Cebrail´in Bir Süre Görünmeyişi

0

Peygamber (sav) efendimiz, büyük bir mükellefiyetin altına girdiğini, bunun yüce bir makam olduğunu anlamıştı. Önceleri korktuğu şey, artık sevdiği ve rağbet ettiği bir şey haline gel­mişti. Cebrail ile ilk karşılaştığında ürkmüştü, ama bu ilk kar­şılaşmadan sonra Cenab-ı Allah´ın emirlerini almak ve bu emirleri uygulamak artık onun için büyük bir sevinç olmuştu. Allah´ın kendisi için seçtiği emaneti omuzlamak için Cebrail´in görülmesini heyecanla bekliyordu. Fakat aradan bir süre geçti­ği halde, Cebrail´i görememişti. Yeniden Hira Mağarasına git­miş, ama Cebrail gelmemişti. Aklına çeşitli sorular akın etmiş­ti. İlk karşılaşmada hissettiği korkunun, peygamberlik görevini kendisinden uzaklaştırdığını bile düşünüyordu. Belki de, büyük alim Varaka bin Nevfel´in kendisine verdiği haber, gerçek dışıy­dı. Belki de gördüğü rüya ve gözüyle müşahade ettiği şeyler, kahinlerin iddia ettikleri şeylere benziyordu. Halbuki kendisi kahinlikten hoşlanmıyor ve kahinliğe karşı nefret duyuyordu. Vahiy geciktikçe, aklına gelen bu düşünceler ve diğer bazı du­rumlar onu tedirginleştiriyordu. O ise, tekrar vahiy gelmeden huzura kavuşamayacağını anlamıştı. Allah´ın kendisine verece­ğini beklediği nimetin gecikmesinden ve araya fasıla girmesin­den dolayı Peygamber efendimiz çok rahatsız olmuştu. îbn İs-hak, bu konuda şöyle der:

“Sonra vahiy bir ara kesildi. Bu durum Peygamber efendi­mize çok zor geldi ve onu üzüntüye garketti.”

Buhari´nin “Sahih”inde anlatıldığına göre, Peygamber efen­dimiz Hira Mağarası´na gider ve Cebrail´in gelmesini beklerdi. Buhari bu konuda şöyle der:

“Sonra vahiy kesildi Ve gelmez oldu. Nihayet Peygamber efendimiz o kadar üzüntüye kapıldı ki, dağın tepesinden kendi­ni aşağıya atmak istedi. Kendini aşağı atmak için dağın tepe­sine her çıkışında Cebrail kendisine görünüyor ve: “Ya Muhammed” Sen gerçekten Allah´ın elçisisin” diyor onun heyecanını dindiriyor, nefsini sükunete kavuşturuyordu. Bundan sonra Peygamber efendimiz dağın tepesinden aşağıya iniyordu. Bu durum uzun süre devam edince, Peygamber efendimiz yine da­ğın tepesine çıkmıştı. Orada yine Cebrail görünmüş ve aynı şey­leri söylemişti.” Ve bu hal bir süre daha devam etti. Nihayet vahiy kesintisi sona erdi. Cebrail ona tekrar göründü.

Buharı ile Müslim´in “Sahihlerinde Cabir bin Abdullah´tan nakledilen şöyle bir rivayet vardır: Resulullah (sav)in şöyle de­diğini işittim: uBir ara, yolda yürürken gökten bir ses işittim. Gözümü yukarıya doğru çevirdiğimde Hira´da bana gelen mele­ği gördüm. Büyüklüğü göklerle yerin arasını dolduran bir kür­sünün üzerinde oturmakta. Ürpererek yere çöktüm. Aileme dö­nüp ´Beni örtün´ dedim. Bundan sonra Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu:

“Ey elbisesine bürünen! Kalk ve uyar. Rabbini tekbir et (Onun büyüklüğünü an) Elbiseni temizle. Pislikten (Allah´a eş tutmak, puta tapmak gibi çirkin şeylerden kaçın.” (Muddessir: 1-5)

Bu ayetlerin nüzulünden sonra, vahiy sık sık gelmeye başla­dı.[1]

Bu rivayetten anlaşıldığına göre, Peygamber efendimizin vahye daha çok arzulu olması için vahye bir süre ara verilmiş­tir. Bu vahiy kesintisinden sonra Peygamber efendimizin işti­yakı, vahyi, kendisine sevimli ve heybetli kılmıştır. En azından vahiyden ürkmez olmuştur. îlk anda Cebrail ile buluştuğunda hissettiği ürküntüyü artık hissetmez olmuştur. Cebrail´i açıkça görmeye alışmıştır.

——————————————————————————–

[1] îbn Kesir el-Bidaye ve´n-Nihaye c.3, s.16.

