Büyük Bedir Savaşı

0

Müminlere eziyet vererek dinlerinden vazgeçirmeye çalışan, ama hiçbir sonuca ulaşamayan Kureyşlilere, îslam´m kuvvet kazandığım hissettirmek için hicretin ikinci yılında ilk ayların­da Peygamber efendimiz bazı gazveler düzenlemiş ve ashabının bir kısmını da, seriyyelerle etrafa göndermişti. Bununla Pey­gamber efendimiz Arap ülke ve beldelerinin iç durumlarını öğ­renmek ve İslam´ın varlığını etrafa hissettirmek amacını güt­müştü. Ayrıca bazı kimselerin kalplerini hak kelimesine ısın­dırmak arzusunu da besliyordu. Bu arada Peygamber efendi­miz çevresindeki kabilelerle saldırmazlık anlaşmaları imzala­mış, karşılıklı yardımlaşma hükümlerini içeren barışlar yap­mıştı. Bundan sonra Peygamber efendimiz, gönderdiği seriyye-ler vasıtasıyla değil de, bizzat kendisinin de katılacağı bir gaz­ve ile Kureyş´in karşısına çıkmak istemişti. Bunun için gerekli zemin hazırlanmıştı. Ayrıca müşrikler de müslümanların kuv­vet kazandıklarını ve mukadderatlarını tayin edecek güce sa­hip olduklarım anlamışlardı. Peygamber efendimiz Kureyşlile-rin ticaret yollarını kesmişti. Kureyşliler, mü´minleri, diyarları olan Mekke´den çıkarıp sürgün ettikten, Peygamber efendimizi öldürmeye kasdettikten, bunun için gerekli hazırlıkları yaptık­tan bu yana, iki taraf arasında savaş zaten mevcut sayılıyordu. Peygamber efendimiz Kureyşlilerin ticaret kervanlarının Şam´a gitmekte, ya da Şam´dan dönmekte olduğunu haber alınca, he­men yola adamlar çıkarıp kervanın yolunu kesiyordu. Önceki sayfalarda da anlattığınız gibi, Abdullah bin Cahş, seriyye ku­mandanı olarak göreve çıktığında Kureyş kervanının yolunu kesmiş, mallarına el koymuş ve bazılarını da esir almıştı. Ku­reyş ticaret kervanı, kırk savaşçı muhafazasında yola çıkmıştı. Abdullah bin Cahş´ın seriyyesinden önce Peygamber efendimiz, acele davranarak bu kervanın yolunu kesip gerekeni yapmak istemişti, ama kervanı elden kaçırmıştı. Bu kervanda Kureyşli zenginlerin mallan vardı. Peygamber efendimiz Şam´dan dönü­şünde kervanın yolunu gözlemeye, kervanın ve Kureyşliler´in haberlerini araştırmaya başlamıştı.

Kervan

Peygamber efendimiz Kureyş kervanının Şam´dan otuz, ya da kırk kişilik bir kafileyle geri döndüğü haberini almıştı. Bu kervanın yolunu kesmeleri için müslümanlara çağrıda buluna­rak şöyle demişti:

“îşte Kureyş kervanı geliyor. Bu kervanda Kureyşliler´in malları vardır. Yola çıkın ve kervanın yolunu kesin. Belki ker­vandaki mallan Cenab-ı Allah size ganimet olarak verir.” Bazı-lan Peygamber efendimizin bu çağrısına hemen icabet ettiler, bazıları ise icabet etmekte ağır davrandılar. Her ne kadar buna hazır idiyseler de, savaş olacağını tahmin etmemişlerdi. Diğer seriyyelerde olduğu gibi, bu işin de vuruşmasız olarak nihayete ereceğini sanmışlardı. Müşriklerle karşılaşmadılar ve savaş da olmadı. Kervanın başında bulunan Ebu Süfyan´a ait bin deve yükü vardı. Müslümanlarla karşılaşmaktan ve malının müslü-manlar tarafından gasbedilmesinden korkuyordu. Nitekim daha önceleri de müslümanlar, îbn Hadremi´nin kervanını yaka­layarak onu öldürmüşlerdi. Bu sebepten dolayı Ebu Süfyan, Peygamber efendimizle ashabının haberlerini araştırıyor ve on­ların neler yaptıklarını Öğrenmek istiyordu. Yolda karşılaştığı bütün kervanlara sordu, nihayet istediği haberi aldı. Peygam­ber efendimiz ashabına Ebu Süfyan´la karşılaşmaları ve onun kervanını yakalamaları için çağrıda bulunmuştu. Kendisinin kervamyla birlikte tıpkı İbn Hadremi ve dişinin kervanıyla bir­likte tıpkı îbn Hadremi ve kervanının uğrayacağı akibete uğra­yacağını kesin olarak anlamıştı. Kureyş´e ait kervanı kurtar­mak hırsı ile iki çareye başvurdu:

1- Bedir yolundan saparak kervanı kurtardı. Peygamber efendimiz de, muhacirlerle birlikte yola koyulmuş, ancak ker­vanı elden kaçırmış ve kervandaki malları alamamıştı. Bu işin gerisinde savaş olacağını anlamışlardı.

2- Ebu Süfyan, beraberindeki kervanı himaye etmeleri ve Muhammed (sav) ile ashabına karşı yol emniyetini sağlamaları için Kureyş´ten yardım istemişti. Müslümanların işini bitirmek için Kureyş´in asker göndermesini talep etmişti. Kervanın kar­şılaşacağı tehlikeli durumu Kureyşliler´e anlatması için Dam­dan bin Amr el-Gıfari´yi haberci olarak göndermişti. Damdan, devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleği­nin önünü arkasını yırtmış, Mekke vadisinin ortasında deve üzerinde avazının çıktığı kadar bağırarak: “Ey Kureyş toplulu­ğu! îpek ve esans taşıyan develeriniz gitti! Mallarınız Ebu Süf-yan´m yanındadır, ama Muhammed ile ashabı ona saldırdılar. Kervana kavuşabileceğinizi sanmıyorum. İmdat! İmdat!” diye haykırıyordu.”

Bu ateşli sözler ve sıcak görüntüler üzerine, Kureyşliler´in hamiyet duyguları galeyana geldi. Mallarını kurtarmak için harekete geçtiler. Kureyşliler´den bazıları bizzat yardıma koş­maya, bazıları da kendi adlarına, adamlarını koruması için başkalarını göndermeye yöneldiler. Bütün Kureyşliler bu iş için hazırlanmaktayken kervanın Ebu Süfyan tarafından kurtarıl­dığı haberi geldi. Önce de işaret ettiğimiz gibi, Ebu Süfyan yolu değiştirerek Kureyş kervanını kurtarmış ve bu haberi de bir müjde olarak Kureyşliler´e ulaştırmıştı. Haberci, Kureyşliler´e şöyle demişti: “Siz kervanınızı korumak için yola çıktınız, mallarınızı ve adamlarınızı kurtarmak gayretine düştünüz, ama Allah onları kurtardı. Artık geri dönün.”

Böylece sefere çıkış sebebi ortadan kalkmış oluyordu. Ancak bazı müşriklerin kalbleri öfke ve şiddetle dolmuştu. Bunların başında Ebu Cehil gelmekteydi. Kinleri sebebiyle yola devam etmek istediler. Ebu Cehil: “Vallahi Bedir´e varmadan geri dön­meyiz!” dedi, Zühre oğullarının bazı müttefikleri, onun bu görü­şünü kabul etmediler. Cuhfe´de bulunan bu müttefikler şöyle demişlerdi: “Ey Zühre oğulları! Allah mallarınızı ve adamınız Mahrame bin Nevfel´i kurtardı. O, kervan koruyucuları arasın­daydı. Ama siz onun mal ve nimetine karşı nankörlük ettiniz. Şu Ebu Cehil´in sözlerine bakmayın. Maldan başka bir şey için çıkmayın. Artık dışarıya gitmenize ihtiyaç yoktur.” Ebu Ce­hil´in sözlerini Zühre oğullarından hiçbiri beğenip tasdik etme­di. Ama Kureyş´in bütün batınları bu sefere iştirak ettiler. An­cak Adiy bin Kab oğulları onlarla birlikte sefere katılmadılar. Sefere çıkan kimselerin safları arasında karşılıklı konuşmalar cereyan etti. Sefere çıkıp çıkmama hususunda tereddütler baş gösterdi. Bu karşılıklı konuşmalar arasında, bazı kimseler, se­fer hazırlığı içinde bulunan Talib bin Ebi Talib´e şöyle dediler: “Ey Haşim oğulları! Her ne kadar bu sefere bizimle birlikte ka-tılmaktaysanız da, gönlünüzün Muhammed´le birlikte olduğu­nu biliyoruz.” Talib bu söze kızdı ve o da, diğer geri dönenlerle birlikte yola çıkmaktan vazgeçti. Bazı kimselerin tereddüt edip geri dönmesi, diğerlerinin de azimlerini kırdı. Çünkü sefere çık­ma sebebi ortadan kalkmıştı. Bu tereddüdün dozu ne olursa ol­sun, Kureyşliler bütün zorluk ve sarsıntılara rağmen dokuzyü-zelli savaşçıyla yola çıktılar. Beraberlerinde ikiyüz at ve birkaç develeri, def çalan şarkıcı cariyeleri de vardı. Bunlar Kureyşli-ler´i müslümanlara karşı galeyana getirici şarkılar okuyorlardı. Müşrikleri, kervanlarını, ordularını, şarkıcı cariyelerini bir ta­rafa bırakarak, Resulullah (sav)in hazırlığından söz edelim:

Resulullah (sav) efendimiz 309 kişi ile yola çıktı. Bu sayı bundan biraz fazla, yahut biraz eksik olabilir. Bu defa muhacir­lerle ensar birlikte hareket ederek, bu sefere katılmış ve Bedir yoluna koyulmuşlardı. Kervanı ele geçirmek istiyorlardı, ama kervanı göremediler. Ebu Süfyan acele ederek Bedir´in sol tarafından sapıp kervanı kaçırmış; böylece hem kervanı, hem bera­berindeki adamları kurtarmıştı.

Peygamber efendimiz aldığı haberlerden Kureyş´in kendileri­ne oranla çok kalabalık bir orduyla, at ve develerle yola çıktığı­nı öğrenmişti. Kervan kendisinden kaçmışsa da, karşısına bü­yük bir ordu gelmekteydi. Savaş kaçınılmazdı. Bu sebepledir ki, her ne kadar sayıca az olsalar da onları bir araya getirip topladıktan sonra askerlerinin kalbine metanet ve moral aşıla­maya başladı. Ordusunun imanı kuvvetliydi. Kendisi jde Muha­cir ve Ensar´a güvenmekteydi. Ancak Ensarın, daha Önceleri Peygamber efendimizle yaptıkları anlaşma gereğince, bu sefere ve zahmete katılmak mecburiyetinde olmadıklarını düşünmele­rinden endişe etti. Medine-i Münevvere içinde saldırıya uğra­maları halinde Medine´yi korumak mecburiyetindeydiler. Ama dışarıya çıkıp düşmanla karşılaşmak ve savaşmak mecburiye­tinde olmadıklarını ileri sürebilecekleri ihtimali vardı. Çünkü daha önceleri Akabe´de Peygamber efendimizle biat yaparken Medinelüer: “Ya Resulullah! Sen bizim diyarımıza varmadıkça biz senden sorumlu değiliz. Ancak diyarımız olan Medine´ye ulaştığın zaman, artık bizim zimmetimize girersin. Çocukları­mızı ve kadınlarımızı nasıl koruyorsak seni de Öyle koruruz.”

Belki de bazı Medinelüer, bu sefere katılmak mecburiyetinde olmadıklarını düşünmüşlerdir. Savaş esnasında Peygamber efendimiz Medineliler´in tümünün bu savaşa gönüllü olarak ka­tılıp katılmadıklarını kesin olarak öğrenmek istemiş, bu sebep­le gönüllerindeki niyeti araştırmıştı. Medine´de kendisini barın­dıran Ensarın ne düşündüklerini öğrenmek istiyordu. Çünkü Medinelüer şehir dışına çıkarken, savaşmak için değil, kervanı ele geçirmek için çıkmışlardı, tşin başındayken plan ve düşünce buydu. Peygamber efendimiz, ordusunun durumunu, özelikle ensarın neler düşündüğünü öğrenmek için, ashabıyla istişarede bulundu. Onların fikirlerine ve düşüncelerine müracaat etti. Sözlerin en güzelini Ebu Bekir ile Ömer söylediler. Ama Pey­gamber efendimiz onların görüşlerini öğrenmek ihtiyacında de­ğildi. Çünkü bu ikisinin imanlı ve cesaretli olduklarını zaten kesin olarak biliyordu. Onların gerisindeki kimselerin neler dü­şündüklerini Öğrenmek istiyordu. Mikdad bin Amr ayağa kal­karak şöyle dedi:

“Ya Resulullah! Sen yoluna devam et. Allah´ın gösterdiği yol-cfâ yürü. Andolsun ki, îsrailoğullarının Musa´ya dedikleri gibi: “Sen ve rabbin gidin savaşın. Doğrusu biz burada oturumlarız” demeyiz. Aksine biz deriz ki: Sen ve Rabbin gidin savaşın, ama mutlaka biz de sizinle birlikte savaşacağız! Seni hak ile gönde­ren Allah´a yemin ederim ki, sen bizi (Mekke´nin arkasında de­nize doğru beş gecelik mesafedeki) Berk´ül-Gamad´a kadar yü­rütecek olsan, seninle birlikte oraya kadar yürür, senin sağın­da, solunda, önünde ve arkanda çarpışırız!”

Mikdad´ın bu sözleri üzerine Peygamber efendimiz sevindi. Onun için hayır duada bulundu. Böylece muhacirlerin metanet­le savaşa gelmeye kararlı olduklarım öğrendi. Geriye, araların­daki anlaşma gereğince Medine dışına çıkıp savaşmak mecburi­yetinde olmadıklarını düşünme ihtimalleri olan ensarm niyet­lerini öğrenmek kalmıştı. Peygamber efendimiz ensara yönele­rek:

“Bana düşüncelerinizi söyleyin” dedi. Sa´d bin Muaz şöyle de­di: “Allah´a andolsun ki, ey Resulullah! Sen böyle demekle bizi kasdeder gibisin. Öyle değil mi ” Peygamber efendimiz evet di­ye cevap verdi. Bunun üzerine Sa´d, sözüne şöyle devam etti: “Sana iman ettik, seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin hak ol­duğuna şehadet ettik. Bunun üzerine senin emirlerini dinleyip itaat edeceğimiz konusunda sana söz verdik. Ey Allah´ın elçisi, dilediğin şekilde yoluna devam et. Biz seninle beraberiz. Seni hak ile beraber gönderen Allah´a yemin olsun ki, eğer bizi şu denize doğru sürecek olsan mutlaka seninle beraber biz de de­nize dalarız. Aramızdan tek bir kişi bile geride kalmaz. Bizi düşmanlarımızla karşılaştırmandan hoşnutsuzluk göstermeyiz. Biz savaşta sabırlı ve dayanıklıyız. Düşmanla karşılaştığımızda sana sadakat gösteririz. Ümid ederim ki Cenab-ı Allah senin gözünü aydınlatacak ve gönlünü tatmin edecek hareketlerde bulunduğumuzu sana gösterecektir. Allah´ın bereketi üzerine, bizimle birlikte yoluna devam et.”

Sa´d´ın bu sözleri üzerine Resulullah (sav) artık ensarm da savaşa gönüllü olarak katılacağından emin oldu. Cenab-ı Al­lah´ın kendisine verdiği sözü yerine getireceğine kesinlikle ka­naat getirdi. Kendisiyle birlikte Allah´a ve hakka inanan, asla tereddüt etmeyen bir orduya sahip olduğunu gördü. Bu sebeple Peygamber efendimiz Sad´ın sözlerinden dolayı memnuniyet duydu. Kuvvet bulup zindeleşti ve şöyle dedi: “Yürüyün, size müjdeler olsun. Şüphesiz Cenab-ı Allah bana, iki taifeden (ker­vandan ya da müşrik ordusundan) birini yenip ele geçireceği­mizi vadetti. Allah´a andolsun ki, ben o (müşrik) kavmin düşüp ölecekleri yerleri görür gibi oluyorum!” Peygamber efendimizin ordusu işte böylece azmini bilemiş ve yüce Allah´ın kuvvetiyle destek görmüştü.

İki Ordu

Peygamber ordusundaki neferler kalblerini ve gönüllerini hakka bağlamışlardı. Ama sayıları az, teçhizatları noksandı. Sadece iki atları, kırk develeri ve üçyüz mücahitleri vardı. De­velere nöbetleşe biniyorlardı. Dört kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber efendimiz de onlarla birlikte nöbetleşe biniyordu. Sahabiler onu nöbetten muaf tutmak istediklerinde, şöyle bu­yurmuştu:

“Ben sizden daha az güçsüz değilim. Sevap kazanmaya da sizden daha az muhtaç değilim.” Müşrik ve şer ordusundaki sa­vaşçıların sayısı, önce de belirttiğimiz gibi dokuzyüz elliydi. Be­raberlerinde yetmiş atları, çok sayıda binekleri ve yemek için kesecekleri hayvanları vardı. Fakat azim ve imanları noksandı. Savaşmaya istekli değillerdi. Çoğu tereddüt içindeydi. Bazıları da kendi arzu ve iradesi olmadan savaş çukuruna yuvarlanmış­tı. Şöyle ki:

a- Onlar kervanlarını ve oradaki mallarını korumak için se­fere çıkmışlardı. Bu sebeple zorluklarla karşılaşmışlardı. Bunu yapmadıkları takdirde mallarını yitirecekler, Araplar arasında küçük düşeceklerdi. Ebu Süfyan, onlara kervanın kurtulduğu haberini göndererek şöyle demişti: “Siz kervanınızı ve kervanı-nızdaki adamlarınızla, mallarınızı korumak için yola çıktınız, işte Allah kervanı kurtardı. Artık geri dönün.”

Vuruşma sebebi ortadan kalktığı için, artık onları savaşa ite­cek bir gayretleri de kalmamıştı. Ama köklü kinleri ve Haşim oğullarına karşı olan kıskançlıkları Ebu Cehil´i harekete geçir­mişti. O Kureyşliler´i kin ve hasedinden dolayı savaşa zorlamışti. Onun karakterinde olanlar da, onunla birlikte savaşa azmet­mişlerdi.

b- Zühre oğulları gelmişlerdi, ama kervanın kurtuluş haberi­ni alınca hepsi geri dönmüşlerdi. Sözcüleri: “Artık mal kurtar­mak bahanesi ortadan kalkmıştır. Savaşa gitmemize ihtiyaç kalmamıştır” demiş ve hepsi de Ebu Cehil´i ahmaklık ve cahil­likle nitelemişlerdi.

c- Bazı güçlü Kureyşliler, kavimleri içinde mertebe sahibi olan müşrikler, örneğin Ümeyye bin Halef gibileri, savaş için sefere çıkmak hususunda tereddüt etmişlerdi. îbn îshak´ın “Si-ret´inde anlatıldığına göre, Ümeyye bin Halef, yaşlı, irikıyım bir adam olup evinde oturmaya karar vermişti. Kendisi kavmi­nin arasında Mescid-i Haram´da oturmaktayken, Ukbe bin ebi Muayt eline bir ateş koru ve buhurdanlık alarak getirip Ümey­ye bin Halefin önüne bırakmış, sonra da ona: “Ey Ali´nin baba­sı ısın, sen ancak kadınlardan birisin!” demişti; Onun bu sözle­rine karşı Ümeyye bin Halef: “Allah seni ve getirdiğin şeyi rezil etsin” diye karşılık vermişti. Sonra bu itibarlı adam, kahra­manlık duygusundan değil, halk tarafından kınanmamak için savaşa katılmaya hazırlanmıştı. Hac mevsimlerinde halkı ve dışardan gelen Arap heyetlerini Peygamber efendimize uymak­tan men edip geri çeviren Ebu Leheb bile bu savaşa bizzat ka­tılmamış, geri kaçmış ve yerine vekil olarak As bin Hişam bin Muğire´yi göndermişti. Karşılık olarak da, iflas etmiş olan As bin Hişam´a, alacağını bağışlamıştı. Talib bin Ebi Talib de bu savaşa gitmemişti. Çünkü o, bazı.Küreyşlilerin de dediği gibi, Haşimoğullarını ve onların beraberindeki Muhammed (sav)i se­viyordu. Haşimilerin ilk sıralarında yer alan Abbas´ın bu sava­şa gitmesi ise çok tuhaftı. Çünkü o Akabe biatında Peygamber efendimizle birlikte bulunmuş, Evs ve Hazreç kabileleriyle ko­nuşmuştu. Peygamber efendimizi koruyacakları konusunda on­lardan teminat almıştı. Koruyamayacak iseler, kendilerinin Muhammed´i koruyabilecek güçte olduklarını Evs ve Hazreç kabilelerine açıklamıştı. Eğer Evs ve Hazreç kabileleri Muham­medi koruyamayacak iseler onu kendi kavminin himayesine .bırakmalarım söylemişti. Kardeşi oğlu Muhammed´i yenmek ve ordusuyla savaşmak maksadıyla değil, Kureyşlilerin önde ge­len simalarının kendisini kınamalarından korktuğu için bu savaşa katılmıştı. Maksadı, Kureyşliler üzerinde hakimiyet sağ­lamak ve onlar arasında cılız bir fert olarak kalmamaktı.

Öyle sanıyoruz ki, Ebu Süfyan da bu savaşın zorunlu olduğu­na inanmıyordu. Kureyşlilere gönderdiği ve kervanın kurtulu­şunu bildirdiği mektup da bunu göstermektedir.

d- Kureyşlilerin hemen hemen tamamı savaştan korkuyor­lardı. Çünkü onlar kendi teçhizatlarından ve mühimmatların­dan uzak kalıp yola koyulmaya karar verince, kendileri ile Bekr bin Abdü Menaf oğulları arasında geçmişte meydana ge­len olayları hatırladılar. Bekr bin Abdü Menaf oğullarının ar­kadan kendilerine saldıracaklarından endişe ettiler. Hatta söz­cüleri: “Bunların arkadan gelip bizi vurmalarından korkuyo­ruz” dedi. Evet, Kureyşliler savaştan korkmuşlardı. Önlerinde görecekleri düşmandan çok arkadan kendilerine zarar geleceği­ni düşündüler. Savaşın zorunlu olduğuna inanmadılar. Hatta bunun için azimleri de yoktu. Ancak kin, cahillik ve hased, göz­lerini köreltmişti. Aynı zamanda mü´minlerden de ürküyorlar­dı. Çünkü daha önceleri bazı müşrikler, müslüman askerlerle karşılaşmışlardı. Göz göze gelecek kadar birbirlerine yakın ol­muşlardı. Ama mü´minlerin kan akıtmadıklarını görmüşlerdi. Zaten mü´minlerin kan akıtmaya meraklı olmadıkları da Pey­gamber efendimizin merhamet istediğine, savaş istemediğine, inançları muhtelif de olsa, müşriklerle çarpışmak arzusunda ol­madığına dair söylediği sözler bunu isbatlamaktaydı.

