Ölüm

0

ÖLÜM BÖLÜMÜ
(Bu bölüm üç babtır)
BİRİNCİ BAB
RESULULLAH´IN VEFATI
RESULULLAH´IN HASTALANMASI VE ÖLMESİ
ALEYHİSSALATU VESSELAM´IN YIKANMASI VE KEFENLENMESİ
İKİNCİ BAB
ÖLÜM VE ÖLÜMLE İLGİLİ HUSUSLAR
BİRİNCİ FASIL
ÖLÜMÜN BAŞLANGICI VE GELİŞİ
İKİNCİ FASIL
AGLAMA VE MATEM CEVAZI
YASAKLANMASI
ÜÇÜNCÜ FASIL
GASİL VE KEFEN
DÖRDÜNCÜ FASIL
CENAZENİN TEŞYİİ VE TAŞINMASI
BU İŞLERDE ÇABUKLUK
BEŞİNCİ FASIL
DEFİN VE DEFİN ŞEKLİ
ŞEHİDİN DEFNİ
DEFİNDE ACELE
CENAZENİN NAKLİ
ALTINCI FASIL
KABİRLERİ ZİYARET
KABİR ZİYARETİNİN YASAKLANMASI
KABİR ZİYARETİNİN CEVAZI
ZİYARETÇİ NE DEMELİDİR
KABİR ÜZERİNE OTURMA
YEDİNCİ FASIL
TAZİYE
ÜÇÜNCÜ BAB
ÖLÜMDEN SONRASI
KABİR AZABI
MÜNKER VE NEKİRİN SUALİ

UMUMÎ AÇIKLAMA

Ölüm, insan hayatının en mühim hadisesidir. Kulluk ve imtihan için yaratılmış olan insanoğlunun imtihan müddetinin sona ermesi ölümle noktalanır. İnsanoğlu dünya hayatında yaşadıklarının ve yaptıklarının karşılığını görmeye başlar. Ölüm, gerçekleri görmek üzere, imtihan uykusundan gerçek uyanıştır.

Ölüm, tesadüfî bir hâdise, bir yok oluş değildir. Ayet-i kerime, onun da tıpkı hayat gibi, bir yaratılış, İlahî irade ve takdirle vukua gelen bir hâdise olduğunu belirtir (Mülk suresi 2. ayet)

Ölüm zahiren hoş olmasa da, yakınlarına bir acı, bir ağlama vesilesi olsa da hayat çarkının dönmesi, bu küçücük dünyadan ebed âlemine daha çok mahsulatın gitmesi için zaruri olan devr-i daimin gerçeğidir, bir rahmettir. Ortalama elli-altmış yıllık bir ömür, ebedî hayatın kazanılmasında yeterli bir müddettir. O kazanç hasıl olduktan, insan imtihanını verdikten sonra esasen daha fazla yaşamanın manası da kalmıyor. Yeni gelenlere yer açılması için gitmek, ölmek gerekiyor.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ölümün tefekkür edilmesini, sıkça hatırlanmasını tavsiye eder. Ta ki ibret alınsın ve dünyaya olan boş ve fani hevesler kırılsın. [1]

BİRİNCİ BAB

RESULULLAH (A.S.M.)´IN VEFATI

* ALEYHİSSALATU VESSELAM´IN HASTALANMASI VE ÖLMESİ

ـ5401 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ النَّبِيُّ #: يَقُولُ في مَرَضِهِ الّذِى مَاتَ فيهِ: يَا عَائشةُ، مَا أزَالُ أجِدُ ألَمَ الطَّعَامِ الّذِي أكَلْتُ بِخَيْبَرَ، وهذَا أوَانُ وَجَدْتُ انْقِطَاعَ أبْهَرِيَّ مِنْ ذلِكَ السُّمِّ[. أخرجه الترمذي .

1. (5401)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendisini ölüme götüren hastalığa yakalandığı zaman derdi ki:

“Ey Aişe! Ben Hayber´de yediğim (zehirli) yemeğin elemini hep hissediyordum. İşte şimdi kalp damarımın kesildiğini hissettiğim anlar geldi.” [Buhârî, Megazî 83.][2]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, Buhârî´nin muallaklarından biridir, başka kaynaklarda senetli olarak gelmiştir. Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ölüm hastalığında, Hayber´in fethi sırasında yemiş bulunduğu zehirli etin tesirini göstermektedir. Hatta bu durumu gözönüne alan bazı alimler, Aleyhissalâtu vesselâm´ın şehid olarak vefat ettiğini belirtir.

Hadiste geçen ve kalp damarı diye tercüme ettiğimiz ebher, kalbe bağlı anadamardır. İbnu´l-Esir, bununla ilgili farklı yorumlar kaydeder. Birine göre ebher, baştan çıkıp ayağa kadar uzanan bir ana damardır. Şerayin denen tali damarlar ona birleşirler. Bunun baştaki kısmına ne´me denir, boğazdaki adı verid (şahdamarı)dır. Bunun göğüsteki adı ebherdir. Sırta tekabül eden kısmına vetin denir. Kalp bu kısma bağlıdır. Uyluktaki uzantısı nesa, bacaktaki uzantısı sâfin adını alır. Bu damarın kopması ölüm demektir. Arapça´da ölüm için kullanılan ınkıta´ul-ebher Kamus´ta dilimizdeki ödü kopma tabiriyle karşılanmıştır. Ancak ödü kopmak bizde çok korkma yerine kullanılır. Tercümenin isabetliliği su götürür.

Resulullah´a Hayber´de Yahudiler tarafından zehirli koyun yedirilmesiyle ilgili haberin teferruatı daha önce geçtiği için burada tekrar etmeyeceğiz.[3]

ـ5402 ـ2ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا ثَقُلَ النَّبِيُّ # وَاشْتَدَّ بِهِ وَجَعُهُ اسْتَأذَنَ أزْوَاجَهُ أنْ يُمَرَّضَ فِي بَيْتِي فَأذِنَّ لَهُ، فَخَرَجَ بَيْنَ رَجُلَيْنِ أحَدُهُمَا الْعَبَّاسُ بْنِ عَبْدِالْمُطَّلِبِ وَرَجُلٌ آخَرُ تَخُلُّ رِجَْهُ فِي ا‘رْضِ. فَلَمَّا دَخَلَ بَيْتِي وَاشْتَدَّ وَجَعُهُ. قَالَ: أهْرِيقُوا عَليِّ مِنْ سَبْعِ قِرَبٍ لَمْ تُحْلَلْ أوْكِيَتُهُنَّ لَعَلِّي أعْهَدُ الى النَّاسِ، فَأجْلَسْنَاهُ في مِخْضَبٍ لحَفْصَةَ. ثُمَّ طَفِقْنَا نَصُبُّ عَلَيْهِ الْمَاءَ مِنْ تِلْكَ الْقِرَبِ، حَتّى طَفِقَ يُشِيرُ إلَيْنَا أنْ قَدْ فَعَلْتُنَّ. ثُمَّ خَرَجَ الى النَّاسِ فَصَلّى بِهِمْ وَخَطَبَهُمْ[. أخرجه الشيخان .

2. (5402)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hastalığı ağırlaşıp, ağrıları artınca, benim odamda tedavi edilmesi için diğer zevcelerinden müsaade istedi. Onlar kendisine izin verdiler. İki kişinin arasında çıktı. Bunlardan biri amcası Abbas İbnu Abdilmuttalib idi, bir başkası daha vardı. Ayakları yerde sürünüyordu. Odama girince ızdırabı daha da arttı.

“Ağızlarındaki bağları açılmamış yedi kırbadan üzerime su dökün, belki (iyileşir), insanlara bir vasiyette bulunurum!” buyurdular. Hz. Hafsa´ya ait bir leğene oturttuk. Sonra bu kırbalardan üzerine su dökmeye başladık. (Bir müddet sonra) “yeterince döktünüz” diye işaret edinceye kadar dökmeye devam ettik. Sonra (iyileşerek) halka çıkıp namaz kıldırdı ve bir hitabede bulundu.”[4]

ـ5403 ـ3ـ ولَهما في روايةٍ عُبَيْدُ اللّهِ بن عبداللّهِ قَالَ: ]دَخَلْتُ عَلى عَائِشةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها. فَقُلْتُ لَهَا: أَ تُحَدِّثِينِى عَنْ مَرَضِ رَسُولِ اللّهِ #؟ قَالَتْ: بَلى ثَقُلَ النَّبِيُّ #، فقَالَ: أصَلّى النَّاسُ؟ قُلْنَا: َ، هُمْ يَنْتَظُرونَكَ يَا رَسولَ اللّهِ.

قَالَ: ضَعُوا لي مَاءً في الْمِخْضَبِ. قَالَتْ: فَفَعَلْنَا، فَاغْتَسَلَ، ثُمَّ ذهََبَ لِيَنُوءَ فَأُغْمِيَ عَلَيْهِ. ثُمَّ أفَاقَ. فقَالَ: أصَلِّى الْنَّاسُ؟ قُلْنَا: َ، هُمْ يَنْتَظُرونَكَ يَا رَسُولَ اللّهِ. قَالَ: ضَعُوا لِى مَاءً فِي الْمِخْضَبِ قَالَتْ: فَفَعَلْنَا فَاغْتَسَلَ ثُمَّ ذَهَبَ لِيَنُوءَ فَأُغْمِىَ عََلَيْهِ، ثُمَّ أفَاقَ فَقَالَ: أصَلّى الْنَّاسُ؟ قُلْنَا: َ، هُمْ يَنْتَظُروُنَكَ يَا رَسُولَ اللّهِ. قَالَ ضَعُوا لِى مَاءً فِي الْمِخْضَبِ، فَاغْتَسَلَ ثُمَّ ذَهَبَ لِيَنُوءَ فأُغْمِىَ عَلَيْهِ، ثُمَّ أفَاقَ. فقَال: أصَلّى النَّاسُ؟ قُلْنَا: َ هُمْ يَنْتَظُرونَكَ يَا رَسولَ اللّهِ قَالَتْ: والنَّاسُ عُكُوفٌ في الْمَسْجِدِ يَنْتَظُرونَ رَسُولَ اللّهِ # لِصََةِ الْعِشَاءِ اŒخِرَةِ. قَالَتْ: فَأرْسَلَ رَسُولُ اللّهِ # الَى أبِي بَكْرٍ أنْ يُصَلِّيَ بِالنَّاسِ، فَأتَاهُ الرَّسُولُ فقَالَ: إنَّ رَسُولَ اللّهِ # يَأمُرُكَ أنْ تُصَلِّيَ بِالنَّاسِ. فقَالَ أبُو بَكْرٍ، وَكانَ رَجًُ رَقِيقاً: يَا عُمَرُ صَلِّ بِالنَّاسِ. قَالَتْ: فقَالَ عُمَرُ: أنْتَ أحَقُّ بِذلِكَ. قَالَتْ: فَصَلَّى بِهِمْ أبُو بَكْرٍ تِلْكَ ا‘يَام. ثُمَّ إنَّ رَسُولَ اللّهِ # وَجدَ مِنْ نَفْسِهِ خِفَّةً، فَخَرَجَ بَيْنَ رَجُلَيْنِ أحَدُهُمَا الْعَبَّاسُ لِصََةِ الظُّهْرِ، وَأبُو بَكْرٍ يُصَلِّي بِالنَّاسِ. فَلَمَّا رَآهُ أبُو بَكْرٍ ذَهَبَ لِيَتَأخَّرَ. فَأوْمَأ إلَيْهِ النَّبِىُّ # أنْ َ يَتَأخَّرَ؛ وَقَالَ لَهُمَا: أجْلِسَانِى الى جَنْبِهِ، فأجْلَسَاهُ الى جَنْبِ أبِى بَكْرٍ، فَكَانَ أبُو بَكْرٍ يُصَلِّى وَهُوَ يَأتَمَّ بِصََةِ النّبِيِّ #، والنَّاسُ يَأتَمُّونَ بِصََةِ أبِى بَكْرٍ وَالنَّبِيُّ # قَاعِدٌ. قَالَ عُبَيْدُ اللّهِ: دَخَلْتُ عَلَى عَبْدِاللّهِ بْنِ عَبَّاسٍ فَقُلْتُ: أَ أعْرِضُ عَلَيْكَ مَا حَدَّثَتْنِي عَائِشَةُ عَنْ مَرَضِ رَسُولِ اللّه #؟ قَالَ: هَاتِ! فَعَرَضْتُ حَدِيثَهَا عَليْهِ؛ فَمَا أنْكَرَ مِنْهُ شَيْئاً، غَيْرَ أنَّهُ قَالَ: أسَمَّتْ لَكَ الرَّجُلَ الّذِى كَانَ مَعَ الْعَبَّاسِ؟ قُلْتُ: َ. قَالَ: هُوَ عَلِيُّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه[.

3. (5403)- Yine Sahiheyn´de Ubeydullah İbnu Abdillah´tan gelen bir rivayette Ubeydullah der ki: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin yanına girdim. Ona:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hastalığından bana anlatmaz mısın ” dedim. Anlatmaya başladı: “Elbette! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ağırlaştı ve: “Halk namazını kıldı mı ” diye sordu. Biz: “Hayır! Ey Allah´ın Resulü, onlar sizi bekliyorlar!” dedik.

“Leğene benim için su koyun!” emrettiler. Hz. Aişe der ki: “Hemen dediğini yaptık, o da yıkandı. Sonra kalkmaya çalıştı, fakat üzerine baygınlık çöktü. Sonra kendine geldi ve tekrar:

“Cemaat namaz kıldı mı ” diye sordu. “Hayır! dedik, onlar sizi bekliyorlar ey Allah´ın Resulü!” Tekrar:

“Benim için leğene su koyun!” emretti. Hz. Aişe der ki:

“Dediğini yaptık, yıkandı. Sonra tekrar kalkmak istedi. Yine üzerine baygınlık çöktü. Sonra ayılınca:

“İnsanlar namaz kıldı mı ” diye sordu.

“Hayır! dedik, onlar sizi bekliyorlar, ey Allah´ın Resulü!” Aleyhissalâtu vesselâm: “Benim için leğene su koyun!” dedi ve yıkandı. Sonra kalkmaya yeltendi, yine üzerine baygınlık çöktü, sonra ayıldı.

“Halk namazı kıldı mı ” diye sordu.

“Hayır, onlar sizi bekliyorlar ey Allah´ın Resulü!” dedik. Hz. Aişe der ki:

“Halk mescide çekilmiş, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı yatsı namazı için bekliyorlardı.

Hz. Aişe der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ebu Bekr´e adam göndererek halka namaz kıldırmasını söyledi. Elçi gelerek ona:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) halka namaz kıldırmanı emrediyor!” dedi. İnce duygulu bir kimse olan Ebu Bekr (radıyallahu anh):

“Ey Ömer, halka namazı sen kıldır!” dedi. Hz. Aişe´nin anlattığına göre, Hz. Ömer:

“Buna sen daha ziyade hak sahibisin (ehaksın)!” cevabında bulundu. Aişe der ki: “O günlerde namazı Ebu Bekr (radıyallahu anh) kıldırdı. Bilahare Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), kendinde bir hafiflik hissetti. Biri Abbas olmak üzere iki kişinin arasında, öğle namazı için çıktı. O sırada namazı halka Ebu Bekr kıldırıyordu. Ebu Bekr, Resulullah´ın geldiğini görünce, geri çekilmek istedi. Aleyhissalâtu vesselâm geri çekilme diye işaret buyurdu. Kendisini getirenlere: “Beni yanına oturtun!” dedi. Onlar da Hz. Ebu Bekr´in yanına oturttular. Hz. Ebu Bekr, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın namazına uyarak namaz kılıyordu. Halk da Hz. Ebu Bekr´in namazına uyarak namazını kılıyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) oturmuş vaziyette idi.”

Ubeydullah der ki: “Abdullah İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´ın yanına girdim ve:

“Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin Aleyhissalâtu vesselâm´ın hastalığı ile ilgili olarak anlattığını size anlatayım mı ” dedim. Bana: “Haydi anlat!” dedi. Ben de bu hususta anlattığını naklettim. Söylediklerimden hiçbir noktayı reddetmedi. Sadece:

“(Resulullah´ı mescide) Abbas´la birlikte taşıyan ikinci şahsın ismini verdi mi ” diye sordu. Ben: “Hayır söylemedi” deyince: “O, Ali (radıyallahu anh) idi” dedi.”[5]

ـ5404 ـ4ـ وزاد البُخارى في روايةٍ: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَسْألُ في مَرَضِهِ يَقُولُ: أيْنَ أنَا غَداً؟ أيْنَ أنَا غَداً؟ يُرِيدُ يَوْمَ عَائِشَةَ. فَأذِنَ لَهُ أزْوَاجُهُ أنْ يَكُونَ حَيْثُ شَاءَ. قَالَتْ: فَمَاتَ في بَيْتِي وفي يَومِي الّذِي كَانَ يَدُورُ عَليّ فيهِ. ثُمَّ قَبَضَهُ اللّهُ، وإنَّ رَأسَهُ لَبَيْنَ سَحْرِي وَنَحْرِي، وَخَالَطَ رِيقُهُ رِيقِي. دَخَلَ عَبْدُالرَّحْمنِ بْنُ أبِى بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما، وَمَعَهُ سِواكٌ يَسْتَنُّ بِهِ فَنَظَرَ إلَيْهِ رَسُولُ اللّهِ # فَقُلْتُ: أعْطِنِي هذَا السِّواكَ فأعْطَانِيهِ، فَقَضَمْتُهُ ثُمَّ مَضَغْتُهُ، فأعْطَيْتُهُ رَسُولَ اللّه # فاسْتَنَّ بِهِ وَهُوَ مُسْتَنِدٌ الى صَدْرِي[.»السَّحْرُ« الرئة، وأرادت أنه مات عندها في حضنها.و»الْفَصْمُ« بالفاء والصاد المهملة: الكسر من غير إبانة، وبالقاف والضاد والمعجمة: الكسر مع ا“بانة.

4. (5404)- Bir rivayette Buhârî şu ziyadede bulundu: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) hastalığı sırasında: “Ben, yarın neredeyim Ben, yarın neredeyim ” diye sorarak Hz. Aişe´nin yanında kalacağı günü öğrenmek istedi. Zevceleri, dilediği yerde kalma izni verdiler.”

Hz. Aişe der ki: “Aleyhissalâtu vesselâm, benim hücremde ve normal olarak bana uğramakta olduğu günde vefat ettiler. Ayrıca Aziz ve Celil olan Allah onun ruh-u şeriflerini kabzettiği vakit, mübarek başları ciğerimle boğazım arasında (göğsümde) (yaslanmış vaziyette) idi. Tükrüğü de tükrüğüme karışmıştı. Aleyhissalâtu vesselâm´ın hastalığı sırasında birara, kardeşim) Abdurrahman İbnu Ebi Bekr (radıyallahu anhümâ) içeri girdi, elinde bir misvak vardı, dişlerini misvaklıyordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) o misvağa baktı.

“Ver o misvağı bana!” dedim. O da verdi. Dişlerimle kemirip yonttum ve ucunu geverek (yumuşatıp) Aleyhissalâtu vesselâm´a uzattım. Resulullah, başı göğsüme yaslı vaziyette onunla dişlerini misvakladı.” [Buhârî, Megazî 83, Vudu 45, Ezan 39, 46, 47, 51, 67, 68, 70, Hibe 14, Humus 4, Enbiya 19, Tıbb 21, İ´tisam 5; Müslim, Salat 90, (418); Tirmizî, Cenaiz 8, (978, 979); Nesâî, Cenaiz 6, (4, 6, 7).][6]

ـ5405 ـ5ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ النَّبِىُّ # يَقُولُ وَهُوَ صَحِيحٌ لَنْ يُقْبَضَ نَبىٌّ حَتّى يَرَى مَقْعَدَهُ مِنَ الْجَنَّةِ، ثُمَّ يُحَيَّا أوْ يُخَيَّرُ. فَلَمَّا نُزِلَ بِهِ، وَرَأيْتُهُ عَلى فَخِذِي غُشِيَ عَلَيْهِ، ثُمَّ أفَاقَ فَأشْخَصَ بَصَرَهُ الى سَقْفِ الْبَيْتِ، ثُمَّ قَالَ: اللَّهُمَّ في الرَّفيقِ ا‘عْلى. قُلْتُ: إذَنْ َ يَخْتَارُنَا، وَعَرفْتُ أنَّهُ الْحَدِيثَ الّذِي كَانَ يُحَدِّثُنَا بِهِ وَهُوَ صَحِيحٌ، فَكَانَتْ تِلْكَ آخِرَ كَلِمَةٍ تَكَلَّمَ بِهَا: اللّهُمَّ في الرَّفِيقِ ا‘عْلَى[. أخرجه الثثة والترمذي.»الرَّفِيقُ ا‘عْلى« هم النبيون الذين يسكنون أع العليين .

5. (5405)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), sıhhati yerinde iken şöyle diyordu:

“Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmeden kabzedilmez. Bundan sonra hayatı devam ettirilir veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.”

Aleyhissalâtu vesselâm hastalandığı zaman O´nu, (başı) dizimin üstünde baygın vaziyette gördüm. Bir ara kendine geldi. Gözlerini evin tavanına dikti ve sonra: “Ey Allahım Refik-i A´la´da (bulunmayı tercih ederim)” dedi. Bu sözü işitince ben (kendi kendime): “Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor” dedim. Bunun, sıhhatli iken bize söylediği şu hadis olduğunu anladım: [“Hiçbir peygamber cennetteki makamını görmeden kabzedilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.”]

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın telaffuz ettiği son söz: “Allahım, Refik-i A´la´da” cümlesi oldu.” (Refik-i A´la: Cennetin en yüksek makamında bulunan peygamberler cemaatidir). [Buhârî, Megazî 83, 84, Tefsir, Nisa 13, Marda 19, Da´avat 29, Rikak 41; Müslim, Fezail 87, (2444); Muvatta, Cenaiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da´avat 77, (3490).][7]

ـ5406 ـ6ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]لَمَّا حُضِرَ النَّبِيُّ # وفي الْبَيْتِ رِجَالٌ، فيهِمْ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه. قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: هَلُمُّوا أكْتُبْ لَكُمْ كِتَاباً لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُ. قَالَ عُمَرُ: إنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَدْ غَلَبَهُ الْوَجَعُ، وَعِنْدَكُمُ الْقَرآنُ، حَسْبُكُمْ كِتَابُ اللّهِ. فَاخْتَلَفَ أهْلُ الْبَيْتِ. فَمِنْهُمْ مَنْ يِقُولُ: قَرِّبُوا يَكْتُبُ لَكُمْ رَسُولُ اللّهِ #، وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ مَا قَالَ عُمَرُ. فَلَمَّا أكْثَرُوا اللَّغط وَا“خْتَِفَ. قَالَ #: قُومُوا عَنِّى وََ يَنْبَغِي عِنْدي التَّنَازُعُ، فَخَرَجَ ابْنَ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما وَهُوَ يَقُولُ: إنَّ الرَّزِيَّةَ كُلَّ الرَّزِيَّةِ مَا حَالَ بَيْنَ رَسُولِ اللّهِ # وَبَيْنَ كِتَابِهِ[. أخرجه الشيخان.»الرَّزِيَّةُ« المصيبة .

6. (5406)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu´l-Hattab (radıyallahu anh) idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

“Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalalete düşmeyin!” buyurdular. Hz. Ömer:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur´an var, Allah´ın kitabı sizlere yeterlidir” dedi. Oradakiler aralarında ihtilafa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de Hz. Ömer (radıyallahu anh)´in sözünü tekrar ediyordu.

Gürültü ve ihtilaf artınca, (aleyhissalâtu vesselâm):

“Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa caiz değildir!” buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ): “En büyük musibet, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!” diyerek çıktı.” [Buharî, Megazî 83, İlm 39, Cihad 176, Cizye 6, İtisam 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).][8]

ـ5407 ـ7ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَمَّا حُضِرَ النَّبِىُّ # جَعَلَ يَتَغَشَّاهُ الْكَرْبُ. فقَالَتْ فَاطِمَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها: وَاكَرْبَ أبَاهُ. فَقَالَ لَهَا: لَيْسَ عَلى أبيكِ كَرْبٌ بعْدَ الْيَوْمِ. فَلَمَّا مَاتَ قَالَتْ: يَا أبَتَاهُ، أجَابَ رَبَّا دَعَاهُ. يَا أبَتَاهُ، مَنْ جَنَّةُ الْفِرْدَوْسِ مَأوَاهُ يَا أبَتَاهُ، إلى جِبْرِيلَ نَنْعَاهُ. فَلَمَّا دُفِنَ، قَالَتْ: يَا أنَسُ كَيْفَ طَابَتْ أنْفُسُكُمْ أنْ تَحْثُوا عَلى رَسُولِ اللّهِ # التّرَابَ[. أخرجه البخاري والنسائي .

7. (5407)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) muhtazar olduğu (ölüm anlarına geldiği) zaman, sık sık ızdıraplar bürümeye başladı. Kerimeleri Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ): “Vay babacığım, ne ızdırab çekiyor!” diye yakınmaya başadı. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Bugünden sonra baban ızdırab çekmeyecek!” buyur(arak onu teselli etmek iste)di. Aleyhissalâtu vesselâm ölünce, Hz. Fatıma:

“Vay babacığım! Rabbi, duasına icabet etti! Vay babacığım, gideceği yer Firdevs cennetidir! Vay babacığım, ölümünü Cibril´e haber verdik” diye yas etti. Aleyhissalâtu vesselâm gömülünce de:

“Ey Enes! Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl razı oldu ” diyerek ızdırabının azametini dile getirdi.” [Buhârî, Megazi 83, Nesai, Cenaiz 13, (4, 13); İbnu Mace, Cenaiz 65, (1629).] [9]

ـ5408 ـ8ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]مَرَّ الْعَبَّاسُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه بِمَجْلِسٍ فيهِ قَوْمٌ مِنَ ا‘نْصَارِ يَبْكُونَ حِينَ اشْتَدَّ بِرَسُولِ اللّهِ # وَجَعُهُ. فَقَالَ: مَا يُبْكِيكُمْ؟ قَالُوا: ذَكَرْنَا مَجْلِسَنَا مِنْ رَسُولِ اللّهِ #. فَدَخَلَ الْعَبَّاسُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه على رَسُولِ اللّهِ # فَأخْبَرَهُ فَعَصَبَ رَسُولُ اللّهِ # رَأسَهُ بِعِصَابَهِ دَسْمَاءَ، أوْ قَالَ بِحَاشِيَةِ بُرْدٍ وَخَرَجَ فَصَعِدَ الْمِنْبَرَ، وَخَطَبَ النّاسَ، وَأثْنَى عَلى ا‘نْصَارِ خَيْراً، وَأوْصَى بِهِمْ. فقَالَ: إنَّ اللّهَ خَيّرَ عَبْداً بَيْنَ الدُّنْيَا وَبَيْنَ مَا عِنْدَهُ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَهُ[. أخرجه الترمذي.»الدسمة« لون بين الغبرة والسواد .

8. (5408)- Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “(Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın amcası) Hz. Abbas (radıyallahu anh), bir cemaate uğradı. Aralarında Ensar´dan bir grup vardı. Resulullah´ın ızdırabı arttığı için ağlıyorlardı. Onlara: “Niye ağlıyorsunuz ” diye sordu.

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la beraberliklerimizi hatırladık” dediler. Bunun üzerine Abbas (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına girdi (ve Ensar´ın ağlamakta olduğunu) ona haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm hemen başına boz renkli bir sargı sardı -veya “bir bürdenin kenarını” demişti- ve hücreden çıkıp minbere geçti. Halka hitap etti. Ensarı hayırla yadetti ve onlara iyi muamele edilmesini vasiyet etti. İlaveten dedi ki:

“Allah bir kulunu dünya ile yanındaki arasında muhayyer bıraktı, o da Allah´ın yanındakini seçti.” Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı ve: “Ey Allah´ın Resulü! Annelerimiz, babalarımız sana feda olsunlar!” dedi. Biz de “Bu ihtiyar adama da ne oluyor ki, Resulullah´ın: “Allah bir kulunu dünya ile yanındaki arasında muhayyer bıraktı, kul da Allah´ın yanındakini tercih etti” sözü üzerine ağlıyor” dedik. Meğer burada muhayyer bırakılan Resulullah´mış. Bunu en iyi bilenimiz de Ebu Bekr (radıyallahu anh) imiş.” [Buhârî, Salat 80, Fezail 3.] [10]

AÇIKLAMA:

Kaydedilen sekiz hadis, bize Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın hastalanmasından ve vefatından bahsetmektedir. Aleyhissalâtu vesselâm´ın, dünyamıza veda hazırlığı ve vedası olan bu son demini yani hastalanmasından vefat anına kadar geçen zamanını, kitabımızda yer alan hadislerde temas edilmeyen bazı teferruatı da ilave ederek bir bütün halinde anlatmak isteriz:

Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) Medine´ye hicretinin on birinci yılında, Safer ayının on sekizinci çarşamba gününü on dokuzuncu perşembeye bağlayan gece, Medine´nin dışına çıkarak, gece karanlığında Baki´ mezarlığını ziyaret etti. Mezarlıkta yatan ehl-i kubûra selam verdi. Onlar için istiğfar edip Allah´tan mağfiret diledi. Sözlerini: “İnşaallah, yakında biz de sizin aranızda olacağız” diyerek tamamladı ve oradan ayrıldı. Sanki dirilerle vedalaştığı gibi ölülerle de vedalaşmıştı. Doğru, ailelerinden Meymûne radıyallahu anhâ´nın yanına geldi.

Eve geldiği zaman, ahvalinde bir değişiklik hissetti. Bu hastalığının ilk belirtisi idi. Fahr-i Âlem (aleyhissalâtu vesselâm), kendisini ölüme götürecek hummaya yakalanmıştı. Artık humma nöbetleri başlayacak ve kısa aralıklarla gelmeye devam edecektir.

Hastalığın başladığı bu ilk sıralarda Yâr-ı Gâr-ı olan, Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh: “Ey Allah´ın Resûlü, müsaade ederseniz, iyileşinceye kadar size hizmet edeyim” der. Bu talebe Aleyhissalâtu vesselam: “Ey Ebu Bekr, Ehl-i Beytim bugünlerde bana hizmet ederlerse ızdırapları artar, Allah Teâla hazretleri sana ecrini versin” şeklinde cevap verdi ve kabul etmedi.

Hastalığının ilk beş gününü, her zaman yaptığı gibi, sırayla hanımlarının yanında geçirdi. Pazartesi günü hastalığı ağırlaşıp ağrısı şiddetlenince, vahy-i İlahî kendisiyle beraber olduğu zamanlarda gelmiş olan Hz. Aişe radıyallahu anhâ´nın hücresinde kalmak için diğer hanımlarından izin istedi. Bu izni açıktan talep etse, onların kırılabileceğini bildiği için, dolaylı ve imalı bir şekilde ihsas etti: “Yarın nerede kalacağım, kimin yanında olacağım ” diye arada sırada sordu.

Aileleri, Efendimiz´in arzusunu anlamışlardı. Hz. Aişe´nin hücresinde kalmasına müsaade ettiler: “Nerede isterseniz orada kalın!” dediler.

Hummanın tesiriyle, Aleyhissalâtu vesselâm zayıflamıştı, dermandan düşmüştü. Hz. Ali ile Hz. Abbâs radıyallahu anhümâ´nın kolları arasında, Hz. Aişe radıyallahu anhâ´nın odasına getirildi. Vefatına kadar da hep burada kaldı. Bu esnada sıhhati ve gücü elverdiği müddetçe mescide gidip, namazları kıldırdı. Böylece ölümünden üç gün öncesine kadar namazları vakti vaktine mescidde bizzat kıldırdı. Son kıldırdığı namaz, perşembe gününün akşam namazı oldu. Bu esnada başı çok ağrıdığı için başına bir mendil bağlayarak namaz kıldırmıştı. Namazda da Mürselât sûresini okudu.