Vahiy Kesintisi´nin Süresi

Vahyin kesinti süresi hususunda çeşitli rivayetler nakledil­miştir. Bazı rivayetlere göre bu süre uzun, bazılarına göre de kısa olmuştur. “Mevahibü´l-Ledünniye” adlı eserde anlatıldığı­na göre, kesinti süresi üç yıl kadar devam etmiştir. Şüphesiz bu, çok uzun bir süre olup kabul edilmesi imkansızdır. Her ne kadar bazı siyer kitaplarında böyle denilmiş olsa da, bunu ka­bul etmemiz mümkün değildir. Çünkü bu kesintinin uzun süre devam etmesi, zorluk ve sıkıntı içinde bulunan gözleri dağların zirvesine diken, kendini o zirvelerden aşağılara atmak isteyen ve bu intiharı defalarca deneyen Peygamber efendimizin duru­muyla bağdaşmamaktadır. Ayrıca Cenab-ı Allah, alemlere rah­met olarak seçtiği bir kimseyi tedirginlik ve ıstırap içinde ya­şatmaya, bu tedirginliğini uzun süre devam ettirmeye müsaade etmeyecek kadar yücedir. Onu bu uzun süre içinde gayesiz ve başıboş bir halde bırakmaya izin vermesi düşünülemez. Ayrıca böylesine önemli bir işin hazırlık süresi bu kadar uzun süre­mez. Belki de Cebrail ile yapılan iki buluşma arasındaki süre­nin çok uzun olması, Peygamber efendimizin risaleti unutması­na sebep olabilirdi. Asli kaynaklarla hadisler, vahiy kesintisi­nin bu kadar uzun sürdüğünü bildirmemektedirler. Ne Buhari, ne de îbn îshak, vahyin kesintisinin bu kadar uzun sürdüğünü söylememektedirler. Süheyli, vahiy kesintisinin iki buçuk yıl devam ettiğini söylemiştir, tki yıl devanı ettiğini söyleyenler de vardır. Fakat bunun yanısıra vahiy kesintisinin üç gün ile kırk gün arasında olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Rivayete göre îbn îshak, vahiy kesintisinin üç ya da iki yıl olduğunu söy­leyenlerin sözlerinin, vehimden başka bir şey olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir. Vahiy kesintisinin üç yıl devam ettiğini söyleyenler, îmam Ahmed´in tarihine dayanmaktadırlar. Ya-kub bin Süfyan´ın, Şabi´den rivayet ettiğine göre, o şöyle de­miştir: “Peygamber efendimiz kırk yaşındayken vahiy kesildi. Uç yıl müddetle israfil kendisine gidip geldi. Ona kelimeyi öğ­retiyordu.”

Bu rivayetin, şüpheyi gerektiren sebepleri ortadan kaldıra­cak kadar güçlü olmadığı düşüncesindeyiz.

1- Rivayette anlatıldığına göre, vahyin kesildiği bu süre için­de İsrafil, Peygamber efendimize gelerek ona kelimeleri öğret­mekteydi. Fakat bu sabit değildir. Bilakis sabit olan görüşe gö­re o, semanın nurunu ilk elde ettiği zamanda Ruhü´l Kudüs olan Cibril-i Emin ile irtibata geçmiştir.

2- Şa´bi, Tabiilerdendir. Bn ifadeleri kendisine nakleden sa-habinin adını zikretmemiştir. Kaldı ki, bu hususu ravilerden bir çoğu inkar etmişlerdir. Vakidi´nin söylediğine göre, Peygamber efendimiz, Cebrail´den başka bir melekle buluşma-mıştır.

Bu açıklamalardan sonra, özetle deriz ki: Vahyin kesinti sü­resini, miktarı ne olursa olsun, yıl olarak belirlemek makul ve makbul değildir. Bu rivayetin sahih senedi de yoktur. Şu halde bu iddiaların nakli bir dayanağı bulunmamaktadır. Ancak bi­zim görüşümüze göre, bu kesinti süresinin aylarla ifade edilme­si gerekir. Belki de bu kesinti süresi, ileride de işaret edeceği­miz gibi, beş ay ve bir kaç gün kadar olmuştur.

Buraya kadar Peygamber efendimize gelen ilk vahyi ve Ceb­rail´le yaptığı ilk buluşmayı anlattık. Bu buluşmada Cenab-ı Allah, Abdullah oğlu Muhammed (sav)´e nur yağdırdı. Fakat işi bu noktada bırakmayacak, bundan sonra da onun tebliğ görevi­ne nasıl başladığını, davet yükünü nasıl omuzladığını, bu yolda nasıl cihad ettiğini açıklamaya çalışacağız. Bunları açıklama­dan önce alimlerin bu hususta değindikleri üç şeyi ele alacağız:

1- Peygamber efendimize vahyin ilk geldiği ay Ramazan ayı mıydı Siyer kitaplarında anlatıldığına göre bizim tercih ettiği­miz ve karar kıldığımız görüşe göre, vahyin başlangıcı Rama­zan ayında olmutur. Onun temiz siretini de bu doğrultuda yaz­dık. Bundan başka alimlerin farklı görüşler belirttiği bir husu­su iyice aydınlatmaya gitmeden ve gerçek görüşü ortaya çıkar­madan, bu konuyu bırakmayı uygun görmedik. Bazı rivayetlere göre, vahyin başlangıcı Rebiul-evvel ayında, diğer bazı rivayet­lere göre ise Recep ayında olmuştur. Şu halde sarih gerçeğin çevresindeki şüpheleri gidermemiz zorunlu hale gelmiştir.

2- Kur´an-ı Kerim´in nazil olan ilk ayeti, şu aşağıdakilerden hangisidir

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı ataktan (kan pıhtı­sı biçimini alan embriyodan) yarattı.” “Ey elbisesine bürünen, kalk uyar.”

