Önsöz ve Kavramlar

0

Yayıncıdan

İslâm dünyasının son iki asırdır, Batılılaşma/Modernleşme şeklinde nitelenen bir çerçeve içerisinde gerek amme hukuku, gerek -ahval-i şahsiyye de denilen- aile hukuku, gerekse ceza hukuku itibariyle Batılı normları esas almaya başlamasıyla yeni bir süreç içerisine girmiş olduğu bilinmektedir. Nitekim ülkemizde Tanzimat ve Islahat hareketleriyle başlatılan İslâm Fıkhı´nı tarihe gömme faaliyetlerinin, Osmanlı´nın yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti´nin kurulmasıyla birlikte kazandığı ivmenin ve Cumhuriyet rejimi kadrolarının laiklik adı altında bu hukuku tasfiye çaba­larının sözü edilen bu sürecin bir parçası olduğu muhakkaktır.

Bu sürecin, İslâm dünyasının her tarafında icra-yı faaliyet gösteren tahakküm isteklerine sahne olması ve Şeriat ile idare edildikleri söylenen bazı ülkeler dışarıda tutulmak istense de gerçekte hemen hemen hiçbir istisnasının olmaması, İslâm dünyasının içinde bulunduğu korkunç du­rumun mühim bir göstergesi olarak telakki edilmelidir. İslâm dünyasının XVII. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı imparatorluğunun şahsında ardı-arkası kesilmeyen siyasî mağlubiyetlere duçar olup siyasî ikti­darsızlığın ardından gelen dağılma ve çözülmelerle acz içerisine düşmesi, hiç kuşkusuz, her halükârda bir devlete ihtiyaç duyan İslâm hukuku´nun önemli ölçüde hayat´tan çekilmesi anlamına geliyordu. Bu yüzden İslâm âlimlerinin özellikle bu yüzyılda Ümmet´i bir devlet kurulması´ yönünde uyarmaya başlamaları ve eserlerinde âdeta devletsiz bir İslâm´ın olamayacağı konusunda sürekli müslüman ´ halkları bilinçlendirmeye çalışmaları bu açıdan pek anlamlıdır.

Ne var ki İslâm dünyasının her tarafında bir bir boy atan ulus-devlet1 lerin ve bu devletlerin ihanet ve dalâlet içerisindeki kadrolarının Batılılaşma yönündeki aldatıcı cazibenin de. tesiriyle halklarını geçmişlerinden, dinlerinden, dillerinden, hatta -dillerinden düşürmedikleri milliyetçi-muhafazakâr sloganlara rağmen- örf ve adetlerinden ayırmaları, ayırmaya çalışmaları ve ulema´nın da taleplerinden yüzçevirmeleri sonucunda İslâm hukuku büyük ölçüde meriyetten kalkmış ve tüm canlılığı da zayıflamış oldu. Müslüman halklar fıkhî meselelerini münferiden çevrelerindeki âlimlerden öğrenmeye Çalıştılarsa da bu bir fıkıh sisteminin canlılığının devamı bakımından yeterli olmadı/olamazdı da. Nitekim medreselerde öğretilen fıkıh, yaşanan hayatın fıkhı, yani bugünün fıkhı olarak değil, önceki mezhep ictihadlarının bir talimi olmak itibariyle tedris edildi.

Asırlardır insanların adalet içerisinde birbirleriyle münasebetlerini dü­zenleyen İslâm fıkhının yerine ikame edilen Batı hukukunun, bu insan­ların ihtiyaçlarını karşılayamaması, bir başka deyişle elbisenin bedene, dar gelmesi, sonuçta İslâm dünyasındaki İslâm´a dönüş hareketlerinin yeniden hız kazanması ve ümmetin vicdanını temsil eden ulema´nın İslâm´ın evrensel değerlerini ve bu değerlerin meydana çıkardığı hukuku asrın idrakine sunmak yolundaki gayretlerini ortaya koymaları sonucunu doğurdu.

Artık yazılan eserler geçmişte olduğu gibi ilim ehline ve ilim ehlinin öğrenilmesi bir hayli ihtisas isteyen diliyle değil, aksine açık, anlaşılır, sade ve kapsayıcı bir şekilde, dolayısıyla halka hitab eder bir tarzda yazılmaya başlandı ve bu hususta da oldukça başarı gösterildi. Üstelik İslâm âlimleri sadece kendi mezhepleriyle ilgili olarak değil, İslâm dün­yasının hak mezheplerinin görüşlerini de derleyen, en azından dikkate alan eserler vücuda getirdiler. Batı hukuku, dolayısıyla beşerî hukuk karşısında İslâm´ın ilâhî, evrensel ve üstün hukukunu gözler önüne ser­meye çalışan bu kıymetli çalışmalar, bir bakıma her mezhebin kendi fıkhı üzerinde de mesai harcanmasını gerekli kılıyordu ve bu nedenle de Şafii, Hanefî, Mâliki ve Hanbelî mezhepleriyle ilgili hem usûl´e, hem de furûat´a dair birçok eser yazılmış oldu.

İşte elinizdeki eser -Şafii mezhebinin görüşlerini ve fıkhını ortaya koymak itibariyle- kıymetli üç Şafii âlimi tarafından kaleme alınarak hazırlanmıştır. Dili gayet açık ve sade olup, ele aldığı konular ise çok geniş bir sahayı ihata etmektedir.

Türkiye´nin her bölgesinde ama daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşamakta olan müslümanlarm hemen hemen ta­mamının Şafii mezhebinden olduğu ve fakat buna rağmen küçük ebat­larda ve temel ihtiyaçlar gözönüne alınarak yazılmış bulunan birkaç ilmi-haJ dışında Şafii mezhebine dair mufassal ve ilmî mahiyette Türkçe başvuru kaynağı bulunmadığı düşünülecek olursa, elinizdeki eserin ne denli büyük bir ihtiyacı karşılayacağı takdir edilecektir.

Bu kıymetli eserin dilinin kolay, ele aldığı konuların geniş, usAûbunun ise ilmî olması yanında, Türkçe´de tek olması onun kıymetini artırmaktadır.

Eserin dili kolaydır; zira eserin aslında ibareler sade bir dille yazılmış ve herkesin anlayabileceği şekilde hem ıstılahlar, hem de meseleler izah edilmiştir. Yine Feraiz ilmi´nin ne denli karmaşık ve zor bahisler ihtiva ettiği erbabınca bilinmektedir. Ancak bu eserin Feraiz ümi´ne taalluk eden meselelerinde tablolar ve cetveller kullanılmak suretiyle, bahislerin kolayca anlaşılması sağlanarak, oldukça detay ve rakam içeren hususların izlenmesi böylece kolaylaştırılmıştır. Tercüme´de de dilin, eserin aslına uygun bir şekilde sade ve anlaşılır olmasına gayret gösterilmiş ve fakat ıstılahlar bozulmayarak izahların fuzulî hale gelmesine mâni olunmuştur.

Eserin ele aldığı konular geniştir; zira günümüze mahsus meseleler de dahil olmak üzere İslâm fıkhının bütün bahisleri eser içerisinde tek tek ele alınmış ve gerekli detayların hepsi verilmiştir. (Eserin aslı ilk baskılarında sekiz cilt olarak neşredilmiş ve fakat son baskısında üç kalın cilt olarak yayınlanmıştır. Biz ise normal kalınlıklarda ve dört cilt olarak yayınlamış bulunuyoruz.)

Eserin üslûbu ilmîdir; zira eser, Şafii mezhebinin otorite haline gelmiş bütün klasik kaynaklarına bağlı olarak hazırlandığı gibi, ayrıca hem bu kaynakların, hem de metinde geçen tüm ayet ve hadîslerin mehazları da tek tek gösterilmiştir. Eser okunduğunda da görüleceği gibi, her mesele üzerinde sadece Şafii mezhebinin görüşleri verilmekle yetinilmemiş, verilen görüşlerin delilleri ve mehazları da açıkça belirtilmiştir. Böylece okuyucu eserde, meseleler hakkında Şafii mezhebinin sadece görüşünü değil, görüşlerinin delillerini, delillerinin de mehazlarını görmek imkânını bulacaktır.

