Dırar Mescidi

0

Peygamber efendimizi uçurumdan aşağıya yuvarlamak te­şebbüsünde bulunan şu münafıklar ya da bu münafıklarla gö­nül birliği yapan bazı kimseler, “Dırar mescidi”ni inşa etmişler­di. Anlatıldığına göre Peygamber efendimizin Tebük seferine çı­kışından önce inşa etmişlerdi. Peygamber efendimiz orduyu teçhiz edip sefere nafakasını ve binekleri hazırlamakta ve bü­tün müminlerin topluca sefere çıkmaları için çağrıda bulun­maktayken münafıklar gelip dediler ki; Ya Resülüllah hasta ve ihtiyaç sahipleri için, kışın yağmurlu geceleri için bir mescid in­şa ettik; gelip bize orada namaz kıldırmanı arzu ederiz! Pey­gamber efendimiz onlara şu cevabı verdi: “Ben sefer hazırlığın-dayım, meşgul durumdayım, ama seferden dönersek inşaallah gelip size orada namaz kıldırırım.”

Peygamber efendimiz seferden dönerken Medine-i Münevve-reye bir saatlik mesafede ´zievan´ denen yerde mola vermekte iken bu ´Dırar mecsidi´nin hakkında gökten kendisine haber geldi. Bu hususta Kur´anı Kerim ayetleri nazil oldu. Bu ayeti Kerimelerde Yüce Allah, ´Dırai mescidi´nin inşa ediliş amacım ve bu mescidi kimlerin inşa ettiğini haber vererek şöyle buyuruyordu:

“(Savaştan geri kalanlar arasında) zarar vermek, (hakkı) ta­nımamak ve müminlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Resulü ile savaşmış olan (Adamın gelmesin)i gözetmek için bir mescid yapanlar da var, “iyilikten başka bir niyetimiz yoktu.” diye de yemin edecekler. Halbuki Allah onların yalan söyledik­lerine şahitlik eder.

Orada asla namaza durma; ta ilk günden takva üzere kuru­lan mescid, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenen­leri sever.

Yapısını, Allah´tan korku ve riza üzerine kuran mı hayırlı­dır; yoksa bir uçurumun kenarına kurup onunla birlikte cehen­nem ateşine yuvarlanan mı Allah zalimler topluluğunu (doğ­ru) yola iletmez.

Yaptıkları bina yüreklerinde bir kuşku olup kalacaktır; ta kalpleri parçalanıncaya dek. Allah bilendir, hikmet sahibidir. (Tevbe; 107-110)

Gayıpları bilen, hain bakışlı gözlerden ve kalplerin gizledik­leri sırlardan haberdar olan yüce Allah´ın katından bu hikmetli sözler nazil olunca peygamber efendimiz o mescidin müslüman-lara zarar vermek için inşa edildiğini anladı. Açıkça görülüyor ki, O mescidi, ensardan,olmayan bazı münafıklar inşa etmişler­dir. Ancak onların Evslilerden ve Hazreçlilerden olmaları mümkündür. Çünkü ortaya çıkan münafıkların bir çoğu Hazreç kabilesine mensuptu. Bu mescidi inşa edenlerin, eziyete uğra­yan ve İslama yardım eden Ensardan olmaları mümkün değil­di. O Ensar ki kendileri muhtaç olsalar bile dünya menfaati hu­susunda diğer mü´min kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Onları, bu mescidi inşa etmeye sevkeden faktörü aye­ti Kerime açıkça ortaya koymaktadır. Onlar Mescidi Nebevi´de Küba mescidinde ve diğer takva esası üzerinde kurulan mescid-lerde Peygamber efendimizden ayrılmayan mü´minlere zarar vermek için bu mescidi inşa etmişlerdi. Bununla müslümanla-rm cemaatını bölüp parçalamak ve aralarına fitne yayıp kötü­lüğü neşretmek istiyorlardı. Bu mescidde Allah ve Resulüne karşı kimin savaştığını onlara karşı kimin suikastler planladı­ğını gözetip kontrol etmek istiyorlardı. İslama girmemiş nasip­sizlerden biri onlara şöyle söylemişti: “Mescidinizi inşa edin, orada elden geldiğince silah depolayın, kuvvet teşkil edin. Ben Bizans imparatoruna gidip ondan yardım alacak ve asker geti­receğim. Getirdiğim kuvvetle birlikte Muhammede ve ashabına karşı çıkacağım!*”