îbn îshak´dan rivayet edildiğine göre, müşrikler sükun bul­duktan sonra Umeyr bin Vehb el-Cumhi´yi gözcü olarak görev­lendirip ona: “Muhammed´in ashabının sayısının ne kadar ol­duğunu bizim için araştırıp öğrenmeye çalış” dediler, O da îs-lam ordusunun çevresinde atıyla dolandıktan sonra, müşrikle­rin yanma geldi ve : “Üçyüz adamdan biraz daha fazla, ya da biraz noksandırlar. Ancak bana biraz daha süre verin ki, onla­rın gizlenmiş oldukları yerlerin ya da arkalarında kendilerine takviye olacak birliklerin bulunup bulunmadığım araştırıp size haber vereyim” dedi. Sonra da müşrik ordusunun yanından uzaklaştı, îslam ordusunun çevresinde dolanarak keşif yaptı. Ama bir şey görmedi. Tekrar gelip Kureyşliler´e bir şey görme­diğini söyledi.

Ama o, durumun kritik olduğunu, sayının Önemli olmadığını, asıl önemli olan unsurun moral gücü ve ölüme karşı hazırlıklı olmak olduğunu açıkladı. Savaşa hazır durumda bekleyen müşrik ordusuna hitaben şöyle dedi:

“Belalar ölümü getirir. Ey Kureyş topluluğu! Ben kabirlere ölü taşıma vasıtalarım, Medine´nin saka develerinin Ölü taşı­dıklarını görür gibi oldum. Öyle bir topluluk gördüm ki; yanla­rında kılıçlarından başka, onların ne bir koruyucuları var ne de sığınakları… Vallahi sizden bir adam Öldürmedikçe onlardan bir adam Öldürülmeyecektir, Onların sayısınca adamlarınız Öl­dürüldükten sonra, yaşamanın ne kıymeti kalır Bu nedenle iyi düşünün ve kararınızı ona göre verin!”

Hakim bin Hüzzam bu sözleri işittikten sonra halkın arasına girip dolaştı. Utbe bin Rebia´nın yanına giderek ona şöyle dedi: “Ey Eba Velid! Sen Kureyş´in büyüğü, efendisi ve itaat edilen adamısın. Ömrünün sonuna kadar hayırla yadedilmeyi istemez misin ”

Utbe: “Ey Hakim, nedir o ” diye sordu. Hakim de şöyle cevap verdi: “Halkı seferden geri çevir. Müttefikin Amr bin Hadre-mi´nin işini üzerine al!”

Utbe şu cevabı verdi: “Bu işi yapayım. Çünkü o benim mütte-fikimdir. Onun diyetini, kaybettiği malını Ödemek bana düşer.” Böyle dedikten sonra kalkıp bir konuşma yaptı ve şöyle dedi:

“Ey Kureyş topluluğu! Vallahi siz Muhammed ve ashabıyla karşılaşırsanız, bir şey yapamazsınız. Onlardan birini öldüre­cek olanınıza bakan, ya amcasının, ya dayısının oğlunu, ya da kabilesinden bir kimseyi Öldürmüş olanın yüzüne bakmış ola­cak ve ondan nefret edecektir! Siz geri dönünüz. Muhammed ile diğer Araplar arasından çıkınız. Onları başbaşa bırakınız. Eğer Araplar ona birşey yaparlarsa -ki zaten bunu istersiniz- maksa­dınıza ulaşmış olursunuz. Eğer bunun tersi olursa o, sizin ken­disine dokunmamış olduğunuzu görerek size karşı yumuşak ve iyi davranır.”

Ordudaki askerler bu söze kulak verdiler ve uygun gördüler. Ama kindar Ebu Cehil, kıskançlığının tesirine kapılmış, bu söz­leri hoş karşılamanııştı. Gidip Muhammed´in sahabileri tara­fından öldürülmüş olan Amr´m kardeşi Amir bin Hadremi´yi kışkırttı. Onun intikam çağrısı yapmasını istedi. Amir de feryat ve figan ederek, ölen kardeşi Amr için: “Ah Amr! Vah Anır!” di­yerek ortalıkta dolaşmaya başladı. Onun bu feryadı ve intikam çağrısı üzerine müşrikler galeyana geldiler, savaşa kalkıştılar, intikam ateşiyle dolup taştılar ve vuruşmak üzere görüş birliği ettiler.

Sonuç olarak deriz ki, savaş arzusu başlangıçta Kureyşlile-rin gönlünde çok zayıf durumdaydı. Savaşmak hususunda te­reddüt etmekteydiler. Çünkü kervan kurtulduğu için savaşma gereği ve sebebi ortadan kalkmıştı. Aklı başında olan Kureyşli-ler savaşıp savaşmamak konusunda tereddüt ettiler. Hatta ba­zıları müslümanlara karşı merhametli olma tavsiyesinde bu­lundular. Bazısı da Muhammed´in arkadaşlarının Allah yolun­da ölmek istediklerini bildiklerinden dolayı, savaşa katılmak­tan korktular. Bütün bunların ötesinde Kureyşliler, arkadan gelmesi muhtemel olan saldırılardan korkuyorlardı. Bu neden­le savaşma arzusu sabit olarak kalplerine yerleşmedi. Halbuki ordular ancak azim ve irade ile güçlenirler. Onları savaşa iten tek sebep, kindarlıklarıydı. Her ne kadar başlangıçta bu duygu insanı savaşa teşvik ederse de, düşman askeriyle karşılaşma esnasında bu duygu varlığını devam ettiremez. Savaşın sivri dişleri göründüğü ve insana battığı esnada, bu duyguya yer kalmaz. Batılın ordusu işte bu durumdaydı. O ordunun safları arasında çözülme başlamıştı. Çözülmenin ardısıra tereddüt ve yenilgi mutlak surette gelecekti.

Biz deriz ki, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın iman ordusuna olan merhameti, batıl ordusunun yenilgi ve he­zimet sebebini kendi içinde meydana getirmişti.

Bütün bunları anlattıktan sonra, faziletli tarafa, Muhammed (sav)in ordusuna gelelim. Bu ordu savaşa katılma kararını oy birliği ile almıştı. Bunların amaçları mal elde etmek, dünya metaına kavuşmak değildi. Bunlar, kendilerine saldıracak olan Allah düşmanlarını yenmek amacını taşıyorlardı. Noksanlık­lardan münezzeh olan yüce Allah´ın ve Resulünün çağrısına icabet ederek bu savaş alevlerinin içine dalmak mecburiyetinde olduklarını görüyorlardı. Bu savaşa daldıkları takdirde iki gü­zel şeyden birine kavuşacaklardı. Ya ganimet elde edecek, ya da şehid olacaklardı ki, her ikisi de asıl itibariyle ganimet sayıhr. Müşrikler araştırıcı gözle mü´minleri gözetlediklerinde, on­ların durumlarından korku ve ürküntüye kapılmışlardı. Üçyüz-dokuz kişilik az bir topluluk oldukları halde, müslüman asker­lerden korkmuşlardı. îbn Kesir bu konuda şöyle der:

“Mü´minler üçyüz onüç kişiydiler. Bu durumda iken noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah, müminlere, müşrikleri az bir sayıda gösterdi. Mü´minler müşriklerden korkmadılar. Mü´minler de onların gözlerine Allah tarafından az gösterildi-ler. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah, onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi, çekinirdiniz ve (savaş) iş(in)de (birbirinizle) çeki-şirdiniz. Fakat Allah, (sizi bundan) kurtardı. Çünkü O göğüsle­rin özünü bilir.

Karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinize az gösteriyor sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki, yapılmış bir işi yerine getirsin. îşler hep Allah´a döndürülecektir.” (Enfai 43-44)

Bundan da anlaşılıyor ki, müşrikler, mü´minlerle karşılaş­maktan korkuyorlardı. Savaş anının yaklaşmasından ürküyor ve savaşmamak hususunda tereddüt ediyorlardı. Sadece ah­maklık içinde bulunanlar bu savaşı arzuluyorlardı. Buna karşı mü´minler, yüce Allah´tan müjde almışlardı. Müşrikleri küçüm­süyor ve onlara karşı korkusuzca hücuma kalkışıyorlardı. Sa­dece Allah´tan yardım diliyorlardı. Yüce Allah da, onların kalp­lerine sükun ve metanet bırakıyor ve onlara yardım ediyordu. Melekler de onlara takviye kuvvetler gönderiyor, kalplerine gü­ven ve huzur yerleştiriyordu. Onlar sükunet içinde Allah´ın yardımını ümit edip, O´na güvenerek uyuyorlardı. Sadece O´nun zatından yardım bekliyorlardı. Savaşa hazırlıklı ve yöne­lik vaziyette bekleyen müminlerin durumunu Cenab-ı Allah şöyle tasvir buyuruyor:

“Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da “Ben size birbi­ri ardınca bin melek ile yardım edeceğim” diye duanızı kabul buyurmuştu. Allah bunu ancak müjde olsun (sevmesiniz) ve kalbiniz bununla yatışsın (güvene ve huzura kavuşun) diye yapmıştı. Yardım, yalnız Allah kalındandır. Allah daima üs­tün ve hikmet sahibidir.

O sizi, Allah´tan bir güven olmak üzere hafif bir uykuya dal­dırmıştı. Üzerinize, sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) gidermek, kalplerinizi (birbirine) bağ­lamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. Rabbih, meleklere vahyediyordu ki: Ben sizinle be­raberim, siz inananları pekiştirin; ben inkar edenlerin yürekle­rine korku salacağım; vurun (onların) boyunların(ın) üstüne, vurun onların her parmağına! Böyle (olacak), çünkü onlar Al­lah ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allah´a ve Resulüne karşı gelirse, muhakkak ki Allah´ın cezası çetin olurf (Enfai: 9-13)

Bundan sonra da yüce Allah şöyle buyuruyor:

“işte böyle yaptı. Muhakkak ki Allah, kafirlerin tuzağını za­yıflatır.” (Enfai.18)

Nihayet iki ordu karşı karşıya geldi. Bunlardan birinin sayı­sı, teçhizatı çoktu, ama inancı yoktu. Öyle ki, giriştiği savaşı kazanacağı konusunda bir güvene sahip değildi. Cenab-ı Allah onların tuzaklarını ve tedbirlerini zayıflatıp boşa çıkardı. Savaş sebebini ortadan kaldırmakla ve liderlerinin kalplerine tered­düt düşürmekle, bazı kabilelerle boyları birbirinden koparmak­la, koparmış oldukları akrabalık duygularını yeniden canlandı­rıp kabartmakla onları gevşetmişti. îki ordu karşı karşıya gel­dikleri zaman, bazılarının kalplerine korku ve ürküntü bırak­mıştı.

Evet, müşrik ordusunun durumu böyleydi. Müzminlerin du­rumuna gelince onların iradeleri tek noktada birleşmişti. Yüce Allah´tan müjde almışlardı. Meleklerle takviye görmüşlerdi. Meleklere Cenab-ı Allah, müslümanlarm kalplerine sükun, se­bat ve huzur bırakmalarını vahyetmişti. Öyle ki, müzminleri bir güven uykusu bürümüştü. Cenab-ı Allah ayaklarının altındaki yeri sağlamlaştırmak ve sabitleştirmek için hafif bir yağmur yağdırmıştı. Kervanı elde etmektense, onur ve üstünlüğü elde etmek hakim olmuştu. Başlangıçta mal istemişlerdi, ama so­nunda Allah´ın kelimesini yüceltmek amacına yönelmişlerdi. Evet, Önceleri mal elde etmek istiyorlardı. Allah´ın verdiği onur sayesinde kuvvet ve üstünlük istemeye başlamışlardı. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah size, iki takımdan birinin sizin olduğunu vadediyor-du; siz ise kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordu­nuz.” (Enfai: 7)

İki ordu biri zırha bürünerek teçhizatla kendini takviye etmiş, ama yüreksiz. Diğeri ise iman, azim, sabır ve şehadet ar­zusu gibi manevi zırhlara bürünmüş. Şehadet ki iki güzel so­nuçtan biridir. însan ya gazi olup ganimet elde etmeli, ya da şe­hit olup Allah´ın rahmetine kavuşmalıdır. Ya zafere erip gazi olacaklar, ya da şehit olacaklardı. Her ikisinde de büyük ka­zançlar vardı.

Bu iki ordu birbirine denk olur mu hiç Savaşlar konusunda uzman olan kimseler de bu iki ordunun birbirlerine denk olma­yacaklarını söylerler. Çünkü geçen yüzyılda ve bu yüzyılda sa­vaşları yöneten komutanlar, savaşlardaki maddi gücünün ma­nevi güce oranla üçte birlik bir değer taşıdığını ifade etmişler­dir. Onların bu takdirlerine göre, zafer, ya da yenilgi sonucuna maddi kuvvetin ancak dörtte birlik bir tesiri olabilir; manevi gücünse dörtte üçlük bir etkisi olur. Bedir savaşında müşrikle­rin sayısı bin idiyse bu mutlak bin sayısına tekabül eder. Ama mü´minlerin sayılan kuvvet dengesinde en azından binikiyüze tekabül ederdi. Ayrıca noksanlıklardan münezzeh olan yüce Al­lah onları meleklerle takviye etmişti:

“Rabbin, meleklere vahyediyordu ki: “Ben sizinle beraberim; siz inananları pekiştirin.” (Enfal. 12)

“(Ey Muhammed) attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attl!” (Enfal:17)

Savaş uzmanlarının takdirine göre maddi kuvvetin manevi kuvvete göre üçte birlik bir değer taşıdığını söylemiştik. Savaş uzmanları hata da yapabilirler, doğru da söyleyebilirler. Ama yüce Allah´ın takdiri bütün takdirlerin üstündedir. Kalbinde zayıflık bulunmayan iman ehlinden bir savaşçıyı en kafir sa­vaşçıya denk tutan, yüce Allah´tır. O şöyle buyurmuştur:

“Ey Peygamber, Allah sana ve sana tabi olan mü´minlere ye­ter. Ey Peygamber, müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sab­reden yirmi kişi olsa, (onlar ikiyüz (kafir)i yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar) kafirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü o kafir­ler, anlamaz bir topluluktur. Şimdi Allah sizden (yükü) hafif­letti. Sizde zaaf bulunduğunu bildi. Bundan böyle sizden sab­reden yüz kişi olsa, ikiyüz (kafır)i yenerler ve eğer sizden bin ki­şi olsa Allah´ın izniyle ikibin (kafir)i yenerler. Allah sabreden­lerle beraberdir..” (Enfal: 64-66)

Bu Kur´an nastan anlaşıldığı üzere, eğer iman ehlinin kalb-lerinde zaafîyet yoksa ve mü´minler gevşememişlerse, manevi kuvvetin bir birimi, maddi kuvvetin on birimine denktir. Ancak sadık mü´minler arasına münafıkların girmesi durumunda, mü´min safları arasında gevşeklik başgösterir; münafıklar iman ehlinin yenilmesini ve çökmesini isterler. Nitekim onlarla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sizin içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı, size bozgunculuk­tan başka bir katkıları olmazdı. Sizi fitneye (birbirinize) düşür­mek için hemen aranıza sokulurlardı. İçinizde de onlara kulak verenler vardır. Allah zalimleri bilir. (Onlar) önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler. Nihayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allah´ın emri (onun dini) galebe çaldl.” (Tevbe: 47-48)

Saflarda zaafîyet işte böyledir. Nitekim Uhud gazvesinde saflar arasında zaaf ve gevşeklik başgöstermişti. Peygamber efendimiz Cenab-ı Allah´ın da buyurduğu gibi, safları düzene ^sokuyordu:

“Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın. (Uhud´da) mü´minleri savaş üslerine yerleştiriyordu. Allah da işitendi, bi­lendi. Sizden iki takım, korkup bozulmaya yüz tuttu. Allah, kendilerinin dostu idi. inananlar, Allah´a dayansınlar.” (Ali lmran: 121-122)

îman kuvvetinin durumu işte budur. İnanan askerlerin ara­sına asla nifak karışmamalıdır. Böyle olmadığı sürece, bir mü´min on müşrike bedeldir. Ama mü´minlerin arasına müna­fıklar karışır ve müminlerin kalplerinde de manevi hastalıklar bulunursa, işte o zaman inanç ordusunun safları arasında zaaf ve gevşeklik başgösterir. Bu durumda bir mü´min ancak iki münafıka bedel olabilir. Ama imanları halis olursa büyük kuv­vet ifade eder ve bir mü´min on müşriğe bedel olur. ikinci du­rumda, yani kalpleri manen hasta olur ve mü´minlerin safları arasına bu münafıklar karışırsa, işte o zaman bir mü´min an­cak iki münafığa ve müşriğe bedel olur. Bu iki ayet arasında nesh durumu yoktur. Bazıları derler ki, ikinci ayet birinciyi nesh etmiştir. Halbuki böyle bir durum sözkonusu değildir.

İki Ordunun Karşılaşması

Resulullah (sav) Kureyş kervanım yakalamak için Bedir´e gitti, ama kervanı ele geçiremedi. Savaş haberini aldı, artık sa­vaşmak mecburiyeti doğmuştu. Kureyşliler gurur ve alayişle Bedir´e yönelmişlerdi. Peygamber efendimiz düşmanını biliyor­du. Onların dokuzyüz ile bin civarında olduğunu talimin etmiş­ti. Bunu da onların yemek için kestikleri develerin sayısından anlamıştı. Sahabilerden birine, Kureyş ordusunun kaç kişi ol­duğunu sorduğunda, o, sayılamayacak derecede çok olduklarını söylemişti. Bunun üzerine Peygamber efendimiz onların yemek için kaç deve kestiklerini sorunca, adam: “Bir gün dokuz diğer gün on deve kesiyorlar” demiştir. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, Kureyş ordusunun dokuzyüz ile bin kişi arasında ol­duğunu söylemişti. Hatta tam tamına dokuzyüzelli kişi olduk­larını söylemişti. Kureyş ordusundaki eşrafı sorunca da adam, aralarında Utbe bin Rebia ile kardeşi Şeybe ve diğer bazı önde gelen simaların bulunduğunu ifade etmişti. Bunun üzerine Peygamber efendimiz savaşa teşvik etmek için beraberindeki müslüman askerlere şöyle demişti: “İşte Kureyşliler, size ciğer­parelerini sunuyorlar!”

Kureyş müşrikleri ilerleyerek Bedir´de bir kum tepesinin ar­kasındaki vadinin en uzak kıyısına indiler. Müslümanlar da vadinin en yakın tarafına karargah kurdular. Bununla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Kulumuz (Muhammed)e indirdiğimiz (ayetler)e inanmışsa-nız, bilin ki, ganimet aldığınız şeylerin beşte biri, Allah´a, Re­sulüne ve (Allah´ın Resulü ile) akrabalığı bulunan(lar)a, yetim­lere, yoksullara ve yolcu(lar)a aittir. Allah her şeye kadirdir. O gün siz, vadinin yakın kenarında idiniz. O (düşman)lar(ınız) da uzak kenarında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Eğer sözleşmiş olsaydınız dahi, sözleştiğiniz vakitte Öyle bulu-samazdınız. Fakat Allah, zaten yapılması kararlaştırılan bir işi yerine getirmek için (sizi böyle buluşturdu) ki helak olan, açık delille helak olsun; yaşayan da açık delille yaşasın.” (Enfal.41-42)

Karargah için yer seçimi herhangi bir kimsenin iradesiyle değil, yüce Allah´ın uygun görmesiyle olmuştu. Eğer bir şahsın emir ve iradesiyle karargah yeri seçilmiş olsaydı, müslümanlar yer ve zaman hususunda görüş ayrılığına düşerlerdi. Noksan­lıklardan münezzeh olan yüce Allah karargah yerini takdir etti ve zamanını belirledi. Mü´minlerin karargah kurdukları yer kumluk olup yürümeye engel teşkil ediyordu. Bu yüzden Cenab-ı Allah, yeri sertleştirmek için hafif bir yağmur yağdırdı. Orasını yürümeye elverişli bir zemin haline getirdi. Kureyşlile-re de bol miktarda yağmur yağdırarak yürüyüşlerini engelledi.

Nesei, Mücahid´in şöyle dediğini rivayet eder:

“Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah üzerlerine yağ­mur yağdırdı, toz sakinleşti, yer sertleşti, gönülleri hoş oldu. Resulullah (sav) iman ordusuyla gelerek Bedir suyuna yakın bir yere karargah kurdu. Durumu sahabilere arzettiğinde Hab-bab bin Münzir bin Cemuh gelerek şöyle dedi: “Ey Allah´ın Re­sulü sen bu karargah yerini Allah´ın sana verdiği emre dayana­rak mı tesbit ettin Eğer onun emrine dayanarak tesbit etmiş isen biz burayı, ne geçebilir, ne de buranın gerisinde kalabiliriz. Yoksa sen kendi görüşüne ve savaş taktiğine uyarak mı tesbit ettin ”

Resulullah (sav) efendimiz ben burayı kendi görüşüme ve sa­vaş taktiğime uygun olduğu için tesbit ettim, dedi. Bunun üze­rine Habbab: “Ya Resulullah burası karargaha müsait bir yer değildir. Milleti biraz ileriye götür ki, suyun yakınına varalım. Oraya konaklarız. Sonra da Bedir suyunun etrafına bir duvar örüp havuz yapar, içini su ile doldururuz ve düşmanla savaşı­rız. O sudan biz içeriz, ama onlar içemezler.” dedi.

Peygamber efendimiz Habbab´m görüşüne uyarak oraya git­ti. Bedir kuyusunun yanında havuz yaptı, içini su ile doldurdu. Müşriklerin kapadıkları bütün kuyuların suyu oraya aktı, böy­lece onlar da kendilerini sudan yoksun bırakacak tuzağı anladı­lar.

îki taraf karşı karşıya geldi. îki hasım yüz yüze karşılaştı. Peygamberlerin seyyidi, alemlerin rabbinden imdat diledi. Ta­raflar birbirlerine fazla girmeden karşılıklı ok atışmaları başla­dı. Mazlum oğullarından şerli bir adam su tuzağını hissetti ve mü´minlerin yaptığı havuzu yıkabileceğini zannetti: “Ben ya bu havuzdan su içerim, ya da onu yıkarım; olmazsa bu uğurda Ölü­rüm!” diyerek mü´minlerin tarafına geldi. Onu, Allah´ın aslanı Abdülmuttalib oğlu Hamza karşıladı ve kılıcıyla o müşrikin bacağını kesti. Fakat o müşrik yeminini yerine getirmeye azimli olduğundan dolayı havuza doğru sürünerek ilerlemeye başladı. Nihayet Hamza bir darbe daha vurarak onu öldürdü.

