Abdülmuttalib ve Abdullah

0

Abdülmuttalib, peygamber efendimizi, bakıma muhtaç olduğu çocukluk çağında, yanında barındırmıştır. Abdülmuttalib´in an­nesi, Peygamber efendimizin hicret etmiş olduğu Yesrib şehrin­den gelmiştir. Yesrib´deki Neccar oğulları kabilesine mensuptur. Abdülmuttalib, hayatının ilk dönemini Yesrib´de geçirmiştir. Yesribliler arasında, hayatının ilk dönemlerim garip bir kimse olarak geçirdikten sonra, amcası Muttalib onu alıp Mekke´ye getirmiş ve beraberinde bulundurmuştur. Bu nedenle, kendisine Abdülmut­talib adı verilmiştir.

Kureyşliler onu kendilerine reis yapmışlar­dır. Bunu da nefsi, ruhi ve ahlaki kuvveti ile, müsamahakarlık ve cömertliğiyle elde etmiştir. Kureyş´in gençlerine babalık, ihtiyar­larına da kardeşlik yapmıştır. Onun yüzünde bereket, ahlakında azim ve doğruluk vardı. Ama sakindi. Herkese karşı iyi davranır ve halinden şikayet etmezdi. Hiçbir zaman zillete düşmemişti. Cürhüm kabilesinin kapatıp köreltmesinden sonra, zemzem ku­yusunu açan Abdülmuttalib´tir. Cürhümlüler Mekke´ye hakim ol­dukları zaman, zemzem kuyusunu kapamışlardı. Kuyu, yıllarca kapalı kaldı. Nihayet

Abdülmuttalib orayı yeniden açtı. İnsanlar onun suyundan içtiler. Orayı ilk olarak kazmış olan İsmail pey­gamberin anıları yeniden canlandı. Torunları onun izzet ve kera­meti ile dolup taştılar. Çünkü İsmail´in anasının bereketi ile mey­dana çıkan zemzem kuyusu, yine eski haline gelmişti. Araplar´ın atası İbrahim peygamberin bereketi de görülmüştü. Abdülmutta­lib, kapatılmış olan zemzem kuyusunu yeniden açmakla şeref ve üstünlüğünü daha da arttırdı. Araplar onur ve üstünlüğe kavuş­tular. Mütevazı bir insan olduğu için, yaptığı bu yararlı işlerle hiç kimseye karşı üstünlük taslamamıştı. Yüzünün bereketi ve ya­şantısının güzelliği gibi ilahi bağışlar sebebiyle başkalarına karşı büyüklük gösterisinde bulunmamış, aksine Cenab-ı Allah´ın ken­disine bahşettiği bu muvaffakiyet nedeniyle hamdetmişti.

Siyer kitaplarının anlattıklarına göre, Abdülmuttalib, defalar­ca gördüğü sadık bir rüya nedeniyle zemzem kuyusunu yemden kazıp ortaya çıkarmıştı.

Sanki bu, Allah´ın ona bir ilhamı gibiydi. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, nefsinin safiyetin­den ve ruhunun aydınlığından dolayı ona, böyle bir ilhamda bu­lunmuştu.

Hz. Ali babası Ebu Talib vasıtasıyla dedesi Abdülmuttalib´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ben, Kabe civarında Hicr denilen yerde uyumaktaydım. Bir şahıs yanıma geldi ve bana: “Tibe´yi kaz” dedi. Ona:”Tibe nedir ” diye sordum. Cevap vermeden ya­nımdan gitti. Ertesi gün yine aynı yere gidip uyudum. Yine aynı şahıs yanıma gelerek: “Berre´yi kaz” dedi. Ben de: “Berre nedir ” diye sordum, cevap vermeden yanımdan gitti. Ertesi gün yine ay­nı yere gidip uyudum. Yine aynı şahıs yanıma gelerek: “Mazmu-ne´yi kaz” dedi. Ben de: “Mazmune nedir ” diye sordum, adam ba­na cevap vermeden yanımdan gitti.

Ertesi gün yine aynı yere gidip uyudum. Yine aynı şahıs yanı­ma gelerek: “Zemzem´i kaz” dedi. Ben de: “Zemzem nedir ” diye so­runca bana şöyle cevap verdi: “Suyunu asla tüketme, kimseyi kı­nama ve hacılara su ver. Zemzem kuyusu, kan ile dışkı arasında, gagası ve ayakları kırmızı renkli karganın gagaladığı yerde, ka­rınca mıntıkasındadır.”

