Allah, Risaletini Kime Vereceğini Bilir

0

Allahu Teala risaleti nereye ve kime vereceğini; vahyi kimlere indireceğini ve yaratıklarından hangisinin risaleti halka tebliğ edeceğini seçen ve bilendir. Cenab-ı Allah risalet için Arap topra­ğım seçmişti. Çünkü bu diyar, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gön­derilen, kendilerine kuvvetle ilahi kitap verilen peygamberlerin getirmiş oldukları umumi risaletin diyarıdır.

Çünkü Arap diyarında ibretler ve misaller vardır. İnsanı, üze­rinde düşünmeye yöneltecek izler ve eserler vardır. Bu diyarlara başka kavimler tahakküm edemezler. Şer kuvvetleri buralara ga­lip olamazlar. Araplar ilim bakımından geride bulunsalar bile, ru­hi bakımdan bir eksiklik ve ayıpları yoktu. Nefisleri fesada sürük­leyen hükümdarların, girdikleri beldelerin onurlu kimselerini ze­lil kılan Kralların zorla tatbik ettikleri zillet ve meskenet, Arap diyarlarına nüfuz etmemişti. Nitekim zorba Kralların, girdikleri ülkelerin onurlu kimselerini zillet ve meskenete duçar ettiklerini Cenab-ı Allah şu ayeti kerimede Belkıs´ın ağzından nakletmekte­dir: “Hükümdarlar bir ülkeye girdiler mi, orayı bozarlar, halkının şereflerini zelil (ve perişan) ederler. (Evet) böyle yaparlar .” (Nemi: 34)

Arap beldelerindeki insanlar hükümdarların zulmüne maruz kalmadıkları ve böyle bir şeye alışık olmadıkları için, nefislerinin saflığı ve mukavemeti sayesinde şeref ve onur mesajım dünyanın dört bir bucağına ulaştırdılar. Cahiliyetleri döneminde hüküm­darların hüküm ve baskısına direnmiş idiyseler de, İslamiyete girdikten sonra Resulullah´a karşı boyun eğerek kendi onurlarını bir kenara bırakıp teslimiyet gösterdiler. Araplar, ferdi tahakkü­mün düşmanıydılar. Ama İslamiyet sevgisini nefislerine sindir­dikten ve îslamm sancağını doğuya ve batıya götürüp dalgalan­dırdıktan sonra, onurlarım İslama karşı ayaklar altına alıp çiğne­diler ve itaat eden birer insan haline geldiler.

İlahi risalete mahal olması için Arap diyarından başka bir di­yarı seçme yetkisine sahip kılınsaydık, bu seçimi yapmakta çok zorluk çekerdik. Çünkü Arap diyarı onur diyarıdır. Orada zillet yoktur. Orası hürriyet ve şecaat diyarıdır. Onur ve üstünlük dini­ni, hayırlı aktiviteyi ancak alçaklığa karşı direnen, zorluklara karşı göğüs gerebilen, dine ve peygambere karşı boyun eğmeye ra­zı olan hür kimseler başkalarına tebliğ eder ve başka diyarlara ulaştırabilirler. Bu meziyetler ise sadece Araplarda ve Arap diya­rında mevcuttur. Bu nedenle Araplar İslamiyetle tanışıp hareke­te geçince, diyarlarından çıkıp insanları hakka davet ettiler. Hiç gecikmeden, fütur göstermeden, kaçmadan ve umutsuzluğa ka­pılmadan insanları doğru yola çağırdılar. Zorluk karşısında geri­leyip gevşemediler. Çünkü onlar çöllerin elem ve acılarına taham­mül eden kimseler idiler.

