَىِ السَّاعَةِ. مَنْ يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ رَشَدَ، وَمَنْ يَعْصِهِمَا فَإنَّهُ َ يَضُرُّ إَّ نَفْسَهُ وََ يَضُرُّ اللّهَ شَيْئاً[. أخرجه أبو داود.وزاد في رواية: إذَا تَشَهَّدَ يَوْمَ الجُمُعَةِ، وَساق الحديث .

6. (2872)- İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) teşehhüd okuyunca şu meâlde zikirde, duada bulunuyordu: “Hamd Allah´adır, O´na sığınır, O´ndan mağrifet dileriz. Nefislerimizin şerrinden de O´na sığınırız. Allah kime hidâyet verirse onu kimse sapıtamaz, kimi de sapıtırsa onu kimse hidâyete götüremez. Şehâdet ederim ki, Allah´tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O´nun kulu ve Resûlüdür. O´nu hak ile, kıyametten önce müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdi. Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse doğru yolu bulmuştur. Kim de o ikisine isyan ederse, (bilsin ki) sadece kendisine zarar verir, Allah´a hiçbir zarar veremez.”[970]

Bir rivâyette hadîse şu ziyadeyi yaptıktan sonra gerisini aynen rivâyet etmiştir. “.Cuma günü teşehhüd´den sonra.”[971]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet hutbede muttarıd olarak okunması gereken zikri belirtmektedir. Görüldüğü üzere Resûlullah, teşehhüd´den sonra elhamdülillah okumaktadır. Cumhur, hutbede bunun okunmasına vâcib demiştir. Keza hamdele´den sonra Resûlullah´a salavat okumak da aynı hükmü almıştır. Bilhassa Hanefî fakihler hutbeyi en az, tahiyyat kadar hamdele, salavat ve ümmete dua ihtiva eden zikir olarak anlarlar.

2- Hadisin son kısmında, “Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse doğru yolu (rüşd) bulmuştur” dendikten sonra, “Kim de o ikisine isyan ederse.” denmekte, Allah ve Resulü yerine “o ikisi” zamiri kullanılmaktadır. Bu kullanış, bir başka hadisin muhtevasına zıt düşmektedir. Şöyle ki “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında bir hatip şöyle bir hitapta bulunur: “Kim Allah ve Resûlüne itaat ederse hidâyeti bulur, kim de o ikisine isyân ederse sapıtır.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hatibe müdahele ederek: “Sen ne kötü hatibsin. Şöyle söyle: “Kim Allah Teâlâ´ya ve Resûlüne isyan ederse sapıtır” der.

Görüldüğü üzere Allah ve Resûlü tâbirinin yerine “o ikisi” tâbirinin konmasını Resûlullah hoş karşılamıyor ve ânında düzeltiyor.

Sadedinde olduğumuz hadisde ise, yasaklanan bu kullanış tarzına yer verilmektedir. Nevevî şöyle bir yorumla aradaki tezadı gidermeye çalışıyor: “Resûlullah´ın hatibe müdahelesinin sebebi, hatib´in fonksiyonudur. Yani hatibe düşen, hutbede meseleleri geniş tutmaktır, îzahtır, rümûzdan, işâretten (kısaltmalardan) kaçınmaktır. Bundandır ki, Resûlullah´ın bir şey söylediği zaman onu üç kere tekrar ettiği ve anlaşılması için husûsi gayret gösterdiği rivâyetlerde sâbit bir durumdur. Öte yandan, “Allah ve Resulü, kişiye o ikisi dışındaki herşeyden sevgili olması.” örneğinde olduğu gibi bazı rivâyetlerde, Allah ve Resûlü yerine tesniye zamirinin kullanıldığı olmuştur. Ancak burada da sebep aynıdır. Hadis, bir vaaz hutbesi olarak vürûd etmiş değildir. Bilakis bir hükmün öğretilmesini gaye edinmektedir. Lafzı az olan her ibâre, daha kolay ezberlenme şansına sâhiptir. Vaaz hutbesi böyle değildir. Vaaz hutbesi ezberlensin diye yapılmaz; bilakis ibret alınması, öğüt alınması için yapılır.”

Ne var ki ahkâm tâliminden ziyâde hutbe olarak vürûd eden sadedinde olduğumuz hadiste bizzat Resûlullah tarafından Allah ve Resûlünü birleştiren ikili zamirin kullanılmış olması bu iddiayı reddeder.

Kadı İyâz ve bir grup âlim derler ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Allah ve Resûlünü) eşitliği gerektiren zamirde birleştirme işinden dolayı takbîh etti ve Allah´a tâzim için atıfta bulunmayı (ayrı ayrı zikretmeyi) ve Cenâb-ı Hakk´ın ismini öne almayı emretti. Nitekim Aleyhissalâtu Vesselâm bir başka hadiste şöyle buyurmuştur: “Sizden kimse, “Allah´ın dilediği ve falanın dilediği” demesin, fakat “Allah´ın dilediği” sonra da “falanın dilediği” desin.” Bu mülâhaza da daha önce Resûlullah´ ın, Allah´a ait zamirle, kendi şahsına ait zamiri birleştirmiş olma örneği gösterilerek reddedilir. Şöyle de denilebilir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mezkûr hatîb´in iki zamiri birleştirmesini takbîh etmiştir, zîra O, bundan eşitleme inancını anladı ve îtikadının hilafına dikkati çekti ve ona

Allah´ın ismini, Resûlünün isminin önüne koymasını emretti, tâ ki böylece îtikadının bozukluğunu anlamış olsun.”

3- Cuma hutbesinin hükmü nedir Bu hususta ulemâ faklı görüşler ileri sürmüştür:

Şâfiî, Ebû Hanîfe ve Mâlik “vâcibtir” demiştir. Kadı İyâz bu hükmü ulemanın tamamına nisbet eder. Vâcib hükmünün delili, Resûlullah´ın her hafta cuma namazı kıldırıp arkasından hutbe okuduğunu te´yid eden sahîh rivâyetlerdir. Keza Resûlullah´ın “Beni nasıl kılıyor görürseniz siz de öyle namaz kılın” hadisi de bir başka delildir.

Hasan Basrî ve Dâvud-ı Zâhirî cuma hutbesinin mendub olduğuna hükmederler.[972]

ـ2873 ـ7ـ وعن جابر بن سَمُرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَتْ صََةُ رَسُولِ اللّهِ # قَصْداً، وَخُطْبَتُهُ قَصْداً[. أخرجه الخمسة إ البخارى.»القصد« العدل والسواء .

7. (2873)- Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namazı vasattı, hutbesi de vasattı.”[973]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namaz ve hutbelerini ne çok uzun ne de çok kısa yapmayıp orta uzunlukta tuttuğunu ifade ediyor. Daha önce de gördüğümüz üzere (2803) cemaatle kılınan namazlarda Efendimiz namazın uzatılmamasını tavsiye buyurmuştur. Çünkü cemaate gelenler arasında yaşlılar, hastalar, acele işi olanlar v.s. bulunabilir. Öyle ise imamlar, hatipler cemaatte bu şekilde meşru mâzereti olanların bulunabileceklerini gözönüne alarak namaz ve hutbelerini fazla uzatmamaları gerekir. Hz. Muâz (radıyallâhu anh), cemaate namazı uzattığı için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine “fettân” yani “fitne çıkaran” diye hitabetmiştir. (2802).

Esasen Resûlullah´ın her işte takip ve tavsiye ettiği prensip evsat olmaktır: [974] خَيْرُ اُمُورِ اَوْسَطُهَا

ـ2874 ـ8ـ وعن أبى وائل قال: ]خَطَبَنَا عَمَّارٌ فَأوْجَزَ وَأبْلَغَ. فَلَمَّا نَزَلَ قُلْنَا: يَا أبَا الْيَقْظَانِ لَقَدْ أبْلَغْتَ وَأوْجَزْتَ. فَلَوْ كُنْتَ تَنَفّسْتَ؟ فَقَالَ: إنِّى سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ: إنَّ طُولَ صََةِ الرَّجُلِ وَقِصَرَ خُطْبَتِهِ مَئِنّةٌ

مِنْ فِقْهٍ فأقْصِرُوا الخُطْبَةَ وَأطِيلُوا الصََّةَ[. أخرجه مسلم وأبو داود.»تَنَفّسَ الرّجُلُ« في قوله: أى أطال.»مَئِنّةٌ« بفتح الميم وكسر الياء مهموزة ونون مشددة: أى عمة من فقه الرجل .

8. (2874)- Ebû Vâil (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ammâr bize hitabetmişti. (Konuşmasını) vecîz ve belîğ yaptı. Minberden inince:

“Ey Ebû´l-Yakzân belîğ ve vecîz konuştun! Keşke biraz daha nefesleseydiniz (uzatsaydınız)!” dedik. Bize şu cevabı verdi:

“Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim, şöyle buyurmuştu:

“Kişinin namazının uzunluğu ve hutbesinin kısalığı onun fıkhının (ilminin) alâmetidir. Öyle ise, hutbeyi kısa tutun, namazı uzun (zîra, beyanda sihir var).”[975]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın burada namazı uzun tutmayı tavsiyesi dikkat çekicidir. Çünkü daha önceki hadislerde kısa tutmayı tavsiye ettiğine şahid olduk.

Âlimler, arada bir fark görmezler. Çünkü “uzunluk”la mutlak bir uzunluk değil, mukayyet ve nisbî bir uzunluğun kastedildiğine, kısa tutulacak hutbeye nisbetle uzun tutulacak hutbenin tavsiye edildiğine dikkat çekerler.

Hadisin Müslim´deki vechinin sonunda “Beyanda sihir var” ifadesine yer verilmiştir. Beyanda sihir olması ile alakalı olarak Nevevî´nin benimsediği bir açıklamaya göre, sihir kelimesi “sarfetmek´, “tasarrufda bulunmak” bir başka ifâde ile “değiştirmek”, “yönlendirmek” ma´nâsına gelen bir kökten gelir. Şu halde beyan da kalplere tesir eder, değiştirir, davet ettiği tarafa çevirir, yönlendirir.

“Bu sözde beyân´ın zemmi vardır” diyen olmuştur. Ancak “övgü vardır” diyen de olmuştur. Şurası muhakkak ki beyân, bâtıl yolda kullanılırsa zemm´e, hak yolda kullanılırsa “övgü”ye layık olur. Mutlak olarak zemmi veya medhi hadisin rûhuna aykırı olur. Çünkü, ifade mutlak gelmiştir, elbette çeşitli vecihlere muhtemel olacaktır.

Zâhirîler, hutbenin kısa olmasını vâcib addederler. İbnu Hazm, bir köy imamı hutbeyi uzattığı için, üzerine bevl eden bir yaşlının itirafını nakleder.[976]

ـ2875 ـ9ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: كُلُّ خُطْبَةٍ لَيْسَ فِيهَا تَشَهُّدٌ فَهِىَ كَالْيَدِ الجَذْمَاءِ[. أخرجه أبو داود والترمذي.

9. (2875)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İçerisinde teşehhüd bulunmayan her hutbe kesik bir el gibidir.”[977]

ـ2876 ـ10ـ وفي أخرى ‘بى داود: ]كُلُّ كََمٍ َ يُبْدَأُ فِيهِ بِحَمْدِ اللّهِ تَعالى فَهُوَ أجْذَمُ[.ومَعنى »أجْذَمُ« أى مقطوع .

10. (2876)- Ebû Dâvud´un diğer bir rivâyetinde: “Allah´a hamd ile başlamayan her kelâm kesiktir” denmiştir.[978]

AÇIKLAMA:

1- İslâmî âdâbtan biri, konuşmalara hamdele, salvele ve teşehhüdle başlamaktır. Bunu tesbit eden muhtelif hadisler mevcuttur: “Elhamdülillah ile başlamayan her hayırlı iş(in hayrı) kesiktir.” “Bismillahirrahmânirrahîm ile başlamayan her hayırlı iş, güdüktür (hayrı kesiktir).

“Allah´a hamd, bana salâtla başlamayan bütün hayırlı işler güdüktür, her çeşit bereketten kesiktir.”

Dikkat edersek bu hadisler hayırlı işlere “hamdele, “salâvat” ve “besmele” ile başlamaya teşvik etmektedir. Âlimler “hayırlı iş” deyince “fiil” ve “söz” her ikisini de anlarlar.

Yine belirtelim ki ulemâ, bu hadislerde mevzubahis olan besmele, hamdele ve salvele´yi “zikir” olarak anlamışlardır. Yani hayırlı işlere Allah´ın zikri ile başlamak esastır. Bu zikir besmele de olabilir, hamdele veya salvele de. Nitekim sadedinde olduğumuz hadis “teşehhüd”ü zikretmektedir. Bunların hepsini birleştirmek de caizdir ve hatta efdali budur. Nitekim,sadedinde olduğumuz hadisin yer aldığı bâbta Tirmizî´nin kaydetttiği bir hadiste pekçok hayırlı işlere başlarken okunması sünnet kılınan bir “teşehhüd”de bazı zikir çeşidi birleştirilmiştir. Resûlullah önce teşehhüdün iki çeşit olduğunu, birincisinin “namaz teşehhüdü”, ikincisinin de “hâcet teşehhüdü” olduğunu söyledikten ve namaz teşehhüdünü açıkladıktan sonra ikincisini açıklar:

“Hâcet teşehhüdü şöyledir: Hamdler Allah´adır. O´ndan yardım dileriz, O´ndan mağfiret isteriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin günahlarından Allah´a sığınırız. Allah kime hidâyet verirse onu sapıtacak yoktur, kimi de saptırmışsa hidâyet verecek yoktur. Şehadet ederim ki, Allah´tan başka ilah yoktur ve keza şehâdet ederim ki Muhammed O´nun kulu ve Resûlüdür.”

Her hayırlı amelimize uzun teşehhüdle başlayamıyacağımıza göre, Resûlullah, önce kaydettiğimiz hadislerde sadece besmele veya hamdele. gibi kısa bir zikrullah ile başlamamızı tavsiye buyurmuş olmaktadır.

2- Teşehhüd esas itibariyle “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah (Şehadet ederim ki Allah´tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed onun elçisidir)” demekten ibarettir. Fakat burada daha ziyade Allah´a senâ kastedilmiştir. Çünkü, şehâdet kesin haberi ifâde eder. Allah için ifâde edilen sena, şehâdetlerin en doğrusu ve en büyüğüdür.

Hadisi şöyle anlamamız mümkündür: Şer olmayan yani hayırlı olan bir amelimiz hatta bir âdetimiz, besmele veya zikrullahla yapılınca tam bir ibadete dönüşerek uhrevî sevaplara vesile olur, böylece hayrı devam eder. Besmelesiz olursa hayrı güdüktür veya kesilmiştir; çünkü bu amelimizden öbür dünyaya aksedecek bir nûr hâsıl olmaz, o hayırlı işin dünyevî hayrından sadece dünyada istifade ederiz. Böylece hayrı güdük kalmış, kesilmiş olur.

Bu hadislerden istifade ile âlimlerimiz, besmele, hamdele gibi, bir işe başlarken çekilen zikirleri âdetlerimizi, şer olmayan günlük işlerimizi ibâdetlere çeviren bir iksir, bir tılsım, bir sır olarak görmüşlerdir.

3- Hadislerde hep اَمْرٍ ذِى بَالٍ yani “hayırlı iş” kaydına yer verilmiş olması dikkat çekicidir. Zîbâl şerefli, meşrû, mübah gibi mânalara gelir. Yemek, içmek,giyinmek, konuşmak, yazmak, uyumak, vaaz ve nasihat, ilmî meşguliyet vs. hep emr-i zîbâl´e dahildir. Şu halde bütün bunlara zikrullahla başlamak ve mübah işlerimizi ibadete çevirmek sûretiyle ebedî hayatımız için öbür dünyaya uzanacak bir nura sebep olacaktır. Aksi halde, o işlerin hayrı dünyevî hayatımızla sınırlı kalacak veya pek bereketsiz olacak. Hadisteki güdüklük bu olsa gerektir -Allahu a´lem-.[979]

ـ2877 ـ11ـ وعن سمرة بن جندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ # أُحْضُرُوا الذِّكْرَ وَادْنُوا مِنَ ا“مَامِ

فإنَّ الرَّجُلَ َ يَزَالُ يَتَبَاعَدُ حَتَّى يُؤَخَّرَ في الجَنَّةِ وَإنْ دَخَلَهَا[. أخرجه أبو داود.

11. (2877)- Semüre İbnu Cündüb (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Zikr (yani hutbe) sırasında hazır bulunun, imama yakın olun. Zîra kişi, uzaklaşmaya devam ede ede, girse bile cennette de geri kalır.”[980]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisteki zikr´den murad hutbedir. Hutbenin içerisinde hamdele, teşehhüd, salvele, mev´ıze gibi çeşitli zikirler bulunduğu için zikr denmiş olmaktadır.

2- Hadis, hutbe sırasında mümkün mertebe imama yakın durmayı tavsiye etmektedir. Böylece hutbeyi daha iyi dinleme ve anlama imkânı elde edilmiş olacaktır. Kişi özürsüz olarak hayır odaklarından uzakta kalmayı tercih ede ede, cennete girse bile az hayırla gireceği için, geri mertebelerde yer alacaktır. Bilindiği üzere cennette de, cehennem gibi pekçok mertebe vardır. Herkes dünyada elde ettiği kazanç nisbetinde âlî veya alçak ileri veya geri bir mertebe elde edecektir. Tîbî şu açıklamayı yapar: “Kişi, mukarreblerin (Allah´a yakın kimselerin) makamı olan ön saf ile hutbeyi dinlemeden uzak dura dura aşağıyı tercîh edenlerin safına itilir. Hadis, mescide geç gelenlerin davranışını kınamakta ve kendilerini, yücelerden aşağılara indiren düşüncelerinin bayağılığına dikkat çekmektedir.”

“Girse bile” ifadesi cennetin yüce makamları varken, onlara tâlib olmayıp, sadece “girme” ile iktifa eden dûnhimmetlere târizde bulunmaktadır. Şu halde, mü´min dâima yücelere, en yüksek mertebelere tâlip olmalı, o mertebeyi kazandıracak amelleri yapma gayretine girmelidir (Mirkat´tan). Allah´ın rahmetine güvenerek, daima yüksekleri istemelidir.[981]

ـ2878 ـ12ـ وعن أبى رِفاعة العدَوى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]انْتَهَيْتُ إلى رسولِ اللّهِ # وَهُوَ يَخْطُبُ. فَقُلْتُ: يَا رسولَ اللّهِ رَجُلٌ غَرِيبٌ يَسْألُ عَنْ دِينِهِ َ يَدْرِى مَا دِينُهُ؟ فَأقْبَلَ عَلىَّ وَتَرَكَ خُطْبَتَهُ حَتَّى انْتَهَى إلىَّ فَأُتِىَ بِكُرْسِىٍّ مِنْ خَشَب قَوَائِمُهُ حَدِيدٌ فَقَعَدَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ يُعَلِّمُنِى مِمَّا عَلَّمَهُ اللّهُ تَعالى ثُمَّ أتَى الخُطْبَةَ فَأتَمَّ آخِرَهَا[. أخرجه مسلم

والنسائى .

12. (2878)- Ebû Rifâa el-Adevî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a geldim. Hutbe veriyordu. Ben:

“Ey Allah´ın Resûlü! Yabancı ve dinini bilmeyen bir kimseyim, sizden dinimin ne olduğunu soruyorum!” dedim. Bunun üzerine bana yöneldi, hutbesini bırakarak yanıma kadar geldi. Kendisine bir sandalye getirildi. Zannedersem ayakları demirdendi. Üzerine oturdu. Hemen Allah´ın kendisine öğrettiklerinden bana öğretmeye başladı. Sonra tekrar hutbesine dönerek, sonunu tamamladı.”[982]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet, Resûlullah´ın ehem´le mühim karşısında ehemmi takdim ettiğini gösterir. Zira, cemaate hitap mühim idiyse de, dinini bilmediğini ve fakat öğrenmek istediğini beyan eden bir kimseye hemen din hususunda bilgi vermeyi daha mühim (ehem) görerek hutbeyi kesmiş ve o adamı irşâd buyurmuştur. Şu halde imânî irşad her çeşit ta´lîmden daha çok ehemmiyet taşımaktadır. Ulemâ iman ve İslâm hususunda aydınlanmak isteyen insana öncelik tanımanın vücûbunda müttefiktir.

2- Hutbe cuma hutbesi midir başka bir hitâbet midir, rivâyette belli değildir. İkisi de olabilir. Öyle ise cuma hutbesi bile olsa, imama bir şey sormak mümkündür. İmam da bu soruya cevap vermelidir.[983]

ـ2879 ـ13ـ وعن عثمان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّهُ كَانَ يَقُولُ في خُطْبَتِهِ: اسْمَعُوا وَأنْصِتُوا فَإنَّ لِلْمُنْصِتِ الَّذِى َ يَسْمَعُ مِنَ الحَظِّ مِثْلَ مَا لِلْمُنْصِتِ السَّامِعِ[. أخرجه مالك .

13. (2879)- Hz. Osman (radıyallâhu anh) hutbelerine çoğu kere şu husûsu hatırlatarak başlardı: “İşitin, kulak verin. Zîra işiterek, kulak verenle işitmeden kulak verenin sevaptan hissesi birdir.”[984]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin aslı uzuncadır. İbnu Deybe özetleyerek almış. Aslında belirtildiğine göre, Hz. Osman buraya aktarılan sözleri hemen hemen her hutbesinde tekrar eder, çok az hutbede söylemezmiş.

2- Hz. Osman cemaate, hatipleri can kulağıyla dinlemenin ehemmiyetini belirtiyor. Hz. Osman “Sağırlık, uzaklık gibi bir sebeple hatibi işitemezseniz de sessiz olun, dinleme vaziyetinde kalın, böyle davrandığınız taktirde hatibin sözleri kulağınıza kadar ulaşmasa da, ulaşanların alacağı manevî ücret ve sevabı eksiksiz alacaksınız” demek istemektedir.[985]

ـ2880 ـ14ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رَسولُ اللّهِ #: إذَا قُلْتَ لِصَاحِبِكَ يَوْمَ الجُمُعَةِ وَا“مَامُ

يَخْطُبُ أنْصِتْ فَقَدْ لَغَوْتَ[. أخرجه الستة .

14. (2880)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cuma günü, imam hutbe okurken, sen (yanıbaşında konuşan) arkadaşına: “Sus!” desen boş laf etmiş olursun.”[986]

AÇIKLAMA

Hutbe sırasında yanındakine “sus, dinle!” mânasına اَنْصِتْ demekle ilgili açıklama daha önce (2851 ve 2852. hadisler) geçtiği için burada tekrar etmeyeceğiz.[987]

DÖRDÜNCÜ FASIL

NAMAZ VE HUTBEDE KIRÂAT

ـ2881 ـ1ـ عن عبيد اللّه بن أبى رافع قال: ] اسْتَخْلَفَ مَرْوَانُ أبَا هُرَيْرَةَ عَلى المَدِينَةِ فَصَلَّى أبُو هُرَيْرَةَ الجُمُعَةَ وَقرََأَ بَعْدَ الحَمْدِ سُورَةَ الجُمُعَةِ في ا‘ولى، وإذَا جَاءَكَ المُنَافِقُونَ في الثَّانِيَةِ وَقالَ: سَمِعْتُ رَسولَ اللّهِ # يَقْرَأُ بِهِمَا[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي .

1. (2881)- Ubeydullah İbnu Ebî Râfî (rahimehullah) anlatıyor: “(Emevî halifelerinden) Mervân, Ebû Hüreyre, (radıyallâhu anh)´yi Medîne´ye halef tayin etti. Ebû Hüreyre, cumayı kıldırdı ve birinci rek´atte, el-Hamd sûresini okuduktan sonra Cuma sûresini okudu. İkinci rek´atte Ve izâ câeke´l-Münâfikûn´u okudu. Dedi ki:

“Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bunları okuduğunu işittim.”[988]

ـ2882 ـ2ـ وعن سمُرة بن جُندب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يَقْرَأُ في الجُمُعَةِ بِسَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ ا‘عْلَى، وَهَلْ أتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

2. (2882)- Semüre İbnu Cündüb (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cum´ada Sebbihisme Rabbike´l-A´lâ ve Hel etâke hadîsu´l-Gâşiye sûrelerini okurdu.”[989]

ـ2883 ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قالَ: ]كَانَ النّبىُّ # يَقْرَأُ في الْفَجْرِ يَوْمَ الجُمُعَةِ ألم تَنْزِيلُ في

ا‘ُولى، وَفي الثَّانِيَةِ: هَلْ أتَى، وفي صََةِ الجُمُعَةِ بِسُورَةِ الجُمُعَةِ وَالمُنَافِقِينَ[. أخرجه الخمسة إ البخارى.

3.(2883)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cuma günü sabah namazında Eliflâm mîm Tenzîl´i birinci rek´atte; Hel Etâ´yı da ikinci rek´atte okurdu. Cuma namazında da Cuma ve Münâfıkûn sûrelerini okurdu.”[990]

ـ2884 ـ4ـ وعن أم هشام بنت حارثة بن النعمان قالت: ]مَا أخَذْتُ ق وَالْقُرآنِ المَجِيدِ إَّ مِنْ لِسَانِ رَسولِ اللّهِ # يَوْمَ الجُمُعَةِ يَقْرَأُ بِهَا عَلى الْمِنْبَرِ في كُلِّ جُمُعَةٍ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

4. (2884)- Ümmü Hişâm Bintu Hârise İbnu´n-Nu´mân (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Kâf ve´l-Kur´âni´l-Mecîd sûresini, cuma günü minber üzerinden her cum´ada okurken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kendi dillerinden aldım.”[991]

ـ2885 ـ5ـ وعن يعلى بن أمية رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]سَمِعْتُ النّبىَّ #: يَقْرَأُ عَلى المِنْبَرِ وَنَادَوْا يَا مَالِكُ[. أخرجه الخمسة إ النسائى .

5. (2885)- Ya´lâ İbnu Ümeyye (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minberde: وَ نَادَوْا يَا مَالِكُ (Zuhruf 77) diye okurken işittim.”[992]

AÇIKLAMA:

1- Yukarıda kaydedilen rivâyetler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın cuma namazında ve hutbe sırasında okuduğu bazı sûreleri göstermektedir. Gerek namazda ve gerekse hutbe sırasında okunmasını taayyün eden bir sûre mevcut değildir. Kur´ân-ı Kerim´in her sûresi, her namazda okunabilir. Ancak Ashâb (radıyallahu anhüm), Resûlullah´ın hangi vakitte ne okuduğu, cuma günü sabahında, cuma namazında ne okuduğu hususlarında itina göstermiş ve tesbitlerini rivâyet etmiştir.

2- Son iki sûre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hutbe sırasında da Kur´ân-ı Kerim´den bazı sûreleri okuduğunu gösteriyor. Bu da hutbede ne sûre okunacağı, ne de şu veya bu sûrenin okunacağı hususunda bir vecibe ifade etmez.

Azîmâbâdi, Ümmü Hişam hadisinin şerhinde şu açıklamayı dermeyan eder: “Hadiste, her cuma hutbe esnasında bir sûre okumanın meşruluğuna delil vardır.” Ulema demiştir ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu sûreyi okumayı tercih edişinin sebebi, sûrenin ölüm ve yeniden dirilme bahislerine şiddetli mev´ıze ve te´kidli zecrlere şâmil olmasıdır.”

3- Hadis hutbede Kur´ân´dan bir parçanın okunmasına delildir. Ancak hemen belirtelim ki, hutbede bu sûrenin veya bir kısmının okunmasının bir vecibe olmadığı hususunda ulemâ icma etmiştir. Aleyhissalâtu Vesselâm´ın buna ısrarla yer vermesi şahsî bir tercihidir ve o da belirttiğimiz gibi mezkur sûrenin insanın akibetini hatırlatmada ve dolayısıyla nefisleri diyânete teşvikte en uygun bir muhtevada olmasından ileri gelmiştir.

4- Nevevî der ki: “Hadis, hutbede Kur´ân okumanın meşruiyyetine delildir, bu hususta ihtilaf yoktur. Ancak, bu kırâatın vacib olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Nezdimizde (Şâfiîler) vacibtir, en az miktarı da bir âyettir.”Hanefî mezhebinde, hutbede Kur´ân´a da yer vermek sünnettir.

5- Kırâat hutbenin neresinde olmalıdır Bu hususta dört ayrı görüş ileri sürülmüştür:

* İmam Şâfiî: “İki hutbeden birinde herhangi bir âyet okunur” der.

* Şâfiîlerden bazıları: “Birinci hutbede okunur, Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer böyle yapardı…” demiştir.

* Şâfiî fukahasından Iraklılar: “Her iki hutbede de caizdir” demiştir.

* Dördüncü bir görüşe göre, kırâat birinci hutbede değil ikinci hutbede olmalıdır. Bunların delili, Câbir İbnu Semüre´nin Nesâî´de yer alan bir rivâyetidir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakta hutbe okur, sonra oturur, sonra kalkar, âyetler okur, Allah Teâlâ hazretlerini zikrederdi.”

Bu rivâyet de belli sûre ve âyetleri değil Kur´ân´dan, her seferinde farklı yerler okuduğuna işaret eder.[993]

BEŞİNCİ FASIL

CAMİYE GİRME VE OTURMA ÂDÂBI

ـ2886 ـ1ـ عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ‘نْ يُصَلِّىَ أحَدُكُمْ بِظَهْرِ الحَرَّةِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أنْ يَقْعُدَ حَتَّى إذَا قَامَ ا“مَامُ يَخْطُبُ تَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ يَوْمَ الجُمُعَةِ[. أخرجه مالك .

1. (2886)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Birinizin Harre´nin sırtında namaz kılması, onun için cuma günü oturup oturup da imam hutbeye başlayınca gelip cemaatin omuzlarını yararak cemaate katılmasından hayırlıdır.”[994]

AÇIKLAMA:

1- Hadis cuma günü mescide erken gelmeyi teşvik ediyor, sonradan gelip halkın omuzlarını yararak yer aramayı yasaklıyor.

2- Hadiste geçen Harre, Medîne´nin dışındaki siyah kayalağın adıdır. Renginin hararet sebebiyle siyahlaştığı kabul edilir. “Harre´nin kavurucu sıcağında namaz kılmak elbette ki müşkilatlı, belki de imkansız bir iştir. Ama cuma günü hiçbir mazeret yokken bekleyip bekleyip tam hutbenin başlaması anında gelip, önlerde yer aramak maksadıyla cemaati yararak ilerlemek kötü bir iştir. Bu kötü işe tevessül etmektense, Harre sırtlarında namaz kılmak kişi için daha hayırlıdır” denmektedir.

Cuma gününün âdâbını Ebû Dâvud´un bir rivâyetinde Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle açıklamıştır: “Kim cuma günü yıkanır, dişlerini fırçalar, koku sürünür, en güzel elbisesini giyer, çıkıp doğru mescide gelir, insanların omuzlarını yararak ilerlemeden yerini alır, sonra da kalkıp Allah´ın dilediği kadar namaz kılar, sonra imam hutbeye çıktığı zaman susup dinler, namazını bitirinceye kadar hiç konuşmazsa, o cuma ile diğer cuma arasındaki (küçük günahları) için kendisine kefâret olur.”[995]

ـ2887 ـ2ـ وللترمذى عن معاذ بن أنس مرفوعاً: ]مَنْ تَخَطّى رِقَابَ النَّاسِ يَوْمَ الجُمُعَةِ اتَّخذَ جِسْراً إلى جَهنَّمَ[.

2. (2887)- Tirmizî´de Mu´az İbnu Enes´ten merfu olarak şu rivâyet kaydedilmiştir: “Cuma günü kim cemaatin omuzlarını yararak ilerlerse cehenneme bir köprü ittihaz olunur.”[996]

AÇIKLAMA:

1- Hadisten, insanları yararak ön kısımlarda yer aramanın kerâheti cuma gününe has olup diğer günlerde bu yasak yokmuş ma´nâsı çıkmaktadır. Âlimler, hadisi böyle anlamazlar. Bu ifadenin galip durumu esas aldığını, kerahetin diğer gün ve vakitlere de şâmil olduğunu belirterek, namaz için gelen cemaatin arkadan gelenlerce rahatsız edilmemesi gerektiğini belirtirler. Hatta âlimler, bunu sadece ibadet cemaatine değil, ilim vs. için teşkil edilen cemaatlere de teşmil ederler.

2- Resûlullah, cemaati yararak geçenlere ağır bir müeyyideyi haber veriyor: “Kendisi halkı çiğneyip geçtiği gibi, cehenneme giden yolda herkesçe çiğnenen bir köprü kılınmak…” Zîra derler “ceza amel cinsindendir.”

3- Hadiste geçen اَتَّخَذَ fiilini meçhul ve mâlûm her iki sûrette okumak mümkündür. Verilen mâna ve yorum meçhule göredir. Mâlûm okunursa mâna şöyle olur: “…cehenneme (götüren) bir köprü edinir.” Yani “Halkı yararak öne geçme ameli sebebiyle, kendisi için cehenneme götüren bir köprü edinir.” Ancak önceki okunuşta ma´nâ daha açık ve daha muvafık bulunmuştur. Deylemî´nin Müsnedü´l-Firdevs´te kaydettiği ibare de bunu te´yîd eder: “…Allah onu kıyâmet günü cehenneme bir köprü yapar.”[997]

ـ2888 ـ3ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال َرسُولُ اللّهِ #: َ يُقِيمَنَّ أحَدُكُمْ أخَاهُ يَوْمَ الجُمُعَةِ ثُمَّ يُخَالِفُ إلى مَقْعَدِهِ فَيَقْعُدُ فِيهِ. وَلَكِنْ يَقُولُ: افْسَحُوا[. أخرجه مسلم .

3. (2888)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden kimse, cuma günü kardeşini kaldırıp sonra da yerine oturmasın. Lakin: “Açılın” desin.”[998]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, Müslim´de muhtelif vecihlerde gelmiştir. Mescide erkenden gelip oturan kimseyi kaldırıp yerine oturmak yasaklanmaktadır. Nevevî bu yasağın tahrim ifade ettiğini belirtir. Bir yere oturan, orada oturma hakkını elde etmiştir, arkadan gelen bu hakkı alamaz. Oturanın kendi iradesi ile -hürmeten veya merhameten- kalkıp yer vermesi başka. Sâlim´in rivâyetine göre, İbnu Ömer (radıyallâhu anh) kendisi için ayağı kalkıp yerini verenlerin yerine oturmazmış. Şârihler bunu, tam içinden gelerek değil de başka duygularla yer vermiş olabileceği ihtimâline binaen yaptığını söylerler.

2- Hadisin Müslim´deki diğer bir vechinde bu yasağın, cuma gününe mahsus olmayıp, haftanın her günü için muteber olduğu tasrih edilir (2889).

3- Nevevî bu meselede bir istisnaya yer verir: Eğer mescidde fetva vermek, ilim tedris etmek veya halka Kur´an okumak için, selâhiyetli kişi, belli bir yere oturmayı adet edinmişse oraya başkası oturamaz. Oturduğu takdirde kaldırılması buradaki yasağa girmez.[999]

ـ2889 ـ4ـ وعن نافع قال: ]سَمِعْتُ ابنَ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما يَقُولُ: نَهَى رسُول اللّهِ # أنْ يُقيمَ الرَّجُلُ مِنْ مَجْلِسِهِ وَيَجْلِسَ فِيهِ. قِيلَ لِنَافِعٍ في الجُمُعَةِ؟ قَالَ في الجُمُعَةِ وَغَيْرِهَا[. أخرجه الشيخان .

4. (2889)- Nâfi (rahimehullah) anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ)´i işittim, diyordu ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kişinin bir başkasını kaldırarak yerine oturmasını yasakladı.” Nâfi´ye: “Bu yasak cuma´ya mı mahsus ” diye soruldu.

“Cum´a ve diğer günlerde!” diye cevap verdi.”[1000]

ـ2890 ـ5ـ وعن معاذ بن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]نَهى رسولُ اللّهِ # عَنِ الحَبْوَةِ يَوْمَ الجُمُعَةِ وَا“مَامُ يَخْطُبُ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

5. (2890) Mu´az İbnu Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cuma günü imam hutbe verirken hubve tarzında oturmayı yasakladı.”[1001]

AÇIKLAMA:

1- Hubve (veya hıbve) tarzında oturmak, dilimizde adı olmayan bir oturuş tarzıdır; şöyle ki: Kişi kabaları üzerine oturur, dizlerini havaya diker, bacaklarını karnına yapıştırarak üzerinden kollarını kenetler.

Hattâbî: “Bu oturuşun hutbe vaktinde yasaklanması, uyku getireceğinden abdestin bozulmasına zemin hazırlayacağındandır” der. Bu çeşit oturma, cum´a vakti ve hutbe esnası diye kayıtlanmadan mutlak bir üslubla da yasaklanmıştır. Zîra bu, tek parça elbise giyinen kimsenin avretinin açılması tehlikesini de taşımaktadır.

2- Ulemâ hubve tarzında oturmanın (ihtibâ) cuma günü mekruh olması hususunda ihtilaf etmiştir. İlim adamlarından bir kısmı mekruh olduğunu söylemiştir. Ebû Dâvud´un kaydına göre Übâde İbnu Nüsey bunlardandır. Yine Ebû Davud´un kaydına göre, İbnu Ömer, imam hutbe verirken ihtibâda bulunmuş, Enes İbnu Mâlik, Şureyh, Saîd İbnu´l-Müseyyeb, İbrahim Nehâî, Mekhûl vs. gibi bir kısmı da: “Bunda bir beis yoktur” demişlerdir. İbnu Ebî Şeybe de Musannaf´ında, Mekhûl, Atâ ve Hasan Basrî´nin ihtibâ´yı mekruh addetmeyip, hutbe sırasında bu tarz oturduklarına dair rivâyet kaydetmiştir.

Hülasa, Ebû Dâvud bu mevzudaki yasaklama hadisini sâbit bulmamışa benziyor. Sâbit bulsa da nazarında neshine dair bir kanaat mevcut. Zira ihtibâ´nın leh ve aleyhindeki rivâyetlere beraberce yer vermektedir.

Bazı âlimler: “İhtibâ´nın uykuyu celbetmesi bir vâkıadır, bu sebeple hutbe sırasında mekruh bilip, kaçınmak evladır” demiştir.[1002]

ـ2891 ـ6ـ وعن شداد بن أوس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]شَهِدْتُ مَعَ مُعَاوِيَةَ بَيْتَ المَقْدِسِ فَجَمَّعَ بِنَا فَنَظَرْتُ فَإذَا جُلُّ مَنْ في المَسْجِدِ مِنْ أصْحَابِ رسولِ اللّهِ # وَهُمْ مُحْتَبُونَ وَا“مَامُ يَخْطُبُ[. أخرجه أبو داود .

6. (2891)- Şeddad İbnu Evs (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Hz. Muâviye (radıyallâhu anh) ile Beytu´l-Makdis´te hazır oldum. Bize cuma kıldırdı. Baktım ki, mescidde bulunanların çoğu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashâbı idi ve imam hutbe verirken ihtibâ ederek oturmuşlardı.”[1003]

AÇIKLAMA:

İhtibâ, “hubve” tarzında oturmaktır, bunun hükmü önceki hadiste açıklandı.[1004]

ـ2892 ـ7ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]نَهَى رسُولُ اللّهِ # عَنِ التَّحَلُّقِ يَوْمَ الجُمُعَةِ قَبْلَ الصََّةِ[. أخرجه رزين .

