Talak(Boşanma) Bahsi

0

(Bu bölümde yedi fasıl var)
BİRİNCİ FASIL
TALÂKTA KULLANILAN ELFAZ
İKİNCİ FASIL
DUHÜLDEN (GERDEKTEN) ÖNCE TALÂK
ÜÇÜNCÜ FASIL
HAYIZLI KADININ TALÂKI
DÖRDÜNCÜ FASIL
İCBAR EDİLENİN (MÜKREH), DELİNİN, SARHOŞUN TALÂKI
BEŞİNCİ FASIL
NİKAHDAN ÖNCEKİ TALÂK
ALTINCI FASIL
KÖLE VE CARİYENİN TALÂKI
YEDİNCİ FASIL
MÜTEFERRİK HÜKÜMLER

UMÛMÎ AÇIKLAMA

Talâk, Arapçada lügat olarak bağı çözmek ma´nâsına gelir. Gönderme ve terketme ma´nâsına gelen itlâkdan müştaktır. Şerî bir ıstılah olarak, kadınla erkek arasında evlenme akdi ile tesis edilen nikah bağının çözülmesidir. Görüldüğü üzere talâk, bu ma´nâsıyla lügavî medlûlüne muvafık düşmektedir.

İslam dini, hristiyanlığın aksine talâkı meşru addeder, ancak hoş karşılamaz. Çünkü talâk içtimâî bir yaradır, çocukların sahipsiz kalmasına, terbiyelerinin aksamasına, ferdler ve aileler arasına huzursuzlukların girmesine sebep olur. Bir cemiyette boşanma nisbeti, bir bakıma içtimâî huzurun göstergesi durumundadır. Aileler ne kadar sağlam ve ferdleri dayanışma içinde olursa, cemiyet de o kadar sağlam ve güçlü demektir. Resulullah müslüman ailelere boşanmayı tavsiye etmez ve onu “Allah´ın en ziyade nefret ettiği mübah” olarak tarif eder. Evet talâk dinimizde haram değildir, fakat Cenâb-ı Hakk´ın en çok nefret ettiği bir cevazdır, imkân nisbetinde ondan kaçınmak gerekir.

Şunu da bilelim ki, İslam´da talâk bahsi çok teferruatı olan bir mevzudur. Gerek kadın ve gerekse erkeğin hukukunu korumayı hedefleyen prensipler, sınırlamalar vardır. Bu cümleden olarak âlimler talâkı öncelikle, birkaç kategoride ele alırlar:

1- Haram olan talâk: Bu talâku´lbid´a´dır, az ilerde kısaca temas edileceği üzere, farklı suretlerde cereyan eder.

2- Mekruh olan talâk: Kadın iyi bir hal üzere olduğu halde, makul, meşru bir sebep olmaksızın vukua gelen talaktır.

3- Vacib olan talâk: Bu da farklı suretlerde cereyan eder, geçimsizlik sebebiyle, âyet-i kerimede zikri geçen iki hakemin (Nisa 35) boşanmaya hükmetmesi halindeki boşanma gibi.

4- Mendub olan talâk: Kadının iffetini bozması durumundaki boşamadır.

5- Caiz olan talâk: Erkeğin kadını istememesi, cinsî yönden tatmin bulamadığı için kadının külfetini çekmeye nefsinin razı olmaması halindeki boşamadır. İbnu Hacer, boşamanın bu çeşidini Nevevî´nin nefyettiğini kaydeder.

Bir başka açıdan talâk üç kısma ayrılır.

1- Sünnî talâk Bu, kadını tahâret (temizlik) müddeti içerisinde temasta bulunmadan boşamaktır. İbnu Mes´uddan gelen bir açıklama, Rabb Teâlâ´nın “Kadınları iddetleri içerisinde boşayın…” (Talâk 1) emrinden maksat budur: “Temizlik müddetlerinde, temas etmeksizin” demektir. Bu tefsir sadece İbnu Mes´ud´a has değildir, Sahâbe ve Tâbiînden birçokları aynı görüştedir.

Sünnî talâk, sünni-i hasen ve sünni-i ahsen kısımlarına ayrılır. Eğer boşama her tuhur müddetinde temasa yer vermeden üç kere tekrarlanırsa buna sünni-i hasen denir. Eğer duhûl edilmiş kadın, tuhur müddeti içerisinde bir talâk-ı ric´î ile boşanır ve bu şekilde, iddetini tamamlarsa yani üç hayız müddeti tamam olursa boşanma tamamlanmış olur. Buna sünni-i ahsen denir.

2- Bid´î talâk Bu, kadını hayız halindeyken veya temizlik halinde temas yapmış olduğu halde boşamaktır. Bu durumda kadının hamile kalmış olma ihtimali bulunduğu için bu boşanma bid´at addedilmiştir.

3- Üçüncü kısımı sünnî veya bid´î vasıfları ile tavsif edilemeyen bir kısımdır: Henüz çocuk olan zevcenin veya âyise olan (yani hayızdan kesilmiş, hamile kalma ihtimali kalmayan) zevcenin veya doğumu yaklaşmış hamile zevcenin yahutda henüz duhûl edilmemiş zevcenin boşanması bu kısmı teşkil eder. Hukukî durumu bilen bir kadının, kendi talebi üzerine vâki olan talâkla, kadının talebiyle vâki olan hul´ da buraya girer. Şâfiîler nazarında bu, talâktır.

Hayızlı kadını boşamak esas itibariyle haram ise de bazı şekilleri haram değildir. Şöyle ki:

* Eğer kadın hamile ise ve kan görmüşse Şâfiîlere göre, hayız gören hamilenin boşanması bid´î değildir, hususen, boşama doğuma yakın vâki olmuşsa.

* Hâkim efendiden boşarsa ve bu boşama hayız haline rastlarsa.

* İki hakemin boşaması usulünde, hakemler aradaki geçimsizliğin bertaraf edilmesi için buna karar vermişlerse.

* Hul´ (yani kadının talebi ile) gerçekleşen boşama. Zikredilen bu dört çeşit boşama, hayız sırasında vukûa gelse de haram sayılmaz. [1]

BOŞANMAYA SEBEP OLAN HALLER

Din-i mübîn-i İslam, prensip olarak boşanmayı hoş karşılamaz ise de, bazı hallerde kadın ve erkek her iki tarafa da boşanma talebinde bulunma hakkı tanır. Buna fıkıhta hıyâr-ı tefrika denir. Hemen belirtelimki, hıyar-ı tefrika erkekden ziyade kadın için mevzubahistir. Çünkü erkek boşama yetkisine sahip olması sebebiyle, İmâm-ı Muhammed gibi bazı fakihler, erkek için bir de hıyâr-ı tefrikanın mevzubahis olmasını gereksiz bulmuştur.

Bu husustaki teferruata girmeden, şunu belirtmek istiyoruz: Gerek erkekte ve gerekse kadında bulunan bir kısım özürler, hastalıklar, kötü huylar, mukabil tarafa boşanmak üzere hâkime müracaat hakkı tanımaktadır. Bu ârazları şöyle özetleyebiliriz:

1) Cinsî teması önleyen ârazlar: Kadınlarda karn, retak, fetk denen hallerle erkeklerde hadımlık, innet (adem-i iktidar), mecbubiyet (erkeklik uzvu ve husyelerin kesilme hali)… gibi haller. Evlilikten asıl maksad olmamakla birlikte, aranan hususlardan birinin cinsî tatmin olması sebebiyle, taraflardan birinde buna mani olan bir ârazın varlığı, mukabil tarafa boşanma hakkı doğurmaktadır.

2) Hunûset: Bir şahısta hem erkek ve hemde kadına ait tenâsül uzvunun varlığı.

3) Cünûn yani delilik:

4) Bazı irsî bulaşıcı hastalıklar: Bu grupta cüzzam, beres, zührevî hastalıklar zikredebilir.

Bu ârazların evlilikten sonra malum olma veya vukûa gelme durumları, tedavi edilebilir veya edilememe durumları, delilikte olduğu üzere tahammül edilebilecek veya edilemeyecek derecelerde olmaları gibi farklı durumlar vardır. Fıkıh kitapları meseleyi yeterli genişlikte tahlil ederler. Biz burada işaret etmekle yetineceğiz.

5) Geçimsizlik: Karı veya kocaya boşanma hakkı getiren bir diğer husus su-i imtizâctır, yani geçimsizlik diye ifade ettiğimiz huzursuzluk halidir. Bu, çoğunlukla taraflardan birinin haddini tecavüzde su-i ahlaktan ileri gelir. Bazan bu haller her iki tarafta da bulunabilir. Her hâl u kârda İslam dini geçimsizlik halini de boşanmada meşru bir sebep kabul etmiştir. Bu prensip, bilhassa boşama yetkisi olmayan kadın için avantajlı bir durum teşkil etmekte ve hâkime müracaat hakkı tanımaktadır. Hâkim iki hakem tayin ederek meseleyi tahkik eder, aralarını düzeltmeye çalışır, hakemlerin vereceğ rapora (ve hatta hükme) göre karara varır.

Bu gruba giren haller meyânında erkeğin kadının hukukunu yerine getirmemesi: Mesela nafakasını temin etmemesi, haksız yere dövmesi, tahkir etmesi, sövmesi, kadını terkedip konuşmaması zikredilebilir. Ancak kadın, kocasının yapacağı yeni evlilik sebebiyle, dinin kocaya tanıdığı te´dîb hakkını kullanması sebebiyle muhayyerlik hakkı kullanamaz, şikayete gidemez.

Şu hususu da tekrar etmek isteriz: İslam sayılan noktalarda talâk meselesinde muhayyerlik hakkı tanımış ise de, bunun istismar edilmemesi gerekir. Zikri geçen bu ârâzlar çoğu kere izafi değerlendirmelerdir. Aslolan evliliğin devamıdır. Evlilikle bir araya gelen insanların birbirlerinin eksikliklerine, nâhoş taraflarına sabır ve tahammülü prensip edinmeleri gerekmektedir. “Din bana hak tanıyor” diye boşama veya mahkemeye gitmede istical etmek ne İslâmî ne de insanî bir davranıştır. İslam ülemâsı, yukarıda belirtilen ârazların sübutunda dahi sabır ve tahammülü tavsiye eder. Âlimlerimize göre, evliliğin asıl gayesi, bir aile tesis etmek, karı ile koca arasında bir dayanışma, bir yardımlaşma ve ünsiyet vücûda getirmektir. Cinsî tatmin, çocuk sahibi olmak gibi başka hususlar evliliğin semere ve meyvelerindendir. Öyleyse taraflardan birine gelen ârazla bu meyvelerden bir veya bir kaçının hâsıl olmaması, evliliğin sona erdirilmesine sevketmemelidir. Yukarıda sayılan hastalıkların tedavisi, sakatlıkların giderilmesi, bulaşmalara karşı mukabil tedbirlerin alınması bilhassa günümüz şartlarında imkan dahiline girmiştir. Fakihlerimiz bu bahisleri günümüzün tıbbî şartlarında yeniden tedvin edecek olsa, yukarıda sayılan bir kısım ârazları “Boşanmaya sebep olan haller” listesinden çıkarabilirler.[2]

HAKEMEYN:

Talâk bahsinde bilinmesi gereken bir husus hakem meselesidir. Yani, karıkoca arasındaki geçimsizlikler, boşanmaya vardırılmadan halledilmesi gerekmektedir. Bunun da en iyi yolu biri erkek, diğeri de kadın tarafından seçilecek iki hakemin araya girerek, aradaki imtizaçsızlığın mahiyetini araştırıp hal yoluna gitmesidir. Bunlar barıştırma yollarını denerler. Her iki tarafa da nasihat ederler. Hakemler, Hanefî, Şâfiî, Zâhirî imamlara ve Ahmed İbnu Hanbel´den bir kavle göre sadece barıştırma selahiyetine sahiptirler. Boşandırmaya hükmedemezler. Mâlikîlere göre, boşandırma yetkileri de vardır. Onlara göre kendilerinehakem denilmesi de bu selahiyetin bir delilidir.[3] Ailevi geçimsizlikte hakem meselesinin ehemmiyetli bir yer tutacağını, meseleye Kur´an-ı Kerim´de yer verilmiş olmasından da anlamaktayız: “(Eğer karı ile kocanın) aralarının açılmasından endişeye düşerseniz, o vakit (kendilerine erkeğin) ailesinden bir hakem, (kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarında(ki dargınlık yerine, geçime) onları (uyuşmaya) muvafık buyurur.” (Nisa 35).

Hakemlerin erkek, reşid, âdil, nüşûz hükümlerine vâkıf, hüküm verecekleri husus hakkında fakih olmaları şarttır. Binaenaleyh kadın, çocuk, mecnun, fâsık veya sefih olanların, nüşûz hükmüne vakıf olmayanların hükme bağlayacakları hususun şerî yönünü bilmeyenlerin boşanmaya veya evliliğin devamına dair verecekleri hüküm bâtıldır. Ancak fakih olmayanlar ülemâ ile istişare yaparak hareket etmeleri halinde hükümleri mûteber olur.[4]

TALÂK (BOŞANMA) BAHSİNDE GEÇECEK BAZI TABİRLER

Daha önce de belirttiğimiz gibi, talâk bahsi pek çok teferruata şâmildir. Her bir tâli mesele için müstakil ıstılahlar vardır. Burada onların hepsine yer vermek bizi mevzumuzun dışına atar. Ancak, müteakiben gelecek hadislerin açıklanması esnasında kullanılacak bazı ıstılah ve tabirleri burada açıklamada gerek var[5].[6]

TALÂKIN ÇEŞİTLERİYLE İLGİLİ TABİRLER

Boşama bahsinde en çok geçecek tabirlerin bir kısmı talak çeşitleriyle ilgilidir. Öncelikle onların kısaca açıklanması münasiptir. Bunlardan her biri yeri geldikçe genişçe açıklanacak. Talâkın başlıca şu çeşitleri var:

1- Talâk-ı Bâin.

2- Talâk-ı Ric´î,

3- Talâku´l Bette.

4- Talâk-ı Selâse.

a) Hul´.

b) Lian.

c) İlâ.

5- Zıhâr.[7]

1. Talâk-ı Bâin:

Kesin boşanmayı ifade eden söz veya işaretle yapılan boşamadır. Erkek, bu suretle boşadığı hanımına tekrar kavuşabilmek için kadının rızasını almak, yeniden mehir ödemek ve nikah akdi yapmak zorundadır. Şu dört şekilde cereyan eden boşamalar bâin´dir.

1) Nikahtan sonra fakat temastan ve halvet-i sahihadan önceki boşama.

2) Kinâî sözlerle veya mübâlağa ve şiddet-i ifade eden sözlerle yapılan boşama.

3) Muhâla´a yoluyla yani kadının isteği ile karşılıklı anlaşarak yapılan boşama.

4) Üçüncü boşama hakkını da kullanarak yapılan boşama.[8]

2. Talâk-ı Ric´i:

Fiilen evlenip karıkoca olduktan sonra, erkeğin zevcesini sarahaten veya işareten üç adedine delâlet etmeyen sarih söz ve hareketle boşamasıdır. Bu çeşit boşamadan sonra, erkek tekrar nikah yapmaya ve mehir ödemeye muhtaç olmadan zevcesiyle normal aile hayatına dönebilir. Bu suretle kişi, hanımını iki kere boşayabilir, üçüncü kere boşadı mı, hanım bir başkasıyla evlenip ondan da boşanmış olmadıkça bir daha karıkoca olamazlar.[9]

3- Talâku´l-Bette:

el-Bette, kesinlikle demektir. Talâku´l-Bette, el-Bette kelimesi kullanılarak yapılan bir talâktır. “Sen kesinlikle boşsun” cümlesinde olduğu gibi. Şu halde bu ayrı bir talak çeşidi değil. İçerisinde rakam olmadığı, onun yerine kesinlikle ma´nâsına gelen el-Bette tâbiri olduğu için bu tabir bâin mi ifade eder, ric´î mi ifade eder, ihtilaf konusu olmuştur. Müteakiben 4049. hadiste tafsilat gelecektir.[10]

4- Talâk-ı Selâse:

Nikah bağı üç talâk üzerine müessesdir. Şu halde üç adedine mukârin bir söz veya işaretle yapılan talâktır. Bu talâkla kadın-erkek arasında nikah bağı kalmaz, beynunet-i kübra denen katî ve kesin ayrılık husule gelir.[11]

A) Hul´ (Hal´ veya muhâla´a dahi denir):

Geçimsizlik sebebiyle karı ile kocanın anlaşarak yaptıkları boşanma. Bu çeşit boşanmada umumiyetle kadın alacağı mehirden vazgeçmek, aldığı mehiri geri vermek veya kocasına başkaca bir ödeme yapmak gibi bir ivazda bulunur.[12]

B) Li´an (Mulâ´ane de denir):

Karısının zina ettiği iddiasında bulunan fakat bunu dört şahitle ispat edemeyen koca ile, bunu inkâr eden kadın arasında cereyan eden boşanma şeklidir. Bunlardan her biri doğru söylediğini ifade ettikten sonra, yalan söyleyene Allah´ın lânetini dilerler ve bunu tam dörder kere tekrar ederler. Bu lanetleşmelerden sonra hâkim onların evliliğine son verir.[13]

C) İlâ:

Lügat açısından yemin etmek ma´nâsına gelir. Istılah olarak zevceye en az dört ay süre ile tekarrüb etmemek (temasta bulunmamak) üzere yapılan yemindir. Bu yemin bazan belli bir müddet için yapılır, ki en azı dört aydır. Bazan ebedi olarak temasta bulunmamak üzere, bazan da vakit belli etmemek suretiyle yapılır. Yeri gelince gerekli açıklama yapılacaktır.[14]

5- Zıhar (Müzâhere):

Lügatte iki şey arasında bir mutabakat ve mümâselet vücuda getirmek ma´nâsındadır. “Arka” ma´nâsına olan zahr´dan alınmadır. Istılah olarak “Kocanın, hanımını neseb, reza (süt emme) veya müsâheret suretiyle mü-ebbeten mahremi olan bir kadının kendisine bakılması câiz olmayan arkası, karnı, uyluğu gibi bir uzvuna zıhar maksadı ile benzetmesidir. Bu bir nevi boşamadır. Zira böyle bir teşbihte bulunan kimse kefârette bulunmadıkça hanımına cinsî temasta bulunamaz, şehvetle dokunamaz ve öpemez.”[15]

Ric´at (Rec´at´da denir):

Lügat olarak bir şeyi geri çevirmek, reddetmek ma´nâsına gelir. Boşanma talebi olarak ric´î talâktan sonra, iddet içinde henüz baki olan nikahı kavlen veya fiilen devam ettirmektir. Bu suretle zevciyet bağı devam ettirilmiş olur. “Sen benim hanımımsın”, “sana geri dönüyorum” gibi bir söz bu ric´ati sağlar. Hanıma temas veya şehvetle kucaklamak veya öpmek de fiilî bir ricat sayılır.[16]

Tefvîz-i Talâk:

Talakda câri olan usullerden biri tefvîz´dir. Yani mükellef kimse, hanımını boşama yetkisini bir vekile veya bizzat zevcesinin velisine tevdi edebilir. İşte bu tevdi işine tefviz denir. Tefvizde üç tabir kullanılır:

Tahyir, emr bi´lyed, meşiyyet.[17]

* Tahyir:

Bu, kocanın hanımına: “nefsini ihtiyar et” veya “Sen muhayyersin” demek suretiyle gerçekleşen tefvizdir. Kadın bu durumda “İhtiyar ettim” veya “Kendimi ihtiyar ettim” veya “Talâkı ihtiyar ettim” gibi boşanmayı ihtiyar ettiğini ifade eden bir tabir kullansa boşanma hâsıl olur.

** Tahyirde sayı, tahyir suretiyle hâsıl olan boşama bâin mi, ric´î mi ve adedi nedir Bu husus ihtilaflıdır.

Hz. Ali: “Kadın nefsini tercih ederse bâindir tekdir, kocasını tercih ederse ric´îdir, tekdir” demiştir.

Zeyd İbnu Sâbit: “Nefsini tercih ederse üçtür, kocasını tercih ederse bâin ve tekdir” demiştir. İmam Malik bununla amel etmiştir.

