Yalan

0

(Bu bölümde üç fasıl vardır)
BİRİNCİ FASIL
YALANIN VE YALANCININ ZEMMİ
İKİNCİ FASIL
YALANIN MÜBAH OLDUGU YERLER
ÜÇÜNCÜ FASIL
RESULULLAH(s.a.v.) HAKKINDA YALAN

UMUMÎ AÇIKLAMA

Kizb, yalan demektir. Dilimize kizb kelimesi aynen girmiştir. Tekzib şekliyle yalanlama manasında daha çok kullanırız. Dinimiz yalancılığı kötü huyların başında kabul eder ve şiddetle reddeder. Kur´an-ı Kerim´de küfr bazan kizble ifade edilir. Mükezzib yani yalancı, “kâfir” manasındadır.

“Allah adına yalan söyleyen ve hak kendisine geldiği zaman onu yalanlayan kimseden daha zalim kim vardır Kâfirler için cehennemde yer mi yok ” (Zümer 32) ayetinde kizb küfür manasında kullanılmıştır.

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir müslümanın hırsızlık, zina, içki gibi hakkında had cezası gelen en ağır suçları işleyenlerin bile cennete gidebileceğini belirtir, fakat yalanı Müslümana bir türlü yakıştıramaz. Aleyhissalâtu vesselâm´ın ifadelerinden, yalanın sayılan bu günahlardan çok daha çirkin, çok daha alçaltıcı bir cürüm, en bayağı bir ahlaksızlık olduğunu anlamaktayız: “Mü´ minde her huy bulunabilir, yalan ve hıyanet hariç.”

Kizb, sıdkın zıddıdır. Sıdkla ilgili olarak gerekli açıklamaları yaparken, kizbten de bahsedilmiştir. Bu bahisle ilgili mütemmim malumat için oraya bakılsın. [1]

BİRİNCİ FASIL

YALANIN VE YALANCININ ZEMMİ

ـ5202 ـ1ـ عن صفوان بن سلَيْمٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قُلْنَا يَا رَسُولَ اللّهِ: أيَكُونُ الْمُؤْمِنُ جَباناً. قَالَ: نَعَمْ. قُلْنَا: أفَيَكُونُ بَخِيً؟ قَالَ: نَعَمْ. قُلْنَا: أفَيَكُونُ كَذّاباً؟ قَال: َ[. أخرجه مالك .

1. (5202)- Safvan İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah´ın Resulü! dedik, mü´min korkak olur mu ”

“Evet!” buyurdular. “Pekiyi cimri olur mu ” dedik, yine:

“Evet!” buyurdular. Biz yine:

“Pekiyi yalancı olur mu ” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır! buyurdular.” [Muvatta, Kelam 19, (2, 990).][2]

ـ5203 ـ2ـ وعن مالكٍ أنّهُ بلغهُ أن ابن مَسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]َ يَزَالُ الْعَبْدُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرّى الْكَذِبَ فَيُنْكَتُ في قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ حَتّى يَسْوَدَّ قَلْبُهُ فَيُكْتَبُ عِنْدَاللّهِ مِنَ الْكَذَّابِينَ[.»التَّحرِّي« القصد .

2. (5203)- İmam Malik´e ulaştığına göre, İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde “yalancılar” arasına kaydedilir.” [Muvatta, Kelam 18, (2, 990).][3]

AÇIKLAMA:

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada, söylenen her yalanla kalpte bir kararma olduğunu belirtiyor. Bu kara noktalar çoğalınca kalbin tamamı kararıyor. Hadiste yalana niyet ettikçe buyrulmakla, bu halden kaçınmaya teşvik ediliyor. İnsan yalan söyleyince bidayette sıkıntı duyar. Bu sıkıntının sevkiyle tevbe edip, yalancılıktan geri dönebilir. Ama yalana, yalan söyleme hususunda cür´ete devam ettikçe kalp tamamen kararır. Yani, artık yalan söylemek tabii hale gelir, sıkılma, üzülme diye bir şey kalmaz.

Bu hale gelince Allah nezdinde, yalancı olduğuna hükmedilir ve o vasıfla yazılır. Şarihlere göre, bu vasıfla yazılması, mele-i a´la´da yalancı olarak tanınıp, arz ehlinin kalplerine de onun yalancı olduğunun ilhamen atılması, dillere yalancı olarak konması demektir. Tıpkı yeryüzüne kabul ve buğzun da bu şekilde konması gibi. Bu hal, ona alçalma olarak yeterlidir. Deylemî´de gelen merfu bir rivayette: “Yalancı, hep kendini alçaltmaya yalan söyler” buyrulmuştur.[4]

ـ5204 ـ3ـ وعن بهْز بن حكيم عن أبيه عن جدّهِ قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: وَيْلٌ لِلّذِي يُحَدِّثُ بِالْحَدِىثِ لِيَضْحَكَ مِنْهُ الْقَوْمُ، فَيَكْذِبُ. وَيْلٌ لَهُ، وَيْلٌ لَهُ[. أخرجه أبو داود والترمذي .

3. (5204)- Behz İbnu Hakim an ebihi an ceddihi anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söylerler! Yazık ona, yazık ona!” [Ebu Davud, Edeb 88, (4990); Tirmizî, Zühd 10, (2316).][5]

AÇIKLAMA:

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mü´minleri yalandan zecr etmek için, insanları güldürmek için anlatılan sözlerdeki yalana bile şiddetli vaidde bulunmaktadır. Mizah için söylenen yalan böyle şiddetli vaide maruz ise, insanları aldatmak, menfaatler elde etmek veya birkısımlarının hukukunu çiğnemek gibi ciddî meselelerdeki yalanın manevî müeyyidesi çok daha ağır olmalıdır.

Hadisin mefhum-u muhalifinden, yalana yer vermeyen hak sözlerle insanları güldürmenin caiz olduğu manası çıkmaktadır. Rivayetlerde bunun örnekleri var. Resulullah zaman zaman çevresindeki insanlara mizahta bulunmaktan geri kalmamıştır. Ancak mizah ve şakalarında sıdktan ve haktan ayrılmamıştır. Gazalî, meşru olan mizah için, “haktan sapmama, kalp kırmama ve ifrata kaçmama” şartlarını koşar. Bu takdirde mizahımızın mizah-ı Muhammedî olacağına dikkat çeker. Devamla der ki: “Ey muhatabım, eğer bu tarzla sınırlı olarak zaman zaman mizah yapsan sana bir mahzur getirmez. Ancak, insanın, mizahı kendine bir meslek yapıp üstünde devam etmesi ve onda aşırı gitmesi, sonra da Resulullah´ın sünnetine temessük ettiğini söylemesi büyük hatadır. Bu kimse, danslarını seyretmek için zencilerin peşini hiç bırakmayan, sonra da “Resulullah Hz. Aişe´ye onların oyunlarını seyretmesi için izin vermiştir” diyerek sünnete uyduğunu söyleyen kimseye benzer.”[6]

ـ5205 ـ4ـ وعن أسْمَاءَ رَضِيَ اللّهُ عَنْها: ]أنَّ امْرَأةً قَالَتْ: يَا رَسُولَ اللّهِ إنَّ لي ضَرَّةً، فَهَلْ عَليَّ مِنْ جُنَاحٍ إنْ تَشَبَّعْتُ مِنْ زَوْجِي غَيْرَ الّذِي يُعْطِينِي؟ فَقَالَ: الْمُتَشَبِّعُ بِمَا لَمْ يُعْطَ كََبِسِ ثَوبَىْ زُورٍ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .

4. (5205)- Esma (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir kadın gelerek: “Ey Allah´ın Resulü! Benim bir kumam var. Ona karşı (yalan söyleyerek) kocamın vermediği şeyle karnımı doyurmuş göstersem bana bir mahzur getirir mi ” diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:

“Verilmeyenle karnını doyurmuş gösterip övünen, tıpkı, iki alan elbisesini giyen gibidir” cevabını verdi.” [Buhârî, Nikah 106; Müslim, Libas 127, (2130); Ebu Davud, Edeb 91, (4997).][7]

AÇIKLAMA:

Hadis, kadının kumasına karşı bile olsa, yalan tavra girmesini yasaklıyor. Müteşebbi, kendini tok gösteren demektir . Kinaye olarak kullanılmış olması esastır. Bu durumda kendine verilmeyeni verilmiş göstererek veya elinde olmayanı var göstererek başkasına karşı yapmacık, yalan tavır takınan kastedilmiştir. Tabii ki bunun altında tefahur ve övünme yatmaktadır. Aleyhissalâtu vesselâm bu davranışı tasvib etmiyor; iki yalan elbise giyene benzetiyor. Yalan elbise insanı çıplak bırakır, rüsvay eder. Bunu “sahte elbise, eyreti elbise” diye de anlamışlardır. Ancak yalan elbise diye zahire uygun mana verilmesi daha hikmetli gözükmektedir.

Şu da var ki, yalan elbisesi tabirini, yalan sahibinin elbisesi, yani zühd ehlinin elbisesini giyerek kendini zühd ehlindenmiş gibi göstermek suretiyle halka karşı yalan söyleyen, riya yaparak çile çekenlerin elbisesiyle kendini onlardan gösteren şeklinde de manalandıranlar olmuştur. Bazıları da: “Üzerinde tek elbise olduğu halde iki elbise varmış gibi gösteren kastedilmiştir” demiştir. Ezherî: “O kimse, yeninin üzerine bir yen daha diktirerek kendisine bakana iki gömlek giyiyormuş görünen, halbuki aslında tek gömlek giyen kimsedir” der.[8]

ـ5206 ـ5ـ وعن عبداللّهِ بن عامر قال: ]دَعَتْنِي أُمِّي يَوْماً وَرَسُولُ اللّهِ # قَاعِدٌ في بَيْتِنَا. فَقَالَتْ: هَا تَعَالَ أُعْطِيكَ. فقَالَ لَهَا #: مَا أرَدْتِ أنْ تُعْطِيهِ. قَالَتْ: أرَدْتُ أنْ أُعْطِيَهُ تَمْراً. فقَالَ لَهَا: أمَا إنَّكِ لَوْ لَمْ تُعْطِيهِ شَيْئاً كُتِبَتْ عَلَيْكِ كَذْبَة[. أخرجه أبو داود .

5. (5206)- Abdullah İbnu Amir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), evimizde otururken, annem beni çağırdı ve:

“Hele bir gel sana ne vereceğim!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm anneme:

“Çocuğa ne vermek istemiştin ” diye sordu.

“Ona bir hurma vermek istemiştim” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm:

“Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazılacak!” buyurdular.” [Ebu Davud, Edeb 88, (4991).][9]

AÇIKLAMA:

Bu hadisin çocuk terbiyesiyle sıkı alâkası vardır. Yüce mürebbimiz, terbiyede hiçbir surette yalana yer verilmemesini irşad buyurmaktadır. Bilhassa ağlayan çocuklara bazan yapılmayacak veya verilmeyecek şey vaadedilir, yahut da olmayacak şeyle korkutulur. Bunların hepsi neticede “yalan” olmakta birleşir. Resulullah bütün bunların haram olduğunu, çocuk terbiyesinde hiçbir surette yalana yer verilmemesi gerektiğini ifade buyurmaktadır.

Hadis, çocuğa, bu basit durumda bile olsa yalandan zecrederse, ciddi durumlarda yalana yer vermenin nasıl bir haybet ve hasaret olduğunu ifadede beliğ bir örnektir.[10]

ـ5207 ـ6ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَكُونُ في آخِرِ أُمَّتِي أُنَاسٌ دَجَّالُونَ كَذَّابُونَ يُحَدِّثُونَكُمْ بِمَا لَمْ تَسْمَعُوا أنْتُمْ وََ آبَاؤُكُمْ فإيَّاكُمْ وَإيَّاهُمْ. َ يُضِلُّونَكُمْ وََ يَفْتِنُونَكُمْ[. أخرجه مسلم.

6. (5207)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ümmetimin sonunda yalancı deccaller olacak. Onlar, ne sizin ne de atalarınızın hiç işitmediği şeyleri anlatacaklar. Onlardan sakının!” [Müslim, Mukaddime 6, (6).][11]

ـ5208 ـ7ـ وعن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]إنَّ الشَّيْطَانَ لَيَتَمَثَّلُ في صُورةِ الرَّجُلِ فَيأتِي الْقَوْمَ فَيُحَدِّثُهُمْ الْكَذِبَ، فَيَتَفَرَّقُونَ. فَيَقُولُ الْرَّجُلُ مِنْهُمْ: سَمِعْتُ رَجًُ أعْرِفُ وَجْهَهُ وََ أعْرِفُ اسْمَهُ يُحَدِّثُ كَذَا وَكذَا[. أخرجه مسلم .

7. (5208)- İbnu Mes´ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Şeytan insan suretinde temessül eder ve bir cemaate gelerek onlara yalan şeyler söyler. Bir müddet sonra cemaattakiler dağılırlar. Onlardan biri:

“Bir adam dinledim, yüzünü de tanırım ama ismini bilmiyorum. Şöyle şöyle söylemişti” diyerek (onun yalanını bilmeden tekrar eder)” [Müslim, Mukaddime 7. hadisin arkasında).] [12]

İKİNCİ FASIL

YALANIN MÜBAH OLDUGU YERLER

ـ5209 ـ1ـ عن أسماء بنت يزيد رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَا أيُّهَا النّاسُ مَا يَحْمِلُكُمْ عَلى أنْ تَتَابَعُوا عَلى الْكَذِبِ كَتَتابُعِ الْفِرَاشِ في النّارِ؟ الْكَذِبُ كُلُّهُ عَلى ابْنِ آدَمَ حَرَامٌ اَِّ في ثَثِ خِصَالٍ: رَجُلٌ كَذَبَ عَلى امْرَأتِهِ لِيُرْضِيَهَا. وَرَجُلٌ كَذَبَ فِي الْحَرْبِ، فَإنَّ الْحَربَ خَدْعَةٌ، وَرَجُلٌ كَذَبَ بَيْنَ مُسْلِمَيْنِ لِيُصْلِحَ بَيْنَهُمَا[. أخرجه الترمذي.»التّتابُع« التهافت في امر.و»الفراشُ« الطائر الذي يتواقع في ضوء السراج فيحترق .

1. (5209)- Esma Bintu Yezid (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Ey insanlar! Pervanenin ateşe atılması gibi sizi yalanın peşine düşmeye sevkeden şey nedir Halbuki, üç yer hariç yalanın her çeşidi ademoğluna haramdır: Bu üç yere gelince:

1) Erkeğin, rızasını sağlamak için hanımına yalanı,

2) Harpte söylenecek yalan. Çünkü harp bir hileden ibarettir.

3) İki Müslümanın arasında sulhü sağlamak kasdıyla söylenen yalan.” [Tirmizî, Birr 26, (1940).][13]

AÇIKLAMA:

Yalan dinimizde her çeşit kötülük ve şerrin başı ve kaynağı kabul edilerek şiddetle reddedilmiş olmasına rağmen bazı hallerde meşru kabul edilmiştir. Bizzat Resulullah bu halleri tâdad eder. Muhtelif tariklerden gelen rivayetler bu hususlarıbelirtir. Nevevî, Müslim Şerhi´nde şu nakilleri kaydeder: “Bu üç halde yalanın cevazında ihtilaf yoktur. Ancak buralardaki mübah olan yalandan murad nedir Bunda ihtilaf edilmiştir. Bir kısım ulema: “Bu hadisin ıtlakı üzeredir” diyerek, bu üç durumda, maslahat için olmayacak şeyin söylenmesini caiz görür ve “Mazmum olan yalan, zarar getiren yalandır” derler. Bu görüşlerine Hz. İbrahim aleyhisselam´ın ayette gelen şu sözleriyle delil getirirler: “Bunu yapsa yapsa şu büyükleri yapmıştır…” (Enbiya 63), “Ben hastayım (dedi)” (Saffat 89)[14]”

Yine Hz. İbrahim´in Mısır´a vardığı zaman, zevcesi Hz. Sare için “O, kızkardeşimdir” demesi de başka bir örnektir. Bu meyanda zikredilen bir başka Kur´anî örnek, Yusuf aleyhisselam´ın münadisinin sözüdür: “Ey kervan sahipleri sizler hırsızsınız!” (Yusuf 70). Bu misalleri veren alimler derler ki: “Şurası muhakkak ki bir zalim, bir adamı öldürmek istese, o da bir şahsın yanında saklanmış olsa, mezkur şahsa, onun nerede olduğunu bilmediği hususunda yemin etmek vacib olur.”

