Fetih ve Fıkhi Hükümler

0

Mekke Fethinde Meşru Kılınan Hükümler

Fıkıhçıların üzerinde konuşmaya yöneldikleri ilk hüküm şu­dur: Mekke-i Mükerreme zor kullanılarak mı fethedilmiştir, yoksa sulh yoluyla mı fethedilmiştir

Alimlerin çoğuna göre Mekke-i Mükerreme zor kullanılarak fethedilmiştir. Bu sebeble arazileri haraç arazisidir, öşür arazi­si değildir. Çünkülslam askerleri oraya fatih olarak girmişler ve orada bazı kimseleri öldürmüşlerdir. 20 kadar kişinin ölü-müneticesinde´ Mekke fethedilmiştir. Bu 20 kişinin 12´si müş­riklerden, diğerleri de müslümanlardandır. Bazı Mekke´lilere peygamber efendimiz tarafından özel eman verildi. Peygamber efendimizin verdiği umumi emana gelince o da özel anlamlar taşımaktaydı. Şöyle ki: ilEbu Süfyan´ın evine giren güvendedir. Mescite giren herkes güvendedir. Evine girip kapısını kilitliyen herkes güvendedir.” Bu duyurudan anlaşılıyor ki başkasının evinde ya da yukarıda belirtilen yerlerden başka herhangi bir yerde yakalanan kimsenin kanı -özel emanı olmadığı takdirde-mübahtır. Bu da Mekkelilerin harbi kimseler olduklarını ispat­lamaktadır. Eman sadır olmadıkça harbi kimselerin arazileri­nin barış yoluyla fethedildiği söylenemez. Çünküortada bir ba­rış akdi yoktur ki, o akid neticesinde verilmiş olan bir eman gö­rülsün. Ayrıca Mekke-i Mükerreme halkından herhangi bir kimseye cizye tarhedilmemiştir ki, onların cizye vermiş olduk­ları söylenebilsin. Mekke-i Mükerreme arazisi haraç arazisidir. Bu, Mekke-i Mükerremenin zor kullanılarak fethedilmiş oldu­ğunu iddia edenlerin görüşüdür.

Birçok fıkıhçı ile beraber İmam Şafii, Mekke-i Mükerreme­nin zor kullanılarak değil de sulh yolu ile fethedilmiş olduğu görüşünüileri sürmektedir. Bunlara göre Peygamber efendimiz şu sözüile Mekke halkına eman vermişti; “Ebu Süfyanın evine giren kimse güvendedir. Mescid-i Haram´a giren kimse güven­dedir. ”

Bu ifadeler genel bir emanı bildirmektedirler. Sonra pey­gamber efendimiz, toplanan halkın yanında bütün Mekkelilerin güvende olduklarını açıklamış, ancak adlarını saydığı dokuz ki­şinin kanlarını mubah kılıp öldürülmelerine cevaz vermişti. O dokuz kişiden herhangi biri, Kabe-i Muazzamanın örtüsüne tu­tunmuş olsa bile öldürülecekti.

Mekke-i Mükerreme´nin arazileri müslüman askerler arasın­da taksim edilmemiş, Mekkelilerden herhangi bir kimsenin malı ganimet olarak alınmamıştı. Çünkü peygamber efendimiz orada adam öldürmeyi ve Mekkelilerle savaşmayı yasaklamıştı.

Bütün bunlardan sonra Mekke-i Mükerreme´nin zor kullanı­larak fethedildiği nasıl söylenebilir Zor kullanmakla barış ara­sında belirleyici ölçüşüdür: Belde halkı kılıç kuvveti ve savaş sebebiyle teslim olurlarsa beldeler zor kullanılarak alınmış de­mektir. Barışa gelince belde halkı, savaşmaksızm teslim olmuşlarsa beldeleri barış yoluyla fethedilmiş demektir. Mekke-i Mü­kerreme halkı, savaş olmaksızın teslim oldular ve ayrıca pey­gamber efendimiz tarafından kendilerine tam bir eman verildi: “Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” demişti.