Zemzemin kan ile dışkı arasında oluşundan maksat, Kureyşli-ler´in kurbanlarını kestikleri yerde olmasıdır. Karınca mekanın­dan kasıt da orda karıncaların bulunmasıdır. Abdülmuttalib, rü­yadaki adamın tarifine uyarak zemzem kuyusunun bulunduğu yere gitti ve bir kargamn orada bazı yerleri gagaladığını gördü. Bu iki alametle o, zemzem kuyusunun yerini tesbit etti. Kuyuyu kaz­maya başladı. Su görünce de tekbir getirdi. Etrafta da Kureyşliler onun yaptığı işi seyrediyorlardı. Kazdığı kuyudan bir netice elde edemiyeceğini sanıyorlardı. Abdülmuttalib´in tekbir getirmeye başladığım gördüklerinde de, onun maksadına ulaşmış olduğunu anladılar. Ama kuyuyu kazıp ortaya çıkardıktan sonra zemzem suyunun, kendi idareleri altında olmasını istediler. Sadece Ab­dülmuttalib´in idaresi altında kalmasını kabul etmediler ve: “Bu İsmail´in kuyusudur. Hepimizin bunda hakkı vardır. Bu kuyunun idaresine bizi de ortak etmen gerekir” dediler. Ama Abdülmutta-lib zemzem kuyusunu onlara teslim etmedi. Bu kuyunun idaresi­nin sadece kendi hükmü altında kalmasını uygun gördü. Çünkü orayı yeniden kazan kendisiydi Kureyşliler bu hakkını elinden al­mak için kendisiyle çekiştiler. Fakat sonraları onun tabiatlı ve gü­zel ahlaklı bir kimse olduğunu görünce zemzemi ona bıraktılar. Çünkü o, zemzem kuyusunun suyunu Kureyşliler´den esirgemi­yor, hem onlara, hem de hacılara minnet ve eziyette bulunmaksı­zın suyu bol bol ikram ediyordu. Bu ikram sırasında adaleti elden bırakmıyor, güzelce bir dağıtmada bulunuyordu. Yalnız zemzem suyunu dağıtma hakkını kendi uhdesinde tutuyordu. Zaman için­de, Abdulmüttalib´in rüyada gördüğü adamın vasfettiği şekilde, zemzem suyunun bitmeden bütün hacılara içecek olarak yettiği görülmüştür. Onun bu vasfı, günümüze kadar da devam etmekte­dir. Hacılar hala o kuyunun suyundan içmektedirler. Bu, kuru­mayan bir pınar ve sonu gelmeyen bir menbadır. Bunda İsmail peygamberin bereketi hala devam etmekte ve Abdülmuttalib´in karekteri hissedilmektedir. Ayeti kerimede de vasfedildiği gibi, Beyt-i Muazzama´nın bereketle kuşatılmış olduğuna delalet et­mektedir: “Doğrusu insanlara (mabed olarak) ilk kurulan ev, Mekke´de olandır. Alemler uğur, bereket ve hidayet kaynağı ola­rak kurulmuştur.” (Al-i Imran: 96)

Abdülmuttalib´in hayatına bakan kimse, onun üç üstün vasfa sahip olduğunu görecektir: *

1- Hoş gönüllü, müsamahakar bir insandı. Omuzları insanlara karşı gurura kapılmadan muhabbet gösteren ve onlara sıcaklıkla yaklaşan bir insandı. Hiç kimseye kaba davranmaz, büyüklük ve üstünlük taslamazdı. Mekkeliier onda sükun bulur, ona güvenir­ler ve hükmüne razı olurlardı. Kendi aleyhlerine hüküm verse bi­le, bu hükmünü kabul ederlerdi.

2- O uğurlu bir insandı. Elini hangi işe atarsa o işte Cenab-ı Al­lah uğur ve bereket meydana getirirdi. Kazmayı eline alıp zem­zem kuyusunu kazmaya başladı. Halkı arasında zengin bir kimse olmakla birlikte, cömert bir insandı. Rızkında bereket vardı. Ku-reyşliler´in çoğuna iyilikte bulunmuştu. Başkalarına iyilik et­mekten çekinmez, cimrilik göstermezdi. Malı kendi elinde tut­mak istemezdi. Cenab-ı Allah onu, nefsini cimriliğinden koru­muştu.