Hz. Ömer ve İbnu Mes´ud: “Nefsini tercih ederse bâin ve tekdir, kocasını tercih ederse bir şey gerekmez” demişlerdir. Ebu Hanîfe bunların fetvasıyla amel etmiştir.

İmam Şâfiî: “Tahyir bir kinayedir, öyleyse koca karısını muhayyer bırakırsa ve bununla hanımın kendisini boşamasını veya beraberliklerinin devamına karar vermesini murad etmişse ve kadın da kendisini ihtiyar ederek ayrılmaya karar vermişse, artık boşanırlar. Ancak kadın: “Ben nefsimi ihtiyar etmekle boşanmayı murad etmedim” derse sözü tasdik edilir” der, bu ifadeden tahyirde “nefs” kelimesini tasrih etmesi gerektiği ifade edilmiştir.[18]

* Emr-i Bi´l-Yed:

Bu, kocanın, hanımına “İşin kendi elindedir” demesi suretiyle beyan ettiği tefvizdir. Bu suretle vâki olan tefvize mukabil kadın da kocasına hitaben: “Kendimi ihtiyar ettim”; “Nefsimi sana haram kıldım”; “Nefsimi sana bâin kıldım”; “Sen bana haramsın”; “Sen benden boşsun” gibi tabirlerden birini kullansa boşanma meydana gelir.

Tahyir ile emr bi´lyed´e ait sözler birer kinâyedir. Dolayısiyle bunlarla talâkın tefviz edilmesi niyyete veya delâlet-i hale mütevakkıftır. Meşiyyete ait sözler, sarih olduğundan niyet aranmaz.[19]

* Meşiyyet:

Erkeğin hanımına: “Dilersen nefsini boşa” cümlesiyle yaptığı tefvizdir. Bu iki suretle yapılır: “Ya meşiyyet-i sarihadır, hemen kaydettiğimiz cümle bunun örneğidir. Ya da meşiyyet-i zimniye´dir: “Nefsini tatlik et!” cümlesi ile tefviz edilen talâk gibi. Bu cümlede meşiyyet yani dileme keyfiyeti zımnen mevcuttur. Bu çeşit tefvizde kadının boşanma arzusunu ifade etmesiyle boşanma hâsıl olur: “Nefsimi boşadım”; “Nefsimi bâin kıldım”; “Nefsimi sana haram kıldım” demesi gibi. Meşiyyet suretiyle yapılan tefvizde kadının “Ben nefsimi ihtiyar ettim” cümlesinin boşanma ifade etmeyeceği belirtilmiştir.

* Tefvizler ya mutlakdır, ya da zamanla mukayyeddir. Zaman da ya muayyen ya da gayr-ı muayyendir. Mesela: “nefsini boşa” sözü mutlak bir tefvizdir. “Nefsini bugün boşa” sözü muayyen bir zamanla mukayyed bir tefvizdir. “Nefsini ne vakit istersen boşa” sözü ile, gayr-i mukayyed bulunan bir tefviz-i âmmdır.

Mutlak tefvizler meclis ile mukayyeddir. Zevce, böyle bir tefvize muttali olduğu mecliste muhayyerdir. O mecliste kullanmadığı takdirde muhayyerliği kalmaz. Mutlak tarzda yapılan tefvizler kocaya nazaran lâzım (bağlayıcı), kadına nazaran gayr-ı lâzımdır (bağlayıcı değildir). Bu sebeple koca yaptığı tefvizden rücu edemez, çünkü tefviz, tevkil değil, temliktir. Kadın ise bu tefvizi kabule mecbur değildir, dilerse reddeder.

Çok teferruatı olan bu mevzu fıkıh kitaplarından görülmelidir.[20]

İddet:

Lügat olarak tâdad, ihsâ (saymak) ve müddet ma´nâsına gelir. Istılah olarak bir erkek veya kadının boşanmadan sonra yeni bir evlenme yapamayıp beklemesi ma´nâsına gelir. Aynı zamanda beklemeleri gereken müddete de iddet denir. Boşanan bir kadın için üç hayız müddeti, kocası ölen kadın için dört ay on gündür.

İddet erkek için de câri ise de, mutlak kullanılınca kadının iddeti kastedilir.[21]

Not:

Bu umumî açıklama kısmında son olarak şunu belirtmek isteriz; Boşanma bahsi dinimizin çok ehemmiyet verdiği, hassasiyet gösterdiği bir mevzudur. Mü´minlerin bu hususta çok dikkatli olmaları gerekir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), talâkın hiçbir şaka kabul etmediğini belirtmiş, bilhassa Hanefî ülemâsı yanlışlıkla, gafletle bile ağızdan sarih bir ifadeyle bir tabir veya “boşamaya delâlet eden bir tavrın” boşamaya sebep olacağına hükmetmiştir. Şüpheli bir durum vâki olduğu zaman, bu kitapta dermeyan edilen kısa açıklamalardan fetva çıkarılmayıp, meseleyi Talâk bahsini iyi bilen, diyaneti güven veren kimselere danışmalıdır. Aksi takdirde zina hayatı yaşanmış olma muhâtarası mevzubahistir. el-Iyâzu billah.[22]

BİRİNCİ FASIL

TALAKTA KULLANILAN ELFÂZ

ـ4045 ـ1ـ عن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]إذَا قالَ أنْتِ طَالِقٌ ثَثاً بِفَمٍ وَاحِدٍ فَهِيَ وَاحِدَةٌ[. أخرجه أبو داود .

1. (4045)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “Bir erkek hanımına bir defada “Sen üç talâkla boşsun!” dese, bu bir talâk sayılır.” [Ebu Dâvud, Talâk 10, (2197).][23]

ـ4046 ـ2ـ وفي رواية ذكرها رزين: ]إذَا قالَ: أنْتِ طَالِقٌ. أنْتِ طَالِقٌ. أنْتِ طَالِقٌ ثَثَ مَرَّاتٍ، فَهِيَ وَاحِدَةٌ، إنْ أرَادَ التَّوْكِيدَ لِ‘ُولى، أوْ كَانَتْ غَيْرَ مَدْخُولٍ بِهَا[ .

2. (4046)- Rezin´in zikrettiği bir rivayette (İbnu Abbâs şöyle demiştir): “Erkek hanımına (aynı anda üstüste): “Sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun” diye üç kere söylerse, bu bir boşama sayılır, yeterki bunlarla birinci defaki söylediği “Sen boşsun!” sözünü tekid etmeyi kastetmiş olsun veya hanımıyla henüz gerdek yapmamış olsun.”[24]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin anlaşılması için önce şu husus bilinmelidir: İslam şeriatine göre, nikah akdi kadınla koca arasında üç bağ te´sis eder. Bu bağlar varlığını koruduğu müddetçe evlilik devam eder. Boşama, bu bağların şerî ölçüler çerçevesinde çözülmesiyle gerçekleşir. Bu bağlardan birinin veya ikisinin çözülmesi evliliğin yenilenerek devamına mani değildir. Tek bağla da evlilik devam eder ve evliliğin sağladığı hak ve vazifeler varlığını sürdürür. Hadisten de anlaşılacağı üzere, erkeğin hanımına “sen boşsun” gibi boşanmayı icab eden bir tabiri sarfetmesi bu nikah bağlarından birini ortadan kaldırır. Hadiste mevzubahis edilen mesele şudur: Kişi, bu cümleyi “üç” rakamını ekleyerek “Üç talâkla boşsun” diyerek sarfetse, üç nikah bağının üçü de çözülmüş, kadın tamamen boşanmış olur mu

Bu mesele ihtilaflı bir husustur. Çünkü müteakip hadislerde görüleceği üzere Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde boşama, çoğunlukla her temizlik müddeti içerisinde bir kere olmak üzere üç temizlik müddetinde gerçekleşen bir hadisedir; ikisinin veya üçünün de bir anda icrası bazı rivayetlere göre, pek mevzubahis değildir.

Sadedinde olduğumuz birinci rivayet, İbnu Abbâs´ın herhangi bir kayda yer vermeksizin, “üç talâkla boşsun!” şeklinde telaffuz edilen boşayıcı sözlerin bir boşamayı sağlayacağı kanaatinde olduğunu aksettiriyor. Ancak Rezîn´in ilavesi olan ikinci rivayette ise bir anda sarfedilen üç ayrı boşamanın, “bir” sayılması için bazı şartlar kaydediyor.

* Eğer erkek, üç talâk niyeti taşımadan yani ikinci ve üçüncü “boşsun!” lafzını, ilk defa söylediği “boşsun” lafzını tekid etmek (pekiştirmek) için söylediyse üç boşama bir sayılır ve nikâh bağlarından ikisi devam eder. Aksi halde üç sayılır.

* Diğer bir şarta göre, erkek, henüz gerdek yapmadığı hanımını bu suretle boşamış ise, niyet aranmaz, bu üç talâk, bir talâk sayılır. Aksi halde gerdek yaptığı bir hanımı, tamamen boşamak niyetiyle üç kere üst üste “sen boşsun” dedi mi, bu üç ayrı talâk sayılır ve hanımıyla boşanmış olurlar.

2- Kaydedilen rivayetler bu ma´nâları ifade ederler. Ebu Dâvud bu meselede İbnu Abbâs´ın kanaat değiştirerek, neticede diğer birkısım sahâbî gibi üç talâkla, kadının kocasıyla gerdeğe girmiş olsa da olmasa da boş sayılacağı ve bir başkasıyla evlenmedikçe eski kocasına helal olmayacağı görüşünde karar kıldığını belirtir. Ebu Dâvud´un kaydettiği rivayetlerden birine göre, Muhammed İbnu İyâs demiştir ki: “İbnu Abbâs, Ebu Hüreyye ve Abdullah İbu Amr İbni´l-Âs radıyallahu anhüm ecmâin´den bâkire olan hanımını üç kere boşayan erkek hakkında sormuşlar, hepsi de: “Bu kadın, artık ona bir başka erkekle evlen(ip boşan)madıkça helal olmaz” cevabını vermiştir.”

Azîmâbâdî, İbnu Abbâs´ın bu meseledeki farklı görüşlerini aksettiren rivayetleri şöyle özetler: “Ebu Dâvud´un bunlara dikkat çekmekteki maksadı şunu belirtmektir: İbnu Abbâs, üç talâkın bir olacağına dâir fetvasını terketmiş ve şu görüşte karar kılmıştır: “Üç talâktan sonra, kadın bir başka erkekle evlenmedikçe kocasına geri gelemez.” İbnu Abbâs´ın eski görüşünü aksettiren bir rivayeti Abdurrezzâk kaydeder: “Ma´mer bize Eyyub´tan haber verdiğine göre Eyyub der ki: “Hakem İbnu´l-Uyeyne, Zührî´nin yanına girdi, ben de onlarla beraberdim. Zührî´ ye üç sefer boşanan bâkire hakında sordular. Cevaben dedi ki: “Bundan İbnu Abbâs, Ebu Hüreyre ve Abdullah İbnu Ömer´e sordular, hepsi de: “Bir başka koca ile evlenmedikçe ona helal olmaz”dediler.” Eyyub devamla der ki: “Bunun üzerine Hakem oradan ayrılıp Tâvus´a geldi. O mescidde idi. Üzerine eğilerek, İbnu Abbâs´ın bu meseledeki sözünü sordu ve Zührînin söylediklerini haber verdi. Ben Tâvus´un bu söylenenler karşısında hayretinden ellerini kaldırdığını gördüm. Dedi ki: “Allah´a yemin olsun, İbnu Abbâs (radıyallahu anh) bu üç talâkı bir sayıyordu.

Diğer taraftan Muvatta´nın rivayetinde, henüz gerdek yapmadığı hanımını üç kere boşayan bir bedevinin durumu hakkında İbnu Abbâs´a sorulduğunu, İbnu Abbâs´ın fetvayı yanında bulunan Ebu Hüreyre´ye bıraktığını, onun da “Bir talâk onun boşanmasını sağlar, üç talak ise bir başka kocayla evlenmedikçe eski kocasına haram kılar” der. İbnu Abbâs´ın da aynı görüşte olduğu belirtilen rivayetin sonunda İmam Mâlik rahimehullah: “Bizim nazarımızda da hüküm böyledir dul bir kadınla birisi evlense ve henüz temasta bulunmamış olsa, bu kadın hakkındaki hüküm de bâkirenin hükmü gibidir, bir talâk ayrılmayı gerektirir, üçü ise, bir başka erkekle evlenmedikçe ona haram kılar.”

Cumhur, bir anda verilen talâkın üçünün de vâki olacağına hükmetmiştir. Hatta İbnu Abdilberr İcmâ´dan bahseder: “Buna muhalefet şâzzdır. İltifat edilmez” der. 4058 numarada daha geniş açıklama var.[25]

ـ4047 ـ3ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّ رَجًُ قَالَ لَهُ: إنِّي طَلَّقْتُ امْرَأتِي مِائَةَ تَطْلِيقَةٍ، فَمَاذَا تَرَى عَلَيَّ؟ فقَالَ: طُلِّقَتْ مِنْكَ بِثََثٍ، وَسَبْعٌ وَتِسْعُونَ اتَّخَذْتَ بِهَا آيَاتِ اللّهِ هُزُواً[. أخرجه مالك بغا .

3. (4047)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´nın anlattığına göre, bir adam kendisine gelip: “Ben hanımımı yüz talâkla boşadım, bu hususta fikriniz nedir (bana bir şey gerekir mi )” diye sordu. Benden şu cevabı aldı: “Kadın senden üç talâkla boşanmıştır. Geri kalan doksan yedisi ile Allah´ın âyetleriyle alay etmiş oluyorsun.” [Muvatta, Talâk 2, (2, 552).][26]

AÇIKLAMA:

1- Hanımını üç talakla bir anda boşayanın talaklarının sahih olup, hanımın boş sayılacağı bu meselede icma´dan bahsedilebilecek bir çoğunluğun fikir birliğine sahip olduğu önceki rivayette açıklandı.

2- İbnu Abbâs, üçten fazla talakla boşamayı ciddiyetsizlik, dinin ahkamıyla istihza olarak tavsif etmektedir. Çünkü Rabb Teâlâ talakı üç kılmıştır. Ağzından çıkanı tartmakla sorumlu olan müslüman, hanımını boşamaya karar verince üç talakla boşar, fazlası ne oluyor [27]

ـ4048 ـ4ـ وعن محمود بن لبيد رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]أُخْبِرَ رسولُ اللّهِ # عَنْ رَجُلٍ طَلَّقَ امْرَأتَهُ ثََثَ تَطْلِيقَاتٍ جَمِيعاً، فقَامَ غَضْبَانَ، ثُمَّ قَالَ: أيُلْعَبُ بِكِتَابِ اللّهِ وَأنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ؟ حَتّى قَامَ رَجُلٌ، فقَالَ يَا رَسُولَ اللّهِ: أَّ أقْتُلُهُ[. أخرجه النسائي .

4. (4048)- Mahmud İbnu Lebîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a bir adamın hanımın üç talakla birden boşadığını haber verdiler. Öfke ile kalkıp: “Daha ben aranızda iken Allah´ın kitabıyla mı oynanıyor ” buyurdu. Derken birisi kalkıp: “Ey Allah´ın Resulü, onu öldürmeyeyim mi ” dedi.” [Nesâî, Talâk 6, (6, 142.)][28]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet üç talağın birden verilmesinin dindeki yerini ifade etmektedir: “Allah´ın kitabıyla istihza etmek.” Şüphesiz, Aleyhissalâtu vesselâm´ın bu ifadesi meselenin dinen ne kadar reddedilip, kabih kabul edildiğini gösterir. Resulullah efendimiz, bu sözüyle “Boşama iki defadır, (bundan sonrası) ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır. …Allah´ın âyetlerini de alaya almayın…” (Bakara 229-232) ayetine işaret etmektedir. Bu âyetten, şerî boşamanın toptan yapılmayıp fasılalı yapılması gereği anlaşılmıştır. İki kere boşama talâk-ı ric´i ifade eder, buna rağmen evliliğin devamına karar verilebilir. Buna telmihen âyet-i kerime, “(bundan sonrası) ya iyilikle tutma…” demiştir. Boşamaya azmetmişse ikiden sonra, iyilik yaparak bırakmak gerekecektir.

2- Hadiste “Allah´ın kitabıyla oynama” tabiri küfür ifade ettiği için, Ashab irtidad cezasının tatbikini istemiştir. Ancak, Resulullah öldür emri vermemiştir. Çünkü gaye tevbih ve tağlizdir. Yani üç talakı birden vermenin kötülüğünü beyanla bundan zecrdir. Üç talakı birden verme hususunda imamlar biraz ihtilaf ederler. Ebu Hanîfe, Mâlik, Evzâî, Leys (rahimehümullah)´a göre bu bid´atdır. Şafiî, Ahmed, Ebu Sevr (rahimehümullah)´a göre haram değildir, ancak onlara göre de evla olan ayrı ayrı yapılmasıdır. Hadisin zahiri tahrim ifade eder. Cumhur, üçünü birden veren kimseye üç talakın birden vâki olacağında müttefiktir, bu hususta muhalif bir görüşün onlar nazarında hiç bir değeri yoktur.[29]

ـ4049 ـ5ـ وعن عبداللّه بن يزيد بن رُكَانَة عن أبيه عن جده قال: ]قلْتُ يَا رَسُولَ اللّهِ إنِّى طَلَّقْتُ امْرأتِي ألْبَتَّةَ، فقَالَ: مَا أرَدْتَ بِهَا، قُلْتُ: وَاحِدَةً، فقَالَ: وَاللّهِ مَا أرَدْتَ بِهَا إَّ وَاحِدَةً؟ قُلْتُ: وَاللّهِ مَا أرَدْتُ بِهَا إَّ وَاحِدَةً، فقَالَ: هُوَ مَا أرَدْتَ، فَرَدَّهَا إلَيْهِ، فَطَلَّقَهَا الثَّانِيَةَ فِي زَمَنِ عُمَرَ، وَالثَّالِثَةَ فِى زَمَنِ عُثْمَانَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما[. أخرجه أبو داود والترمذي .

5. (4049)- Abdullah İbnu Yezid İbni Rükâne an abîhi an ceddihi anlatıyor: “Dedim ki: “Ey Allah´ın Resûlü, (vallahi) ben hanımını kesinlikle boşadım.”

“Peki bununla ne kasdettin ” diye sordu. Bir (talak) kastettim” dedim. Bunun üzerine:

“Bununla bir kastettiğine dair Allah´a yemin eder misin ” dedi. Ben de: “Vallahi bununla sadece bir talak kastettim” dedim. Bunun üzerine: “O halde bu senin kastettiğin şekildedir!” buyurdu ve kadını ona geri verdi. O ise, hanımı ikinci kere Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında, üçüncü kere de Hz. Osmân (radıyallahu anh) zamanında boşadı.” [Tirmizî, Talâk 2, (1177); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2196), 14, (2206, 2207, 2208).][30]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadiste cedd (dede) ile, Rükâne´nin kastedildiği belirtilmiştir. Ebb (baba) ile de Ali İbnu Yezid İbni Rükâne kastedilmiştir. Rükâne de Abdu Yezid İbni Hâşim İbni Abdi´l-Muttalib´dir.

2- Hadiste geçen elbette kesinlikle demek, yani erkeğin, “Sen kesin boşsun” demesidir. Bu talâka talâku´lbette denir. Elbette yani “kesinlikle” tabirinin içinde rakam bulunmadığı için, takdir işi esas itibariyle niyete bağlı kılınmıştır. Ebu Dâvud´un rivayetinde bu kadının Süheyme olduğu tasrih edilir.

