Fethi Mübin

0

Bu fetih Mekke-i Mükerremenin fethidir. Bunun için Ramazan-i şerif ayının 10´unda harekata geçildi. 18. gecede Mekke´ye ulaşıldı. Bu bir savaş fethi değildi. Aksine gönüllerin fethi idi. îslam daveti için yapılan en geniş kapsamlı bir fetih idi. Bu fe­tihte hata ve yanılma sonucu dışında çarpışma ve savaş görül­medi. Ancak Mekke´ye giren ilk sahabiler tedbirsizlik yaparak savaşmışlardı. Bu fetih, güven ve esenlik fethi idi. Bu fetihte; küfrün, güçsüzleri horlamanın, imana karşı direnmenin birbi­rinden ayırmış olduğu gönüller birbirine yaklaştı. Muhammed (s.a.v.) Mekke´ye girerken, “Ben rahmet Peygamberiyim, ben savaş Peygamberiyim” diyor ve Mekkelilere selam vererek ik­ramda bulunuyordu. Önce İslama karşı düşman kesilip savaşmış, bilahare yumuşayıp sulha meyletmiş aşiretler İslama ya­naşıyor ve gönülleri İslama ısınıyordu. Bunlar barışmışlar, son­ra iman etmişlerdi. Şüphesizki bu da fethin bir sonucu idi. Baş­langıçta barış amacı görülmüyordu. Aksine savaşmak gayesi güdülüyordu. Peygamber efendimiz onbinlerce mücahidle Mek­ke´ye gelmişti. Bunların şaka götürür yanları yoktu. Aksine hepsi gayet ciddi idiler. Müşrikler onların ciddiyetlerini müşa-hade edince kılıçlarını kınlarına sokup savaşmaktan vaz geçti­ler. Bölük bölük İslama girmeleri için gönüller fethedildi.

Adamın biri: “Ne diye savaş oldu ” diye sorabilir. Halbuki Hudeybiye muahedesi, bu muahedenin getirdiği yükümlülükle­rin hiçe sayılması nedeniyle Peygamber efendimiz tarafından rafa kaldırılmıştı. Muahedeyi geçersiz kılma sebepleri zuhur etmediği sürece Peygamber efendimiz muahedeye bağlı kalmış­tı. Zira yüce Allah kendisine şu direktifi vermişti: “Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın.” (Tevbe: 7)

Ne varki müşrikler dürüst davranmamış ve neticede bu hı­yanet ortaya çıkmıştı. Peygamber efendimizin de Cenab-ı Al­lah´ın şu kavline göre hareket etmesi icab ediyordu:

“Bir kavmin (andlaşmaya) hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onların seninle yaptıkları andlaşmayı) aynı şekilde on­lara at.” (Enfal 58)

Şu halde peygamber efendimizin silahlı kuvvetle Mekke´ye girmesinden dolayı Hudeybiye muahedesine hıyanet etmiş ol­ma korkusu yoktu. Aksine müşikler bilfiil hıyanette bulunduk­larından dolayı Hudeybiye muahedesi gereğince onları cezalan­dırması gerekiyordu.

Akid bir bütündür. Her maddesi diğerini tekmil edip tamam­lar. Eğer akdin bir maddesine hıyanet girerse tümü hiçe sayıl­mış olur ve geçersiz kılınır. Akdin diğer tarafı da bu durumda bütün yükümlülüklerden kurtulmuş olur. Çünkü ilk taraf olan Kureyşliler akdin bir bölümünü geçersiz kılıp bozmuşlardı. Eğer buna rağmen Peygamber efendimiz harekete geçmeyip se­sini çıkarmasaydı, Kureyşliler giderek akdin diğer maddelerini hiçe sayacaklar ve akdi tümden geçersiz kılacaklardı. Böylece akdin ne manası ne de şekli ortada kalmayacak ve tamamen yok olup gidecekti. Muahede sayfaları rüzgarın önünde savuru-lup uçuşacaktı.

Kureyşlilerin Hudeybiye Sulhunu Bozmaları

Mekke-i Mükerremenin fethinin esas sebebi de budur. Ku-reyşliler Hudeybiye muahedesinin fıkralarından birini bozduk­ları için tümünü bozmuş sayıldılar. Çünkü önce de açıkladığı­mız gibi muahedeler bir bütündürler ve asla bölünemezler. Bir kısmının geçersizliği, tümünün geçersizliği demektir.

Hudeybiye barış andlaşmasında şöyle bir madde vardı: “Ku-reyş akdine ve ahdine girmek isteyen herkes girebilir. Muham-med (s.a.v.)´in akdine ve ahdine girmek isteyen herkes onun ak­dine girebilir. îki taraftan birinin akdine giren kimse, o tarafın haklarına ve yükümlülüklerine tabi olur.”

Huzaahlar, Muhammed (s.a.v.) efendimizin akdine ve ahdi­ne girmiş; Bekr oğulları da Kureyşlilerin akdine ve ahdine gir­mişlerdi. Bu sebepten dolayı Kureyşlilerin Huzaalılara saldır­mamaları bir hak haline gelmişti. Tabiiki aynı şekilde Peygam­ber efendimize de saldırmamaları bir hak idi. Bekr oğullarıyla Huzaahlar arasında cahiliyetten kalma bir düşmanlık vardı. Bu düşmanlık nedeniyle Huzaahlar Bekr oğullarına saldırdılar ve birbirleriyle vuruştular. Aynı şekilde Bekr oğulları da Huza­alılara saldırıp savaştılar. Bu savaş neticesinde Huzaahlar ga­lip geldiler. Aradaki bu düşmanlık devam etti. İslamiyet geldi­ğinde Kureyşliler Peygamber efendimize ve iman edenlere kar­şı savaş açtılar. Onun savaşı ile meşgul oldular ve ona karşı yü­rekle kin doldu. Hudeybiye sulhu olduğunda Huzaahlar Ku-reyşlilere karşı nefret hissettiklerinden dolayı Kureyş düşman­larına yardım etmek istediler ve bu sebeple de Peygamber efen­dimizin akdine ve ahdine girdiler. Bu sebeple de akid çerçeve­sinde Peygamber efendimiz onları himayesine aldı. Öte yandan Bekr oğulları da Kureyşlileri sevdiklerinden ötürü onların akid ve ahidlerine girdiler.

Hudeybiye barışı intikam almak için Bekr oğullarını kışkırt­tı. Bu sebeple barış akdini fırsat bildiler. Halbuki kendi aleyh-lerindeki bir duruma sebebiyet verecek bir ahid olduğunu bile­mediler. Bu sebeple Huzaalılara saldırdılar. Kureyşliler de si­lah vererek onları takviye ettiler. Sonra aralarında Safvan bin Umeyye, Huveytıp bin Abdüluzza, Mikrez bin Hafs gibi Ku­reyşliler aralarına katılarak geceleyin gizlice savaşmaya başla­dılar. Savaşa savaşa Beyt-i Harama yaklaştılar. Halbuki haram dahilinde savaşmaları yasak idi. Çünkü Cenab-ı Allah ora­yı güvenli bir harem kılmıştı. Çevresinde insanlar birbirlerini kapıp götürürlerken Kâbe-i Muazzama emin bir yerdi. Ancak onların kumandanları Nevfel bin Muaviye, Bekr oğullarının; uEy Nevfel Harem dahiline girdik. Burası senin ilahının hare­midir” diyerek itirazda bulundularsa da o savaşı devam ettir­di. Günühkarca konuştu ve “Bugün ilah yoktur! Ey Bekr oğul­ları intikamınızı alın. Hayatıma yemin olsun ki güneş doğun­caya kadar intikamınızı aldınızsa aldınız. Aksi takdirde hiç bir zaman alamazsınız!” dedi. Huzaalılar, Budeyl bin Verka el Hu-zai´nin ve kendi azatlılarından birinin evine sığındılar. Çok za­limce bir savaş olmuştu. Huzaalılardan Amr bin Salim adında bir adam çıkıp Resulullah (s.a.v.)in yanına gelmişti. Bu adamın müracaatı üzerine cereyan eden hadiselerden dolayı Peygam­ber efendimiz Bekr oğullarına karşı kendi müttefiklerini koru­mak mecburiyetini hissetti. Bekr oğullarına ve yandaşlarına karşı gerekli tedbirleri aldı. Çünkü Bekr oğulları ahde vefasız­lık edip hainlik göstermiş ve Beyt-i haram dahilinde savaşmış­lardı. Onların irtikab ettikleri bu hıyanete Kureyşliler de katkı­da bulunarak destek vermişlerdi. Hep birlikte yasakları çiğne­mişlerdi. Kendi müttefiklerine yapılan bu zulme ve Kureyşlile-rin zalimlere yaptığı yardıma karşı Peygamber efendimizin suskunluk göstermesi elbetteki doğru olmayacaktı.