Diğer bir grup alim -ki Taberî de bunlar arasında yer alır- de şöyle der: “Hayır, hiçbir şeyde yalan caiz olmaz. Bu sadedde mübaha delalet zımnında gelen örneklerde asıl murad olan, tevriye ve meariz´in (kapalı, birkaç manaya gelen kelimelerin) kullanılmasıdır, sarih yalan değildir. Mesela erkeğin hanımına ihsanda bulunacağını, falan kumaştan alacağını vaadetmesi ve bu sırada “Allah takdir ederse” diye niyetlenmesi gibi. Hasılı bu ruhsat, kişinin birkaç manaya muhtemel bir kelam söyleyerek, muhatabın kendi hoşuna giden manada anlamasına imkan tanımayadır. Arayı düzeltmeye çalışıyorsa, birinden diğerine güzel sözler nakleder ve tevriyede bulunur. Savaştaki yalan da böyle. Sözgelimi, düşmanına “imamınız öldü” der, ama bunu derken, geçmişte ölmüş bulunan imamlarını kasteder veya: “Yarın bize imdad, yiyecek.. vs. gelecek” der. Bütün bunlar, mübah olan meariza örnektir ve herbiri de caizdir. Bunlar Hz. İbrahim ve Hz. Yusuf´un kıssalarını ve bu sadedde gelenleri meariza te´vil ettiler.

Kocanın kadına, kadının kocaya yalanı bir sevgi izharıyla, mutlaka olması gerekmeyen bir hususta vaadde bulunmakla ilgilidir. Yoksa kadın veya erkek üzerindeki bir hakkı ortadan kaldıracak ve berikinin veya ötekinin olmayan bir hakkı gasbettirecek bir aldatma, bütün Müslümanların icmaı ile haramdır.”[15]

ـ5210 ـ2ـ وعن أُمُّ كلثُوم بنت عقبة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: لَيْسَ بِالْكَذَّابِ الّذِي يُصْلِحُ بَيْنَ إثْنَيْنِ، فَيَقُولُ خَيْراً أوْ يَنْمِي خَيْراً[. أخرجه الخمسة إ النسائي .

2. (5210)- Ümmü Külsüm Bintu Ukbe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ı işittim, diyordu ki:

“İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir.” [Buhârî, Sulh 2; Müslim, Birr 101, (2605); Ebu Davud, Edeb 58, (4921); Tirmizî, Birr 26, (1939).] [16]

ـ5211 ـ3ـ وعن صفوان بن سليم الزهرى رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَجًُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللّهِ أكْذِبُ امْرَأتِى. فقَالَ #: َ خَيْرَ في الْكَذِبِ. قَالَ: فأعِدُهَا وَأقُولُ لَهَا؟ قَالَ #: َ جُنَاحَ عَلَيْكَ[. أخرجه مالك .

3. (5211)- Safvan İbnu Süleym ez-Zührî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah´ın Resulü! Ben karıma yalan söyleyeyim mi ” demişti. Aleyhissalâtu vesselâm : “Yalanda hayır yoktur!” buyurdular. Adam:

“Vaadde bulunmama, lehinde söylememe ne dersiniz ” diye tekrar sordu: Aleyhissalâtu vesselâm da: “Öyleyse sana bir vebal yok!” buyurdular.” [Muvatta, Kelam 18, (2, 990).][17]

AÇIKLAMA:

Burada Resulullah, yalanla vaadi ayırdediyor, yalanı tecviz etmezken, vaadetmeye ruhsat veriyor. Şarihler, yalanın daha çok geçmişe; vaadin ise geleceğe baktığını ve yerine getirilme imkanının bulunması sebebiyle, tamamen yalan olmadığını belirtirler.[18]

ـ5212 ـ1ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: لَمْ يَكْذِبْ إبْرَاهِيمُ النَّبِيُّ علَيْهِ السَّمُ إَّ ثَثَ كَذَبَاتٍ، ثِنْتَانِ في ذَاتِ اللّهِ؛ قَوْلُهُ إنِّى سَقِيمٌ؛ وَقَولُهُ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هذَا، وَوَاحِدَةٌ في شَأنِ سَارَةَ، فإنَّهُ قَدِمَ أرْضَ جَبَّارٍ وَمَعَهُ سَارَةُ، وَكَانَتْ ذَاتَ حُسْنٍ؛ فقَالَ لَهَا: إنَّ هذَا الْجَبَّارَ إنْ يَعْلَمْ أنَّكِ امْرَأتِي يَغْلِبْنِي عَلَيْكِ، فإنْ سَألَكِ فأخْبِريهِ أنَّكِ أُخْتِي فإنَّكِ أُخْتِي في ا“سَْمِ، وإنِّي َ أعْلَمُ في ا‘رْضِ مُسْلِماً غَيْرِى وَغَيْرَكِ فَلَمَّا دَخَلَ أرْضَهُ رَآهُمَا بَعْضُ أهْلِ الْجَبَّارِ، فأتَاهُ فقَالَ لَهُ: دَخَلَ أرْضَكَ امْرَأةٌ َ يَنْبَغِي أنْ تَكُونَ إَّ لَكَ، فأرْسَلَ إلَيْهَا، فأُتِيَ بِهَا، وَقَامَ إبْرَاهِيمُ الى الصََّةِ. فَلَمَّا أنْ دَخَلَتْ عَلَيْهِ لَمْ يَتَمالَكْ أنْ بَسَطَ يَدَهُ إلَيْهَا فَقُبِضَتْ يَدَهُ قَبْضَةً شَديدةً فقَالَ لَهَا: اِدْعِي اللّهَ أنْ يَطْلِقَ يَدِي وََ أضُرُّكِ فَفَعَلَتْ فَعَادَ، فَقُبِضَتْ يَدُهُ أشَدَّ مِنَ ا‘وَّلِ. فَقَالَ لَهَا مِثْلَ ذلِكَ، فَفَعَلَتْ فَعَادَ، فَقُبِضَتْ يَدُهُ أشَدَّ مِنَ ا‘وَّلَتَيْنِ. فقَالَ لَهَا: اِدْعِي اللّهَ أنْ يُطْلِقَ يَدِي وََ أضُرُّكِ فَفَعَلَتْ وَأُطْلِقَتْ يَدهُ، فَدَعَا الّذِي جَاءَ بِهَا. فَقَالَ لَهُ: إنَّكَ إنَّمَا جِئْتَنِي بِشَيْطَانٍ وَلَمْ تَأتِنِي بِإنْسَانٍ فأخْرِجْهَا مِنْ أرْضِي، وَأعْطَاهَا هَاَجَر، فأقْبَلَتْ تَمْشِي، فَلَمَّا رَآهَا إبْرَاهِيمُ. قَالَ: مَهْيَمْ. قَالَتْ: خَيْراً، كَفَّ اللّهُ تَعالى يَدَ الْجَبّارِ وَأخْدَمَ خَادِماً. قَالَ أبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: فَتِلْكَ أمُّكُمْ يَا بَنِي مَاءِ السّمَاءِ[. أخرجه الخمسة إ النسائي .