Hattâbî der ki: “Bu hadis, birden fazla talakı kastetmemiş olma halinde talâku´lbette´nin bir tek sayılması gerekeceğine, dolayısiyle bunun ricî bir talak olup, bâin olmadığına delalet eder. Kişi bununla iki veya üç talaka niyet ederse, hükmü niyete göredir.” Aliyyu´l-Kari, talâku´lbette´nin Şâfiî nezdinde “bir ve ricî talak” sayıldığını, onunla iki veya üçe niyet ederse niyetinin esas olduğunu, Ebu Hanîfe´ye göre de bir ve bâin sayıldığını, üç niyet ederse üç olacağını; Mâlik´e göre ise üç olduğunu kaydeder. Aynî, Umde´de Hz. Ali, İbnu Ömer, İbnu Müseyyeb, Urve, Zührî, İbnu Ebî Leyla, Evzâî, Ebu Ubeyd gibi selefden bazılarının da “üç” dediklerini kaydeder.

el-Kâdî´ya göre hadiste şu faideler var:

* Sözlerinin zâhiri, tekzib etmediği müddetçe kocanın iddia ettiği husus yemin edince tasdik edilir.

* Kesinlikle (elbette) tabiri, talâkın adedinde müessirdir (yani birden fazla talâk ifade edebilir), aksi takdirde Aleyhissalâtu vesselâm, sadece bir talak kastettiğine dair yemin ettirmezdi. Nitekim Tirmizî´nin kaydettiği açıklamada talaku´lbetteyi Hz. Ömer´in bir talâk kabul ettiği, Hz. Ali´nin ise üç talak kabul ettiği belirtilir.

* “Kendisine yemin terettüp eden kimse, hâkim yemin ettirmezden önce yemin etmiş olsa bu yemin muteber değildir. Şayet muteber olsaydı Resulullah, onun önceki yeminiyle yetinir, yemin teklif etmezdi.” Hattâbîyi bu hükmü çıkarmaya götüren husus, rivayetin Ebu Dâvud´daki bir vechidir. Zira orada Rükâne (radıyallahu anh), Resulullah´ın yanına meselesini arzetmek üzere varınca, “vallahi…” diye yeminle başlıyor. Biz bu tabiri, tercümeye köşeli parantez içerisinde dercettik.

* Hâkimin, muttali olduğu menfî hallere şikayetçi olmadan, muâheze ve hesaba çekme yetkisi vardır.

3- Son olarak şunu da kaydedelim: Bazı âlimler, hadisteki ızdırab ve Resulullah devrinde talakın tek olduğuna dair İbnu Abbâs rivayetine muhalefet gibi sebeplerle ortaya çıkan zaafı sebebiyle, hadisle amel etmenin, ihticacda bulunmanın mümkün olmayacağını söylemiştir.[31]

ـ4050 ـ6ـ وعن مَالِك: ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنَّهُ كُتِبَ إلى عُمَرَ بنِ الخَطَّابِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه مِنَ الْعِرَاقِ: أنَّ رَجًُ قَالَ “مْرأتِهِ: حَبْلُكِ عَلى غَارِبِكِ، فَكَتَبَ إلى عَامِلِهِ: أنْ مُرْهُ أنْ يُواَفِيَنِي بِمَكَّةَ في الْمَوْسِمِ، فَبَيْنَمَا عُمَرُ يَطُوفُ إذْ لَقِيَهُ الرَّجُلُ فَسَلَّمَ عَلَيْهِ، فقَالَ لَهُ عُمَرُ: مَنْ أنْتَ؟ فقَالَ: أنَا الَّذِي أمَرْتَ أنْ أُجْلَبَ إلَيْكَ، فقَالَ لَهُ عُمَرُ: أسْألَكَ بِرَبِّ هذِهِ الْبَنِيَّةِ، مَاذَا أرَدْتَ بِقَوْلِكَ: حَبْلُكَ عَلى غَارِبِكَ؟ فقَالَ الرَّجُلُ: لَوِ اسْتَحْلَفْتَنِي فِي غَيْرِ هذَا المَكَانِ مَا صَدَقْتُكَ: أرَدْتُ بِذلِكَ الْفِرَاقَ فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: هُوَ مَا أرَدْتَ[. أخرجه مالك .

6. (4050)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, Ömer İbnu´l-Hattâb (radıyallahu anh)´a, Irak´tan yazılarak sorulmuştur: “Bir erkek hanımına: “Senin ipin (benim elimde değil), boynundadır (dilediğin yere gidebilirsin)” dedi. (Bunun hükmü nedir, hanımı boş mu değil mi )” Hz. Ömer bunun üzerine oradaki memuruna: “Hacc mevsiminde beni Mekke´de bulmasını emret!” diye yazdı… Hz. Ömer (radıyallahu anh) tavaf yaparken adam yanına gelip selam verdi. Hz. Ömer ona: “Sen kimsin” diye sordu. Adam kendini tanıtarak: “Ben seni bulmamı emrettiğin (Iraklı) kimseyim!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ben sana şu Beyt-i Muazzama´nın Rabbi adına soruyorum: “İpin boynundadır!” derken ne kastettin ” dedi. Adam: “Sen bu mukaddes mekandan başka bir yerde yemin verseydin sana doğruyu söylemezdim. Ben bununla ayrılık kastetmiştim” dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Bunun hükmü senin kastettiğin şeydir” buyurdu.” [Muvatta, Talâk 5, (1, 551).][32]

AÇIKLAMA:

Rivayette geçen “ipin boynundadır” sözü talak ifade eden kinâî tabirlerden biridir. İfade sarih olmadığından bu tabirle kastedilecek şey farklı olabileği için terettüp edecek hüküm de farklı olacaktır. Bu sebeple Hz. Ömer, onunla neyi kastettiğini, onu söyleyen kimseye sorarak o sözün hükmünü tayin etmiştir. İmam Mâlik Müdevvene´de bunun üç talak sayılacağını söylemiştir. Kadınla gerdek edilmiş veya edilmemiş olması da belli olmadığı için her ikisi için de hükmün böyle olacağını söylemiştir.[33]

ـ4051 ـ7ـ وعن نافع: ]أنَّ ابنَ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما كَانَ يَقُولُ: فِي الْخَلِيَّةِ وَالْبَرِيَّةِ، كُلُّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا ثَثُ تَطْلِيقَاتٍ[. أخرجه مالك .

7. (4051)- Nâfi anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) haliyye ve beriyye hakkında der ki: “Bunlardan her biri üç kere boşanmış sayılır.” [Muvatta, Talâk 7, (1, 552).][34]

AÇIKLAMA:

Buradaki haliyye ve beriyye kelimeleri boşama ifade eden kinaye sözlerdendir. Lügat olarak haliyye, bağlandığı ipten boşanan deveye denmektedir. Beriyye de kocadan kurtulmuş olan kadın demektir. Şu halde bir erkeğin, karısına: “Sen ipinden kurtulmuş deve(ola)sın!” veya “Kocadan halâs olmuş kadın (gibi) olasın” gibi bir söz sarfetmesi, İbnu Ömer´e göre üç talak sayılmalıdır. İmam Mâlik bunların ve benzeri başka kinâî sözlerin, gerdek yapılan kadın hakkında üç talak sayılacağını, henüz gerdek yapılmayan kadın hakkında ise, bir mi, üç mü kastettiğinin sorulacağını, “bir” dediği takdirde yemin ettirileceğini söyler.[35]

ـ4052 ـ8ـ وعن مالك: ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنَّ عَلِيّاً رَضِيَ اللّهُ عَنْه كَانَ يَقُولُ فِي الرَّجُلِ يَقُولُ ِمْرَأتِهِ أنْتِ عَليّ حَرَامٌ: أنَّهَا ثََثُ تَطْلِيقَاتٍ[ .

8. (4052)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre: “Hz. Ali (radıyallahu anh) karısına: “Sen bana haramsın” diyen erkek hakkında: “Bu adam hanımını üç talakla boşadı” diyordu.” [Muvatta, Talâk 6, (1, 552).][36]

AÇIKLAMA:

Erkeğin karısına söyleyeceği “sen bana haramsın”; “…haram olasın” gibi sözlerin kaç talak ifade ettiği de münâkaşalıdır. İbnu Abdilberr, sekiz farklı görüş kaydeder. Bunlardan en şedidi İmam Mâlik´e aittir: Müdevvene´de: “Niyetine bakılmaksızın, gerdek yapılmış hakkında üç talaktır” demiştir. Rivayette görüldüğü üzere Hz. Ali de bu görüştedir. Zeyd İbnu Sâbit ve birçok Tâbiîn´in aynı görüşte olduğu belirtilir.[37]

ـ4053 ـ9ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّهُ قَالَ: مَنْ حَرَّمَ

امْرَأتَهُ فَلَيْسَ بِشَىْءٍ هِيَ يَمِينٌ يُكَفِّرُهَا، وَيَقُولُ: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسولِ اللّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ[. أخرجه الشيخان، اللفظ لهما والنسائي .

9. (4053)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Kim hanımını (kendine) haram kılarsa, bu (boşanma ifade eden) bir şey değildir, bu söz bir yemindir, yemin kefaretinde bulunur. Nitekim âyet-i kerime´de Cenab-ı Hakk: “Allah´ın Resulünde sizin için güzel örnek vardır.” (Ahzâb 21) buyurmuştur.” [Buhârî, Talâk 8, Tefsir, Tahrim 1; Müslim, Talâk 19, (1473); Nesâî, Talâk 16, (6, 151).][38]

ـ4054 ـ10ـ وعنه: ]أتَى رَجُلٌ ابنَ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فقَالَ: إنِّى جَعَلْتُ امْرَأتِي عَلَىّ حَرَاماً، فقَالَ: كَذَبْتَ لَيْسَتْ بِحَرَامٍ، ثُمَّ تََ هذِهِ اŒيَةَ: يَا أيُّهَا النبيُّ لِمَ تُحَرِّمُ مَا أحَلَّ اللّهُ لَكَ ثُمَّ قَالَ: عَلَيْكَ أغْلَظُ الْكَفَّارَةِ: عِتْقِ رَقَبَةٍ[ .

10. (4054)- Yine Nesâî´de şu rivayet mevcuttur: “Bir adam İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´ya gelerek: “Ben hanımımı kendime haram kıldım! (Ne yapayım, hükmü nedir )” diye sordu. İbnu Abbâs: “Yalan söyledin, o haram değildir” dedi ve şu âyeti okudu. (Meâlen): “Ey Peygamber, Allah´ın sana helal kıldığını sen niye kendine haram ediyorsun ” (Tahrim 1)

İbnu Abbas âyeti okuduktan sonra dedi ki: “Sen, bu sayılan kefâretlerin en ağırı olan köle âzadını yerine getireceksin.” [Nesâî, Talâk 16, (6, 151).][39]

AÇIKLAMA:

1- Burada Tahrim suresinin nüzul sebebiyle ilgili bir açıklama gelmektedir. Hadise göre, kişinin hanımına “sen bana haramsın” demesi, bir boşama değil, bir yemindir. Zira, Resulullah da buna benzer bir söz sarfetmiş, bunun üzerine Tahrim suresi nâzil olmuştur. Bu surede talâk ahkâmı değil, yemini bozmakla ilgili ahkâm beyan edilmektedir.

Evet yukarıda kaydedilen İbnu Abbâs rivayetinin ifade ettiği ma´nâ budur.

Bu kitabımızın üçüncü cildinde Tahrim suresinin nüzul sebebini izah ederken kitaplarımızda birçok sebebin zikredildiğine işaret etmiş, “sebeb-i nüzul´den değil esbab-ı nüzul´den bahsetmek” gerektiğine dikkat çekmiş, orada kaydedilen hadis gereği bir tanesini yani bal şerbeti meselesini açıklamıştık (3. cilt, 219-223). Burada onu tekrar etmeyeceğiz. Ancak, mevzumuza girdiği için bir diğer sebebe işaret etmemiz gerekmektedir.

Tefsir kitaplarımızın geniş olarak yer verip açıkladıkları üzere, Tahrim suresinin nüzulüne, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın cariyesi Mariye (radıyallahu anhâ) sebep olmuştur. Şöyle ki: Nesâî ve Taberî de Hz. Enes ve Zeyd İbnu Eslem´den gelen, birbirini tamamlayan bir kısım rivayetlere göre, Aleyhissalâtu vesselâm, bir gün, oğlu İbrahim´in annesi olan Mâriye (radıyallahu anhâ)´ya zevcelerinden birinin (Hz. Hafsa´nın) hücresinde temasta bulunur. Hücre sahibi “Ya Resulullah nasıl olur da benim odamda ve benim yatağımda..” diyerek feveran eder. Bunun üzerine Resulullah bunu sır tutması kaydıyla Mâriye´yi kendisine haram kılar. Hz. Hafsa: Ya Resulullah, sana helal olanı nasıl haram kılabilirsin ” diye sorar. Hz. Peygamber cevaben Mâriye´ye temas etmeyeceğine dair Allah´a yemin eder. İşte bu yemin üzerine Tahrim suresi nâzil olur. Meşhur tâbii Zeyd İbnu Eslem, bu vak´ayı rivayet eder ve şu hükmü ekler: “Bir erkeğin hanımına sarfedeceği “Sen bana haramsın!” sözü lağv´dır (yani bu, talak gerektiren bir söz değildir), şayet yemin de etmişse, ona yemin kefareti gerekir.”

Şu halde İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) da aynı görüşü taşımakta ve sadedinde olduğumuz hadis onun bu görüşünü aksettirmektedir. Tahrim suresinin işaret edilen âyetinin devamında yeminlere karşı Allah´ın kefâreti farz kıldığı ifade edilerek, Resulullah´a yemin kefareti ödeyerek yemininde ısrar etmemesi emredilir. Âyet şöyle: “Ey peygamber, sen zevcelerinin hoşnudluğunu arayarak, Allah´ın sana helal kıldığı şeyi niçin (kendine) haram kılıyorsun (Bununla beraber üzülme), Allah çok mağfiret edici, çok esirgeyicidir. Allah yeminlerinizin keffâretle çözülmesini size farz kılmıştır….

Hani Peygamber, zevcelerinden birine gizli bir söz söylemişti. Bunun üzerine o (zevce) bunu ifşa edip de Allah da ona bunu açıklayınca Peygamber bunun (ancak) bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti…” (Tahrim 1, 3).

2- Yemin kefareti ile ilgili âyet Mâide suresinde gelmiştir. Orada yemin kefareti olarak şu dört şey sayılır:

* Ailenize yedirmekte olduğunuzun orta (derece)sinden on yoksulu doyurmak,

* Ya onları giydirmek,

* Yahut bir köle âzad etmektir.

* Fakat kim bunları bulamazsa üç gün oruç (tutması lazımdır)” (Mâide 89).

Bu sayılan dört şıktan biri, yemin edenin maddî durumuna göre uygulanacaktır. Sadedinde olduğumuz rivayet, bunlardan en ağırını, üçüncü sırada kaydedilen “köle âzad etme”nin teşkil ettiğini ifade etmektedir. İbnu Abbâs´ın soru sahibine bu cezayı takdir etmesini İbnu Hacer: “Onun zengin olduğunu anlaması”yla izah eder.

3- Yapılan açıklamalar, meselenin fıkhî durumunu nazardan uzak tutmamalı. Önceki açıklamalarda da belirtildiği üzere, kişinin hanımını kendine haram kılmasının hükmü çok farklı yorumlara sebep olan bir meseledir. Haram kılınan gerdek yapılmış bir hanım mıdır, henüz gerdek yapılmamış bir hanım mıdır, hür bir kadın mıdır, cariye midir bilinmesi gerekir. Ayrıca bu hususlarda ülemâ farklı hükümlere gitmişlerdir:

A) Hür bir zevce içinse:

* Hanefî mezhebine göre niyet esastır: “Erkek bu sözüyle hanımını boşamayı niyet etmişse söz, bir talâk-ı bâindir. Üç talakı niyet etmişse üç talaktır, ikiyi niyet etmişse iki talaktır. Hiç bir şey niyet etmemişse yemindir, kefaret gerekir. Yalan niyet etmişse lağv olur. Ne kefaret, ne talak hiç bir şey gerekmez.”

* Şâfiî mezhebine göre, erkek bu sözüyle karısını boşamayı niyet ederse talak: zıhâr niyet ederse zıhâr, sadece kadını kendine haram etmeyi niyet ederse yemin kefareti lâzım gelir, fakat sözü yemin değildir. Erkek, bu sözüyle hiçbir şey kasdetmediğini söylerse, -esahh olan kavle göre- yemin kefâreti gerekir. Şâfiî´nin diğer bir kavline göre bu söz lağv´ dır, hiç bir şey terettüp etmez.

* İmam Mâlik´in meşhur sözüne göre kadına temas edilmiş olsun olmasın, bu sözle üç talak vâki olur. Erkek üç talaktan daha aza niyet ettiğini söylerse bu iddiası temas edilmemiş kadın hakkında kabul edilir, temas edilen hakkında kabul edilmez.

B) Bu söz cariye (köle kadın) için söylenmişse:

* İmam Azam´a göre, cariye olsun, yemek gibi başka bir şey olsun farketmez. Erkeğin kendine haram ettiği şey artık ona haramdır. Sözünden dönmedikçe, buna bir hüküm terettüp etmezse de döndüğü vakit yemin kefareti vermesi gerekir.

* İmam Şâfiî´ye göre, cariyesine, ” Sen bana haramsın” diyen efendiye niyetine göre hükmedilir: Âzad etmeyi kasdetmişse âzad olur, kendine haram kılma kasdiyle söylemişse yemin kefareti gerekir, ancak sözü yemin değildir. Hiç bir şeye niyet etmemişse yine yemin kefâreti gerekir.

* İmam Mâlik cariyeye sarfedilen bu sözü lağv addeder ve bir şey gerekmeyeceğine hükmeder.[40]

ـ4055 ـ11ـ وعن مالك: ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنَّ رَجًُ أتَى ابنَ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فقَالَ: إنِّي جَعَلْتُ أمْرَ امْرَأتِي بيَدِهَا فَطَلَّقَتْ نَفْسَهَا، فَمَاذَا تَرَى؟ فقَالَ ابنُ عُمَرَ: أرَاهُ كَمَا قَالَتْ؛ فقَالَ يَا أبَا عَبْدِالرَّحْمنِ: َ تَفْعَلْ قَالَ: أنَا أفْعَلُ؟ أنْتَ فَعَلْتَهُ[ .

11. (4055)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, bir adam İbnu Ömer (radıyallahu anhâ)´ya gelerek: “Ben, hanımımın işini kendi eline koydum, o da kendini (benden) boşadı. Bu hususta ne dersiniz ” diye sordu. İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ): “Ben, kadının yaptığı gibi olduğuna kaniyim” deyince adam: “Ey Ebu Abdirrahmân, böyle yapma!” diye itiraz etti. İbnu Ömer ise: “Bunu ben değil, sen yaptın!” diye cevap verdi.” [Muvatta, Talâk 10, (2, 553).][41]

AÇIKLAMA:

1- Hanımın işini kendi eline koymaktan maksad, talakı hanıma tefviz etmektir. Bu tarza emr-i bi´lyed denir. “İşin senin elindedir” demekle sağlanmış olur. Böylece boşanma işi kendisine bırakılmış olan kadın, kocasına: “Kendimi ihtiyar ettim” veya “Nefsimi sana haram kıldım”, “Sen bana haramsın” gibi boşanmayı ifade eden bir sözle kararını ifade etti mi artık boşanma gerçekleşmiş olur.

Tefviz yoluyla talak hakkında bazı ilave bilgileri Umumî Açıklamalar kısmında kaydettik.[42]

ـ4056 ـ12ـ وعن خارجة بن زيد قال: ]كُنْتُ جَالِساً عِنْدَ زَيْدِ بِنِ ثَابِتٍ فَأتَاهُ مُحَمّدُ ابنُ أبِى عَتِيقٍ، وَعَيْنَاهُ تَدْمَعَانِ، فَقَالَ لَهُ زَيْدٌ رَضِيَ

اللّهُ عَنْه: مَا شَأنُكَ؟ فقَالَ: مَلَّكْتُ امْرَأتِي أمْرَهَا فَفَارَقَتْنِي، فقَالَ: مَا حَمَلكَ عَلى ذلِكَ؟ قَالَ: الْقَدَرُ. قَالَ زَيْدٌ ارْتَجِعْهَا إنْ شِئْتَ، إنَّمَا هِىَ وَاحِدَةٌ، وَأنْتَ أمْلَكُ بِهَا[. أخرجه مالك .

