Aba

0

Görülüyor ki, Kureyşliler Kabe-i Muazzama´ya büyük özen göstermekteydiler. Onu yüceltir ve üstün tutarlardı. Çünkü ken­di şeref ve üstünlüklerini Kabe vasıtasıyla elde etmişlerdi. Onu korumak ve bakımını yapmak hususunda titizlik gösterirlerdi. Bu hususta ileri giderek, ibrahim peygamberin yapmış olduğu hac menasikine aykırı davranışlarda bulunmuşlardı. Kabe´ye lü­zumundan fazla tazimde bulunmuşlardı. Ona olan bağlılıklarının ifrat derecesine varmasından ötürü Arafat gecesinde dahi Ka­be´nin yanıbaşından ayrılmamaya karar vermişlerdi. Kabe´yi ta­vaf ederken “Hims” denilen bir aba giyerlerdi.

“Biz Harem´in çocuklarıyız, Allah´ın bey tinin yanıbaşında ika­met edenleriz. ” derler ve Kabe´yi bırakıp Arafat´a gitmez, orada vakfe yapmazlardı. Halbuki Arafat´ta vakfe yapmanın, ibrahim peygamberin şiarlarından biri olduğunu biliyorlardı. Ibn Kesir onların böyle yapmalarına gerekçe olarak şu hususları anlatmak­tadır:[1]

“Onlar icad etmiş oldukları yoz bidatların dışına çıkmazlardı ihramda iken sütten yağ ve çökelek çıkarmaz, içyağı kullanmaz­lardı. Kıldan dokunmuş çadırların altında gölgelenirlerdi. Ih ramda oldukları müddetçe hacılarla umrecilerin, sadece Kureyş-liler´in hazırladıkları yemekleri yemelerini zorunlu kılarlardı. Yine hacılarla umrecilerin, ancak Kureyşliler´in hazırladıkları giysiler ve abalar içinde tavaf etmelerini mecburi hale getirmişler­di. Kabe´yi tavaf edecek olan bir şahıs, -kadın olsa dahi- Kureyşli-ler´le Kinane ve Huzan kabilelerine mensup kimselerin hazırla­mış oldukları tavaf giysisini bulamadığı takdirde çıplak vaziyette tavaf etmek mecburiyetinde kalırdı. Bu durumda kalan bir kadın, elini kendi tenasül organının üzerine kapatarak Kabe´yi tavaf eder ve tavaf esnasında şöyle derdi: “Bugün, tenasül organımın bir kısmı ya da tamamı göründü. Fakat bundan sonra görünmesi­ne müsaade etmeyeceğim.” Bir kimse Kureyşliler´le Kinane ve Hu-zaalılar´ın hazırlamış olduğu tavaf giysisisini bulduğu halde onı giymeyip kendi elbisesi ile Kabe´yi tavaf ettiği takdirde, tavaf son­rasında o elbisesini çıkarıp atması, ondan artık hiç yararlanma­ması gerekirdi. O elbiseden ne kendisi ne de başkaları faydalanamaz ve dokunamazdı. Araplar, o elbiseye “laky (atılmış)” adını ve­rirlerdik

Kureyşliler´in Kabe-i Muazzama´ya karşı gösterdikleri taas­suptan bazı örnekleri sunmuş olduk. Onlar, hac ibadetini Kabe-i Muazzama´yı ziyaret etmekten ibaret saymışlardı ki, bu da onla­rın Kabe´ye karşı taassuplarından başka bir şey değildi. Öyle ki, İbrahim peygamberin hac konusundaki prensiplerim unutmuş­lardı. İbrahim peygamberin şeriatine göre Hac ibadetinin eda edilmiş olması için Arafat´ta vakfe yapmanın yanı sıra, Kabe´yi ta­vaf etmekde gerekirdi. Haccm rükünlerinden biri olan tavafın sı­nırlı bir vakti yoktur. Sene içinde herhangi bir zamanda tavaf edi­lebilirdi.

Nübüvvet görevini almadan önce Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)´in, Kureyşliler´in gelenek ve davranışlarını taklit etmeyi­şi, aksine vakfe yapmış olması, peygamberliğin gerçekliğini des­tekleyen olağanüstü hallerdendir. Şüphesiz ki onun Kureyşliler´e uymayarak İbrahim peygamberin dinine göre hac ibadetini eda etmiş olması, yüce Allah´ın kendisine bağışladığı Rabbani bir hu­sus ve ilahi bir ilhamdı. Cahiliyet yaşantısını sürdüren Arapların yolundan yürümemiş, aksine yapılması gerektiği şekilde Kabe-i Muazzama´yı tavaf etmiştir.