»مَهيمٌ« كلمة يقال معناها: ما أمرك وما حالك؟و»اَلْخَادِمُ« يقع على العبد وا‘مة.و»بَنُو ماء السماء« العرب ‘نّهم كانوا يتبعون قطر السماء فينزلون حيث كان .

4. (5212)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“İbrahim aleyhisselam sadece üç yalan söylemiştir: Bunlardan ikisi Allah´ın zatıyla ilgili; biri اِنِّى سقِيمٌ sözüdür; diğeri de بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُ هُمْ هذَا sözüdür.[19] Bir tanesi de zevce-i pakleri Sare Hatun hakkındadır. Hz. İbrahim zalim birinin diyarına (Mısır´a) beraberinde Sare de olduğu halde gelmişti. Sare güzel bir kadındı. Sare´ye: “Bu cebbar herif, bilirse ki sen karımsın, senin için bana galebe çalar. Eğer sana soracak olursa, kızkardeşim olduğunu söyle! Çünkü sen, zaten İslam yönünden kardeşimsin, din kardeşiyiz. Ben yeryüzünde senden ve benden başka bir Müslüman bilmiyorum” dedi.

Bunlar zalim kralın memleketine girince, adamlarından biri bunları gördü. Hemen gidip:

“Senin memleketine öyle güzel bir kadın girdi ki, sizden başkasının olması münasib değildir” dedi. Kral derhal adamlar gönderip, Sare´yi yanına getirtti. Hz. İbrahim namaza durdu. Sare adamın yanına girince, kral (onu ayakta karşıladı, fakat) elini ona uzatamadı. Eli şiddetli şekilde tutuldu. Sare´ye:

“Elimi salması için Allah´a dua et! Sana zarar vermeyeceğim!” dedi. Sare de dediğini yaptı. Ama kral tekrar Sare´ye sataşmak istedi. Eli, öncekinden daha şiddetli tutulup kaldı. Sare´ye aynı şekilde ricada bulundu. O da kabul etti. (Adam normal hale dönünce tekrar) sataşmak istedi. Eli önceki iki seferden daha şiddetli şekilde tutuldu. Sare´ye yine:

“Allah´a dua et, elimi salsın, sana zarar vermeyeceğim!” diye rica etti. Sare dua etti, adamın elleri açıldı. Kral kadını getiren adamı çağırdı ve ona: “Sen bana ihsan değil bir şeytan getirmişsin. Bunu diyarımdan çıkar!” dedi. Sare´ye Hacer´i bağış olarak verdi.

Sare yürüyerek geldi. İbrahim onu görünce:

“Nasılsın, ne haber ” dedi. Sare:

“Hayır var! Allah cebbarın elini tuttu ve (bana) bir hadim verdi!” dedi.”

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) der ki:

“Ey sema suyunun oğulları! Bu kadın (Hacer) sizin annenizdir.” [Buharî, Enbiya 9, Büyû 100, Hibe 36, Nikah 12, İkrah 6; Müslim, Fezail 154, (2371).] Ebu Davud, Talak 16, (2212); Tirmizî, Tefsir, Enbiya, (3165).][20]

AÇIKLAMA:

1- Burada bir peygamber olan Hz. İbrahim´e üç yalan nisbet edildiğini görüyoruz. Bu yalanlardan ikisi Kur´an-ı Kerim´de mezkurdur. Burada, bizzat Aleyhissalâtu vesselâm´ın Hz. İbrahim´e “yalan” nisbet etmiş olması ulema arasında “peygamberler yalan söyler mi ” meselesinin tahliline vesile olmuştur. Hadisi tahlil eden Nevevî hazretleri şu açıklamaları dermeyan eder: “Mazirî der ki: “Peygamberler Allah´tan gelen hükümleri tebliğ hususunda yalandan beridirler. İlahî sıyanete (korunmaya) mazhardırlar. Bu mevzuda yalan büyük olmuş, küçük olmuş, az olmuş, çok olmuş farketmez, hepsine karşı korunma altındadırlar. Ancak tebliğ-i şeriata girmeyen ve sıfattan addedilen meselelerde -söz gelimi dünya işleriyle ilgili adi bir meselede bir kerecik bir yalan gibi- kizbe gelince, bunun peygamberlerden südur etmesinin imkanı veya bundan da ismetleri hususunda selef ve halef nezdinde iki meşhur görüş var:

Kadı İyaz der ki: “Sahih olan şudur: Tebliğe müteallik meselelerde peygamberlerden kizbin vukuu tasavvur bile edilemez. Küçük günahları onlara caiz görelim görmeyelim, keza söylenen yalan az olsun çok olsun farketmez, hüküm budur. Çünkü peygamberlik makamı yalana tenezzül etmekten pek yücedir. Bu meselede en küçük bir yalanın tecvizi, onların sözlerine olan güveni ortadan kaldırır. Resulullah´ın: “Yalanın ikisi Allah´ın zatıyla ilgili, biri de Sare ile ilgili” sözüne gelince, bunun manası şudur: Buradaki sözler, muhatabın anlayışına göre yalandır. Nefsülemirde ise bunlar iki sebeple dinin reddettiği mezmum yalanlar değildir. Biri: Hz. İbrahim bunlarla tevriye yapmıştır. Mesela Sare hakkında: “İslam´da kardeşim” demiştir. Buradaki kardeşlik batında sahihtir. İkincisi: Eğer bu tevriye değil de gerçekten yalan olsaydı, yine de zalimin zulmünü defetme sadedinde caiz olurdu. Nitekim fukaha şu hususta ittifak eder: “Bir zalim, gizlenmiş olan birini öldürmek üzere veya emanet bir malı gasben almak üzere gelse ve bunların yerini sorsa, bilen kimseye onları gizlemek ve bildiğini inkar etmek vacib olur.” Çünkü burada zalimin zulmünü defetmek mevzubahistir. Resulullah, Hz. İbrahim´in yalanlarının mutlak olarak reddedilen mezmun yalana girmediği hususunda dikkat çekmiştir.

Mazirî der ki: “Bazı alimler bu kelimeleri te´vil ederek “yalan” sınıfına girmediklerini göstermeye çalışmıştır. Ancak, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ın ıtlak ettiği bir lafızdan imtinaya kalkmanın bir manası yok.” Ben derim ki: “Onlara “yalan” kelimesinin ıtlakından kaçınmak mümkün olmaz, çünkü bizzat hadiste bu gelmiştir. Onların te´villerine gelince, bu da sahihtir, herhangi bir mani yoktur. Alimler der ki: “Sare hakkındaki yalan da aslında Allah´n zatına aittir. Çünkü o da zalim kâfiri zinadan menetmek için söylenmiştir. Bu husus Müslim dışındaki rivayetlerde açık olarak gelmiştir. Te´vilciler, peygamberimizin, yalanın ikisi Allah´ın zatıyla ilgili biri değil diye ayırıma yer vermesini, “onun da Allah´ın zatıyla ilgili olmasının yanında, Hz. İbrahim´in kendisi için de bir haz ve menfaat bulunmaması sebebiyledir” diye açıklar.

Te´vilciler, Hz. İbrahim´in “Ben hastayım” sözü için de şunu söylemiştir: “Yani “Ben hasta olacağım” demek istemiştir. Çünkü her insan hastalığa maruzdur. Bu sözüyle, müşriklerle birlikte bayramlarına çıkıp, batıl ve küfür merasimlerinde hazır bulunmamak için özür beyan etmiştir. (Ayet-i kerimenin ifadesiyle, bunu yıldızlara baktıktan sonra söylemesi[21] onlar üzerinde ikna edici tesir hasıl etmiş, bize de hastalık bulaşmasın diye, Hz. İbrahim´i koyup kaçmışlardır.) Alimler “Bunu en büyükleri yapmıştır” sözü ile ilgili olarak da şu açıklamayı yapmışlardır: “Hz. İbrahim burada, büyük putun yapmış olmasına, onun konuşmasını şart kıldı ve şöyle söyledi: “Bunu yapsa yapsa şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlardan sorun.” Yani: “Eğer bunlar konuşuyorlarsa büyükleri yapmıştır, konuşmuyorlarsa bir başkası yapmıştır, konuşmadıklarına göre.. öyleyse bu sözde yalan yok” demek isterler. Ama çoğunlukla ulema zahiri esas almak gereğine kaildir.”