Budeyl bin Verka el Huzai, evine sığınan Huzaalı bir kaç ki­şiyle birlikte Peygamber efendimizin yanına geldi. Bekr oğulla­rından gördükleri zulmü ve Kureyşlilerin de Bekr oğullarına verdikleri desteği anlattılar. Bundan sonra Budeyl evine dön­dü. Yolda Ebu Süfyan´la karşılaştı. Ebu Süfyan nabız yoklama­ya, barış akdini pekiştirme ve akdin geçerlilik süresini uzatma talebinde bulunmaya gelmişti. Peygamber efendimizle görüşüp durumu kurtaracağını zannetmişti. Kureyşlilerin yaptıklarının büyük bir suç olduğnu anlamıştı. Fakat bu suçu önlemek için harekete geçmemişti. Olanlar olmuştu. Belki de olup bitenleri beğenmemezlik etmemişti. Yoluna devam etti ve nihayet kendi kızı (aynı zamanda Resulullah´m zevcesi) Ümmü Habibe´yle karşılaştı. Peygamber efendimizin kendisiyle görüşmek istiyor­du. Ümmü Habibe´nin evine girdi. Peygamber efendimize ait bir döşeğin üzerine oturmak istedi ama Ümmü Habibe o döşeği dürüp kaldırdı. “Kızım anlayamadım; bu döşeğimi bana layık görmedin yoksa beni mi bu döşeğe layık görmedin ” diye sorun­ca kızı şu cevabı verdi: “Bu Resulullah (s.a.v.)in döşeğidir. Sen ise mundar bir müşriksin! Onun döşeği üzerinde oturmanı iste­medim!” Bunun üzerine Ebu Süfyan: “Ey kızım vallahi benden ayrıldıktan sonra fenalaşmışsın” dedi. Kendi öz kızı Ümmü Habibe´nin, kendisi için Resulullah (s.a.v.) katında şefaatçi ola­cağına zannetmişti. Ama bu ilk karşılaşma ile kalbindeki ümit yok olup gitmişti. Başkasının yanına giderek Peygamberle bu­luşmasına aracı olmasını istemiş ve bu sebeple Ebu Bekir´in ya­nına gitmişti. Ebu Bekir´den, kendisi için Resulullah´la konuş­masını isteyince o: “Ben bunu yapamam!” diyerek kestirip at­mıştı. Bundan sonra Hattab oğlu Ömer´e giderek bu hususta konuşmuş o da: “Ben mi senin için Resulullah´ın yanına gidip şefaatte bulunacağım ! Allah´a andolsun ki küçücük bir karın­cayı bile bulsam onunla size karşı savaşıp cihad ederimr dedi. Ebu Bekir´den ümidini kestiği gibi Ömer´den de ümidini kesti ve bu defa da Ebu Talib oğlu Ali´nin yanına gitti. O sırada Hz. Fatıma, Hz. Ali´nin yanında bulunuyor ve henüz bir çocuk olan Hz. Hasan da önlerinde gezip duruyordu. Ebu Süfyan: “Ey Ali! şu cemaat içinde akrabalık yönünden bana en yakın olan sen­sin. Ben bir iş için gelmiştim. Umduğumu elde edemeden, gel­diğim gibi geri dönüp gideceğim. Resulullah´a gidip benim için şefaatçi ol” dedi. Hz. Ali de ona şu karşılığı verdi: “Yazıklar ol­sun sana ey Ebu Süfyan! Allah´a andolsunki Resulullah (s.a.v.) bizim kendisiyle konuşamıyacağımız bir hususta kesin kararını vermiştir!” Bu defa Ebu Süfyan, Eatımatüz Zehra´ya dönerek şöyle dedi: “Ey Muhammed´in kızı! Şu yavrucuğuna emretsen de, iki taraf halkı arasında himayeci olduğumu söylese olmaz mı Böyle yaparsak kendisi zamanın sonuna kadar Arapların efendisi olur!”

tiz. Fatıma da: “Vallahi benim bu yavrum ne halk arasında himayeci olacak yaşa gelmiştir, ne de Resulullah (s.a.v.)e karşı bir kimse himayeye alınabilir.^ dedi.

Ebu Süfyan bu defa Hz. Ali´ye dönerek şöyle dedi: “Ey Ma-san´ın babası! Bana karşı işlerin çok zorlaşmış olduğunu görü­yorum. Sen bana bir öğüt ver, senin bu husustaki görüşün ne­dir Zorlaşmış olan şu işimi bir kolaylaştır. Sence benim için yararlı olabilecek işi, çareyi bana emret!”

Hz. Ali: “Ben şu gündeki kadar ne yapacağını şaşırmış bir adam görmedim. Vallahi ben senin için yararlı olabilecek bir şey bilmiyorum. Fakat sen Ben-i Kinanelerin ulu kişisisin. Kalk iki taraf halkını uzlaştırmak için himayene aldığını ilan et, sonra da yurduna çık git, halkın arasını bul” dedi.

Ebu Siifyan: “Bunun, benim için bir yarar sağlayacağını sa­nıyor musun ” diye sordu. Hz. Ali de şu cevabı verdi: “Hayır! Vallahi yarar sağlayacağını pek sanmıyorum. Ama bundan baş­ka yapılacak bir şey de görmüyorum”. Bunun üzerine Ebu Süf-yan, mescitte kalkıp: “Ey ahali! Ben halkı himayeme aldım” de­di; sonra da devesine binip Mekke´ye doğru yola çıktı. Kureyş topluluğunun yanına vardı. İşlediği hatanın büyüklüğünü ve ir-tikab ettiği ahmaklığın vehametini Kureyşliler anlamışlardı. Ebu Süfyan; ne Hz.Peygamberin, ne Ebu Bekir ve Ömer´in ne de başka bir kimsenin, kendisine gönül rahatlatan bir cevap vermediklerini, ancak Hz.Ali´nin kendisine yaptığı tavsiyeye uyarak halkı himayesine aldığını Medinelilere ilan ettiğini Ku-reyşlilere anlattı. Kureyşliler, onun bu himayesini Hz. Peygam­berin tanıyıp tanımadığını sorduklarında, Ebu Süfyan: “Ha­yır…” diye cevap verdi.

Hıyanet Zilleti

Kureyşliler ahde hiyanet ettiler. Halbuki böyle yapmamaları gerekirdi. Liderleri Ebu Süfyan, yaptıkları hıyanetin bağışlan­ması için Medine´ye geldi. Halbuki Kureyşlilerin bu hıyaneti ir-tikab etmelerine engel olabilecek iken engel olmamıştı. Üstelik, peygamber efendimizden tuhaf bir istekte bulunmuş ve Resü-lullah (s.a.v.)m himayesine giren kimseleri, peygamber efendi­mizin korumamasını ve onları kendi hallerine bırakmasını iste­mişti. Bunun için de önce kızını şefaatçi yapmak istemişse de kızı, onun bu isteğine muvafakat etmemişti. Çaresiz kalınca Ebu Bekir´e gitmiş, Ebu Bekir de onun bu isteğini kesin bir ifa­deyle reddetmişti. Halbuki Ebu Bekir yumuşak tabiatlı bir kimseydi. Ama böylesine zorlu ve kabul edilemeyecek işlerde tavrım elbette ki kesin olarak ortaya koyacaktı. Ebu Bekir´den de yüz bulamayınca Hz.Ömer´e gitti. O da sert bir şekilde red­detti. Aradaki akrabalık bağını ileri sürerek, şefaatçi olması için Hz. Ali´ye gitti. Ne Ali, ne de Fatımatüzzehra, onun bu iste­ğine muvafakat etmediler. Hz. Fatıma kesin bir ifade kullana­rak, Resülüllah (s.a.v.)e karşı hiç kimsenin himaye altına alına­mayacağını söyledi. Tuhaftır ki Ebu Süfyan bütün Kureyşlileri savaşa karşı emniyet altına almak amacıyla himaye etmek is­tedi. Çünkü o, ahde hıyanet suçunu bütün Kureyşlilerin işlemiş olduklarını biliyordu. Şayet bir savaş olursa bütün Kureyşliler hedef alınacaktı. Hudeybiye muahedesini pekiştirip yürürlük süresini uzatmak maksadıyla Hz.Peygamber´e gelmişti. Onun bu isteği, şüphesiz ki önceki muahedeyi ve kapsamında bulu­nan maddeleri geçersiz kılma anlamını taşıyordu. Böyle bir is­tekte bulunmak ve bu isteğini kabul ettirmekle de Önceki hiya-neti bağışlatabileceğim sanmıştı. Ayrıca peygamber efendimi­zin, Hudeybiye muahedesini feshedici nitelikte olan Kureyş hı­yanetinden habersiz olduğunu sanıyordu. Ama Huzaalılarm, kendisinden önce gelip Kureyş ihanetini peygamber efendimize haber verdiklerini görünce, artık Kureyşliler için eman dile­mekten başka çıkar yol bulamadı. Ama bu isteğine icabet edil­medi.

Musa bin Ukbe´nin rivayetine göre Ebu Süfyan, Ebu Bekir, Ömer ve Ali´ye uğramadan peygamber eefendimizin yanına gi­derek O´na şöyle demişti: ttEy Muhammedi Hudeybiye akdini pekiştir ve akdin yürürlük süresini uzat!

Peygamber efendimiz de: “Bunun için mi geldin Buraya gelmeden Önce bir olay mı çıkardınız ” diye sormuş, Ebu Süf­yan ise şu cevabı vermişti: “Allah´a sığınırız! Biz, ahdumize ria­yet ediyoruz. Muahede maddelerini asla tağyir ve tebadil etme­dik!”

Böyle dedikten sonra sahabilerden Ebu Bekir´e sonra Ömer´e, sonra da Osman´a uğradı. En sonunda da Hz. Ali´nin yanına gitti. Yalnız Hz. Ebu Bekir, ona biraz yumuşakça dav­ranmıştı. Bu rivayetten açıkça anlaşıldığına^göre Ebu Süfyan, mescitte söylediklerini onaylatmak için peygamber efendimizin yanına gitmiş, Peygamber efendimiz ise ona, daha önce söyle­miş olduğu: “Muhammed´in bu taahhüdünde bana vefasızlık edeceğini hiç sanmıyorum” sözünden dolayı: “Ey Ebu Süfyan, bunu sen mi söylüyorsun ^ diye karşılık vermişti.