3- Peygamber efendimizin muhatap olduğu vahiy çeşitleri nelerdir

Peygamber Efendimize Vahyin Başladığı Ay

Îmam İbn Kayyım´ın, “Zadü´l-Mead” adlı eserinde şöyle denmektedir:

“Peygamber efendimiz kırk yaşını tamamlayınca, üzerine nübüvvet nurları yağdı ve çevresini aydınlattı. Cenab-ı Allah onu risaletiyle yüceltip ikrama mazhar kıldı. Yaratıklarına elçi olarak gönderdi. Ona özel ikramda bulundu. Kendisiyle kulları arasında onu güvenilir bir kimse yaptı.” Peygamber efendimi­zin risalet görevini aldığı hususunda farklı görüşler ileri sürül­müştür. Bazılarına göre Fil olayının kırk birinci yılının Rebiül-evvel ayının sekizinde Peygamber efendimiz risalet görevini al­mıştır. Çoğu ulema bu görüştedir. Bazılarına göre ise risalet gö­revini Ramazan ayında almıştır. Bu görüşte olanlar şu ayet-i kerimeyi delil olarak ileri sürmektedirler:

´´Ramazan ayı -kî insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklayıcı olarak-Kur´an o ay­da İndirilmiştir.” (Bakara: 185)

Bu görüşte olanlar derler ki: Cenab-ı Allah Ramazan ayının Kadir gecesinde Peygamber efendimizi risalet göreviyle şeref­lendirmiş ve bu gecede Kur´an-ı Kerim´i, Beyt-i Izzet´e indirmiş­tir. Bundan sonra yirmi üç yıllık bir süre içinde olaylara ve ha­diselere uygun olarak onu peyderpey Peygamber efendimize in­zal etmiştir.

Bu kelimelerden´açıkça anlaşıldığına göre, Peygamber efen­dimiz, alimlerin çoğunluğuna göre, Fil olayının kırkbirinci yı­lında risaletle görevlendirilmiştir. Tarihçilerin birleştikleri gö­rüşe göre, Peygamber efendimiz Fil yılında doğmuştur. Buna göre o, kırkbir yaşına vardıktan sonra risaletle görevlendiril­miştir. Ama îbn Kayyım´ın da dediği gibi, nübüvvet nurları, Peygamber efendimizin kırkbir yaşından Önce zuhur etmiştir. Böyle olunca da nübüvvetin nurları, Peygamber efendimizin ri­saletle görevlendirilmesinden bir kaç ay önce zuhur etmiş olu­yor. Çünkü Ibn Kayyım´ın sözleri açıkça şunu ifade ediyor. Nü­büvvetin nurları kırk yaşında Peygamber efendimizde zuhur etmiştir. Bu nurlar, kırk yaşından sonra bir yıl geçince zuhur etmiştir, denilemez.

Cumhuru ulemanın ittifak ettikleri görüşe göre Peygamber efendimiz, Fil olayının kırkıncı yılında, Ramazan ayının 27. ge­cesinde nisaletle görevlendirilmiştir. Tercihe şayan olan kuv­vetli görüş budur. Bazılarına göre Ramazan-ı Şerifin yedinci gecesinde, diğer bazılarına göre ise 24. gecesinde risaletle görevlendirilmiştir.

Bizler, nakledilen bu rivayetler arasında şöyle bir telif sağla­yabiliriz:

Peygamber efendimize vahyin ilk gelişi, Fil olayının kırkıncı yılının 24 Ramazanında olmuştur. Ancak tebliğ göreviyle mü­kellef kılınması, aynı yılın Rebiu´l-evvel ayının 8. günündedir. Şu halde iki olay arasındaki zaman farkı, beş ay ve birkaç gün kadardır. Bu aylar da Şevval, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Rebiu´l-evvel aylarıdır. Bu süre, vahyin kesiliş süresinin ne ka­dar olduğu hususunda da bizi aydınlatmaktadır. Vahyin kesil­mesi Peygamber efendimize çok ağır gelmişti. “Mevahibü´1-Le-dünniye” şerhinde buna işaret yoluyla şöyle değinilmektedir:

“Bu iki nakil, yani Peygamber efendimizin Ramazan´da risa-letle görevlendirildiğini ifade eden nakille, Rebiu´l-evvel ayında risaletle görevlendirildiğini ifade eden nakil arasında, Aişe (r.a)´mn rivayet ettiği hadis vasıtasıyla uyum sağlayabiliriz: “Peygamber efendimize gelen ilk vahiy, sadık rüya şeklinde ol­muştur. Yani Peygamber efendimiz Rebiü´l-evvel ayında sadık rüya görerek risaletle görevlendirilmiş sonra da Cebrail, Ra­mazan ayında yanına gelmiştir.” [1]