2- Ebu Hureyre´nin telaffuz ettiği “sema suyunun oğulları” tabirini birçok alim şöyle izah etmiştir: “Bundan Araplar muraddır, nesebleri saf ve halis olduğu için, saf ve berrak olan sema suyuna benzetmiş olabilir.” Bazıları da: “Araplar çoğunlukla hayvancılıkla geçinir, hayatları meralara ve münbit yerlere bağlı; bu da yağmur suyu ile hasıl olur. Göçebeler yağmur suyunun yeşerttiği yerleri kovalayarak hayatlarını devam ettirdiği için, onlara sema suyunun oğulları demek münasibtir” demiştir. el-Kâdı der ki: “Bana göre en doğrusu: “Bu tabirle kasdedilenlerin ensar olduğunu söylemektir. Çünkü burada, onların ceddi Amir İbnu Haris İbni İmri´l-Kays İbni Sa´lebe İbni Mâzin İbni´l-Eded´e bir nisbet var. O zat Mâu´s-Sema (sema suyu) olarak biliniyordu.”

3- Alimler, hadisten şu hükümlerin çıktığına dikkat çekerler:

Din kardeşine kardeşim denebilir, bu tabirle din kardeşi kastedilebilir.

Zalim hükümdarın ve müşrik kimsenin hediyesi kabul edilebilir.

Halisane ve ızdırar halinde yapılan dua makbuldür.

Musibete uğrayan kimsenin öncelikle namaz kılması menduptur. İbrahimî bir sünnettir.

Hadiste Hz. İbrahim aleyhisselam´ın mucizesi beyan edilmektedir.

Zalimin zulmünden kurtulmak için yalan söylemek caizdir.[22]

Peygamberler Günah İşler Mi

Sadedinde olduğumuz hadiste bazı peygamberlerin günah işlediği mevzubahis oldu. Halbuki peygamberlerle ilgili temel inançlardan biri ismettir. Sadece son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (aleyhissalâtu vesselâm)´nın değil, Hz. Adem´den bu yana gelip geçen bütün peygamberlerin ismet sahibi olduğunu yani günah işlemekten, yalan söylemekten uzak olduklarını, bu hususta İlahî himaye ve muhafazaya mazhar bulunduklarını kabul etmek icabeder. Aksi takdirde getirdikleri şeriata itimad ve güven sarsılır. Bu sebeple peygamberlerin büyük günah işlemeyecekleri hususunda ulema müttefiktir. Küçük günah hususunda ise bazı teferruatı bilmede fayda var. Bu maksadla yeri gelmişken Tecrid-i Sarih mütercimlerinden merhum Kamil Miras´ın kıymetli bir tahlilini aşağıya aynen kaydediyoruz.[23]

Peygamberler Büyük-Küçük Günahlardan Masum Mudurlar

Mevzumuz bizi bu meseleyi de tedkike davet etmiştir, şöyle ki:

1) Enbiyayı kiram gerek kable´nnübüvve (peygamberlikten önce), gerek ba´de´nnübüvve (peygamberlikten sonra), gerek celî (açık) ve gerek hafî (kapalı) küfürden münezzeh ve mutahhardırlar. Bu babda icma vardır.

2) Yine Enbiyayı kiram gerek âmden ve gerek sehven, gerek bilerek ve gerek bilmeyerek, gerek kable´nnübüvve gerek ba´de´nnübüvve, gerek bir maslahata mebnî olsun ve gerek olmasın, hilaf-ı vakı ihbar etmekten ibaret olan kizibden de masundurlar (korunmuşturlar). Yalnız bu ikinci hüküm muhtac-ı tafsildir. Şöyle ki: “Enbiyanın âmden, bilerek ihtiyar-ı kizb etmeyecekleri hakkında icma vardır. Fakat sehven ihtiyar-ı kizb etmekten masuniyetleri cumhur-iulemanın mezhebidir. Bu babda icma yoktur. Sonra, ba´de´nnübüvve kizbden masuniyetleri hakkında da icma vardır. Çünkü bir peygamberin kizbine ihtimal vermek, peygamberin istinadgâhı olan mucize mefhumunun muktezasına münafidir. Bir kısım alimler, bir peygamberin kable´nnübüvve hayatında ne peygamberlik vasfı vardır, ne de ortada mu´cize mefhumunun henüz müteallıkı olabilecek harikulâde bir emir vardır ki, aralarında münafat aranılsın, demişler. Ve bu nokta-i nazarı mebde-i hareket ittihaz ederek peygamberlerin kable´nnübüvve bila-ihtiyar sehven kizbetmesindeki aklî bir imtinâ yoktur, demişlerdir. Üçüncü bir kaydımız ki, bir maslahata müstenid olan ve olmayan kizibden de peygamberlerin ma´suniyyeti idi. Malumdur ki, Sa´di: دروغ مصلحت آميز به از راست فتنه انكيز beytinde, fitne ve fesada badi olan doğrudan, calib-i maslahat yalanın çok daha iyi olduğunu haber veriyor. Bu calib-i maslahat yalan, ümmet hakında mücazdır. Fakat Cenab-ı Hak, peygamberlerini bundan da sıyanet buyurmuştur.

Şimdi enbiyanın kebair ve sagairden masun olup olmadıklarına gelmiş bulunuyoruz. Enbiya-ı kiram, günah-ı kebairin bütün enva ve efradından tamamen ve bi´l-icma´ ma´sundurlar. Bu babta ittifak eden alimler bu ma´suniyetin sehven suduru mefruz olan kebaire de şümulü var mıdır Yoksa âmden irtikab-ı kebaire mi has Seyyid-i Şerif gibi bir kısım ulema, peygamberleri Cenab-ı Hak gerek âmden ve gerek sehven günah-ı kebair işlemekten muhafaza buyurmuştur, ictihadında bulunmuşlardır. Fakat Sahib-i Mevakıf gibi bir kısmı sehven sudurunu caiz görmüşlerdir.

Küçük günahlara gelince:Sagâir iki kısımdır:

1) Sagâir-i müteneffiredir (nefret edilen) ki, onu irtikab edenlere karşı her görenin tab´ında nefret ve istikrah uyandıran sagirelerdir. Gizlice bir lokma ekmek aşırmak; satılan bir şeyi tartarken mesela, bir iki kiraz danesi eksik tartmak gibi masiyetler ki, bunlar ne kadar küçük olsalar da yine bir kasa hırsızlığından daha ziyade mürtekibinin hissetine ve denâet-i tab´ına delalet ettiklerinden, peygamberler gerek âmden ve gerek sehven böyle iğrenç sagâirden de muhafaza buyurulmuşlardır.

2) Müneffir (nefret ettirici) olmayan sagâire gelince, Enbiya-i Kirâm ba´de´lbi´se bunlardan mahfuzdurlar. Teftazani Şerh-i Makasıd´da bu ictihadı iltizam etmiştir. Fakat Şerh-i Akaid´de: Cumhura göre peygamberlerden âmden sagâirin suduru caiz görülmüştür deniliyor. Sonra sehven sagâirin sudurunun cevazında ittifak bulunduğu bildiriliyor.

Celalüddin-i Devvânî, biraz uzamış olan şu izahımızı icmal ederek diyor ki: Selef-i salihine ve ehl-i hadisin muhakkiklerine göre, Enbiya-i Kiram ba´s olunduklarından sonra günah-ı kebairin bütün enva ve efradından gerek âmden ve gerek sehven sıyanet-i İlahiye ile mahfuzdurlar. Yine böyle âmden sagâirden de mahfuzdurlar. Binaenaleyh Enbiya-i Kiram´a kizib, ma´siyet isnadına dair bir rivayet naklolunursa, o rivayet tarik-i ahad ile menkul ise merduddur. Tevatür tarîki ile naklolunmuş bulunuyorsa müevveldir.