Biz de Mekke-i Mükerremenin ne zor kullananılarak, ne de barış yoluyla fethedildiği görüşünden yanayız. Çünkü fethin asıl anlamı tahakkuk etmemiştir. Sadece dostluk ve sevgi ile iki taraf karşılaşmış, orada bir akid yapılmamıştı. Akidden da­ha yüce durumlarla, akrabalık bağlarıyla, Kureyşliler tarafın­dan kesilmesinden sonra, dostluk bağlarıyla karşılaşılmıştı. îki görüş arasında muvazene yapacak olursak mutlaka ikisinden birini tercih etmemiz gerekir. Şu halde biz Mekke-i Mükerre-me´nin şiddet yoluyla fethedilmediği görüşünü tercih ediyoruz”

Mekke-i Mükerreme ve Orada Haram Kılınan Şeyler

Yüce Allah´ın Mekke-i Mükerreme´de savaşmayı haram kıl­dığını ve bu konuda peygamber efendimizin söylediklerini size aktarmıştık. Şimdi de Mekke-i Mükereme ile ilgili bazı hüküm­leri size aktarmak istiyor ve bu hususta şöyle diyoruz.

Yüce Allah, Mekke-i Mükerremenin haremi şerifinde ve çev­resinde hac ihramını giymiş olan kimselerin avlanmalarını ha­ram kılmış ve bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Hem kendinize hem de yolculara bir geçimlik olmak üzere deniz avı ve onu yemek size helal kılındı, ihramda olduğunuz sürece size kara avı yasaklandı huzuruna toplanacağınız Al­lah´tan korkun!” (Maıde 96\

Peygamber(s.a.v.) efendimiz Mekke-i Mükerremede savaş­mayı ve adam öldürmeyi haram kılmış, bundan sonra da diğer bazı yasakları açıklayarak şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki Allah, göklerle yeri yarattığı günde Mekkeyi ha­ram kılmıştır. O, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın haram kılışıyla haram olmuştur. Benden önce hiç kimseye he­lal kılınmadığı gibi benden sonra da hiç kimseye de helal kılınmayacaktır. Bana da zamanın sadece kısa bir bölümüiçinde helal kılınmıştır. Mekke´nin avı ürkütülmez, dikeni koparılmaz, otu yolunmaz! Yitiğini kimse alamaz ancak başkalarına duyurmak maksadıyla yerden kaldırılabilir.”

Peygamber efendimiz bunları söylerken Hz. Abbas: “Yalnız izhir (Boya otu) müstesna olsun ya Resulullah, çünküo otu de­fin ve ev işleri için kullanmak zorunludur” dedi. Peygamber efendimiz onun bu uyarısı karşısında önce sustu. Sonra: “Evet, izhir otu müstesna( o koparılabilir) ” dedi.

Bu Buhari´nin tek başına yapmış olduğu bir rivayettir. Bu­nun doğru olarak kabul edilmesi için Buhari tarafından rivayet edilmiş olması yeterlidir. Çünküonun yapmış olduğu bütün ri­vayetler doğrudur.

Şimdi de bu hadisi şerifin açıklamasına gelelim:

a- Peygamber efendimizin de buyurduğu gibi Mekke´nin haremindeki avlar ürkütülemez. Çünkü; “orası bütün taraftarıyla emin bir haremdir/´

b- Haremdeki ağaçlar kesilemez. Amaç, oranın havasının gü­zelliğini korumaktır. Oranın dikenleri koparılamaz. Otları yolunamaz. Haremdeki arazilerden hiç kimseye ikta´ verilemez, oradaki yitikler ancak tanıtmak maksadıyla yerden kaldırılabi­lir.

Bu genel bir hükümdür. Sadece Mekke´ye Özgüdeğildir. Çün-küancak sahibi tanıtıldıktan sonra, yitiği yerden kaldırmak mümkündür, aksi takdirde helal olmaz. Helal olabilmesi için sadaka olarak verilmesi gerekir. Yitiği bulan kişiler sadaka al­mağa müstahak ise, onu kendi şahsına sadaka olarak kabul edebilir.