12. (4056)- Hârice İbnu Zeyd anlatıyor: “Ben Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh)´ın yanında oturuyor idim. Muhammed İbnu Ebî Atîk gözlerinden yaşlar boşandığı halde ona uğradı. Zeyd (radıyallahu anh): “Neyin var ” diye sordu: “Ben, dedi, hanımımın işini kendine bırakmıştım, o da beni bıraktı.”

“Peki (boşanma işini ona bırakmaya) seni sevkeden şey ne idi ” dedi. Muhammed İbnu Ebî Atîk:

“Kader!” deyince, Zeyd: “Dilersen hanımına dönersin, zira bu bir (talak)dır. Sen ise ona (kadına) daha çok hak sahibisin” fetvasını verdi.” [Muvatta, Talâk 12, (2, 554).][43]

AÇIKLAMA:

Daha önce de belirttiğimiz üzere tefviz suretiyle yapılan talak ric´î midir bâin midir, bir midir, üç müdür ihtilaf edilmiştir. Ancak umumiyetle niyete bağlı olduğu benimsenmiştir. Yani, boşama yetkisini veren erkek, bu sırada tek talak veya iki veya üç talaka da niyet ederek kadına tefviz edebilir. Bunu, tefviz sırasında belirtmelidir. Kadında, yetkisini kullanırken kaç talakla boşadığını belirtmelidir.

Tahyir suretiyle yapılan tefviz mutlak ise, üç talak icabettiği kabul edilmiştir. Yani erkek, hanımına: “Nefsini ihtiyar et” der de, kadın da “Nefsimi ihtiyar ettim” dedi mi üç talak vâki olur.

Zürkânî´ye göre, sadedinde olduğumuz rivayet, bu meselede Zeyd İbn Sabit (radıyallahu anh)´in tahyir suretiyle boşamada kadının mutlak olarak bir boşama hakkına sahip olduğu kanaatinde olduğunu göstermektedir. Çünkü rivayette, Muhammed İbnu Atîk´e “Sen ona daha çok hak sahibisin” diyerek sahip olduğu diğer iki talak yetkisine işaret etmiş olmalıdır.[44]

ـ4057 ـ13ـ وعن مسروق قال: ]مَا أُبَالِي خَيَّرْتُ امْرَأتِي وَاحِدَةً، أوْ مِائَةً، أوْ ألْفاً بَعْدَ أنْ تَخْتَارَنِي، وَلَقَدْ سَألْتُ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها:

خَيَّرَنَا رسولُ اللّهِ # أفََكَانَ طََقاً؟[. أخرجه الخمسة

13. (4057)- Mesruk rahimehullah demiştir ki: “O beni ihtiyar ettikten sonra hanımını bir veya yüz veya bin defa muhayyer kılmama aldırmam. Nitekim Hz. Âişe´ye sordum da bana: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi muhayyer bırakmıştı. [Hepimiz onu ihtiyar ettik.] Bu, talak mıydı ” diye cevap verdi.” [Buhârî, Talâk 5; Müslim, Talâk 25, 1477; Ebu Dâvud, Talâk 12, (2203); Tirmizî, Talâk 4, (1179); Nesâî, Nikah 2, (6, 56).][45]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, muhayyer bırakılan kadının kocasını tercih etmesi halinde her hangi bir şey gerekmeyeceğini ifade eder. Yani ne mehir vermek, ne de nikah tazelemek gibi bir şey mevzubahis değildir. Nitekim Hz. Âişe, soru üzerine, Resulullah´ın zevcelerini muhayyer bıraktığını, kendilerinin de hep birlikte Aleyhissalâtu vesselâm´ı ihtiyar ettiklerini, bunun bir boşama olmadığını ifade etmiştir. Dört mezhebin dördü de bu hükümde ittifak etmiştir.

Zeyd İbnu Sâbit, Hasan Basrî, Leys İbnu Sa´d gibi bazı âlimler de: “Tahyirin kendisiyle bâin talak hasıl olur, kadın zevcesini ihtiyar etse de etmese de” demişlerdir. Bu görüşü ve bununla ilgili münâkaşayı Hattâbî, İmam Mâlik´ten hikayeten nakletmiş ise de, el-Kâdî, bunun İmam Mâlik´ten rivayetinin sıhhatini reddeder ve: “Bu zayıf, merdud bir görüştür. Bunu söyleyenler, sadedinde olduğumuz hadisi görmemiş olmalıdır. Görselerdi, söylemezlerdi” der. [46]

İKİNCİ FASIL

DUHÛLDEN (GERDEKTEN) ÖNCE BOŞAMA

ـ4058 ـ1ـ عن طاووس: ]أنَّ أبَا الصَّهْبَاءِ قَالَ بْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: أمَا عَلِمْتَ أنَّ الرَّجُلَ كَانَ إذَا طَلَّقَ امْرَأتَهُ ثَثاً قَبْلَ الدُّخُولِ بِهَا جَعَلُوهَا وَاحِدَةً؟ قَالَ ابنُ عَبَّاسٍ: بَلَى، كَانَ الرَّجُلُ إذَا طَلَّقَ امْرَأتَهُ قَبْلَ أنْ يَدْخُلَ بِهَا جَعَلُوهَا وَاحِدَةً عَلى عَهْدِ رَسُولِ اللّهِ # وَأبِى بَكْرٍ، وَصَدْراً مِنْ إمَارَةِ عُمَرَ، فَلَمَّا رَأى النَّاسَ تَتَابَعُوا فِىهَا. قَالَ: أجِيزُوهُنَّ عَلَيْهِمْ[. أخرجه مسلم، وأبو داود والنسائي .

1. (4058)- Tâvus rahimehullah anlatıyor: “Ebu´s-Sahbâ [adında birisi] İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´ya [sık sık sualler sorardı]. Bir defasında: “Bir kimsenin, hanımını duhûlden (temastan) önce üç kere boşaması halinde, âlimlerin bunu, bir talak addetiklerini bilmiyor musunuz ” dedi. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) şu cevabı verdi: “Elbette biliyorum. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz.Ebu Bekr devirlerinde ve Hz. Ömer (radıyallahu anh)´ın hilafetinin de ilk yıllarında, bir erkek hanımını, daha onunla temastan önce boşayacak olsa, bu bir tek talak addediliyordu. Hz. Ömer, insanların talaka düşkünlüklerini görünce: “Erkeklerin aleyhine olarak bu talaklara müsaade ediyorum” dedi.” [Müslim, Talâk 17, (1472); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2199, 2200); Nesâî, Talâk 8, (6, 145).][47]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis, “kadına duhûlden sonra boşanma vâki oldu ise bunun üç talak, duhûlden önce vâki oldu ise tek talak olacağı”na hükmedenler nezdinde hüccettir.

2- Bu hadis, başka rivayetlere ve ülemânın umumiyetle benimsedikleri hükme muhalefet ettiği için bir kısım itirazlara sebep olmuştur. Üç talak bahsinin günümüzde de zaman zaman münâkaşa edildiği, ve hatta bir anda verilen üç talâkın, Hz. Ömer´den sonra “üç ayrı talak” kabul edilmeye başlandığı yanlış inancının hâlen mevcudiyeti sebebiyle, meseleye Nevevî´nin getirdiği açıklamayı tavzih edici küçük tasarruflarla aynen kaydediyoruz: Bu hadis, müşkil hadislerden sayılmıştır. Ülemâ, hanımına: “Sen üç talakla boşsun” diyen şahıs hakkınd ihtilaf etmiştir. Şâfiî, Mâlik, Ebu Hanîfe, Ahmed ve selef ve haleften cemâhiru´l-ülemâ: “Üç talak da vâki olur” demişlerdir. Tâvus ve Ehl-i Zâhir´den bazıları: “Bununla tek talak vâki olur” demişlerdir. Bu görüş, Haccâc İbnu´l-Ertât, Muhammed İbnu İshâk´dan da rivayet edilmiştir. Haccâc İbnu´l-Ertât´tan meşhur olan görüş: “Bununla hiç bir şeyin vâki olmayacağı”dır. Bu, İbnu Mukâtil´in de kavli, Muhammed İbnu Ömer´in hanımını hayızlı iken üç talakla boşayıp buna itibar etmediğine dair rivayetle, Rükâne hadisinde, onun hanımını üç kere boşamasına rağmen Resulullah´ın hanımına dönmeyi emrettiğine dair gelen rivayetlerle de ihticac ederler. Cumhur ise: “Boşanma iki defadır. Ya iyilikle tutma ya da iyilik yaparak bırakmadır…” Bunlar Allah´ın hudududur. Kim bunları aşarsa onlar zalimlerdir” (Bakara 229) âyetiyle amel etmiştir. Âyetin başında, karılarını boşamak isteyenlere bunun usûlü anlatılır, sonunda ise belirtilen usule uymayanların zalimler olduğu ifade edilir. Cumhur der ki: “Âyette temas edilen hududu aşıp nefse zulmetmenin ma´nâsı şudur: “Hanımını üç kere boşayan, sonradan pişmanlık duyar. Ancak beynunet (kesin ayrılık) hâsıl olduğu için, bunun düzeltilmesi, dolayısiyle karısına dönmesi mümkün değildir. Eğer üç talak bir sayılsa idi, boşayan adam karısına dönebilir, pişmanda olmazdı.” Rükâne hadisine gelince,[48] cumhur onu bir başka tarikten gelen vechiyle değerlendirir. Bu vechine göre: “O, hanımını talâku´lbette ile boşamıştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: Sen bir talak kastettiğine yemin eder misin ” dedi. O da: “Vallahi tek talak kastettim” dedi.

Bu da gösterir ki, kişi üçe niyet edince, üçü birden vâki olmaktadır. Aksi takdirde Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Rükâne´ye yemin teklif etmesinin bir ma´nâsı olmazdı.

Muhalif görüşte olanların kaydettikleri rivayete gelince, buna göre, “Rükâne hanımını üç talakla boşadı ve bu üç talak bir sayıldı.” Bu rivayet zayıftır. Zira râvileri arasında meçhul olanlar var. Bu meseleyle ilgili rivayetlerden sahih olanı, Rükâne´nin hanımını talâku´lbette ile boşadığını ve elbette kelimesinin “bir”, “iki” ve “üç”e de delâlet edecek mahiyette olduğunu ifade eden rivayettir. Bu zayıf rivayeti yapan kimsenin, elbette lafzının, “üç”ü de iktiza ettiğine itikad edip, anladığı ma´nâyı esas alan bir rivayette bulunmuş olması mümkündür, ancak burada bir galata düştüğü de açıktır.

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) hadisine gelince,[49] Müslim´in ve diğerlerinin zikrettiği sahih rivayetler onun hanımını bir defada boşadığını ifade etmektedir. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´nın rivayetiyle[50] ilgili olarak verilen cevap ve tevilinde ülemâ ihtilaf eder. Esahh olan şu ki: İslam´ın başında (yani Aleyhissalâtu vesselâm zamanında) bir kimse karısına “sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun” der, ikinci ve üçüncü “boşsun” cümleleriyle tekid düşünmüş ve ayrı bir boşamaya niyet etmemişse, tek bir boşamanın vukû bulduğuna hükmedilirdi. Nitekim Resulullah devrinde bu çeşit ifadelerde ayrı bir boşama kasdı pek az olurdu, dolayısıyla bunun tevilinde galib durum esas alınmış olmaktadır ki bu da kasd-ı tekid´dir, kasd-ı talak değil. Ancak Hz. Ömer zamanında, insanlar değişti ve bu siganın kullanımı arttı. Ayrıca bu sigada geçen müteakip “sen boşsun”larla çoğu durumda “yeni bir boşama” kastedildi. Bundan ötürü, o zamanda mutlak bir şekilde kullanılmış olan “sen boşsun”larla, galib durum esas alınarak “üç ayrı boşama”ya hamledildi. Çünkü o asırda böyle bir söz işitilince akla ilk gelen, üç talâkın kastedilmiş olduğu idi.

Şöyle bir izahda yapılmıştır: “Hadisten maksad şudur: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde, umumî adet tek bir talakın verilmesi idi. Halbuki Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında âdet değişti, insanlar bir defada üç talâkı birden vermeyi âdet edindiler. Hz. Ömer de bunu infâz etti. Durum bu olunca, rivayetler, aynı meseleye ait hükümdeki değişmeyi değil, aksine insanların âdetlerindeki değişmeyi haber vermiş olmaktadırlar.”

Mazirî der ki: “Gerçeği bilmeyen kimse, başlangıçta, bir defada verilen üç talakın bir sayıldığını, sonradan bu tatbikatın neshedildiğini zanneder. Bu çok yanlış bir anlayıştır. Çünkü Hz. Ömer (radıyallahu anh) nesihde bulunmamıştır. Haşa huzurdan, kazara neshe tevessül etmiş olsaydı, Ashab (radıyallahu anhüm), ona (bu usule aykırı davranışı sebebiyle)[51] şiddetle reddedip, karşı çıkarlardı. Nesh iddiasını ileri süren kimse buradaki neshin Resulullah devrinde cereyan etmiş bulunduğunu söyleyecek olsa, bu iddia daha makul olur, ancak, hadisin zâhirinden dışarı çıkar. Zira, böyle bir şey olsaydı, ravinin “bu hükmün, Hz. Ebu Bekr devri ile Hz. Ömer devrinin ilk yıllarına kadar devam ettiğini” söylemesi caiz olmazdı.”

Şöyle denecek olursa: “Ashab nesh hususunda icma ederse, bu onlardan kabul edilir.” Cevabımız şu olur: “Evet Sahâbenin icmaı makbuldür, ancak onların icmaları ile nâsihe istidlal edilir. Kendi arzularıyla neshetmeleri meselesi mevzubahis olursa, maazallah bu düşünülemez. Zira böyle bir kabul, onların hata üzerine icma etmeleri ma´nâsına gelir. Halbuki onlar böyle bir duruma düşmekten masumdurlar.

Şöyle denecek olursa: “Böyle bir neshin varlığını Ashabın önceleri bilemeyip, Hz. Ömer zamanında farkına varmış olması da mümkündür ” Deriz ki: “Bu düşünce de yanlıştır. Çünkü bu durumda Hz. Ebu Bekr zamanında hata üzerine icmanın vâki olmuş bulunduğu m´nâsı çıkar. Halbuki usulcü muhakkikler, icmanın sıhhati için, o asrın inkırazını şart koşmazlar.

Ebu Davud´un Sünen´inde gelen: “Bu hüküm henüz gerdek yapılmamış olan kadın hakkındadır” ifadesine gelince, bu hükmü, İbnu Abbas´ın ashabından bazıları ileri sürmüştür. Onlar dediler ki: “Temas edilmemiş olana üç talak vâki olmaz, çünkü böyle bir kadın bir defa “Sen boşsun” denmekle talakı bâin ile boş olur, ve “üç talakla” sözü, beynunet (yani kesin ayrılık) vukua geldikten sonra söylenmiş olur, ayrılığın husulünden sonra söylenen üç talakla sözüne yeni bir hüküm terettüp etmez.” Cumhur bu iddiaya karşı demiştir ki: “Bu ifade yanlıştır. Bilakis, üç talakla sözü üzerine üç talak vâki olur. Çünkü اَنْتِ طَالِقٌ “sen boşsun” sözünün ma´nâsı sen talak sahibisin demektir. Bu söz bir talak için geçerlidir ve aded ifade eder. Ama ondan sonra söylenen “üç” rakamı bunu tefsir eder ve adedin üç olduğunu açıklar. Ancak Ebu Dâvud´da geçen bu rivayet zayıftır. Bunu Eyyub es-Sahtiyâni meçhul şahıslar yoluyla Tâvus´tan, o da İbnu Abbâs´tan rivayet etmiştir. Bu vasıftaki bir hadisle ihticac edilmez.” Doğrusunu Allah bilir.” (Nevevî´nin açıklaması bitti.)[52]

ـ4059 ـ2ـ وعن محمد بن إياس بن البُكَير قال: ]طَلَّقَ رَجُلٌ امْرَأتَهُ ثَثاً قَبْلَ أنْ يَدْخُلَ بِهَا، ثُمَّ بَدَا لَهُ أنْ يَنْكِحَهَا، فَجَاءَ يَسْتَفْتِي فَذَهَبْتُ مَعَهُ فَسَألَ ابنَ عَبَّاسٍ وَأبَا هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم فَقَاَ: َ نَرَى أنْ تَنْكِحَهَا حَتّى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَكَ، فقَالَ إنَّمَا طَقِي إيَّاهَا وَاحِدَةٌ، فقَالَ ابنُ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: إنَّكَ أرْسَلْتَ مِنْ يَدِكَ مَا كَانَ لَكَ مِنْ فَضْلٍ[. أخرجه مالك، وهذا لفظه، وأبو داود .

2. (4059)- Muhammed İbnu İyâs İbnu´l-Bukeyr anlatıyor: “Bir adam karısını, temastan (gerdekten) önce üç talakla boşadı. Sonra da onunla nikahının devamını uygun gördü. Fetva sormaya gitti, ben de beraberinde idim.” İbnu Abbâs ve Ebu Hüreyre radıyallahu anhüm´ün yanlarına geldi. Onlar: “Senden başka bir erkekle evlenmedikçe o hanımla evlenmen mümkün değil!” dediler. Adam, “İyi ama ben onu bir talakla boşadım” dedi. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): “Sen, kendine ait fazlalığı elinden bırakmışsın!” buyurdu.” [Muvatta, Talâk 37, 39, (2, 570, 571); Ebu Dâvud, Talâk 10, (2198), Bu metin, Muvatta´daki metindir.][53]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, İbnu Abbâs´ın bir anda verilen üç talak´ın bir değil, üç talak sayılacağı kanaatinde olduğunu gösteren rivayetlerdendir. Dolayısıyle 4045 numaralı hadiste ifade edilen görüşe muârızdır. İşte Ebu Dâvud, bu çeşit rivayetleri gözönüne alarak, İbnu Abbâs´ın bidayette bir defasında verilen üç talakın bir talak sayılacağı kanaatini taşıdığı halde, sonradan fikir değiştirerek “üç sayılacağı” kanaatini benimsediğini söylemiştir.[54]

ـ4060 ـ3ـ وعن عطاء بن يسار قال: ]سَألَ رَجُلٌ ابنَ عَمْرو بنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما عَنْ رَجُلٍ طَلَّقَ امْرَأتَهُ ثَثاً قَبْلَ أنْ يَمَسَّهَا، فقَالَ عَطَاءٌ رَحِمَهُ اللّهُ فَقُلْتُ إنَّمَا طََقُ الْبِكْرِ وَاحِدَةٌ: فقَالَ لِي عَبْدُاللّهِ: إنَّمَا أنْتَ قَاصٌّ. الْوَاحِدَةُ تَُبِينُهَا وَالثََّثُ تُحَرِّمُهَا حَتّى تَنْكِحَ

زَوْجاً غَيْرَهُ[. أخرجه مالك .

3. (4060)- Atâ İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallahu anhümâ)´ya, temastan (gerdekten) önce hanımını üç talakla boşayan kimsenin durumunu sordu. Atâ rahimehullah der ki: “Ben bakirenin talakı birdir” dedim. Ancak Abdullah bana dedi ki: “Sen hikâyecisin (kafadan attın). Bir talak, talâk-ı bâinle kadını boş kılar, üç ise, kadını bir başkasıyla evlenip ondan boşanıncaya kadar eski kocasına haram kılar.” [Muvatta, Talâk 33, (2, 570).][55]

AÇIKLAMA:

1- Bu rivayet Abdullah İbnu Amr İbni´l-Âs (radıyallahu anhümâ)´nın da bir anda verilen üç talâkın, temas edilmiş olsun olmasın, kadını üç talakla boş kılacağı kanaatinde olduğunu gösteriyor.