Bu mescidi inşa edenlerin maksatlarının kötü olduğu, pey­gamber efendimiz Tebük gazvesinin hazırlığım yapıp asker ve teçhizat toplamaktayken gelip peygamber efendimize mescidle-rini inşa ettiklerini ve kendilerine namaz kıldırmak için mes-cidlerine gelmesini istemelerinden anlaşılıyordu. Onlar temen­ni ettikleri şeyin gerçekleşmesini istiyorlardı ki, o da peygam­ber efendimizin ve ordusunun Bizans kuvvetleri önünde yenil­giye uğramasıydı. Maksatlarının kötü olduğunu haber alan peygamber efendimiz, sahabilerinden iki kişiyi çağırarak onla­ra şu direktifi verdi: “Şu zalim mescide gidin, onu yıkıp ya­kın!”. Bu iki Sahabi mezkur direktifi alınca koşarak yola çıktı­lar. Salim bin Avf oğulları yurduna vardılar. İkisinden biri di­ğerine şöyle dedi: “Azıcık bekle de evime gidip biraz ateş getire­yim.” Gitti ve bir hurma dalı getirdi. Hurma dalını yakıp tu­tuşturdu. Sonra koşarak gidip Dırar Mescidinin içine attılar. mescidi yakıp yıktılar. Sonra da Peygamber efendimizin yanına geldiler.

Cenab-ı Allah o hainlerin umduklarım gerçekleştirmedi. Ak­sine Bizanslılar bozguna uğradılar. Kendi münafıklıklarından kaynaklanan dedikoduları temelsiz çıkmıştı. Kendileri: “Müslü­manlar, Bizanslılarla savaşamazlar!” diyerek dedikodu yapmış­lardı. Hiç de dedikleri gibi olmamıştı. Bizanslılar korkmuşlardı, ama canlarını Allah yolunda feda etmekten çekinmeyen Mu-hammed (sav)´in arkadaşları Bizanslılardan hiç korkmamışlar-dı.

Tebük Savaşından Geri Kalan Üç Kişi

Peygamber efendimizi Tebük gazvesine katılmaya davet et­tiği mü´minler üç kısma ayrılırlar:

1- Bunlar islamın ilk kuvvetidir. Bunlar cennet karşılığında canlarını Allah´a satan, Allah yolunda savaşan ve şehit düşen kimselerdir. Bunlar Peygamber efendimizle birlikte cihada gitmeye can atan ve ileriye atılan kimselerdir. Bunlar hakkında Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur.

“Andolsun Allah, Peygamberi ve O güçlük saatinde ona uyan Muhacirleri ve Ensarı afetti. O zaman içlerinden bir kıs­mının kalpleri kaymaya yüz tutmuş iken yinede onların tevbe-sini kabul buyurdu. Çünkü o, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Tevbe; ıi7)

2- Resülüllah (sav) efendimizle birlikte cihada gitmekten ge­ri kalan grup. Bunların bir kısmı münafık, bir kısmı zayıf imanlı, bir kısmı gevşek kimselerdi. Bütün hal ve gidişatların­da bunlar; mallarını, canlarını rahatlarını Allah yolunda feda eden kuvvetli iman sahihlerinden değillerdi. Bunlar cihada git­memek için özür beyan etmişler, peygamber efendimiz de özür­lerini kabul etmişti. Şüphesiz ki bunların bir kısmı yalan maze­retler ileri sürmüşlerdi. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmuştu:

“Ancak o kimselerin kınanmasına yol vardır ki, zengin ol­dukları halde (geri kalmak için) senden izin isterler. Geri kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da onların kalp­lerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. (Savaştan) geri dönüp onların yanına geldiğiniz zaman size Özür beyan ederler. De ki: “Hiç özür dilemeyin, size inanmayız! Allah bize sizin haberleri­nizden (bize karşı çevirdiğiniz entrikalardan) bir çok şeyleri bildirdi. Yaptığınızı Allah da görecek, Resulü de. Sonra görül­meyeni görüleni bilenin huzuruna döndürüleceksiniz. O, yap­tıklarınızı size haber verecek.” Siz yanlarına geldiğiniz zaman kendilerinden vazgeçesiniz diye Allah´a yemin edecekler. Onlar­dan vazgeçin, çünkü onlar murdardır. Kazandıkları işlerin ce­zası olarak varacakları yer de cehennemdir. Size yemin ediyor­lar ki onlardan razı olasınız. Siz onlardan razı olsanız bile, Al­lah yoldan çıkan topluluktan razı olmaz!” (Tevbe; 93-96)