Düşünülebilir ki, Peygamber, (s.a.v.) efendimiz Mekkede ikamet eden kimseye ikameti için zaruri olmayan şeyleri ha­ram kılmıştır. Mesela Hz. Abbas “îzhir” otuna bütün evlerde ve defin işlerinde ihtiyaç duyulduğu uyarısında bulununca pey­gamber efendimiz onun bu uyarısı üzerinde Önce düşünmüş, sonra uyarısını uygun bularak “izhir” otunu haramın kapsamı dışında tutmuştu. Belki de bu konuda vahiy inmiş ve Abbas´ın sözüne değil de, Rabbinin emrine uyarak “izhir” otunun koparı-lışını haramlıktan istisna etmişti. Her ne olursa olsun Hz. Ab­bas, îslami idraki ile, Peygamber efendimize Mekke-i Mükerreme ekinlerinden mutlaka kendisine ihtiyaç duyulacak olanları mubah kıldığını anlamış ve söyleyeceğini söylemişti. Onun sö­züne uygun olarak da vahiy nazil olmuştu. Vahiy onun görüşü­ne muvafıktı. Nitekim anlatıldığına göre bazı hususlarda Hz.Ömer´in de görüşüne uygun olarak vahiy nasil olmuştur. Bu durumda peygamber efendimiz Hz. Abbas´ın sözüne değil de, Rabbmın vahyine uymuştu. Nitekim vahiy de Hz. Abbas´ın gö­rüşüne muvafıktı.

Cenab-ı Allah, Mekke-i Mükerreme de adam öldürmeyi ha­ram kılmıştır. Peki, kısas için adam öldürmek caiz olmayacak mı Ya da haddi tatbik etmek ve buna benzer islami hükümleri uygulamak doğru olmayacak mı Alimler bunun caiz olacağına hüküm vermişlerdir. Buna göre Mekke-i Mükerremede kısas tatbik etmek caizdir. Suçlulara cezalan elbetteki verilecektir. Bu sebeble Amr bin Sa´d, Ebu Şüreyh´e verdiği cevapta şöyle demiştir. “Ey Ebu Şüreyh, ben bunu senden daha iyi bilirim, doğrusu haram, hiçbir suçluya fayda veremez, (yani hiçbir suç­luyu cezaya karşı himaye edemez.) Başkasını öldüren, cizye ver­mekten kaçınan kimseye de haremin faydası olmaz.”

Demek ki şer´i hüküm olmaksızın adam öldürmek elbetteki haremde yasaktır. Kısas hükmünedeniyle katili öldürmek tabii ki caizdir. Huzaa kabilesi, Bekir oğulları kabilesine mensup bir katilden intikamlarım almayı mubah görmüşler ve katili öldür­müşlerdi. Peygamber efendimiz bu uygulamayı kesinlikle ya­saklamış ve öldürdükleri adamın diyetini onlara ödetmişti.Hu-zaalılar, öldürdükleri adamın diyetini öderlerken peygamber efendimiz onlara şöyle hitap etmişti: Ey Huzaalılar! Artık adam Öldürmekten vazgeçin, bir adamı öldürdünüz ve onun di­yetini ödediniz. Bundan sonra hangi kabileden bir adam öldürülürse o kabile iki şeyi yapmakta muhayyerdir. Dilerse katili getirip bana teslim ederler, dilerlerse herhangi bir hareketten ötürüonlara diyet öderiz.”

Başka bir hadisi şerifte peygamber efendimiz şöyle buyur­muştur: “insanların en mütecavizi haremde adam Öldürendir, ya da katilinden başkasını Öldürendir ya da cahiliyet intika-mıyla adam öldürendir. *

Kaste Benzer Öldürmenin Diyeti

Peygamber (s.a.v.) efendimiz kaste benzer adam öldürmenin diyet miktarını açıklamıştır. Çünkü Kur´an-ı Kerim de kasten adam öldürmenin diyetini açıklıyor, ama kasde benzer adam öl­dürmenin diyetini açıklamıyordu. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey inananlar Öldürmede kısas size farz kılındı (Binaen aleyh, katilin de öldürülmesi gerekir) Hürre hür, köleye köle, kadına kadın.