Kelam kitaplarından hülasa ettiğimiz bu izahatı arzettikten sonra Kadı İyaz´ın bu mevzua dair Şifa´sındaki çok kıymetli malumatı da bervech-i ati hülasa ediyoruz: Enbiyalar 1) İ´tikadiyyat, 2) Akval, 3) A´mal hususlarında bir mahzur-i şer´ide bulunmaktan masumdurlar:

İ´tikadiyyat: Enbiya-i Kiram´ın, Cenab-ı Hakk´ın zatına, sıfatına, ef´aline vukufu, yakin derecesinde bir ilimdir. Bu babda, Enbiya-i Kiram´da şekk, cehil bulunması bil´icma mümtenidir. İbrahim aleyhisselam “Ya Rabbi! Senden ihya-i emvat mucizesini isteyişim, kemal-i kudretin hakkında kalbimi son derece tatmin içindir” demesi, Cenab-ı Hakk´ın ihya-i emvat hususundaki kudretinden gönlünde bir ukde-i istifham, bir şüphe ve tereddüd bulunduğundan dolayı değildir, belki Cenab-ı Hakk´ın duasına icabet hususunda nezd-i Bari´deki derecesini anlamak içindir. Yakin, kuvvet ve za´fı kabil bir halet-i ruhiyye olduğundan ilmü´lyakin derecesinden aynü´lyakin derecesine yükselmek içindir.

Yine böyle Resul-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) فَإنْ كُنْتَ في شَكٍّ مِمَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ فَاسْئَلِ الّذِىنَ يَقْرَؤُنَ الْكِتَابَ (Yunus 94) ayet-i kerimesi ile vaki olan hitab-ı İlahîde Resul-i Ekrem´in gönlünde hakikaten bir şekk ve tereddüdün mevcud olduğundan dolayı değildir. Belki bu ehl-i şekke böyle söylemesini ta´lim içindir قُلْ يَا مُحَمّد اِنْ كُنْتَ takdirindedir. Nasıl ki قُلْ يَا أيُّهَا النّاسُ اِنْ كُنْتُمْ في شَكٍّ مِنْ دِىنِي “Ey nâs! Tebliğ ettiğim din-i İslam hakkında şek ve tereddüdünüz varsa, de…” ayet-i kerimesinde böyle ta´lim buyrulmuştur. Hülasa: Bu yolda varid olan hitabat-ı ilahiyye(3) hep bu yolda müevveldir

.Şu da ehl-i ilmin icmaı ile sabit bir hakikattir ki: Enbiya-i Kiram´ın cisimleri şeytanın zarar vermesinden masun olduğu gibi kalpleri de vesvese ilka etmesinden mahfuzdur.[24]

______________3) ومنه قوله تعالى خطابا لمحمد )صلى اللّه عليه وسلم( )وَلَوْ شَاءَ اللّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلى الْهُدى فََ تَكْونَنَّ مِنَ الْجَاهِلينَ ( ولنوح عليه السم ) فَ تَسئَلنيِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه عِلْمٌ اِنَّى اَعِظُكَ اِنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلينَ ( ليس ثبات الجهل لهما بل المراد هو الوعظ بعدم التشبه في امور بسمات الجاهلين.

Peygamberlerin Sözlerinin Hatadan Masuniyyeti:

Ya ahkâm-ı diniyyenin tebliğine aid olur ki, zevat-ı enbiya bu babda âmden ve sehv ü nisyan suveriyle hata etmekten bi´l-icma masundur. Yahut da umur-u dünyaya aid olur ki, bu babda da yine âmden veya nisyanen ve hataen ister hal-i rızada, ister hal-i gadabda, iste ciddi, ister mizahi, ister hal-i sıhhatte, ister hal-i marazda olsun peygamberler yine masundurlar. Bu babda da selefin icmaı vardır. Halef, felsefî yollarda dolaşırken ihtilaf etmişlerdir. Bu babda en ziyade meşgul eden şey de yukarıda mükerreren izah edilen Zülyedeyn kıssasıdır. Bu hadisede Zülyedeyn hazretlerinin “Namaz kısaldı mı, yoksa nisyan mı buyurdunuz ” sualine karşı كُلُّ ذَلِكَ لَمْ يَكُنْ “Bunların ikisi de vaki değildir” diye cevap vermişlerdir ki, nisyanın vukuu muhakkak idi. Hatta bu hadisin bazı rivayet tariklerinde Zülyedeyn´in “Bunun ikisinden birisi vaki olmuştur ya Resulullah” sözüyle nisyanın vukuuna teşvik etmiştir. Bu hâdise de günâgûn tevcih ve te´vil edilmiştir. Fakat en basiti bunun bir nisyan değil, sehiv olmasıdır. Buhârî bile bu mevzua dair olan hadisleri (Babü´ssehiv) diye bir ünvan-ı umumi altında toplamamış mı idi (Babu´n-Nisyan) dememişti. Çünkü Sehiv ile nisyan arasında lügavi fark vardır. Nisyan; bir gaflet, bir ruhî afettir. Sehiv ise, bir şuğl-i kalbîdir. Bunun için Resul-i Ekrem namazda sehveder de, namazda nisyan etmez.[25]

Peygamberlerin İşledikleri Hatadan Masuniyyeti:

Bu da peygamberlerden tebliğ muktezası olmayarak varid olan akval-i enbiyaya şamil olur ki, bi´l-icma peygamberlerin fevahiş ve kebairden masun bulunduklarını mükerreren bildirmiştik. Yalnız ihtilaf, peygamberlerden ihtiyarlariyle veyahut muktedir olmayarak measiden masuniyyetlerindedir. Bu da izah edilmiş idi.

Sagâire gelince, selef fukaha ve muhaddislerinden birkısmı bunda bir masuniyyet aramamıştır, belki tecviz etmişlerdir. Bazıları tevakkuf etmişlerdir. Ne lehte ne de aleyhte beyan-ı re´y etmemişlerdir. Selefin muhakkikleri ise peygamberlerin kebairden masun oldukları gibi, sagâirden de masun oldukları içtihadında bulunmuşlardır. Bunlar, peygamberlere mutlak ve bilakayd ü şart ittiba bu suretle tahakkuk eder, demişlerdir ki, bu mevzuun şaheser bir fikir ve içtihadıdır. İmam Ebu Hanife´nin, İmam Malik´in, İmam Şafii´nin rahimehümullah mezhebi budur. Bu mevzu hakkındaki meslek-i muhaddisîn üzerine izahımıza da burada nihayet veriyoruz.” [26]

ÜÇÜNCÜ FASIL

RESULULLAH HAKKINDA YALAN

ـ5213 ـ1ـ عن عَلِيّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: َ تَكْذِبُوا عَلَيّ فإنَّهُ مَنْ كَذَبَ عَليّ يَلِجُ النّارَ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

1. (5213)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer.” [Buhârî, İlm 38; Müslim, Mukaddime 1, (1); Tirmizî, İlm 8, (2662).][27]

AÇIKLAMA:

Hadis, Resulullah´a yalan nisbet etmeyi yasaklamaktadır. Yasağa yalanın her çeşidi dahildir. Bazı cahillerin: “Şeriatının te´yidine yardım ediyoruz” gibi bahanelerle tergib ve terhib hususunda hadis uydurmaya cüretleri, bu hadisin ıtlakı karşısında hiçbir meşruiyet kazanamaz ve Resulullah´ın “ateşe girer” tehdidinin dışında kalamaz. İbnu Hacer der ki: “Resulullah´ın söylemediği bir şeyi O´na söyletmek, Allah´a da yalan nisbet etmeyi gerektirir. Çünkü bu, dinde şer´î bir hüküm koymak demektir; bu hüküm vücub ifade etsin, nedb ifade etsin veya bunların mukabilleri haram ve mekruh olsun farketmez..” İbnu Hacer, sadece sapık mezheplerden Kerramiye´nin tergib ve terhib hususunda -Kur´an ve sünnette gelen meselelerin yerleşmesi için- hadis uydurmayı tecviz edip “Bu davranış şeriatın aleyhine değil, lehine olduğu” gerekçesini de eklediklerini belirtir. Ayrıca, bazılarının sadedinde olduğumuz hadisin bazı tariklerinde yer alan “İnsanları sapıtmak için, hakkımda yalan uyduranlar…” şeklindeki bir ziyadeyi kendilerine delil yapmak istediklerini belirten İbnu Hacer, bu ziyadenin sahih senetle gelmediğini belirtir.