Namazdan sonra, yine Hz. Aişe´nin odasına döndü. Tâkati iyice azalıyordu. Öyle ki cemaate imamlık edemeyecek hale gelmişti. Yatsı namazının vakti girince, Bilal-i Habeşî radıyallahu anh, her zamanki usulü veçhile Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın odasının önüne gelip “Ey Allah´ın Resûlü namaz vakti!” diye seslendi.

Aleyhissalâtu vesselâm, yatsı namazının vaktinin girdiğini anlamıştı. “Cemaat namazını kıldı mı ” diye sordu. Yanındakiler: “Hayır! Ey Allah´ın Resûlü, sizi bekliyorlar!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine: “Leğene su koyun da yıkanayım, belki hafiflerim!” buyurdular. Su hazırlandı. Aleyhissalâtu vesselâm oturup leğende yıkandı.

Mescide gitmek için ayağa kalkmak istediği sırada, yatağın üzerine düşüp bayıldı. Ayılınca tekrar: “Cemaat namazını kıldı mı ” diye sordu. Yine: “Hayır ey Allah´ın Resûlü! Sizi bekliyorlar!” cevabını aldı.

Resûlullah yine, leğene su koymalarını söyledi. Hazırladılar. Oturup soğuk su ile bir kere daha yıkandı. Yine mescide gitmek üzere ayağa kalkınca, bayılıp düştü.

Ayılınca, cemaatin namazı kılıp kılmadığını tekrar sordu. Yine kılmadıkları, kendisini bekledikleri söylendi. Tekrar su hazırlamalarını söyledi. Hazırladılar. Oturup soğuk su ile bir kere daha yıkandı. Yine mescide gitmek üzere ayağa kalkınca, bayılıp düştü.

Ayılınca, dördüncü defa yine aynı suali sordu. Yanındakiler de aynı cevabı verdiler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: “Ebu Bekr´e söyleyin, cemaate namaz kıldırsın!” diye emretti. Hz. Aişe, babasının ne kadar yufka yürekli ve hassas olduğunu bildiği için, onun Resûlullah´ın makamında durup halka namaz kıldıramayacağını tahmin ederek bu emrin yerine getirilmesini istemedi. “Ey Allah´ın Resûlü! Ebu Bekr yufka yüreklidir, Kur´ân okurken ağlar. Bu sebeple Resûlullah´ın yerinde durup namaz kıldıramaz!” dedi. (Bazı rivayetler, Hz. Aişe´nin bu sözü Hz. Hafsa´ya söylettiğini ifade eder.) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu itiraza itibar etmeyip: “Ebu Bekr´e söyleyin, cemaate namaz kıldırsın” dedi. Onlar da yine aynı şeyi tekrar ettiler. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: “Sizler, Hz. Yusuf´un kadın arkadaşlarısınız ” diye biraz sitem ettikten sonra: “Haydi, Ebu Bekr´e söyleyin cemaate namaz kıldırsın!” emretti.

Aleyhissalâtu vesselâm, bu suretle, ilerde hilafet, efdaliyet gibi ihtilaflı meselelerde, Müslümanlara, hakkın ne tarafta olacağına bir işaret, bir ipucu vermek istiyordu: Daha sağlığında, Hz. Ebu Bekr´i namaz gibi en mühim dinî bir vecibede Müslümanlara imam kılıyordu. Dahası, arkasında namaz da kılacaktı. Böylece Ehl-i Sünnet ve´l-Cemaat´in her meselede sünnete dayanan görüşlerinde, hilafet meselesinde de Hz. Ebu Bekr´in ehak olduğuna dair sünnetten bir delil bırakıyordu.

Hülâsa yanındakiler, Aleyhissalâtu vesselâm´ın ısrarı karşısında, Hz. Ebu Bekr´e gidip imam olması hususundaki emr-i Nebevîyi tebliğ ettiler. O da, o günkü cuma gecesi, yatsı namazından başlamak üzere, pazartesi sabah namazına kadar cemaate on yedi vakit namaz kıldırdı. Bu namazlar, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a vekâleten kıldırılmıştı.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebu Bekr´in vekâleten namaz kıldırdığı günlerden birinde, bir öğle vakti -ki rivayetlerde bunun, vefatından beş gün önceki öğle veya ikindi olduğu[11] belirtilir- kendisinde bir hafiflik hisseder. Bundan cesaretlenerek: “Ey Aişe, yedi kuyudan yedi kırba su doldursunlar, ağızlarını bağlayıp, bağlarını çözmeden getirsinler. Onları üzerime dökün, belki hastalığım biraz hafifler de halka va´z ve nasihat ederim” dedi. Söylediği gibi, gidip suları getirdiler. Hafsa radıyallahu anhâ´ya ait bir leğenin içine oturtup Aleyhissalatu vesselâm´ın üzerine suyu dökmeye başladılar. Epeyce bir döktükten sonra, eliyle işaret edip “yeter!” dedi.

Bu şekilde yıkandıktan sonra biraz rahatlayan Aleyhissalâtu vesselâm, Hz. Ali ile Fazl İbnu Abbâs radıyallahu anhüm´ün kolları arasında, tâkatsizlikten ayaklarını yerde sürüyerek mescide çıktı. Bu sırada Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh namaza başlamıştı. Resûlullah´ın geldiğini hissedince, O´nun yerinden çekilerek, imamet makamını kendisine bırakmak istedi. Ancak, Aleyhissalâtu vesselâm yerinden ayrılmamasını işaret buyurdu ve Hz. Ebu Bekr´in sol tarafına oturtulmasını emretti. Oturduğu yerden imamet vazifesini îfâ etti. Hz. Ebu Bekr´in okumakta olduğu sureyi, bıraktığı yerden okumaya devam etti. Böylece Hz. Ebu Bekir, Aleyhissalâtu vesselâm´a, cemaat de Hz. Ebu Bekr´e uyarak namaz kıldı. Hz. Ebu Bekr´in bu namazdaki rolü, tekbirleri cemaate duyurmaktan ibaretti.

Namaz bitince Aleyhissalâtu vesselâm, minberin alt basamağına oturdu. Cemaat de mümkün mertebe ona yaklaşıp oturdu. Allah´a hamd ü sena ettikten sonra Ashab´la helalleşti. Sonra şunları söyledi:

“Ey insanlar! Her kimin sırtına vurmuşsam işte sırtım, gelip vursun. Kimin bende alacağı varsa gelip alsın!”

Cemaatten biri kalkıp: “Ey Allah´ın Resûlü! Bir gün sizin emrinizle bir kimseye üç dirhem sadaka vermiştim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm hemen onu ödedi ve sözlerine devam etti: “Allah Teâla hazretleri kulunu dünya hayatı ve nimetleri ile, âhiret hayatı ve nimetleri arasında muhayyer bıraktı. Allah´ın kulu da ahiret hayatı ve nimetlerini tercih etti!” buyurdu.

Bu sözleri işiten Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh, Aleyhissalâtu vesselâm´ın ne demek istediğini anlayarak ağlamaya başladı. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ey Ebu Bekir, ağlama! Arkadaşlığına ve mal fedâkârlığına en çok medyûn olduğum insan, Ebu Bekir´dir. Ümmetimden herhangi birini bu dünyada dost edinmekliğim icab etse, bu dost Ebu Bekir olurdu. Fakat İslâm râbıtası (din kardeşliği) hepimizi kardeş etmiştir. (Şahsi kardeşlikten efdal kılmıştır.) Ebu Bekr´in mescide bakan kapısı açık kalsın, diğer kapılar kapansın!” buyurdular.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), vefatından dört gün önceki çarşamba günü, Ashab-ı Kirâm radıyallahu anhüm´den bazı mühim kimselerin yanında bulunduğu bir sırada, kendisinden sonra vukûa gelecek ihtilafları önlemek ve onlardan korumak maksadı ile bir şey (vasiyetnâme) yazmak istedi:

“Bana yazı yazacak bir şey getiriniz. Size bir kitap (vasiyetname) yazayım ki, benden sonra yolunuzu şaşırıp dalâlete düşmeyesiniz!” buyurdu. Orada bulunanlardan bazısı -ki öncelikle Hz. Ömer- “Resûlullah´ın hastalığı ağırlaşmış olmalı, yanımızda Kur´ân vardır. Bize Allah´ın kitabı yeter!” diyerek böyle bir vasiyetnâme yazılmasına gerek duymadı. Bu söz üzerine oradakiler ihtilâfa düştü. Bir kısmı: “Yazı malzemesi getirelim, vasiyetname yazsın!” derken bir kısmı da “Buna gerek yok, bize Kur´ân yeter!” diyerek münakaşa ettiler. Gürültü çoğalmıştı. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: “Haydi kalkın, Resûlullah´ın huzurunda Ashab´ın münakaşa etmesi, ihtilafa düşmesi doğru değildir. Beni kendi halime bırakın. Benim şu anda içinde bulunduğum murakebe ve Allah´a dönüş hazırlığı hâli, sizin beni meşgul etmek istediğiniz şeylerden daha hayırlıdır” buyurdu ve vasiyetname yazdırmaktan vazgeçti. Bundan sonra şifahen şu üç şeyi vasiyet etti:

1) Arabistan Yarımadası´nda Müslüman olmayan hiç kimse kalmasın.

2) Kabîleler tarafından gönderilen elçi ve heyetlere iyi muamele yapılsın, hediyeler verilmesi ihmal edilmesin.

3) Ravi İbnu Abbâs bu maddeyi unuttuğunu söyler, ancak bazı rivayetlerde “namazların vaktinde kılınması” Resûlullah´ın en son söylediği sözlerden olarak zikredilir.

Resûlullah´ın hastalığı bazen hafifliyor, bazen de şiddetleniyordu.

Cumartesi günü, Cebrail aleyhisselam gelip halini hatırını sordu. Pazar günü gelip tekrar halhatır sordu ve peygamberlik iddiasına kalkan Esvedü´l-Ansî´nin öldürüldüğünü haber verdi. Sonradan gelen haberler bunu te´yid etti.

Suriye´ye gönderilmek üzere Resûlullah´ın Üsâme radıyallahu anh komutasında hazırladığı ordu, Aleyhissalâtu vesselâm´ın hastalığının şiddetlenmesi üzerine cumartesi ve pazar günü yola çıkmadı. Üsame gelip, Hz. Peygamber´i ziyaret edip gidiyordu.

Pazar günü hastalığı daha bir şiddet kazanınca, aileleri Hz. Abbas radıyallahu anhüm ile görüşerek zatülcenb ilacı vermek istediler. Aleyhissalâtu vesselâm bunu almayıp reddetti. “Zatülcenb için faydalıdır” dedilerse de almamakta ısrar etti. Ancak, baygın düştüğü bir anda ilacı ağzına koydular. Ayılınca ilacın içildiğini anladı. “Ben zatülcenb değilim. Benim ilacım başkadır, o ilaçtan siz de içeceksiniz” diyerek, orada bulunanlara ceza olarak ilaçtan içirdi. Resûlullah´ın hastalığı humma olduğu için soğuk suda yıkanmak iyi geliyor, hararetini düşürerek rahatlık ve iyileşme temin ediyordu.[12]

Resûlullah´ın vefat ettiği gün olan pazartesi günü, biraz iyileşmişti. Sabah olunca penceresinin perdesini aralayarak mescide baktı. Cemaat saf saf olmuş, sabah namazı kılıyordu. Manzaraya çok sevindi ve işitilecek bir sesle tebessüm buyurdu. Duyduğu rahatlık O´nu mescide çıkma hususunda cesaretlendirdi. Mescide geçti. Aleyhissalâtu vesselâm´ın geldiğini hisseden Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh, imamet makamını O´na bırakmak istedi ise de Aleyhissalâtu vesselâm yerinden ayrılmamasını işaret buyurdu. Hz. Ebu Bekr´in arkasında durarak sabah namazını kıldı. Bu sefer de oturarak kıldı, ama İmam Ebu Bekir´di.

Namazı kılınca Hz. Aişe´nin hücresine çekildi, perdeyi indirmek istedi, ama dermansızdı, başkaları indirdi.

Resûlulah´ı aralarında gören cemaat de, Efendimiz iyileşti diye sevinmişti. Hatta Hz. Ebu Bekir, izin alarak Medine civarındaki Sunh´taki evine gitmişti. Ancak bu hafifleme, ölüm öncesinde çoğunlukla herkeste görülen rahatlama idi. Öğleden sonra hastalığı ağırlaştı, bayılma nöbetleri sıklaştı. Hz. Fatıma, babasının çektiği ızdırabın müşahedesine dayanamayarak: “Vay babacığımın ızdırabına! Ey Rabbinin davetine icabet eden babacığım, ey makamı Cennetü´l Firdevs´te olan babacığım, ey Cebrail´e ölümünü haber verdiğimiz babacığım!” diye yas ederek ağlamaya başladı. Aleyhissalâtu vesselâm: “Kızım, baban bu günden sonra hiç ızdırap çekmeyecek!” diyerek onu teselli etti.

Bu sırada Hz. Aişe´nin oğlan kardeşi Abdurrahman elinde bir misvak olduğu halde içeri girdi. Hz. Aişe´nin göğsüne dayalı olan Aleyhissalâtu vesselâm misvağa dikkatle bakmıştı. Bunu gören Hz. Aişe, misvağı Hz. Abdurrahman´dan alıp, ucunu dişleriyle koparıp, yumuşatarak Aleyhissalâtu vesselâm´a uzattı. Efendimiz alıp dişlerini misvakladı.

Bu sırada Hz. Üsâme huzura geldi. Onu gören Aleyhissalâtu vesselâm “Artık, Allah´ın bereketiyle git!” buyurdu. Hemen ayrılıp Medine dışındaki ordusuna hareket emri vermişti ki, Fahr-ı Kâinat´ın vefat haberi geldi. O da hareket emrini geri aldı.

Resûlullah, pazartesi öğleden sonra, iyice ağırlaşmıştı: Nefeslerini zor alıyor, bazan da tıkanıyordu. İyileştiği bir anda kölelere iyi davranılması, namazın ihmal edilmemesini tavsiye etti.

Yanındaki su çanağına arada sırada elini batırıyor ve yüzünü ıslatıyordu. “Lâilahe illallah” diyor, dua mahiyetinde ayetler okuyordu. Şu ayeti okumuştu. (Mealen): “Kimler, Allah ve Resûlü´ne itaat ederse onlar, Allah´ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kimseler ile beraberlerdir, bunlar ise ne güzel arkadaşlardır” (Nisa 69).

Okuduğu bir dua da şu idi: “Lailahe illallah, Lailahe illallah, Lailahe illallah. Ölümün de şiddetleri, halleri, sadmeleri var. Ey Rabbim, ölümün sarsıntılı anlarında bana yardım et. Ey Rabbim beni bağışla, ey Rabbim beni bağışla!”

Resûlullah´ın mübarek yüzleri bazan sararıp, bazan kızarıyordu. Sonunda nefesi daraldı, hareketleri daha da ağırlaştı. Ellerini yukarı kaldırıp üç kere mübarek parmaklarıyla semaya doğru işaret ederek: “Refik-i A´la´ya, ulvî ve yüksek Refik´e, beni Refik-i A´la´ya ulaştır” dedi.

Bunlar son kelamlardı. Elleri düştü. Gözleri açık olarak tavana dikili kaldı. Mübarek ruhları, talep ettiği Refik-i A´la´ya, Rabb-i Rahimine kavuştu. Allahümme salli ve sellim ve bârik ala seyyidina Muhammedin ve alâ Âl-i seyyidina Muhammedin bi-adedi sevab-ı ümmetihi ve bi-adedi zerrâti´lkâinat.

Her fani gibi Aleyhissalâtu vesselam da vefat etmişti. Ama geride, İslâm´ı medenî dünyanın her tarafına ulaştıracak güzide bir cemaat bırakmıştı: Ashab-ı Kiram… Kur´ân ve sünnet yolunda her şeyini fedaya hazır, sünnetin tek bir kelimesi ve hatta harfi için bir aylık meşakkatli yolculukları göze alan, tek bir hadisteki ufak bir şüphesini gidermek için Medine´den kalkıp Mısır´a giden sahabeler bırakmıştı. Müsterîh olabilirdi. Rabbisinin tebliğ vazifesini hakkıyla yapmıştı, hesabını verebilirdi.

Rabbimiz, bizleri onun şefaatinden mahrum etmesin, şeriatından ayırmasın, sünnetinden mahrum kılmasın. Amin.[13]

* RESULULLAH ALEYHİSSALATU VESSELAM´IN YIKANMASI KEFENLENMESİ

ـ5409 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا أرَادُوا غُسْلَ رَسُولِ اللّهِ # قَالُوا: وَاللّهِ َ نَدْرِي أنُجَرِّدُ رَسُولَ اللّهِ # مِنْ ثِيَابِهِ كَمَا نُجَرِّدُ مَوْتَانَا؟ أوْ نُغَسِّلُهُ وَعَليْهِ ثِيَابُهُ؟ فَلَمَّا اخْتَلَفُوا ألْقَى اللّهُ عَلَيْهِمُ النَّوْمَ، حَتّى مَا مِنْهُمْ رَجُلٌ إَّ وَذَقْنُهُ في صَدْرِهِ، فَكَلَّمَهُمْ مُكَلِّمٌ مِنْ نَاحِيَةِ الْبَيْتِ، َ يَدْرُونَ مَنْ هُوَ: اغْسِلُوا رَسولَ اللّهِ # وَعَلَيْهِ ثِيَابُهُ. فَقَامُوا فَغَسَلُوهُ وَعَلَيْهِ قَمِيصُهُ، يَصُبُّونَ الْمَاءَ فَوْقَ الْقَمِيصِ، وَيُدْلُكُونَهُ بِالْقَمِيصِ دُونَ أيْدِيهِمْ، وَكَانَتْ عَائِشةُ تَقُولُ: لَوِ اسْتَقْبَلْتُ مِنْ أمْرِى مَا اسْتَدْبَرْتُ، مَا غَسَلَ رَسُولَ اللّهِ # إَّ نِسَاؤُهُ[. أخرجه أبو داود .

1. (5409)- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı yıkamak istedikleri zaman: “Allah´a kasem olsun bilmiyoruz! Ölülerimizi soyduğumuz gibi, Resûlullah´ı da elbiselerinden soyacak mıyız, yoksa elbisesi üzerinde olduğu halde mi yıkayacağız ” dediler. Bu şekilde ihtilaf edince, Allah üzerlerine uyku attı. Öyle ki, onlardan herbirinin çenesi göğüslerindeydi. Beyt cihetinden, kim olduğu bilinemeyen bir konuşmacı:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı elbisesi üzerinde olduğu halde yıkayın!” diye konuştu. Bunun üzerine kalkıp, kamîsi üzerinde olduğu halde yıkadılar. Su, kamîsin üzerinden dökülüyordu… Aleyhissalâtu vesselâm´ın bedenini elleriyle değil, kamîsiyle ovuyorlardı.”

Hz. Aişe sözlerine devamla dedi ki: “Eğer, daha önce yaptığım işi şimdi yapacak olsaydım, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı kadınlarından başkası yıkamazdı.” [Ebu Davud, Cenâiz 32, (3141).][14]

ـ5410 ـ2ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]كُفِّنَ رَسُولُ اللّهِ # في ثَثَةِ أثْوَابٍ نَجْرَانِيَّةٍ، اَلْحُلَّةُ ثَوْبَانِ وَقَمِيصُهُ الّذِى مَاتَ فيهِ[.زاد في رواية عن عامر الشعبى: »وَغَسَّلَهُ عَلِيٌّ وَالْفَضْلُ وَأُسَامَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم وَهُمْ أدْخَلُوهُ قَبْرَهُ« أخرجه أبو داود.»نَجْرَانِيَّةُ« منسوبة الى نجران، موضع باليمن معروف كان فيه نصارى نجران .

2. (5410)- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç necrânî kumaş içerisine kefenlendi: İki parçalı bir hulle, bir de öldüğü sırada üzerinde bulunan kamîs.”

Âmiru´ş-Şâbi´den kaydedilen bir rivayette İbnu Abbâs şu ziyadede bulunur: “Aleyhissalâtu vesselam´ı Hz. Ali, Fazl ve Üsâme radıyallahu anhüm yıkadı ve bunlar kabrine indirdiler.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 34, (3153).][15]

ـ5411 ـ3ـ وعن مالكٍ قال: ]بَلَغَنِي أنَّ رَسُولَ اللّهِ # تُوُفِّىَ يَوْمَ ا“ثْنَيْنِ وَدُفِنَ يَوْمَ الثَُثَاءِ، وَصَلّى عََلَيْهِ النَّاسُ أفْرَاداً َ يَؤُمُّهُمْ أحَدٌ. فقَالَ نَاسٌ يُدْفَنُ عِنْدَ الْمِنْبَرِ. وَقالَ آخَرُونَ: بِالْبَقِيعِ. فَجَاءَ أبُو بَكْرٍ فقَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: مَا دُفِنَ نَبِيُّ إَّ مَكَانَهُ الّذِي تُوُفِّيَ فيهِ، فَحُفِرَ لَهُ فيهِ. فََلَمَّا أرَادُو غُسْلَهُ أرَادُوا نَزْع قَمِيصِهِ فَسَمِعُوا صَوْتاً يَقُولُ: َ تَنْزِعُوا الْقَمِيصَ، فَغُسِّلَ وَهُوَ عَلَيْهِ[ .

3. (5411)- İmam Mâlik anlatıyor: Bana ulaştığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) pazartesi günü vefat etti ve salı günü de defnedildi. Halk namazını (cemaat halinde değil) ferd ferd kıldı, hiç kimse imamlık yapmadı.

Bir kısmı: “Minberin yanına defnedilsin” dedi. Bazıları da: “Bakî mezarlığına defnedilsin” dedi. Bu (münakaşaya) Hz. Ebu Bekir geldi ve: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın “Her peygamber öldüğü yere defnedilir” buyurduğunu işitmiştim” dedi. Bunun üzerine hemen orada mezar kazıldı.

Aleyhissalâtu vesselâm´ı yıkamak istedikleri vakit, gömleğini çıkarmak istediler. Derken: “Gömleği çıkarmayın!” diye bir ses işittiler. Bunun üzerine gömleği üzerinde olduğu halde yıkadılar.” [Muvatta, Cenâiz 27, (2, 231).][16]

ـ5412 ـ4ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ] جُعِلَ تَحْتَ رَسُولِ اللّهِ # في قَبْرِهِ قَطِيفَةٌ حَمْرَاءُ[. أخرجه النسائي والترمذي .

4. (5412)- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Kabrinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın altına kırmızı bir kadife kondu.” [Tirmizî, Cenâiz 55, (1048); Nesâî, Cenâiz 88, (4, 81); Müslim, Cenâiz 91, (967).][17]

ـ5413 ـ5ـ وعن محمد بن عليّ بن الحُسيْنِ قال: ]الّذِي ألْحَدَ قَبْرَ رَسُولِ اللّهِ # أبُو طَلْحَةَ، وَالّذِي ألْقَى الْقَطِيفَةَ تَحْتَهُ شُقْرانُ مَوَْهُ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[. أخرجه الترمذي .

5. (5413)- Muhammed İbnu Ali İbni´l-Hüseyin anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kabrine lahid[18] yapan Ebu Talha´dır. Aleyhissalâtu vesselâm´ın altına kadifeyi koyan (Aleyhissalâtu vesselam´ın) azadlısı Şükran radıyallahu anh´dır.” [Tirmizî, Cenâiz 55, (1047).][19]

ـ5414 ـ6ـ وعن القاسم بن محمّد قال: ]دَخَلْتُ عَلى عَائِشةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها بَيْتَهَا؛ فَقُلْتُ: يَاأُمَّهْ؛ اَكْشِفِي لِي عَنْ قَبْرِ رَسُولِ اللّهِ # وَصَاحِبَيْهِ. فَكَشَفَتْ لِي عَنْ ثَثَةِ قُبُورٍ: َ مُشْرِفَةٍ وََ َطِئَةٍ، مَبْطُوحَةٍ بِبَطْحَاءِ الْعَرْصَةِ الْحَمْرَاءِ[. أخرجه أبو داود.

6. (5414)- Kâsım İbnu Muhammed rahimehullah anlatıyor: “(Halam) Hz. Aişe radıyallahu anhâ´nın evine gidip yanına girdim ve: “Ey anneciğim! Bana Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ve iki arkadaşının kabirlerini(n örtüsünü) aç da bir göreyim!” dedim. Üç kabri de benin için açıverdi. Bunlar (yer seviyesinden ne) yukarıda ne de aşağıda idiler. Kırmızı arsanın kumlarıyla kumlanmış idi.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3220).][20]

ـ5415 ـ7ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أنَّهُ رَأى قَبْرَ النّبِىِّ # مُسَنَّمَا[. أخرجه البخاري .

7. (5415)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ´nın anlattığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kabrini yerden yükseltilmiş olarak görmüştür. [Buharî, Cenâiz 96).][21]

AÇIKLAMA:

Burada kaydedilen yedi hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın vefatından sonra yıkanması, kefenlenmesi ve defnedilmesiyle ilgilidir.

* Resûlullah pazartesi günü vefat etmişti. Ancak defin işi salıya kaldı. Ashab teçhiz ve tekfin işlerinde hizmet etmek için can atıyordu. Cenazenin birinci derecede sahibi olarak Hz. Ali vaziyete hakim oldu. Bu hizmetleri önce kendisi olmak üzere Aleyhissalatu vesselâm´ın en yakınlarıyla yürüttü: Hz. Abbâs, Fadl İbnu Abbâs, Kusam İbnu Abbâs, Usâme İbnu Zeyd ve Aleyhissalâtu vesselam´ın azadlısı Şükrân radıyallahu anhüm ecmain. Hz. Ali, Ensar-ı Kirâm´ı temsilen, Bedir ashabından olan Evs İbnu Havlî radıyallahu anh´ı içeri alıp odanın kapısını kapattı.

* Yıkama sırasında elbisesinin çıkarılıp çıkarılmayacağı hususunda ihtilaf vaki oldu ise de, İlahî bir irşadla elbise çıkarılmadan yıkamaya karar verildi. Üst giysileri kaftan ve izar soyuldu ise de, kamîsi ( iç gömleği) soyulmadı. Kamîs üzerinden oğularak yıkandı. Böylece Aleyhissalâtu vesselâm´ı yıkayan Hz. Ali´nin eli Resûlullah´ın bedenine değmemiş oldu. Hz. Aişe, bilahere bir pişmanlık duyarak: “Şimdiki aklım olsaydı, Aleyhisselâtu vesselâm´ın yıkanma şerefini, hanımlarından başkasına bırakmazdım” manasında bir söz sarfetmiştir.

* Aleyhissalâtu vesselâm bir sedir üzerinde yıkandı. Hz. Abbas ve iki oğlu Kusam ve Fadl, Aleyhissalâtu vesselâm´ın cedeslerini çevirme hizmetini yaptılar.

* Aleyhissalâtu vesselâm üç parça pamuklu kumaş ile kefenlendi. Bu kumaşlar Necran´da bulunduğu için necrânî deniyordu. Hz. Aişe´den gelen bir riayette, Resulullah´ı kefenlemede kullanılan kumaşın renginin beyaz olduğu belirtilir.

Resulullah´ın nereye defnedileceği de ihtilaf edilmiş ise de, Hz. Ebu Bekir, Aleyhissalâtu vesselâm´ın: “Allah Teala bir peygamberin ruhunu ancak o peygamberin defnolunmasını istediği yerde kabzeder” sözünü hatırlatır ve Aleyhissalâtu vesselâm´ı en son yattığı döşeğin altına gömmek gerektiğini söyler ve böylece münakaşa biter. Resulullah´ın cesedi başka yere kaldırılarak, son nefesini verdiği karyolanın altına mezar kazıldı.

Yıkanıp teçhiz ve tekfin işi bittikten sonra daha önceden kullanmakta olduğu ve kendisine Es´ad İbnu Zürare (radıyallahu anh) tarafından yapılıp hediye edilmiş olan sedir üzerine kondu. Hücresi küçük olduğu için, Müslümanlar, küçük gruplar halinde sırayla erkekler, kadınlar, en sonra da çocuklar ve köleler gelip teker teker namaz kıldılar. Namazın cemaatle kılınmayışına sebep olarak bir de hadis zikredilir. Buna göre, kendisine kılınacak namazdan sorulduğu zaman Aleyhissalâtu vesselâm: “Beni kabrimin kenarında sedirimin üzerine koyup bölük bölük melekler, erkekler, kadınlar ve çocuklar sıra ile namazımı kılarsınız” buyurmuştur. namaz, teker teker kılındığı için, salı günü gece yarısına kadar devam etti. Bu sebeple defin gecikti ve salıyı çarşambaya bağlayan gecenin yarısında defnedilebildi. Defnin gecikmesine, ölüm haberinin Aleyhissalâtu vesselâm´ın yakınlarını ne yapacaklarını şaşırtmasıyla da izah ederler. Nitekim, Hz. Ebu Bekr´in araya girmesiyle ölüm haberine inanmışlar ve kendilerine gelmişlerdir. İlaveten denir ki: Hz. Ebu Bekr´in Mescid-i Nebevî´de okuduğu hutbe bittiği zaman, cenazenin teçhiz, tekfin ve defin işlerine vakit kalmamıştı. Esasen kabrin kazılması işi de başka gecikme amili olmuştur: Çünkü teçhiz, tekfin işlerinin bitiminden sonra kabir kazılmıştır. Yer meselesi de münakaşa ile halledilmiştir.

Mezarın nasıl kazılacağı da ihtilaflı oldu. Bu işi iyi beceren iki kişi vardı: Biri muhacirlerden Mekkeli Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrah, diğeri de ensardan Medineli Ebu Talha (radıyallahu anhümâ) idi. Ebu Ubeyde Mekkelilerin usulünce yerde bir çukur kazıyordu. Ebu Talha ise, Medinelilerin usulünce bir lahid yapıyordu. Efendimiz´in mezarı ne şekilde olacağı müzakere edilince, Hz. Ömer: “İkisine de haber salalım, hangisi erken gelirse onun tarzınca kazdırırız” teklifinde bulundu. Teklif kabul görünce her ikisine de adamlar çıkarıldı. Ebu Ubeyde evinde bulunamadı. Ebu Talha ilk gelen olunca, Medinelilerin usulünce kabir kazıldı.

Kazma işi bitince, Fahr-i Âlem´in mübarek cesedleri, Hz. Ali, Fazl İbnu Abbas, Üsame İbnu Zeyd ve Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anhüm) tarafından mezara indirilip defnolundu. Kusam İbnu Abbas, Şükran ve Evs İbnu Havlî (radıyallahu anhüm) de definde hazır bulundular.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve güzel ahlakı tamamlamak vazifesiyle gelmiş bulunan Benî Adem´in en eşrefi, Rabbülalemin´in Habibi Muhammed Mustafa (aleyhissalâtu vesselâm) ebedî istirahatgâhına, Rabb-i Rahiminin huzuruna tevdi edilmiş oldu. Cenab-ı Hak bizleri ve bütün mü´minleri O´nun şefaatinden mahrum etmesin. Kıyamet günü Livau´l-Hamd altında beraberlik nasib etsin, sünnetine ittiba ve hizmetten ayırmasın. Amin, elfü elfi amin.

* Son iki hadiste (5414, 5415) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kabirleriyle ilgili bilgi var: Kasım İbnu Muhammed halası olan Hz. Aişe´ye Aleyhissalâtu vesselâm´ın ve beraberinde bulunan Hz. Ebu Bekr ve Ömer´in kabirlerinin üstündeki örtüyü açtırarak yakından gördüğünü, bu üç mezarın da yer seviyesinde olduğunu belirtiyor. İbnu Abbas ise, kabrin yerden yüksekçe olduğunu ifade ediyor.