2- Abdullah´ın, Atâya sarfettiği: “sen hikayecisin” sözü, “Sen bu meselenin fıkhî hükmünü bilmiyorsun. Kulağına gelen rastgele sözle fetva verdin” ma´nâsına gelir. Kâss, “kıssa anlatan” demektir. Dilimizde hikayeci tabiriyle karşılamamız uygundur. Bilenlerin, yaşlıların meydanlarda, köşe başlarında, çarşıpazarda halkalar teşkil edip tarihi kıssalar eyyâmu´l-Arap vs. anlatmaları, Tâha Hüseyin´in bir nevi otobiyografisi olan el-Eyyâm´dan anlaşıldığına göre, yakın zamana kadar devam etmiş olan eski bir Arap geleneğidir.[56]

ÜÇÜNCÜ FASIL

HAYIZLI KADININ TALAKI

ـ4061 ـ1ـ عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّهُ طَلَّقَ امْرَأتَهُ وَهِيَ حَائِضٌ، فَسَألَ عُمََرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه النَّبِيَّ # فَقَالَ: مُرْهُ فَلْيُراجِعْهَا، ثُمَّ يُمْسِكْهَا حَتّى تَطْهُرَ، ثُمَّ تَحِيضَ فَتَطْهُرَ، فَإنْ بَدَا لَهُ أنْ يُطَلِّقها فَلْيُطَلِّقْهَا قَبْلَ أنْ يَمَسَّهَا، فَتِلْكَ الْعِدَّةُ كَمَا أمَرَ اللّهُ عَزَّ وَجَلَّ[. أخرجه الستة.وفي رواية لمسلم: ]مُرْهُ فَلْيُرَاجِعْهَا، ثُمَّ ليُطَلِّقْهَا طَاهِراً، أوْ حَامًِ[ .

1. (4061)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´dan rivayet edildiğine göre, hanımını hayızlı iken boşamış, babası Hz. Ömer (radıyallahu anh), durumu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´a sormuştur. Aleyhissalâtu vesselâm da: “Ona emret, hanımına dönsün. Kadın temizleninceye kadar yanında tutsun. Sonra tekrar hayz olup temizleninceye kadar beklesin. Kadın temizlenince boşamak dilerse, temastan önce boşasın. İşte bu, azîz ve celîl olan Allah´ın (boşama hususunda) emir buyurduğu iddettir” buyurdu.

Müslim´in bir rivayetinde: “…Ona söyle, hanımına dönsün, sonra onu temizken veya hamile iken boşasın” demiştir. [Buhârî, Talâk 2, 3, 44, 45, Ahkâm 13, Tefsir, Talâk 1; Müslim, Talak 1, (1471); Muvatta, Talâk 53, (2, 576); Ebu Dâvud, Talâk 4, (2179-2185); Tirmizî, Talâk 1, (1175); Nesâî, Talâk 1, 3, 4, (6, 137-141).][57]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadis muhtelif vecihlerle rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde Hz. Abdullah (radıyallahu anh)´ın boşadığı hanımın Âmine Bintu Gıfâr olduğu tasrih edilmiştir.

2- Hadiste, kadının boşaması için “Allah´ın emir buyurduğu iddet” tabiri geçer. Resulullah bu sözleriyle, Talak suresinin ilk âyetine işaret etmektedir. Orada meâlen şöyle buyurulmuştur: “Ey Peygamber, kadınları boşayacağınız vakit iddetlerine doğru boşayın. O iddeti de sayın. Rabbiniz olan Allah´tan korkun.”

Âyet-i kerime´de zikri geçen iddet, sayılı âdet günleridir. Öyleyse, âyet-i kerime bu müddetin nazar-ı dikkate alınmasını, rastgele boşama yapılmamasını emretmiş olmaktadır. Yani kadın, bir temizlik müddetini çıkaracak, o esnada kadına temas edilmeyecek, müteakip bir temizlik müddetine girince temastan önce boşayacak. Sünnî talakta bu, tam üç hayız müddetidir. Bu suretle kadının hamile kalıp kalmadığı da ortaya çıkmış olacaktır.

Şâfiîler, âyette geçen iddet )تِلْكَ الْعِدَّةُ( tabirinden, boşanan kadınların iddetinin üç hayız müddeti olduğunu istidlal ettiler. Dediler ki: “Resulullah´ın kadını tuhur halinde boşamayı emretmesi ve bunu iddet kılması ve hayz içerisinde boşamayı yasaklaması ve hayızı iddet olmaktan çıkarması sebebiyle sâbit olmuştur ki, kurû´ zamanları[58] temizlik zamanlarıdır.” Hanefîlere göre ise âyette geçen kurû´ zamanlar hayız zamanlarıdır. Şafiî görüşü benimseyenlere göre, iddetin nihayeti üç temizlik devresinden sonraki hayız kanının görülmesidir. Böylece iddet sona erer. İddetin üç hayız devresi olduğunu söyleyen Hanefîlere göre iddet, kadının üçüncü hayızından yıkanması veya bir namaz vaktinin geçmesiyle sona erer.

Kadının, belirtilen üç tuhur müddetinin her birinde bir kere olmak üzere talaklarının tamamlanarak boşanmasına sünni-i hasen denir. Eğer birinci talakla üç tuhur müddetinin geçmesi, yani iddetinin tamamlanması sağlanırsa bu çeşit boşamaya sünni-i ahsen denir.

3- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın kadını tutmayı emretmesindeki hikmet nedir Bu hususta ülemâ değişik sebepler teklif etmiştir:

* İmam Şâfiî şöyle açıklar: “Bununla, kadını boşamış bulunduğu hayızdan sonra tam bir tuhur müddeti, arkasından da tam bir hayız müddetince tutarak istibrasını (hamile mi değil mi, bilinmesini) sağlamayı arzu etmiş olması muhtemeldir. Kadın, iddetinin hamilelikle mi hayızla mı geçeceğini böylece bilir. Erkek de kadını hamile olarak mı boşadığını bilir ve yaptığı işin cahili olmaz. Hamile olduğunu anlayınca, ola ki bu sebeple boşamaktan da vazgeçer.”

* Neylü´l-Evtâr´daki bir açıklamaya göre, “Bundaki hikmet ric´atın talak garazıyla olmamasıdır. Eğer kadını, boşamanın kendisine helal olduğu bir müddet boyunca yanında tutarsa ric´atın faydası ortaya çıkar. Zira, bazan erkeğin, kadınla beraberliği uzar da erkek onunla cima yapar, böylece kadına karşı duyduğu husumet bertaraf olur ve boşamaktan vazgeçer.”

4- Hadisin bazı vecihlerinde Resulullah´ın Hz. Ömer´e: “Ona emret, kadına rücû etsin, sonra temizlenince onu boşasın…” dediği rivayet edilmiştir. Hanefîler bunu esas alarak, kadını, boşadığı hayızı takip eden tuhur müddeti içerisinde boşamanın caiz olduğu hükmüne varmıştır. Ahmet İbnu Hanbel´den yapılan iki rivayetten biri ve Şâfiî´den gelen iki vecihten biri de böyledir. Şâfiî´den ve Ahmed İbnu Hanbel´den gelen ikinci rivayetlerle İmam Ebu Yusuf ve Muhammed´e göre bu tuhur içerisinde boşamanın yasak olması esastır.

5- Bazı rivayetlerde gelen “..hamile iken boşasın” ziyadesini değerlendiren ülemâ, ekseriyet itibariyle hamile olduğu belli olan kadını boşamanın caiz olduğu görüşünde ittifak etmiştir. Hattâbî, “Hamileyi boşayan kimse sünnî talakla boşamıştır, hamilelik içerisinde ne zaman isterse o vakit boşar” der. Ehl-i Rey´den Ebu Hanîfe ile Ebu Yusuf rahimehullah “iki boşama arasında bir ay bir müddet geçmelidir” demişlerdir. İmam Muhammed, Züfer ve Mâlik ise, “Hamile kadın, doğuruncaya kadar sadece bir talakla boşanmalıdır, bir talak verildikten sonra doğuruncaya kadar kadın bırakılır, diğer talaklar doğmadan sonra vâki olur” demişlerdir.

6- Hadiste dikkatimizi çeken bir husus Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Hz. Ömer´e: “Ona emret…” buyurmasıdır. Ülemâ, “bir şeyin başkasına emredilmesi, emrinin verilmesi ile o şey emredilmiş sayılır mı ” diye ihtilaf etmiştir. Bazı âlimler bunun bir emir sayılmayacağına kâildir, bazıları tam aksine bunun emir olduğuna hükmetmiştir.[59]

DÖRDÜNCÜ FASIL

İCBAR EDİLENİN, DELİNİN, SARHOŞUN TALAKI

ـ4062 ـ1ـ عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: كُلُّ طََقٍ جَائِزٌ إَّ طََقَ الْمَعْتُوهِ، وَالْمُكْرَهِ، وَالْمَغْلُوبِ عَلى عَقْلِهِ[. أخرجه الترمذي .

1.(4062)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Mâtuh ve mükreh ve mecnunun talakı hariç bütün talaklar caizdir.” [Tirmizî, Talâk 15, (1191).][60]

ـ4063 ـ2ـ وعن عليّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّه #: كُلُّ طََقٍ جَائِزٌ إَّ طََقَ الْمَعْتُوهِ وَالْمُكْرَهِ، وَقَالَ: ألَمْ تَعْلَمْ أنَّ الْقَلَمَ رُفِعَ عَنْ ثََثَةٍ: عَنْ الْمُجْنُونِ حَتّى يُفِيقَ، وَعَنِ الصَّبِّي حَتّى يُدْرِكَ، وَعَنِ النَّائِمِ حَتّى يَسْتَيْقِظَ[. أخرجه البخاري في ترجمة .

2. (4063)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Mâtuh ve mükreh´inki hariç bütün talaklar mûteberdir” ve ilave ettiler: “Bilmez misin, kalem üç (kişi)den kaldırılmıştır: İfakat buluncaya kadar “mecnun”dan, idrak edinceye kadar “çocuk”tan, uyanıncaya kadar “uyuyan”dan.” [Buhârî, Talâk 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)][61]

ـ4064 ـ3ـ وفي أخرى له عن عثمان رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]لَيْسَ لِسَكْرَانَ، وََ مَجْنُونٍ طََقٌ[.

3. (4064)- Yine Buhârî´nin Hz. Osman (radıyallahu anh)´tan kaydettiği diğer bir rivayette şöyle buyurulmuştur: “Ne sarhoşun ne de mecnunun talakı mûteber değildir.” [Buhârî, Talak 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)][62]

ـ4065 ـ4ـ وله في أخرى عن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]لَيْسَ لِمُسْتَكْرَهٍ، وََ لِمَجْنُونٍ طََقٌ[ .

4. (4065)- Yine Buhârî´nin İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)´dan kaydettiği bir diğer rivayette şöyle buyurulmuştur: “Ne müstekreh ne de mecnunun talakı mûteber değildir.” [Buhârî, Talak, 11. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydedilmiştir.)][63]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisler, kişinin hür iradesini şuurlu olarak kullanmadığı hallerde îka ettiği boşamanın hükmüne temas etmektedir. Son üç hadis Buhârî´de: “İğlâk (gadab, icbar) ve ikrah haliyle, sarhoş ve mecnundan vaki olan talak…” diye başlayan bir bab´ta senetsiz olarak kaydedilir.

2- Hadislerde zikri geçen haller, kişinin iradesini normal olarak kullanmadığı durumları ifade eder. Şöyle ki:

Ma´tûh: Yaşlılık sebebiyle aklî zaafa (ateh) uğramış kimseye denir. Ma´tûh´un dilimizdeki tam karşılığı bunak´tır.

Mükreh: Korku ile zorlanıp, bir işi yapmaya icbar edilen demektir. Yani iradesi ve aklı ile hareket edemeyip şu veya bu tehdid altında iş yapan kimsedir.

Mecnun: Bilindiği üzere, aklî noksanlığı olan kimsedir, dilimizde karşılığı delidir.

Çocuk: Dinimize göre, büluğa ermemiş kimseler çocuk sayılır ve hukuki ehliyeti yoktur, hacr altındadır. Bu onun henüz aklî olgunluğa ermemiş olmasından ileri gelir.

Uyuyan: Bu da aklî kontrole sahip olunmayan haldir. Uykuda sarfedilen sözlere konuşma denmez, sayıklama denir.

Sarhoş: Bu, sekir verici yani alkollü bir şeyi içerek aklî kontrolünü kaybeden insan demektir.

Hülasa, zikredilen bu hallerin hepsi de, insan iradesini, aklın kontrolü altında hür olarak kullanamadığı hallerdir.

3- Bu hallerde kişinin fıkıh açısından sorumluluğu mevzuunda selef Ulemasının ihtilafı vardır. Yukardaki rivayetlere bakınca, bu altı meseleyi sorumluluktan istisna etmede hepsinin ittifak içinde olmadığı ilk nazara çarpan hususlardan biri olmaktadır. Ayrıca Hz. Osman´a ve İbnu Abbâs´a ait Buhârî rivayetleri merfu değil, mevkuf olarak kaydedilmiştir. Şimdi bunların her biri hakkındaki ülemânın hükmünü belirtelim:[64]

* Mükreh:

İhtilaflıdır. İbrahim Nehâî “mükreh´in talâkı mûteberdir, çünkü bunlar nefsini kurtarmıştır” der. Ehl-i Rey (Hanefîler) de bu görüştedir. İbrahim Nehâî: “Mükreh tevriye ile (kelime oyunu ile yanıltma) boşarsa talak vâki olmaz” demiştir. Şâbî: “Hırsızların zorlaması ile boşarsa vâki olur, sultan zorlarsa vâki olmaz” der. Hırsızın öldürebileceği, sultan´ın ise öldürmeyeceği melhuz olduğu için bu ayrıma yer verir.

Ancak cumhur, mükrehten vâki olan söze itibar edilmemesi gerektiğine hükmetmiştir.

Bu görüşten olan Atâ “Gönlü imanla dolu olduğu halde zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah´ı inkâr edip gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katında bir gazab vardır. Büyük azab da onlar içindir.” (Nahl 106) âyetine dayanır. “Şirk, talak´tan daha büyüktür” der.

İmam Şâfiî de bu görüşü benimser ve der ki: “Allah Teâlâ hazretleri, zor altında küfrü telaffuz etmek mecburiyetinde kalanı affeder ve o kimseden küfürle ilgili hükümleri kaldırırsa, zor altında işlenen küfür dışındaki günahları haydi haydi affeder, çünkü günahların en büyüğü küfürdür. Öyleyse o affedildi mi ondan küçük olanların affı evleviyetle caizdir.”[65]

* Sorhoş

Sorhoş´un durumu da ihtilaflıdır. Atâ, Tâvus, İkrime, Kasım, Ömer İbnu Abdilaziz´in sarhoşken verilen talakın vaki olmayacağı kanaatinde olduklarını İbnu Ebî Şeybe kaydeder. Rebîa, Leys, İshak, Müzenî ve Tahâvî´nin de sarhoşun talâkının vâki olmayacağı kanaatinde oldukları; Tahâvînin: “Ulema ma´tuh´un talâkı vâki değildir demekte icma eder, sarhoş da sarhoşluğuyla ma´tûhdur” dediğini İbnu Hacer kaydeder.

Ancak Tâbiînden Said İbnu Müseyyeb, Hasan Basrî, İbrahim Nehaî, Zührî, Şâbî gibi bir kısmı, sarhoşun talakının vâki olduğuna hükmetmişlerdir. Evzâî, Sevrî, İmam Mâlik, Ebu Hanîfe de bu görüştedirler. Şâfiî hazretlerinden iki görüş rivayet edilmiştir. Esahh olanı talakın vukuudur. Hanbelî görüş ihtilaflıdır.

Sorhoşun talakı mutlak şekilde vâkidir diyenlerin nokta-ı nazarı şöyledir: “Sarhoş, sekir vericiyi içmekle zâten Allah´a âsi olmuştur, isyanı sebebiyle ne itaptan ne de günahtan kurtulamaz, çünkü ona namaz ve sair vâciblerin ifası, sarhoşluğa düşmeden önce emredilmektedir.”

Tahâvî bu görüşe şöyle cevap verir: “Aklını kaybedene terettüp eden ahkâm -aklın gidişi, kendinden gelen bir sebeple veya kendi dışından gelen bir sebeple olmuş olmamış- farketmemelidir. Zira, namazı ifadan aciz kalan kimsenin Allah´tan gelen veya nefsinden gelen bir sebeple aciz kalması arasında fark yoktur. Nitekim kendi ayağını kesen kimse de böyledir. Ondan namazın “kıyam” (ayakta durmak) farzı düşer.” Tahâvî´ ye: “Kıyam düşmemiş, kuûd´a (oturmaya) intikal etmiştir, namazla sarhoşluğun hükmü burada karışmaz, ayrıdır” diye itiraz edilmiştir.

İbnu Battâl der ki: “Sarhoşta asıl olan akıldır, sarhoşluk ise, onun aklına ârız olan bir haldir. Öyleyse, ondan herhangi bir mefhumu ifade eden her ne kelam vâki olursa -aklın gittiği sabit olana dek- asla hamledilir.

İbnu Hacer, sarhoşu tarif zımnında şunu söyler: “Sarhoş bazan, “Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar… namaza yaklaşmayın” (Nisa 43) âyeti mucibince, ayıkken söylemediğini söyler, yapmadığını yapar. Öyleyse, söylediğini bilen kimsenin sarhoş olmadığına âyette delil var.”[66]

* Hata Ve Unutma:

Bu vesile ile şu hususu da kaydetmede fayda var: İslam âlimleri hangi hallerde talakın vâki olacağını tahlil ederken, kişinin ağzından hatâen veya nisyânen yani yanılarak ve unutarak talak ifade eden söz çıkacak olsa, talak vaki olur mu, olmaz mı hususunda münakaşa etmiştir. Bazı âlimler, âyet ve hadisten delil göstererek “vâki olmaz” derken, bazıları “olur” demiştir. “Vâki olmaz” diyenler “Ey Rabbimiz, unutur veya hatâ edersek bizi sorumlu tutma” (Bakara 286) âyeti ile İbnu Mâce´de gelen “Allah Teâlâ Hazretleri ümmetimden yanılarak, unutarak, zorlanarak yaptıklarını affetmiştir” hadisine dayanırlar. Bilhassa bu rivayette, üç durumun hükmü bir tutulmuş, aralarında eşit kılınmıştır. Hata, unutma, icbar (ikrah). Cumhur bu hallerde nikah vâki olmaz görüşüne sahip olmuştur. Hanefîler, aksi kanaattedir: “Bir kimse hanımına bir şey demek istese ancak yanlışlıkla ağzından “sen boşsun” cümlesi çıkıverse, hanımı boş olur.”[67]

* Mecnun:

Mecnunun (delinin) fiillerinden sorumlu olmayacağı hussunda âlimler icma etmişlerdir. Ayrıca talaklarının sayılmayacağı da sarih rivayetler de gelmiştir.[68]

* Çocuk:

Çocuğun talakı hususunda bazı ihtilaflar olmuştur. Bu belki de “çocuk” yani (tıfl ve sabiy) kelimelerinin doğumdan bülûğa kadar olan safhadakilerin hepsi için kullanılmasından ileri gelmektedir. Halbuki bu yaşlar arasındaki küçüklerin hepsi aynı akıl ve olgunluk seviyesinde değildir. Nitekim İbnu´l-Müseyyeb ve Hasan Basrî´nin: “Çocuğun aklı eriyor ve temyiz edebiliyorsa talakının caiz olduğu”nu söylerler. Ahmed İbnu Hanbel “oruca dayanabilen çocuğa hadd tatbik edilebileceğini” söyler. Atâ da oniki yaşına gelen çocuğun böyle olacağını söylemiştir. İmam Mâlik de “büluğa yaklaşmışsa” çocuğa bu ahkâmın cari olacağını söylemiştir. Ancak cumhur büluğa ermedikçe çocuğun hukukî ehliyete sahip olmayacağına, dolayısiyle talakının da caiz olmayacağına hükmetmiştir.

Buhârî´nin bir rivayetinde Hz. Ali´nin “Ma´tuhunki hariç, bütün talaklar caizdir” dediği rivayet edilmiş ve buradan çocuğun talakı da caizdir ma´nâsının çıkarılabileceğine dikkat çekilmiştir. Tirmizî, bu hadisi, sonuna اَلْمَغْلُوبُ عَلى عَقْلِهِ ibaresinin ziyadesiyle merfu olarak kaydeder. Ülemâ yanlışlığa meydan vermemek için ma´tûhtan muradın ennâkısu´l-akl yani aklı noksan kimse olduğunu belirtir ve bu ibarenin içine çocuk, deli ve sarhoş´un girdiğini söyler.