3- Azimli ve iyilikte ısrarlı bir kimse idi. İyilik konusunda karşı­laştığı zorluklar, onu yapacağı iyilikten caydıramazdı. Kendisi ve insanlar için hayırlı işe koyulurdu. İradesi güçlü, azmi keskindi. Söylediği sözün sonucuna katlanırdı.

Siyer alimlerinin anlattıklarına göre, zemzem kuyusunu ka­zarken sadece Haris bin Abdülmuttalib adındaki oğlu vardı. Arap­lar mal çokluğuyla övünürlerdi. Oğullarının çokluğuyla iftihar ederlerdi. Dillerinden şu sözler eksik olmazdı: “Ben, malca senden zenginim; adamlarımın çokluğu bakımından da senden güçlü­yüm.”

Kureyşli ve Sakifli zenginler kadar mal sahibi olmadığı halde, Abdülmuttalib, Cenab-ı Allah´ın kendisine vermiş olduğu mal ile kanaat etmiştir. Çünkü elinde bulunan mal, cömertlik ve insanlı­ğını korumasına yetiyordu. O fazla mal biriktirme tutkunu değil­di. Aksine elinde bulunan malı tutmamaya özen gösterirdi ki, bu da onun için şeref olarak yeterdi. Fakat adam bakımından güçlü olmak için, çok sayıda oğlunun olmasını arzulardı. Mal ve çocuk, dünya hayatının süsüdür.

İçinde cahiliyet devrinin kalıntılarını taşıyan bir adak adamış­tı. Eğer on oğlu doğup yaşarsa, bunlardan birini Kabe´ye kurban olarak takdim edecekti. Böyle yapmakla Kabe´ye karşı büyük bir görev yapmış olmayı düşünüyordu. Nitekim atası İbrahim de, ilk oğlunu Cenab-ı Allah´a kurban etmek gibi bir ibadette bulunmaya tevessül etmişti. Ama Abdülmuttalib bunu kendiliğinden bir adak olarak adamıştı. Böyle bir şeyi Rabbi´nin emriyle yapmak mecbu­riyetinde tutulmamıştı. Dolayısıyla İbrahim´in yaptığı, Allahu Te-ala´ya karşı bir teslimiyet olduğu halde, Abdülmuttalib´in yaptığı cahili bir işti. Dolayısıyla peygamberlerin atası ve Allah´ın dostu İbrahim ile, Abdülmuttalib´in yaptığı arasında fark vardı. Abdül­muttalib, cahiliyet putperestliği devrinde yaşamış bu putperestli­ğe karşı bir tepkide bulunmamıştı. Cenab-ı Allah, dilediği kimseye erkek, dilediğine de kız çocuk bağışlar.

Ruh ve azim gücüne sahip olan Abdülmuttalib, adağını yerine getirmeye yöneldi. Çünkü oğullarının sayısı onu bulmuştu. Fakat bu on çocuktan hangisini kurban edecekti. Kur´a çekmek istedi. Oğullarını bir araya getirip topladı ve onları Kabe´nin içine koydu. Her birinin bir kağıt almasını ve kağıda kendi adını yazmasım em­retti. Kur´a çekiminden Önce onlara adağını anlattı, oğulları da bu emre, gönül rızasıyla itaat ettiler. Adlarını yazdıktan sonra herbi-ri, elindeki kağıdı bir fal okuna yerleştirdi. Fal oklarından anlayan kişiye bu okları oğulları arasına kura usulüyle dağıtmasını emret­ti. O da bu okları Abdülmuttalib´in oğullarına kura usulüyle çek­tirdi. Kur´a, Peygamber efendimizin babası Abdullah´a çıkmıştı.

Oğulları arasında en çok sevdiği Abdullah olduğu halde, onu kurban etmek için bıçağı alıp bilemeye başladı. Onun bu davranı­şı, Kureyş´in toplantı meclisinde duyuldu. Bunu duyan Kureyşli-ler acele olarak yanına koşup geldiler. Onun, sevgili oğlunu umur­samadan boğazlamak için bıçağı eline aldığını gördüler. “Ne yap­mak istiyorsun ey Abdülmuttalib “diye sordular. O da: “Oğlumu keseceğim!” diye karşılık verdi. Bu karşılığı duyan Kureyşliler pa­niğe kapıldılar. Abdullah´ın kardeşleri de ürküntüye düşmüşlerdi. Azimleri gevşemiş ve babalarına ilk etapta göstermiş oldukları itaat azalmaya başlamıştı. Çünkü kardeşlerini seviyorlardı. Fa­kat ihtiyar Abdülmuttalib´in azmi asla gevşememişti. O adağını yerine getirmek niyetindeydi. Kurban edeceği şahıs, yanında bu­lunan insanlar arasında kendisine en çok sevgili olan bir şahıs bile olsa, irade ve azim kuvvetiyle çocuğunu kesecekti. Çünkü o inancı­na sıkı sıkıya bağlı bir insandı. İnancı batıl da olsa, ondan taviz ve­recek bir kimse değildi.

