Hayber´den Sonra Göreve Çıkan Seriyyeler

0

Ebu Hudud Seriyyesi

Hayber gazvesinden ve onun ardı sıra meydana gelen Vadil Kura ve Teyma gazvelerinden sonra Peygamber efendimiz sa­dece küfrün durumunu araştıracak ve hallerini öğrenecek faali­yetlere koyuldu. Hudeybiye sulhünden sonra neler olup bittiği­ni anlamak istedi. Yahudilerin güçlerini kırmış, onların Arap beldelerindeki askeri kuvvetlerini yok etmişti. Araplar arasın­da düşmanlık ve kin ateşini yaymalarına engel oldu. Peygam­ber düşmanlarını kışkırtmalarına müsaade etmedi. Şu halde bundan böyle Mekke-i Mükerreme çevresine, ya da yakınlarına seriyyeler göndermesi gerekiyordu. Bununla da Mekke-i Mü­kerreme ilgili gelişmeleri ve Hudeybiye sulhünden sonraki du­rumunu öğrenmek istiyordu. Şayet bir hainliklerini ya da hıya­nete hazırlandıklarını tesbit ederse, Hudeybiye sulhunu yok sa­yacaktı. Peygamber efendimiz nahoş bir hale düşmeden Önce hazırlıklı davranıyordu. Ama o asla hıyanet etmiyor ve ahdi ilk bozan kendisi olmuyordu. îşte bu sebeple Sahranın dahiline ve Mekke-i Mükerreme´nin yakınlarına seriyyeler göndermeye başladı.

Fezare Taraflarına Gönderilen Ebu Bekir Seriyyesi

îmam Ahmed bin Hanbel “Müsned”inde, Peygamber efendi­mizin Ebu Bekir Sıddık komutasında bir seriyyeyi fezare oğul­larına gönderdiğini rivayet etmektedir. Hz. Ebu Bekir savaş adamı değildi. Her ne kadar mücahidlerin ilk safında yer alı-yorduysa da o bir tedbir ve görüş adamıydı. Arapların durumla­rını öğrenmek için yola çıkmıştı.

Hz. Ebu Bekir beraberindeki mücahidlerle yola koyuldu. Fe­zare oğullarının yakınlarına vardığında bir su başında konak­ladı. Vakit gece idi. Onları ansızın bastırmak istiyordu. Mü´minlerle beraber sabah namazını kıldıktan sonra fezare oğullarına baskın yaptı. Su başmdakilerini öldürdüler. Kendile­rini çevreleyen dağı aralarına alarak müslümanların oklarına karşı siper etmek istediler. Mücahidler onları kovaladılar. Ni­hayet Ebu Bekir´in yanına getirdiler. Getirdikleri kimseler ara­sında bir kadın ile kızı da vardı. Ebu Bekir güzel kızı Medine-i Münevvere´ye getirdi. Ve Peygamber efendimizin, elde edilen ganimeti taksim etmesini bekledi. Getirmiş olduğu güzel kızın yüzündeki örtüyü bile açmış değildi. Peygamber efendimize gö*-türüp teslim etti. Peygamber efendimiz ona: “Kadını bana bı­rak” dedi. Ebu Bekir de: “Ya Resulullah onu çok beğendim. Üzerindeki örtüsünü dahi açmadım” dedi. Resulullah (s.a.v.) efendimiz sustu ve ertesi güne kadar bir şey yapmadı. Ertesi gün Ebu Bekir geldiğinde yine aynı şeyi ona söyledi. Ebu Bekir de aynı cevabı verdi. Bir kez daha Peygamber efendimiz ona önerisini tekrarladı nihayet Ebu Bekir: “Senin olsun ya Resu­lullah” dedi. Halbuki Resulullah o kadını kendi şahsı için değil de Mekke-i Mükerreme´de esaret altında bulunan zayıf müslü-manları kurtarmak için bir fidye olarak Mekkeliler´e vermek is­tiyordu. Bu sebeple de onu Mekke´deki esir müslümanlara fidye olarak Mekke´ye göndermişti. Böylece o, güçsüz, zayıf ve esir müslümanları kurtarmıştı.