Ama kim (yani katil), kardeşi tarafından affedilirse, o za­man (affedenin, örfe göre) uygun olanı yapma(sı, uygun diyeti istemesi, affedilenin de) güzelce onu Ödeme(si) gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azap vardır.

Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Böylece ko­runursunuz.” (Bakara: 178-179)

Bu nasa ile, kasten adam öldürmenin cezasının kıs´as olduğu tesjût edilmiş oluyor. Ancak maktulün velisi, kısastan sonra di­yeti de tercih etme seçeneğine sahip kılınmıştır. Fıkıhçılar bu durumda diyeti manevi kısas olarak adlandırmışlardır ki, bu da Allah tarafından yapılan bir hafifletme ve rahmettir. Çün-kümaktülün velisi diyete razı olma ya da affetme yetkisine sa­hip kılınınca, bu, maslahata daha uygun olur. Aksi takdirde bir kardeşin diğer kardeşi Öldürmesi gibi bir durum ortaya çıkmış olur; Katil de maktul de din kardeşidirler. Eğer maktulun veli­sine diyet alma ya da affetme fırsatı verilmeksizin kısas tatbik edilirse, o zaman maktulün velisi diğer manevi evladını (katili) da kaybetmiş olur. Şu halde kısas tatbik etmeksizin maktulün velisinin diyete razı olması ya da katili affetmesi, bir ruhsat, bir hafifletme ve bir rahmet olmaktadır.

Hataen adam öldürmenin cezası da Kur´an-ı Kerim´de belir­tilmiş ve bu hususta Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Bir mü´min, bir mü´mini öldüremez, ancak yanlışlıkla olur­sa başka. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine bir diyet vermesi gerekir. Eğer (Ölenin ailesi), bağışlar(diyetten vazgeçerlerse başka.(Öl-dürülen) mü´min, düşmanınız olan bir topluluktansa mümin bir köle azad etmek gerekir. Ve eğer sizinle kendileri arasında andlaşma bulunan topluluktansa, ailesine verilecek bir diyet ve mü´min bir köle azad etmek lazımdır. Bunları bulamayan kim­senin Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay ardı ardı­na oruç tutması gerekir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Her kim bir mü´mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere(gireceği) cehennemdir: Allah ona gazap et­miş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır!” (Nisa:92-93)

îşte böylece yüce Allah adam öldürmenin cezasını beyan bu­yurmuş olmaktadır. Ayeti kerimenin ifade ettikleri hususların özeti şudur:

1- Kasten adam öldürmenin ahiret cezasına karşı kefareti yoktur.

2- Adam Öldürme suçu için ödenen diyet, maktulün müslü-man ailesine, ya da bizlere kendileri arasında zimmet ahdi bu­lunan ailesine ödenir düşmana(bizlerle aralarında anlaşma bu­lunmayan gayri müslimlere) gelince onlardan öldürülen bir kimse için ailesine bir diyet ödenmez çünkükendilerine diyet Ödenmesi durumunda onlar, bununla güçlenecek ve müslüman-lara karşı savaşmada o diyetten yararlanacaklardır.

3- Köleyi azad etmek ya da bedelini ödemek zaruridir. Bedel de 60 gün peşpeşe tutulan oruçtur. Bu ceza, hataen öldürme suçu için konulan bir keffarettir. Bu suç her ne kadar hataen işlenmişse de içinde tedbirsizlik kusuru da taşımaktadır. Zira katil, müslümanlardan bir şahsın yok olmasına sebebiyet ver­miştir. Bu durumda yok olmasına sebebiyet verdiği şahsın yeri­ne başka bir şahsa hayat vermesi gerekir. Hayat vermesi de di­ğer şahsı hürriyete kavuşturması demektir ki, bu durumda su­çunun verdiği zararı telafi etmiş olsun.