Bundan sonra Ebu Süfyan Mekke´ye, kendi kavmine döndü. Kureyşliler, O´nun gizlice müslüman olduğunu zannetmişlerdi. Onlara, yolculuk macerasını anlattığında Kureyşliler O´na şöy­le cevap vermişlerdi: “Razı olunmayacak bir şeye razı olmuş­sun. Ne bize, ne de sana fayda vermeyecek bir şeyle bize gel­mişsin. Ali, ancak seninle oyun oynamıştır. Allah´ın hayatına and olsun ki senin himayen onlar için hiç de önemli değildir. Onlar, senin kendi başına yapmış olduğun himaye taahhüdünü rahatlrkla çiğneyebilirler.”

Ebu Süfyan, yolculuğunun macerasını karısı Hind´e anlattı­ğında Hind, kendisine şöyle demişti: “Bu kavmin elçisi olarak gittin, ama Allah seni rezil etti. Bize hayırlı bir haber getirme­din.7´

Fetih Hazırlığı

Artık Kureyşlilerle karşı karşıya gelmek kaçınılmaz olmuş­tu. Rivayete göre Resulüllah (s.a.v.), Kureyşlilerin, kendine akid ve ahdine giren müttefiklerine yaptıkları tecavüzleri gör­dükten sonra feth-i mübin ile Mekke-i Mükerreme´ye gitmeye karar verdi ve şöyle buyurdu: “Allah´a and olsun ki Kureyşli­lerle savaşacağım!” Rivayete göre bu sözünü üç kez tekrarla­mıştı. Sahabilerine, Mekke-i Mükerreme´ye gidiş için hazırlan­ma talimatını verdi. Onların ciddiyetle hazırlanmalarını emret­ti ve şöyle dedi: “Ey Allah´ım Yurtlarına ansızın varıp bastırın-caya kadar Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut ve onları görmez, işitmez kıl!

Bedir Savaşma katılmış sahabilerden ve cihatta mertebesi bulunan müslümanlardan biri hata yapmıştı. Bu, savaş ve ci-had bakımından hiyanet, ya da hata sayılırdı. Ama geniş görüş­lü, akıl ve hikmet sahibi olan peygamber efendimiz onun bu te­şebbüsünü tesirsiz hale getirdikten sonra suçunu bağışladı. Bu arada, Kureyşlilerin casus ve habercilerini görmez, işitmez hale getirerek durdurması için Rabbine dua edip durmaktaydı. Sa­habilerden biri Kureyşlilere, Mekke fethi için yapılan hazırlık­ları haber vermek istedi. Hatip bin Ebi Beltaa, Kureyşlilere bir mektup yazarak Peygamber efendimizin Mekke´ye hücum et­mek üzere asker topladığını haber vermişti. Bu mektubu bir kadına vererek gizlemesi uyarısında bulunmuş ve Kureyşlilere ulaştırmasını istedikten sonra ona bir ücret de va´d etmişti. Ka­dın da o mektubu saç Örgülerinin arasına gizleyerek yola koyul­muştu. Cenab-ı Allah, Hatıb´m yaptıklarını Hz. Peygambere vahiy yoluyla bildirdi. Kadının yola çıktığını duyan Hz. Pey­gamber, iki genç sahabiyi peşine yolladı. Bu iki genç sahabi, Al­lah´a taat ve O´nun yolunda cihad etmekle şereflenmiş ve bu havayı teneffüs ederek gelişip büyümüşlerdi. Bunlardan biri, Ebu Talib oğlu Ali, diğeri ise Zübeyr bin Avvam idi.

Bu iki genç yola koyuldular ve kadını Huleyfe mevkiinde ya­kalayıp devesinin üstünden indirdiler. Mektubu, eşyalarının arasında aradılarsa da bulamadılar. Hz. Ali, akıllılıkla şöyle dedi: “Allah´a yemin ederim ki Resulüllah (s.a.v.), şimdiye dek yalan söylememiştir ve bu defa da bize yalan söylemedi. Biz bu mektubu mutlaka senden çıkaracağız. Yoksa her tarafını aça­rız!.”

Kadın, Hz. Ali´nin ciddi olduğunu görünce O´na: “Arkanı dön” dedi. Hz. Ali de arkasını döndü. Kad^n, saçının örgüsünü açarak mektubu çıkardı ve Hz. Ali´ye teslim etti.

Hz. Ali ile Zübeyr, mektubu alıp Resulüllah (s.a.v.)e götür­düler. Dirayetli bir insan olan Resulüllah, bu hıyanetin sebebi­ni, güçlü bir insana özgü şefkat ve yumuşak huylu bir insana mahsus merhamet edasıyla Hatıb´a sordu: “Ey Hatip! Böyle davranmaya seni iten sebep nedir 1 Ona: ´Neden hıyanet ettin ´ diye sormamış ancak – varsa- böyle davranmasına neden olan gerekçeyi sormuştu. Dirayetli ve halim selim olan Peygamber efendimiz, hemen ilk aşamada onu sert bir dille kınayıp azarla­mamış, aksine mazeret beyanında bulunmasına fırsat vermişti. Kınandığını gönlünde hisseten Hatip, şöyle cevap verdi: “Ya Resulallah. Vallahi ben Allah ve Resulüne inanmış bir kimse­yim. Bu imanımı asla değiştirmiş değilim. Ancak ben, Kureyş-liler arasında aşiret ve akrabaları bulunmayan bir kimseyim. Orada benim çoluk çocuğum vardır. Çoluk çocuğuma zarar ver­mesinler diye onlara böyle bir iyilikte bulunmak istedim.”

Şüphesiz ki Hatıp´ın bu cevabı, onun yaptığı işi haklı çıkara­cak bir cevap değildi. Aksine ondaki ruhi zaafîyeti gösteriyor­du. Çünkü Hudeybiye muahedesinden önce de Onun Mekke´de çoluk çocuğu bulunmaktaydı. Belki de onlar bu muahede süresi zarfında Mekke´ye varıp yerleşmişlerdi. Her iki durumda da ki­şisel nedenler, Hatıp´m büyük kumandan ve Allah elçisi Hz. Muhammed´e muhalefet etmesini haklı kılmıyordu. îslam dev­letinin düşmanlara hücuma hazırlandığı bir sırada îslam ordu­sunu sıkıntıya maruz bırakmasını meşru göstermiyordu.

Onun bu mazeretini peygamber efendimiz kabul etmedikten sonra Hz.Omer de kabul etmedi ve :nYa Resulallah! îzin ver de şunun boynunu vurayım. Çünkü bu herif münafık olmuştur!” dedi. Ancak -Hatıp´m mazeretini kabul etmemiş olmakla birlik­te- Hz. Peygamber, Hz. Ömer´in bu görüşüne muhalefet ederek Hatıp´m bu suçunu Önceki yararlılıklarının bağışlatabileceğini ifade edip şöyle dedi: “Ne bilirsin ey Ömer! Belki de Allah, Be­dir savaşına katılmış olanlara, Bedir gününde bakıp: “Diledi­ğinizi yapın! Çünkü ben sizi affetmişimdir” demiştir!”

Şüphesiz ki Hz. Peygamber, Hatıp´ın bu yaptığını tasvip et­miş değildir. Geçmişinin, onu bugünkü suçu işlemekten menet­mesi gerektiğini ince ve müşfik ifadelerle bildirmişti. Öyle sanı­yorum ki onun bu sözü, Ömer el-Faruk´un sözlerinden daha parlak ve daha anlamlıdır.

Şu aşağıdaki ayet-i kerimelerin Hatip hakkında nazil oldu­ğunu söylemişlerdir:

“Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar ettikleri, Rabbiniz Allah´a inandığınızdan dolayı Rasülü ve sizi (yurdunuzdan sürüp) çıkardıkları halde siz onlara sevgi (belir­tecek mektup) ulaştırıyorsunuz. Eğer benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için çıktmızsa içinizde onlara sevgi (mi) gizliyorsunuz Oysa ben sizin* gizlediğiniz ve açığa vurdu­ğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur. Onlar sizi ele geçirseler, size düşman olurlar. Size ellerini, dillerini kötülükle uzatırlar ve isterler ki inkar edesi­niz.

Kıyamet günü akrabalarınız vâ çocuklarınız size fayda ver­mez. (Allah) aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

İbrahim´de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal var, onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve sizin Allah´tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi(n taptıkları­nızı) tanımıyoruz. Siz bir tek Allah´a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim´in, babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat senin için Allah´tan (gelecek) hiç bir şeyd önlemeğ)e gü­cüm yetmez” demesi hariç. (Bu söz size misal değildir.) Çünkü kafire mağfiret dilenmez. Yine onlar demişlerdi ki: “Rabbimiz, sana dayandık, sana yöneldik. Donüş(ümüz) sanadır.” (Mümtahine:l-4)

Bedir Savaşı´na katılmış bir sahabinin kolayca irtikab etmiş olduğu bir hata ortada olduğuna göre, bu hata, bir münafıklık değildir. Kureyşlilere olan eski sevgisi ve dostluğu onu bu ma­ceraya sevketmiş, nihayet bu hataya, hatta günaha düşmüştü. Kalpleri bir araya getirip arındıran, müminlere karşı şefkatli ve merhametli bir insan olan Hz. Peygamber, Önceki yararlılık­larını göz Önünde bulundurarak Hatıb´m suçunu affetmişti.