Oğullan ile Kureyşliler, Abdullah´ı boğazlatmama hususunda yemin ettiler. Bu yeminlerinde ısrar ettiler. Çünkü Abdullah´ı bo-ğazlamamasımn özellikle Kureyş´e, genellikle de bütün Araplar´a kötü sonuçlar getireceğini düşündüler. Abdülmuttalib´e : “Abdul­lah´ı boğazlama! Bu adağını yerine getirmemek için bir mazeret bul. Eğer sen bu işi yaparsan, senden sonra herkes kendi çocuğunu boğazlayacaktır. Bunun sonucunun nereye varacağını, biliyor mu­sun !” dediler.

Yeğeni de, Abdülmuttalib´e şöyle dedi: “Allah´a yemin olsun ki, sen Abdullah´ı boğazlamayacaksın. Bu adağını yerine getirmeme hususunda bir mazeret bulacaksın. Eğer onu boğazlamamak için fidye vermemiz gerekiyorsa, bütün malımızı onun uğrunda fidye olarak veririz!”

Bunun üzerine Hicaz mmtıkasmdaki bir kadın kahine gittiler. Bu kadın onlara, Abdullah için bir diyet vermelerini tavsiye etti. Onun diyeti on deve olacaktı. Sonra da Abdullah ile develer arasın­da kur´a çekilecekti. Eğer kur´a, Abdullah´a isabet ederse, develerin sayısını arttıracaklardı. Develere kur´a isabet edinceye kadar bu işe devam edilecekti.

Bu kadın kahinin tavsiyesine uyarak kurbanlık on deve bulup getirdiler ve boğazlanmak üzere olan Abdullah´ın yanına bıraktı­lar. Develerle Abdullah arasında kur´a çektiler. İlk çekişte kur´a, Abdullah´a çıktı. Yani, Abdullah´ın boğazlanması gerekiyordu. Sonra develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Tekrar kur´a çektiler. Kur´a yine Abdullah´ın aleyhine çıktı. Develere on tane daha ekle­yerek, sayılarını otuza çıkardılar. Ama kur´a bu kere de Abdul­lah´ın aleyhine çıktı. Durmadan öhar onar arttırmaya başladılar; nihayet develerin sayısı yüze ulaştığında, çektikleri kur´a, devele­re çıktı ve Abdullah kurban edilmekten kurtuldu. Kureyşliler bu işin sona erdiğini söylediler ve : “Ey Abdülmuttalib, senin Rabbin, Abdullah´ın yerine fidye verilmesine razı oldu” dediler. Fakat Ab­dülmuttalib, Rabbi´nin bu fidye işine razı olduğuna tam olarak inanmak ve bu husustaki şüphesini yok etmek istiyordu. Rivayete göre Abdülmuttalib, kur´alarm develer aleyhine çıkmasından sonra ikinci ve üçüncü kez yine kura çekti. Bu kez kuralar, devele­rin aleyhine çıktı. Bunun üzerine develer boğazlandı ve etleri her­kese dağıtıldı.

Bu anlattıklarımız Abdülmuttalib´in önemli bir niteliğine işa­ret etmektedir. O, her dilediğini yapan, güçlü bir azme, nefis ve irade metanetine sahip bir kimsedir. Bu nitelik onun bela ve mih­netler karşısında metanetini, hoşlanmadığı meşakkatli durumla­ra karşı sabırlı ve mütehammil olduğunu göstermektedir. Sabır sının zorlandığı halde, en sevdiği oğlunu öldürecekti. İmtihan edildi ve imtihanını başarıyla kazandı.