“Mevahib” adlı eserin sahibi, “Fethü´l-Bariwde tbn Hacer´den bu telifi nakletmiştir. Ancak biz aslında bağdaş-tırmaya muva­fakat etmekteyiz. Ancak sadık rüyanın Fil olayının kırk birinci yılında görüldüğü fikrine katılmıyoruz. Yine onun görüşüne gö­re Cebrail, Fil olayının 41. yılında Ramazan ayında Peygamber efendimize gelmiştir. Evet bu görüşünde biz “Mevahib” adlı eserin sahibine katılmıyoruz. Çünkü Cebrail´in, Ramazan ayın­da Peygamber efendimizin yanına geldiğini söyleyenlere göre, o, bu esnada 41 yaşında değil, 40 yaşındaydı. Yani o zaman, Fil olayının 41. yılı değil, 40. yılı olmalıdır. îki rivayet arasında tam bir uyum sağlayabilmek için şöyle diyoruz: Fil olayının 40. yılının Ramazan ayında, Peygamber efendimiz sadık rüya gör­müş ve risalet görevini üstlenmişti. Bu sadık rüyadan sonra Cebrail ile karşılaşmıştı. Peygamber efendimiz rüyada gördü­ğünü anlatmış ve daha sonra baş gözü ile Cebrail´i görerek bu rüyası doğrulanmıştı. Bundan sonra da vahye ara verilmiş, bu kesinti esnasında Peygamber efendimiz çok huzursuz olmuştu. Kur´an-ı Kerim ayetleri kendisine gelmez olmuştu. îşte bu da, kesinti süresi hakkında bize bir fikir vermektedir. Böylece ara­larında çelişki görülen rivayetler arasında uzlaşma sağlanmak­tadır.

Kuran-ı Kerim´in İlk Ayetleri

Az önce anlattığımız ve siyer ravilerinin üzerinde birleştikle­ri görüşe göre, Cebrail, Abdullah oğlu Muhammed (sav)´e sadık rüyada göründükten sonra vahiy getirerek hitapta bulunmuş ve”oku” demişti. Muhammed (sav) de: “Ben okuyamam” ceva­bını vermişti. Sonra Cebrail, Rabbinin şu buyruğunu kendisine telkin etmişti:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktân (kan pıhtı­sı biçimini alan embriyodan) yarattı. Oku, Rabbin en büyük ke­rem sahibidir. O (insana) kalemle (yazmayı) öğretti, insana bil­mediğini Öğretti.” (Alak: 1-5)

Kur´an-ı Kerim´in Ramazan ayında nazil olmaya başladığı görüşünde düşünce birliği vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle bu­yurmuştur:

“Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur´an o ay­da İndirilmiştir.” (Bakara: 185)

Bunlar üzerinde tartışma olmayan gerçeklerdir. Fakat şüp­he götürmeyen bu gerçeklere muhalif bazı ifadeleri taşıyan ri­vayetler görülmektedir. Aslında aralarında çelişki olmadığını açıklamamız için, çelişkili görünen rivayetlerin bazısını naklet­meyi uygun gördük:

Buhari ve Müslim´in “Sahih´lerinde, Yahya bin Ebi Kesir´in şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ebu Seleme bin Abdurrah-man´a, Kur´an-ı Kerim´in ilk nazil olan ayetinin hangisi olduğu­nu sorduğumda bana: “Ey elbisesine bürünen” (Muddesin ı-4) ayeti olduğunu söyledi. Bense; aRabbinin adıyla oku” (Alak Suresi) oldu­ğunu söyledim. Bunun üzerine bana, Peygamber (sav) efendi­mizin şu sözlerini nakletti:

“Bir ay müddetle Hira mağarasında itikafa girdim. îtikafı-mı tamamladığımda, dağdan inerken vadinin ortalarından geçmekteydim. Bir ses duydum, Önüme arkama baktım. Sağı­ma ve soluma baktım, bir şey göremedim. Sonra göğe baktım.

Gökte Arşın üzerinde, havada onu (Cebrail´i) gördüfn. Beni bir titreme aldı. Hemen Hatice´ye gittim. Beni örtmelerini istedim. Bunun üzerine, “Ey elbisesine bürünen, kalk , uyar. Rabbini tekbir et, elbiseni temizle” ayetleri nazil oldu.”

Bir başka rivayette bu ayetlerin, ilk nazil olan ayetler olma­dıklarına işaret edilmektedir. Ayrıca bu rivayette, görünen Cebrail´in, vahyin ilk gelişinde görünen Ruhü´l-Kudüs olduğu­na delil teşkil eden bir ifade de yoktur. Şüphesiz ki, bu vahyin ilk olarak Hıra mağarasında geddiğini ve orada: “Yaratan Rab-binin adıyla oku” ayetinin nazil olduğunu ifade etmektedir. Sonra Cebrail, Ebu Seleme´nin vehmettiği gibi, “Ey elbisesine bürünen” ayeti kerimesini getirirken, ilk defa değil, ikinci defa gelmiş oluyor. İlk defa gelişinde, “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ayetini getirmişti.

Dikkatli bir bakış bize, Kur´an-ı Kerim´in ilk nazil olan aye­tinin “Yaratan Rabbinin adıyla oku…” ayeti olduğunu açıklar. Nitekim şüphe götürmeyen gerçek de budur. Fakat vahyin ke­silmesi beş ay ve birkaç gün devam etmiş, bundan sonra: “Ey elbisesine bürünen! Kalk, uyar” ayet-i kerimesi nazil olmuştur. Vardığımız kesin hükme göre vahyin kesilişi, Fil olayının kır­kıncı yılının Ramazan ayında, “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ayetinin nüzulünden sonra başlamış ve bu kesinti dönemi, Fil olayının kırk birinci yılma kadar devam etmiştir.