Tebük seferi dönüşünde Peygamber (sav) efendimiz Medi­ne´ye girdiğinde ilk olarak mescidi nebeviye gitti, orada iki re­kat namaz kıldıktan sonra; hastalıklarından zaafiyetlerinden veya binek bulamadıklarından ötürü cihaddan geri kalan mü´minler gelip mazeretlerini beyan ettiler. Onların mazeretle­ri ortadaydı. Bedenen kuvvetli ve salim olan, sefer esnasında lazım olacak nafakayı bulan binek sahibi müslümanlarm gitmekle yükümlü oldukları bu sefere mazeretlerinden dolayı ka-tılamıyan müminler elbetteki sorumluluktan kurtulmuşlar ve üzerlerindeki mükellefiyet sakıt olmuştu. Şu ilahi buyruğunda Cenab-ı Allah mezkur mü´minlerin sorumluluktan kurtulduk­larını beyan buyurmuştu: “Zayıflara, hastalara, harcayacak bir şey bulamayanlara Allah ve Resulü için öğüt verdikleri tak­dirde (savaşa katılmamalarından ötürü) bir günah yoktur.”

(Tevbe;91)

Diğer zengin ve muktedir olan kimseler de -sefere katılma­dıkları halde- koşup gelerek Peygamber efendimize mazeretler uydurmuşlar ve Özür sahibi olduklarına ilişkin yemin etmişler­di. Bunlar seksen küsur kişi idiler. Onların zahiren ifade ettik­leri mazeretlerini Resülüllah (sav) efendimiz kabul etti. îbn İs-hak´ın da anlattığı gibi Peygamber efendimiz onların zahiren ifade ettikleri mazeretlerini kabul etti, onlarla biat yaptı ve kalplerinde gizli olan niyetlerini de Cenab-ı Allah´a havale etti. Zira o biliyordu ki, kendisi onlardan razı olsa bile -yalan söyle­miş olmaları halinde- Cenab-ı Allah kendilerinden razı olmaya­caktır. Ancak o sadece zahire göre hüküm vermekle yükümlü idi. Zahiri kabul ettiği takdirde onlar içindekileri güzelleştirme yoluna gireceklerdi.

3- Dinde ihlaslı olan, ancak mazeretleri olmadığı halde ci-haddan geri kalan, bununla birlikte Peygamber efendimize karşı yalan söylemeye gönülleri razı olmayan kimseler. Bunla­rın yalan söylemektense kusurlarını itiraf etmeleri, elbetteki kendileri için daha hayırlı idi. Bunlar üç kişiydiler. Peygamber efendimiz, kendilerini kuvvetli iman sahiplerinden saymıştı. Fakat hazırlık esnasında evlerinde oturup geçici bir zaafîyete kapıldıklarından, sefer meşakkatleri ile heveslerine yenik düş­tüklerinden dolayı cihaddan gori kalan kimselerle Medine´de kalmaya razı olmuşlardı. Ama Cenab-ı Allah´ın kalplerini mü-hürlediği o münafıklar gibi bunların kalpleri mühürlenmemiş-ti. Şu halde günah ve nifak kiriyle paslanmamış olan bu kalple­ri tedavi etmek gerekiyordu. Bunlar işledikleri kusuru idrak et­mişlerdi. Kendi hevesinden konuşmayan, sadece kendisine ge­len vahye dayanarak fikir beyan eden peygamber efendimizin bunlar için uygun gördüğü ilaç şu idi: Müslümanlar bunlardan yüz çevirecek, bunlarla konuşmayacaklardı. Bu da onların nefişlerini ikaz etmek sabra karşı idmanlı kılmak içindi. Bu ceza, orucunu kasten bozan kimseye verilen altmış günlük keffaret orucuna benzemekteydi. Çünkü Altmış günlük oruçla nefis ter­biye edilip düzeltilebilir. Peygamber efendimizin buyruğuna uyan mü´minler 50 gün süreyle bunlarla konuşmadılar. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü bunlara daraldı. Ruhi sıkıntıya düştüler. Allah´tan başka sığınacak yerin kalmadığını anladı­lar.