Güçlü adam, iradesini hevesine, ya da azmini şefkatine teslim edip itaat eden kimse değildir. Güçlü adam, iman ve iradesini, he­ves ve sevgilerine üstün kılan insandır. Abdülmuttalib, güçlü kuvvetli bir kimseydi. Fakat bu Özelliği onun şefkatli ve sevecen bir insan olmasına engel teşkil etmiyordu. Bir fikre inandığı za­man, onu sabırla ve mutmain bir ruhla yerine getirirdi. Bu inancı­nın kaynağı batıl da olsa, inancının gereğini yapmaktan çekin­mezdi. Gönlü metin, cesareti sabit bir kimse olup, asla tereddüt göstermezdi. Beklenmedik durumlar karşısında zaaf ve gevşek­lik göstermezdi. Korkulu durumlarla karşılaştığında ruhu dar­madağınık olmazdı.

Habeşliler, başlarında bulunan hükümdarları fiilleriyle Mek­ke´ye gelmişlerdi. Güçlü kuvvetli, teçhizatlı, sayıca çok bir orduy­la bu şehre saldırmışlardı. Herkesin yüreği hoplanıış kalbine ür­küntü düşmüştü. Yalnız Kureyşliler´in büyüğü, Mekke´nin efen­disi olan Abdülmuttalib, sükunetini bozmamıştı. Güzelce konu­şur ve sözleriyle insanlarda sükunet ve saygı uyandırırdı. Haktan asla taviz vermezdi.

Habeş ordusu gelmiş, Mekkeliler´in develerini önlerine kat­mışlardı. Bunlar arasında Abdülmuttalib´in develeri de vardı. Habeşliler´in hükümdarı ve ordularının kumandanı olan Ebrehe ile buluşmaya gitti. Ebrehe; heybetli, korkunç ve azgın bir görü­nüme sahipti. Fakat Mekke liderinin kalbi onun karşısında hiçbir ürküntü duymamıştı. Abdülmuttalib´de ağır başlılık ve heybet vardı. Kendisiyle karşılaşan kimse, onun heybetinden dolayı ken­dine çeki düzen verirdi. Ama onun müsamahakarlığını görünce de, sükunet bulurdu. Karşılaştıkları esnada heybeti, Ebrehe´nin kalbini etkiledi. Niçin geldiğini sorunca, Abdülmuttalib, develeri­ni geri vermesini istedi. Oysa Ebrehe, Abdülmuttalib´in develeri istemek için değil, Kabe´ye saldınlmamasını rica etmek için geldi­ğini sanmıştı. Onun bu isteğim yadırgayarak şöyle demişti: “Gö­rüyorum ki, develerim istiyorsun. Kabe´ye saldınlmamasını iste­miyorsun!”

Ebrehe´nin bu sözleri karşısında Abdülmuttalib, Ebrehe´nin kalbine ürtüntü verecek kuvvette şu cevabı vermişti: “Biz devele­rin sahibiyiz! Kijbe´ye gelince, onu koruyacak Rabbi vardır!” Onun bu sözlerinde, karşısındakine ürküntü veren bir Özellik vardı. Çünkü o, Ebrehe´ye şöyle diyordu: “Üstün ve galip geleceğini san­ma. Yıkmak için geldiğin Kabe´ye hiçbir zaman dokunamayacak­sın. Bu, senin gücünü aşar. Çünkü Kabe, Allah´ın evidir. Şüphesiz Allah, kendi evini koruyacaktır. Sen galip olamayacaksın. Allah seni yardımsız bırakacaktır.” Bu, gerçekten de korkutucu ve ür­kütücü bir cevaptı. Ama Abdülmuttalib bunu, hikmet ve sükunet­le söylemişti. Ölçülü sözlerle ifade etmişti. O, söyleyeceği sözün yerini bilen bir kimseydi.

İleride yeri gelince inşaallah bu sözleri tafsilatıyla size nakle­deceğiz.

Abdullah

Evet, şimdiye kadar Peygamber efendimizin en yakın dedesini anlattık. Peygamber efendimiz onun kucağında büyümüştü. İlk olarak alicenap insanların onurunu, yaşlıların hikmetini ve baba­lık şefkatini onda görmüştü. Evet, babasının yerine, dedesi Ab-dülmuttalib´i görmüştü. O, babasını görme mazhariyetine nail olamamıştı.

Şimdi de, Kureyşliler´in tümünün, boğazlanmaktan kurtar­mak için fidye verdikleri adamdan, babasının nazarında en aziz ve en yakın evladı olan Abdullah´tan söz edeceğiz. Gerçekten de Abdullah, Abdulmuttalib´in on oğlu arasında en çok sevdiği ço­cuktu. Abdülmuttalib´in on oğlu şunlardır: Haris, Zübeyr, Ham-za, Dirar, Ebu Talib, (adı Abd-ü Menaf tır) Ebu Leheb, (adı Abdul-ül Uzza´dır), Abd-ül Kabe, Muğire, Nevfel, Abdullah.