Eserde Kur´an-ı Kerim´den getirilen delillerin sûre isimleri ve ayet numaraları, mesalâ (Bakara/15) şeklinde verilmiş ve içeriden blok yapılmak suretiyle metin içerisinde kolayca görülmesi sağlanmıştır.

Hadîslere gelince, her hadîsin (ve duaların) başına Arapçaları ko­nulmuş, mehazları ise aslında olduğu gibi metinde değil, dipnotta ve­rilmiştir. Okuyuculardan mehazları kontrol etmek isteyenlerin, mezkur hadîs kitaplarının tahkikli baskılarına başvurmaları ve Ahmed b. Hanbel´in Müsned´i gibi cilt ve sayfa numaralan verilenleri hariç, kitapların ya cilt ve hadîs numaralarına ya da sadece hadîs numaralarına müracaat etmeleri gerekmektedir. Buharî´nin Sah/M ile ilgili olarak da sadece hadîs numaralarının verildiği unutulmamalıdır. Çünkü bu eserin müelliflerinden Mustafa Deyb´ul-Buğa´nın kendi tahkikli neşri olan baskı kullanılmıştır. (Bu baskıda Sahihin kitablan, babları ve hadîsleri tek tek numaralandırılmıştır.)

Eserin tercümesinde hadîslerin ravileri gerektiği yerlerde metinde, ge­rektiği yerlerde de dipnotlarda verilmiş ve muhaddislerin hadîs ile ilgili değerlendirmeleri eserin aslına uygun olarak dipnotlarda belirtilmiştir.

Her cilt için mufassal bir İçindekiler tablosuyla birlikte ayrıca geniş bir şahıs, yer, konu ve kavram indeksi her cildin sonuna eklenmiş ve böylece okuyucunun İçindekiler tablosundan hareketle bulamayacağı şahıs ve kavramları geniş ve alfabetik bir indeks tablosunda bulabilmesi amaçlanmıştır.

Eserin sadece Şafii mezhebinden olanlar için değil, diğer mezhep mensupları için de kıymetli bir başvuru kaynağı olarak kullanılabileceği unutulmamalıdır. Nitekim eserde zaman zaman diğer mezheplerin görüşlerine de yer verilmiş ve gerektiği takdirde bazı fikirlerin değerlendirmesi de yapılmıştır.

Netice itibariyle böyle bir eseri, hem ilim adamlarımızın, hem de halkımızın istifadesine sunmaktan dolayı Arslan Yayınlan olarak bahti­yarız. Eserin neşrinde her türlü titizliği göstermemize rağmen bazı hata­larımız elbette olabilir. Bu türden hatalara muttali olan okuyucularımızın bizleri uyarmalarını istirham ederiz.

islâm fıkhının ortaya konulması konusunda her türlü gayreti gösteren âlimlerimize minnettarlığımızı belirtir, İslâm fıkhının öğrenilmesi ve tatbikatı konusunda hassasiyet gösteren tüm müslümanlara Allah´ın rıza ve yardımını dileriz.

Gayret bizden, Tevfîk Allah´tan![1]

Önsöz

Âlemlerin rabbi olan ve ´Her fırkadan bir taife toplansa da dinde fıkıh tahsil etseler ve (kavimlerine) döndükleri zaman onları uyarsalar, ola ki sakınırlar´ (Tevbe/122) buyuran Allah´a hamd u senalar olsun. ´Allah hangi kuluna hayrı murad ederse, onu dinde fakih kılar´ buyuran Rasûl-ü Ekrem efendimiz Hz. Muhammed´e ve bu dini yaymak için onun tüm delillerini ve apaçık burhanlarını canlan pahasına olsa dahi elde etmeye gayret gösteren âline ve ashabına salât u selâm olsun!

Kesinlikle bilinmelidir ki insanoğlunun en güzel, en hayırlı meşguli­yeti Ahkâm´öan helâlleri ve haramları, amellerden doğru olanı ve olma­yanı, fasid olanı ve olmayanı bilip tanımasıdır. Bunu tesbit etmek de Fıkıh İlmi´nin sahasına girmektedir. Bu bakımdan Fıkıh İlmi´ni elde et­meye çalışmanın her anı ibadetle meşgul olmak demektir. Bu esastan ha­reketle binlerce Fıkıh kitabı yazan selef ve halef âlimlerini saygıyla ve hayırla yâdetmek her müslümanın üzerine düşen bir vecibedir. Çünkü onların yazdıkları bu eserler, dünyada bir yer kapmak, mal ve mevki elde etmek için değildi. Onlar dinde doldurulması gereken bir boşluğu doldurmaya çalışıyorlardı, yerine getirilmesi zaruri ve zorunlu olanı yapmaya gayret sarfediyorlardı. Meselenin zahirine yüzeysel olarak bakıp da gerekli olmadığını zannettiğin hususları tekrar ve fakat derin bir bakışla, ince bir sezişle yeniden ele aldığında bu faaliyetlerin ne kadar mühim ve yerinde olduğu sonucuna ulaşmakta zorlanmazsın. Cildler halinde telif edilen nice eserler vardır ki kaba bir mülâhazayla ele alındığında gereksizmiş gibi görünür. Ancak İslâm dininin cihanşümul karakterini gözönünde bulunduracak olursan, bu sefer verdiğin hükmün değişeceğini görürsün. Bazen uzun yazmaya ihtiyaç olduğu gibi, bazen de kısa yazmaya ihtiyaç olduğu erbab-ı ilm´in meçhulü değildir. Nitekim kimi müellifler sadece ana meseleleri uzun yazılmış kaynaklardan aktarmalar yapar ve temel kaidelerden çıkarılan fer´î meselelere kitabında yer vermez; kimi müellifler de aksini yaparak telif ettiği eserde fer´î meselelere yer vermeye özen gösterir.

Uzun yıllardan beridir ana kaynaklardan hareketle Şafii mezhebinin fıkhını delillerine dayandırmak suretiyle yazmak azmindeydim. Fakat her teşebbüsümde bir mâni çıkarak bu niyetimi gerçekleştirmemi engelledi. Nitekim ´Herşeyin bir manii ve fakat ilmin birçok mânileri vardır´ denilmiştir. Bu arada Şam´da üç âlim tarafından sekiz cüz olarak telif .ve tasnif edilmiş bulunan cI-Fikh´uî-Menhecî aîâ Mezheb´İl-İmam el-Şafii adlı bir eser elime geçti. Dikkatimi çeken bu eseri alıp okuduğumda, eserin benim yazmayı arzu ettiğim ve hatta bir kısmını yazdığım eserin maksat ve muhtevasıyla önemli derecede uygunluk arzettiğini müşahede ettim. Bunun üzerine birtakım istişare ve istiharelerden sonra bu eseri tercüme edip yayınlamaya karar verdim.

Sözkonusu eserin müellifleri sayın Dr. Mustafa el-Hîn, sayın Dr. Mustafa Deybu´1-Buğa ve sayın ilim adamı Ali el-Şürbecî´ye en derin saygılarımı ve sevgilerimi takdimle birlikte kendilerinden terceme-i halle­rini ısrarla istememe rağmen, bir türlü elime geçmediği için sadece isim­lerini vermekle iktifa edebildim. Şayet terceme-i halleri elime geçerse diğer baskılarda bu eksikliği gidereceğim inşaallah.

Elinizdeki kitap -gerek tertib bakımından, gerekse kolay ve anlaşılır . üslûbu bakımından- sahasında yazılmış birçok esere nisbeten fevkalade bir faikiyet göstermektedir. Nitekim bu eserde meselelere kolayca vakıf olunabilmesi için ibarelerin anlaşılır ve sade olmasına özen gösterilmiş ve çetrefilli birçok mesele bu tarzla kolay anlaşılır kılınmaya çalışılmıştır, Oysa klasik eserlerin çoğunda âdeta meselelerin kolay anlaşılmaması isteniyormuşcasına ibareler umumiyetle muğlak ve mübhem bir tarzda yazılmıştır. Oysa bu muğlak ve mübhem ibarelerin çözülmesi için bir hayli gayret ve zaman sarfedilmesi gerektiğini bu sahanın mütehassısları gayet iyi bilirler. Gerçekten de bu klasik eserlerin ibarelerinin tahlilleri ve terkiblerinin anlaşılır hale getirilmesi hayli vakit alan işlerdendir. İşte eli­nizdeki kitap sayesinde bu türden zorlukların çoğu halledilmiş bulunu­yor.