Şimdi de bu suçluların, kendilerini, ruhi durumlarını, müs-lümanların kendilerine karşı uyguladıkları muameleyi, Kab bin Malik´ten dinleyelim. Gerçekten de Kab bu konuda eşsiz bir sabır örneği olmuştu. Kab der ki:

“… Nihayet Resüljillaha geldim. Kendisine selam verdiğim­de öfkeli bir tebessümle tebessüm etti. Sonra bana: Gel diye emir verdi. Yürüyerek geldim, önüne oturdum. Bana: Seni geri bırakan nedir Bineğini satın almamış miydin” diye sordu. Eğer senin dışında, dünya halkının dışında birinin yanına otursaydım bir bahane uydurarak öfkesinden kurtulmayı düşü­nürdüm. Bir mücedete verdim. (Kendi kendime çok düşünüp mücadele ettim) fakat sonunda inandım ki bugün sana hoşnud olacağın bir yalan söylersem muhakkak Allah Teala seni bana (daha sonra) mutlaka kızdıracaktır. Şayet sana doğruyu söyler­sem, bu hususta bana kızacaksın, fakat ben bunun Allah katın­da affa mazhar olmam için elverişli olacağını umarım. Allah´a yemin olsun ki, benim bir özrüm yoktu. Yine Allah´a yemin ol­sun ki, bu gazada senden geri kaldığımda hiç bu kadar boş, meşguliyetsiz ve eli bol durumda olmamıştım dedim. Allah Re­sulü: “Muhakkakki bu, doğru söylemiştir. Senin hakkında Al­lah hüküm verinceye kadar kalk, git” dedi. Kalktım, Seleme oğullarından bazıları koşup peşime geldiler ve: Allah´a yemin olsun ki bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. Ge­ride kalanların beyan ettikleri gibi Allah Resulüne özür beyan etmekten aciz kaldın. Halbuki Allah Resulünün senin için mağ­firet dilemesi, bu günahın için sana yeterdi, dediler. Allah´a ye­min ederim ki bana o kadar serzenişte bulundular ki, dönüp kendi kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Benim, bu yaptığımı kimse yaptı mı diye sordum. Onlar evet dediler, iki kişi daha senin gibi yaptı. Ve senin söylediğini söylediler. Sana söylenen onlara da söylendi. Ben ´kimdir bu iki kişi diye sor­dum. Mürare bin Rebi el-Amiri ve Hilal bin Ümmeye´dir dedi­ler ve Bedir´de bulunmuş güzel ahlak sahibi salih iki kişiyi an­lattılar. Bana o ikisini söyledikleri zaman dönüp gittim. “Allah Resulü, müslümanların (Tebük gazvesinden) geri kalan üç ki­şiyle konuşmasını yasakladı. İnsanlar bizden uzaklaştı ve bize karşı değiştiler. O kadar ki yeryüzü bana garip gelmeye başla­dı. Sanki burası benim tanıdığım yeryüzü değildi. Bu şekilde (50) gece kaldık, iki arkadaşım evlerinde ağlayarak oturup kal­dılar. Ben o topluluğun en genci ve güçlüsüydüm. Müslüman­larla beraber namazda hazır bulunuyor, çarşılarda dolaşıyor­dum. Kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Allah Resulü meclisinde otururken yanına varıyor, selam veriyor ve kendi kendime selamını almak için dudaklarını hareket ettirdi mi, ettirmedi mi diyordum. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılıyor, gizlice ona bakıyordum. Namaza durduğum zaman ba­na bakıyor, kendisine döndüğüm zaman ise yüz çeviriyordu. Müslümanların benden uzaklaşmaları bu şekilde uzayınca yü´ rüdilm ve Ebu Katade -amcam oğlu olup benim için insanların en sevimlisidir-nin duvarına tırmandım ona selam verdim. Al­lah´a yemin olsun ki selamımı almadı. Ona: Ey Ebu Katade, Allah için söyle, Benim Allah ve Resulünü sevdiğimi biliyor musun dedim sustu, tekrar Allah´ın adını vererek sordum, yi­ne sustu. Üçüncü kere Allah´ın adını vererek sordum: Allah ve Resulü en iyi bilendir dedi. Gözümden yaşlar boşaldı, geri dön­düm ve duvara tırmandım. Ben Medine çarşısında yürürken Şam Nabatilerinden Medine´ye, satmak üzere yiyecek getiren biriyle karşılaştım. Kab bin Malik´i kim gösterir diyordu. İn­sanlar beni ona göstermeye başladılar. Geldi ve bana Gassan kralından bir mektup getirdi. Ben (Okuma yazma bilen) oldu­ğum için mektubu okudum. Şunlar yazılı idi: “Bundan sonra, aldığımız habere göre Allah seni horluk, hakaret yurdunda kılmamışken arkadaşın Muhammed sana cefa ediyormuş, gel bize katıl, seni rahata erdirelim!”