Rasulullah´ın Yola Çıkışı

Rasulullah (s.a.v.) sefere çıkmak üzere yola koyuldu. Medi­ne´de kendi vekili olarak da Külsüm bin Husayn bin Utbe bin Halef el Gıfari´yi bıraktı ki insanlar, idarecilik hususunda soy farkı gözetilmemesi gerektiğini anlasınlar. Gerektiğinde Hz.Peygamber, ensardan ve Kureyş´in çeşitli batınlarına bağlı muhacirlerden de idareciler tayin etmişti.

Rasulullah (s.a.v.), Ramazanın onuncu gecesinde yola çıktı. Oruçluydu. Beraberindekiler de oruçluydular. Küdeyd mevkii­ne vardığında orucunu bozdu. Çünkü Seferi idi. Seferinin de orucu tutmamasına müsaade vardır. Bu hususta Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar.”
Cenab-ı Allah, azimetlerini verdiği gibi ruhsatlarım da ver­meyi sever. Arap çöllerinde sefere çıkmak, azabın bir parçası­dır. Cihad halinde oruç tutmamak, bünyeyi güçlendirir. Cihad edebilecek kadar güçlenmek için gerekeni yapmak, şer´an iste­nen bir şeydir. Öyle anlaşılıyor ki fetih seferine çıkan mü´min-ler, Ramazanda oruç bozmayı sakıncalı görmüşlerdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.), kendisine bir kase su getirilmesini istemiş ve herkesin görmesi için de gündüzleyin o suyu içip orucunu açmıştı. Ve oruçsuz olarak Mekke´ye gitmişti. Yoluna devam etmiş ve Cuhte mevkiine vardığında amcası Abbas´la karşılaşmıştı. Abbas, ailesiyle birlikte hicret etmek üzere yola çıkmıştı. Zaten daha önce müslüman olmuş ve Kabe-i muazza-mada şikayet görevini devam ettirmişti.

Ebu Süfyan bin Haris bin Abdülmuttalip ve Abdullah bin Umeyye bin Mugire gibi bazı yakınları, yolda peygamber efen­dimizle karşılaşmışlar, yanma girmek için izin istemişlerdi. Bu hususta Ümmü Seleme onunla konuşmuştu. O, her zaman dostluk gösteren ve iyilikte bulunan bir kimseydi. Ümmü Sele­me ona: “Bunlar senin amcan oğulları, halan oğulları ve hısım­larındırlar ya Rasulallahr demiş, peygamber efendimiz de ona şu karşılığı vermişti: “İkisine de ihtiyacım yoktur. Amcam oğlu benim ırzımı çiğnedi; halam oğlu ve hısımım da Mekke´de bana çok fena şeyler söyledi!” Zira bu adam Mekke´deyken peygam­ber efendimiz kendisini imana davet ettiğinde şu cevabı ver­mişti: “Gözlerimin önünde göğe merdiven dayayıp yukarı çık­madıkça ve oradan, senin Allah tarafından gönderilen bir pey­gamber olduğuna tanıklık eden dört melek ve bir ferman getir­medikçe vallahi sana inanmam!”

Hz.Peygamber bu iki adamla görüşmemekte ısrar etti. Ken­dilerine bu hususta izin verilmediğini duyan amcası oğlu Ebu Süfyan, yanında küçücük bir oğlu olduğu halde şöyle dedi: “Vallahi kendisiyle görüşmem için bana ya izin verir, ya da şu çocuğumun elinden tutup çöle gider, sonra da açlıktan ve su­suzluktan Ölürüz!” Onun böyle demesi üzerine Peygamber efendimiz onlara acıdı. Çünkü kendisinin akrabalarıydılar. Ay­rıca onlar İslam´a da meyletmişlerdi. İslamiyet´e girmek ise, da­ha önce işlenmiş olan kötülükleri yok eder.

Kureyşliler Haber Araştırıyorlar

Rasulullah (s.a.v.) yoluna devam etti. 10.000 başka bir riva­yete göre 12.000 müslümanla birlikte Merrüzzahran mevkiine varıp konakladı. Kureyşliler, olup bitenlerden habersizdiler. Ancak kendileriyle Hz.Peygamber arasındaki anlaşmayı boz­duklarından dolayı çeşitli görüşler ileri sürüyorlardı. Hiç bir şey hissetmediler, ancak bir şeyler olacağını bekliyorlardı.

îşte o gecelerde Ebu Süfyan bin Harb, hakim bin Hüzam ve Büdeyl bin Verka el Huzai, durumu araştırmak ve bir haber el­de etmek umuduyla keşfe çıktılar. Öyle anlaşılıyor ki bu üç ki­şiden ikisi, üçüncüye muhalefet etmişlerdi. Çünkü Huzaahlara yardımcı olmasını sağlamak için Hz.Peygamber´in yanına git­miş olan, Büdeyl´in kendisi idi. Zira Kureyşliler de, Huzaalılar-la savaşan Bekr oğullarına yardımcı olmuşlardı. Onları Beyt-i Haram´a kadar kovaladıkları halde Kureyşliler engel olmamış­lardı.

Bu üç kişinin belki her üçü de haber araştırmak istiyorlardı, ama gayeleri farklıydı.

Kureyşliler Hz. Peygamberle ilgili haberleri araştırmaktay­ken, sevecen ve barışçı bir insan olan Hz. Abbas, Kureyşlilere Hz.Peygamber´in yerini bildirmek için onlara bir haberci gön­derme arayışı içindeydi. Onların gelip Hz.Peygamberden eman dilemelerini istiyordu ki savaş olmasın. Aksine, güvenlik ve ba­rış olsun. Rasulullah (s.a.v.)e olan muhabbetinden cür´et alan Hz. Abbas şöyle diyordu: “Vallahi eğer Kureyşliler gelip kendi­sinden eman dilemeden Rasulullah (s.a.v.) zorla Mekke´ye gire­cek olursa, bu, Kureyşliler´in kıyamete kadar iflah olmayacak şekilde helakleri olur!” Böyle dedikten sonra Rasulullah (s.a.v.)in beyaz katırına bindi ve Mekke´ye haberci olarak gön­dereceği bir adamı bulmak için, çölde dolaşan işçileri veya oduncuları aramaya başladı. Etrafta adam aramaktayken Ebu Süfyan´ın sesini duydu. Kendisi mü´min olan Hz. Abbas´ın müşrik dostu Ebu Süfyanla nasıl karşılaştığını kendisinden dinleyelim:

“Rasulullah (s.a.v.)in katırı üzerinde yoluma devam etmek­teyken Ebu Süfyan´ın sesini duydum. Büdeyl bir Verka ile kar­şılıklı olarak konuşmaktaydılar. Ebu Süfyan: ´Bu geceki kadar çok ateş ve askeri daha önce görmüş değilim!´ diyor, Büdeyl de: Vallahi bu ateşi Huzaalılar yakmıştır´ diyordu. Buna karşılık Ebu Süfyan da: ´Huzaalılar bu kadar çok ateş yakacak ve bu kadar fazla asker bulunduracak güçte değildirler´ diyordu. Se­sini tanıdım ve “Ey Ebu Hamala!” diye seslendim. O da benim sesimi tanıdı ve “Fadl´ın babası! Sen misin ” diye sordu. Ona dedim ki:

-Evet…

-Babam, anam sana feda olsun! Ne var Arkandakilerden ne haber var

-Yazıklar olsun sana ey Ebu Süfyan. arkamdaki Rasülüllah (s.a.v.)dır. arkasında büyük bir kalabalık var. Vallahi Kureyş-liler sabahleyin felakete uğrayacaklardır!

-Babam, anam sana feda olsun. Buna karşı bir kurtuluş yo­lu var mı

-Vardır.

-Nedir

-Rasülüllah (s.a.v.)den başkası tarafından ele geçirilecek olursan, vallahi senin boynunu vururlar. Şu katırımın terkisi­ne bin de seni Rasulüllah´a götüreyim ve kendisinden senin için eman dileyeyim.”

Böyle dedikten sonra Hz. Abbas, peygamberimizin boz ka­tırının üzerinde, Ebu Süfyan da terkisinde olduğu halde, müs-lümanlarm ateşlerinden her bir ateşin önünden geçerken “Kim bu ” diye soruyorlar; peygamberimizin katırını ve Hz. Abbas´ın da onun üzerinde bulunduğunu görünce,”Rasulüllah´ın amcası Rasulüllah´ın katırına binmiş” diyorlardı.

Hz. Ömer´in ateşinin yanından geçerken Hz. Ömer, ona ba­kıyordu. Terkisinde Ebu SüfyanYgördü. Görür görmez “Allah düşmanı Ebu Süfyan! Seni ahidsiz ve akidsiz olarak ele geçir­meye imkan veren Allah´a hamdolsun!n dedi. Sonra da Peygam­berimize doğru hızla gitti. Hz.Abbas da katırı tepip yürümesini hızlandırdı. Yavaş yürüyen hayvanın, yavaş koşan adamı geçe­bileceği kadar Hz. Ömer´i geçti. Peygamberimizin yanına vardı. Hz. Ömer de izince gelip içeri girdi. Girer girmez “Ya Rasülül­lah! Bu Ebu Süfyan´ı, Allah ahidsiz ve akidsiz olarak ele geçir­me imkanını verdi. İzin ver de şunun boynunu vurayım” dedi. Hz.Abbas: “Ya Rasülüllah, ben ona eman vermişim” dedi, varıp peygamberimizin yanma oturdu. Hz.Abbas, Ebu Süfyan´ın başı­nı tuttu ve “Vallahi bu gece benden başka hiç kimse bununla baş başa kalmasın” dedi.