Elinizdeki eserin esasını teşkil eden hadîs-i şerifler hakkındaki kapalı bir hususun izah edilmesi gerekir. Mesela eserde ´Filan hükmün esasını teşkil eden hadîs Buharı ve Müslim tarafından; onlar da filan kişiden, o da falan şahıstan, o da Hz. Peygamber´den rivayet etmiştir´ şeklinde ifadeler geçmektedir. Bu tür ifadeleri okuyan bir kimse pekâlâ ´Demek ki İmam Şafii bu hadîsi Buharı ve Müslim´den rivayet etmiş´ zehabına kapılabilir. Oysa İmam Şafii Hicretin 150. yılında doğmuş ve yine Hicretin 204. yılında vefat etmiştir. İmam Buharî ile İmam Müslim ise -ve adı geçen muhaddislerin çoğu- İmam Şafii´den sonra dünyaya gelmişlerdir. Esasında onların çoğu bu hadîsleri İmam Şafii´den rivayet etmişlerdir. Hatta İmam Mâlik ve onun çağdaşlarından bazılarını istisna edecek olursak, diğerlerinin çoğu aynı zamanda Şafii mezhebindendirler. (İmam Buharî´nİn Şafii mezhebinden olup olmadığında ihtilaf vardır). Fakat İmam Şafii´nin dayandığı hadîsleri Buharî ile Müslim´den almadığı muhakkaktır.

Önsöz

´Kureyş´in âlimi yeryüzünü İlimle dolduracaktır´ hadîsine mazhar olan İmam Şafii´nin kendi döneminde payesine yetişmiş kimsenin olmadığında şek ve şüphe yoktur. İmam Şafii Hicaz´ın ilmini elde ettikten sonra Medine´ye hocası İmam Mâlik´e kendisinden Medine´nin ictihadlarıni almak için gitmiş, Medine ekolünün görüşlerini öğrendikten sonra da Irak´a gidip İmam Muhammed eş-Şeybanî´den Küfe ekolünün ilmini almıştır. İkinci kez Irak´a gittiğinde ise Irak´ın genç muhaddisi Ahmed b. Hanbel´e misafir olmuş, hem ondan ilim almış hem de ona ilim öğretmiştir. Böylece Mısır dışında İslâm âleminin ilmî istinbatlarının tümüne vakıf olmuştu. Eksiklerini tamamlamak için daha sonra Mısır´a giderek oradaki ilim erbabıyla görüşmüş, kendileriyle ilim alışverişinde bulunmuş ve sonunda ictihadları mutlak menziline terakki etmişti.

Mısır´da bulunan âlimlerin çoğu eski mezheblerini bırakarak İmam Şafii´nin peşinden gitmişler ve hatta hocası İmam Mâlik´in ictihadları Mısır´da ve Afrika´nın birçok merkezinde neredeyse tamamen silinip gitmişti. Çünkü Mâliki mezhebinin birçok âlimi Şafii mezhebine geçmişlerdi.

İşte elinizde tuttuğunuz eser, bu büyük imamın ictihadlarının delille­rini, mezhebinin esaslarım çok güzel bir tarzda siz okuyuculara sunmak­tadır. Âlemlerin rabbi Allah´a hamd u sena; Hz. Peygamber´e, âl ve as­habına salât u selâm olsun!

Ali Arslan/İstanbul

21 Cemaziyülevvel 1414 H. 6 Kasım 1993 M.

İMAM ŞAFİİ´NİN HAYATI

İmam Şafii´nin doğduğu yerin tayininde ihtilaf edilmiştir ve bu ko­nuda birkaç görüş vardır.

1. Şam´ın Filistin bölgesindeki Gazze

2. Filistin´in Askalan şehri

3. Yemen

4. Mekke

Tabakat yazarlarının çoğu İmam Şafii´nin Gazze´de doğduğu görü­şünde ısrar etmektedirler. Rivayetler ise Hicretin 150. yılında doğduğunda ittifak etmektedirler ki bilindiği üzere İmam Ebu Hanife bu yılda vefat etmiştir.

İmam Şafii´nin nesebi ile ilgili olarak tabakat âlimlerinin çoğunluğu, onun Benû Muttalib soyundan geldiğini söylemektedirler. Nesebi, Muhammed b. İdris b. Abbas b. Osman b. Şafii b. Saib b. Ubeyd b. Abduyezid b. Haşim b. Muttalib b. Abd´ul-Menaf şeklindedir.

Görüldüğü gibi İmam Şafii´nin nesebi Hz. Peygamber´le Abd´ul-Menafta birleşmektedir. İmam Şafii´nin dedesi Muttalib Abd´ul-Menafın dört oğlundan (Muttalib, Haşim, Abduşşems ve Nevfel) biridir. Haşim Rasûlullah´in, Abduşşems Emevîlerin, Muttalib İmam Şafii´nin, Nevfel de Cübeyr b. Mut´irn´in dedesidir.

İmam Şafii´nin dedesi Muttalib´in kardeşi Haşim´in oğlu Şeybe´yi Medine´den dayılarının yanından Mekke´ye getirdiğinde, Şeybe´nin üs-tübaşı perişan olduğundan ötürü her sorana kölesi olduğunu söylemiş ve bu nedenle Şeybe´ye Muttalib´in kölesi mânâsına gelen Abduimuttalib adı verilmiştir.

İmam Şafii´nin nesebi neseblerin en şereflisidir. Bidayetinden beri MuUaliboğullanyla Haşimoğulları birdirler. Cahiliyye döneminde Abduş-şemsoğu 11 arına karşı hep bir yumruk gibi olmuşlardır. İslâm´da da bunun etkisi şu iki şekilde görülmüştür.

1. Kureyşliler Hz. Peygamber´e ve Haşimoğullan´na ambargo uygu­ladıkları zaman, Muttaliboğullan´nın hem kâfirleri hem de mü´minleri Hz. Peygamber´in ve Haşimoğulları´nm yardımına koştular, onlarla beraber eziyetlere göğüs gerdiler.

2. Hz. Peygamber Kur´an-ı Kerim´de geçen ´Aldığınız ganimetlerin beştebiri Allah içindir ki Peygamber´e, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlaradır…´ (Enfal/41) ayeti muvacehesinde Muttalibo-ğulları´nı ganimetin beştebirinde Haşimoğulları´na ortak kılmıştır. Fakat Abduşşemsoğullan ile Nevfeloğulları´na ganimetin beştebirinden pay. vermemiştir.

Cübeyr b. Mut´im´den şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber Zcvu´l-Kurba (=en yakın akrabalar)ın payını Hayber ganimetinden çıkarıp ITaşinıoğulIanyla MuttaliboğuIIarı´na dağıttığı zaman Osman b. Affan ile birlikte kendisine şöyle sorduk: ´Ey Allah´ın Rasûlü! Hasimoğulları´ndan olan yakınlarına bir itirazımız yok; zira onların fazileti inkâr edilemez ve Allah seni onlardan kılmıştır. Ancak siz MuttaliboğuIIarı´na pay verdiniz, bize ise (Abdüşşemsoğullanyla Nevfeloğulları´na) birşey vermediniz. Oysa size akrabalık derecemiz onlarla birdir1. Bunun üzerine Hz. Peygamber ´Onlar (Muttaliboğulları) ne cahiHyye döneminde ne de İslâm döneminde bizden ayrılmadılar. Haşimoğullarıyla Muttaliboğulları şunun gibidirler´ dedikten sonra iki elinin parmaklarını birbirine geçirdi”.

Bu nedenle İmam Şafii de ganimetin beştebirinden zevi´l-kurba ol-. mak itibariyle pay istemiş ve bu isteği kabul edilmiştir.

İmam Şafii´nin annesi Ezd kabilesindendir. Annesinin Kureyş´ten geldiğini bildiren rivayet ise şazzdır. Çünkü İmam Şafii´nin soyu hakkında gelen tüm rivayetlerde annesinin Ezd kabilesinden olduğu yazılıdır. Açıkça ortaya çıkmıştır ki İmam Şafii Kureyş soyundan gelmiştir ve fakir bir ailedendir. O daha küçük bir çocukken babası vefat etmiştir. Annesi onu alıp asıl memleketi olan Mekke´ye getirmiştir. O her zaman oğlunun soyunun kaybolmasından korkardı.