Resulullah (sav) ordusu içinde diğer neferler gibi bulunuyor­du. Ancak ordunun harekatını kontrol etmek için yüksek bir yere çıkmayı uygun gördü. Yüksekçe bir yere bir gölgelik yap­mayı düşündü ve gölgelik yaptırdı. Rivayete göre, ona bunu öneren Muaz bin Cebel olmuştu, tbn İshak´m rivayetine göre, Sad bin Muaz, Peygamber efendimize şöyle demişti: “Ey Al­lah´ın Peygamberi! Senin için bir gölgelik yapalım da süvarile­rin yanında bulunsunlar, sonra biz gidip düşmanımızla karşıla­şalım. Eğer Cenab-ı Allah bizi güçlendirip düşmanı-mıza karşı galip kılarsa, bu zaten bizim sevdiğimiz bir şeydir. Ama diğer durum, yani hezimet hali meydana gelirse, sen de süvarilerinle birlikte azmedip arkamızdan bize gelip katılırsın. Çünkü, bazı kimseler bu seferden geri kaldılar. Onlar da seni en azından bi­zim kadar severlerdi. Eğer senin savaşa mutlaka katılacağını bilselerdi, senden geri kalmaz ve seninle birlikte bu sefere katı­lırlardı. Allah seni onların yüzü suyu hürmetine koruyacak, on­lar seninle birlikte cihad edecek ve sana hayır tavsiyesinde bu­lunacaklardır.” Sa´d´m bu sözleri üzerine Peygamber efendimiz onu övdü ve ona hayır duada bulundu. Neticede Peygamber efendimize bir gölgelik hazırlandı. Bunda çok faydalar vardı. Çünkü buraya oturunca ordunun harekatını kontrol edecekti. Onların neler yaptıklarını görecek ve ona göre kararlar vere­cekti. Şüphesiz ki, Peygamber efendimiz, kendi vicdanı, şefkat ve merhamet duygusu ile ordusunu esirgiyordu. Onlara acıyor­du. Kureyşliler´in kalabalık ordusunu gördüğünde rabbine ta­zarru ve niyazda bulunarak şöyle demişti:

“Allah´ım! İşte Kureyşliler bütün gurur ve alayişleriyle üzeri­mize yöneldiler. Onlar sana meydan okuyor, senin Resulünü yalanlıyorlar. Allah´ım! Kureyşli müşrikleri yarına varmadan helak et!

Resulullah´la birlikte Ebu Bekir de karargah çadırında bu­lunmaktaydı. Muaz bin Cebel birkaç Ensar´la birlikte koruyucu olarak çevresinde dolaşıyordu. Resulullah (sav) rabbine sürekli bir şekilde yalvarıyordu. Ayrıca Hz. Ali´nin de rivayet ettiğine göre, Peygamber efendimiz rabbine sürekli dua edip tazarru ve niyazda bulunuyor, dua ederken şöyle diyordu:

“Allah´ım! Eğer şu bir avuç topluluğu helak edersen, artık bunlardan sonra yeryüzünde sana ibadet edilmez 1

Rabbinden imdat isteyerek şöyle diyordu:

“Allah´ım bana vadettiğini gerçekleştir. Allah´ım zaferini ver!” Böyle dua ederken, ellerini omuzundaki abası yere dü­şünceye kadar semaya yükseltiyordu. Ebu Bekir de arkadan onu koruyor ve abasını yine omuzuna koyuyordu. Fazlaca yal­varıp yakardığmdan dolayı Ebu Bekir ona acıyıp şefkat ederek şöyle diyordu; “Ey Allah´ın Resulü! Bu kadar yalvarıp yakar-dıktan sonra mutlaka rabbin, sana vadettiklerini gerçekleştire­cektir!”

Evet bu doğru yolu gösteren hikmet sahibi kumandan, ordu­sunu ve adamlarından herbirini ayrı ayrı fazlaca sevdiğinden ve cihada sebebiyet veren tevhid inancını korumaya da tutkun olduğundan, putperestliği yıkmaya arzulu olduğundan dolayı, yüce Rabbine fazlaca yalvarıp yakarıyor ve O´ndan imdat isti­yordu. Bunun yanı sıra savaşmaları için sevgili askerlerinin kalplerine azim ve sebat ruhunu aşılıyor, savaşa hazırlıklı ol­maları için askerlerine moral veriyor, zafer için gayret sarfedi-yordu. Sonra da tevekkül edip yardımını dileyerek rabbine yal­varıp yakarıyordu. O´nun emri olmadan hiçbir şeyin değişmeye­ceğini -yüce rabbinden kendilerine dayanma gücünü gayret ve sebatı ihsan etmesini istiyordu. Rabbinin şu buyruğuna icabet ederek askerlerini savaşa teşvik etmeye başladı: “Ey Peygam­ber! Müzminleri savaşa teşvik etf Bu buyruk üzerine Peygam­ber efendimiz şu cevabı vermişti:

“Muhammed´in canı kudret elinde bulunan Allah´a andolsun ki, bugün bir müslüman müşriklerle savaşır da sabrederek se­vabını rabbinden bekleyerek ve cepheden kaçmayarak Öldürü-lürse, mutlaka cennete girer!”

îşte bu söz, Peygamber efendimizin askerleri savaşa teşvik ederken söylediği sözlerden biri idi. Cenab-ı Allah´ın teşvikleri de, sakındırma bakımından cepheden kaçmayı önleme cihetin­den çok kuvvetli bir etki meydana getirmişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştu:

“Ey inananlar, inkar edenlerle toplu halde karşılaşırsanız, onlara arkalar(ınız)ı döndür(üp kaç)mayın. Kim o gün -savaş­mak için bir tarafa çekilmek ya da başka bir birliğe katılmak dışında- arkasını döner (kaçar)sa o, Allah´tan bir gazaba uğrar. Onun yeri cehennemdir. O, ne kötü varılacak bir yerdir!” (Enfal: 15-16)

Peygamber efendimizin teşvikleri müjde anlamı taşıyordu. Cenab-ı Allah´ın teşvikleri ise, savaştan kaçma hususunda mü´minleri sakındırma anlamına geliyordu. Birinci teşvik, eğer savaş cephesine doğru ilerlerlerse, akibetlerinin hayır olacağını mü´minlere açıklıyordu. İkinci teşvik, yani Cenab-ı Allah´ın teş­viki ise savaştan kaçtıkları veya geri durdukları takdirde aki­betlerinin fena olacağını bildiriyordu.

Komuta ve Düzen

Peygamber efendimizin komutası gayet hikmetli ve yerli ye­rince olup, askerlerine karşı merhametli bir özellik taşıyordu. Akıllıca ve kuvvetlice komuta ediyor, güzel bir örnek teşkil edi­yordu. Adil bir savaş komutanı için o en güzel bir örnekti. Nite­kim amel, ahlak ve sünnetleri bakımından da mü´minler için güzel bir Örnekti. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Andolsun, Allah´ın elçisinde, sizin için en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab. 2i)

a- Peygamber efendimizin hikmetli ve irşat edici komutası­nın ilk görünümü, onun ordunun ortasında, savaş cephesinde bulunmasıydı. Askerlerinden uzak bir yere çekilmemişti. Aksi­ne, onların başında durup onlara komuta ediyor ve yol gösteri­yordu, ister tatlı ister acı olsun, savaşın sonuçlarına onlarla birlikte katıldığı gibi, savaşın zorluklarına da onlarla birlikte katılıyordu. Hz. Ali´nin bu hususta şöyle dediği rivayet edilir: “Durum şiddetlenip savaş ateşi alevlendiği, iyice kızıştığı ve gözlerinin çevresi kızardığı zaman Rasulullah (sav)e sığınırdık. O esnada kendisinden düşmana daha yakın bir kimse görül­mezdi. Bedir savaşmdayken de, düşmana en yakın bulunduğu­muz bir zamanda, Peygamber efendimize Sığınmıştık.” Kuman­dan Peygamber savaşta askerlerin arasında bulunuyor ve on­lardan uzakta durmuyordu. Ashabı onun için bir gölgelik hazır­lamıştı. Öyle görülüyordu ki, kendisi o gölgelikte fazla oturma­mış, ancak askerlere bakıp durumu kontrol etmek ve onları dü­zene sokmak, harekatlarına yön vermek için gerektiği zaman gölgelikte oturmuştur.

Bazı müslüman kumandanların da onun yolundan yürüdük­lerini ve onu örnek aldıklarını görmüşüzdür. Örneğin, askerleri arasında bir nefer gibi dolaşan Selahaddin-i Eyyubi, onun dav­ranışlarını örnek aldığı için muzaffer olmuştur. Bazı kuman­danlar da onun yoluna aykırı davranışlar içine girdiklerinden dolayı hezimete maruz kalmışlardır. Bunlar savaşı idare ettik­lerini zannederek, sağlam köşkler içinde oturmuşlar, ama neti­cede onların ihmalleri sebebiyle hezimet gelmiş, Allah´ın as­kerleri telef olmuşlardır.

b- Peygamber efendimizin hikmetli komutasının ikinci görü­nümü de, onun kendisiyle askerlerini eşit görmesidir. Ordusun­da savaşan her asker, yambaşında kendisiyle birlikte savaş­makta olan Peygamber efendimizin de kendisiyle birlikte aynı hak ve yükümlülüklere sahip olduğunu hissederdi. Bunu açık­ça ispatlayan davranışlarından biri, onun, Ali ve Mersed ile bir­likte aynı deveye nöbetleşe binmesidir. Yaya yürüme sırası kendisine geldiği zaman, Ali ile Mersed onu bu sıradan muaf tutup tekrar deveye bindirmek istemişler fakat o kabul etme­miş ve : “Siz benden daha güçlü adamlar değilsiniz ve sevap ka­zanmak hususunda da ben sizden daha az istekli değilim.” Evet, Peygamber efendimizin bu davranışı ile müslüman asker­lerin zamanımızdaki davranışlarını ve özellikle son çağdaki Mı­sırlılarla mukayese edin. Aradaki ayırıcı hususlar, bir tarafı sa­vaş ateşiyle dağlamakta diğer tarafı da hayırlara ve nimetlere boğmaktadır. Zafer kazanırlarsa gururlanırlar, savaş ateşiyle dağlanırlarsa herhangi bir şeref kazanmazlar. îşte bu sebeple­dir ki, hezimetleri birbirini izlemektedir.

c- Peygamber efendimizin hikmetli komutasının üçüneü gö­rünümü de, askerlerine kendi serbest iradeleriyle savaştıkları­nı herhangi bir kimsenin hegomonyası altında cepheye zorla sürülmediklerini hissettirmesi idi. Onun bu davranışı netice­sinde askerleri yaptıkları savaşla sevap kazanacaklarını umu­yorlardı. Kazandıkları takdirde Allah´ın yardımı sayesinde ka­zandıklarını ve hakkı müdafaa ettikleri için muzaffer oldukla­rını anhyorlardı. Öldürüldükleri takdirde şehitlik şerefine ve cennete kavuşacaklarını biliyorlardı. Kendileriyle cennete gir­mek arasında sadece savaşıp öldürülmek vardı. Her iki durum­da da iki güzellikten birine kavuşacaklardı. Onlar Allah rızası ve hak uğruna kendi Özgür iradeleriyle, kendi nefisleri için sa­vaşıyorlardı. Onlar kazançlı bir ticarete girmişlerdi. Başkaları­nın zoruyla değil, kendi arzularıyla bu cepheye gelmişlerdi. Ni­tekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, bu hususu beyan ederken şöyle buyurmuştur:

“Allah, müzminlerin, mallarını ve canlarını cennet karşılı­ğında satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah´ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat´ta, gerek İncil´de ve gerekse Kur´an´da (Allah, yolunda çarpışanla­ra cennet vereceğini vadetmiştir) Allah´tan daha çok ahdini ye­rine getiren kim olabilir O halde O´nunla yaptığınız bu alışve­rişinizden ötürü sevinin, gerçekten bu büyük başarıdır,” (Tevbe. 111)

Peygamber (sav) efendimiz, askerlerinden her mü´min ferdin kalbine, dünyalık elde etmek için değil, kendi özgür iradesiyle Allah rızası için hak yolunda ve hak için savaştığı düşüncesini yerleştirmişti, iman hidayeti ve Peygamber efendimizin komu­tası angarya için savaşa katıldığını veya parya olarak cepheye geldiğini düşünmüyor, aksine kendi özgür iradesiyle düşmanla çarpışmaya geldiğini düşünüyordu.

d- Peygamber efendimizin hikmetli komutasında müşahede edilen görüntülerin dördüncüsü ise, onun yumuşak huylu, akıl­lı ve güçlü bir komutan olduğudur. Komuta ederken gayet yu­muşak ve mülayim davranır, mütehakkim olmazdı. Zorluk çı­karmadan, kabalık göstermeden, merhametle ve yumuşakça yol gösterirdi. Onun bu yol gösterişi karşısında da, karşısındaki askerler itaatli bir şekilde davranırlardı. O hikmetli komutanın çevresinde adeta etten bir duvar oluşturup, kendi canlarını onu kurtarmak için feda ederlerdi. Kendi arzularıyla gönüllü ola­rak, asla zorlanmadan onunla birlikte canlarını hak yolunda fe­da ederlerdi. Bu da Peygamber efendimizde bulunan nübüvvet rahmetiydi. Peygamber efendimizin bu nitelikli komutanlığını tasvir eden Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah´ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak dav-randın. Eşer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, gi­derlerdi. Öyle ise onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfi­ret dile. (Yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, bir kere de azmettin mi artık Allah´a dayan.” (Ai-> imran: 159)

e- Peygamber efendimizin hikmetli komutasında görünen te­zahürlerden biri de onun askerlerine karşı tutkun ve şefkatli olmasıdır. Nitekim bu husus rabbine yaptığı münacatlarda da sabitti. Askerleri onun birer dostu ve arkadaşı gibiydi. Onunla birlikte hakka davet eden kimselerdi. Hidayet erbabı idiler. Onlar Cenab-ı Allah´ın davetini yapan bir avuç mücahitlerdi. Eğer onlar helak olsalardı, artık onlardan sonra yeryüzünde Cenab-ı Allah´a ibadet edecek kimse kalmazdı, tslami izzet, on­lar arasında gelişip nemalanmıştı. Onlar muhabbet ehli kimse­ler olduklarım hissetmişlerdi. Bunu hissetmekten çekinmemiş­lerdi. Günümüzdeki bazı müslüman komutanların askerlerine baktıkları gibi, Peygamber efendimiz o sevgili askerlerine ha­şin bir surette bakmamıştı. Onları birer savaş aracı ve aleti olarak görmemiş, bilakis birer mücahit ve birer insan olarak görmüştü.

f- Peygamber efendimizin hikmetli komutasında müşahede edilen altıncı husus, onun, şura yaparak, sorumluluğu askerle­riyle birlikte paylaşmasıydı. Nitekim bu hususu ona Cenab-ı Allah emretmişti: “İş hususunda onlara danış.” Askerlere da­nışmak, onları sorumluluk hissine sahip kılar. Strateji husu­sunda asker, kendisinin de görüş sahibi olduğunu idrak eder. Böylece onurlanır ve sorumluluğa ortak olur. Kendini hareket eden bir savaş aleti olarak görmez. Bunun üzerinde savaş ida­resine kendisi de iştirak eder, moral gücü artar, maneviyatı kuvvetlenir. Moral gücü artan asker, akıllı ve irade sahibi olur. Savaşa tereddüt etmeden kendi arzusuyla girişir.

Peygamber efendimizin bu hikmetli, akıllı merhametli, şef­katli ve yumuşak komutası sayesinde Cenab-ı Allah´ın ordusu gelişip kuvvetlenmiş, neticede zafer ve galibiyet elde edilmişti.

Taktik

Peygamber efendimiz askerlerini düşman karşısında peşpeşe gelen saflar halinde düzenlerdi. Bunu da Cenab-ı Allah buyur­muştu: “Allak, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gi­bi saf bağlayarak çarpışanları sever. * (Saff: 4)

Askerlerin peşpeşe saflar halinde tanzim edilmesini Cenab-ı Allah Peygamber efendimize böylece emretmişti. Peygamber efendimiz de, Kur´an-ı Kerim´in açıklanmasına ihtiyaç duyulduğu zaman Kur´an-ı Kerim ayetlerini kendi söz ve davranışla­rıyla açıklardı. Nebevi savaşların ilki, büyük Bedir muharebesi idi. Bu savaşta Peygamber efendimiz, Allah´ın sevdiği saf niza­mını uygulamıştı. Ibn îshak´m rivayetine göre o, eline aldığı bir okla askerleri sıraya dizmiş ve saf nizamına göre tertiplemişti. Saf dışına çıkmış olan Sevad bin Azbe´nin karnına okun ucuyla vurarak; uEy Sevad sırana geç”, demişti. Sevad da ´canımı in­cittin ya Rasulullah! Halbuki Allah seni hak ve adaletle gön­derdi, îzin ver de sana kısas uygulayayım´, dedi. Peygamber efendimiz karnını açarak, “Hadi bakalım ey Sevad, kısası uygu­la” dedi. Sevad ise onu kucaklayarak karnını öpmeye başladı. Peygamber efendimiz ona; ´Niçin böyle yaptın, ey Sevad “diye sordu. Sevad şu cevabı verdi: “Bugün Allah´ın emriyle ecelimin geldiğini görüyor ve ölüp senden ayrılmaktan korkuyorum. Bu­nun için, seninle geçen en son dakikamın, tenimi tenine değdir­mekten ibaret olmasını ve bunun da kıyamet gününde bana şefaat ve benim azaptan kurtulmama vesile olmasını istedim!” Sevad´ın böyle demesi üzerine Peygamber efendimiz, onun için hayır duada bulundu.

îman ordusuna, kendilerine hücum emri verilmeden düşma­na saldırmamalarını emretti. Hep birlikte hücum etmelerini dağınık şekilde saldırmamalarını temin etmek için, onlara bu emri vermişti. Oklar teker teker atılabilirdi, ama bununla ok­lar israf edilmiş olacaktı. Halbuki hep birden saldırmaları du­rumunda hangi hedefe atacaklarını iyi seçebilirlerdi. Böylece düşman daha fazla ezilmiş ve teçhizat da israf edilmemiş ola­caktı. Yine Ibn îshak´ın rivayetine göre, Rasulullah (sav), ken­disinden emir çıkmadıkça düşmana saldırmamalarını mü´min askerlere emretmişti: “Düşman sizi kuşattığı anda onları ok­larla geri püskürtün” demişti. Buhari´nin “Sahih”inde yer alan bir rivayette, Ebu Üseyd´in şöyle dediği nakledilir: “Resulullah (sav) efendimiz Bedir gününde bize şöyle dedi: “Düşman et­rafınıza yığıldığı anda, onlara ok atın ve ok atmada birbiriniz-le yarışın.”

O esnada Resulullah (sav) efendimiz, insanların zihinlerini meşgul etmesin ve dikkatlerini dağıtmasın diye develerin bo-yunlarındaki çanların sökülmesini emretmişti.

Bu adil savaşta Peygamber efendimiz sahabilere: “Ehad ehad, parolasını vermişti. Muhacirlerin özel olarak kendi aralarmda parolaları: “Ya Beni Abdurrahman”, Hazreçlilerin ve Evs-lilerin özel parolaları da: “Ya Beni Abdillah” idi.

Önce de belirttiğimiz gibi, mü´min ordusundaki asker sayısı üçyüzonüç idi. Buhari´nin rivayetine göre, muhacirlerin sayısı ise altmış küsurdu. îmam Ahmed bin Hanbel´in rivayetine göre ise muhacirler yetmiş altı kişiydi.

Peygamber efendimiz, sancağı Mus´ab bin Umeyr´e vermişti. Sancağın rengi beyazdı. Muhacirlerin siyah renkli sancağını da Ebu Talib oğlu Ali´ye vermişti. Ensar´m sancağı siyah renkliy­di. Bu sancağı da Sa´d bin Muaz´a vermişti. Başka bir rivayete göre Ensar´m sancağını Habbab bin Münzir taşımaktaydı. Re-sulullah (sav) efendimiz Kays bin ebi Sa´saa´yı da Habbab´ın be­raberinde bulundurmuştu.

Resulullah (sav), askerleri böylece düzene koymuştu. Muha­cirlerin başına kendilerinden birini koymuştu ki, o da İslam´ın bahadırlanndandı. Ensar´m başına da kendilerinden birini koy­muştu. O da aynı şekilde îslam büyüklerinden, kahramanların­dan biriydi. Bunu böyle yapmakla, Muhacirlerle Ensar her gru­bun kendi adamıyla ünsiyet ve arkadaşlık kurmasını temin et­mek için böyle yapmıştı. Allah ve Resulünün insanlar için uy­gun gördüğü cihad böyleydi. Yarışacak olanlar bu yolda yarış­sınlar.

Savaş

Bu düzenlemeden sonra artık savaşmak an meselesi haline gelmişti. Savaşacak iki ordudan biri kuvvetli imana sahip olup vuruşmak için azmini bilemişti. İkinci ordu ise, Allah´a inanmı­yor ve savaşmak azmine de sahip değildi. Nitekim bunu, daha önce iki ordununun durumunu anlatırken belirtmiştik. Bu iki orduyla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

uIşte şunlar, rableri hakkında çekişen iki hasım taraf: inkar edenler için ateşten giysi biçildi. Başlarının üstünden de kay­nar su dökülüyor! Onunla karınlarının içindekiler ve derileri eritiliyor. (Ayrıca) onlar için demir kamçılar da var.” (Hac: 19-21)

Bu ayet-i kerimeler kafirlerin kıyamet gününde karşılaşa­cakları durumlardan bahsetmektedir. Bu ayetlerin lafızlarında, onların savaştaki durumlarına da işaretler vardır.

Bedir savaşı, karşılıklı düello ile başladı. Müşriklerin bazı önde gelen büyük şahsiyetleri müslümanlardan, düello için karşılarına çıkacak adamlar istediler. Bu istekleri yerine geti­rildi. Düello için müslümanlarm iki kılıcı ortaya çıktı. Bunlar­dan biri Allah ve Resulünün arslanı Hamza, diğeri de İslam kahramanı Ali´ydi.