Hz. Ömer, I$bu Süfyan hakkındaki dileğinde ısrar edince Hz. Abbas şöyle dedi: “Yeter ey Ömer! Vallahi Ebu Süfyan, Adiyy bin Ka´b oğullarından biri olsaydı, böyle söylemezdin. Fakat sen, onun Abd-ü menaf oğullarının erkeklerinden olduğunu bi­liyorsun da, böyle söylüyorsun!”

Hz. Ömer de ona şu cevabı verdi: “Sus ey Abbasî Vallahi ba­bam Hattap sağ olup da müslüman olsaydı, ona, senin müslü-man olduğun gün, müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevin-mezdim! Zira biliyorum ki Rasulullah(s.a.v)da, babam Hattap müslüman olsaydı, senin müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi!17

Bundan sonra Rasulullah(s.a.v.), Hz. Abbas´a: aEy Abbasî Ebu Süfyan´ı konak yerine götür. Sabahleyin yanıma getir” de­di. Abbas, onu kendi konak yerine götürdü. Sabahleyin de alıp Rasulullah´ın yanma götürdü. Rasulüllah (s.a.v.) onu görünce: “Yazıklar olsun sana ey Ebu Süfyanî Senin için, Allah´tan baş­ka ilah bulunmadığını öğrenme zamanı daha gelmedi mi ” di­ye sordu. Ebu Süfyan: “Babam, anam sana feda olsun. Ne ka­dar yumuşak huylusunî Ne kadar ali cenapsınî Akrabalık bağ­larına ne kadar da riayetkarsın.1 Vallahi eğer Allah´tan başka tanrı bulunsaydı, beni zararlardan korur ve bana fayda verir­dir deyince Rasülüllah(s.a.v.): “Benim Allah Rasulü olduğu­mu Öğrenme zamanın gelmedi mi ” diye sordu. Ebu Süfyan: “Vallahi bu konuda şu ana dek içimde biraz şüphe vardır!” de­yince Hz. Abbas: ´Yazıklar olsun sana ey Ebu Süfyanî Boynun vurulmadan müslüman ol ve Allah´tan başka tanrı bulunmadı-, gına, Muhammed´in de O´nun elçisi olduğuna şehadet getir!” dedi. Ebu Süfyan da hak şehadette bulunup müslüman oldu.

Hz. Abbas, Peygamber efendimize: “Ya Rasulüllah! Ebu Süfyan övülmeyi seven bir kimsedir. Ona bir şey lutfetsen ol­maz mı ” diye sordu. Kan akıtılmamasım isteyen peygamber efendimiz, bu öneriyi kabul edip şöyle dedi: “Ebu Süfyan”ın evine giren güvenliktedir. Kapısını kilitleyip evinde oturan kim­se güvenliktedir. Mescid-i Haram´a giren kimse güvenliktedirF

Ebu Süfyan Mekke´ye dönmek üzere yola çıkarken Hz. Pey­gamber, Abbas´a: “O´nu, vadinin daraldığı yerde atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da müslümanların, Allah ordusunun ihtişamını görsün” dedi. Hz. Abbas da onu, vadinin dar boğazına götürüp orada bekletti. Her kabile kendi sancağıyla oradan geçti. Her bir kabile geçtiğinde Ebu Süfyan “Bu hangi kabiledir, ya Abbas ” diye soruyordu. Nihayet yeşil sancağıyla Rasulullah(s.a.v)m kabilesi geldi. Üzerlerindeki zırhlardan sadece gözleri görünüyordu. Ebu Süfyan şaşkına dönüp, “Suphanallah, bunlar da kim ” diye sordu. Hz. Abbas; “Bu Rasulullah´tır. Muhacirlerle ensar arasında bulunuyor­duk diye cevap verdi.

Ebu Süfyan: “Ey Abbas! Yeğenin Muhammed´in saltanatı gi­bi bir saltanatı bu güne kadar görmedim., Ona pek büyük bir saltanat verilmiş. Bunlara hiç kimse dayanamaz ve güç yetire-mez!” deyince Abbas şu karşılığı verdi: “Ey Ebu Süfyan! Bu saltanat değil, peygamberliktir!” Ebu Süfyan da: Evet… Bunu biliyorum” dedi.

Bu hadiseyi uzun uzadıya anlattık. Çünkü bu, iki dostun karşılaşması hadisesiydi. Her ikisi de Mekke-i Mükerreme´yi savaştan korumak için haber araştırıyorlardı. Abbas (r.a.), ge­lip Hz.Peygamberden ve iman ordusundan eman dilemeleri için Kureyşlilere gidecek ve onları bu işe teşvik edecek bir haberci arayışı içindeydi. Maksadı, Harem´de kendilerini savaşla değil, fakat iman etmek ya da eman dilemekle himaye etmelerini sağ­lamaktı.

Ebu Süfyan, haberleri araştırıyordu. Çünkü O, Hudeybiye muahedesine muhalefet edip hiyanette bulunduktan sonra, içinde bir korku hissetmeye başlamıştı. Kendi ittifakına giren kimseleri korumak için Hz. Muhammed´in mutlaka bir şeyler yapacağını biliyor ve olacakları bekliyordu. Hz. Muhammed, iki taraf arasında yapılan barış akdine riayet etmiş, ama kendileri akdi çiğneyip bozmuşlardı. Şu halde bu akid, onlara reddedil­miş durumdaydı. Bozdukları bir akid ile kendilerini müdafaa etmelerine imkan yoktu.

Evet… iki dost karşılaştı. Bu, hayırlı bir karşılaşma olmuş­tu. Çünkü karşılaşma, Ebu Süfyan´m müslüman olması ve razı ettikten sonra Hz. Peygamberin tarafına geçmesiyle sona er­mişti. Ama bu şekilde sona ermesi için Hz. Abbas çok gayret sarfetmişti. Özellikle Hz. Ömer´in Ebu Süfyan´a öfkelenip sal­dırmak istediği esnada çok zorlanmıştı. Ama onun Hz. Ömer´e: “Eğer Ebu Süfyan, Adiyy oğullarından olsaydı böyle davran­mazdın!^ deyişini de onaylamıyoruz. Çünkü Hz. Ömer, Hak söz karşısında akrabalığa prim verecek bir insan değildi. Hz. Peygamber onun hakkında şöyle demiştir: “Cenab-ı Allah, hak­kı, Ömer´in dili ve kalbi üzerine yazmıştır!”

Her ne kadar böyle konuşmuştuysa da Hz. Abbas, Ebu Süfyan´ı kazanmakla hikmetli bir siyaset yapmıştı. Çünkü böyle bir siyaset izlemek kan akıtılmasını ve savaşın patlak vermesi­ni Önlemişti. Bundan sonra Hz. Abbas, çabucak Kureyşe gidip onları teskin etmesi için Ebu Süfyan´ı teşvik etmiş ve ona: “Ça­bucak kavmine gidip onları kurtar” demişti. Ebu Süfyan, Mek­ke´ye geldiğinde en yüksek sesiyle Kureyşlilere şöyle seslenmiş­ti: “Ey Kureyş topluluğu! Asla güç yetiremeyeceğiniz ve karşı koyamayacağınız bir kuvvet üzerinize geliyor! Ebu Süfyan´ın evine giren, güvenliktedir!..”

Kureyşliler ona: “Allah seni kahretsin! Senin evin bize ne fayda sağlayacak !´.” dediler. O da Hz. Peygamberin sözünü naklederek şöyle dedi: “Kapısını kilitleyip kendi evine kapanan kimse güvenliktedir. Mescid-i Haratn´a giren kimse de güven­liktedir!”

Böylece gönüller, îslamı kabule hazır hale geldiler. Ancak kalplerini kin kemiren, cahiliyet güdülerinin etkisinde kalarak önlerine bakmayan, aksine arkalarına bakan kimseler İslama meyletmediler. Ama bununla beraber savaşa yeltenmediler. Çünkü Cenab-ı Allah barış dilemişti. Peygamber (s.a.v.)de ik­ram ve tazimle Beyt-i Muazzama´ya doğru yöneldi. Allah onun şeref ve azametini daha da artırdı.

Karşılaşma

Buraya başlık olarak savaş kelimesini değil de karşılaşma kelimesini koyduk. Çünkü bu, kalpleri kinlerinden arındırıp te­mizleme ve savaştan sonra gönüllerin merhamet noktası üze­rinde buluşmaları karşılaşması idi. Buna da ancak alemlerin rabbi tarafından elçi olarak gönderilen ve kabilelerin kalplerini birbirine ısındıran Rasulullah güç yetirebilirdi. Kelimeleri yüce olan Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Hani siz birbirinize düşman idiniz. (Allah) kalblerinizi -bir­leştirdi. O´nun nimetiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi ondan

kurtardı.” (Al-i Îmran: 103)

Rasulullah (s.a.v.) bir savaşçı olarak değil de, gönülleri ima­na açmak isteyen barışçı bir kimse olarak Meke-i Mükerre-me´ye girdi. Ordunun bir cenahında Zübeyr bin Avvam, diğer cenahında Halid bin Velid bulunuyordu. Muhacirlerin başında da Ebu Ubeyde Amir bin Cerrah bulunuyordu. Ordu bir bütün olarak Mekke-i mükerreme´ye yönelmişti. Kuzeyde, komutası altındaki askerlerle birlikte Zübeyr bin Avvam; güneyde, ko­mutası altındaki askerlerle birlikte Halid bin Velid; kuzey batı­da, muhacirlerin başında Ebu Ubeyde; batıda da komutası al­tındaki en fazla birlikte Sa´d bin Ubade bulunuyordu.