7. (2892)- Amr İbnu Şu´ayb an ebîhî an ceddihî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cum´a günü namazdan önce cemaat teşkilini yasakladı.”[1005]

AÇIKLAMA:

1- Cuma günü namazdan önce cemaat teşkilini yasaklayan bu rivâyetin Ebû Dâvud´daki aslı daha uzundur: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mescidde alışverişi, yitik ilanını, şiir inşâdını yasakladı. Ve dahi namazdan önce tehalluk´u (halka teşkil etmeyi) yasakladı.”

2- Mescidde şiir okunmasına ruhsat veren rivâyetler de mevcut. Bir kısmını daha önce zikrettik (2306).]

Irakî, şiiri yasaklayan rivâyetlerle tecviz eden rivâyetler arasındaki ihtilafı, iki açıdan te´lif eder:

1) Nehiy tenzîhe, ruhsat da cevazın beyanına hamledilir.

2) Ruhsat hadisleri, izin verilmiş olan güzel şiirlere hamledilir: Müşrikleri hicveden, Resûlullah´ı medheden, zühde ve güzel ahlâka teşvik eden şiirler gibi. Nehiy de tefâhura, mü´minleri hicve, yalana, içki, kadın vs´ye teşvik eden şiirlere hamledilir.

3- Cemaat teşkili diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı tehalluk´dur, halkalanmak demektir. Daha ziyade bir vaiz veya muallimin etrafında halka halka toplanmak kastedilir.

Hattâbî der ki: “Namazdan önce, ilim ve müzakere için toplanmak mekruh görülmüş ve namazla meşgul olup, hutbe ve zikre kulak vermek emredilmiştir. Bunlardan çıkılınca sıra toplanma ve halkanmaya gelebilir.”

Tahâvî demiştir ki: “Mescid çok kalabalık olursa namazdan önce halka teşkili mekruhtur, değilse bir beis olmamalıdır.”

Şu hususa da dikkat çekilmiştir: Cuma günü mü´minler erken gelip ön saflarda ve minbere yakın yer almaya teşvik edilmişlerdir. Halbuki halka teşkili safları kesebilir, önlerde yer almaya mâni olabilir, öyleyse cemaatleşme yasağı bu sebeple konmuş olabilir.

Not: Tehalluk´un traş olmak ma´nâsı da mevcuttur. Bazı büyükler hadisten cuma günü namazdan önce saçın traş edilmesi yasaktır ma´nâsını da çıkarmıştır. Hattâbî bu te´vilin yanlışlığına dikkat çeker.[1006]

ـ2893 ـ8ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]لَمَّا اسْتَوى رَسُولُ اللّهِ # يَوْمَ الجُمُعَةِ عَلى المِنْبَرِ. قالَ: اجْلِسُوا. فَسَمِعَ ذلِكَ ابنُ مَسْعُودٍ فََجَلَسَ عَلى بَابِ المَسْجِدِ فَرَآهُ رَسُولُ اللّهِ # فقَالَ: تَعالَ يَا عَبْدَ اللّهِ بنَ مَسْعُودٍ[. أخرجه أبو داود .

8. (2893)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), cuma günü minbere çıkınca:

“Oturunuz!” dedi. Bunu İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) işitince olduğu yerde oturdu, tam mescidin giriş kapısının üstüydü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu bu halde gördü ve:

“Gel! Ey Abdullah İbnu Mes´ud!” buyurdu.[1007]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, hutbe sırasında imamın hutbe dışı kelamda bulunabileceğine delâlet eder. Ancak Hanefî fukahası, hutbe harici söz söylemeye cevaz vermezler, “Sadece, emr-i bilma´ruf´da bulunabilir” derler.

2- Hadis, Ashab-ı Kiram hazerâtının (radıyallâhu anhüm ecmâin) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimizin emirlerine uymada nasıl isti´cal gösterdiklerini ortaya koymaktadır.[1008]

ـ2894 ـ9ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما: ]أن النَّبىّ # قال: إذَا نَعَسَ أحَدُكُمْ يَوْم الجُمُعَةِ فَلْيَتَحَوَّلْ مِنْ مَجْلِسِهِ ذلِكَ[. أخرجه الترمذي وصححه .

9. (2884)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cum´a günü biriniz (mescitte) uyuklayacak olursa oturduğu yeri değiştirsin.”[1009]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hadislerinde cuma günü hutbe dinlerken uykusu gelen kimselere, bulundukları yeri değiştirmeyi tavsiye buyurmaktadır. Şârihler bunun hikmetini, “Hareket uykuyu kaçırır” diye izah ederler, Mamafih, uyku vasıtasıyla gaflet basmış olan yerin terkedilerek bir başka yere geçilmesi de bir başka hikmet olarak anlaşılmıştır. Nitekim Resûlullah sabah namazı sırasında uyuyup kaldıkları vâdinin acilen terkedilmesini emretmişti (2342, 2344). Keza hadisler, namazı intizâren oturmayı “namaz”dan saydığı gibi, namazda uyuklamayı da şeytandan saymıştır. Böyle olunca yer değiştirme emri mescidde oturduğu halde zikir ve hutbe veya diğer faydalı bir şey dinlemekten gaflet gibi şeytana ait olan bir şeyin giderilmesi içindir.

2- Hadisin metninde “mescitte” tabiri geçmez. Ancak, rivâyetin Ahmed İbnu Hanbel´in Müsned´indeki vechinde bu tâbir yer alır. Oradan alarak parantez içerisinde kaydettik.[1010]

ـ2895 ـ10ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قالَ: ]إنَّ أوَّلَ جُمُعَةٍ جُمِّعَتْ بَعْدَ

جُمُعَةٍ في مَسْجِدِ رَسولِ اللّهِ # في مَسْجِدِ عَبْدِ الْقَيْسِ بِجُوَاثَى مِنَ الْبَحْرَين[. أخرجه البخارى وأبو داود .

10. (2895)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın mescidinde kılınan cumadan sonra ilk kılınan cuma namazı, Bahreyn köylerinden olan Cuvâsâ´daki Abdü´l-Kays mescidinde kılınan namazdı.”[1011]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, cuma namazının farz olmasından hemen sonra köylerde de cuma namazının kılındığına şehadet etmektedir. Böylece hadis, “Cuma namazı sadece şehirlerde kılınır, köylerde kılınmaz” diyenlere de bir cevap olmakta, onları tekzib etmektedir. Zîra, İslâm´a ilk giren köylerden olan Abdü´l-Kays karyesi, cuma namazını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın emriyle kılmış olmalıdır. Çünkü sahâbe-i kiram´ın vahyin nüzûlu sırasındaki âdeti şerî meselelerde Resûlullah´ın emrinden, irşadından dışarı çıkmamak idi. Ayrıca sahâbenin şeriata uymayan tatbikatına vahiy müdahale etmekteydi. Şu halde, köylerde namaz caiz olmasaydı, bu hususu yasaklayan bir vahiy gelmeli idi. Nitekim Hz. Câbir ve Ebû Saîd (radıyallâhu anhümâ) azl´in caiz olduğunu söylerken, “Resûlullah devrinde azl´e yer verirdik, caiz olmasaydı vahiy inerdi” meâlinde beyanda bulunarak bu delille istidlâl etmişlerdir.

2- Cüvâsâ, Bahreyn´de bir kale adıdır. Köylerde namaz kılınmayacağına kâni olanlar buranın şehir olduğunu söylemişlerdir. Ancak: “Oranın sonradan şehir haline gelmesi, bidâyette “köy” olduğunu yalanlayamaz” denilerek cevap verilmiştir. Gerçi aksi görüş sahipleri Hz. Ali ve Hz. Huzeyfe ve diğer bazılarından, “Cuma sadece şehirlerde kılınır, köylerde kılınmaz” meâlindeki bir kısım rivâyetleri göstermişlerdir. Bunların merfû değil, mevkuf olduğu söylenmiştir. Ayrıca bunlarla amelde teennîyi gerektiren daha sahih başka rivâyetler de var. Nitekim, İbnu Ebî Şeybe, Hz. Ömer´in Bahreyn ahâlisine: “Nerede olursanız cuma kılın” diye emir gönderdiğini rivâyet eder. Bu emir köyleri de şehirleri de içine alır. Bu mevzuda Leys İbnu Sa´d bir soru üzerine şu fetvayı vermiştir: “Cemaati olan her şehir ve köyde cuma emredilir.”

Hz. Ömer ve Hz. Osman (radıyallahu anhümâ) zamanında Mısır ve Mısır sahillerinde yaşayan ahali, aralarında birçok sahâbî olduğu halde bunların emri ile cuma namazı kılmışlardır. Abdurrezzak´ın İbnu Ömer´den bir tahrici, O´nun Mekke ile Medine arasındaki su başlarında yaşayan küçük cemaatlerin (ehl-i miyâh) cuma kıldıklarına ve kimsenin de onları ayıplamadığına şahid olduğunu tesbit eder. İbnu Hacer, ref hükmünde olan bu rivâyeti kaydettikten sonra: “Sahâbe ihtilaf edince, merfûya dönmek vacib olur” kaidesini hatırlatır. Merfû´dan maksad Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´den yapılan rivâyettir.[1012]

SEKİZİNCİ BÂB

YOLCU NAMAZI

(Bu babta üç fasıl var)

*

BİRİNCİ FASIL

NAMAZIN KASRI (KISALTILMASI)

*

İKİNCİ FASIL

İKİ NAMAZIN BİRLEŞTİRİLMESİ

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

YOLCULUKTA NAFİLE NAMAZLAR

*

HAVF (KORKU) NAMAZI BÂBI

UMUMİ AÇIKLAMA

Yolcuya şer´î ıstılahta müsâfir denir. Yolculuk´a da sefer veya müsâferet denir. Dinimiz kolaylığı esas prensip yaptığı için, yolculara bir kısım kolaylıklar, istisnâî hükümler getirmiştir. Yolcuyu ilgilendiren ahkâmların açıklanması ayrı bir mevzudur. Burada daha ziyade namazla ilgili hükümler mevzubahis olacaktır.

Yolcu (müsâfir) kime denir Lügat olarak herhangi bir mesafeye gidene yolcu denirse de bir kimsenin şer´an yolcu sayılabilmesi için en az muayyen bir mesafeye gitmesi gerekir.

* Bu mesafe İmam-ı Âzam´a göre mutedil bir yürüyüş ile üç günlük yani onsekiz saatlik bir mesafedir. İmam-ı Âzam bu ölçüyü Sahîheyn´de gelen “Bir kadın, yanında bir mahremi olmadıkça üç günden fazla süren yere yolculuk yapamaz” hadisinden almıştır.

* Bir kısım Zâhirîler: “Üç millik mesafeye de gidilse namaz kasredilir” demişlerdir. Onlar bu hükümde şu âyetin zâhirini esas alırlar: “Yolculuk ettiğinizde… namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur” (Nisâ 101). Müslim ve Ebû Dâvud´da gelen bir rivâyette de: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç millik veya üç fersahlık mesafeye gitti mi namazı kısaltırdı” buyrulmuştur.

* Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel´e göre dört berîdlik mesafeye giden kimse yolcu sayılır ve namazı kısaltabilir. Bunlar 2898 numaralı hadise dayanırlar.

Günümüzde yolculuğun tesbiti bazı ihtilaflara sebep olmuştur. Şöyle ki, yolcu sayılmak için gideceğimiz mesafeyi mi esas almalıyız, gidilecek yeri, katedeceğimiz müddeti mi Birinci durumda fazla bir problem çıkmaz, Selef devrinde tesbit edilen yolculuk mesafesi bu gün de ölçü olarak alınır. Ama ikinci durumu, yani gideceğimiz hedefe varış müddetini esas alacak olursak, mesele biraz zorluk arzeder. Zîra günümüzde taşıt vasıtaları hız bakımından çok farklıdır ve hızları da eskiye nazaran pek fazladır. O kadar ki üç gün devam edecek bir yolculuk bile pek nadir hale gelmiştir. Türkiyemiz dahilinde normal taşıt vasıtası olan otomobille hiçbir noktaya varmak için üç günden fazla zamâna ihtiyacımız olmaz. Kıtalararası uzun seferler de umumiyetle uçakla yapıldığı için o çeşit yolculuklar da nâdiren üç günü geçer. Bu durumda yolculuğun tesbitinde üç şık var:

1) Ya selef döneminde tesbit edilen mesafe esas olacak.

2) Ya herkesin seyahat sırasında bindiği vasıtaya itibar olunup, onunla üç gün devam edecek mesafe esas alınacak.

3) Ya da çoğunluğun bindiği vasıta esas alınarak, onun üç günde katedeceği mesafe esas alınacak. Elmalılı Hamdi Efendi bu son görüşü benimsemiştir. Şöyle der: “…ancak üç günlük yolun şer´an sefer-i sahih olduğunda ittifak edilmiştir ve her gün için mutedil yürüyüş altı saatlik mesafe mikyas ittihaz olunmuştur. Binaenaleyh bunun mâdununda (aşağısında) sefer ismi katiyyetle sâbit değildir. Merâkıb-i beriyye ve bahriyye (kara ve deniz binekleri) gibi vasıta ile gidenler için de adeten umumî ve mutavassıt olan vesâitin tabiî ve âdi seyri mikyastır. Fevkalade serî veya fevkalade bati (ağır) olan hususi vasıtalara itibar yoktur. Çünkü hükmü hikmet fertte değil cinste itibar olunur. Bunun için karada yaya veya kârban yürüyüşü ve denizde de mutedil rüzgarla gemi yürüyüşü mikyas olunmuştur.”

Hülasa Elmalılı merhum, yolculuk için karada onsekiz saatte trenin katedeceği mesafeyi, denizde de vapurun aynı müddet içerisinde katedeceği mesafeyi esas almak gerektiğinde cezmeder.

Diğer taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı bu hususta, Selef devrinde tesbit edilen üç günlük yaya yürüyüşüyle katedilen mesafeyi yolculuk için esas almıştır, takrîbî 90 km´lik bir mesafe yapmaktadır. Binaenaleyh bu miktar uzaklığa gitmek isteyen kimse, hangi vasıtaya binerse binsin yolcu sayılmalıdır. Bu görüşte olan Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali nam eserinde şöyle der: “Tren ve uçak ile olan yolculuklarda katedilecek arazinin kaç fersah olduğu nazara alınır, en az onsekiz fersahlık bir mesafe katedilmiş olunca, sefer müddeti tahakkuk etmiş, sefer hükmü cereyan etmeye başlamış olur. Artık seyir vâsıtalarının halini nazara almaya ihtiyaç kalmaz.

Filhakika eimme-i selâse [Şâfiî, Mâlik, Ahmed (rahimehumullah)] de bu fersah cihetini kabul etmişlerdir. Sefer müddeti, İmam Mâlik ile İmam Ahmed´e göre “16” fersah, yani “48” mildir. Bir mil ise altıbin el arşındır. Bu halde müddet-i sefer, seksen buçuk kilometre ile yüz kırk kilometreye müsâvi bulunmuş olur.” İmam Şâfiînin kavl-i cedîdine göre de “48” mildir. Kadîm kavline göre de bir gün bir gecedir.

Meseleye Bediüzzaman bir başka açıdan yaklaşır. Günümüzde nakil vasıtalarının sürat ve konforca ileri bir seviyeye ulaştığını göstererek, “yolculukta artık meşakkat kalmamıştır, yolculuğun getirdiği kolaylık ve ruhsatlara hacet kalmamıştır” şeklinde fikir yürütenlere cevap olabilecek mahiyette olmak üzere şöyle der: “Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise tercihe sebeptir, icaba, îcada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ: “Sefer”de namaz kasredilir, iki rek´at kılınır. Şu ruhsat-ı şer´iyyenin illeti seferdir. Hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmazsa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz.”

Bediüzzaman burada, yolculuk için “mesafe mi” “vâsıta mı” esas alınmalıdır sorusuna cevap getiriyor, “yolculuk” tahakkuk edince rahatlığa bakılmaksızın yolculuk ahkâmına uyma gereğine dikkat çekiyor.[1013]

Seferle İlgili Bazı Bilgiler:

* Bir yere hem deniz ve hem de karadan gidilse, yolcunun gideceği yola itibar olunur. Sözgelimi deniz yolu ile on saatte, kara yoluyla onsekiz saatte ulaşılıyorsa; karadan giden, yolcu sayılır, öbürü sayılmaz.

* Karayollarında mesafe esas alınır, vasıta değil. En az onsekiz fersahlık mesafeye giden kimse hangi vasıta ile giderse gitsin yolcu sayılır.

* Yolculuk, bulunduğu beldenin gidilen istikametteki son evlerinin de geçilmesiyle başlar. Şehrin dışındaki bağlar, bostanlar, bekçilere, bostancılara ait kulübeler şehirden sayılmaz, yolculuğun başlaması için bunların da geçilmesi beklenmez.

* Yolcu, vatanına döner dönmez yolculuktan çıkar. Fakat gittiği yere ulaşınca hemen yolculuktan çıkmaz. Orada onbeş günden az kalmaya niyyet etmiş ise, yolculuk vasfı devam eder. En az onbeş gün kalmaya niyyet etmiş ise yolculuk varır varmaz sona erer. Onbeş gün ikâmete niyyet etmeyip bugünyarın döneyim derken uzun müddet kalan kimse hep müsâfirdir.

* Komutana tabi olan er, kocasına tabi olan kadın, efendisine tabi olan köle gibi, bir başkasına tabi olan kimse, ne kadar kalacağı belirtilmediği müddetçe yolcu sayılır.[1014]

Yolculugun Hükmü:

* Yolcu dört rek´atli namazlarını iki kılar, namazın nafilelerini terkedebilir. Şâfiî mezhebinde ise iki veya dört kılmakta muhayyerdir.

* Ramazan orucunu te´hîr edebilir.

* Ayaklarını mesh müddeti üç gün üç gece olur.

* Cuma namazı farziyyetten düşer.

Yolculukla ilgili teferruât ilmihal kitaplarında görülmelidir.[1015]

BİRİNCİ FASIL

NAMAZIN KASRI (KISALTILMASI)

Kasr, taksîr, iksâr gibi üç ayrı kelimeyle ifade edilebilen hal, yolculuk sırasında dört rek´atli namazların iki rek´at olarak kılınmasıdır. Üç kelime de caiz ise de kasr daha çok kullanılır. Ulemâ iki ve üç rek´atli namazlarda kasr olmayacağı hususunda icma eder. Nevevî der ki: “Her mübah seferde kasrın caiz olmadığı hususunda cumhur ittifak eder.” Selef´ten bir kısmı, kasrın caiz olması için seferde korkuyu, bir kısmı seferin hacc veya umre, veya cihad için olmasını, bazısı tâat seferi olmasını şart koşmuştur. Ebû Hanîfe ve Sevrî tâat veya mâsiyet, her çeşit seferin aynı hükme tâbi olduğunu, hepsinde kasrın bulunduğunu söylemiştir.[1016]

ـ2896 ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]صَلَّيْنَا الظُّهْرَ مَعَ رسولِ اللّهِ # بِالْمَدِينَةِ أرْبَعاً. وَخَرَجَ يُرِيدُ مَكَّةَ فَصَلَّى بِذِى الحُلَيْفَةِ الْعَصْرَ رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه الخمسة .

1. (2896)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Medîne´de öğle namazını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile dört rek´at kıldık. Mekke´ye gitmek üzere yola çıkıp Zülhuleyfe´ye gelince ikindiyi iki rek´at kıldı.”[1017]

AÇIKLAMA:

1- Buhârî bu hadisi birçok bâbta zikreder. Kasru´s-Salât bölümünde hadisin ilk zikredildiği bâb, “(Kişi seyahat için hareket edince) bulunduğu yeri çıktı mı namazı kısaltır” adını taşır. Burada Aleyhissalâtu Vesselâm´ın Mekke´ye müteveccihen Medine´den ayrılıp Zülhuleyfe nâm mevkiye gelmiş olması mevzubahistir. Medîne´de öğle namazı kılındığına göre ikindi namazının kılındığı yer olan Zülhuleyfe çok uzak olmamalıdır. Nitekim bu mevkinin Medîne´ye uzaklığı altı mildir.

İbnu´l-Münzîr der ki: “Ulema, sefere niyet eden kimsenin, bulunduğu yerin dış evlerini çıkar çıkmaz namazını kasredeceği hususunda icma eder.”

Evleri tamamen çıkmadan önce kasretme hususunda ihtilaf edilmiştir. Cumhur, bütün evlerin çıkılması gereğine hükmetmiştir. Kûfîlerden bazıları: “Kişi sefere niyet eder etmez artık namazı iki kılar, evinde bile olsa” demiştir. Bunlardan bazısı: “Merkebine bindikten sonra dilerse kasreder” demiştir.

İbnu Hacer: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sefere niyet edince Medîne´yi çıkmazdan önce namazı kasrettiğine dair örnek bilmiyorum” der.

2- Sadedinde olduğumuz hadisten hareketle: “Kısa mesafeye giden kimse de namazı kasredebilir, mübahtır” diye hüküm çıkaran olmuş ise de bu görüş şu mülâhaza ile reddedilmiştir: “Hz. Peygamber, Zülhuleyfe´ ye kadar olan mesafeyi kasdettiği için kasretmiş değildir. Mekke´ye gitmek üzere yola çıkmıştır, yol üzerinde ilk menzil (mola yeri) Zülhuleyfe´ dir, buraya kadar geçen zaman içerisinde zaten başka bir namaz vakti girmiş değildir. Öyle ise, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz vaktinin girmesiyle ilk menzilde durmuş ve kasrederek namazını kılmıştır.”

3- Bu hadiste, “Yolcu, geceye girmedikçe namazı kasretmez” diye hükmeden Mücâhid´e karşı da delil mevcuttur.[1018]

ـ2897 ـ2ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]وَقَدْ سُئِلَ عَنْ قَصْرِ الصََّةِ. فقَالَ: كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا خَرَجَ مَسِيرَة ثََثَةِ أمْيَالٍ أو ثَثَةِ فَرَاسِخَ »شك شُعبة« صلَّى رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه مسلم وأبو داود .

2. (2897)- Yine Hz. Enes (radıyallâhu anh)´in anlattığına göre kendisinden kasru´ssalât yani namazın kısaltılması hakkında sorulmuştu. Şöyle cevap verdi:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç millik mesafeyi veya -Şu´be´ nin şekkine göre- üç fersah mesafeyi dışarı çıktı mı iki rek´at kılar.”[1019]

ـ2898 ـ3ـ وعن مالك: ]أنَّهُ بَلغَهُ أنَّ ابنَ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما كَانَ يَقْصُرُ الصََّةَ في مِثْلَ مَا بَيْنَ مَكَّةَ وَالطّائِفِ، وفي مِثْلِ مَا بَيْنَ مَكَّةَ وَعُسْفَانَ، وفي مِثْلِ مَا بَيْنَ مَكَّةَ وَجِدَّةَ. قالَ مالك: وذلك أربعة برد[.

»البرد« جمع بريد، والبريد اثنا عشر مي، وقيل ستة أميال .

3. (2898)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) Mekke-Tâif arasındaki kadar, Mekke-Usfân arasındaki kadar ve keza Mekke-Cidde arasındaki kadar mesâfede namazı kasrediyordu.”

Mâlik der ki: “Bu mesafeler dört berîd´dir.”[1020]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis de İmam Mâlik´in belâgât denen muallak (senedsiz) hadislerinden biridir.

Ebû´l-Velîd el-Bâcî der ki: “Mâlik, sahâbenin fiilini aksettiren bu çeşit rivâyetleri çokça yapmıştır. Çünkü bunlar, onun nazarında, Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)´ın fiilini aksettirmekten uzak değildir.” İbnu Hacer bu hadisin İbnu Abbâs´tan Dârakutnî tarafından merfû olarak şu şekilde rivâyet edildiğini belirtir:

“Ey Mekkeliler, dört berîdden, yani Mekke-Usfân arasından daha kısa mesafeler için namazı kasretmeyin.”

2- Bürüd, “berîd´in cem´idir. Berîd, bir mesafe ölçüsüdür. Bir berîdin dört fersah veya oniki mil tuttuğu belirtilir.[1021] Zürkânî namazın kısaltılma mesafesini belirleyici, yine İbnu Abbâs´tan başka rivâyetler kaydeder: “Namaz ancak bir günlük mesafede kasredilir, daha aşağıda kasredilmez”, “Namaz bir gün ve gece yürüme mesafesinde kasredilir…”

Zürkânî bu rivâyetleri şöyle te´lif eder: “Dört berîdlik mesafeyi bir günde katetmek mümkündür.”

Şu halde, İbnu Abbâs´a göre namazı kısaltma mesafesi onaltı fersah veya kırksekiz mil uzaklıktaki hedeftir. Bu miktar uzaktaki bir yere gitmek üzere evden çıkan kimse, bulunduğu şehrin dış evlerini terkeder etmez artık yolcudur, namazı kısaltabilir.

Zürkânî, İmam Şâfiînin, Ahmed İbnu Hanbel ve bir grup ulemânın bu görüşü benimsediklerini kaydettikten sonra İbnu´l-Kâsım´ın, “İmam Mâlik, “Namazı kısaltma miktarı bir gece ve gündüz yürüme mesafesidir” sözünden rücû etmiştir” dediğini kaydeder.[1022]

ـ2899 ـ4ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]خَرَجَ رَسُولُ اللّهِ # مِنَ المَدِينَةِ إلى مَكَّةَ َ يَخَافُ إَّ رَبَّ العَالَمِينَ، فَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه الترمذي وصححه والنسائى .4.

4. (2899)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine´den Mekke´ye gitmek üzere yola çıktı. Rabbülâlemîn´den başka hiç bir şeyden korkmuyordu. Yolda namazı ikişer ikişer (yani kasrederek) kıldı.”[1023]

AÇIKLAMA:

Hadiste, namazı kısaltma hâdisesinin korku haline has olduğunu söyleyenlere cevap vardır ve o düşünce reddedilmektedir. Böyle düşünenler, namazın kısaltılmasına temas eden âyetin zâhirini esas almışlardır: “Yolculuk ettiğinizde kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur…” (Nisâ 101). Halbuki Cumhur, meseleyi değerlendirirken “korku” mefhumunu nazar-ı dikkate almaz. Dolayısiyle sefer oldu mu korku olmasa da namaz kasredilir. Bu hususta Hz. Ömer Resûlullah´a sormuş, Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm): “Yolculuk hali olunca namazın kasredilmesi Allah´ın size bir sadakasıdır” mânasında صَدَقَةٌ تَصَدَّقَ اللّهُ بِهَا عَلَيْكُمْ diye cevap vermiştir. Netice itibariyle sahâbe, bu âyetten, seferde korku kaydı olmaksızın mutlak olarak namazın kasrını anlamıştır.

Bir rivâyette Ebû Hanzala der ki: “İbnu Ömer´e sefer sırasında kılınacak namazdan sordum:

“İki rek´attir” dedi. Ben:

“Ama Cenâb-ı Hakk “…korkarsanız” diyor, halbuki biz emniyet içerisindeyiz!” dedim. Bana:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sünneti böyledir” diye cevap verdi.”[1024]

ـ2900 ـ5ـ وعن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]خَرَجْنَا مَعَ رسولِ اللّهِ # مِنَ المَدِينَةِ إلى مَكَّةَ. فَكَانَ يُصَلِّى رَكْعَتيْنِ رَكْعَتَيْنِ، حَتَّى رَجَعْنَا إلى المَدِينَةِ. قِيلَ لَهُ: أقمْتُمْ بِمكَّةَ شَيْئاً؟ قالَ أقَمْنَا بِهَا عَشْراً[. أخرجه الخمسة .

5. (2900)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Mekke´ye gitmek üzere Medîne´den çıktık. Efendimiz yolda namazları ikişer ikişer kılıyordu. Medîne´ye dönünceye kadar hep böyle yaptı.”

Enes´e:

“Mekke´de ne kadar kaldınız ” diye sorulmuştu:

“Orada on gün kaldık” dedi.”[1025]

ـ2901 ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]أقَامَ النّبىُّ # تِسْعَ عَشْرَةَ يَقْصُرُ الصََّةَ. وَكُنَّا إذا سَافَرْنا فَأقَمْنَا تِسْعَ عَشرَةَ قَصَرْنَا وَإنْ زِدْنَا أتْمَمْنَا[. أخرجه الخمسة إ مسلماً .

وفي أخرى ‘بى داود: »سَبْعَ عَشَرَةَ«.وفي أخرى للنسائى: »أقامَ بِمَكَّةَ عَامَ الْفَتْحِ خَمْسَ عَشَرَ يَقْصُرُ الصََّةَ« .

6. (2901)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (Mekke´de) ondokuz gün ikâmet etti ve namazları kasretti. Biz de (bundan böyle) sefer yapıp ondokuz gün ikâmet ettik mi namazları hep kasrederdik, ondokuzundan fazla kaldık mı artık dörde tamamlardık.”[1026]

Ebû Dâvud´un bir diğer rivâyetinde “…Onyedi gün” denmiştir. Nesâî´ nin bir diğer rivâyetinde: “Fetih senesinde Mekke´de onbeş gün ikâmet etti ve namazları bu esnada kasretti.” denmiştir.[1027]

ـ2902 ـ7ـ وعن عمران بن حُصين رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]شَهِدْتُ عَامَ الْفَتْحِ مَعَ النّبىِّ # بِمَكَّةَ، فَأقَامَ بِمَكَّةَ ثَمَانِىَ عَشَرَةَ لَيْلَةً َ يُصَلِّى إَّ رَكْعَتَيْنِ وَيَقُولُ: يَا أهْلَ الْبَلَدِ صَلُّوا أرْبَعاً فإنَّا سَفْرٌ[. أخرجه أبو داود. »السَّفْرُ« القوم المسافرون .

7. (2902)- İmrân İbnu Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Fetih günü, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte Mekke´de hazır bulundum. Mekke´de onsekiz gece kaldı, bu esnada namazları hep iki kıldı. Şöyle hitabediyordu:

“Ey bölge halkı! Siz bize bakmayın, dört kılın. Biz hep yolcuyuz (bu sebeple kasrederek iki kılıyoruz).”[1028]

ـ2903 ـ8ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]أقَامَ النّبىُّ # بِتَبُوكَ عِشْرِينَ يَوْماً يَقْصُرُ الصََّةَ[. أخرجه أبو داود .

8. (2903)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük´de yirmi gün ikâmet etti ve namazları hep kasretti.”[1029]

AÇIKLAMA:

1- Son dört hadis, Resûlullah´ın farklı seferlerdeki ikâmetgah müddetini belirtmektedir. Şöyle ki:

* Enes hadisi (2900) Veda haccı ile ilgilidir. On gün kalmıştır.

* İbnu Abbâs hadisi (2901) Mekke fethiyle ilgilidir. Ondokuz gün kalmıştır.

* İmrân İbnu Husayn hadisi, (2902) Fetih günüyle alakalı, onsekiz gün kalmıştır.

* Câbir hadisi (2903) Tebük seferiyle ilgili ve yirmi gün kalmıştır.

2- İbnu Abbâs hadisinin buradaki vechi Fetih sırasında Mekke´de ondokuz gün kalındığını belirtirken, bir başka vechinde 15 gün kalındığını söyler. İmrân hadisi ise 18 gün kalındığını söylüyor. Beyhakî bu ihtilâfı şöyle cem eder: “19 gün diyen, Mekke´ye giriş ve Mekke´den çıkış günlerini de sayıya dahil etmiş olmalı. 17 diyen şu halde bu iki günü hesaba katmamış oluyor. 18 diyen bu iki günden birini saymamış olmaktadır.” 15 diyen rivâyeti ise Nevevî zayıf addetmiştir. Sahih olması halinde râvinin, aslı on yedi addedip, bundan giriş ve çıkış günlerini hazfettiğine hamledilir. Bu durumda bütün rivâyetleri içine alması sebebiyle 19 diyen hadisi hepsine müreccah kabul edebiliriz.

3- Kûfe âlimleri ve Sevrî 15 günden bahseden rivâyeti, “en az” miktarı ihtiva ettiği için esas alırlar. Ziyadelerin de tesadüfen vâki olduğuna hamlederler.

4- Şâfiî hazretleri İmrân İbnu Husayn hadisini esas alır. Ancak nezdinde o hadis, gittiği yerde ikâmet edeceği kesinlik kazanmayan kimse hakkında mûteberdir. Şâfiî´ye göre bir kimse, gittiği yerde girip çıkma günlerinden başka tam dört gün ikâmete niyet etti mi, artık namazları tam kılar. Mâlikîler de dört gün kalmaya niyet ettikleri takdirde namazı tam kılarlar.

5- Hanbelîlere göre, bir yerde mutlaka ikâmete niyet eden veya yirmi vakit namazdan ziyade farz olacak bir müddetle ikâmete niyette bulunan kimse mukîm sayılır, namazını kasretmez.

6- Câbir hadisinde yirmi gün ikâmet etmelerine rağmen hep kasretmeleri, Tebük´te kaç gün kalacakları, ne zaman dönecekleri önceden kararlaştırılmadığı içindir. Bu suretle uzun müddet kalınsa da yolculuk halinden çıkamaz.[1030]

ـ2904 ـ9ـ وعن حارثة بن وَهْب رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]صَلَّى بِنَا رسُولُ اللّهِ # وَنَحْنُ أكْثَرُ مَا كُنَّا قَطُّ وَآمَنُهُ بِمِنَى رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه الخمسة .

9. (2904)- Hârise İbnu Vehb (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mina´da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek´at kıldırdı.”[1031]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, “namaz korku halinde kasredilebilir” diyenleri tekzib eder. Çünkü Resûlullah hacc sırasında Mina´da hiçbir korku olmadığı halde namazı iki rek´at kıldırmıştır.

Şu halde, namazın kasredilmesinin asıl sebebi yolculuk hâlidir. Korku, meşakkat gibi durumlar, maslahattır. Öyle ise, asıl sebep olunca namaz kasredilir. Maslahat olmasa yine kasredilir. Aksi halde, yolcu olmayan kimse korksa veya meşakkate düşse namazı kasredemez, tam kılar.[1032]

ـ2905 ـ10ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ] صَلَّى رسولُ اللّهِ # بِمِنَى رَكْعَتَيْنِ، وَأبُو بَكْرٍ بَعْدَهُ، وَعُمَرُ بَعْدَ أبِى بَكْرٍ، وَعُثْمَانَ صَدْراً مِنْ خَِفَتِهِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُم، ثُمَّ إنَّ عُثْمَانَ صَلّى بَعْدُ أرْبعاً، فَكَانَ ابنُ عُمَرَ إذَا صَلَّى مَعَ ا“مَامِ صَلَّى أرْبعاً. وَإذَا صَلَّى وَحْدَهُ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه الشيخان والنسائى .

10. (2905)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mina´da bize iki rek´at kıldırdı, arkasından Ebû Bekr de öyle kıldırdı. Ebû Bekr´den sonra Hz. Ömer ve hilafetinin başında Hz. Osman (radıyallâhu anhüm) da iki kıldırdılar. Sonra Hz. Osman dört rek´atli olarak kıldırdı. İbnu Ömer imamla kılarsa dört kılardı, yalnız kılınca da iki kılardı.”[1033]

AÇIKLAMA:

Mina´da taşlama günleri sırasında namaz kaç rek´at kılınacak Bu, selef uleması arasında ihtilaf mevzuu olmuştur. Yolcu durumunda olanlar için iki rek´at kılacağı sâbittir. Ancak Mina´da mukîm olan kaç kılacaktır. Orada iki kılmak sefere binaense, mükîm dört kılar, ama nüsük´e binaen ise onun da iki kılması gerekir. Anlaşılacağı üzere Mina´da namazın iki kılınmış olması nüsük yani hacc âdâbının bir gereğine binaen mi, yoksa sefere binaen mi bu hususta ihtilaf edilmiştir.

İmam Mâlik´e göre Mekkeliler, Mekke´de tam kılarsa da Mina´da kasreder. Mina´da mukîm olanlar orada tam kıldıkları halde Mekke ve Arafat´ta kasredip iki kılarlar. Halbuki Mekke ile Mina arası bir fersahtır ve arada müsâferet yoktur. Öyleyse burada iki kılınması, yolculuk sebebiyle değil, hacc menâsikine has bir hususiyetten dolayıdır. Nitekim Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Veda Haccı sırasında Mina´da namazı kasrederek iki rek´at kıldırırken, kendisine uyan müsâfir, mükîm bir tefrîk yapmamış, Mekke ahalisine de: “Ey Mekkeliler biz yolcuyuz iki kılarız, siz mükîmsiniz dörde tamamlıyacaksınız!” diye bir uyarıda bulunmamıştır. Halbuki, haccın her menâsikini tâlim buyuran Efendimiz bu hususu da beyan etmeli idi; makam beyan makamıydı. Böyle bir beyanda bulunmadığına göre Mina´da namazın kasrı nüsük´ten dolayıdır. Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer (radıyallâhu anhümâ) aynı sünneti devam ettirmişlerdir.

Hz. Osman´ın ve İbnu Ömer´in tutumundan şu yoruma gidilmiştir: Mukîm olanlar yani Mekke ve Mina´da oturanlar veya uzaktan gelmiş hacı olsa bile müsâfirlik vasfını kaldıracak bir müddet Mekke´de kalmaya niyet etmiş olan için Mina´da kasretmek de, tam kılmak da caizdir. Hz. Osman (radıyallâhu anh)´ın hilafetinin ilk altı veya sekiz senesinde kasrettiği halde, sonradan tam kılmaya başlaması iki sebeple îzah edilmiştir.

1) Kasr da itmam da caizdir, ibadetin meşakkatli olanı efdal olduğu için sonradan dört kılmayı tercih etti, çünkü dört daha meşakkatlidir.

2) Hacc´dan sonra Mekke´de bir müddet daha kalmaya niyet etmiş olarak gelmiş bulunuyordu veya Tâif´te mülk edinmişti, oraya yerleşmek istiyordu, dolayısıyle oranın mükîmi sayılırdı (müteakip hadiste bunu göreceğiz).

Ne var ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sünnetine uygun olanı, kasretmek olduğu için Osman (radıyallâhu anh) Efendimize Ashâb´ tan bazıları târizde bulunmuştur.

Ancak, ehl-i ilmin çoğunluğu -ez cümle Atâ, Zührî, Süfyan-ı Sevrî, Kûfe ulemâsı, Ebû Hanîfe ve Ashâbı, İmam Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel, Ebû Sevr Mekke´nin Mina ve Arafat´a uzaklığı namazı kasretmeyi gerektiren mesafeye ulaşmadığı için, Mekkelilerin namazlarını kasredemiyeceklerine hükmetmişlerdir. Bunlar bu beldelerle yeryüzünün başka yerleri arasında bir fark gözetmezler.

Başta söylediğimiz gibi, -Hz. Osman´ın sonradan dört kılmasının sebebi dahil- mevzuya giren bir kısım teferruât üzerine ulemânın münâkaşası var, teferruâta girmeyeceğiz. Müteakip birkaç rivâyet, mevzu üzerindeki münâkaşalar hakkında fikir verecektir.[1034]

ـ2906 ـ11ـ وعن عثمان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّهُ لَمَّا اتَّخَذَ ا‘مْوَالَ بِالطّائِف وَأرَادَ أنْ يُقِيمَ بِهَا صَلَّى بِمِنىً أرْبَعاً، ثُمَّ أخَذَ بِهِ ا‘ئِمّةُ بَعْدَهُ[. أخرجه أبو داود .