İmam Şafii keskin zekası sayesinde Kur´an-ı Kerim´i kısa bir sürede hıfzetmiş ve Kur´an´ı ezberledikten sonra Hz. Peygamber´in hadîslerini ezberlemeye koyulmuştur. O her zaman muhaddislerin meclislerine gidip hadîs ezberlerdi. Sonra unutmamak için çamurdan yapılmış taşlara ve bazen de derilere ezberlediği hadîsleri yazmaktan geri kalmazdı. Bununla beraber fasih Arapça´yı öğrenmek için sürekli gayret göstermiş ve bu itibarla Mekke´yi terkedip, çölde ikamet eden Huzeyl kabilesinin içinde birkaç sene kalmıştır. (İbn Kesir onun çölde 10 sene kaldığını belirtmektedir.)

İmam Şafii´nin Hayatı

Kendisinden rivayet olunduğuna göre İmam Şafii İki hedefim vardı. Birincisi ok atmak, ikincisi ilim öğrenmekti. Nitekim ok atıcılığını sonunda altığımı kesinlikle vuracak derecede öğrendim´ der ve sonra sükut eder. Bunun üzerine huzurda bulunanlardan biri ´Vallahi sen ilimde daha faz­lasını öğrenmişsin´ der.

Zamanında Mekke´de bulunan fakihierden ve muhaddislerden ilim aian İmam Şafii sonunda öyle bir mertebeye varmıştı ki hocası Müslim b. Halid ez-Zencî kendisine T.y Ebu Abdullah! Fetva vermek zamanın geldi. Artık fetva verebilirsin´ demiştir. İlim aşkı onu hiçbir şekilde durdurmadı. Nitekim İslâm âleminin her tarafına şöhreti yayılmış olan İmam Mâlik´in haberi kulağına gitmişti. İmam Şafii Medine´ye gitmeyi tasarlıyor ama İmam Mâlik´in ilminden habersiz de oraya gitmeyi istemiyordu. Mckkeli bir zatın yanında İmam Mâlik´in Muvatta adlı eserinin bulunduğunu ha­ber alınca, eseri ariye yoluyla aldı ve okudu- (Bazı rivayetlerde ´ezberledi1 şeklindedir). Daha sonra da Medine´ye giderek İmam Mâlik´in rahle-yi tedrisinde diz çöktü.

Büyük bir firaset sahibi olan İmam Mâlik, İmanı Şafii´yi görünce kendisine ´Ey Muhammedi Allah´ın kahrından kork ve günahlardan sakın! Çünkü ileride senin de büyük bir şântn olacaktır. Allah senin kalbine bir nıir bırakmış, ola ki onu günahlarla söndürmeyesin!1 şeklinde tavsiyede bulunur ve sözlerine şöyle devam eder: ´Yarın sen ve sana kitabımı okuyan kişi birlikte gelini´

İmam Şafii hâdiseyi şöyle anlatır: “Ertesi gün İmam´ın huzuruna vardım. Kitab (Muvatta) elimde olduğu halde okumaya başladım. İmam Mâlik´in heybetini üzerimde hissettiğim her an okumayı bırakmak istedim. Çünkü i´rabımın ve kıraatimin hoşuna gidip gitmediğini düşünüyordum. İmam da her defasında ´Ey genç! Biraz daha oku´ diye emretti ve böylece birkaç günde eserin kıraatini bitirdim”.

İmam Şafii Muvatta adlı eseri böylece kendisinden rivayet ettikten son>-a onun fıkhından da öğrenmeye devam etti. Zaman zaman biraraya geliyorlar ve bazı meseleleri birlikte tahlil ediyorlardı. İmam Mâlik Hicretin 179. yılında vefat edinceye kadar münasebetleri sürdü.

imam Şafii hocası İmam Mâlik´in yanında iken zaman zaman sefer- . lere çıkıyor, gittiği beldelerdeki âlimlerle görüşerek onlardan halkın du: namlarını öğreniyor ve o. âlimlerin ilimlerinden istifade ediyordu. Bazen , de Mekke´ye gidip annesini ziyaret ediyor, annesinin hayır dualarını alıyordu. İmam Mâlik´in yanında durması kendisini şahsî işlerini yapmak­tan hiçbir zaman alıkoymadı.İmam Şafii Bağdad´a ikinci kez (H. 195´de) gittiğinde, oraya berabe­rinde Usûl´ül-Fıkıh ilmini de götürmüş ve bu defasında cr-Risale adlı kıymetli eserini de telif etmişti. Âlimler, fakihler, muhaddisler ve Ehl-i Rey etrafında halka olmuşlardı ve onun ilminden istifade ediyorlardı.

Mısır´a gidişi Hicretin 199. yılında gerçekleşmiş ve orada yine Hicretin 204. yılında 54 yaşında iken vefat etmişti.

İmam Ahmed b. Hanbel şöyle demektedir:

İmam Şafii dört şeyde tebahhur etmişti: 1. Arab dilinde, 2. Halkın ihtilaflı meselelerinde, 3- Mânâlarda, 4. Fıkıh´ta

İmam Şafii Hadîs´te Hafız mertebesinde olduğu gibi, Fikh´ı da en üst derecede biliyordu.

Ömrünün tamamı bu yolda geçmiş olan imamımızdan Allah razı ol­sun ve Mısır´da bulunan kabri nûr dolsun!

GİRİŞ

Fıkhın Tarifi, Kaynaklan ve Bazı Istılahları

Fıkıh Kelimesinin Mânâsı

Fıkıh kelimesinin biri lugavî, diğeri ıstılahı olmak üzere iki anlamı vardır. Fıkıh lugatta ´anlayış´ demektir.

Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamıyorlar (=lâ yefkahû-ne). (Nisa/78)

Bu ayette geçen yefkahûne tabiri ´anlamıyorlar´ mânâsında kul­lanılmıştır.

Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız (=la tefkahûne).

(İsra/44)

Bu ayette de La tefkahûne tabiri ´anlamazsınız´ mânâsında kul­lanılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber efendimiz Cuma namazı hakkında şöyle buyurmuştur:

Kişinin, namazı uzatması, hutbeyi kısaltması onun fıkhının (anlayışının) alâmetidir.[2]

Istılahta fıkıh, iki şeye denir:

1. Mükelleflerin amellerinin ve sözlerinin tafsilatından elde edilen şeylerin, şer´î hükümlerinin bilinmesidir. Bu hükümlerin bilinmesi de nasslarla; yani Kur´an, Sünnet ve onlardan çıkarılan İcma ve İctihad (=Kıyas) ile mümkün olur.

Mesela abdestte niyetin vacib olduğunu Hz. Peygamber´in şu hadî­sinden anlıyoruz:

Ameller ancak niyetlere göredir.[3]

Yine orucun sahih olması için niyetin gece yapılmasının şart olduğu Hz. Peygamber´in şu sözünden anlaşılmaktadır:

Kim fecirden önce niyet etmezse, onun orucu yoktur.[4]

Vitir namazının mendub olduğunu da Hz. Peygamber´e farz namaz­lar hakkında soru soran bedevi hadîsinden anlıyoruz. Bedevinin biri farz namazları sorduktan sonra ´Benim üzerimde bunların dışında farz namaz var mı ´ diye sorunca, Peygamber efendimiz kendisine şöyle cevap vermiştir: ´Hayır yok! Sadece nafile namaz kılabilirsin´.[5]

İkindi vaktinden sonra namaz kılmanın mekruh olduğunu, Hz. Peygamber´in ikindiden sonra güneş batıncaya kadar namaz kılmayı ya­saklamasından anlıyoruz.[6]

Abdest alırken başın bir kısmını meshetmenin farz olduğunu ´Başlarınızı mesnedin!´ (Mâide/6) ayetinden anlıyoruz.

İşte bu şer´î hükümleri bilmeye ıstılahta fıkıh denmektedir.