Hz.Peygamber, askerlerine, kimseyi Öldürmemelerini, kim­seyle vuruşmamalarını emretmişti. Çünkü onlar savaşmak için değil, aksine barış tesis etmek için Mekke-i Müherreme´ye giri­yorlardı.

Ancak Hz. Peygamber kendi birliğim başındayken, Kureyşin büyüklerinin değil de onlarm arasına karışmış ve ne idüğü be­lirsiz bazı kimselerin huzuru bozacaklarını haber alınca, Ebu Hüreyre´ye: “Bana ensarı çağır” diye seslendi. Yanma gelen en-sara şu talimatı verdi: “Barışçı mücahidleri amaçlarından sap­tıracak bir davranışta bulunmakları halinde bu karışık kimse­leri ekin biçer gibi biçiniz!”

Rasulullah (s.a.v.)ın sancağı Hacun yanına dikildi. O, savaşa neden olacak her türlü faktörü yok etmekte ısrarlı ve kararlıy­dı, însanlar kendisinden yüz çevirmişlerken ona yardım ve des­tek veren yakınları olsalar dahi savaşa sebebiyet verecek kim­seleri yanından uzaklaştırma hususunda kararlı idi.

Ensarm sancağım taşımakta olan Sa´d bin Ubade, Ebu Süf-yan´m yanından geçerken: “Bugün savaş günüdür. Bu gün ha­ramlar helal kılınır dedi. Bu sesi duyan Hz. Ömer, “İşiti­yor musun ” dedi. Hz. Osman ile Abdurrahman bin Avf: “Fa Rasulallah! Korkarız ki Kureyşliler bize saldıranın izzet ve ik­ram göreceği bir gündür. Bugün, (islamiyeti kabul etmeleri se­bebiyle) Cenab-ı Allanın Kureyşlileri aziz kılacağı ve şereflendi­receği bir gündür.” dedi. Sonra da sancağı Sad´m elinden alma­sı için Hz. Ali´yi ona gönderdi. Bir rivayete göre saçağı kendisi Hz. Ali´ye, bir başka rivayete göre de Zübeyr bin Avvam´a ver­miştir. Meşhur rivayete göre, elinden alındığından dolayı Sa´d´ın gönlü incinmesin diye sancağı, onun oğlu Kays´a vermiş­tir. Ayrıca Hz. peygamber, ensarm sancağını, ensardan bir ada­mın taşımasını istiyordu ki, bu fetihte onlar hamiyyet göster­sinler, kendi adamları ve komutanlarıyla birlikte onların da bu fetihte payları olsun.

Sancağı Hz. Peygamberin Hz. Ali´ye verdiğini ifade eden ri­vayet, sancağa Hz.AiTnin Sa´d´den aldığı esasına dayanmakta­dır. Belki de sancağı Sa´d´ın oğlu Kays´a veren Zübeyr hazretle­ridir. O da bunu Hz. Peygamberin emriyle yapmıştır. Böylece her üç rivayet birleşmiş olmaktadır. Neticede sancak, Sa´d´m oğlu Kays´ın eline geçmiştir.

Rasulullah (s.a.v.)m Mekke-i Mükerreme´ye Girişi

Rasulüllah (s.a.v.), yanında beyaz bayrağı, başında siyah sa­rığı olarak, devesinin üzerinde fetih suresini okuyarak Mekke-i Mükerreme´ye girdi. Ayetleri terennüm ile tekrarlıyor, lafız ve manalarını güzelleştiriyordu. Allah için tevazu edip başını önü­ne eğmişti. Zituva mevkiine vardığında kırmızı renkli güzel bir hırka giydi. Allah´ın kendisine ikram ettiği fetih nimetini gö­rünce de tevazundan dolayı başını önüne eğdi.

Rivayete göre fetih gününde adamın biri Hz. Peygamberle konuşurken vücudu tiril tiril titremeye başlamış, tevazundan dolayı yüceliği daha da artan Hz. Peygamber ona şöyle demişti: “Rahat ol. Ben, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğlu­yum.” Gücü arttıkça tevazuu da artan Hz. peygamber hakkın­da îbn Kesir şöyle diyor:

“Sel gibi büyük bir ordunun başında Mekke´ye girerken Hz. Peygamberde görülen bu tevazua bakın. Bir de Kudüs´teki Mes-cid-i Aksa´nm kapısından rüku ve secde halinde ´ya rab günah­larımızı bağışla´ diyerek girmekle emrolunan îsrailoğullarımn kıç üstü sürünerek *buğday tanesi´ demelerine bakın ve aradaki farkı düşünün.”

Mazhar olduğu nimetlerden dolayı daha da mütevazi olan, nimetlerin hakkını nasip şükrünü ifa eden Muhammed (s.a.v.) nerede Nimet gördükçe şımaran tsrailoğulları nerede

Her nimetin şükrü, cinsine göredir. Kuvvetin şükrü, adalet ve merhamet dağıtmaktır. Yükselişin şükrü, alçakgönüllü ol­maktır. Cenab-ı Allah, peygamberini araplardan hiç kimseye nasib olmayan bir yüceliğe erdirmişti. Hiç bir peygamber, ken­di ümmeti içinde onun kadar yücelmemişti. Onun bu ali cenap-lığı ve alçak gönüllülüğü, şerefini daha da artırmıştı.

Buharide de anlatıldığı gibi Hz. Peygamber, üst taraftan, Küdey´den Mekke´ye girmişti. Rivayetlerin en sahihi budur.

Ebu Kuhafe´nin Müslüman Oluşu

Rasulüllah (s.a.v.) Zituva´da durdu. Hz. Ebu Bekir, Mek­ke´den Medine´ye hicret ettiğinden beri, Umretül Kaza esnasın­daki ziyareti dışında babası Ebu Kuhafe ile karşılaşmamıştı. Ebu Kuhafe, her iki gözünü de kaybetmişti. Ancak küçük kızı sayesinde gezip dolaşabiliyordu. Rasulüllah (s.a.v.) Zituva´da durduğunda Ebu Kuhafe de Ebu Kufeys dağının üzerine çıkıp durdu ve “Kızım ne görüyorsun ” diye sordu. Kızı da: “Bir ara­da bulunan toplu bir karaltı görüyorum” dedi. Ebu Kuha-fe:”Bunlar atlardır” dedi. Kızı: “Bu karaltı arasında ileri-geri koşan bir adam görüyorum” deyince, Ebu Kuhafe: “Ey kızcağı­zım! O adam Suvarilerekumanda eden adamdır” dedi Kızı: “Vallahi bu karaltı yayılıp genişledi” deyince, Ebu Kuhafe: “Vallahi süvariler hücuma geçtiler. Sen beni çabucak evime gö­tür” dedi. Eve ulaşmadan süvariler karşılarına çıktılar. Kızı­nın boynunda gümüşten bir gerdanlık vardı. Süvarilerden biri, gerdanlığı koparıp kızının boynundan aldı.

Rasulüllah (s.a.v.) Mekke´ye varıp Mescid-i Harama girin­ce Ebu Bekir, babası Ebu Kuhafe´yi elinden tutup mescide ge­tirdi. Rasulüllah (s.a.v.): “İhtiyarı evinde bıraksaydın da ben yanına varsaydım” dedi. Ebu Bekir: “Hayır ya Rasulüllah! Se­nin ona gitmendense, onun sana gelmesi haktır” dedi. Rasulül­lah (s.a.v.), Ebu Bekir es-Sıddik´in babasını yanına oturttu, elini göğsüne sürdü, sonra ona: “Müslüman oln dedi. O da müs-lüman oldu. Sonra Ebu Bekir, küçük kız kardeşinin elinden tu­tup kalktı ve gerdanlığını aradı. Gerdanlığın zorla kapılıp götü­rüldüğünü öğrenince de Allah ve îslam aşkına, Müslümanlar­dan, gerdanlığı getirmelerini istedi. Kimseden ses çıkmayınca küçük kızkardeşini teselli ederek: “Bugün emanet duygusu za­yıflamıştır. Gerdanlığının karşılığını Allah´tan iste” dedi. Mer­hamet iste budur. O yaştaki bir kız için gerdanlık her şeyden daha güzeldir. Ebu Bekir onu sevgi ve şefkatle teselli etti: Rasulüllah (s.a.v.)de mağara arkadaşı Ebu Bekir´i, babasının müslüman oluşu dolayısıyla kutladı.

Mekke´nin Bazı Taraflarında Görülen Çarpışmalar

Rasulüllah (s.a.v.) savaşmayı yasaklamış ama savunmayı yasaklamamıştı. Anlatıldığına göre Mekke halkı barış ve esen­liğe razı olmuş, bu hususta peygamber efendimize güven duymuşlardı. Ancak cahiliyetleri üzerinde kalıp iman sevgisini tad-mayan, ya da içlerinde gizli kin yahut intikam arzusu bulunan kimseler barış değil de savaş ve husumet istiyorlardı. Bunlar hakkı tanımamış, aksine inkar etmişlerdi. Nitekim ataları da -kendilerine hak geldiğinde- inkar etmişlerdi.