11. (2906)- Hz. Osman (radıyallâhu anh)´dan anlatıldığına göre, Tâif´ de emvâl edinip orada ikâmet etmeyi arzu ettiği zaman Mina´da dört rek´at kıldı. Sonra imamlar bununla amel ettiler.”[1035]

AÇIKLAMA:

Hz. Osman´ın sonradan Mina´dan namazları tam kılışının sebebi olarak bu durum gösterilmiştir. Tâif´de emvâl edinip orada yerleşmeye karar verince, kendini Tâif ve civarında müsâfir değil, mukîm addetmiş olmalıdır. Müteakip rivâyette de görüleceği üzere Zührî bu görüştedir. İbnu Abbâs da: “Müsâfir, ehline veya sürüsüne döndü mü artık namazı tam kılar” kanaatindedir. Ahmed İbnu Hanbel de bu görüştedir.

Bu rivâyet munkatî olduğu için birçok fakih bununla ameli reddetmiştir.[1036]

ـ2907 ـ12ـ وفي رواية: ]إنَّمَا صَلّى أرْبَعاً ‘جْلِ ا‘عْرابِ ‘نَّّهُمْ كَثُروا عَامَئِذٍ فَصَلّى بِالنَّاسِ أرْبَعاً لِيُعَلِّمَهُمْ أنَّ الصََّةَ أرْبَعٌ[. وفي أخرى: »أنَّهُ اجْمَعَ عَلى ا“قَامَةِ بَعْدَ الحَجِّ« .

12. (2907)- Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “Hz. Osman (sonradan) bedevîler sebebiyle dört kılmıştır. Çünkü o sene pek çok bedevî hacc´a gelmişti. Namazın dört rek´at olduğunu öğretmek için halka dört rek´at kıldırdı.”[1037]

Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “(Hz. Osman Mina´da dört kıldı.) Çünkü o, Hacc´tan sonra ikâmete azmetmişti.”[1038]

ـ2908 ـ13ـ وله عن ابن مسعود: ]أنَّهُ صَلّى أرْبَعاً فَقِيلَ لَهُ: عِبْتَ عَلى عُثْمَانَ ثُمَّ صَلَّيْتَ أرْبَعاً؟ فَقَالَ: الخََفُ شَرٌّ[.»ا“جْمَاعُ« الْعَزْمُ وَالنِّيّة على الشئ .

13. (2908)- Yine Ebû Dâvud´un kaydına göre İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) (Mina´da) namazı dört kılmıştı. Kendisine:

“Sen, (daha önce dört kıldığı için) Osman´ı ayıplamıştın, şimdi ise dört kılıyorsun!” denilmişti. (Özür beyan ederek) şu cevabı verdi:

“Muhalefet zararlıdır.”[1039]

ـ2909 ـ14ـ وعن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّهُ صَلّى بِالنّاسِ بِمَكَّةَ رَكْعَتَيْنِ فَلَمَّا انْصَرفَ قالَ: يَا أهْلَ مَكَّةَ أتِمُّوا صََتَكُمْ فإنَّا قَوْمٌ سَفْرٌ[. أخرجه مالك .

14. (2909)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh)´den anlatıldığına göre, Mekke´de namazı halka iki rek´at kıldırdı. Selam verince:

“Ey Mekkeliler” dedi. Namazlarınızı dörde tamamlayın. Biz yolcuyuz (bu sebeple iki kıldık)!.”[1040]

AÇIKLAMA:

Hz. Ömer, Mekke´ye gelince, halife olması haysiyetiyle imam olmuştur. Müsâfir olduğu için namazı iki rek´at kıldırmıştır. İbnu Abdilberr “Resûlullah´ın sünnetine ittibâen iki rek´at kıldırdı” der. 2902 numaralı İmrân İbnu Husayn hadisinde, Aleyhissalâtu Vesselâm´ın fetih senesinde Mekke´de onsekiz gün kalmasına rağmen namazları hep iki kıldığını ve Mekkelilere: “Siz dört kılın, biz yolcuyuz” dediğini gördük. Şu halde Hz. Ömer benzer bir hatırlatmada bulunmuştur.[1041]

İKİNCİ FASIL

SEFERDE İKİ NAMAZIN CEMEDİLMESİ

ـ2910 ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَ رَسولُ اللّهِ # إذَا ارْتَحَلَ قَبْلَ أنْ تَزِيغَ الشَّمْسُ أخَّرَ الظُّهْرَ إلى وَقْتِ الْعَصْرِ ثُمَّ يَنْزِلُ فَيَجْمَعُ بَيْنَهُمَا. وَإنْ زَاغَتِ الشَّمْسُ قَبْلَ أنْ يَرْتَحِلَ صََّهُمَا ثُمَّ ارْتَحَلَ[ .

1. (2910)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), güneş batıya meyletmeden yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine te´hir eder, ikindi olunca mola verir, ikisini cemederdi (beraber kılardı). Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyletti (öğle vakti) girdi ise, hareketten önce her ikisini de (öğle ve ikindi) kılar sonra yola çıkardı.”[1042]

ـ2911 ـ2ـ وفي رواية: ]إذَا كانَ عَجِلَ عَلَيْهِ السَّيْرُ يُؤَخِّرُ الظُّهْرَ إلى وَقْتِ الْعَصْرِ وَيَجْمَعُ بَيْنَهُمَا وَبَيْنَ الْعِشَاءِ حِينَ يَغِيبُ الشّفَقُ[. أخرجه الخمسة إ الترميذى .

2. (2911)- Bir rivâyette de şöyle gelmiştir: “…Acele yürümek gerekirse öğleyi ikindiye te´hir eder, ikisini birleştirirdi, keza ufuktaki aydınlık kaybolunca da akşamla yatsıyı birleştirirdi.”[1043]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Enes (radıyallâhu anh)´ten iki farklı şekilde gelen bu rivâyete göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yolculuk sırasında öğle ile ikindiyi, “ikindi vaktinde” kılması mevzubahistir. Yani öğle vaktini te´hir ederek ikindi ile birlikte kılması…

Sadedinde olduğumuz iki rivâyetten birincisine göre, “öğle vakti tam girmeden yola çıkma” halinde öğle namazı te´hir edilmektedir, ikincisinde ise bu, “acele yürümek gerektiği” durumunda mevzubahistir.

Öğle namazının bu şekilde te´hir edilerek ikindi ile veya akşamın te´hir edilip yatsı ile birleştirilerek kılınmasına cem-i te´hîr denir. İmam Şâfiî yolculukta bunu esas almıştır. Ebû Hanîfe bunu: “Akşamı son vaktinde, yatsıyı da ilk vaktinde kılmak olarak” îzah ederek, iki ayrı namazın bir vakitte kılınmasını reddetmiştir.

2- Bu hadislere göre, iki namazı birleştirme işi ikinci vakitte mümkündür, önceki vakitte değil. Ulemâdan bir kısmı bunu esas alarak, iki namazı, cem-i takdîm denen evvelki namazın vaktinde birleştirmeye karşı çıkmıştır. Ancak İbnu Râhûye´nin tahric ettiği bir rivâyette: “…Güneş batıya kaydığı zaman yola çıkacak olursa öğle ve ikindiyi (öğle vaktinde) beraberce kılar, ondan sonra yola çıkardı” buyrulmuştur. Cem-i takdîm mevzuunu tahkîk eden İbnu Hacer, Tirmizî, Ebû Dâvud, Ahmed İbnu Hanbel ve İbnu Hibbân da Muaz İbnu Cebel´den kaydedilen rivâyetlerle, yine Ahmed İbnu Hanbel ve Ebû Dâvud´da (tâlik olarak) İbnu Abbâs´tan kaydedilen rivâyetleri zikreder ve bunların, zayıflıkları sebebiyle, büyük muhaddislerce itibar görmediklerini belirtir.

Seferde namazların cemedilmesi meselesine temas eden rivâyetlerin çokluğu, farklılığı ve değişik yorumlara kâbil oluşları gibi durumlar, ulemanın bu mevzuda değişik sonuçlara varmasına sebep olmuştur. Şöyle ki:

1) Bir kısım imamlar, yolculuk sırasında öğle ile ikindiyi, akşamla da yatsıyı, ikisinden birinin vaktinde kılmayı caiz görürler. Ashabtan birçoğundan bunun tatbikatıyla ilgili rivâyet gelmiştir: Hz. Ali, Sa´d İbnu Ebî Vakkâs, Muaz İbnu Cebel, Ebû Musa el-Eş´arî vs; Tâbiîn ve Etbaut tâbiînden Atâ, Tâvus, Mücâhid, Sevrî vs. İmam Şâfiî ile Ahmed İbnu Hanbel ve İshak´ın görüşleri de budur. Ancak İbnu Hacer, Şâfiî hazretlerinin “Cem´i terketmek daha iyidir” dediğini, İmam Mâlik´in -bir rivâyette- daha da ileri giderek “cem”i mekruh addettiğini kaydeder.

2) İki namazın cem´i özür sahipleri için caizdir. Evzâî böyle söylemiştir.

3) İki ayrı vaktin namazını bir vakitte birleştirmek, sadece acelesi olan yolculuklarda caizdir. İmam Mâlik bu görüştedir. Ashabtan Abdullah İbnu Ömer, Üsâme, İbnu Zeyd (radıyallâhu anhüm) de bu görüşte idiler.

4) İki namazın cem´i, yol almak istendiğinde câizdir. Mâlikîlerden İbnu Habîb bu görüştedir.

5) İki namazın cem´i mekruhtur, bu görüş İmam Mâlik´ten rivâyet edilmiştir.

6) Cem-i te´hîr caizdir fakat cem-i takdîm caiz değildir. İbn Hazm bu görüştedir. Bu kavl İmâm-ı Ahmed ve Mâlik´ten de mervîdir.

7) Seferde cem etmek caiz değildir. Cem sadece Hacc sırasında Arafat´ta ve Müzdelife´de yapılır. Arafat´ta cem-i takdîm yapılarak öğle ile ikindi birleştirilir, Müzdelife´de ise akşam tehir edilerek yatsı ile birleştirilir. Hanefî ülemâsı bu görüştedir. Ashab´tan Abdullah İbnu Mes´ud, Sa´d İbnu Ebî Vakkâs ve Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anh) gibi bazılarından da bu görüş rivâyet edilmiştir. Hasan Basrî, İbnu Sîrîn, İbrahim Nehâî, Esved gibi bir kısım Selef de bu görüştedir. Bu rivayette İmam Mâlik´in tercihi de budur.

Hanefî mezhebinin dayandığı İbnu Mes´ud ve İbnu Abbas (radıyallâhu anh) rivâyetleri müteakiben gelecektir (2914, 2916).

8) Cem mevzuunda, fukahâca amel edilmeyen bir rivâyet İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´dandır. “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mukîm iken hiçbir meşrû sebep de yokken, cem´e yer vermiş olmalıdır.” Bu hadis bâbın son rivâyeti olarak (2918) gelecek.[1044]

ـ2912 ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَجْمَعُ بَيْنَ صََتَى الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ إذَا كَانَ عَلى ظَهْرِ سَيْرٍ. وَيَجْمَعُ بَيْنَ المَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ[. أخرجه الشيخان .

3. (2912)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yol halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi, akşam ile yatsıyı da birleştirdi.”[1045]

ـ2913 ـ4ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]صَلَّى النّبىُّ # المَغْرِبَ وَالْعِشَاءَ بِالمُزْدَلِفَةِ جمِيعاً كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا بِإقَامَةٍ وَلَمْ يُسَبِّحْ بَيْنَهُمَا وََ عَلى أثَرٍ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا[. أخرجه الستة .

4. (2913)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşam ve yatsıyı Müzdelife´de beraberce kıldı. Bunlardan herbiri için ayrı bir ikâmet okudu. İki namaz arasında nafile kılmadı, bunlardan birinden sonra da nafile kılmadı.”[1046]

AÇIKLAMA:

Müzdelife, Mina ile Arafat arasında bir vakfe yeridir. Arefe günü, akşam vakti girer girmez daha namaz kılmadan Arafat´tan sökün eden hacılar Müzdelife´ye gelirler. Burada akşamla yatsıyı cem-i tehîr yaparak beraber kılarlar. Sadedinde olduğumuz hadis, bu namazların kılınışını anlatıyor.

a) Namazlar peş peşe kılınsa da her biri için ayrı bir ikâmet okunacaktır.

b) Nafileler terkedilecektir. Hadiste nafile kelimesi geçmez, tesbih kelimesi geçer, ancak şârihler tesbîhle nafile namazının kastedildiğini belirtirler. Yani hem akşamın arkasından, hem de yatsının arkasından kılınan nafileleri Resûlullah terkediyor. Ancak geceleyin nafileyi kılmış olması ihtimalden uzak değildir. Bu sebeple ulema: “Akşam ve yatsının nafileleri, onlardan geciktirilebilir” demiştir. İbnu´l-Münzir der ki: “Müzdelife´de akşamla yatsı arasında nafilenin terkinde ulemâ icma etmiştir. Çünkü derler ittifakla, Müzdelife´de akşamla yatsının arasını birleştirmek gerekir. Arada nafile kılan bu birleştirmeyi bozmuş olur.”[1047]

ـ2914 ـ5ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]مَا رأيتُ رَسولَ اللّهِ # صَلّى صََةً لِغَيْرِ مِيقَاتِهَا إّ صََتَيْنِ، جَمَع بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ بالمُزْدَلِفَةِ، وَصَلّى الْفَجْرَ يَوْمَئِذٍ قَبْلَ مِيقَاتِهَا[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

5. (2914)- İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı şu ikisi hariç, vakti dışında tek bir namazı kıldığını görmedim: Müzdelife´de akşamla yatsıyı birleştirdi. O gün sabahı da vaktinden önce kıldı.”[1048]

AÇIKLAMA:

Hanefîler, Arefe günü Arafat´ta ve sonra da Müzdelife´deki cem´ler dışında, namazların cem´edilmesine karşı çıkarken, İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) tarafından rivâyet edilen bu hadise dayanırlar. Namazların cem´edilmesine fetva verenler de: “Bir meselede rivâyet bilenler, bilmeyenlere karşı hüccettir” dedikten sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın cem´ettine dair rivâyette bulunan İbnu Abbâs, İbnu Ömer, Hz. Enes (radıyallâhu anh) vs´yi ve rivâyetlerini gösterirler. Bu rivâyetlerden bir kısmı yukarıda kaydedildi.[1049]

ـ2915 ـ6ـ وعن جعفر بن محمد قال: ]صَلّى النّبىُّ # الظُّهْرَ وَالْعصْرَ بِأذَانٍ وَاحِدٍ وَإقَامَتَيْنِ بِعَرَفَةَ وَلَمْ يُسَبِّحْ بَيْنَهُمَا، وَصَلّى المَغْرِبَ وَالْعِشَاءَ بِجُمَعٍ بأذَانِ وَاحِدٍ وَإقَامَتَيْنِ وَلَمْ يُسَبِّحْ بَيْنَهُمَا[. أخرجه أبو داود .

6. (2915)- Ca´fer İbnu Muhammed İbni Mesleme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle ve ikindi namazlarını, Arafat´ta tek bir ezan ve iki ayrı ikâmetle kıldı. İki namaz arasında nafile kılmadı. Müzdelife´de de akşamla yatsıyı bir ezan ve iki ikâmetle kıldı ve aralarında nafile kılmadı.”[1050]

AÇIKLAMA için 2913 numaralı hadise bakınız.

ـ2916 ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]مَنْ جَمَعَ بَيْنَ صََتَيْنِ مِنْ غَيْرِ عُذْرٍ فَقَدْ أتَى بَاباً مِنْ أبْوَابِ الْكَبَائِرِ[. أخرجه الترمذي وضعفه .

7. (2916)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “Kim iki namazı özürsüz olarak cem´ederse büyük günah kapılarından bir kapıya gelmiş olur.”[1051]

AÇIKLAMA:

Tirmizî, ehl-i ilmin bu hadisle amel ettiğini; “Sefer ve Arafat” dışında namazları cemetmeye fetva vermediğini belirtir.

Ancak, Hanefîler seferin özür sayılmayacağını ileri sürüp bu hadisle amel ederler. Onlara göre seferde namaz birleştirilemez. Şâfiî hazretleri ise: “Sefer, özür sayılır” diyerek seferde iki namazın birleştirilmesine fetva verirler. Açıklaması daha önce geçti.[1052]

ـ2917 ـ8ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]صَلّى النَّبىُّ # بِالْمَدِينَةِ سَبْعاً وَثَمَانِياً الظُّهْرَ وَالْعَصْرَ وَالمَغْرِبَ وَالْعِشَاءَ. قالَ أبُو أيُّوبٍ: لَعَلَّهُ في لَيْلَةٍ مُطِيرَةٍ؟ قالَ عَسى[. أخرجه الستة.وزاد في رواية الشيخين: »قيلَ لِلرَّاوِى عَن ابنِ عَبَّاسٍ أظُنُّهُ أخَّرَ الظُّهْرَ وَعجَّلَ الْعصْرَ وَأخَّرَ المَغْرِبَ وَعَجَّلَ الْعِشَاءَ. قالَ: وَأنَا أظُنُّ ذلِكَ[ .

8. (2917)- Yine İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medîne´de yedi ve sekiz (rek´at) öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını (cemederek) kıldı. Eyyub (es-Sahtiyânî) der ki: “Belki de bu, yağmurlu bir gecedeydi.” Öbürü (Ebû´ş-Şa´sâ): “Belki!” dedi.”[1053] Sahîheyn´in bir rivâyetinde şu ziyade var: “Hadisi İbnu Abbâs´tan rivâyet eden râviye dendi ki: “Zannederim, öğleyi te´hîr, ikindiyi ta´cil, keza akşamı te´hir yatsıyı da ta´cil etmiş olmalı ” Cevaben: “Bunu ben de böyle zannediyorum!” dedi.[1054]

AÇIKLAMA:

1- “Yedi ve sekiz (rek´at)”ın mânası şudur:

* Sekiz rek´at dört öğle dört ikindi farzlarıdır,

* Yedi rek´attan maksad da üç akşam, dört yatsı farzlarıdır.

2- Hadisin sonundaki açıklamada bu namazların cemedilerek kılındığı tasrih edilmektedir. Öğle ile ikindi, akşam ile yatsı birleştirilmiştir. Bu birleştirme de birinin te´hiri diğerinin ta´cili sûretinde olmuştur. Esasen öğlenin son vakti ile ikindinin ilk vakti, keza akşamın son vakti ile yatsının ilk vakti son derece kesin hatlarla ayrılmış değildir, ihtilaflıdır.[1055] Bu açıdan bakınca Ebû Hanîfe´nin daha önce kaydettiğimiz yorumu fevkalede isabetli olmakta, Şâfiî hazretlerinin anladığı ma´nâda iki vaktin mutlak birleştirilmesi mevzubahis olmamaktadır.

3- Resûlullah´ın Medine´de icra ettiği bu cem işinin tamamen normal şartlarda değil, özür şartlarında olma ihtimaline de yer verilip: “Yağmurlu bir günde” olabileceğine dikkat çekiliyor. Müteâkip rivâyette, görüleceği üzere İmam Mâlik de “yağmur” ihtimali üzerinde duracaktır. Bazı âlimler de “hastalık” sebebiyle birleştirilmiş olabileceğini de söylemiştir. Bunun zayıf bir ihtimal olduğunu, öyle olsaydı Resûlullah´ın hasta olmayanlara normal kılmalarını emredeceğini belirten İbnu Hacer, bir başka yorum nakleder: “Hava belki de bulutluydu. Öğleyi kıldı, sonra bulut açıldı, anlaşıldı ki ikindi girmiş, derhal ikindiyi kıldı.” Nevevî: “Bu bâtıl bir iddia, böyle bir durum öğle ile ikindi hakkında vârid olsa bile akşamla yatsı arasında asla olamaz” der. İbnu Hacer´in kaydettiği münâkaşalar, selef ve halef büyüklerinin ekseriyetle bir vaktin te´hiri, diğerinin ta´cili sûretinde bu “cem”lerin yapıldığı merkezinde toplanmaktadır. Nitekim, bizzat râviler de o hususta zan beyan etmektedirler.[1056]

ـ2918 ـ9ـ وفي أخرى لمسلم: ]صَلّى الظُّهْرَ وَالْعصْرَ جَمِيعاً وَالْمَغْرِبَ وَالْعِشَاءَ جَمِيعاً مِنْ غَيْرِ خَوْفٍ وََ سَفَرٍ. وقالَ مَالك: أرَى ذلِكَ في المَطَرِ[ .

9. (2918)- Müslim´de gelen bir başka rivâyette şöyle denmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) korku ve sefer hali olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı.”

İmam Mâlik: “Ben bunu, yağmurlu günde yapılmış olacağını zannediyorum” demiştir.”[1057]

AÇIKLAMA:

İbnu Abbâs´tan yapılan bu rivâyet bir öncekine rağmen daha sarih olarak, sefer hali, korku hali gibi namazların birleştirilerek kılınmasına (bazı hak mezheblerde olduğu üzere) cevaz veren herhangi meşrû bir sebep olmaksızın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namazları cemettiğini ifade etmektedir. Bu ma´nâdaki rivâyet, değişik vecihlerde Kütüb-i Sitte´nin bütün kitaplarında rivâyet edilmiştir. Nitekim önceki rivâyette yerleri gösterildi.

Hadisin Müslim´de de kaydedilen bir vechinde şu ziyade var: “Ebû´z-Zübeyr der ki: “Ben bu hadisi işitince Saîd İbnu Cübeyr´e: “(Resûlullah) bunu niye yapmış olabilir ” diye sordum. Bana dedi ki: “Aynen senin bana sorman gibi ben de İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´a sordum,şu cevabı verdi: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ümmetinden kimseye meşakkat vermek istemedi.”

Tirmizî, Sünen´in Kitabu´l-İlel bölümünde İbnu Abbâs´ın rivâyet ettiği bu hadisle ehl-i ilimden kimsenin amel etmediğini söyler. Yani iddiasına göre sefer yağmur, (korku, hastalık gibi) namazın birleştirilmesine ruhsat tanıyan bir mazeret olmadan namazın birleştirilmesine hiç bir âlim fetva vermemiş olmalı. Ancak, bu iddiasının gerçeği aksettirmediği söylenmiştir. Buna geçmeden şunu bilelim ki, Tirmizî, başka rivâyetlerle birlikte bu hadisin de yer aldığı, “Hazerde iki namazın arasını birleştirme hususunda gelenler” adlı bâbta, hadislerin peşlerinden şu bilgileri sunar:

* Ehl-i ilim, iki namazın sadece seferde ve Arafat´ta birleştirileceğine hükmetmiştir.

* Tâbiîn´den bazı âlimler, hastanın iki namazı birleştireceğine hükmetmiştir.

* Bazı âlimler de yağmur sırasında iki namazın arasının birleştirilebileceğini söylemiştir. Şâfiî, Ahmed ve İshak bu görüşte olanlardır. Ancak Şâfiî hastanın iki namazı birleştirmesini caiz görmez.

Tirmizî´nin İbnu Abbâs tarafından rivâyet edilen “Resûlullah korku ve sefer hali olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı” hadisi için, “Bununla hiç bir fakih amel etmemiştir” iddiasına yapılan itiraza gelince: İbnu Hacer, Nevevî´den naklen bazı örnekler sunar: “İmamlardan bir cemaat, bu hadisin zâhirini esas alarak, mutlak bir ifade ile “ihtiyaç” sebebiyle bir şartla hazerde “cem”i tecviz ettiler. O şart da bu birleştirme işini bir âdet edinmemektir. Bu görüşte olanlar meyanında İbnu Sîrîn, Rebîa, Eşheb, İbnu´l-Münzîr, el-Kaffâlu´l-Kebîr sayılabilir. Aynı görüşü Hattâbî Ashâbu´lhadis´ten bir gruptan da hikaye eder. Ve bu hadisin Müslim´de Said İbnu Cübeyr tarikinden zikredilen: “İbnu Abbâs´a sordum: “Bunu Resûlullah niçin yaptı ” Bana: “Ümmetinden kimseye meşakkat vermek istemedi” diye cevap verdi” vechiyle istidlâl eder. Keza Nesâî´nin bir rivâyetine göre İbnu Abbâs, Basra´da öğle ve ikindiyi aralarında hiç fasıla olmadan kılmıştır. Akşam ve yatsıyı da peşpeşe aralarında fasıla olmadan kılmıştır. Bu birleştirmeyi meşguliyet sebebiyle yapmıştır. İşte bu rivâyette, aynı birleştirmeyi Resûlullah´ın yaptığını da söyler. Müslim´de gelen bir rivâyette, İbnu Abbâs´ın mezkûr meşguliyetinin hutbe olduğuikindi namazından sonra da yıldızlar doğuncaya kadar hutbesine devam ettiği sonra akşamla yatsıyı birleştirdiği belirtilir. Bu rivâyette İbnu Abbâs´ın iki namazı cemetme işini Resûlullah´a nisbetinin, Ebû Hüreyre tarafından te´yîdi de vardır. Taberânî´nin bir tahricinde, benzer merfû bir rivâyet İbnu Mes´ud´dan kaydedilir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (hiçbir meşrû sebep yokken) öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı cemetti. Kendisine “Bunu niye yaptın ” diye sorulunca: “Ümmetimin meşakkatte kalmaması için” diye cevap verdi.”

Görüldüğü üzere, gerek fukahâ ve gerekse muhaddisînden bazıları, bazı kayıtlarla sadedinde olduğumuz İbnu Abbâs hadisiyle amel etmiştir.[1058]

ÜÇÜNCÜ FASIL

YOLCULUKTA NAFİLE NAMAZLAR

ـ2919 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]صَحِبْتُ النَّبىَّ # فَلَمْ أرَهُ يُسَبِّحُ في السَّفَرِ، وقَالَ اللّهُ تَعالى: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ في رَسُولِ اللّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ. وقالَ ابن عمر: لَوْ كُنْتُ مُسَبِّحاً ‘تْمَمْتُ صََتِى[. أخرجه الستة .1.

1. (2919)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a (Onsekiz defa) refakat ettim. Ancak, sefer sırasında nafile kıldığını hiç görmedim. Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuştur: “Resûlullah´tan sizin için güzel örnek vardır” (Ahzab 21), İbnu Ömer devamla der ki: “Eğer nafileyi kılsaydım namazı da tam kılardım.[1059]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivâyet, sünnete bağlılığıyla meşhur yüce sahâbî Abdullah İbnu Ömer´in sefer namazı kıldığı vakit, nafile kılmadığını, çünkü Resûlullah´ın da yolculukta farzdan önce veya sonra nafile namaz kılmadığını belirtiyor. Bu husustaki sünnete uymanın gereğini âyetle şâhidliyor.

2- Hadisin Ebû Dâvud´daki vechinde İbnu Ömer, Resûlullah´a onsekiz (18) kere refakat ettiğini tasrih eder. Tercümede bunu belirttik. Yine Ebû Dâvud´un bir başka rivâyetinde, İbnu Ömer, Hülafâ-i Râşidîn´den üçüne (Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman´a) seyahatte refakat ettiğini, onların da iki rekatlık farza ilâvede bulunmadıklarını belirtir.

3- Nevevî “nafile namaz kılsaydım, namazı dörde tamamlardım” cümlesinden şu ma´nâyı anlar: “Eğer nafile kılmayı tercih etseydim, farzımı dörde tamamlamak bana daha hoş gelirdi, lakin bunlardan her ikisini de uygun görmüyorum. Sünnet, namazı kasretmemektir ve nafileyi terktir.”

Buradaki nafileden maksad revâtib denen namaza bağlı nafilelerdir. Bazısı namazın önünde, bazısı sonundadır. Mutlak nafilelere gelince, İbnu Ömer´in sefer sırasında bu çeşit nafile kıldığı hususunda rivâyet gelmiştir. Ulemâ seferde mutlak nafile kılmanın müstehab olduğu hususunda ittifak eder. Ancak revâtib nafilelerin müstehab olup olmadığı ihtilaflıdır. İbnu Ömer ve bazıları revâtibi terketmiştir. Şâfiî, ashâbı ve cumhur bunu müstehab addeder.[1060]

ـ2920 ـ2ـ وعن البراء رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]صَحِبْتُ النَّبىَّ # ثَمَانِيَةَ عَشَرَ سَفَراً فَمَا رَأيْتُهُ تَرَكَ رَكْعَتَيْنِ إذَا زَاغَتِ الشَّمْسُ قَبْلَ الظُّهْرِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

2. (2920)- Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a onsekiz seferde iştirak ettim. Onun, güneş meyledince öğleden önce kıldığı iki rek´ati terkettiğini görmedim”[1061]

AÇIKLAMA:

İbnu Ömer´in güneş meylinden önce kıldığı iki rek´at namazın abdest için kılınan şükür namazı veya öğlede kılınan iki rek´atlik sünnet olabileceği söylenmiştir. Bu durumda hadis, sefer sırasında revâtib kılınabileceğini söyleyenlere delil olur. “Resûlullah, seferde sabahın sünneti dışında hiçbir sünnet kılmamıştır” iddiasında bulunan bazılarına, İbnu Hacer sadedinde olduğumuz Berâ (radıyallâhu anh) rivâyetini gösterir.[1062]

ـ2921 ـ3ـ وعن نافع قال: ]كَانَ ابنُ عُمَرَ يَرَى وَلَدَهُ عُبَيْدَ اللّهِ يَتَنَفَّلُ في السَّفَرِ فََ يُنْكِرُ عَلَيْهِ[. أخرجه مالك .

3. (2921)- Nâfi anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallâhu anh), oğlu Ubeydullah´ı seferde nafile kılarken görürdü de bundan dolayı onu kınamazdı.”[1063]

AÇIKLAMA:

İbnu Ömer (radıyallâhu anh) sefer sırasında nafile kılınmayacağı kanaatinde olmasına rağmen, oğlu Ubeydullah´ın seferde nafile kılması dikkat çekici bir durumdur. Hatıra geldiği üzere, “niçin ” diye bir soru karşımıza çıkmaktadır. Ebû´l-Velîd el-Bâcî iki tahminde bulunur:

1) Belki de oğlunun geceleyin nafile kıldığını görmüştür. Bu durumda müdaheleye gerek kalmaz. Zîra bu onun kendi mezhebidir.

2) Mamafih oğlunun gündüz kılması muhtemeldir, müdahale etmemiştir, çünkü bu meselede kendisine muhalefet edenler çok olmuştur. Bu görüş daha makul gelmektedir.[1064]

ـ2922 ـ4ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]اعْتَمَرْتُ مَعَ النَّبىِّ # مِنَ المَدِينَةِ حَتَّى إذَا قَدِمْتُ مَكَّةَ قُلْتُ: بِأبِى أنْتَ وَأُمِّى يَا رَسُولَ اللّهِ، قَصَرْتُ وَأتْمَمْتُ وَأفْطَرْتُ وَصُمْتُ؟ قال: أحْسَنْتِ يَا عَائشَةُ وَمَا غَابَ عَلىَّ[. أخرجه النسائى .

4. (2922)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte umre yapmak üzere Medine´den Mekke´ye doğru yola çıktık. Mekke´ye gelince:

“Ey Allah´ın Resûlü, annem babam sana feda olsun. Sen kısa kıldın, ben tam kıldım, sen yedin ben oruç tuttum, (ne dersiniz )” dedim. Şu cevabı verdi:

“Ey Âişe güzel yaptın!” buyurdu ve bu işimde beni kınamadı”dedi.”[1065]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, kısaltmanın bir vecîbe olmadığına delildir. Ancak vâcib olduğuna delâlet eden rivâyetler de vardır.

KORKU NAMAZI BÂBI

UMUMÎ AÇIKLAMA:

Korku namazının diğer adı salât-ı havf´dır. Bu düşman, sel, yangın, büyük bir canavar gibi ciddi bir tehlike karşısında bulunan bir müslüman cemaatin, farz namazlarını, başlarındaki idarecinin imamlığı altında nöbetle kılmalarıdır. Bu namaz, korkulu anlarda kılınan müstakil bir namaz çeşidi değildir, farz olan beş vakitten biridir. Ancak cemaat halinde kılınmasının kendine has âdâbı vardır. İmam Ebû Yusuf (rahimehullah) bu namazın sadece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrine ait olduğu kanaatindedir. Korku namazının nasıl kılınacağını târif eden âyet-i kerîme de mevcuttur:

“Yolculuk ettiğinizde kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Zîra kafirler size apaçık düşmandırlar.

“(Ey Muhammed!) Sen içlerinde olup da namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler; kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar, tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. Kâfirler size ansızın bir baskın vermek için silah ve eşyanızdan ayrılmış bulunmanızı dilerler. Yağmurdan zarar görecekseniz veya hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanıza engel yoktur. Fakat dikkatli olun, Allah kâfirlere şüphesiz ağır bir azab hazırlamıştır. Namazı kıldıktan başka Allah´ı ayakta iken, otururken, yatarken de zikredin. Emniyete kavuştuğunuzda, namazı gereğince kılın. Namaz şüphesiz mü´minlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır” (Nisâ 101-103).

Âyette görüldüğü üzere:

* Korku namazı, düşman karşısında bile namazın cemaatle kılınmasıdır.

* Silahlar musallinin -imkân nisbetinde- beraberinde olacak ve musalli her an düşmâna karşı tetikte bulunacak.

* Cemaatin bir yarısı imamın arkasında durur, iki rekatli bir namazın ilk rekatini; üç veya dört rek´atli bir namazın da ilk iki rek´atini imam ile beraber kılıp, ikinci secdeden veya birince ka´dede teşehhüdden sonra kalkıp düşman karşısındaki yerini alır. Namazın bu kısmına katılmayan zümre, derhal gelip imamın arkasında yer alır, imamla birlikte namazın geri kalan kısmını kılarlar ve selam vermeden tekrar düşman karşısına giderler. İmam selam verir, namazdan çıkar. Birinci zümre döner gelir, namazın geri kalan kısmını kırâatsiz olarak tamamlar, selam verir, düşman karşısına gider. Sonra ikinci zümre gelir, namazlarını kırâatle ikmal edip düşmanın karşısında yerini alır. Bunlar namazlarını, cemaat teşkil edilen yere gelmeksizin bulundukları yerde de tamamlayabilirler.

NOT:

1- Birinci zümre lâhik, ikinci zümre de mesbûk hükmündedirler.

2- Bu namaz bütün cemaatin aynı şahsın arkasında namaz kılma arzusunu ortaya koyup niza etmeleri durumundadır, aksi takdirde farklı imamların arkasında grup grup normal şartlardaki şekilde kılınacak namazın efdal olduğu kabul edilmiştir.

3- Korku namazının sıhhatli olması için imama uyan zümrelerin namaz esnasında namaza uymayan davranışlarda bulunmaması gerekir. Harbetmek, mevki değiştirmek, gidip gelirken vasıtaya binmek, konuşmak vs. gibi. Aksi halde imamla kıldığı namaz bozulur, namazlarını yeniden kılmaları lazım gelir.

4- Durumun ciddiyeti artar, binilen atlardan inmeye fırsat bile olmazsa her asker biner vaziyette muktedir bulunduğu cihete doğru ima ile namazını kılar, bu da mümkün olmazsa namazını bilahare kılmak üzere te´hir eder. Nitekim Hendek Savaşı sırasında bazı vakit namazları kazaya bırakılmış, geceleyin kılınmıştır.

Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) Zâturrika, Batn-ı Nahl, Usfân, Zîkared gazvelerinde korku namazı kıldırmıştır. Resûlullah´tan sonra ashab da bazı cephelerde namazlarını bu şekilde kılmıştır. Müteakip rivâyetlerde bazı örnekler göreceğiz. Bunların her birinde farklı şartlar hâkim olduğu için, Resûlullah korunma ve namaz âdâbına en uygun tarzı aramış, bunun sonunda ruh itibariyle aynı kalmakla beraber şeklen farklı olan tarzlarda namaz kıldırmıştır. Bu sebeple hadislerdeki korku namazı tavsifleri farklılıklar arzeder. Hanefî ulemâsınca yapılan târife uymayan tavsifler bundan ileri gelir.[1066]

ـ2923 ـ1ـ عن سهل بن أبى حَثْمة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]صَلّى النَّبىُّ # بِأصْحَابِهِ في الْخَوْفِ، فَصَفَّهُمْ خَلْفَهُ صَفَّيْنِ فَصَلّى بِالَّذِينَ يَلُونَهُ رَكْعَةً ثُمَّ قَامَ فَلَمْ يَزَلْ قَائِماً حَتَّى صَلّى الَّذِينَ خَلْفَهُ رَكْعَةً ثُمَّ تَقَدَّمُوا وَتَأخَّرَ الَّذِينَ كَانُوا

قَدَّامَهُمْ فَصَلّى بِهِمْ رَكْعَةً ثُمَّ قَعَدَ حَتَّى صَلّى الَّذِينَ تَخَلّفُوا رَكْعَةً ثُمَّ سَلّمَ[. أخرجه الستة .

1. (2923)- Sehl İbnu Ebî Hasme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbına korku namazı kıldırdı. Bu maksadla ashâbı arkasında iki saf yaptı. Hemen arkasında bulunan safa birinci rek´ati kıldırdı. Sonra ayağa kalktı ve arkasındakilere bir rek´at namaz kıldırıncaya kadar kıyâmda kaldı. Sonra gerideki safta bulunanlar ilerledi, ön safdakiler de geriledi. Bu şekilde ilerleyenlere de bir rek´ at namaz kıldırdı, Sonra gerileyenler bir rek´at namaz kılıncaya kadar yerinde oturdu. Sonra da selam verdi.”[1067]

ـ2924 ـ2ـ وفي أخرى لمالك: ]صََةُ الخَوْفِ أنْ يَقُومَ ا“مَامُ وَمَعَهُ طَائِفَةٌ مِنْ أصْحَابِهِ وَطَائِفَةٌ مُوَاجِهَةٌ الْعَدُوَّ، فَيَرْكَعُ ا“مَامُ رَكْعَةً وَيَسْجُدُ بالَّذِينَ مَعَهُ، ثُمَّ يَقُومُ فإذَا اسْتَوَى قَائِماً ثَبَتَ وَأتَمُّو ‘نْفُسِهِمُ الرَّكْعَةَ الْبَاقِيَةَ ثُمَّ يُسَلِّمُونَ وَيَنْصَرِفُونَ وَا“مَامُ قَائِمٌ فَيَكُونُونَ وجَاهَ الْعَدُوِّ ثُمَّ يُقْبِلُ اخَرُونَ الَّذِينَ لَمْ يُصَلُّوا فَيُكَبِّرُونَ وَرَاءَ ا“مَامِ فَيَرْكَعُ بِهِمْ رَكْعَةً وَيَسْجُدُ ثُمَّ يُسَلِّمُ فَيَقُومُونَ فَيَرْكَعُونَ ‘نْفُسِهِمُ الرَّكْعَةَ الْبَاقِيَةَ ثُمَّ يُسَلِّمُونَ[ .

2. (2924)- Muvatta´nın bir diğer rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Korku namazı şöyledir: “İmam, beraberinde arkadaşlarından bir grup olduğu halde namaza durur, bir grup da düşmâna karşı yerini alır. İmam bir rek´ati beraberindekilerle rükû ve secde ile kılar, ve ayağa (ikinci rek´ate) kalkar. Tam doğrulunca öyle kalır. Cemaat geri kalan rek´ati kendi başlarına tamamlayıp selam verirler ve oradan ayrılırlar. İmam yerinde ayakta durmaya devam eder. Namazını kılanlar düşmanın karşısında yerlerini alırlar. Namaz kılmamış olan diğerleri gelip imamın arkasında dururlar,tekbir getirerek uyarlar. İmam onlara da bir rek´at namaz kıldırır, secdeden sonra oturur ve selam verir. İmama uyan bu ikinci grup imam selam verince kalkıp, geri kalan rek´ati kılıp selam verirler.”[1068]

AÇIKLAMA:

1- Korkulu anlarda kılınacak vakit namazının âdâb yönüyle farklı olabileceğini ve o farklılığı yukarıda açıklamış idik. Sadedinde olduğumuz rivâyet, korku esnasında namaz, iki rek´at kılınacakmış gibi bir anlatış üslubuna sahip. Biz bunu, iki rek´atli bir namazın kılınış şeklinin tarifi olarak anlamalıyız. Mukîm şartlarına tâbi olunduğu hallerde kılınan namaz, iki, üç ve dört rek´atli olabilir. Şu halde asıl olan yukarıda sunulan târiftir.