2. Şer´î hükümlerin kendisine de fıkıh denir. Buna binaen ´Fıkıh oku­dum ve öğrendim´ denir ki bunun anlamı “Kur´an, Sünnet, İslâm âlimle­rinin icma ve ictihadlanndan alınan ve Fıkıh kitaplarında yazılı olan şer´î ve fıkhî hükümleri okudum ve öğrendim” demektir. Bunlar abdest, na­maz, alışveriş, evlenme, emzirme ve savaş hükümleri gibi hükümlerdir. Bu şer´î hükümlerin de ıstılahtaki adı ´fıkıh´tır. Fıkhın bu iki mânâsı arasındaki fark, birincide fıkıh kelimesinin sadece hükümlerin bilinme­sine, ikincide ise şer´î hükümlerin bizzat kendilerine ıtlak edilmesidir.

Fıkhın İslâm Akidesiyle İrtibatı

Daha önce söylediğimiz gibi şer´î olup da mükelleflerin fiil ve sözle­rini tanzim eden hükümlerden ibaret olan İslâm fıkhının özelliklerinden biri, kesin bir şekilde Allah´a iman akidesine ve tam anlamıyla İslâm akîdesinin temellerine bağlı olmasıdır. Özellikle ahiret gününe iman akide­sine daha fazla bağlıdır. Fıkhın İslâm akidesine bağlı olmasının nedeni sudur- Allah´a iman, müslümanı dinin hükümlerine kendi irade ve isteğiyle bağlar ve onu o hükümleri tatbik etmeye sevkeder. Çünkü Allah´a iman etmeyen kimse, ne namaz, ne de oruca bağlanmaz, fiille­rinde helâl ve haramı gözetmez. Bu nedenle şer´î hükümler, şeriatı vaz´eden ve kanunlar koyan Allah´a iman etmeye bağlıdır.

Kur´an´da, İslâm fıkhının imana bağlı olduğunu gösteren birçok delil («ayet) vardır. Fakat biz burada ahkâm ile iman, şeriat ile akide arasındaki irtibatın ne denli sıkı olduğunu göstermek için birkaç ayet zik­redeceğiz.

1. Allah Teâlâ tahareti emrederek temizliğin Allah´a iman etmenin gereklerinden olduğunu bildirmiştir:

Ey inananlar! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın…

(Mâide/6)

2. Allah Teâlâ namazı ve zekâtı zikrederek, bu ibadetlerle ahirete

iman arasında bağ kurmuştur:

Onlar ki namazı kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar. (Neml/3)

3. Allah Teâlâ takva´ya götüren orucu farz kılmış ve onu imana bağlayarak şöyle buyurmuştur:

Ey inananlar! Sizden öncekilere yazıldığı gibi korunmanız için sizin

üzerinize de oruç yazıldı.

(Bakara/183)

4. Allah Teâlâ, müslümanın sahip olduğu güzel sıfatları zikretmiş ve bunu Allah´a iman etmenin neticesine bağlamıştır. İnsan ancak o sıfatlarla cennete girmeye hak kazanır.

Felaha ulaştı o mü´minler ki onlar namazlarında huşu içindedirler. Onlar boş şeylerden yüzçevirirler. Onlar zekâtı verirler ve ırzlarını korurlar; ancak eşleri yahut ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariç (bunlarla ilişkilerinden dolayı da) kınanmazlar. Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşanlardır. Onlar (mü´minler) emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler. Onlar namazlarını korurlar. İşte varis olacaklar onlardır. Onlar Firdevs´e nail olacaklar, orada ebedî kalacaklardır. (Mü´minûn/1-11)

5. Allah Teâlâ, kadınlara güzel davranmayı emrederek şöyle buyuru­yor:

Ey inananlar! Kadınları miras yoluyla zorla almanız size helâl değildir. Onlara verdiklerinizin bir kısmını (onlardan) alıp götürmek için onları sıkıştırmayın. Şayet açık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin! Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığınız birşeyde Allah birçok hayırlar takdir etmiş olabilir. (Nisa/19)

6. Allah Teâlâ, boşanmış kadına üç kur´ (üç hayız müddeti) bekleyip iddetini tamamlamasını, eğer hamile ise rahminde olanı gizlememesini emretmiş, bunu Allah´a ve Son Gün´e İman etmeye bağlayarak şöyle buyurmuştur:

Boşanmış kadınlar üç kur´ (bekleyip) kendilerini gözetirler (hamile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah´a ve Son Gün´e inanıyorlarsa, Allah´ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. (Bakara/228)

7. Allah Teâlâ, mü´minleri iman vasfıyla zikrettikten sonra onları iç­kiden, kumardan putlardan, fal oklarından sakınmaya çağırmış, mü´minlerin bunlardan kaçınmalarının halis bir imana bağlı olduğunu ifade etmiştir:

Ey inananlar! İçki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytan işi birer pis­liktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide/90)

8. Allah Teâlâ, riba´yı haram kılarak, onu terketmeyi takva´ya ve imanın varlığına bağlamıştır:

Ey inananlar! Kat kat faiz yemeyin, Allah´tan korkun ki kurtuluşa ere­siniz.

(Âlu İmran/130)

Ey inananlar! Allah´tan korkun, eğer inanıyorsanız faizden (henüz

alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın (almayın).

(Bakara/278)

9. Allah Teâlâ, kullarını amele teşvik etmiş, onları ilahî murakabenin ve mesuliyetin şuurundan meydana gelen bir perde altına alarak şöyle buyurmuştur:

De ki: ´Yapın (yapacağınızı); yaptığınız işleri Allah da görecek, elçisi de mü´minler de… Sonra gaybı ve şehadet´i bilen (Allah´a) döndürü­leceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecek!´ (Tevbe/105) Bunlar gibi, Kur´an´daki dinî hükümlerin tümünün Allah´a iman et­mekle birlikte zikredildiği ve İslâm akidesinin rükûnlanna bağlı olduğu görülür. Bu sayede İslâm fıkhı, dinî bir kudsiyet elde eder ve onun insanlar üzerinde ruhî bir saltanatı vardır. Çünkü o şer´î hükümler Allah katından gelmiştir; itaati ve Allah´ın rızasını gerektirir. Onlara muhalefet etmekte de Allah´ın gazabına uğrama korkusu vardır. Bu kanunlar, insan­ları yaratıcısına bağlamayan, insan kalbinde bir bağı bulunmayan bir­takım beşerî kanunların hükümleri gibi değildir.

Hayır, rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir bu­rukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.

(Nisa/65)

İslâm Fıkhı İnsanların Kendisine Muhtaç Olduğu Herşeyi Kapsamaktadır

Şüphesiz insan hayatı değişik yönlere sahiptir. İnsanın mesut olması da bu yönleri nizam dahilinde yürütmekle mümkün olabilir. İslâm fıkhı, Allah´ın kulları için koyduğu ilahî hükümlerden ibaret olduğundan, on­ların maslahatlarını gözettiğinden, mefsedetleri onlardan uzaklaştırdı­ğından Ötürü hayatın bütün yönlerini kapsayıcı olarak gelmiştir. Bu bakımdan insanın muhtaç olduğu herşeyin hükmünü tanzim eder.

Allah´ın Kitabı´ndan, Hz. Peygamber´in Sünneti´nden, İslâm âlimleri­nin icma ve ictihadlarından oluşan şer´î hükümleri içeren fıkıh kitaplarına baktığımızda onların yedi bölüme ayrıldığını görürüz. Bu hükümlerin toplamı da insan hayatı için genel bir yasa teşkil etmektedir. Fertler de toplum da bu kanunlardan istifade ederler.

Birinci bölüm, abdest, namaz, oruç, hac, zekât ve benzerlerinden meydana gelen ve Allah´a ibadet esasına bağlı hükümlerdir. Bu hüküm­lere ibadetler (=ibadât) denir.

İkinci bölüm, evlenme, boşanma, neseb, süt emzirme, nafaka, miras ve benzerlerinden meydana gelen aile ile ilgili hükümlerdir. Bunlara da ahvâl-i şahsiyye (kişilere özgü durumlar) ismi verilir.