Mektubu okuduğumda işte bu da imtihandır, dedim ve onu fırına atıp yaktım. Nihayet 50 gecenin 40 gecesi geçtiği zaman bir de gördüm ki Allah Resulünün habercisi bana geliyor: “Al­lah Resulü senin, karından ayrılmanı emrediyor!” dedi. Onu boşuyayım mı, yoksa ne yapayım diye sordum Bilakis ondan ayrıl, ona yaklaşma, dedi. iki arkadaşıma da bu emrin aynısı gönderilmişti. Hanımıma: “Ailene git ve bu hususta Allah hü­küm verinceye kadar onların yanında kal” dedim.

Hilal bin Ümeyye´nin hanımı Allah Resulüne varıp: Ya Re­sülüllah, muhakkak ki, Hilal güçsüz, kuvvetsiz bir ihtiyardır, hizmetçisi de yok, ona hizmet etmemi kerih görür müsün diye sordu da: Hayır, fakat sana asla yaklaşmasın buyurdu. Kadın, Allah´a andolsun ki onda hiçbir şeye karşılık hiçbir hareket yok. Vallahi sein bu emrin vuku bulduğu gönden buyana de­vamlı ağlıyor dedi.

Ailemden bazısı bana hanımım konusunda keşke Resülül-lahtan izin isteseydin. Hilal bin Ümeyye´nin karısına, kendisi­ne hizmet etmesi için izin verdi, dediler. Ben: Allah´a andolsun ki ben bu hususta Resülüllahtan izin istemiyeceğim, ben genç birisiyim. Ben kendisinden izin istediğim zaman Allah Resulü­nün bana ne söyleceğini bilmiyorum, dedim. Bizimle konuşma­yı yasaklamasından itibaren on gecelik süre de tamam oldu. Sonra ellinci gecenin sabahında bizim hakkımızda buyurduğu gibi bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar gelmiş bir vaziyette otururken Sel dağına çıkmış birinin en yüksek sesiyle: Ey Kab bin Malik, müjde! diye bağırdığını duydum, secdeye kapandım ve anladım ki bir ferahlık (keder ve üzüntüden kurtuluş) gel­miştir. Allah Resulü, Sabah namazını kıldığı sırada Allah´ın bizim tevbemizi kabul buyurduğunu ilan etti. insanlar bana ve iki arkadaşıma müjde vermeye geldi…”

İnsanlar Kab´ı tebrik ettiler, ama o tebrikleri kabul etmeden Resülüllahm yanma gitti. En büyük terbiyeci olan Allah elçisi ona: “Ananın seni doğurduğu günden şimdiye kadar günlerin en hayırlısıyla seni müjdeliyorum!” dedi. Kab ona: “Ya Resü-lüllah bu af senden midir, yoksa Allah katından mıdır ” diye sorunca Resülüllah: “Hayır bilakis Allah kalındandır” dedi.

Bunun üzerin Kab´ın kalbi şüphelerden temizlenip arındı. Allah ve Resulünün rızası için bütün malını sadaka olarak ver­di. Fakat Resülüllah ona: “Malının bir kısmını kendine bırak” deyince o da Hayberde müslümanlarm ele geçirdiği ganimetten kendi payına düşeni yanına alıkoydu, geri kalan mallarını sa­daka olarak verdi.