Müslim´in Sahih´inde ve Beyhaki´de Delailün Nübüvve adlı bölümde buna benzer bir olay rivayet edilir.

Hattab Oğlu Ömer Seriyyesi

Vakıdi´nin anlattığına göre Resulullah (s.a.v.) efendimiz Hattab oğlu Ömer´i otuz kadar adam ile birlikte Mekke-i Mükerreme´nin gerisinde dört mil ötedeki Hevazin topraklarına gönderdi. Hevazin Mekke-i Mükerreme´ye yakın bir yer idi. Hz. Ömer, insanlar arasında Araplar´m huy ve karakterlerini en iyi bilen bir kimseydi. Kuvvetli bir feraseti ve idrak edici bir basi­reti vardı. Öyle anlaşılıyor ki o sadece savaşmak için değil, ak­sine çevredeki insanların durumlarını haberlerini öğrenmek için bu seriyyenin başında Hevazin´e gitmişti. Her ne ise Ömer el-Faruk hazretleri beraberindeki Hilal oğullarından olan bir kılavuzla birlikte seriyyesini yanına alarak yola çıktı. Geceleri yol yürüyor, gündüzleri gizleniyordu. Önünde ve arkasında ne olup bittiğini araştırıyordu. Nihayet Hevazin mıntıkasına var­dı. Onu ve askerlerini karşılarında görmek istemeyen hevazin-liler, yerlerini terkedip kaçtılar.

Hz. Ömer savaşmaksızın, ancak Mekke-i Mükerrenıe ve çevresi hakkında bilgi edinerek geri döndü. Arkadaşları Has´am taraflarına gitmelerini Önerdilerse de bu öneriyi kabul etmedi. Çünkü Peygamber efendimiz, Has´am´a gitmelerine da­ir bir emir vermemişti. Eğer oraya gidecek olursa, Peygamber efendimizin emri dışına çıkmış olacaktı.

Yahudi Yesir´e karşı Abdullah bin Revaha Seriyyesi

Yahudiler her ne kadar Arap yarımadasındaki askeri güçle­rini yitirmişlerse de, sağda solda dağınık vaziyette yaşayan ba­zı toplulukları bir araya getirip İslam´a karşı birleşik bir cephe oluşturma gayreti içine girmişlerdi. Bu sebeple Peygamber (s.a.v.) efendimiz onlardan kimin İslam´a karşı çıkacağını öğ­renmek istiyordu. Onların bir araya gelip güç birliği etmelerine engel olmak istiyor ve onları darmadağın halde tutmaya gayret gösteriyordu.

Vakıdi´nin Zühri´den aktardığına göre Resulullah (s.a.v.) efendimiz, Yahudi Yesir bin Rezam´ın müslümanlara karşı sa­vaşmak için Gatafan oğullarını bir araya getirip toplamak gay­reti içine girdiğini haber alınca, ona karşı otuz süvarinin başın­da Abdullah bin Revaha´yı gönderdi. Peygamber efendimizin yahudilerle savaşmasından önce de Gatafanlılar Hayber´deki Yahudilere yardım ediyorlar ve onlarla ittifaklar kuruyorlardı. Hayber´i yerle bir edip kalelerini ele geçirdikten sonra Peygamber efendimiz artık Gatafan oğullarıyla Hayberliler arasındaki yardımlaşma hadisesine son vermiş oldu. Öyle anlaşılıyor ki Yesir bin Rezam, Hayber yahudileriyle Gatafanlı Yahudiler arasındaki bu etkin ittifakı ve yardımlaşmayı canlandırmak is­temişti. Onun bu gayretini Peygamber efendimiz haber almıştı. Peygamber efendimiz, vukuundan önce şerri önleyen ferasetli bir kimse idi.