2- Ancak şunu da belirtelim ki, İbnu Abbâs´tan gelen bir rivâyete göre, korku hali namazın rek´atine te´sîr eder ve bu durumda tek rek´at kılınır: “Allah namazı Peygamberimizin dilinden hazerd dört, seferde iki ve harpte bir rek´at olarak farz kılmıştır.” Dahhâk, Mücâhid, Atâ, Katâde, İshak İbnu Râhûye gibi Tâbiînden bazıları da bu görüştedir.

Fakat Cumhur, harp durumunun rek´at sayısına tesîr etmediği kanaatindedir. Tek rek´atli namazın caiz olmayacağını söyler. Namazın kısa kılınması harp halinde ileri gelmez, sefer halinden ileri gelir. Harp hali, cemaatle kılınış âdâbına te´sir eder. Ebû Hanîfe, Şâfiî, İmam Mâlik, Sevrî, Nehâî, İbnu Ömer gibi birçok Selef büyüğü hep böyle hükmetmişlerdir.

Muvatta´da gelen rivâyet, namazın kılınış tarzını, yukarıda sunduğumuz tariften biraz farklı yapmaktadır. Bu, birçok meselede olduğu gibi, ulemânın yorum farklılığından ileri gelmektedir.[1069]

ـ2925 ـ3ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كُنَّا مَعَ النّبىِّ # بِذَاتِ الرِّقَاعِ فَإذَا أتَيْنَا عَلى شَجَرةٍ ظَلِيلَةٍ تَرَكْنَاهَا لِلنّبىِّ #. فَجَاءَ رَجُلٌ مِنَ المُشْرِكِينَ وَسَيْفُ النّبىِّ # مُعَلِّقٌ بِالشَّجَرَةِ. فَاخْتَرَطَهُ فقَالَ: تَخَافُنِى؟ فقَالَ: َ. قالَ: فَمَنْ يَمْنَعَكَ مِنِّى؟ قالَ: اللّهُ. فَتَهَدَّدَهُ أصْحَابُ النّبىِّ #. وَأُقِيمَتِ الصََّةُ فَصَلَّى بِطَائِفَةٍ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ تَأخَّرُوا وَصَلّى بِالطَّائِفَةِ ا‘خْرَى رَكْعَتَيْنِ. فَكَانَ لِلنَّبىِّ # أرْبَعُ وَلِلْقَوْمِ رَكْعَتَانِ[. أخرجه الشيخان والنسائى. »اخْتَرَطَ السَّيْفَ« إذا استلّه من غمده .

3. (2925)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Biz Zâturrikâ´da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. Koyu gölgeli bir ağacın yanına gelmiştik. Bu ağacı, altında dinlenmesi için Aleyhissalâtu Vesselâm´a bıraktık. (Resûlullah kılıncını ağaca asıp istirahete çekilmişti ki, O´nu gizlice takip eden) müşriklerden biri gelip (asılı olan kılıncı kapıp) kınından sıyırarak (Resûlullah´a):

“Benden korkmuyor musun ” dedi. Aleyhissalâtu Vesselâm:

“Hayır!” deyince:

“Peki seni benden kim kurtaracak “dedi. Efendimiz:

“Allah!” diye cevap verdi. (Duruma muttali olan) ashab adamı tehdid etti. (O da kılıncı kınına koydu ve ağaca astı).

Sonra namaz kılındı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gruba iki rek´at kıldırdı. Bunlar geri çekildiler. Sonra ikinci grup geldi, onlara da iki rek´at namaz kıldırdı. Resûlullah´ın namazı dörde tamamlanmıştı, cemaatin namazı ise iki rek´atti.”[1070]

AÇIKLAMA:

1- Bu gazvenin yılı hakkında ihtilaf edilmiştir. Hicretin dördüncü veya beşinci yılında cereyan etmiş olma ihtimali var. Buhârî, Hayber´in fethinden sonra olduğu kanaatindedir. Beyhakî ise, iki ayrı gazveye bu ismin verildiğine hükmetmiştir. İbnu´l-Esîr, el-Kâmil´de dördüncü yıl hâdiseleri arasında zikreder. Hayber´den sonra olması halinde yedinci yılda cereyan etmiş olması gerekir.

2- Zâtu´rrikâ´ isminin nereden geldiği hususu da münâkaşalıdır, ancak bu teferruâta girmeyeceğiz. Şu noktayı belirtelim ki, bu gazvenin bazı kaynaklarda Gazvetu Muhârib diye geçen gazve olduğunda megâzi sahiplerinin cumhuru ittifak eder.

3- Korku namazının ilk defa ne vakit kılındığı ihtilaflı ise de çoğunluk bu gazvede kılındığını kabul eder.

4- Hadise farklı tariklerden rivâyet edilmiştir. Bazılarında burada olmayan teferruât vardır. Sözgelimi:

1) Resûlullah´a kılıç çeken zat, Muhârib kabilesinin reisidir, cesur bir kimsedir, adı Gavres İbnu Hars´dır.

2) Buhârî´nin bazı rivâyetlerinde hâdise bazı ziyadelerle anlatılır. Hz. Câbir´in rivâyeti şöyle: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın beraberinde Necd tarafına gazaya gittim. Resûlullah bu gazadan dönünce ben de beraber döndüm. Dönüşte büyük ağacı çok olan bir vadi içinde kafileye öğle sıcağı vurdu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bineğinden inerek istirahat verdi. Askerler de ağaçların altında gölgelenmek üzere dağıldılar. Aleyhissalâtu Vesselâm da bir semüre (sakız) ağacı altına indi ve kılıcını ağaca astı.” Câbir anlatmaya devam eder.

“Biz biraz uyumuştuk. Sonra bir de gördük ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizleri çağırıyor. Yanına gittik. Müşriklerden bir bedevî yanında oturuyordu. Bize Resûlullah şunu anlattı:

“Şu bedevî Arap ben uyurken gelip (gafletimden bil-istifade) kılıcımı alıp kınından sıyırmış. Bu sırada ben uyandım. Kılıç kınından sıyrılmış, elinde idi. Bana:

“Şu anda seni benden kim kurtarabilir ” dedi. Ben de:

“Allah korur!” dedim. İşte bu hâdisenin kahramanı şu oturan bedevîdir.”

3) Rivâyetler, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu bedevîyi cezalandırmayıp serbest bıraktığını, kabilesine dönen Gavres´in müslüman olduğunu ve birçok kimsenin de müslüman olmasına vesîle olduğunu belirtir.[1071]

ـ2956 ـ4ـ وعن أبى عياش الزُّرَقى رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كُنَّا مَعَ النّبىِّ # بِعُسْفَانَ وَعلى المُشْرِكِينَ خَالِدُ بْنُ الْوَلِيدِ، فَصَلَّيْنَا الظُّهْرَ. فقَالَ المُشْرِكُونَ: لَقَدْ أصَبْنَا غَفْلَةً لَوْ كُنّا حَمَلْنَا عَلَيْهِمْ وَهُمْ في الصََّةِ؟ فَنَزَلَتْ آيَةُ الْقَصْرِ بَيْنَ الظُّهْرِ وَالْعَصْرِ. فَلَمَّا حَضَرَتِ الصََّةُ قامَ # مُسْتَقْبِلَ الْقِبْلَةِ وَالمُشْرِكُونَ أمَامَهُ فَصَفَّ خَلْفَهُ صَفٌّ، وَصَفَّ بَعْدَ ذَلِكَ الصَّفِّ صَفٌّ آخَرُ. فَرَكَعَ رَسُولُ اللّهِ # وَرَكَعُوا جَمِيعاً. وَسَجَدَ وَسَجَدَ مَعَهُ الصَّفُّ الَّذِى يَلِيهِ ثُمَّ قَامَ اخَرُونَ يَحْرُسُونَهُمْ فَلَمَّا صَلّى هؤَُءِ السَّجْدَتَيْنِ وَقاَمُوا سَجَدَ اخَرُونَ الّذِينَ كَانُوا خَلْفَهُمْ، ثُمَّ تَأخَّرَ الصَّفُّ الَّذِى يَلِيهِ إلى مَقَامِ اخَرِينَ، وَتَقَدَّمَ الصَّفُّ ا‘خِيرُ إلى مَقامِ الصَّفِّ ا‘وَّلِ ثُمَّ رَكَعَ رَسولُ اللّهِ # وَرَكَعُوا جَمِيعاً، ثُمَّ سَجَدَ وَسَجَدَ مَعَهُ الصَّفُّ الّذِى يَلِيهِ وَقَامَ اخَرُونَ يَحْرُسُونَهُمْ، فَلَمَّا جَلَسَ # وَالصَّفُّ الّذِى يَلِيهِ سجَدَ اخَرُونَ ثُمَّ جَلَسُوا جَمِيعاً فَسَلّمَ بِهِمْ جَمِيعاً[. أخرجه أبو داود والنسائى .

4. (2926)- Ebû Ayyâş ez-Zürakî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Biz Usfân´da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. Müşriklerin başında (henüz müslüman olmayan) Hâlid İbnu´l-Velîd vardı. Öğleyi kılmıştık. Müşrikler (kendi kendilerine aralarında şöyle) konuştular: “İyi bir fırsat elimize geçmişti, onlar namazda iken saldırsaydık ya!”

Bunun üzerine hemen kasr (namazı kısaltma) ile ilgili âyet öğle ile ikindi arasında nâzil oldu. İkindi vakti olunca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kalkıp kıbleye karşı durdu. Müşrikler de önlerindeydi. Arka tarafına da bir saf yaptı. Bu safın arkasına da bir saf koydu. Resûlullah rükûya varınca hep birlikte rükû yaptılar. Resûlullah secde yaptı, hemen arkasındaki safdakiler de secde yaptı. Diğerleri (rükûdan) doğrulup onları korumak üzere kıyâmda kaldılar. Bunlar iki secdeyi tamamlayıp kalkınca arkalarında bulunanlar secdeye gittiler. Sonra Resûlullah´ın arkasındaki saftakiler diğerlerinin yerlerine gittiler, arkadaki saftakiler de öndekilerin yerine ilerlediler. Sonra Resûlullah rükûya gitti, hepsi O´nunla birlikte rükû yaptı. Sonra Resûlullah secde yaptı ve hemen arkasındaki safdakiler de secde yaptılar. Bu sırada arkadakiler bunları korumak üzere kıyamda kaldılar.

Aleyhissalâtu Vesselâm ve arkasındakiler oturunca, en arkadakiler secdeye gittiler. Sonra hep beraber oturup hep beraber selam verdiler.”[1072]

AÇIKLAMA:

1- Usfân Mekke´ye iki merhale uzaklıkta bir yerin adıdır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) oraya hicretin altıncı yılının başlarında gazâda bulunmuştur.

2- İndiği belirtilen kasr âyetinden maksad havf namazıdır.

3- Burada salâtu´lhavf´ın tavsifinde dikkat çeken husus şudur: Bu namaza bütün cemaat iki kısım halinde iştirak etmekte, namazın rükünleri müştereken icrâ edilmekte, en sonda selam müştereken verilmekte, sadece secde esnasında bir zümre secde ederken diğer zümre onları kollamakta, düşmanı gözetlemektedir.

Bu tavsif, umumî açıklama kısmında Hanefî mezhebinde esas alınan şekle uygun olarak yapılan târife uymamaktadır. Sebebini Hattâbî´nin açıklamasından takip edelim:

“Korku namazının çeşitleri var. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu farklı günlerde birbirine uymayan şartlarda kıldı. Bu farklı şartlar içinde kılınan namaz esnasında hem “korunmayı” en iyi sağlayacak hem de normal şartlarda kılınan “namazın âdâbı”na en ziyade muvafık düşecek tarz aranmıştır. Bu tarz, dış görünüşü itibariyle farklı olsa da ma´nâ ve ruh itibariyle kaynaşma arzeder. Kaydedilen bu çeşit, düşmanın kıble ile müslüman askerlerin arasında yer alma durumunda tercih edilen tarzdır. Eğer düşman kıblenin gerisinde ise o zaman Resûlullah askerlere Zâtu´r-Rika´dâ kıldırdığı şekilde namaz kıldırmıştır.”[1073]

ـ2927 ـ5ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]صَلّى النّبىُّ # صََةَ الخَوْفِ بِإحْدَى الطّائفَتَيْنِ رَكْعَةً وَاحِدَةً وَالطّائِفَةُ ا‘خْرَى مُواجِهَةُ الْعَدُوّ، ثُمَّ انْصَرَفُوا وقَامُوا في مَقَامِ أصْحَابِهِمْ مُقْبِلِينَ عَلى الْعَدُوِّ، وَجَاءَ أُولئِكَ فَصَلّى بِهِمْ رَكْعَةً، ثُمَّ قَضَى هؤَُءِ رَكْعَةً وَهؤَُءِ رَكْعَةً[. أخرجه الستة .

5. (2927)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) korku namazını iki gruptan birine tek rek´at olarak kıldırırken, diğer grup düşmâna karşı durmuştur. Kılanlar kalkıp, düşmâna dönük vaziyette, (bekleyen) arkadaşlarının yerine geçtiler, onlar da gelip (Resûlullah´ın arkasına geçtiler), O da bunlara bir rek´at namaz kıldırdı, sonra da bu iki gruptan her biri birer rek´at namazlarını kazâ ettiler.”[1074]

ـ2928 ـ6ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]نَزَلَ رسُولُ اللّهِ # بَيْنَ ضَجْنَانَ وَعُسْفَانَ مُحَاصِرَ المُشْرِكِينَ. فقَالَ المُشْرِكُونَ: إنَّ لِهؤَُءِ صََةً هِىَ أحَبُّ إلَيْهِمْ مِنْ أبْنَائِهِمْ وَأبْكَارِهِمْ وَهِىَ الْعَصْرُ فَأجْمِعُوا أمْرَكُمْ فَمِيلُوا عَلَيْهِمْ مَيْلَةً وَاحِدَةً، وَإنَّ جِبْرِيلَ عَلَيْهِ السََّمُ أتَى النّبىَّ # فَأَمََرَهُ أنْ يَقْسِمَ أصْحَابَهُ نِصْفَيْنِ فَيُصَلِّى بِطَائِفَةٍ مِنْهُمْ وَتَقُومُ طَائِفَةٌ أُخْرَى وَرَاءَهُمْ، وَلْيَأخُذُوا حِذْرَهُمْ وَاسْلِحَتَهُمْ فَيُصَلِّى بِهِمْ رَكْعَةً. ثُمَّ يَتَأخَّرُ هؤَُءِ وَيَتَقَدَّمُ أُولِئكَ فَيُصَلِّى بِهِمْ رَكْعَةً فَتَكُونُ لَهُمْ مَعَ النَّبىِّ # رَكْعَةٌ رَكْعَةٌ وَلِلنَّبِىِّ # رَكْعَتَانِ[. أخرجه أصحاب السنن واللفظ لغير الترمذي .

6. (2928)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Dacnân ile Usfân arasında, müşriklerle sarılmış bir yere indi. Müşrikler (aralarında):

“Bu müslümanların bir namazları var (topluca kılarlar), bu onlara evlatlarından da, bâkirelerinden de kıymetlidir, işte bu, ikindi namazlarıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan bir kerede çullanın!” dediler. Cebrâil (aleyhisselam), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelerek ashabını iki kısma ayırmasını, onlardan bir grupla namaz kılarken diğer grubun geri tarafta ayakta beklemesini, tedbirli olmalarını ve silahlarını beraberlerine almalarını, birinci gruba bir rek´at kıldırmasını, bu kısmın birinci rekatten sonra geri çekilmesini, arkadaki grubun öne ilerlemesini, bu yeni gruba da bir rek´at kıldırmasını, böylece her bir grubun Resûlullah´la birlikte birer rek´atlerinin olmasını, Resûlullah´ın da böylece iki rek´at kılmış olmasını emretti.”[1075]

ـ2929 ـ7ـ وعن عبداللّه بن أُنَيْسَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]بَعَثنِى رَسولُ اللّهِ # نَحْوَ خَالِدِ بْنِ سُفْيَانَ الهُذَلِىِّ أنْ أقْتُلَهُ، وَكانَ نَحْوَ عُرَنَةَ وَعَرفَاتٍ. فقَالَ:

اذْهَبْ فَاقْتُلْهُ. فَرَأيْتُهُ وَحَضَرَتْ صََةُ الْعَصْرِ. فَقُلْتُ: إنِّى ‘خَافُ أنْ يَكُونَ بَيْنِى وَبَيْنَهُ مَا إنْ أُؤَخِّرُ الصََّةَ. فَانْطَلَقْتُ أمْشِى وَأنَا أُصَلِّى أُومئُ إيماءً. فَلَمَّا دَنَوْتُ مِنْهُ قالَ: مَنْ أنْتَ؟ قُلْتُ: رَجُلٌ مِنَ الْعَرَبِ بَلَغَنِى أنَّكَ تَجْمَعُ لهذَا الرَّجُلِ فَجِئْتُكَ في ذَلِكَ. فقَالَ: إنِّى لَفِى ذلِكَ. فَمَشَيْتُ مَعَهُ سَاعَةً حَتَّى إذَا أمْكَنَنِى عَلَوْتُهُ بِالسَّيْفِ حَتَّى بَرَدَ[. أخرجه أبو داود .

7. (2929)- Abdullah İbnu Üneys (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), beni, Hâlid İbnu Süfyân el-Hüzelî´yi öldürmem için bulunduğu yere gönderdi. O, Urane[1076] ve Arafat taraflarında idi.

“Git onu öldür!” dedi. Ben onu gördüğümde ikindi namazının vakti girmişti. Kendi kendime: “(Bu herifi öldürme işi) onunla benim arama girip namazımı geciktirmesinden korkarım” dedim. (Ara vermeden) ilerledim. Hem yürüyor hem de ima ile namazımı kılıyordum. Herife tam yaklaşmıştım ki:

“Sen kimsin ” dedi.

“Araplardan biriyim. Duydum ki, şu adam için asker topluyormuşsun, onun için sana katılmaya geldim!” dedim.

“Evet ben bu işin içindeyim” dedi. Onunla bir müddet yürüdüm, öldürmeme imkân sağlayacak bir fırsat doğunca kılıçla tepesine bindim ve geberttim.”[1077]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, çok tehlikeli hallerde, îma ile namazın kılınacağına delildir. Bu istidlâlin sıhhatinde âlimler herhangi bir şüpheye düşmezler. Çünkü Abdullah İbnu Üneys, bu işi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ ın sağlığında yapmıştır. Yani vahyin inmekte olduğu bir devrede… Resûlullah´ın buna muttali olmamış bulunması muhaldir. Öyle ise dinin ruhuna uymasaydı müdahale eder, tashih ederdi. Bunu reddeden bir hadis mevcut değildir. Sahâbenin fiili de dinde bir hüccettir, yeter ki merfû bir hadis ona muhalefet etmesin.

İbnu´l-Münzîr der ki: “Abdullah İbnu Üneys´ten hadis alan her râvi: “Düşman önünden kaçan herkes bineğinin üzerinde îma ile namaz kılar.” demiştir.

Şâfiî hazretleri: “Ancak, arkadaşlarından kopacaksa ve kovaladığı kimsenin üzerine geri geleceğinden korkarsa o da îma ile kılar”demiştir. Böylece o da, kovalayanla kovalanan arasında fark olduğuna dikkat çekmiş olmaktadır. İkisi arasındaki fark açıktır: Kaçan daha şiddetli bir korku içindedir. Kovalayan ise, düşmanın yakalaması korkusunu yaşamaz, düşmanı kaçırma endişesi yaşar.

İbnu Hacer der ki: İbnu´l-Münzîr´in naklettiği husus, Evzâî´nin sözüyle tenkid edilir. Zîra Evzâî îma ile namazın cevazını sadece “şiddetli korku” şartıyla kayıdlamıştır, kovalayanla kovalanan arasında tefrîk yapmamıştır. Mâlikîlerden İbnu Habîb de bu görüştedir. Ebû İshak el-Fezârî, Kitabu´s-Sünen´inde Evzâî´nin şu sözünü nakleder: “Kovalayanlar, yere indikleri takdirde, düşmanı kaçıracağından korkarsa, her ne hal üzere olursa olsun, o halde namazını kılar.”

Görünen o ki, bu ihtilafın kaynağı âyet-i kerîmede zikri geçen “korku”dur. Bu korkuyu “düşmandan cana ve mala gelecek zarar korkusu” diye kayıtlayanlar için kovalayanla kovalanan arasında fark vardır. Böyle bir kayda yer vermeyip daha umumî anlayan için ikisi arasında fark yoktur.

Ayrıca, bu cevaz yaya için de, atlı için de mevzubahistir, yeter ki korku hali hakim olsun.

Aynî şu özetlemeyi yapar: “Bu meselede fakihlerin görüşleri şöyledir:

* Ebû Hanîfe´ye göre kişi kovalanıyor ise yürürken namazını kılmasında bir beis yoktur, kovalıyor ise, yürürken namaz kılamaz.

* İmam Mâlik ve ashâbından bir gruba göre, kovalayan da kovalananda eşittir, bineğinin üzerinde namaz kılabilirler.

* Evzâî ve Şâfiî, sonuncular hakkında Ebû Hanîfe gibi hükmederler. Bu aynı zamanda Atâ, Hasan, Sevrî, Ahmed ve Ebû Sevr´in kavilleridir.

Şâfiî´den şu söz de rivâyet edilmiştir: “Kovalayan, düşmanı kaçıracağından korkarsa îma ile kılar, korkmazsa îma caiz değildir.”[1078]

İKİNCİ KISIM

NAFİLE NAMAZLAR

(Bu kısım iki bâbtır)

*

BİRİNCİ BÂB

VAKTE MAKRÛN OLAN NAFİLELER

(Altı Fasıldır)

*

BİRİNCİ FASIL

BEŞ VAKİT NAMAZA BAGLI (REVÂTİB) NAFİLELER

ÖGLE NAMAZININ NAFİLESİ

İKİNDİ NAMAZININ NAFİLESİ

AKŞAM NAMAZININ NAFİLESİ

YATSI NAMAZININ NAFİLESİ

CUMA NAMAZININ NAFİLESİ

*

İKİNCİ FASIL

VİTİR NAMAZI

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

GECE NAMAZI

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

KUŞLUK NAMAZI

BEŞİNCİ FASIL

RAMAZAN KIYÂMI VE TERÂVÎH

*

ALTINCI FASIL

BAYRAM NAMAZLARI

BAYRAM VE CUMANIN BİR GÜNDE BİRLEŞMESİ

*

İ

KİNCİ BÂB

SEBEPLERE MAKRÛN OLAN NAFİLELER

(Dört fasıldır)

*

BİRİNCİ FASIL

KÜSÛF NAMAZI

*

İKİNCİ FASIL

İSTİSKA (YAGMUR İSTEME) NAMAZI

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

CENAZE NAMAZI

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

MÜTEFERRİK NAMAZLAR

TAHİYYETÜ´L-MESCİD

İSTİHÂRE NAMAZI

HÂCET NAMAZI

TESBİH NAMAZI

NAMAZA MÜTEALLİK MA´NÂ TAŞIYAN HADİSLER

BİRİNCİ FASIL

BEŞ VAKİT NAMAZA BAGLI (RÂTİP) NAFİLELER

UMUMÎ AÇIKLAMA

Farzın dışında kılınan namazlara toptan nafile denir. Bunların çeşitleri var. Bir kısmı beş vakit namaza bağlı olarak kılınır. Onlardan önce veya sonradır veya öğle ve yatsıda olduğu gibi hem önce hem de sonradır. İşte bu çeşit namaza râtib (râtibe) cemi olarak revâtıb denir. Şu halde bu fasılda râtibe olanlar görülecektir.[1079]

ـ2930 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]صَلّيْتُ مَعَ رَسولِ اللّهِ # رَكْعَتَيْنِ قَبْلَ الظُّهْرِ وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَهَا، وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الجُمُعَةِ، وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَ المَغْرِبِ، وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْعِشَاءِ، فَأمَّا المَغْرِبُ وَالْعِشَاءُ فَفِى بَيْتِهِ[. أخرجه الستة .

1. (2930)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte iki rek´at öğleden evvel, iki rek´at sonra, keza iki rek´at cum´adan sonra, iki rek´at akşamdan sonra, iki rek´at yatsıdan sonra namaz kıldım. Akşam ve yatsı(dan sonrakiler) evinde idi.”[1080]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyetle, müteakiben Hz. Âişe´den kaydedeceğimiz 2931 numaralı hadis arasında bir meselede farklılık mevcuttur. Burada öğleden evvel iki rek´atten bahsedilirken orada dört rek´atten bahsedilmektedir. Bu farklılık üzerine farklı yorumlar yapılmıştır. İbnu Hacer: “Daha doğru olanı, bunu iki ayrı duruma hamletmektir. Yani Efendimizin bazan iki, bazan da dört rek´at kılmış olabileceğini söylemektir” der. Bazıları: “Mescidde iki, evde dört kılmış da olabilir” derken, bazıları da: “Evde olduğu zaman iki kılıp mescide çıkınca iki daha kılması da mümkün. İbnu Ömer sadece mescidde kıldığını görmüş, Hz. Âişe ise her ikisine de muttali olmuştur” demiştir. Evde dört kıldığını te´yid eden başka rivâyetler de gelmiştir. Ebû Cafer, Taberî çoğu durumda dört, nadiren de olsa iki kılmıştır, der.[1081]

ـ2931 ـ2ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنها قالت: ]قال النّبىُّ #: مَنْ ثَابَرَ عَلى ثِنْتَى عَشَرَةَ رَكْعَةً مِنَ السُّنَّةِ بَنَى اللّهُ لَهُ بَيْتاً في الجَنَّةِ: أرْبَعِ رَكَعَاتٍ قَبْلَ الظُّهْرِ وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَهَا، وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَ المَغْرِبِ، وَرَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْعِشَاءِ، وَرَكْعَتَيْنِ قَبْلَ الْفَجْرِ[. أخرجه الترمذي والنسائى.»المُثَابرةُ« المواظبة .

2. (2931)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sünnette gelen oniki rek´ate kim devam ederse Allah ona cennette bir ev bina eder. Bu oniki rek´atin:

* Dördü öğleden önce,

* İkisi öğleden sonra,

*İkisi akşamdan sonra,

* İkisi yatsıdan sonra,

*İkisi de sabahtan önce.”[1082]

ـ2932 ـ3ـ وعنها رَضِىَ اللّهُ عَنْهَا قالت: ]صََتَانِ لَمْ يَتْرُكْهُمَا رسولُ اللّهِ # سِرّاً وََ عََنِيَةً في سَفَرٍ وََ حَضَرٍ. رَكْعَتَانِ قَبْلَ الصُّبْحِ، وَرَكْعَتَانِ بَعْدَ الْعَصْرِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

3. (2932)- Yine Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “İki namaz var ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunları ne gizli ne de alenî olarak seferde ve hazerde hiç terketmedi: Sabahtan önce iki rek´at, ikindiden sonra iki rek´at.”[1083]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyette, hal-i hazır tatbikatımıza da uymayan bir hususa temas edilmektedir: “İkindiden sonra kılınan iki rek´at…” Müteakiben kaydedilen Hz. Ali rivâyeti de buna ters düşmektedir. Zîra orada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in ikindi ve sabahtan sonra namaz kılmadığına dikkat çekmektedir.

Hemen şunu belirtelim ki bu husus bidâyetten beri Selef arasında ihtilaflı bir mevzu olmuştur. Ebû Dâvud´un bir rivâyeti de bu hususu açık bir şekilde aksettirir:

İbnu Abbas´ın âzadlısı Kureyb anlatıyor: “İbnu Abbâs, Abdurrahman İbnu Ezher ve Misver İbnu Mahreme (radıyallahu anhüm) Kureyb´i Hz. Âişe´ye göndererek: “Bizden ona selam söyle ve ikindiden sonraki iki rek´at hakkında sor ve de ki:

“Bize gelen habere göre sen bu iki rek´ati kılıyormuşsun. Halbuki bize ulaştığına göre Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun kılınmasını yasaklamıştır!”

Bunun üzerine ben de gittim, benimle gönderdikleri mesajı tebliğ ettim. Hz. Âişe:

“Ümmü Seleme´ye git, ondan sor!” dedi. Ben geri döndüm ve Hz. Âişe´nin söylediklerini kendilerine ulaştırdım. Onlar beni bu sefer Ümmü Seleme´ye gönderdiler. Hz. Âişe´ye sorduklarını aynıyla ondan soruyorlardı. Ümmü Seleme:

“Ben Resûlullah´ın o iki rek´ati yasakladığını işittim. Sonra kendisini, onları kılarken gördüm. İkindiyi kıldıktan sonra kıldığı iki rek´atin hikayesi şudur: (Bir keresinde)yanımda Ensâr´a mensup Beni Haram´dan bazı kadınlar olduğu halde içeri girdi, mezkur iki rek´ati kılmaya başladı. Ben kendisine hemen câriyemi gönderip dedim ki:

“Kızım kalk, yanında dur ve de ki: “Ümmü Seleme diyor ki: “Ey Allah´ın Resulü! şu iki rek´ati yasakladığını bizzat senden işittim, şimdi ise kıldığını görüyorum. (Dikkat et), eğer eliyle “çekil!” işaretini yaparsa hemen dön!”

Ümmü Seleme der ki: “Cariye söylediğimi aynen yaptı. O (aleyhissalâtu vesselâm) eliyle işaret buyurdu, câriye de geri döndü. Resûlullah namazdan çıkınca:

“Ey Ebû Ümeyye´nin kızı, ikindiden sonraki iki rek´atten sordun. Bana Abdulkays kabilesinden müslüman olmak üzere bir heyet geldi. Öğleden sonra kılmakta olduğum iki rek´ati onlarla meşguliyetim sebebiyle kılamadım. Bu iki rek´at o iki rek´attir” buyurdu.

Bu rivayet, Resûlullah´ın ikindiden sonra kıldığı iki rek´atin ne olduğunu açıkladığı gibi, vaktinde kılınamayan râtib namazlarının bilahare kaza edilmelerinin müstehab olduğunu, namaz esnasında elle yapılan hafif bir işaretin namazı bozmadığını da gösterir. Âlimler, bu rivâyetten, sünnete dayanan bir sebebi bulunan nafilenin yasak vakitte kılınmasında kerahet olmadığı, sebepsiz kılınan namazın mekruh olduğu hükmünü çıkarmışlardır.

Bu halin Resûlullah´a has olduğunu söyleyen olmuşsa da: “Dinde asıl Resûlullah´a ittibâdır, açık bir delil olmadıkça da fiil-i Nebî´nin hususîliği iddia edilemez” diye cevaplandırılmıştır. Ayrıca bu hadiste Resûlullah´ın “Bu bana ait bir ruhsattır” şeklinde tavzihte bulunmadığına dikkat çekilmiştir (Nevevî).

İbnu Abdi´l-Berr, “Sabah ve ikindiden sonraki yasak, nafile ve tetavvu olarak kılınacaklarla ilgilidir. Farz namazlar, sünnet namazlar veya Resûlullah´ın devam ettiği nafileler bu yasağa girmez” der.[1084]

ـ2933 ـ4ـ وعن على رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يُصَلِّى في إثْرِ كُلِّ صََةٍ مَكْتُوبَةٍ رَكْعَتَيْنِ إَّ الْفَجْرَ وَالْعَصْرَ[. أخرجه أبو داود .

4. (2933)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah ve ikindi hariç her namazın arkasında iki rek´at (nafile) namaz kılardı.”[1085]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ikindi ve sabah namazlarından sonra nafile namaz kılmadığını ifade eder. Bu ma´nâyı te´yîd eden başka rivâyetler de mevcuttur. Ancak güneş henüz yüksek ve parlakken kılınabileceğine dair ruhsat da gelmiştir.

İbnu Abdi´l-Berr der ki: “Âlimlerden bir grup, sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile namazı kılmada bir beis olmadığını söylemiştir. Zîra, bu husustaki nehiy, güneşin tam doğma ve batma anlarında namazın terkedilmesini kasteder. Bu meselede, mezkûr vakitlerde namazı nehyeden hadisleri rivâyet eden ashabtan bir cemaatin hadisleriyle ihticac ederler.” Keza Resûlullah´ın şu sözü de bu istidlâlde hüccet kılınmıştır: “İkindi namazından sonra, güneş yüksekte değilse nafile kılmayın.” Keza şu hadis de hüccet kılınmıştır: “Namazınızı güneşin doğuş ve batışında kılmayın.” Keza müslümanlar, güneşin tam doğma ve batma anları dışında sabah ve ikindi namazlarından sonra cenaze namazı kılınacağı hususunda icma ederler. Derler ki: “Sabah ve ikindi namazlarından sonra namazın yasaklanmasının ma´nâsı ve hakikati işte budur.”

Âlimler bu hususta şunu da söylerler: “Bu meselede gelen yasağın gayesi kat-ı zerî´a´dır. Yani zarara götüren sebebi de ortadan kaldırmak… Zîra, sabah ve ikindi namazlarından sonra namaz, mubah kılınsaydı, asıl yasaklanmış olan güneşin doğma ve batma anlarına kadar namaz kılmaya devam edileceğinden korkulurdu.”

Bu söylediğimiz görüş, İbnu Ömer´e aittir. Ancak bir grup ulemâ bunu benimsemiştir. Abdurrezzâk´ın bir rivâyetine göre İbnu Ömer demiştir ki: “Ben güneşin doğma ve batma anlarını araması dışında kimseyi gece ve gündüzün her vaktinde namaz kılmaktan men etmem. O iki vakitten men ederim, çünkü onlardan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da men etti.

“Şunu da belirtelim ki, bu hususta İbnu Ömer´in görüşü babası Hz. Ömer´in görüşüne zıddır. Hz. Âişe de İbnu Ömer gibi düşünmektedir. Zîra der ki: “Ömer bu meselede yanılmıştır, çünkü Resûlullah´ın namaz yasağı güneşin doğma ve batma anlarında kılınanlarla ilgilidir.”

İbnu Hacer der ki: “Ebû´l-Feth el-Ya´merî bir grup Selefin şöyle söylediğini nakleder: İkindi ve sabah namazlarından sonra namaz kılma yasağı şu hususu duyurmak içindir: “Bu iki namazdan sonra nafile kılınmaz. Bu nehiyle (ikindi ve sabah namazlarının kılındığından itibaren geçen bütün) vakit kastedilmemiş, güneşin doğuş ve batış ânları kastedilmiştir. Bu hususu Ebû Dâvud´un Hz. Ali´den hasen senetle rivâyet ettiği şu hadis te´yîd eder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ikindiden “sonra” güneş yüksekte değilse namaz kılmayı yasakladı.” Öyle ise hadiste geçen “sonra”lıkla kastedilen müddet umum vakte şâmil olmayıp, sadece doğuş ve batış anlarıyla, bu ânlara yakın olan vakitlere şâmildir.”[1086]

ـ2934 ـ5ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمْ يَكُنْ رسُولُ اللّهِ # عَلى شَىْءٍ مِنَ النَّوَافِلِ أشَدُّ تَعَاهُداً مِنْهُ عَلى رَكْعَتِى الْفَجْرِ[. أخرجه الخمسة .

5. (2934)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nafilelerden hiçbirine, sabah namazının iki rek´atlik nafilesi kadar aşırı ilgi göstermemiştir.”[1087]

ـ2935 ـ6ـ وفي رواية ‘بى داود عن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]َ تََدَعُوهُمَا وَلَوْ طَرَدَتْكُمُ الخَيْلُ[ .

6. (2935)- Ebû Dâvud´un, Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)´den kaydettiği bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Sizi, atlılar tardedecek (kovalayacak) bile olsa o iki rek´ati terketmeyin.”[1088]

ـ2936 ـ7ـ وفي أخرى للنسائى: ]رَكْعَتَانِ قَبْلَ الْفَجْرِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا جَمِيعاً[ .

7. (2936)- Nesâî´nin bir rivâyetinde: “Sabah namazından önce kılınacak iki rek´at nafile namaz dünyanın tamamından daha hayırlıdır.” denmiştir.[1089]

AÇIKLAMA:

Sabah namazının sünnetine teşvik sadedinde beyan buyrulan hadis çoktur, 2935 numarada geçen Ebû Dâvud hadisi iki sûrette te´vil edilmiştir:

1- Atlılar ve binekliler harekete geçerek sizi bırakacak da olsalar, ordudan geri kalma tehlikesine rağmen bu iki rek´ati terketmeyin.

2- Düşman atları sizi saf dışı edecekse, yani siz düşman atlarının tâkibinde iken, onlar sizi öldürmek için üzerinize gelirken de o iki rek´ati bırakmayın, yani yönünüz, istikametiniz ne olursa olsun, at üzerinde kaçarken dahi îmâ ile namazı kılın, sakın terketmeyin.

Dediğimiz gibi bu ifade namaza teşvikte mübâlağalı bir üslubtür.[1090]

ـ2937 ـ8ـ وعنها رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ رسُولُ اللّهِ # يُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ خَفِيفَتَيْنِ بَيْنَ النِّدَاءِ وَا“قَامَةِ مِنْ صََةِ الصُّبْحِ[. أخرجه الستة إ الترمذي .

8. (2937)- Yine Hz. Âişe(radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazında ezanla ikâmet arasında hafif iki rek´at namaz kılardı.”[1091]

ـ2938 ـ9ـ وفي أخرى: ]كَانَ يُخَفِّفُهُمَا حَتَّى أقُولَ: هَلْ قرَأَ فِيهِمَا بأُمِّ الْقُرآنِ[ .

9. (2938)- Diğer bir rivâyette şu ibare var: “O iki rek´atı öyle hafif tutardı ki, ben “bunlarda Fatiha´yı okudu mu ” derdim.”[1092]

ـ2939 ـ10ـ وفي أخرى للنسائى: ]كَانَ إذَا سَكَتَ المُؤَذِّنُ بِا‘ذَانِ ا‘وَّلِ مِنْ صََةِ الْفَجْرِ قَامَ فَرَكَعَ رَكْعَتَيْنِ خَفِيفَتَيْنِ قَبْلَ صََةِ الْفَجْرِ بَعْدَ أنْ يَسْتَبِينَ الْفَجْرُ. ثُمَّ يَضْطَجِعُ عَلى شِقِّهِ ا‘يْمَنِ[ .

