Eski Çin İnancı

0

Konfüçyüs´ün doğru ve hikmetli görüşleri arasına doğru olma­yanlar da katılmıştır. Örneğin o, birkaç tanrının varlığına, gökle­rin, evrenin de iyi olacağına, insanın bozulması halinde evrenin de bozulacağına inanırdı. Konfüçyüs, eski Çinliler´in inandıkları şey­lere inanırdı. Bu inançlarının esasını şu üç şey oluştururdu:

1- Sema ´

2- Eşyanın zahirine hükmeden ruhlar

3- Melekler ve babaların ruhları

Taptıkları semadan kasıt, şu gökyüzü değildi. Sema kelimesiy­le onlar, felekleri ve gök cisimlerinin yörüngelerini ve gökcisimle-rine hükmeden kuvveti kasdederlerdi. Semanın; yer, rüzgar ve yağmurla olan ilintisini kasdederlerdi. Yeryüzünde bitkilerin ye­tişmesini sağlayan yağmurlarla rüzgarlardır. Semaya, ince ve sağlam bir düzene göre hareket eden bir alem olduğu için ibadet ederlerdi. Semanın, alem üzerinde büyük otoritesi vardı. Çünkü semada bulunan hareket halindeki kuvvetlerin hepsi, sema sulta­nının otoritesine boyun eğmişlerdi.

Sözlerinin zahirinden anlaşıldığına göre eski Çinliler, semasıy­la, yeriyle bütün kainat için yaratıcı, düzenleyici, koruyucu, ale­min kuvvetlerim çeşitli yönlere çevirici bir kuvvetin varlığına inanmıyorlardı. Bu sözlerle onlar, bir ve tek olan, hiçbir şeye muh­taç olmadığı halde herşeyin kendisine muhtaç bulunduğu Allah´ı inkar ediyorlardı. Bu sözlerine dayanarak oluşturulan inançları­nın esası batıldı.

Onlar kainattaki değişimleri, kendi idraklerine göre değerlen­diriyorlardı. Sakat inançlarına dayanarak, alemi maddi ve mane­vi olmak üzere iki kısma ayırıyorlardı. Manevi kısmın maddi kısmı harekete geçirdiğini düşünüyorlardı. Böylece onlar, eşyayı hare­kete geçiren şeyin aşkın bir kuvvet değil, kainatın kendisinden kaynaklanan bir güç olduğuna inanıyorlardı. Bu görüşleriyle on­lar, Iyonya felsefesine yaklaşıyorlardı.

Bir ve tek olan, zatı ile münferit olup başka hiç bir şeye benze­meyen Allah´a inanmadıkları halde, kaza ve kadere inanırlardı. Kaza ve kaderi belirleyen şeyin sema olduğu görüşündeydiler. Onlara göre semamn verdiği hükümden kaçıp kurtulmanın imka­nı yoktu. Kader konusundaki hükümlerin evrensel işlerle,insani ahlaka bağlantılı olduğuna inanırlardı. İnsanların ahlakı düzgün olursa, evren de normal ve düzgün olurdu. İnsanların ahlakı bozu­lursa, evrenin düzeni de bozulurdu. Yani insanlar arasında adalet hüküm sürüp nizam ve intizam içinde mutedil olarak yaşantıları­nı sürdürürlerse, evren de varlığını düzenli bir şekilde sürdürür. Depremler, güneş ve ay tutulması gibi şeyler hep ahlak bozuklu­ğundan ve insanların eğri yollara sapmalarından dolayı meydana gelmektedir. Bu gibi haller ahlak bozukluğunun göstergeleridir. İnsanların yaşantıları düzgün olmadığı takdirde, toplum içinde sarsıntılar meydana gelir. Düzgün yaşantı, hayır ve bereket geti­rir. Kainatta insanın sevip memnun olduğu şeylerin meydana gel­mesine vesile olur.

Şu halde evreni etkileyen nedenler üç tanedir:

1- Bütün otoritesi ile sema

2- Semanın hükmünü kabul etmesi ile yer.

3- Ahlaki iradesi ile insan.

İnsan, iyi ahlakı seçip ona yönelirse, kainattaki olaylar da insa­nın hayır ve iyiliğine yönelik olur. Bu takdirde hava , insana teselli verici bir rüzgarla eser; yani yakmayan, hayat verici bir ısıyla ısı­nır. Beldeleri harap etmeyen bir yağmurla canlanır. Ölü toprakla­rı diriltir. Adeta insana imdat eder. Güneş aydınlık saçıp parlak­laşır. Gündüz insana dünyayı gösterir. Gece de sükunet verir.

Yukarıdaki sözler Çin inancının çürüklüğünü ve bozukluğunu göstermektedir. Her ne kadar iyi bir ahlaka ve sağlam bir iradeye sahip olsalar da, fasit bir inanca dayanmaktadır. Fasit ve bozuk şeye dayanan bir varlığın, eninde sonunda yıkılması kaçınılmaz­dır. Çünkü o, yıkılacak olan bir şeyin kenarında durmaktadır. İs­tikrarı yoktur, destekden yoksundur.

Yunan felsefesi ve bir bakıma onun sonucu olan Roma felsefesi, örflerin, mekanların ve zamanların değişmesiyle değişmeyen, sa­bit ölçülü ahlaki bir yönetim tarzı ortaya koyamadılar. Çin, genel olarak hayra yönelmeyi hedef edinen güzel ve pratik bir yönetim tarzı ortaya koymayı başarmıştır. Ama bu, vehimlerden arınmış, hayal mahsulü olmayan sabit ve kesin bir yönetim tarzı değildir.

Sabit ahlakı meydana getiren şey, sağlam ve doğru inançlar­dır. Faziletli bir toplumu ancak güçlü destekleri, sabit dayanakla­rı olan ve imandan kaynaklanan bir kuvvet iyiliğe yöneltir.

Yunan Roma felsefelerini bir kenara bırakarak yakın ve uzak doğuya yönelelim. Peygamberlerin sonucusu Muhammed (sav) Isa Peygamber´den Önceki fetret döneminde, bütün dünya birbi­riyle çekişen görüşlerle çalkalanmaktaydı. Hz. Musa ve ondan sonra gelen peygamberlerle, Hz. İsa´mn getirdiği ve Havariler´in omuzlayıp etrafa yaymaya çalıştıkları tevhid inancı, putperestlik tarafından baskı gördüğü bir zamanda, uzakdoğu bu gibi sapıkla­rın dışında kalarak vahdaniyete sarılmıştır. Diğer yerlerde, me­sela İran´da Mecusilik, Hindistan´da putperestlik ve sınıf tahak­kümü yardı. Çin´de de gök cisimlerine, yıldızlara ve ruhlara tapılı­yordu. İşte o zamanlarda dünya; düşünce ve davranış bozukluğu, yönetim kargaşası, yönetenle yönetilen arasındaki irtibatsızlık, güçlünün zayıfa tahakkümü gibi mefsedetlerle boğuşmaktaydı. Azgınlık, haddi aşmıştı. –

Share.

About Author

Leave A Reply