Tekrar edelim: Cumhur ma´tûhtan sâdır olan talaka itibar edilmemesi gereğine hükmetmiştir.

Bu hadise dayanan âlimler, müvesvis´in de talakının vâki olmayacağına hükmetmiştir.[69]

BEŞİNCİ FASIL

NİKAHDAN ÖNCEKİ TALÂK

ـ4066 ـ1ـ عن مالك: ]أنَّهُ بَلَغَهُ أنَّ عُمَرَ بنَ الخَطَّابِ، وَعَبْدَ اللّهِ بنَ مَسْعُودٍ، وَسَالِمَ ابْنَ عَبْدِ اللّهِ، وَالْقَاسِمَ بنَ مُحَمَّدٍ، وَابْنَ شِهَابٍ، وَسُلَيْمَانَ بنَ يَسَارٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهم كَانُوا يَقُولُونَ: إذَا حَلَفَ الرَّجُلُ بِطََقِ المَرأةِ قَبْلَ اَنْ يَنْكِحَهَا ثُمَّ أثِمَ أنَّ ذلِكَ َزِمٌ لَهُ إذَا نَكَحَهَا[ .

1. (4066)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre, Ömer İbnu´l-Hattâb ve Abdullah İbnu Mes´ud, Salim İbnu Abdillah, Kasım İbnu Muhammed, İbnu Şihab, Süleyman İbnu Yesâr (radıyallahu anhüm) şöyle hükmediyorlardı: “Kişi evlenmezden önce hanımını boşadığına dair yemin eder de sonra (yeminini tutmayarak) günah işlerse, işte bu, evlenince o adama gerekli olur.” [Muvatta, Talâk 73, (2, 584).][70]

AÇIKLAMA:

Burada, henüz bekar iken, hanımının nikahı üzerine bir hususta yemin edip sonra o söylediğini yapamayarak hânis olan kimsenin durumu açıklığa kavuşturulmaktadır. Evlendiği takdirde hanımı boş olur. Bu mesele, bir şarta muallak olan talak´ın, o şart yerine getirilmediği takdirde vâki olacağına dair bahse girmektedir. Rivayette adı geçen zevat dışında başkaları da aynı görüşü paylaşmıştır.

Ancak cumhur, Ahmed, Şâfiî, Mâlik gibi daha başkaları da böyle bir durumda talâkın vâki olmayacağına hükmetmişlerdir.

Ebu Hanîfe ve Ashabı: “Mutlak olarak vâki olur, çünkü bir şarta talik etmek yemindir, yeminin sıhhati, yemin edilen şeyin kendisine sahip olmayı gerektirmez, nitekim Allah Teâlâ´ya yapılan yeminde öyledir” demiştir.

Görüldüğü üzere bu, Ulemanın ihtilaf ettiği hususlardan biridir. İbnu Abdilberr der ki: “Talak´ın vuku bulmayacağına dair birçok hadis var ise de hadisciler nazarında hepsi illetlidir. Gerçi, bazıları bu hadislerden bir kısmının sahih olduğunu ileri sürmüştür. Bu rivayetlerden en sıhhatlisi Tirmizî ve Kasım İbnu Esbağ´ın merfu olarak rivayet ettikleri şu hadisle “Talak nikahtan sonra caizdir”; Ebu Dâvud´un rivayet ettiği “Malik olunanın talakı caizdir” hadisleridir. Buhârî: “Bu evlenmezden önce boşama meselesindeki hadislerin en sahihidir” demiştir. Bu iki hadisin hükmüne, muhalif taraf şu cevabı verir: “Biz, onların hükmünü reddetmiyoruz. Zira onların delalet ettikleri şey, nikahtan önce talakın olmaması keyfiyetidir bu hususta ihtilaf yok. İhtilafımız nikahtan önce ona uymaklığımızdadır.”

İbnu Abbas´a: “Falan kadınla evlenirsem boş olsun” diyen kimsehakkında sorulunca: “Bunun bir değeri yoktur, zira talak, Mâlik olunan şey hakkındadır” cevabını vermiştir. Ona: “Ama İbnu Mes´ud: “Bir kimse bir vakte talik ederek bir şey söylerse, dilediğine göre hükmolunur” buyurdu” denilmişti. “Allah Ebu Abdirrahman´a rahmet kılsın, eğer dediği gibi olsaydı, Allah şöyle derdi: “Siz mü´min kadınları boşar sonra da onlarla evlenirseniz…” cevabını verdi. Bu cevapta demek isteneni şu rivayette daha açık olarak görmekteyiz:

Taberânî´nin rivayetine göre, İbnu Abbas´a, İbnu Mes´ud´un: “Kişi evlenmediği kadını boşayacak olsa, bu talak caizdir” dediği ulaşmıştı. İbnu Abbâs: “Bu görüşünde hata etmiştir. Zira Allah Teâlâ: “Mü´min kadınları nikah ettiğiniz zaman temastan önce onları boşarsanız…” (Ahzâb 49) diyor, ama, “Mü´min kadınları boşayıp sonra da nikahladığınız zaman..” demiyor” diye cevap verdi.[71]

ـ4067 ـ2ـ وعن ابن مسعود رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّهُ كانَ يَقُولُ فِيمَنْ قَالَ: كُلُّ امْرَأةٍ أنْكِحُهَا فَهِيَ طَالِقٌ إذَا لَمْ يُسَمِّ قَبِيلَةً، أوِ امْرَأةً بِعَيْنِهَا فََ شَىْءَ عَلَيْهِ إَّ فيما يَمْلِكُ[. أخرجه مالك .

2. (4067)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh), “Evleneceğim her kadın boştur diyen kimse hakkında derdi ki: “Bu kimse, kadının mensup olduğu kabileyi veya muayyen bir kadını ismen belirterek zikretmemişse, -malik olduğu hariç-onun bu sözüne hiç bir şey gerekmez.” [Muvatta, Talâk 73, (2, 585).][72]

AÇIKLAMA:

1- Hadisin, matbu Muvatta nüshasındaki aslında -malik olduğu hariç- istisnası mevcut değildir.

2- Hadis hakkında İmam Mâlik der ki: “Bu hadis (bu babta) işittiklerimin en sahihidir.” Ve şu açıklamayla devam eder: “Bir kimse hanımına: Şu şu işim olmazsa sen boşsun”, “…Nikahladığım her kadın boştur.” “…Malım sadaka olsun” der ve hânis olursa (yani yeminini yerine getirmezse) bu kimsenin durumu şöyledir: “Hanımı, dediği gibi boştur. Fakat, “..Nikahladığım her kadın boştur” sözü ise, kadını ismiyle veya kabilesiyle veya yaşadığı yerle veya benzer bir şeyle iyice belirtmedikçe boşama terettüp etmez, dilediğiyle evlenebilir. Malını bağışlayana gelince, o malının üçte birini tasadduk eder.”[73]

ـ4068 ـ3ـ وعن عمرو بن شعيب عن أبيه عن جده رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ # َ طََقَ، وََ عِتْقَ، وََ بَيْعَ إَّ فِيمَا يَمْلِكُ. مَنْ حَلَفَ عَلى مَعْصِيَةٍ فََ يَمِينَ لَهُ، وَمَنْ حَلَفَ عَلى قَطِيعَةِ رَحِمٍ فََ يَمِينَ لَهُ، وََ نَذْرَ إَّ فِيمَا يُبْتَغى بِهِ وَجْهُ اللّهِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

3. (4068)- Amr İbnu Şuayb an ebîhi an ceddihî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Boşama, âzadlık, satış mâlik olunan şeyler için caizdir. Kim günah bir şey üzerine yemin ederse ona yemin yoktur. Kim sıla-ı rahmi keseceğim diye yemin ederse, ona da yemin yoktur. Nezir de kendisiyle Allah´ın rızası taleb edilen şeyler üzerine yapılır.” [Ebu Dâvud, Talâk 7, (2190, 2191, 2192); Tirmizî, Talâk 6, (1181).][74]

ـ4069 ـ4ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]جَعَلَ اللّهُ الطََّقَ بَعْدَ النِّكَاحِ[. أخرجه البخاري في ترجمة .

4. (4069)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:”Allah talâkı, nikahtan sonraya koymuştur.” [Buhârî, Talâk 9. (Bab başlığında senetsiz olarak kaydetmiştir.)][75]

AÇIKLAMA:

1- Ülemâ, yabancı kadın için yapılan talak-ı nâciz´in mûteber olmadığında icma eder. Ancak “falanca kadınla evlenirsem o boştur” gibi bir şarta tâlik edilen sözle yapılan talak, Sahâbe, Tâbiîn ve daha sonra gelenlerin cumhuruna göre, vâki olmaz.

* Ebu Hanîfe ve Ashabı´ndan talakın mutlak olarak caiz olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir.

* İmam Malik -kendisinden meşhur olan- görüşünde Rebîa, Sevrî, Leys, Evzâî, İbnu Ebî Leyla da bu meseleyi tafsil etmişler, “Eğer kişi: “Falanlardan veya falan köyden nikah edeceğim her kadın boştur” dese talak sahihtir, kadın boştur; ama, umumî bir ifade ile “alacağım kadınlar boştur” dese hiçbir şey gerekmez.” Bunlara göre, nikah vuku bulmadan talâk vâki olmaz.

2- Hadis, kişinin sahibi olmadığı bir şeyi satamayacağını, mülkiyetinde olmayan bir köleyi âzad edemeyeceğini ifade eder. Meselâ kendine ait olmadığı halde, “Şu köleyi âzad ettim” dese bu söz lağvdır. O köleyi bilahare satın alsa yeniden âzad etmedikce, eski sözüyle köle âzad edilmiş olmaz.

3- Mâsiyet üzerine yemin, “Şu günahı işleyeceğim” diye yapılan yemindir. Resulullah bir kardeşi ile küsmeye yemin etmeyi de bu gruba dahil ederek “bu, yemin olmaz” buyurmuştur.

Hattâbî, bu ifadenin iki ma´nâya geldiğini belirtir:

* Bununla mutlak yemini kastetmiş olabilir. Bu durumda ma´nâ şöyle olur: “Ona yemin yoktur” yani yeminini tutarak paklanma yok, fakat hânis olarak kefaret öder. Nitekim bir hadiste Resulullah: “Kim bir mesele için yemin eder, sonra bunun aksini yapmanın daha hayırlı olacağını anlarsa bu hayırlıyı yapsın ve ettiği yemini bozarak kefarette bulunsun” buyurmuştur. Şu halde yemin etmişim diyerek zararlı şeylerde inatlaşmanın bir gereği yok. Rehberimiz, yemin dahi etmiş olsak faydalı varken faydasızda, çok faydalı varken az faydalıda direnmememizi emretmektedir.

* Hadisten anlaşılan ikinci ma´nâ şu: “Bu sözle yemine dayalı bir nezirde bulunmuş olabilir.” Bir kimsenin, “şu işi yaparsam yemin olsun çocuğumu keseceğim” demesi gibi. Bu yemin bâtıldır. Buna uymak caiz değildir. Bu yemin sebebiyle adama ne kefaret ne de fidye gerekmez. Keza iyilik ve Allah´a yaklaşmak gayesiyle çocuğunu kesmeyi nezreden kimse hakkındaki hüküm de böyledir. Burada nezir sahih değildir, böyle bir nezre uymak da gerekmez, bu sebeple kefaret ödemesi de gerekmez. Zira bu nezir, nezir değil, yemin de yemin değildir.

Yapılacak nezir, Allah´ın rızasının kazanıldığı şeylerden olmalı, “..şu kadar oruç tutarım”; “…şu kadar namaz kılarım”; “…şu miktar sadaka veririm, kurban keserim, bağışta bulunurum” gibi. Bunların her biri ibadete girer ve onlar Allah´ın rızasını kazanmak için yapılırlar.[76]

ALTINCI FASIL

KÖLE VE CARİYENİN TALAKI

ـ4070 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: طََقُ ا‘مة تَطْلِيقَتَانِ وَعِدَّتُهَا »وفي نسخة وقُرؤُها« حَيضتانِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

1. (4070)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Cariyenin talakı iki talaktır, iddeti de -bir nüshada: “kurû´u da”- iki hayız müddetidir.” [Ebu Dâvud, Talâk 6, (2189); Tirmizî, Talâk 7, (1182); İbnu Mâce, Talâk 30, (2080).][77]

AÇIKLAMA:

Hür olanlarda talâk üç olduğu halde, hadis, kölelerde bunun iki talâk olduğunu takrir etmektedir. Hattâbî der ki: “Ulema bu meselede ihtilaf etmiştir. Bir grup, “talak erkeğe, iddet kadına âittir” der. Bu hüküm, İbnu Ömer ve Zeyd İbnu Sâbit ve İbnu Abbâs radıyallahu anhüm´den rivayet edilmiştir. Atâ da bu görüşü benimsemiştir. Bu aynı zamanda İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed ve İshak´ın da kavlidir. Bunlara göre, câriye şâyet hür bir kimsenin nikâhında ise, bunun talakı üçtür, iddeti de iki kurû´dur. Eğer hür bir kadın, kölenin nikahında ise bu kadının talâkı ikidir ve iddeti üç kurû´dur.

Ebu Hanîfe ve Ashâbı´na ve Süfyân-ı Sevrî´ye göre, “hür kadın üç kurû” müddetince iddet bekler, hür veya kölenin nikahı altında olmuş farketmez, talakı da üçtür iddette olduğu gibi câriye ise, hür veya kölenin nikahında olduğuna bakılmaksızın iddeti iki kurû, talakı iki talaktır. Hadîs, sâbit ise Ehl-i Irak için hüccettir, ancak hadîs ehli, bunu zayıf addederler. Hatta, kocasının köle olmasıyla da te´vil ettiler.”[78]

ـ4071 ـ2ـ وعن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما، أنَّهُ كانَ يَقُولُ: ]إذَا طَلَّقَ الْعَبْدُ امْرَأتَهُ اثْنَتَيْنِ حَرُمَتْ عَلَيْهِ حَتّى تَنْكِحَ زَوْجاً غَيْرَهُ، حُرَّةً

كَانَتْ أوْ أمةً، وَعِدَّةُ الْحُرَّةِ ثََثُ حِيَضٍ، وَعِدَّةُ ا‘مةِ حَيْضَتَانِ[. أخرجه مالك .

2. (4071)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ derdi ki: “Köle, hanımını iki talakla boşadı mı artık kadın, başka bir kocaya var(ıp ondan boşan)madıkça ona haram olur. Bu kölenin hanımı hür de olsa, köle de olsa hüküm böyledir. Hür kadının iddeti üç hayız müddeti, köle kadının iddeki iki hayız müddetidir.” [Muvattâ, Talâk 50, (2, 574).][79]

AÇIKLAMA:

Bu hadîs boşama meselesinde öncelikle kocanın nazar-ı itibara alındığını, iddet müddeti meselesinde ise kadının nazar-ı itibare alındığını göstermektedir.[80]

ـ4072 ـ3ـ وعن أبي حسن مولى بني نوفل قال: ]قلتُ بن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما، مَمْلُوكٌ كَانَتْ تَحْتَهُ مَمْلُوكَةٌ فَطَلَّقَهَا تَطْلِيقَتَيْنِ ثُمَّ عُتِقَا بَعْدَ ذلِكَ، هَلْ يَصْلُحُ لَهُ أنْ يَخْطُبَهَا. قَالَ: نَعَمْ بَقِيَتْ لَهُ وَاحِدَةٌ، وَقَضى بِذلِكَ رَسُولُ اللّهِ #[. أخرجه أبو داود والنسائي .

3. (4072)- Ebu Hasan Mevlâ Benî Nevfel anlatıyor: “İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ´ya dedim ki: “Bir köle, nikahı altında bulunan köle bir kadını iki talakla boşasa, sonra bunlar âzad edilseler, onunla yeniden evlenmek istemesi caiz olur mu ”

İbnu Abbas radıyallahu anhüma şöyle cevapladı: “Evet! Ona bir talâk daha kalmıştır, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle hükmetti.” [Ebu Dâvud, Talâk 6, (2187, 2188); Nesaî, Talâk 19, (6, 154, 155).][81]

AÇIKLAMA:

Hattâbî der ki: “Bildiğim kadarıyla âlimlerden hiç kimse bu hadîse uygun fetva vermedi. Hadîsin isnadı zayıftır. Ulemanın bu husustaki görüşü şöyledir: Köle kadın, bir kölenin nikahında ise ve kocası bunu iki talakla boşamışsa, bu kadın ona, bir başka kocaya gitmedikçe helal olmaz.”[82]

ـ4073 ـ4ـ وعن نافع قال: ]كَانَ ابنُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما يقولُ:

مَنْ أذِنَ لِعَبْدِهِ أنْ يَنْكِحَ فَالطََّقُ بِيَدِ الْعَبْدِ. لَيْسَ بِيَدِ غَيْرِهِ مِنْ طََقِهِ شَىْءٌ فَأمَّا أنْ يَأخُذَ الرَّجُلُ أمةَ غَُمِهِ أوْ أمةَ وَلِيدَتِهِ فََ جُنَاحَ عَلَيْهِ[. أخرجه مالك .

4. (4073)- Nâfi rahimehullah anlatıyor: “İbnu Ömer radıyallahu anhüma derdi ki: “Kim kölesine evlenme izni verirse, boşama yetkisi kölenin elinde olur. Onun boşama yetkisinden hiç biri başkasının elinde olamaz. Ancak, kişi kendi kölesinin cariyesini veya câriyesinin cariyesini almasında bir günah yoktur.” [Muvattâ, Talâk 51, (2, 575).][83]

AÇIKLAMA:

Efendi kölesinin evlenmesine izin verince boşama yetkisi köleye ait olmaktadır. Fakat efendi kölesinin cariyesini alabilir, çünkü efendi, kölesinin malını alma yetkisine sahiptir.[84]

ـ4074 ـ5ـ وعن سليمان بن يسار: ]أنَّ نُفَيْعاً مُكَاتَباً كَانَ “مِّ سَلْمَةَ زَوْجِ النَّبيِّ #، أوْ عَبْداً كَانَ تَحْتَهُ امْرَأةٌ فَطَلَّقَهَا ثِنْتَيْنِ ثُمَّ أرَادَ أنْ يُرَاجِعَهَا فَسَألَ عُثْمَانَ وَزَيْدَ بنَ ثَابِتٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فقَاَ: حَرُمَتْ عَلَيْكَ حَرُمَتْ عَلَيْكَ[. أخرجه مالك .

5. (4074)- Süleyman İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor: “Nüfey´ Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevce-i pakleri Ümmü Seleme´nin mükâtebi idi veya, nikahında hür bir kadın olan bir köle idi. Nüfey´ bu kadını iki talakla boşadı. Sonra kadını geri almak istedi. Durumu Hz. Osmân ve Zeyd İbnu Sâbit radıyallahu anhümâ´ya sordu. Bunlar: “O artık sana haram oldu, o artık sana haram oldu!” dediler. [Muvatta, Talâk 47, (2, 574).][85]

AÇIKLAMA:

Mûkâteb, kazanacağı para ile hürriyetini satın almak üzere efendisiyle anlaşma yapmış bulunan köleye denir. Borcunu tamamen ödemedikçe hür sayılmaz. Öyleyse Nüfey´ köledir. Köle olması haysiyetiyle, 4070 numaralı hadîste görüldüğü üzere, iki talak hakkı bulunan Nüfey´, hanımını iki talâkla boşayınca bir üçüncü talâka hakkı olmadığı için Hz. Osman ve Zeyd İbnu Sâbit radıyallahu anhümâ, kendisine, zevcesini geri alamayacağını söylemiştir.[86]

ـ4075 ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]طَقُ ا‘مةِ خَمْسٌ: عِتْقُهَا وَطََقُ زَوْجِهَا، وَبَيْعُ سَيِّدِهَا، وَهِبَتُهُ لَهَا، وَمِيرَاثُهَا[. أخرجه رزين .