Utbe bin Rebia, kardeşi Şeybe bin Rebia ve oğlu Velid ile bir­likte düello için meydana çıktılar. Karşılarında ensardan üç ki­şi çıktı. Onlara “Bizim size ihtiyacımız yoktur. Ancak kendi kavmimizden, yani Mekke´li muha muhacirlerden bize denk kimselerle savaşmak istiyoruz!” dediler. Sonra Kureyşliler için­den biri şöyle seslendi: “Ey Muhammed! kendi kavmimizden, yani muhacirlerden bize denk kimseleri düello meydanına çı­kar!” Bunun üzerine Peygamber efendimiz de Kureyşliler´e kendi yakın akrabalarından, amcası Hamza ile amcasının oğlu Ali´yi çıkardı. Onların cihad edip gayret sarf etmelerini istemiş, yerlerinde rahatça oturmalarına gönlü razı olmamıştı. Ubeyde bin Haris bin Abdulmuttalib´i Hamza bin Abdulmuttalitfi ve Ali bin Ebu Talib´i düello meydanına çıkardı. Öyle görülüyordu ki, bunlar zırha büründüklerinden dolayı, karşı taraf onları ta­nımamıştı. Bunlar kendilerini tanıttılar ve “Şerefli denk kimse­ler!** dediler. Ubeyde, Ukbe ile, Hamza Şeybe ile ve Ali de Velid ile vuruştu. Hamza ile Ali, rakiblerini öldürdüler. Ubeyde ile Ukbe´ye gelince, bunlar iki defa birbirleriyle vuruştular ve ikisi de yaralandılar, sonuçta Hamza ile Ali kılıçlarını çekerek Uk­be´ye saldırdılar ve onu yere yıkıp öldürdüler. Bundan sonra her iki taraftan karşılıklı ok atışmaları başladı. Bazı müslü-manlar yaralandılar. Muhammedi ordu, ustalıkla oklarını fırla­tıyor ve Kureyş´in önde gelen büyük şahsiyetlerini seçiyor, on­ların liderlerini avlıyorlardı. Ok atışma anında adam avlamak mümkündür. Kılıçla karşılaşma durumunda ise tedbir almak zordur. Müşrikler bu durumu görünce kılıçla saldırıya başladı­lar. Artık onlarla karşılaşmak zorunlu hale gelmişti. îşte bu esnada Peygamber efendimiz, ordusuna birden müşriklere sal­dırmaları için emir verdi. Yerden bir avuç toprak alarak Ku-reyşliler´in üzerine savurdu ve “yüzleri çirkin olsun!” diyerek beddua etti. Kureyşliler´in hepsine o toprağın zerreleri isabet etti. Sonra sahabilerine “iyi saldırın, işi sıkı tutun” diye talimat verdi. îki ordu birbirine girişti. Peygamber efendimiz de yuka­rıdaki gölgeliğinde, olup bitenleri seyrediyordu. Cenab-ı Al­lah´ın kendisine vermiş olduğu sözün gerçekleştiğini hissedi­yordu. Kureyşliler´i yalnız başına hezimete uğratmıştı: “(Ey Muhammed, oku) attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” (Enfal: 17)

Sa´d bin Muaz kılıcını çekmiş olarak bir kaç Ensar´la birlikte Peygamber efendimizin gölgeliğinin yanında durmuş onu koru­yorlardı. Düşmanların hücumundan endişe ediyorlardı. İnsan­ları dinlerinde fitneye düşürüp, geri çevirmeye çalışan ve bir kısım mü´minleri esir alan Kureyşli müşrik liderleri ve baha­dırları, Muhammed ordusu Öldürmeye başlamıştı. Müşriklerin başına büyük bir felaket gelmişti. Neticede Allah´ın kelimesinin yüce olduğunu anlamışlardı.

Burada üzerinde düşünmeye değer iki husustan bahsetme­miz gerekiyor şöyle ki:

1- Peygamber (sav) efendimiz kendi akrabalarını ve vefakar­lığını, Haşim oğullarına iyilikle mukabelede bulunmak gerekti­ğini unutmamıştı. Çünkü Haşim oğullan da peygamber (sav) efendimizle birlikte Kureyşlilerin Mekke´deki boykotları esna­sında eziyet çekmişlerdi. Ama yine de müşrik idiler. Fakat Pey­gamber efendimiz onlara karşı vefakar davranacaktı. Onların boykot esnasında Peygamber efendimize yaptıkları iyiliğin kar­şılığını Peygamber efendimiz verecekti. Onlar savaş meydanın­da müslüman askerler tarafından öldürülmeyeceklerdi. Pey­gamber efendimiz onların, istemeyerek, Kureyşli liderler tara­fından savaşa zorla sürüklendiklerini biliyordu. Bunlar, Mek­ke´de iken Peygamber efendimize eziyet eden kimseler değiller­di. Aksine Kureyşli müşriklerin boykotları esnasında Peygam­ber efendimizi himaye etmeye çalışmışlardı. Peygamber efendi­miz ise güvenilir ve vefakar bir insandı. Yapılan iyilikleri unu­tacak değildi. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyurmuştur -“iyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir ” (Rah­man: 60)

îşte Abdulmuttalib oğlu Abbas da Peygamber efendimizle birlikte Akabe biatında Evslilerle Hazreçlilerin yanına gitmiş ve onların Peygamber efendimizi koruyacaklarına dair temi­natlarını almak istemişlerdi. Şimdi bu durumda savaş meydanında onun, müslümanlarm kılıçlarıyla öldürülmesine Peygam­ber efendimiz müsaade edecek miydi ”

îşte bu sebeple Peygamber efendimiz, îbn Abbas´ın rivayeti­ne göre, o esnada ordusuna şöyle talimat vermişti:

“Haşim oğullarıyla diğerlerinden bazı müşriklerin istemeye­rek, zorla savaşa sürüklendiklerini biliyorum. Onları öldürme­nize gerek yoktur. Sizden her kim Haşim. oğullarıyla karşılaşır­sa, sakın onları Öldürmesin. Ebu Buhteri ile karşılaşan, onu öl­dürmesin. Resulullah´ın amcası Abdulmuttalib oğlu Abbas ile karşılaşan sakın onu öldürmesin!”

Akrabalarından bazılarını öldüren kimselerden biri -ki o da Ebu Huzeyfe idi- (herhalde Peygamber efendimizin yanında bu­lunmadığı bir sırada) şöyle demişti: “Müşrik babalarımızı, oğul­larımızı ve kardeşlerimizi Öldüreceğiz de, Abbas´ı sağ mı bıra­kacağız ! Allah´a andolsun ki, eğer ben onunla karşılaşırsam kılıcımı onun ağzına gem gibi vuracağım!” Ebu Huzeyfe´nin bu sözünü Peygamber efendimiz duyduğunda çok üzülmüş ve üzüntülü bir halde Hattab oğlu Ömer´e şöyle demişti: “Ya Ebu Hafs! Resulullah´ın amcasının yüzüne kılıçla vurulur mu hiç ”

Peygamber efendimizin bu sözleri, amcası Abbas´a karşı ne kadar şefkatli olduğunu, Abbas ile Ebu Leheb arasında ne ka­dar fark bulunduğunu göstermektedir.

Herhalde kendi öz babasını öldürmüş olduğundan dolayıdır ki, bu sözü söylemiş olan Ebu Huzeyfe çok pişman olmuş ve bu­nu dile getirerek şöyle demişti: “Bedir gününde o sözü söyledi­ğimden dolayı azaptan kurtulacağıma inanamıyorum. Hala korkuyorum. Ancak şehit olursam, o hatamın keffaretini ödeye­bilirim!” Böyle dedikten sonra Yamame savaşında şehit düş­müş ve günahını affettirmişti.

Müslümanlar Bedir savaşma kendi iradelerine rağmen zorla sürüklenmiş olan Haşim oğullarına, Peygamber efendimizin is­teğine uyarak, akrabalarına merhamet ederek, kılıç çekmemiş­lerdir. Çünkü onlar Mekke´de iken Peygamber efendimizi koru­muş, sıkıntılarına ortak olmuşlardı. Bu savaş sadece küfre ve tecavüze karşı yapılan bir savaştı.

Ebu Buhteri´ye gelince, Kureyşli müşriklerin boykot belge­lerini yırtma esnasında, onun ne gibi yararlılıklar gösterdiğini bilmektedir. Musibeti esnasında Peygamber efendimize ne kadar yardımcı olduğunu bildiğinden dolayı, Peygamber efendi­miz Bedir savaşında Ebu Buhteri´nin karşılaştığı musibet esna­sında elbetteki ona yardımcı olmak isteyecekti. Meczer bin Zi-yad el-Belevi, -Ensar´ın müttefiki- Ebu Buhteri ile karşılaşmış ve ona şöyle demişti: “Resulullah (sav) efendimiz bizleri seni öl­dürmekten men etti.M Ebu Buhteri´nin yanında, Mekke´den kendisiyle birlikte gelmiş olan bir arkadaşı da vardı, ikisi bir­likte sefer arkadaşlığı yapmaktaydılar. Belki de aralarında dostluk ve muhabbet alakaları da vardı. Ebu Buhteri, sadece kendisinin değil, arkadaşlarının da öldürülmemesini aksi tak­dirde her ikisinin de öldürülmesini istemişti. Bunun üzerine Meczer şu cevabı vermişti: “Allah´a andolsun ki, biz senin arka­daşını sağ bırakmayacağız. Peygamber efendimiz sadece sana ilişmememizi emretti!” Meczer´in bu kesin cevabı üzerine Ebu Buhteri şöyle dedi: “Hayır, Allah´a andolsun ki ben, onu yalnız bırakmayacağım. Şu halde ikimizi birlikte öldürün. Mekke´li kadınların “Ebu Buhteri yaşamak için arkadaşını harcadı” de­melerini istemem!” Bundan sonra Meczer ile Ebu Buhteri kar­şılıklı olarak birbirlerine kılıç çektiler. Ebu Buhteri ölünceye kadar kılıç salladı ve silahını teslim etmedi. Ölürken de şöyle dedi: “Hurre´nin oğlu (Ebu Buhteri) arkadaşını teslim etmeye­cektir. Ölünceye, ya da kurtuluncaya kadar bu böyle devam edecektir.”

Peygamber efendimizin savaş meydanında ve musibetler du­rumunda gösterdiği vefakarlık işte böyleydi.

2- Şirk her ne kadar nefisleri birbirinden koparıp ayırmışsa da, bazı kimseler arasındaki dostluklar hala devam ediyordu. Umeyye bin Halef, Abdurrahman bin Avfm dostu ve arkada­şıydı. Bedir´de onunla karşılaştığında, Abdurrahman onu öldür­mek istemedi. Aksine onu kurtarmak istedi. Onu ve oğlu Ali´yi gördüğünde, onları öldürmekten çok, kurtarmaya çalıştı. Fakat o esnada, Mekke´de iken Umeyy´nin kölesi olan Bilal-i Habeşi onu gördü. Umeyye Mekke´de iken İslamiyet´i terketmesi için Bilal´e işkence ederdi. Onu Mekke´nin kızgın kumlarına götü­rüp yatırır, sonra büyük bir kaya parçasını getirip göğsünün üzerine bırakır ve şöyle derdi: “Ya hep bu halde kalırsın, ya da Muhammed´in dininden ayrılırsın!” Onun bu işkenceleri karşı­sında Bilal: “Bir, bir…” derdi.

îşte bu esnada Bilal, daha önce Mekke´de iken kendisini di­ninden döndürmek için yaptığı işkencelerin misillemesini yap­ma fırsatını bulmuş ve, Allah kendisinden razı olsun, şöyle de­mişti: “Ümeyye bin Halef küfrün başıdır. Eğer o kurtulursa, ben kurtulmam!” Sonra da en yüksek sesiyle bağırarak şöyle demişti: “Ey Allah´ın ensarı! Ümeyye bin Halef küfrün başıdır. Eğer o kurtulursa, ben kurtulmam!” Bilal´in bu yüksek sesle çağrısı üzerine müslümanlar Ümeyye´nin etrafını kuşattılar. Abdurrahman bin Avf onu korumaya çalışıyordu. Ama oğluyla birlikte öldürüldü.

Öldürme ve Esir Alma

îslam askerleri müşriklerin bir kısmını öldürüyor, bir kısmı­nı da esir alıyordu. Çünkü savaş durumundaydılar. Ama Pey­gamber efendimizin içinde bulunduğu gölgeliği koruma çembe­rine alan Muaz bin Cebel, müşriklerin esir alınmalarını istemi­yordu. Sadece öldürülerek bellerinin kırılmasını arzuluyordu. îbn îshak bu konuda şöyle der: “easulullah (sav), askerlerin yaptıklarından dolayı, Muaz´m hoşnutsuz olduğunu, onun yü­zünden anlamış ve ona: “Allah´a yemin olsun ki, ey Sa´d, asker­lerimizin yaptıklarından dolayı hoşnut değilsin!” dedi. Muaz da şöyle cevap verdi: “Evet, vallahi ey Allah´ın Resulü, Cenab-ı Al­lah´ın müşriklerin başına getirdiği ilk felaket budur. Böylesi bir durumda onların, hayatta bırakılmaktansa öldürülerek küfrün belinin kırılması daha uygun olur!”

Kur´an-ı Kerim´in de aynı şekilde emir verdiğini, şu ayet-i kerime göstermektedir:´Yeryü2ü/ıc e ağır bas(ıp küfrün belini iyice kırjıncaya kadar hiçbir Peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz.” (Enfal:67)

Savaşın Sonuçları

Bu savaştan kısaca bahsetmekle yetindik. Çünkü zaten sa­vaş da kısa sürede sona ermiştir. Hicretin ikinci yılında Rama­zan ayının 27. gecesi sabahında başlayan bu savaş, bir günde sona ermiştir. Bu Bedir günüydü. Savaşın yapıldığı Ramazan ayı, mübarek bir aydı. Yine hicretin sekizinci yılında ve o günde Mekke-i Mükerre me fethedilerek Kabe-i Muazzama´daki putlar kırılarak orası putlardan ve putperestlikten temizlen­mişti. Kısa sürede sona erdiği için bu savaştan kısaca bahset­tik, ama bu savaşın getirdiği sonuçlar büyüktür. Müslümanla­rın yaşantısına önemli etkilerde bulunmuştur. Şirkin önderleri öldürülmüşlerdi. Onlardan hayır gelmeyeceği biliniyordu. Öl­dürülen müşriklerin bir kısmı Peygamber efendimize ve mü´minlere pervasızca eziyette bulunan, onlara karşı fitne ateşlerini alevlendiren kimselerdi.

Müşriklerden yetmiş kişi Öldürülmüş, yetmiş kişi de esir alınmıştı. Esir alınanlardan biri de müslümanlara işkence ve eziyetlerde bulunan Ebu CehiPin ortağı Nadr bin Haris idi. Uk-be bin Ebi Muayt da yakalananlar arasındaydı. O, barış davet-çilerine îslam çağırıcılarına karşı durup mü´minlerin eziyet görmeleri için fitne ateşlerini alevlendirirdi.

Bu savaşa katılmak istemeyen oğlunun karşısına dikilmiş ve onu, kadınlar gibi yaşamaya razı olduğunu söyleyerek ayıp-lamıştı. Savaşın sebepleri zuhur etmişti. Neticede Hz. Ali, Nadr bin Haris´i öldürdü. Ukbe´yi öldürdüğü de rivayet edilir.

Savaş sonunda Peygamber efendimiz, Ebu CehiPin akıbeti­nin ne olduğunu öğrenmek istemiş, Ebu CehiPin bu ümmetin Firavun´u olduğunu söylemişti. Cenab-ı Allah bu savaşta mü´minleri Ebu Cehil´e üstün kıldığı takdirde, Firavun´u da mağlup etmiş sayılacaklardı.

îbn îshak´ın rivayetine göre, Peygamber (sav) efendimiz sa­vaş sonunda Ebu CehiPin de ölüler arasında aranmasını emret­mişti. Zaten savaşın asıl amaçlarından biri de, fitnenin başı olan Ebu CehiPin öldürülrnesiydi. Öldürülmek istenmesi duru­munda kendisini müdafaa eden kimselerce koruma çemberine alınmıştı. Beraberinde Ikrime ile kavminin bazı beyinsizleri bulunmaktaydı. Onu kılıcıyla ilk karşılayan, Ben-i Mesleme´nin kardeşi Muaz bin Amr bin Cemuh olmuştu. Muaz şöyle demiş­ti: “Ebu CehiPi büyük bir ağaç gibi karşımda gördüm. Ona hiç kimsenin yanaşamayacağı ve onu hiçbir bahadırın haklayama-yacağını söylüyorlardı. Ona vurduğum ilk darbede bacağını ya­rı yerden kestim. İkrime, omuzuma bir darbe vurdu, elimi geri çevirdi.” Muaz neticede onu öldürdü ve Muavviz bin Afra gelip, öldürdüğü adamın Ebu Cehil olduğunu kesin olarak kendisine ifade etti. Ama yine de Ebu Cehil ölmemişti ve hala çırpınmak­taydı. En sonunda Abdullah bin Mesud geldi, ayağını Ebu Ce-hil´in boynuna basarak: “Allah seni rezil etsin, ey Allah düşma­nı!” dedi ve başını koparıp Resulullah (sav)e getirdi.

Böylece şirkin Önderlerinin işi bitirilmişti. Her ne kadar ak­rabaları öldürüldüğü için kalpleri kin ile dolup taşmış olsa da geride kalanlar müslümanlara fazla eziyet eden ve düşmanlık gösteren kimseler değillerdi. Bu savaşta mü´minlerden sadece ondört kişi şehit düşmüştü. Yani müşriklerin kayıplarına oran­la müslümanlarm kayıpları beşte biriydi. Müşriklerin esirlerini de bu sayıya eklediğimiz taktirde müslümanlarm kayıpları müşriklerinkine nisbetle onda bire düşüyo´rdu. Bu savaş, hak uğrunda eziyete uğrayan ve yurtlarından sürgün edilen mü´minlerin öfkelerini dindirmişti. Nitekim yüce Allah bu ko­nuda şöyle buyurmuştur:

“Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin. Sizi onlara üstün getirsin ve mü´minlerin gö­ğüslerini ferahlandırsın. Yüreklerinin öfkesini gidersin. Allah, dilediğinin tevbesini kabul eder.” (Tevbe: 14-15)

Yüce Allah´ın bahsettiği dört hususa gelince, bunları şöylece açıklayabiliriz:

Herşeyden önce Cenab-ı Allah, müşriklerin eziyet ettikleri mü´minlerin elleri ile, yine müşriklere azap etmişti. Onları he­zimet ile rezil rüsvay etmişti. Mü´minlerin kalplerindeki hasre­ti dindirip şifa vermişti. Öfkelerini gidermişti, işte bu savaş in­sanların bazılarının gururlarının giderilmesine vesile olmuştu. Yeniden Muhamnıed´in davetim düşünme durumuna gelmişler­di. Muhammed´in daveti ise hak daveti idi.

Ebu Cehil´in öldürülmesi ile ilgili olarak îbn Kesir şöyle der:

“Ebu Cehil´i, Ensar´dan bir genç öldürmüştü. Bundan sonra Abdullah bin Mesud cesedinin yanı başına gelerek sakalından tutmuş ve göğsünün üstüne çıkmıştı. Ebu Cehil ona hitaben: “Ey koyun çobancığı! Zorlu bir yere çıktın!” Böylece Cenab-ı Al­lah mü´minlerin kalplerine şifa, gönüllerine de sükun vermişti. Tabi ki Ebu Cehil, yıldırıma çarpılarak veya evinin tavanının çöküp altında kalmak suretiyle yahut kendi yatağında normal ölümle ölseydi, mü´minler bu kadar sevinmeyeceklerdi.

Siyer tarihçilerinin anlattıklarına göre, Bedir savaşma Mekke´den gelen kimselerin bir kısmı Allah´ın varlığına ve Muham-med (sav)in Peygamberliğine şehadet eden müslümanlardı. Ama bunlar hicret etmeyip Mekke´de kalmışlardı. Bunlar mü´min idiler, ama imanlarını gizleyerek müşriklerle birlikte bu savaşa katılmışlardı. Nitekim Haşini oğularmdan bazıları da, diğer müşriklerle birlikte bu sefere katılmışlardı. Bunlar daha sonra mü´min olmamışlarsa da, Peygamber efendimizle beraber olmuşlardı.

Haris bin Zema bin Esved, Ebu Kays bin Fakih, Ebu Kays bin Velid bin Muğire, Ali bin Umeyye bin Halef, As bin Müneb-bih bin Haccac, müslümanlıklarını gizleyen, Mekke´de ikamet eden ve müşriklerle birlikte Bedir savaşına gelen kimselerdi. Fakat bunlar da Bedir gününde öldürülmüşlerdi.

îbn îshak der ki: Bu şahıslar hakkında Cenab-ı Allah´ın şu kavli şerifi nazil olmuştur:

“Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: “Ne işte idiniz ” dediler. (Bunlar): “Biz yeryüzünde aciz düşü­rülmüştük” diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: “Peki, Al­lah´ın yeri geniş değil miydi ki onda göç ed(ip gönlünüzce yaşa­yabileceğiniz bir yere gid)eydiniz ” işte onların durağı cehen­nemdir. Ne kötü bir gidiş yeridir orası! Yalnız hiçbir çareye gü­cü yetmeyen ve göç için yol bulamayan, gerçekten zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Çünkü Allah´ın, bunları affetmesi umulur. Allah, çok affeden, çok bağışlayandır.”(Nisa:97-99)

Mezkur müslümanlarm durumları bu ayet-i kerimenin nü­zulüne sebep olmuş olsun veya olmasın, bu ayet-i kerime, küfür diyarında ikamet eden her mü´minin, İslamiyetin kuvvetli ol­duğu mıntıkalara hicret etmelerini ve küfür kuvvetine tutun-mamalarını zorunlu kılmaktadır. Bunların durumları söz konu­su ayet-i kerimenin nüzulüne sebep olsa bile, bu ayet-i kerime umumiyet ifade eder. Usul alimlerinin de dedikleri gibi, itibar, lafzın umumiliğinedir, sebebin hususiliğine değildir.

Savaş ve İnsanî Değer

îslam savaşının fazilet savaşı olduğunu söylemiştik. Bu sa­vaşta düşman askeri sadece öldürülür, ona ölümünden sonra burnunu, kulağını kesmek, gözünü çıkarmak gibi işkenceler yapılmaz. Çünkü insana değer verilir. Öldürülen düşman askerle­rinin cesetleri leş gibi ortada bırakılmaz. Kurtlara ve kargalara yem olarak terkedilmez. Aksine insana verilen değer dolayısıy­la normal bir ölü gibi defnedilir. Çünkü yüce Allah şöyle buyur­muştur:

“Andolsun biz, Adem oğullarına (güzel biçim, mizaç ve akli kabiliyetler vermek suretiyle) çok ikram ettik. Onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızdan bir çoğundan

üstün kildik.*´ (Isra: 70)

Peygamber (sav) efendimiz, hayatta olsun, Ölü olsun bütün insanlara değer vermiştir. Saldırı esnasında, savaş meydanın­da düşman askerini Öldürmek, insani değerlere ters düşmez. Çünkü bu adaletin gereğidir. Adalette her zaman insana değer vardır. Erdemli insanın hakkını alması, bozgunculuk yapan in­sanın da hizaya getirilmesi nedeniyle savaşta adalet vardır.

Bu yüce insani prensipten hareket ederek, Peygamber efen­dimiz müşriklerin Bedir savaşında öldürülenlerinin cesetlerini canavarlara terketmemiştir. Kargalara yem olarak bırakma­mıştır. Halbuki diğer ordular düşmanlarını öldürdükten sonra onların cesetlerini kurtlara ve kuşlara yem olarak leşler gibi savaş alanında terkedip giderler. Aksine Peygamber efendimiz müşrik ölülerinin bulunduğu savaş alanına gelmiş, onları kuru bir kuyuya defnetmişti. îbn Ishak´ın rivayetine göre, Hz. Aişe bu konuda şöyle demiştir: “Resulullah (sav) efendimiz ashabına müşrik ölülerini kuyuya defnetmelerini emretti. Yalnız Ümey-ye bin Halefin cesedi şiştiğinden dolayı, zırhım doldurmuştu. Onu çıkarmaya çalıştılarsa da, eti sıyrılıp parçalandı. Onu o haliyle defnettiler ve bedenini toprak ve taşlarla Örttüler.”