Bu hususta azçok farklılık arzeden rivayetler var. Nitekim Cafer İbnu Muhammed, babasından naklen: “Resulullah´ın kabrinin yerden bir karış kadar yükseltildiğini ve arsadan alınan kırmızı toprakla sıvandığını” belirtir. Hakim´in rivayetinde aynı vecihten şu ziyade vardır: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kabrini gördüm, o öndeydi. Hz. Ebu Bekr´in başı, Resulullah´ın iki yanı arasındaydı. Ömer de Aleyhissalâtu vesselâm´ın ayak tarafındaydı.”

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kabrini Ömer İbnu Abdilaziz´in emîrliği sırasında “dört parmak kadar” yerden yüksek gördüğünü belirten müşahidin veya “bir karış veya bir karış kadar yüksek” gördüğünü belirten müşahidlerin rivayetleri mevcuttur. Keza Buhârî´de “Süfyan et-Temmar´dan “Resulullah´ın kabrini yüksekçe gördüğü” kaydedilmiştir

Beyhakî merhum, farklı rivayetleri şöyle te´lif eder: “Muhtemeldir ki, bidayette kabirler yer seviyesinde idi. Ömer İbnu Abdilaziz´in Medine valiliği zamanında kabrin duvarları inşa edilince, kabirleri yükseltmiştir. Bidayette düz olması meselesini, Aleyhissalâtu vesselâm´ın Hz. Ali´ye “yer seviyesine indirilmedik kabir bırakmaması” ile ilgili emri de doğrular.”

Ebu Hanife, Malik, Ahmed, Müzenî ve Şafiîlerden birçoğu -hatta Kadı Hüseyin, Şafii´nin ashabının ittifak ettiğini iddia eder- Kadı İyaz´ın ulemanın ekseriyetinden nakline göre, kabri yüksek tutmanın efdal olduğuna hükmetmişler ve Süfyan et-Temmar´ın kavlini esas almışlardır. [22]

İKİNCİ BAB

ÖLÜM VE ÖLÜMLE İLGİLİ BAHİSLER

(Bu babta yedi fasıl vardır.)

*

BİRİNCİ FASIL

ÖLÜMÜN BAŞLANGICI VE GELİŞİ

ـ5416 ـ1ـ عن أبي سعيدٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَقِّنُوا مَوْتَاكُمْ َ إلَهَ إَّ اللّهُ[. أخرجه الخمسة إَّ البخاري .

1. (5416)- Ebu Saidi´l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Lailahe illallah demeyi telkin edin.” [Müslim, Cenaiz 1, 2, (916, 917); Tirmizî, Cenaiz 7, (976); Ebu Davud, Cenaiz 20, (3117); Nesâî, Cenaiz 4, (4, 5).][23]

ـ5417 ـ2ـ وعن مَعْقِلِ بْنِ يَسَارٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # اِقْرَءُوا عَلى مَوْتَاكُمْ سُورَةَ يس[. أخرجه أبو داود .

2. (5417)- Ma´kıl İbnu Yesar (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) Yasin suresini okuyun.” [Ebu Davud, Cenaiz 24, (3121); İbnu Mace, Cenaiz 4, (1448).][24]

AÇIKLAMA:

1- Birinci hadis, muhtazar denen can çekişme halinde olan bir hastanın yanında kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet veya her ikisini birden okuyarak telkinde bulunulması tavsiye edilmektedir. Telkin, onların telaffuz edilmesi suretiyle olur. Alimler, hastaya “bunu söyle!” diye emretmemek gerektiğini, yanında söylemekle iktifa edilmesini tavsiye ederler. Telkin çok sık olmamalıdır. Bir kere söylendi mi hemen tekrar edilmemeli, araya başka bir kelam girmişse arkadan bir kere daha söylenmeli derler.

Resulullah bir başka hadislerinde “Kimin son sözü Lailahe illallah olursa cennete girer” buyurarak ölülerimizin son kelamlarının Lailahe illallah olmasının ehemmiyetini belirtmiştir. Bir başka hadiste de: “lailahe illallah kelimesini, ölüm onunla sizin aranıza girmeden çok tekrar edin, öleceklerinize de telkin edin” buyrulmuştur.

2- İkinci hadis, muhtazarlara Yasin suresinin okunmasını tavsiye etmektedir. Bazı alimlerimiz, buradaki hikmeti, Yasin suresinde ahiretle ilgili bahislerin çokluğuyla izah eder. “Surede Allah´ın zikri, kıyamet ve yeniden diriltilme ile ilgili haller mevcuttur. Muhtazar, bunları işiterek, o ahvalle ünsiyet peyda eder” derler. Fahreddin-i Razi, Tefsir-i Kebir´inde Aleyhissalâtu vesselâm´ın “Her şeyin bir kalbi vardır. Kur´an´ın kalbi Yasin´dir” sözünün yanında bir de ölüme yaklaşan kimseye Yasin suresinin okunmasının emredilmesi şu hususun ilanı olmaktadır” der ve açıklar: “O sırada lisanın kuvveti zayıftır, dermandan düşmüştür. Fakat kalp bütün varlığıyla Allah´a yönelir. Öyleyse bu esnada ona, kalbinin kuvvetini artıracak, tasdikini takviye edecek, yakinini güçlendirecek birşey okunmalıdır. İşte Yasin suresinde bütün bu hassalar mevcuttur. Zira onda yeniden dirilme, Kıyamet ahvali, eski milletlerin ahvali, sonlarının beyanı, kaderin isbatı, kulların efdalininin Allah Teala´ya dayandığı, tevhidin isbatı, Allah´ın zıddı, ortağı bulunmadığının beyanı, kıyamet alâmetleri, yeniden dirilme ve haşrin vukuu, Arasat´ta huzur-u İlahi´de toplanma, hesap, ceza, hesaptan sonra dönülecek yerler vs. vs. hepsi mevcuttur. Bunun okunması kişide bütün bu ahvalin hatıratını yeniler ve dinin temel meselelerine karşı uyarıda bulunur, kabir ve kıyamet ahvalinden kendisini bekleyen şeyleri hatırlatır.”

3- Hadiste, “muhtazara okuyun” demiyor, “ölülerinize okuyun” diyor. Alimler çoğunlukla “ölüler” tabirinden ölüme yaklaşanları yani muhtazarları anlamış ise de, bazıları zahirî manayı esas alarak ölülere okumayı esas almıştır. Ama, “en doğrusu her ikisinin de kastedildiğini anlamaktır” diyenler de olmuştur.

Bir kısım Hanefiler bu hadise dayanarak “Kişi amelinin sevabını bir başkasına bağışlayabilir, ameli kıraat, namaz, oruç, sadaka, hacc, hangi çeşitten olursa olsun farketmez” diye hükmetmiştir. Mu´tezile “Kişi için ancak çalıştığı vardır” (Necm 39) ayetini göstererek itiraz etmiş ise de, ulema mukabil deliller zikrederek Mu´tezilî görüşü reddetmişlerdir (Feyzu´l-Kadir 2, 67).[25]

ـ5418 ـ3ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ

#: ألمْ تَرَوْا الى ا“نْسَانِ إذَا مَاتَ شَخَصَ بَصَرُهُ قَالُوا: بَلى قَالَ: فذلِكَ حِينَ يَتْبَعُ بَصَرُهُ نَفْسَهُ[. أخرجه مسلم .

3. (5418)- Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “İnsan öldüğü zaman gözleri nasıl belerip kalıyor, görmez misiniz ” buyurmuştu. Cemaat:”Evet, görüyoruz!” dediler. Bunun üzerine:”İşte bu, gözünün, nefsini (çıkan ruhun) takip etmesindendir!” buyurdular.” [Müslim, Cenaiz 9, (921).][26]

AÇIKLAMA:

1- Hadis ruhla nefsin aynı şey olduğunu ifade etmektedir. Çünkü, ölünce bedenden çıkan şey “nefis” kelimesiyle ifade edilmiştir.

2- Alimler ölümün ruhu değil, bedeni yok ettiğini, ruhun baki kaldığını ifade ederler. Cesedden de acbu´zzeneb denen kuyruk sokumu kemiğinin çürümeyeceği, bedenin yeniden diriltilmesi o nüveden başlatılıp tamamlanacağı hadislerde gelmiştir.

3- Alimler ölüm vücudî mi, ademî mi yani bir yokluk hadisesi mi, varlık hadisesi mi diye münakaşa etmişlerdir. Vücudî diyenler, ölümün de hayatın da yaratıldığını ifade eden ayete (Mülk 2) dayanırlar, ademî olduğunu söyleyenler, mezkur ayetteki “yaratmak”tan muradın takdir olduğunu söyleyerek te´vil ederler.[27]

ـ5419 ـ4ـ وعن أمِّ سَلَمة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]دَخَلَ رَسُولُ اللّهِ # عَلى أبي سَلَمَة وَقَدْ شَقَّ بَصَرُهُ، فأغْمَضَهُ. ثُمَّ قَالَ: إنَّ الرُّوحَ إذَا قُبِضَ تَبِعَهُ الْبَصَرُ. فَضَجَّ نَاسٌ مِنْ أهْلِهِ فقَالَ: َ تَدْعُوا عَلى أنْفُسِكُمْ إَّ بِخَيْر، فإنَّ الْمََئِكَةَ يُؤَمِّنُونَ عَلى مَا تَقُولُونَ. ثُمَّ قَالَ: اَللَّهُمَّ اغْفِرْ ‘بِي سَلَمة، وارْفَعْ دَرَجَتَهُ في الْمَهْدِيِّينَ، وَاخْلُفْهُ في عَقَبِهِ في الْغَابِرِينَ، واغْفِر لَنَا وَلَهُ رَبَّ الْعَالَمِينَ، وَافْسَحُ لَهُ في قَبْرِهِ وَنَوِّرْ لَهُ فيهِ[. أخرجه الخمسة إ البخاري.

4. (5419)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebu Seleme (radıyallahu anh)´nin yanına girdi. Ebu Seleme´nin gözleri açık kalmıştı, onları kapattı. Sonra:

“Ruh kabzedildi mi göz onu takip eder” buyurdu. Ehlinden bazıları feryad u figan koparmıştı. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Kendinize kötü temennide bulunmayın, hayır dua edin! Çünkü melekler, söylediklerinize amin derler!” buyurdu. Sonra ilave etti:

“Allahım, Ebu Seleme´ye mağfiret buyur! Derecesini hidayete erenler arasında yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona sen halef ol! Ey Alemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl, orada ona nur ver!” [Müslim, Cenaiz 7, (920); Tirmizî, Cenaiz 7, (977); Ebu Davud, Cenaiz 19, 21, (3115, 3118); Nesâî, Cenaiz 3, (4, 5).][28]

AÇIKLAMA:

1- Gözleri açık kalmıştı diye çevirdiğimiz شَقَّ بَصَرُهُ tabiri, ölen bir kimsenin gözlerini bir noktaya dikip, başka tarafa çevirememesidir. Ölenin gözleri öylece açık kalır. Yanındakiler, bu halden hasıl olan çirkinliği bertaraf etmek için gözleri kaparlar.

2- Gözün ruhu takip etmesi, ölünce çıkan ruhun peşinden gözün ona bakmasıdır.

3- “Arkasından kalanlar arasında sen ona halef ol!” cümlesiyle: “Ey Allahım, geride bıraktığı dul ve yetimlere sen koruyucu ol, rızıklarını ver, terbiye ve himayeleri aksamasın, rahmetinle muamele et” demek istemiştir.[29]

ـ5420 ـ5ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا حُضِرَ الْمُؤْمِنُ أتَتْ مََئِكَةُ الرَّحْمَةِ بِحَرِيرَةٍ بَيْضَاءَ فَيَقُولُونَ: اخْرُجِي رَاضِيَةً مَرْضِيّاً عَنْكِ الى رَوْحٍ مِنَ اللّهِ وَرَيْحَانٍ وَرَبٍّ غَيْرِ غَضْبَانَ. فَتَخْرُجُ كَأطْيَبِ رِيحِ الْمِسْكِ، حَتّى إنَّهُ لِيُنَاوِلُهُ بَعْضُهُمْ بَعْضاً، حَتّى يَأتُوا بِهِ أبْوَابَ السَّمَاءِ، فَيَقُولُونَ: مَا أطْيَبَ هذِهِ الرِّيحَ الّتِي جَاءَتْكُمْ مِنَ ا‘رْضِ! فَيَأتُونَ بِهِ أرْوَاحَ الْمُؤْمِنِينَ، فَلَهُمْ أشَدُّ فَرَحاً بِهِ مِنْ أحَدِكُمْ بِغَائِبِهِ يَقْدُمُ عَلَيْهِ، فَيَسْألُونَهُ: مَاذَا فَعَلَ فَُنٌ؟ مَاذَا فَعَلَ فَُنٌ؟

فَيَقُولُونَ: دَعُوهُ فَإنَّهُ كَانَ فِي غَمِّ الْدُّنْيَا. فَإذَا قَالَ فَُنٌ قَدْ مَاتَ مَا أتَاكُمْ؟ قَالُوا: ذُهِبَ بِهِ الَى أُمِّهِ الْهَاوِيَةِ وَإنَّ الْكَافِرَ إذَا حُضِرَ أتَتْهُ مََئِكَةُ الْعَذَابِ بِمِسْحٍ. فَيَقُولُونَ: اخْرُجِى سَاخِطَةً مَسْخُوطاً عَلَيْكِ الى عَذَابِ اللّهِ. فَتَخْرُجُ كَأنْتَنِ رِيْحٍ جِيفَةٍ، حَتّى يَأتُونَ بِهِ بَابَ ا‘رْضِ. فَيَقُولُونَ: مَا أنْتَنَ هذِهِ الرِّيحَ! حَتّى يَأتُونَ بِهِ أرْوَاحَ الْكُفَّارِ[. أخرجه النسائي .

5. (5420)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir Müslüman muhtazar olduğu (can çekişme anına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:

“Sen razı ve senden de (Rabbin) razı olarak (şu bedenden) çık. Allah´ın rahmet ve reyhanına ve sana gadabı olmayan Rabbine kavuş.”

Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semanın kapısına kadar onu getirirler ve: “Size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!” derler. Sonra onu mü´ minlerin ruhlarına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:

“Falanca ne yaptı Falanca ne yaptı ” diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:

“Bırakın onu, onda hâlâ dünyanın tasası var!” derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):

“Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi ” der. Onlar:

“O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!” derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:

“Kâfir muhtazar olduğu vakit, azab melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler:

“Bu cesedden kendin öfkeli, Allah´ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah´ın azabına koş!”

Bunun üzerine, cesedden, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:

“Bu koku ne de pis!” derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.” [Nesâî, Cenâiz 9, (3, 8-9).][30]

ـ5421 ـ6ـ وعن بُرَيْدَة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَلْمُؤْمِنُ يَمُوتُ بِعَرَقِ الْجَبِينِ[. أخرجه الترمذي والنسائي .

6. (5421)- Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Mümin alnının teriyle ölür.” [Tirmizî, Cenâiz 10, (982); Nesâî, Cenâiz 5, (4, 6).][31]

AÇIKLAMA:

Alimler, hadiste gelen alın teri tâbirinden ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir.

* Bazısı: “Alın teri, mü´minin ölüm anında mâruz kaldığı şiddetten hasıl olur” demiş, İbnu Mes´ud´un bir hadisini delil göstermiştir. Mezkur hadiste مَوْتِ الْمُؤْمِنِ بِعَرَقِ الْجَبِينِ يَبْقَى عَلَيْهِ مِنَ الذُّنُوبِ فَيُجَازَى بِهَا عِنْدَ الْمَوْتِ اَو يُشَدَّدُ لِيَتَمَحَّصَ عَنْهُ ذُنُوبُهُ buyrularak, mü´minin üzerinde kalan günahı sebebiyle ölüm ânında, terletici şiddetli bir sıkıntıya maruz kalacağı ifade edilir. Ancak bu hadise kaynak gösterilememiştir.

* Bazıları: “Alın teri hayadan hasıl olur. Şöyle ki: Mü´min, günahlar işlemiş olmasına rağmen kendisine müjde gelince, bundan, Allah´a karşı bir hacâlet (utanma) ve istihya duyar, böylece alnında ter hasıl olur” demiştir.

* Bazıları: “Alın teri, manası anlaşılmasa da mü´minin ölümüne alâmet olarak konmuş olabilir” demiştir.[32]

ـ5422 ـ7ـ وعن عُبَيد بنُ خالد السّلمى عن رجلٍ من أصحاب رسول اللّهِ # قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَوْتُ الْفَجْأةِ أخْذَةُ

أسَفٍ لِلْكَافِرِ، وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِ[. أخرجه أبو داود.»ا‘سفُ« الغضب .

7. (5422)- Ubeyd İbnu Halid es-Sülemî Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ashabından birinden naklen anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ani ölüm, kâfir için gadab-ı İlahî´nin bir yakalamasıdır, mü´min için de bir rahmettir.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 14, (3110).] [33]

İKİNCİ FASIL

ÖLÜYE AGLAMA VE MATEM

* CEVAZ

ـ5423 ـ1ـ عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]دَخَلْنَا مَعَ رَسُولِ اللّهِ # عَلى أبِى سَيْفٍ الْقَيْنِ، وَكَانَ ظِئْراً “بْرَاهِيمَ بْنِ رَسُولِ اللّهِ # فَأخَذَ رَسُولُ اللّهِ # إبْنَهُ فَقَبَّلَهُ وَشَمَّهُ. ثُمَّ دَخَلْنَا عَلَيْهِ بَعْدَ ذلِكَ، وَإبْرَاهِيمُ يَجُودُ بِنَفْسِهِ، فَجَعَلَتْ عَيْنَا رَسُولِ اللّهِ # تَذْرِفَانِ. فقَالَ عَبْدُالرَّحْمنِ بْنِ عَوْفٍ: وَأنْتَ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ فقَالَ: يَا ابْنَ عَوْفٍ إنَّهَا رَحْمَةٌ. ثُمَّ أتْبَعَهَا بِأُخْرى. فَقَالَ: إنَّ الْعَيْنَ تَدْمَعُ وَالْقَلْبَ يَحْزَنُ، وََ نَقُولُ إَّ مَا يُرْضِى رَبَّنَا، وَإنَّا بِفِرَاقِكَ يَا إبْرَاهِيمُ لَمَحْزُونُونَ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.»جَادَ الْمَرِيضُ بِنَفْسِهِ«: إذَا قَارب الموت كأنه سمح بخروج روحه .

1. (5423)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte demirci Ebu Seyf radıyallahu anh´ın yanına girdik. O, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın oğlu İbrahim´in süt babası idi. Aleyhissalâtu vesselam oğlunu aldı, öptü ve kokladı. Daha sonra yanına tekrar girdik. İbrahim can çekişiyordu. Bu manzara karşısında Aleyhissalâtu vesselâm´ın gözlerinden yaş boşandı. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh:

“Sen de mi (ağlıyorsun) ey Allah´ın Resûlü ” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Ey İbnu Avf! Bu merhamettir!” buyurdu ve ağlamasına devam etti. Sonra şöyle söyledi: “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzün çeker, fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarfetmeyiz. Ey İbrahim! Senin ayrılmandan bizler üzgünüz!” [Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fezâil 62, (2315); Ebu Dâvud, Cenâiz 28, (3126).] [34]

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah´ın oğlu İbrahim´in süt babası Ebu Seyf´in adı Berâ İbnu Evs´tir. Mesleği demirciliktir. el-Kayn demirci demektir. Gerçi kayn kelimesi sanatkâr manasında bütün ustalara müştereken ıtlak edilen bir isimdir. İbrahim´in sütannesi Havle Bintu Münzir´dir.

2- Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anh´ın hayreti, Resûlullah´ın ölülerin ardından mâtemi yasaklamış olmasına rağmen onu ağlar görmesindendir. Bir rivayette: “Ağlamaktan men eden siz değil miydiniz ” dediği ve Aleyhissalâtu vesselâm´ın da: “Ben sizi iki ahmak ve fâcir sesten yasakladım: Oyun ve eğlence sırasındaki ses ve şeytan mizmarı ile musibet sırasındaki ses ve yüzleri yolmak, üst başı yırtmak ve şeytan iniltisi” cevabını verdiği belirtilir. Bir başka rivayete göre: “Ben insanları mâtem tutmaktan, kişinin ölüde olmayan şeyleri sayıp dökerek yas çekmesinden yasakladım” demiştir.

İbnu Hâcer´in açıklamasına göre, Resûlullah´ın Mısırlı cariyesi Mâriye´den olan oğlu İbrahim hicretin sekizinci yılında Zilhicce ayında doğmuştur. Vâkidî´ye göre onuncu hicrî yılda, Rebîu´l-Evvel ayının on üçünde vefat etmiştir. İbn Hazm, Resûlullah´ın ölümünden üç ay kadar önce olduğunu cezmen söylemiştir.

3- Hadis, mübah olan ağlamanın, caiz olan hüznün edebini göstermektedir. Allah´ın emrine karşı bir öfke, bağırıp çağırma olmadan gözden yaş akması, kalben duyulan üzüntüdür. Bu, insandaki merhamet hissinin gereği olarak meşrudur.

4- Hadis çocuğun öpülüp koklanmasının meşruiyyetini de gösterir.

* Çocuğun sütanneye verilmesi, küçüğü hastalandığı zaman ziyareti (iyadet), can çekişme anında hazır bulunmanın, yakınlara merhametin meşruiyyeti.

* Hüznü gizlemek evla ise de izhar etmek de câizdir.

* Resûlullah´ın, söyleneni anlamayan çocuğa hitapta bulunması, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tâbirimizde olduğu üzere başkasına niyet ederek, bir başkaya hitap etmenin cevazını gösterir. Çocuk:

a) Küçüklüğü,

b) Can çekişme halinde olduğu için söyleneni anlayacak durumda değildir. Aleyhissalâtu vesselâm, bu ağlamanın, önceki yasağa girmediğini yanındakilere ifade etmek için, çocuğa konuşmuştur.

* Hadiste, yaptığı iş, söylediği sözüne uymayan kimseye itiraz etmenin câiz olduğu da görülmektedir. [35]

ـ5424 ـ2ـ وعن عَبْدُاللّهِ بْنِ عُبَيْدُاللّهِ بْنِ أبي مُلَيْكَة قَالَ: ]تُوُفِّيَتْ بِنْتُ لِعُثْمَانَ ابْنِ عَفَّانَ بِمَكَّةَ وَجِئْنَا لِنَشْهَدَهَا وَحَضَرَهَا ابْنُ عُمَرَ وَابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُم، وَإنِّي لَجَالِسٌ بَيْنَهُمَا، فَقَالَ عَبْدُاللّهِ بْنُ عُمَرَ لِعَمْرُو بْنِ عُثْمَانَ وَهُوَ مَوُاجِهُهُ أَ تَنْهى عَنِ الْبُكَاءِ، فإنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَال: إنَّ الْمَيْتَ لَيُعَذَّبُ بِبُكَاءِ أهْلِهِ عَلَيْهِ؟ فقَالَ ابْنُ عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا: قَدْ كَانَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ بَعْضَ ذلِكَ. ثُمَّ حَدَّثَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَقَال:َ صَدَرْتُ مَعَ عُمَرَ مِنْ مَكَّةَ، حَتّى إذَا كُنَّا بِالْبَيْدَاءِ إذَا هُوَ بِرَكْبِ تَحْتَ ظِلِّ سَمُرَةَ فَقَالَ: اذْهَبْ فَانْظُرْ مَنْ هَؤَُءِ الْرَّكْبُ فَنَظَرْتُ، فَإذَا هُوَ صُهَيْبٌ فَأخْبَرْتُهُ. فقَالَ: ادْعُهُ لِي فَرَجَعْتُ الى صُهَيْبٍ. فَقُلْتُ: ارْتَحِلْ فَالْحَقْ بِأمِيرِ الْمُؤْمِنِينَ. فَلَمَّا أنْ أُصِيبَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، دَخَلَ صُهَيْبٌ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَبْكِي، وَيَقُولُ: وَاأخَاهُ وَا صَاحِبَاهُ. فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: يَا صُهَيْبُ أتَبْكِي عَلَيَّ؟ وَقَدْ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ الْمَيِّتَ لَيُعَذَّبُ بِبُكَاءِ أهْلِهِ عَلَيْهِ. قَال ابْنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا: فَلَمَّا مَاتَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه ذَكَرْتُ ذلِكَ لِعَائِشَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهَا. فَقَالَتْ: يَرْحَمُ اللّهُ عُمَرَ؛ َ وَاللّهِ مَا حَدَّثَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ اللّهَ لَيُعَذِّبُ الْمُؤْمِنَ بِبُكَاءِ أهْلِهِ عَلَيْهِ، وَلَكِنَّ رَسُولُ اللّهِ # قَالَ: إنَّ اللّهَ لَيَزِيدُ الْكَافِرَ عَذَاباً بِبُكَاءِ أهْلِهِ عَلَيْهِ. ثُمَّ قَالَتْ: حَسْبُكُمُ الْقُرآنَ، وََ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أخْرَى. قَالَ ابْنُ عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا عِنْدَ ذلِك: وَاللّهُ هُوَ أضْحَكَ وَأبْكَى؛ قَالَ ابْنُ أبِي مُلَيْكَةَ: واللّهِ مَا قَالَ ابْنُ عُمَرَ شَيْئاً[. أخرجه الشيخان

وَالنسائي.»الوزرُ« ا“ثم والذنب.»والوَازرَةُ« النفس المذنبة، والمراد يحمل أحد من المذنبين ذنب غيره .

2. (5424)- Abdullah İbnu Ubeydillah İbni Ebî Müleyke anlatıyor: “Hz. Osman İbnu Affân radıyallahu anh´ın Mekke´de bir kızı vefat etti. Cenazesinde bulunmak üzere geldik. İbnu Ömer ve İbnu Abbâs radıyallahu anhüm de cenazede hazır oldular. Ben ikisinin arasında oturuyordum. Abdullah İbnu Ömer, tam karşısında bulunan Amr İbnu Osman´a:

“Ağlamayı niye yasaklamıyorsun Zira Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ölü, ehlinin, kendisi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurmuştur!” dedi. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: “Hz. Ömer radıyallahu anh bunun bir kısmını söylemişti” dedi ve sonra İbnu Abbas konuşmasına devam ederek anlattı:”

Hz. Ömer´le Mekke´den çıktım. el-Beyda nam kevkie geldiğimizde, semüre ağacının gölgesinde bir yolcu gördü. Bana:

“Git bak bakalım! Bu yolcu neyin nesi ” dedi. Gittim baktım, meğer Süheyb imiş, gelip haber verdim. “Onu bana çağır!” dedi. Tekrar Süheyb´e dönüp:

“Haydi yürü, emir´ülmü´minîne uğra!” dedim.

Hz. Ömer radıyallahu anh hançerlendiği zaman Hz. Süheyb radıyallahu anh, ağlayarak girdi. Hem ağlıyor, hem de: “Vay kardeşim, vay arkadaşım!” diyordu. Hz. Ömer: “Ey Süheyb bana mı ağlıyorsun Aleyhissalâtu vesselâm: “Ölü, ehlinin kendi üzerine ağlaması sebebiyle azab görür” buyurdu!” dedi.

İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ der ki: “Hz. Ömer radıyallahu anh öldüğü zaman bunu Hz. Aişe radıyallahu anhâ´ya hatırlatmıştım. Şöyle dedi:

“Allah Ömer´e rahmet buyursun! Vallahi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah, mü´mine, ehlinin üzerine ağlaması sebebiyle azab verir” demedi. Lakin Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah, kâfirin azabını, ehlinin üzerine ağlamasıyla artırır” buyurdular.”

Hz. Aişe sözlerine şöyle devam etti: “(Bu meselede) size Kur´an yeter. Orada “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır 18) buyrulmuştur.”

Bu söz üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: “Gerçek şu ki, güldüren de, ağlatan da Allah´tır, (gülmek ve ağlamak fıtrî bir şe´niyettir, kişinin bunda dahli yoktur)” dedi.

İbnu Müleyke der ki: İbnu Ömer bu konuşmalar karşısında hiçbir şey söylemedi (serdedilen delilleri ikna edici buldu).” [Buhârî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 22, (928); Nesâî, Cenâiz 15, (4, 18, 19).][36]

ـ5425 ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها، وذكرَ لهَا أنَّ ابْنَ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما يقُولُ: ]إنَّ الْمَيِّتَ لَيُعَذِّبُ بِبُكَاءِ الْحَىِّ عَلَيْهِ. فَقَالَتْ: يَغْفِرُ اللّهُ ‘بِى عَبْدِالرَّحْمنِ؛ أمَا إنَّهُ لَمْ يَكْذِبْ، وَلَكِنَّهُ نَسِىَ أو أخْطَأ، إنَّمَا مَرَّ رَسُولُ اللّهِ # عَلَى يَهُودِيَّةٍ يَبْكِى عَلَيْهَا أهْلُهَا. فقَالَ: إنَّهَا لَيُبْكَى عَلَيْهَا، وَإنَّهَا لَتُعَذَّبُ في قَبْرِهَا[. أخرجه الستة إ أبا داود .

3. (5425)- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Kendisine, İbnu Ömer radıyallahu anhümâ´nın “sağ kimsenin üzerine ağlamasıyla ölüye azab edileceğini söylemekte olduğu” haber verilmişti. Şu cevabı verdi:

“Allah, Ebu Abbirrahman´ı (İbnu Ömer´i) mağrifet buyursun. Aslında o, yalan söylemiyor, ancak unutmuş veya yanılmış olmalı. Zira Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (ölmüş) bir Yahudi kadın cenazesine uğramıştı, yakınları onun üzerine ağlıyorlardı.

“Bunlar onun üzerine ağlıyorlar. Ona da bu yüzden kabrinde azab ediliyor!” buyurdu.” [Buharî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 25, (931); Muvatta, Cenâiz 37, (1, 234); Tirmizî, Cenâiz 25, (1004); Nesâî, Cenâiz 15, (4, 17).][37]

AÇIKLAMA:

Cenazenin üzerine ağlama meselesiyle ilgili olarak birçok rivayet gelmiştir. Bunlardan birkısmı ağlamayı menederken, birkısmı ruhsat vermektedir. Nevevî, ulemânın bu meselede ihtilaf etmiş olmalarına rağmen, ölüye azab edilmesine sebep olan ağlamanın bağıra çağıra yapılan, yas tutulan ağlama olup, sadece gözyaşı dökme suretindeki ağlamanın azaba sebep olmayacağı hususunda icma ettiklerini söyler.

* Hz. Ömer ve oğlu Abdullah gibi seleften bazıları ölü üzerine ağlamanın, ölene azaba sebep olacağı kanaatinde olmuşlardır.

* Ebu Hureyre وََ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرى âyetini esas alarak, ölünün, mâtem sebebiyle azab görmeyeceğini söylemiştir. Birçok Şâfiî bu görüştedir.

* Cumhur-u ulemâ bu hadislerin te´vilini tercih etmiştir. Çünkü Kur´ân´ın umumî prensiplerine muhaliftirler, günahı olmayan kimsenin günah çekeceğini ifade etmektedirler. Te´vilde de farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Cumhur, Nevevî´nin kaydına göre, “üzerime ağlayın” diye vasiyet edenlerle ilgili olduğunu söylemiştir. Nitekim Araplarda bu çeşit âdetin varlığı belirtilmiştir.[38]

ـ5426 ـ4ـ وَعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]مَاتَ مَيِّتٌ مِنْ آلِ رَسُولِ اللّهِ # فَاجْتَمَعَ الْنِّسَاءُ يَبْكِينَ عَلَيْهِ. فَقَامَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَنْهَاهُنَّ وَيَطْرُدُهُنَّ. فَقَالَ: رَسُولُ اللّهِ # دَعْهُنَّ يَا عُمَرُ، فَإنَّ الْعَيْنَ دَامِعَةٌ، وَالْقَلْبَ مُصَابٌ، وَالْعَهْدَ قَرِيبٌ[. أخرجه النسائي .