6. (4075)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ demiştir ki: “Cariyenin boşanması beş suretle vukûa gelir: Âzad edilmesi, kocasının boşaması, efendisinin satması, efendisinin hibe etmesi, miras olmasıyla.” [Rezîn tahric etmiştir.][87]

ـ4076 ـ7ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]أرَدْتُ أنْ أعْتِقَ عَبْدَينِ لِي زَوْجَيْنِ فَأمَرَنِي رَسولُ اللّهِ # أنْ أبْدَأ بِالرَّجُلِ قَبْلَ الْمَرْأةِ[. أخرجه أبو داود والنسائي.وزاد رزين: »لِئََّ يَكُونَ لَهَا خِيارٌ« .

7. (4076)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ben, karıkoca iki kölemi âzad etmek istemiştim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) önce erkekten başlayıp sonra da kadını âzad etmemi emretti.” [Ebu Dâvud, Talâk 22, (2237); Nesâî, Talâk 28, (6, 161).]

Rezîn, (Resûlullah´ın bu emrinin sebebini belirtmek üzere) şu ziyâdede bulunmuştur: “.kadına hakk-ı hıyâr (erkeği kabul veya reddetme muhayyerliği) olmasın diye.”[88]

AÇIKLAMA:

Önceki rivayet, câriyelerin kocalarından boşanma durumlarını ifâde etmektedir. Yani cariyeler evli iseler sadece kocalarının “boşamaları” ile değil, sayılan diğer durumlarda da kocalarından boşanmış sayılacaklarını ifade ediyor. Bu hadîs mevkuf ise de, Hz. Âişe´nin rivâyeti (4076), âzad etme şıkkına merfu bir örnek teşkil etmektedir: Eğer önce kadın âzad olursa ve rızası alınmadan efendisinden başkasıyla evlendirilmiş ise hür olmakla kalmayıp kocasından boşanmada muhayyer olacaktır. Bu durumda cariye kocasından ayrılmayı tercih edebilecektir. Bu sebeple Aleyhissalâtu vesselam, Hz. Âişe´ye önce erkeği âzad etmesini tavsiye eder. Erkeğin âzad olması, nikahın feshini getirmez. Aliyyu´l-Kârî: “uygun olanı önce erkeği âzad etmektir, çünkü erkek ekmel ve efdaldir veya, çoğunlukla kadın köle bir kocaya razı olmaz, erkek ise bilakisdir” diye açıklar. Hattâbî der ki: “Bu hadis, câriyenin, bir kölenin nikahında olması halinde, âzadlık sonunda, kadına muhayyerlik hakkının doğduğunu göstermektedir. Câriye, hür bir erkeğin nikahı altında iken, muhayyerlik hakkı bulunmuş olsaydı, “kocasının ondan önce âzad edilmesi´nin bir ma´nâsı ve faidesi olmazdı.[89]

ـ4077 ـ8ـ وعنها رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ فِي بَرِيرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها ثََثُ سُنَنٍ أُعْتِقَتْ فَخُيِّرَتْ فِي زَوْجِهَا، وَقَالَ النَّبيُّ # فِيهَا: الْوََءُ لِمَنْ أعْتَقَ، وَدَخَلَ والْبُرْمَةُ تَفُورُ فَقُرِّبَ إلَيْهِ خُبْزٌ وَأُدْمٌ مِنْ أُدْمِ الْبَيْتِ فقَالَ: ألَمْ أرَ الْبُرْمَةَ تَفُورُ؟ قَالُوا: إنَّهُ لَحْمٌ تُصُدِّقَ بِهِ عَلى بَرِيرَةَ، وَأنْتَ َ تَأكُلُ الصَّدَقَةَ. فقَالَ: هُوَ عَلَيْهَا صَدَقَةٌ، وَلَنَا هَدِيَّةٌ[. أخرجه الستة .

8. (4077)- Yine Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Berîre radıyallahu anhâ´da üç sünnet vardı:

1- Âzad edildi ve kocasını tercih edip etmemede muhayyer kılındı.

2- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun hakkında: “Velâ, âzad edenedir” buyurdu.

3- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), tencere kaynarken eve girmişti. Kendisine ekmek ve evde bulunan katıktan bir sofra kuruldu.”

Galiba bir tencerenin kaynadığını görüyorum” buyurdu.” Oradakiler “Evet ama, bu Berîre´ye tasadduk edilen bir ettir. Sen ise sadaka yemiyorsun ” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: “Bu ona sadakadır, (ama ondan) bize hediyedir!” buyurdu. [Buhârî, Talâk 14, Nikâh 18, Et´ime 31, Itk 10, Ferâiz 22, 23, 19, 25; Müslim Itk 14, (1504); Muvatta, Talâk 25, (2, 562); Ebu Dâvud, Talâk 19, (2233, 2235, 2236); Tirmizî, Radâ´ (1154, 1155); Nesâî, Talâk 29, 30 (6, 162, 163).][90]

AÇIKLAMA:

1- Berîre (radıyallahu anhâ) Hz. Âişe´nin cariyesi idi ve Muğis adında bir köle ile evli idi. Hz. Âişe, Berîre´yi âzad etmiştir. O âzad olunca hakk-ı hıyârını kullanarak köle kocasından boşanmayı tercih etmiştir. Kocası ise, müteakip hadiste görüleceği üzere Berîre´yi hayret uyandıracak şiddetli bir sevgi ile sevmektedir. Ancak Berîre, Resulullah´ın Muğis´le evlenmesi hususundaki şefâatini kabul etmeyecek derecede kocasını sevmemektedir.

2- Hz. Âişe radıyallahu anhâ, bu hadîslerinde, Berîre vesîlesiyle üç ahkâmın teşrî edildiğini belirtir:

* Âzad edilince muhayyerlik hakkı tanınmış, o da bunu kullanmış ve köle olan kocasından ayrılmıştır. Bir rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın Berîre´ye “(Muhayyer olduktan sonra hakkını hemen kullanmalısın. Aksi takdirde hıyâr hakkını kullanmadan önce kocan) sana temasta bulunursa muhayyerliğin kalmaz” der.

* Hz. Âişe´nin belirttiği ikinci teşriat, Resûlullah´ın: “Velâ âzad edene aittir” sözüdür. Velâ, hükmî ve hukukî bir akrabalıktır. Verâsete sebeptir. Velâ akidle te´sis edilirse velâ-i muvâlât denir. Âzad etme ile hâsıl olursa velâ-i atak denir.

Şu halde hadîs, Berîre´nin velâ´sının Hz. Âişe´ye ait olduğunu, onun hükmen Hz. Âişe ile akraba sayılacağını, şartlar tahakkuk ettiği takdirde veli olarak Hz. Âişe´nin Berîre´ye mirasçı olabileceğini belirtmektedir. Ancak bu hüküm sâdece Berîre-Hz. Âişe arasındaki bir mesele olmayıp köle- âzad eden arasında umumî bir hükümdür, Aleyhissâlatu vesselam bu vesile ile teşrî buyurmuştur.

* Hz. Âişe´nin belirttiği üçüncü teşrîat bir kimseye sadaka olarak verilen bir mal, o kimse tarafından hediye, bağış vs. tarzında tasarrufu hâlinde sadaka olma vasfını kaybedeceğidir. Bilindiği üzere Resûlullah´a ve âl-i beyt-i mükerremîne sadaka kesin bir haramdır. Bu sebeple onlara devlet gelirlerinden zekatsadaka bölümüne giren kısımdan maaş verilmez, pay ayrılmaz. İşte durumu bu olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Berîre´ye sadaka olarak gelen etten yiyor. Bunun ona sadaka olarak geldiği hatırlatılınca, “Bu, Berîre´ye sadaka ise de, bize değil. Çünkü o, bize sadaka olarak vermiyor, kendi malından hediye etmiş olmaktadır…” açıklamasında bulunuyor.

2- Berîre´nin kocası hür müdür, köle midir, rivayetlerde ihtilâf var. Bazısı hür, bazısı da köle olduğunu belirtir. Ancak köle olduğunu ifâde eden rivayetler esahh kabul edilmiştir.

Kocanın köle olduğunu esas alan bir kısım ülemâ: “Cariye, hür kocanın nikâhında ise, âzad olunca hakk-ı hıyârı olmaz, hakk-ı hıyâr köle kocanın nikahında ise doğar” diye hükmetmiştir. Şâfiî, Ahmed, Mâlik, İshak ve cumhur bu görüştedir.

Berîre´nin kocasının hür olduğunu ifade eden rivayetleri esas alan bir kısım âlimler ise, câriye, hür kocanın nikahında olsa da, eğer efendisi tarafından cariyenin rızası hilafına zoraki evlendirilmiş ise âzad edilince hakk-ı hıyar´a sahip olduğuna hükmetmiştir. Ebu Hanîfe ve Ashabı, Süfyân-ı Sevrî bu görüştedir.

Delillerin münakaşasını gereksiz görüyoruz.[91]

ـ4078 ـ9ـ وعن ابن عباس رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]إنَّ زَوْجَ بَرِيرَةَ كَانَ عَبْداً يُقَالُ مُغِيثٌ، كَأنِّي أنْظُرُ إلَيْهِ خَلْفَهَا يَطُوفُ، وَدُمُوعُهُ تَسِيلُ عَلى لِحْيَتِهِ. فَقَالَ رَسُولُ اللّهِ # لِلْعَبَّاسِ: أَ تَعْجَبُ مِنْ حُبِّ مُغِيثٍ بَرِيرَةَ، وَمِنْ بُغْضِ بَرِيرَةَ مُغِيثاً؟ فقَالَ لَهَا # لَوْ رَاجَعْتِيهِ؟ فقَالَتْ: يَا رَسُولَ اللّهِ يَأمُرُنِي؟ قَالَ: َ. إنَّمَا أُشْفَعُ قالَتْ: َ حَاجَةَ لِى فِيهِ[. أخرجه الخمسة إ مسلماً .

9. (4078)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Berîre´nin kocası, Muğis adında bir köle idi. Ben onu, Berîre´nin etrafında ağlayarak tavaf edercesine dolaştığını görür gibiyim. Gözyaşları sakallarını ıslatmıştı. Hatta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir ara amcası Abbâs radıyallahu anh´a: “Muğîs´in Berîre´ye olan sevgisine mukabil, Berîre´nin Muğîs´e olan nefreti seni hayrete sevketmiyor mu ” buyurdu. (Muğis´in haline acıyarak) Berîre´ye “Muğîs´e ric´at etmez misin ” diye şefaatte bulundu. Ancak Berrîre kararlı idi: “Ey Allah´ın Resûlü, bunu emir mi buyuruyorsunuz (Eğer, emirse hayhay. Hemen ayrılma kararımdan döneyim!)” dedi. Resûlullah: “Hayır! ben sâdece onun lehine şefaatte bulunuyorum!” deyince, Berîre: “Öyleyse ona ihtiyacım yok!” cevabını verdi.” [Buhârî, Talâk 15, 16; Ebu Dâvud, Talâk 31, (2231, 2232); Tirmizî, Radâ´ 7 (1156); Nesâî, Kudât 27, (8, 245).][92]

AÇIKLAMA

Bu hadisten, bâzı âlimler, hâkimin hüküm vermezden önce -veya sonra- hasımlar arasında şefaatte bulunarak meselelerini sulh yoluyla halletmeye çalışmasının cevazına hükmetmişlerdir.

Rivayet ayrıca, Resûlullah´ın her ricasının kesin bir emir olmayıp, bazan Ashab tarafından kabul veya reddedilebilecek bir şefaat mâhiyetinde olduğunu, Ashab´ın, kesinlik ifâde eden nebevî talebleri reddetmekten kaçındığını da göstermektedir.[93]

ـ4079 ـ10ـ وعن مالك قال: ]بَلغَنِي أنَّ حَفْصَةَ أُمّ الْمُؤْمِنِينَ زَوْجَ النّبيِّ # رَضِيَ اللّهُ عَنْها: أعْلَمَتْ زَبْرَاءَ، أمةً كَانَتْ لِبَنِي عَدِيٍّ؛ عَتَقَتْ تَحْتَ عَبْدٍ، أنَّهُ إنْ سَكَتِّ فََ خِيَارَ لَكِ. فقَالَتْ: هُوَ الطََّقُ ثُمَّ الطََّقُ ثُمَّ الطََّقُ. فَفَارَقَتْهُ ثَثاً[ .

10. (4079)- İmam Mâlik´e ulaştığına göre: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın zevce-i pâkleri, ümmü´lmü´minîn Hafsa radıyallahu anhâ, Benî Adiyy´e ait bir câriye olan Zebrâ´ya -ki bir kölenin nikahı altında idi ve efendisi âzad etmişti- haber salıp yanına çağırttı ve dedi ki: [Şimdi sen, zevcin sana temas etmedikçe muhayyersin.] Eğer sükût edersen, muhayyerliğin kalmaz.”

Böyle bir hakkın varlığını öğrenen kadın derhal: “O boştur, yine boştur, yine boştur” diyerek kocasını üç talakla boşadı.” [Muvattâ, Talâk 27, (2, 563).][94]

AÇIKLAMA:

1- Bu hadisin Muvattâ´daki aslı daha uzundur. İbnu Deybe, buraya aktarırken rivayet-i bilma´nâ sûretiyle, ahkâm kısmını özetleyerek aktarmış. Ma´nânın bütünlüğü için gerekli gördüğümüz bir ibâreyi köşeli parantez içerisinde aktardık.

2- Rivayet, âzad edilen câriyeye, Hz. Hafsa´nın yeni durumda sâhip olduğu hak hususunda bilgi verdiğini göstermektedir.

3- Hafsa validemiz, Zebrâ´yı uyarırken “Kocan sana temas etmedikçe muhayyersin, temas etti mi bu hakkın düşer (artık onu kullanamazsın)” der. Zebrâ bunu öğrenince beraberliği arzu etmez ve üç talakla boşar.

İbnu Abdilberr der ki: “Bu hususta Hz. Hafsa ve kardeşi İbnu Ömer radıyallahu anhüm´e Ashab arasında muhalefet eden var mı bilmiyorum. Berîre kıssasında, açık bir şekilde buna merfu bir delil rivayet edilmiştir.”

Esasen İmam Mâlik de bu görüşü benimser ve âzad edilen câriye, fikrini, kocasının temasından sonra beyan ederse kabul edilmeyeceğini, “ben bilmiyordum, sonradan öğrendim” gibi getireceği mâzeretin de mûteber addedilmeyeceğini söyler.[95]

YEDİNCİ FASIL

MÜTEFERRİK HÜKÜMLER

ـ4080 ـ1ـ عن عبداللّهِ بن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]طََقُ السُّنَّةِ أنْ يُطَلِّقَهَا طَاهِراً مِنْ غَيْرِ جِمَاعٍ[. أخرجه النسائي. قلت: وترجم بهِ البخاري، واللّه أعلم .

1. (4080)- Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Talâku´ssünne (sünnete uygun boşama), kadını temizlik döneminde cimada bulunmadan yapılan boşamadır.” [Nesâî,Talâk 2, (6, 140).][96]

ـ4081 ـ2ـ وعن مالك قال: ]سَمِعْتُ ابنَ المُسَيَّبِ وَحُمَيدَ بنَ عَبْدِ الرَّحْمنِ بن عُوفٍ وَعُبَيدَ اللّهِ بنَ عَبْداللّهِ بن عُتبةَ وَسُلَيْمَانَ بن يَسَارٍ، كُلُّهُمْ يَقُولُ: سَمِعْتُ أبَا هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ: سَمِعْتُ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه يَقُولُ: أيُّمَا امْرَأةٍ طَلَّقَهَا زَوْجُهَا تَطْلِيِقَةً أوْ تَطْلِقَتَيْنِ ثُمَّ تَرَكَهَا حَتّى تَحِلَّ وَيَتَزوَّجَهَا زَوْجٌ غَيْرُهُ فَيَمُوتُ عَنْهَا أوْ يُطَلِّقُهَا ثُمَّ يَرُدُّهَا ا‘وَّلُ، أنَّهَا تَكُونُ عِنْدَهُ عَلى مَا بَقِي مِنْ طََقِهَا[.قال مالك رحمه اللّهُ: وتلك السنة التي خف فيها عندنا .

2. (4081)- İmam Mâlik anlatıyor: “İbnu´l-Müseyyeb´i, Humeyd İbnu Abdirrahmân İbni Avf´ı, Ubeydullah İbni Abdillah İbni Utbe´yi, Süleyman İbnu Yesâr´ı dinledim, hepside Ebu Hüreyre´nin şöyle söylediğini işitmiş olduklarını bildirdiler: “Ben Hz. Ömer (radıyallahu anh)´ı dinledim. Demişti ki: “Bir kadını kocası, bir veya iki talakla boşayıp, kadını (iddeti bitip de başkasına) helal oluncaya kadar bıraksa, kadın da bir başka erkekle evlense, bu ikinci koca ölse veya kadını boşasa, sonra kadın tekrar ilk kocası ile evlense, bu kadın onun yanında, önceden baki kalan talak(lar) üzerine olur.”

İmam Mâlik der ki: “İşte bu, hiç bir ihtilaf olmaksızın kabullendiğimiz sünnettir.” [Muvatta, Talâk 77, (1, 586).][97]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, bir kadın bir veya iki talakla boşanıp, iddetin dolması ile talak-ı bâin hâsıl olunca ikinci bir erkekle evlendikten sonra meşru şartlar çerçevesinde eski kocasına tekrar yeni bir evlilikle dönmesi durumunda, talak adedinin önceki boşanmadan bâki kalan miktar üzerine olacağını ifade eder.

İmam Mâlik, Dâru´ssünne olan Medine´de bu görüşün benimsendiğini belirtir. Eimme-i selâse, Sahâbe ve Tâbiîn´in cumhurları da bu görüştedir. Bunlara göre, ikinci koca, üçten aşağı talakları ketmedemez (yok edemez). Çünkü o, evlenmezden önce evvelkinin kadına ricatine mani olamaz.

Ebu Hanîfe ve Sahâbe ve Tâbiînden bazıları ise, ikinci kocanın üçü ketmettiği gibi üçten aşağı talakları da ketmedeceği görüşündedirler. Öyle ise, bunlara göre kadın önceki kocaya döndü mü, bununla ismet-i kâmile üzere olur yani üç talâk bağıyla evlenir.[98]

ـ4082 ـ3ـ وعن محارب بن دِثَار عن ابن عمر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قَالَ رَسولُ اللّه #: مَا أحَلَّ اللّهُ شَيْئاً أبْغَضَ إلَيْهِ مِنَ الطََّقِ[.وفي أخرى »أبْغَضُ الحََلِ إلى اللّهِ الطََّقُ«. أخرجه أبو داود .

3. (4082)- Muharib İbnu Disâr, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)´dan naklen anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah´ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği şey talaktır.”

Bir diğer rivayette ise şöyle gelmiştir: “Allah´ın en sevmediği helal, talaktır.” [Ebu Dâvud, Talâk 3, (2177, 2178).][99]

AÇIKLAMA:

1- Burada, boşama meşru olmakla birlikte Allah´ın en çok nefret edip, sevmediği bir fiil olarak ifade edilmektedir. Şu halde hadis, her helalin mahbub (sevilen) bir şey olmadığını anlatmaktadır. Bu durumda, helalleri sevilen sevilmeyen diye ikiye ayırmak mümkündür.

Şunu da belirtelim ki, “boşama” hadisesini mutlak olarak mekruh, çirkin, istenmeyen bir vakıa kabul etmek de doğru değildir. Hattâbî şöyle der: “Hadiste ifade edilen kerâheti, boşamaya sevkeden sebeple açıklamak mümkündür. Geçimsizlik, boşanmayı gerektirecek ciddî bir şey olmaması gibi. Bu çeşit boşamalar çirkindir. Aslında “boşama” hadisesi mutlak ma´nâda çirkin değildir. Nitekim Allah talâkı mübah kılmış ve Resulullah´tan da bazı kadınlarını boşayıp tekrar rücu ettiği sabit olmuştur. İbnu Ömer karısını seviyordu, ama babası Hz. Ömer, oğlu Abdullah´ın onunla beraberliğini istemiyordu. Durumu Resulullah´a şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm İbnu Ömer´i çağırttı ve: “Ey Abdullah, hanımını boşa!” diye emretti, o da boşadı. Resulullah Aleyhissalâtu vesselâm Allah´ın hoşlanmayacağı emri vermez.”