Kureyşliler´in ticari faaliyetlerinin iki noktada göze çarptığı anlaşılmaktadır:

1- Hacılar, sadece Kureyşliler´in hazırlamış oldukları yiyecek­leri yiyebilirlerdi. Bu da Kureyş´in ticaretini desteklemek içindi. Tavaf giysilerinde de durum aynıydı.

2- Mekke´ye komşu bulunan beldelerde ticari panayırlar kurul­mazdı. Sadece Mekke´de kurulurdu. Şüphesiz bu hususta da bir çok aşırılıklar vardı. Normal olmayan taklit ve gelenekler vardı. Çünkü kabilelerden bazıları tavafa özgü giysiyi bulamadıkları takdirde Kabe´yi -kadın da olsalar- çıplak vaziyette tavaf ederler­di. Hatta kadınlardan bazıları, mahrem yerlerini elleriyle kapa­tır, öylece Kabe´yi tavaf ederlerdi. Onlar, bu hükümlere mecburen tabi olduklarını düşünürlerdi. Halbuki İslamiyet bunu kesinlikle reddetmiş ve konuyla ilgili olarak yüce Rabbimiz şöyle buyurmuş­tur:

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: “Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize böyle emretti.” derler.

“Allah kötülüğü emretmez, de. Allah´a karşı bilmediğiniz şey­leri mi söylüyorsunuz ”

De ki: “Rabbim bana adaleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi ona doğru tutun ve dini yalnız kendisine has kılarak O´na yalva-rın. ilkin sizi yarattığı gibi yine ona döneceksiniz.”

(O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık müstahak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah´tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

Ey Ademoğulları her mescid(e gidişinizjde süs(lü, güzel elbise­lerinizi (üzerinize) alın;yeyin için, fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez.

De ki: “Allah´ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti ” De ki: “O, dünya hayatında inananlarındır. Kı­yamet günü de yalnız onlarındır.” işte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.

“De ki: “Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını gerek gizlisi­ni, günahı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indir­mediği bir şeyi Allah´a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmedi­ğiniz şeyler söylemenizi haram etmiştir .” (Araf: 28-33).

Cebrail (a.s.)´m inmesinden sonra Muhammed (s.a.v.) cahiliyet pisliklerinden nefret edip kaçardı. Müşrikler, bu yaptıklarını Ce-, nab-ı Allah´ın emretmiş olduğunu iddia etseler de bu pisliklerden uzak dururdu. O, puta asla secde etmemiş, fuhşiyat ve levhiyat ir-tikab etmemiştir. Cahiliyet devri gençlerinin içine düştüğü ba­taklıklara düşmemiş, asla içki içmemiş ve kesinlikle kumar oyna­mamıştır. Kureyşliler´in içine düştükleri rezaletlere karşı, hakka inanan bir kimsenin vakarı ile protestoda bulunmuştur. Risaletle görevlendirilişi konusuna girmeden önce şunu belirtelim ki; 35 yaşına varmış bulunan Resulullah efendimizin peygamberlikle görevlendirilmesinin zamanı yaklaşmıştı. Alemlere rahmet ola­rak gönderileceği kırk yaşına merdiven dayamak üzereydi. Onun kutsal risalet vazifesini kendisine tevdi edilmesini anlatmadan önce iki hususa işaret etmek istiyorum:

1- Resulullah efendimizde peygamberlik Özellikleri olgunlaş­mıştı. Dolaysıyla mükemmel ahlakını açıklamamız kaçınılmaz­dır.

O, bütün insanlık için bir ahlak örneğiydi. Allah tarafından gönderilen bir resul olmadan önce de o, ahlak bakımından melek­leri andırmaktaydı. Onu meleklerden ayıran yegane Özelliği, ira­de sahibi oluşuydu, insani bakımdan mükemmel bir beden ve ya­şantıya sahipti. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah onu, ümmiler arasında ümmi olarak doğan seçkin bir peygamber ol­ması için mükemmel bir şekilde terbiye etmişti.

2- Risaletle görevlendirilmesinden önce de ibadetle iştigal eder ve derinden derine düşünürdü, “Allah, peygamberliğini nereye (ve kime) bırakacağını daha iyi bilir.” (Enam: 124).

——————————————————————————–

[1] İbn Kesir, el-Bidaye Ve´n-Nihaye, c. 3, s. 305.

Share.

About Author

Leave A Reply