10. (2939)- Nesâî´nin bir başka rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Müezzin sabah ezanının birincisini bitirip sükût ettimi kalkar, sabah namazından önce ve ufukta fecrin açılmasından sonra iki rek´at hafif namaz kılar, sonra da sağ yanının üzerine uyurdu.”[1093]

ـ2940 ـ11ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: ]كَانَ رسُولُ اللّهِ # كَثِيراً مَا يَقْرأُ في رَكْعَتَى الْفَجْرِ، في ا‘ولى مِنْهُمَا: قُولُوا آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أُنْزِلَ إلَيْنَا اŒيةَ. وفي الثَّانِيَةِ بِالَّتِى في آلِ عِمْرَانَ: قُلْ يَا أهْلَ الْكِتَابِ تَعَالُوا إلى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اŒية[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

11. (2940)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabahın iki rek´atında çoğunlukla şunları okurdu: Birinci rek´atte (meâlen): “(Ey müminler) deyin ki: “Biz Allah´a, bize indirilene (Kur´ân´a, İbrahim´e, İsmail´e, İshak´a, Yakûb´a ve torunlarına (esbâta) indirilenlere, Musa´ya, İsâ´ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rabbleri katından verilen (Kitap ve âyetlere) iman ettik. Onlardan hiç birini (kimine inanmak, kimini inkâr etmek sûretiyle) diğerinden ayırd etmeyiz. Biz, (Allah´a) teslim olmuş (müslümanlar)ız” (Bakara 136). İkinci rek´atte de, Âl-i İmrân sûresindeki şu âyet (meâlen): “De ki: “Ey Ehl-i kitap (Yahudiler, Hıristiyanlar) hepiniz bizimle sizin aranızda müsavi (ve âdil) bir kelimeye gelin. (Şöyle) diyerek: “Allah´tan başkasına tapmayalım, Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım. Allah´ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler (diye) tanımayalım. (Buna rağmen) eğer yine yüz çevirirlerse (o halde) deyin ki: “Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız” (64. âyet).[1094]

ـ2941 ـ12ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # كَثِيراً مَا يَقْرَأُ في رَكْعَتَى الْفَجْرِ في ا‘ولى مِنْهُمَا: قُولُوا آمَنَّا بِاللّهِ وَمَا أنْزِلَ إلَيْنَا اŒية. وَبِهذِهِ اŒية: رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ[. أخرجه أبو داود .

12. (2941)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabahın iki rek´atında çoğunlukla şunları okurdu: “(Ey mü´minler) deyin ki: “Biz Allah´a, bize indirilene (Kur´ an´a), İbrahim´e, İsmail´e, İshak´a, Ya´kûb´a ve torunlarına (esbât) indirilenlere, Mûsa´ya, İsâ´ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rabbleri katından verilen (Kitap ve âyetlere) iman ettik. Onlardan hiç birini (kimine imanmak, kimini inkâr etmek suretiyle) diğerinden ayıd etmeyiz. Biz, (Allah´a) teslim olmuş (müslümanlar)ız.” (Bakara 136). İkinci rek´atte de: “Ey Rabbimiz, senin indirdiğin (o Kitab´a) inandık,o peygambere de tâbi olduk. Artık bizi (birliğini ve peygamberlerini tanıyan) şâhidlerle beraber yaz”(Âl-i İmrân 53)[1095] âyetini okurdu.”[1096]

ـ2942 ـ13ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ: ]أنَّ رسُولَ اللّهِ #: قَرَأ في رَكْعَتَىِ الْفَجْرِ: قُلْ يَا أيُّهَا الْكَافِرُونَ، وَقُلْ هُوَ اللّهُ أحَدٌ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

13. (2942)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabahın iki rek´atinde şunları okudu: “Kul yâ eyyuhe´l-Kâfirûn” ve “Kul hüvallâhu ahad.”[1097]

ـ2943 ـ14ـ وللترمذى عن ابن مسعود قال: ]رَمَقْتُ رسُولَ اللّهِ # شَهْراً وَكَانَ يَقْرَأ في الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ الْفَجْرِ: قُلْ يَا أيُّهَا الْكَافِرُونَ، وَقُلْ هُوَ اللّهُ أحَدٌ[ .

14. (2943)- Tirmizî´nin İbnu Mes´ud´dan kaydettiği bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Ben bir ay kadar Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı göz ucuyla tâkib ettim, sabahın farzdan önce kılınan iki rek´atinde şu sureleri okuyordu:”Kul yâ eyyühe´l-Kâfirûn” ve “Kulhüvallâhu ahad.”[1098]

ـ2944 ـ15ـ وللنسائى: ]رَمَقْتُ رسولَ اللّهِ # عِشْرِينَ مَرَّةً يَقْرَأُ في الرَّكْعَتَيْنِ بَعْدَ المَغْرِبِ وفي الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ الْفَجْرِ: قُلْ يَا أيُّهَا الْكَافِرُونَ، وَقُلْ هُوَ اللّهُ أحَدٌ[ .

15. (2944)- Bu rivâyet Nesâî´de biraz farkla şöyle gelmiştir: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı yirmi kere göz ucuyla tâkib ettim, akşamın farzından sonra kılınan iki rek´atle sabahın farzından önce kılınan iki rek´atte Kâfirûn ve İhlâs sûrelerini okuyordu.”[1099]

ـ2945 ـ16ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالَتْ : ]كَانَ رسولُ اللّهِ # إذَا صَلَّى رَكْعَتَى الْفَجْرِ، فَإنْ كُنْتُ مُسْتَيقِظَةً حَدَّثَنِى وَإَّ اضْطَجَعَ حَتَّى يُؤَذَّنَ بالصََّةِ[. أخرجه الخمسة إ النسائى .

16. (2945)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabahın iki rek´at nafilesini kıldı mı, uyanıksam benimle konuşurdu, değilsem, müezzin namaz için (ikâmet okuyuncaya kadar yatardı).”[1100]

AÇIKLAMA:

Cumhûr bu hadisten, sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra konuşmanın caiz olduğu hükmünü çıkarmıştır. Şâfiî ve Mâlik bu görüştedir. Ancak İbnu Mes´ud, Said İbnu Cübeyr, Atâ İbnu Ebî Rebâh, Saîd İbnu´l-Müseyyeb bu esnada konuşmayı mekruh addetmişlerdir. Kûfîlerin de benimsediği bu görüş mensupları mezkur vakti tevbe ve istiğfar vakti kabul edip konuşmayı mekruh addederler.

Kastalânî, İrşâdu´s-Sârî´de: “Hadise göre, sabahın iki rekatli sünnetinden sonra mübah söz etmekte bir beis yoktur” der. İbnu´l-Arâbî de şu açıklamayı yapmıştır: Bu vakitte sükut etmekte me´sûr (Resûlullah´tan mervî) bir fazilet yoktur. Me´sûr fazilet, sabahın farzından sonra güneş doğuncaya kadarki zaman için mevcuttur.

Kerahetle ilgili rivâyet İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh)´dan Taberânî´de yapılmıştır. Atâ der ki: “İbnu Mes´ud, sabahtan sonra konuşan bir cemaate rastlamıştı, onları konuşmaktan nehyetti ve onlara, “Siz namaza icâbet ettiniz ister kılın ister sükût edin” dedi. Ulemâ bu rivâyetin zayıflığına dikkat çeker, “sahih olduğu takdirde mezkûr konuşmanın mâlâyânî olduğuna hamledilir” der. Bizzat Şâriden mübah kelamla konuşma sâbittir. Sahâbenin sözü Resûlullah´ın sözü ile muvazeneye gelmez.[1101]

ـ2946 ـ17ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: إذَا صَلَّى أحَدُكُمْ الرَّكْعَتَيْنِ قَبْلَ الصُّبْحِ فَلْيَضْطَجِعْ عَلى يَمِينِهِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

17. (2946)- Hz.Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz, sabahın farzından önce iki rek´atlik sünneti kılınca sağı üzerine yatsın…”[1102]

AÇIKLAMA:

Sabah namazının sünnetinden sonra yatma meselesi ulemâ arasında farklı görüşlere sebep olmuştur. Mesele üzerinde muhtelif rivâyet mevcuttur. Mübârekfûrî Tirmizî Şerhi´nde bu görüşleri delilleriyle kaydeder. Özet olarak bu meselede beş farklı görüşten bahsedilmektedir:

1) Müstehab vasfıyla meşrûdur. Nitekim Tirmizî, seleften bir kısmının tatbikatını rivâyet etmiştir.

2) Bu yatma vacibtir, mutlaka yerine getirilmelidir, sabahın farzının makbuliyet şartlarındandır. Bu görüş Zâhirîlerden İbnu Hazm´a aittir.

3) Bu yatma bid´attir, mekruhtur. İbnu Mes´ud ve İbnu Ömer (radıyallâhu anh) bu kanaattedir.

4) Birinci görüşün muhalifidir. Hasan Basrî hazretleri sabahın sünnetinden sonra yatmaktan hoşlanmazmış.

5) Gece namazına kalkanlarla kalkmayanlar hakkında bu yatmanın hükmü farklıdır. Gece namazına kalkanlar için istirahattir, meşrûdur, kalkmayanlara meşrû değildir.

Evlâ olan görüş birinci görüştür; sabahın sünnetini kıldıktan sonra yatmak meşrûdur, müstehabtır.[1103]

ـ2947 ـ18ـ وعن محمد بن إبراهيم عن جده قيس بن عمرو قال: ]خَرَجَ رسولُ اللّهِ

# فَأقِيمَتِ الصََّةُ فَصَلَّيْتُ مَعَهُ الصُّبْحَ. ثُمَّ انْصَرَفَ فَوَجَدَنِى أصَلِّى. فقَال: مَهً يَا قَيْسُ، أصتانِ مَعاً؟ فقُلْتُ: إنِّى لَمْ أكُنْ رَكَعْتُ رَكْعَتَىِ الصُّبْحِ. قالَ: فََ إذَا [. أخرجه أبو داود والترمذي .

18. (2947)- Muhammed İbnu İbrahim, ceddi Kays İbnu Amr´dan anlattığına göre: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) geldi ve namaza duruldu. Onunla birlikte sabah namazını kıldım. Sonra namaz bitince beni namaz kılar buldu.

“Ağır ol ey Kays! dedi. Bir namaz daha mı kılıyorsun ”

“Ben sabahın sünnetini kılmamıştım (onu kılıyorum)” deyince:

“Öyleyse hayır, (bunda bir beis yok)” buyurdu.”[1104]

AÇIKLAMA:

1- Yukarıdaki metin Tirmizî´ye aittir. Ebû Dâvud´un rivâyeti biraz farklıdır:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazından sonra iki rek´at kılan bir adam görmüştü:

“Sabah namazı iki rek´attir” buyurdu. Adam:

“Ben farzdan önce iki rek´ati kılmamıştım, şimdi onları kılıyorum” dedi. Resûlullah sükût buyurdu.”

2- “Bir namaz daha mı ” yani aynı vakitte iki farz mı kılıyorsun ma´nâsında inkâri bir sorudur.

3- “Öyleyse hayır” ifadesi de sünneti kılmanda bir beis yok, yasaklamıyorum ma´nâsında anlaşılmıştır. Rivâyetin Ebû Dâvud´da gelen vechinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamın açıklamasına sükûtla cevap veriyor, yani sabahın sünnetini kılmasına itiraz etmiyor.[1105]

ـ2948 ـ19ـ وعن عبداللّه بن مالك بُحَينة قال: ]رَأى رسُولُ اللّهِ # رَجًُ وَقَدْ أُقِيمَتِ الصََّةُ يُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ. فَلَمَّا انْصَرَفَ رسولُ اللّهِ # َثَ بِهِ النَّاسُ. فقَالَ لَهُ: آلصُّبْحَ أرْبَعاً؟ آلصُّبْحَ أرْبَعاً[. أخرجه الشيخان والنسائى .

19. (2948)- Abdullah İbnu Mâlik İbnu Buhayne (radıyallâhu anh) anlatıyor:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ikâmet başladıktan sonra namaz kılmakta olan bir adam gördü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazdan çıkınca halk adamın etrafını sardı ve (Resûlullah ona):

“Sabahı dört mü (kılıyorsun) Sabahı dört mü (kılıyorsun) ” dedi.[1106]

AÇIKLAMA:

1- Hadis farklı vecihlerde gelmiştir. Müslim´deki vechi daha açık bir mahiyettedir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), sabah namazının farzını kılmak üzere ikâmet getirilmiş iken sünnet kılan bir adamın yanından geçti. (Durarak) adama bir şeyler söyledi. Biz ne söylediğini bilmiyorduk. Namazdan çıkınca (ne söylediğini öğrenmek için) adamın etrafını sardık:

“Sana Resûlullah ne dedi ” diye sorduk. Adam:

Bana: “Sizden biri, nerdeyse sabah namazını dört rek´at kılacak” dedi” cevabını verdi.”

Hadisin sadedinde olduğumuz vechine göre Resûlullah adama istifham-ı inkârî yoluyla “Sabah namazını dört mü kıldın ” demiştir ve aynı soruyu tekrarlayarak bu hareketi hoş karşılamadığını te´kîd etmiştir.

2- Burada sabah namazında ikâmet sırasında sünnet kılmanın yasaklandığı görülmektedir. Ulema, Resûlullah´ın namazı bozdurmayıp sadece hoşnutsuzluk (inkâr) ifade etmesinden hareketle kerâhetin tahrîmî değil, tenzîhî olduğunu istidlâl etmiştir. Ancak, sabahın farzına başlandığı zaman sünnet kılmanın hükmü hususunda ulemânın farklı hükümlere giderek ihtilaf ettiğini belirtmek isteriz. Çünkü, bazı hadislerde de her ne pahasına olursa olsun sabahın sünnetini bırakmamayı tavsiye eden hadisler de gelmiştir. Nitekim 2935 numaralı hadiste “Sizi atlılar kovalamakta olsa bile sabahın sünnetini terketmeyin” mânasında irşâd-ı Nebevî vârid olmuştur.

Sabah namazı için müezzin kâmete başlamış veya imam namaza durmuş olsa sünnet kılınmalı mı kılınmamalı mı meselesi üzerine ileri sürülen görüşleri şöyle özetleyebiliriz:

1) Hanefîlere göre farzda imama yetişmeyi -tahiyatta bile olsa- kestiren bir kimse, sünneti safa dahil olmadan kılmalıdır. Mümkünse mescidin namaz kılınan sahan kısmında değil, kapının yanında kılmalıdır. Böyle müsait bir yer yoksa bir direğin arkasında veya imkân nisbetinde cemaatin dışında kılmalıdır. Aslında sabahın sünnetini evde kılmak efdaldir.

Önce sünneti kılıp sonra imama da yetişmek sûretiyle hem sünnet ve hem de cemaat sevabını elde etmiş olur. Sünnet kılmayı tecviz edenler “amellerinizi iptal etmeyin (bozmayın)” (Muhammed 33) âyetini delil gösterirler. Ayrıca Beyhakî´nin rivâyet ettiği: “Namaz için müezzin ikâmete başladı mı, sabahın iki rek´atlik sünneti hariç, farz namazdan başka namaz kılınmaz” hadisi de delil yapılmıştır.

2) İmam Şâfiî, Ahmed İbnu Hanbel başta olmak üzere İbnu Ömer, Ebû Hüreyre, İbnu Cübeyr, İbnu Sîrîn gibi bir kısım selef büyüklerinin inanç ve tatbikatına göre, imam farza durmuşken sünnet kılınamaz. Bu görüşte olanlar sadedinde olduğumuz hadisin zâhirini esas almışlardır.

3) Zâhirîler bu meselede daha ileri giderek “Bir kimse sünnet kılarken farz için ikâmet başlarsa, namazı orada kesip cemaate katılması gerekir, yoksa kıldığı namaz bâtıl olur” derler.

4) Süfyân-ı Sevrî: “İlk rek´atte imama yetişeceğini kestiren sünneti tamamlar, değilse hemen kesip imama uyar” demiştir.

Mescidde sabah namazının sünnetini kılmayı mekruh addedenler müteâkiben kaydedeceğimiz Abdullah ibnu Sercis hadisini delil gösterirler.[1107]

ـ2949 ـ20ـ وعن عبداللّه بن سرْجس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]دَخَلَ رَجُلٌ المَسْجِدَ وَرَسُولُ اللّهِ # في صََةِ الْغَدَاةِ. فَصَلَّى رَكْعَتَيْنِ في جَانِبِ المَسْجِدِ. ثُمَّ دَخَلَ مَعَ رسولِ اللّهِ # فَلَمَّا انْصَرَفَ قَالَ: يَا فَُنُ؟ بِأىِّ الصََّتَيْنِ اعْتَدَدْتَ بِصََتِكَ وَحْدَكَ؟ أمْ بِصََتِكَ مَعَنَا[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائى .

20. (2949)- Abdullah İbnu Sercis (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazını kılarken bir adam mescide girdi. Mescidin yan tarafında sünneti kıldı. Sonra Resûlullah´a dahil olup O´nunla da farzı kıldı. Aleyhissalâtu Vesselâm namazı bitirince:

“Ey falan, şu iki namazdan hangisini sayıyorsun Tek başına kıldığını mı, bizimle kıldığını mı!” buyurdular.”[1108]

AÇIKLAMA:

Âlimler farz kılınırken nafile kılmanın yasaklanış sebebi hususunda da bazı farklı yorumlarda bulunmuşlardır: Nevevî bidâyetten itibaren cemaat sevabına nâil olmak diye ifade eder. Ona göre, cemaatten hasıl olan sevap, ayrı kılınan nafileninkinden üstündür, öyleyse farzı ikmal eden şeyleri muhafaza etmek, nafile ile meşgul olmaktan evladır.

Bazı âlimler farz sırasında nafileden men etmeyi sedd-i zerâyı (yani çıkacak kötülüğü önceden önlemek) kâbilinden bilirler. “Böyle yapıla yapıla, zamanla sabah namazı dört rek´at sanılabilir, bu endişeyle farz sırasında sünnet yasaklanmıştır” diyen olmuştur. Nitekim bizzat Resûlullah´ın hadislerinde (2948): “Neredeyse sizden biri sabah namazını dört rek´at kılacak” endişesi sâdır olmuştur.

Resûlullah´ın bu meseledeki hassasiyetinde “farz”ın ve cemaatin ehemmiyetini mü´minlerin zihinlerine nakşetme endişesini görmek de mümkündür.[1109]

ـ2950 ـ21ـ وعن أبى سلمة قال: ]سَمِعَ قَوْمٌ ا“قَامَةَ فَقَامُوا يُصَلُّونَ. فَخَرَحَ عَلَيْهِمُ النَّبىُّ # فقَالَ: أصََتَانِ مَعاً؟ أصََتَانِ مَعاً؟ وَذلِكَ في صََةِ الصُّبْحِ[ .

21. (2950)- Ebû Seleme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ashabtan bir cemaat ikâmeti işitmişti, hemen (sünnet) namaza kalktılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara:

“İki namazı beraber mi kılıyorsunuz İki namazı beraber mi kılıyorsunuz ” diye çıkıştı. Bu (hâdise) sabah namazı sırasında cereyan etmişti.”[1110]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in “İki namazı beraber mi ” şeklindeki sözünü şârihler hep tevbih ve zecr olarak değerlendirirler. Bu sebeple Ô”çıkıştı” diye çevirdik.

2- Resûlullah´ın çıkışması, ikâmet okunduktan sonra, artık nafile kılınmayacağı içindir. Çünkü ikâmetle birlikte, nafile kılmak üzere kalkmışlardır. Daha önce de belirttiğimiz üzere, ikâmet farz içindir ve farz başlayınca artık mescidde hiçbir nafilenin kılınması caiz değildir.

3- Hâdise sabah namazı esnasında cereyan etmiş ise de, ikâmet okunduktan sonra farzdan başka namazın caiz olmayacağı hükmü sabaha has değildir, bütün namazlar için mûteberdir. Zîra Müslim ve diğer hadis kitaplarında geldiği üzere Efendimiz: “ikâmet okununca sadece farz kılınır” buyurmuştur. Bu hadisin İbnu Adiyy rivâyetinde şu ziyade yer almıştır: “Ey Allah´ın Resulü dendi, sabahın sünneti de mi kılınmaz ” “Evet, buyurdular, sabahın sünneti de!” Bunu esas alan İmâm Mâlik şöyle demiştir: “Kim mescide girdiği zaman farza başlanmış ise, artık sünnet kılmaz. Mescide girmemiş ise ve bir rek´ati kaçırmayacağı hususunda kanaat getirirse dışarıda -yani cumanın kılındığı avlunun haricinde- sünneti kılar. Eğer birinci rek´ati kaçırmaktan korkarsa mescide girer, imama uyar, sünneti güneş doğduktan sonra kaza eder.”[1111]

ـ2951 ـ22ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسولُ اللّهِ #: مَنْ لَمْ يُصَلِّ رَكْعَتَىِ الْفَجْرِ فَلْيُصَلِّهِمَا بَعْدَ مَا تَطْلُعُ الشَّمْسُ[. أخرجه الترمذي.

22. (2951)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim sabahın iki rek´atini vaktinde kılamazsa güneş doğduktan sonra kılsın.”[1112]

AÇIKLAMA:

1- Tirmizî, bu hadisin arkasından şunu ilave eder: “Bazı ehl-i ilim bununla amel etmiştir. Süfyân-ı Sevrî, Şâfiî, Ahmed, İshak, İbnu´l-Mubârek bu hadisle hükmettiler.”

2- Şevkânî şu açıklamayı kaydeder: “Irakî, “Şâfiî mezhebinde sahîh görüşe göre bu iki rek´at sabah namazından sonra eda olarak kılınır” der ve ilave eder: “Hadis bu sünneti farzdan önce kılamayan kimsenin, mutlaka güneş doğduktan sonra kılacağı hususunda sarih değildir. Hadiste, bunu mutlak olarak kılamayana illa da güneş doğduktan sonra kılması için bir emir de yok. Şurası şüpheden arîdir: Bu iki rek´at, eda vaktinde terke uğramış ise kaza vaktinde kılınır, ancak, hadiste sabah namazını kıldıktan sonra (daha güneşin doğmasını beklemeden) kılmayı men eden bir açıklık da mevcut değildir. Söylenen bu hususa (yani imamla farzı kıldıktan sonra vakit olduğu takdirde daha güneş doğmadan sabahın sünnetinin edaen kılınabileceğine), Dârakutnî, el-Hakîm ve el-Beyhakî´nin bir rivâyetleri de delalet etmektedir: “Kim sabahın iki rek´atini (sünneti) güneş doğuncaya kadar kılmamış ise onları kılsın.”[1113],[1114]

ـ2952 ـ23ـ ـوعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّهُ فَاتَتْهُ رَكْعَتَا الْفَجْرِ فَقَضَاهُمَا بَعدَ أنْ طَلَعَتِ الشَّمْسُ[. أخرجه مالك بغاً .

23. (2952)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)den anlatıldığına göre, sabah namazının sünnetini kaçırdığı olmuştur. Ancak güneş doğduktan sonra onu kaza etmiştir.”[1115]

AÇIKLAMA:

İbnu Abdi´l-Berr der ki: “Bu rivâyet, sabah namazının sünnetinin müekked sünnetlerden olduğuna delildir. Şâfiî, Atâ ve Amr ibnu Dînar bu iki rek´atin imam selam verip sabah namazından çıktıktan sonra kılınabileceğini söylemişlerdir. Ancak İmam Mâlik buna itiraz eder. Ülemânın ekserisi, bu namazın imamdan sonra kılınmasını yasaklamış, güneş doğduktan sonra kılınması gerektiğini söylemiştir.”

Zürkânî der ki: “İmamın arkasından sabahın sünnetinin kılınabileceğini söyleyen İmam Şâfiî bu hükmünde Amr İbnu Kays´ın şu rivâyetine dayanır: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün, sabah namazından sonra iki rek´at sabah sünnetini kılan bir adam görmüştü: Adama:

“Sabah namazı iki rek´attir!” ikazında bulundu. Adam:

“Ben farzdan önce sünnet kılmamıştım, şimdi kılıyorum” deyince, Efendimiz sükût buyurdular.”[1116]

ÖĞLENİN SÜNNETLERİ

ـ2953 ـ1ـ عن علي رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رسُولُ اللّهِ # يُصَلِّى قَبْلَ الظُّهْرِ أرْبَعاً وَبَعْدَهَا رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه الترمذي .

1. (2953)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğleden önce dört, öğleden sonra da iki rek´at kılardı.[1117]

AÇIKLAMA:

Tirmizî´nin hadis hakkında verdiği bilgilerden biri şudur “Ashâb ve arkadan gelen ulemanın çoğu bununla amel etmiştir..” Arkadan kaydedilen Hz. Âişe´nin rivâyeti bunu takviye eder ve Resûlullah´ın öğleden önce kıldığı dört rek´ati hiç bırakmadığını belirterek bunun müekked bir sünnet olduğunu dile getirir.[1118]

ـ2954 ـ2ـ وله في أخرى عن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ رسولُ اللّه # إذَا لَمْ يُصلِّ أرْبعاً قَبْلَ الظُّهْرِ صََهَا بَعْدَهَا[ .

2. (2954)- Yine Tirmizî´nin bir diğer rivâyetinde Hz. Âişe şöyle der: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğlenin farzdan önceki dört rek´atli sünneti, namazdan önce kılamazsa sonra kılardı.”[1119]

ـ2955 ـ3ـ وعن أم حبيبة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قالَ رسولُ اللّهِ #: مَنْ صَلَّى قَبْلَ الظُّهْرِ أرْبَعاً وَبَعْدَهَا أرْبَعاً حَرَّمَهُ اللّهُ عَلى النَّارِ[. أخرجه أصحاب السنن .

3. (2955)- Ümmü Habîbe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim öğleden önce dört, öğleden sonra da dört (rek´at nafile) kılarsa, Allah onu ateşe haram eder.”[1120]

ـ2956 ـ4ـ وفي رواية: ]مَنْ حَافَظَ عَلى أرْبَعٍ قَبْلَ الظُّهْرِ وَأرْبَعٍ بَعْدَهَا حَرَّمَهُ اللّهُ عَلى النَّارِ[.

4. (2956)- Bir rivâyette de şöyle gelmiştir: “Kim öğleden evvel dört, öğleden sonra da dört (rek´at nâfile) kılmaya devam ederse Allah onu ateşe haram eder.”[1121]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisler öğleden önce kılınan dört rek´atli sünneti tekid eder. Öğleden sonra kılınan dörde gelince Aliyyü´l-Kârî bununla ilgili olarak der ki: “Öğleden sonra kılınan iki de te´kid edilmiş olmaktadır. Diğer iki rek´at de müstehab kılınmış olmaktadır. Evla olanı bu dört rek´atı ikişer ikişer kılmak, farzdan önceki dört gibi tek bir selamla tamamlamamaktır.”

2- Hadis şöyle bir soruya imkan sağlar: “Buna bir sefer yapan da vaadedilen mükafaata mazhar olacak mıdır ” Hadisin önceki (2955) vechi “bir kere yapana da mükafaat” vardır” ihtimalini taşır ise de ikinci vecihte “devam ederse” kaydı yer almıştır. Şu halde öğleden önce ve sonra “dört” rek´at nafile kılmaya devam etmek gerekmektedir.

3- Şârihler, şu soruya da cevap aramışlardır: “Hadis bu kimsenin hiç ateşe girmeyeceğini mi, yoksa girme mukadder olsa da , girdiği takdirde ateşin değmiyeceğini mi ifade ediyor ” veya: “Ateş ona değse bile tamamını kuşatması mı ateşe haram edilmiştir ” Hadisin Nesâî´deki bir vechinde gelen “Ateş ebediyyen yüzüne değmez” ifadesinde olduğu gibi, bu ifade Resûlullah´ın bir başka hadislerinde “secde mahallerini yakması ateşe haram edilmiştir” hükmüne de uygun gelmektedir.

Şu halde bu rivâyetler nazar-ı dikkate alınınca sadedinde olduğumuz hadiste cüz´ün kastedilip küllün (bütünün) zikredilmiş olduğu söylenebilir. Her şeye rağmen hadisin te´vile gidilmeyip, hakikate hamledilmesi de mümkündür, zîra Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bu kimsenin bedeninin tamamını da ateşe haram kılmış olabilir. Allah´ın fazlı ve rahmeti bundan da geniştir.[1122]

ـ2957 ـ5ـ وعن أبى أيوب رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال َرسولُ اللّهِ #: أرْبَعٌ قَبْلَ الظُّهْرِ لَيْسَ فِيهِنَّ تَسْلِيمٌ تُفْتَحُ لَهُنَّ أبْوَابُ السَّمَاءِ[. أخرجه أبو داود .

5. (2957)- Hz. Ebû Eyyub (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Öğlenin farzından önce tek bir selamla kılınan dört rek´at nafile var ya bunların önünde sema kapıları açılır.”[1123]

AÇIKLAMA:

Burada kastedilen namaz, Gazâlî´nin açıklamasına göre öğlenin sünneti değildir.

Zevâl vaktinde öğlenin girmesine yakın kılınan dört rek´atli bir namazdır, Sünnetü´z-Zevâl denmektedir.

Namazın önünde sema kapılarının açılması, onun makbûliyetinden, hedefe sürat-i vüsûlunden kinayedir.[1124]

ـ2958 ـ6ـ وعن عبداللّه بن السائب قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يُصَلِّى أرْبَعَ رَكْعَاتٍ بَعْدَ أنْ تَزُولَ الشَّمْسُ قَبْلَ الظُّهْرِ. وَيَقُولُ إنّهَا سَاعَةٌ تُفْتَحُ فِيهَا أبْوَابُ السَّمَاءِ. وَأُحِبُّ أنْ يَصْعَدَ لى فِيهَا عَمَلٌ صَالِحٌ[. أخرجه الترمذي .

6. (2958)- Abdullah İbnu´s-Sâib (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) güneşin zevâlinden sonra ve öğleden önce dört rek´at namaz kılardı ve derdi ki: “Şimdi semâ kapılarının açıldığı bir vakittir. Bu anda sâlih bir amelinin oraya yükselmesini isterim”[1125]

AÇIKLAMA:

Irakî, burada zikri geçen dört rek´atin, öğlenin dört rek´ati olmadığını söyler. Bu ve önceki hadis, sünnet-i zevâl denen aynı namazı mevzubahis etmektedirler. Resûlullah o saatte sâlih bir amelinin yükselmesi arzusunu ifade etmekle, şu âyete telmihte bulunmaktadır: “Güzel sözler O´na yükselir, o sözleri de sâlih ameller yükseltir.” (Fâtır 10).[1126]

ـ2959 ـ7ـ وعن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسُولُ اللّهِ #: أرْبَعٌ قَبْلَ الظُّهْرِ وَبَعْدَ الزَّوَالِ تُحْسَبُ بِمِثْلِهِنَّ في السَّحَرِ، وَمَا مِنْ شَىْءٍ إَّ يُسَبِّحُ اللّهَ تَعالى في تِلْكَ السَّاعَةِ. ثُمَّ قَرَأ: يَتَفَيَّأُ ظَِلُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشّمَائِلِ سُجّداً للّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ[. أخرجه الترمذي.»التفيؤُ« التحول من جهة إلى أخرى .

7. (2959)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Öğleden önce zevâlden sonra dört rek´at vardır ki bunlar seherde kılanan emsalleri değerindedirler. Her ne varsa, bu saatte mutlaka Allah´ı tesbih eder.”

Resûlullah, sonra şu âyeti okudular: “Allah´ın yarattığı şeylerin gölgeleri sağa sola vurarak, Allah´a boyun eğerek secde etmekte olduklarını görmüyorlar mı ” (Nahl 48).[1127]

İKİNDİNİN SÜNNETİ

ـ2960 ـ1ـ عن عليّ رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يُصَلِّى قَبْلَ الْعَصْرِ رَكْعَتَيْنِ[. أخرجه أبو داود .

1. (2960)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ikindiden önce iki rek´at kılardı.”[1128]

AÇIKLAMA:

Şârihler, Hz. Ali (radıyallâhu anh)´nin burada, ikindiden önce kılınan dört rek´atli sünneti kasdettiğini söylerler ve bu rivâyetten Resûlullah´ın zaman zaman bu sünneti iki rek´at olarak kılmış olduğunu anlarlar. Şu halde, kişi bunu iki veya dört kılmada muhayyerdir, dört kılması efdaldir.[1129]

ـ2961 ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: رَحِمَ اللّهُ امْرأ صَلّى قَبْلَ الْعَصْرِ أرْبَعاً[. أخرجه أبو داود والترمذي .

2. (2961)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İkindiden önce dört rek´at nafile kılan kimseye Allah rahmetini bol kılsın.”[1130]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, bazı rivâyetlerde “.arasını selamla ayırdığı dört rek´atı kılan.” şeklinde gelmiştir. Yani ikindinin dört rek´atli sünneti ikişer ikişer kılınabilecektir. Mamafih selamı teşehhüd olarak anlayan da olmuştur. Böyle anlayanlar için ikindi namazında dördüncü rek´atın sonunda olmak üzere bir kere selam vardır.

Resûlullah bu sünnete çeşitli ifadeleriyle teşvik etmiştir: “Kim ikindiden önce dört rek´at nafile kılarsa ona ateş değmez”; “Kim ikindiden önce dört rek´at kılarsa Allah ona mağfiret eder”; “Kim ikindiden önce dört rek´ati devam ettirirse Allah ona cennette bir bina yapar”; “Kim ikindiden önce dört rek´at kılarsa Allah onun bedenini ateşe haram eder.”

Resûlullah´ın tergib ve teşvik edici ifadelerle ehemmiyetini dile getirdiği dört rek´atli ikindi sünneti müstehabtır.[1131]

ـ2962 ـ3ـ وعن علي رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]كانَ رسولُ اللّهِ # يُصَلِّى قَبْلَ الْعَصْرِ أرْبَعاً: يَفْصِلُ بَيْنَهُنَّ بِالتَّسْلِيمِ عَلى المََئِكَةِ المُقَرَّبِينَ، وَمَنْ تَبِعَهُمْ مِنَ المُسْلِمِينَ وَالمُؤْمِنِينَ[. أخرجه الترمذي .

3. (2962)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ikindi namazından önce dört rek´at nafile kılardı. Bunların arasını (İkinci rek´atin teşehhüdünde)mukarreb meleklerle müslüman ve mü´ minlerden onlara tâbi olanlara selam ile ayırırdı.”[1132]

AÇIKLAMA:

Tirmizî, hadisin sonunda, hadiste geçen Ô”teslim”le Resûlullah´ın teşehhüdü kasdettiğinin anlaşıldığını belirtir. İshâk İbnu İbrahim, böyle anlar ve dört rek´atli bu sünneti selamla ikiye bölmezmiş. Ancak, yine Tirmizî´nin kaydına göre Ahmed ve Şâfiî hazretleri gece ve gündüz nafilelerinin hep ikişer ikişer olacağına hükmetmişlerdir ve dörtlüleri böylece selamla ortadan bölerek ikişer ikişer kılmışlardır.

Bu vesileyle şunu da kaydedelim: Nafilelerin ikişer ikişer veya dördü birden kılınmasının efdaliyeti hususunda Selef ihtilaf etmiştir:

* Bir rivâyette Ahmed İbnu Hanbel gece namazlarının ikişer ikişer olmasını üstün görmüş, “gündüzleyin kılarsa dördü beraber kılmasında beis yok” demiştir.

* Hanefîler de gündüz dört kılmanın efdal olacağını söylemiştir. Onlar bu hükme giderken, Tirmizî´de gelen:

“Gece namazı ikiçer ikişer kılınır. Sabahın girivermesinden korkarsan tek rek´at kılarak vitir yap, namazın tekle tamamlansın” hadisine dayanır. Ayrıca Hanefîler, “Teslimden maksad tahlil teslimi değil, teşehhüddür.” diye te´vilde bulunurlar.[1133]

ـ2963 ـ4ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]مَا كَانَ رَسولُ اللّهِ # يَأتِينِى في يَوْمِى بَعْدَ الْعَصْرِ إَّ صَلَّى رَكْعَتَيْنِ[ .

4. (2963)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana, günümde ikindi namazından sonra iki rek´at nafile kılarak gelirdi.”[1134]

ـ2964 ـ5ـ وفي رواية: ]مَا تَرَكَ رَكْعَتَيْنِ بَعْدَ العَصْرِ عِنْدِى قَطُّ[. أخرجه

الخمسة إ الترمذي .

5. (2964)- Hz. Âişe bir başka rivâyette şöyle demiştir “İkindi namazından sonra kıldığı iki rek´ati, yanımda hiç terketmedi.”[1135]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyetler Selef´in bazı ihtilaflarına sebeptir:

* Bazı âlimler bunlara dayanarak ikindi namazından sonra -kerâhet vaktine kalmamak şartıyla -nafile kılmayı mutlak olarak mübah addetmişlerdir. (Bu hususta mezheplerin görüşlerini daha önce kaydettik (2932. hadis).

Mekruh addedenler, onlara şu cevabı verirler: “Bu hadis, revâtibten kaçırılmış olanları kerahetsiz olarak kılmaya delâlet eder. Resûlullah´ın kesintisiz devâm etmiş olması, O´nun hasâisindendir. Bunun delili de Ebû Dâvud´da gelen Zekvân Mevlâ Âişe´nin şu rivâyetidir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)ikindiden sonra namaz kılardı; fakat bize men ederdi. (Oruçta birkaç gün hiç iftar yapmadan) visâlde bulunurdu, fakat bize visâli (iftar yapmadan bir kaç gün oruç tutmayı) yasaklardı.”

Müteakip rivâyet Resûlullah´ın ikindiden sonra kıldığı iki rek´ate bir başka açıklama (ve sebep) kaydedecektir.[1136]

ـ2965 ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]إنَّمَا صَلّى النَّبىُّ # رَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْعَصْرِ ‘نَّهُ اشْتَغَلَ بِقِسْمَةِ مَالٍ أتَاهُ عَنِ الرَّكْعَتَيْنِ اللَّتَيْنِ بَعْدَ الظُّهْرِ فَصََّهُمَا بَعْدَ الْعَصْرِ. ثُمَّ لَمْ يَعُدْ لَهُمَا[. أخرجه الترمدي .

6. (2965)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ikindi namazından sonra iki rek´at nafile kılmıştır, çünkü kendisine gelen bir malın taksimini yapmış, bu meşguliyet O´nun öğle namazından sonra kılmakta olduğu iki rek´ati kılmasına mâni olmuştu. Bunun üzerine onları ikindiden sonra kıldı. Sonra bir daha bu iki rek´ati kılmadı.”[1137]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet daha önce kaydettiğimiz Hz. Âişe rivâyetine ters düşmektedir. Zîra orada Hz. Âişe´nin yanına ikindilerden sonraki her gelişinde mutlaka iki rek´at kıldığı ifade edilmektedir. Aradaki teâruz, râvinin Hz. Âişe´nin yanında kıldığı bu namazı bilmemesi ile îzah edilmiştir. Öyle ise Hz. İbnu Abbâs´ın nefyi, Hz. Âişe´nin te´yidini cerhedemez. İsbat eden, nefyedene mukaddemdir.”

Keza Ümmü Seleme´nin bir rivâyetinde de, ikindiden sonra, Resûlullah´ın bir keresinde iki rek´at kılmış oluğu belirtilmektedir. Bu rivâyete de İbnu Abbâs´ın rivâyeti için söylenen şey cevap olur: Demek ki Resûlullah, ikindiden sonra kıldığı iki rekati sadece Hz. Âişe´nin evinde kılmaktaydı, işte hasâisten olan da budur. Diğer iki şehadet, belirtilen sebeplerle, Resûlullah´ın vakti içinde kılamadığı öğlenin iki rek´atlik sünnetinin ikindiden sonra “kaza”sı olmaktadır. Nitekim Buhârî´nin kaydettiği bir rivâyette Hz. Âişe, bu namazı Resûlullah´ın, “ümmetine ağırlık olur korkusuyla” mescidde kılmadığını belirtir.[1138]

ـ2966 ـ7ـ وعن المختار بن فُلْفُلْ قال: ]سَألْتُ أنَساً رَضِىَ اللّهُ عَنْه عَنِ التَّطَوُّعِ بَعْدَ الْعَصْرِ. فَقَالَ: كَانَ عُمَرُ رَضِىَ اللّهُ عَنْه يَضْرِبُ ا‘يْدِى عَلى صََةٍ بَعْدَ الْعَصْرِ، وُكُنَّا نُصَلِّى عَلى عَهْدِ رَسولِ اللّهِ # رَكْعَتَيْنِ بَعدَ غُرُوبِ الشَّمْسِ قَبْلَ صََةِ المغْرِبِ، وَكَانَ يَرَانَا نُصَلِّيهِمَا فَلَمْ يَأمُرْنَا وَلَمْ يَنْهَنَا[. أخرجه مسلم .