Abdullah bin Revaha, Yesir bin Rezam´a gitti. Ona; Peygam­ber efendimizin kendisini Hayber toprağı üzerine yetkili kılaca­ğı hissini verdi. Kendisi ile beraberindeki adamlarının bu se­beple yola çıkmaları gerektiğini ona vehmettirdi. Bunun üzeri­ne Yesir, otuz kadar yahudiyle birlikte Abdullah bin Reva-ha´nın peşine takıldı. Beraberce yolda yürümeye başladı. Belirli bir yere vardıklarında Yesir bin Rezam, Abdullah bin Revaha ile birlikte yola çıkmış olduğuna pişman oldu. Abdullah bin Re-vaha´nm kılıcını elinden alıp onu öldürmek istedi. Abdullah bu­nu sezince devesini biraz geriye çekti ve Yesir´e karşı tedbir alıp ona bir darbe vurdu ve ayağını kesti. Yahudi de Abdullah bin Revaha´nın yüzüne bir darbe vurarak yüzünde derin iz bı­rakan bir yara meydana getirdi. Bundan sonra her müslüman arkasındaki yahudiye dönerek onu öldürdü. Yahudilerden sa­dece bir kişi kurtuldu. Müslümanlara da Abdullah bin Revaha´nın yüzüne açılan yaradan başka bir darbe isabet etmedi. Denildiğine göre Resulullah (s.a.v.) efendimiz Abdullah bin Re-vaha´nın yüzündeki yaraya tükürmüş ve yarası asla irin mey­dana getirmemiş ve vefatına kadar Abdullah´a asla acı verme­mişti.

Bu haberden de anladığımıza göre Peygamber efendimiz sü­rekli yahudilere karşı tedbirli davranmış, Arap beldelerinde güçleri kalmaymcaya kadar onları takip etmiştir.

Fedek´teki Mürre Oğulları Üzerine Gönderilen Beşir Bin S´ad Seriyyesi

Resulullah (s.a.v.) efendimiz, Fedek´teki Mürre oğullarına otuz süvari ile birlikte Beşir bin Sad´ı gönderdi. Beşir, Mürre oğullarının davarlarını önüne katıp Medine´ye doğru yol alma­ya başladı. Arkasından ulaşan Mürre oğulları onlarla savaştılar ve beraberindeki arkadaşlarının tümünü Öldürdüler. Tek başına şiddetli bir savaş veren Beşir, nihayet Fedek´e sığınarak bir yahudiye konuk oldu. Yahudinin ona hıyanet etmemiş ol­ması, gerçekten tuhaftır. Oradan da Medine-i Münevvere´ye döndü. Resulullah (s.a.v.) efendimiz öldürdükleri mü´minlerin Öcünü almak ve güçlerini kırmak için Mürre oğullarının üzeri­ne bu defa da Galib bin Abdullah´ı gönderdi. Galib´in beraberin­de, aralarında Üsame bin Zeyd ile diğerlerinin bulunduğu bazı sahabiler vardı. Bunlar, öldürülen müslümanların öcünü aldı­lar. Ancak Üsame bu arada Mürre oğullarından “La ilahe illal­lah Muhammedün resulullah” diyen bir adamı öldürmüştü. An­latıldığına göre o, Mürre oğullarının müttefiki olan Mirdas bin Müheyki öldürmüştür. Mirdas, Üsame´nin kılıç çektiği esnada “La ilaha illallah” demiş. Ancak Üsame onu yine kötüleyip kı­namış ve nihayet onu Öldürmüştü. Fakat yaptığına kendisi de pişman olmuştu. Medine´ye vardıklarında Peygamber efendimi­zin huzuruna çıktılar. Peygamber efendimiz, Üsame´ye: “Al­lah´tan başka ilah yoktur” diyen adamı nasıl öldürürsün di­ye çıkışınca Üsame: “Ya Resulullah o ölümden kurtulmak için uLa ilahe illallah” dedi” diye kendim savunmuştu. Ancak Re­sulullah yine ona kızarak şöyle demişti: “Ey Üsame! La ilahe illallah diyen adamı nasıl öldürürsün ”