Düşünen ve hakikati gören kimse için bu rivayetler arasında herhangi bir çelişki yoktur. Kur´an-ı Kerim´in nazil olan ilk ayetinde tebliğ emri yoktur.. Aksine bu ayette, Ruhü´l-Kudüs´le buluşma ve Kur´an-ı Kerim´in mevcudiyetini bildirme, onun ilk maksadı olan halkı eğitme, hakkı açıklama amacı vardır. Al­lah´ın kitabının Kur´an olduğu, Kur´an´m O´nun adıyla okundu­ğu ve zikrinin onunla bilindiği gerçeği açıklanmıştır. Tebliğ gö­revini ifa etme mükellefiyeti ise: “Ey elbisesine bürünen! Kalk, uyar ve Rabbini tekbir et” ayetiyle ifade edilmiştir. Ibn Kesir de buna işaret etmiştir. Buhari, Abdurrahman bin Ebi Sele-me´den nakledilen rivayet hakkında şöyle demiştir: “Bu, Cebra­il´in daha önce birinci defa Peygambere vahiy getirmiş olduğu­na ve “Yaratan Rabbinin adıyla oku” ayetini indirdiğine engel teşkil etmemektedir. Bu ayeti getirdikten sonra Cebrail, yine Peygamber efendimizle karşılaşmış ve ona şu ayetleri getirmiş­tir: “Ey elbisesine bürünen! Kalk, uyar. Rabbini tekbir et (Onun büyüklüğünü an) Elbiseni temizle. Pislikten (Allah´a eş tutmak, puta tapmak gibi çirkin şeylerden) kaçın.” (Muddessin 1-5)

Bu ayetlerin nüzulünden sonra vahiy gelmeye devam etti. Ortaya çıkan şartlara ve olaylara göre peyderpey inmeye başla­dı. Artık Resulullah (sav) da risalet görevini mükemmel bir şe­kilde yerine getirmeye başladı. Büyük bir azimle yakın ve uzak herkesi, hürleri ve köleleri Allah´a davet etti. Aklı başında asil ve mutlu kimseler ona iman ettiler. Zorba ve inatçı kimselerse buna karşı çıktılar.

——————————————————————————–

[1] Şerhu Mevahibu´l-Ledunnıye, c 1, s 207.

Vahyin Mertebe ve Şekilleri

Bu bölümde, Peygamber (sav)e sadık rüya şeklinde başla­yan ve peyderpey gelerek yirmi üç yılda tamamlanan Kur´an´ı Kerim´in nüzulünü sağlayan vahyi inceleyeceğiz.

Kur´an-ı Kerim bizlere, Cenab-ı Allah´ın, Peygamberlerine nasıl hitapta bulunduğunu şöyle açıklıyor:

“Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiy sure­tiyle veya perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderip iz­niyle dilediğini vahyeder.” (Şura: si)

Şüphesiz bu ayet-i kerime, Cenab-ı Allah´ın, kendileriyle ko­nuşmak için kulları arasından seçtiği elçilere hitapta bulunuş yollarını saymaktadır. Hz. Muhammed (sav)´e Rabbimiz, acaba hangi şekilde hitapta bulunmuştur Bu bölümde bu sorunun cevabını vermeye çalışacağız. Çünkü biz daha vahyin ilk nüzu­lü konusunu işliyoruz. Bundan sonra vahyin nihayetine kadar olan safhaları anlatmaya çalışacağız.

“Zadü´1-Mead” adlı eserinde Ibn Kayyım, vahyin yedi merte­besi olduğunu anlatmaktadır. Bu bölümlerden herbirini açıkla­maya çalışacağız. Bu taksimatın, söz konusu sayıyı kapsamadı­ğını görmekteyiz. Çünkü bu taksim yapılırken, kısımlar ara­sındaki sınırın net bir şekilde ayrılmadığı görülür. Şimdi vah­yin mertebelerini sıralamaya çalışacağız:

1- Sadık rüyalar: Vahyin bu mertebesi Peygamber (sav)´de mevcuttu. Risaî^tle görevlendirildiğinde, sadık rüya görmüş ve Kur´an-ı Kerim´in ilk kısmı bu rüya ile kendisine nazil olmuştu. Nitekim bu husus İbn İshak´ın “Siretwinde de anlatılmaktadır. Daha sonra Cebrail, açıkça kendisine gelip görünerek bu rüyası te´yid edilmişti.

Sadık rüya bazan, doğrudan sorumluluğu da beraberinde ge­tirir. Örneğin İbrahim Aleyhisselam´m, oğlu İsmail´i kurban et­mesine esas teşkil eden şey, sadık bir rüya idi. Çünkü Cenab-ı Allah, İbrahim Aleyhisselam´ın bu konuda şöyle konuştuğunu naklediyor: .