Bu anlattıklarımız Kur´an-ı Kerim´de adam öldürme ile ilgili hükümlere kısa bir işaretten ibarettir. Bunu, peygamber efen­dimizin açıkladığı kaste benzer adam öldürmenin diyetini Kur an ın konuyla ilgili diğer ahkamından ayırdetmek için an­lattık. Çünkükasta benzer adam öldürmenin hükmühakkında Kur´an-ı Kerim´de her hangi bir açıklamaya yer verilmemiştir. Peygamber efendimiz bunu Mekke´nin fethi sırasında orada ikamet ettiği zaman müslümanlara açıklayarak şöyle buyur­muştur:

“Vaadini gerçekleştiren, kuluna yardım eden yalnız başına grupları ve fırkaları hezimete uğratan Allah´a hamd olsun. Bi­lesiniz ki, kaste benzer adam öldürme suçundan ötürüyüz deve diyet vermek gerekir.”

Bir başka zamanda da şöyle buyurmuştu: “Bu durumda adam öldürmenin diyeti muğallazadır ki bu diyet içinde kırk hamile devenin de bulunması gerekir.”

Bu tür öldürmelere fıkıhçılarm örfünde ´kaste benzer´öldür-me´ denmektedir. Peygamber efendimiz ise buna hataen Öldür­me adını vermiştir. Bu, öldürmek için hazırlanmış aletlerden başka aletlerle meydana gelen öldürme olayıdır. Örneğin kırbaçla yada değnek veya taşla adam öldürme durnumunda buna hatayla Öldürme ya da kaste benzer öldürme denilir. Çünkü-normal olarak kırbaç veya değnek ya da taşla adam öldürül­mez. Bu gibi aletlerle yapılan darplara günümüz hukukunda ´ölüme sebebiyet veren darplar´ denmektedir. Bu gibi aletlerle öldürme suçunun diyeti, peygamber efendimizin buyurduğu gi­bi diyeti mugallazadır. Zira adam öldürme diyeti iki çeşittir. Öldürme cürmüne uygun düşen diyeti mugallaza, peygamber efendimizin de anlattığı gibi 4O´ı hamile olmak üzere 100 deve­dir. Gayrı mugallaza diyete gelince, bu sadece evsafsız 100 de­veden ibarettir. Yani bunların 40 tanesinin hamile olması şartı aranmaz.

Kaste benzer öldürmede gaye, adamı vurmaktır. Şu halde, vurmak hataen ya da kasıtsız değildir. Kasıt sabittir. Çünkü-vuran, vurmayı kastetmiştir. Ancak kullandığı vurma aleti, asıl itibarıyla öldürücüalet değildir, böyle olunca o, öldürme so­nucunu istemiş sayılmamaktadır. Vurma neticesinde meydana gelen ölüm, onun amacı değildir. Bu nedenle meydana gelen öl­dürme olayı, hataen öldürmeye benzemektedir ya da kasde benzer öldürme sayılmaktadır. Bu sebeble peygamber efendi­miz buna: “Hataen yapılan kasıt” adını vermiştir. îşe başlan­gıçta kasıtlı olarak girişilmiş, ancak öldürme gibi bir sonuç kas-tedilmemiştir.

Müslüman İle Kafir Arasında Miras

Peygamber (s.a.v.) efendimiz Mekke-i Mükerremeye girdik­lerinde Haşim oğullarına ait, ev sayılabilecek bir konut göre­memişti. Hicretinden Önce kendisine ait olan evini de bulama­mıştı: “Ukeyl, bize ev bırakmış mı ki ” demiş ve kendini misafir saymıştı. Bu da gösteriyor ki bir kişi kendi asli vatanına geri döndüğünde, daha önce içinde ikamet etmekte olduğu evine git­mediği takdirde misafirlik (seferilik) vasfı üzerinden kalkma-maktadır. Daha önce içinde ikamet etmekte olduğu evi bulama­dığı takdirde mukim sayılmaz, aksine misafir kabul edilir. Her ne kadar Mekke-i Mükerreme onun asli beldesi idiyse de o, ika­met eden bir kimseye yarışır bir rahatlık bulamamış ve dolayı­sıyla seferiliğe devam etmişti. Sefer ruhsatını kullanarak da, Ramazan-ı Şerefte orucunu açmış ve namazlarını kısaltarak kılmıştı.