İbret ve Terbiye

Uzun olmasına rağmen Ka´b bin Malik´in hadisini anlattık. Çünkü bu hadis, yaptığı hatadan ötürü pişmanlık duyup tevbe eden bir nefsin Serencâmını anlatan bir hadistir; hatadan son­ra duyulan pişmanlığın hadisidir. Nitekim sofiler derler ki: Ki­şide zillet ve boynu büküldük meydana getiren bir hata, onda nazlılık meydana getiren taatten daha hayırlıdır. Çünkü hata­sından dolayı Ka´b bin Malik Allah´a ve Resulüne karşı zillet duyup boynu bükülmüştü. Nefs-i levvamesinin, kendisini Allah ve Resulünü hoşnud etmeye yönelttiğini hissetmişti. 50 gece süreyle bütün saatlerinde Allah´ı zikrederek beklemişti. O süre­nin her anında, vicdanında bir yaranın kanamakta olduğunu anlamıştı. Peygamber efendimizin ve diğer insanların çarşıda, pazarda kendisine yönelttikleri bakışta da bu yarayı hissetmiş­ti. Ama yine de o nefsini frenleyip sabretmişti. Gassan Melikin­den kendisine gelen mektupta, İslam´dan dönüp Gassanlı hıristiyanlara iltihak etmesi halinde tekrar eski şerefine kavuşacağı va´dediliyordu. Ama o bu teklifi de bir imtihan olarak görüyor­du. Ortalığın kızışmakta olduğunu anlamıştı. îşte Ka´b bin Ma­lik ve arkadaşlarının kıssası iki şeye delalet etmektedir.

1- Peygamber (s.a.v.) efendimiz, Ka´b bin Malik ile iki arka­daşında, savaşa katılmama hususunda mazeret beyan eden za­yıf imanlı münafıklarda görmediği iyi hasletleri görmüştü. Ka´b bin Malik, kalbindeki bütün şeyleri açıklamış ve Peygamber efendimizden -yalan mazeretler uydurarak- af dilememişti. Peygamber efendimize karşı yalan söylemek istememişti. Onun davranışları temiz, kalbi arınmıştı. Ancak kalbine azıcık bir kir bulaşmıştı ki bunun da giderilmesi mümkündü, fakat bu kirli kalple, tevbesinin Allah ve Resulü tarafından kabul edilmesi imkansızdı. Peygamber efendimiz onun tevbe-i Nasûh ile tevbe etmesini arzuluyordu. Sadık imanlı müminin inanç ve yakinine yaraşan da böyle bir tevbe idi. Evet, bu şekilde sağlam bir tev­be yapabilmesi için de 50 gecelik bir sürenin geçmesi icab edi­yordu. Bu süre zarfında Ka´b sanki itikafa girmişti. îtikafında kendini sırf Alla´h´a yöneltmişti. Nihayet insanlar bu üç kişi­den, yani Ka´b ile arkadaşlarından alakalarını kesmiş ve onlara boykot ilan etmişlerdi. Kâ´b´m iki arkadaşı itikafa girer gibi yapmışlardı. Fakat Kâ´b, insanlar arasında dolaşmaya devam ediyordu. Dolaşıyordu ama arkadaşları arasında ve aile bireyle­ri arasında garip bir kimse gibiydi. Nihayet Peygamber efendi­miz tevbelerini kabul buyuranca insanlar onlarla yeniden ilişki kurdular,

2- Bu haberin bize anlattığı bir gerçek vardır ki o da, insanın diğere kimselerle birlikte yaşamak için yaratılmış olduğu ger­çeğidir, insan, başkalarının yüreklendirici bakışlarına, moral takviyesine, onların güler yüzlü olmalarına ihtiyaç hisseder. Ama manevi protesto, kötü kimselere verilen cezanın meydana getiremediği etkiyi, seçkin kimselerin kalbinde meydana geti­rir. Peygamber (s.a.v.) efendimizin: “Sizden her kim şer-i şerife uymayan kötü bir davranış görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer gücü yetmezse diliyle; diliyle de gücü yetmezse kalbiyle karşı koysun!” mealindeki hadisi şerifte sözü edilen kalbî protestoyu küçümseyenler hatalıdırlar. Hadisi şerifte anlatılan o üç kişiye karşı uygulanan ceza, sırf kalbi bir ptotestodan ibaretti ki o da çevredeki insanların yüzlerinde ve organlarında tezahür etmiş­ti. Ama sözlerinde tezahür etmemişti.

