Addas ve Peygamber Efendimiz

0

Addas Hıristiyan bir kimse idi. Üzüm salkımlarını bir taba­ğa koyup Peygamber efendimize getirdi ve ona takdim etti. Peygamber efendimiz de”Bismillah” diyerek üzümleri yemeye başladı. Addas ona bakıyor ve yüzünün şeklini, şemailini inceli­yordu. Sonra ona şöyle dedi: “Allah´a andolsun ki söylediğin bu kelimeyi bu belde halkı asla söylemez.”

Peygamber efendimiz de ona sordu:

– Ey Addas sert hangi beldedensin, dinin nedir

– Hıristiyanım, Ninova halkındanım.

– Salih adam olan Yunus bin Meta´nın şehrindensin Öyle mi

– Yunus bin Meta´yı nereden tanıyorsun !

– O benim kardeşimdir. O peygamberdi, ben de peygambe­rim!

Peygamber efendimizin bu sözleri üzerine Addas onun üzeri­ne yumuldu başını, ellerini ve ayaklarını öpmeye başladı.

Öte taraftan bahçe sahipleri olan Utbe ile Şeybe, Hıristiyan kölelerinin yaptıklarını görüyorlardı. Onun bu hareketi dahi onların kalplerini İslam´a meylettirmedi. Kalpleri yumuşama­dı. Biri diğerine şöyle dedi: “Görüyor musun, şu yabancı adam senin köleni de yoldan çıkardı!”

Addas, efendilerinin yanına döndüğünde ona şunları sordu­lar: “Yazıklar olsun sana ey Addas! sana ne oldu ki şu adamın başını, ellerini ve ayaklarını öpüyordun !”

Addas şu karşılığı verdi: “Ey efendim! Yeryüzünde bundan daha hayırlı bir adam yoktur! Bana ancak bir Peygamber´in bilebileceği haberleri iletti.”

Efendileri dediler ki: “Yazıklar olsun sana ey Addas! Sakın bu adam seni dininden döndürmesin. Çünkü senin dinin onun-kinden daha iyidir!”

Bahçe sahipleri kerem sahibi ve şefkatli kimseler idiler. An­cak bununla birlikte apaçık bir sapıklık içindeydiler. Hak açık olmakla birlikte onu inkar ettiler. Kalpleri inandığı halde ona iman getirmediler. Taşkınlık gösterdiler. Kafir olup sapıklıkta kaldılar.

Dua, Af ve Himaye

Resulullah (sav) efendimiz şu alçak Taifliler´in acı eza ve ce­falarını tattı. Onu horladılar. Artık yalvarıp yakararak Rab-bin´e sığınmaktan başka çaresi kalmamıştı. Rebia oğullarından ayrılıp Mekke´ye dönerken Addas bin Malikle karşılaşmış, onun yaptığı muameleler sonucunda biraz olsun sükun bulmuş­tu. Rabbine dua edip şöyle demişti:

“Allah´ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü, ancak sana arz ve şikayet ediyo­rum! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin horlayıp dalına bindiği biçarelerin Rabbi sensin. Benim Rabbim de sen­sin. Sen beni kötü huylu yüzsüz bir düşman eline düşürmeye­cek, hatta işimin dizginini eline verdiğin akrabadan bir dost bile beni bırakmayacak kadar bana merhametlisin. Allah´ım senin gazabına uğramayayım da çektiklerim ne olursa olsun yi­ne de katlanırını! Ancak senin af ve merhametin bana bunları da göstermeyecek kadar geniştir. Allah´ım senin gazabına uğ­ramaktan, ilahi rızandan uzak kalmaktan sana, senin o karan­lıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınırım. Allah´ım sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim. Allah´ım her kuvvet, her kudret ancak seninle kaim­dir!”

Bu dualar yaralı bir kalpten fışkırıyordı. Ama o kalp yine de razı ve hoşnut idi. Çünkü o, kainattaki en muazzam daveti teb­liğ ediyordu. Karşılaştığı eziyetler ne kadar şiddetli olursa ol­sun yine de o, bu daveti yaymak uğruna bütün işkenceleri hiçe sayıyordu. Allah´ın takdirine rıza göstermiyordu. Rabbi kendi­sine gazap etmedikten sonra diğer bütün eza ve cefaları hiçe sayıyordu.

Cenab-ı Allah Peygamber (sav)´in duasına icabet etti. Kendi­siyle beraber olduğunu ona açıkladı. Buhari ile Müslim´in sa­hihlerinde sabit olan bir hadiste anlatıldığına göre müminlerin annesi Hz. Aişe, Resulullah (sav)´e şunları sormuş: “Uhud gününden daha şiddetli bir günün olmuş mudur ” Resulullah ona şu cevabı vermiş: “Senin kavminden çektiğim kadar şiddet­li eziyetler çekmiş değilim. Bir zaman davetimi Abdü Yaleyl´e tebliğ etmiştim. O benim isteklerime cevap vermedi. Üzüntülü halde geri döndüm. Dönerken de dalgın vaziyette idim. Bir de baktım ki Karnü´s-Sealib denen yere varmışım. Başımı göğe kaldırdığımda bir bulutun beni gölgelendirdirmekte olduğunu gördüm. Buluta baktım. îçinde Cebrail (as) vardı. Bana şöyle seslendi: “Allah, senin kendi kavmine söylemiş olduğun sözleri ve onların sana verdikleri cevapları duymuştur. Kendisine kav­min hakkında dilediğin emri vermen için, Allah, dağların me­leğini sana göndermiştir.”

Cebrail´in böyle demesinden sonra dağların meleği bana ses­lenerek selam verdi, sonra şöyle dedi: “Ey Muhammedi Allah beni sana gönderdi. O, kavminin sana söylediklerini işitmiştir. Ben dağların meleğiyim. Bana dilediğin emri vermen için sana gönderdi. Eğer dilersen Ahbeyn (Mekke´deki iki dağ) dağlarını kavminin üzerine yıkarım!”

Resulullah (sav) efendimiz ise dağların meleğine şöyle de­mişti: “(Hayır) Allah´ın, onların soylarından Allah´a ibadet edecek kimseler çıkaracağını ümid ediyorum.”

Cenab-ı Allah, peygamberinin duasına icabet etmişti. Pey­gamberi dua ederken kuvvetinin az olduğunu arzetmişti. Bu­nun üzerine Cenab-ı Allah, bütün kuvvetleri Peygamberi´nin emrine vereceğini beyan buyurmuştu. Peygamberi´nin, insanlar nazarında zayıf ve değersiz olması mümkün değildi. Çünkü Al­lah onunla beraberdi. Onu ne dostuna ne de düşmanına bıraka­cak değildi. Onu noksanlıklardan arınmış ve kullarının üstün­de, kahredici güce sahip olan Allah koruyacaktı. Bir kimse ki, Allah kendisiyle beraber olursa o, asla zayıf düşmez ve horlan­maz! –

Share.

About Author

Leave A Reply