“Rabbim! Bana iyilerden (bir çocuk) lütfet!” diye yalvardı. Biz de ona yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik. Çocuk yanısıra yürümeye başlayınca (ibrahim ona): “Yavrum! Ben uy­kuda iken seni boğazladığımı görüyorum, bir /-“şün, ne der­sin ” dedi. (Çocuk): “Ey babacığım! Sana emredildiyse onu yap. Inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi. Böylece her ikisi de Allah´a teslimiyet gösterip, babası oğlunu alnı üzerine yatırınca Biz “Ey İbrahim! Sen rüyayı doğruladın. İşte biz gü­zel davrananları böyle mükafatlandırırız! diye seslendik. Doğ­rusu bu apaçık bir imtihandı. Ona fidye olarak büyük bir kur­banlık Verdik.” (Saffat: 100-107)

Bu ayet-i kerimelerde de görüldüğü gibi, Allah´ın dostu ibra­him peygamber, gördüğü sadık rüya ile oğlunu kurban etme mükellefiyeti altına girmiş, sabır ve tahammülle onu kesmeyi kabul etmişti. O, kendisinin ilk oğluydu . Rabbi onun duasını kabul etmiş ve kendisine İsmail´i bahsetmişti. Bu gerçekten apaçık bir imtihandı. İbrahim (as) rabbinin emrine uymuş, İs­mail de bu emre sabırla boyun eğmişti. Böylece ikisi de iyilik yapanlardan olmuşlardı. Ne güzel sabredicilerdi!

2- Vahyin mertebesini İbn Kayyım şöyle açıklıyor: “Melek bazan gelip peygamberin aklına ve kalbine bazı kelimeleri bıra­kırdı. ”

Bu ifadeden anlaşıldığına göre melek, Allah´la peygamberi arasında aracılık yapmakta ve Allah´ın emirlerini, elçisinin ru­huna üflemekteydi, İbn Kayyım buna örnek olarak Peygamber efendimizin şu sözünü göstermektedir:

“Ruhül Kudüs kalbime, rızkını tamamlamadıkça hiçbir can­lının ölmeyeceğini üfledi. Öyleyse Allah´tan sakının ve rızık ta­lebinizi güzelce yapın.”

Vahyin bu çeşidi ile, Cebrail´le açık bir surette karşılaşarak gelen vahiy arasındaki fark şudur: İkincisinde Cebrail, apaçık bir şekilde Peygamber efendimizin yanına gelir ve onunla konuşurdu. Birincisinde ise kalbine bazı kelimeleri bırakarak va­hiyde bulunurdu. Bazan bu türlü vahyi, Peygamberin ağzından çıkan sözler olarak değerlendirebiliriz. Her ne kadar Allah´ın yalın ilhamı ile olsa bile, bu sözler, Peygamber efendimizin ağ­zından çıkmıştır. Peygamber efendimiz bunların kesin ilahi il­hamlar olduğunu söylemişse, bunların Allah´ın kelamı olduğu­na ve arada vasıta olmaksızın mücerret vahyi olduğuna inanı­rız.

3- Üçüncü mertebe meleğin insan suretine bürünerek Pey­gamber efendimizle konuşması ve Peygamber efendimizin de onun söylediklerini anlayıp Hafızasına yerleştirmesidir. Bu du­rumda Cebrail, bir insan suretine bürünerek Peygamberimize gelir ve onunla konuşurdu. Bu insan daha çok ashabtan Dih-yet´ül Kelbi olurdu. Cebrail, onun suretine bürünerek vahiy ge­tirirdi. Nitekim sahih bir senetle Nesei bunu, İbn Ömer´in hadi­sinden nakletmektedir. Denildiğine göre Cebrail, Bedir gaza­sından sonra Dihyet ül Kelbi´nin şekline bürünerek Peygamber efendimizin yanına gelmiştir. îbn Kayyim´ın söylediğine göre Dihye, endamı düzgün bir insandı. Cebrail´in insan suretine bürünerek gelmesi, onun kendi ruhaniyetinden soyutlanması manasına gelmez. O yine bir ruh olmakta devam ederdi. Sadece cesede bürünürdü. Meleklik vasfı yine onda kalmakta devam ederdi. Ruhun, insan suretine bürünerek ceset şeklinde zuhur etmesine aklen herhangi bir engel bulunmamaktadır.

Dihye´nin, melek Cebrail´in bu insan suretine bürünmesinde bir fonksiyonu yoktu. Ayrıca onun bu değişiklikle bir ilgisi de bulunmuyordu. O kendi cesedinde yaşamakta, yemekte, içmek­te ve tam bir insani hayat yaşamaktaydı.

Ruhül Kudüs (Cebrail)in, bir ceset şeklinde görünmesi, cese­din meleğe dönüşmesini, ya da meleğin cesede dönüşmesini ge­rektirmiyordu. Cebrail, yine ruh olarak aynı melekti.

Çünkü onun bu şekilde görünmesi organik bir olay değildi. O yine bir ruhtu, melekti. Yalnız bir cisim suretinde feyezan ediyordu. Bir cismi meydana getiriyor, ya da Allah´ın yarattığı bir cisimde tezahür ediyordu. Allah ise herşeyi yaratmaya ve yarattıklarını istediği biçime sokmaya kadirdir. Melek Cebrail ortadan kaybolunca, o insani ceset de kendisiyle birlikte kaybo­luyordu.