Resulullah´ı hak ile gönderen Allah´a andolsun ki Resulullah bu sözü o kadar tekrarladı ki, sanki o güne kadar müslüman ol­mamıştım da bana çıkışıyordu. Fakat artık kendisine bu sözü verdim: “Artık La ilahe illallah diyen adamı asla öldürmeyece­ğime dair Allah´a taahhüdde bulunuyorum.”

Galib bin Abdullah, beraberindeki müzminlerle sefere devam ederek daha önce mü´minleri öldürenlerden Öc aldı. Güçlerini tamamen kırıncaya kadar peşlerine takıldı. Artık yer yüzünde fesat çıkaramayacak şekilde sindirdi. Gizlendikleri yerleri araştırdı. Mekke-i Mükerreme yakınlarına kadar vardı. Bedevi­leri te´dip edip düzeni sağladı.

Ebu Hudud Seriyyesi

İslam nurunun Arap beldelerinde zuhur etmesinden sonra Arap yarımadasında Haysem oğullarıyla diğer bazı gruplar hala Resulullah´a karşı direnmeye devam ediyorlardı. Bunlar ar­tık itikad hususunda sağlam bir düşünce ile düşünmeye itilmiş oluyorlardı. Her ne kadar akıllarım putperestliğin pisliklerin­den temizi ememişlers e de sonlarının kötü olacağından korkma­ya başlamışlardı.

Peygamber efendimiz, Haysem oğullarından güçlü kuvvetli bir kimsenin Resulullah´a karşı muharebe etmek için Kays oğullarını etrafında topladığı haberini almıştı. Onun üzerine Ebu Hudud ile müslümanlardan bazı kimseleri gönderdi. Gön­derirken onlara şu talimatı verdi: “Şu adama varın, onun hak­kında bazı bilgiler edinip bana gelin.” Böyle dedikten sonra on­ları zayıf bir deveye bindirdi ve yola koydu. Bu üç kişi silahları­nı kuşanıp yollarına koyuldular. Haysem oğullarından olup Peygamber efendimize karşı kuvvet toplayan adamın durumu­nu araştırmaya başladılar. Sonuçta onun, bazı kimseleri etra­fında topladığını ya da toplamaya hazırlandığını gördüler. Kal­bine isabet eden bir ok atarak öldürüp işini bitirdiler.

Ebu Hudud, seriyyesiyle birlikte yoluna devam etti. Nihayet Peygamber efendimiz onu Edem taraflarına gönderdi. Edem vadisine vardıklarında Amir bin Azbat adındaki bir adam se­lam vererek yanlarından geçti. Mecşem bin Cüsame adlı bir müslüman aralarındaki bir düşmanlıktan dolayı, selam verme­sine rağmen o adama bir ok attı ve öldürdü. Halbuki o adam savaşmak için gelmemişti. Çarpışmaya niyeti yoktu.

Bu küçük seriyyede, İslam´ın yüce ilkelerini ispatlayan bazı hadiseler cereyan etmişti. Şöyle ki:

1- Peygamber efendimizin bu seriyyenin başında göndermiş olduğu Ebu Hudud, evlenme mehrini talep etmek için Peygam­ber efendimizin yanına gitmişti. Bu da müslümanlar arasında o dönemde güçlü bir yardımlaşma ve dayanışmanın bulunduğu­nu ispatlamaktadır. Rivayete göre bu seriyyenin başında bulu­nan Ebu Hudud Peygamber efendimizin yanına varmış ve ev­lenmek istediği kadının ikiyüz dirhem tutarındaki mehrini is­temişti. Peygamber efendimizden bu hususta kendisine yardımcı olmasını istemişti. Peygamber efendimiz ona; “Evle­neceğin kadına ne kadar mehir vermeyi vadettin ” diye sorunca o da; ikiyüz dirhem vermeyi vadettim ya Resulullah, diye cevap vermişti. Bunun üzerine Peygamber efendimiz hayretini ifade eden şu sözleri söylemişti: “Sübhanallah! Allah´a andolsun ki siz bu ikiyüz dirhemi bir dere içinde toplasanız bile daha fazla­sını elde edemezsiniz! Allah´a andolsun ki sana yardım edecek kadar yanımda para yoktur.7* Böyle dedikten sonra Peygamber efendimiz, aradığı mehri elde edebileceği umuduyla onu bu se-riyyenin başında göreve göndermişti.

2- Selam veren bir kimseyi öldürmek doğru değildir. Çünkü İslamiyet, müslümanların sadece müdafaa savaşı vermelerine müsaade etmiştir. Barış isteyen kimseleri öldürmek caiz değil­dir. Bunu şu ayet-i kerimenin yüksek ifadelerinde de müşahede etmekteyiz:

uEy inananlar, Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin, size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatini gözeterek: “Sen mü´min değilsin!” demeyin. Çünkü Allah´ın yanında çok ganimetler vardır. Önceden siz de öyle idiniz. Allah size lütfetti (imana geldiniz). O halde iyice anla­yın (dinleyin, peşin hüküm vermeyin). Çünkü Allah yaptıkları­nızı haber almaktadır.” (Nisa: 94)

Bu ayet-i kerime, Mecşem bin Cüsame´nin Amir bin Azbat´ı öldürdüğü esnada nazil olmuş ve Peygamber efendimiz Amir´in öldürülmesinden dolayı üzüntü duyarak: ´Allah´ım Mecşem´i bağışlama” demişti. Çünkü Mecşem, haksız yere bir adamı öl­dürmüştü. Cenab-ı Allah, kulların hukukuna tecavüz eden kimsenin günahını bağışlamaz. Başkalarına tecavüz eden kim­seyi affetmez.

Amir oğullarının lideri Uyeyne bin Bedir, haksız yere Öldü­rülen Amir bin Azbat´ın kan bedelini talep etmişti.

İfadelerden anlaşıldığına göre bu kan bedelini talep etmesi, Huneyn gazvesine kadar geciktirilmişti. Peygamber efendimiz onun bu talebini uygun görerek elli deve vermek teklifinde bu­lunmuştu. Medine-i Münevvere´ye döndükten sonra elli deveyi vereceğini söylemiş, Amir bu teklifi önce reddetmiş, ancak bila­hare kabul etmişti. Peygamber efendimiz bu diyeti müslüman­ların Beytü´l-Mal´mdan ödemişti. Bu da yardımlaşmanın en mükemmel bir örneğini teşkil ediyordu. Ayrıca böyle yapmakla haksız yere adam öldürmelerin önüne geçilmiş oluyordu. Mak­tulün müslüman olmadığı sabit olmakla birlikte Peygamber efendimiz diyetini yine de ödemişti.

Sünnet ve Siyer alimlerinin anlattıklarına göre Hayber ve Vadil kura gazvelerinden sonra teşkil edilen seriyyeler, savaş­ları yönlendirme hususunda pek önemli roller oynamamışlar­dır. Ancak bu seriyyeler bazı küçük hadiseler, ya da İslam´ın kuvvet bulduğu ruhunu etrafa yaymak, İslam´a karşı durmak isteyenlerin güçlerinin kırıldığı haberini herkese duyurmak ve­ya Araplar arası gelişmeleri araştırmak için teşkil edilmişler­dir. Ya da bu seriyyeler Arap beldelerinde ihtiyati önlemler al­mak yahut her ne şekilde olursa olsun müslümanlara karşı te­cavüz etmeyi aklından geçiren kimseleri e´dip etmek için dola­şan devriyelere benziyorlardı.

Share.

About Author

Leave A Reply