Felsefede Teslis

0

Özetle söylenirse, ilk şey, her şeyin kaynağıdır. Her şey ona dö­ner. İlk şey, sonradan meydana gelen şeylerin vasıflarıyla nitelen­mez. O ne cevherdir, ne arazdır. Bizim fikrimiz gibi bir fikir, bizim irademiz gibi bir irade değildir. O tanımlanamaz. Fakat varlığı zo­runludur. Yani varlığı kendi zatının gereğidir. Kendisine layık olan sıfatlarla nitelenir. Varlık nimetiyle bütün eşyanın üzerinde feye­zan eder. O, kendi yarattığı hiç bir şeye muhtaç olmaz.
Bu ekolün kurucusu Eflatun´a göre, sözü edilen yaratıcıdan çı­kan ilk şey akıldır. Onun bir yavrusu gibi ondan doğmuştur. Bu ak­lın üretim gücü vardır, ama ondan doğan bir şey gibi değildir.
Akıldan da ruh fışkırmıştır.
İşte her şey bu üçlüden doğmuştur. Tedbir ve yaratma bundan çıkar.
Burada iki şey üzerinde durmamız gerekmektedir:
1- Modern Eflatunculuk, dinle uyum sağlamıştır. Her ikisi aynı melodiyi terennüm eder hale gelmişlerdir. Yani teslisi kabullen­mişlerdir. Bu üçleme (teslis) Hz. İsa´nın çağrıda bulunduğu tevhi­din bozularak ve çarpıtılarak döküldüğü bugünkü Hıristiyanlık kalıbının içerdiği ve iddialarına göre Hz. İsa´nın davet ettiği teslis akidesidir. Böylece felsefe, bu dinle uyum sağladığı gibi, birçok tanrının varlığını kabul eden putperestlikle de uyum içine girmiş­tir. Bu bileşimin normal olup olmadığına bakılmaksızın bileşimi meydana getiren unsurların dış görünümleri gizlenip gizlenmese de, bu bileşim meydana getirilmiş oldu.

2- Bu ekolün üstadı olan Emniyos, 242 miladi senesinde ölmüş olup ilk Mesihilik dinini benimsemiştir. İnandığımıza göre bu dini Mesih (a.s)´m ilk tabileri ortaya koymuşlardır. Sonra Emniyos, es­ki Yunan putperestliğine geri dönmüştür.

Emniyos´tan sonra Eflatun gelmiştir. Eflatun önceleri İsken­deriye ekolünde eğitim görmüş, sonra İran´a ve Hindistan´a göç­müştür. Hindistan´da Hind tasavvuf kaynaklarından istifade ederek Budizm ve Brahmanizm hakkında bilgi sahibi olmuş, Bu-distler´in Buda hakkındaki görüşlerini öğrenmiştir.

Eflatun, bu ilmi seyahatinden sonra, ilk eğitim yeri olan İsken­deriye´ye geri dönmüştür.

Miladi 3. yüzyılda dünya, böylesine bir fikri dalgalanma içinde yaşıyordu. Bu dalgalanma ve istikrarsızlık uzun süre devam etti. Nihayet 6. yüzyıla gelindi. O zamanlar çekişmeler ve metod farklı­lıkları daha da fazlalaştı. Fikri alandaki çözülmeler şiddetlendi. Nihayet iş itikat noktasına kadar uzandı.

Meryem oğlu İsa peygamberin öğretilerinden sapan Nasrani­lik (Hıristiyanlık), kendi arasında bölünerek Meliki ve Yakubi gi­bi mezheplere ayrıldılar. Aralarındaki anlaşmazlık şiddetlendi. Bu anlaşmazlık önceleri düşünce alanındaki düşmanlığa, daha sonraları ise cinsler arasındaki düşmanlığa dönüştü. Cenab-ı Al­lah, aralarına kin ve düşmanlık tohumları saçtı. Nefisleri ve dü­şünceleri bölünüp parçalandı. îtikadlan zayıfladı. İmanları çö-züntüye uğradı. İnançları mücadele ve tartışma zemini haline geldikçe zayıflamaya ve şüphelerle dolmaya başladı. Kesin inanç­ları yokoluverdi. Evet 6. yüzyılda Hıristiyanlık dinini kucaklayan beldelerin ve ülkelerin durumu böyleydi.