Esasen Resulullah hakkında yalan söylemeyi yasaklayan hadisler mütevatirdir.[28]

ـ5214 ـ2ـ وعن ابنِ الزُّبَيْر رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: ]قُلْتُ ‘بِي مَالِي َ أسْمَعُكَ

تُحَدِّثُ عَنْ رَسُولِ اللّهِ # كَمَا يُحَدِّثُ فَُنٌ وَفَُنٌ؟ فَقَالَ: أمَا إنِّي لَمْ أُفَارِقْهُ مُنْذَ أسْلَمْتُ وَلَكِنِّي سَمِعْتُهُ يَقُولُ: مَنْ كَذَبَ عَليّ مُتَعَمِّداً فَلْيَتَبَوَّأ مَقْعَدَهُ مِنَ النّارِ[. أخرجه البخاري وأبو داود.»التَّبَوُّأْ« اتخاذ المنزل .

2. (5214)- İbnu´z-Zübeyr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Babama dedim ki: “Ben niye senin Resulullah´tan hadis rivayetini işitmiyorum. Halbuki falan ve falandan çokça işitiyorum ” Bana şu cevabı verdi:

“Evet ben, Müslüman olduğum günden beri Aleyhissalâtu vesselâm´ı hiç terketmedim. Hep beraber olduk. Ancak O´nun şöyle söylediğini de işittim:

“Kim bile bile bana yalan nisbet ederse ateşteki yerini hazırlasın.” [Buhârî, İlm 38, Ebu Davud, İlm 4, (3651).][29]

AÇIKLAMA:

Burada, babasından “niye çok rivayet etmiyorsun ” diye soran Abdullah´tır; babası da Hz. Zübeyr (radıyallahu anhümâ). Zübeyr´in “Resulullah´tan ayrılmadım” sözü ekseriyeti ifade eder. Nitekim o Habeşistan´a hicret ederek ayrılmıştır. Keza hicret sırasında Aleyhissalâtu vesselâm´la beraberliği yoktur. Öyleyse “beraberliğimiz fazladır” demek istemiştir. Bu beraberliğin hakkı çok rivayeti gerektirdiği halde, Hz. Zübeyr, Resulullah´ın söylemediği bir şeyi O´na nisbet etme korkusuyla rivayetten kaçınmıştır. Bu davranış sadece Hz. Zübeyr´e has değildir. Hz. Ebu Hureyre, Hz. Aişe veya İbnu Abbas gibi kuvvetli hafızası olanlar Resululah´ın sözüne ilavede bulunmaktan veya bazı eksikliklere yer vermekten korkarak imkân nisbetinde hadis rivayetinden kaçınmışlardır. Bu hususu ileriki ciltlerde genişçe açıklayacağız. Hz. Zübeyr, çok hadis rivayet etmeyişteki sebebin, bu mevzudaki bir telakkiden, belli bir düşünce sisteminden ileri geldiğini, bu rivayetin bir başka veçhinde daha açık beyan etmiştir. Şöyle der: “Oğulcuğum, Resulullah´la aramızda, bildiğin üzere, akrabalık ve manevî bağlar da vardı. Onun halası annemdi. Zevcesi Hz Hatice halamdı. Annesi Amine Bintu Vehb ve büyükannem Hale Bintu Vüheyb, Abdu Menaf İbnu Zühre´nin kızlarıydı. Annen (Esma) yanımdaydı, onun kızkardeşi Aişe de Resulullah´ın yanındaydı. Ne var ki ben Aleyhissalâtu vesselâm´ın: “Bana bile bile yalan nisbet eden, cehennemdeki yerini hazırlasın” dediğini işittim.”

Buhârî´de müteammiden (bile bile) ibaresi mevcut değildir.

Hata yapanın günahkâr olmayacağı icma ile sabit olduğu halde, Zübeyr´in hata yaparım korkusuyla rivayetten kaçınmasını İbnu Hacer şöyle açıklar: “Hata yapan, bi´l-icma, günahkâr sayılmasa da Zübeyr, çok rivayet sebebiyle farkına varmadan hata yapmaktan korkmuştur. Çünkü, hata sebebiyle günahkâr olmasa da, bazan çok yapmaktan dolayı günahkâr olunur. Zira çok yapma hata kaynağıdır. Güvenilir kişi (sika) hatalı rivayette bulunsa, bu da ondan tahammül edilse (öğrenilip alınsa), o bunun hata olduğunu hissetmese, onun nakline güven sebebiyle bu hatalı rivayetle ilelebed amel edilir. Böylece, Şari´in söylemediği bir şeyle amel etmeye sebep olmuş olur. Öyleyse, kim çok rivayetten hataya düşme korkusuna kapıldığı halde çok rivayete yönelirse, onun günaha düşmeyeceğinden emin olunamaz. Bu sebeple Zübeyr ve Ashab´tan daha birçokları çok rivayetten kaçındılar. Sahabeden çok rivayet edenler, titiz davrandıkları hususunda kendilerinden emin olmalarına hamledilir. Yahut da bunların ömrü uzadığı için, bildiklerine ihtiyaç hasıl olunca onlardan sordular. Bunlar da sonuna kadar ketum olmaya muvaffak olamadılar.”

Bu noktada İbnu Hacer, müksirundan olan Enes hazretlerinin de çok rivayet etmekten korkup, rivayetten kaçınanlardan olduğunu, ancak ömrü uzadığı için, birkısım hadisleri ketmetmeye muktedir olamadığını belirtir. Kanaatini te´yiden Ahmed İbnu Hanbel´de gelen bir rivayeti kaydeder: “Attab Mevla Hürmüz demiştir ki: “Enes´in şöyle söylediğini işittim: “Hata etmekten korkmasaydım, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´ ın söylediklerinden sana çok şey rivayet ederdim…” Ahmed İbnu Hanbel bu rivayetle, Hz. Enes´in nazarında sıhhati tahakkuk edenleri rivayet edip, şekke düştüklerini terkettiğine işaret etmiştir. İbnu Hacer de: “Eğer Enes her duyduğunu rivayet etmiş olsaydı, onun merviyyatı, bilineni kat kat aşardı” der.[30]

ـ5215 ـ3ـ وعن الْمُغِيرَة بن شُعْبة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ # إنَّ كَذِباً عَليّ لَيْسَ كَكَذِبٍ عَلى أحَدٍ، فَمَنْ كَذَبَ عَليّ مُتَعَمِّداً فَلْيَتَبَوَّأ مَقْعَدَهُ مِنَ النّارِ[. أخرجه الشيخان والترمذي .

3. (5215)- Muğîre İbnu Şu´be (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasın!” [Buhârî, Cenaiz 34; Müslim, Mukaddime 4, (4); Tirmizî, İlm 9, (2664).][31]

AÇIKLAMA:

1- 5209 numaralı hadiste belirtilen üç durum dışında kizb, dinimizde şiddetle yasaklanmış olmakla birlikte, Resulullah hakkındaki yalanın daha büyük bir cinayet ve günah olacağına bu hadiste ayrıca dikkat çekilmektedir. Bu hadis başkası hakkında yalan söylemeyi tecviz etmiş değildir. Bilakis, başkası hakkında yalanın haram olduğu çeşitli naslarla tesbit ve takrir edilen bir husustur. Öyleyse burada, yalanların günah itibariyle bir olmadığı, Aleyhissalâtu vesselâm hakkındaki yalanın çok daha ağır cezayı getireceği, kişinin ateşteki yerini kendi eliyle hazırlayacağı ifade edilmiştir.