Peygamber efendimiz müşriklerin cesetlerini yırtıcı hayvan­lardan ve kuşlardan korumak için bu şekilde gizlemişti.

îbn îshak “der ki: Bazı ilim ehlinin anlattıklarına göre, Resu­lullah (sav) müşriklerin cesetlerine hitaben şöyle demiştir:

“Ey kuyu halkı! Siz Peygamberinize karşı ne kötü bir aşiret­siniz. Beni yalanladınız, ama insanlar beni tasdik ettiler. Beni yurdumdan çıkardınız, ama insanlar beni barındırdılar. Benim­le savaştınız ama insanlar bana yardım ettiler. Rabbinizin vadettiklerinin gerçek olduğunu gördünüz mü Doğrusu ben, Rabbimin bana vadettiklerinin gerçek olduğunu gördüm.” Yine rivayete göre, Peygamber efendimiz, şerrin liderlerine ve bü­yüklerine hitaben şöyle seslenmiştir: “Ey Ukbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Ebu Cehil bin Hi-şam! Rabbinizin size vadettiklerinin gerçek olduğunu gördünüz mü Doğrusu ben, Rabbimin bana vadettiklerinin gerçek oldu­ğunu gördüm!”

Orada hazır bulunanlar: “Ey Allah´ın Resulü! Cife haline gelmiş kimselere mi sesleniyorsun ” diye sorduklarında, Pey­gamber efendimiz, “Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duymuyorsunuz. Onlar duyuyorlar, ama cevap veremiyorlar” demişti.

Buradaki duymaktan kasıt, söylenen sözün hakikatini bil­mektir. Yoksa gerçek duymak mutlaka kulak gibi bir organa ihtiyaç gösterir. Oysa onlar öldürüldüklerinden dolayı, kulakla­rını kaybetmişlerdi. Ayrıca yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: ´Yoksa sen kabirlerde bulunanlara işittirecek değil­sin.” (Fatır. 22)

Bir rivayete göre Peygamber efendimiz: “Benim söyledikleri­mi onlar bilirler” demiştir.

Bu meselede esas alınacak ibret noktası şudur: Peygamber efendimiz müşriklerin cesetlerini defnetmekle insana değer vermeye çalışmıştır. Hayatta kalan müslümanlardan da bu sa­vaştan ibret almalarını istemiştir. O ibret dersi de şudur: Ce-nab-ı Allah vadini gerçekleştirdi, kuluna yardım etti. Allah´ın hem de mü´minlerin düşmanlarını hezimete uğrattı.

Esirler

Müşriklerden 70 kişi esir alındı. Bilindiği gibi Sa´d bin Muaz (r.a) müşriklerin belini kırmak maksadıyla onların esir alınma­larını değil fakat öldürülmelerini istiyordu. Müşriklerin esir alınmalarından hoşlanmadığı yolundaki görüşünü Peygamber efendimize de anlatmıştı. Fakat Peygamber efendimizin siyase­ti onları Öldürmekten ziyade, hayatta bırakma yolunda yoğun­laşmaktaydı. Bu siyaseti de onların müslüman olmaları ve mü´min kimseler olarak îslam´a destek sağlamaları umuduna dayanıyordu. Fidye karşılığında da olsa, onları hayatta bırakmanın savaş aceleciliği içinde kafir olarak öldürülmelerinden daha iyi olacağını düşünüyordu. Hz. Peygamber, yapacağı bir işi mutlaka ashabına danışarak yapardı. Hakkında vahiy inme­yen şer´i işler dışında kendi görüşüyle bir iş yapacağı zaman il­ke olarak mutlaka meşverete baş vururdu. O, topluluğun kuv­vetine inanan biriydi.

“Müsned” adlı eserinde Ahmed bin Hanbel der ki: O zaman Hz, Peygamber ashabına hitaben: “Bu esirler hakkında ne der­siniz ” diye sormuştu. Hz. Ebubekir buna: “Ey Allah´ın resulü! Bunlar senin milletinden ve aşiretinden olan kimselerdirler; onları hayatta bırak. Haklarında acele karar verme. Umulur ki Allah, onların pişmanlıklarını ve tevbelerini kabul buyurur” ce­vabını vermiş, Hz. Ömer de şöyle demişti: “Ey Allah´ın Resulü! Bunlar seni yurdundan çıkardılar seni yalanladılar! Üzerlerine giderek boyunlarını vur!” Abdullah bin Revaha´nın cevabı ise şöyle olmuştu: “Ey Allah´ın Resulü! Onları odunu bol olan bir vadiye yerleştir. Sonra odunları tutuştur ve onları ateşle yakıver.”

Hz. Peygamber bütün bunları dinledi. Meşveret önce merha-metkarane görüşlerle başlamış, daha sonra şiddetlenerek ateş­le yakılmaları önerilmişti. Resulüllah (S.A.V) yanlarından ayrı­larak evine gitmiş, onları verdikleri kararı iyice düşünmeleri için uzun süre yalnız başlarına bırakmıştı. Bir süre sonra tek­rar yanlarına gitti: “Doğrusu Cenab-ı Allah bazı insanların kalblerini yumuşatır, öyle ki, sütten daha yumuşak olur. Yine noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, bazı kimselerin kalblerini sertleştirir. Öyle ki, taştan daha katı olur. Ey Ebube­kir sen İbrahim gibisin. O: “Artık bundan böyle kim bana uyar­sa o bendendir. Kim de karşı gelirse, şüphesiz sen bağışlayan, esirgeyensin.” (ibrahim: 36) demişti. Yine ey Ebubekir, sen îsa gibi­sin. Çünkü o şöyle demişti: ” (Ey Rabbim) eğer sen onları azap-landırırsan, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları ba­ğışlarsan doğrusu sensin aziz ve hakim olan.”

Ey Ömer, sen de Nuh gibisin. Çünkü o: “Rabbim, yeryüzün­de kafirlerden tek kişi bırakma” (Nuh. 26) demişti. Yine ey Ömer, sen Musa gibisin. Çünkü o şöyle demişti:” Rabbimiz onların mallarını yok et. Kalblerini sık ki, acı azabı görünceye kadar inanmasınlar! ” (Yunus: 88)

İstişare iki görüş ile sona erdi. Bunlardan biri uzlaştırıcı ve merhametli idi. içinde hiç bir zorbalık eza ve cefa yoktu. Bu Ebubekir Sıddık´ın görüşüydü, ikincisi ise son derece korkunç­tu ki, bu da Hattab oğlu Ömer el-Faruk´un görüşüydü. Nihayet bundan daha şiddetli yöntemler içeren bir görüş daha vardı ki, o da Abdullah bin Revaha´nın görüşüydü. Abdullah, esirlerin yakılarak öldürülmesini önermişti.

Hz. Peygamber fidye karşılığında esirlerin serbest bırakıl­malarını düşünüyordu. Bu görüşünde Ebubekir´in merhameti ve müslüman toplumun faydası vardı. Çünkü o zamanlar müs-lümanlar yoksul durumdaydılar, çeşitli sıkıntılar ve mali zor­luklarla karşı karşıyaydılar. Peygamber efendimiz, şura mecli­sinden esirleri Öldürebileceği, ya da fidye almaksızın serbest bı­rakabileceği doğrultusunda yetki aldı. Fakat fidye karşılığında onları serbest bırakmayı düşünüyordu. Bu fidyeler de, esirlerin servetleri oranında belirlenecekti. Öte yandan müslüman ve takva sahibi kimseler olacaklarını ümit ettiği esirleri de fidye-siz serbest bırakacaktı. Müslümanlar için bir kazanç sayılabile­cek esirleri ^de fidyesiz serbest bırakacaktı. Bunun yamsıra Ha-şimoğullarîna mensup esirleri, fidyesiz serbest bırakmayı dü­şünmemişti. Ama onların öldürülmesini de yasaklamıştı. Çün­kü onların, Kureyşliler´in baskısı sonucunda cepheye gelmiş ol­duklarını biliyordu. Bunlar savaşa kendi istekleriyle katılma­mışlardı. Her ne halde olursa olsun, gerek fidye karşılığında, gerek fidyesiz olarak hürriyetlerine kavuşturduğu esirleri, müslümanların iyi karşılamalarını emretti. Onları esir olarak değil de misafir olarak yanlarında tutmalarım tavsiye etti. Ni­tekim Ensar, esirleri kendi çoluk çocuklarına tercih ederek yi­yeceklerini onlara ikram ediyorlardı. Bu alicenaplığı gören esir­ler utanıyor, yemeklere ellerini uzatmak istemiyorlardı. Ama Ensar, onlara yemeleri için ısrar ediyorlardı. Kendileri muhtaç oldukları halde, esirleri kendi nefislerine tercih ediyorlardı.

Hz. Peygamber, Ukbe bin Ebi Muayt ile Nadr bin Haris´in öldürülmelerini emretmişti. Çünkü bunlar savaşta şirkin ko­mutanları ve önderleriydi. Ukbe, kervanın kurtuluşundan son­ra da müşrikleri müslümanlarla savaşmaya kışkırtan birisiydi. Kureyş´in bazı Önde gelen şahsiyetleri, kervanın kurtuluşundan sonra müslümanlarla savaşmayı gerekli görmemişlerdi. Aradaki akrabalık bağını korumak maksadıyla müslümanlarla gırt­lak gırtlağa boğuşmamayı Önermişlerdi. Örneğin Ümeyye bin Halef ile Utbe bin Rebia bu ılımlı gruba dahil olan kimselerdi.

Şafii´nin rivayetine göre, Hz. Peygamber Ukbe´nin öldürül­mesini emrettiğinde Ukbe: Ey Muhammed ! Kureyş arasında sadece beni mi öldürtüyorsun diye sormuş, Peygamber efendi­miz de “evet” diye cevap vermiş ve kestirip atmıştı. Sonra asha­bına yönelerek: Ey ashabım! Bu adamın bana ne yaptığını bili­yor musunuz diye sormuş ve sözüne şöyle devam etmişti: “Ben makamı İbrahim´in ardında secde vaziyetinde idim. Bu adam gelip ayağıyla boynuma bastı. Öyle bastırdı ki, gözlerimin yu­valarından fırladığını sandım. Bir başka defasında, yine secde­deyken bir koyun işkembesini getirerek başımın üzerine bırak­tı. Nihayet Fatıma gelerek o işkembeyi kafamın üzerinden alıp atmıştı.”

Nadr bin Haris de, Ukbe gibi birisiydi. Müşriklerin bayrağı­nı taşıyordu. Daha önce müslümanlara ve Hz. Peygamber´e ver­diği eziyetten dolayı, şirki ve müşrikleri küçük düşürmek için Peygamber efendimiz onu öldürtmüştü.

Resulullah (sav) Haşimoğulları´ndan servet sahibi esirlerin, fidye karşılığında serbest bırakılmasını emretmişti. Onlar üze­rinde işi sıkı tutmuş, fidye vermeyenleri serbest bırakmamıştı. Haşimoğullarından fidye alma hususunda işi sıkı tuttuğuna de­lil olarak amcası Abdülmuttalib oğlu Abbas´la yapmış olduğu konuşmayı nakledeceğiz. Hz. Peygamber, bu amcasını çok se­verdi. Esir düşmesinden, el ve ayaklarından bağlanmasından ötürü de çok incinmişti. Hz. Abbas fidye vermekle yükümlü ol­madığını göstermek için daha önce müslüman olduğunu iddia etmişti. Çünkü kendisi bir savaşçı olarak değil, Kureyşliler ta­rafından zorlanarak cepheye gelmişti. Peygamber efendimiz ona: “Ama senin dış görünüşün, bizim aleyhimizde olduğunu gösteriyor. Senin müslüman olup olmadığını ancak Allah bilir. Eğer müslümansan Allah sana hayırla mükafat verecektir” de­di.

Hz. Abbas, yanında gerek kendisinin, gerekse beraberinde bulunan Haşimoğullarından yeğenleri Akil ve Nevfel´in fidyele­rini verecek kadar mal bulunmadığını iddia etmişti. Hz. Pey-gamberse ona şöyle karşılık vermişti: “Ümimi´l-Fadl´m yanına emanet olarak bıraktığın mal nerede Hani ona: Bu seferimde başıma bir iş gelirse, bu mal Fadl´ın oğullarına, Abdullah ve Kusem´e ait olsun demiştin.

Abbas dedi ki: Vallahi doğrusu ben senin Allah´ın elçisi oldu­ğunu biliyorum. Bu söylediğin, daha önce ne benim, ne de Ümmü´l- Fadl´ın bilmediği bir şeydir.

Resulüllah (s.a.v.) Abbas ile yeğenleri Akil ve Nevfel ve ayrı­ca Abbas´ın müttefiki olup Haris bin Fihr oğullarından biri olan Utbe bin Amr için, fidye olarak yüz okka altın almıştı.

işte böylece Resulüllah (sav), esirleri fidye karşılığında ser­best bırakıyordu. Varlıklı olanlardan mutlaka fidye alıyordu. Ancak îslam için hayırlı olacağını umduğu kimselerden fidye almıyor, onları karşılıksız serbest bırakıyordu. Ya da savaş-maksızm müşrikler tarafından esir alınan bir müslümanı hür­riyete kavuşturmak maksadıyla, mukabil olarak bir esiri ser­best bırakıyordu. Nitekim Hz. Peygamber´in ashabı Umre´ye gi­derlerken, içlerinden biri Ebu Süfyan tarafından zorla tutsak edilmişti. Ebu Süfyan bu esire karşılık müşrik esirlerden bazı­sının serbest bırakılmasını teklif etmişti. Bunun üzerine Hz. Pegyamber de esir müşriklerden bazısını serbest bırakmıştı.

Hz. Peygamber, manevi fidye de kabul ediyordu. Örneğin bir esirin okuma yazma bilmeyen sahabilere okuma yazma Öğret­mesi karşılığında onu serbest bıraktığı da olmuştu. Esirin fidye olarak verecek malının olmamasına karşılık okuma yazma bil­mesi halinde Peygamber efendimiz (S.A.V) ashabdan bazılarına okuma yazma Öğretmesi karşılığında o esiri fidyesiz olarak ser­best bırakmıştır. Hz. Peygamber, müslüman olacağım ümit et­tiği bazı esirleri de fidyesiz olarak serbest bırakmıştır. Örneğin Abdullah bin Mes´ud hazretleri, Süheyl bin Beyda´nın müslü-manlığı konusunda şahitlik ederek: “Ben onun İslam´ı andığını işittim” demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber, Abdullah´ın şe-hadetini kabul ederek Süheyl´i fidyesiz olarak serbest bırakmış­tır. Ebu´l- As bin Rebi el Emevi de Peygamber efendimizin fid­yesiz olarak serbest bıraktığı esirlerdendirler. Ebul-As, Hz. Peygamber´in kızı Zeyneb´in kocasıdır. Bu adam zevcesi Zey-neb´e son derece cömert davranır ve ikramda bulunurdu. Ona hiç zarar vermezdi. Ebu Leheb´in oğlunun Hz. Peygamberin kı­zım boşadığı gibi, Kureyşliler Ebu As´ı da, Hz. Peygamberin kizı Zeyneb´i boşamaya zorlamışlar, ama o bunu yapmamıştı. Hz. Zeyneb Mekke´de oturuyordu. Kendisine iyi davranan ve nazik bir insan olan kocasının serbest bırakılması için fidyeyi Medi­ne´ye göndermişti. Fidye olarak gönderdiği malların arasında kendisine ait bir gerdanlık da vardı. Bu gerdanlığı ona, müzminlerin annesi Hz. Hatice, Zeyneb´i Ebü´l-As ile evlendirir­ken hediye etmişti. Hz. Peygamber bu gerdanlığı görünce, ken­disine karşı son derece ince, şefkatli ve merhametli olan eşi Ha­tice´yi hatırlamış ve bundan dolayı da son derece duygulanmış­tı.

Elbette Hz. Peygamber dilediği esiri serbest bırakma yetki­sine sahipti. Nitekim Mahzumoğulları´ndan ve diğer kabileler­den olan esirleri serbest bırakmıştı. Ancak kimsenin kalbine bir şey gelmemesi, dedikodulara meydan verilmemesi ve herke­sin gönlünün hoş tutulması için damadı Ebu´l- As´m serbest bı­rakılmasını sahabilere Önermiş ve şöyle demişti: “Kızım Zey-neb´in kocası Ebü´1-As´ı serbest bıraksak nasıl olur Fidyesini kendisine geri versek olmaz mı ” Peygamber efendimizin bu Önerisini sahabiler derhal yerine getirdiler. Yalnız burada iki şeye dikkat çekmemiz gerekmektedir:

1- Hz. Peygamber Ebü´1-As´ı serbest bırakırken, ona bazı şartlar koştu: Artık Zeynep Mekke´de oturmayacak, Ebul As´m nikahında kalmayacak, Ebü´l-As onu derhal serbest bırakacak ve Medine´ye hicret etmesini temin edecektir.

Ebü´l As, bu şartların tümünü yerine getirdi.

2- Bütün bu işler olup biterken müslüman ile gayri müslim olan zevcelerin birbirlerinden ayrılması gerektiği konusundaki ayeti kerime nazil olmamıştı. Biri müslüman, diğeri gayri müs­lim olan iki eşin birbirine helal olmayacağına dair bir hüküm yoktu. Ancak bu hüküm Hudeybiye olayı sırasında Mümtehine Suresi´nde nazil olmuştur. Cenab-ı Allah buyuruyordu: “Ey inananlar, mü´min kadınlar göç ederek size geldiği zaman, on­ları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların (gerçekten) inanmış olduklarını anlarsanız onları kafirlere geri döndürmeyin. Ne bu (kadın)nlar onlara helaldir; ne a\e onlar bunlara helal olurlar. Onların (kafir kocaların, bunlara) sarf ettikleri (mehirleri)ni onlara verin. Ücretlerini (mehirlerini) kendilerine verdiğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kafir kadınların nikah­larını tutmayın (onlarla ilişkiyi kesin ve kafirlere katılan ka­dınlara) harcadığınız (mehr)i isteyin. Onlar da (size katılan kadınlarına) harca-dıklarını istesinler. Bu, Allah´ın hükmü­dür. Aranızda (böyle) hükmediyor. Allah bilendir, hikmet sahi­bidir´.” (Müntehine: 10)

Görüldüğü gibi, bu ayeti kerimede Cenab-ı Allah, biri müs-lüman, diğeri gayri müslim iki eşin bir arada bulunmasının ha-ramlığını küfür sebebine bağlamaktadır. Zira Cenab-ı Allah: “O kadınları kafirlere geri döndürmeyin77 buyuruyor, onları müşriklere geri döndürmeyin demiyor. Çünkü kafirlik hem şir­ki, hem de Muhammad (sav)´in peygamberliğini inkar edip tes-tis inancına, Mesih´in tanrılığına inanan Yahudilerle Hıristi­yanların takip ettikleri yolları kapsamına almaktadır. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan YüceAllah buyuruyor ki: “Al­lah, Meryem oğlu Mesih´dir” diyenler küfre gitmişlerdir.” (Maide: 17) Bir başka ayeti kerimede de Cenab-ı Allah şöyle buyurmuş­tur: “Allah üçün üçüncüsüdür´ diyenler, elbette kafir olmuşlar­dır.n (Maide: 73)

İşte böylece Resulullah (sav) Islama hayırlı olacağını umdu­ğu ve fidye vermekten aciz olan esirleri karşılıksız olarak ser­best bırakmıştır. Örneğin Mahzumoğullarından Hantep bin Haris, Ali Sigâ bin Rufaa bin Aid ile Ebu Azze Amr bin Abdul­lah bin Osman´ı fidyesiz olarak serbest bırakmıştır. Ebu Azze, ailesi kalabalık olan muhtaç bir kimseydi. Hz. Peygamber onu fidyesiz olarak serbest bıraktı, ama kendisine karşı başkalarıy­la ittifak kurmaması hususunda ondan söz aldı. Ebu Azze şair­di. Fakat müşrikler onun aklını çelerek Resulullah (sav)´a ver­diği sözü bozmasına sebep oldular. İslam´a yaklaştıktan, ya da islam´a girdikten sonra müşriklere döndü. Kendisini fidyesiz olarak serbest bıraktığından dolayı da Hz. Peygamberi bir kasi­desinde överek, şöyle demiştir:

“Bu sözümü Resul Muhammed´e kim ulaştırır:

Sen gerçeksin ilahın da övgüye layıktır.”

Uhud savaşında yine esir alındı. Hz. Peygamberden yine es­kisi gibi fidyesiz olarak serbest bırakılmasını isteyince Efendi­miz ona şöyle dedi: “Muhammed´i iki kez aldattım diyeceksin diye, öyle yanaklarını silip gitmene izin vermem.” Bir rivayete göre Efendimiz ona hitaben şöyle demiş: “Mü´min aynı delikten iki defa ısırilmaz”

Peygamber efendimiz esirlere, kendisi ve mü´minler için ha­yırlı olacak şekilde muamele edilmesi hususunda ilgililere yetki verdi. Bir kısmı öldürüldü, bir kısmı fidyesiz serbest bırakıldı. Çoğu da fidye karşılığında serbest bırakıldı.

Esirler Konusunda Uygulanan Yöntemin Yanlışlığını Cenab-ı Allah´ın Açıklaması

Şura meclisinin esirlerle ilgili kararının uygulanmasından sonra, müslümanlarm henüz güçlenmeden esirlere uyguladık­ları bu yöntemin yanlış olduğu konusundaki ayeti kerime nazil oldu. Halbuki müslümanlarm o müşrik esirleri öldürerek şirkin belini kırmaları gerekiyordu. Ensardan Sa´d bin Muaz da bu görüşteydi. îbn îshak´ın anlattığına göre, Hz. Peygamber müs-lümanlar esirleri yanlarına aldıklarında Sa´d bin Muaz´ın bu uygulamayı beğenmediğini onun yüzündeki ifadelerden anladı: “Ey Sa´d bana Öyle geliyor ki, kavminin esirlere uyguladıkları muameleyi beğenmiyorsun” dedi. Sa´d dedi ki: “Vallahi öyle, ya Resulullah! Cenab-ı Allah´ın müşriklerin başına getirdiği ilk musibette müslümanlarm onları öldürerek şirkin belini kırma­ları, bence, onları hayatta bırakmaktan daha iyi olurdu.”