Peygamber (s.a.v.) efendimizin koymuş olduğu bu cezaya bi­zim de ittiba etmemiz gerekmektedir. Yani kötü kimselere kar­şı güleryüzlü davranmamız, günah irtikâb eden kimselerin yü­züne gülümsemememiz icab etmektedir. Böyle yaptığımız tak­dirde belki de onların vicdanları etkilenip kemdini kınayacak­tır. Peygamber (s.a.v,) efendimizin, kalplerinde bulunan azıcık manevi kirden ötürü o üç kişiye böyle bir cezayı tatbik ettiğini okuyup anladığımıza göre, ne diye biz, zamanımızdaki kötü kimselere böyle bir cezayı tatbik etmiyoruz Kötü kimselerle ilişkilerimizi koparamıyorsak, hiç değilse onlardan yana olma­mamız, zalimliklerine rağmen çevrelerinde durmamamız ge­rekmektedir. Kendilerine destek olmasak bile çevrelerinde dur­mamız bile bizi onların grubundan kimseler olarak gösterir. Yaptıkları kötülüklerde onlara yardımcı olmasak bile onların yolunda yürümüş sayılırız. Çevrelerinde bulunup kendileriyle ülfet etmekle, aslında onlara yardım etmiş oluruz. Peygamber (s.a.v.) efendimiz kötülerin çevresinde bulunan kimseleri uya­rarak şöyle diyor: “Zalim kimseyle birlikte yürüyen adam ce­henneme doğru koşmuş olur!”

Kendilerini Mescidin Sütunlarına Bağlayan Yedi Kişi

Tebük gazvesinden geri kalan on kişi vardı. Bunların üçü peygamber efendimizin yanına giderek savaştan geri kalış ma­zeretlerini beyan ettiler. Peygamber efendimiz de onların zahiri mazeretlerini kabul etti, ama kalplerindeki niyetlerini Allah´a havale etti. Merhametli ve temiz bir insan olan Peygamber efendi´miz, dilleriyle ifade ettikleri kelimeleri ve mazeretleri kabul etti, ama kalplerindeki niyetlerini Allah´a havale etti. Çünkü o, kalpleri teftiş edecek durumda değildi. Mazeret beya­nında bulunmak için Peygamber efendimize giden üç kişi “Ya Resülallah savaştan geri kalma hususunda bizim herhangi bir mazeretimiz yoktu. Sana karşı yalan söyleyecek durumumuz da yoktur ´ dediler. Peygamber efendimiz de onların sözlerini tas­dik etti. Kalplerini temizledi, nefislerini terbiye etti. Böylece zahiren basit, ama tesir bakımından güçlü olan bu ceza ile gü­nahları üzerlerinden kaldırılmış oldu. Ancak geri kalan yedi ki­şi mazeret beyan etmek için Peygamber efendimizin yanına git­mediler. Çünkü beyan edecekleri herhangi bir mazeretleri yok­tu. Aksine kendi kendilerini cezalandırarak kendilerini mescidi Nebinin sütunlarına bağladılar. Resulullah (s.a.v.) efendimiz onları görünce: “Kendilerini sütunlara bağlayan şu kimseler necidirler “diye sorunca dediler ki: “Ya Resulallah, bunlar Ebu Lübabe ile arkadaşlarıdırlar. Savaştan geri kaldıkları ve senin yanında bulunmadıkları için kendilerini cezalandırıp sü­tunlara bağladılar. Senin gelip kendilerini çözmen ve hataları­nı affetmen için beklemektedirler.”

Resulullah (s.a.v.) dedi ki: “Allah´a andolsun ki, Yüce Allah kendilerini çözmedikçe ben onları çözecek ve suçlarını affedecek değilim! Çünkü bunlar benden yüz çevirdiler müslümanlarla birlikte gazaya gelmekten geri kaldılar

Ebu Lübabe ile arkadaşları Resulullah (s.a.v.) efendimizin bu kesin sözünü işitince: “Allah bizi çözünceye kadar biz kendi­mizi bu sütunlara bağlı tutacağız, biz kendimizi buradan çöze­cek değiliz dediler. Nihayet Cenab-ı Allah Peygamberine emir vererek onları çözdürdü. Denilir ki, haklarında şu ayeti kerime nazil oldu:

“Başka bir kısmı da (Seninle Tebük seferine gelmemek husu­sunda ki) günahlarını itiraf ettiler. îyi işle kötü işi birbirine ka­rıştırdılar. Belki Allah, bunların tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, esirgeyendir.” (Tevbe:i02)

Bu ayeti kerime nazil olunca Peygamber efendimiz adam gönderip onları sütunlardan çözüp serbest bıraktı ve hatalarını affetti.