4. (5426)- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın âlinden birisi vefat etmişti. Kadınlar, arkasından ağlamak üzere toplandılar. Hz. Ömer radıyallahu anh onları bundan men etmek ve geri çevirmek üzere kalktı. Aleyhissalâtu vesselâm müdahele edip:

“Ey Ömer! Bırak onları, çünkü göz ağlayıcıdır, kalp ızdıraba maruzdur, (ızdırabın yaşandığı) zaman yakındır!” buyurdular.” [Nesâî, Cenâiz 16, (4, 19).][39]

AÇIKLAMA:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde ölünün ardından ağlamaya cevaz vermektedir. Âlimler “göz ağlayıcıdır” ibaresinden, sessiz ağlamaya cevaz verildiğini istihrac etmişlerdir. Izdıraba mâruz olan kalp, ızdırabın yaşandığı zaman yakınken ağlamaktan kendini alamaz. Çünkü zamanın yakınlığı hüznü artırır. Artan hüzün, ağlayıcı olan gözleri ağlatır. Aradan zaman geçip, ızdırap veren hadise uzaklaşınca artık göz ağlamaz olur. Şu halde, hâdise yakınken sessiz ağlama câizdir.[40]

ـ5427 ـ5ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها: ]أنَّ النَّبِىَّ # قَبَّلَ عُثْمَانَ بْنَ مَظْعُونٍ وَهُوَ مَيِّتٌ وَعَيْنَاهُ تَذْرِفَانِ[. أخرجه أبو داود والترمذي.

5. (5427)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ölmüş bulunan Osman İbnu Maz´un´u, gözlerinden yaşlar dökerek öptü.” [Tirmizî, Cenaiz 14, (989); Ebu Davud, Cenaiz 40, (3163); İbnu Mace, Cenaiz 7, (1456).][41]

AÇIKLAMA:

Osman İbnu Maz´un (radıyallahu anh) Ashab´ın ileri gelenlerinden abid, müçtehid bir zad idi. Resulullah´ın süt kardeşi idi. İki hicret yapmış, Bedir Gazvesi´ne katılmıştı. Cahiliye devrinde içkiyi kendine haram kılmıştı. Medine´de ilk ölen muhacir olup hicretin otuzuncu ayının başında vefat etmişti. Aleyhissalâtu vesselâm, Osman ölünce, “Bu bize ne iyi selef oldu” diyerek muhabbet ve takdirlerini ifade etmiş, ölüsünü ağlayarak öpmüştü.

Bu rivayetten, Müslüman ölüsünün öpülebileceği, ölü üzerine ağlanabileceği hükmü çıkarılmıştır.[42]

ـ5428 ـ6ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَنَتَ رَسُولُ اللّهِ # شَهْراً حِينَ قُتِلَ الْقُرَّاءُ، فَمَا رَأيْتُ رَسُولَ اللّهِ # حَزِنَ حُزْناً قَطُّ أشَدَّ مِنْهُ[. أخرجه الشيخان .

6. (5428)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kurralar öldürüldüğü zaman, bir ay boyu kunut okudu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın, bir başka şey için bu kadar üzüldüğünü hiç görmedim.” [Buharî, Cenaiz 41, Vitr 7, Cizye 8, Megazi 38, Daavat 59; Müslim, Mesacid 29, (677).][43]

AÇIKLAMA:

“Kurraların öldürülmesi” tabiriyle kastedilen hadise Bi´r-i Mauna Vak´ası´dır. Bu hâdiseden daha önce de bahsetmiştik. Özeti şöyle: Hicretin dördüncü senesinde Kilab kabilesinden Ebu Bera Amir İbnu Malik, kabilesinde İslam´ı yaymak üzere Resulullah´tan muallim istemişti. Aleyhissalâtu vesselâm oraların emniyetsizliği sebebiyle endişe ifade etti ise de, Ebu Bera´nın garanti vermesi üzerine, Ashab-ı Suffa´dan kurra tabir edilen yetmiş kişiyi bu maksadla yolladı. Ancak bunlar Amr İbnu Tufeyl tarafından Bi´r-i Mauna nam mevkide pusuya düşürülerek bir tanesi hariç hepsi şehid edilmişlerdi.

Böyle yetmiş kişilik güzide bir kitlenin kaybı Aleyhissalâtu vesselâm´ı ziyade üzdü. Bir ay boyunca sabah namazında Resulullah, bu katle iştirak eden Arap kabilelerine (Ri´l-Zekvan, ve Useyye) beddua etti.

Kunut denen bu beddua, bir takım ölüye karşı duyulan üzüntünün bir ay devam eden bir tezahürü manasını da taşıması sebebiyle hadise, sadedinde olduğumuz babta yer verilmiştir.[44]

* MATEMDEN NEHİY

ـ5429 ـ1ـ عن أمُّ سَلَمة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا مَاتَ أبُو سَلَمَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قُلْتُ: غَرِيبٌ، وَفِى أرْضِ غُرْبَةٍ، ‘بْكِيَنَّهُ بُكَاءً يُتَحَدَّثُ عَنْهُ، فَكَنْتُ قَدْ تَهَيَّأتُ لِلْبُكَاءِ إذْ أقْبَلَتِ امْرَأةٌ مِنَ الصَّعِيدِ تُرِيدُ أنْ تُسِْعِدَنِى. فَاسْتَقْبَلَهَا رَسُول اللّهِ # فَقَالَ: أتُرِيدِينَ أنْ تُدْخِلِي الشَّيْطَانَ بَيْتاً أخْرََجَهُ اللّهُ تَعالى مِنْهُ؟ فَكَفَفْتُ عَنِ الْبُكَاءِ فَلَمْ أبْكِ[. أخرجه مسلم .

1. (5429)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ebu Seleme öldüğü zaman şöyle dedim: “Garip adam, diyar-ı gurbette öldü. Ben de onun için öyle bir ağlayacağım ki, herkes ondan bahsetsin.”

Tam ağlamak için hazırlanmıştım ki, saidden, bana yardım etmek isteyen bir kadın geldi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) onunla karşılaştı ve kadına: “Sen, Allah Teala´nın tard ettiği şeytanı tekrar eve sokmak mı istiyorsun ” dediler. Bunun üzerine ben de ağlamaktan vazgeçtim ve ağlamadım.” [Müslilm, Cenaiz 10, (922).][45]

AÇIKLAMA:

Ümmü Seleme gurbette ölen garib diye kocasına demektedir. Aslen Mekkeli olan Ebu Seleme Medine´de ölünce gurbette ölmüş addedilmiştir. Zira, Medine, Mekkeli için gurbet sayılırdı.

Hadiste geçen said, Medine´nin etrafındaki yüksek yerlerdir. Kadınlar matemde koro tuttukları, beraber ağladıkları için Ümmü Seleme bunu “bana yardım etmek isteyen..” diye ifade etmiştir. Yani buradaki yardımdan maksad ağlamaya iştiraktir.

Bir hadiste gurbette ölene şehid denmiştir. Bunu her gurbette olana teşmil etmek muvafık düşmeyebilir. “Meşru bir maksatla gurbette olan” diye kayıtlamak uygundur. [46]

ـ5430 ـ2ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا جَاءَ رَسُولَ اللّهِ # نَعْيُ زَيْد ابْنِ حَارِثَةَ وَجَعْفَرِ بْنِ أبي طَالِبٍ وَعَبْدِاللّهِ بْنِ رَوَاحَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم جَلَسَ يُعْرَفُ فيهِ الْحُزَنُ، وَأنَا أطَّلِعُ مِنْ شَقّ الْبَابِ، فَأتَاهُ رَجُلٌ فَقَالَ: إنَّ نِسَاءَ جَعْفَرَ، وَذَكَرَ بُكَاءَهُنَّ. فَأمَرَهُ بِأنْ يَنْهَاهُنَّ. فَذَهَبَ، ثُمَّ أتَى فَقَالَ: قَدْ نَهَيْتُهُنَّ وَذَكَرَ أنَّهُنَّ لَمْ يُطْعَنَهُ. فَأمَرَهُ الثَّانِيَةَ أنْ يَنْهَاهُنَّ فَذَكَرَ أنَّهُنَّ لمْ يُطِعْنَهُ. فَقَالَ: أنهِهُنَّ، فَذَهَبَ. ثُمَّ أتَاهُ الثَّالِثَةَ فقَالَ: واللّهِ لَقَدْ غَلَبْتَنِي أوْ غَلَبْتَنَا يَا رَسُولَ اللّهِ: فقَالَ: أحْثُ في أفْوَاهِهِنَّ التُّرَابَ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

2. (5430)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a Zeyd İbnu Harise, Ca´fer İbnu Ebi Talib ve Abdullah İbnu Ravaha (radıyallahu anhüm)´nın ölüm haberi gelince oturdu. (Halinden) üzüntülü olduğu belliydi. Ben kapı aralığından bakıyordum. Yanına bir adam geldi ve: “Ca´fer´in kadınları!” dedi ve onların ağladıklarını haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm derhal onları men etmesini emretti. Adam gitti ve sonra geri gelip: “Ben onları yasakladım, fakat onlar sözüme kulak asmadılar” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ikinci sefer emrederek kadınları bundan nehyetmesini söyledi. Ama o, kadınların yine kulak asmadıklarını haber verdi. Aleyhissalâtu vesselâm yine: “Yasakla onları!” buyurdu. Adam üçüncü sefer geri geldi ve:

“Ey Allah´ın Resulü! Allah´a yemin olsun kadınlar bana -veya bize- galebe çaldılar” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Ağızlarına toprak saç!” emretti.” [Buhârî, Cenaiz 41, 46, Megazi 44; Müslim, Cenaiz 30, (935); Ebu Davud, Cenaiz 25, (3122); Nesâî, Cenaiz 14, (4, 15).][47]

ـ5431 ـ3ـ وعن جابر بن عَتيكَ قَالَ: ]جَاءَ رَسُولُ اللّهِ # يَعُودُ عَبْدَ اللّهِ بْنَ ثَابِتِ، فَوَجَدَهُ قَدْ غُلِبَ عَلَيْهِ، فَصَرَخَ بِهِ فَلَمْ يُجِبْهُ، فَاسْتَرْجَعَ؛ وَقَالَ: غُلِبْنَا عَلَيْكَ أبَا الرَّبِيعِ، فَصَاحَ النّسَاءُ وَبَكَيْنَ. فَجَعَلَ

Àابْنُ عَتِيكٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يُسَكَتُهُنَّ. فَقَالَ #: دَعْهُنَّ يَبْكِينَ. فَإذَا وَجَبَ فََ تَبْكِيَنَّ بَاكِيَةً. قَالُوا: وَمَا وَجَبَ. قَالَ: إذَا مَاتَ. فَقَالَتْ اِبْنَتَهُ: وَاللّهِ إنْ كُنْتُ ‘رْجُو أنْ تَكُونَ شَهِيداً فَإنَّكَ قَدْ قَضَيْتَ جِهَازَكَ. فَقَالَ #: إن اللّه قَدْ أوْقَعَ أجْرَهُ عَلَى قَدْرِ نِيَّتِهِ، وَمَا تَعُدُّونَ الْشَّهَادَةَ فيكُمْ؟ قَالُوا: اَلْقَتْلَ في سَبِيلِ اللّه تعالى. قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ شُهَدَاءَ أُمَّتي إذاً لَقَلِيلٌ، اَلْمَطْعُونُ شَهِيدٌ، وَالْغَرِيقُ شَهِيدٌ وَصَاحِبُ ذَاتِ الْجَنْبِ شَهِيدٌ، وَالْمَبْطُونُ شَهِيدٌ، وَصَاحِبُ الْحَرِيقُ شَهِيدٌ وَالّذِي يَمُوتُ تَحْتَ الْهَدْمِ شَهِيدٌ. وَالْمَرْأةُ تَمُوتُ بِجُمْعٍ شَهِيدَةٌ[. أخرجه ا‘ربعة إ الترمذي.»ا‘سْتِرْجَاعُ« عند المصيبة أن يقول: إنا للّه وإنا إليه راجعون. ويقال ماتت المرأة.»بجمعٍ« بضم الجيم وإسكان الميم: إذا ماتت وولدها في بطنها .

3. (5431)- Cabir İbnu Atik (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Abdullah İbnu Sabit´e geçmiş olsun ziyaretine gelmişti. Onu, (Allah´ın emri) galebe çalmış buldu. Ona seslendi. Fakat cevap alamadı. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) istircada bulundu “İnna lillahi ve inna ileyhi râciun” dedi ve:

“(Biz yaşamanı isteriz ama, Allah´ın emri) bize galebe çaldı ey Ebu´r-Rebi!” dedi. Bunun üzerine kadınlar feryad edip ağlamaya başladılar. İbnu Atik (radıyallahu anh) kadınları susturmaya başladı. Ancak Aleyhissalâtu vesselâm: “Bırak onları ağlasınlar! Vacib olduğu zaman tek ağlayan ağlamayacak” buyurdu.

“Vacib olan da ne ” dediler.

“Öldüğü zaman (demektir)” dedi. Bunun üzerine kızı:”Allah´a yemin olsun, elimden gelse şehid olmanı isterim. Çünkü sen (cihad için gerekli teçhizatı) hazırladın” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

“Allah onun ecrini niyetine göre verdi. Siz aranızda şehid olmayı ne zannedersiniz ” buyurdular.

“Allah yolunda ölmek!” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm açıkladı:

“Öyleyse ümmetimin şehidleri cidden azdır. Bilesiniz: Taundan ölen şehittir, boğularak ölen şehittir, yeter ki seferi taatte olsun. Zatulcenb´ten ölen şehittir. İshalden ölen şehittir, yanarak ölen şehittir, yıkık altında ölen şehittir, çocuk karnında ölen kadın şehittir.” [Muvatta, Cenaiz 36, (1, 233, 234); Ebu Davud, Cenaiz 15, (3111); Nesâî, Cenaiz 14, (4, 13, 14).][48]

ـ5432 ـ4ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]عَادَ رَسُولُ اللّهِ # سَعْدَ بْنِ عُبَادَةَ فَوَجَدَهُ فِي غَشْيَتِهِ فَقَالَ: قَدْ قُضِيَ؟ قَالُوا: ، فَبَكَى رَسُولُ اللّهِ # فَلَمَّا رَأى الْقَوْمُ بُكَاءَهُ بَكَوْا. فَقَالَ: أَ تَسْمَعُونَ؟ إنَّ اللّهَ َ يُعَذِّبُ بِدَمْعِ الْعَيْنَ وََ بِحُزْنِ الْقَلْبِ، وَلَكِنْ يُعَذّبُ بهذا، وأشَارَ الى لِسَانِهِ، أو يَرْحَمُ[. أخرجه الشيخان .

4. (5432)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Sa´d İbnu Ubade´ye geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. (Yanına gelince) onu baygın buldu ve: “Ölmüş olmalı!” dedi. Yanındakiler: “Hayır” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm ağladılar. Resulullah´ın ağladığını gören halk da ağladı.

“İşitmiyor musunuz, buyurdular. Allah Teala hazretleri ne gözyaşı sebebiyle ne de kalbin hüznüyle azab vermez. Ancak şunun sebebiyle azab verir! -ve dilini işaret ettiler- yahut da merhamet eder.” [Buhârî, Cenaiz 45; Müslim, Cenaiz 12, (924).][49]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, hasta veya ölmüş için sırf gözyaşı dökerek ağlamanın veya kalben üzülmenin mahzurunun olmayacağına delildir. Mahzur “dil” den hasıl olmakta, yaşanan üzüntünün şevkiyle mü´minlik edebine yakışmayan çığlıklar atmaktan veya sözler sarfetmekten ileri gelmektedir.

2- Hadis, hasta ziyaretine, fadıl (daha üstün) kimsenin mefdulü ziyaretine, devlet reisinin raiyyetine ve arkadaşlarına olan ziyaretine, münkerden nehye ve münker için vaidin hatırlatılmasına delildir. [50]

ـ5433 ـ5ـ وعن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَيْسَ منَّا مَنْ ضَرَبَ الْخُدُودَ وَشَقَّ الْجُيُوبَ ودَعَا بِدَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ[. أخرجه الخمسة إ أبا داود .

5. (5433)- İbnu Mesud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyur dular ki:

“(Izdırab ve matemi sebebiyle) yanaklarını yolan, üst başını yırt(ıp dövün)en, cahiliye duasıyla dua eden bizden değildir.” [Buhârî, Cenaiz 36, 39, 40, Menakıb 8; Müslim, İman 165, (103); Tirmizî, Cenaiz 22, (999); Nesâî, Cenaiz 19, (4, 20).][51]

AÇIKLAMA:

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde uğradığı keder sebebiyle, cahiliye insanının yaptığı gibi vücudunun şurasına burasına vurarak kendi kendine eziyet vermeyi, üstünü başını yırtmayı, felaket, bela temennisi gibi şer´an caiz olmayan sözler sarfetmeyi yasaklamaktadır. Zikredilen bu yasaklar, cahiliye devri mateminde yer verilen davranışlardır. İslam, matem ve üzüntü tarzını da İslamîleştirmiştir.

2- “Bizden değil” tabirini, alimler, “bizim sünnetimiz üzere değil” şeklinde anlamış, “İman yönüyle bizden ayrılır, küfre düşer” manasında anlamıştır. Bu hususu, Resulullah´ın iman yönünden bizden değil manasının da anlaşılacağı tarzında ifade etmesini alimler, bu davranıştan vazgeçirmede mübalağa olarak değerlendirmişlerdir. Şu mana üzerinde de durulmuştur: “Kâmil manada bizim dinimiz üzere değildir.” Çünkü dinin kemalini sağlayan bir parçasını terketmiş olmaktadır. İbnu Hacer el-Askalâni der ki: “Ben şu hususu da seziyorum; “Resulullah´ın bu yasaklamasının manasını, Ebu Musa (radıyallahu anh)´nın rivayet ettiği bir hadiste gelmiş olan teberri açıklığa kavuşturuyor. Mezkur hadiste Aleyhissalâtu vesselâm: “Matem sırasında bağırıp çağırandan (salika) üst baş yırtanlardan (şâkka), saçını traş edenden (hâlika) beri (uzak) olduğunu” belirtmektedir. Berae´nin (uzaklığın) manası bir şeyden kopup ayrılma olduğuna göre, sanki bu hadisle, Aleyhissalâtu vesselâm, kişiyi mesela şefaatine dahil olmamakla tehdit edip korkutmaktadır.” İbnu Hacer devamla der ki: “Süfyan-ı Sevri´den rivayete göre, merhum, bu çeşit hadislerin te´viline girmekten hoşlanmaz ve dermiş ki: “Bundan kaçınmak gerekir, ta ki hadis (kişiye imanını kaybedeceği endişesini vererek) ruhlarda daha müessir, caydırıcılıkta (zecr) daha etkili olsun.” [52]

ـ5434 ـ6ـ وعن أبي موسى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا مِنْ مَيِّتٍ يَمُوتُ فَيَقُومُ بَاكِيهِمْ، فَيَقُولُ: وَاجَبََهُ، وَاسَيِّدَاهُ، وَنَحْوَ ذلِكَ إَّ وَكَّلَ اللّهُ بِهِ مَلَكَيْنِ يَلْهَزَانِهِ، وَيَقُوَنِ أهكذَا كُنْتَ[. أخرجه الترمذي.»اللّهزُ« الدفع في الصدر بجمع الكف .

6. (5434)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir kimse ölünce, arkada ağlayanları kalkıp: “Vay benim dağım, vay efendim…” gibi sözler sarfederse, ona iki melek vekil kılınır, melekler ölen kimsenin göğsüne vura vura: “Sen öyle misin ” diye sorarlar.” [Tirmizî, Cenaiz 24, (1003).][53]

ـ5435 ـ7ـ وعن النّعمان بن بشير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أُغْمِىَ عَلى عَبْدِاللّهِ بْنِ روَاحَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه فَجَعَلَتْ أُخْتُهُ عَمْرَةُ تَبْكِى: وَاجَبََهُ، وَاكذَا، واكَذَا، تُعَدِّدُ عَلَيْهِ، فَلَمَّا أفَاقَ قَالَ: واللّهِ مَا قُلْتِ مِنْ شَىْءٍ إ وَقِيلَ لى: أهكذا كُنْتَ؟ قيلَ: فَلَمَّا مَاتَ لَمْ تَبْكِى عَليْهِ[. أخرجه البخاري .

7. (5435)- Nu´man İbnu Beşir (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Abdullah İbnu Ravaha (radıyallahu anh) bayılmıştı. Kızkardeşi Amra ağlamaya başladı: “Vay benim dağım, vay şuyum, vay buyum!” diye sayıp dökerek yakınıyordu. Abdullah ayrıldığı zaman:

“Allah´a yemin olsun, o söylediklerini söylerken her defasında bana: “Sen böyle misin ” diye soruldu” dedi.

“Söylendiğine göre, Abdullah vefat ettiği zaman Amra arkasından ağlamadı.” [Buhârî, Megazi, 44.][54]

AÇIKLAMA:

Bu son iki hadis birbirini tamamlamakta; ikincisi, birincide beyan edilen hakikate bir örnek teşkil etmektedir. Ölen veya ağır hasta olan için ağlamak, bağırıp çağırmak, o kimseye fayda değil zarar getirmektedir.

Amrâ, böylece emr-i Nebeviye imtisal ediyor.[55]

ـ5436 ـ8ـ وعن جابرٍ بن عبداللّهِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أخَذَ رَسُولُ اللّهِ # بِيَدِ عَبْدِالرّحمنِ بْنِ عَوْفٍ فانْطَلَقُوا الى ابْنِهِ إبْرَاهِيمَ، فَوَجَدَهُ يَجُودُ بِنَفْسِهِ، فأخَذَهُ # في حِجْرِهِ فَبَكَى. فَقَالَ لَهُ عَبْدُ الرَّحْمنِ: أتَبْكِي؟ أوَلَمْ تَكُنْ نَهَيْتَ عَنِ الْبُكَاءِ؟ فقَالَ: َ، وَلَكِنْ نَهَيْتُ عَنْ صَوْتَيْنِ أحْمَقَيْنِ فَاجِرِينِ: صَوْتٍ عِنْدَ مُصِيبَةِ: خَمْشِ وَجُوهٍ، وَشَقِّ جُيُوبٍ، وَرَنّةٍ شَيْطَانٍ[. أخرجه الترمذي .

8. (5436)- Hz. Cabir İbnu Abdillah (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)´ın elinden tuttu, oğlu İbrahim´e gittiler. Aleyhissalâtu vesselâm oğlunu can çekişir vaziyette buldu. Kucağına aldı ve ağladı. Abdurrahman:

“Ağlıyor musun Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi ” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Hayır (ağlamaktan değil), iki ahmak, facir sesten yasakladım: Musibet sırasındaki ses; yüzleri tırmalamak, cepleri yırtmak ve şeytan mâtemi.” [Tirmizî, Cenaiz 25, (1005).][56]

AÇIKLAMA:

“Şeytan mâtemi” diye çevirdiğimiz رَنَّةُ الشيطان tabirinin manasında ulema ihtilaf eder. Bazısı, “musiki ve çalgı” diye anlamıştır. Ama umumiyetle mâtem sırasında çıkarılan ses olduğu söylenmiştir. Mâtemin şeytana nisbet edilmesi hadiste “İlk mâtem tutan İblis´tir” diye gelen açıklamaya binaendir. Bu durumda, Tirmizî, “Hadisin aslında daha çok kelam var” ihtisarını belirtmektedir. Hadisin Beyhaki´de gelen veçhi buradaki eksiği tamamlamaktadır:

“Ben ağlamaktan yasaklamıyorum. Ben iki facir ahmak sesten yasaklıyorum: Oyun, eğlence, musiki sesi ve şeytan çalgısı, bir de musibet sırasındaki (mâtem) sesi, yüzlerin yolunması, üst başın yırtılması ve mâtem. Ağlamak ise rahmettir, rahmet etmeyene merhamet edilmez.”

Hadis Sahiheyn´de Hz. Enes´in rivayeti olarak gelmiştir.[57]

ـ5437 ـ9ـ وعن أسماء بنتِ يزيد بن السّكنِ رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قَالَتْ اِمْرَأةٌ مِنَ النِّسْوَةِ: مَا هذَا الْمَعْرُوفُ الّذِى َ يَنْبَغِي لَنَا أنْ نُعْصِيَكَ فِيهِ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ فَقَالَ: َ تَنُحْنَ قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللّهِ! إنَّ بَنِي فَُنٍ كَانُوا قَدْ أسْعَدُونِي عَلَى عَمِّى، فََبُدَّ لِي مِنْ قَضَائِهِمْ، فَأبَى عَلَيْهَا فَعَاوَدَتْهُ مِرَاراً، قَالَتْ: فَأذِنَ لِي فِي قَضَائِهِنّ، فَلَمْ أنُحْ بَعْدَ في قَضَائِهِنّ وََ فِي غَيْرِهِ، حَتّى الْسّاعَةَ، وَلَمْ يَبْقَ مِنَ الْنِّسْوَةِ امْرَأةٌ إّ وَقَدْ نَاحَتْ غَيْرِي[. أخرجه الترمذي .

9. (5437)- Esma Bintu Yezid İbni´s-Seken (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Kadınlardan biri dedi ki: “Ey Allah´ın Resulü! Bizim sana asi olmamamız gereken şu maruf (iyi amel) nedir ” Aleyhissalâtu vesselâm:

“Mâtem yapmayın!” buyurdu. Kadın:

“Ey Allah´ın Resulü! Falan sülale(nin kadınları) amcamın (vefatında mâtemime iştirak edip) yardımcım olmuşlardı. Benim de mukabeleten borcumu ödemem gerek” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm kadına (mâtem için) izin vermedi. Kadın tekrar tekrar izin istedi.”

Kadın der ki:

“Resulullah, sonunda onlara borcumu ödemem için izin verdi. Onlara olan borcumu ödedikten sonra hiç mâtem tutmadım, şu ana kadar bir başka mâteme de katılmadım. Benim dışında mâtem tutmayan kadın da kalmadı.” [Tirmizî, Tefsir, Mümtehine, (3304).][58]

AÇIKLAMA:

Hadiste, eski bir Arap âdetine ve bu âdet karşısında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın müsamahakâr tutumuna şahid olmaktayız: Kadınların, birbirlerinin cenazesinde elbirlik ağlayarak mâtem tutmaları. Mâtemine iştirak edilen kadın, bu iştiraki yapanlara borçlanıyor, bu da onların mâtemlerine katılıyor. Sadedinde olduğumuz rivayette, kendisinin mâtemine iştirak edilmiş olan kadın, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yasaklamasına rağmen ısrarlı talepleriyle mâtem borcunu ödeme müsaadesi alır. Rivayetin sonunda Aleyhissalâtu vesselâm´ın bu yasağına yeterince uyulmadığı manası çıkmaktadır. Zira kadın “benden başka bu yasağa uyarak mâtemden hariç kalan kalmadı, herkes mâteme katıldı” şeklinde bir beyanda bulunmaktadır. Bu beyanı, hepsinin haram kılınan tarzdaki mâtemde bulundukları manasında anlamamak gerekir. Yüzüne vurarak elbisesini yırtarak yapılan mâtemden ziyade, ağlamak tarzındaki bir mâteme iştirakleri düşünülebilir. Raviye kadın ise ağlama şeklinde de olsa mâteme iştirak etmemiş olabilir.

Şarihler, mâteme iştirak için Aleyhissalâtu vesselâm´ın başkalarına da izin verdiğini belirtir: Ümmü Seleme el-Ensariye, Ümmü Atiyye, gibi…[59]

ـ5438 ـ10ـ وعن حذيفة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال حينَ حَضَرَ: ]إذَا أنَا مِتُّ فََ يُؤَذِّنُ عَليّ أحَدٌ، إنّي أخَافُ أنْ يَكُونَ نَعْياً، وَإنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَنْهَى عَنِ النّعِْى فإذَا أنَا مِتُّ فَصَلُّوا عَليّ وَسُلُّونِي الى رَبِّي سََّ[. أخرجه الترمذي الى قوله عن النعى. وأخرج باقيه رزين .

10. (5438)- Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) muhtazar (ölüme yakın) olunca: “Ben ölünce, kimse üzerime ezan okumasın, ben bunun, ölüm haberinin duyurulması olmasından korkarım. Zira ben Aleyhissalâtu vesselâm´ın ölüm haberinden yasakladığını işittim. Öyleyse ben öldüm mü, üzerime namaz kılsınlar. Beni Rabbime (sessizce) taşısınlar” dedi. [Tirmizî, Cenaiz 12, (986); İbnu Mace, Cenaiz 14, (1476).][60]

AÇIKLAMA:

Hadiste Hz. Huzeyfe´nin ölüm haberini ilan etmeyi yasakladığı anlaşılmaktadır. Üstelik bu yasaklama mutlak bir yasaklama görülmektedir. Ulema, başka hadislerde ölüm haberinin duyurulduğuna da örnekler verir. Mesela: Resulullah Zeyd İbnu Hârise, Ca´fer İbnu Ebi Talib, Abdullah İbnu Ravaha Mute Savaşı´nda şehid edildikleri vakit ölüm haberlerini cemaate duyurmuştur. Necaşi´nin ölümünü de anında duyurmuştur. Keza Resulullah, mescidi süpüren siyahî kadının ölüp gömüldüğünü duyunca: “Bana niye haber vermediniz ” demiştir.

Bunları nazara alan alimler yasak ve kerahetin cahiliye tarzındaki ilana raci olduğunu söylemiştir. Cahiliyede Araplar, mevkii, makamı, zenginliği olan biri ölünce, bir yakını ata biner, atı halkın içinde yürütüp: “Falanca öldü” diye haberini tantana ile duyururdu. Şu halde tantana maksatlı ilan yasaklanmış olmalıdır.

İbnu´l-Arabi, ölüm ilanında üç durumun varlığına dikkat çeker:”

* Yakınların, arkadaşların, salihlerin ölümlerinin duyurulması. Bu sünnettir.

* Gösteriş ve mufahara için, kalabalık celbetmek için ilan. Bu mekruhtur.

* Mâtem ve feryad u figanla duyurma. Bu da haramdır.[61]

ـ5439 ـ11ـ وعن أبي سعيد الخدرى رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَعَنَ رَسُولُ اللّهِ # النَّائِحَةَ وَالْمَسْتَمِعَةَ[. أخرجه أبو داود .

11. (5439)- Ebu Saidi´l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) mâtemci kadına da, onu dinleyene de lanet etti.” [Ebu Davud, Cenaiz 20, (3128).][62]

ـ5440 ـ12ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّهُ رَأى فُسْطَاطاً عَلى قَبْرِ عَبْدِ الرَّحْمنِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه، فَقَالَ يَاغَُمُ انْزِعْهُ فَإنَّمَا يُظِلُّهُ عَمَلُهُ[. أخرجه البخاري .

12. (5440)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´in anlattığına göre, “Abdurrahman (İbnu Ebi Bekr es-Sıddîk) (radıyallahu anh)´in kabri üzerinde bir çadır görmüştü, seslendi:

“Ey oğlum! Çadırı mezarın üstünden kaldır. Çünkü onu, (sağken işlediği) ameli gölgelemektedir.” [Buharî, Cenaiz 82, (muallak olarak kaydetmiştir.)][63]

AÇIKLAMA:

Başka rivayetlerden, Hz. Aişe´nin, kardeşi Abdurrahman´ın mezarının üzerine çadır kurdurup başına da bir köleyi bıraktığı anlaşılmaktadır. İşte İbnu Ömer bu çadırı ve başındaki bekçiyi görünce müdahale edip çadırın indirilmesini emretmiştir.