Abdullah güzellikle şöhret bulmuştu. Kureyşliler´in en yakı­şıklısı ve en sevimli genciydi. Ahlakında ruhi güzellik ve kalp sü­kuneti vardı. Kaderin getirdiklerine razı olurdu. Babasının ken­disini boğazlayarak adağını yerine getirmesi için boynunu bıçağa uzatmaktan çekinmemiş ve bu hususta tereddüt etmemişti. Ken­di yerine fidye ödeyerek boğazlanmaktan kurtulma gücüne sahip olduğu halde, yine de boynunu bıçağa uzatmaktan çekinmemişti. Büyük dedesi İsmail´den sonra kendisi, boğazlanan ikinci kişi ol­muştu. Cenab-ı Allah, İsmail´in boğazlanmasını fidye olarak bir koç göndermek suretiyle önlemişti. Cenab-ı Allah İbrahim pey­gambere, rüyasında İsmail´i boğazlamasını emretmiş ve böylece onu imtihan etmişti. Koçu fidye olarak kendi emriyle göndermiş, İsmail´i boğazlanmaktan kurtarmış ve İbrahim de sınavını başa­rıyla bitirmişti.

Abdullah´ın boğazlanması meselesine gelince; bu, Abdülmut­talib´in adağı neticesinde olmuştu. Mekkeliler kendi aralarında görüşerek Abdullah´ı boğazlanmaktan kurtarmak için fidye ver­meyi kararlaştırmışlardı. Abdullah´ın boğazlanma işi bir insanın, yani babasının adağı neticesinde olduğundan dolayı, onun fidye­sinin verilip kurtarılması da Kureyşli insanların meşvereti neti­cesinde olmuştu. Yani Cenab-ı Allah´ın emri ile boğazlanması is­tenilen İsmail´in kurtarılması da, yine Cenab-ı Allah´ın emriyle olmuştu. Abdullah, güzel yüzlü, temiz ruhlu ve karekterli bir kim­se olduğundan dolayı, insanlar onun cazibesine kapılmış, onu sevmislerdi. Boğazlanmaması için çare aramış ve onu babasına tes­lim etmişlerdi. Halbuki babası onu öldürmek istemişti. Onu, akıl­lı ve yapmak istediği işi yapmakta, güçlü olan şefkatli babasının elinden kurtarmışlardı. Onu boğazlamak ne kadar zor bir işse de, babası kuvvetli bir azme sahip olduğu için, bu işi yapmaya kesin­likle karar vermişti, ama Kureyşliler fidyesini vererek onu kur­tarmışlardı.

Güzel endamlı, cazibeli ve yakışıklı olduğu için kadınlar tara­fından çok beğenilirdi. Ama kendisi iffetli bir kimse olduğundan, helaldan başka bir şey istemiyordu. Mürüvvetinden ve âli cenablığından dolayı haramdan uzak duruyordu. İlahi emirleri yerine getirmek için değil de, mürüvvetinin gereğini yapmak, onurunu muhafaza etmek için tıpkı dini emirlermiş gibi haramdan sakı-nırdı.

Kadının biri ona musallat oldu. Güzel endamı kadının hoşuna gitti. Yakışıklılığı onu cezbetti. Kadın onunla beraber olmak iste­di ve kendine davet etti. Ama o, iffetinden dolayı helal bir nikahla elde etmedikçe, onunla birlikte olmak istemedi. Meşru olmayan yollarla ona sahip olmak istemedi. Hevesine esir düşmeyen bu güçlü ve sağlam iradeli genç şu sözlerle onu reddetti:

“Harama girmektense ölürüm daha iyi

Helal bir şeyin, helalliği açıklanmadan ona giremem

Senin istediğin şey nasıl bir şeydir.

Şerefli kimse, dinini ve ırzını korur.”

Evet, bu genç (Abdullah) nefsini ve emanetini korudu. Ahlakını ve onurunu muhafaza etti. Kavmindeki diğer gençler gibi aşağılık işlere tevessül etmedi. Çünkü o temiz, şerefli ve sevimli bir insan olarak yaşamak istiyordu.

Share.

About Author

Leave A Reply