Bu hatalılar, kendi bedenlerini mescidin sütunlarına bağla­manın, savaştan geri kalma suçunun keffareti olamıyacağım düşünerek sadaka vermek istediler. Çünkü suyun ateşi söndür­düğü gibi sadakanın da günahları söndüreceğine inanmışlardı. Bu sebeble bütün mallarını sadaka olarak verdiler ve “Ya Re-sulallah! Bunlar bizim mallarımızdır. Sen bunları bizim namı­mıza sadaka olarak ver ve bizim için de Allah´tan mağfiret di­le” dediler. Resulullah (s.a.v.) ´”Ben malınızı almakla emrolun-madım” dedi. Denilir ki onun böyle deyişinden sonra şu ayeti kerime nazil oldu:

“Onların mallarından bir miktar sadaka al ki onunla onları temizleyesin, yüceltesin ve onlara dua et; çünkü senin duan, on-ları(n ıztırablarını) yatıştırır. Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe:103)

Bunlar kendi nefislerini temizlemeye çalışan bir kısımdı. İn­sanlardan uzak tutarak peygamber efendimiz ve Resülüllah´ın yanında gazaya gitmekten geri kalma suçunu işlediklerinden dolayı mazeretleri olmadığını anlamış ve bu sebeble de Resulul-lah´ın yanına gidip mazeret beyanında bulunmaya teşebbüs et­memişlerdi. Bu sebeble de bunlar günah sayılabilecek büyük bir hataya düşmüşlerdi.

îbni Kesir, Tebük gazvesinden geri kalan kimseleri grublara ayırırken dört gruptan bahseder ki, bunlar da bizim anlattığı­mız manaya yakındırlar. O şöyle der: “Tebük gazvesine katıl­maktan geri kalanlar dört kısımdırlar:

1- Hz. Ali ile Muhammed bin Seleme ve îbn Ümmü Mektum gibi Peygamber efendimizin emri üzerine savaşa katılmayan ve yine de sevap kazananlar.

2- Mazeretleri olduğu halde savaşa katılmaktan geri kalan­lar: Bunlar zayıflar, hastalar ve nafakasını temin edemiyen yoksullardı. Binek bulamadıkları için Resulullah´m yanında ağ­lamışlardı.

3- Ebu Lübabe ve diğer arkadaşlarıyla birlikte üç kişi ki bunlar savaşa katılmadıklarından dolayı asi ve günahkar ol­muşlardı.

4- Savaşa katılmadıklarından dolayı kınanıp yerilen müna­fıklar.

Biz bu kısımları Kur´an-ı Kerim´den aktardık. Bu taksimat hususunda Hafız îbni Kesirdin görüşüne muvafakat ediyoruz. Ancak Ebu Lübabe ile arkadaşlarını günahkar kimseler olarak kabul etmiyoruz. Ancak sonuncu gaza olan Tebuk gazvesinde Peygamber efendimizle birlikte olan kimselerin nefisleri imti­han edilmişti. Bu savaşta Peygamber efendimizin emrinin dışı­na çıkmayan kimselerle onu yalnız bırakmak isteyen münafık­lar birbirlerinden ayrılmışlardı. Ona suikast yapan hainler de ortaya çıkmışlardı. Şiddet ve zorluk anında gayretsizlik göste­rerek peygamber efendimizin emrine icabet etmeyen kimseler de tanınmışlardı. Bunlar her ne kadar zayıf imanlı değilseler de peygamber efendimiz Rabbinin emriyle onları tedavi etmiş, ruhlarını iyileştirmiş ve kalplerini temizlemişti. Diğerlerini ise peygamber efendimiz kendi hallerine bırakmış ve Cenab-ı Al­lah´ın muhasebesine havale etmişti.

 

Share.

About Author

Leave A Reply