4- Cebrail´in çan sesini andırarak Peygamber efendimize hitapta bulunması îbn Kayyım´ın anlattığına göre, Peygamber efendimize bu şekilde vahiy gelirken o çok şiddetli bir sıkıntıya düşerdi. Bunu tavsif eden Ibn Kayyım şöyle der: “Vahiy getiren melek Peygamber efendimizin varlığıyla içice olurdu. Öyle ki, şiddetli soğuklarda bile Peygamber efendimizin alnından ter damlacıkları dökülürdü. Bir binek üzerindeyse, bineği yere çö­kerdi. Peygamber efendimizin baldırı Zeyd bin Sabit´in baldırı üzerindeyken yine böyle bir vahiy gelmişti; Zeyd bin Sabit ade­ta bu yükün altında ezilir gibi olmuştu.”

Buharı, Zeyd bin Sabit´in şöyle dediğim rivayet eder: “Cenab-ı Allah, Resulüne vahiy gönderdi. Vahiy gelirken Peygam­ber efendimizin baldırı baldırımın üzerindeydi. Bana öylesine bir ağırlık çöktü ki, baldırımın paralanır gibi olduğunu hisset­tim.”

Buhari ile Müslim´in “Sahihlerinde ve İmam Malik´in “Mu-vatta” adlı eserinde Hz. Aişe´den rivayet edildiğine göre, Haris bin Hişam, Peygamber efendimize, kendisine vahyin nasıl gel­diğini sormuş, Peygamber efendimiz de şöyle cevap vermişti: “Vahiy bazan bana çan sesi şeklinde gelir ki, bu vahyin en ağır şeklidir. Vücuduma bir ağırlık çöker ama meleğin getirdiği söz­leri hafızama yerleştiririm. Bazan da melek benimle konuşmak için bir insan suretine bürünerek yanıma gelir ve söylediklerini anlarım.”

Hz. Aişe der ki: “Çok şiddetli soğuk bir günde, meleğin Pey­gamber efendimize geldiğini gördüm. Onun vücudu yere çöktü ve alnından da terler damladı.”[1]

Vahyin bu mertebesi manevi bir mertebedir ve hakikatini idrak etmek mümkün değildir. Sadece bu mertebeyi tasavvur etmeye çalışıyoruz. Yoksa künhünü tamamıyla anlamamıza imkan yoktur. Ancak bu durumu anlatmakla şu gerçeği kavra­yabiliriz: Temiz olan Ruhül Kudüs, Peygamber (sav) efendimiz­le içice olur, Ruhu ve cesediyle imtizaç eder, ona yüksek ve kuvvetli bir sesle hitap ederdi. Sesinde öyle bir şiddet vardı ki, çan sesini andırırdı. Bu sesi sadece Peygamber efendimiz du­yardı. Başkaları duyamazlardı. Bunu kendi nefesinde hisseder, ama başkaları hissedemezlerdi. Cebrail kendisiyle anlaşılır bir şekilde konuşurdu. Bu oldukça kuvvetli bir ses ve hitap olması­na rağmen Peygamber efendimizden başkası duymazdı. Çünkü o, Peygamber efendimizin ruhu ve cismi ile iç içe olurdu. Onda ezici bir ağırlık meydana getirirdi. Bu ağırlığı, Peygamber efen­dimizin altında bulunan herşey hissederdi.

Fakat bu durumda bile Resulullah, meleğin söylediklerini anlar, hafızasına yerleştirirdi. Melek yanından ayrılırken, Pey­gamber efendimiz Allah´ın sözlerini melek vasıtasıyla almış ve hafızasına yerleştirmiş olurdu. Allah´ın kudreti yüce ve nimeti büyüktür. Askalani, “Mevahib” adlı eserde, vahyin bu mertebe­sini doğrulayan ve açıklayan hadisler nakletmiştir. Örneğin Taberani, Zeyd bin Sabit´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: aBen Resulullah (sav)´e gelen vahyi yazanlardan biriydim. Ken­disine vahiy nazil olduğunda, şiddetli bir sıtmaya yakalanmış gibi vücudundan inci tanelerine benzeyen terler damlardı. Va­hiy meleği yanından gittikten sonra, Peygamber efendimize ge­len vahyi kaleme alırdım. Gelen vahyi o bana dikte ettirirdi. Yazma esnasında Peygamber efendimiz, baldırını baldırımın üzerine koyardı. Onun ağırlığı dolayısıyla neredeyse ayağımın kırılacağını hissederdim ve ayaklarımın üzerinde yürüyemez olurdum. Maide Suresi Peygamber efendimize nazil olduğun­da, o bir devenin üzerindeydi. Devesinin omuzu kırılacak gibi oldu. ”

Bu rivayette deveden bahsedilmektedir. Çünkü Veda Hutbe­sini okumakta olan Peygamber efendimiz, bir devenin üzerin­deydi, îşte tam o sırada Maide Suresinin şu ayeti nazil olmuş­tu: uBu gün dininizi olgunlaştırdım. Üzerinizdeki nimetimi ta­mamladım ve size din olarak İslam´ı beğendim”{Maide, 3)