Hz. Osman´a karşı çıkanlar onun, Mekke-i Mükerreme de namazı kısaltarak kılmadığını ileri sürmüşlerdi. O da kendi evinde ve aile efradı arasında bulunduğundan, kendini seferi saymamış ve bu nedenle namazın kısaltılmasını caiz kılan ruh­sata sahip olamayacağını açıklamıştı. O, hicretten önce içinde ikamet ettiği evini bulmuş ve bu nedenle mukim olmuştu. Bü­tün bunlar, namazı seferde kısaltmanın, azimet değil de ruhsat olduğu esasına dayanmaktadır.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz “Ukeyl bize ev bırakmış mı ki ´ dedikten sonra: “Müslüman ile kafir arasında miras yoktur” demişti. Bu, kafir ile müslüman arasında miras hükümlerinin cereyan etmesini yasaklayan bir kanun haline gelmişti. Çünkü-peygamber efendimiz bir başka hadisinde de şu sarih ifadeyi kullanmıştır. “İki din erbabı arasında miras hükümleri cere­yan etmez.”

Fıkıhçılar bu hüküm üzerinde görüş birliği etmişlerdir. An­cak Şiay-ı imamiyye bu icmanın dışında kalarak kafirin müs-lümandan miras payı almasını yasaklamış ve müslümamn ise kafirden miras payı almasını yasaklamamışlardır. Muaviye bin Ebi Süfyan da bu görüşe göre hareket etmiştir. Bu sebebledir ki Kadi Şüreyh (r.a.), mirasla ilgili hükümleri bildirirken bu hü­kümlerin, Allah ve Rasulunun yargısı olduğunu açıklarmış; an­cak müslümamn, Ölen kafirden miras almasına hükmettiği za­man: “Bu, müminlerin emiri Muaviye´nin yargısıdır” diye açık­lamada bulunurmuş. Doğru olan, fıkıhçılarm üzerinde icma´ et­tikleri hükümdür. Çünkübu hüküm peygamber efendimizin sa­rih ifadelerine dayanmaktadır. Zira mirasın sebebi, miras bıra­kan ile varis arasında yardımlaşmaktı. Bu da ikisinden birinin gayrı müslim olması durumunda tahakkuk etmez. Miras bir nevi velayettir. Kafir ile müslüman arasında velayet olmaz. Ay­rıca varis, miras bırakan kişinin şahsiyetini devam ettirir. Müslümamn ise, kafirin şahsiyetini devam ettirmesi mümkün değildir.

Çocuk Yatağa Aittir

Bu sahih hadis Mekke-i Mükerremenin fethi esnasında ce­reyan eden olaylardan biri sebebiyle varid olmuştur. Şöyle ki: Utbe bin Ebi Vakkas, kardeşi Sad´e gidip, îbn Abd bin Ze-ma´nın, Utbe´nin oğlu olduğunu iddia etmesini ve çocuğun nese­binin kendilerine bağlanmasını dava etmesini söyledi. Ancak bu çocuk, îbni Zema´nm yatağından çıkmış, yani karısından doğmuştu. Abd bin Zem´a, kendisinden neseb tesbit talebinde bulunan Sa´d bin Ebi Vakkas´la çekişti. Çocuğun, kendisinin kardeşi ve babasının nesebine ait olduğunu iddia etti. Sa´d ise çocuğun kendi kardeşi oğlu olduğunu ve kardeşi Utbe´nin tavsi­yesine uyarak bu neseb tesbit talebinde bulunduğunu ifade et­ti. Her ikisi de Resulullahm (s.a.v.) huzuruna gittiler. Resulul-lah (s.a.v.) efendimiz çocuğun bedeni niteliklerinin Utbe´nin ni­teliklerine benzemekte olduğunu gördü, ancak o, bedenler ve si­malar arasındaki benzerliklere dayanarak değil de şeriatın koyduğu hükümlere dayanarak kararını vermek durumunday­dı. Abd bin Zem´a´nın lehinde hüküm vererek çocuğun kendi kardeşi olduğunu ve aynı zamanda müminlerin annesi yani peygamber efendimizin zevcesi Şevde binti Zem´a´nın da karde­şi olduğunu karara bağladı. Böylece: “Çocuk yatağa(Doğuran kadının kocasına) aittir. Zina yapana ise taşlanma cezası var­dır. ” Hadisinin manası açıklanmış oldu.