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah meşveret mecli­sinin nihai kararı vermesinden sonra şöyle buyurmuştur: “Yer­yüzünde ağır basıp küfrün belini iyice kırıncaya kadar hiçbir peygambere esir sahibi olmak yakışmaz. Siz, geçici dünya malı­nı istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah dai­ma üstün ve hikmet sahibidir. Eğer Allah´tan (yanılma ile veri­len hükümlerden ötürü azap etmemek hakkında) bir yazı geç­memiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimetten temiz ve helal olarak yiyin ve Allah´tan korkun. Şüphesiz Allah bağışla­yan, merhamet edendir. Ey Peygamber! Ellerinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, sizin kalblerinizde bir hayır olduğunu bilir­se, size, sizden alınan (fidye) den daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enfai: 67-70)

Şu halde hata, müslümanlarm onları fidye karşılığında, ya da bedelsiz olarak serbest bırakmalarında değil onları ağır ya­ralayarak tekrar müslümanlara karşı cehpe oluşturup savaş­mayacak hale getirmeden veya çok ölü verdikleri için, müslü­manlara karşı savaşma gücü bulamayacak hale gelmelerinden önce müslümanlar tarafından esir alınmalarmdandır. Ancak küfrün ve şirkin beli kırıldıktan sonra onlardan esir almak nor­mal olur. Alınan esirler de ya fidye karşılığında, ya da bedelsiz olarak salıverilebilir. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyuruyor: “(Savaşta) înkar edenlerle karşı­laştığınız zaman, hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyi­ce vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın, (onları esir alın) ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsın. Harb ağırlıklarını bırakıncaya kadar (böyle yaparsınız).” (Muhammed- 4)

Bu arada üç şeyden bahsetmemiz gerekmektedir:

1- Şu ayeti kerimenin manası üzerinde düşünmemiz gerek­mektedir “Eğer Allah´tan bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size muttaka bir azap dokunurdu” Cenab-ı Al­lah´ın takdir etmiş olduğu yazı şudur: Hakkında açıkça yasak­layıcı bir hüküm bulunmayan bir işi yapması nedeniyle kişiye ceza verilmez.

Küfrün belini kırmadan Önce müşriklerden esir almayı ya­saklayan açık ve kesin bir nas mevcut değildi. O zaman Pey­gamber efendimizin müşriklerden elde ettiği adamları esir al­ması, kendi içtihadına dayalıydı. Yanlış içtihaddan dolayı da kişiye ceza vermek doğru olmaz.

2- Geçmişte kitap yazan müelliflerin çoğu -zamanımızdaki müelliflerin bir kısmı da onlara uymuşlardır- Kur´an-ı Ke-rim´in, esirlerle ilgili olarak Hattap oğlu Ömer el-Faruk Haz­retlerinin görüşüne uygun olarak nazil olduğunu ifade etmiş­lerdir. Halbuki biz, Kur´an-ı Kerim´in getirmiş olduğu hükmün Ömer el-Faruk hazretlerinin görüşüne uygun olmadığı görü­şündeyiz. Çünkü Kur´an-ı Kerim´in getirmiş olduğu hüküm, küfrün beli kırılmadan önce esir almaya karşıdır. Halbuki Hz. Ömer, küfrün beli kırılmadan müşriklerden esir alma esasına itiraz etmemiştir. Küfrün beli kırılmadan müşriklerden esir al­ma eylemini karşılamıyan sahabi, Sa´d bin Muaz hazretleridir.

Kur´an-ı Kerim ayetinin şahsın görüşünü destekler mahiyette nazil olduğu şeklinde bir fazilet varsa, o da, Sa´d bin Muaz haz­retlerinin olacaktır. Bu fazileti o haketmiştir. Çünkü küfrün beli kırılmadan müşriklerden esir alma eylemine karşı çıkan o oldu. “Allah, fazlını dilediğine tahsis eder.”

3- Basiret sahibi kimselerin şu hususu iyice düşünmeleri ge­rekir: Gaybı ancak, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah bilir. O, gizliyi, gizlinin gizlisini bilir. Allahu Teala, şüphesiz ki, İslam düşmanlarının beli kırılmadan önce esir almanın hata olacağını biliyordu. Bildiğine göre ne diye Rasulü ve sevgilisi Muhammed (sav)´i ve beraberindeki sahabilerini hata yapmak­la başbaşa bırakmıştır Halbuki doğru olanı sadece Allah bilir.

Bu soruya cevaben deriz ki: Bunda düşünenler için öğüt ve ibret vardır. Peygamber efendimize Allah tarafından vahiy gön­derildi. Onu öğreten, terbiye eden ve edebini güzel kılan da Al­lah´tır. Onu kendi içtihadıyla tasarrufta bulunmaya bıraktığı takdirde, elbette o, hata edebilirdi. Peygamber de olsa, hiçbir kimse hatadan uzak kalamaz. Ancak ilim ve hikmet sahibi olan Allah ona doğruyu öğretirse, hata yapmaktan korunabilir. Ce-nab-ı Allah gizli şeyleri de, açık şeyler gibi görür ve bilir. Pey­gamber efendimizi kendi içtihadıyla iş yapmaya bırakmasında da akıl sahiplerini içtihada yönlendirme hikmeti vardır. Aynı zamanda peygamberler için de bir irşad vardır. Vahye dayan­madıkları ve sırf kendi içtihadlarıyla hareket ettikleri takdirde hata yapabilecekleri, aldanmadan kurtulamayacakları ve kendi görüşlerinin hatadan münezzeh olduğunu zannetmeleri halin­de de ümmetlerini en kötü sonuçlarla karşı karşıya bırakacak­larına dair bir uyarı vardır.

insanların en akıllısı olup peygamberliğinden önce de görü­şüne başvurulan ve ilahi vahye mazhar olan Hz. Peygamberin, kendi görüş ve içtihadıyla başbaşa bırakılması halinde hata ya­pabileceği bildirilmektedir. Hata yaptıktan sonra doğru olan yol Allah tarafından kendisine gösterilmiştir. Burada basiret sahipleri için ibret alınacak iki önemil nokta vardır şöyle ki:

1- Hiç kimse, kendi görüşüne aldanarak görüşünün kesin doğru olduğunu sanmamalı, kendisinin bilen, başkasının ise ca­hil olduğunu düşünmemelidir.

2- Topluma önderlik eden ve toplum için çalışan kimsenin, “Sadece benim görüşüm doğrudur” diyerek diktatörlük etmesi doğru olmaz. Bu gibi kimselerin Firavun gibi konuşmamaları gerekir: “Ben size yalnız (doğru) gördüğümü gösteriyorum ve si­zi ancak ben doğru yola götürüyorum.” (Mu´min:29)

Mü´minlerin Allah´ın edebiyle edeplenmeleri, kendilerini ve toplumu aldatmamaları gerekir. Aksi takdirde milletin bu gü­nü de, geleceği de kararmış olur. Resulullah (sav)´i her zaman kendimiz için Örnek edinmeliyiz. Firavun´u rehber edinmemeli-yiz. Her hususta hakka tabi olmak daha uygun olur.

Çağımızda Firavunun kardeşleri var. Bunlar halka dikte et­tikleri birşeyi, halkın harfi harfine uygulamalarını, tanrı buy-ruğuymuş gibi kabul etmelerini isterler. Bu gururları sonucun­da milletlerini de kötü akibetlerle karşı karşıya bıra-kırlar. în-sanı felaket ve musibetlerden ancak Allah´ın güç ve kuvveti ko­rur. “Muhakkak ki bunda, kalbi olan, yahut şahit olarak (zih­nini toplayarak dikkatle) kulak veren kimse için bir öğüt var­dır.” (Kaf: 37)

Ganimetler

Müşrikler kendi diyar ve topraklarından başka bir yerde sa­vaşıyorlardı. Mü´minler de aynı şekilde gurbette savaşmalarına rağmen, kendi yurtlarına daha yakın bir yerdeydiler. Müşrikler yenilgiye uğradılar ve savaştan sonra arkalarına bile bakma­dan kaçmaya başladılar. Salimen yurtlarına dönebilmek için, sadece götürebildikleri şeyleri kurtarmaya baktılar. Bu durum­da müslümanlar, elbette ki onlardan bazı ganimetler elde etti­ler. Bu ganimetler, müslümanların savaşlarda elde ettikleri ilk ganimetti.

Çünkü bu savaşta müslümanlar, müşrikler karşı karşıya ge­lip vuruşmuşlar ve sonuçta ganimet elde etmişlerdi. Öyle basit bir kervan ele geçirerek değil, fakat etrafa kol budak salan yay­gın bir savaş neticesinde bu ganimetlere sahip olmuşlardı. îşte bu sebeple savaşçılar, enfal taksimi konusunda ihtilafa düş­tüler. Enfaldan kasıt, taksimat yapılmadan Önceki ganimetler­dir. Müslüman savaşçılar bu ganimetlerin ne şekilde paylaştırı­lacağını bilmiyorlardı. Adil savaşçılar bu ganimetlerin hangi öl­çülere bağlı kalınarak taksim edileceğini sormuşlar, ama bazı haksızlık edenlerse, bu ganimetleri kim elde etmişse onun mülkü olacağım iddia etmişlerdi.

Mücahitler üç kısımdı. Bir bölümü Hz. Ali, Hz. Hamza ve di­ğerleri gibi düşmanla yüz yüze savaşanlardı. Bir kısmı da bun­ların gerisinde duranlardı. Bunlar ganimetleri toplamışlardı. Üçüncü kısım ise Hz. Peygamberin bulunduğu karargahın etra­fını koruma çemberi içine alanlardı.

Bununla ilgili olarak Bedir savaşına katılan mücahitlerden Ubade bin Samit şöyle der: “Hz. Peygamberle birlikte sefere çıktık. Ben onunla birlikte Bedir savaşına da katıldım. İnsanlar karşı karşıya geldiler. Cenab-ı Allah düşmanı hezimete uğrattı. Bir grup müslüman savaşçı, düşmanın peşlerine düşüp kovala­dı ve onları yakalayarak öldürdü. Diğer grup ise ganimetlerin üzerine çullanıp onları toplamaya başladılar. Bir grup sahabi de, kendisine zarar gelmesin diye Hz. Peygamberin etrafını ko­ruma çemberi içine aldılar. Nihayet gece oldu insanlar biraraya gelip toplandılar. Ganimetleri toplayanlar: “Bunları biz topla­dık, kimsenin bundan alacağı bir pay yoktur” dediler. Düşma­nın peşine düşüp onları kovalayanlarsa: “Ganimetler hususun­da bizden daha fazla hak sahibi olamazsınız. Çünkü düşmanı hezimete uğratarak bunu elde edenler bizleriz” dediler.

Hz. Peygamberi koruma çemberi içine alan sahabiler ise şöy­le dediler: “Resulullah´a düşman tarafından zarar gelmesinden korktuğumuz için, biz onunla meşgul olduk.” İşte savaşanlar arasında ganimet taksimi hususunda bu şekilde ihtilaf görül­dü. Bununla beraber bu ganimetlerin kime ait olacağını da so­ruşturmaya başladılar. Bunun üzerine Yüce Allah şu emri in­dirdi: “Sana savaş ganimetlerinden sorarlar; de ki: ´Ganimetler Allah´ın ve Resulünündür. Siz (gerçekten) inanan insanlar ise­niz, Allah´tan korkun, aranızı düzeltin. Allah ve Resulüne itaat

edin! ” (Enfahl)

Ganimetler konusundaki bu tartışmalar, meselenin Peygam­ber efendimize arz edilmesinden önce olmuştu. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, aralarındaki ihtilafı sona erdirecek ve çekişmeye nihayet verdirecek buyruğunu indirdi. Buna göre ganimetlerin taksimatı Allah ve Resulüne bırakılıyordu. Hükmü Allah tara­fından infaz edilen Resulullah, bu konuda takdirini kullana­caktı. Mücahitler kendi başlarına ganimet taksimi yapamaya­caklardı. Dolayısıyla aralarındaki sürtüşmeye son vermeleri ve ganimetin onları birbirinden ayırmaması gerekiyordu. Halbuki hak ve cihad onları bir araya getirmişti.

Ganimetlerin paylaştırılmasmda Peygamber efendimiz nasıl bir ölçü kullanmıştı Bazı rivayetçilerin dediğine göre o, gani­meti mücahitler arasında eşit ölçüde paylaş tırmıştı. Çünkü o zaman ganimetlerin beşe bölünmesi gerektiği konusundaki ila­hi buyruk henüz inmemişti. Daha sonra gelen bu ilahi buyruk şuydu: “Eğer Allah´a ve -hakkı batıldan ayıran o günde, iki top­luluğun karşılaştığı günde- kulumuz (Muhammed) e indirdiği­miz (ayetlörje inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah´ın, Resulün ve yetimlerin, düşkünlerin ve yolcu­larındır. Alllah her şeye kadirdir.” (Enfai- 4i)

Rivayete göre Hz. Peygamber ganimetleri mücahitler arasın­da eşit şekilde paylaştırdı. Onlara farklı paylar vermesini, bir grubu diğer gruba tercih etmesini gerektirecek bir sebep yoktu.

Ibn Kesir ganimet taksiminin yukardaki ayeti kerimenin emrettiği gibi, beşte bir esasına göre yapıldığını rivayet etmiş­tir. Çünkü söz konusu ayeti kerime bu olay sırasında nazil ol-, muştur. Ayeti kerimeye göre ganimetlerin taksimi konusunda­ki yetki yüce Allah´a ve O´nun Resulüne aittir. Bu konudaki ayet, taksimat yapmaya işaret eden surenin evveline bitişmiş-tir. Bu ayet, bu hükmün, müslümanlarla kafîrLerin cephede karşılaşıp hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gündle indirildiği­ne işaret etmektedir.

Hz. Hamza, henüz içkinin haram kılınmadığı bâr zamanda, sarhoş olduğu halde, Hz. Ali´ye ait iki dişi deveyi kesmişti. Ri­vayete göre Hz..Ali, bu iki devenin kendisine düşen ganimet pa­yı olduğunu söylemiştir.

Bedir Savaşının Medine´deki Etkileri

Bedir savaşı Arapları çok etkilemişti. Öyle ki, çöllerde sefer­de, bulunan kervanlar bile, Kureyşliler´in, kendi elleriyle sür­gün ettikleri, yurdundan ve malından mahrum bıraktıkları kimse, yani Muhammed tarafından yenilgiye uğratıldıklarını anlatıyorlardı. Küreyisin sürgün ettiği bu insan; putperestliği inkar ediyor, insanları tevhid inancına çağırıyor, Allah tarafın­dan kendisine vahiy geldiğini iddia ediyordu. Bu zafer Muhammedi davetin iç yüzünü selametini ve kuvvetini anlama bakımından Araplar için bir uyarıcı olmuştu. Araplar arasında putperestlik inancı zayıflamış, akıllı insanlar da gerçekleri kav­ramaya, sapık hayallerin akıllar etrafında ördüğü vehimleri at­maya başlamışlardı. Böylece noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın kelimesi, yani İslamiyet yücelmiş, şirkin kelimesi ise alçalmıştı. Bedir günü hak ile batıl birbirinden ayrılmıştı. Çünkü o günde insanlar bir ayrıma tabi tutulmuş, yeryüzünün en güçsüz insanları sanılan müslümanlar güçlüler tabakasına geçmiş, kuvvetleriyle insanlara meydan okumuşlardı. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan Allah şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde az sayıda olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için in­sanların sizi esir olarak götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın. Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıy­la desteklemiş, temiz şeylerle rızıklandırmıştır.” (Enfai: 26)

Bu ayeti kerime, o apaçık zaferin Arap beldelerinde nasıl et­kili olduğuna işaret etmektedir. O savaş nedeniyle Araplar, arap ülkelerinde gerçek kuvvetin îslam olduğunu görmüşler, bu nedenle bütün insanlar İslam´ın kuvveti üzerinde düşünme­ye başlamışlardı. îşte genel çizgileriyle Bedir Savaşı Arap Yarı-madası´nda böyle bir etki meydana getirmişti. Medine ve çevre­sinde ise İslamiyet, kafirlerin yüreğini hoplatan bir kuvvet ha­line gelmişti. Medine´de inançlarım açığa vuran ve gizlemeye gerek görmeyen putperest Evs kabilesiyle Hazreç kabilesinden bazı inkarcılar vardı. Bunların yanısıra kalblerini kin doldur­muş olan Yahudiler de bulunuyordu. Bunlar her ne kadar inaç-larını gizliyorlarsa da, konuşmalarından ve bazan da müzmin­lerle alay etmelerinden tanınıp biliniyorlardı. Bedir savaşında müslümanlarm gücü ortaya çıkınca putperestlerle Yahudiler­den bazıları dilleriyle müslüman olduklarını açıkladılar, ama kafirliklerini kalblerinde gizlediler. Bu münafıklar yapmadık­larını söylüyor, inanmadıklarını dilleriyle açıklıyorlardı. Bun­larla ilgili olarak tam bir sûre nazil oldu. Surenin başında şu ayeti kerimeler yer almaktadır: “Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldikleri zaman: ´Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah´ın el-çisisin´ derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah´ın yolundan çevir­diler. Onların yaptıkları ne kötüdür! (Onların bu davranışla­rının) sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra inkar ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi, ortık onlar anlamazlar” (Münafikun: 1-3)

Bedir´de ortaya çıkan Islami güç, bu Yahudilerle müşrikleri münafıklaştırdı. Bunlar zahiren müslüman olduklarını söyleyerek Ehl-i islam´ın kuvvetine karşı kendileri için koruyucu bir kalkan bulmaya çalışıyorlardı. Müslümanlar arasına nifak to­humları saçıyor ve kalblerinde zaaf bulunan müslümanları al­datıyorlardı. Müslümanların kuvvetine yüce Allah´a ve kutlu elçisine iman etmeyen kimseleri münafıklaştırıyorlardı. Bunlar bedenen islam´a teslim olmuş görünüyor, ama kalben inanmı­yorlardı. Bedir savaşının ikinci yılında münafıklar, müslüman-lardan görünerek kendilerini onların kuvvetine karşı koruma­ya başladılar. İbn Kesir der ki: “işte o yılda, Medine´deki müş­riklerle Kaynukaoğulları, Nadiroğulları, Kurayzaoğulları ve Harise oğulları gibi Medine´li Yahudiler, müslümanlara yaltak­lanmaya başladılar; yahudilerle müşriklerin birçoğu kalben münafık oldukları halde, dilleriyle müslüman olduklarını açık­ladılar. Bir kısmı eski dinlerinde kalmaya devam ettiler, bir kısmı ise dinlerini kaybederek sallantıda kaldılar. Ayeti keri­mede Cenab-ı Allah, bunları “yalpalayan kimseler” olarak nite­lemiştir. İbn Kesir bu sözleriyle Cenab-ı Allah´ın şu ayetine işaret etmektedir: ” Münafıklar Allah´ı (güya) aldatmaya çalı­şırlar. Oysa O, onların aldatmalarını kendilerine çevirir. Na­maza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah´ı pek az anarlar. Arada yalpalayıp du­rurlar. Ne bunlara (bağlanırlar), ne de onlara Allah´ın şaşırttı­ğı kimseye bir (çıkar) yol bulamazsın!” (Nisa 142-143)

Bu ayeti kerimelerden de anlaşıldığı gibi, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, müslümanların kuvvetini ortaya ko­yup islam´ın kelimesini yüceltince, ona muhalif olanlarla, müs-lümanlar içinde yaşayıp onlarla birlikte geçinenler üç kısma ayrılmıştır:

1- Birinci grup zahiren müslüman olduklarını ifade ettikleri halde, kafirliklerini kalblerinde saklayanlardır. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: ^İnanmış olanlara rastladıkları zaman; ´inandık´ derler. Fakat şeytanlarıyla baş-başa kaldıkları zaman, ´biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlar­la) alay ediyoruz´ derler. Allah da kendileriyle alay eder ve on­ları bırakır, taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlar” (Bakara- 14-15)

işte bunlar kafirliklerini devam ettirdiler. Cenab-ı Allah da onları taşkınlıkları içinde bocalatıp durdurdu. Çünkü içleriyle dışları birbirine uymuyordu. Bu, onların çok hoşuna gitmiş ola­cak ki, azgınlık ve bozgunculuklarını daha da arttırdılar.

2- Nefisleri zayıflayan, fikirleri gevşeyen kimseler: Bunlar îslamiyetlerini açıklarken münafıklık yapıyorlardı. Çünkü inandıkları bir akideleri yoktu. Her ne kadar ilk akidelerine daha meyilli idiyseler de, söyledikleriyle kalblerinde gizledikle­ri şey arasında çelişki bulunduğundan, ilk akideleri de gevşedi. Bunlar müzminleri aldatmaya çalıştılar. Bu rezilliklerini daha da ileri götürdüler. Sonuçta aldattıkları, bizzat kendi nefisleri oldu. Bunlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Arada yalpalayıp dururlar. Ne bunlara (bağlanırlar), ne de onlara. a Hz. Peygamber bu tür münafıkları şöyle nitelemiştir: “Münafık iki sürü arasında yayılmakta olan bir koyuna benzer. Hangi sürüye katılacağını bilemez.”

3- Dinlerinde sebat eden Kaynuka oğullan, Nadir oğulları, Kurayza oğulları, Haris oğulları gibi Yahudilerden meydana gelen üçüncü grup ise, çoğunlukla itikadlarında sebat etmiş ve itikadlarım devam ettirmek için de mücadele vermişlerdi. Hz. Peygambere karşı itirazlar ileri sürmüşlerdi. Ama onlar, Hz. Peygamberin onlarla yapmış olduğu anlaşmaya sadık kalma­mışlar, ona gönülden bağlanmamışlar, aksine kalblerinde hıya­net saklamışlardı. Müslümanların başlarına felaket gelmesini gözetiyorlar, Hz. Peygamberin düşmanlarıyla gizlice anlaşma­lar yapıyorlar, onları Hz. Peygambere karşı kışkırtıyorlar, ken­di nefislerine karşı da çok aşırı-gidiyorlardı. Müşriklere karşı da münafıkça davranarak, içinde bulundukları durumun, Hz. Muhammed´in davet ettiği dinden daha iyi olduğunu söylüyor­lardı.

Özetle Hz. Muhammed´in muzaffer olmasından sonra, îslam düşmanları arasında münafıklık başgösterdi. Şimdi biz özellik­le yahudilerden ve onlarla ittifak kuran dostlarından kısaca bahsedeceğiz.

Yahudiler

Hz. Peygamber, yahudilerle bir anlaşma yapmış, müslüman-lann sahip olduğu haklan onlara da tanımış, aynı zamanda aynı yükümlülükleri onlara da yüklemişti. Kötülük üzerinde değil, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma şartının her iki ta­rafça da kabulünü istemişti. Bölyece her iki taraf da, bulunduk­ları yerde günahı bertaraf etme hususunda birbirleriyle yar­dımlaşacaklardı. Bir öldürme olayında katilin aşireti de, mak­tulün diyetini vermekle yükümlü olacaktı. Özetle Hz. Peygam­ber, onlara özgürlük vermiş ve koruyucu kanatları altına al­mıştı. Gerek cemaat ve gerekse dağınık kabileler olarak onlarla bağlayıcı akidler yapmıştı. Ne var ki, çekememezlik, onların kalblerine yerleşmişti. Gelecek olan peygamberin İsmail oğulla­rından değil, îshak oğullarından olmasını arzuluyorlardı. Allah tarafından mutlaka bir peygamberin gönderileceğini biliyorlar­dı. Fakat beklenen bu peygamber gelince, kalplerinde yer yap­mış olan çekememezlik duygularından dolayı onu tanımamış, inkar etmişlerdir. Onun Tevrat´ta geleceği müjdelenen peygam­ber olduğunu yakinen bildikleri için, öfke ve inkarları daha da artıyordu. Peygamber olduğunu gösteren mucizelerle karşılaş­tıkça ona karşı taşkınlık ve sapıklıkları iyice çoğalıyor, azgınlık ve bozgunculuklarını daha da fazlalaştırıyordular, adeta yeryü­zünü fesada veriyorlardı. Sanki, kardeşi Habil´i öldüren Ka­bil´in soyundandılar. Çünkü Kabil ile Habil, Allah´a birer kur­ban sunmuşlar, ama Kabil´in kurbanı kabul edilmemişti. Çün­kü o kardeşi Habil´i çekemiyordu.