Miladi altıncı yüzyılda epeyce tartışmalara sahne olduğu için, Hıristiyanlık inancı zayıfladı. Önceleri putperestler, Hıristiyanlar´a zulmetmeye başladılar. Ardısıra Yahudiler, Hıristiyanların aleyhinde tecessüsde bulundular. Hıristiyanlar Roma ve Filistin gibi yerlerde köşe bucak kaçarak Yahudiler´den ve putperestler­den gizlendiler, inançlarım gizlemek zorunda kaldılar. Nerede bir Hıristiyan grubu görülürse, zulüm ve sürekli eziyetle mukabele görüyorlardı. Hıristiyanlar´a zulmetme hususunda Roma hü­kümdarları birbirleriyle adeta yarış içine girmişlerdi. Bu yeni di­ni beşiğinde iken yok edip gömmek için valilerine ilk hedef olarak, Hıristiyanlar´a zulmetmeyi gösteriyorlardı. Bu zulüm ve işkence­ye delalet eden kaynaklar çoktur. Örneğin imparator Trajan´m Asya Valisi Belin tarafından yazılan “Medeniyet Tarihi” adlı eser­de, müellifin şöyle dediğim görmekteyiz : “Hıristiyan olmakla suç­lanan kimselere ttarşı şöyle bir sorgulama tarzı uyguluyordum: Hıristiyan oldukları söylenen kimselere, Hıristiyan olup olmadık­larını soruyordum. Hıristiyan olduklarını kabul ettiklerinde ikin­ci kez üçüncü kez ölümle tehdit ederek Hıristiyan olup olmadıkla­rım yine soruyordum. Eğer Hıristiyan olduklarını söylemekte ıs­rar ederlerse onlara idam cezası uyguluyordum. Hıristiyan olma­nın büyük bir yanlışlık olduğunu düşünüyordum. Bu yanlışlıklan ve şiddetli inatları nedeniyle idam cezasını hakettiklerini düşü­nüyordum. İhbarcıların adlarını bildirmeyen bazı mektuplar se­bebiyle, bir çok kimselere Hıristiyan olduklarına dair ithamlar yöneltiyordum. İtham altında tutulan kimselerse Hıristiyan ol­duklarını inkar ediyorlardı. Önlerinde adlarını saydığım dinlerle bağlantıları olduğunu tekrarlıyorlardı. Kasıtlı olarak getirdiğim bazı dinlere ait heykellerin önünde bulunur ve şarap getirip tak­dim ediyorlardı. Gerçek bir Hıristiyan´ı, İsa´ya sövmeye zorlama­nın çok müşkül olduğu söylenir. Fakat bu arada bazıları Hıristi­yan olduklarını ve bazı günlerde güneş doğmadan önce ibadet için bir araya gelip İsa´ya övgüde bulunmak maksadıyla şiirler oku­duklarım itiraf edîyorladı. Suç işlemek değil, hatta hırsızlık etme­mek, adam Öldürmemek, zina yapmamak ve ahidlerine vefa et­mek maksadıyla bir araya gelip anlaştıklarını da itiraf ediyorlar­dı. Hıristiyan Kilisesi´ne hizmetçilik ettikleri söylenen iki kadına işkence yapmak zorunda kaldım. Şu da var ki, ben asılsız hurafe­lerden başka hiçbir şeye karşı durmadım.”

Hıristiyanlar´a karşı zulüm ve işkenceler gerçekten fazlalaş­mıştı. İmparator Neron, Hıristiyanlar´ı yakarak aralarında geziniyordu. Üzerlerine zift döküyor ve ateşe veriyordu. Törenlerinde bu gibi kimseleri meşale olarak kullanıyordu, imparator Dakaldi-yonos, Mısır´daki Hıristiyanlar´a aşırı derecede işkence yapıyor­du. Onları çeşitli zulümlere tabi tutuyordu. Mısır´daki Hıristiyan-lar´ın kökünü kazıyordu. Tarih bu işkenceleri, Kıptî milletinin ta­rihinin başlangıcı olarak kabul etmiştir.

Hıristiyanlara karşı uygulanan işkenceler son bulduktan son­ra ihtilaflar da aşırı bir şekilde ortaya çıktı. Tevhid fikrinin kalın­tıları Ariyos´un dili ile ortaya çıkıyordu. Doğu kiliselerinin ve Fi­listin´deki kiliselerle Mısır´daki kiliselerin çoğu ondan yana ol­muşlardı.

İmparator Konstantin, Hıristiyanlık´a girmek istediği miladi 325 yılında İznik Konsülü´nü topladı. Konsüle giren üyelerden 318´i, İsa Peygamberin tanrılığını ilan etti. Konstantin de bu üye­lerin görüşlerini kabu] etti. Oysa başlangıçta Konsül´e giren üye­lerin sayısı 2048, ya da daha fazlaydı. Ama o, Hıristiyanlık´ı felse­feye ve putperestliğe yakın olacak şekilde değişikliğe uğratmak ve sadece Hıristiyanlık adının ortada kalmasını sağlamak istedi. Putperestliğe karşı savaşarak bir tevhid inancı olan Hıristiyanlık dininin özünü ortadan kaldırmak istedi.