Hadis, kabirde yatanlara, dünyada iken yaptıkları amellerin bir faydası olacağını, mezar üzerine kurulacak çadır veya örülecek binanın içindekine faydası olmayacağını ifade eder. Yine hadisten, kabir üzerine çadır ve bina kurup içinde oturmanın, ölüye bir zararının da dokunmayacağını, ancak, oturanların zararlı şeyler konuşmaları sebebiyle zarara uğramalarının melhuz olduğunu anlamaktayız. [64]

ÜÇÜNCÜ FASIL

ÖLÜYÜ YIKAMA VE KEFENLEME

ـ5441 ـ1ـ عن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]بَيْنَمَا رَجُلٌ وَاقِفٌ مَعَ النّبِىِّ # بِعَرَفَةَ فَوَقَصَتْهُ نَاقَتُهُ، فَمَاتَ. فَقَالَ #: اِغْسِلُوهُ بِمَاءٍ وَسِدْر وَكَفِّنُوهُ فِي ثَوْبَيْنِ وََ تُحَنِّطُوهُ، وََ تُخَمِّرُ رَأسَهُ، فإنَّ اللّهَ تَعالى يَبْعَثُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مُلَبِّياً[. أخرجه الخمسة.»وَقَصَتْهُ نَاقَتهُ« أى ألقته على ظهرها فوقع على ا‘رض واندقت عنقه.»والحُنوطُ« ما يطيب به أكفان الميت خاصة.»والتَّخميرُ« التغطية .

1. (5441)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Bir adam, Arafat´ta Resulullah ile beraber dururken devesi onu (yere atıp) boynunu kırdı ve adam öldü. Aleyhissalâtu vesselâm: “Adamı su ve sidr ile gasledin, iki parça bezle kefenleyin, kefene tahnit yapmayın (koku sürmeyin). Başını da örtmeyin. Allah onu kıyamet günü telbiye ederek diriltecektir!” buyurdular.” [Buharî, Cenaiz 20, 21, 22, Cezaus´s-Sayd 13, 20, 21; Müslim, Hacc 94, (1206); Ebu Davud, Cenaiz 84, (3238, 3239, 3240, 3241); Tirmizî, Hacc 105, (951); Nesâî, Hacc 98, 99, 100, 101, (5, 195-197).][65]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, hacc sırasında ihramı içerisinde ölen kimsenin ihramının bozulmayacağını ifade etmektedir. Çünkü normalde tekfin erkekte üç parça bezle gerçekleşir ve baş da örtülür. Halbuki sadedinde olduğumuz hadis, ihramlının rida ve izardan mürekkep iki parçalı kıyafetinin tekfinde muhafazasını emretmekte ve ayrıca kıyamet günü telbiye okuyarak dirileceğini belirtmektedir. Süfyan-ı Sevrî, Şafiî, Ahmed İbnu Hanbel, İshak İbnu Rahuye rahimehumullah buna hükmetmişlerdir. Bu cumhurun görüşüdür.

Hanefîlere ve Malikîlere göre ise, ölen ihramlının ihramı bozulur, ona diğer insanlara yapılan tekfin ve diğer hizmetler aynen uygulanır. Bunlar Ebu Hureyre´den gelen “Ademoğlu ölünce ameli artık kesilir…” hadisine dayanırlar. Sadedinde olduğumuz hadisi de: “Belki Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu şahsın, ifade buyrulduğu şekilde ihramlı olarak diriltileceğini vahyen öğrenebilmiştir” diye te´vil etmişlerdir. Dolayısıyla, ihramın devamı meselesi sadece bu şahsa aittir ve başkaları böyle değerlendirilemez.

Mesele üzerinde başka deliller de bulunduğu için münakaşalar devam ettirilmiştir.[66]

ـ5442 ـ2ـ وعن لَيْلَى بِنْتِ قَائِفِ الثَّقِفِيّة قَالَتْ: ]كُنْتُ فِيمَنْ غَسَّلَ أُمِّ كُلْثُومٍ بِنْتَ رَسُولِ اللّهِ #، وَكَانَ رَسُولُ اللّهِ # عِنْدَ الْبَابِ مَعَهُ كَفَنُهَا يُنَاوِلُنَا ثَوْباً ثَوْباً. فَأوَّلُ مَا أعْطَانَا الْحِقُو، ثُمَّ الدِّرْعُ ثُمَّ الْخِمَارُ ثُمَّ الْمِلْحَفَةُ، ثُمَّ أُدْرَجَتْ في الثَّوْبِ اŒخِرِ[. أخرجه أبو داود. »الحقو« ا“زار .

2. (5442)- Leyla Bintu Kâif es-Sakafiyye anlatıyor: “Ben Ümmü Gülsüm Binti Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı yıkayan kadınlar arasında idim. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da kapının yanında idi. Yanında Ümüm Gülsüm´ün kefeni vardı, bize parça parça veriyordu. İlk verdiği parça izar idi. Sonra gömleği (dır´), sonra başörtüsünü (hımar) sonra göğüs örtüsünü (milhafe) verdi. Ümmü Gülsüm sonra bir başka giysinin içine konuldu.” [Ebu Davud, Cenaiz 36, (3157).][67]

AÇIKLAMA:

Bu hadisin senedi zayıftır. Muhtevada da bir iltibas var. Kıssanın Resulullah´ın kızlarından Zeyneb validemizle ilgili olması gerekir. Çünkü Ümmü Gülsüm (radıyallahu anhâ) Bedir Savaşı´nın çıktığı zaman, Medine´de bulunmadığı bir zamanda vefat etmiştir.[68]

ـ5443 ـ3ـ وعن أبي سعيد الخدري رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: يُبْعَثُ الْمَيِّتُ في ثِيَابِهِ الّذِي مَاتَ فِيهَا[. أخرجه أبو داود .

قلت هذا مختص بالشهيد كما قاله القرطبي، وبه يجمع بين هذا الحديث وبين حديث: تُحْشَرُونَ حُفَاةً عُرَاةً؛ الحديث واللّه أعلم .

3. (5443)- Ebu Saidi´l-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Ölü, (kıyamet günü), içinde öldüğü elbise ile diriltilecek” dediğini işittim.” [Ebu Davud, Cenaiz 18, (3114).][69]

AÇIKLAMA:

Burada kastedilen “elbise”den muradın amel olduğu söylenmiştir. Yani kişi hangi amel üzere ölmüş ise o amel üzere diriltilecektir. Çünkü hayatı o amel üzere mühürlenmiştir. Hadisi böyle anlayanlar, elbise kelimesinin Arapça´daki kullanılışını misal verirler. Kişinin ruhî temizliği ve ayıplardan uzak oluşu ifade edilmek istenince “onun elbisesi temizdir” denmektedir. “Kirli elbiseli” tabiri de bunun aksini ifade eder. Bu görüşte olanlar, ayrıca “İnsanlar çıplak, ayakkabısız ve sünnetsiz olarak haşredilecek” hadisini de delil gösterirler. Mamafih, hadisin şehidlere hamledilebileceği de söylenmiştir. Onlar, şeref nişanesi olarak içinde şehid oldukları kanlı elbiseleriyle haşrolunacaklardır. Bu sebeple onlar kefenlenmez, elbiseleriyle gömülür.

Bazı alimler de hadisi zahiri üzere anlayıp kefenin temiz olması gereğine dikkat çekmişlerdir. Bu da ihtimalden uzak değildir.[70]

ـ5444 ـ4ـ وعن علي رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَغَالَوُا في الْكَفَنِ فَإنَّهُ يُسْلَبُهُ سَلْباً سَرِيعاً[. أخرجه أبو داود .

4. (5444)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kefen(e fazla ödeme)de ileri gitmeyin. Çünkü çabuk çürütülür.” [Ebu Davud, Cenaiz 35, (3154).][71]

AÇIKLAMA:

Hadiste, kefen için çok kıymetli kumaş kullanılmaması, bu hususta ifrat ve mübalağadan kaçınılması talep edilmektedir. Çürüyecek diye çok adi kefenliğin kullanılması da tavsiye edilmemiştir. Hanefîler, kişinin maddî durumuyla mütenasib olarak kefenlik kullanılmasını tavsiye ederler. Erkekler cuma ve bayram elbiselerinin denginde, kadınlar da babalarını ziyarette giydikleri elbisenin dengindeki kumaşı kefen olarak kullanmalıdır.

Kefenin beyaz pamuk bezinden olması efdaldir. Nitekim mûtad olan da patiskadan yapılmasıdır.[72]

ـ5445 ـ5ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَفَّنَ رَسُولُ اللّهِ # حَمْزَةَ بْنَ عَبْدِالْمُطَّلِبِ في نَمِرَةٍ في ثَوْبٍ وَاحِدٍ[. أخرجه الترمذي .

5. (5445)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hamza İbnu Abdilmuttalib´i tek parçadan müteşekkil çizgili bir kumaşla kefenledi.” [Tirmizî, Cenaiz 20, (997).][73]

AÇIKLAMA:

Hz. Hamza şehid edildiği zaman, kefen olarak sarılacak yeterli miktarda bez bulunamamıştı. Bulunan bürde başına konsa, ayağı açık kalıyordu, ayağına konsa başı açık kalıyordu. En sonunda başı bürde ile örtüldü, ayağı da izhirle kapatıldı.[74]

ـ5446 ـ6ـ وعن ابْنُ عَمْرُو بْنِ العَاصٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]اَلْمَيِّتُ يُقَمَّصُ وَيُؤَزَّرُ وَيُلَفُّ في الثَّوْبِ الثَّالِثِ، فَإنْ لَمْ يَكُنْ إَّ ثَوْبٌ وَاحِد كُفِّنَ فيهِ[. أخرجه مالك .

6. (5446)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Ölü üç parça ile kefenlenir: Gömlek giydirilir, izar bağlanır, üçüncü giysi olan lifafeye sarılır. Eğer sadece bir kat giysi varsa onunla kefenlenir.” [Muvatta, Cenaiz 7, (1, 224).][75]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet erkek ölülerin normal şekilde hazırlanan kefen miktarını saymaktadır. Buna göre bir kefen üç parçadan müteşekkildir:

1- Kamis: Gömlek yerindedir. Boyun kökünden ayaklara kadar uzanır. Yeni ve yakası olmaz, etrafı oyulmaz.

2- İzar: Don ve eteklik yerindedir. Baştan ayağa kadar uzun olur.

3- Lifafe: Baştan ayağa kadar uzanır. Bu en dışta olur. Baş ve ayak tarafı düğümleneceği için boyca izardan daha uzun olur.

Üç çeşit kefenleme vardır:

a) Kefen-i Sünnet: Normal kefenlemedir, yukarıda sayılan üç parça ile yapılır. Kadınlar için buna iki parça daha ilave edilir:

1) Başörtüsü,

2) Göğüs örtüsü.

Böylece kadınların kefeni beş parçadan meydana gelmiş olur.

b) Kefen-i Kifaye: Erkekler için izar ve lifafeden ibarettir. Kadınlar için bunlara bir de başörtüsü ilave edilir.

c) Kefen-i Zaruret: Erkek için de kadın için de tek kattan ibarettir. Yokluk halinde, ölü, elde edilebilen tek kat beze sarılarak kefenlenmiş olur. İmkan nibetinde bu tarz kefenlemeden kaçınmalıdır.

Önce lifafe tabuta veya hasır, kilim gibi bir yaygı üzerine serilir. Lifafenin üzerine de izar serilir. Ölü yıkandığı yerden kamis giydirilmiş olarak getirilip bunlar üzerine konur. Erkek ise, izar evvela soluna, sonra da sağına getirilerek sarılır. Sonra da lifafe aynı tarzda sarılır. Açılmasından korkulursa, kefen bir kuşak ile de bağlanır.

Ölü kadın ise: Saçları iki örgü yapılır, kefen gömleğinin üzerinden göğsü üzerine konur. Onun üzerine başörtüsü, yüzüyle beraber örtülür, üstüne de izar sarılır. İzarın üzerinden de göğüs örtüsü bağlanır, en üste de lifafe sarılır. Göğüs örtüsü lifafeden sonra da bağlanabilir.

Kefen bezlerinin, ölüye sarılmazdan önce bir, üç veya beş kere güzel kokulu şeylerle tütsülenmesi, uygundur. Kefenin beyaz bezden olması efdal ise de za´feran ve usfur denen boyalarla boyanmış bezlerden de olabilir.

Mürâhık ve mürâhıka olmayan çocukların kefenleri sadece izar ve lifafeden ibaret olabilir. Üç kat olması daha iyidir.[76]

DÖRDÜNCÜ FASIL

CENAZENİN TEŞYİİ VE TAŞINMASI

ـ5447 ـ1ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ تَبِعَ جَنَازَةً وَحَمَلَهَا ثَثَ مَرَّاتٍ فَقَدْ قَضى مَا عَلَيْهِ مِنْ حَقِّهَا[. أخرجه الترمذي .

1. (5447)- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim cenazeyi takip eder ve üç kere taşırsa (ölen kardeşine karşı olan) borcunu ödemiş olur.” [Tirmizî, Cenâiz 50, 1041).][77]

AÇIKLAMA:

Cenazeyi üç sefer taşımadan maksat, yolda tabutu bir müddet tutup taşımak, sonra bırakıp dinlenmek, bir müddet sonra tekrar taşımak ve bu taşıma işini parça parça üç kere yapmaktır.

Burada edâ edilen hak, taşımaya müteallik hak ve vazifedir. Ölen kimsenin, şahıs üzerinde alacağı varsa, taşıyan gıybetini yapmış, zulümde bulunmuş ise, bu çeşit borçlar, cenazesini taşımakla düşmez. Hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm, mü´minin mü´mine karşı vazifelerinden biri olarak cenazesini teşyî etmeyi göstermektedir.[78]

ـ5448 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَتَّبِعُوا الْجَنَازَةَ بِصَوْتٍ وََ نَارٍ. زاد في رواية: وََ تَمْشُوا بَيْنَ يَدَيْهَا[. أخرجه مالك وأبو داود .

2. (5448)- Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Cenazeyi ne ses (matem), ne de ateşle takip etmeyin.”

Bir rivayette şu ziyade var: “Cenazenin önünde yürümeyin.” [Muvatta, Cenâiz 13, (1, 226); Ebu Dâvud, Cenâiz 46, (3171).] [79]

ـ5449 ـ3ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]رَأيْتُ النّبِىَّ # وَأبَا بَكْرٍ وَعُمَرَ يَمشُونَ أمَامَ الْجَنَازَةِ[. أخرجه أصحاب السنن .

3. (5449)- İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir´i cenâzenin önünde yürürlerken gördüm.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 49, (3179); Tirmizî, Cenâiz 26, (1007, 1008); Nesâî, Cenâiz 56, (4, 56).][80]

ـ5450 ـ4ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَمْشِى أمَامَ الْجَنَازَةِ وَأبُو بَكْرٍ وَعُمََرُ وَعُثْمَانُ[. أخرجه الترمذي.وزاد رزين: ]أنْتُمْ مُشَيِّعُونَ فَامْشُوا بَيْنَ يَدَيْهَا وَخَلْفِهَا وَعَنْ يَمِينِهَا وَعَنْ شِمَالِهَا وَقَرِيباً مِنْهَا[. قلت: زيادة رزين ذكرها البخاري تعليقاً واللّه أعلم .

4. (5450)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenazenin önünde yürürdü. Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman da (önde yürürdü).” [Tirmizî, Cenâiz 26, (1007).]

Rezîn şu ziyadede bulundu: “Siz teşyî ederken cenazenin önünde, arkasında, sağında, solunda ve yakınında yürüyün!”

Rezîn´in ziyâdesini Buhârî muallak olarak zikretmiştir.[81]

AÇIKLAMA:

Cenazeyi teşyî ederken, cenazenin önünden mi ardından mı yürünecek meselesinde farklı rivayetler gelmiştir. Bu sebeple ulemâ ihtilaf etmiştir. Nitekim yukarıda 5448 numaralı hadiste önde yürümek yasaklanırken, 5449 ve 5450 numaralı hadislerde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman gibi büyüklerin bile önde yürüdükleri ifade edilmektedir. Ebu Hureyre, Ebu Katâde, İbnu Ömer, Ebu Üseyd gibi başkalarının da önde yürüdüğünü ifade eden rivayetler de gelmiştir. Ahmed İbnu Hanbel, Mâlik ve Şâfiî de önde yürümenin efdal olduğuna hükmetmişlerdir. Aksi kanaatte olanlar da var. İbnu Mes´ud´dan gelen bir hadiste cenazenin önde olması gereği ifade edilmiştir. Tirmizî´nin kaydına göre, Sevrî, İshak gibi birkısım âlimler bu rivayeti esas alarak, cenazenin ardından yürümenin efdal olduğunu söylemişlerdir.

Hanefîlere göre de cenazenin ardından yürümek efdaldir. Hanefîler, önden yürümenin de mekruh olmadığını kabul ederler.

Rezîn´den kaydedilen en son ibare nazar-ı dikkate alındığı takdirde, cenazenin ön, arka, sağ sol her bir cihetinde yürünebileceği, bunda bir kerahet olmayacağı anlaşılmaktadır. Şu halde esas olan teşyie katılmaktır. Şartlara, kalabalık durumuna, yol durumuna göre cenazenin herhangi bir tarafında yürünmesinin kerahati mevzubahis değildir. Sadece efdaliyet mevzubahistir. Müteakip rivayetler de bu hususu te´yid edeceklerdir.[82]

ـ5451 ـ5ـ وعن أُمُّ عَطِيَّةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]نُهِينَا عَن اتْبَاعِ الْجَنَائِزِ وَلَمْ يُعْزَمْ عَلَيْنَا[. أخرجه الشيخان وأبو داود .

5. (5451)- Ümmü Atiyye radıyallahu anhâ anlatıyor: “Cenazeyi takipten (biz kadınlar) men edildik ama bunda çok şiddet gösterilmedi.” [Buhârî, Cenâiz 30; Müslim, Cenâiz 235, (938); Ebu Dâvud, Cenâiz 44, (3167).][83]

AÇIKLAMA:

Hadis, kadınların cenazeyi teşyî etmeye teşvik edilmediklerini göstermektedir. Yani kadınlarla ilgili olarak beyan edilen birçok yasaklar üzerinde hassasiyetle durulduğu, te´kîd edildiği halde, bu meselede te´kidde bulunulmamıştır. Cumhur, bu yasağın tahrim ifade etmeyip kerahet ve hatta kerahet-i tenzihiyye ifade ettiğini söylemiştir. Nitekim İbnu Ebî Şeybe´de gelen bir rivayette belirtildiği üzere, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın da katıldığı bir cenazede, Hz. Ömer, cenazeye katılan bir kadına bağırıp yasaklamak isteyince, Aleyhissalâtu vesselâm: “Ey Ömer, bırak onu (müdahele etme)!” diyerek, kadının katılmasına müsamaha gösterir.[84]

ـ5452 ـ6ـ وعن الْمُغِيرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اَلرَّاكِبُ يَمْشِى خَلْفَ الْجَنَازَةِ، وَالْمَاشِى كَيْفَ شَاءَ مِنْهَا، وَالْطِّفْلُ يُصَلّى عَلَيْهِ[. أخرجه أصحاب السنن وصححه الترمذي .

6. (5452)- Muğîre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Binekli, cenazenin ardından yürür, yaya ise dilediği yerden. Çocuğa da namaz kılınır. Annebabası için mağfiret ve rahmetle dua edilir.” [Tirmizî, Cenâiz 42, (1031); Nesâî, Cenâiz 55, 56, (4, 55, 56).; Ebu Dâvud, Cenâiz 49, (4180).][85]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste çocuğa cenaze namazı kılınacağı ifade edilmiştir. Bazı rivayetlerde “düşük”e yani ölü doğana da namaz kılınacağı ifade edilmiştir. Doğduğu zaman ağlayacak kadar sağ olan çocuğun ölmesi halinde ona namaz kılınacağında ulema ittifak ederse de, ölü doğan çocuğa namaz kılınıp kılınmayacağı hususunda ihtilaf edilmiştir:

* İbnu Ömer: “Çocuk ağlamasa da namaz kılınır” demiştir. İbnu Sîrîn, İbnu Müseyyib de aynı görüşü paylaşırlar.”

* Ahmed İbnu Hanbel ve İshak İbnu Râhuye: “Her ruh üflenen yani dört ay on günü tamamlamış olan düşüğe namaz kılınır” derler.

* İshak ayrıca: “Miras ağlama ile tahakkuk eder, namaz ise, yaratılışı tamamlanana gerekir. Dört ay on günü tamamlayana ruh üflenmiş, şakî veya saîd olacağı yazılmıştır. Hangi sebeple onun namazı terkedilir ” der.

* İbnu Abbâs´ın: “Doğan çocuk ağlarsa (yani canlı doğdu ise) varis olur, namaz kılınır” dediği rivayet edilir.

* Hz. Cabir radıyallahu anh ise: “Doğunca ağlarsa namazı kılınır, ağlamazsa kılınmaz” der. Ashab-ı re´yin hükmü de böyledir. İmam Mâlik, Evzâî ve Şâfiî de böyle demişlerdir.[86]

ـ5453 ـ7ـ وعن ثَوْبَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَرَجَ رَسُولُ اللّهِ # في جَنَازَةٍ فَرَأى نَاساً رُكْبَاناً. فَقَالَ: أَ تَسْتَحْيُونَ. إنَّ مََئِكَةَ اللّهِ عَلَى أقْدَامِهِمْ وَأنْتُمْ عَلَى ظُهُورِ الدَّوَابِّ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

7. (5453)- Hz. Sevbân radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir cenazeye katılmıştı. Birkısım binekliler gördü.

“(Binerek cenaze teşyî etmekten) utanmıyor musunuz Allah´ın melekleri yaya olsunlar da siz hayvanların sırtında olun (olacak şey değil)!” buyurdular.” [Tirmizî, Cenâiz 28, (1012); Ebu Dâvud, Cenâiz 48, (3177).][87]

ـ5454 ـ8ـ وعن جابرِ بن سَمُرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]اتَّبَعَ

رَسُولُ اللّهِ # جَنَازَةَ أبِي الدَّحْدَاحِ مَاشِياً وَرَجَعَ عَلى فَرَسٍ[. أخرجه الخمسة إ البخاري .

8. (5454)- Hz. Câbir İbnu Semure radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ebu´d-Dahdâh´ın cenazesini yayan takip etti. At sırtında geri döndü.” [Müslim, Cenâiz 89, (965); Tirmizî, Cenâiz 29, (1014); Ebu Dâvud, Cenâiz 48, (3178); Nesâî, Cenâiz 95, (4, 85, 86).][88]

AÇIKLAMA:

Ulemâ bu çeşit rivayetlerden hareketle cenâze teşyîinde hayvana binmeyi mekruh addetmiştir. Definden sonra, dönüşte binmek câizdir, kerâhet mevzubahis değildir. Günümüz büyük şehirlerinde kabristanların uzakta olmaları sebebiyle cenazeler bile bir vasıta ile taşınmak zorunda kalmaktadır. Binâenaleyh, teşyîin de binekli olacağı açıktır. Bu çeşit hadisleri “imkân nisbetinde” diye kayıtlamak gerekecektir. Dinimiz kolaylık dinidir.[89]

* CENAZEYİ DEFİNDE SÜR´AT

ـ5455 ـ1ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # أسْرِعُوا بِالْجَنَازَةِ فإنْ تَكُ صَالِحَةً فَخَيْرٌ تُقَدِّمُونَهَا عَلَيْهِ، وَإنْ تَكُ سِوَى ذلِكَ فَشَرٌّ تَضَعُونَهُ عَنْ رِقَابِكُمْ[. أخرجه الستة .

1. (5455)- Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Cenazede çabuk olun. Eğer sâlih biri ise, kendisine iyilik yapmış olursunuz. Böyle biri değilse, belayı bir an önce sırtınızdan atmış olursunuz.” [Buharî, Cenaiz 52; Müslim, Cenaiz 51, (944); Muvatta, Cenâiz 56, (1, 243); Ebu Dâvud, Cenâiz 50, (3181), Tirmizî, Cenâiz 30, (1015); Nesâî, Cenâiz 44, (4, 42).][90]

AÇIKLAMA:

Hadise göre, cenazeyi taşırken hızlı yürümek emredilmektedir. Emr´i, İbnu Hazm “vâcib”e hamletmiş ise de diğer ulemâ istihbâba hamletmiştir. Hanefîler yürürken hızlıca olmalı derken, cumhur fazla hıza mekruh der ve hafif hızlı yürümenin yeteceğine hükmeder. Hızlı olmayı “teçhizde hızlı olma”ya hamleden olmuş ise de, hadiste geçen “sırt” tâbiri bu te´vili reddeder. [91]

ـ5456 ـ2ـ وعن عُبادةُ بن الصّامتٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # إذَا تَبِعَ الْجَنَازَةَ لَمْ يَقْعُدْ حَتّى تُوضَعَ حَتّى في اللَّحْدِ فَعَرَضَ لَهُ حَبْر مِنَ الْيَهُودِ. فقَالَ لَهُ: إنَّا هكذَا نَصْنَعُ يَا مُحَمّدُ. فقَالَ #: خَالِفُوهُمْ وَاجْلِسُوا[. أخرجه أبو داود والترمذي .

2. (5456)- Ubâdetu´bnu´s-Sâmid radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenazeyi takip ettiği vakit, cenaze mezara konuncaya kadar oturmazdı. Bir Yahudi alimi (bir gün) karşısına çıkıp:

“Ey Muhammed, biz de böyle yaparız!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: “Onlara muhalefet edin! Oturun!” emrettiler!” [Ebu Dâvud, Cenaiz, 47, (3176); Tirmizî, Cenâiz, 35, (1020).][92]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis ulemâ arasında ihtilaf konusudur. Zira hadis, cenaze daha kabre konmazdan önce oturmayı emretmektedir. Halbuki, başka bazı rivayetler, cenaze konmadan oturmamaya delalet eder.

* Aliyyu´l-Kâri, “Cenaze omuzlardan yere bırakılmazdan önce, teşyîcilerin oturmayacağı hususunda hüküm bakidir, sahih görüş de budur” der. Nitekim Sahîheyn´de Ebu Said el-Hudrî´nin bir rivayetinde “Cenaze görünce ayağa kalkın. Cenazeyi teşyi eden de yere konuncaya kadar oturmasın.” buyurulur. Cenaze yere konuncaya kadar oturulmaması gereğine hükmedenler arasında Hasan İbnu Ali, Ebu Hureyre, İbnu Ömer, İbnu´z-Zübeyr, el-Evzâî, Ehl-i Şam, Ahmed İbnu Hanbel ve İshâk İbnu Râhûye vardır. Cenaze omuzlardan inmeden oturmayı mekruh addedenler arasında İbrahim Nehâî, Şa´bî, Muhammed İbnu´l-Hasen´in isimleri de geçer.

Buna muhalefet edip, önceki hükmün neshedildiğine ve oturmanın evla olduğuna hükmedenler de olmuştur.

Bazı âlimler, emrin vücuba hamledilmeyip her iki şeklin de cevazına hükmedilmesi kanaatini izhar etmişlerdir. İbnu´l-Kayyim: “Böyle demek neshe hükmetmekten evlâdır” der. Ahmet İbnu Hanbel: “Ayakta olanı ayıplamam, oturana da bir beis yok” demiştir.

İshâk, Abdulmelik İbnu Habîb ve İbnu´l-Mâceşûn: “Kişi muhayyerdir, ister oturur, isterse oturmaz” der.

Hanefîlere göre, cenaze omuzlardan indirilince teşyîciler, oturmada mahzur yoksa otururlar. Daha önce oturmak mekruh olduğu gibi, bundan sonra ayakta kalmak da mekruhtur.

2- Hadis, imkân nisbetinde, kültürel tezâhürlerde, gayr-i müslimlere muhalefeti esas almaya delalet etmektedir. Çünkü İslâm müstakil bir ümmettir, her hususta kendine has, orijinal değerleri, tezahürleri olmalıdır. Yabancıya teşebbüh ve yabancıyı taklit câiz değildir. Bu hususta hadiste gelen irşad çoktur.[93]

ـ5457 ـ3ـ وعن عَامِرِ بْنِ رَبِيعَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا رَأى أحَدُكُمْ جَنَازَةً فإنْ لَمْ يَكُنْ مَاشِياً مَعَهَا فَلْيَقُمْ حَتّى يُخَلِّفَهَا أوْ تُخَلِّفَهُ أوْ تُوضَعَ قَبْلَ أنْ تُخَلِّفَهُ[. أخرجه الخمسة .

3. (5457)- Âmir İbnu Rebîa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sizden biri bir cenazenin geçtiğini görürse, cenaze ile birlikte yürümese bile, cenazeyi geride bırakıncaya veya cenaze kendisini geride bırakıncaya veya cenaze onu geride bırakmadan, yere konuncaya kadar oturmasın.” [Buhârî, Cenâiz 47, 48; Müslim, Cenâiz 74, (958); Ebu Dâvud, Cenâiz 47, (3172); Tirmizî, Cenâiz 51, (1042); Nesâî, Cenâiz 45, (4, 44).][94]

ـ5458 ـ4ـ وعن محمّد بن سيرين: ]أنَّ جَنَازَةً مَرَّتْ بِالْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ وَابْنِ عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُم؛ فَقَامَ الْحَسَنُ، وَلَمْ يَقُمِ ابْنُ عَبّاسٍ. فَقَالَ الْحَسَنُ: ألَيْسَ قَدْ قَامَ رَسُولُ اللّهِ # لِجَنَازَةِ يَهُودِيٍّ؟ فَقَامَ ابْنُ عَبّاسٍ: قَامَ لَهَا ثُمَّ قَعَدَ بَعْدُ؛ وفي رواية: إنَّمَا قُمْتُ لِلْمََئِكَةِ: أىِ الّتِي مَعَهَا[. أخرجه النسائي .

4. (5458)- Muhammed İbnu Sîrîn rahimehullah anlatıyor: “Hasan İbnu Ali ve İbnu Abbas radıyallahu anhüm (otururlar iken) bir cenaze geçmişti. Hz. Hasan derhal ayağa kalktı, İbnu Abbâs ayağa kalkmadı. Hasan radıyallahu anh:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir Yahudinin cenazesine ayağa kalkmadı mı ” dedi. Bunun üzerine İbnu Abbâs da ayağa kalktı. Cenaze için kalktı, sonra tekrar oturdu.

Bir rivayette: “Ben melekler için, yani cenaze ile birlikte olan melekler için ayağa kalktım” denmiştir. [Nesâî, Cenâiz 47, (4, 46).][95]

ـ5459 ـ5ـ وقال الْحَسَنُ بْنِ عَلِيٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا: ]إنَّمَا مُرَّ بِجَنَازَةِ يَهُودِىٍّ وَرَسُولُ اللّهِ # جَالِسٌ عَلى طَرِيقِهَا، فَكَرِهَ أنْ تَعْلُو رَأسَهُ جَنَازَةُ يَهُودِىٍّ؟ فقَامَ[. أخرجه النسائي .

5. (5459)- Hasan İbnu Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) otururken bir Yahudi cenazesi geçiyordu. Yahudi cenazesinin, başından yukarıda olmasını iyi karşılamadı ve ayağa kalktı.” [Nesâî, Cenâiz 47, (4, 47).][96]

AÇIKLAMA:

Yukarıda kaydedilen üç hadiste, cenaze geçtiği zaman oturuyor isek, ayağa kalkmamız teşrî edilmektedir. Cenazeye niçin ayağa kalkılır, Müslüman olmayanın cenazesine de ayağa kalkmalı mı, ne müddet ayağa kalkmalı gibi bazı soruların cevabı hususunda, âlimler farklı yorumlara yer vermişlerdir. Söz konusu farklılıklar rivayetlerin muhtevasından kaynaklanır. Bir rivayette, cenaze sebebiyle ayağa kalkan Resûlullah´a, cenazenin Yahudi olduğu söylenince “O bir insan değil mi ” demiştir. Benzer bir hâdisede Resûlullah: “Ölüm için bir korku vardır. Öyleyse cenaze gördünüz mü ayağa kalkın” buyurmuştur. Sindî şu açıklamayı sunar: “Ölü görülünce, gaflet üzere devam etmek uygun olmaz. Ayağa kalkmak, gafleti terketmek, hayır yapmaya teşebbüs ve o yolda gayret içindir… Ayağa kalkmak ölüyü ta´zîm için değil, ölümün insanda hâsıl ettiği korku ve endişeyi ta´zîm içindir. Bu maksatla ayağa kalkınca ölünün Müslüman veya gayr-i müslim olması farketmez, ikisi de eşittir.”