Mü´minlerin annesi ve Huyey bin Ahtab´ın kızı Safıye´nin bu konudaki şehadetini nakletmek istiyoruz. Allah kendisinden razı olsun Safîye şunları anlatıyor:”Resulullah (sav) Medine-i Münevvere´ye gelip Küba´da Amr bin Avf in yanına konuk ol­duğunda, babam Huyey bin Ahtab ile amcam Ebu Yasir bin Ahtab, sabahın alaca karanlığında onun yanına gittiler. An­cak gün batarken eve döndüler. Fakat dönerken dağınık bir vaziyette yürüyorlardı. Ben de her zaman yaptığım gibi, şaka­laşarak onlara yanaştım, fakat hiçbiri bana iltifat etmedi. Ayrı­ca çok düşünceli ve üzgün idiler. Amcam Ebu Y a s i r ´in baba­ma: “O mu, O mu ” dediğini işittim. Babam da ona: “Evet, val­lahi odur. Sen onu tanıdın mı Bunu iyice tesbit ettin mi ” diye sordu. Amcam “evet”, dedi. “Ona karşı nasıl duygular besliyor­sun ” Babam dedi ki: Vallahi hayatta olduğum müddetçe ona karşı kalbimde bir düşmanlık bulunacaktır.”

Bu, temiz ve ihlaslı bir kadının, mü´minlerin annesi Safî-ye´nin, babası aleyhinde yapmış olduğu bir şehadettir. Hz. Pey­gamberin risaletini ispatlayan mucize, onun babasını, tasdik edici bir mü´min yapmamış, aksine düşmanlığında pek ileri gi­den bir düşman haline getirmişti. Bu, Kabil´in kardeşi Habil´e yaptığı kötülüğün sebebi olan çekememezliğin bir etkisiydi. Halbuki mucizeler karşısında insanın sadece iman etmesi gere­kir. Fakat Cenab-ı Allah ancak dilediği kuluna rahmet eder. Huyey bin Ahtab ile kardeşi, Medine civarında ve Medine içinde yaşayan yahudiler için pek mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. Onlar müslümanlara karşı bu düşmanlık duygula­rıyla hareket ediyorlardı. Kalbleri kin ve öfkeyle doluydu. Hz. Peygamber´in başarıları karşısında Islama karşı düşmanlıkla­rını ve tahammül-süzlüklerini daha da arttırdılar. Müslüman­ların başına bir felaket gelmesini bekliyor ve şiddetle bunu ar-zuluyorlardı. Sonsuza kadar dünyada kalmak arzu ve iştiyakıy-la, kendilerini ebediyete ulaştıracağını zannetikleri işler yap­mak istediler. Müslümanların kendilerini Medine´den kovmala­rına fırsat bırakmamak için ellerinden gelen gayreti sarfettiler. Medine-i Münevvere´de kalan diğer müşriklerle birleştiler. On­ları zahiren müslüman görünmeye, kafirliklerini kalblerinde saklamaya teşvik ettiler. Geçmişlerinde şöhret buldukları ve bugüne kadar da hala uygulaya geldikleri huy ve yaratılışları­nın etkisiyle islam düşmanlarıyla beraberlik kurdular. Bunla­rın kışkırtmaları sonucunda, Evs ve Hazreç kabileleri içinde putperestliklerini devam ettiren az sayıdaki kafirler de yahudi-lere katıldılar. Bunlar zahiren müslüman olduklarını söyleye­rek müslümanlar içinde bozgunculuk çıkarmaya gayret ediyor­lar, müslümanların yenilgiye uğraması için her türlü yolu deni­yorlardı. Bunların elebaşları Bedir Savaşı´ndan sonraki gazve­lerde ortaya çıktı. Ibn Ishak, İslamiyetlerini açıklayarak asıl inançlarım gizleyip müslümanlara eziyet veren, Hz. Peygambe­re karşı da suikast hazırlayan yahudi münafıklardan çoğunun adını bildirmektedir. Bunlar arasında yahudilere katılıp müs­lüman olduklarını gösteren Evs ve Hazreç kabilelerine mensup birçok münafıktan da bahsetmektedir. Bunların başında Ab­dullah bin Übey bin Selül gelmekteydi. O, Mustalik oğulları gazvesinde şöyle demişti: “Eğer bu savaştan Medine´ye dönersek, üstün kimseler daha alçak olanları andolsun ki oradan çı­karacaktır.31 (Münafıktın: 8)

Başında Abdullah bin Übey bin Selül´ün bulunduğu Haz-reçli Münafıklar Ben-i Nadir oğullarıyla birlik olmuş, Hz. Pey­gambere karşı birçok desiseler düzenlemişlerdir. Yaptıkları ye­mini ve anlaşmayı bozmuşlar, müşriklere yardım etmek iste­mişlerdir. Abdullah bin Übey bin Selül ve taraftarları Nadir oğullarına haber salarak Medine´den çıktıkları takdirde, kendi­lerinin de onlarla beraber çıkacaklarını ve Hz. Peygamber tara­fından kuşatıldıkları takdirde onlarla birlik olacaklarını bildir­mişlerdi. Sonuçta onlar kendi elleriyle ve mü´minlerin elleriyle kendi evlerini harap edip yıkmaya başlamışlardı. İbn Übey bin Selül ve etrafındaki gurup, Nadir Oğullarına haber gönde­rerek: Sebat edin. “Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, an­dolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde asla kimseye itaat etmeyiz. Eğer savaşa tutuşursanız mutlaka size yardım ederiz” (Haşr: ıu demişlerdi.

Bunlar hakkında, yüce Allah şu ayeti kerimeyi inzal buyur­du: “Münafıkların Kitap Ehlinin inkarcılarından olan kardeş­lerine: ´Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarılırsanız, andolsun ki, biz de sizinle beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye asla itaat etmeyiz; eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka size yardım ederiz” dediklerini görmedin mi Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder. Andolsun ki, onlarla beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, andolsun ki,onlara yardıma koşmazlar; onla­ra yardıma gitseler mutlaka geri dönüp kaçarlar, sonra yardım da görmezler. Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah´tan çok sizlersiniz. Çünkü onlar, anlamayan kimseler­dir.”(Haşr: 11-13)

Nihayet noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, îbn Übey ile beraberindeki münafıkları nitelerken şöyle buyuru­yor: “(Yahudileri kandıran münafıkların durumu), tıpkı insa­na: ´înkar et´ deyip, insan da inkar edince: ´Doğrusu senden uzağım, Alemlerin Rabbi Allah´tan korkarım!´ diyen şeytanın

durumu gibidir.” (Haşr: 16)

Evs ve Hazreç kabileleriyle yahudilerin sürgün edilmeyip Medine´de bırakılanları Hz. Peygamberin mescidine gelerek müslümanların konuşmalarına kulak verir, onları alaya alırlar ve anlattıkları çeşitli vehimler, ortaya attıkları kafa karıştırıcı meselelerle mü´minlerin kalblerine şek ve şüphe tohumları ekmeye çalışırlar.

Münafıkların Mescidden Çıkarılmaları

tbn îshak´ın anlattığına göre, bir gün münafıklardan bir kaç kişi Mescid-i Nebevi´de birleşip kendi aralarında alçak sesle fı-sıldaşmaya başlamışlardı. Öyle ki, kimse duymasın diye adeta birbirlerine yapışmışlardı. Onları gören Hz. Peygamber Mescit­ten çıkarılmalarını emretti. Bunun üzerine sahabiler onları mescitten zorla dışarı attılar. Mü´minlerden biri, bir münafığın ayağından tutarak şiddetle yerde sürüklüyordu. Bir diğer mü­nafık ise mü´minin biri tarafından çekilip dışarıya atılıyor; su­ratı tokatlanıyor lanetleniyordu. Mü´minler onlara şöyle diyor­lardı: “Ey murdar münafık! Yeter artık. Ey münafık, Hz. Pey­gamberin mescidinden defol!” Öte yandan bir başka mü´min sa­kallı bir münafığı yakalıyor, sakalından tutup çekiyor, şiddetle dışarıya atıyordu. Bir başka mü´min, perçemli bir münafığı ya­kalıyor, perçeminden tutup yerde sürüklüyor ve zorla mescidin dışına atıyordu. Onları bu şekilde şiddet kullanarak mescid dı­şına atarken en ağır sözleri de söylüyorlardı: “Bir daha Resu-lullahın mescidine yaklaşma, çünkü sen necissin! Şeytan sana galip geldi ve seni altetti.”

Bunlar ve kötülüklerini devam ettiren yahudiler, Hz. Pey­gamber ve ashabına en büyük eziyetleri yapmış kimselerdi. Münafıklar, müslümanlar arasına tereddüt sokmaya, onların morallerini bozmaya ve hezimet ruhunu aşılamaya çalışıyorlar­dı. Ne yazık ki, müslümanlar arasında onlara kulak verenler de çıkıyordu. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Eğer (cihada) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davta-nışlarından hoşlanmadı ve onları durdurdu: ´Acizlerle beraber oturun!´ denildi. Sizin içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza soku­lurlardı. İçinizden onlara kulak verenler de var. Allah, kendisi­ne yazık edenleri bilir. Andplsun ki, daha önce de fitne çıkar­mak istemişlerdi. Sana karşı birtakım işler çeviriyorlardı, so­nunda onlar istemedikleri halde Allah´ın emri üstün geldi.” (Tevhec 46-48)

Yahudiler münafıkların ardında duruyor, onlarla yardımla-şıyor, onlarla birlikte müslümanlara karşı suikast planları ha­zırlıyor, tuzak kuruyorlardı. Yüce Allah da onların planlarını bozarak hilelerini ters çeviriyordu. Yahudiler bütün mü´minle-rin kalblerine şek ve şüphe tohumlarını ekmek için önce zahi­ren mü´min olduklarını ifade ediyor, sonra da müslümanları dinden dönmeye yüreklendirmek için irtidad ettiklerini açıklı­yorlardı, işte bunlar hakkında yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnananlara indirilmiş olana, günün başında inanın, sonunda inkar edin ki, belki dönerler ve dininize uyanlardan başkasına inanmayın!” De ki: “Doğru yol Allah´ın yoludur.” Ve yine onlar: “Size verilenin bir başkasına da verildiğine veya Rabbinizin katında müslümanların karşı delil getirip sizi alt edeceğine inanmayın” derler. De ki: “Doğrusu bol nimet Allah´ın elinde­dir, onu dilediğine verir. Allahfın lütfü) geniştir. O herşeyi bi­lir”. (Ali İmran: 72- 73)

Yahudiler işte böyle fesatlık yapıyor, münafıkça hareketler­de bulunuyor, münafıklıklarını açığa vuruyor, putperestleri de münafıklığa davet ediyorlardı. Bu iki yüzlülükleriyle müslü-manlar arasına bölünme ve parçalanma ruhunu aşılıyor, sonra da mü´minlerle alay ediyorlardı. Nitekim Kur´an-ı Kerim, onla­rın bu vasıflarını açık bir şekilde dile getirmiştir.

Yahudilerin Bozgunculuğu

Cahiliye devrinde Evs ve Hazreç kabilelri arasında sürekli savaş vardı. Nihayet yüce Allah onları İslamiyet bağıyla bir araya getirip kalblerini birbirine ısındırdı ve müttefik bir kuv­vet haline geldiler. Bu iki kabile arasında eskiden düşmanlık olduğunu bilen yahudiler, küllenen bu düşmanlığı yeniden alevlendirmeye çalışıyorlardı. Her iki grupta da iman zayıflı­ğından, ya da asabiyyet kalıntısından dolayı yahudilere kulak veren kimseler çıkıyordu.

Yahudiler arasında yaşlı, kindar ve hasetçi bir adam olan Şemmas bin Kays, Hz. Peygaberin durumundan ürkmüş, Bedir savaşında Cenab-ı Allah´ın ona ikram ettiği zaferden do­layı korkmuştu. Daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazreç kabilelerinin bir arada dostça yaşadıklarını, birbirlerine destek olduklarını ve birleşik bir kuvvet oluşturduklarını gö­rünce korkusu daha da artmıştı. Onların îslamiyet çatısı altın­da bir araya geldiklerini gören Şemmas şöyle demişti: “Kayla oğulları bir araya geldiler, bu ülkede hep bir arada yaşıyorlar. Allah´a andolsun ki, onlar istikrar içinde bir araya gelince bize bu beldede yer kalmaz!” Bu ihtiyar adam, uzun uzun düşüne­rek planlar hazırladı. Sonuçta iki kabile arasında eski tarihler­de yapılan Buas savaşlarını hatırladı. Ve o savaşı Ensar ara­sında yeniden gündeme getirdi, iki kabile arasında düşmanlığı alevlendirmek için yaptığı propagandalara bazı zayıf akıllılar da alet oldular. Bu savaşı yeniden dillerine dolayıp birbirleriyle çekişmeye ve övünmeye başladılar. Karşılıklı tartışmalar o ka­dar şiddetlendi ki, biri Evs´den, diğeri Hazreç´ten iki kişi, gırt­lak gırtlağa boğuşmaya başladılar. Biri diğerine: “isterseniz ye­niden savaşırız” diyordu. Orada bulunanlar çok öfkelenmiş, ye­niden savaşacakları günü bile tesbit etmişlerdi.

Durumu öğrenen Hz. Peygamber, bunun bir yahudi fitnesi olduğunu anlamış ve beraberindeki muhacir sahabilerle birlik­te yanlarına giderek şöyle demişti: “Ey müslüman topluluğu! Allah sizin cahiliyetle olan bağlarınızı kesip kopardıktan, kalb-lerinizi birbirinize ısındırdıktan, size İslam hidayetini nasib et­tikten ve îslamiyetle müşerref kıldıktan sonra ve ben de aranız­da olduğum halde hala ortaya cahiliyet davalarını mı atıyorsu­nuz !” Allah ve Resulü bu olayın bir şeytan oyunu ve düşman tuzağı olduğunu Ensar´a anlattı. Bunun üzerine onlar, hatala­rını anlayarak birbirlerini kucakladılar. Sonra itaat edip emir dinleyerek Resulullah´la birlikte geri döndüler. Böylece Cenab-ı Allah, kafir yahudilerin tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirmiş oldu. Noksanlıklardan münezzeh olan rabbimiz yahudilerle il­gili olarak şöyle buyurmuş: ” De ki; ´Ey kitap ehli, gerçeği gör (üp bil) diğiniz halde, niçin Allah´ın yolunu eğri göstermeye yel-tenerek mü´minleri Allah yolundan çevirmeye çalışıyorsunuz Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (ai-i tmran: 99)

Yine Cenab-ı Allah, yahudilerin aldatmalarına kapılan müs-lümanlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Ey inananlar, kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, sizi, imanınız­dan döndürüp kafir yaparlar. Size Allah´ın ayetleri okunmakta ve O´nun elçisi de aranızda iken nasıl inkar edersiniz Kim Allah´a sarılırsa, muhakkak o, doğru yola iletilmiştir. Ey ina­nanlar, Allah´tan O´na yaraşır bir şekilde korkun. Ve ancak müslümanlar olarak ölün ve topluca Allah´ın ipine yapışın, ay­rılmayın; Allah´ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbi­rinize düşman idiniz. (Allah) Kalblerinizi birleştirdi, O´nun ni-metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kena­rında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah size ayetleri­ni böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz. İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten uzaklaştıran bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte onlar, (evet) onlar için (kıyamet günü) büyük bir azap vardır” (Ai-i İmran. 100-105)

Bu ayeti kerimede mü´minler, aralarındaki birliği bölüp par­çalayan yahudilerden sakındırılmakta, Önceki bölük, pörçük ve dağınık halleri kendilerine hatırlatılmakta, aralarına sızdırıl­mak istenen kötülüğe karşı tedbirli olmalarını açıklayan yollar bildirilmektedir. Bu yol da, mü´minlerin birbirlerine hayrı tav­siye etmeleri, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları dır. Mü´minler içinde sapıklık ve ayrılığa düşenleri, akıllı ve hikmet sahibi olan diğer mü´min kardeşleri irşad etmelidir. Apaçık beyyineler ve ayetler geldikten sonra bölünüp parçalanmaksa, çok büyük bir günahtır. Bunlar için büyük bir azap vardır.

Hepsi Bir Değildir

Buraya kadar anlattıklarımız, Hz. Peygamberin hicreti es­nasında Medine´de bulunan yahudiler için doğru olmakla bir­likte, bu hüküm, yahudilerin çoğunluğu için verilen bir hüküm­dür ve hepsini aynı kefeye koymak da doğru tleğildir. Çünkü onlar arasında bazı kimseler, din olarak İslamiyeti seçmiş, nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´a ve Resulüne hakkıyla iman etmiştir. Nitekim bunlarla ilgili olarak ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Ama hepsi bir değildir. Kitaplılar içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah´ın ayetlerini okuya­rak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah´a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men eder­ler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir. Yaptıkları hiç bir iyilik inkar edilmeyecektir. Şüphesiz Allah, (günah­lardan) korunanları bilmektedir.” (AJ-ı tmran 113- 115)

Ehli kitaptan olan bu kimseler, aynı zamanda Hz. Peygam­bere de inandıkları için iki defa sevap ve mükafat görecekler­dir. Örnek olarak yahudi alimlerinden iki kişiyi anacağız. Bun­lardan biri Abdullah bin Selam, diğeri de Muhayrık´dır. Si­yer kitaplarında Abdullah bin Selam´ın, müslümanlığıyla il­gili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: “Hz. Peygamberin ri-saletle görevlendirildiğini duyduğumda, onun vasıflarım, adını ve ne zaman peygamber olacağını bildiğimden dolayı, kendisi­nin peygamber olarak Medine´ye gelişini bekliyordum.” O, bu bilgiyi içinde sır olarak saklıyor, kimseye bir şey söylemiyordu.

Abdullah bin Selam, Hz. Peygamberin Medine-i Münevve-re´ye hicretinden önce de onu tanıyor, Tevrat´ta müjdelenen peygamberlik sıfatlarını biliyordu. Peygamber efendimizin Me­dine´ye gelmesine o kadar sevinmişti ki, onun bu niteliklerini sayarak kendi aile efradına hitapta bulunmuş, ama aile efradı onun bu görüşlerine katılmamışlardı. Hatta halası, bu sevin­cinden dolayı kendisine şöyle demişti: “Yemin ederim ki, îmran oğlu Musa´nın Medine´ye gelişini duysaydın, bu kadar sevin-mezdin.”

Bu ihlaslı mü´min, inancına geçmişin taassubu karışmadı­ğından ve kalbi lekelenmediğinden dolayı halasına şöyle demiş­ti: “Halacığım! Allah´a andolsun ki, Muhammed de îmran oğlu Musa´nın kardeşidir. Onun dinindedir. Onun dini ile gönderil­miştir.” Onun bu sözleri üzerine halası, görüşlerini kabul et­mişti.

îhlaslı yahudi bilgini Abdullah bin Selam, hakkı ve haki­kati tanımış, gerçeği idrak etmişti. Ama milleti olan yahudiler nasıl bir yaradılışta olduklarım ve içinde bulundukları sapık­lıkları biliyordu. Onların kendi heveslerini tanrı edinmiş olduk­larını da unutmuş değildi. Onlar ırklarını kendileri için bir din saymaktaydılar. Yoksa, kendi eski inançlarına bağlılıkları da yoktu. îşte Abdullah bin Selam onların iç yüzlerini açığa çı­karmak maksadıyla, iman ettikten sonra imanını açıklamamış ve bu halde iken Resulullah (sav)´m yanına giderek ona şöyle demişti: “Ey Allah´ın Resulü! Yahudiler şaşkın ve iftiracı bir millettirler. Gerçeği yalanlayarak batıla sarılırlar. Senden,, beni bir odaya kapatmanı, onlara göstermeni istiyorum. Benim İs­lam´a girmeden önce onlar arasında nasıl bir insan olduğumu gana anlatsınlar. Çünkü onlar benim İslam´a girdiğimi öğrenin­ce, bana iftira edecek ve ayıplayacaklar dır.” Bundan sonrasını da yine onun dilinden aktaralım. “Hz. Peygamber beni bir oda­ya kapattı. Sonra yahudiler onun yanına geldiler ve kendisiyle konuştular. Hz. Peygamber onlara: “Hüseyn bin Selam (bu Ab­dullah bin Selam´ın İslam´dan Önceki adıdır) hakkında ne düşü­nürsünüz” diye sordu. Onlar: “O bizim efendimizdir. Efendimi­zin oğludur. Bizim en hayırlımız ve en bilgin olanımızdır” dedi­ler. Bunun üzerine Abdullah bin Selam, odadan çıkıp yanla­rına geldi ve onlara şöyle hitap etti: “Ey yahudiler topluluğu! Allah´tan sakının ve Hz. Muhammed´in size getirdiği dini kabul edin. Andolsun ki, sizler onun Allah Resulü olduğunu elbette bilmektesiniz. Çünkü onun ad ve nitelikleri elinizde bulunan Tevrat´ta anlatılmaktadır. Doğrusu ben onun, Allah´ın elçisi ol­duğuna tanıklık ediyorum. Ona iman ediyor, onu tasdik ediyor ve onu peygamber olarak tanıyorum.” Bu sözler üzerine yahu­diler kendisine “Sen yalan söyledin!” dediler. Ben Hz. Peygam­bere dedim ki: Ey Allah´ın Resulü! Ben bunların iftiracı, hain, yalancı, fasık ve yoldan çıkmış bir millet olduklarını söyleme­miş miydim îşte gördün. Ben müslüman olduğumu, ailemin de topluca İslâmiyeti kabul ettiklerini açıkladım.”

Yahudiler Abdullah bin Selam´a Islamiyete girmesinden sonra fazlasıyla dil uzattılar ve : ” O bizim yanımızdaki en kötü kimselerdendir” dediler. Halbuki daha önce onun kendileri arasında en hayırlı, en bilgili ve adil bir kimse olduğunu itiraf etmişlerdi. Fakat bildikleri şeyi inkar etmek ve aşina oldukları hakikati gizlemek yahudilerin Özelliklerindendir.