5- Beşinci mertebe: Bu mertebeyi açıklama sadedinde îbn Kayyım şöyle demiştir: “Melek, kendi asli suretinde Peygamber efendimize görünür ve ona dilediği vahyi getirirdi. Bu durum, iki defa olmuştu.” Nitekim Cenab-ı Allah, Necm Suresi´nde bu­na işaretle şöyle buyurmaktadır:

“İnmekte olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız sapmadı. O, havadan konuşmaz O (na inen Kur´an veya onun söylediği söz­ler), kendisine vahyedilenden başka birşey değildir. Onu, müt­hiş kuvvetleri olan biri öğretti. Üstün akla sahip (olan melek) doğruldu. (Gerçek meleklik şeklinde göründü): Kendisi yüksek ufukta iken. Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı onunla arasındaki mesafe iki yay kadar, yahut daha az kaldı. Allah kuluna, uahyettiğini vahyetti. Onun (gözüyle) gördüğünü gönül yalanla­madı. (Çünkü onu, hem baş gözüyle, hem de gönül gözüyle gör­müştü). Onun gördüğü üzerinde onunla tartışıyor musunuz Andolsun, onu bir kez daha inerken görmüştü. “(Necm: 1-13)

îbn Kayyım, bu ruhi görünmeyi, Cebrail´in asli şeklinde gö­rünmesi olarak tefsir etmiştir. Zannımca bu görme, basiret nu­ru, ya da ruh kuvvetiyle olmuştur. Yoksa göz nuru ve cisim şeklinde olmamıştır. Çünkü Cebrail ruhtu. Onu maddi olarak görmesi mümkün değildi. Bu hal, somut görmeden ayrılma­maktadır. Bununla beraber somut olarak görünen şey, şahsın sahibi olan Dihye´den başkasıydı.

Abdullah bin Mes´ud şöyle demiştir: “Resulullah (sav) efen­dimiz, Cebrail´i ancak iki kez asli suretinde görmüştü. Bir defa­sında Peygamber efendimiz, ondan aslı suretinde görünmesini istemiş, o da bütün ufku dolduracak şekilde ona görünmüştü, ikinci defasındaysa îsra gecesinde, Sidretü´l Münteha yanında Peygamber efendimize asli suretinde görünmüştü. ”

6- Altıncı mertebe: Semavatın fevkinde bizzat Cenab-ı Al­lah´ın Peygamber efendimize vahyetmesidir. Bu durum, Miraç gecesinde meydana gelmişti. Bu vahiyle Cenab-ı Allah Peygam­ber efendimize namazı ve diğer hükümleri farz kıldı. îbn Kay-yım´m sözlerinden özet olarak şunu anlıyoruz: Vahyin bu mer­tebesinde Peygamber efendimiz, yüce Allah´tan direkt olarak emir almış ve onunla muhatap olmuştur. Bu vahiy, uykudaki sadık rüya veya melek vasıtasıyla gelmemiş, bizzat Cenab-ı Al­lah´tan gelmiştir. Bu şekil vahiy, Allah´ı görmeyi gerekli kıl­maz. Çünkü Cenab-ı Allah, seçkin kulları olan peygamberlere perde arkasından hitapta bulunmuştur. Böylece peygamberler, Allah´ın yüce zatını görmeden onunla konuşabilmişlerdir. Pey­gamber efendimize: “Rabbini gördün mü ” diye sorulduğunda, o şöyle cevap vermiştir: *Allah nurdur, ben O´nu nasıl görebili­rim ”

Tercih ettiğim yorum, az sonra anlatacağımız yedinci merte­beyle çatışmaktadır. Bunları birbirinden ayırmak istediğimizde şöyle dememiz gerekir: Bu tür vahiy, arada bir vasıta olmaksı­zın, doğrudan Allah tarafından Peygamber efendimize gelen vahiydir. Böyle bir vahiy de Miraç gecesinde Peygamber efendimize nazil olmuştur. îbn Kayyım´m anlattıklarından çıkardığı­mıza göre bu, amellerin rabbinin konuşması değil ondan gelen direkt bir vahiydir.

7- Yedinci Mertebe: Perde arkasından konuşma. Bu konuda îbn Kayyım şöyle demiştir: “Arada bir melek olmadan Allahü Teala, peygamberlerle konuşmuştur. Örneğin Hz. Musa ile bu şekilde konuşmuştur. Böyle bir vahiy mertebesi, Kur´an´ın kesin nassı ile Musa peygamber hakkında sabittir, tsra olayında da anlatıldığına göre böyle bir vahiy peygamber (sav) efendimiz için de sabittir. Bu açıklamadan anlaşıldığına göre, vahyin ye­dinci mertebesi, altıncı mertebesiyle içice girmektedir. Şu hal­de, bu iki mertebeden herbiri diğerinden ayrı ve müstakil değil-

Gerçekten de bu mertebeler birbiriyle oldukça benzerlik gös­termektedir. Bu mertebelerin hepsi de Kur´an-ı Kerim´de anla­tılmaktadır. Örneğin bir ayeti kerime de Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle (ku­lunun kalbine dilediği düşünceyi doğurarak), yahut perde ar­kasından konuşur; yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder.” (Şura: 5i)

8. Zadu´1-Mead, c 1, s.25.

——————————————————————————–

[1] Şerhü Mevahibü´l-Ledünniye, c.l, s.29. –

Share.

About Author

Leave A Reply