Üçüncü bölüm, alışveriş, rehine, icare, dâva, delil, hüküm ve benzerlerinden meydana gelen insanların birbirleriyle yaptığı fiil ve muamelelerden ibarettir. Bu hükümlere muamelât hükümleri denir.

Dördüncü bölüm, adaleti yerine getirmek, zulmü kaldırmak ve hü­kümleri icra etmekte olan hâkimin vazifelerine dahil olan hükümlerle, mâsiyetin haricinde taat ve benzerlerinden meydana gelen, mahkumun vecibeleriyle ilgili olan hükümlerdir. Bu hükümlere sultanî hükümler veya şer´î siyaset hükümleri denilmektedir.

Beşinci bölüm, suçluların cezalandırılması, emniyet ve nizamın ko­runmasıyla ilgili olan; katili, hırsızı, içki içeni ve benzerlerini ceza­landırmak gibi hükümlerdir. Bunlara ukûbât hükümleri adı verilir.

Altıncı bölüm, İslâm devletinin diğer devletlerle olan savaş, barış gibi ilişkilerini düzenleyen hükümlerdir. Bunada siyer adı verilir.

Yedinci bölüm, ahlâk, haşmet, güzellik ve çirkinlik gibi şeylerle ilgili olan hükümlerdir. Bu hükümlere de âckb ve ahlâk hükümleri denir.

İşte böylece biz İslâm fıkhının hükümlerinin, insanın muhtaç olduğu her alanı kapsadığını, fert ve toplum hayatının bütün yönleriyle ilgi­lendiğini görüyoruz.

İslâm Fıkhı Kolaylığı ve Sıkıntıyı Kaldırmayı Hedefler

Yusr´un (Kolaylığın) Mânâsı

İslâm, insanın ihtiyaçlarını ve saadetini temin edecek yasaları ahkâmı bildirmek suretiyle gözetmiştir. Bunun için de hükümlerin tümü insanın güç ve takatinin sınırları içindedir. Bu hükümlerde insanın yerine getir­mekten aciz olduğu hiçbir hüküm yoktur. Eğer mükellefin gücünü aşan bir durum meydana gelirse, İslâm dini, onun için ruhsat, ve tahfif (^kolaylık) kapısını açar.

İslâm´ın Kolay Bir Din Olduğuna Dair Deliller

İslâm´ın kolay bir din olduğuna delâlet eden bir kısım ayetler şunlardır:

O size dinde bir güçlük yüklemedi. (Hac/78) . .

Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez. (Bakara/185) Allah, kimseye gücünün üstünde birşey teklif etmez. (Bakara/286) İslâm dininin kolay bir din olduğuna bu ayetlerden daha fazla delâ­let eden başka bir ayet yoktur. Hz. Peygamber de ´Din kolaylıktır, genişliktir´[7] buyurmuştur.

.

İslâm´ın Kolay Bir Din Olduğuna Dair Misaller

1. Ayakta namaz kılmaktan aciz olan bir kimse oturarak namaz kılabilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ayakta namaz kıl, eğer gücün yetmiyorsa oturarak kıl, buna da gü­cün yetmiyorsa yatarak kıl[8]

2. Yolcu için dört rekâtlı bir namazın, iki rekâta indirilmesine ve öğle ile ikindinin, akşam ile yatsının birleştirilerek kılınmasına müsaade edilmesidir.

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman inkâr edenlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. (Nisa/101)

Hz. Peygamber seferdeyken öğle ile ikindiyi akşam ile yatsıyı birleştirerek kılmıştır.[9]

İslâm Fıkhı´nın Kaynakları

Biz, İslâm fıkhının, Allah´ın kullarına emrettiği birtakım şer´î hüküm­lerden meydana geldiğini söylemiştik. Bu hükümler dört kaynakta top­lanır:

1. Kur´an

2. Sünnet

3. İcma

4. Kıyas

Kur´an-ı Kerim

Kur´an, Allah´ın kelâmıdır. Allah Teâlâ onu efendimiz Hz. Muhammed´e, insanları karanlıklardan nura çıkarması için indirmiştir. O, mushafta yazılmıştır. Kur´an, İslâm hükümlerinin ilk kaynağıdır. Bir me­sele çıktığında, onu önce Allah´ın Kitabi´na arzeder ve onun hükmünü Kur´an´da bulursak onu alır ve başka kaynaklara başvurmayız. Meselâ bize şarap içmenin, kumar oynamanın, putlara tapmanın, fal okları çek­menin hükümleri sorulursa, Allah´ın Kitabı´na müracaat eder ve şu ayeti buluruz:

Ey inananlar! Şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları (çekmek), şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide/90)

Alışveriş ve riba´nın (=faiz´in) hükmü sorulursa, Allah´ın Kitabı´na müracaat eder ve hükmünü şu ayetten alırız:

Allah alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. (Bakara/275)

Hicab, yani kadınların örtünmesi hakkında soru sorulursa, Kur´an´a müracaat eder ve hükmünü şu ayetlerden alırız:

İnanan kadınlara da söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koy(up boyunlarını ört)sünler. (Nûr/3O

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını kapatsınlar); onların tanınması ve incitil memesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok merhametli olandır. (Ahzab/59)

Kur´an-ı Kerim, İslâm fıkhının ilk kaynağıdır. Fakat Kur´an, bütün meseleleri teker teker zikredip hükümlerini açıklamamıştır. Eğer böyle ol­saydı elimizdeki mushaf, birkaç misli daha büyük olurdu. Kur´an, İslâm inanç esaslarının üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmuştur. İbadet ve mu­amelâtı ise icmalen beyan etmiştir. Müslümanlar için genel hatları çizmiş, onun detaylarını Sünnet´e bırakmıştır. Meselâ Kur´an, namazı emretmiş, fakat nasıl ve kaç rekât kılınacağını açıklamamıştır. Zekâtı emretmiş, fakat zekâtın nisabını, ne kadar verileceğini ve hangi mallardan verileceğini açıklamamıştır. Akîdlerin yerine getirilmesini emretmiş, fakat sahih ve ye­rine getirilmesi gereken akîdlerin hangileri olduğunu açıklamamıştır. -Bunlar gibi daha birçok örnek verilebilir. Bütün bunların açıklamasını Hz. Peygamber´in Sünneti´ne bırakmıştır. Bu nedenle Kur´an, Sünnet´le sıkı sıkıya bağlıdır. Sünnet, Kur´an´ın genel hatlarını açıklar, mücmel kısımlarını tafsil eder.

Sünnet

Sünnet, Hz. Peygamber´den nakledilen söz, fiil ve takrir demektir. Peygamber´den nakledilen söze (=kavl´e) misal olarak şu hadîsi zikredebiliriz:

Müslümanın müslümana sövmesi fısktır, müslümamn müslümanla kavga etmesi küfürdür.[10]

Hz. Peygamber´den nakledilen fiile örnek olarak da şu hadîsi zikre­debiliriz:

Hz. Aişe´ye ´Hz. Peygamber evde ne yapardı´ diye sorulduğunda, Hz. Aişe ´Bazen eşlerine yardım ederdi. Namaz vakti gelince de kalkıp namaz kılardı1 demiştir.[11]

Hz. Peygamber´den nakledilen takrir için de şu hadîsi örnek olarak zikredebiliriz:

Hz: Peygamber, sabah namazından sonra iki rekât namaz kılan bir kişi gördü ve ´Sabah namazı iki rekâttır´ dedi. Adam ´Sabah na­mazından önceki iki rekât sünneti kılmamiştım, onu şimdi kıldım´ diye cevap verince Hz. Peygamber sükût etti.[12]

Hz. Peygamber´in susması, sabah namazından önceki iki rekât sün­neti kılmayan bir kimsenin, sabah namazından sonra o sünneti kılmasının meşru olduğunu göstermektedir.

Sünnet´in Mertebesi

Sünnet, Kur´an´dan sonra gelir. Bir mesele olduğunda önce Kur´an´a bakarız, Kur´an´da bulamazsak Sünnet´e müracaat ederiz. Onun hük­münü Sünnet´te bulursak -tıpkı Kur´an´da olduğu gibi- onunla amel ede­riz. Ancak şu şartla ki Sünnet, Hz. Peygamber´den sahih bir senedle sabit olmalıdır.