Sonuncu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Yahudi cenazesine ayağa kalkışı için farklı bir sebep zikredilmiş olsa da, cenazenin hüviyetine bakmadan, ayağa kalkılıp, ölüm hadisesinden ders alınması, kendimizin akibetinin de bu olduğunun düşünülmesi esas olmalıdır. Bu tefekkür, ola ki şahsi hayatta bir yenilenme, bir inkılâbın başlangıcı ve vesilesini teşkil eder.[97]

BEŞİNCİ FASIL

DEFİN VE DEFİN ŞEKLİ

* ŞEHİDİN DEFNİ

ـ5460 ـ1ـ عن هشام بن عامرٍ قال: ]جَاءَتِ ا‘نْصَارُ الى رَسُولِ اللّهِ # يَوْمَ أُحُدٍ. فَقالُوا: أصَابَنَا قَرْحٌ وَجَهْدٌ؛ فَكَيْفَ تَأمُرُنَا؟ فَقَالَ: أوْسِعُوا الْقَبْرَ وَأعْمِقُوا. وَاجْعَلُوا الْرَّجُلَيْنِ وَالثََّثَةَ في الْقَبْرِ. قِيلَ: فأيُّهُمْ يُقَدَّمُ؟ قَالَ: أكْثَرُهُمْ قُرْآناً[. أخرجه أصحاب السنن.»القرحُ« الجرح.و»الجهد« المشقة .

1. (5460)- Hişam İbnu Amir anlatıyor: “Uhud günü Ensar, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a gelip: “Bize yara ve meşakkat isabet etti, ne emredersiniz (ey Allah´ın Resulü) ” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm da:

“Kabirleri genişletin ve derinleştirin. Bir kabre iki-üç kişiyi birden koyun!” buyurdular.

“Öyleyse hangisi öne konsun ” denildi.

“Kur´an´ı daha çok bilen!” buyurdular.”[98]

ـ5461 ـ2ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # يَجْمَعُ بَيْنَ الرَّجُلَيْن مِنْ قَتْلَى أُحُدٍ في ثَوْبٍ وَاحِدٍ. ثُمَّ يَقُولُ: أيُّهُمْ أكْثَرُ أخْذاً لِلْقُرآنِ؟ فَإذَا أُشِيرَ الى أحَدِهِمَا قَدَّمَهُ في اللَّحْدِ، وقَالَ: أنَا شَهِيدٌ على هؤُŒَءِ، وأمَرَ بِدَفْنِهِمْ بِدِمَائِهِمْ، وَلَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِمْ وَلَمْ يُغَسِّلْهُمْ[. أخرجه الخمسة إ مسلماً .

قلت: والجمع بين رجلين في ثوب واحد بحيث تتقى بشرتهما يجوز. فيحمل على أنه كان يجعل بينهما حائً ثم يجمعهما فيه، أو على أنه كان يشق الثوب بينهما، وهو الظاهر لقوله فإذا أشير الى أحدهما قدّمه في اللحد. والتقديم يمكن إ إذا كان كل واحد منهما مفرداً أو بينهما حائل واللّه أعلم .

2. (5461)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Uhud şehidlerini (defin sırasında) her ikisinin (cesedini) bir giysiye koyuyor, sonra da: “Kuran´ı hangisi daha çok almıştı ” diye sorup, onlardan birine işaret edildiği takdirde, onu lahidde öne koyuyordu. Sonra da: “Ben bunlara şahidim!” diyordu. Onları kanlarıyla defnetmelerini emretti. Onlara cenaze namazı kılmadı, onları yıkamadı da.” [Buhârî, Cenaiz 73, 74, 75, 76, 79, Megazi 26; Ebu Davud, Cenaiz 31, (3138); Tirmizî, Cenaiz 46, (1036); Nesaî, Cenaiz 61, (4, 62).]

(İbnu Deybe hadisin bir meselesi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar): “Derim ki: “İki kişinin, bir giysi içinde, derileri birbirlerine değecek şekilde birleştirilmeleri caiz değildir. Öyleyse bu “birleştirme” hadisesi, ikisinin arasına bir perde konduktan sonra gerçekleştirilmiş olacağına yahut o giysinin ikisi arasında bölünmüş olacağına hamledilir. Zahir mana da bunu gerektiriyor, çünkü hadiste geçen “onlardan birine işaret edildiği takdirde, onu lahidde öne koyuyordu” ibaresi bunu ifade eder. Her birinin müstakil veya aralarında bir perde olmadan birini öne almak mümkün değildir.[99]”[100]

ـ5462 ـ3ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]لَمَّا كَانَ يَوْمُ أُحُدٍ جَاءَتْ عَمَّتِي بِأبِي لِتَدْفِنَهُ في مَقَابِرِنَا. فَنَادَى مُنَادِي رَسُولِ اللّهِ #: رُدُّوا الْقَتْلَى الى مَضَاجِعِهِمْ[. أخرجه أصحاب السنن، وهذا اللفظ للترمذي، وصححه.

3. (5462)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Uhud günü, halam, kabristanımıza gömmek için babamı (Uhud´dan Medine´ye) getirmişti. O sırada, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın tellali şöyle nida etti: “Ölüleri yerlerine geri götürün!” [Ebu Davud, Cenaiz 42, (3165); Tirmizî, Cihad 37, (1717); Nesâî, Cenaiz 83, (4, 79).][101]

ـ5463 ـ4ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أمَرَ رَسُولُ اللّهِ # بِقَتْلَى أُحُدٍ أنْ يُنْزَعَ عَنْهُمُ الْحَدِيدُ وَالْجُلُودُ، وأنْ يُدْفِنُوا في ثِيَابِهِمْ وَدِمَائِهِمْ[. أخرجه أبو داود .

4. (5463)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Uhud şehidlerinin üzerinden demir(den mamul silah, zırh gibi şeyler)in ve deri(den mamul kan bulaşmamış giyecekler)in çıkarılmasını ve onların elbiseleri ve kanlarıyla gömülmelerini emretti.” [Ebu Davud, Cenaiz 31, (3134).][102]

AÇIKLAMA:

1- Uhud Savaşı, Bedir´den sonra cereyan etmişti. Müslümanlar bu savaşta 70 adet şehid vermişlerdi.

Uhud Savaşı´nda şehid olanlar yıkanmadan üzerlerindeki kanlı elbiseleri çıkarılmadan ve hatta cenaze namazı kılınmadan defnedilmişlerdi. Bazı zayıf rivayetlerde Uhud şehidlerine namaz kılındığı ifade edilmiş ve hatta, bir kavlinde Ahmed İbnu Hanbel, -rivayetler karşısında kendine has olan nokta-i nazarına uygun olarak, onlara da itibar edip- “Şehidler üzerine namaz kılıp kılmama hususunda muhayyerlik var; kılınsa daha iyi, kılınmasa idare eder, gerekmez” diye hükmetmiştir. Ancak daha sıhhatli rivayetler defin sırasında değil, bilahere Resulullah´ın mezkur şehidlere namaz kıldığını göstermektedir. Hz. Hamza´ya namaz kıldığına dair gelen rivayetteki salat kelimesi lügat manasında te´vil edilerek “Onun Resulullah´ın yanındaki hususi yeri sebebiyle Hz. Hamza´yı tafdilen dua etmiştir” denmiştir.

Netice itibariyle bütün imamlar, şehidlerin yıkanmadan, üzerlerindeki elbiseleri ile gömüleceklerinde ittifak ederler. Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhebinde olanlar namaz da kılınmayacağında birleşirken, Hanefî mezhebindeki ulema ve İshak İbnu Rahuye namaz kılınacağına hükmetmiştir.

2- Şehidlerin üzerindeki deri ve demirin çıkarılmasından maksat, kefen manasını taşımayan giyeceklerin çıkarılmasıdır. Kürk, palto, miğfer, zırh, silahlar, ayakkabı gibi şeyler alınır. Bunlar alındıktan sonra, kalanlar normal kefenlemede sarılan miktarı aşarsa onlar da çıkarılır. Sünnete uyan kefen miktarından eksikse tamamlanır. Taharete mani bir pislik bulaşmışsa o yıkanır, kan bulaşığı yıkanmaz.

3- Hattâbi, şehidi yıkamayı terkle ilgili olarak yapılan şu yorumu kaydeder: “Yıkamayı terketmenin manası, şehidin kıyamet günü yarasından kanlar akar vaziyette ihya edileceği, o halde kendisine konuşulacağı, kokusunun misk kokusu, renginin de kan renginde olacağına dair hadisin varlığıdır. Dirilerde yıkanma namaza makrun olarak yapılır, abdest de böyledir. Temizlik herkes için namaz sebebiyle vacibtir, (şehitten) yıkama sakıt olunca namaz da sakıt olur.”

Hattâbî, Uhud şehidlerinden birkaçının aynı kabre konduğunu belirten rivayetlerden şu hükümlerin çıkarıldığını belirtir:

* Tek bir kabre bir cemaat defnedilebilir.

* Toplu definlerde, efdal olanlar kıble tarafına konur.

* Kefen darlığı varsa, bütün cemaat bir kefene sarılabilir.[103]

* DEFİNDE TA´CİL

ـ5464 ـ1ـ عن الْحُصَيْنِ بْنِ وَحْوَحٍ قال: ]لَمَّا مَرِضَ طَلْحَةُ بْنُ الْبَرَاءِ أتَاهُ رَسُولُ اللّهِ # يَعُودُهُ؛ فَقَالَ: إنِّي َ أُرَاهُ إَّ قَدْ حَدَثَ بِهِ حَادِثُ الْمَوْتَ فآذِنُونِي بِهِ وَعَجِّلُوا فإنَّهُ َ يَنْبَغِي لِجِيفَةِ مُسْلِمٍ أنْ تُحْبَسَ بَيْنَ ظَهْرَانِيْ أهْلِهِ[. أخرجه أبو داود .

1. (5464)- Husayn İbnu Vahvah radıyallahu anh anlatıyor: “Talha İbnu´l-Berâ hastalandığı zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona geçmiş olsun ziyaretine geldi. (Yakınlarına:) “Ben onda ölüm alâmetinin zuhurunu gördüm (Ölümünü) bana hemen haber verin ve acele davranın. Çünkü, Müslüman bir kimsenin cesedinin ailesi içerisinde hapsedilmesi uygun değildir” buyurdular.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 38, (3159).][104]

AÇIKLAMA:

Ölünün bir an önce defnedilmesi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bu ümmete teşrî ettiği sünnetlerden biridir. Bu hususu te´yiden, te´kiden muhtelif irşadları olmuştur; müteakiben birkısmını göreceğiz. Burada kaydetmeyi uygun bulduğumuz bir başka rivayet şöyle: “Ey Ali! Üç şey var ki onda gecikme caiz olmaz: Vakti girince namaz, hazır olunca cenaze, kendine denk birini bulan dul kadın.”[105]

ـ5465 ـ2ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]خَطَبَ رَسُولُ اللّهِ # يَوْماً فَذَكَرَ في خُطْبَتِهِ رَجًُ مِنْ أصْحَابِهِ قُبِضَ وَكُفِّنَ فِي كَفَنٍ غَيْرِ طَائِلٍ وَقُبِرَ لَيًْ. فَزَجَرَ رَسُولُ اللّهِ # أنْ يُقْبَرَ الْرَّجُلُ بِالْلَّيْلِ حَتّى يُصَلّى عَلَيْهِ إَّ أنْ يَضْطَرَّ إنْسَانٌ الَى ذلِكَ؛ وَقَالَ: إذَا كَفَّنَ أحَدُكُمْ أخَاهُ فَلْيُحَسِّنْ كَفَنَهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي .

2. (5465)- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hutbe irad etti. Hutbesinde, ashabından, ölmüş, yetersiz bir kefene sarılıp, geceleyin defnedilmiş bir zâtı zikretti. Sonra kişinin, mecbur kalmadıkça geceleyin gömülmesini yasakladı, ta ki üzerine namaz kılınsın. Ve dedi ki:

“Biriniz kardeşini kefenledi mi, kefenini güzel yapsın!” [Müslim, Cenâiz 49, (943); Ebu Dâvud, Cenâiz 34, (3148); Nesâî, Cenâiz 37, (4, 33).][106]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, geceleyin cenaze defnedilmesini yasaklamakta, ancak buna mecbur kalana müsaade etmektedir. Geceleyin defne müsaade şartı, ulemânın açıklamasına göre, Aleyhissalâtu vesselâm devrindeki fakirliktir. Sünnete uygun miktarda kefen bulamayanlar, bu eksikliği göstermemek için cenazelerini geceleyin defnederlermiş.

Resûlullah iki sebeple geceleyin defni tavsiye etmemektedir:

1) Gece olduğu için cenazeye iştirakin azlığı. Halbuki ne kadar çok kimse namaza iştirak ederse, ölen için daha iyidir, sevabı artırmaktadır.

2) Cenaze için iyi bir kefenlik bulunamayabilir. Gündüz defnedilecek cenazeden iki mahzur da kalkar. Ama hadis, mecbur kalanlara gece defnine de ruhsat vermektedir.

Ulemâ bu meselede ihtilaf eder: “Hasan-ı Basrî, zaruret hali dışında, gece defnini mekruh addetmiştir. Cumhûr u ulemâya göre, geceleyin cenaze defni mekruh değildir. Çünkü Hz. Ebu Bekr ve seleften birçoğu geceleyin defnedildiği halde, diğer selef büyükleri buna itiraz etmemiş, normal karşılamıştır. Ayrıca cumhûrun bir diğer delili Resûlullah´la ilgilidir: Mescidin temizliğine bakan zâtın geceleyin defnedilmesini Resûlullah öğrenince: “Niye geceleyin defnettiniz ” diye yadırgama ifade etmemiş, “Niye bana da haber vermediniz, namazına ben de katılırdım” demiştir. Ashab da gece sebebiyle haber vermediklerini belirtmiştir: “Öyleyse der cumhur, eğer mekruh olsaydı Aleyhissalâtu vesselâm buna müdahale ederdi, etmediğine göre câizdir ve mekruh değildir.”

Cumhûr, sadedinde olduğumuz hadisteki yasağı “geceleyin ya namaz kılınamayacağı için yahut da namaza iştirak edenlerin az olacağı, kefenlemeye gerekli itinanın gösterilemeyeceği için veya bu sayılanların hepsi için ifade edilmiş” olarak yorumlar. Şu da söylenebilir: Nevevî yasakta hatırımıza gelmeyen nice başka sebepler vardır. Nitekim geceleyin definde, cenazeyi görerek ibret alacak sağlardan pek çoğunun bu dersten mahrumiyeti var. Halbuki Aleyhissalâtu vesselâm ders almak için ölümün çok hatırlanmasını emretmiştir. Daha önce de geçtiği üzere (5459), Aleyhissalatu vesselâm, kâfirmüslim demeden, rastlanan her cenazeye -bu dersi vermesi sebebiyle- ayağa kalkılmasını emretmiştir. Gece defninde bu gaye asgarî seviyede tahakkuk edecektir.

Hanefîler mekruh vakitlerde (öğleyin zeval vaktinde, ikindileyin gün atarken, sabah güneş doğarken) cenaze defnini ve cenaze namazı kılınmasını mekruh addetmişlerdir. Şafiîler bu vakitlerde cenaze namazı kılmayı mekruh addetmez, yeter ki hiçbir sebep yokken bu vakitlere bırakılmasın. Ancak Malikîlere göre, mecburiyet olmadan o vakitlerde cenaze namazı kılınamaz.[107]

ـ5466 ـ3ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # دَخَلَ قَبْراً لَيًْ فَأُسْرِجَ لَهُ سِرَاجٌ فَأخَذَهُ مِنْ قِبَلِ الْقِبْلَةِ مُعْتَرِضاً. وَقَالَ: رَحِمَكَ اللّهُ إنْ كُنْتَ ‘وَّاهَا تَّءً لِلْقُرآنِ، فَكَبَّرَ عَلَيْهِ أرْبَعاً[. أخرجه الترمذي.وقال: إنما أخذه معترضا لعذر، ل‘مر بالسلّ من قبل رجلى القبر »ا‘وّاه« كثير الدعاء وقيل: رقيق القلب.

3. (5466)- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), geceleyin bir kabre girdi. Kendisine bir kandil yakılmıştı. Uzanmış vaziyetteki cenazeyi kıble cihetinden aldı. (Ölüye): “Muhakkak ki sen çok dua eden, çok Kur´an okuyan (yufka yürekli) bir kimseydin. Allah sana rahmetini bol kılsın!” diye dua etti ve dört kere tekbir getirdi.” [Tirmizî, Cenâiz 62, (1057).][108]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, ölünün geceleyin gömülebileceğine bir örnek olmaktan başka, ölünün kabre konuş âdabını da göstermektedir. Kabrin ağzına, kıble tarafına konulmuş olan cenazeyi kabrin içine girmiş olan kimse alıp içeriye defnedecektir. Ebu Hanîfe, bu hadisle ihticac ederek: “Ölünün, kabrin kıble cihetine, cenazenin arka tarafı kabrin arka tarafına, başı da baş tarafına gelecek şekilde konup, sonra ölünün kabre sokulacağına” hükmetmiştir. İmam Şâfiî ve ulemânın ekserisi, cenazenin başı kabrin geri kısmına gelecek şekilde konup, oradan alınarak kabre yerleştirileceğine hükmetmiştir. İbnu Deybe´nin kaydettiği açıklamaya göre, Tirmizî, Resûlullah´ın cenazeyi bu şekilde almasını bir özre bağlamaktadır. Çünkü, kabrin ayak tarafından cenazenin, kabre, cenazenin baş tarafından çekilerek alınmasını emretmiştir.[109]

ـ5467 ـ4ـ وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]شَهِدْنَا بِنْتاً لِرَسُولِ اللّهِ # فَدُفِنَتْ، وَرَسُولُ اللّهِ # جَالِسٌ عَلَى الْقَبْرِ فَرَأيْتُ عَيْنَيْهِ تَدْمَعَانِ. فَقَال: هَلْ فِيكُمْ مِنْ أحَدٍ لَمْ يُقَارِفِ اللَّيْلَةَ؟ فقَالَ أبُو طَلْحَةَ: أنَا يَا رَسُولَ اللّهِ . قالَ: فَانْزِلْ في قَبْرِهَا. قَالَ: فَنَزَلَ في قَبْرِهَا فَقَبَرَهَا[. أخرجه البخاري.»لم يقارف« أي لم يذنب، وقيل أراد به الجماع فكنى به عنه .

4. (5467)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın bir kızının defnine şahid olduk. Bu definde Resûlullah kabrin üzerine oturmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm´ın gözlerinden yaş aktığını gördüm.

“Aranızda bu gece günah işlemeyen (cima yapmayan) var mı ” buyurdular. Ebu Talha radıyallahu anh: “Ey Allah´ın Resûlü! Ben varım!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:

“Öyleyse kabrine in!” buyurdular.

Râvi der ki: “Ebu Talha kabre inip onu defnetti.” [Buhâri, Cenâiz 72.][110]

AÇIKLAMA:

1- Başka rivayetlerde burada kastedilen kızın, Resûlullah´ın kerimelerinden Hz. Osman´ın zevcesi Ümmü Gülsüm radıyallahu anhâ olduğu tasrih edilir.

2- Şarihler, başka rivayetlerde gelen açıklamalardan hareketle “bu gece günah işlemeyen” sözüyle, Resûlullah´ın cima yapmayan kimseyi kasdettiğini belirtir.

3- Resûlullah kızının kabre indirilmesi işini bir erkeğe havale etmiştir. Çünkü bu iş için erkekler kadınlardan daha güçlüdür.

4- Hadis, kadın bile olsa, ölünün kabre indirilip defninde, şehevî lezzeti yakında değil, uzakta tatmış olanın baba ve kocaya tercih edilmesine bir örnektir.

5- Defin sırasında, kabrin kenarına oturulabilir.

6- Ölümden sonra, ağlamak câizdir. Ancak bu sessiz olmalıdır. Ağlamayı yasaklayan hadisler, sesli ağlamaya hamledilmiştir. Bazı âlimler, “Yasak daha ziyade kadınlarla ilgilidir. Çünkü onlar, sabırsız oldukları için sessiz ağlayamazlar, mâtem de katarlar” demiştir.[111]

ـ5468 ـ5ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # اللّحْدُ لَنَا وَالشَّقُّ لِغَيْرِنَا[. أخرجه أصحاب السنن .

5. (5468)- Hz. İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Lahid bize, şakk bizden başkasına aittir.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 65, (3208); Tirmizî, Cenâiz 53, (1045); Nesâî, Cenâiz 85, (4, 80).][112]

AÇIKLAMA:

Lahd, kabrin içinde, kıble cihetinde açılan oyuktur. Ölü oraya bırakılır. Araya duvar örülür veya tahta konulur. Böylece kabir toprakla doldurulduğu zaman, toprak cesede değmez. Cesed lahid denen boşlukta serbest kalır. Bu, cesede bir ihtiram ve ta´zim ifade eder.

Şakk ise, kabrin ortasındaki açıklıktır.

Hadis, lahd usulüyle defnin, şakkdan evla olduğunu ifade etmektedir. Aslında şakk da gayr-ı İslâmî denilemez. Çünkü, Resûlullah´ın defniyle ilgili bahiste belirttiğimiz üzere, Ashab´ın büyüklerinden olan Ebu Ubeyde İbnu´l-Cerrâh şakk usulüyle kabir açmada ustadır ve Resûlullah´ın defin işini, kendi usulünce yapmak üzere aranmış, evinde bulunamadığı için, lahid usulüyle kabir açan ensardan Ebu Talha bu işi yapmıştır. Şu halde her iki usül de Ashab tarafından biliniyor ve uygulanıyor idi.

Kabirde lahid açma işi sert topraklı yerlerde mümkündür. Çok yumuşak, kumsal yerlerde lahid denen oyuğu elde etmek zorlaşabilir. Bu durumda cesedin, tabutla birlikte gömülmesi uygun görülmüştür. Tabut tahtadan veya madenî bir cisimden olabilir. Şu da bilinmeli ki, tabut veya lahid bir vecibe değildir, evlâ olandır.[113]

ـ5469 ـ6ـ وعن أبي الْهَيَّاجِ ا‘سْدى قال: ]قَالَ لي عَلِيٌّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: أَ أبْعَثُكَ عَلى مَا بَعَثَنِي عَلَيْهِ رَسُولُ اللّهِ #؟ قَالَ: اِذْهَبْ، فََ تَدَعْ تِمْثَاً إّ طَمَسْتَهُ، وََ قَبْراً مُشْرِفاً إّ سَوَّيْتَهُ[. أخرجه مسلم وأبو داود والترمذي .

6. (5469)- Ebu´l-Heyyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana, Hz. Ali radıyallahu anh: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın beni göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi ” diye sordu ve Resûlullah´ın kendisine:

“Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!” dediğini anlattı.” [Müslim, Cenâiz 93, (969); Ebu Dâvud, Cenâiz 72, (3218); Nesâî, Cenâiz 99, (4, 88, 89).][114]

AÇIKLAMA:

Hadis, kabirlerin yer seviyesinden yüksek olmamasını irşad etmektedir. Resûlullah Hz. Ali´nin Medine sokaklarını dolaşarak putları kırmasını emrettiği gibi, yerden yüksek kabirlerin de yer seviyesinde olacak şekilde yıkılmasını emretmiştir. Daha önce de açıkladığımız gibi, kabrin bir karıştan fazla yüksek olmaması esastır.

Hanefîlere ve Malikîlere göre kabrin üzeri deve hörgücü gibi kamburlaştırılabilir, bu müstehabtır. Çünkü Hz. Peygamber´in kabri bidayeten böyle yapılmıştır. Cumhûr da bu görüştedir.

Şafiîlerle diğer bazı âlimlere göre, kabrin tavanını düz yapmak müstehabdır.[115]

ـ5470 ـ7ـ وعن جابرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]نَهى رَسُولُ اللّهِ # أنْ يُجَصَّصَ الْقَبْرُ، وَأنْ يُبْنَى عَلَيْهِ، وأنْ يُقْعَدَ عَلَيْهِ، وأنْ يُكْتَبَ عَلَيْهِ، وَأنْ يُوطأ[. أخرجه الخمسة إ البخاري .

7. (5470)- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabrin kireçlenmesini, üzerine bina yapılmasını, üzerine oturulmasını, üzerine yazı yazılmasını ve ayakla basılmasını yasakladı.” [Müslim, Cenâiz 94, (970); Ebu Dâvud, Cenâiz 76, (3225, 3226); Tirmizî, Cenâiz 58, (1052); Nesâî, Cenâiz 96, (4, 86, 88).][116]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kabirlerle ilgili bazı yasaklar beyan etmektedir.

* Kabrin içine veya dışına kireç dökülmesi, kireçle badana edilmesi: Şâfiîler ve diğer ulemâ bunu mekruh addetmiştir.

* Kabir üzerine bina yapmak: Bunun hükmü kerahet ve tahrim arasında değişmektedir. Eğer kabir mahalli, şahsî mülkü ise mekruh -Ebu Yusuf´a göre tahrîmen mekruh- olduğuna, umuma ait mezarlık ise haram olduğuna hükmedilmiştir. Aleyhissalâtu vesselâm, Hz. Ali´ye kabirlerin yer seviyesini aşan kısımlarının yıkılıp düzletilmesini emir buyurmuştur. Bununla birlikte ulemâ, sülehâ ve sâdattan olan büyük zatların kabirlerinin kaybolmaması için yanlarına taş konulmasında ve isimlerinin yazılmasında bir beis görmemiştir. Büyüklerden olmayan ölüler için de başlarına birer taş dikip isimlerinin yazılmasında beis görmeyen âilimler de vardır. Tâ ki eserleri tamamen kaybolup mezellete dûçar olmasınlar. Esasen sünnet olan kabir ziyaretinin devamı, mezarların tamamen kaybolmaktan korunmasıyla mümkündür. Bu da taş dikip isim yazmayı gerektirir. Bu fetvalar, menşeini müteakiben kaydedeceğimiz hadisten almış olabilir.

* Kabir üzerine oturma: “Resulullah bir başka hadislerinde, kor üzerine oturup elbise ve oradan bedenin yanmasını, kabir üzerine oturmaktan daha hayırlı olarak vasfeder. Bir başka hadiste de, kabir üzerine oturur gördüğü Amr İbnu Hazm´a: “İn! Bu kabrin sahibine ezâ verme” der. Ancak ölüye Kur´an okuyacak kimsenin kabrin kenarında oturmasında kerahet görülmemiştir. Esasen Malikîler kabir üzerine oturup uyumada bir beis görmezler.

* Kabirlere basılması da mükerrer rivayette yasaklanmıştır. Kabri çiğneme, içinde yatana saygısızlık kabul edilmiştir. Ancak ziyaret edeceğimiz kabre kadar bizi ulaştıracak hususi yol yoksa, imkan nisbetinde basmaktan kaçınılmasına rağmen, kabirlere basılarak ulaşılacaksa, Kur´an okumak, tesbihte bulunmak, dua etmek şartıyla üzerlerinden yürüyüp gitmekte bir beis görmeyen âlim olmuştur.

* Bazı hadislerde Resulullah, peygamber kabirlerini mescid ittihaz edenleri lanetler, kabre karşı namaz kılmayı yasaklar. Dolayısıyla, kabirlerin mescid yapılması, üzerlerinde namaz kılınması caiz değildir. Gerek Hanefî ve gerek Şâfiî uleması, herhangi bir kabri mescid ittihaz edecek derecede ta´zimde bulunmayı, kabre müteveccihen namaz kılmayı mekruh addederler.[117]

ـ5471 ـ8ـ وعن المُطّلب بن أبي وداعة قال: ]لَمَّا مَاتَ عُثْمَانُ بْنُ مَظْعُونِ، وَهُوَ أوَّلُ مَنْ مَاتَ بِالْمَدِينَةِ مِنَ الْمُهَاجِرينَ أُخْرِجَ بِجَنَازَتِهِ فَدُفِنَ؛ فَأمَرَ رَسُولُ اللّهِ # رَجًُ أنْ يَأتِيَهُ بِحَجَرٍ فَلَمْ يَسْتَطِعْ حَمْلَهُ فَقَامَ إلَيْهَا رَسُولُ اللّهِ # وَحَسَرَ عَنْ ذِرَاعَيهِ. قَالَ: كَأنِّى أنْظُرُ الى بَيَاضِ ذِرَاعَيْ رَسُولِ اللّهِ # حِينَ حَسَرَ عَنْهُمَا ثُمَّ حَمَلَها فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَأسِهِ وَقَالَ: أُعَلِّمُ بِهِ قَبْرَ أخِي أدْفِنُ إلَيْهِ مَنْ مَاتَ مِنْ أهْلِي[. أخرجه أبو داود .

8. (5471)- Muttalib İbnu Ebî Vedâa anlatıyor: “Osmân İbnu Maz´ûn öldüğü zaman, cenazesi Medine´den dışarı çıkarıldı ve gömüldü. Osman radıyallahu anh, muhacirlerden Medine´de ilk ölen kimse idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir adama Osman için bir kaya [getirerek mezar yerini belli etmesini]emretti. Adam [bir taş aldı, fakat]taşımaya güç yetiremedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizzat gidip kollarını sıvadı. -Râvi der ki: “Sanki ben sıvadığı sırada Resûlullah´ın kollarının beyazlığını görür gibiyim.”- Sonra kayayı getirip Osman´ın baş tarafına koydu ve: “Bununla, kardeşimin kabrini işaretliyorum, ailemden ölenleri bunun yanına gömeceğim” buyurdu.” [Ebu Dâvud, Cenâiz 63, (3206).][118]

AÇIKLAMA:

Osman İbnu Maz´ûn, daha önce de temas ettiğimiz üzere (5427. hadis) Resûlullah´ın takdir ettiği, zâhid, müttakî zâtlardan biri idi. Resulullah onun vefatına ağlamıştır. Burada “kardeşim” diye tesmiyesi, onun Kureyşî oluşundan veya sevgisinden ileri gelebilir. Süt kardeşi olduğu da bilinmektedir.

Hadis, Müslüman kabirlerinin, baş tarafına konacak bir taşla alemlenmesinin cevazına delildir. Ayrıca, “aile mezarlığı” ittihazına da bir delil olmaktadır. Yeri gelmişken şunu da kaydedelim ki: Usdü´l-Gâbe´nin bir rivayetinde Aleyhissalâtu vesselâm´ın, oğlu İbrahim için de mezarına bir alâmet koyduğu ve üzerine su serptiği ve hatta üzerine su serpilen ilk mezarın da bu mezar oduğu tasrih edilir.[119]

* ÖLÜNÜN NAKLİ

ـ5472 ـ1ـ عن عبداللّهِ بن أبي مُلَيْكة قال: ]لَمَّا تُوُفِّىَ عَبْدُ الرَّحْمنِ بْنُ أبِى بَكْرٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهُمَا بِالْحُبْشِىِّ، وَهُوَ مَوْضِعٌ قُرْبَ مَكَّةَ، حُمِلَ الَى مَكَّةَ فَدُفِنَ بِهَا فَلَمّا قَدِمَتْ عَائِشَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها أتَتْ قَبْرَهُ وَجَعَلَتْ تَقُولُ:وَكُنَّا كَنَدْمَانَىْ جَذِيمَةً حِقْبَةًمِنَ الدَّهْرِ حَتّى قِيلَ لَنْ يَتَصَدَّعَاوَعِشْنَا بِخَيْرٍ في الْحَيَاةِ، وَقَبْلَنَاأصَابَ الْمَنَايَا رَهْطَ كِسْرى وَتُبَّعَافَلَمَّا تَفَرَّقْنَا كَأنِّي وَمالكاًلِطُولِ افْترَاقٍ لَمْ نَبِتْ لَيْلَةً مَعاثُمَّ قَالَتْ: واللّهِ لَوْ حَضَرْتُكَ مَا دُفِنْتَ إّ حَيْثُ مِتَّ. وَلَوْ شَهِدْتُكَ مَا زُرْتُكَ[. أخرجه الترمذي .