7. (2966)- Muhtar İbnu Fulful anlatıyor: “Hz. Enes´ten ikindiden sonra kılınacak nafile namaz hakkında sordum” dedi ki:

“Hz.Ömer, ikindiden sonra nafile kılanların ellerine (sopayla) vururdu. Biz iki rek´ati, Resûlullah devrinde güneş battıktan sonra akşam namazından önce kılardık. Bizi bunu kılarken Efendimiz görürdü de ne emrederdi ne de nehyederdi.”[1139]

AÇIKLAMA:

Hadisin Müslim´deki aslında Enes´in akşamdan önce iki rek´at kıldıklarını söylemesi üzerine Muhtar sorar:

“Bu iki rek´ati Resûlullah(aleyhissalâtu vesselâm) da kılar mıydı ” Enes: “Bizi kılarken görürdü de ne kılmamızı emreder ne de kılmaktan nehyederdi” cevabını verir.

Bu konuda gelen farklı rivâyetler hakkında Nevevî şöyle bir açıklama sunar: “Bu hususta ulemânın iki farklı görüşü var. Meşhur olan kavle göre, güneş battıktan sonra, hemen akşam kılınır, nafile müstehap değildir. İkinci görüşe göre bu, müstehabtır. Ahmed İbnu Hanbel, İshak İbnu Râhûye bu görüştedir. İmam Mâlik ve ekseri fukahâya, Ashab´tan Hz. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahu anhüm)´e göre müstehab değildir. İbrahim Nehâî kesinlikle “bid´at” olduğunu söyler:

Nevevî, sadedinde olduğumuz hadise ve emsâline dayanarak bu namazın müstehab olacağını söyler, neshten bahsedenleri reddeder.[1140]

AKŞAMIN SÜNNETİ

ـ2967 ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ إذَا أذَّنَ المُؤَذِّنُ لِصََةِ المغْرِبِ قَامَ نَاسٌ مِنْ أصْحَابِ النَّبِىِّ # يَبْتَدِرُونَ السَّوَارِىَ حَتَّى يَخْرُجَ النَّبىُّ # وَهُمْ كَذلِكَ يُصَلُّونَ رَكْعَتَيْنِ قَبْلَ المَغْرِبِ[. أخرجه الشيخان والنسائى.وزاد مسلم: )حتّى اِنَّ الرَّجُلَ الْغَرِيبَ لِيَدْخُلُ الْمَسْجِدَ فَيَحْسِبُ اَنّ الصََّةَ قَدْ صَلَّيْتُ مِنْ كَثْرَةِ مِنْ يُصَلّيهِمَا( .

1. (2967)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor”Müezzin akşam ezanını okuduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashâbından bir grup kalkıp mescidin sütunlarına doğru koşup Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (evinden) çıkıncaya kadar akşamdan önce ikişer rek´at nafile kılıyordu.”[1141]

Müslim´in rivâyetinde şu ziyade var: “Bazan bir yabancı gelip mescide girecek olsa, namaz kılanların çokluğunu görünce, akşamın farzını kılınmış zannederdi.”[1142]

AÇIKLAMA:

1- Sütunlara koşmanın sebebi, onların arkasında durup sütre yapmaktır. Böylece önlerinden kimse geçmemiş olur.

2- Hadisle ilgili ziyade açıklama önceki rivâyette geçti.[1143]

ـ2968 ـ2ـ وعن عبداللّه بن مُغَفَّلِ المُزَنِىِّ رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: صَلُّوا قَبْلَ المَغْرِبِ رَكْعَتَيْنِ. ثُمَّ قالَ: صَلُّوا قَبْلَ المَغْرِبِ رَكْعَتَيْنِ لِمَنْ شَاءَ خَشْيَةَ أنْ يَتَّخِذَهَا النَّاسُ سُنَّةً[. أخرجه أبو داود بهذا اللفظ .

2. (2968)- Abdullah İbnu Mugaffel el-Müzenî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dediler ki:

“Akşamdan önce iki rek´at namaz kılın!” (Efendimiz) sonra, insanların bunu bir sünnet yapmasından korkarak “Dileyen kılsın” dediler.”[1144]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis Ebû Dâvud´dan başka Buhârî ve Müslim´de de bazı küçük farklılıklarla gelmiştir. Yukarıdaki metin Ebû Dâvud´daki vechidir. Buhârî´nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Akşamdan önce iki rek´at kılın!” emrini üç kere tekrar ettiği, üçüncüde, “Dileyen” dediği belirtilir.

Müslim´deki rivâyet şöyledir: “Resûlullah: “Herbir iki ezan[1145] arasında namaz vardır” dedi ve üç kere tekrar etti, üçüncü seferde, “Dileyen için” ibâresini ilave etti.”

2- Görüldüğü üzere buradaki teşvik akşamdan önce kılınacak iki rek´ate has değil. Beş vaktin hepsine şâmildir. Bazı âlimler, bu ıtlaktan hareketle, ezanla ikâmet arasında dileyenin başka namaz kılabileceğine hükmetmiştir.

3- Hadiste gelen “Dileyen” tâbiri bu namazın derece itibariyle farzla mukârin olarak kılınan revâtib sünnetlerden düşük olduğunu belirtmektedir. Nitekim ulemâ çoğunluk itibariyle bu namazı revâtib arasında zikretmez.[1146]

ـ2969 ـ3ـ وفي أخرى للشيخين قالَ: ]صَلُّوا قَبْلَ صََةِ المَغْرِبِ. ثُمَّ قَالَ في الثَّالِثَةِ: لِمَنْ شَاءَ كَرَاهِيَةَ أنْ يَتَّخِذَهَا النَّاسُ سَنَّةً[ .

3. (2969)- Sahîheyn´in kaydettiği bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Akşam namazından önce namaz kılın” dediler ve (bunu üç kere tekrar ettiler), üçüncüde ise, halk bunu bir sünnet edinir korkusuyla, “Dileyen” buyurdular.”[1147]

AÇIKLAMA:

Burada “sünnet edinmek”ten murad devamlı uyulan şeriat, bir yol edinmektir. Peygamberimiz, bu namazı tavsiye etmekte ama ısrarla yapılmasını dilememektedir. Hatta bazı âlimler: “Ezan okunduktan sonra başka namaz kılınmaz” beyanını, Resûlullah´ın burada tavzih ettiğini, bu yasaklamadan maksadın farz namaz olduğunu belirttiğini söylemiştir. Şu halde hadis, ezan okununca, ikâmet okununcaya kadar nafile kılınabileceğine bir cevaz getirmiş olmaktadır.[1148]

ـ2970 ـ4ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]صَلَّيْتُ مَعَ النّبىِّ # رَكْعَتَيْنِ بَعْدَ المَغْرِبِ في بَيْتِهِ[. أخرجه الترمذي وصححه .

4. (2970)- İbnu Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte, akşam namazından sonra hâne-i saadetlerinde iki rek´at (nafileyi) kıldım.”[1149]

AÇIKLAMA:

1- Hadis İbnu Ömer´in Resûlullah´a iktida ettiğini ifade etmez. Şârihler, ayrı ayrı kılmış olacaklarını belirtir.

2- Bu hadis akşamın sünnetini evde kılmanın efdal olduğunu gösterir.[1150]

ـ2971 ـ5ـ وعن كعب بن عُجْرةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْه قالَ: ]صَلّى النّبىُّ # في مَسْجِدِ بَنِى عَبْدِ ا‘شْهَلَ المَغْرِبَ. فَلَمَّا قَضَوْا صََتَهُمْ رَآهُمْ يُسَبِّحُونَ بَعْدَهَا فقَالَ: هذِهِ صََةُ الْبُيُوتِ[. أخرجه أبو داود والنسائى. وعنده: »عَلَيْكُمْ بِهذِهِ الصََّةِ في البُيُوتِ« .

5. (2971)- Ka´b İbnu Ucre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Benî Abdi´l-Eşhed mescidinde akşam namazını kılmıştı. Cemaat, farzı bitirince nafileyi kılmaya başladı. Bunu gören Resûlullah: “Bu, evlerin namazıdır” buyurdular.”[1151]

Nesâî´de şu ifade vardır: “Size, bu namazı evlerde kılmanız gerekir.”[1152]

AÇIKLAMA:

1- Burada tesbîhten maksad nafile namazdır.

2- Akşamın sünnetinin evde kılınması efdaldir, çünkü riyâdan, gösterişten uzak ve ihlaslıdır. Ayrıca aile efradından küçüklerin vs. namaz kılındığını görmesi, onların terbiseyi için gereklidir. Farz, nafile bütün namazların mescidde kılınması evdeki zikri azaltır. Halbuki bazı hadislerde evlerin kabirlere çevrilmemesi, evlerin zikirle nurlandırılması emredilmiştir. “Nafile namazlarınızı evlerinizde kılın, onları kabirlere çevirmeyin”; “Kişinin evindeki namazı nurdur. Öyle ise evlerinizi (namazla) nurlandırın”; “Mescidde namazınızı eda edince eviniz için de bir nasib ayırın, zira Allah bu namazdan dolayı eve (hususî) bir hayır yapar”, “Farzdan sonra en hayırlı namazınız evlerinizde kıldığınız namazdır.” İbnu Ömer´den gelen bir rivayette: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşamın sünnetini evinde kılardı” buyurarak bu husustaki sünneti te´kîd eder. Ancak bu bir vecîbe değildir. Sözgelimi mu´tekif namazını mescitte kılar.[1153]

ـ2972 ـ6ـ وعن مكحولِ يرفعه: ]مَنْ صَلَّى بَعْدَ المَغْرِبِ قَبْلَ أنْ يَتَكَلَّمَ رَكْعَتَيْنِ وفي رواية: أرْبَعاً رُفِعَتْ صََتُهُ في عِلِّيِّينَ[ .

6. (2972)- Mekhûl merfû olarak rivâyet etmiştir: [Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki]: “Kim akşam namazından sonra hiç konuşmadan iki rek´at -bir rivâyette dört- kılarsa namazı ılliyyûna yükseltilir.”[1154]

AÇIKLAMA:

1- Mekhûl, bu hadisi merfû (Resûlullah´ın sözü) olarak rivâyet etmiştir. Hangi sahâbîden işittiğini belirtmediği için hadis mürseldir.

2- Akşam namazı ile iki rek´atlik nafile arasında dünyevî bir şey konuşulmaması gerektiği anlaşılmaktadır. Mamafih hadis “dünyevî” kaydını ihtiva etmez, binaenaleyh bunun ıtlakı üzere yani dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyin konuşulmaması gereği de maksud olabilir.

3- Hadisin Câmiu´s-Sağîr´de kaydedilen vechind رُفِعَتْ yerine كُتِبَتَا denmiştir, yani “iki rekat namazı ılliyyîne yazılır.”

4- Illiyyûn: meleklerin ve cin ve ins sâlihlerin işlediği her çeşit hayırların yazıldığı divanın adıdır. Buna ılliyyûn denmesi, cennetin en yüksek yerine yükselmesi sebebiyledir veya yedince semâda mukarrebûn denen Allah´a yakın olan meleklerin yanında bulunması sebebiyledir.[1155]

ـ2973 ـ7ـ وعن حذيفة رَضِىَ اللّهُ عَنْه نحوه. وزاد: ]وكَانَ يقولُ: عَجِّلُوا الرَّكْعَتَيْنِ بَعْدَ المَغْرِبِ فَإنَّهُمَا يُرْفَعَانِ مَعَ المَكْتُوبَةِ[. أخرجهما رزين .

7. (2973)- Huzeyfe (radıyallâhu anh) de benzer bir rivâyette bulunmuş ve şu ziyadeyi yapmıştır: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) derdi ki: “Akşamın farzından sonraki iki rek´ati kılmada acele edin, çünkü onlar farz namazla birlikte yükselirler.”[1156]

AÇIKLAMA:

Âlimler, akşamın farzından sonra kılınan iki rek´atlik nafileye de müekked sünnet demişlerdir. Çünkü, görüldüğü üzere bu nafilenin “farz”la birlikte yükseleceği ifade edilmektedir.[1157]

YATSININ NAFİLESİ

ـ2974 ـ1ـ عن شُرَيح بن هانِئٍ قال: ]سَأَلْتُ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها عَنْ صََةِ رَسولِ اللّهِ # فَقَالَتْ: مَا صَلّى الْعِشَاءَ قَطُّ فَدَخَلَ عَلَيَّ إَّ صَلّى أرْبَعَ رَكْعَاتٍ أوْسِتَّ رَكَعَاتٍ، وَلَقَدْ مُطِرْنَا مَرَّةً مِنَ اللَّيْلِ فَطَرَحْنَا لَهُ نِطَعاً فَلَكَأنِّى أنْظُرُ إلى ثَقْبٍ فِيهِ يَنْبُعُ مِنْهُ المَاءُ، وَمَا رَأيْتُهُ مُتَّقِياً ا‘رْضَ بِشَىْءٍ مِنَ ثِيَابِهِ قَطُّ[. أخرجه أبو داود .

1. (2974)- Şureyh İbnu Hânî anlatıyor: Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)´ ye Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namazından sordum. Dedi ki:

“Yatsıyı her kılışında yanıma gelince mutlaka dört veya altı rek´at nafile kılardı. Bir gece yağmura yakalandık. Aleyhissalâtu Vesselâm´a bir post yaydık, postta suyun akmakta olduğu bir deliğe hala bakar gibiyim. Efendimizin, elbisesini hiçbir surette yerden sakındığını görmedim.[1158]

AÇIKLAMA:

Başka rivâyetler de gözönüne alınınca yatsıdan sonra Resûlullah, Hz. Âişe´nin yanında 2-6 rek´at arasında değişen miktarda namaz kılmıştır. Aliyyü´l-Kârî, bunu Resûlullah´ın bazan iki, bazan dört ve bazanda altı rekat kılmış olmasıyla izah eder. İlk iki müekkeddir, diğerleri müstehab ve nafiledir der.[1159]

CUMANIN NAFİLELERİ

ـ2975 ـ1ـ عن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]دَخَلَ رَجُلٌ وَالنَّبىُّ # يَخْطُبُ فَقَالَ لَهُ #: صَلّيْتَ؟ قالَ: َ. قالَ: فَصَلِّ رَكْعَتَيْنِ[.وفي رواية: »قُمْ فَارْكَعْ رَكْعَتَيْنِ«. أخرجه الخمسة .

1. (2975)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hutbe verirken bir adam girdi. Resûlullah adama:

“Namaz kıldın mı ” dedi. Adam:

“Hayır!” dedi. Efendimiz:

“Öyleyse iki rek´atini kıl!” diye emretti.”[1160]

Bir rivâyette şöyle gelmiştir: “…Kalk, iki rek´at kıl.”[1161]

ـ2976 ـ2ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا صَلّى أحَدُكُمْ الجُمُعَةَ فَلْيُصَلِّ بَعْدَهَا أرْبَعاً[ .

2. (2976)- Hz.Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden biri cumayı kıldı mı, ondan sonra da dört rek´at kılsın”[1162]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet cumadan sonra dört rek´at kılmanın meşruiyyetini göstermektedir. Bazı rivâyetler Resûlullah´ın cumadan sonra eve gelerek iki rek´at kıldığını ifade eder. Sadedinde olduğumuz rivâyetle, evde iki kıldığını haber veren rivâyetin arası şöyle te´lif edilmiştir: Efendimiz cumadan sonra namazı mescidde kılınca dört rek´at kılmıştır, evde kılınca da iki rek´at kılmıştır.

Efendimiz bu namazı bazan evde, bazan mecsidde kıldığına göre, evde de mescidde de kılınabilecektir.[1163]

ـ2977 ـ3ـ وفي رواية: ]فَإنْ عَجِلَ بِكَ شَىْءٌ فَصَلِّ رَكْعَتَيْنِ في المَسْجِدِ وَرَكْعَتَيْنِ إذَا رَجَعْتَ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي .

3. (2977)- Bir rivâyette şöyle buyrulmuştur: “Senin acele etmen gereken bir şeyin olursa mescidde hemen iki rek´atı kıl, iki rek´at de dönünce kıl.”[1164]

ـ2978 ـ4ـ وعن نافع: ]أنَّ ابنَ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما رَأى رَجًُ يُصَلِّى رَكْعَتَيْنِ يَوْمَ الجُمُعَةِ في مُقَامِهِ فَدَفَعَهُ وَقَالَ: أتُصَلِّى الجُمُعَةَ أرْبَعاً؟ وَكانَ يُصَلِّى يَوْمَ الجُمُعَةِ رَكْعَتَيْنِ في بَيْتِهِ وَيَقُولُ: هكذَا فَعَلَ رَسولُ اللّهِ #[. أخرجه الخمسة. واللفظ ‘بى داود .

4. (2978)- Nâfi merhum anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ), cuma günü bir adamın cumayı kılarken durduğu yerden hiç kımıldamaksızın iki rek´at daha kılmaya devam ettiğini görmüştü, adamı bundan menetti.

“Cumayı dört mü kılıyorsun ” dedi. İbnu Ömer, Cuma günü evinde iki rekat kılar ve etrafındakilere:

“Resûlullah böyle kılardı!” dedi.[1165]

ـ2979 ـ5ـ وعن عطاء قال: ]كانَ ابنُ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما إذَا صَلّى الجُمُعَةَ بِمَكَّةَ تَقَدَّمَ فَصَلّى رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ يتَقَدَّمَ فَيُصَلِّى أرْبَعاً. فإذَا كَانَ بِالمَدِينَةِ صَلّى الجُمُعَةَ ثُمَّ رَجَعَ إلى بَيْتِهِ. فَصَلّى رَكْعَتَيْنِ وَلَمْ يُصَلِّ في المَسْجِدِ، فَقِيلَ لَهُ؟

فقَالَ: كَانَ النّبىُّ # يَفْعَلُهُ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

5. (2979)- Atâ anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) Mekke´de cumayı kıldı mı ilerler iki rek´at daha kılardı; sonra biraz daha ilerler ve dört rekat daha kılardı. Medîne´de olunca da cumayı kılar sonra evine döner, iki rekat daha kılardı, bunu mescidde kılmazdı. Bu durumun sebebi nedir diye kendisinden sorulmuştu:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle yapardı” dedi.”[1166]

AÇIKLAMA:

Bu rivâyet İbnu Ömer´in cumadan sonra Mekke´de farklı, Medine´de farklı şekilde nafile kıldığını ifade ediyor:

1- Mekke´de iki bir, dört de bir olmak üzere altı rek´at kılar; Medine´de iken cumadan sonra evine gidip iki rekat kılardı.

2- İbnu Ömer´den sorulunca, Resûlullah´ın böyle yaptığını haber verir. İbu Ömer´in Resûlullah´a nisbet ettiği kısım Medine´deki tatbikatı olmalıdır. Çünkü, bazı şârihlerin de belirttiği üzere Resûlullah´ın Mekke´ de, İbnu Ömer´in söylediği şekilde cuma kıldığına dair hiçbir bilgi mevcut değildir, bilgiyi bırakalım, bir zanna da yer verilmemiştir. Hatta Resûlullah´ın Mekke´de cuma kıldığı da sahih değildir. Resûlullah´tan bunun Mekke´de vukûu kabul edilme takdirinde, bunun çoğunlukla yaptığı durumu aksettirmediğine, bilakis nadir bir ameli olduğuna hamledilir. Veya şu da söylenebilir: Bazı zamanlarda namazda tahfif Resûlullah´ın hasâisindendir. Şöyle ki: Hutbe veriş tarzı ile gelen tavsifler, hutbe sırasında Aleyhissalâtu Vesselâm´ın gözlerinin kızardığını, öfkesinin arttığını, sesinin yükseldiğini, askerlere hitab eden bir ordu komutanı ciddiyetinde hitabta bulunduğunu ifade eder. Şu halde bu tarzın bazı kereler Efendimizin yorulmasına sebep olması, bu yüzden cum´adan sonra evinde iki rek´atla yetinmesi mümkündür. Ama normalde, Resûlullah cuma´-dan sonra dört rek´at kılınmasını emretmiştir. Ayrıca bu dört rekatin evde veya mescidde olmasını belirtmemiş, mutlak bırakmıştır. Sadedinde olduğumuz hadiste görüldüğü şekilde, Resûlullah´ın bazan iki rekat kılmış olması, dört rek´at kılmanın meşruiyyetine mâni teşkil etmez, zîra aralarında bir teâruz mevcut değildir. Şu halde iki kılmak da dört kılmak da meşrudur. Ancak çoğunlukla dört kılmış olduğu için efdal olan dört kılmaktır.[1167]

İKİNCİ FASIL

VİTİR NAMAZI

UMUMÎ AÇIKLAMA:

Vitr kelime olarak şef´in (çift´in) zıddıdır, yani “tek” demektir. Yatsıdan sonra kılınan bir namazın adıdır. Bu namaz hususunda ulemâ çeşitli meselelerde ihtilaf eder:

1- Vacib mi, değil mi

2- Kaç rek´at

3- Niyet şart mı, değil mi

4- Hususi kıraat var mı

5- Bundan önceki namaz çift olmalı mı

6- Son vakti ne zaman

7- Seferde hayvan üzerinde kılınır mı

8- Kazası gerekir mi

9- Kunutu nedir, okunacağı yer neresidir Kunutta ne söylenecektir, kunut ayrı mı okunur, vasledilerek mi okunur

10- Vitirden sonra iki rek´at daha kılmak sünnet midir

11- İlk vakti ne zamandır

12- En faziletli nafile bu mudur, yoksa revâtibler bundan efdal midir vs.Müteakiben kaydedilecek hadislerde ihtilafların bir kısmı görülecektir.[1168]

ـ2980 ـ1ـ عن بُريدة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: الْوَتْرُ حَقٌّ. فَمَنْ لَمْ يُوتِرْ فَلَيْسَ مِنَّا. قَالَهَا ثَثاً[. أخرجه أبو داود .

1. (2980)- Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Vitr namazı haktır. Kim bunu kılmazsa bizden değildir.” Bunu Efendimiz üç kere tekrar etti.”[1169]

AÇIKLAMA:

1- “Vitir haktır” sözü vitir kılmaya teşvik içindir. Bu hususta gelen sahih rivâyetler “hak”la farzın kastedilmediğini gösterir. Sözgelimi Ubâde İbnu Sâmit´e, Ensar´dan Ebû Muhammed´in “Vitir haktır” dediği kulağına gelince: “Ebû Muhammed hata etti” der ve Resûlullah´ın namazların sayısını beş olarak ifade eden hadislerini rivâyet eder. Keza Talha İbnu Ubeydillah da bir Arâbinin sualine verdiği cevapta namazın beş olduğunu belirtir. Enes de Mi´râc hadisinde farz namazın beş olduğunu ifade eder. Hülasa ulemâ vitrin farz olmadığı hususunda icma etmiştir. Sadece Hasan İbnu Ziyad, Ebû Hanîfe´nin farz dediğini rivâyet etmiştir. Ancak imamın ashâbı bunu kabul etmemiştir. Şâyet bu rivâyet sahihse, şunu bilmek gerekir imamdan önce bu meselede icma vâki olmuştur.

2- “Kılmayan bizden değildir” ifadesini, “sünnetten nefret ederek kılmayan bizden değildir” şeklinde anlamak gerekmektedir.[1170]

ـ2981 ـ2ـ وعن علي رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]الْوِتْرُ لَيْسَ بِحَتْمٍ كَالصََّةِ المَكْتُوبَةِ، وَلَكِنَّ رسولَ اللّهِ # قال: إنَّ اللّهَ تَعالى وِتْرٌ يُحِبُّ الوِتْرَ. فَأوْتِرُوا يَا أهْلَ الْقُران[. أخرجه أصحاب السنن .

2. (2981)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Vitir namazı farz namaz gibi kesin değildir. Ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allahu Teâlâ hazretleri tektir, tek´i sever, öyleyse ey ehl-i Kur´an vitri kılın!” buyurmuştur.”[1171]

AÇIKLAMA:

1- Hatm, farz ve vacib ma´nâsına gelir. Biz vitr hususundaki mezhebimizin hükmüne uygun düşmek için “kesin” tâbirini tercih ettik.

2- Cumhur vitir namazının vacib olmadığı, sünnet olduğu hususunda icma eder. Ebû Hanîfe merhum bu meselede cumhura muhalefet eder, vacib olduğunu söyler.. “Farzdır” dediği de rivâyet edilmiştir. İbnu Hacer, İmam Muhammed ve İmam Yusuf bu meselede Ebû Hanîfe´ye muhalefet etmiş olsalar da Ebû Hanîfe´nin bu hükmünde yalnız olmadığını, Saîd İbnu Ôl-Müseyyeb, Ebû Ubeyde, Abdillah İbnu Mes´ud ve Dahhâk´ın da vitrin vücubûna hükmettiklerine dair İbnu Ebî Şeybe´nin rivâyet kaydettiğini belirtir.[1172]

ـ2982 ـ3ـ وعن ابن مُحَيْريزٍ: ]أنَّ رَجًُ مِنْ بَنِى كِنَانَةَ يُدْعَى المُخْدِجِىَّ

سَمِعَ رَجًُ بِالشَّامِ يُكَنَّى أبَا مُحَمّدٍ يَقُولُ: الْوَتْرُ وَاجِبٌ. قالَ الْكِنَانِىُّ: فَسَألْتُ عُبَادَةَ بنَ الصَّامِتِ رَضِىَ اللّهُ عَنْه فقَالَ: كَذَبَ أبُو مُحَمّدٍ. سَمِعْتُ رسولَ اللّهِ # يَقُولُ: خَمْسُ صَلَوَاتٍ كَتَبَهُنَّ اللّهُ تَعالى عَلى الْعِبَادِ. فَمَنْ جَاءَ بِهِنَّ وَلَمْ يُضَيِّعْ مِنْهُنَّ شَيْئاً اسْتِخْفَافاً بِحَقِّهِنَّ كَانَ لَهُ عِنْدَ اللّهِ عَهْدٌ أنْ يُدْخِلَهُ الجَنَّةَ، وَمَنْ لَمْ يَأتِ بِهِنَّ فَلَيْسَ لَهُ عِنْدَ اللّهِ عَهْدٌ، إنْ شَاءَ عَذَّبَهُ وَإنْ شَاءَ أدْخَلَهُ الجَنَّةَ[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذي.»أبُو مُحَمّدٍ« هذا من ا‘نصار له صحبة.وقوله عبادة: »كَذَبَ أبُو مُحَمّدٍ« أى أخْطأ، وََ يَجوز أن يكذب في شئ من ا‘خبار عن رسولِ اللّهِ # .

3. (2982)- İbnu Muhayrîz anlatıyor: “Benî Kinâne´den el-Muhdicî denen bir adam, Şam´da Ebû Muhammed diye künyesi olan bir adamın:

“Vitir namazı vacibtir” dediğini işitti. Kinânî dedi ki:

“Ben bunu Ubâde İbnu´s-Sâmit (radıyallâhu anh)´e sordum da:

“Ebû Muhammed hata etmiş. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı dinledim şöyle demişti:

“Allah´ın kullar üzerine yazıp farz kıldığı beş namaz mevcuttur. Kim onları eda eder, istihfafla herhangi bir eksikliğe meydan vermeden tam yaparsa Allah indinde ona verilmiş bir söz vardır: Onu cennete koyacaktır. Onları kılmayana ise Allah´ın bir vaadi yoktur. Dilerse azab eder dilerse cennete koyar” der.[1173]

AÇIKLAMA:

1- Beş vakti Allah´ın yazması, farz kılması demektir.

2- Bu hadisten, bazı âlimler vitir namazının vacib olmadığı hükmünü çıkarmışlardır.

3- Hadis “istihfafla (=hafife alarak, ehemmmiyet vermeyerek) demek sûretiyle; unutarak, sehven, kasıtsız olarak yapılan hataları istisna tutmuş olmaktadır.

4- Hadis, namazı terkedenlerin de mü´min olduklarına, bu yüzden tekfir edilemeyeceklerine delildir.

5- “..Dilerse azâb eder” ifadesi “günahı miktarınca azâb çeker” demektir.

6- Hadiste geçen “Ebû Muhammed hatâ etmiş” ifadesinin aslı Ebû Muhammed kizb (yalan) etmiş şeklindedir. Şârihler buradaki kizb kelimesinin dilimizdeki yalan´ı kasdetmediğini, bilakis hata etti demek olduğunu belirtirler. Kizb Arapçada hata ma´nâsına da kullanılmaktadır. Çünkü, hatanın zıddı sıdk´dır. Yalanın zıddı da sıdktır. Şu halde hata da sıdk´ın zıddı olması sebebiyle “kizb” kelimesiyle ifade edilebilir. Bunun örneğine, yani hata etmiş demek için kizb etmiş sözünün kullanılmış olmasına hadislerde sıkca rastlarız. Ashâbın hiçbir şeyde yalan söylemesi mevzubahis değildir. Birbirlerini yalanla da itham vâki olmamıştır.[1174]

ـ2983 ـ4ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّهِ: اجْعَلُوا آخِرَ صََتِكُمْ بِاللَّيْلِ وِتْراً[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

4. (2983)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Gece namazının sonu tek olsun.”[1175]

ـ2984 ـ5ـ ولمالك عن ابن مسعود: ]اجْعَلُوا آخِرَ صََتِكُمْ مِن اللَّيْلِ وِتْراً[ .

5. (2984)- İmam Mâlik, İbnu Mes´uddan naklediyor: “İbnu Mes´ud demiştir ki: “Geceleyin kılacağınız namazın sonunu tek kılın.”[1176]

ـ2985 ـ6ـ وعن أبي أيوب رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: الْوِتْرُ حَقٌّ عَلى كُلِّ مُسْلِمٍ، فَمَنْ أحَبَّ أنْ يُوتِرَ بِخَمْسٍ فَلْيَفْعَلْ، وَمَنْ أحَبَّ أنْ يُوتِرَ بِثََثٍ فَلْيَفْعَلْ، ومَنْ أحَبَّ أنْ يُوتِرَ بِوَاحِدَةٍ فَلْيَفْعَلْ[. أخرجه أبو داود، وهذا

لفظه، والنسائى .

6. (2985)- Ebû Eyyûb (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Vitir her müslüman üzerine bir haktır (vazifedir). Kim beş ile vitir kılmayı severse yapsın. Kimde üç ile vitir kılmak isterse yapsın. Kim tek rek´atli vitr kılmayı dilerse kılsın.”[1177]

AÇIKLAMA:

1- Hak Şâri´nin örfünde vacib ma´nâsında kullanılmıştır. Vacib de haber-i vahidle sübût bulan demektir. Hak kelimesinin kullanılışı sebebiyle bu hadis vitr namazına vacib diyenlere delildir, ancak cumhur bunun vacib değil; sünnet olduğuna hükmetmiştir. Ebû Hanîfe bu hususta muhaliftir ve vacib olduğunu söylemiştir. İbnu Ömer bir rivâyette, Resûlullah´ın devenin sırtında vitir kıldığını bildirir. Bu rivâyet vitrin vacib olmadığını söyleyenlere delil olmuştur, çünkü Aleyhissalâtu Vesselâm binek üzerinde farz kılmamıştır.

2- Sadedinde olduğumuz hadis, vitrin miktarında da bir muhayyerlik getirmiş bulunmaktadır. Bu husus da onun farz ve vacib olmadığına delil kılınmıştır. Keza Necid taraflarından gelen bir bedevînin Resûlullah´a soru sormasıyla ilgili rivâyet de vitrin sünnet olduğuna delil gösterilmiş, mezkûr rivâyette Resûlullah: “Gece ve gündüzde toplam beş vakit namaz var!” der. Bedevî “daha fazla var mı ” diye tekrar sorar. Resûlullah, “Nafile olarak isteyen kılabilir” der.[1178]

ـ2986 ـ7ـ وعن أم سلمة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كانَ رسُولُ اللّهِ # يُوتِرُ بِثََثَ عَشَرَةَ. فَلَمَّا كَبُرَ وَضَعُفَ أوْتَرَ بِسَبْعٍ[. أخرجه الترمذي والنسائى.وزاد الترمذي فقال: ]وقال إسحاق بن إبراهيم: معنى ما روى أنه كان يُوتر بثث عشرة. أنه كان يصلى من الليل ثث عشرة ركعة مع الوتر، فنسبت صة الليل إلى الوتر .

7. (2986)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onüç rek´at kılarak vitir yapardı. İhtiyarlayıp zayıflayınca yedi rek´atte vitir yaptı.”[1179]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın 13 ve 7 rek´at kılarak vitir yaptığı belirtilir. Tirmizî bu rivâyetin sonunda, Resûlullah´ın muhtelif rivâyetlere göre onüç rekatte, onbir rekatte, dokuz, yedi, beş, üç ve tek rekatte vitir yaptığını belirtir.

2- Yine Tirmizî´nin İshak İbnu İbrahim´den kaydettiği bir açıklamaya göre, onüç rekatte vitir kılmasının ma´nâsı şudur: Efendimiz, geceleyin, vitirle birlikte onüç rekat namaz kılardı. Rivâyette geçen namazı “vitr”e nisbet edilmiştir. Şu halde, bu rakamı yatsı namazının buna tevafuk eden rakamlarıyla karıştırmamak gerekir.[1180]

ـ2987 ـ8ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رَسولُ اللّهِ #: الْوِتْرُ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ[. أخرجه الستة إ أبا داود، وهذا لفظ مسلم .

8. (2987)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Vitir gecenin sonunda kılınır.”[1181]

ـ2988 ـ9ـ وفي رواية للبخارى: ]صََةُ اللَّيْلِ مَثْنىَ مَثْنَى، فإذَا أرَدْتَ أنْ تَنْصَرِفَ فَارْكَعْ رَكْعَةً تُوتِرُ لَكَ مَا قَدْ صَلَّيْتَ[ .

9. (2988)- Buhârî´nin bir rivâyetinde şöyle denmiştir: “Gece namazı ikişer ikişerdir. Gece namazından ayrılacağın zaman, tek rekat daha kıl, bu sana kıldığın namazların tek olmasını sağlar.”[1182]

AÇIKLAMA:

Bu iki rivâyette Resûlullah gece namazlarının nasıl kılınacağını ve vitir namazının vaktini beyan ediyor. Buhârî´nin rivâyetinde bu husus bir soruya cevap olarak beyan edilmiştir.

Başta da belirttiğimiz gibi, vitrin zamanı ihtilaflı olduğu gibi, kaç rek´ at kılınacağı, rek´atlerin ikişer ikişer mi kılınacağı, bunların selamla ayrılıp ayrılmayacağı da ihtilaflı hususlardır. Bu rivâyetler vitrin gecenin sonunda olacağını, ikişer ikişer kılınıp selamla fasledileceğini söyleyenlere delildir.

Hanefîler, “ikişer ikişer” tâbirini, “her iki rekatte teşehhüd okunur” diye anlamış, “selam verilir” dememiştir. Ama ekseriyet: “Her iki rekatte selam verilir” diye anlamıştır. İbnu Hacer: “Resûlullah´tan ikişer ikişer ayırarak kıldığı, dörder dörder vaslederek de kıldığı hususunda sahih rivâyetler vardır” der.

Keza Hz. Âişe´den gelen bir rivâyete göre: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatsıdan sonra güneş doğuncaya kadar onbir rekat namaz kılar, her iki rekatte selam verir (son rekati de müstakil kılar)dı.”

Diğer taraftan bir kısım hadisler, gece namazının tek rekatle tamamlanmasını emreder.[1183]

ـ2989 ـ10ـ وعن عبدالعزيز جريج قال: ]سَألْنَ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها. بأىِّ شَىْءٍ كَانَ يُوتِرُ رَسولُ اللّهِ #؟ قالَتْ: كانَ يَقْرَأُ في ا‘ولى بِسَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ ا‘عْلى، وفي الثَّانِيَةِ بِقُلْ يَا أيُّهَا الكَافِرُونَ، وفي الثَّالِثَةِ بِقُلْ هُوَ اللّهُ أحَد وَالمُعَوَّذَتَيْنِ[. أخرجه أصحاب السنن .

10. (2989)- Abdülazîz İbnu Cüreyc anlatıyor: “Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)´ya Resûlullah ne ile vitir namazı kılardı diye sorduk. Dedi ki: “Birinci rek´atte Sebbih isme Rabbike´l-a´lâyı ikinci rek´atte Kulyâ eyyühâ´lkâfirûn sûresini, üçüncü rekatte de Kulhüvallâhü ahad ve Muavvizateyn´i okurdu.”[1184]

ـ2990 ـ11ـ وعن خارجة بن حُذافة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: أمَدَّكُمُ اللّهُ بِصََةٍ هِىَ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ حُمْرِ النَّعَمِ، وَهِىَ الْوِتْرُ. فَجَعَلَهَا اللّهُ لَكُمْ فِيمَا بَيْنَ الْعِشَاءِ اخِرَةِ إلى طُلُوعِ الْفَجْرِ[. أخرجه أبو داود والترمذي.»حُمْرُ النَّعَمِ« خيار ا“بل وأغها قيمة .

11. (2990)- Hârice İbnu Huzâfe (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah size (öyle) bir namazla imdâd etti ki, O sizin için kızıl deve sürülerinden daha hayırlıdır. İşte bu namaz vitirdir. Allah onu, sizin için yatsı namazı ile şafağın sökmesi arasına koydu.”[1185]

AÇIKLAMA:

Hadiste geçen اَمَدَّ kelimesi ziyade etti, imdad etti (yardım etti) ma´nâlarına gelir. Yani: “Allah beş vakte vitri de ziyade etmekle size büyük bir imdadda bulundu, onu kıldınız mı âhiret hazırlığınız daha güçlü olacak” demektir. Hadisin devamı, âhiret için büyük sevaba vesile olacağı için bu namazın “dünya mallarının en kıymetlileri”nden daha hayırlı olacağını belirtmiştir. Humru´nneam, kızıl develer demek ise de en kıymetli mal ma´nâsına deyim olmuştur.[1186]

ـ2991 ـ12ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]مِنْ كُلِّ اللَّيْلِ قَدْ أوْتَرَ رَسولُ اللّهِ # مِنْ أوَّلِ اللَّيْلِ وَأوْسَطِهِ وَآخِرِهِ فَانْتَهَى وِتْرُهُ إلى السَّحْرِ[. أخرجه الخمسة.

12. (2991)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her gece vitir kılardı. Gecenin evvelinde de kıldı, ortasında da kıldı; sonunda da kıldı (ölümü sırasında) gecenin sonunda kıldı.”[1187]

AÇIKLAMA:

1- Ebû Dâvud´un rivâyetinde Hz. Âişe bu açıklamayı, Mesrûk´un: “Resûlullah vitri ne zaman kılardı ” sorusu üzerine yapar.

2- Bu rivâyet, Resûlullah´ın vitri, yatsının bitiminden fecrin doğuşuna kadar gecenin her vaktinde kıldığını ifade etmektedir. Ömrünün sonunda her seher vaktinde kılmış olmasından, “Müstehab vakit budur” diye hüküm çıkaran âlim olmuştur.

3- Ebû Dâvud ve Tirmizî´nin rivâyetlerinde “öldüğü zaman” açıklaması vardır. Yani vitri, sadedinde olduğumuz hadiste belirtildiği şekilde kılma işi, Resûlullah´ın ömrünün sonlarında cereyan etmiş olmalıdır. Şu halde, vitrin vaktiyle ilgili ihtilaflar ahvâlin ihtilafından ileri gelmektedir.