Müslümanlara karşı aşırı bir düşmanlık içinde bulunan bu hainler, kendilerine yaptıkları yardımın, Hudeybiye akdinin bozulmasına neden olan Bekr oğullarıyla birleşip Handeme mıntıkasında toplandılar. Halid bin Velid ve beraberindekiler Handeme mıntıkasına vardıklarında, bu tpluluğun ok yağmu­runa tutuldular. Halid de bunlarla savaşmak mecburiyetinde kaldı. Nihayet topluluklarını dağıttı. Bu topluluk, kolayca dağı­tılabilecek az sayıdaki insanlardan teşekkül etmişti. Kureyşli-ler ipin ucunu bırakıp teslim oldular. Kaçmadılar ve Mekke´de kalmaya razı oldular. Halid´in arkadaşlarından sadece iki kişi Öldürülmüştü. Bunlar da gruptan ayrılmakla yalnız kaldıkları için öldürülmüşlerdi. Halid bin Velid´e ok atarak saldıranlar arasında Safvan bin Ümeyye ile îkrime bin Ebi Cehil de vardı. Bunlar, deniz kıyısına doğru kaçmaya başladılar. Muhammed (s.a.v) ile birlikte ya da onun hakimiyeti altında Mekke´de kalıp ikamet etmek istemediler.

Safvan hezimete uğradıktan sonra Cidde´ye yöneldi. îbn Îshak bir rivayetinde der ki: Safvan, Cidde´ye gitmek istiyordu ki, oradan bir gemiye binip Yemen´e gitsin.

Umeyr bin Veheb dedi ki: “Ey Allah´ın Peygamberi! Sefvan bin Ümeyye, kavminin efendisidir. Kendini denize atmak üzere Mekke´den kaçıp gitmiştir. Ona eman ver.” Peygamber efendi­miz de: “O güvenliktedir” deyince Umeyr: “Öyleyse bunu ona bildirecek bir alamet ver” dedi. Peygamber efendimiz de, Mek­ke´ye girerken başında bulunan sarığını çıkarıp ona verdi. Umeyr de sarığı alıp yola koyuldu. Gemiye binmek üzereyken Safvan´a ulaştı. “Ey Safvan! Ana babam sana kurban olsun. Al­lah Allah!.. Kendini helak mi edeceksin îşte, sana Rasulüllah (s.a.v.)den eman getirdim” dedi.

Safvani: “Yazıklar olsun sana, benden uzaklaş ve benimle konuşma! dedi. Bunun üzerine Umeyr kendisine şu karşılığı verdi: “Yazıklar olsun sana.. Ben, sana insanların en hayırlısı­nı, akraba haklarını en çok gözetenini, insanların en iyisinin, insanların en sabırlısı ve en güçlüsünün yanından geliyorum. Amcan oğlunun şerefi senin şerefindir. Onun üstünlüğü senin üstünlüğündür. Onun hükümranlığı senin hükümranlığındır.”

Safvan: “Öldürülmekten korkuyorum!” deyince Umery şu karşılığı verdi: “O, insanların en hayırlısı ve vefalısıdır seni öl­dürmeyecek kadar alicenaptır!” Bunun üzerine Safvan dönüp geldi ve Resulullah (s.a.v)in huzuruna çıktı. Peygamber efendi­mize hitaben: “Umeyr, senin bana eman verdiğini söylüyor” de­yince Resulullah (s.a.v) efendimiz ona: “Evet doğru söylüyor” dedi. Safvan: “Düşünüp karar verebilmem içinbana iki aylık süre tanı” dedi. Peygamber efendimiz de: “Sana dört aylık süre tanıyorum” cevabını verdi. îşte Resulullah (s.a.v.) efendimiz halkına böyle müsamahakarca davranırdı. Yumuşak huylu ve merhametli idi. Güçlü olmakla birlikte mütevazi idi üstünlük sahibi olduğu halde alçak gönüllülük ediyordu kaba ve haşin tabiatlı araplar ona karşı ümitli oluyor, ondan eman diliyor, o da kendilerine eman veriyordu, hatta Safvan, emanınm kabul edilmesi için iki aylık mühlet istiyordu.

Öte yandan Ebu Cehil oğlu îkrime´nin zevcesi Ümmü Ha­kim, Peygamber efendimizin yanına gelip müslümanlığım iz­har etmiş ve kocası îkrime için de eman dilemişti. Onun bu di­leğini kabul eden Peygamber efendimiz Ikrime´ye eman vermiş­ti, îkrime tez davranarak Safvan´dan Önce Yemen yoluna ko­yulmuş ve Yemen´e ulaşmıştı. Peygamber efendimizin kendisi­ne eman vermesi üzerine tkrime müslüman olmuş ve zevcesi Ümmü Hakime de nikahında kalmıştı. Safvan´ın zevcesi Fatı-ma binti Velid de kocasının müslüman olması üzerine eşi ol­makta devam etmişti. Her iki kadının nikahı, ilk evlilik akitle­rinin gereği olarak varlığım muhafaza etmişti. Çünkü kendisi kafir olan erkeğin zevcesi müslümanlığa girerse, erkeğe îslami-yeti kabul etmesi teklif edilir. Eğer, îslamiyeti kabul ederse, evlilik akdinin yürürlüğüdevam eder. Yeni bir nikah akdi yap­mağa gerek kalmaz. Çünkü bir eşin îslaraiyeti kabul etmesi se­bebiyle karı koca birbirinden ayrılmaz. Ancak diğer eşin kendi­sine yapılan İslamiyet teklifini kabul etmeyişinden sonra arala­rındaki nikah akdi fesh edilir ve birbirlerinden ayrılırlar.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Halid bin Velid ile bazı Mekke-lilerin savaştıkları haberini alınca Halid´e haber salarak savaşı durdurmasını emretmiş, O da emre uyarak savaşı durdurmuş­tu. Rivayete göre müşriklerden sadece bir kaç adam öldürmüş­tü. “Kendi evine girip kapanan kimse emniyette olur” prensibini peygamber (s.a.v.) efendimiz uygulamış ve kendi evine girip ka­panan hiç bir adamı öldürmemiştir.

Anlatıldığına göre Ebu Talib kızı ve Hz .Ali´nin kız kardeşi Ümmü Hani´nin koca tarafından iki akrabası gelip evine sığın­mışlardı. Hz.Ali onları takip edip öldürmek istemişti. Çünküon-lar kendi evlerine kapanıp gizlenmemişlerdi. Öldürülme korku­suyla Ümmü Hani´nin evine kaçmışlardı. Ümmü Hani de onları korumak için evine alıp kapıyı üzerlerine kilitlemişti. Hz.Ali de onları Ümmü Hani´nin evinde öldürmek istiyordu. Hz.Ali´nin ısrarı karşısında Ümmü Hani, Mekke-i Mükerremenin üst ta­raflarında bulunan peygamber efendimize gitti. Onun guslet­mekte olduğunu gördü. Kızı Fatıma da elbisesi ile O´nu perde­leyip görülmemesini sağlıyordu. Guslünütamamladıktan sonra elbisesini alıp giyindi sonra sekiz rekat namaz kıldı. Namazını tamamlayınca Ümmü Hani´ye dönerek: “Merhaba hoşgeldin ey ÜmmüHani. Buraya geliş sebebin nedir ” diye sordu. Ümmü Hani de, evine sığınan iki adam olduğunu ve Hz.Ali´nin onları öldürmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber efendi­miz O´na: “Senin himayene aldığını biz de himayemize almışız­dır senin eman verdiğin kimselere biz de eman vermişizdir. Ali onları öldürmesin” dedi.

Peygamber (Sav)´in Mescid-i Harama Girişi

Resulullah (s.a.v.) sancağını Hacun mıntıkasına diktikten sonra muhacir ve ensarın koruma çemberi içinde yürüyerek Beyti harama gitti. Haceri esvede yönelerek onu istilam etti. Sonra Beyti Tavaf etti. Beytin çevresinde 360 put vardı. Birbi­rine bitişik vaziyette duran putlara elindeki yayla vurarak: “Hak geldi batıl zail oldu, şüphesiz batıl zail olacaktır. Batıl asla bir daha geri gelmez” dedi. Elindeki yayla vurması nede­niyle putlar yüzüstüdüşmeye başladılar. Peygamber efendimiz devesinin üzerinde beyti tavaf etti. Deve üzerinde tavaf etmesi haram değildi. Öte yandan elinde Kabe´nin anahtarı bulunan Hz.Ali geldi. Anahtarı peygamber efendimize teslim etti; hicabet ve şikayet vazifelerinin yine Abbas´ın elinde bırakılmasını istedi.

Osman bin Talha´yı çağıran Peygamber efendimiz Kabenin anahtarını ona verdi. Osman bin Talha, aynı yolculuk sonucun­da müslüman olan üç kişinin üçüncüsüidi. Diğer iki kişi ise Ha-lid bin Velid ile Amr bin As idi.