Şarihler emir sigasıyla olan “hazırlasın!” ifadesinin haber şeklinde yani, “hazırlayacaktır, hazırlamıştır” manasında da anlaşılmasının doğru olacağına dikkat çekerler.

2- Şarihler Resulullah hakkındaki yalanın farklılığını izahta iki nokta-i nazar zikrederler.

a) Alimlerden bir kısmına göre, Resulullah´a bile bile yalan nisbet eden kimse tekfir edilir. Ebu Muhammed el-Cüveynî bu görüştedir. Ancak oğlu İmamu´l-Harameyn ve arkadan gelenler bu görüşü zayıf bulmuşlardır. İbnu´l-Münir de Ebu Muhammed el-Cüveyni´nin görüşüne meyletmiş, “Resulullah hakkında yalan söyleyen, bu haramı helal addetme haline düçardır veya helal addettiğine hamledilir, haramı helal addetmek küfürdür, küfre hamletmek de küfürdür” açıklamasını getirmiştir. Bu görüş de su götürür bulunmuştur. Bu sebeple cumhur, Resulullah´a yalan nisbet etmenin helal olduğuna itikad ederse tekfir edileceğine, aksi takdirde tekfir edilemeyeceğine hükmetmiştir.

b) İkinci açıklamaya göre: Aleyhissalâtu vesselâm hakkında yalan, büyük günahtır, diğerleri hakkındaki yalan ise küçük günahtır. Böylece iki yalan arasındaki fark ortaya çıkar. Bu suretle anlaşılır ki, başkaları hakkında söylenen yalan ile Resulullah hakkında söylenen yalanın “haram” olmakta birleşmeleri bunlara terettüp edecek cezanın da eşit ve bir olmasını, cehennemdeki yerlerinin ve o yerde kalış müddetlerinin bir ve eşit olmasını gerektirmez. Gerçi Resulullah´ın “hazırlasın!” ifadesinin zahiri cehennemde kalıştaki müddetin uzunluğunu ifade eder. Çünkü ifadeye göre, kişi kendine bir başka yer hazırlamamış olduğu için cehennemden çıkamayacaktır. Ne var ki, Kur´an ve hadiste gelen kat´î deliller, cehennemde ebedî kalışın kâfirlere mahsus olduğunu ifade etmektedir.

3- Bu hadis, pek çok tarikten gelen mütevatir hadislerden biridir. Bazıları tevatür için koşulan şartları, kamil manada bu hadisin taşıdığını bile söylemiştir. Ancak İbnu Hacer bu ifadeyi ifratkâr ve isabetsiz bulur. مَنْ بَنَى للّهِ مَسْجِداً keza المَسْحُ عَلى الْخُفَّيْنِ keza رَفْعُ الْيَدَيْنِ keza الشَّفَاعَةُ keza الْحَوْضُ keza رُؤْيَةُ للّهِ keza اَ‘ئِمَّةُ مِنْ قُرَيْش gibi nice hadislerin tevatür şartlarını taşıdığını gösterir. Bu hadisi rivayet eden sahabelerin sayısı hususunda muhtelif tahkikler yapılmıştır. Nevevî´nin nakline göre hadisi iki yüz sahabe rivayet etmiştir. Doğruyu Allah bilir.[32]

ـ5216 ـ4ـ وعن مُجَاهد قال: ]جَاءَ بُشَيْرٌ الْعَدَوِيُّ الى ابنِ عَبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْهما فَجَعَلَ يُحَدِّثُ وَيَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #، وَجَعَلَ ابْنُ عَبّاسٍ َ يَأذُنُ لِحَدِيثِهِ وََ يَنْظُرُ إلَيْهِ. فَقَالَ لَهُ بُشَيْرٌ: مَالِي أرَاكَ َ تَسْمَعُ لِحَدِيثِي، أُحَدِّثُكَ عَنْ رَسُولِ اللّهِ # وََ تَسْمَعُ. فقَالَ ابْنُ عَبّاسٍ: إنَّا كُنَّا مَرَّةً إذَا سَمِعْنَا رَجًُ يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ # اِبْتَدَرَتْهُ أبْصَارُنَا وَأصْغَيْنَا إلَيْهِ بِأسْمَاعِنَا. فَلَمَّا رَكِبَ النّاسُ الصَّعْبَةَ وَالذَّلُولَ لَمْ نَأخُذْ مِنَ النّاسِ إَّ مَا نَعْرِفُ[. أخرجه مسلم.»َ يَأذَنُ« أي يستمع.و»الصَّعْبَةُ وَالذَّلُولُ« شدائد ا‘مور وضدها، والمراد ترك المباة با‘مور وا“حتراز في القول والفعل .

4. (5216)- Mücahid merhum anlatıyor: “Büşeyr el-Adevî, Hz. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)´ya gelip:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki…” diyerek birşeyler anlatmaya kalktı. Ancak İbnu Abbas onu konuşmaya bırakmadı ve kendisine iltifat etmedi. Büşeyr:

“Sözlerimi niye dinlemiyorsunuz Ben size Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)´dan anlatıyorum, hiç tınmıyorsunuz, niçin ” diye sordu. İbnu Abbas ona şu cevabı verdi:

“Biz vaktiyle, bir kimsenin “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki” dediğini işitince, gözlerimizi ona çevirip kulaklarımızı da dinlemek üzere uzatıyorduk. Ne zaman ki, insanlar hadis rivayetinde laubalileştiler, biz de onlardan ancak bildiklerimizi almaya başladık.” [Müslim, Mukaddime 7, (7).][33]

AÇIKLAMA:

Bu hadis, Resulullah´tan hadis rivayeti hususunda, daha Ashab devrinde titizliğin başladığını gösteren rivayetlerden biridir. Daha nice emsali gibi bu da, hadis rivayetinin ta bidayette disiplin, kontrol ve itina ile yapıldığını, muhaddisleri bu hassasiyete bilhassa menfi faaliyetlerin sevkettiğini gösterir. Bir kısım alimler, fitne ile ifade edilen menfi faaliyetlerden maksadın Hz. Osman´ın şehadeti olduğunu belirtir. Şu halde hadiste titizlik ve sened arama işini bu tarihe kadar indirmek mümkündür.

Bu hususun bilinmesi, hadisin üçüncü asra kadar rastgele rivayet edilip, o asırda bir folklör derlemesi tarzında toplanıp yazıldığını söyleyen Batılı müsteşriklerle, bu iddialara kapılan yerli cühelanın ne derece esassız iddialara dayandıklarını anlamak için ehemmiyet taşır. [34]

——————————————————————————–

[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/546.

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/547.

[3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/547.

[4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/547-548.

[5] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/548.

[6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/548-549.

[7] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/549.

[8] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/549-550

[9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/550.

[10] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/550.

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/551.

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/551.

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/552.

[14]

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/552-553.

[16] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/554.

[17] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/554.

[18] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/554.

[19] Bunlar 5209 numaralı hadisin Açıklama kısmında kaydedildi.

[20] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/6-7.

[21] Hz. İbrahim´in kavmi,yıldız falına yer verirdi. Yıldızlara bakmakla onların tarzına yer verip, ikna olmalarını sağlamıştır.

[22] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/7-9.

[23] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/9.

[24] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/9-11.

[25] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/12.

[26] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/12.

[27] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/13.

[28] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/13.

[29] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/14.

[30] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/14-15.

[31] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/15-16.

[32] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/16-17.

[33] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/17-18.

[34] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/18.

Share.

About Author

Leave A Reply