4- Seher´i âlimler farklı şekillerde tarif eder:

* Sabahtan az önceki vakittir.

* Maverdî: “Gecenin son altıda biridir” demiştir.

* Başlangıcının ilk fecir (fecr-i kâzib) olduğu da söylenmiştir.[1188]

ـ2992 ـ13ـ وعن جابر رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسُولُ اللّهِ # مَنْ خافَ أنْ َ يَقُومَ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ فَلْيُوتِرُ أوَّلَهُ، وَمَنْ طَمِعَ أنْ يَقُومَ آخِرَهُ فَلْيُوتِرُ آخِرَ اللَّيْلِ فَإنَّ صََةَ آخِرِ اللَّيْلِ مَشْهُودَةٌ مَحْضُورَةٌ وَذلِكَ أفْضَلُ[. أخرجه مسلم والترمذي .

13. (2992)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim gecenin sonunda kalkamamaktan korkarsa vitrini gecenin başında kılsın.Kim gecenin sonunda kalkmayı umuyorsa gecenin sonunda vitrini kılsın. Çünkü gecenin sonunda kılınan namaz (gece ve gündüz meleklerinin huzurlarında ve şehadetleri altında kılındığı için) meşhûd ve mahzûrdur. Bu yüzden (gecenin başında kılınana nazaran) daha faziletlidir.”[1189]

AÇIKLAMA:

Gecenin her bölümünde kılınması caiz olan vitir namazını, Resûlullah bu hadislerinde, gecenin sonunda kılmayı tavsiye buyurmakta ve sonda kılmanın efdal olacağını belirtmektedir. Efendimiz sebeb olarak, gecenin sonunda kılınan namazın meşhûd ve mahzûr olduğunu söylemektedir.

Meşhûd, şahidlenmiş, şâhidlerin nazarı altında yapılmış demektir.

Mahzûr da aynen şâhid gibi, huzurda yapılmış şey demektir. Yani gece ve gündüz melekleri namaz kılanın yanında hazır bulunup, namaza şâhid olurlar, böylece namaz meşhûd (şahidlenmiş) ve mahzûr (huzurlanmış) olur demektir.[1190]

ـ2993 ـ14ـ وعن أبى قتادة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسُولُ اللّهِ # ‘بِى بَكْرٍ رَضِىَ اللّهُ عَنْه: مَتَى تُوَترُ؟ فقَالَ: أُوِترُ مِنْ أوَّلِ اللَّيْلِ. وَقالَ لِعُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْه مَتَى تُوتِرُ؟ فقَالَ: أوْتِرُ آخِرَ اللَّيْلِ. فقَالَ ‘بِى بَكْرٍ: أخَذَ هذَا بِالْحَذَرِ، وَأخَذَ هذَا يَعْنِى عُمَرَ بِالْقُوَّةِ[. أخرجه مالك وأبو داود .

14. (2993)- Ebû Katâde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekr (radıyallâhu anh)´e:

“Vitri ne zaman kılıyorsun “diye sordu. Hz. Ebû Bekr:

“Gecenin başında kılıyorum!” dedi. Aynı şekilde:

“Vitri ne zaman kılıyorsun ” diye Hz. Ömer´e de sordu:

“Gecenin sonunda kılıyorum!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu Vesselâm, Hz. Ebû Bekr´e:

“Sen ihtiyatla amel ediyorsun!” dedi. Hz. Ömer´e de:

“Sen de kuvvet(li olan, takvaya uygun olan) ile amel ediyorsun!” buyurdu.”[1191]

AÇIKLAMA:

Hz. Ebû Bekr´e, Resûlullah “sen ihtiyatla amel ediyorsun!” demekle şunu kastetmiştir: “Vitir´i gecenin başında, daha uyumadan kılıp garantiye alıyorsun, gecenin sonuna bıraktığın takdirde uyanamama ve kaçırma ihtimali var, önceden kılınca bu ihtimale karşı ihtiyatlı davranmış oluyorsun.”

Hz. Ömer´e “Kuvvetle amel ediyorsun!” demekle de, “aslında daha kâvi daha muteber sevabca daha üstün olan gece kıyâmına kalkma azmini ortaya koyan bir amel yapıyorsun” demeyi kastetmiş olmaktadır.

Bu hadiste, gecenin sonunda kılmanın üstünlüğü ifade edilmiş ise de başında kılan da kınanmamıştır. İsteyen istediği şekilde amel eder.[1192]

ـ2994 ـ15ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: صََةُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مَثْنَى مَثْنَى[. أخرجه أصحاب السنن .

15. (2994)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Gece ve gündüz namazları ikişer ikişerdir.”[1193]

AÇIKLAMA:

Hadis mutlak ise de ulemâ umumiyetle nafile namazlara hamlederek onların ikişer ikişer kılınmasının efdal olacağını söylemiştir. Şevkânî, Neylü´l-Evtâr´da der ki: “Bu hadis, gece ve gündüz kılınacak tetavvu namazlarını ikişer ikişer kılmanın müstehab olduğuna delâlet eder. Ancak ister ziyade isterse noksan kılınması hususunda istisna edilerek zikredilenler hariç.”

Nafilelerin ikişer ikişer kılınacağı hususunda İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel ittifak ederler. Nitekim Resûlullah Fetih günü sekiz rek´at kuşluk namazı kılmış, ikişer ikişer selam vermiştir. Keza bayram namazı, yağmur namazı -ki hepsi de gündüz kılınır- iki rek´attir.[1194]

ـ2995 ـ16ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: مَنْ نَامَ عَنْ وِتَرِهِ أوْ نَسِيَهُ فَلْيُصَلِّ إذَا ذَكَرَ أوِ اسْتَيْقَظَ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

16. (2995)- Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Vitir namazını kılmadan kim uyur veya unutursa hatırladığı veya uyandığı zaman hemen kılsın.”[1195]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, vaktinde kılınmadığı takdirde vitrin kaza edilmesinin meşruluğuna delil olduğu gibi vitre vacib diyenlere de bir delil olmaktadır. Ancak, cumhur vitrin kazasına mendub demiştir. Vaktinde kılınmadığı takdirde kaza edilmesine hükmedenler arasında Ashâb´tan Hz. Ali, Sa´d İbnu Ebî Vakkâs, Abdullah İbnu Ömer, Ubâde İbnu´s-Sâmit, Ebû´d-Derdâ, Âmir İbnu Rebî´a, Muaz İbnu Cebel, İbnu Abbâs zikredilebilir. Tâbiînden Amr İbnu Şurahbil, İbrahim Nehâî, Ebû´l-Âliye, Hammâd İbnu Ebî Süleymân; imamlardan Süfyân-ı Sevrî, Ebû Hanîfe, Evzâî, Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshak vs. var. Ancak bunlar ne zaman kaza edileceği hususunda ihtilaf ederler. Sekiz ayrı görüş ortaya çıkmıştır:

* Sabahı kılmazdan önce.

* Güneş doğmazdan önce, sabahı kıldıktan sonra bile olsa.

* Sabah namazından ve güneşin de doğmasından sonra, zevâle kadar vs.[1196]

ـ2996 ـ17ـ وعن أبى جَمْرَةَ قالَ: ]سَأَلْتُ عَائِذَ بنَ عَمْرٍو وَكَانَ مِنَ أصْحَابِ الشَّجَرَةِ رَضِىَ اللّهُ عَنْهم. هَلْ يُنْقَضُ الْوِترُ؟ قَالَ: إذَا أوْتَرِتَ مِنْ أوَّلِهِ فََ تُوتِرْ مِنْ آخِرِهِ[. أخرجه البخارى.وزاد رزين رحمه اللّه قال: رسولُ اللّهِ #: »َ وِتْرَانِ في لَيْلَةٍ« .

17. (2996)- Ebû Cemre anlatıyor: “Ashâb-ı Şecere (radıyallahu anhüm)´den olan Âiz İbnu Amr´a sordum:

“Vitir namazı nakzedilir mi ”

“Eğer, evvelinde vitir kıldıysan âhirinde vitir kılma” dedi.”[1197]

Rezîn merhum şunu ilave eder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Bir gecede iki vitir kılınmaz.”[1198]

AÇIKLAMA:

Vitir namazının nakzından (bozulmasından) maksad şudur: Kişi vitrini kılıp yatar ve uyur, sonra uyanır ve nafile namaz kılmak ister. Bu durumda adam bir rek´at daha kılıp vitr´i çift yaptıktan sonra dilediği kadar kılar. Sonra “Gecenizin son namazını tek yapın”hadisi mucibince yeniden vitir kılar mı, yoksa bu hususu hiç düşünmeksizin önce kıldığı vitri bozmadan dilediği kadar nafile kılabilir mi

İşte hadis, ikinci sıfatın tercihi istikametinde soruyu cevaplar: “Gecenin evvelinde vitir kıldıysan (bu yeterlidir), sonunda tekrar vitir yapma.”

Ancak bu mesele Selef arasında ihtilaflıdır. İbnu Ömer, bu durumda vitrin nakzedilmesinin gereğine inanır. Şâfiîlere göre, hadiste olduğu üzere, vitir nakzedilmez (bozulmaz) Mâlikîler de bu kanaattedir.[1199]

ـ2997 ـ18ـ وعن نافع قال: ]كُنْتُ مَعَ ابنِ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهما بِمَكَّةَ وَالسَّمَاءُ مُغَيِّمَة فَخَشِىَ الصُّبْحَ فَأوْتَرَ

بِوَاحِدَةٍ. ثُمَّ انْكَشَفَ الغَيْمُ فَرَأى أنَّ عَلَيْهِ لَيًْ فَشَفَعَ بِوَاحِدَةٍ ثُمَّ صَلّى رَكْعَتَيْنِ رَكْعَتَيْنِ فَلَمَّا خَشِىَ الصُّبْحَ أوْترَ بِوَاحِدَةٍ[. أخرجه مالك .

18. (2997)- Nâfi anlatıyor: “Ben İbnu Ömer (radıyallâhu anh)´le Mekkedeydim. Hava bulutlu olduğu için sabah namazını kaçırmaktan korkuyordu. Tek rekat kılarak vitir yaptı. Sonra bulutlar açıldı. Gördü ki daha üzerinde gece var. Bir rek´at daha kılarak (önceki tek´i) çiftledi, sonra iki rek´at (bir miktar) namaz kıldı. Sabahın geçmesinden korkunca bir rekat daha kılarak vitir yaptı.”[1200]

AÇIKLAMA:

İbnu Ömer (radıyallâhu anh) geceleyin kılınacak namazın tek rek´atle sona ermesi gereğine inananlardandı. Bu sebeple vitirle (tekle) sona erdirdiği nafile namazından sonra, gecenin devam ettiğini görünce, tekrar nafileye devam edebilmek için önceki tek rek´ata müstakil bir rekat daha ilave edip, onu çift kıldıktan sonra bir miktar daha nafile kılıp, en sonda tek kılarak gece namazını bitiriyor.[1201]

ـ2998 ـ19ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كانَ رسولُ اللّهِ # َ يُسَلِّمُ في رَكْعَتَىِ الْوَترِ[. أخرجه النسائى .

19. (2998)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrin ilk iki rek´atinde selam vermezdi.”[1202]

ـ2999 ـ20ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كانَ رسولُ اللّهِ # يُسَلِّمُ في الرَّكْعَتَيْنِ مِنَ الْوَترِ حَتَّى يَأمُرَ بِبَعْضِ حَاجَتِهِ[. أخرجه البخارى ومالك .

20. (2999)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrin ilk iki rek´atinde selam verirdi, öyle ki (o sırada) bazı ihtiyaçları için emirde bulunurdu.”[1203]

AÇIKLAMA:

Bu sonuncu rivâyetin zâhiri, Hz. Peygamber´in üç rek´atini mevsul yani tek selamla kıldığını ifade eder. Çünkü, bir ihtiyacı zuhur edince ikinci rekatte selam verip ihtiyacını söylemekte, geri kalan tek rekati de arkadan tamamlamaktadır. Bu durum, “iki ayrı parça (mevsul) olmadıkça vitir sahih olmaz” diyenlere cevaptır.

Bu hususta gelen farklı rivâyetler vitir namazını ikinci rek´ate bölerek kılmanın da, bölmeksizin sadece teşehhüdde bulunup üçüncü rek´ati de kıldıktan sonra selam vermek sûretiyle kılmanın da caiz olduğunu ifade eder. Nitekim Hanefîler üçünü birlikte kılarken, Şâfiîler iki rek´atte selam verir ve üçüncü rek´ati müstakilen kılarlar.[1204]

ـ3000 ـ21ـ وله في أخرى ]قال رسولُ اللّهِ #: صََةُ المَغْرِبِ وَتْرُ النَّهَارِ[ .

21. (3000)- Muvatta´nın bir rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Akşam namazı gündüzün vitridir.”[1205]

AÇIKLAMA:

Gündüz kılınan namazlar hep çifttir. Akşam namazı üç rek´at olması sebebiyle tektir. Akşam, gündüzleri kılınanlar arasında mütâlaa edilince, gündüz namazlarının vitri (teki) olmuş olur.[1206]

ـ3001 ـ22ـ وعن علي رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رسولُ اللّهِ # يَقُولُ في وِتْرِهِ: اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْكَ َ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَيْكَ أنْتَ كَمَا أثْنَيْتَ عَلى نَفْسِكَ[. أخرجه أصحاب السنن .

22. (3001)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrini kılarken şu duayı okurdu:

“Allahım gadabından rızana sığınırım. Cezandan affına sığınırım. Seden sana sığınırım. Sana (yapılması gereken) senayı sayamam. Sen, kendi nefsine yaptığın övgüdeki gibisin.”[1207]

ÜÇÜNCÜ FASIL

GECE NAMAZI

ـ3002 ـ1ـ عن بل رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: عَلَيْكُمْ بِقِيَامِ اللّيْلِ، فإنَّهُ دَأْبُ الصَّالِحِينَ قَبْلَكُمْ، وَقُرْبَةٌ إلى رَبِّكُمْ، وَمَنْهَاةٌ عَنِ اثَامِ، وَتَكْفِيرٌ للسَيِّئَاتِ، وَمَطرَدَةٌ للِدَّاءِ عَنِ الجَسَدِ[. أخرجه الترمذي .

1. (3002)- Hz. Bilâl (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin adetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi)dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere kefârettir, bedenden hastalığı kovucudur.”[1208]

AÇIKLAMA:

Hadiste teşvik edilen gece kalkması (kıyâmu´lleyl) öncelikle teheccüd namazını da içine alan bir kalkmadır. Bahsin sonunda açıklayacağımız üzere, teheccüd mükerrer âyetlerde ele alınmış Kur´ânî bir ibadettir. Resûlullah´a farz, ümmete müstehabtır. Resûlullah da pek çok hadislerinde teheccüde teşvik etmiştir. Bazı hadis kitaplarımızda ilgili hadisleri toplayan müstakil bölümler mevcuttur.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadedinde olduğumuz hadiste kıyâmu´lleyl´in şu neticelerini hatırlatıyor:

* Allah´a yaklaştırır. Yine O´nun rahmetini celbe vesîle olur.

* Günahlardan uzaklaştırır, yani günah işletmez. Cenâb-ı Hakk “Namazın kötü ve çirkin işlerden koruyacağı” (Ankebut 45); “İyi amellerin kötü amelleri gidereceği” (Hud 114) garantisini vermektedir.

* Günahlara kefâret ve örtü olur.

* Bedenden hastalıkları çıkarır, sıhhate vesile olur.[1209]

ـ3003 ـ2ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِىَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قال رسولُ اللّه #: مَنْ قَامَ بِعَشرِ آيَاتٍ لَمْ يَكْتُبْ مِنَ الغَافِلِينَ، وَمَنْ قَامَ بِمِائَةِ آيَةٍ كُتِبَ مِنَ الْقَانِتِينَ، وَمَنْ قَامَ بِألْفِ آيَةٍ كُتِبَ مِنَ المُقَنْطِرِينَ[. أخرجه أبو داود

2. (3003)- İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim geceyi on âyet okuyarak ihya ederse gafiller arasına yazılmaz. Kim de yüz âyetle gecesini ihya ederse “kânitîn” zümresine yazılır. Kim de bin âyet okuyarak geceyi ihya ederse mukantırîn arasında yazılır.”[1210]

AÇIKLAMA:

Gecenin ihyası namaz kılarak olabileceği gibi, Kur´an tilaveti, zikir, ilim vs. ile de olabilir. Sadedinde olduğumuz hadis, az miktarda tilavetle de gece ihya edilebileceğini müjdeliyor. Sözgelimi bu maksadla on âyet tilavet eden kimse “gâfiller” zümresine dahil edilmeyecektir. Ama yüz âyet okuyarak ihya ederse kânitîn´e dahil edilecektir.

Kânitîn birçok ma´nâ ifade eden bir tabirdir. Kunût´dan gelir; bu ise tâat, huşû, dua, namaz, ibadet, kıyâm, sükût ma´nâlarının hepsini ifade eder. Bunlardan hangisinin öncelikle kastedilmiş olduğunu hadis metninden anlamak icabeder. Sadedinde olduğumuz hadiste kıyâmu´lleyl yani “gece kalkışı” olduğu anlaşılmaktadır.

Mukantır, çok mal sahibi, aşırı zengin demektir. Öyle ise, hadiste bin âyet okuyana çok sevap verileceği ifade edilmiş olmaktadır.[1211]

ـ3004 ـ3ـ وله في أخرى عن عبداللّه بن حَبَشِىِ قال: ]سُئِلَ رسولُ اللّهِ #: أىُّ ا‘عْمَالِ أفْضَلُ؟ قال طُولُ الْقِيَامِ[ .

3. (3004)- Yine Ebû Dâvud´da Abdullah İbnu Habeşî anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a: “Hangi amel efdaldir ” diye sorulmuştu. Şu cevabı verdi:

“Kıyâmı uzun olan.”[1212]

AÇIKLAMA:

Sadedinde olduğumuz hadis, en efdal amelin uzun kıyâm olduğunu gösteriyor. Halbuki bazı hadislerde, Allah´a en yakın halin secde hali olduğu söylenmiş ve secdede çok dua edilmesi tavsiye edilmiştir اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه وهو ساُجد ve keza وامَّا السُّجُودُ فَاكْثِرُوا فيهِ مِنَ الدُّعَاءSadedinde olduğumuz hadisle bunlar arasında ortaya çıkan teâruz bazı âlimlerin dikkatini çekmiştir. Şeyh İzzeddin İbnu Abdisselam´ın getirdiği bir izahı çok tatminkâr olmasa da ufak bir-iki tasarrufla kaydediyoruz: “Kişinin Allah´a yakınlığı, ona yapacağı ihsana tâbidir. Bu da sevap çokluğuyla olur. Şu halde kıyam uzadıkça (zikir ve dolayısıyle sevap çok olacağına göre) uzun kıyam efdal olacak demektir.

Namazda her ikisi de namazın efdal kısmı olan iki rüknün bulunması mümkün değildir. Öte yandan secde kıyâmdan vacibiyle, nafilesiyle efdaldir, çünkü şeriat, mesbûk´a (namaza sonradan dahil olana) kıyâm hususunda müsâmaha göstermiş, secdede bunu göstermemiştir. Yani, rükûya yetişmiş ise o rek´ate yetişmiş sayılır. Bu, secdenin vacibinin, kıyâmın vacibinden efdal olduğuna delil olur. Vacibi efdal olan her şeyin nafilesi de efdal olur. Böylece sücûdun farz ve nafilesi kıyâma üstün gelir.”

Şârih devamla der ki: “Bu iki hadisten murad kıyâmın sünneti ve sücûdun sünnetidir. Birincisi, hadisteki kıyâmı uzun olan طُولُ الْقِيَامُ sözünden anlaşılır, kıyamın uzunluğu ise bil-icma vacib değilir. İkincisi ise hadisteki فَاَكْثِروا فِيهِ مِنَ الدُّعَاءِ “secdede duayı çok yapın” sözünden anlaşılır, dua da secdenin vacibleri arasında yer almaz. Soru sahibinin hangi namaz efdaldir sözünde geçen namaz kelimesinden murad, namazdır. Çünkü ondaki eliflâm mânayı âmm kılmak içindir. Bu durumda takdir edilecek ma´nâ şöyle olur: “Namazın hangi sünnetleri efdaldir ” Suyûtî bu açıklamaya rağmen işkâlin devam ettiğini söyler.[1213]

ـ3005 ـ4ـ وعن عُبادة بن الصامت رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ # مَنْ تَعَارَّ مِنَ اللَّيْلِ فقَالَ: َ إلهَ إَّ اللّهُ وَحْدَهُ َ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ المُلْك وَلَهُ الحَمْدُ وَهُوَ عَلى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ، الحَمْدُ للّهِ، وَسُبْحَانَ اللّهِ، وَاللّهُ أكْبَرُ، وََ حَوْلَ وََ قُوَّةَ إَّ بِاللّهِ. ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ اغْفِرْلِى، أوْ دَعَا اسْتُجِيبَ لَهُ. فإنْ تَوَضَّأَ وَصَلَّى قُبِلَتْ صََتُهُ[. أخرجه الشيخان.»تعارّ« أى استيقظ .

4. (3005)- Ubâdetu´bnu´s-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Geceleyin kim uyanırsa şunu söylesin:

“Allah´tan başka ilah yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Mülk O´nundur, hamd de O´na aittir, O herşeye kâdirdir. Hamd Allah´a aittir, Allah münezzehtir, Allah büyüktür, bütün amel ve ibadetler için gereken güç ve kuvvet Allah´tandır.

Sonra Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular: “Rabbim beni affet!” desin veya dua ederse duasına cevap verilir. Eğer abdest alır ve namaz kılarsa namazı kabul edilir.”[1214]

AÇIKLAMA:

Geceleyin uyanma olarak tercüme ettiğimiz te´ârre kelimesi çeşitli ma´nâlara gelir: Uyanmak, intibaha gelmek, konuşmak, bilmek, yürümek gibi. Çoğunluk “sesli olarak uyanmak” olduğunu söylemiştir. Gece uyanışlarında ses çıkarılır ama zikir yapılmaz. Resûlullah böyle fırsatlarda zikir yapılmasını teşvik buyurmaktadır. Bu sebeple mezkûr uyanışlarda söylenen zikirleri okumaya teşvik sadedinde hususi bir sevap vaad edilmektedir. İbnu Hacer, doğrudan uyanmak intibaha gelmek ma´nâlarını taşıyan istikâz ve intibah kelimeleri varken sesli uyanmak ma´nâsına gelen te´ârr kelimesinin kullanılmasında söylenen sırrı görür. Ve ilave eder: Bu işte zikre alışan, zikirle ünsiyet edip yaşayışına zikir galebe çalan kimseler muvaffak olur. Böylelerinin uykuda ve uyanıklıkta içlerinden geçen sözleri bile zikir olur. Nefsini terbiye edip bu vasıfları kazandıran kimse “duasına icâbet” ve “namazın makbuliyeti” gibi müstesna imtiyazlarla ikram görür. Bu hadisin şerhinde İbnu Battâl´ın dermeyân ettiği açıklama da burada kayda değer:

“Cenâb-ı Hakk, peygamberinin diliyle şu vaadde bulunmaktadır: “Kim uykusundan uyanırken Rabbinin tevhidini söyler, mülkün O´na ait olduğunu iz´an eder, nimetini itirafla hamdeder, tesbih okuyarak O´nu layık olmadığı sıfatlardan tenzîh eder, tekbir getirerek saygısını izhâr eder. Allah´ın yardımı olmadıkça hiçbir şeye kudreti olmadığını beyanla teslim olursa, dua ettiği takdirde icâbet görecek, namaz kıldığı takdirde kabul edilecektir.” Öyle ise bu hadis kendisine ulaşan herkesin mucibiyle amel ederek ondan istifadesi, Rabbi karşısında ihlaslı bir niyyete girmesi gerekir.”

Sözlerin en doğrusunu söyleyen haberlerin en hakikatlısını konuşan, beyanları, müjdeleri her çeşit mübalağa ve mücazefeden uzak olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu hadiste haber verdiği büyük avantajın kıymetini takdir etmenin ehemmiyetini anlayan büyüklerimizden bazıları, “Allah kimin tek bir hasenesini (hayırlı işini) kabul etse, artık ona azab etmez. Çünkü Allah Teâlâ işlerin neticelerini bildiği için sonra iptal edeceği bir şeyi önceden kabul etmez. Kişi yaptığı hayrın boşa gitmeyeceğinden emin oldu mu azab görmeyeceğinden de emin olmalıdır.”

Bu gerçeğe binaen Hasan Basrî Hazretleri şöyle demiştir:

“Allah´ın tek bir secdemi kabul ettiğini bilmeyi ne kadar isterdim.”[1215]

ـ3006 ـ5ـ وعن المغيرة بن شعبة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَامَ رَسُولُ اللّهِ # حَتَّى تَوَرَّمَتْ قَدَمَاهُ. فَقِيلَ لَهُ: قَدْ غَفِرَ

لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأخَّرَ؟ قَالَ: أفََ أكُونُ عَبْداً شَكُوراً[. أخرجه الخمسة إ أبا داود.

5. (3006)- Muğîre İbnu Şu´be (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakları kabarıncaya kadar geceleri kalkıp namaz kılardı. Kendisine: “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar hırpalıyorsun )” denildi.

“Şükredici bir kul olmayayım mı ” cevabını verdi.”[1216]

AÇIKLAMA:

1- Resululah´ın ubudiyette en ileri mertebede olduğu bilinen bir husustur. Cenab-ı Hakk´a ibadette gerek kemmiyet ve gerek keyfiyyet cihetiyle hiç kimse Aleyhissalâtu Vesselâm´a yetişemez. Sadedinde olduğumuz hadis bunu kısmen akssettirmektedir. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)´ nin rivâyetinde “Allah´a şükreden bir kul olmamı istemiyeyim mi ” buyrulmuştur. İbnu Hacer, “Olmayayım mı ” ibaresinin sebep ifade ettiğini belirterek, ma´nânın “Teheccüd kılmayı bırakayım mı O takdirde şükreden bir kul olamam”demeye geldiğini söyler. Yani, Resûlullah´ın mağfirete mazhar olarak geçmiş ve gelecek günahlarının affedilmiş olması, teheccüdün şükür olmasına sebeptir. Öyleyse Efendimiz: “Allah´ın bana lutfettiği mağfiret nimetine karşı nasıl olur da teheccüd şükrüyle mukabele etmem, bu şükrü terkederim ” buyurmuş olmaktadır.

İbnu Battâl der ki: “Bu hadisten şu husus anlaşılmaktadır: “Kişi, ibadet meselesinde meşakkati göze almalıdır, bedenin zarar verse bile. Zira, Aleyhissalâtu Vesselâm, günahlarının affedilmiş olduğunu bilmesine rağmen ayakları şişinceye kadar ibadet eder, zahmetlere girerse, cehenneme müstehak olup olmadığından emin olmak şöyle dursun, affa mazhar olup olmadığını bilmeyen başkalarının nasıl davranması gerekeceği açıktır.”

İbnu Hacer bu noktada ihtirazî bir kayıd koyar: “Kişinin ibadette zahmeti tercihi bıkkınlık derecesine varmamalıdır. Resûlullah için böyle bir hal mevzubahis değildir, çünkü O en mükemmel ahvâle sahipti. Rabbine ibadetten asla usanmıyordu, bu bedenine zarar verse bile. Nitekim “Gözümün nuru namazda kılındı” buyurmuştur. Öyleyse başkaları bıkmaktan veya usanmaktan korkarlarsa, nefislerini fazla ibadete zorlamamaları gerekir. Bu kimseler şu hadisle amel etmeyi esas almalıdırlar: “Amellerden, tâkat getireceğiniz miktarı esas alın, zira Allah, sizin şevkle yaptığınızdan hoşnut olur.”

Bediüzzaman da, günümüz şartlarında en müstakîm kulluk yolunu, bu ikinci hadisin ruhuna uygun olarak sünnete uymak, farzları işlemek, büyük günahları terketmek ve bilhassa namazları tadil-i erkanıyla kılmak, namazların arkasındaki tesbihatı yapmak olarak tarif eder, açıklar.

2- Hadis, şükür için namaz kılmanın meşrû olduğunu göstermektedir.

3- Şükür, lisanla olduğu gibi amelle de olmaktadır. Tıpkı şu âyette ifade edildiği üzere: “Ey Dâvud hanedânı, şükür için çalışın” (Sebe´ 13).

4- Hadis, Resûlullah´ın Allah karşısında duyduğu haşyetin büyüklüğünü ve ibadet hususundaki gayretini de göstermektedir. Ülemâ der ki: Peygamberler (aleyhimüsselâm), Allah´ın nimetinin büyüklüğünü yeterince bildikleri için, Allah´tan fevkalade korku hissetmişlerdir. Onlar biliyorlardı ki, Allah onlara haketmedikleri pek çok nimeti peşinen vermiştir. Bu yüzden onlar, her ne yapsa insanoğlunun ödeyemeyeceği kadar fazla olduğunu bildikleri nimetler mukabilinde kendilerine düşen şükrün bir kısmını da olsa yerine getirmek için büyük gayret sarfetmişlerdir.

5- Kurtubî bu hadis vesilesiyle, bir yanılğıya dikkat çeker: Bu soruyu Resûlullah´a soran kimse, yani günahının affedilmiş olmasına rağmen ibadet yapmak için meşakkate girişinin sebebini soran kimse zannetmiştir ki: “Allah´a günahlardan korkulduğu için, mağfiret, merhamet taleb etmek gayesiyle ibadet edilir, öyle ise kim mağfirete mazhar olduğu kanaatine varırsa artık ibadete muhtaç değildir.” İşte Resullah´ın cevabı bu inancın yanlışlığına dikkat çekmekte, ibadet yapmaya bir başka sebep göstermektedir: Bu sebep, bir kimsenin hiç de müstehak olmadığı bir nimete kavuşması, mağfirete mazhar olmasıdır. Bu hal, herkese çokça şükür etmek gerektiğini ortaya koyar. Çünkü:

Şükür, nimeti itiraftır ve nimete mukabil hizmet etmektir. Yani, kişi kendisine gelen iyiliğin hakkı olmadığı halde verildiğini bilirse işte bu şükürdür. Teşekkür etmek, bu durumda iyilik yapana: “Sen bana hakkım olmayan iyilikte bulundun, ben bunun idrakindeyim, sana memnuniyetimi; iyiliğini, lütfunu anladığımı ifâde ediyorum” demektir. Arapçada bunu çokça yapana Şekûr denmiştir. Şu halde yukarıda kaydettiğimiz Dâvud hânedânını şükretmeye çağıran âyetin sonunda “Kullarım arasında şekûr olan (yani istifade ettiği nimetlerin tarafımdan verildiğini hakkıyla bilen) azdır” âyeti mühim bir gerçeğe dikkatimizi çekmektedir. İnsanlar arasında pek az kimse nimetlerin Allah´tan olduğunun idrakiyle şükür için ibadet yapmaktadır. İbadetini yapmayanlar bir yana, “Ey nefis! Ubudiyet, mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır. Yani “ibadet gelecekte mazhar olacağımız nimetlerin bir ön sebebi değildir, aksine geçmişte mazhar olduğumuz nimetlerin neticesidir, onların şükrüdür.” Üstad şöyle devam eder: “Evet, biz ücretimizi almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyetle muvazzafız.

“Kendisini fakir, başkasına muhtaç durumda hisseden bir kimse bu ifadeye itirazla: “Ne nimetine mazhar olmuşum, herkesin şusu busu varken ben hepsinden mahrumum… vs.” diyebilir. Bu düşüncede olanlara Bediüzzaman şu cevabı verir ve mazhar olduğu nimetleri hatırlatır:

“Ey nefis! Hayr-ı mahz (tam bir hayır) olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştahlı bir mide verdiğinden Rezzâk ismiyle bütün mâtumâtı (yiyecekleri) bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.

* Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların eller gibidir ki, ruy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti o ellerin önüne koymuştur.

* Sonra manevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem-i mülk ve melekût (görülen ve görülmeyen alemler) gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyet´in önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.

* Sonra nihâyetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddi eden (gıdalanan) ve insaniyet-i kübrâ (en büyük insanlık) olan İslâmiyet´i ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinât ile beraber esma-i hüsnâ ve sıfat-ı mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir (açmıştır).

* Sonra îmanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.

Yani cismâniyyetin itibariyle küçük, zaif, aciz, zelil, mukayyed (çok sınırlı) mahdut bir cüzsün. O´nun ihsaniyle cüz´i bir cüzden küllî bir küll-i nuranî hükmüne geçtin. Zira hayatı sana vermekle cüz´iyyetten bir nevi külliyete; ve insaniyyeti vermekle hakiki külliyete ve İslamiyet´i vermekle ulvî ve nuranî bir külliyete ve marifet ve muhabbeti vermekle muhît bir nura seni çıkarmış.

İşte ey nefis! Sen bu ücreti almışsın. Ubudiyyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin! Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da güyâ eski ücretler kâfi geliyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem, “Niçin duam kabul olmadı ” diye nazlanıyorsun. Evet senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hakk cenneti ve saadet-i ebediyyeyi mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder.Sen daima rahmet ve keremine iltica et…”[1217]

ـ3007 ـ6ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كانَ رسولُ اللّهِ # َ يَدَعُ قِيَامَ اللَّيْلِ، وَكَانَ إذَا مَرِضَ أوْ كَسِلَ صَلّى قَاعِداً[. أخرجه أبو داود .

6. (3007)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gece namazını hiç terketmezdi. Öyle ki hastalanacak veya ağırlık hissedecek olsa oturarak kılardı.”[1218]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, teheccüd namazını Resûlullah´ın bırakmadığını göstermektedir. Namaz kılabilecek dermanı bulundukça hasta bile olsa kılmıştır.

2- Ağırlık hissedince de oturarak kılması manidardır. Yani bu durumda Efendimizin kendisini zorlaması halinde ayakta kılması mümkündür, fakat zorlamayıp oturarak kılıyor. Bu durumdan hareket eden âlimler nafile namazların oturarak kılınabileceğine hükmederler. Hatta Nevevî: “Bu hususta ulemâ icma etmiştir”der.

İbnu Hacer el-Mekkî de şunu söyler: “Resûlullah´ın oturarak kıldığı nafile namazın sevabının, ayakta kıldığı namazın sevabına eşit olması, O´nun hasâisindendir. Çünkü, oturarak kılınan namazın ayakta kılınana nisbetle sevabının yarım olmasını gerektiren ağırlıktan, Resûlullah -sahih rivâyetle bildirildiği üzere- emin kılınmıştır.[1219]

3- Aliyyu´l-Kârî, İbnu Hacer el-Mekkî´ye itirazen der ki: “Bir kimse “zaruret sebebiyle” farz veya nafile namazını oturarak kıldığı takdirde sevabı tam olur. Bu, hasâisten sayılmaz. Şâyet hadis, bu oturuşun zaruretle mi, zaruretsiz mi olduğunu belirtmeyip mutlak bırakmış olsaydı hüküm doğru olabilirdi.”[1220]

ـ3008 ـ7ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: رَحِمَ اللّهُ رَجًُ قَامَ مِنَ اللَّيْلِ فَصَلّى وَأيْقَظَ امْرَأتَهُ فإنْ أبَتْ نَضَحَ في وَجْهِهَا المَاءَ. رَحِمَ اللّهُ امْرَأةَ قَامَتْ مِنَ اللَّيْلِ فَصَلَّتْ وَأيْقَظَتْ زَوْجَهَا فإنْ أبَى نَضَحَتْ في وَجْهِهِ المَاءَ[. أخرجه أبو داود والنسائى .

7. (3008)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan ve hanımını da uyandıran, hanımı imtina ettiği takdirde yüzüne su döken kula rahmetini bol kılsın. Allah, geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, kocası imtina edince yüzüne su döken kadına da rahmetini bol kılsın.”[1221]

AÇIKLAMA:

1- Burada kadın ve erkek, gece namazına teşvik edilmekte, ayrıca birbirlerini gece namazına kaldırmalarının fazileti belirtilmektedir. Âlimler bu işin sadece karıkocaya mahsus olmadığını, aynı mânada olan diğer yakınların (mehârim) da bu hükme dahil olduğunu belirtirler.

2- İkaz ve uyandırmanın öncelikle tembih, mev´ize ile yapılması gereğine de dikkat çekilmiştir.

3- Kaldırılmak istenen kimse uykunun veya tembelliğin galebesiyle imtina gösterirse uyandırılmaları için imkan dahilinde olan uygun çarelere başvurulmalıdır. Yüzüne su dökme cevabı bunu ifade eder. İbnu´l-Melek bu hadisten hareketle, bir kimsenin hayra icbar edilmesinin caiz ve hatta müstehab olacağını söyler.[1222]

ـ3009 ـ8ـ وعنه رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: يَعْقِدُ الشَّيْطَانُ عَلى قَافِيَةِ رَأسِ أحَدِكُمْ إذَا هُوَ نَامَ ثَثَ عُقَدٍ. يَضْرِبُ عَلى مَكَانِ كُلِّ عُقْدَةٍ، عَلَيْكَ لَيْلٌ طَوِيلٌ فَارْقُدْ. فإنِ اسْتَيْقَظَ فَذَكَرَ اللّهَ انْحَلَّتْ عُقْدَةٌ. فإنْ تَوَضَّأَ انْحَلَّت عُقْدَةٌ. فاِنْ صَلّى اِنْحَلّتْ عُقَدُهُ كُلُّهَا فَاصْبَحَ نَشِيطاً طَيِّبَ النَّفْسِ وَاِّ اَصْبَحَ خَبِيثَ النَّفْسِ كَسَْنَ[. أخرجه الستة إ الترمذي.»قافيةُ الرأس« مؤخرة، ومنه قافية الشّعر، وقيل وسطه، والمراد جميع الرأس .

8. (3009)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz uyuyunca ensesine şeytan üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm yerine eliyle vurarak “üzerine uzun bir gece olsun, yat” dilediğinde bulunur. Adam uyanır ve Allah´ı zikrederse bir düğüm çözülür, abdest alacak olursa bir düğüm daha çözülür, namaz kılarsa bütün düğümler çözülür ve böylece canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde habis ruhlu (içi kararmış) ve uyuşuk bir halde sabaha erer.”[1223]

AÇIKLAMA:

1- Şeytanın enseye düğüm vurması ile ifade edilmek istenen ma´nâ, ulemâ arasında ihtilafa sebep olmuştur:

* Bundan murad tembelliktir, şeytan tembelleşmeye sevkeder denmiştir. Buradaki tembelliği uyuşukluk, ağırlık, hantallık gibi kelimelerle ifade etmek de uygundur.

* Bundan murad, şeytanın şaşırtması, uykuyu, rehaveti ve istirahati sevdirmesidir. Düğümün üçle kayıtlanması durumu te´kîd içindir. Veya bu halin ortadan kalkması üç şeyle tamamlanacağı içindir; zikir, abdest ve namaz… Sanki şeytan enseye attığı düğümle bu şeylerin her birinden kişiyi men etmektedir.

* Düğüm mahalli olarak ensenin tahsisi, insandaki kuvve-i vâhime´ nin ve onu kullanma mahallinin ense olması sebebiyledir. Vehim kuvveti, şeytana en ziyade itaat eden, en çabuk icâbet eden kuvvettir.

* Eliyle vurması, düğümü sağlamlaştırmak içindir. “Vurma”nın perde çekme mânasına geldiği de söylenmiştir; yani uyuyanın uyanmaması için hissine perde çekilir.