1. (5472)- Abdullah İbnu Ebî Müleyke anlatıyor: “Abdurrahman İbnu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) Mekke yakınlarında bir yer olan Hubşiyy´de vefat ettiği zaman Mekke´ye taşındı ve orada defnedildi. Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) Mekke´ye gelince Abdurrahman´ın kabrine uğradı ve şu beyitleri okudu:

“Biz (Irak Kralı) Cezîme´ye uzun zaman (kırk yıl hizmet eden) iki nedimesi (Malik ve Akîl) gibiydik.

Öyle ki (hakkımızda): “Bunlar ebediyen ayrılmayacaklar” denmişti.

Vakta ki, ben ve (kardeşim) Malik uzun beraberlikten sonra ayrılınca, sanki tek gece beraber kalmadık gibi oldu.”

Hz Aişe sonra şunları söyledi: “Vallahi ben burada olsaydım, öldüğün yerde defnedilirdin. Eğer ölümüne hazır olsaydım ziyaretine de gelmezdim.” [Tirmizî, Cenaiz 60, (1055).][120]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Aişe´nin okuduğu mersiye, uzun da olsa, beraberliğin bir gün gibi geçeceğini ve ayrıldıktan sonra sanki hiç beraber kalınmamış gibi olacağını ifade etmektedir. Bu mersiyenin Temim İbnu Nüveyre´ye ait olduğu, bunu Halid İbnu Velid tarafından öldürülen kardeşi Malik için söylediği bilinmektedir. Cezîme ise, Irak ve el-Cezire taraflarında hükmeden bir kraldır. Temim ve Malik adlı iki kardeş kırk yıl boyu beraberce kral Cezime´ye nedimlik yaparlar. Şair Temim, öldürülen kardeşinden ayrılınca ona mersiye yazarak hasretini dile getirmiştir. Hz. Aişe, burada ifade edilen hasretin aynını, vefat etmiş olan kardeşi Abdurrahman hakkında duymuş olarak, o beyti ziyaret sırasında terennüm eder. Beytte, uzun müddet beraberliğe rağmen ayrılığın ferdasında, hiç beraber olunmamış gibi özlem içinde kalındığı ifade edilmektedir.

2- Hz. Aişe, ayrıca, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kadın ziyaretçileri tel´in etmiş olmasına telmihan, “Eğer ölümünde hazır olsaydım, ziyaretine de gelmezdim” demektedir. Telmihte bulunduğu hadiste Aleyhissalâtu vesselâm لَعَنَ اللّهُ زَائِرَاتُ الْقُبُورِ وَالْمُتَّخِذِينَ عَلَيْهَا الْمَسَاجِدَ وَالسُّرْجَ bir rivayette de “Allah kabirleri ziyaret eden kadınlara lanet etsin” buyrulmuştur.

Kadınların kabir ziyareti meselesine 5477-5480 numaralı hadislerde temas edeceğiz.

Yasağa rağmen Hz. Aişe´nin ziyarete gelmesi, yasağın “çok ziyaret”le ilgili olmasına hamledilmiştir.[121]

ـ5473 ـ2ـ وعن عثمان رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]كَانَ رَسُولُ اللّهِ # إذَا فَرَغَ مِنْ دَفْنِ الْمَيِّتِ وَقَفَ عَلى قَبْرِهِ وَقَالَ: اسْتَغْفِرُوا ‘خِيكُمْ، وَإسْألُوا لَهُ التَّثْبِيتَ، فَإنَّهُ اŒنَ يُسْألُ[. أخرجه أبو داود .

2. (5473)- Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), ölünün defnini tamamlayınca, kabri üzerinde durur ve:

“Kardeşiniz için (Allah´tan) mağfiret talep edin, onun için (karşılaşacağı sorgulamada) metanet dileyin. Zira şimdi ona hesap sorulacak!” buyururdu. [Ebu Davud, Cenaiz 73, (3221).][122]

AÇIKLAMA:

Hadis, definden sonra, ölüler adına istiğfarda bulunmanın, onlara, sual sırasında Allah´ın metanet bahşetmesini talep etmenin meşru ve caiz olduğunu ifade etmektedir. Hadis, kabir hayatının sübûtuna da delil olmaktadır. Bu mesele üzerine bir çok hadis gelmiştir. Keza hadis, ölünün kabirde hesaba çekileceğini de ifade etmektedir. Bu hususta da başka hadisler var.[123]

ـ5474 ـ3ـ وعن عَلِيٍّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّهُ كَانَ يَقُولُ إذَا فَرغَ مِنْ دَفْنِ الْمَيِّتِ: اَللَّهُمَّ هذَا عَبْدُكَ نَزَلَ بِكَ وَأنْتَ خَيْرُ مَنْزُولِ بِهِ، فَاغْفِرْ لَهُ وَوَسِّعْ مَدْخَلَهُ[. أخرجه رزين .

3. (5474)- Hz. Ali (radıyallahu anh)´den anlatıldığına göre, bir ölünün defin işini tamamlayınca şöyle derdi: “Allahım, bu kulundur, sana gelmiştir. Sen ise yanına inilenin en hayırlısısın. Ona mağfiret et, onun girdiği yeri (kabri) geniş kıl.” [Rezin tahric etmiştir.][124]

ـ5475 ـ4ـ وعن بُرَيْدَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّهُ أوْصَى أنْ يُجْعَلَ عَلى قَبْرِهِ جَرِيدَتَانِ[. أخرجه البخاري في ترجمة باب .

4. (5475)- Hz. Bureyre (radıyallahu anh)´den anlatıldığına göre, “Ölünce, kabrinin üzerine iki yaş çubuk konmasını tavsiye etmiştir.” [Buharî, Cenaiz 82, (Bab başlığında muallak olarak kaydetmiştir).][125]

ـ5476 ـ5ـ وعن عُرْوةُ بن الزُّبَيْرِ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت ‘خِيهِ عبدُاللّهِ بن الزُّبَيْر: ]اِدْفِنِّي مَعَ صَواحِبِي وََ تَدْفِنِّي مَعَ رَسُولِ اللّهِ # في الْبَيْتِ فإنِّي أكْرَهُ أنْ أُزَكَّى بِهِ[. أخرجه البخاري.

5. (5476)- Urve tu´bnu´z-Zübeyr, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´den naklen anlatıldığına göre, “Urve´nin kardeşi Abdullah İbnu Ôz-Zübeyr´e Aişe dedi ki:

“Beni arkadaşlarımla birlikte defnedin. Resulullah´la birlikte odaya defnetmeyin. Zira ben, O´nunla birlikte tezkiye olunmamdan hoşlanmam.” [Buhârî, Cenaiz 96, İ´tisam 16.][126]

AÇIKLAMA:

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), kardeşi Abdullah´a vasiyet ederek, ölünce, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın yanına değil, Resulullah´ın diğer hanımlarının yanına Bakî mezarlığına defnedilmesini talep eder. Büyük bir tevazu eseri olarak, Resulullah´ın mazhar olacağı medh u senaya kendisinin layık olmayacağını, nefsülemirde sahib olmadığı muhtemel olan bir fazilet ve mertebeye konularak ziyade bir medh u senaya Resulullah sebebiyle mazhar olmaktan hoşlanmayacağını ifade ediyor. Bu ifade, Hz. Ömer´in, kendisi için orada mezar izni istediği zaman sarfettiği “Orayı ben kendim için istiyordum” sözüne ters düşmektedir. İbnu Hacer, bu farklılığı, Hz. Aişe bilahere içtihadını değiştirmiş olabilir” diye açıklar.[127]

ALTINCI FASIL

KABİR ZİYARETİ

* KABİR ZİYARETİNİN YASAKLANMASI

ـ5477 ـ1ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَعَنَ اللّهُ زَوَّارَاتِ الْقُبُورِ وَالْمُتَّخِذِينَ عَلَيْهَا الْمَسَاجِدَ والسُّرُجَ[. أخرجه أصحاب السنن .

1. (5477)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allah kabirleri çok ziyaret eden kadınlara ve kabirlerin üzerine mescidler yapanlara, kandiller takanlara da lanet etsin.” [Tirmizî, Cenaiz 61.][128]

AÇIKLAMA:

1- Zevvârat, mübalağa sigasıyla çok ziyaret eden kadınlar demektir. Bu sigadan gelmiş olmasını esas alan Kurtubi ve Aliyyu´l-Kâri gibi birkısım şarihlerimiz, yasağın kabirleri çokça ziyaret eden kadınlara ait olduğunu söylemiştir. Kabirleri çokça ziyaretin, kadına terettüp eden birkısım vazifeleri aksatabileceği, kocasının hukukunun haleldar olmasına sebep olacağı belirtilmiş bu durumlar olmadığı takdirde ziyaretin mekruh olmayacağı söylenmiştir.

2- Ancak bu yasağın, kabir ziyareti hususunda kadın ve erkek herkese ruhsatın gelmesinden evvele ait olduğunu söyleyen alimler de vardır. Bazı alimler, matem için, sayım yapıp övünmek için, aşırı ta´zim için yapılan ziyaretlerle ilgili yasağın halen devam ettiğini belirtmeyi de ihmal etmez. Netice olarak, “melhuz olan mahzurlar bulunmadığı takdirde, kadın da kabir ziyareti yapabilir; kabirden, ölümden ibret almaya erkek kadar onun da ihtiyacı vardır” denilmiştir.

3- Bazı alimler, hadisteki lanetin, kabrin üzerine mescid yapanlara yönelik olduğuna dikkat çekerek, önce mescid yapılsa, sonra da mescidi yaptıran vakfın mezarı, mescide yakın inşa edilse, bu yasağın dışında kalabileceğini söylemiştir. Fakat Zeynü´l-Irakî: “Zahir olan şu ki, burada fark yok, bir kimse bir kenarına defnedilmek kasdıyla mescit yaptıracak olsa lanete dahil olur, hatta onun mescide defni haramdır. Şayet, içine defnedilmeyi şart koşmuş olsa bu şart, mescidi gerektiren vakfına muhalefet edeceği için sahih olmaz” demiştir.

4- Kabirlerin üzerine kandil takma da yasaklanmıştır. Çünkü fuzuli yere malın heder ve israf edilmesi mevzubahistir.[129]

ـ5478 ـ2ـ وعن عبداللّه بن عمرو بن العاصٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: ]قَبَرْنا مَعَ رَسُولِ اللّهِ # مَيِّتاً فَلَمَّا فَرغَ وانْصَرَفْنَا مَعَهُ حَاذَى بَابَ الْمَيِّتِ، وإذَا بِامْرَأةٍ مُقْبَلَةٍ، أظُنُّهُ عَرَفَهَا، فإذَا هِىَ فَاطِمَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنها. فَقَالَ: مَا أخْرَجَكِ مِنْ بَيْتِكِ؟ فَقَالَتْ: أتَيْتُ أهْلَ هذَا الْمَيِّتِ فَرَحِمْتُ إلَيْهِمْ مَيِّتَهُمْ، أوْ عَزَّيْتُهُمْ بِهِ. فَقَالَ: لَعَلَّكَ بَلَغْتِ مَعَهُمُ الْكُدَى قَالَتْ: مَعاذَ اللّهِ وقَدْ سَمِعْتُكَ تَذْكُرُ فيهَا مَا تَذْكُرُ، فقَالَ: لَوْ بَلَغْتِ مَعَهُمُ الْكُدَى؛ فَذَكَرَ تَشْدِيداً في ذلِكَ. قَالَ بَعْضُهُمُ الْكُدَى فِيمَا أحْسَبُ الْقُبُور[. أخرجه أبو داود والنسائي.وزاد »لَوْ بَلَغْتِيهَا مَعَهُمْ مَا رأيْتِ الْجَنَّةَ حَتّى يَرَاهَا جَدُّ أبِيكِ« .

2. (5478)- Abdullah İbnu Amr İbni´l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´la birlikte bir ölü defnettik. Defin işi bitince Aleyhissalâtu vesselâm´la birlikte ölünün (çıktığı evin) kapısının[130] hizasına kadar geldik. Orada gelmekte olan bir kadınla karşılaştık. Zannımca, Aleyhissalâtu vesselâm onu tanıdı. Bu, Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ) idi.

“Evden niye ayrıldın ” diye sordu.

“Şu ölünün sahibine geldim. Ölülerine olan merhamet duygularımı onlara ifade ettim. (Allah rahmet etsin dedim) -veya ölüleri sebebiyle onlara taziyede (başsağlığı dileğinde) bulundum” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Belki sen onlarla birlikte kabirlere kadar vardın! ” dedi. Hz. Fatıma:

“Allah korusun! O hususta sizin zikrettiğiniz günahı işittim, (hiç kabre kadar gider miyim!)” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm ”

“Eğer onlarla kabirlere kadar gitmiş olsaydın…” diyerek ciddi bir tehditte bulundu.

Ravilerden biri, “Küda”dan maksadın kabirler olduğunu zannederim” dedi.” [Ebu Davud, Cenaiz 26, (3123); Nesâî, Cenaiz 27, (4, 27).][131]

AÇIKLAMA:

1- Hz. Fatıma´yı Resulullah´ın, kabirlere kadar gitmiş olma durumunda nasıl tehdit ettiğini Ebu Davud´un rivayetinde göremiyoruz.

Belki de Hz. Fatıma´ya olan hürmet, onu kinaye ile bırakmaya sevketmiştir. Nesai´nin rivayetinde görmek mümkün: “Eğer onlarla kabirlere kadar gitseydin, cenneti babanın ceddi görünceye kadar göremezdin.”

Bu ibare “ebediyyen cenneti göremezdin” demektir. Çünkü “babanın ceddi” tabiriyle cenneti görmekte çok müşkilat çekeceği ifade edilmiştir. Dilimizdeki “balık kavağa çıkınca”, “çıkmaz ayın son çarşambasında” gibi tabirleri andırır. Bu ifade ise, sadece küfür ifade eden bir davranış için kullanılabileceğine göre, maksad tağliz ve mübalağadır. Aksi takdirde Resulullah´ın dedesi Abdulmuttalib´in küfrüne ve ebedî cehennemlik olduğuna hükmetmek gerekir. Halbuki onun durumu ulemaya göre kendilerine şeriat gelmeyenlerin hükmüne tabidir ve ehl-i necattır.

Ayrıca, bir kadın, cenazeyi kabristana kadar takip etse bile, bunun ebedî cehennemi gerektiren bir küfür olmayacağı da açıktır. Böyle bir günah, azabı gerektirse bile ebedî olmaz. Ehl-i Sünnet küfrü gerektirmeyen günahlar için “cennete giremez” şeklinde ifade edilen hadisleri, “İlk girenlerle giremez” diye te´vil eder. Yani “sen cenneti ilk görenlerden olamazsın, senin cenneti görmen gecikir” demek olur.

2- Hadis taziyenin meşruluğuna, kadınların taziye için tek başlarına taziye evine gidebileceklerine delildir.[132]

* KABİR ZİYARETİNE CEVAZ

ـ5479 ـ1ـ عن بريدة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ؛ فَزُورُوهَا. فإنَّهَا تُذَكِّرُكُمُ اŒخِرَةَ[. أخرجه الخمسة إ البخاري.

1. (5479)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar size ahireti hatırlatır.” [Müslim, Cenaiz 106, (977); Ebu Davud, Cenaiz 81, (3235); Tirmizî, Cenaiz 60, (1054); Nesâî, Cenaiz 100, (4, 89).][133]

ـ5480 ـ2ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اِسْتَأذَنْتُ رَبِّى أنْ اسْتَغْفِرَ ‘ُمِّي فَلَمْ يَأذَنْ لي، واسْتَأذَنْتُهُ في أنْ أزُورَ قَبْرَهَا فأَذِنَ لِي[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي .

2. (5480)- Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Rabbimden anneme istiğfar talep etmek için izin istedim, fakat bana izin vermedi. Kabrini ziyaret etmem için izin istedim, buna izin verdi.” [Müslim, Cenaiz 105, (976); Ebu Davud, Cenaiz 81, (3234); Nesâî, Cenaiz 108, (5, 90).][134]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisler kabir ziyareti hususunda bidayetlerde konan yasağın kaldırıldığını ifade etmektedir. İslam´ın başında putperestliğin tesirini azaltmak için kabir ziyareti yasaklanmıştı. İslam kökleşip, iman kalplerde iyice yerleşince eski yasak kaldırıldı. Artık, kabirlere tapınmak mevzubahis olamazdı.

Her şeye rağmen, birkısım alimler, kadınların ziyareti hususunda mutlak bir cevazdan yana değiller. Kimisi çok ziyareti, kimisi genç kadınların ziyaretini mübah görmemişlerdir. Mesela Kurtubî, genç kadınlara kabir ziyaretinin haram olduğu, yaşlılara haram olmadığı, erkeklerden ayrı giderlerse hepsine helal olduğu kanaatindedir.

2- Müşrik sayılan kimsenin de kabrinin ziyaret edilebileceği söylenmiştir. Ancak Resulullah´ın annesi müşrik mi, değil mi tam bir hüküm yok. Fetret ehli olması sebebiyle ehl-i necat olacağı kabul edilmiştir. Resulullah´ın ebeveyninin iman durumu ihtilaflı ise de, sahih görüşe göre mü´mindirler. Bu hususta üç görüş ileri sürülmüştür:

1) Bir görüşe göre Hz. İbrahim´in haniflik dinine mensup idiler.

2) Fetret devri muvahhitlerindendirler. Aleyhissalâtu vesselâm´ın nübüvvet nurunu nakleden bütün ataları muvahhittir, ehl-i necattır.

3) Hadis, müşriklere istiğfar etmemek gerektiğini ifade eder. Resulullah´ın ebeveyni müşrik olmadıkları halde onlar hakkında istiğfara müsaade edilmeyiş sebebi izah edilmiyor. Allah bilir deyip geçiyorlar.

4) Kabir ziyaretine cevaz veren hadisten sonra, erkeklerin ziyaretten men edileceklerine dair hiçbir alim söz söylememiştir. Başta Resulullah olmak üzere Ashab kabir ziyaretinde bulunmuştur. Resulullah bilhassa Uhud şehidlerini her yıl ziyaret etmiş, dua okumuştur. Hülefa-i Raşidîn de aynı ziyaretleri devam ettirmişlerdir.

Hz. Ömer, babasının kabrini; Hz. Aişe kardeşi Abdurrahman´ın kabrini; Hz. Fatıma, Hz. Hamza´nın kabrini her cuma ziyaret edermiş.

İbnu Habib: “Kabirleri ziyaret ederek, yanlarında oturmak ve geçerken orada yatanlara selam vermekte bir beis yoktur. Bunu Aleyhissalâtu vesselâm da yaptı” der.

Aynî: “Kabir ziyareti ile ilgili olarak gelen rivayetlerden, kabir ziyaretinin kadınlar için mekruh, hatta bu zamanda haram olduğu manası çıkar. Bahusus Mısır kadınlarına! Çünkü onlar dışarıya fitne ve fesad için çıkarlar. Halbuki ziyaret ruhsatı, ahireti hatırlatmak ve göçenlerden ibret olarak dünyaya dalmamak içindir” diyerek bu gayeye uygun gelmeyecek olan ziyaretlerin halen mekruh veya haram addedilebileceğine dikkat çeker.[135]

* ZİYARETÇİ NE DEMELİDİR

ـ5481 ـ1ـ عن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: ]مَرَّ رَسُولُ اللّهِ # بِقُبُورِ أهْلِ الْمَدِينَةِ فأقْبَلَ عَلَيْهِمْ بِوَجْهِهِ؛ فقَالَ: السََّمُ عَليْكُمْ يَا أهْلَ الْقُبُورِ وَيَغْفِرُ اللّهُ لَنَا وَلَكُمْ، أنْتُمْ لَنَا سَلَفٌ وَنَحْنُ بِا‘ثَرِ[. أخرجه الترمذي.

1. (5481)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Medine ehlinin mezarlarına uğramıştı. Mezarlara yüzünü çevirerek: “Esselamu aleyküm (selam üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. Biz de arkadan geleceğiz” buyurdular.” [Tirmizî, Cenaiz 59, (1053).][136]

ـ5482 ـ2ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]خَرَجَ رَسُولُ اللّهِ # عَلى الْمَقْبَرَةِ فَقَالَ: السَّمُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ، وَإنَّا إنْ شَاءَ اللّهُ بِكُمْ َحِقُونَ[. أخرجه أبو داود.ولمسلم والنسائي عن بريدة نحوه؛ وزاد: »أسألُ اللّهَ لنَا وَلَكُمْ الْعَافِيَةَ«

2. (5482)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir mezarlığa uğramıştı: “Selam üzerinize olsun ey mü´minler cemaatinin mahalle halkı! İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız!” buyurdular.” [Ebu Davud, Cenaiz 83, (3237).]

Müslim ve Nesai´de Büreyde´den gelen bir rivayette şu ziyade var: “Allah´tan bizim için de sizin için de afiyet dilerim.”[137]

* KABİRLER ÜZERİNE OTURMA

ـ5483 ـ1ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: ‘نْ يَجْلِسَ أحَدُكُمْ عَلى جَمْرَةٍ فَتُحْرِقَ ثِيَابَهُ فَتَخْلُصَ الى جِلْدِهِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أنْ يَجْلِسَ عَلى قَبْرِ[. أخرجه مسلم وأبو داود والنسائي .

1. (5483)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Birinizin bir kor üzerine oturup elbisesini oradan da bedenini yakması, kendisi için bir kabrin üzerine oturmaktan daha hayırlıdır.” [Müslim, Cenaiz 96, (971); Ebu Davud, Cenaiz 77, (3228); Nesâî, Cenaiz 105, (4, 95).][138]

ـ5484 ـ2ـ وعن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنه: ]أنَّهُ كَانَ يَتَوسَّدُ الْقُبُورَ وَيَضْطَجِعُ عَلَيْهَا[. أخرجه مالك .

2. (5484)- Hz. Ali (radıyallahu anh)´den anlatıldığına göre kabirlere dayanır, üzerlerine yatardı. [Muvatta, Cenaiz 34, (1, 233).][139]

ـ5485 ـ3ـ وعن عثمان بن حكيمٍ قال: ]أخَذَ خَارِجَةُ بنُ زَيْدٍ بِيَدِي فأجْلَسَنِي عَلى قَبْرٍ وَأخْبَرَنِي عَنْ عَمِّهِ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ أنَّهُ قَالَ: إنَّمَا كُرِهَ ذلِكَ لِمَنْ أحْدَثَ عَلَيْهَا[. أخرجه البخاري ترجمة .

3. (5485)- Osman İbnu Hakim anlatıyor: “Harice İbnu Zeyd elimden tutup beni bir kabrin üzerine oturttu ve amcam Zeyd İbnu Sabit (radıyallahu anh)´ten haber verdi. Buna göre, Zeyd şöyle demişti: “Kabir üzerine oturmanın mekruhluğu, onun üzerinde abdest bozanlaradır.” [Buhârî, Cenaiz 82, (bab başlığında muallak olarak gelmiştir.)][140]

AÇIKLAMA:

Kabir üzerine oturmayı yasaklayan haberler ihtilaflı geldiği için ulema bunun yorumunda ihtilaf etmiştir. Cumhur dediğimiz çoğunluk ne maksatla olursa olsun oturmayı anlarken, İmam Malik, Ebu Hanife ve ashabı gibi birkısım alimler de büyük veya küçük abdest bozmak maksadıyla oturmayı anlamıştır. İbnu Hacer, hadisin şerhinde her iki görüşü te´yid eden başka rivayetler de kaydeder. [141]

YEDİNCİ FASIL

TAZİYE HAKKINDA

ـ5486 ـ1ـ عن أبي برْزَةِ ا‘سْلَمِي رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ عَزَّى ثَكْلَى كُسِيَ بُرْداً في الْجَنَّةِ[. أخرجه الترمذي .

1. (5486)- Ebu Berze el-Eslemî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim çocuğunu kaybeden bir anneye taziyede bulunursa cennette ona bir bürde giydirilir.” [Tirmizî, Cenaiz 74, (1076).][142]

ـ5487 ـ2ـ وعن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَنْ عَزَّى مُصَاباً فَلَهُ مِثلُ أجْرِهِ[. أخرجه الترمذي .

2. (5487)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kim (bir belaya) maruz olana taziyede bulunursa, ona öbürünün sevabının bir misli verilir.” [Tirmizî, Cenaiz 71, (1073).][143]

AÇIKLAMA:

Taziye, umumiyetle ölü sahibine başsağlığı için yapılan ziyarete denir. Lügat olarak sabır tavsiye etmek, teselli etmek manasını ifade eder. Dinimiz musibete düşenlere ilgi göstermeyi emreder, ilgiye büyük sevap vaadeder. Nitekim ikinci hadiste, musibet sahibine teselli vermenin, musibeti çekenin sabır ve tevekkül göstererek kazanacağı sevap kadar sevaplı bir amel olduğu belirtilmektedir. Taziye vermenin, alimlerimiz, bizzat giderek (telefon ederek), mektup yazarak gerçekleşebileceğini belirtir ve taziyenin musibeti azaltıcı bir ifade olduğunu söyler. Sabır tavsiye etmek, musibetin ecrini, sevabını hatırlatmak, “Allah ecrini artırsın”, “Sabr-ı cemil versin”, “Şükretmeyi nasip etsin” gibi dualarda bulunmak, “hayra sebep olan, yapan gibidir” düsturuna bianen, taziye ile musibet sahibini teskin ve teselli eden onun ecrine biiznillah iştirak edecektir. [144]

ـ5488 ـ3ـ وعن عبداللّهِ بن جعفر قال: ]لَمَّا جَاءَ نَعْيُ جَعْفَرٍ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: اصْنَعُوا Œلِ جَعْفَرٍ طَعَاماً فإنَّهُ قَدْ جَاءَهُمْ مَا يُشْغِلُهُمْ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

3. (5488)- Abdullah İbnu Câfer anlatıyor: “Ca´ferin ölüm haberi geldiği zaman, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ca´fer ailesi için yemek yapın! Çünkü onlara, onları meşgul eden (haber) geldi!” buyurdular.” [Tirmizî, Cenaiz 21, (998); Ebu Davud, Cenaiz 30, (3132).][145]

AÇIKLAMA:

Hadis, hicretin sekizinci yılında Mute Savaşı´nda ölen Hz. Ca´fer´in ölüm haberi üzerine Resulullah´ın bir tedbirini gösteriyor: Acı haber sahibi aileye, yemek hazırlamak suretiyle yardım. Alimlerimiz, bundan hareketle musibetli, meşguliyetli anlarda akraba ve komşuların yemek meselesinde ortaklaşması gerektiğine hükmetmişlerdir. Bunun müddetinin bir gündüz bir gece olduğu belirtilmiştir. Aliyyu´l-Kâri: “Çünkü hüzün, umumiyetle yemekten alıkoyacak derecede insanı bir gün meşgul eder. Ayrıca yapılan yemekten yemeleri için ısrar edilir” der. İbnu´l-Hümam yakın komşu ve uzak akrabalara yemek hazırlamanın müstehab olduğunu belirttikten sonra, cenaze evinin, gelenlere ziyafet vermesinin mekruh olduğunu belirtir. “Çünkü der, ziyafet sürur için teşri edilmiştir. Şürur (musibetler) için değil. Bu çok çirkin bir bid´adır.”[146]

ـ5489 ـ4ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها أنَّها قَالَتْ: ]كَسْرُ عَظْمِ الْمَيِّتِ كَكَسْرِهِ وَهُو حَيٌّ، تَعْنِي في ا“ثْمِ[. أخرجه مالك وأبو داود .

4. (5489)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şöyle buyurdular: “Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.” (Hz. Aişe bu sözüyle) günah cihetiyle demek istemiştir. [Muvatta, Cenaiz 45, (1, 238); Ebu Davud, Cenaiz 64, (3207).][147]

ـ5490 ـ5ـ وعن أبي قتادة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]مُرَّ بِجَنَازَةٍ، فقَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مُسْتَرِيحٌ وَمُسْتَرَاحٌ مِنْهُ. قَالُوا: يَا رَسُولَ اللّهِ، مَا الْمُسْتَرِيحُ وَالْمُسْتَرَاحُ مِنْهُ؟ قَالَ: اَلْعَبْدُ الْمُؤْمِنُ يَسْتَرِيحُ مِنْ نَصَبِ

الدُّنْيَا وَوَصَبِهَا؛ وَالْفَاجِرُ يَسْتَرِيحُ مِنْهُ الْعِبَادُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوابُّ[. أخرجه الثثة والنسائي .

5. (5490)- Ebu Katade (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir cenaze geçirilmişti. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Hem o istirahata kavuştu, hem de ondan istirahata kavuşuldu” buyurdular. Bunun üzerine, yanındakiler:

“Ey Allah´ın Resulü, “istirahata kavuşan” ve “ondan istirahata kavuşan” kimdir, bu ne demektir ” diye sordular. Şu açıklamayı yaptı:

“Mü´min kul (ölünce) dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Facir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur.” [Buhârî, Rikak 42; Müslim, Cenaiz 61, (950); Muvatta, Cenaiz 54, (1, 241, 242); Nesâî, Cenaiz 48, 49, (4, 48).][148]

ـ5491 ـ6ـ وعن ابن عمرو بن العاص رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: ]مَاتَ رَجُلٌ بِالْمَدِينَةِ مِمَّنْ وُلِدَ بِهَا فَصَلّى عَلَيْهِ رَسُولُ اللّهِ #. ثُمَّ قَالَ: يَالَيْتَهُ مَاتَ بِغَيْرِ مَوْلِدِهِ. قَالُوا: وَلِمَ ذَاكَ؟ قَالَ: إنَّ الْعَبْدَ إذَا مَاتَ بِغَيْرِ مَوْلِدِهِ قِيْسَ بَيْنَ مَوْلِدِهِ الى مُنْقَطِعٍ أثَرِهِ في الْجَنَّةِ[. أخرجه النسائي .

6. (5491)- İbnu Amr İbni´l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Medine´de doğan bir adam Medine´de ölmüş idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazını kıldırdı, sonra da: “Keşke doğduğu yerden başka bir yerde ölseydi!” buyurdu. Oradakiler “Niçin ” diye sorunca açıkladı:

“Kul doğduğu yerin dışında ölürse, cennette doğduğu yerle eserinin kesildiği (ecelinin geldiği) yerin arası mukayese edilir!” [Nesâî, Cenaiz 8 (4, 7).][149]

AÇIKLAMA:

1- Hadis, kişinin doğduğu yerde değil de gurbette ölmesinin faziletli olduğunu ifade eder. Daha önce kaydedilen bir hadiste (5431) kimlerin şehit olduğunu belirten Aleyhissalâtu vesselâm, gurbette ölenleri de zikretmiş idi. Diğer taraftan hadislerde Medine´de ölmenin fazileti de zikredilmiştir. Öyleyse, şarihlerin belirttiği gibi hadis, Medine´de ölen bu kimsenin muhacir olmasını temenni etmektedir. “Keşke muhacir olsaydı, gurbette ölmüş sevabını da alacaktı” manasında bir temenni, Medine´de doğan için de bir başka yerde ölmesi temenni edilebilir. Böylece hadis, Medine´de ölmenin faziletini ifade eden hadise ters düşmemiş olur.