Nübüvvet, Arap diyarına değil de, Kayserlerin diyarr olan Bi-zansa mı inecekti Orada herkes İmparatorların hükmüne boyun eğmiş, nefislerini küçülterek onların buyruklarına boyun eğmiş­lerdi. Öyle ki ahali, imparatorun kendisinden başka apayrı bir varlık olduğunu, her bakımdan aralarında farklar bulunduğunu sanıyorlardı. Heva ve heveslerinden başka hiç bir şey hüküm sür­müyordu. İmparatorların başına çöken ruh haleti, ırkçılık ve asa­biyetten başka birşey değildi. Ruhlar, hükümdarların hevesleri­nin esiri olmuştu. İnsanların her bakımdan eşit olduklarını ifade eden mantığa başkaldırmıştı. Peygamberlik Arap diyarına inme­yecekti de Romaya mı inecekti

Peygamberlik Roma´ya değil de, İran´a mı verilecekti. Halbuki Kisralar halka zilet ve meskeneti uyguluyorlardı. Halk üzerinde seçkin kimselerin egemenliği geçerliydi. Kisranın hakimiyetin­den kurtulsalar da, etrafındaki insanların hakimiyetinden kurtu-lamıyorlardı. Halk, kendini zillet ve meskenet içinde buluyordu. Nefisleri yumuşamış, hükümdarların önünde boyun büküp arzı teslimiyet etmişlerdi. Bunlar mı alışık oldukları bu zillet içinde İslam davetini izzete ulaştıracaklardı Yoksa ruhi kölelikleri içinde diğerleri mi Cenab-ı Allah´ın şu ayeti kerimede kaydetmiş olduğu insani değer ve üstünlüğe başkalarını davet edeceklerdi !

“Andolsun biz, Ademoğullarına çok ikram ettik. Onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rıziklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üs­tün kildik.” (İsra: 70)

Zulüm görmeye alışık oldukları için, onurlarını yitirmiş olan, ya da boyun bükmeye alışık olan kimselerin hak davetinde bulun­maları mümkün müdür Teslimiyet havasından çıkıp kurtulmayı beceremeyen, aşağılık bir hayatla yetinen, zillete razı olan kimse­lerin hak davetinde bulunmaları mümkün müdür Onur ve üs­tünlüğe, hürriyet ve serbestiyete ancak hür kimseler davette bu­lunabilirler!

Firavunlar diyarının, Firavunluk saltanımn yıkmaya davet ve analarından özgür olarak doğmuş olan insanların hür olduklarını ilan etmiş düşünülebilir mi Bu topraklarda yaşayan zelil kimse­lerin yaptıkları tek şey, Firavun saltanatından daha zalim bir sal­tanata, daha zorba ve mütecaviz bir yönetime, daha fasit ve daha sapık bir idareye intikal etmekten başka bir şey olmamıştır. Bun­lar zillet ve aşağılık içinde koşturmaktadırlar. Bir taraftan diğer tarafa geçmektedirler. Zorbaların baskısından veya zalimlerin zulmünden asla sıkıntı duymaz ve ayaklanmazlar. Aksine bunlar boyun büküp teslim olmaya alışkındırlar. Öyle ki, bunların du­rumlarını inceleyen bir kimse, gördükleri zulüm ve baskıyı hoş karşıladıklarını ve hallerinden memnun olduklarım, dahası, ken­dilerini zillete düşüren kimseyi kucakladıklarını zannedecektir. Kendilerine onur ve üstünlük ruhunu aşılamak isteyen kimseler­den de yüz çevirdiklerini görecektir. Bunların psikolojileri üzerin­de inceleme yapan kimse, bunların; onur ve şerefi, taşınması im­kansız bir yük olarak gördüklerini zannedecektir. İzzet ve kera­met yükünü, altında ezilecekleri bir yük olarak gördüklerini dü­şünecektir.

Firavun onlara: ” Ben sizin en büyük rabbinizim” demişti ve onlar da onu tasdik etmişlerdi. Onlara: “Benden başka bir tanrı­nız yoktur, öyle değil mi” diye sormuş, onlar ise: “Evet gerçek tanrı sensin” diye cevap vermişlerdi.