Hıristiyanlık´ı asli manasından uzaklaştıran bu Konsül´ün ar­kasından, bazı Konsüller daha tertiplendi. Bunlardan ilki miladi 381 yılında yapılan Konstantiniyye Konsülü olmuştur. Bu kon­sülde ülûhiyet makamına Ruhül Kudüs unsuru da eklenmiştir. Böylece, önceki sayfalarda işaret ettiğimiz modern Eflatuncu-luk´un öğeleri tamamlanmış oldu.

Ama öyle görülüyor ki, İznik Konsülü´nün, Hz. İsa´nın tanrılığı konusunda vermiş olduğu karar, zihinlere yerleşmiş değildir. Bundan sonra Nastoris ortaya çıkarak İsa´nın gerçekten tanrının oğlu olmadığına inanmıştır. Tanrının oğlu olduğu konusunda ile­ri sürülen görüşün mecazi oldupunu ifade etmiştir. Çünkü İsa, tanrılık bakımından değil, nimef. ve sevgi bakımından onun oğlu­dur. Miladi 431 yılında Efes Konsülü, bu görüşü iptal etmek ve bu iddiayı ileri sürenleri tekfir etmek için toplanmıştır.

Bundan sonra parçalayıcı ve bölücü ihtilaflar birbirini takip et­miştir. Bazılarına göre Meryem, insan olan İsa´yı doğurmuş, son­ra Lahuti alemlere mensup olan oğulluk atmosferinin içine gir­miştir. Lahutilik ve Nasutilik, ya da insanlık ve tanrılık sıfatının İsa´da bulunduğunu ifade etmişlerdir. Oğul ise bu iki sıfatın topla­mıdır. Kısacası bu, teslis inancını oluşturan unsurlardan biridir.

Diğerleri ise, İsa´nın kendisinde lâhutî unsurun cisimleştiği tek tabiat olduğunu, Meryem´in ise hem insan ve hem tanrıyı bir arada doğurduğunu söylemişlerdir. Mısır kilisesi inanç olarak, tabiat birliğini ve Meryem´in de onunla birlikte İsa´yı doğurmuş olduğu­nu benimsemiştir. Böylece iki taraf arasındaki ihtilaf şiddetlen­miştir. Tartışmalar aşın denecek kadar ileriye gitmiştir. Her tar­tışma ise, itikadı gevşetir ve gücü zayıflatır. Bütün bu tartışmalar beşinci ve altıncı miladi yüzyıllarda şiddetlenmiştir.

Böylece iki noktayı rahatlıkla ortaya koyabiliriz:

1- Miladi 6. yüzyılda nefislere yerleşen bir inanç yoktu. Bir ta­kım inançlar ortaya atılıyor, bunlar benimseniyor ve taassup hali­ne geliyordu. Fakat bu taassup, inancın güçlülüğüne işaret etmi­yordu. Aksine söz konusu taassup bireysel sapıklığın ve tek taraflı bir bakışın eseriydi. Melikiier´in, Yakubiler´e karşı taassupları da bu çerçevedeydi. Çünkü bu taassuplar, tek taraflı çarpık anlayışla­rın sonucuydu. Egemen olan iman ve inanç gücü değil, taassuptu.

2- Miladi 6. yüzyılda nefisler, sağlam ve mantıki delillere dayalı sahih inancı kabul etmeye hazır durumdaydı. Özellikle tereddüt içinde bulunan düşünceler, vehim ve kuruntu haline gelmişlerdi. Aklen ayırdedilemeyen ve aklın süzgecinden geçemeyen sözler ha­line gelmişlerdi. Bu gibi görüşler istikrar bulamamışlardı. Taas­suplarından ötürü bazı kimselerin fikirleri seyyar ve her kılığa gi­rebilen düşüncelere dönüşmüştü. Nitekim bu durum, daha sonra­ları Hıristiyanlarca Yahudiler arasında da görülmüştür.

Allah´ın elçisi İsa Peygamber´in getirmiş olduğu gerçek Hıristi-yanlık´ı bir kenara atan tahrife uğramış Hıristiyanlık´m kalplere istikrarsızlık ve sabit olmayan bir tereddüt yerleştirmiş olduğunu görmekteyiz.

Roma´mn putları tesirlerim yetirdikleri zaman putperestliğin ortasına öyle bir din yerleştirdiler *a, bu dinin bir kısmı Tevrat hü­kümlerinden alınmıştı. Ancak İncil´e muhalif olan Tevrat hüküm­lerini almışlardı. Ayrıca putperestliğin de bir kısmım alarak bu ye­ni dine ilave etmişlerdi. Fakat gerçek dinden hiçbir şey almış değil­lerdi. Bu yeni dinsel bileşim yerleşemedi. Bilakis insanların kalp­lerine korkunç bir ızdırap ve istikrarsızlık getirdi. Bu durum altın­cı miladi asrın sonlarına kadar devam etti. O zamanlar insanların kalpleri yeni bir dini kabul etmeye hazır hale gelmişti ki bu yeni din de gerçek dindi. –

Share.

About Author

Leave A Reply