Yahudiler arasında hakikati tanıyan insaf sahibi kimseler­den ikincisi de, Muhayrık´tır. O da İslam öncesinde yahudile­rin önde gelen şahsiyetlerinden ve bilginlerinden biriydi. Fazla­sıyla zengindi. Tevrat´ta anlatılan sıfatlarıyla Hz. Peygamberi tanıyordu. Irkçılığı kendisi için bir itikat sayan kimselerden de­ğil, aksine hakka inanan ve uyulması en uygun şeyin hak oldu­ğunu bilen kimselerdendi. İbn İshak der ki: Dindaşları ona ga­lip geldiler. Öyle ki Uhud gününde onlara hitaben şöyle dedi: Ey yahudiler topluluğu! Allah´a andolsun ki sizler, Muhanımed´in size karşı üstün geleceğini daha Önce bilmekteydiniz!” Böyle dedikten sonra silahım aldı, Hz. Peygamberin yanına ge­lerek askerleri arasına katıldı, ardından kalanlara da şu tavsi­yede bulundu: “Eğer bu Uhud savaşında öldürülürsem bütün mallarım Hz. Muhammed´in olsun. O, bu mallarımı dilediği gi­bi sarfetsin.” Savaştı ve nihayet öldürüldü. Onunla ilgili olarak Resulullah (sav) şöyle dedi: “Muhayrık yahudilerin en hayırlı-sıdır.” En şiddetli bir anda müslüman oldu, Kureyşliler, müs-lümanlardan öç ve intikam almak için savaşmak üzere Medi­ne´ye geldiklerinde, bu zorlu durumda o, mü´minlerin safların­da yer almaktan başka bir iş yapmadı. Allah yolunda şehid ol­du. Kendi zatı itibariyle çok iyi bir insandı. Yuhudilerin de en hayırlısıydı.

Çekememezlik

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah genel olarak ehli kitaptan ve özel olarak da yahudilerden söz ederken, araların­da mutedil kimseler bulunmasına rağmen çoğunun kötü işler yapmakta olduğunu haber veriyor. Onların seslerini çıkarabi­len büyük çoğunluğu ise inatkarlıklarını, diğer insanlara karşı kıskançlık ve çekememezliklerini, insanları sevmediklerini açı­ğa çıkarmaktadırlar. Bu vasıflarını devam ettiren yahudiler her nerede olurlarsa olsunlar, insanlara tiksintiyle bakarlar. Onların savaşdan sonraki durumlarını anlatmıştık. İnananlara karşı galip gelmek ve onlardan Öç almak için yaptıkları haince işleri bildirmiştik. Hased ettikleri bir kimseye Allah tarafından bir hayır ve iyilik dokunduğunda, onu çekemiyenler öfkelerin­den kudururlar. Müslümanlarla yaptıkları anlaşmanın birinci yılında Hz. Peygambere karşı seslerini çıkarmamışlardı. Fakat daha sonra müslümanlara karşı bir grup oluşturma yoluna gir­diler. Halbuki Hz. Peygamber, yaptığı anlaşmada onlarla iyi geçineceğini, aynı toplum içinde birlikte yaşayacaklarını herke­sin kendi dilinde, yaşantısında serbest olacağını ifade etmişti. Aralarında dostluktan, iyilik ve takva üzere yardımlaşmaktan, Medine-i Münevvere´ye saldıracak düşmanlara karşı birlikte hareket etmekten başka bir maksatları olmadığım da ifade bu­yurmuştu. “Sizin dininiz size, benim dinim bana” demişti.

îşte böyle. Yahudiler, Hz. Peygamberi ve ona iman edenleri çekemiyor, onlara karşı kalblerinde büyük bir kin ve öfke taşı­yorlardı. Mü´minler, onlarla yaptıkları anlaşmaya sadık kaldık­ları halde, yahudiler onlara karşı kalblerinde kin saklıyorlardı. Bedir zaferi kazanılınca, bu zaferin ilk meyveleri onların hased hastalığına yakalanan kalblerinde görülmeye başladı. Hemen harekete geçerek inananlar arasına fesad tohumları ekmeye gi­riştiler. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için de müşriklerle el­birliği ettiler. Onları münafıklık alanına çekmeye çalıştılar. Müşrikler de onlara uydular ve bir münafık topluluğu meydana getirdiler. Onların kindar ve hasedçi kalblerinde nifak hastalığı yerleşmeye başladı. Münafıklığın Bedir zaferinden sonraki ilk etkisi müslüman cemaati birbirinden koparmak yolundaki te­şebbüslerinde görüldü. Onlar, mü´minlerin saflarını parçalama­ya çalıştılar. Savaşlar devam ettiği sürece de münafıklık gide­rek arttı. Savaşınkızıştığı anda münafıklar hemen islam cema­ati arasından sıyrılarak, saflar arasında boşluk meydana getir­meye çalışıyorlardı. Hicretin üçüncü yılında yapılan Uhud ga­zasında, müslüman askerler arasına yenilgi ruhunu yerleştir­meye çalıştılar. Zayıf kalbli mü´minleri korkutup ürkütmek is­tediler. Öyle ki, îslam askerleri arasında bulunan iki grup da­ğılmaya ve geri kaçmaya yeltendi. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Hani sen, erkenden ailenden ayrılmıştın (Uhud´da) mü´minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah işitendir, bilendir. Sizden iki takım, bozulup geri çekilmek üze­reydi. Halbuki Allah onların dostuydu, inananlar yalnız Allah ´a güvensinler. Andolsun ki, siz düşkün bir durumdayken Be-dir´de yardım etmişti. O halde Allah´tan korkun ki, şükredebilesiniz.” (Al-i îmran-121-123)

Bozulmaya yüz tutan bu iki gurup zayıf imanlılardan ve mü­nafıklardan idiler. Mü´minler Bedir savaşına sevinç ve ferah* içinde girmişlerdi. Uhud gazasına girerken ise, münafıklar on­ların aralarına acizlik ve tereddüt ruhunu aşılamaya çalışmış­lardı. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, eğer yenilgi sebeplerine tutunmamışlar, dosdoğru yolda yürümüşler, Al­lah´ın emirlerine muhalefet etmemişlerse, mü´minleri muzaffer kılmayı taahhüt etmiştir. Hz. Peygamber Medine-i Münevve-re´de yaşadığına göre, elbetteki bu hasedçiler ve fîtnekar münafıklar sahabeleri çember içine alacaklardı. Dolayısıyla Hz. Pey­gamberin, sahabilerini bu münafıklara karşı koruması ve on­lardan sakındırması gerekirdi. Hz. Peygamber de bu görevini Allah´ın emriyle yerine getirmişti. Bu nedenle Allahü Teala şöyle buyurmuştur: “Ey inananlar, sizden olmayanları dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır. Kalblerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür. Eğer düşünür­seniz, size ayetleri açıkladık. îşte siz, onlar sizi sevmezken onla­rı seven kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Onlar sizin­le karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Kendi başlarına kal­dıklarında da size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki: ´Öfkenizden çatlayın! Şüphesiz Allah kalblerde olanı bilir.´ Size bir iyilik dokunsa (bu), onları tasalandırır; size bir kötülük do-kunsa ondan ötürü sevinirler. Eğer sabreder, Allah´dan kor-karsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Al­lah (m bilgisi), onların yaptıklarını kuşatmıştır. (Onlar ne yap­salar Allah hepSİnİ bilir).” (AI-i tmran: 118-120)

îşte bu ayetlerde yahudilerin kinlerini ve insanları hakikat­ten çevirerek nefisleri fesada vermelerini ve mü´minleri birbi­rinden ayırmak içjn yaptıkları çalışmaları görmekteyiz. Bun­lar, sadece insanlar arasındaki sosyal ilişkileri bozmaya, iman­ları zayıflatmaya, gayri müslimleri münafıklık yapmaya teşvik etmekle yetinmemişler; aksine bu hususta onlara katkıda bu­lunmak amacıyla ortaklık etmiş, müzminlerin kalblerine şek ve şüphe tohumlarını ekmek için var güçleriyle çabalamışlardır. Çünkü onlar nefîslerindeki hasedlerinden ötürü kafirlik yap­mayı içten arzulamaktadırlar. Bu uğurda da Hz. Peygambere, peygamberliğinin gerçek olup olmadığını öğrenmek için değil fakat cevap verememesi ve dolayısıyla aciz kalarak müslüman-Jarın ondan şüphelenmeleri için zor sorular yöneltiyorlardı. On­ların bu yolda verdikleri uğraşlara bazı örnekler vereceğiz.

“Kitap Ehliyle Ancak En Güzel Tarzda Mücadele Edin”

Hz. Peygamber, risaletinde bir gedik açmak ve tereddüt meydana getirerek onu zor durumda bırakmak umuduyla müslüinanlara karşı tuzak kurmak ve kalblerine ürküntü bırak­mak emelinde olduklarını bildiği halde, ehli kitap ile en güzel bir tarzda mücadele etmiştir. Çünkü ona bu emri veren yüce Allah´tır. “Onlarla en güzel bir tarzda mücadele et” Çünkü bu, insanları hikmet ve güzel öğüt ile Allah´ın yoluna davet etme­nin en güzel şeklidir.

Eh-i kitap Hz. Peygambere çeşitli sorular yöneltirlerdi. O da bunlara, Allah´ın kendisine vermiş olduğu Kur´an ve hikmetle cevap verir, tuzaklarını ve hilelerini geri çevirirdi. Böylece tu­zaklara kendilerini düşürür ve risaletini kuvvetlendirirdi. Bu yolla şüphecilerin bütün kuşkuları giderilmiş olurdu.

Hz. Peygambere, kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlar­dı. Halbuki onlar, bunu Allah´tan başkasının bilemeyeceğini, ellerindeki kitaplardan okumuş ve öğrenmişlerdi. Bunun ceva­bını bildikleri halde, yine de bu soruyu ona yöneltmişlerdi. Müşriklerin tartıştığı ölüm sonrası diriliş meselesi hususunda insanların zihinlerine şüphe tohumlarını ekmek istemişlerdi. Yüce Allah bu soruyu ve bunun doğru hikmetli cevabını şu aye­ti kerimede vermiştir: “Sana (kıyamet) saat(in) den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman (olacak) diye. De ki: Onu ancak Rab-bim bilir. Onun vaktini O´ndan başka belirtecek yoktur. Gökle­rin ve yerin ağırlığını kaldıramayacağı o saat sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar. De ki: “Onu bilmek ancak, Allah´a mahsustur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.” (Araf 187)

Onların bazısından gelen sorular Hz. Peygamberin risaleti konusunda şüphe uyandırıcı nitelikte idi. Sözcüleri diyordu ki: Eğer iddia ettiğin gibi peygamber isen, bize kıyametin ne za­man kopacağını haber ver.

Noksanlıklardan uzak olan yüce rabbimiz Hz. Peygamber (sav)´e, her ne kadar bu soru imansız bir kimse tarafından gel-mekteyse de, ona yukarıdaki cevabı vermesini emir buyurmuş­tu. Çünkü bu cevap, hakkın ta kendisiydi. Hakka uymaksa bir mecburiyettir.

Yine Hz. Peygamberi zor durumda bırakmak ve mü´minlerin kalblerine şüphe tohumları ekmek maksadıyla ruhun mahiyeti­ni sormuşlardı. Yüce Allah da Hz. Peygambere, ancak kendisi­nin bileceği kainat sırlarından olduğunu söylemesini emir buyurmuştu: “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, rabbimin emrin-dendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.” (îsra: 85)

Ruhun mahiyeti hala ilahi sırlardan bir sır olarak muamma­lığını muhafaza etmektedir. Onun mahiyetini Allah´tan başkası bilemez. Biz sadece ruhun varlığını hisseder, görüntülerini id­rak ederiz. Ama iç yüzünü bilemeyiz. İnsanoğlu kainatı ve onun görünümlerini tanımıştır. Araştırma neticesinde felekleri tanıyıp bilmiştir. Burçları öğrenmiştir. İnsanoğlu semaya yük­selmiş aya ulaşmış, ama şu ana kadar ruhun mahiyetini ve künhünü idrak edememiştir.

Yine ehl-i kitap, Hz. Peygambere Zülkarneyn´i ve onun neler yaptığını, kim olduğunu sormuşlardı. Yüce Allah ona vahiy göndererek şu cevabı göndermesini bildirmişti: u(Ey Muham-med), sana Zülkarneyn3den soruyorlar: ´Onu size anlatacağım´ de. Biz yeryüzünde onun için sağlam bir mekan ve onda istedi­ği gibi hareket edebileceği yönetim hürriyeti hazırladık ve ken­disine (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep verdik. (Ulaşmak istediği her şeye ulaşmanın yolunu, aracını verdik). O da, (ken­disini batı ülkelerine ulaştıracak) bir yol tuttu. Sonunda güne­şin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gör­dü. Orada bir millete rastladı. Dedik ki: ´Ey Zülkarneyn! Onla­ra azap da edersin, iyi muamelede de bulunabilirsin´ ´Haksızlık yapana azap edeceğiz. Sonra rabbine döndürülür, onu görül­memiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene müka­fat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz´ dedi. Sonra yine biryol tuttu. Sonunda güneşin doğdu­ğu yere ulaşınca, güneşi kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu. îşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk. Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda iki dağın arasına ulaşınca, orada nere­deyse hiç söz anlamayan bir millete rastladı. Dediler ki: ´Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye´cüc ve Me´cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim.” Dedi ki: ´Rabbimin bana verdikleri sizin­kinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de, sizinle on­lar arasına sağlam bir sed yapayını. Bana demir kütleleri geti­rin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca kükreyin´ dedi. De­mirler ak kor hale gelince: ´Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim´ dedi. Artık Ye´cüc ve Me´cuc onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler. (Zülkarneyn): ´işte bu, Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Şüphesiz rabbimin verdiği söz gerçektir.” (Kehf. 83-98)

Bu, Hz. Peygamberi aciz bırakmak maksadıyla sorulmuş bir soruydu. Eğer o buna cevap vermemiş olsaydı sevinçlerinden kanatlanıp uçacaklar ve insanların kalblerine şüphe bırakacak­lardı. Esas hedefleri ve maksatları buydu. Fakat karşılaştıkları cevap gerçekten derin bir bilginin ürünüydü. Hz. Peygamberin cevabı, Zülkarneyn´in hayatını, yaptığı işleri ve bütün hallerini iyice tetkik etmiş bir kimsenin cevabıydı. Onun bu hayret verici doğru -açıklamaları, dinleyicilerin akıllarını ve kalblerini uyar­dı. Pür dikkat kesildiler. Bu cevap mü´minleri dinlerinde sebat­kar kıldı. Sevdikleri tslamiyete daha da sarılmalarına vesile ol­du. Yine, üzerinde şüphe uyandırmak için Kur´an-ı Kerimle il­gili bir soru da yöneltmişlerdi. Halbuki KurJan-ı Kerim Hz. Mu-hammed´in risaletinin hücceti ve deliliydi. Kur´an´m içine önün­den, ya da arkasından hiç bir şekilde batıl giremezdi. “Ey Mu-hammed! Getirdiğin bu kitabın Allah katından geldiği doğru mudur Halbuki biz bu kitabın, Tevrat gibi ölçülü cümleleri ol­duğunu görmüyoruz! diye sormuşlardı. Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: “Siz bu Kitab´m gerçekten Allah katından gelen bir kitap olduğunu biliyorsunuz ve onun adını elinizdeki Tev­rat´ta da görmektesiniz. Eğer bunun bir benzerini ortaya koy­mak için insanlar ve cinler bir araya gelseler, yine de bir benze­rini ortaya koyamazlar!”

Bu defa sorularını başka bir tarafa yönelttiler. Çünkü onla­rın itirazları basit ve gevşekti. Kur´an´m ifadelerindeki ölçülü­lüğün, Tevrat´ın ifadeleriyle karşılaştırılması mümkün değildi. Her ne kadar Tevrat, Hz. Musa´ya inen on levhadan ibaret ilahi bir kitap olsa da, Kur´an´m kendine özgü bambaşka bir üslubu vardı. Ayrıca her peygamberin kendine mahsus ayet ve mucize­leri bulunmaktadır. İşte bu yüzden soruyu bir başka şekle sokarak sorma yoluna gittiler. Dediler ki: “Ey Muhammed bu Kur´an´ı sana bir insan ya da cin öğretmedi mi ”

Hz. Peygamber onlara şöyle cevap verdi: “Allah´a andolsun ki, sizler Kur´an´m Allah katından gönderilen bir kitap olduğunu ve benim de Allah´ın elçisi olduğumu gayet iyi bilmektesi­niz. Çünkü bunlar elinizde bulunan Tevrat´ta da geçmektedir.”

Yine işi inada bindirerek dediler ki: “Ey Muhammed! Allah bir kimseyi peygamber olarak gönderdiği zaman, onun dilekle­rini yerine getirir. Sen de bize gökten, bizim okuyabileceğimiz bir kitap getir. Yoksa biz sana bu Kur´an´ın bir benzerini getiri­riz.”

Bu sözleriyle, Kur´an´ın bir benzerini getirebileceklerini ifa­de ediyorlardı. Buna Yüce Allah, peygamberinin diliyle şöyle cevap veriyor: “De ki: ´Andolsun, eğer insan (lar) ve cin(ler) şu Kur´an´ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka ol(up yardım et) seler de (bunu yapamazlar). “(Isra. 88)

Söylenmek istenen şudur: Yapabilirseniz, Kur´an´ın bir ben­zerini getirin bakalım. Ama bunun üstesinden gelemezsiniz. Getirmeye kalkışsanız da getiremiyeceğiniz açığa çıkar. Sapık­lığınızın ve hilelerinizin iç yüzü anlaşılır. Çünkü sizler, müşrik­lerin yapmadıklarını kendi nefislerinizde düşlüyorsunuz.

Kendi maddi akılcılıklarını gösteren bir başka soru daha sormuşlardı. Bu soru, onların, Allah´ın varlığım ve yüce sıfatla­rını bilmediklerini de ispatlıyordu. Halbuki Allah´ın misli yok­tur. O, güçlü ve hikmet sahibidir.

Onlar bu gibi soruları yöneltiyorlardı. Çünkü determinist felsefenin etkisi altında kalmışlardı. Bu felsefeden başka bir şe­ye inanmıyorlardı. Adi sebepleri kainatın kanunları olarak ka­bul ediyorlardı. Onlara göre her şey illiyetten meydana gelmiş­tir. Gerek insanın varlığı, gerek kainattaki diğer varlıkların bir sebebi vardır. Onları meydana getiren sebebin de bir başka se­bebi vardır. îşte kısaca tyonya felsefesi bu yolu tutmuştur. Bunlara göre bütün alem, illiyet kanunu ile meydana gelmiştir. Bunun bir teselsül inancına dayalı olduğu şüphesizdir. Halbuki teselsülün sonu yoktu. Böyle bir soru yöneltmekle, Hz. Peygam­berin güya acizliğini ortaya çıkarmak istemişlerdi. Halbuki her şeyin failinin, kendi dilediğini yapan ve kendi ihtiyariyle her şeyi yaratan yüce Allah olduğunu unutmuşlardı. O´nun, kainatı sebeplilik, ya da illiyete değil de, kendi serbest iradesiyle mey­dana getirdiğini hatırlarına getirmemişlerdi. İşte kafirlikleri­nin bir göstergesi olan soruları şuydu: “Ey Muhammed! Haydi diyelim ki, bu kainatı Allah yaratmıştır. Peki Allah´ı kim yarat­tı ” Bu soru karşısında Hz. Peygamber Öfkelenmiş, rengi atmış, sonra da yüce yaratıcı hakkındaki bu yersiz sorudan dolayı on­lara çok sert davranmıştı. Çünkü bu soruyu soran yahudiler ki­tap ehlindendiler. Onların yüce Allah´ın zatını ve sıfatlarını ta­nımaları, onun evvel ve ahir, zahir ve batın olduğunu, dilediği­ni yapabilen, her şeye gücü yeten, fevkinde bir şey bulunma­yan, kainatı, gökleri ve yeri daha önce bir benzeri olmadığı hal­de meydana getiren bir zat olduğunu bilmeleri gerekirdi.

Araplardan böyle bir soru gelmemişti. Çünkü onlar, bu kai­natı yüce Allah´ın yarattığını biliyorlardı. O´nun sadece kendi elleriyle yaptıkları putları, ibadet hususunda Allah´a ortak koş­tuklarından dolayı müşrik sayılmışlardı. Halbuki Cenab-ı Al­lah o putların bir hakikatları olduğuna dair bir delil indirme-miştir. Yahudilerin söz konusu soruyu yöneltmelerinden dolayı Hz. Peygamber çok Öfkelenmişti. Kitap ehlinden oldukları hal­de yahudilerin, kendisine putperest müşrikler tarafından yö­neltilmeyen bir soru yöneltmelerini üzüntüyle karşılamıştı. Irkçılık, asabiyet ve inatları yüzünden onlar akla hayale gelme­yecek akıl dışı sözler söylemişlerdi.

Bu haberi rivayet eden Said bin Zübeyr diyor ki: Peygamber efendimiz öfkeli ve üzgün durumda iken Cebrail yanına gelmiş, onu teskin edip: “Ey Muhammed kendine gel ve sakin ol!” de­miş. Sonra da ona, Allah´tan şu vahyi bildirmişti: “De ki: O Al­lah tektir. Allah samed´dir (Her şey varlığını ve bekasını O´na borçludur. Her şey O´na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değil­dir.) Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O´nun dengi

değildir” (İhlas Suresi)

Bu, onların üzücü davranışlarda bulunmalarından dolayı kendilerine yapılan bir uyarıdır. Ama onlar yine ikinci kez put­perest Araplardan daha aşağı bir seviyeye düşerek Cenab-ı Al­lah´ı diğer canlılar gibi maddi bir şekilde tasavvur etmişlerdi. Şöyle söylüyorlardı: “Ey Muhammed! Allah´ın vücudunun nasıl olduğunu, kollarının ve pazularınm şeklini bize tasvir et!” Hz. Peygamber, bu sözler karşısında yine eskisi gibi Öfkelenerek onların üzerlerine atılmış ve kovmuştu. Cebrail yine vahiy geti­rerek ona, kendilerine vermesi gereken cevabı telkin etmişti: “Allah´ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyamet günü yer tamamen O´nun ovucu içindedir. Gökler de sağ elinde dürülmüş-tür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” czumer:67)

îşte bu anlattıklarımız, hiçbir düşünceye va mantığa bilgiye ve kitaba uymayan, bir ve tek olan Allah´a inanmayan yahudi-lerle Hz. Peygamber arasında geçen soru ve cevaplardı. Hz. Peygamber, onların kötü niyetlerine rağmen, Rabbinin buyru­ğuna itaat ederek en güzel bir tarzda onlarla mücadele ediyor­du. Rabbi ona şu buyruğu vermişti: “Kitap ehli ile en güzel bir tarzda mücadele edin.”

Şimdi yahudileri ve Hz. Peygamberin Bedir´deki zaferinin onlar üzerindeki etkisini, onların nasıl münafıklık ettiklerini, her türlü eziyeti nasıl reva gördüklerini, bir tarafa bırakacağız. Hz.Peygamberle mü´minler savaş meydanında birbirlerine sa­bır tavsiye ediyor, yahudilerin hilekarlık, dedikoduculuk, hain­lik ve bölücülükte ne kadar aşırı olduklarını bildikleri halde, onlara tahammül ediyorlardı. Her iki durumda da sabrettiler ve muzaffer oldular. –

Share.

About Author

Leave A Reply