Nefisleri alçalmış ve nihayet zillete alışmışlardı. Helak olan bir kavim olmayı kabul etmişlerdi. Zillet ve meskenet, kanlarına işle­mişti. Bu ruh, onların damarları içinde cereyan ediyordu. Öyle ki, kendilerine onur ve üstünlük vermek isteyen bir kimse geldiği za­man, onun davet ettiği şeye karşı çıkıyorlardı. Tasdik ettiklerini ise ilahlaştmyorlar; iyi, kötü her hususuta ona itaat ediyorlardı. Atalarının sözünü tasdik etmek, kutsamak ve ameline itaat et­mek gibi alışkın oldukları şeyleri onda tasavvur ediyorlardı. Açlı­ğa ve çıplaklığa razı oluyor, bu eziyetleri seve seve tadıyorlardı. Çünkü onlar Firavunla beraber idiler. Ancak Firavun´a benzeyen kimselere itaat edilebileceğini zihinlerine yerleştirmişlerdi.

Cenab-ı Allah Musa peygambere risalet verirken, Mısır diya­rından başka bir ülkede vermişti. Firavun´u hakka davet ederken de, bu davetine büyücülerden ve halkın çok az bir kısmı dışındaki kimselerden başkası icabet etmemişti. Firavun kavminden çok az kimseler ona iman etmişlerdi. Musa peygamber Israiloğullarmı Mısır´dan alıp götürmüş ve onları Firavun´un zulmünden kurtar­mıştı. Deniz, Firavun´u içine çekip boğmuştu. Musa, beraberinde­ki Israiloğullanyla birlikte Sina´ya gitmiş, orada hak davetinde bulunmak istemişti. Ama İsrailoğulları, Mısırlıların zulmüne alışkın ve fesada bulaşmış oldukları için bu hak daveti yapmaya elverişli kimseler olamamışlardı. Mısırlıların buzağıya taptıkları gibi İsrailoğulları da, tapmak için kendilerine bir buzağıyı tanrı edinmek istemişlerdi. Mısırlılarınki gibi onların nefisleri de gev­şemişti. Korkaklaşmışlardı. Hatta Musa peygamber, kendilerin­den, Cenab-ı Allah´ın onlar için mülk olarak yazmış olduğu şehre girmelerini istediği zaman , bahtsızlıkları kendilerine galip gel­mişti. Firavun tarafından kendilerine kaselerle içirilen zillet ve aşağılık şarabının tesirinde kalmışlardı. Bakınız, Kur´an-ı Kerim onların durumlarım bize nasıl anlatıyor: Musa peygamber onlara şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah´ın size yazdığı (nasip ettiği) kut­sal toprağa girin, arkanıza dönmeyin, yoksa kaybedersiniz!” De­diler ki: Ey Musa, orada zorba bir millet var, onlar oradan çıkma­dıkça biz asla oraya girmeyiz. Eğer çıkarlarsa o zaman oraya gire­riz.” (Allah´tan) korkanlardan, Allah´ın nimet verdiği iki adam dedi ki: “Onların üzerine kapıdan girin. Eğer kapıdan girerseniz, muhakkak ki siz galip gelirsiniz. Haydi eğer inanıyorsanız. Al­lah´a dayanın.” Dediler ki: “Ey Musa, onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın, biz burada oturuyoruz!” Musa, ´Ya rabbi, dedi, ben kendimden ve kardeşim­den başkasına malik değilim. Bizimle o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır.” (Allah) buyurdu ki: “Orası onlara kırk yıl yasaklan­dı. Yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen yoldan çıkmış olanlar İçin Üzülme.” (Maide: 21- 26)

Onların böyle davranmaları, Firavun´un onları zelil kılması­nın tesirinden kaynaklanıyordu. Bu yüzden Cenab-ı Allah, onla­rın Tih çölünde kırk sene müddetle şaşkın şaşkın dolaşmalarına hükmetti. Ki zorluğa alışsınlar güçlü ve kuvvetli kimseler olsun­lar. Başkaları ile savaşabilecek bir nesil haline gelsinler.

Yakın doğuyu bırakıp Hindistan´a yöneldiğimizde, orada sınıf­lardaki onur ve üstünlük ruhunun ölmüş olduğunu görürüz. Ora­daki milletler zillete teslimiyet göstermişlerdi. Şu halde Araplar­dan başka, insanlığı hakka, onur ve hürriyete davet edecek bir millet kalmamıştı. –

Share.

About Author

Leave A Reply