Sünnet´in Vazifesi

Sünnetin vazifesi, Kur´an´daki hükümleri ortaya koyup Kur´an´i açıklamaktır. Daha önce söylediğimiz gibi Kur´an, namazı mutlak olarak emretmiş, Sünnet ise namazın kavlî ve amelî keyfiyetini açıklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurur:

Benim namaz kıldığımrgördüğünüz gibi namaz kılın![13] Sünnet, haccın amel ve menasıkım da açıklamıştır. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Haccın menasıkım, hacdaki ibadetlerinizi benden alınız.[14] Sünnet, muamelelerdeki helâl ve haram akidleri ve başka yönleri açıklamıştır. Kur´an tarafından hükmü açıklanmayan hususların hükümle­rini Sünnet kanunlaştırmıştır. Örnek olarak, erkekler için altın yüzük kul­lanmayı ve ipek elbise giymeyi Sünnet haram kılmıştır. Burada söylemek istediğimiz esas şey şudur: Sünnet, Kur´an´dan sonra İslâm şeriatının ikinci kaynağıdır. Sünnet´le amel etmek farzdır. Kur´an´ı anlamak ve amel etmek için Sünnet´e başvurmak zorunludur.

İcma

İcma, İslâm müctehidlerinin herhangibir asırda şer´î bir hüküm üze­rinde ittifak etmeleridir. Müctehidler bir konuda ittifak ettikleri zaman,

onunla amel etmek vacib olur. Bunun delili Hz. Peygamber´in, müslüman âlimlerin dalâlet üzerinde ittifak etmeyeceklerini söylemesidir. Bu bakımdan müctehidler bir meselede ittifak ederlerse, o hak olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Allah´tan ümmetimi dalâlet üzerinde birleştirmemesini istedim, onu bana verdi.[15]

Buna misal; sahabîler icma etmişlerdir ki dede ölünün erkek ev­ladıyla beraber kaldığında hak olarak terekenin altıda birini alır.

İcma´nın Mertebesi

İcma, müracaat bakımından Kur´an ve Sünnet´ten sonra gelir. Kur´an ve Sünnet´te bulamadığımız bir mesele olursa, o zaman İcma´ya bakarız. Eğer müctehidler o mesele üzerinde ittifak etmişlerse onu alır ve amel ederiz.

Kıyas

Hakkında nass olmayan birşeyi, hakkında nass olan birşeye kıyas etmektir. Çünkü ikisinin illeti de aynıdır. Kur´an, Sünnet ve İcma´da bula­madığımız bir mesele olursa Kıyas´a başvururuz.

Kıyas´m Mertebesi

Kıyas, Kur´an, Sünnet ve İcma´dan sonra dördüncü mertebededir.

Kıyas´ın Rükûnları

Kıyasın rükûnları dörttür:

1. Kendisine kıyas yapılan bir asi olması,

2. Kıyas yapılan fer´î bir mesele olması,

3- Kıyas yapılan asl´ın hükmünün olması,

4. Asi ile fer´î bir araya getiren ortak bir illet bulunması.

Kıyasın Misalleri

Allah Teâlâ, Kur´an nassı ile şarabı haram kılmıştır. Şarabın haram kilmmasmdaki illet, sarhoşluk vermesi, aklı gidermesidir. Bu nedenle sarhoşluk veren bir içki gördüğümüzde -ne isim verilirse verilsin- hami´a

(şaraba) kıyas ederek onun da haram olduğuna hükmederiz. Çünkü bu­rada haramhğm illeti sarhoşluk vermesidir. Bu ise bütün içkilerde mevcuttur. Bu bakımdan sarhoşluk veren bütün içkiler, tıpkı harnr (şarap) gibi haramdır.

İşte bunlar, İslâm fıkhının kaynaklandır. Onların tafsilatı Usûl-ü Fıkıh kitaplanndadır.

İslâm Fıkhına ve Ahkâmına Bağlılık Zorunludur

Allah Teâlâ müslümanlara, hayatın her alanında İslâm fıkhının hü­kümlerine uymayı vacib kılmıştır. İslâm fıkhının hükümlerinin tümü Kur´an ve Sünnet´e dayanmaktadır. İcma ve kıyas da hakikatte Kur´an ve Sünnet´e bağlıdır. Bu nedenle müslümanlar, İslâm fıkhının hükümlerini terketmeyi. mubah gördüklerinde, Kur´an ve Sünnet´i terketmeyi mubah görmüş olurlar, İslâm´ı muattal kılarlar. Artık onların müslüman olarak adlandınlmalan kendilerine hiçbir yarar sağlamaz. Onların inandık deme­lerinin de hiçbir yaran yoktur. Çünkü gerçek iman, Allah´ın Kitabı´ndaki emir ve hükümleri, Hz. Peygamber´in Sünneti´ni tasdik etmek ve Allah´a itaat edip Hz, Peygamber´in Allah katından getirdiklerini gönüllü olarak yerine getirmektir.

İslâm fıkhının hükümleri, zamanın değişmesiyle değişmez. O hükümleri terketmek hiçbir durumda mubah olmaz.

Kur´an ve Sünnetten Deliller

Kur´an ve Sünnet´te, İslâm fıkhının hükümlerine sımsıkı sarılmanın vacib olduğuna dair birçok delil vardır.

Kur´an-i Kerim´den Deliller

Rabbinizden size indirilene uyun ve O´ndan başka velîlere uymayın! (A´raf/3)

Hayır, rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir bu­rukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.

. (Nisa/65)

Rasûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.

(Haşr/7) :

Biz sana Kitab´ı hak ile indirdik ki insanlar arasında Allah´ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; hainlerin savunucusu olma! (Nisa/105)

Allah´ın indirdiğine, Hz. Peygamber´in sünnetine, aralarında çıkan ih­tilaflarda Hz. Peygamber´in hükmüne tâbi olmayı emreden bu nasslara binaen Allah´ın ve peygamberinin yolundan başka bir yola giden kimse­nin derin bir sapıklığa yuvarlandığı muhakkaktır.

Allah ve rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek

ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.

(Ahzab/36)

Sünnet´ten Deliller

Kur´an´da olduğu gibi bu hususta Sünnet´te de birçok delil vardır. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır;

Bana itaat eden Allah´a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah´a. isyan etmiş olur. [16]

Nefsimi kudreti elinde tutan Allah´a yemin ederim ki sizlerden birinin hevası benim getirdiğime tâbi olmadıkça, o kimse iman etmiş sayılmaz.[17]

Sünnetime sarılın.[18]

Sizin içinizde öyle birşey bıraktım ki eğer ona yapışırsanız, benden sonra dalâlete düşmezsiniz: Allah´ın Kitabı ve Sünnetim.[19]

Kur´an ve Sünnet´teki bu deliller, Allah Teâlâ´nın Kitabı´ndaki hüküm­lere ve O´nun Hz. Peygamber´in diliyle kullarına gönderdiklerine tâbi ol­manın farz olduğunu gösterir.

Peygamber´in çağırmasını, aranızda herhangibirinizin çağırmasıyla bir tutmayın. Allah sizden, birbirinizin arkasına gizlenerek sıvışıp´ gidenleri bilir. Peygamber´İn emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar. (Nûr/63)

Bazı Fıkhı Istılahların Tarifi

Fıkhın konularına ve meselelerine girmeden önce birtakım fıkhı ıstılahların tarif edilmesi gerekir. Çünkü fıkıh hükümleri onların üzerine bina edilir.

Bu fıkhı ıstılahlar şunlardır: .

1. Farz

Şeriatın yapılmasını kesin olarak emrettiği şeylere farz denir. Onu ya­pan sevap, terkeden günah kazanır. Misal olarak orucu gösterebiliriz. İslâm, kesin bir şekilde bizden oruç tutmamızı istemektedir.

… sizin üzerinize de oruç farz kılındı. (Bakara/183)

Oruç tutarsak hiç kuşkusuz cennette mükâfatı, tutmazsak cehen­nemde cezası verilecektir.