Peygamber (s.a.v.) efendimiz, -hakikaten kardeşi olsa bile-Sevde´ye, o çocuğa karşı örtünmesini emretti. Şevde her bakım­dan örtünmediyse de Peygamber efendimizin bu ihtiyati emri­ne uydu. Çünkübu çocuk ile Utbe arasında bedeni benzerlikler vardı. Bu da onun oğlu olabileceği düşüncesini akla getiriyordu. Bu sebeble peygamber efendimiz ihtiyati mahremiyet emrini verdi ve Cenab-ı Allah´ın da neseplere dair hükmünüverdi. Doğrusunu Allah bilir.

El Kesme Cezası

Buhari, Urve bin Zübeyr´den rivayet ederek peygamber efen­dimizin devri saadetlerinde Mekke´nin fethi esnasında bir kadı­nın hırsızlık yaptığını anlatır. Kadının hırsızlık nedeni ile eli-´nin kesileceği haberi Kureyşlileri derinden derine düşündürmeye başladı. Hırsızlık yapan kadının adı Fatıma olup Mahzum oğullarındandı. Elinin kesileceğini duyduklarında Usame bin Zeyd´e koşup ondan şefaatçi olmasını dilediler. Usame, peygam­ber efendimizin çok sevdiği bir insandı. Yanına şefaat için git­tiğinde peygamber efendimiz son derece öfkelenmiş ve Usame´ye: “Allah´ın hadlerinden birinin uygulanmaması için mi şefaatte bulunuyorsun! ” diye karşılık verdi. Akşam olunca peygamber efendimiz kalkıp cemaate hitap etti. Allah´a layıkı veçhile hamdüsenada bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “İmdi bazı kimselere ne oluyor ki, Allah´ın hadlerinden birinin uygu­lanmaması için şefaatte bulunmak istiyorlar, araya adam ko­yuyorlar. Şunu iyi bilin ki, sizden önceki milletleri helake sü­rükleyen sebeb şudur: Onların şerefli bir adamı hırsızlık yaptı­ğında onu cezasız bırakırlardı. Zayıf ve güçsüz bir adamları hırsızlık yaptığı takdirde ona haddi tatbik ederlerdi. Nefsim kudret elinde olan Allah´a and olsun ki Muhammed´in kızı Fa­tıma dahi hırsızlık yapmış olsa onun da elini keserim!”

îşte böyle.. İslami hükümler güçlülere de, zayıflara da eşit şekilde tatbik ediliyordu. Kendisini koruyacak nesebi olana da olmayana da aynı biçimde uygulanıyordu. Peygamber efendi­miz, ümmetleri ayakta tutan unsurlara ve kuvvete işaret eden sosyal bir manaya atıfta bulunuyordu. Adalet ve kanun önünde eşitliğin milletleri millet yapan ve ayakta tutan unsur olduğu­nu izah buyurmuştu. Hiçbir devletin adalet olmaksızın ayakta duramayacağını beyan buyurmuştu. Adalete dayanmayan bir devlet kuvvetli görünse bile içinde bulunan zulüm ve haksızlık­lar, onu ayakta tutan unsurları yıkar, binasını çökertir. Hiçbir ümmet zulümle güçlenmez, hiçbir toplum adaletsizlikle yüksel-mez!

Peygamber (s.a.v.) efendimiz soy ve nesebi ile övünen onurlu Kureyşlilerin, tümünün kendi adaleti önünde eşit olduklarını herkese anlatmak için, hırsızlık yapmış olan o kadının yani Fa-tıma-i Mahzumiyenin elinin kesilmesini emretti. Böyle yap­makla da cahiliyet asabiyetini baltalamış oldu. Eli kesildikten sonra Fatıma gerçekten mükemmel bir müslüman olmuştu. Elinin kesilmesinin kendisini günahlardan temizlediğini ve kendisini cennete yönelttiğini anlamıştı. Nitekim peygamber efendimiz de ona böyle demişti. –

Share.

About Author

Leave A Reply