Peygamber efendimiz Osman bin Talha´ya emir vererek Ka-be-i Muazzamanm kapısını açtırdı. Kapı açıldı ve içeriye girdi. İçeride yontulmuş taşlardan putlar gördü. Bu taşlardan birinde ibrahim ve İsmail peygamberlerin fal oklarıyla kısmet falı açan resimlerini gördü: “Bu resimleri yapanları Allah kahretsin. Al­lah´a andolsun ki, ibrahim ve ismail peygamberler asla bu ok­larla fal açmamışlardır!” dedi. Kabe-i muazzamanm içinde Od ağacından yapılma bir güvercin heykeli gördü. Bunun üzerine, emir vererek bütün resim ve heykellerin yok edilmesini istedi. Kabe´nin içi resim ve heykellerden arındırıldıktan sonra kapıyı üzerine kilitledi. Üsame ile Bilal de yanında bulunuyorlardı. Kapının karşı tarafındaki duvara yöneldi. Kendisiyle duvar arasında üç ziralık bir mesafe kalınca durup namaz kılmaya başladı. Namazı tamamladıktan sonra Kabe´nin içinde dolaşıp tekbir getirdi, sonra da kapıyı açıp dışarı çıktı. Kureyşliler Mescid-i haramı doldurmuş vaziyette kendisini beklemekteydi­ler. Allah´ın mabedinden çıkıp yanlarına vardı. Sanki Beytin Rabbinin yanından gelmekteydi. O beytin Rabbi ki orayı güven­li bir harem kıldı. Çevresinde insanlar birbirlerini kapıp götür­mekteyken orası emin bir yer olarak kalmıştı. Kureyşliler pey­gamber efendimizin kendilerine nasıl bir muamelede bulunaca­ğını düşünerek dehşete kapılmışlardı. Allah´ın ResülüKabe´nin kapısının iki tarafını tutarak şöyle dedi: “Allah´tan başka tanrı yoktur. O, birdir ortağı yoktur. Va´dini gerçekleştirdi. Kuluna yardım etti. Yalnız başına grupları ve fırkaları hezimete uğrat­tı. Bilesiniz ki, bütün kan davaları ve intikam meseleleri şu iki ayağımın altındadır. Ancak eskiden kalma Kabe hizmetkarlığı ve hacılara su verme görevi olan sikaye geleneği devam edecek­tir. Kasden ya da kaste benzer öldürmenin cezası, diyeti muğal-lazadır. Yani bunun için tam diyet verilecektir. Yavruları ka­rınlarında olan kırk deve, diyet olarak maktulun akrabalarına ödenecektir. Ey Kureyş topluluğu! Şüphesiz ki Yüce, Allah cahiliyyet ve kibrini sizden giderdi. Atalarla övünmenizi yok etti. Bütün insanlar Ademdendirler. Adem ise topraktandır!”

Böyle dedikten sonra peygamberimiz şu ayeti celileyi okudu: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbi­rinizi tanıyasmız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız. (Allah buyrukları dışına çıkmak­tan) en çok korunanınızdır. Allah bilendir. Haber alandır.” (Hu-

curat: 13)

Şerefli ve Kapsamlı Bir Af

“Affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret, cahillere aldırış et­me. ” (Araf: 199)

Bu rabbani emre tutunan rahmet peygamberi insanlık ale­minin gördüğüen büyük affı çıkarmıştır. Peygamber efendimiz risalet görevini aldığı kırk yaşından ta o güne kadar kesintisiz olarak kendisini zulme ve eziyete maruz bırakan Mekke-i Mü-kerreme halkını affetmişti. Kendisiyle savaşmaktan, kendisine eziyyet vermekten, kendisine mundarca tuzaklar kurmaktan, adamlarım ezmekten bir an için dahi geri durmayan Mekke-i Mükerreme halkını bağışlamıştı. Kendisine ve arkadaşlarına bu kadar eza ve cefada bulunan Mekkelileri mağlub ettikten sonra: “Vay sizin halinize!” dememiş, aksine onlara kardeşçe ´merhaba´ diyerek geçmişte yaptıkları kötülükleri affetmişti: “Eğer kötülüklerinize son verirseniz geçmişte yaptıklarınız ba­ğışlanır. ”

Karşısında sıra halinde dizilmiş olup, ağzından çıkacak keli­meyi ve haklarında vereceği-kararı beklemekte olan Kureyşlile-re peygamber efendimiz şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Size ne yapacağımı sanıyorsunuz ” Onlar: “Sen şerefli bir kardeşsin şerefli bir kardeşin oğlusun!” deyince O da şu karşılığı verdi: “Yusufun kendi kardeşlerine dediğini ben de size diyeceğim: “Bugün size kınama yok… Allah sizi bağışlasın, gidin, hepiniz serbestsiniz!”

îslama girmeden önce de Kabe-i Muazzama´nın anahtarı Os­man bin Talha´nın elinde bulunuyordu. Hz.Ali, şikayet görevi ile birlikte bu anahtarın da Osman´dan alınmasını istemişti. Ancak Peygamber efendimiz, anahtarı yine Osman bin Tal-ha´ya geri vererek: uBugün iyilik ve vefa günüdür” demişti.

îbn Sad, “Tabakat” adlı eserinde Osman bin Talha´nm şöyle dediğini anlatır: “Cahiliyet devrinde biz, pazartesi ve perşembe günleri Kabe-i muazzamanm kapısını açardık, Rasulullah (s.a.v.) efendimiz Mekke´nin fethinden bir yıl önce gelerek Ka­be-i muazzamaya yanındaki insanlarla birlikte girmek istedi; O´na kaba davrandım, ama o bana yumuşak davrandı, sonra şöyle dedi: “Ey Osman belki birgün bu anahtarın elimde oldu­ğunu göreceksin, o zaman ben bu anahtarı dilediğim yere bıra­kırım!”

Muhtemeldir ki bu olay hicretten önce Kureyşlilerin mü´min-lere eziyet yaptıkları günlerde vuku bulmuştur. Peygamber efendimiz sevinç içinde sadece Allah katından gelecek olan ni­metleri bekliyor ve insanların elindeki nimetleri tepiyordu. Bu eziyet günlerinde Osman bin Talha´ya “Bu anahtar günün bi­rinde benim elime geçecek ve onu istediğim yere bırakacağım!” demişti.

Osman da eza ve cefasını daha da arttırarak Peygamber efendimize tahkir edici sözler sarfettikten sonra şöyle demişti: “O zaman da Kureyşliler, demekki tümden helak olup zillete düşecekler!” Bunun üzerine peygamber efendimiz:”Hayir hiç de öyle değil… O gün Kureyşliler mamur hale gelip izzet ve şeref bulacaklardır!” demişti.

Osman der ki: “Peygamber efendimizin o gün söylemiş oldu­ğu bu söz benim kalbime tesir etti. Bu sözün gerçekleşeceğini beklemeye başladım. Biz o zaman gafil olup cahiliyet içinde bu­lunuyorduk.”

Böyle diyen Osman, neticede gününün peygamber efendimi­zin lehine döneceğini zannetmiş ve beklediği şeyler de gerçek­leşmiştir. Peygamber efendimizin sözüolduğu gibi tahakkuk et­miş ve anahtar eline geçmişti. Anahtarı dilediği yere, yine Os­man bin Talha´nm eline bıraktı. Osman ki, daha önce peygam­ber efendimize karşı tahkir edici ifadeler kullanıp eza ve cefada bulunmuştu. Osman hikayesini anlatmaya şöyle devam ediyor. “Peygamber efendimiz bana: “Ey Osman Kabe´nin anahtarını bana getir” dedi, ben de anahtarı kendisine götürdüm. Elim­den aldı, ama sonra yine bana verdi ve: “Artık ebediyyen eliniz­de kalmak üzere bu anahtarı al. Bunu ancak zalim bir kimse sizden alabilir, Ey Osman! Çünkü Cenab-ı Allah, beyti üzerine size eman vermiştir. Şu beytten gelen geliri meşru şekilde yeyiri dedi. Ben arkamı dönüp gitmek üzereyken bana seslendi, yine yanına döndüm, bana : “Sana söylediklerim gerçekleşti mi ” di­ye sordu. Ben de onun bana hicretten Önce söylediği sözühatır-ladım. O zamanlar bana: uGöreceksin} günün birinde bu anah­tar benim elime geçecek ve bunu dilediğim yere bırakacağım” demişti. Ben de kendisine : “Evet sözünüz gerçekleşti, senin Al­lah Resulü olduğuna şehadet ederim” dedim.

En katı kalpleri dahi kendine yaklaştıran bu müsümahakar-lık ve ürkek kimseleri tekrar kazanıp geri getiren, bu kapsamlı ve cömertçe affa rağmen yine de bazı Kureyşlilerin kalplerinde iman zaafîyeti ve cahiliyye devrinden kalma kin vardı.

Said bin Müseyyeb şöyle bir rivayette bulunmaktadır: “Ka­be´nin anahtarını almak için Haşim oğullarından bazı adamlar ileriye atıldılar, ama peygamber (s.a.v.) efendimiz anahtarı yi­ne Osman bin Talha´ya geri verdi. Bilal´e, Kabe-i Muazzamanın damına çıkıp ezan okumasını emretti. Ebu Süfyan bin Harb ile Itab bin Useyd, Haris bin Hişam ve diğer Kureyş eşrafı Kabe-i Muazzamanın etrafında oturmaktaydılar. îtab şöyle dedi: “Al­lah babamı Öldürmekle ona büyük bir ikramda bulunmuştur. Çünkühayatta olsaydı bugün kendisini öfkelendirecek olan Bi-lal´in ezan sesini duyacaktı.

Haris de: “Evet Muhammed´in hak yolda olduğunu bilseydim mutlaka ona uyardım.” dedi.

Ebu Süfyan ise şöyle dedi: “Ben birşey demiyeceğim eğer ko­nuşursam konuştuklarımı şu kum taneleri dahi Muhammed´e haber verir” dedi.

Onlar ağızlarına geleni söylediler. Peygamber efendimiz ara­larında yoktu. Onlar biribirlerine fısıldayarak konuşurken Pey­gamber efendimiz yanlarına geldi ve : “Söylediklerinizi biliyo­rum ” dedi. Ve kendi aralarında konuştuklarını onlara haber verince îtap\”Şüphesiz sen Allah´ın Resulüsün. Allah´a andol-sun ki aramızda konuştuklarımızı beraberindeki adamlardan hiç biri duymadı ki sana haber vermiş olduğunu söyleyelim.” –

Share.

About Author

Leave A Reply