2- Düğüm meselesinde mecaz mı var, hakikat mı İhtilafı da yapılmıştır. Bazı âlimler: “Bu hakikattır, tıpkı sihirbazın sihir yaptığı kimse için düğüm vurması gibi şeytan da yatana uyuması için düğüm vurur” demiş; bu görüşü te´yîden hadisin şu vechini göstermiştir: “Her insanoğlunun başı üzerinde üç düğümlü bir ip vardır.” Buna “mecaz” diyen de olmuştur. Onlara göre, şeytanın uyuyana yaptığı zikir ve namazına mâni olma işi, sihirbazın, sihirlediği kimseyi istediğini yapmaktan engelleme işine benzemektedir.

Bu düğümlere bazıları yemek, içmek ve uyku demiştir. Zira çok yeyip içen çok uyur.

3- Düğümlerin açılmasına gelince:

* Zikredince gaflet düğümü çözülmektedir.

* Abdest alınca necâset düğümü çözülmektedir.

* Namaz kılınca tembellik, ağırlık düğümü çözülmektedir.

4- Kişinin canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha ermesi, abdest alıp namaz kılmanın verdiği hafiflik, zindelik içinde olması, Rabbine ibadet etmiş olmanın, O´nun rızasını kazanmış olmanın rahatlığı, neşesi ve hazzını duymasıdır. Ayrıca şeytanın üzerine vurmuş olduğu düğümlerden ve ağırlıklardan halâs olmanın hafifliği de vardır.

5- Burada kastedilen namaz hangisidir Teheccüd namazı mı, sabah namazı mı Âlimler bu hususta da ihtilaf eder. Hadis mutlak gelmiştir, sabah veya teheccüd diye bir kayda yer vermez. Buhârî, buradaki namazın farz namaz olduğu ve hatta yatsı namazı olduğu kanaatini iş´ar etmiştir. Yani hadis, yatsıyı kılmadan uyuyanları kastetmelidir.

Bazı âlimler, bununla teheccüd kastedildiğini ve hadisteki vaîd´in şiddetinden de “teheccüd´ün vacib olduğu” hükmünü çıkarmıştır.[1224] İbnu Hacer bu namazın teheccüd olmayacağı kanaatini te´yiden şu hadisi kaydeder: “Kim yatsıyı cemaatle kılarsa gecenin yarısında kalkmış demektir.” Şu halde cemaatle yatsıyı kılan gece namazına kalkmış sayılacak, dolayısiyle bu kimse geceleyin teheccüd için kalkmasa da bu hadisin tehdidine girmemektedir. Hatta ashabtan Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anhümâ)´ nin vitir namazını yatsıdan sonra ve yatmazdan önce kılıp yattıkları, gece namazına kalkmadıkları rivâyet olunmuştur. İbnu Abdilberr, gerek farzları ve gerekse bir nafileyi muntazaman eda etmeyi âdet haline getirmiş bir kimsenin, namazını bazan istemeyerek kaçırsa bile bu tehdide dahil olmayacağını söyler: “Bu zemm namazı kılmayıp terkedenlere hastır. Farz namazını veya gece namazını kılmayı adet edinmiş kimseye gelince, bu kimseye uyku galebesiyle uyuyakalsa (ve namazını kaçırsa, rivâyette (3011´de gelecek) sabittir ki, Allah ona namazının ecrini verir ve uykusu ona (ilâhî) bir sadakadır.”

İbnu Abdilberr şunu da ilave eder: “Bazıları bu hadisin, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´in: “Sizden kimse nefsim habîs oldu demesin” hadisine zıt düştüğünü söyler. Böyle bir şey mevcut değildir, zira buradaki yasaklama, habisliği kişinin nefsine izafe etmesidir. Halbuki öbür hadis bunun yapılmasını zemmetmektedir, her ikisinin de muteber olduğu durumlar ayrıdır.”

6- İbnu Hacer hadisle ilgili olarak birkaç noktaya dikkat çeker. Özetle kaydediyoruz:

* Hadisteki uykuda gece uykusu mezkûr ise de ona terettüp eden hüküm gündüz uykusuna da râcidir. Hususan kasdedilen namaz farz namaz olunca, bu daha açıktır. Gündüz uykusu da bazı namazların geçmesine sebep olabilir.

* Bazı âlimler bu hadisten de istifade ederek, “Bir keçi sağma müddetince de olsa gece namazı vacibtir” demişlerdir. Ancak cumhur bunun mendub olduğuna hükmetmiştir.

* “Uyurken Ayete´l-Kürsî´yi okuyana şeytan yaklaşamaz” hadisiyle bu hadisin mütearız olduğunu söyleyen olmuştur. Bu iddia yanlıştır, çünkü sadedinde olduğumuz hadisin, namaza kalkmak niyetinde olmaksızın yatanları kastettiği veya yatarken şeytanı defetmek üzere Ayete´l-Kürsî´yi okumadan yatanları kastetmiş olduğu söylenebilir.

* Gece namazına -bazı hadislerde geldiği üzere (3015)- iki hafif rek´at kılınarak başlamasının sırrı, şeytanın attığı düğümü çözmede acele etmek içindir. Çünkü, hadisin ifadesine göre, namaz tamamlanmadıkça, çözülme tamam olmaz. Kısacık iki rek´at çözülmeyi hemen tamamlar.

* Hadiste tahsis ile abdestin zikri, gâlib duruma göredir. Cenâbetten temizliği zikir de buna dahildir. Cünüp kimse gusletmeksizin şeytanın düğümünden kurtulamaz. Cünüp olan kimseye teyemmüm abdest ve guslün yerini tutar mı sorusu akla gelir. Şüphesiz “yerini tutar” ancak abdestin uykuyu defetmedeki yeri ayrıdır.

* Zikir hususunda belli bir şey belirtilmemiş. Zikrullah´a müteallik herşey câizdir. Kur´an tilâveti, hadis kırâati, şer´î ilimle iştigal gibi.[1225]

ـ3010 ـ9ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]ذُكِرَ رَجُلٌ عِنْدَ النّبىِّ # فَقِيلَ مَا زَالَ نَائِماً حَتَّى أصْبَحَ، مَا قَامَ إلى الصََّةِ؟ فقَالَ #: ذلِكَ رَجُلٌ بَالَ الشّيْطَانُ في أُذُنِهِ[. أخرجه الشيخان والنسائى .

9. (3010)- İbnu Mes´ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanında bir adamın zikri geçti ve sabaha kadar uyuduğu namaza kalkmadığı söylendi. Aleyhissalâtu Vesselâm:

“Bu adamın kulağına şeytan işemiştir” buyurdu.”[1226]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste zikredilen şahsın ismi açıklanmamıştır. Ancak İbnu Hacer, hadisin başka vecihlerinden elde ettiği karîneye dayanarak bu şahsın Abdullah İbnu Mes´ud´un kendisi olduğunu, bir gece namaza kalkamaması üzerine durumu Resûlullah´a “bir adam” diye hikaye edince Efendimizin “Allah´a yemin olsun, geceleyin şeytan arkadaşınızın kulağına işemiş” dediğini belirtir.

Namaz vaktinde uyumanın fenalığı bu suretle ifade edilmiştir: İbnu Mes´ud şöyle der: “Zarar ve şer olarak kişiye, sabaha kadar uyuması yeter, şeytan onun kulağına işemiş demektir.”

2- Burada kalkılamayan namaz gece namazı mı, farz namaz mı açık değil, ikisinin de olabileceği belirtilmiştir.

3- Şeytanın bevl´i hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazısı bunun hakîkate hamli gerekir demiştir. Kurtubî ve bazıları: “Hakîkate hamline bir mâni yok, çünkü şeytan da yer içer, nikah yapar, öyleyse akıtmasına bir mâni yok.”

* Bazı âlimler: “Bundan maksad, şeytanın uyuyan kimsenin kulağını namaza kapaması, zikri dinlemesine mâni olmasıdır” demiştir.

* Bazıları: “Şeytan kişinin kulağını bâtıl şeylerle doldurup, zikri dinlemesine engel olmasından kinâyedir” demiştir.

* Bazıları: “Şeytanın onu alçaltmasından kinâyedir” demiştir.

* Bazıları: “Bunun mânası: Şeytan onu istila eder; öylesine alçaltır ki, kendisine bevl için hazırlanmış bir kenef yapar. Çünkü başkasını alçaltanların âdeti hakaret ettiği kimsenin üstüne bevl etmektir” demiştir.

* Bazıları: “Bu bir temsildir, uykunun ağırlığı sebebiyle namaza kalkamayanlar için getirilir, tıpkı kulağına bevl kaçıp da ağırlık basan ve işitme hissi fesada uğrayan kimse gibi. Araplar, “fesad”ı ifâde için bevl kelimesini kinâye ederler” demiştir.

4- Tîbî der ki: “Hadiste, gözün zikri daha uygun olduğu halde “kulak”ın zikredilmiş olması, uykunun ağırlığına işaret etmek içindir. Çünkü işitme organları uyanma vasıtalarıdır. “Bevl”in zikri de, çukurlara çabucak girmesi, damarlara hemen nüfuz ederek bütün âzâlarda tembellik hâsıl etmesi sebebiyledir.”[1227]

ـ3011 ـ10ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالَتْ: ]قالَ رَسولُ اللّهِ #: مَا مِنْ امْرئٍ تَكُونُ لَهُ صََة بِلَيْلٍ فَغَلَبَهُ عَلَيْهَا نَومٌ إَّ كُتِبَ لَهُ أجْرُ صََتِهِ، وَكانَ نَوْمُهُ عَليْهِ صَدَقَةً[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذي .

10. (3011)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “(Mûtad olarak) geceleyin namaz kılan bir kimse, uykunun galebe çalmasıyla (bir gece uyuyakalsa ve namazını kılamasa) Allah Teâlâ hazretleri onun namazının sevabını yine de yazar, onun uykusu (Allah´ın ona yaptığı bir ikram) bir sadaka olur.”[1228]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste, insanın başına her zaman gelebilecek tabiî bir aksama mevzubahis edilmektedir: Uyku… Uyku sebebiyle müslümanlar namazlarını kaçırabilirler.

Bu, farz da olabilir, mûtad kıldığı nafile ve mesela teheccüd de olabilir. Resûlullah muntazaman namazını kılanlara, uyku sebebiyle vukûa gelen aksamalar hususunda mü´mini ciddi bir müjde ile teselli etmektedir: Namazı aynen kılınmış gibi Cenâb-ı Hakk sevabını yazmaktadır.

Burada: “Bu sûretle kaçırılan namaz öyleyse niye kaza ediliyor ” diye bir soru akla gelmektedir. Ulemânın verdiği cevap şu: “Âdetin devamını sağlamak ve ecrin katlanmasını sağlamak içindir.”

2- Uykunun sadaka olması, Allah´ın bir ikramı ma´nâsındadır. Resûlullah, seferde namazın kısaltılmasını da “Allah´ın sana yaptığı bir sadakadır…” diye ifade buyurmuştur. Keza oruçlunun, unutarak yemesi de rivâyetlerde ilâhî bir ikram olarak tavsif edilmiştir.[1229]

ـ3012 ـ11ـ وعنها رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالَتْ: ]إنْ كَانَ رسولُ اللّهِ # لَيُوقِظهُ اللّهُ تَعالى مِنَ اللَّيْلِ فَمَا يَجِئُ السَّحَرُ حَتَّى يَفْرُغَ مِنْ حِزْبِهِ[. أخرجه أبو داود .

11. (3012), Yine Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı Allah Teâlâ Hazretleri geceleyin uyandırmışsa seher vakti girinceye kadar, hizbini tamamlardı.”[1230]

AÇIKLAMA:

Seher vaktini, âlimler gecenin son altıda biri olarak tavsif ederler. Şu halde Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm) o vakte kadar gece zikrini tamamlamakta ve o esnada yatmaktadır. Kastalânî, “gece ibadet için kalkınca arkadan (bir miktar) uyumak vücudu dinlendirir, sabaha kadar uyanık kalmaktan hâsıl olacak zararı ve bedene gelecek gevşemeyi giderir” der. Çünkü arkadan şafak sökecek ve o zaman sabah namazı için kalkılacaktır. Şu halde sünnete uygun gece kalkması, gecenin son altıda birine kadar sürecektir. Son altıda birde yatılacak, şafakla birlikte tekrar kalkılacaktır.[1231]

ـ3013 ـ12ـ وعن مسروق قال: ]سَألْتُ عَائِشَةَ رَضِىَ اللّهُ عَنْها: أىُّ الْعَمَلِ كَانَ أحَبَّ إلى رَسُولِ اللّهِ #؟ قَالَتِ: الدَّائِمُ. قُلْتُ: وَأىَّ حِينٍ كَانَ يَقُومُ مِنَ اللَّيْلِ؟ قَالَتْ: كَانَ يَقُومُ إذَا سَمِعَ الصَّارِخ، تَعْنِى الدِّيكَ[. أخرجه

الخمسة إ الترمذي .

12. (3013)- Mesrûk (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)´ye sordum:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a göre hangi amel efdaldi ” Bana:

“Devamlı olan!” diye cevap verdi. Ben tekrar:

“Gecenin hangi vaktinde kalkardı ” dedim.

“Bağıranı -yani horozu- işittiği zaman kalkardı!” diye cevap verdi.”[1232]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gece namazı hakkında bilgi verilmektedir. Gerçi hayırlı amelin devamlı yani belli bir sisteme ve periyoda göre yapılan olduğu belirtilirken namaz mevzubahis olmuyor. Ancak arkasından gelen sual, mevzûnun öncelikle namazla ilgili olduğunu göstermekte ve Efendimizin gece namazlarına muntazaman devam ettiğini göstermektedir. Devamdan maksad, aralıksız devam etmek değil, belli bir düzene uygun olarak devam etmektir.

2- Resûlullah´ın gece kalkış vakti, horozun ötüşüyle tayin ediliyor. İslâm âlimleri bu hadisi açıklarken horozun umumîyet itibariyle gecenin yarısında öttüğünü söylerler. İbnu´t- Tîn bu açıklamanın İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´ın meselemizi ilgilendiren bir beyanına muvafık düştüğünü belirtir. Bu beyanda (radıyallâhu anh): “Horozun ötmesi, gecenin yarısında veya az evvelinde veya az sonrasındadır” demektedir. Ancak İbnu Battâl: “Horoz gecenin üçte birinde öter” demiştir.

Hz. Âişe´nin Buhârî´de gelen bir diğer rivâyeti de Resûlullah´ın seher vaktinde uyuduğunu te´yîd eder: “Seher vakti, Resûlullah´ı benim yanımda her seferinde uyurken yakalamıştır.”

Resûlullah´ın takdir ettiği gece kalkışını açıklayan bir diğer rivâyeti Abdullah ibnu Amr İbni´l-Âs nakleder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) açıklamıştır ki: “Allah Teâlâ Hazretleri´ne en sevimli namaz Hz. Dâvud (aleyhisselâm)´un namazıdır, Allah´a en sevimli oruç da yine Hz. Dâvud´un orucudur. O, gecenin yarısında uyur, üçte birinde kalkar, altıda birinde uyurdu, bir gün oruç tutar, bir gün yerdi.”

Şu halde bu rivâyet de gecenin son altıda birinde uyuduğunu ifâde etmektedir. Bu mevzuya giren başka hadisleri de gözönüne alan şârihler, Resûlullah´ın ramazan geceleri dışında seher vaktinde uyuduğunu belirtirler. Çünkü ramazan ayında seherde sahûr dediğimiz gece yemeğini yerlermiş.

Dilimizdeki seherle karıştırılmaması için bir kere daha belirtelim, bu hadislerde geçen seherden maksad şafak sökmezden önceki gecenin son altıda biridir. Dilimizde seher deyince daha çok şafağın sökmesiyle başlayan sabahın alacakaranlık vaktine denir, o vakit, sabah namazının kılındığı vakittir.

Özetlemek gerekirse: Horoz ötüşüyleki gece yarısına tesadüf etmektedirkalkıp ibadete başlayan Resûlullah, gecenin son altıda birinde tekrar yatmakta ve namaz vaktine kadar istirahat buyurmaktadır.[1233]

ـ3014 ـ13ـ وعن عائشة رَضِىَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَتْ صََة رسولِ اللّهِ # مِنَ اللَّيْلِ عَشْرَ رَكَعَاتٍ: يُوترُ بِسَجْدَةٍ. وَيَرْكَعُ رَكْعَتَىِ الْفَجْرِ. فَتِلْكَ ثََثَ عَشَرَةَ ركْعَةً[. أخرجه الستة، وهذا لفظ مسلم وأبى داود .

13. (3014)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın gece namazı on rek´atti. Bir rek´at de tek kılardı. Sabahın sünnetini iki rek´at kılardı. Böylece hepsi onüç rek´at olurdu.”[1234]

AÇIKLAMA:

Bu hadis kaynaklarda muhtelif şekillerde gelmiştir. Teysîr´in kaydettiği metin Müslim ve Ebû Dâvud´un birer rivâyetine uymaktadır. Mesela bir rivâyette: “Resûlullah´ın gece namazı onüç rek´atti, bir rek´atlik vitir ile sabahın iki rek´ati de buna dahildi” denmektedir.

Bir rivâyette de şöyle denmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatsı namazını -ki halk buna ateme derdi- kıldıktan sonra şafağın sökmesine kadar on bir rek´at namaz kılardı. Her iki rek´atte bir selam verirdi, bir rek´ati de tek kılardı. Müezzin sabah ezanını tamamlayıp, fecir vakti kesinlik kazanınca, müezzin kendisine gelirdi. Resûlullah kalkar iki rek´at hafif namaz kılar, sağ tarafı üzerine yatar, müezzin O´na ikâmet okuyuncaya kadar öyle kalırdı.”

Önceki rivâyetlerde Resûlullah´ın gece ibadeti açıklandığı için burada tekrar etmeyeceğiz.[1235]

ـ3015 ـ14ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّهِ #: إذَا قَامَ أحَدُكُمْ مِنَ اللَّيْلِ فَلْيَفْتَتِحْ صََتَهُ بِرَكْعَتَيْنِ خَفِيفَتَيْنِ[. أخرجه مسلم وأبو داود.وزاد: ثُمَّ لَيُطَوِّلْ بَعْدَ مَاشَاءَ.

14. (3015)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: Biriniz gece namazına kalkınca ilk önce iki hafif rek´atle namaza başlasın.”[1236]

Ebû Dâvud´da şu ziyade var: “…. Sonrada dilediğin kadar uzat.”[1237]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, teheccüd namazı kılmak üzere gece kalkınca, evvela iki hafif rek´atle namaza başlamanın meşruiyetine delildir. Burada hafiften maksat kısa demektir. Yani kısa sûrelerden okunmak suretiyle rek´atlerin uzunluğu kısa tutulacaktır. Böylece, geri kalan rek´atlerin daha şevkli kılınacağı şöylenmiştir. 3009 numaralı hadisin açıklamasında kaydettiğimiz üzere bazı âlimler, bu ilk iki rek´atin kısa tutulmasının hikmetini, o hadiste, zikri geçen ve namazı kılmakla zâil olacağı belirtilen şeytanın uyuyan kimsenin ensesine vurduğu üçüncü düğümün bir an önce çözülmesi için acele edilir diye açıklamışlardır.

Aliyyü´l-Kârî bu hadisle ilgili olarak şu açıklamayı kaydeder: “El-Ezkâr´da denir ki: “Bu iki rek´atten murad abdest üzerine kılınan iki rek´attir. Bu iki rek´atta tahfif ( kısa sûrelerin okunması)müstehabtır. Çünkü, bunların hafif olacağına dair hem kavlî ve hem de fiilî rivâyetler gelmiştir. Bu hususta zâhir olan şudur: Bu iki rek´at teheccüdün bir parçasıdır, bunlar abdest namazı yerine geçerler. Çünkü abdestin tek başına kılınan bir namazı mevcut değildir. Böylece rivâyette şu hususa da bir işaret vardır: Kim bir iş yapmak isterse ona hafiften başlamalıdır, tedricen ağırlaştırmalıdır.”

Tîbî der ki: “Bu iki rekatın hafif olması namaza şevkle başlaması içindir. Bunlarla alışır, sonra artırır.”[1238]

KIYÂMU´L-LEYL VE EHEMMİYETİ

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hayatında fevkalâde mühim bir yer tutan kıyâmu´lleyl ile ilgili olarak, buraya kadar kaydettiğimiz hadisler ve onların açıklamalarıyla yetinmeyip, bu konuda “zaman” üzerine yapmış bulunduğumuz bir çalışmadan bir pasaj sunacağız:[1239]

KIYÂMU´L-LEYL (GECE KALKIŞI):

Gece zamanının değerlendirilmesinde mühim bir husus olan kıyâmu´lleyl üzerinde müstakillen durmak gerekiyor. Zira dinin bu emri, bugün nerdeyse unutulacak derecede çoğunluğun hayatından çıkmış durumdadır.Halbuki, İslâm medeniyetinin parlama dönemlerini hazırlayan büyük medeniyet ustalarının hayatında gece kalkışı mühim yer tutmakta, onların verimli ve başarılı olmalarının âmillerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bugün kıyâmu´lleyl´in ana gayesi olan teheccüd namazı “Peygamber´e farzdır, ümmete nafiledir” diye değerlendirip geçiliyor. Bu hüküm fıkhen doğru da olabilir. Ancak, bu nafilenin “yaparsak sevabı var yapmazsak günahı yok”diye ifade edilen diğer dinî âdâb ve sünnetlerle bir tutulması, bizleri çok hatalı neticelere götürmektedir. Şöyle ki:

1- Bu “sünnet” bizzat Kur´ân-ı Kerîm´in emridir. Ve Kur´ân bu emri, mükerrer sûre ve âyetlerde tekrar ele almıştır. Birkaç örnek:

“Rabbinin adını sabah-akşam an (zikret). Geceleyin O´na secde et. O´nu geceleri uzun uzun tesbih et” (İnsan 26).

Bir diğer âyet: “Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki, Rabbinin rızasına eresin” (Tâhâ 130).

Şu âyette gece kalkanların kalkmayanlara üstünlüğü açıklanır: “Geceleyin secde ederek ve ayakta durarak boyun büken, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse inkâr eden kimse gibi olur mu ” (Zümer 9).

Sûre-i Secde´de gerçek îmân ehlinin bazı vasıfları sayılırken, “vücudlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar..” vasfı da ilave edilir (Secde 16).

Şu âyette ehl-i Kitap´tan kıyâmu´lleyl´de bulunanlar da övülür: “Kitap ehlinin hepsi bir değildir; onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah´ın âyetlerini okuyup duranlar vardır, bunlar Allah´a, âhiret gününe inanır, kötülükten men eder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdir” (Âl-i İmrân 113).

Şu âyet, kıyâmu´lleyl´i, Allah´ın vaadettiği fazl´a, kurtuluşa ve üstünlüğe erecek “kamil mü´min´in tamamlayıcı vasıflarından biri olarak dikkatlerimize arzeder: “Müttakiler Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar bundan önce iyi davranan kimselerdi. Onlar geceleri az uyuyanlardı. Seher vaktinde bağışlanma dilerlerdi…” (Zâriyât 16-18).

2- Kur´ân-ı Kerîm, gece kıyâmından, yukarıdaki âyetlerde görüldüğü şekilde teşvikkâr bir üslûbla bahsetmekle kalmaz, onun âdâbıyla ilgili bazı teferruâtı da belirtir. Nitekim, Müzzemmil sûresinde bu meseleye, çok farklı zaman aralıklarında nâzil olmuş iki ayrı pasajda temas edilir. Her ikisinde de kıyâmu´lleyl´in ehemmiyeti ve müddeti üzerinde durulur.

Birinci vahiy, gece kalkmayı emreder ve “farz” telâkki edilecek bir kesinlik taşır. İkincisi, kıyâmu´lleyl´den akşam ve yatsı namazlarının anlaşılmasına bile imkân sağlayacak bir tahfif ve kolaylık getirir, yapamayacak durumda olanlar için istisna zikreder.

Birinci vahiy: “Ey örtünüp bürünen, gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce kalk ve ağır ağır Kur´ân oku. Doğrusu biz, sana taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı daha te´sirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır” (Müzzemmil 1-7).

Âyet-i kerîmenin icazı, kıyâmu´lleyl´in miktarı hususunda, âlimleri şu rakamlara ulaşmaya sevketmiştir:

1- Gece müddetinin yarısı,

2- Dörtte üçü,

3- Üçte ikisi,

4- Dörtte biri…

Bazı rivâyetlerin tasrihine göre, emri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bidâyette farz olarak anlar. Harfiyyen tatbik eder. Müslümanlardan bir kısmı da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´e uyar. Hatta, âyette ifade edilen zaman nisbetini koruyamama endişesiyle bütün gece “kıyâmu´lleyl” yapanlar olur. Öyle ki bir çoğunun ayakları ve bacakları şişer.

Sûrenin başında gelen bu emrin, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve diğer müslümanlar tarafından nasıl anlaşıldığını, tatbikatının nasıl yapıldığını açıklayan ve mes´ele üzerine başka teferruât getiren müteakip vahye nazar edelim:

“(Ey Muhammed), şüphesiz Rabbin biliyor ki, sen ve beraberinde bulunanlardan bir grup, gecenin üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri kalkıyorsunuz. Halbuki, geceyi ve gündüzü Allah takdir eder, (Allah) bildi ki, siz onu bundan öte başaramazsınız. Onun için size lütûf ile baktı. Bundan böyle, Kur´ân´dan ne kolay gelirse okuyun. Allah bildi ki, içinizden hastalar olacak, diğer bir kısımları Allah´ın fazlından bir kâr aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler. Diğer bir kısımları da Allah yolunda çarpışacaklar. O halde ondan ne kolay gelirse okuyun ve namazı kılın ve zekâtı verin..” (Müzzemmil 20).

Rivâyetler, buraya kadar bir kısmını kaydettiğimiz son âyetin, kıyâmu´lleyl´i emreden, sûrenin başındaki ilk âyetten -8 ayla 10 yıl arasında değişen bir müddetsonra geldiğini belirtirler. Burada gece kalkışıyla ilgili hafifletmeler ifâde edilmiştir. Ayrıca hastalar, cihada çıkanlar gibi bir kısım mazeret sahipleri “gece kalkışı”ndan muaf tutulmaktadır.

Âyetle ilgili olarak müfessirlerin ortaya koyduğu bazan ittifaklı, bazan ihtilaflı bir kısım teferruâta girmeksizin mevzûmuz açısından ehemmiyet arzeden birkaç nokta tesbit edebiliriz:

1- Kıyâmu´l-Leyl bidâyette, en azından Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) için kesin bir emir olmuştur. Bir grup müslüman da Hz. Peygamber´e uyarak “kesin emir” telâkki etmiş ve tatbik etmiştir.

2- Bu emir sonradan tamamen neshedilmemiş, fakat vücubtan nedb´e çevrilmiştir. Yani farz olmaktan çıkarılmış, nafile kılınmıştır, artık isteyen yapacaktır.

3- Kıyâmu´lleyl için ifade edilen faydalar şunlardır:

* Gece kalkışı daha tesirlidir.

* Gece okumak daha uygundur, gündüz fazla meşguliyet vardır.

* Gece kalkışı, ağır olan ertesi günkü vazifenin hakkıyla yürütülmesinde bir nevi hazırlık safhası olmaktadır.

4- Kur´ân-ı Kerim, her asra hitap ettiği için, bu emre en az mendup (ihtiyarî) mânasında, her müslüman muhatap olmaya devam etmektedir.

5- Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´ın sünnetine uymak dinin tatbikatında yüce bir mertebe olması yönüyle, bu mertebeyi elde etmek isteyen mü´minler için de kıyâmu´lleyl gerekmektedir.Zira, her hüşyâr (manevî uyanıklığa sahip) mü´minin en büyük ideali olan “Allah´ın muhabbet ve rızasını elde etmek” hedefi Cenâb-ı Hakk tarafından sünnete uymaya bağlanmıştır: “(Ey Resûlüm, inananlara şöyle) söyle: “Eğer sizler Allah´ı seviyorsanız bana uyun, tâ ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Âl-i İmrân 31).

6- Ciddî ve ağır bir vazife olan dinin neşri açısından kıyâmu´lleyl, kendisini din hizmetine adayanlar için ayrı bir ma´nâ taşımaktadır. Âyette görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) “taşıması ağır bir vahy”e, bir vazifeye hazırlanması maksadıyla gece kalkışına çağrılmıştır. Din hizmetini gaye edinenler bu şartı aynen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gibi yerine getirmeli, kendisini disipline etmeli, vazifesine hazırlanmalıdır.

7- Kıyâmu´lleyl esas itibariyle, namaz ve Kur´ân tilâveti ifade ederse de, başka meşguliyete ve hususan ilmî tetebbuya mâni değildir. Nitekim az ileride görüleceği üzere, eser bırakan büyük âlimlerimiz, gecelerini ibadetle birlikte ilmî müzâkere ve araştırmalarla geçirmişlerdir.

Şu halde, en azından müessir şekilde İslâm´a hizmet etmek isteyenler ve Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)´in sünetine uymak arzu edenler için ehemmiyetli bir “sünnet-i ilâhî”, “bir nedb-i Kur´ânî” olan kıyâmu´lleyl´in vakti ve müddeti hususunda biraz durmada fayda var:[1240]

KIYÂMU´L-LEYL´İN MÜDDETİ:

Gece kalkılacak müddetin yukarıda gecenin asgari dörtte biri, azâmi dörtte üçü olması gerektiğini belirtmiştik. Miktardaki bu büyük farklılık, temelde gece ve gündüz arasında mevsime veya üzerinde bulunulan coğrafî duruma bağlı olarak devamlı değişen uzunluk kısalıktan ileri gelir. Ferdin içinde bulunduğu içtimaî şartların değişikliği de göz önüne alınmış olmalıdır.

Kaba bir fikir verebilmek için ,belli bir yere göre, yılın en uzun gecesi ile en kısa gecesini alıp, verilen nisbetlere uygulayabiliriz: Azamî kalkış miktarını en uzun geceye, asgarî kalkış miktarını da en kısa geceye uygulayalım ve diyagramlarla şekle dökelim:

Yılın en uzun gecesi (İstanbul esas alındıkta) 21 Aralık´ta 13 saattir.[1241] Bunun dörtte üçü 9 saat 45 dakika yapar. Şu halde istirahat ve uykuya 3 saat 15 dakika kalmaktadır.

Yılın en kısa gecesi 21 Haziran´da 6 saat 39 dakikadır. Bunun dörtte biri 1 saat 40 dakika yapar. Bu durumda istirahat için gözüken miktar 5 saat 3 dakikadır (Bak: Şema 1-2)

Bulunulan yerin ekvatora veya kutuplara yakınlığı, gece ile gündüz arasındaki müddet farkını son derece değiştirir. Öyle ki, kutuplara yaklaştıkça fark büyüyerek bir hafta, bir ay, altı ay süren “gündüzler”e yer verir. Ayet-i kerimede gelen kıyâmu´lleyl ile ilgili miktarları, daha ziyade gece ile gündüz arasında çok büyük farklar bulunmayan bölgeler için düşünmek gerekecek. Dünyanın insanlarla meskun olan büyük kısmı böyledir. Hüküm ise daima ekseriyete göre verilir.

Kıyâmu´lleyl´den maksad: Gece kalkışı, öncelikle ibadet içindir. Yani namaz ve tilâvet-i Kur´ân. Nitekim kıyâm kelimesi Kur´ân´da bazı kereler namazı ifade etmek için kullanılmıştır (Bakara 238). Böye olunca, kıyâmu´lleyl gece namazı ma´nâsına da gelir.

Ancak, kıyâmu´lleyl´den yalnızca ibadet anlamamak gerekir. Nitekim, şu âyet secde ve kıyâmı beraber zikreder:

“Onlar gecelerini Rabbleri için secde ve kıyâmla geçirirler” (Furkân 64). Burada “secde” ile namaz ifade edildiğine göre, kıyâm kelimesinde daha başka bir ma´nâ arayabiliriz, mesela “uyanıklık” gibi. Öyle ise geceleyin kalkan kişi, namaz ve tilavetle birlikte ilmî tetebbuâtla da meşgul olacaktır. Nitekim Buhârî, bu hususa delâlet eden rivâyetlere dayanarak, geceleyin ilmî teâti üzerine iki bâb açmıştır.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh)´den gelen bir rivâyet, onun gecedeki ilmî müzakereyi “namaz” olarak isimlendirip ona tercih ettiğini görmekteyiz.

İbnu Hacer´in belirttiğine göre, bir kısım âlimler bu rivâyetlerden hareketle: “İlim için geceleyin uyanık kalmak, nafile namaz için uyanık kalma yerine geçer” hükmünü çıkarmışlardır.

Büyük âlimlerimiz gecelerini üçe ayırmışlardır:

1- İstirahat,

2- İbâdet,

3- Müzakere (ilmî çalışma).

Müzakere bölümüne daha çok yer verilen bu prensibin tatbikatıyla ilgili, ibretâmiz bir menkîbeyi hadis ilminin büyük şahsiyetlerinden olan Tâbiîn´e mensup Muhammed İbnu Şihâbu´z-Zührî´den kaydedeceğiz:

Zührî (v. 124/741), gündüzleyin hocalarından öğrendiği yeni hadisleri, gece eve döndüğü vakit câriyesine tekrar ederek müzakere ederdi. Bir gün her zamankinden daha geç eve dönen Zührî, câriyesini uyumuş bulur. Uyandırıp, yine de: “Bana falan rivâyet etti, o da falancadan dinlemiş, onun da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan dinlediğine göre şöyle buyurmuştur..” diye ezberden hadis okumaya başlayınca, gözlerini oğuşturan câriye: “Bu rivâyetten bana ne ” diyerek hoşnudsuzluk ifâde eder. Zührî şu cevabı verir: “Bilmiyorum, bu senin işine pek yaramaz. Ancak bu hadisi ben yeni işittim, bir kimseye okuyarak müzakere etmem gerek.”

İlmî tetebbuâtın umumiyetle gecenin son kısmında yani sabahtan önce olması da yapılan tavsiyeler arasındadır. “Zira denir, kişiye uyanıklık gecenin sonunda gelir. Çünkü o vakit, hizmetlerin ve ihsanların taksim vaktidir. Bir grubun nasibi az, bir grubun çoktur, bir grup da mahrumdur…”

Kıyâmu´lleyl ve Âile: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zaman mevzuunda ferde bir başka sorumluluk hatırlatmaktadır: Mü´min kişi, zaman meselesinde, ferdî planda problemini çözmekle yetinemez. Ailesini de bu hususta şuurlandırmalı, zamanla ilgili bir kısım alışkanlıkları onlara da aynen kazandırmalıdır. Bu meseleyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hadislerinde gece kalkışıyla ilgili olarak, Hz. Dâvud (aleyhisselâm) örnek vererek tesbit eder: “Allah´ın Peygamberi Dâvud (aleyhisselâm)´un, ailesini de kaldırdığı bir saati vardı. O saatte âilesini uyandırır ve şöyle dedi: “Ey Davud ailesi, kalkın ve namaz kılın. Zira bu saatte Allah, sihirbaz ve (cahiliye küfrü üzerine olduğu halde) öşür alan kimselerin duası hariç, bütün duaları kabul eder.”

Resûlullah´ın da ramazanın son on gününde, âilesini geceleyin kaldırdığını, Hz. Âişe rivâyet etmektedir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) âileden bilhassa karı veya kocanın kalkması durumunda, diğerlerini de kıyâmu´lleyl´e alıştırmaya teşvik eder: “Allah şu kişiye rahmetini bol kılsın: Geceleyin kalkar, namazını kılar, sonra da karısını uyandırır, o da namazını kılar. Şâyet kadın kalkmazsa yüzüne su serper. Allah şu kadına da rahmet etsin; geceleyin kalkar, namaz kılar. Sonra kocasını uyandırır. O da namaz kılar. Şâyet kalkmaktan imtina ederse yüzüne su serper (ve bu sûretle kaldırır.)”

Rivâyetlerden aile ferdleri arasındaki gece kaldırma işinin karıkoca arasında sınırlanmaması gerektiğini anlamaktayız. Zira Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), damadı olan Hz. Ali (radıyallâhu anh)´nin kapısını geceleyin çalarak onu ve kızı Fâtıma´yı uyandırarak namaz kılmalarını emretmiştir.

Burada şu noktayı da açıklamamız gereklidir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´in âilesini kıyâmu´lleyl için uyandırması, her gece yaptığı mûtad bir prensibi değildir. Hadiseyi rivâyet eden Hz. Âişe, bunun ramazan ayının son on gününde olduğunu belirtir.Keza kızı Fâtıma ve damadı Hz. Ali´yi kaldırması da öyle. Rivâyet mûtad bir prensibi ifade etmiyor. Keza bir keresinde yanında geceleyen İbnu Abbas´ın müşâhedeleri de bunu te´yîd etmektedir.Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisi kalkıyor, fakat âilesini uyandırmıyor.

Gece Üzerinde Niçin Israr Buraya kadar kaydedilen nâsslardan iki husus bilhassa dikkatimizi çekmektedir:

1- “Gece” ile ilgili âyetler “gündüz” ile ilgili âyetlerden sayıca daha çok (leyl = gece kelimesi 92, nehâr = gündüz kelimesi 57 adet).

2- Kıyâmu´lleyl ile, yani gecenin değerlendirilmesiyle alakalı ilâhî emir Hz. Peygamber´e peygamberliğin ilk yıllarında geliyor. Yani gecenin tanzimi üzerine gelen ve dötte üç miktarına varıncaya kadar büyük bir bölümünün uyanık geçirilmesini emreden Müzzemmil sûresi, geliş (nüzûl) sırası itibariyle 3. sırada yer almaktadır. Demek ki, ilk ilâhî emirlerden biri gecenin değerlendirilmesi ve tanzimi olmuştur. Halbuki gündüz vaktinin tanzimini böylesine teferruâtla ele alan bir âyet hiçbir zaman nâzil olmamıştır.

Bu durumu, gecenin beşerî hayattaki ehemmiyetiyle izah edebiliriz. Gerek başarıda ve gerekse başarısızlıkta olsun, insana hayatı boyunca derin ve kesin te´sir icrâ eden hususlardan biri, gece hayatıdır. Gece, insan hayatının yarısını teşkil ettiği halde, ihmal edilme, gafletle geçirilme tehlikesine maruzdur. Şu halde, ikaz ve uyarıların, ciddi dikkat çekmelerin bu hususta daha çok olması gerekmektedir. Kur´ân bunu yapmıştır.

İlâhî emirle geceyi tanzim edip değerlendirecek olan insan, gündüz vaktini de azami şekilde değerlendirecek demektir. Zira gece mes´elesinde muvaffakiyet bir azim, gayret ve irade işidir, şuur işidir.

Zor olanı halleden, kolay olanda takılır mı Geceyi ihyâ eden, gündüzü öldürür mü Bu hikmete binaen, daha peygamberliğin başında Cenâb-ı Hakk, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a zamanı iyi kullanma dersini vermek için kıyâmu´lleyl´i emretmiştir.

Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)´in mûcizevi başarısında, gecenin değerlendirilmesi olan kıyamu´lleyl´in mühim payını görmemek mümkün mü

Gerek uhrevî kurtuluşunu ve gerekse İslâm´ın tekrar teâlisini gaye edinenlerin, rahmet-i Rahman´ın celb ve tecellisinde böylesine müessir bir vasıtayı şevkle tutmaları, kıyâmu´lleyl kapısından vecdle girmeleri gerekmez mi [1242]

Share.

About Author

Leave A Reply