2- Gurbette ölenin ecelinin geldiği yerle memleketi arasının kıyaslanmasından murad, o kimseye aradaki mesafenin uzunluğu ölçüsünde fazla sevap verilmesini ifade eder. Bazı alimler: “Kabrinin ona bu nisbette genişletilmesi muraddır” demiştir. Ancak lafızda bu manaya delalet oldukça zayıf gözükmektedir.

3- Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın muhatapları olan Ashab´a uzak diyarlara neşr-i din için gitmeye bir tevşik vardır. Gerçi her asırda insanlar bu teşvike muhtaçtır; ticaret, ilim, cihad, neşr-i din gibi maksadlarla, tehlikeli olan uzak diyarlara gitmede bu teşvikler gereklidir. [150]

ÜÇÜNCÜ BAB

ÖLÜMDEN SONRASI HAKKINDA

* KABİR AZABI

ـ5492 ـ1ـ عن هانئ مَوْلى بن عفّانِ قال: ]كَانَ عُثْمَانُ رَضِيَ اللّهُ عَنه إذَا وَقَفَ عَلى قَبْرٍ بَكى حَتَّى يَبُلَّ لِحْيَتَهُ؛ فَقِيلَ لَهُ: تَذْكُرُ الْجَنَّةَ وَالنَّارَ فََ تَبْكِى، وَتَذْكُرُ الْقَبْرَ فَتَبْكِي؟ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: الْقَبْرُ أوَّلُ مَنْزِلٍ مِنْ مَنَازِلِ اŒخِرَةِ. فإنْ نَجا مِنْهُ فَمَا بَعْدَهُ أيْسَرُ، وإنْ لَمْ يَنْجُ مِنْهُ فَمَا بَعْدَهُ أشَدُّ مِنْهُ وَقالَ #: مَا رَأيْتُ مَنْظَراً قَطُّ إَّ وَالْقَبْرُ أفْظَعُ منْهُ[.زاد رزين، قال هانئٌ: سَمِعْتُ عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنه يَنْشُدُ: فإنْ تَنْجُ مِنْهَا تَنْجُ مِنْ ذِي عَظِيمَةٍ، وإَّ فإنِّي َ اخَالُكَ نَاجِياً. أخرجه الترمذي.»الفَظِيعُ« الشديد الشنيع .

1. (5492)- Hâni Mevla Osman İbnu Affan (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Osman (radıyallahu anh), bir kabrin üzerinde durunca sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Kendisine: “Cenneti ve cehennemi hatırladığın vakit ağlamıyorsun, fakat kabri hatırlayınca ağlıyorsun!” dediler. Bunun üzerine: “Çünkü Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şöyle söylediğini işittim.

“Kabir, ahiret menzillerinin birinci menzilidir. Kişi ondan kurtulabilirse, ondan sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa ondan sonrakiler bundan daha zordur, daha şediddir.”

Hz. Osman devamla Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın şu sözünü de nakletti:

“(Ahiret aleminden gördüğüm) manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve ürkütücü değildi!”

Rezin şu ziyadeyi kaydetti: “Hâni der ki: “Hz. Osman (radıyallahu anh)´ın şu beyti inşa ettiğini işittim:

“Eğer ondan necat buldunsa, büyük musibetten kurtuldun,

Aksi halde senin kurtulacağını hayal etmem.” [Tirmizî, Zühd 5, (2309).][151]

ـ5493 ـ2ـ وعن علي رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]مَازِلْنَا نَشُكُّ في عَذَابِ الْقَبْرِ حَتّى نَزَلَ: ألْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ حَتّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ[. أخرجه الترمذي .

2. (5493)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Şu ayet ininceye kadar kabir azabından şüphelenmeye devam etmiştik. (Mealen): “Sayınızın çokluğuyla övünmek sizi oyaladı. Öyle ki, kabirleri ziyaret ettiniz.” [Tirmizî, Tefsir -Tekasür, (3352).][152]

AÇIKLAMA:

Tekasür çoklukla övünme demektir. Çokluk ise malda, sayıda, menakıbda, yani insanlar nazarında övünme vesilesi olan her şeyde mevzubahistir. Ayet-i kerime; bu sayı çokluğuyla övünme sebebiyle Rabbinize olan ibadetten geri kaldınız. O kadar ki, mezarı ziyaret ettiniz, yani öldünüz, ölünceye kadar bu işten vazgeçmediniz, ibadete bir türlü vakit ayıramadınız demektir. Şarihlerin kaydına göre, Arapça´da kabiri ziyaret etmek, “ölmek” demektir. Bölece ayetin manası: “Malınızı çoğaltma hırsı sizi öylesine oyaladı ki, bu oyalanmaya devam ederken ölüm sizi yakaladı.”

Taberi, bu surede kabir azabının varlığına delil olduğunu söyler: “Çünkü der, Allah Teala hazretleri, övünmenin oyaladığı bu adamların haberini vermekte. Bunlar, kabre girdikleri zaman karşılaşacakları şeyi bilecekler, Rablerine ibadet yerine mal ve evlat çokluğuyla övünerek oyalanmanın karşılığı ne kadar fenadır, kabre girince görecekler diye onları tehdid etmekte, korkutmakta” (özetle).

Yeri gelmişken kaydedelim: Kur´an-ı Kerim´de kabir azabından daha açık bir şekilde bahseden başka ayetler de mevcuttur. Bunlardan biri “Onlar kıyamete kadar sabah-akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet günü geldiğinde ise, “Firavun ehlini azabın en şiddetlisine sokun” denir” (Mü´min 46). Burada, alimlerin belirttiği üzere, kabir azabının varlığı pek zahir olarak ifade edilmiştir. Çünkü, ayetin devamında kıyamet azabından ayrıca söz edilmekte ve bunun kabirde her gün çektikleri azabtan daha şiddetli olacağı belirtilmektedir. İbnu Kesir: “Bu ayet, Ehl-i Sünnet´in kabirde berzah azabının varlığını istidlal etmelerine büyük bir asıldır” der. Razi de, ayette geçen “akşam, sabah ateşe atılma” hadisesinin kıyametle ilgili olmadığını, çünkü kıyametteki ateşe atılmaya ayetin sonunda ayrıca temas edildiğini belirtir. Kıyamet azabının da dünyadaki azab olmayacağını, çünkü dünyadaki azabtan ayetin başında “sabah-akşam atılmaları” şeklinde temas edildiğini belirtir. “Öyleyse der, şurası kesinlik kazandı ki dünyadaki sabah-akşam ateşe atılma işi ölümden sonra başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan ateşe atılmadır. Öyleyse bu ayet onlar hakkında kabir azabının varlığını isbatlar. Bu onlar hakkında sabitse başkaları hakkında kabir azabının varlığını isbatlar. Bu onlar hakkında sabitse başkaları hakkında da sabittir. Çünkü arada fark olduğunu söyleyen yok.”

İmam-ı Buhârî, kabir azabı üzerine açtığı baba girerken , kabir azabına Kur´an´dan delil zımnında şu ayetleri de kaydeder. (Mealen): “…Sen o zalimleri can çekişirken bir görsen! Melekler ellerini uzatıp: “Haydi çıkarın canınızı bedenlerinizden!” derler. “Bugün Allah adına haksız yere söyledikleriniz ve O´nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için hor ve hakir edici azabla cezalandırılacağınız gündür” (En´am 93); “…Biz onları (dünyada ve kabirde) iki kere azaba uğratacağız. Sonra da onlar, pek büyük bir azaba atılacaklardır” (Tevbe 101).[153]

ـ5494 ـ3ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها: ]أنَّ يَهُودِيَّةً دَخَلَتْ عَلَيْهَا فَذََكَرَتْ عَذَابَ الْقَبْرِ فَقَالَتْ: أعَاذَكِ اللّهُ مِنْ عَذَابَ الْقَبْرِ. فَسَألَتْ عَائِشَةُ رَسُولَ اللّهِ # عَنْ عَذَابِ الْقَبْرِ. فَقَالَ: نَعَمْ، إنَّ عَذَابَ الْقَبْرِ حَقٌّ وَإنَّهُمْ يُعَذَّبُونَ فِي قُبُورِهِمْ عَذَاباً تَسْمَعُهُ الْبَهَائِمُ؛ قَالَتْ: فَمَا رَأيْتُهُ بَعْدُ صَلّى صََةً إَّ تَعَوَّذَ فيهَا مِنْ عَذَابَ الْقَبْرِ[. أخرجه الشيخان والنسائي .

3. (5494)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)´nin anlattığına göre, bir Yahudi kadın, yanına girdi. Kabir azabından bahsederek:

“Seni kabir azabından Allah korusun!” dedi. Aişe de Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a kabir azabından sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Evet, kabir azabı haktır. Onlar kabirde azap çekerler, onların azabını hayvanlar işitir!” buyurdu. Hz. Aişe der ki:

“Bundan sonra Aleyhissalâtu vesselâm´ın namaz kılıp da, namazında kabir azabından istiaze etmediğini hiç görmedim.” [Buhârî, Cenaiz 89, Müslim, Mesacid 123, (584); Nesâî, Cenaiz 115, (4, 104, 105).][154]

AÇIKLAMA:

Sadedinde olduğumuz rivayet, bidayette Müslümanlar arasında kabir azabıyla ilgili bir malumatın olmadığını, ilk defa Yahudilerin bu meseleyi Müslümanlar arsında gündeme getirdiklerini ifade etmektedir. Gerçekten bu paralelde daha sarih ifadeler de mevcuttur. Hatta bazı rivayetler Hz. Aişe´nin bunu Resulullah´a sorduğunu, (aleyhissalâtu vesselâm)´ın: “Kıyamet gününün azabından başka azab yoktur” diye cevap verdiğini, bilahare gelen vahiy üzerine Aleyhissalâtu vesselâm´ın kabir azabının varlığını ikrar ve beyan ettiğini belirtir. Bundan sonra namazlarda kabir azabından istiaze etmiştir.[155]

ـ5495 ـ4ـ وعن ابن عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهما قال: ]مَرَّ رَسُولُ اللّهِ # عَلى قَبرَيْنِ. فقَالَ: إنَّهُمَا لَيُعَذَّبَانِ، وَمَا يُعَذَّبَانِ في كَبِيرٍ. ثُمَّ قَالَ: بَلى، أمَّا أحَدُهُمَا فَكَنَ يَمْشِى بِالنَّمِيمَةِ، وأمَّا اŒخَرُ فَكَانَ َ يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ. ثُمَّ دَعَا بِعَسِيبٍ رَطَبٍ، فَشَقَّهُ اثْنَيْنِ، فَغَرَسَ عَلى هَذَا وَاحِداً، وَعَلى هذَا وَاحِداً. ثُمَّ قَالَ: لَعَلَّهُ أنْ يُخَفِّفَ عَنْهُمَا مَالَمْ يَيْبَسَا[. أخرجه الخمسة.قوله: »وَمَا يُعذّبَان في كبيرٍ« أي في كبير فعله عليهما لو أراد أن يفعه.»والعَسيبُ« من سعف النخل ما بين الكرب ومنبت الخوص، وما عليه من الخوص فهو سعف، والجريد السعف أيضاً .

4. (5495)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) iki kabre uğradı ve:

“(Bunlarda yatanlar) azab çekiyorlar. Azabları da büyük bir günahtan değil” buyurdular. Sonra sözlerine şöyle devam ettiler:

“Evet! Biri, nemimede (laf getirip götürmede) bulunurdu. Diğeri de idrar sıçrantısına karşı korunmazdı.” Aleyhissalâtu vesselâm sonra yaş bir hurma dalı istedi, ikiye böldü. Birini birinin üzerine dikti, birini de öbürünün üzerine dikti. Sonra da:

“Belki bunlar yaş kaldıkça azapları hafifler!” buyurdular.” [Buhârî, Vudu 55, 56, Cenaiz 82, 89, Edeb 46, 49; Müslim,Taharet 111, (292); Tirmizî, Taharet 53, (70); Ebu Davud, Taharet 11, (20, 21); Nesâî, Taharet 27, (1, 28-30).][156]

ـ5496 ـ5ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنهما قالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا مَاتَ أحَدُكُمْ عُرِضَ عَلَيْهِ مَقْعَدُهُ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ، إنْ كَانَ مِنْ أهْلِ الْجَنَّةِ فَمِنْ أهْلِ الْجَنَّةِ، وَإنْ كَانَ مِنْ أهْلِ النَّارِ فَمِنْ أهْلِ النَّارِ. فَيُقَالُ: هذَا مَقْعَدُكَ حَتّى يَبْعَثَكَ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ[. أخرجه الستة إ أبا داود .

5. (5496)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet veya cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlinden ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine:

“Allah seni kıyamet günü diriltinceye kadar senin yerin işte budur!” denilir.” [Buhârî, Cenaiz 90, Bed´ül-Halk 8, Rikak 42, Müslim, Cennet 65, (2866).; Muvatta, Cenaiz 47, (1, 239); Tirmizî, Cenaiz 70, (1072); Nesâî, Cenaiz 116, (4, 107).][157]

ـ5497 ـ6ـ وعن زَيْدِ بن ثابتٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]بَيْنَا رَسُولُ اللّهِ # في حَائِطٍ لِبَنِي النَّجَّارِ، وَنَحْنُ مَعهُ إذْ حَادَتْ بِهِ بَغْلَتُهُ فَكَادَتْ تُلْقِيهِ، وإذا أقْبُرٌ: سِتّةٌ أوْ خَمْسَةٌ. فَقَالَ #: مَنْ يَعِْرفُ أصْحَابَ هذِهِ الْقُبُورِ؟ فَقَالَ رَجُلٌ: أنَا. قَالَ: مَتَى مَاتُوا؟ قَالَ: في الشِّرْكِ. قَالَ: إنَّ هذِهِ ا‘ُمَّةَ تُبْتَلَى في قُبُورِهَا. فَلَوَْ أنْ َ تَدَافَنُوا فَدَعَوْتُ اللّهَ أنْ

يُسْمِعَكُمْ مِنْ عَذَابِ القَبْرِ الّذِى أسْمَعُ مِنْهُ. ثُمَّ قَالَ: تَعَوَّذُوا بِاللّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ. قَالُوا: نَعُوذُ بِاللّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ. قَالَ: تَعَوَّذُوا بِاللّهِ مِنْ عَذَابِ الْنَّارِ. قَالُوا: نَعُوذُ بِاللّهِ مِنْ عَذَابِ النَّارِ. قَالَ: تَعَوَّذُوا بِاللّهِ مِنَ الْفِتَنِ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ. قَالُوا: نَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الْفِتَنِ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ. قَالَ: تَعَوَّذُوا بِاللّهِ مِنْ فِتْنَةِ الْدَّجَّالِ. قَالُوا: نَعُوذُ بِاللّهِ مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ[. أخرجه مسلم .

6. (5497)- Zeyd İbnu Sabit (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bizimle birlikte, Benî Neccar´a ait bir bahçede bulunduğu sırada bindiği katır, onu aniden saptırdı, nerdeyse (sırtından yere) atacaktı. Karşımızda beş veya altı kabir vardı. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Bu kabirlerin sahiplerini bilen var mı ” buyurdular. Bir adam:

“Ben biliyorum!” deyince, (aleyhissalâtu vesselâm):

“Ne zaman öldüler ” dedi. Adam:

“Şirk devrinde” deyince Aleyhissalatu vesselam:

“Bu ümmet kabirde fitneye maruz kılınacak. Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım şahsen işitmekte olduğum kabir azabını size de işittirmesi için Allah´a dua ederdim” buyurdular ve sonra şunları söylediler: “Kabir azabından Allah´a sığının!” Oradakiler:

“Kabir azabından Allah´a sığınırız!” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Cehennem azabından da Allah´a sığının!” dedi.”Cehennem azabından Allah´a sığınırız” dediler.

“Fitnelerin açık ve kapalı olanından Allah´a sığının!” dedi.

“Açık ve kapalı her çeşit fitneden Allah´a sığınırız!” dediler.

“Deccal´ın fitnesinden Allah´a sığının!” buyurdu.

“Deccal´ın fitnesinden Allah´a sığınırız!” dediler.” [Müslim, Cennet 67, (2867).] [158]

ـ5498 ـ7ـ وعن أبي أيُّوبَ ا‘نْصَارِي رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]خَرَجَ رَسُولُ اللّهِ # بَعْدَمَا غَرَبَتِ الشَّمْسُ فَسَمِعَ صَوْتاً. فَقَالَ: يَهُودُ تُعَذَّبُ في قُبُورِهَا[. أخرجه الشيخان والنسائي .

7. (5498)- Ebu Eyyub el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Güneş battıktan sonra, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıkmıştı, bir ses işitti: “Bu, kabirlerinde azab çeken Yahudiler(in sesidir)!” buyurdular.” [Buhârî, Cenaiz 88; Müslim, Cennet 69, (2869); Nesâî, Cenaiz 114, (4, 102).][159]

ـ5499 ـ8ـ وللنّسائي عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه: ]أنَّ النَّبِيَّ # سَمِعَ صَوْتاً مِنْ قَبْرٍ. فَقَالَ: مَتى مَاتَ هذَا؟ قَالُوا: مَاتَ في الْجَاهِلِيّةِ. فَسُرَّ بذلِكَ وَقَالَ: لَوَْ أنْ َ تَدَافَنُوا لَدَعَوْتُ اللّهَ أنْ يُسْمِعَكُمْ عَذَابَ الْقَبْرِ[ .

8. (5499)- Nesâî, Hz. Enes (radıyallahu anh)´ten naklediyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir kabirden bir ses işitmişti: “Bu ne zaman öldü (bileniniz var mı )” buyurdular.

“Cahiliye devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve:

“Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi için dua ederdim” buyurdular.” [Müslim, Cennet 68, (2868); Nesâî, Cenaiz 114, (4, 102).][160]

AÇIKLAMA:

Sadedinde olduğumuz hadisler kabir azabının varlığını açık bir şekilde ifade ederler. Ulema bu hususta fazla ihtilaf etmez. Sadece Hariciler´den bazıları ile Mu´tezile´den Dırar İbnu Amr ve Bişr el-Müreysî gibi nadir istisnalar, kabir azabını mutlak olarak inkar cihetine gitmiştir. Mu´tezile´den bir kısmı bunun sadece kâfir için varlığnı iddia etmiştir. Asıl ihtilaf edilen husus, kabir azabının ruhî bir azab mı, yoksa hem ruhî ve hem de cesedî bir azab mı olduğudur. Mevzu üzerine varid olan nasslar, bütün alimleri birinden birini cezmen söylemeye sevkedecek vuzuhta olmadığı için fikirler ihtilaf etmiştir:

* İbnu Cerir ve Kerramiye fırkasından bir grup kimse, kabirde sualin sadece bedene vaki olacağını söylemiştir. Bunlara göre, Allah Teala hazretleri, ölünün bedeninde işitecek, anlayacak, elem ve lezzeti duyacak bir idrak yaratmıştır.

* İbnu Hazm ve İbnu Hubeyre sualin sadece ruh üzerine vaki olacağını söylemiştir. Bunlara göre ruh, artık cesede bir daha dönmez.

* Cumhur bunlara muhalefet eder ve “hadiste sabit olduğu üzere ruh, cesede veya cesedin bir kısmına döner” der. Cumhura göre, azab, eğer sadece ruha vaki olsaydı, hadiste beden de hususi şekilde zikredilmezdi. Ölünün bedenen dağılması buna mani değildir. Çünkü Allah Teala hazretleri cesetten bir parçaya hayatı iade etmeye, bu parçaya suali vaki kılmaya kadirdir, tıpkı bedenin eczasını cem etmeye kadir olduğu gibi.[161]

* MÜNKER VE NEKİRİN SUALLERİ

ـ5500 ـ1ـ عن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # إنَّ الْعَبْدَ إذَا وُضِعَ في قَبْرِهِ وَتَولّى عَنْهُ أصْحَابُهُ، وَإنَّهُ لَيَسْمَعُ قَرْعَ نِعَالِهِمْ إذَا انْصَرَفُوا، أتَاهُ مَلَكَانِ فَيُقْعِدَانِهِ، فَيَقُوَنِ لَهُ: مَا كُنْتَ تَقُولُ في هذا الرَّجُلِ مُحَمّدٍ #؟ فأمَّا الْمُؤْمِنُ فَيَقُولُ: أشْهَدُ أنَّهُ عَبْدُاللّهِ وَرَسُولُهُ. فَيُقَالُ لَهُ: انْظُرْ الى مَقْعَدِكَ مِنَ النَّارِ أبْدَلَكَ اللّهُ بِهِ مَقْعَداً مِنَ الْجَنَّةِ. فَيَرَاهُمَا جَمِيعاً، وَيَفْتَحُ اللّهُ لَهُ مِنْ قَبْرِهِ إلَيْهِ؛ وَأمَّا الْكَافِرُ وَالْمُنَافِقُ فَيَقُولُ: َ أدْرِى، كُنْتُ أقُولُ كَمَا تَقُولُ الْنَّاسُ. فَيُقَالُ: َ دَرَيْتَ وََ تَلَيْتَ، ثُمَّ يُضْرَبُ بِمِطْرَقَةٍ مِنْ حَدِيدٍ ضَرْبَةً بَيْنَ أُذُنَيْهِ! فَيَصِيحُ صَيْحَةً فَيَسْمَعُهَا مَنْ يَلِيهِ إَّ الثّقَلَيْنِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي.قوله: »و تليت« أي و اتبعت الناس فقلت مثل ما قالوه؛ وقيل صوابه: ائتليت افتعلت، من قولك: آلو إذا لم يستطعه، والمحدّثون يروونه إ تليت .

1. (5500)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Kul kabrine konulup, yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:

“Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) denen kimse hakkında ne diyordun ” diye sorarlar. Mü´min kimse bu soruya:

“Şehadet ederim ki, O, Allah´ın kulu ve elçisidir!” diye cevap verir. Ona:

“Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti” denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar.

Eğer ölen kâfir ve münafık ise (meleklerin sorusuna):

“(Sorduğunuz zatı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!” diye cevap verir. Kendisine:

“Anlamadın ve uymadın!” denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. (Sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, onu (insan ve cinlerden ibaret olan) iki ağırlık dışında ona yakın olan bütün (kulak sahileri) işitir.” [Buhârî, Cenaiz 68, 87; Müslim, Cennet 70, (2870); Ebu Davud, Cenaiz 78, (3231); Nesâî, Cenaiz 110, (4, 97, 98); Tirmizî, Cenaiz 70, (1071) -Ebu Hureyre´den-.][162]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, kabir azabını isbat eden rivayetlerden biridir. Hadisin Tirmizî´deki veçhinde, gelen meleklerin , siyahmavi oldukları, birine Münker, diğerine Nekir dendiği tasrih edilir. Taberâni´de gelen bir veçhinde bu meleklerin gözlerinin bakır tenceresi, dişlerinin de sığır boynuzu gibi olduğu, seslerinin gök gürültüğünü andırdığı belirtilir. Bazı fakihler günahları hesaba çeken meleklere Münker ve Nekir dendiğini, itaatkâr mü´minleri hesaba çeken meleklere Mübeşşir ve Beşir dendiğini söylemiştir.

Bazı rivayetlerde, ölen kişi mü´min olduğu takdirde, “namazı başı ucuna, zekatı sağına, orucu soluna, yaptığı iyi amelleri ayakları tarafına konacağı, adama “otur!” denince oturacağı, batışı sırasında güneşin temessül ettirileceği” belirtilir. İbnu Mace´deki rivayette, mü´min oturtulunca, gözlerini mesh edip: “Beni bırakın namaz kılayım!” diyecektir.

Bazı rivayetlerde, meleklerin “Neye ibadet ediyordun ” diye de soracağı, Allah´ın hidayet ettiği kimsenin: “Allah´a ibadet ediyordum” cevabını vereceği belirtilir. Keza Muhammed denen kimse hakkındaki soruya, mü´minin kelime-i şehadetle cevap vereceği, bu kimseye mezkur iki sual dışında bir şey sorulmayacağı belirtilir.

Bazı rivayetlere göre sual bitince mü´mine: “Haydi, zifafa giren kimsenin uykusuyla uyu!” denecek, o da, bir insanın uyuyabileceği en tatlı uyku ile kıyamete kadar uyuyacaktır.

Bazı rivayetlerde, mü´mine, kabrinin yetmiş zira´ genişletileceği, kabrinin dolunay gecesinde olduğu gibi aydınlatılacağı da belirtilmiştir.

Bir rivayette şu farklı bilgi sunulur: “Semadan bir münadi şöyle seslenir: “Kulum doğru söyledi, ona cennetten tefrişte bulun, cennete giden bir kapı açın, onu cennetten giydirin!” Bunun üzerine cennetin nesiminden ve kokusundan ona getirilir, kabri gözü alabildiğince genişletilir.”

Sadedinde olduğumuz hadiste, ölenin kâfir veya münafık olması halinde ortaya koyacağı tavır ve bunun neticesi tasvir edilir. İster istemez akla “facirlerin, fasıkların tavrı ve neticesi ne olacak ” sorusu gelir. Ancak hadisin başka vecihlerinde, “Eğer facir veya kâfir ise” veya “münafık veya şüpheci ise” veya “münafık ise” veya “kötü bir kimse ise”, “şek ehlinden ise” gibi farklı tabirlere rastlanır. Böylece bütün insanların hesaba çekileceği ve mü´min dışındakilerin birbirine yakın kötü durumlarla karşılaşacağı anlaşılır.

Alimler kabirde sualin varlığında ittifak ederlerse de, çocuklar hususunda ihtilaf ederler. Mümeyyiz olan çocukların hesaba çekileceği kabul edilmiş, mümeyyiz olmayanlar hakkında ihtilaf edilmiştir. Kurtubî onların da hesaba çekileceği kanaatindedir. Hanefîlerden de bu görüş rivayet edilmiştir. Birçok Şafiî, mümeyyiz olmayan çocuğa hesap yok demiştir. Bu sebeple çocuğa telkin yapmanın müstehab olmadığı söylenmiştir.

Hz. Peygamber´e de hesap sorulacak mı ihtilaf edilmiştir. Aleyhissalâtu vesselâm´ın kabirde suale maruz kalmayacağı umumiyetle benimsenen görüştür. “Çünkü derler sual, şe´ni fitneye maruz kalmak olanlara hastır.”[163]

ـ5501 ـ2ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثََثَةٌ: أهْلُهُ، وَمَالُهُ، وَعَمَلُهُ؛ فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقى وَاحِدٌ. يَرْجِعُ أهْلُهُ، وَمَالُهُ؛ وَيَبْقَى عَمَلُهُ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

2. (5501)- Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle baki kalır.” [Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5, (2960); Tirmizî, Zühd 46, (2380).][164]

ـ5502 ـ3ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا مِنْ أحَدٍ يَمُوتُ إَّ نَدِمَ. إنْ كَانَ مُحْسِناً نَدِمَ أنْ َ يَكُونَ ازْدَادَ، وَإنْ كانَ مُسِيئاً نَدِمَ أنْ َ يَكُونَ نَزَعَ[. أخرجه الترمذي .

3. (5502)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ölüp de pişman olmayan yoktur, mutlaka herkes nedamet duyar: İyi yolda olan hayrını daha çok artırmadığı için pişman olur, nedamet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedamet duyar.” [Tirmizî, Zühd 59, (2405).][165]

ـ5503 ـ4ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إذَا مَاتَ ا“نْسَانُ انْقَطَعَ عَمَلُهُ إَّ مِنْ ثَثَةٍ: صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ، أوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ، أوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ[. أخرجه الخمسة إ البخاري.»الصدقة الجارية« المستمرة المتصلة كالوقوف وما يجري مجراه .

4. (5503)- Yine Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Bir insan ölünce üç kişi hariç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i cariye (bırakan), veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine dua edecek salih evlat (bırakan).” [Müslim, Vasıyyet 14, (1631); Ebu Davud, Vesaya 10, (2880); Tirmizî, Ahkam 36, (1376); Nesâî, Vesaya 8, (6, 251).] [166]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/216.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/217.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/217-218.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/218.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/220-221.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/222.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/222-223.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/223-224.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/224.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/225.

[11] İbnu Hacer rivayetlerin “öğle” ve “ikindi” vakti diye ihtilafını Bu hadise iki ayrı günde olmuştur; birinde öğle´de, diğerinde ikindi´de” diye te´vil ve te´lîf eder.

[12] Kitabımızın Tıb´la ilgili bölümünde, hararete karşı soğuk su tatbik ederek tedavi yapma işinin günümüz tıbbında kullanıldığını belirttik.(11.cilt,s.228).

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/226-232.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/232-233.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/233.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/233-234.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/234.

[18] Lahid, kabrin kıble cihetinde ölünün yerleşmesi için açılan küçük oyuğa denir.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/234.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/235.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/235.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/235-237.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/238.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/238.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/238-239.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/240.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/240.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/241.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/241.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/242-243.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/243.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/243.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/244.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/245.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/246.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/248-249.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/249.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/249-250.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/250.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/250.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/251.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/251.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/251.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/251-252.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/252.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/252.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/253.

[48] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/254-255.

[49] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/255.

[50] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/255.

[51] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/256.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/256.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/257.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/257.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/257-258.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/258.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/258-259.

[58] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/259.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/259-260.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/260.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/260-261.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/261.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/261.

[64] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/261-262.

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/263.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/263-264.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/264.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/264.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/265.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/265.

[71] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/265.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/265-266.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/266.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/266.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/266.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/266-267.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/268.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/268.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/268.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/269.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/269.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/269-270.

[83] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/270.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/270.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/270-271.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/271.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/271.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/272.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/272.

[90] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/272.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/272.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/273.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/273-274.

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/274.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/274-275.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/275.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/275.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/276.

[99] Şehitlerin elbiseleriyle gömülmeleri esas olunca, iki cesedin elbiselerinin üzerinden, tazimen usulî bir kefenle sarılmaları bedenlerinin birbirine değmesiniintac etmez. Bu husus İbnu Deybe´nin gözünden kaçmış olmalı. Kur´ân´ı çok bilenin öne alınması, cesedlerin kefenlenmezden önce tanzimleriyle ilgili bir hadsedir.(İ.C.).

[100] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/277.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/278.

[102] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/278.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/278-279.

[104] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/279.

[105] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/279-280.

[106] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/280.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/280-281.

[108] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/282.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/282.

[110] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/282-283.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/283.

[112] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/283.

[113] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/283-284.

[114] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/284.

[115] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/284.

[116] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/285.

[117] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/285-286.

[118] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/286.

[119] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/286-287.

[120] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/287-288.

[121] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/288.

[122] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/288-289.

[123] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/289.

[124] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/289.

[125] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/289.

[126] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/290.

[127] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/290.

[128] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/291.

[129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/291-292.

[130] Bâbu´l-meyyit tâbiri, ne Ebu Davud´daki ne de Nesâî´deki metinde mevcut değildir. Ebu Dâvud´da فَلَمَّا حَاذَى بَابِهِ

“Kapısının hizasına gelince” tâbiri vardır. Ölünün çıktığı ev olsa geretir.

[131] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/293.

[132] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/294.

[133] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/294.

[134] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/294.

[135] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/294-295.

[136] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/296.

[137] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/296.

[138] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/296.

[139] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/297.

[140] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/297.

[141] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/297.

[142] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/298.

[143] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/298.

[144] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/298.

[145] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/299

[146] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/299.

[147] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/299.

[148] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/300.

[149] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/300.

[150] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/300-301.

[151] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/302-303.

[152] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/303.

[153] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/303-304.

[154] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/304-305.

[155] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/305.

[156] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/305-306.

[157] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/306.

[158] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/307.

[159] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/308.

[160] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/308.

[161] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/308-309.

[162] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/309-310.

[163] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/310-311.

[164] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/311-312.

[165] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/312.

[166] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/312.

Share.

About Author

Leave A Reply