2. Vacib

Vacib, Şafii mezhebinde farz anlamındadır. Vacib ile farz arasında -hac konusu hariç- hiçbir fark yoktur. Hac konusundaki vacib, haccın sıhhati için şart olmayan birşeydir. Diğer bir ifadeyle kişinin terketmesiyle haccın sıhhatine zarar gelmeyen birşeydir. Bunlar cemrelere taş atmak, mikatta ihrama girmek ve haccın diğer vacibleridir. Hacca giden bir kim­senin -bu vacibleri yerine getirmediği takdirde- haccı yine de sahih´tir, fa­kat kendisi günahkârdır. Terkettiği bu vacibleri, kurban keserek telafi et­melidir.

Haccın sıhhati, haccın farzlarını yerine getirmeye bağlıdır. Başka bir ifadeyle, terkedilmesiyle haccın batıl olduğu şeylerdir. Bunun misali Arefe´de vakfe´ye durmak ve haccın diğer farzlarıdır. Bu farzları yerine getirmeyen kimsenin haccı batıl olur.

3. Farz-ı Ayn

Her mükelleften kesin olarak yapılması istenen namaz, oruç, hac gibi ibadetlere farz-ı ayn denir. Bu ibadetler her mükellefe ayrı ayrı farzdır. Bu farzı bazı mükelleflerin yerine getirmesi, diğer mükelleflerin üzerinden düşürmez.

4. Farz-ı Kifaye

Fert fert her müslümandan değil de müslümanlarm tümünden yapılması istenilen şeylere farz-ı kifaye denir. Bunları müslümanlardan bazıları yaparsa, diğer müslümanlann üzerlerinden bu mükellefiyet düşer. Eğer hiç kimse yerine getirmezse bütün müslümanlar günahkâr olur.

Bunun misali de ölen bir müslümanı teçhiz ve tekfin edip cenaze namazını kılmaktır. Çünkü müslümanlardan biri ölürse onu yıkamak, ke­fenlemek ve cenaze namazını kılmak sonra götürüp defnetmek bütün müslümanlara farzdır. Fakat müslümanlardan bir kısmı bu farzı yerine getirirse, bu mükellefiyet diğer müslümanlann üzerinden düşer ve onlar günahkâr olmazlar. Ancak bütün müslümanlar bu farz-ı kifaye´yi terke-derlerse günahkâr olurlar.

5. Rükün

Yapılması vacib olan fiilin parçasına rükün denir. Bunun misali na­mazda Fatiha sûresini okumak, rükû ve secde etmektir. İşte bunların her-biri bir rükündür.

6. Şart

Yapılması vacib olan, fakat bir fiilin parçası olmayan şeylere şart de­nir. Bunun misali abdestin, namazın, namaz vaktinin, kıblenin bilinmesi gibi şeylerdir. Bunlar namazdan hariç olan namazın mukaddimeleridir. Namazın sahih olması için bunların bulunması gerekir. Bundan ötürü bunlara şart denilmiştir.

7. Mendub

Şeriatın yapılmasını tavsiye ettiği, yapanların sevap kazandığı yapmayanların ise günahkâr olmadığı şeylere mendub denir Bunlar kuşluk namazı, Şevval ayında altı gün oruç tutmak, gece ibadeti yapmak ve benzerleri gibi hususlardır. Mendub´a aynı zamanda sünnet, müstehab, tatavvu ve nafile de denir.

8. Mubah

Yapılması ve yapılmaması şeriat açısından müsavi olan hususlara mubah denir. Şeriat bu gibi şeylerin ne yapılmasını, ne de terkedilmesini emretmemiştir. Bunlar insanlara bırakılmıştır. Bu nedenle yapılmasında sevap, terkedilmesinde günah yoktur. Bunun misali şu ayette bulunmak­tadır:

Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağilın ve Allah´ın lütfundan

(nasibinizi) arayın! (Cuma/10)

Bu ayet Cuma namazından sonra çalışmanın mubah olduğunu gös­terir. Bu nedenle namazdan çıkınca isteyen çalışır, istemeyen çalışmaz.

9. Haram

Şeriatın yasak ettiği şeylere haram denir. Bunların terkedilmesinde sevap, yapılmasında ise ceza vardır. Bunun misali adam öldürmek ve in­sanların mallarını batıl yolla yemektir.

Allah´ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. (İsra/33)

Mallarınızı aranızda, batıl (sebepler) ile yemeyin. (Bakara/188)

İnsan bu haramlardan birini işlerse günahkâr olur, bunları Allah için terkettiği zaman da sevap kazanır. Haram´a aynı zamanda mahzur, masiyet ve zenb de denir.

10. Mekruh

Mekruh ´tahrimen mekruh´ ve ´tenzihen mekruh´ olmak üzere ikiye ayrılır.

.

a. Tahrimen Mekruh

Şeriatın mükelleften kat´î olmayan zannî bir delille mutlaka ve icbarı olarak yapmamasını talep ettiği şeye tahrimen mekruh denir. Onun terke-dilmesi sevap, yapılması ise günahtır. Fakat onun günahı, haramın gü­nahından hafiftir. Buna misal, güneş doğarken veya batarken namaz kılmaktır. İşte buna tahrimen mekruh olan namaz denir.

b. Tenzihen Mekruh

Şeriatın mükelleften birşeyi yapmamasını, yüzçevirmesini icbarı ol­mayarak talep ettiği şeye tenzihen mekruh denir. Bu gibi şeyler terke-dildiği zaman sevap verilir, fakat işlenirse cezayı gerektirmez. Buna misal, hac´da Arefe günü oruç tutmaktır. Eğer kişi Arefe günü oruç tutmayı terkederse sevap kazanır, fakat oruç tutarsa günahkâr olmaz.

11. Eda

İbadetleri şeriatın tayin ettiği vakitte yapmaya eda denir. Bunun mi­sali, Ramazan orucunu Ramazan ayında tutmak, öğle namazını şeriatın tayin ettiği vakitte kılmaktır.

12. Kaza

Şeriatın tayin ettiği vaktin dışında o ibadetin yerine yapılan ibadete kaza denir. Bunun misali, orucunu Ramazan ayında tutmayan bir kim­senin, başka bir zaman tutmasıdir. Özürlü veya özürsüz terkedilen bir ibadeti kaza etmek vacibdir. Bir ibadeti özürlü terketmekle özürsüz terketmek arasındaki fark şudur: Özürsüz terkedilen ibadet cezayı gerektirir, bîr özürden ötürü terkedilen ibadet ise günahı gerektirmez.

İçinizden kim o ay´a yetişirse oruç tutsun. Kim hasta olur, yahut se­ferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tut­sun. (Bakara/185)

Yani hastalık ve sefer mazeretinden ötürü oruç tutamayan kimsenin, Ramazan´dan sonra orucunu kaza etmesi vacibdir.

13. İade

Bir ibadeti vaktinde iki defa yapmaya iade denir. Bu, faziletinin faz­lalığından ötürü yapılır. Namazını tek başına kılan bir kimsenin, cemaatle namaz kılanları gördüğünde, cemaat sevabını elde etmek için tekrar na­maz kılması, namazı İade etmektir. Böyle yapmak sünnet´tir.

——————————————————————————–

[1] Dr. Mustafa el-Hin, Dr. Mustafa el-Buğa, Ali el-Şerbecî, Büyük Şafii Fıkhı, Arslan Yayınları: 1/

[2] Müslim/869

[3] Buharî/1; Müslim/1907

[4] Beyhakî, IV/202; Dârekutnî, 11/172. (Dârekutnî bu hadîsin ravilerinin sika olduklarını söylemiştir).

[5] Buharî/1792; Müslim/İl

[6] Buhaiî/56l; Müslim/827

[7] Buharı/39

[8] Buharî/1066

[9] Buharî/1056, (İbn Abbas´tan)

[10] Buharî/48; Müslim/64

[11] Buharı, (Hz. Aişe´den)

[12] Ebu Dâvud/1267

[13] Buharî/605

[14] Buharı

[15] İmam Ahmed, Müsned, VI/396

[16] Buharî/2797; Müslim/1835, (Ebu Hüreyre´den)

[17] Nevevî, Erbain/il. (Nevevî sahih olduğunu söylemiştir).

[18] Ebu Dâvud/4607; Tirmizî/2678

[19] Müslim/1218; Ebu Dâvud/1905; İmam Malik, Muvatta, U/899

Share.

About Author

Leave A Reply