2- Münâvî, boşamanın kötülenmiş olmasını, ondan hâsıl olan menfî neticelerle izah eder:

* Birlik bağı kopmakta.

* İsmet bağı çözülmekte, bundan da, ümmetin çoğalma sebebi olan “nesil” azalmaya uğramaktadır.

Boşanma, cemiyetin huzuruna da menfi tesir eder. Aileler, fertler arası tatsızlıklara sebep olur. Ayrıca, çocukların terbiye işi aksar.

Âlimler, bu hadisi açıklarken, talakın hadd-î zâtında haram ve mekruh olmadığını, buna ârız olan haricî bir sebeple kötülendiğini belirtmeye gerek duyarlar. Resulullah´ın îlâ hadisesini misal vererek: “O Aleyhissalâtu vesselâm mekruh iş yapmaz!” derler. Talakın kötülüğünü vaktine riayet etmeden rastgele boşama ile de açıklayan var. Talakın temizlik vakti içinde, temasta bulunmadan yapılması gerekir. Sünnete uymayan talaklar çirkindir. Hadiste: “İnsanlara ne oluyor ki, hanımına “Seni boşadım, geri döndüm, boşadım geri döndüm” diyerek Allah´ın hududu ile oynarlar ” buyurur. Bir başka hadiste de: “Niye biriniz hanımına: “Seni boşadım, geri döndüm” der Bu müslümanların boşaması değildir. Kadınları (boşayacaksanız) temizlik müddeti içerisinde boşayın.”

Tîbî der ki: “Hadiste, bazı helalleri çirkin addetme, onlara buğzetmenin meşru olduğu, Allah´ın da onlara buğzettiği belirtilmektedir. Nitekim, özürsüz olarak evde kılınan münferid namaz, gasbedilen elbise içinde kılınan namaz da böyledir.”

Irâkî der ki: “Hadis, Allah´ın birşeye buğzetmesinin onun haram olmasını gerektirmediğini de gösterir. Çünkü bazı şeyler vardır, Allah´ın buğzu sâbit olsa da, asıl vasfı helal olmaktadır. Öyleyse hadis, birşeyde iki ayrı vasfın birleşebileceğine delildir: “Allah´ın buğzu ve helallik. Bu iki vasıf, aralarında birbirine zıdlık arzetmezler.”

Bir haberde geldiği üzere, şeytanın en ziyade sevdiği şey karıkoca arasını açmaktır.

Sadedinde olduğumuz hadisteki buğzdan murad, neticedir, mebde değil. Zira buğz, Allah´ın değil mahlukatın sıfatlarındandır. Allah ondan münezzehtir. Benzer sıfatlarla ilgili prensip şudur: “Gadab, rahmet, ferah, sürûr, haya, tekebbür, istihza gibi nefsani ârazların bir evveliyatı bir de nihâyâtı vardır. Bunlar Allah Teâlâ hakkında cisimlerin hâsseleri olan evveliyata değil, gayelere (nihayetlere) hamledilir. Öyleyse, bu hususu hatırında iyi tut, çünkü o, çokca karşılaşacağın benzer şeylerde sana faydalıdır.”[100]

ـ4083 ـ4ـ وعن ثوبان رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسولُ اللّهِ #: أيُّمَا امْرَأةٍ سَألَتْ زَوْجَهَا طََقَهَا مِنَ غَيْرِ مَا بَأسٍ فَحَرَامٌ عَلَيْهَا رَائِحَةُ الْجَنَّةِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

4. (4083)- Sevbân (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hangi kadın, (çok ciddî) bir gerek yokken kocasına boşanma talebinde bulunursa, bilsin ki, cennetin kokusu kendisine haramdır.” [Ebu Dâvud, Talâk 18, (2226); Tirmizî, Talâk 11, (1187); İbnu Mâce, Talâk 21, (2055).][101]

AÇIKLAMA:

1- Kadının müracaatı ile hâsıl olan boşamaya muhâla´a veya hul´ denir. Hul´ lügat olarak elbiseyi çıkarmak ma´nâsına gelir. Mecazi olarak, kadın erkeğin elbisesine teşbih edilmiştir. Boşanma bunun çıkarılması olmaktadır. Umumiyetle bunu sağlayabilmek için kadın kocaya bazı maddî avantajlar sağlar: Mehirden vazgeçmesi, mehr-i mu´accel olarak aldıklarını iâde etmesi vs. gibi. Bunun belli bir miktarı yoktur. Prensip, her iki tarafın mutabakatıdır.

2- Hul´ usülünde boşanmaya âyet-i kerime temas eder: “Eğer onların Allah´ın sınırlarını hakkıyle muhafaza ve ifa edemeyeceklerinden korkarsanız, o halde (kadının serbest boşanması için) fidye vermesinde (hakkından vazgeçmesinde) ikisi üzerinde de vebal yoktur…” (Bakara 229).]

3- “Cennetin kokusunu bulamaz” ifadesi şârihlerce iki ma´nâya hamledilmiştir:

1) Burada zecr ve tehdid, vaîd ve mübalağa tarikine yer verilmiş olmaktadır, değilse kafir olur, ebedî cennet yüzü göremez demek değildir.

2) Yahut “cennetin kokusundan mahrumiyet”, ebedî bir mahrumiyet değil, bazı vakitlerde mahrum kalmayı ifade eder. Şöyle ki: “Cennetin kokusunu o kadın, muhsinlerin bulduğu ilk zamanlarda bulamaz” demektir.

Hadiste, asla bulamaz ma´nâsı da mevcuttur. Bu üslub tehdidde başvurulan mübalağadan biridir. Hadislerde ve âyetlerde bunun örneğine sıkça rastlanır.[102]

ـ4084 ـ5ـ وعن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]كَانَ الرَّجُلُ يُطَلِّقُ امْرَأتَهُ مَا شَاءَ أنْ يُطَلِّقَ، وَهِيَ امْرَأتُهُ إذَا رَاجَعَهَا وَهِيَ فِى الْعِدَّةِ، وَإنْ طَلَّقَهَا مِائَةَ مَرَّةٍ أوْ أكْثَرَ حَتّى قَالَ رَجُلٌ ِمْرَأتِهِ: واللّهِ َ أُطَلِّقَكِ فَتَبِينِينَ مِنِّي وََ أُؤْوِيكِ أبَداً. قَالت: وَكَيْفَ ذلِكَ؟ قَالَ: أُطَلِّقُكِ، فَكُلَّمَا هَمَّتْ عِدَّتُكِ أنْ تَنْقَضِيَ رَاجَعْتُكِ فَذَهَبَتِ الْمَرأةُ فَدَخَلَتْ عَلى عَائِشَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها فَأخْبَرْتُهَا بِذَلِكَ. فَسَكَتَتْ حَتّى جَاءَ النّبيُّ # فَأخْبَرْتُهُ فَسَكَتَ. فَنَزَلَ الْقُرآنُ: الطََّقُ مَرَّتَانِ فَإمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أوْ تَسْرِيحٌ بِإحْسَانٍ. قالت عَائِشَةُ رَضِيَ اللّهُ عَنْها: فَاسْتَأْنَفَ النَّاسُ الطََّقَ مُسْتَقْبًَ مَنْ كَانَ طَلَّقَ وَمَنْ لَمْ يَكُنْ طَلَّقَ[. أخرجه الترمذي .

5. (4084)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Erkek hanımını boşamak isteyince hemen boşuyordu. Erkek, yüz ve hatta daha çok kerelerde boşamış olsa, iddeti içerisinde iken, döndüğü takdirde kadın yine de onun hanımı olmaya devam ediyordu. Bu hal şu hadiseye kadar devam etti. Bir adam hanımına: “Vallahi seni ne tam boşayacağım ne de himayeme alacağım, ebedî şekilde böyle tutacağım!” dedi.

Kadın: “Bu nasıl olur ” deyince:

“Seni boşayacağım, iddetin bitmek üzere iken geri döneceğim. (Bu şekilde tekrar edeceğim) cevabını verdi. Kadın bunun üzerine Âişe (radıyallahu anhâ)´ya gidip durumu haber verdi. Âişe, Resulullah gelinceye kadar cevap vermedi. Durumu O´na anlattı. Aleyhissalâtu vesselâm da sükut buyurdular. Derken şu âyet indi. (Meâlen): “Boşama iki def´adır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmaktır. (Ey kocalar! Boşandığınız zaman) onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şeyi (mehri geri) almanız size helal olmaz….” (Bakara 229). Âişe (radıyallahu anhâ) der ki: “Bunun üzerine halk [o günden itibaren]talaka [yeniden yönelip]gözden geçirdi, bir kısmı boşadı, bir kısmı boşamadı.” [Tirmizî, Talâk 16, (1192).][103]

AÇIKLAMA:

Hadis, görüldüğü üzere, cahiliye devrinde câri, kadınlar aleyhine işlenen bir zulmü aksettirmektedir: Erkek kadını dilediği kadar boşayabilmekte, buna rağmen kendinde tutabilmekte, yeter ki iddeti dolmadan rücû etsin. Rücû etmediği takdirde beynunet denen kopma hâsıl olmaktadır.

İslam, talâkı âyet-i kerime ile ikiye indirmiştir. İkiden sonra ,erkek ya rücu edip boşama işine son verecek ya da üçüncü talakı kullandığı takdirde beynunet-i kübra hasıl olacak, kesin boşanma vukûa gelecektir.

Böyle bir bâin talak vukûa gelince kadın bir başkasıyla evlenmedikçe, eski kocasına nikahlanamaz.[104]

ـ4085 ـ6ـ وَعَنْ عمران بن حُصين رَضِيَ اللّهُ عَنْهما: ]أنَّهُ سألَهُ رَجُلٌ طَلَّقَ امْرَأتَهُ ثُمَّ وَقَعَ بِهَا وَلَمْ يُشْهِدْ عَلى طََقِهَا وََ عَلى رَجْعَتِهَا. فقَالَ: طَلَّقْتَ لِغَيْرِ السُنَّةِ، وَرَاجَعْتَ لِغَيْرِ السُّنَّةِ. أشْهِدْ عَلى طََقِهَا وَعلى رَجْعَتِهَا وََ تَعُدْ[. أخرجه أبو داود .

6. (4085)- İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ)´nın anlattığına göre kendisine, hanımını boşayıp sonra da onunla cima yapan, kadını ne boşadığı ne de rücu ettiği hususunda işhâdda (beyanda) bulunmayan bir adam, durumunusormuş, onun da cevabı şu olmuştur:

“Sen hanımını sünnî olmayan talakla boşamışsın, sünnî olmayan tarzda geri dönmüşsün. Boşadığına da, döndüğüne de işhadda bulun ve ( şâhidleme işini) bir daha terketme.” [Ebu Dâvud, Talâk 5, (2186); İbnu Mâce, Talâk 5, (2025).] [105]

AÇIKLAMA:

Bu hadisi esas alan bazı âlimler, talâk ve ric´ata işhad´ın vacib olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak Ebu Hanîfe, Ashabı ve iki kavlinden birinde Şâfiî ricatte işhad´ın vacib olmadığına hükmetmişlerdir. Bunlar İbnu Ömer´den gelen bir başka hadisle amel ederler. O rivayette Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) فَلْيُرَا جِعْهَا “rücû et” der, fakat işhad´ı zikretmez.

İmam Mâlik ve bir kavlinde Şâfiî: “Ricatte işhad vacibtir” derler.

Bazı şârihler de bu rivayetle ihticac edilmeyeceğini çünkü ihticaca elverişli olmadığını, rivayetin ihticacın cari olduğu bir meselede bir Sahabi sözü olduğunu, bu çeşit ifadelerin hüccet olmayacağını söylemiştir.[106]

ـ4086 ـ7ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رَسولُ اللّهِ #: َ يحِلُّ مْرَأةٍ أنْ تَسألَ طََقَ أُخْتِهَا لِتَسْتَفْرِغَ صَحْفَتَهَا وَلِتَنْكِحَ فَإنَّمَا لَهَا مَا قُدِّرَ لَهَا[. أخرجه الستة .

7. (4086)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir kadının kız kardeşinin tabağındakini boşaltmak ve kendisi evlenmek için boşanmasını talebetmesi helal değildir. Kendisine de (rızık, nafaka nevinden Allah tarafından) takdir edilen şey vardır.” [Buhârî, Nikâh 53, Kader 4; Müslim, Nikâh 38, (1408); Muvatta, Kader 7, (2, 900); Ebu Dâvud, Talâk 2, (2176); Tirmizî, Talâk 14, (1190); Nesâî, Büyû 19, (7, 258).][107]

AÇIKLAMA:

1- Hadiste geçen kız kardeşinden maksad, din kardeşidir.

2- Bu hadis, kendisi evlenmek gayesiyle bir başka karıyı kocasından ayırmak isteyecek kadınları bu çeşit davranışlardan yasaklamaktadır. Tabağındakini boşaltmak, kinayeli bir sözdür, ayırmayı, boşandırmayı kasteder. Hadiste geçen وَلْتَنْكِحْ ibaresi burada “evlensin” şeklinde emr-i gaibtir. Bazan وَلِتَنْكِحَ şeklinde gelmiş, “evlenmek için” ma´nâsını ifade etmiştir. Biz metinde bu ma´nâya tevcih ettik. Önceki şekil esas alınırsa ma´nâ “evlensin” olur ki, yapılan birçok tevcihlerden biri şöyledir: “Kardeşinin boşandırılmasını isteyen bu kadın, bir başkasıyla evlensin, bu kocayı hanımına bıraksın” veya, “Bu kadın, eğer beraber olmaya sâlih ise, kız kardeşinin kocasıyla evlensin ve ona ortak (kuma) olsun, ama boşanmasını istemesin.”

Hadisin sonu şöyle tevil edilmiştir: “Allah Teâlâ hazretleri, bu kadına takdir ettiği nafaka ve saireyi kendisine ulaştıracaktır, tek başına da olsa başkalarıyla da olsa, farketmez.”[108]

ـ4087 ـ8ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ثََثَةٌ جَدُّهُنَّ جَدٌّ وَهَزْلُهُنَّ جَدٌّ: النِّكَاحُ، وَالطََّقُ، والرَّجْعَةُ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

8. (4087)- Yine Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Üç şey vardır ki onların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir: Nikâh, talâk, ric´at.” [Ebu Dâvud, Talâk 9, (2194); Tirmizî, Talâk 9, (1184).][109]

AÇIKLAMA:

Hattâbî der ki: “Ehl-i ilmin kâhir çoğunluğu şu hususta ittifak etmiştir: “Talâka delâlet eden sarih lafız, bâliğ, âkil bir insanın dilinden dökülecek olursa o bundan sorumlu tutulur.” Onun: “Ben şaka yapıyorum”; “laf olsun diye söylemiştim”; “boşamaya niyet etmemiştim” gibi mazeretler ileri sürmesi fayda vermez. Bu hükme, bir kısım âlimler şu âyetten delil getirmişlerdir: “Allah´ın âyetlerini eğlence yerine tutmayın” (Bakara 231). Denir ki: “Eğer bu meselede halka suhûlet gösterilmiş olsaydı, bunlarla ilgili hükümler muattal hale gelirdi. Öyle ki boşayan veya evlenen veya köle âzad eden kimsenin “Ben bu sözümde şaka yapmıştım” demeyeceğinden emin olunamazdı. Bu davranışla da Allah´ın hükmü iptal olurdu. Bu ise caiz değildir. Bu hadiste zikri geçen şeylerden herhangi birini kim telaffuz ederse, hükmü ona terettüp eder. Aksi bir iddiada bulunsa ondan kabul edilmez. Bu üç şeyin zikri ferçle ilgili umurun ehemmiyetini tekid içindir.”

Bazı rivayetlerde şakası olmayan üç şeyin üçüncüsü olarak Itâk zikredilir: “Üç şey vardır onlarda eğlence caiz değildir: talâk, nikah, ıtak… Kim bunları telaffuz ederse vacib oluverirler.”[110]

ـ4088 ـ9ـ وعن عَبْدُالرَّحْمنِ بْنِ عَوْفِ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّهُ طَلَّقَ امْرَأتَهُ فَمَتّعَهَا بِوَلِيدَةٍ[. أخرجه مالك.

9. (4088)- Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)´tan rivayete göre o, “hanımını boşamış, ve onu bir cariye ile nimetlendirmiştir.” [Muvatta, Talâk 45, (2, 573).][111]

AÇIKLAMA:

Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)´ın boşadığı hanım Temâdır adında bir kadındır. Başka rivayetler daha sarih bir ifadeyle, Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)´ın, boşadığı Temâdır´a seksen dinar değerinde siyahî bir cariyeyi bağışladığını belirtir. Böylece, âyette emredilen “Güzellikle salma”nın bir örneğine şahid olmaktayız. Şu halde kadın boşanmış olsa da onun gönlünü, rızasını alıcı bağışlar, ihsanlar yapılması gerekmekte, İslâmî edeb bunu emretmektedir.[112]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/399-400.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/401-402.

[3] Ömer Nasuhî Bilmen merhum, günümüz şartlarında, hakemeyn müessesesinin “eimme-i Mâlikiye hazerâtının akvali vechile” işletilmesinin “aile hayatı namına pek faideli” görmektedir. (Istılâhât-ı Fıkhiye Kâmusu 2. Cilt, S. 368.)

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/402-403.

[5] Açıklamaları ve tarifleri, Ömer Nasuhî Bilmen merhumun Istılâhât-ı Fıkhiye Kâmusu´ndan aldık. Ancak anlaşılır kılmak için bazı tasarruflarda bulunduk.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/403.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/403-404.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/403-404.

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/404.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/404.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405.

[14] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405.

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/405-406.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/406.

[19] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/406.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/407.

[21] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/407.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/407-408.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/409.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/409.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/409-411.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/411.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/412.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/412.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/412-413.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/413.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/413-414.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/415.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/415.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416.

[35] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416.

[36] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416.

[37] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/416.

[38] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/417.

[39] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/417.

[40] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/417-420.

[41] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/420.

[42] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/420.

[43] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/421.

[44] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/421.

[45] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/422.

[46] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/422.

[47] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/423.

[48] Bununla 4049 numarada geçen rivayet kastedilir.

[49] Bununla 4061 numaralı hadîsi kastetmektedir.

[50] Bununla 4045-4046 numaralı hadîs kastedilir.

[51] Usûle aykırı diyoruz, çünkü nesh yetkisi sadece Hz. Peygamber´e aittir. Başka kimse neshe yeltenemez.

[52] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/423-426.

[53] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/427.

[54] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/427.

[55] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/428.

[56] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/428.

[57] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/429.

[58] Kurû´dan maksad “Boşanan kadınlar bizzat kendileri üç kurû´ müddeti beklerler” (Bakara 228) ayetinde geçen kurû´dur. Bu kelime ezdaddandır. Yani zıd manalarda gelen kelimelerdendir. Hem temizlik devresi hem de hayız devresi mânasına gelir.

[59] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/429-431.

[60] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/432.

[61] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/432.

[62] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/433.

[63] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/433.

[64] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/433-434

[65] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/434.

[66] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/434-435.

[67] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/435-436.

[68] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/436.

[69] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/436.

[70] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/437.

[71] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/437-438.

[72] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/438.

[73] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/438-439.

[74] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/439.

[75] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/439.

[76] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/439-441.

[77] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/442.

[78] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/442.

[79] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443.

[80] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443.

[81] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443.

[82] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/443.

[83] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444.

[84] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444.

[85] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444.

[86] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/444.

[87] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/445.

[88] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/445.

[89] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/445-446.

[90] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/446.

[91] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/446-448.

[92] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/448.

[93] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/448-449.

[94] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/449.

[95] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/449-450.

[96] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/450.

[97] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/451-452.

[98] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/452.

[99] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/452.

[100] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/452-454.

[101] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/454.

[102] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/454-455.

[103] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/455-456.

[104] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/456.

[105] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/456.

[106] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/457.

[107] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/457.

[108] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/457-458.

[109] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/458.

[110] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/458.

[111] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/459.

[112] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/459.

Share.

About Author

Leave A Reply